Page 1

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

T o pLu m s aL e ş İ t l İ k H

sosyalizmin penceresinden dünya ve türkiye

H liberalizmin ve reformizmin gölgesinde 1 mayıs yayın kurulu H sep’in abd başkan adayı jerry white’ın 1 mayıs açıklaması H 12 eylül darbecilerini işçi sınıfı yargılamalı m. özgür demir H obama afganistan’da stratejik anlaşma imzaladı peter symonds H yunanistan seçimleri:işçiler söz sahibi değil christoph dreier H ispanya’daki 29 mart grevi üzerine can öykü IV. ENTERNasYoNaL DosYasI H işçi sınıfının kapitalizme karşı en güçlü silahı: enternasyonalizm yayın kurulu H komintern’in evrimi IV. enternasyonal belgelerinden H yeni bir enternasyonalin gerekliliği ve ilkeleri üzerine dörtlü açıklama - 1933 IV. enternasyonal belgelerinden H bütün devrimci proleter örgütlere ve gruplara açık mektup - 1935 IV. enternasyonal belgelerinden H IV. enternasyonal içinde revizyonizm: pabloculuk -1halil çelik H merkezci oportünist bir akım: morenoculuk -1ozan özgür H marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler - 4

mayıs 2012

4


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

T o pLu m s aL e ş İ t l İ k aylık siyasi dergi sahibi

basım yeri:

Prinkipo Yayıncılık Ltd. Şti. adına Bahadır Eren sorumlu yazı işleri müdürü Halil Çelik yönetim yeri Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B Üsküdar - İstanbul

Berdan Matbaacılık Sadık Daşdöğen Davutpaşa Caddesi, Güven İş Merkezi C Blok No: 239-215-216 Topkapı - İstanbul Tel./faks:

Tel: (216) 418 63 61

(212) 613 12 11 - 613 11 12 e-posta: berdanmatbaacılık@gmail.com

e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu www.toplumsalesitlik.eu

ISSN Numarası: 2146-8230

içindekiler 3 11 16 19 22 24 27 33

sosyalizmin penceresinden dünya ve türkiye liberalizmin ve reformizmin gölgesinde 1 Mayıs yayın kurulu sep’in abd başkanlık seçimleri adayı jerry white’ın 1 mayıs açıklaması

41 56 59

12 eylül darbecilerini işçi sınıfı yargılamalı m. özgür demir

69

Obama Afganistan’da stratejik anlaşma imzaladı peter symonds

77

yunanistan seçimleri: işçiler söz sahibi değil christoph dreier

85

ispanya’daki 29 mart grevi üzerine can öykü

komintern’in evrimi IV. enternasyonal in belgelerinden yeni bir enternasyonalin gerekliliği ve ilkeleri üzerine dörtlü açıklama - 1933 IV. enternasyonal in belgelerinden bütün devrimci proleter örgütlere ve gruplara açık mektup - 1935 IV. enternasyonal in belgelerinden IV. enternasyonal içinde revizyonizm: pabloculuk -1halil çelik merkezci-oportünist bir akım: Morenoculuk -1ozan özgür marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler - 4

işçi sınıfının kapitalizme karşı en güçlü silahı enternasyonalizm yayın kurulu

Kapak resmi: 4.Enternasyonal’in ABD seksiyonu Sosyalist İşçi Partisi merkezi yayın organı Socialist Appeal gazetesinin, 4.Enternasyonal Kuruluş Kongresini duyuran 22 Ekim 1938 tarihli sayısı.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

merhaba

M

ayıs ayını, her zaman olduğu gibi , artan topluımsal eşitsizliklere, baskılara ve militarizme karşı taleplerimizle; kızıl bayraklarımızla ve pankartlarımızla karşıladık. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü, dünyanın dört bir yanında alanları dolduran emekçilerin ve gençliğin sermayenin sosyal ve siyasi haklarımıza yönelik saldırılarına karşı mücadele iradesiyle damgalandı. Ancak bu, tablonun bir yanıydı. Tablonun diğer yanında, sendika bürokrasilerinin ve sözde solcu düzen partilerinin işçi sınıfını düzenin sınırları içinde tutma ve onu sermayenin egemenliğine tabi kılma yönündeki yoğun çabaları vardı. Onlar, ateşin içindeki işçilere ve gençliğe toplumsal barışın ve adaletin adresi olarak, bir kez daha, müflis düzen partilerini gösterdiler. Onların işçi sınıfının bağımsız devrimci inisiyatifini boğma yönündeki çabaları, ilk karşılığını, her zaman olduğu gibi, küçük burjuva solunda buldu. On yıllardır sendika bürokrasisinin bir kanadına “devrimci” nitelik atfetme peşinde koşan bu akımlar, bu tuutmlarını 1 Mayıs 2012’de de sürdürdüler. Bu sayımızda yer alan iki yazıdan birinde, 1 Mayıs 2012’ye ilişkin kısa bir değerlendirme sunuyoruz. Diğer yazı ise, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin ABD başkanlık adayı Jerry White’ın 1 Mayıs açıklaması. AKP iktidarı, her zamanki taktiğini uygulayarak, sözde 12 Eylül darbecilerinin yargılanması sürecini başlattı. Küçük burjuva solcularının bir kesimi, bu yeme hemen atladı ve davaya “müdahil” oldu. M. Özgür Demir, konuya ilişkin yazısında, AKP iktidarının 12 Eylül darbecilerin neden yargılayamayacağını anlatıyor. ABD Başkanı Barack Obama, 2 Mayıs sabahı erken saatlerde Afganistan’a uçtu ve bu ülkedeki kuklası Karzaiile bir stratejik ortaklık anlaşması imzaladıktan sonra, bir kaç saat içinde Washington’a döndü. Dünya Sosyalist Web Sayfası’nın (wsws.org) yazarlarından Peter Symonds, konuya ilişkin yazısında, bu anlaşmanın ne anlama geldiğini ele alıyor. Yine WSWS yazarlarından Christoph Dreier, 6 Mayıs’ta Yunanistan’da yapılacak olan seçimlere ilişkin bir değerlendirme yapıyor. Sizler bu satırları okuduğunuzda, seçimler yapılmış olacak ama bu yazıdaki tespitlerin geçerliliğini koruyacağını düşünüyoruz. Yazarlarımızdan Can Öykü’nün İspanya’da geçtiğimiz Mart ayında gerçekleşen greve ilişkin yazısı, sosyal demokrat ve Stalinist partiler ile sendika bürokrasilerinin işçi sınıfının sermayenin saldırısına karşı direnişini kırmadaki evrensel karakterini gözler önüne seriyor. Bu değerlendirmeyi ilgiyle okuyacağınızı ve oradaki gelişmelerle Türkiye’de on yıllardır yaşananlar arasındaki benzerliği yakalayacağınızı düşünüyoruz. Bu sayımızdan başlayarak, bir “IV. Enternasyonal dosyası” yayımlıyoruz. Bu dosyada, varlığını uluslararası düzeyde örgütsel olarak sürdüren tek Marksist akım olarak IV. Enternasyonal’in kuruluş sürecini özetleyen belgelerinin önemli bir bölümü, Türkçe’de ilk kez yayımlanıyor.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Bu belgeleri, yazılış tarihlerine göre değil ama ilgili oldukları tarihsel sürece göre sıraladık. Bu yüzden, ilk sırada, Uluslararası Sol Muhalefet’in, 29-31 Temmuz 1936 günleri arasında toplanan ve IV. Enternasyonal İçin I. Uluslararası Konferans olarak bilinen toplantısında kabul edilen belgeyi öne aldık. Bu belgede, sovyet bürokrasisinin Stalin önderliğindeki tutucu-ulusalcı kanadının işçi devletini ve Komünist Enternasyonal’i nasıl boğduğuna ilişkin özet bir değerlendirme yapılıyor. Belgelerden ikincisi, Uluslararası Sol Muhalefet’in yanı sıra Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin, Hollanda Bağımsız Sosyalist Partisi’nin ve Hollanda Devrimci Sosyalist Partisi’nin imzasını taşıyan, 26 Ağustor 1933 tarihli bir çağrı. Troçki önderliğindeki Marksistler, bu belgede, yeni bir enternasyonalin (IV. Enternasyonal’in) kurulması gereğini vurguluyorlardı. “Bütün devrimci proleter örgütlere ve gruplara açık mektup” başlıklı diğer belge, Hollanda Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (RSAP), ABD İşçi Partisi’nin (WPUS), Uluslararası Komünist Birlik (Bolşevik-Leninist) Uluslararası Sekreterliği’nin, SFIO [II. Enternasyonal’in Fransa Şubesi] Bolşevik-Leninist Grubu’nun ve Kanada İşçi Partisi’nin (WPC) imzalarını taşıyor. Bu belge, ilk olarak, 3 Ağustos 1935’te, ABD Sosyalist İşçi Partisi’nin yayın organı New Militant’ta yayımlandı. IV. Enternasyonal dosyasında yer alan bir diğer yazı, Halil Çelik’in Pabloculuk üzerine çalışmasının ilk bölümü. Adını, 1940’ların sonlarında IV. Enternasyonal’in yönetimine seçilen ve onun sekreteri olan Michel Pablo’dan alan bu akım, ilk olarak 1951’deki III. Kongre’de, uluslararası hareketi Stalinist bürokrasiye yedekleyen revizyonist tezleriyle ve tasfiyeci uygulamalarıyla gündeme gelmişti. Ancak Pabloculuk, Mandel-Frank-Maitan üçlüsünün ve diğerlerinin elinde, işçi sınıfını gerillacılık, ulusal kurtuluş hareketleri, sendikacılık vb. her türden küçük burjuva tabi kılan bir akım olarak biçimlendi. Bugün Pablocular, NATO’nun emperyalist müdahalelerini destekleyenlerden küreselleşme karşıtlarına, “adil bir küreselleşme” şiarını haykıranlardan ulusal korumacı talepler yükseltenlere kadar çok renkli bir yapı sergiliyorlar. Hepsinin ortak özelliği ise biricik devrimci özne olarak işçi sınıfına güvensizlik ve IV. Enternasyonal’in dünya devriminin öncüsü olabileceğine ilişkin derin bir güvensizlik. Dosyamızın son yazısı ise Ozan Özgür’e ait. Bu sayımızda ilk bölümünü yayımladığımız yazıda, Pabloculuk ile büyük benzerlikler sergilemesine karşın, IV. Enternasyonal’in “yaşamına dahil olmakla” birlikte, hiçbir zaman onun üyesi olmamış ve siyasi disiplini altına girmemiş ulusalcı - oportünist bir akım olarak Morenoculuk ele alınıyor. Moreno ile ilgili bir başka çalışmayı, SOSYALİZM dergisinin Mart 2007 tarihli sayısında bulabilirsiniz. “Marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler”in dördüncü bölümünde, 1905 devrimiyle bağlantılı olarak “sürekli devrim” kuramı özetleniyor. HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

sosyalizmin penceresinden

dünya ve türkiye 1 Nisanda İstanbul’da yapılan “Suriye’nin Dostları Grubu” toplantısı Suriye burjuva muhalefetinin, onları açıkça destekleyen başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin ve işbirlikçi ülkelerin niyetlerini açıkça ortaya çıkartması açısından önemliydi.

“Suriye’nin Dostları” 1 Nisan günü İstanbul’da toplanarak son durumu değerlendirdi.

N

suriye’ye müdahale hazırlıkları

isan ayı Suriye’deki gelişmeler açısından oldukça hareketli geçti. 1 Nisanda İstanbul’da yapılan “Suriye’nin Dostları Grubu” toplantısı Suriye burjuva muhalefetinin, onları açıkça destekleyen başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin ve işbirlikçi ülkelerin niyetlerini açıkça ortaya çıkartması açısından önemliydi. Toplantıya katılan 82 ülke ve BM, Arap Birliği, AB, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Afrika Birliği gibi çeşitli örgütler, ilki Tunus’ta yapılan konferansın sonuç bildirisiyle bağlantılı bir şekilde, ikinci toplantının sonunda İstanbul bildirisine de imza attılar. İstanbul bildirisinde "Suriye'nin dostları Suriye'nin geleceğinin bizzat Suriye halkı tarafından kararlaştırılması gerektiğini ve Suriye halkının meşru ve haklı talepleri karşılanıncaya kadar onlarla birlikte olunacağı" vurgulandı. Bu birlikteliğin Basra Körfezi'ne kıyısı bulunan Sünni Arap monarşilerince finanse edileceği de satır aralarından okundu (Özgür Suriye Ordusu askerlerine maaş bağlandı). Suriye Ulusal Konseyi'nin konferansa sunduğu rapor doğrultusunda Suriye rejiminin geniş çaplı bir biçimde insan hakları ihlallerine ve şiddete devam ettiği, durumun çok kötü olduğu, binlerce insanın kötü şartlarda yaşadığı, tutuklandığı ya da evlerinden olduğu anlatıldı. Bu çerçevede BM'nin, Arap Birliği’nin ve İİT'nin aldığı kararlar ve Kofi Annan planının öneminin altı çizildi. Esad sonrasına yönelik Suriye’ye yatırım yapan “Suriye’nin Dostları”, emperyalist müdahale ile yatırımlarının karşılığını bir an önce almanın hesaplarını yapıyor. Ancak gelişmeler bu sorunun çözümü için daha zamana ihtiyaç olduğunu gösteriyor. 10 Nisandan itibaren Suriye’de uygulamaya konan ve Suriye topraklarında “hesabı olan” farklı emperyalist güçler arasında kısmi bir denge politikası oluşturarak çatışmaları kısmen azaltan Annan Planı ise Suriye konusunda uzlaşamayan emperyalistlere biraz daha zaman kazandırma işlevini yerine getiriyor. Bu süreç devam ederken ABD’nin NATO üyesi müttefiklerinden ve Basra Körfezindeki Arap monarşilerinden oluşan “Suriye’nin Dostları“, Suriye’ye karşı savaş hazırlıklarını hızlandırmak için 19 Nisan günü bu kez Paris’te toplandı. Toplantıda konuşulan ana konu Esad yönetiminin Annan planı çerçevesinde uluslararası alanda daha da sıkıştırılması ve muhalefetin örgütlenmesi oldu. Türkiye sınırında yaşanan (ya da yaşandığı iddia edilen) Suriye güçlerinin ateş açması olayının gerektiğinde “bir NATO ülkesine saldırı” olarak tanımlanabileceğinin ve bu yolla Suriye’ye BM’den karar alınmasına gerek kalmadan saldırmanın hesapları da toplantıda yapıldı.

3


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

dünya ve türkiye

Esad karşıtı muhalefet güçlerinin kendi içlerindeki çok parçalı yapısı ve anlaşamamaları karşısında ABD ve destekçileri, dağınık olan muhalefetin örgütlenmesi için zamana ihtiyaç duyarken, Rusya ve Çin ise Esad’ın ülke içerisinde yeniden güçlenmesinin kolay olmayacağını biliyorlar.

Esad karşıtı muhalefet güçlerinin kendi içlerindeki çok parçalı yapısı ve anlaşamamaları karşısında ABD ve destekçileri, dağınık olan muhalefetin örgütlenmesi için zamana ihtiyaç duyarken, Rusya ve Çin ise Esad’ın ülke içerisinde yeniden güçlenmesinin kolay olmayacağını biliyorlar. Erdoğan hükümeti ise Suriye’ye yönelik savaşın ve işgalin başlıca sözcülüğüne soyunmuş durumda. Türkiye, her ne kadar konumu ve durumu itibariyle ABD’nin çizdiği sınırlar içerisinde “kabadayılık” yapıyor gibi görünse de bölgenin basit bir provokasyonla bir anda yangın yerine çevrilebileceğini unutmamak gerekiyor. Her durumda, sosyalist işçi ve gençlere düşen görev, Suriye'ye yönelik herhangi bir askeri müdahaleye karşı anti-militarist propagandayı uluslararası alanda yükseltmek ve Esad ile burjuva muhalefetinden bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin tek devrimci çözümü geliştirebileceğini önceki “Bahar” örnekleriyle birlikte anlatmak olmalı.

Bm eski Genel Sekreteri Kofi Annan ile İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad İstanbul’daki İran Konsolosluğunda.

luslararası gündemin bir diğer önemli maddesini, nükleer programı nedeniyle İran ile Batılı emperyalistler ve onların bölgedeki müttefikleri arasında yaşanan gerilim oluşturuyor. Başta ABD olmak üzere

4

U

iran ile pazarlık

Batılı emperyalist devletler tarafından uzun bir süredir “nükleer silah üretmeye çalışmakla” suçlanan İran, 14 Nisan’da, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda BM Güvenlik Konseyi üyeleri ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya'dan oluşan "5 artı 1" ülkeleriyle nükleer müzakere için masaya oturdu. Basına kapalı yapılan toplantılarda AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, müzakerelerin, “yapıcı ve yararlı” geçtiğini belirterek, 23 Mayıs'ta Bağdat'ta tarafların tekrar toplanacağını bildirdi. İran’ın nükleer programı, ABD'nin desteğiyle 55 yıl önce Şah döneminde başlamış ve İran bu süre içerisinde ABD’nin yanı sıra Batı Almanya ve Fransa'dan da yardım almıştı. İran 1979 İslam Devrimi'nden sonra Avrupa ülkeleriyle işbirliğini sürdürmeye devam etti. Ancak ABD'nin engellemeleri ve Irak'la süren savaş nedeniyle, 1980'li yıllarda nükleer programda bir ilerleme sağlanamadı. İran’ın nükleer programı, 1990'lardan itibaren, asıl olarak, Rusya'nın desteğiyle sürdü. 2000'lerin başından itibaren ise Batılı emperyalistler, İran'ın atom bombası yapacağı iddiasıyla, Tahran'a aşamalı olarak yaptırım uygulamaya ve siyasi baskıya başladı. Bu dönemde İran ile İsrail’in karşılıklı açıklamaları zaman zaman gündeme damgasını vurdu. Kendisinde nükleer silah olup olmadığı sorularını net olarak hiçbir zaman yanıtlamamakla birlikte nükleer silahlara sahip olduğu bilinen İsrail, nükleer silaha sahip İran'ı güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü ve bunu engellemek için “zamanın tükendiği” uyarısında bulunmuştu. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun, İran'ın nükleer tesislerine saldırı düzenleyebileceğinden söz eden açıklamaları, başı yeterince belada olan ve şu süreçte Suriye’de rejim değişikliğiyle uğ-


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

dünya ve türkiye

Ortadoğu’da Irak’a yapılan müdahalenin sonuçları, ABD’nin Afganistan’da kötüleşen durumu ve Suriye’ye karşı sürdürülen “örtülü operasyon” göz önüne alındığında, emperyalistlerin İran’la bir savaşı şu anda göze alması zor görünüyor.

raşan ABD’yi rahatsız etmiş; Başkan Obama, tüm seçeneklerin masada olduğunu da vurgulamakla birlikte, “savaştan söz edilmemesi” uyarısında bulunmuştu. İran'ın nükleer programı konusunda İstanbul’da yapılan toplantı öncesindeki görüşmelerde, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin “temel hakları” konusunda “bir adım bile geri adım atmayacaklarını” söylerken, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK), İran'ın denetçilerine izin vermediğini ve 'nükleer patlayıcı geliştirmekle bağlantılı faaliyetler sergilediğini' açıklamıştı. 5+1 ülkeleri İran'ı, uranyum zenginleştirmeyi yavaşlatma ve nükleer tesislerini UAEK denetçilerine açması konularında zorlarken, İran, UAEK’ye isimlerini açıkladıkları 5 nükleer fizikçinin öldürüldüğünü hatırlatıyor ve ülkeye uygulanan ambargoların gevşetilmesi yönünde adımlar atılmasını istiyor. Ayrıca İran, petrol ihracatını hedef alan yaptırımlara misilleme olarak dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidi ile de emperyalist güçlere gözdağı veriyor. Bu arada, 8-14 Nisan tarihleri arasında, Basra Körfezinde ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Bahreyn hava kuvvetlerinin katıldığı ortak bir tatbikat yapıldı. Dünya kapitalist sistemi için hayati önem taşıyan petrol yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda düzenlenen tatbikatın, İran’ın geçişi kapatması durumunda yapılacak müdahaleye yönelik hazırlık amacı taşıdığı gerçeği, burjuva medyada da açıkça yazıldı. Ortadoğu’da Irak’a yapılan müdahalenin sonuçları, ABD’nin Afganistan’da kötüleşen durumu ve Suriye’ye karşı sürdürülen “örtülü operasyon” göz önüne alındığında, emperyalistlerin İran’la bir savaşı şu anda göze

alması zor görünüyor. Bununla birlikte, ABD’nin İran’ı BM, nükleer müzakereler, İsrail ve diğer körfez ülkelerini kullanarak sıkıştırmayı sürdürmesi; bu tehlikeli oyunu bölgesel güçler üzerinden oynaması en azından şimdilik daha olası görünüyor.

E

ab’de kriz sürüyor

konomik krizin sarsmaya devam ettiği Avrupa Biriliği’nde (AB) sokaklar eylemcilerle dolmaya devam ediyor. Yunanistan, Portekiz, İtalya derken son olarak İspanya’da işçiler ayağa kalktı. Sendikalar ise diğer ülkelerde olduğu gibi İspanya işçi sınıfının öfkesini “gaz alıcı” eylemlerle boşaltmaya çalışıyor. Yazılarımızda sık sık vurguladığımız işçi sınıfının siyasi önderliği sorunu, İspanya’da da bütün yakıcılığıyla ortaya çıktı. AB’de yaşanan krizin boyutları istatistiklere de net bir biçimde yansıdı. Şubat 2012 verilerine göre Avro Bölgesi'nde işsizlik oranı yüzde 10,8'le tarihinin en yüksek düzeyine yükseldi. Bu oran Avro Bölgesi'nde 17 milyon 134 bin ve AB'de 24 milyon 550 bin işsiz bulunduğunu gösteriyor. AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine bakıldığında 17 üyeli Avro Bölgesi'nde işsizlik oranı bir yıl önce yüzde 10, 2011 yılı sonunda yüzde 10,6 ve 2012 Ocak ayında yüzde 10,7 düzeyindeydi. Rakamlar işsizlik oranlarındaki artış eğiliminin sürdüğünü gösterirken, Şubat ayı itibariyle en yüksek işsizlik oranlarının yüzde 23,6'yla İspanya, yüzde 21'le Yunanistan (2011 sonu itibariyle), yüzde 15'le Portekiz ve yüzde 14,7'yle İrlanda'da olduğu açıklandı. İşsizlik oranları AB'nin büyük ekonomilerinden Almanya'da yüzde 5,7, İngiltere'de yüzde 8,3 (2011 sonu itibariyle), İtalya'da yüzde 9,3 ve Fransa'da yüzde 10 oldu. Eurostat, son bir yılda işsizler ordusuna 1 milyon 476 bini Avro Bölgesi'nde

5


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

dünya ve türkiye olmak üzere AB genelinde 1 milyon 874 bin kişinin eklendiğini duyurdu. Bu rakamlar emperyalist-kapitalist sistemin krizinin daha da derinleşeceğini ve Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok yerinin yeni toplumsal altüst oluşlara gebe olduğunu gösteriyor.

U

Fransa Devlet Başkanı Sarkozy

Fransa'da göçmenlere karşı yükseltilen şovenizm, yalnızca göçmenleri değil Fransız işçi sınıfı ve gençliğine yönelik de bir saldırının ifadesidir. Buna karşı koymanın tek yolu ise, tüm işçi ve emekçileri birleştirecek enternasyonalist bir işçi partisinin örgütlenmesi olacaktır.

6

fransa seçimleri

luslararası politik gündemin oldukça yoğun olduğu ve Fransa’nın da bu yoğunlukta ön plana çıktığı günlerde Fransız halkı 22 Nisanda sandığa giderek cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu gerçekleştirdi. Kazananın her koşulda Fransız burjuvazisi ve büyük sermayesi olacağı seçimlerde faşist Milliyetçi Cephe adayı Marinne Le Pen'in aldığı %18'lik oy oranının dışında bir sürpriz yaşanmadı. Fransız seçim sistemi gereği ilk turda %50 oy alan bir aday çıkmadığı için 6 Mayıs'ta yalnızca Sosyalist Parti adayı Francois Hollande (%28.6) ve Halk Hareketi için Birlik Partisi adayı Nicolas Sarkozy'nin (%27.1) katılacağı 2. tur seçimleri yapılacak. Sol Cephe adayı Jean-Luc Melenchon %11'i aşan oyu ile ve çevrecilerin adayı Eva Jolyy %2'lik oy oranıyla 2. turda Hollande'ı destekleyeceklerini önceden açıkladılar. Sarkozy’nin seçimleri kazanabilmesi için merkez seçmeni %9'luk oyuyla temsil eden Francois Bayrou'dan ve yarışta 3. olan faşist Le Pen'den gelebilecek destek oylarına ihtiyacı var. Ancak Fransa seçimlerinde 1. turda %80’i aşan katılım oranının 2. turda aşağılara düşmesi ve birçok seçmenin kendi adayları elendiği için 2. tur oylamasına katılmaması bekleniyor. Fransa’da yapılan seçimlerde istisnasız tüm burjuva partilerin adaylarının ‘ulusalcı’ diyebileceğimiz politikalara sarılması, AB’nin geleceğinin tartışıldığı bu günlerde altı çizilecek önemli

Sosyalist Parti’nin adayı Hollande

bir noktadır. Faşist Le Pen’in seçim sonrası konuşması aslında Fransa’daki siyasal durumun özeti gibiydi. O, ilk turun bitişe değil başlangıca işaret ediyor; sağcı ve solcu yurtseverleri, Fransa'nın kimliğini korumaya çalışanları ve Fransızları müstesna kılan özellikleri destekleyenleri bir araya getiren başlangıca işaret ediyor." Gerçekten de bu başlangıcın Fransa’da ulusal sınırlar içerisinde politik dengeleri değiştireceği bir gerçek. Ancak Avrupa’da yayılan işsizliğin ve ekonomik krizin kapıda olduğu bu günlerde yapılan seçim konuşmaları çok çabuk unutulacak ve fatura her zamanki gibi Fransız işçi ve emekçilerine çıkartılacaktır. Buna karşılık işçilerin Paris sokaklarını dolduracakları günler yakındır. Fransa işçi sınıfı sermaye sınıfının yalnızca ekonomik ve sosyal saldırı programını değil, yükselen aşırı sağ hareketi de püskürtmek göreviyle karşı karşıya bulunuyor. Fransa'da göçmenlere karşı yükseltilen şovenizm, yalnızca göçmenleri değil Fransız işçi sınıfı ve gençliğine yönelik de bir saldırının ifadesidir. Buna karşı koymanın tek yolu ise, tüm işçi ve emekçileri birleştirecek enternasyonalist bir işçi partisinin örgütlenmesi olacaktır. HHHH


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

dünya ve türkiye

A

AKP’nin ikinci iktidar döneminde, “kayıt dışı işçi çalıştırmayı önleme ve işsizlikle mücadele” adı altında gündeme gelen bölgesel asgari ücret tartışması sırasında, ticaret ve sanayi odalarının sözcüleri, “böylece siz de daha rahat üye kaydedebileceksi niz” diyerek, sendikaların da desteğini istemişlerdi.

“yeni teşvik sistemi”

KP hükümeti ekonomiyi “canlandıracak” önlemlerden biri olan Yeni Teşvik Sistemi’ni geçtiğimiz ay açıkladı. Kapitalistlere her türlü yatırım kolaylığının sağlandığı teşvik sistemiyle birlikte işçi sınıfının dizginsizce sömürüsü yoluyla krizin atlatılması hedefleniyor. Türkiye’nin 6 bölgeye ayrıldığı sistemde doğu ve güneydoğu 6. Bölge olarak tanımlandı. Vergilendirmenin düşürüldüğü ve devletin ciddi katkı sağlayacağı 6. Bölgenin “Türkiye'nin Çin”i olacağı bakanlarca da vurgulandı. Hükümet temsilcilerinin konuşmalarında son dönemde ekonomideki büyümeye dikkat çekilirken, bunun arkasında yatan kuralsız çalışma koşulları, sendikasızlaştırma, taşeronlaşma ve son aylarda sayısı iyice artan işçi cinayetlerine hiç değinilmedi. Bu arada burjuva basında bölgenin “Çin” olmasının “iyi bir şey” olduğu vurgusu yapılırken doğal olarak hiç kimse Çin işçi sınıfının çalışma koşullarını değerlendirmedi. Çin’in yükselişinin arkasında yatan insanlık dışı sömürü düzeni elbette gözlerden saklanmaya çalışılıyor. Oysa AKP iktidarının küresel sermaye yatırımlarını (reel yatırımları) çekme ve Türkiye'yi vurması kaçınılmaz olan krizi atlatma planının bir parçası olan bu uygulamanın başarılı olabilmesi için, “6. Bölge”nin kapitalistler için en az Çin kadar uygun bir sömürü alanı haline getirilmesi gerekiyor. Bu plan uyarınca, “6. Bölge” olarak anılan ve ağırlıklı olarak Kürt halkının yaşadığı topraklar, yıllar önce gündeme getirilip henüz yasalaşmayan bölgesel asgari ücret uygulamasıyla da birlikte, kapitalistlerin vergi ödemeyip kamu kaynaklarından son derece ucuza yararlanacağı ve devletten teşvikler alacağı bir kâr cenneti haline gelecek. AKP’nin ikinci iktidar döneminde, “kayıt dışı işçi çalıştırmayı önleme ve işsizlikle mücadele” adı altında gündeme gelen bölgesel

asgari ücret tartışması sırasında, ticaret ve sanayi odalarının sözcüleri, “böylece siz de daha rahat üye kaydedebileceksiniz” diyerek, sendikaların da desteğini istemişlerdi. Sendikaların, aynı zamanda “Kürt açılımı”nın ekonomik arka planını oluşturan “yeni teşvik sistemi” konusunda hükümetle oturacağı pazarlıkta, kimi “sert” çıkışlar eşliğinde, hükümetle anlaşacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bununla birlikte, sermaye sınıfının yoksul Kürt emekçilerini vahşi kapitalizm koşullarında sömürmesini sağlayacak olan adımların atılmasına karşı BDP ve “sosyalist” vekillerin hiçbir karşı çalışma yürütmemesi, aksine BDP yönetici heyetinin bir ABD ziyareti gerçekleştirmesi atlanmaması gereken bir durumdur. Türkiye egemenlerinin ABD ve Barzani'yle birlikte kendi burjuva çözümlerini dayatma çabasına karşılık, BDP de, yüzünü bir kez daha ABD, Talabani ve Barzani'ye dönerek “çözüm” geliştirilmesini istiyor. BDP'nin sınıfsal karakteri düşünüldüğünde bu gelişmelerde şaşıracak bir yan bulunmuyor. Sorun, bu durumu görmezden gelen ve bağımsız devrimci bir işçi hareketi/örgütlenmesi yaratma mücadelesi yerine, emekçileri ve gençliği Kürt hareketine yedeklemeye çalışan “sol”un durumudur. Burjuvazinin işçi sınıfına yönelik saldırıları, yeni teşvik sisteminde de görüldüğü üzere, etnik veya dini kimliklere göre değil, bölgelerin gelişmişlik düzeyine yani bölgeler arası birçok farkla birlikte işçi sınıfının sömürü koşulları gözönüne alınarak hazırlanıyor. Bu saldırılara karşı koymanın tek yolu da, tüm işçi ve emekçilerin birleşik devrimci mücadelesinin yaratılmasından geçmektedir. Bu aynı zamanda tüm demokratik hakların elde edilmesinin ve kangren haline gelmiş sorunların kalıcı çözümünün de tek yoludur.

7


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Ragıp Zarakolu'nun tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, KCK davalarını dünya kamuoyunun dikkatinden uzak tutmaya yönelik bir oyundur.

KCK davalarında yüzlerce Kürt politikacısının yanı sıra çok sayıda Türk aydını da tutuklandı.

8

dünya ve türkiye

A

kck davaları

ğar’a tanınan ayrıcalıklardan yararlanma şansına sahip olamayanların başında, kuşkusuz, yıllardır haklarında bir iddianame olmaksızın tutuklu bulunan Kürt politikacıları ve demokrat aydınlar geliyor. Son KCK operasyonları sürecinde tutuklanan aydınlar ve siyasetçilerle ilgili olarak savcı İsmail Tandoğan tarafından hazırlanan 2. KCK iddianamesi, Başsavcılığın onayının ardından İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Kürtçe açılımı Koma Civakên Kurdistan olan KCK’nin Türkçe karşılığı 'Kürdistan Halklar Topluluğu'. 1. iddianame özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen tarafından 147'si tutuklu 193 şüpheli kişi hakkında 2 bin 400 sayfa olarak hazırlamıştı. İddianameye göre KCK'nin akademik kadrosunda bulunduğu iddia edilen Prof. Dr. Büşra Ersanlı için 38 yıl, Ragıp Zarakolu için 15 yıl hapis cezası isteniyor. Dava, özel yetkili İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. KCK soruşturmaları sürecinde, çoğunluğu BDP’de, yani başbakanın deyimiyle “düz ovada” siyaset yapan yüzlerce siyasetçi ve aydın gözaltına alındı, sorgulandı ve tutuklandı. Demokrat bir aydın Ragıp Zarakolu'nun tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, KCK davalarını dünya kamuoyunun dikkatinden uzak tutmaya yönelik bir oyundur.

Mehmet Ağar

M

m. ağar’a özel hukuk

ehmet Ağar'ın Susurluk davası kapsamında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nce, Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemle ilgili olarak “cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturduğu” iddiasıyla yargıladığı davada aldığı 5 yıl hapis cezası, 2 yıla indirilerek Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından oy birliği ile onaylandı. Bu kararın ardından, Mehmet Ağar’ın hemen hapishaneye gönderilmesi gerekiyordu ama öyle olmadı. Zira sıradan vatandaşa uygulanan hukuk ile Ağar’a uygulanan hukuk farklıydı! En basit davalarda bile “şüpheliler” sabaha karşı evlerine düzenlenen operasyonlarla apar topar alınıp cezaevlerine götürülürken, hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı ve yakalama emri bulunan Ağar ortalıkta rahatça dolaştı, sözümona ceza günlerine hazırlandı. Ağar’ın avukatı ise bu süreçte yaptığı açıklamalarda, bir yandan “ciddi bir hata olduğu ve Yargıtay kararına da itiraz edeceklerini” söylüyor; diğer yandan da “kendisine uygun bir cezaevi ayarlanacağını, bu nedenle beklendiğini” belirtiyordu. Ne denebilir ki? Bu devlet, bir dönem kendisine sunduğu “hizmetler” karşılığında Ağar’a denize nazır dubleks bir cezaevi yaparsa da şaşırmamak gerekiyor. Yeter ki Ağar konuşmasın ve devletin kirli çamaşırları ortaya dökülmesin! Binlerce faili meçhulün, yani devlet ci-


sosyalizmin penceresinden

dünya ve türkiye nayetlerinin ve Kürtlere yönelik kirli savaşın -dönemin iktidar temsilcileriyle birlikte- en önemli sorumlularından biri olan bir “devlet adamı”nın yalnızca 2 yıl ceza alması, bahsi geçen dönemle burjuva siyasetçilerinin ve yargısının ne kadar hesaplaşabileceğini (!) açıkça göstermektedir. Egemen sınıf, kirli tarihini ve bu tarihi yaratan katillerini değişen koşullarla birlikte halının altına süpürmek istediğinde, her zaman önce kendini aklamakta, olabildiğince eski müttefiklerini korumakta ve topluma “geçmişle hesaplaşıyoruz” algısını yaymaya çalışmaktadır. Yaşananlar, bu kirli tarih ve onun sorumlularıyla yalnızca işçi sınıfı önderliğindeki ezilenlerin hesaplaşabileceğini bir kez daha gösteriyor.

N

12 Eylül 1980 tarihli Hürriyet gazetesi.

göstermelik davalar

isan ayında, 12 Eylül askeri darbesinin ve 28 Şubat “post-modern” darbesinin “yargılanmasına” başlandı. Burjuva ve küçük burjuva liberallerin “sembolik de olsa” önemli buldukları ve övgüyle karşıladıkları 12 Eylül yargılaması, acınacak derecede zavallı bir oyundan ibaret. Türkiye tarihinin bu en berbat sayfalarından birinin sorumluları, en yüksek devlet makamlarında yıllarca çalıştıktan sonra emekli oldular; bunlardan bir kısmı öldü, bir kısmı ise “saygın” ve ayrıcalıklı yurttaşlar olarak aramızda yaşamaya devam ediyorlar. Mevcut burjuva hukukuna göre hiçbir ciddi ve geçerli kanıt olmaksızın binlerce insanı tutuklayıp hapse atan anlı şanlı “olağanüstü yargı”,

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k 12 Eylül döneminin sorumlularından bir tekini bile tutuklamış ya da onların askeri diktatörlük döneminde ve sonrasında edinmiş oldukları maddimanevi ayrıcalıkları ellerinden almış değildir! Öte yandan, AKP iktidarının sözcüleri, o zamanlar içinde oldukları iktidarı hedefleyen 28 Şubat “post-modern” darbesi konusunda, tedbiri elden bırakmamakla birlikte, sorumluları tutuklamakta tereddüt etmiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, 28 Şubat sürecine ilişkin değerlendirmesinde söylediklerini anımsayalım: ”Kimse bu süreci bir intikam hırsı olarak değerlendiremez, bir intikam hırsı olarak ele alamaz. Sürecin sadece demokratik parlamenter sistemlerin gereği olan bir süreç olması, bunun böyle bilinmesi gerekir…12 Eylül referandumunda verdiğimiz sözler yerine geliyor. 28 Şubat'la ilgili işin asıl sorumluları tutuklandı. Şimdi yargı nereye varacaksa oraya ulaşsın.” Peki, 28 Şubat için “yargı nereye varacaksa oraya ulaşsın” diyen başbakan ve “olağanüstü yargı”, “darbe girişimi” ile suçladıkları insanlara uyguladıkları yaptırımları, bu ülkedeki en kanlı darbeyi gerçekleştirmiş olanlara ve onların destekleyicilerine karşı neden uygulamıyor? Başkanı Halit Narin’in ağzından, "şimdiye kadar işçiler güldü, biraz da biz gülelim" diyerek 12 Eylül cuntasına güzellemeler yapan Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu; kurucusu ve başkanı Vehbi Koç'un ağzından 12 Eylül darbesinin hemen ardından Evren'e "emrinize amadeyim" sözleri ile biten ünlü mektubu yazan Koç Holding; askeri diktatörlüğün başlıca destekleyicisi Sabancı Holding ve başta TÜSİAD olmak üzere diğerleri yargılanacak mı? 12 Eylül diktatörlüğüne bakan veren Türk İş yöneticileri ve diğer 12 Eylül suçluları yargılanabilecek mi? Hayır! AKP iktidarı ve onun “olağanüstü

9


sosyalizmin penceresinden

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Sadece askeri darbeleri değil, bu ülkenin tarihinde yaşanan tüm katliamları ve onların faillerini kendi sınıfsal perspektifi ile açığa çıkartıp yargılayabilecek tek güç işçi sınıfıdır.

10

dünya ve türkiye yargı” kurumu bütün bunları yapamıyor, yapamaz da. Çünkü AKP iktidarı, 12 Eylül askeri diktatörlüğünün açtığı küresel sermaye ile bütünleşme sürecinin nihai ürünü ve sürdürücüsüdür. AKP iktidarının, sözde “12 Eylül yargılaması” adı altında başlattığı girişim, gerçekte, sürdürdüğü işçi-emekçi düşmanı politikalara karşı muhalefeti, bir kez daha “demokrasi” masalıyla manipüle etme çabasının bir parçasıdır. 28 Şubat “post-modern” darbesi ile ilgili dava ise “Ay Işığı”, “Balyoz” vb. bir sürü darbe girişiminde bulundukları ya da bu girişimleri destekledikleri iddiasıyla açılan davalarda ordudaki, yargıdaki ve medyadaki ulusalcı muhaliflerini tasfiye eden AKP iktidarının yine bu çerçevede attığı bir diğer adımdır. Peki, 28 Şubat müdahalesi gerçekte neyi ifade etmektedir? İddia edildiği gibi İslamcı hareketin yükselişi veya şeriat tehlikesi nedeniyle ya da askerlerin demokrasiye tahammülsüzlüğü nedeniyle mi gerçeklemişti? Tüm askeri müdahalelerde olduğu gibi, meselenin sınıfsal özü ve ekonomik altyapısı göz ardı edildiğinde ortaya atılabilen ve asıl olarak toplumu yönlendirmeyi hedefleyen bu açıklamalar 28 Şubat'ın gerçek nedenini gözlerden saklamaktadır.

Refahyol hükümetinin, dünya ekonomisindeki kapitalist küreselleşme dönemi içerisinde, Türkiye burjuvazisinin de buna eklemlendiği bir süreçte, bu ana eğilimin dışında ulusalcı bir ekonomi politikası uygulama çabası yalnızca Türkiye büyük sermayesinin değil, ABD'nin de onayıyla devrilmesinin başlıca nedeniydi. Bugün “darbe mağduru” olarak sunulan Fettullah Gülen ve ona yakın yayın organları da, o günlerde 28 Şubat'ın başlıca destekçileriydiler. Hiç şüphesiz 28 Şubat, İslamcı hareketin bölünmesi ve içinden liberal küreselleşmeci bir akımın, AKP'nin doğmasına da hizmet etmiştir; özetle AKP, aynı zamanda 28 Şubat'ın bir ürünüdür. Öte yandan, Kürtlere, Alevilere, Rumlara ve Ermenilere yönelik olarak geçmişte yaşanan katliamlar unutturuluyor; işçi sınıfına ve sosyalistlere yönelik kanlı saldırıların üzeri örtülüyor. Binlerce sosyalisti ve demokratı hapishanelerde tutmayı sürdüren AKP iktidarı, sözde “demokrasi” uğruna desteklediği bütün bu davaları, hem muhalefeti sindirmekte hem de işçi sınıfının gerçek gündemini; artan işsizliği ve yoksulluğu ve yoğunlaşan savaş hazırlıklarını gözlerden uzak tutmakta kullanıyor. Sadece askeri darbeleri değil, bu ülkenin tarihinde yaşanan tüm katliamları ve onların faillerini kendi sınıfsal perspektifi ile açığa çıkartıp yargılayabilecek tek güç işçi sınıfıdır. Çünkü bu insanlık suçlarıyla mağdur olmanın dışında hiçbir ilişkisi olmayan tek toplumsal güç odur. HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

liberalizmin ve reformizmin gölgesinde 1 mayıs

1 yauın kurulu

12 Eylül darbesinin gerçek karakteri gözlerden gizlenmeye çalışılıyor; Türk burjuvazisi ve devleti “12 Eylül’le hesaplaşma” retoriği ile bağırsaklarını temizlemeye devam ediyor.

Mayıs 2012, Türkiye’nin birçok ilinde her yaştan on binlerce işçinin, emekçinin ve gencin katılımıyla kutlandı. Hiç kuşkusuz herkesin gözü kulağı, geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da İstanbul Taksim Meydanı’ndaydı. KESK, DİSK, TTB, TMMOB öncülüğünde Taksim’de gerçekleştirilen 1 Mayıs kutlamaları, burjuva basının “herkesin 1 Mayıs’ı” şeklinde verdiği kurgusal haberlerden de anlaşılabileceği gibi tam bir “bayram” havasında kutlandı. Fakat 2008’den itibaren tüm dünyayı ve Türkiye’yi de içine alan küresel mali krizin etkilerinin devam ettiği, işsizliğin, yoksulluğun, gelir adaletsizliğinin ve toplumsal sefaletin her geçen gün katlanarak arttığı şu ortamda nasıl olup da 1 Mayıs kutlamalarının işçi sınıfı ve çalışanlar açısından “gerçek bir bayram havasında” kutlanabildiğine kimse akıl sır erdiremedi! 1 Mayıs 2012, geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da burjuvazinin ve onun işlerini yürüten devletin himayesi altında bir araya gelen sendika bürokrasileri ile sözde “sol” burjuva ve küçük burjuva düzen partileri eliyle “herkesin 1 Mayıs’ı” haline getirildi. Ne yazık ki Taksim’deki kutlamalara damgasını vuran şey işçi sınıfının bağımsız ve devrimci talepleri değil, her türlü liberal, reformist ve sosyal-demokrat eğilimin tam manasıyla “kakofoniye” dönüşmüş olan çok sesli korosuydu. Hiç şüphe yok ki bu durumdan en fazla memnuniyet duyan burjuvazi, onun devleti ve hükümetidir. Zira küresel ekonomik krize kesin bir çözüm üretilemediği; Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da patlak veren halk hareketlerinin emperyalist merkezlerce bütünüyle kontrol altına alınamadığı bir evrede, bıçak sırtında sürdürülen -sözde- “ekonomik istikrar” ve “toplumsal uzlaşı” ortamını en çok onların işine yarıyor. Bununla birlikte, bu dengenin, küresel ölçekte işçi sınıfının lehine değişmesi halinde -ki bu gayet mümkün- uluslararası kapitalizmin ve Türkiye burjuvazisinin yeniden “toplumsal devrim kâbusları” görmeye başlayacağından emin olabiliriz. Taksim’deki 1 Mayıs kutlamaları, AKP’ye yönelik toplumsal öfkenin yegane öznesi olmaya çalışan CHP’nin “işçi kolları” konumundaki sendikal örgütlerin önderliğinde yaratılan liberal, reformist ve sosyal demokrat bir atmosferde kutlandı. AKP karşıtı muhalefetin önemli bir bileşeni olan BDP de, aynı şekilde, kendi “işçi kolu” konumundaki KESK içindeki “yurtsever” bürokratları aracılığıyla alandaki yerini aldı. Kürt meselesini 1 Mayıs politikasının odak noktasına yerleştiren BDP (başka şekilde olması zaten düşünülemezdi), geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da 1 Mayıs sürecinin örgütlenmesine -sendikal düzlemde- aktif olarak katılarak, Kürt sorununun “demokratik çözümü” noktasında şimdiye kadar savuna geldiği liberal-burjuva çözüm programına Taksim kürsüsünde yer

11


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Sendikalar arasında daha önceki dönemden kalma “geçici uzlaşmanın” 1 Mayıs 2012’de tuzla buz olmasının başlıca nedenleri konomik krizin her geçen gün derinleşmesi ve AKP’nin devlet olanaklarından beslenerek daha da otoriter bir yönetim anlayış sergilemesidir

12

açmayı başardı. Kuşkusuz BDP’nin taleplerinin sendikal bürokrasi ve devlet nezdinde meşruiyet sağlayabilmesinin esas nedeni, onun sendikalar, özellikle de KESK- üzerindeki etkisinden çok, 1 Mayıs’ı “kazasız belasız” atlatmak isteyen burjuva siyasetidir.

Reformist koro Taksim’deki 1 Mayıs kürsüsüne yansımamış olsa da, alana gelen işçiler, emekçiler ve gençler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artan işsizliğe, yoksulluğa, gelir adaletsizliğine, demokratik haklara yapılan saldırılara ve bölgesel savaş tehlikesine karşı seslerini yükseltmeye çalıştılar. Onbinlerce emekçi, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Türkiye’de de sermayenin işçi sınıfına dönük kapsamlı saldırına karşı, “kıdem tazminatının ortadan kaldırılmaması”, “eğitim, sağlık hizmetlerinin parasız hale getirilmesi”, “kadın ve çocuk emeği sömürüsüne son verilmesi”, “4+4+4 uygulamasına son verilmesi”, “Türkiye’nin Suriye’ye yönelik emperyalist bir müdahaleye dahil olmaması” gibi önemli talepleri dile getirmeye çalıştılar.

Ancak bu talepler, burjuvazinin, devletin, sendika bürokrasilerinin -ve onların “solcu” dostlarının- ortak çabasıyla yaratılmış olan liberal, reformist, sosyal demokrat koronun içinde boğulmaktan kurtulamadı. Başka bir deyişle, 2011’deki oyun 2012’de bir kez daha sahnelenmiş oldu.

Sendikalar arasında “bölünme” Bu seneki 1Mayıs’ın daha önceki yıllardaki 1 Mayıs’lardan tek “farkı”, DİSK, KESK, Türk-İş, Kamu-Sen ve Hak-İş gibi sendikalar arasındaki “uzatmalı ittifakın” iflas etmiş olmasıdır. Sendikalar arasında daha önceki dönemden kalma “geçici uzlaşmanın” 1 Mayıs 2012’de tuzla buz olmasının başlıca nedenleri konomik krizin her geçen gün derinleşmesi ve AKP’nin devlet olanaklarından beslenerek daha da otoriter bir yönetim anlayış sergilemesidir (kuşkusuz başka “faktörler” de var ama hepsine burada değinmemiz mümkün değil). Anlaşılan o ki CHP ekseninde AKP’ye karşı muhalefet yapmayı deneyen KESK ve DİSK’in yanı sıra, Türk-İş ile


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Her fırsatta “demokratik” burjuva partilerine, devlete ve sendika bürokrasilerine yedeklenmekten kurtulamayan küçük burjuva “solu”, burjuvazinin farklı kesimlerinin sendikalar üzerinden 1 Mayıs alanına egemen olmasında önemli bir rol oynamayı sürdürmektedir.

hükümet arasında da ipler iyice gerilmiş durumda. Türk-İş’in Bursa mitingi, “kıdem tazminatı hakkının gasp edilmesi” ve “işsizlik fonunun göz göre yağmalanması” vb. meselelerde uzun süre sessiz kalan Türk-İş bürokrasisinin, kendi tabanındaki mevcut huzursuzluğu hafifletebilmek için AKP’den “bağımsız” bir görüntü vermeye çalıştığının göstergesidir. Öte yandan MHP’ye “yakınlığı” ile bilinen Kamu-Sen’i bir tarafa koyarsak, Hak-İş’in geldiği nokta, onunla AKP iktidarı arasındaki ilişkinin ne denli organikleştiğini gösteriyor. Bu ilişki öylesine sıkı ki, Kamu-Sen ile Hakİş’in Ankara’da gerçekleştirdiği mitinge, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik bile katıldı. Cumhuriyet tarihinde, 1977’den sonra ilk kez bir bakanın 1 Mayıs mitingine katılarak işçilere konuşma yapması, AKP’nin basit bir “demokrasi” şovu değildir. Bu, büyük sermaye ve onun iktidarı ile sendika bürokrasisinin bir kanadının, işçi sınıfına yönelik yeni saldırılar konusunda bütünüyle anlaşmış olduğunu göstermektedir. Sendikalar arasındaki bu bölünmüşlük, çoğu kişinin sandığının aksine, Kürt sorununda yaşanan “fikir ayrılığından” kaynaklı siyasi ya da ideolojik bir bölünme değildir. Zira aynı sendikalar, 1 Mayıs 2011’de içinde Kürt sorunun “demokratik çözümünü” de içeren bir bildiriye ortak imza atmıştı.

Küçük burjuva solun durumu Bütün bu olup bitenler, yıllardır, burjuvazinin, devletin ve sendika bürokrasilerinin, 1 Mayıs’ın devrimci içeriğini boşaltmak ve onu “resmi bir devlet töreni” haline getirmek için nasıl çabaladığını işçi sınıfına, emekçilere ve gençlere anlatmaya çalışan Marksist devrimciler için hiç şaşırtıcı değil.

Asıl şaşıranlar, 1 Mayıs’ı 2009 yılında Türk-İş ile Hak-İş’in kuyruğunda kutlayan ya da DİSK ve KESK bürokrasilerine “devrimci” övgüler düzen “solcular” olmalı. Bu sözde “solun” onca acı deneyimden sonra hala aynı hataları yapmaya devam ediyor olması, ancak onların zihinsel çürümüşlüğünün ve dogmatizminin vardığı düzeyi ifade etmektedir. Bahsi geçen bütün bu “sol” çevrelerin onca yaşanan pratikten ders çıkarmamış olması, elbette, onların “kötü niyetlerinden” ya da “beceriksizliklerinden” kaynaklanmıyor. Onların sendika bürokrasilerine eklemlenmelerinin nedeni, uluslararası sosyalizm mücadelesinin tarihsel ve programatik çıkarları üzerine kurulu enternasyonalist-Marksist bir perspektife sahip olmamalarıdır. Her fırsatta “demokratik” burjuva partilerine, devlete ve sendika bürokrasilerine yedeklenmekten kurtulamayan küçük burjuva “solu”, burjuvazinin farklı kesimlerinin sendikalar üzerinden 1 Mayıs alanına egemen olmasında önemli bir rol oynamayı sürdürmektedir. Bu “solcular”, 40-50 yıllık ulusalcıkalkınmacı programlara olan bağlılıkları nedeniyle, her 1 Mayıs’ta, ilk bakışta “en keskin” sloganları yükseltiyor gibi gözükseler de, gerçekte sermaye sınıfının hayalini kurduğu “toplumsal uzlaşı”ya dayalı 1 Mayıs manzaralarının etkisiz “ortakları” olmaktan öteye geçememektedirler. 1 Mayıs 2012’in ardından, bu sözde “sol”, kimi “keskin” sloganlar ve “gösterişli” kortejler ile durumu kendince idare etmeye çalışsa da, gerçekte, kendi kendilerini kandırmaya devam ediyorlar. BDP’nin ve sendikal bürokrasinin kuyrukçuluğunu yapmayı kendi siyasi programlarının “değişmez ilkesi” haline getirmiş olan bu küçük burjuva “solcularının” 1 Mayıs değerlendir-

13


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

1 Mayıs’ın, burjuva toplumunun devrimci temellerde dönüştürülmesin de bir “köprü vazifesi” görebilmesinin yolu, işçi sınıfının, bütün burjuva ve küçük-burjuva siyasi önderliklerden bağımsız bir siyasi güç olarak örgütlemesinden geçmektedir.

meleri -bunların arasında kendisini “Troçkist” olarak tanımlayan çok sayıda grup da var- her sene olduğu gibi, “etliye sütlüye dokunmayan” ve esas olarak kendi tabanlarını motive ve konsolide etmeyi amaçlayan propaganda haberlerinden öteye geçemedi. 1 Mayıs’a ilişkin baştan sona yanlış ve çarpık bilgiler ile donatılmış bu değerlendirmeler arasında, işçi sınıfının sınıf ve sosyalizm mücadelesine yol gösterecek her hangi bir enternasyonalist-devrimci perspektif, bir yenilik bulmak mümkün değil. Onların bir kesimi, “Kürt proletaryasının solcu partisi” olarak tanımladıkları BDP’nin arkasında hizaya geçerek ya da bu partiyle -önümüzdeki dönemde- ilkesiz ve oportünist bir temelde seçim ittifakları kurma hayalleri kurarak, diğer bir kesimi ise bütünüyle sendikal bürokrasinin önünde yerlere kapanarak, sonuçta, bu önderlikler dolayımıyla -bilerek ya da bilmeyerek- burjuvaziye hizmet ediyorlar. Başka bir deyişle, “solun” bu kesimleri, Marksizm’in ABC’si olan bağımsız işçi sınıfı politikasını bütünüyle rafa kaldırmış, onun yerine bütünüyle kendi ikameci ve kuyrukçu çizgilerinin tutsağı haline gelmiş durumda.

Devrimci 1 Mayıs için devrimci parti! 1 Mayıs, burjuvazi (sermaye) ve işçi sınıfı (emek) arasında sağlandığı düşünülen “toplumsal uzlaşı”nın bir “bayram” ya da “şölen” havasında kutlandığı bir gün değil; uluslararası işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı baş kaldırdığı bir mücadele ve direniş günüdür. 1 Mayıs’lara damgasını vurması gereken şey, hangi etnik, dini, kültürel kökenden gelirse gelsin tüm işçilerin, emekçilerin, devrimci bir sınıf olarak, sermayeye karşı bağımsız taleplerini yükseltmesidir. Bu biçimiyle 1 Mayıs, sosyalist dünya devrimi yolunda iler-

14

leyen işçi sınıfının uluslararası burjuvaziye karşı yumruğunu sıktığı bir gündür. Troçki 1 “Neden 1 Mayıs?” sorusuna şöyle cevap veriyordu: “1 Mayıs bayramına atfedilen esas görev, ekonomik bir kategori olarak işçi sınıfını kelimenin sosyolojik anlamında işçi sınıfına dönüştürme, yani tüm çıkarlarının bilincinde olan ve proletarya diktatörlüğü ve sosyalist devrim için çabalayan bir sınıf yaratma sürecini kolaylaştırmaktır.” (1 Mayıs ve Enternasyonal, Lev Troçki, 1 Mayıs 1918) Bununla birlikte, 1 Mayıs’ın, burjuva toplumunun devrimci temellerde dönüştürülmesinde bir “köprü vazifesi” görebilmesinin yolu, işçi sınıfının, bütün burjuva ve küçük-burjuva siyasi önderliklerden bağımsız bir siyasi güç olarak örgütlemesinden geçmektedir. Bu, dünya çapında Marksist bir işçi sınıfı önderliğinin (IV. Enternasyonal’in) güçlenmesiyle başarıya ulaşabilecek sosyalizm mücadelesiyle mümkündür. 1 Mayıs’ın burjuvazinin, devletin ve sendikacıların denetiminde “resmi bir devlet törenine” ve içi boşaltılmış bir “emek bayramına” dönüştürülmesine karşı çıkan TOPLUMSAL EŞİTLİK / SOSYALİZM, mütevazı ama bütünüyle enternasyonalist-Marksist perspektifler ve inançla kuşanmış kortejiyle İstanbul Taksim 1 Mayıs alanındaki yerini bu sene de aldı. Bizler, burjuva partilerinin, sendika bürokrasilerinin ve onların kuyruğundaki küçük burjuva “solcularından” farklı olarak, liberalizme, reformizme ve sosyal-demokrasiye karşı IV. Enternasyonal’in dünya devrimi programını ifade eden talepleri yükselttik. İşçi sınıfının mülk sahibi sınıflardan tam anlamıyla bağımsız bir perspektife ve örgütlenmeye sahip olması konusundaki ısrarımız ve kararlılığımız, boş bir inancın ürünü değildir. O, kapitalizmin bilimsel çözümlemesi üzerine kurulu enternasyonalist devrimci


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k bir iradenin ifadesidir. TOPLUMSAL EŞİTLİK / SOSYALİZM’in bu iradesi, Marx, Engels, Lenin, Troçki ve Luxemburg tarafından temelleri atılan tarihsel maddeci-diyalektik yönetimi kendisine rehber edinmiş bir devrimci işçi partisini inşa etme mücadelesinde cisimleştirmektedir. İşçi sınıfı saflarının 1 Mayıs 2012’de tanık olduğumuz küçük burjuva ulusalcı, liberal ve reformist yanılsamalardan arındırılması gerekiyor. Bunun başarılamaması durumunda, emekçilerin mevcut sendikal ve siyasi önderlikler eliyle yeni daha ağır yenilgilere sürüklenmesi kaçınılmazdır. Bu gidişatı önlemenin yolu, mülk sahibi sınıfların bütün kesimlerinden bağımsız, Marksist bir işçi sınıfı partisinin inşasında geçiyor. İşçi sınıfı devrimcilerini ve gençliği, burjuva ve küçük burjuva “soluna” rengini veren liberalizm, reformizm ve sosyal demokrasi ile arasına kalın duvarlar örmeye ve bu mücadeleye katılmaya çağırıyoruz. HHHH

1 Mayıs 2012, yalnızca emekçilerin değil; burjuva devletlerin de gövde gösterisine yanık olduk. Burjuvazi, stisnasız bütün ülkelerde polis aygıtını seferber etti.

15


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

İşçileri kemer sıkma önlemlerine ve savaşa karşı dünya çapında birleştirin

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) ABD başkanlığı adayı Jerry White’ın 1 Mayıs açıklaması

Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (SEP) ABD başkanlığı adayı Jerry White ve başkan yardımcısı adayı Phyllis Scherrer

16

S

osyalist Eşitlik Partisi’nin 2012 seçimlerindeki ABD başkanlığı adayı olarak, 1 Mayıs’ta, dünyanın dört bir yanındaki işçilerle dayanışmamı ifade etmek istiyorum. Kökeni Amerikan işçilerinin 1880’lerdeki sekiz saatlik işgününü elde etmek uğruna verdikleri amansız mücadelede yatan bu tatil günü, bu yıl özel bir anlam taşımaktadır. 1 Mayıs 2012’de, uluslararası işçi sınıfı, dünya kapitalist sisteminin görülmedik bir kriziyle karşı karşıyadır. Dünyanın dört bir yanındaki işçiler, toplumun devrimci dönüşümü gereğini ortaya koyan mücadelelere girmeye başlıyorlar. Wall Street’teki yatırım şirketi Lehman Brothers’ın küresel ölçekte mali paniğe yol açan iflasından yaklaşık dört yıl sonra, dünya, 1930’ların Büyük Bunalımından bu yana yaşanmış olan en kötü ekonomik çöküş içinde olmayı sürdürmektedir. Dünyanın dört bir yanında mali spekülatörleri kurtarmak için büyük şirketlerin emrindeki hükümetler tarafından alınan önlemler, 2008’deki çöküşe yol açmış olan çelişkilerin hiç birini çözmüş değil. Paraların sınırsız şekilde ve gerçekte cömertçe bankalara dağıtılması,

dünyanın dört bir yanında hükümetleri iflasa sürüklemiştir. Onların küresel mali piyasaları tatmin etmek için uygulamaya koydukları kemer sıkma önlemleri, krizi yalnızca şiddetlendirmektedir. Ekonomik durum, toparlanmak şöyle dursun, yeni bir gerileme dönemine giriyor. Birleşik Krallık ve İspanya, şimdi, çift dipli bir durgunluğun içinde. Çin’deki ekonomi yavaşlıyor; kalıcılaşmış yüksek işsizlik düzeyleri Avrupa’da, Japonya’da ve ABD’de varlığını sürdürüyor. Dünya borsalarının ve büyük şirketlerin kârları, ikiye katlanmışken, en azından bugün için, işçi sınıfı[nın yaşam ve çalışma koşulları] için herhangi bir iyileşme söz konusu değil. Tersine, kapitalist sınıf, bu krizden, yüz yıldan fazla süre zarfında edinilmiş kazanımların bütünüyle ortadan kaldırılmasını hedefleyen sosyal bir karşı-devrim başlatmak için faydalanmaktadır. Şimdiye kadar, işçi sınıfına yönelik saldırıların gerçek ücretlerinin yüzde 65’e kadar indirilmesine, gençler arasında yüzde 50’nin üstünde resmi işsizlik oranına ve açık mutfaklarda, evsiz barınaklarında ve ücretsiz sağlık merkezlerinde uzun kuyruklara yol açtığı Yunanistan model oldu. 2012 seçimlerini ister Barack Obama isterse Mitt Romney kazansın, her iki büyük şirket partisi de, kendisini, Medicare’i ve diğer sosyal programları da içeren acımasız bütçe kesintilerini uygulamaya koymaya adamıştır. Onların herhangi bir “istihdam politikası”ndan söz edilecekse, bu, büyük işletmelerin vergilerinde daha fazla indirim ve


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k onlar üzerindeki denetimi azaltmak; ABD işçilerinin ücretlerini ve yaşam koşullarını geriletme politikasıdır. Birleşmiş Milletler’in Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yeni bir raporuna göre, 2008’den bu yaba dünya çapında 50 milyondan fazla işyeri ortadan kayboldu. “Küresel istihdam krizi yeni ve daha yapısal bir aşamaya girdi” uyarısında bulunan ILO, işsizlerin saflarının bu yıl 202 milyonu bulacağını, 2016’ya kadar 210 milyona yükseleceğini öngörüyor. Ortalama olarak, ileri İşçilerin, yeni bir ekonomilerdeki iş arayanların emperyalist savaşın yüzde 36’dan fazlası bir yıldan uzun süredir işsiz durumda. cephelerinde Aralarında, yaşamaya yetecek birbirlerini maaş şöyle dursun, herhangi bir boğazlamakta hiçbir çıkarı yoktur. iş bulma umudu neredeyse hiç olmayan yükseköğrenim görmüş Bizim, kimin en olanların da yer aldığı bir sonraki düşük ücretle ve en işçi kuşağı için umut verici olmakötü koşullarda yan araştırmalara dikkat çeken ILO, “toplumsal mücadelelerin” çalışacağını ve “isyanların” uluslararası ölgörmek için çekte artması tehlikesi hakkında birbirimizle uyarıda bulundu. rekabette de Bununla birlikte, onun uyarıları kazanacağımız bir duymazdan geliniyor. Bu toplum şey bulunmuyor. karşıtı önlemlerden geri adım atmak bir yana, Washington’dan Paris’e, Berlin’e ve Tokyo’ya kadar her kapitalist hükümet, işçi sınıfına yönelik olarak her zamankinden daha büyük saldırılara hazırlanıyor. Toplumsal eşitsizliğin şaşırtıcı düzeyine ek olarak, kapitalist kâr sisteminin çökmesi, bir kez daha, ABD ile diğer ülkeler arasında dünya pazarlarının, hammaddelerin ve etki alanlarının denetimi uğruna bir kapışmaya yol açıyor. ABD, Sovyetler Birliği’nin çökmesinden bu yana, ekonomik gerilemesini telafi etmek ve dünyanın en stratejik bölgelerinin denetimini eline geçirmek için askeri üstünlüğünü kullanma peşin-

dedir. Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın petrol zengini bölgelerindeki savaşların ve Suriye’ye ve İran’a -nihayet Rusya’ya ve Çin’e- karşı yeni savaş planlarının ardında yatan şey budur. Aynı zamanda, Avrupalı eski güçler, Afrika’daki ve Ortadoğu ülkelerindeki eski sömürgelerinde kendi emperyalist çıkarlarını geliştirmeye çabalıyorlar. Bu aşama, I. ve II. dünya savaşlarına yol açan yıllar gibi, bu kez insan soyunun varlığını sürdürmesini tehdit eden nükleer silahlarla birlikte, küresel bir felakete zemin oluşturmaktadır. İşçilerin, yeni bir emperyalist savaşın cephelerinde birbirlerini boğazlamakta hiçbir çıkarı yoktur. Bizim, kimin en düşük ücretle ve en kötü koşullarda çalışacağını görmek için birbirimizle rekabette de kazanacağımız bir şey bulunmuyor. Bütün ülkelerdeki işçiler aynı zalimle; büyük küresel şirketlerle karşı karşıyalar ve bu kâr sistemine karşı ortak bir mücadelede birleşmek zorundalar. Modern toplumun devasa sorunları (yoksulluğun ve hastalıkların artması; küresel ısınma ve çevresel tehlikeler; gezegenimizin yedi milyarı aşan nüfusunun barınma, sağlık ve eğitim gereksinimlerini karşılamak) ortaklaşa bir müdahaleyi ve her zamankinden daha kapsamlı bir planlamayı ve işbirliğini gerektirmektedir. Her kapitalist politikacının yinelediği, toplumun gereksinimlerini karşılamaya yetecek kaynakların olmadığı iddiası aşağılık bir yalandır. Yılda 30 milyon Dolar ve üstü geliri olan en yüksek gelir sahibi bireyler üzerine yapılmış son bir araştırma, onların toplam servetinin 26 trilyon Doları aşmış olduğunu açığa çıkardı. Bir başka ifadeyle, 186.000 dolayında insan (dünya nüfusunun

17


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k yüzde 0,002’si), dünya çapında her yıl üretilen bütün mal ve hizmetlerin neredeyse yarısına eşit bir serveti elinde tutmaktadır! Servetin sistematik olarak çoğunluktan varlıklı seçkinlere aktarılacak şekilde yeniden dağılımı -ki bu, 2008’den beri hız kazanmıştır, yaygın bir öfkeye yol açmaktadır. Medya uzmanlarının, akademik budalaların ve demoralize eski İhtiyaç duyulan şey, solcuların sınıf mücadelesinin sokâr sisteminin nunu ilan ettiği on yıllardan yerine sosyalizmi sonra, 2011, yoğun toplumsal başkaldırıların dünya ölçeğinde geçirmek için işçi yeniden doğuşuna tanık oldu. sınıfını dünya Tunus’tan Mısır’a, Yunanistan’a, çapında İspanya’ya, İsrail’e, Birleşik Kralbirleştirmeye lığa ve ABD’ye kadar, işçi sınıfı, yönelik uluslararası kitlesel protestolara, grevlere ve bir stratejidir. diğer mücadelelere geri döndüİşçiler, gerçek ğünü ilan etti. Bununla birlikte, toplumsal eşitliğe, her durumda, bu mücadeleler “insanlığın tarihsel krizinin”, Lev barışa ve Troçki’nin yaklaşık 75 yıl önce, IV. ekonominin Enternasyonal’in kuruluş belgedemokratik sinde belirttiği gibi, “devrimci öndenetimine derliğin krizine indirgendiğini” yalnızca bu yolla açığa çıkartmıştır. ulaşabilirler. ABD’de, geçtiğimiz yıl içinde Wisconsin’deki kitle gösterileri ve Wall-Street karşıtı gösteriler, bu hareketleri Demokratik Parti’ye yedekleyen sendika bürokrasilerinin ve sahte solcu grupların ihanetine uğradı. İşçi sınıfını Demokrat Parti’den ve kapitalist politikalardan kopart-

18

mak için siyasi bir mücadele vermeyi reddeden İşgal hareketinin artığı önderlikler, bugün çeşitli 1 Mayıs gösterileri örgütlüyorlar. AFLCIO’ya yedeklenmiş bu gösteriler, büyük ölçüde, Başkan Obama’yı yeniden seçme kampanyasına eklemlenmektedir. Geçtiğimiz yılın büyük mücadelelerine yol açmış olan toplumsal ve ekonomik etkilerin hiç biri ortadan kalkmış değil; dahası, güçlenmektedir. Ama işçi sınıfının kendi hakları için mücadele etmesi için, onu kapitalist sınıfın kâr çıkarlarına tabi kılan üst orta sınıfın siyasi partilerinden, sendikalarından ve örgütlerinden kurtulması gerekiyor. Aynı partiden seçime katılan Phyllis Scherrer ile birlikte bu seçimlere katılma amacımız, asıl olarak oy almak değil; şirketlerin denetimi altındaki bu siyasi sistemin yok saydığı çalışanlar kitlesinin sesini yükseltmek için yeni bir devrimci önderliği inşa etmektir. Biz, kampanyamızın başından beri, işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunların ulusal bir çözümü olmadığını vurguluyoruz. İhtiyaç duyulan şey, kâr sisteminin yerine sosyalizmi geçirmek için işçi sınıfını dünya çapında birleştirmeye yönelik uluslararası bir stratejidir. İşçiler, gerçek toplumsal eşitliğe, barışa ve ekonominin demokratik denetimine yalnızca bu yolla ulaşabilirler.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

12 eylül darbecilerini işçi sınıfı yargılayamalı

G

m.özgür demir 12 Eylül darbesinin gerçek karakteri gözlerden gizlenmeye çalışılıyor; Türk burjuvazisi ve devleti “12 Eylül’le hesaplaşma” retoriği ile bağırsaklarını temizlemeye devam ediyor.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin şefi Kenan Evren ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan

eçtiğimiz Nisan ayının ilk haftasının gündemi 12 Eylül generallerinin yargılanması haberleriyle doluydu. Burjuva medyamız tarafından Türk demokrasisinin tarihi bir günü olarak lanse edilen 4 Nisan’daki ilk duruşma, bir yandan iktidarın ileri “demokrasi” şovuna diğer yandan da 12 Eylül referandumunda “evet” ve “hayır” verenler arasında polemiklere çanak tuttu. 2010 yılında yapılan referandumla 1982 Anayasası’nda çeşitli değişiklikler yapılmış ve geçici 15. Madde’nin kaldırılması ile 12 Eylül darbesinin hayatta kalan iki generali (Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya), 32 yıl sonra mahkeme önüne çıkarılmış olacaktı. Ancak, generaller Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan ilk duruşmaya sağlık durumlarını gerekçe göstererek katılmadılar. Dava sürecinin en önemli tartışması davaya müdahillik konusundaydı. AKP, MHP, CHP, BDP milletvekilleri ve avukatları; aralarında oğlunu darbe günlerinde kaybetmiş olan 105 yaşındaki Berfo Kırbayır’ın da olduğu yakınlarını kaybedenler; solcusundan ülkücüsüne “darbe mağdurları” müdahillik için sıraya girdiler. Referandumda “evet” oyu verenler, “hayır” oyu verenlerin müdahil olmak için başvuru yapmasını veya duruşma salonu çevresinde protestoda bulunmasını alaycı ifadelerle gazete köşelerinde eleştirdi. “Yetmez, ama evet”çiler tutumlarının ne kadar doğru olduğunu kanıtlamanın kıvancıyla göğüslerini kabarttılar. Tüm bu tartışmalar içerisinde 12 Eylül darbesinin gerçek karakteri ise gözlerden gizlenmeye çalışılıyor; Türk burjuvazisi ve devleti “12 Eylül’le hesaplaşma” retoriği ile bağırsaklarını temizlemeye devam ediyordu. Gerçekleri ise bir karikatür çok güzel özetliyordu. Karikatürde Kenan Evren darbe döneminde tutuklu olan Alpaslan Türkeş’in sözüne atıfta bulunarak “Fikirlerimiz iktidarda, biz içerideyiz” diyordu. Bu analojinin yansıttığı gerçekliği görmek içinse 12 Eylül darbesi ile bugün darbecileri yargılayan iktidarın arka planındaki ekonomik-toplumsal yapıya bakmak gerekiyor.

12 Eylül’ün ekonomi politiği İkinci dünya savaşı sonrası tüm dünya ekonomilerinde ve Türkiye’de yaşanan ekonomik büyüme 1970’lerden itibaren yerini ekonomik krizlere bırakmıştı. Krize karşı burjuvazinin çözüm arayışları, soysal/refah devleti olarak anılan ulus devlet ekonomilerinin yerine liberal

19


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Türkiye’de liberal ekonomiye geçiş ve küresel ekonomiye eklemlenmeyi hedefleyen bu programın temeli Turgut Özal’ın altında imzası bulunduğu 24 Ocak kararları ile atıldı.

20

politikaların hakim olduğu küresel bir ekonomiye geçiş olarak karşımıza çıktı. ABD’de Reagen ve İngiltere’de Teacher hükümetleri, liberal politikaların hayata geçirilmesi ve bunun için işçi sınıfının örgütlü direncinin kırılması mücadelesinin başlıca temsilcileriydi. Türkiye’de ise liberal ekonomiye geçiş ve küresel ekonomiye eklemlenmeyi hedefleyen bu programın temeli Turgut Özal’ın altında imzası bulunduğu 24 Ocak kararları ile atıldı. Ancak patronlar yeni ekonomik düzeni, bütün örgütleri atomize edilmiş bir işçi sınıfının yenilgisi üzerinden kurabileceklerini biliyorlardı ve mevcut hükümetlerin bu kararları uygulamaya sokabilecek güçleri yoktu. Bizzat dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi patronların ve uluslararası sermayenin isteği doğrultusunda 12 Eylül 1980 darbesi yaşandı. Özelleştirmeler, esnek üretim, taşeronlaştırma… TÜSİAD’ın, o zamanki Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) ve Türkiye İşverenler Sendikası Konfederasyonu’nun (TİSK), yani patron örgütlerinin, gazetelerde boy boy verdiği ilanlarla darbeye verdiği destek, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e mektubu, ABD’nin “our boys have done it” (bizim çocuklar yaptı) sözü darbenin arkasındaki ulusal ve uluslararası sermayeyi çok açık gözler önüne seriyordu. Bugün ise aynı ulusal ve uluslararası sermaye 12 Eylül’ü yargılamaya ve 12 Eylül Anayasası’nı

değiştirmeye çabalıyor. İşte karikatürdeki gerçek…

12 Eylül anayasası ve burjuvazi AKP hükümeti, 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmeyi önümüzdeki ayların gündemine almış gözüküyor. 2010 yılında yapılan referandumda küresel sermayenin ve onun Türkiyeli taşeronlarının taleplerine yanıt verecek biçimde Anayasa revizyona uğramıştı. AKP’nin anayasa değişikliği paketi, gerçekte, 1982 Anayasası’nın özünü koruyan rötuşlardan ibaretti. Paket, birkaç demokratik değişikliği içermekle birlikte esas olarak küresel sermayenin programını eksiksizce uygulamaya koyan hükümetin yargı içindeki son ulusalcı kaleleri yıkmak için yaptığı düzenlemeleri içeriyordu. Bununla birlikte topyekun yeni bir anayasa istediklerini her fırsatta dile getiren patronlar, bazı solculardan “Yetmez, ama evet” politikasını kendileri için yol haritası olarak kabul etmişlerdi. Burjuvazinin anayasanın değiştirilmesi talebi, Türkiye’nin küresel ekonomi ile özellikle son on yıl içinde büyük bir hız kazanan bütünleşmesinin hukuksal alandaki kaçınılmaz ifadesidir. 2010 yılında yapılan değişiklikler, küresel sermayenin bu topraklardaki sözcülerinin de belirttiği gibi, onlar açısından yetersizdir de. Bu yüzden, küresel sermaye ile birlikte çalışan Türkiyeli kapitalistlerin en büyük örgütleri, sermayenin önündeki her türlü ulusalcı bürokratik sınırlama tehdidini ortadan kaldıran köklü bir anayasa değişikliğinden yana olduklarını ifade ediyorlar. Ancak şunu açıkça görmek gerekiyor. Bu anayasa değişikliği hiç de beklendiği gibi demokratik hakları genişleten bir anayasa olmayacak. Göstermelik bazı bireysel hak ve özgürlüklerin yanında küresel sermayenin AKP eliyle uygulamaya çalıştığı işçi-emekçi düşmanı programa uygun, liberal demokratik maskeli otoriter bir rejimin anayasası olacak


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k 12 Eylül darbesinin ve onu bugün yargılayan düzenin arkasındaki gerçekleri açığa çıkarmak ve gerçek özgürlük ortamını yaratmak ancak bu düzenin mağduru olan işçi sınıfının bu davaya şalterleri indirerek müdahil olmasıyla mümkündür.

yeni anayasa. Küresel kapitalizmin krizinin derinleştiği, kemer sıkma politikaları ile işçi sınıfının yoksulluğa ve işsizliğe mahkum edildiği, Arap Baharı’nın gösterdiği gibi kitlelerin öfkesinin sokağa yansıdığı bir dünyada demokratik anayasaların burjuva hükümetlerce kabul edileceğini beklemek ham hayal olacaktır. Sadece işçi sınıfı açısından değil; toplumun tüm ezilen kesimleri içinde farklı bir beklenti içinde olmak mümkün değil. Kürt siyasetçilerin durmaksızın operasyonlara maruz kaldığı koşullarda Kürtlerin kolektif/anayasal eşit hak talepleri, seçim sistemi, siyasi partiler yasası vb. konularda da göz boyayıcı bazı değişiklikler dışından özgürlükçü bir anayasa beklemenin pek mümkün olmadığı ortada.

Özgürlük işçilerle gelecek 12 Eylül dönemi TİSK Başkanı Halit Narin, işçi sınıfına karşı o meşhur aymaz açıklamasında şöyle diyordu: “Bugüne kadar işçiler güldü bizler ağladık, şimdi gülme sırası bizde.” Burjuvazi timsah gözyaşları ile 12 Eylül’ü yargılarken bizden bu sözleri unutmamızı istiyor. Oysa 12 Eylül darbesi ile başlayan ve bugün 12 Eylül düzeninin tasfiyesi ile devam

Koç Holdingin kurucusu ve o dönemdeki başkanı olan Vehbi Koç’un, darbe sonrası Kenan Evren’e gönderdiği mektup.

"Sayın Kenan Evren, Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatı teçhiz edecek ve onu kuvvetlendirecek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti'ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK'in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler

eden sürecin arkasından aynı gerçekler yatmakta: Patronları krizden kurtararak onların karlarına kar katmak kısacası onları güldürmek; işçi sınıfını ise özelleştirmeler, esnek çalışma, taşeronlaşma, reel ücret kayıpları, sosyal hakların gaspları ile ağlatmak. Biz biliyoruz ki 12 Eylül birkaç generalin ürünü değil. Evet 12 Eylül sabahı TRT’de Vehbi Koç yönetime el konulduğu yönünde bir açıklama yapmadı. Ya da Sabancı’yı karakollarda elinde elektrik kabloları ve Filistin askısıyla gören olmadı. Ancak bütün bunlar orduyu darbeye itenin sürecin patronlar ve sermayenin ihtiyaçları olduğu gerçeğini gizlemez. Darbeciler yargılansın retoriği ile tüm yaşananları Kenan Evren’in karakterinde cisimleştirenler, aslında darbenin gerçek sorumlusu olan patronları gözlerden gizliyor. Bu oyunu bozmak, 12 Eylül darbesinin ve onu bugün yargılayan düzenin arkasındaki gerçekleri açığa çıkarmak ve gerçek özgürlük ortamını yaratmak ancak bu düzenin mağduru olan işçi sınıfının bu davaya müdahil olmasıyla mümkündür. HHHH

yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. Komünist Parti'nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim." Vehbi Koç

21


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

obama afganistan’da stratejik anlaşma imzaladı

A

peter symonds ABD birliklerinin önemli bir bölümünün 2014’ün sonuna kadar Afganistan’dan çekilmesi ve güvenlik operasyonlarının sorumluluğunun Afgan ordusuna devredilmesi planlanırken, ABD özel güçleri ve eğitimcileri, görünüşte destekleyici bir rolde en az on yıl orada kalacak.

w s w

g r o s.

Makalenin İngilizce orijinali için bkz. http://wsws.org/articles/2012/may2012/afghm03.shtml

22

BD Başkanı Obama, Çarşamba sabahı erken saatlerde Afganistan’a yaptığı gizli ziyareti yeni bir başlangıcın; Amerikan birliklerinin çekilmesinin ve on yıldan uzun süren savaşın bittiğinin işareti olarak açıkladı. Gerçekte, bu ziyaret, Washington’ın ülkeyi Orta Asya’da sürekli bir operasyon merkezine dönüştürme amacı doğrultusunda, Afganistan’da açık uçlu bir ABD askeri varlığına zemin hazırlamıştır. Obama’nın, Osama Bin Ladin’in öldürülmesinin yıldönümünde Afganistan’a yaptığı beklenmedik ziyaret, aynı zamanda, onun seçim kampanyasına yöneliktir. O, bir kez daha Bin Ladin’in öldürülmesi emrinin verilmesindeki rolünü göklere çıkartma ve Irak ile Afganistan’daki savaşlara başarıyla son vermiş bir önder rolü oynama fırsatını elde etmiştir. Obama, iki ülke arasında bir “Sürekli Stratejik Ortaklık Anlaşması“ imzalamak üzere Afgan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile kısa bir buluşma gerçekleştirdi. ABD birliklerinin önemli bir bölümünün 2014’ün sonuna kadar Afganistan’dan çekilmesi ve güvenlik operasyonlarının sorumluluğunun Afgan ordusuna devredilmesi planlanırken, ABD özel güçleri ve eğitimcileri, görünüşte destekleyici bir rolde en az on yıl orada kalacak. Bagram askeri üssünde bir konuşma yapan Obama, ABD’nin Afganistan içinde sürekli üslere sahip olma peşinde olmadığını açıkladı. Ancak, ABD birliklerinin devam eden varlığıyla birlikte, ABD ordusu 2014’ten sonra da Afganistan’ın tesislerinden yararlanacak. ABD birliklerine ülkenin her yerinde sınırsız faaliyet gösterme hakkı veren şimdiki Güçler Statüsü Anlaşması‘nın yerine geçecek yeni bir güvenlik anlaşması önümüzdeki on yıl içinde görüşülecek. Obama, anlaşmanın “iki bağımsız ülke arasında eşit bir ortaklığın“ başlangıcına işaret ettiğini iddia etti ama bu anlaşmanın koşulları açıkça ABD tarafından Kabil’deki kukla yönetime dayatılmıştır. Karzai ekonomik ve askeri olarak bütünüyle Washington’a bağımlı olmaya devam etmektedir. 2017’de 230.000’e indirilmeden önce Ekim ayında 352.000 olması gereken Afganistan güvenlik güçleri, neredeyse bütünüyle Washington ile onun müttefikleri tarafından finanse edilecektir. Ziyaretin zamanlaması, NATO’nun savaşçı birliklerinin çekilmesini tartışmak üzere 20 Mayıs’ta Chicago’da toplanacak olan bir NATO toplantısı ile bağlantılıydı. ABD’nin, kendi ülkelerinde yaygın bir savaş karşıtlığıyla karşı karşıya olan bir dizi müttefiki, birliklerini 2014’ten önce çekeceklerini açıklamış durumda. Obama yönetimi, bu toplantıdan, diğer NATO ülkelerine Afgan güvenlik güçlerini finanse etmeleri ve başka mali yardımları üstlenmeleri için baskı yapmak için yararlanacak. El Kaide’nin yenilgisinin “artık erişilebilir“ olduğunu açıklayan Obama, konuşmasında, başlıca amaçlarına ulaşmış olduklarını iddia etti. El Kai-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Obama’nın ABD birliklerini Afganistan’dan çekmesi, savaşa son vermek bir yana, yeni askeri maceralara hazırlıktır. Libya’da Kaddafi yönetimini devirmek için girişilen NATO savaşını Suriye’ye yönelik artan müdahale tehditleri izliyor. ABD, aynı zamanda, müttefiki İsrail ile birlikte, İran’ı bir saldırıyla tehdit ediyor.

de’nin gerçek durumu ne olursa olsun, on yıldan fazla süren kanlı yeni-sömürgeci savaş, Taliban ve Hakkani ağı gibi işgal karşıtı güçlere katılmaya hazır askerler ağlayan Afgan halkını canından bezdirmiştir. Obama’nın Afganistan’dan ayrılmasından birkaç saat sonra, Taliban savaşçıları, Kabil’deki Amerikan askeri taşeronları ile savunma personelinin de dahil olduğu yabancılara ev sahipliği yapan sağlam biçimde takviye edilmiş bir yerleşkeye saldırdılar. İntihar bombacıları ana girişi havaya uçuran patlayıcılarını ateşlediler. Çatışma, Afgan güçleri ile özel muhafızlar arkada en az yedi Afganistanlıyı ve bir muhafızı ölü bırakan saldırganları püskürtmeden önce, saatlerce sürdü. Taliban’ın sağlam şekilde korunan başkentte sansasyonel saldırılar gerçekleştirebilme kapasitesi, ABD önderli- ğindeki işgalin zayıf karakterini vurgulamaktadır. Obama gidişatın Taliban direnişinin aleyhine dönmüş olduğunu iddia ederken, çoğu araştırmacı, Karzai yönetiminin, ABD güçlerinin çoğunun ülkeden ayrılmasından sonraki geleceği konusunda kötümser. Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nden (CSIS) Anthony Cordesman, Salı günü yayımladığı bir çalışmasında şunları yazıyor: “Etkili Afgan güçlerini oluşturmada karşılaşılan kapsamlı sorunlar giderek tartışılır bir hal alıyor; isyancılar savaşı sürdürmeye kararlı ve Pakistan ile ilişkiler ileriye yönelik her bir adımın ardından iki adım geri atmak gibi görünüyor.“ Cordesman, taktik değişikliklere rağmen, Taliban’ın ve diğer direnişçilerin yenilgiye uğratılmadığını açıklıyor. Ona göre, şimdiki ABD stratejisi, 2014’ten önce “ Afganistan’ın güneyinin ve doğusunun güvenliği sağlamada, neredeyse kesin şekilde başarısız olacak.“ Cordesman, bu iç açıcı olmayan tablo karşısında, hala

Afgan yönetiminin denetiminde olan destek bölgelerde yoğunlaşmayı ve müflisliklerine ve vahşiliklerine rağmen hükümet yanlısı milisleri ve savaş ağalarını desteklemeyi savunuyor. Obama, dün imzalanmış olan stratejik anlaşmanın “demokratik kurumların güçlenmesine” yardımcı olacağını, Afgan halkının “gelişmesini ve onurunu arttıracağını“ ve insan haklarını koruyacağını iddia etti. Ama bu iddia, Karzai yönetiminin müflis ve otokratik özelliği ile Afgan halkının ezici çoğunluğunun karşı karşıya olduğu toplumsal kriz eliyle yalanlanmaktadır. On yıldan uzun süren Amerikan işgalinin ardından, Afganistanlıların yüzde 70’i günde 2 dolardan az parayla yaşam mücadelesi veriyor. İşsizlik aşırı boyutlara ulaşmış durumda ve ekonominin işgale bağımlı sektörleri gerilediğinde ya da çöktüğünde daha da kötü- leşecek. Gıda ürünlerinin fiyatları, kuraklıktan dolayı zirvede. Independent gazetesinde bu yılın başında ye alan bir habere göre, Afganistan’da, her yıl 30 binden fazla çocuk, onları zatürre ve ishal gibi hastalıklara açık hale getiren yetersiz beslenmeden dolayı ölmektedir. Obama’nın ABD birliklerini Afganistan’dan çekmesi, savaşa son vermek bir yana, yeni askeri maceralara hazırlıktır. Libya’da Kaddafi yönetimini devirmek için girişilen NATO savaşını Suriye’ye yönelik artan müdahale tehditleri izliyor. ABD, aynı zamanda, müttefiki İsrail ile birlikte, İran’ı bir saldırıyla tehdit ediyor. Obama yönetimi, bundan daha pervasız şekilde, Çin’in etkisini azaltmayı hedefleyen diplomatik/stratejik çabalarının bir parçası olarak, Amerikan ordusunu Asya Pasifik bölgesinde yeniden yoğunlaştırıyor. ABD, Çin ile arasındaki gerilimleri kasten yükselterek, nükleer silah sahibi iki ülke arasında felakete yol açacak bir çatışmaya doğru kayma tehlikesini arttırıyor. HHHH

23


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

yunanistan seçimleri: işçiler söz sahibi değil

Y

christoph dreier SYRIZA, seçim bildirgesinde, sosyal harcamalarda daha fazla kesintiye karşı çıkmakta ve şimdiye kadar yapılmış olan kesintileri geri alacağını vaat etmektedir. Bununla birlikte, o, aynı zamanda, Yunanistan’ın AB ve Avro bölgesi üyeliğini, dolayısıyla da bu kurumların emirlerini savunuyor.

w s w

g r o s.

Makalenin İngilizce orijinali için: http://wsws.org/articles/2012/apr2012/persa28.shtml

24

unanistan’da 6 Mayıs’ta yapılacak seçimler, askeri diktatörlüğün 1974’te sona ermesinden bu yana en fazla sayıda partinin katılımıyla çekişmeli olacak. Yüksek Mahkeme, geçen hafta, 36 kayıtlı örgütten 32’sinin seçimlere katılmasına izin veren bir karar aldı. Ama seçimlere çok sayıda parti katılmasına rağmen, işçiler bu seçimlerde söz sahibi değil. Geçen hafta, AB Komisyonu Başkanı Barroso, AB’nin bir sonraki Yunan hükümetine dayatma niyetinde olduğu programı açıkladı. Bu “Büyüme ve İstihdam için Avrupa Girişimi”, yalnızca ek bütçe kesintilerini değil ama aynı zamanda, elektrik üretim sektörünü etkileyen yaygın özelleştirmeyi ve piyasaların liberalleşmesini de gerektiriyor. Dahası, Barroso, hükümetin özel sektördeki ücretlerde 2014’e kadar en az yüzde 15 kesinti dayatacağını ilan etti. İşçi sınıfına yönelen, gerçek ücretlerin yüzde 65’e varan oranlarda düşürülmesine, gençler arasında yüzde 50’nin üzerinde işsizliğe ve aş evlerinin önünde uzun kuyruklara yol açan önceki saldırılar, doğrudan doğruya AB’den, IMF’den ve Avrupa Merkez Bankası’ndan (AMB) oluşan troyka tarafından düzenlenmiş ve örgütlenmişti. George Papandreou başkanlığındaki sosyal demokrat PASOK hükümeti bu saldırıları yaşama geçirmede giderek daha fazla zorlukla karşılaştığında, yerini, gayrı resmi bir şekilde AMB’nin eski başkan yardımcısı Loukas Papadimos’un “teknokrat” yönetimine bırakmıştı. Şimdiki seçim tarihi bile doğrudan troykanın talimatlarıyla belirlendi. Bu koşullar altında, işçilerin sosyal hakları yalnızca AB kurumlarına ve Yunanistan’daki yönetici seçkinlere karşı mücadele içinde savunulabilir. Ama seçimlere katılan tek bir parti bile, işçi sınıfı için bu tür bağımsız bir perspektifi savunmuyor. Onların hepsi Yunan burjuvazisinin şu ya da bu kesimi adına konuşuyor ve en fazlasından işçi sınıfına yönelik saldırıların en iyi şekilde nasıl sürdürülebileceği hakkında tartışıyor. Birlikte şimdiki hükümeti oluşturan PASOK ile tutucu Yeni Demokrasi’ye ek olarak, seçimlere Radikal Sol’un Cephesi (SYRIZA) de katılıyor. SYRIZA, bunu, uzun süre kemer sıkma önlemlerini desteklemiş ve onlara oyları artık önem taşımadığı zaman çok geç şekilde karşı çıkmış olan eski PASOK milletvekilleri ile birlikte “Birleşik Sosyal Cephe”nin bayrağı altında yapıyor. SYRIZA, seçim bildirgesinde, sosyal harcamalarda daha fazla kesintiye karşı çıkmakta ve şimdiye kadar yapılmış olan kesintileri geri alacağını vaat etmektedir. Bununla birlikte, o, aynı zamanda, Yunanistan’ın AB ve Avro bölgesi üyeliğini, dolayısıyla da bu kurumların emirlerini savunuyor. Onlar, Yunanistan’ın borçlarının


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k KKE, hükümetle işbirliği içinde olduğu için iki büyük sendika federasyonuna saldırırken, bizzat kendisi işçilerin sendikalist deli gömleğinden kurtulmasını önlemeye çalışmaktadır.

Kemer sıkma önlemlerine karşı sokağa dökülen Yunanistanlı emekçiler

iptal edilmemesi ama yalnızca yeniden görüşülmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu koşullar altında, sosyal saldırıları geri çevirmeye yönelik her vaat yalnızca boş bir laftan ibarettir. SYRIZA’nın, son seçimlerde PASOK’un oynamış olduğu rolü oynamak istediği açığa çıkıyor. PASOK, o zamanlar, sosyal harcamalarda artış talebiyle bir kampanya sürdürmüş; seçimlerden sonra da, Yunanistan’ın son üç yıldır yaşadığı eşi görülmedik sosyal kesintileri uygulamak için sendikalarla olan sıkı ilişkilerini kullanmıştı. Bu yalnızca PASOK milletvekilleriyle ittifakı değil ama bütün “sol”u kapsayan bir koalisyonun oluşturmak için Demokratik Sol’a (DIMAR) yapılan çeşitli teklifleri de içermektedir. DIMAR iki yıl önce SYRIZA’dan kopmuştu ve o zamandan beri PASOK ile bir koalisyon oluşturmaya çalışıyor. Bu partinin amacı Yunanistan’ın Avro bölgesi üyeliğini ne pahasına olursa olsun savunmak; bir başka şekilde ifade edersek, sosyal karşı-devrimi sürdürmektir. SYRIZA!nın başkanı Alexis Tsipras, kısa süre önce, partisinin, parlamentoda bir çoğunluğu garanti altına almak için sağcı ulusalcı “Bağımsız Yunanlılar”ın bir kesimi ile de bir koa-

lisyon oluşturabileceğini söylemişti. Yunanistan Komünist Partisi (KKE) özel bir rol oynamaktadır. Bu parti, seçim kampanyasında, tekrar tekrar, herhangi bir koalisyon hükümetine katılmayacağını söyledi. O, kampanyasını, AB’den ayrılma, borçların ödenmemesi, hatta bankaların ve büyük şirketlerin devletleştirilmesi gibi son derece radikal taleplerle sürdürüyor. Gerçekte, bu iddialar, yalnızca, onları güvenli kanallara akıtmak için işçilerin öfkesine hitap etmeye yaramaktadır. KKE Genel Sekreteri Aleka Papariga’ya göre, Yunanistan’da bir toplumsal devrim gündemde değildir. Bu koşullar altında, AB’den çekilme yönündeki doğru çağrı, Drahmi’ni kapitalist temelde yeniden devreye sokulması biçimindeki ulusalcı ve gerici perspektife dönüşmektedir KKE, hükümetle işbirliği içinde olduğu için iki büyük sendika federasyonuna saldırırken, bizzat kendisi işçilerin sendikalist deli gömleğinden kurtulmasını önlemeye çalışmaktadır. Bu, ifadesini geçtiğimiz yıllarda sendikalar bir dizi 24 saatlik etkisiz genel grev örgütlediğinde buldu. KKE, çok sayıda işçinin grevlerin yaygınlaştırılması talebini üstlenmedi ama ayrı ve aynı şekilde geçici grevler için çağrı yaptı. Onların görevlileri Atina caddelerindeki göstericilerin yakalanmasına yardımcı oldular. KKE görevlileri, Syntagma Meydanı’nda, parlamentoyu öfkeli işçilere karşı korumak için onun etrafında bir bariyer oluşturdu. DIMAR, KKE ve SYRIZA’nın yanı sıra, on yıllardır onların yörüngesinde dolanan küçük gruplar da seçime katılıyor. Bunların en büyüğü, içinde Pablocuların, Maocuların ve KKE’den ayrılanların yer aldığı Antarsya. Onlar, “devrim” ve “kapitalizmden kopma” türü radikal söylemleriyle, olası bir SYRIZA hükümeti için sol bir incir yaprağıdır. Bu grupların seçim bildirgelerindeki başlıca hedeflerin-

25


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Sahte sol örgütlerin ve sendikaların bütünüyle iflas ettiği ve ciddi bir ilerici alternatifin olmadığı koşullarda, aşırı sağ partiler her zamankinden daha açık şekilde faaliyet gösteriyor.

den biri SYRIZA ile KKE’nin “ortak eylemi” için çağrıdır. Sahte sol örgütlerin ve sendikaların bütünüyle iflas ettiği ve ciddi bir ilerici alternatifin olmadığı koşullarda, aşırı sağ partiler her zamankinden daha açık şekilde faaliyet gösteriyor. Bağımsız Yunanlılar’ın ve aşırı sağ LAOS partisinin yanı sıra açıkça faşist “Altın Şafak”ın da parlamentoya gireceği tahmin ediliyor. Daha şimdiden, halen iktidarda olan ve kamuoyu araştırmalarında oy oranları yüzde 77,4’ten yüzde 40’ın altına inmiş olan PASOK’un ve Yeni Demokrasi’nin bu aşırı sağ partileri hükümete katılmaya davet etmeyi düşüneceği konuşuluyor. LAOS, bir süre, şimdiki koalisyonun üyesiydi. PASOK

ve Yeni Demokrasi, ona benzer sağcı demagojiyi kullanıyor ve göçmenlere yönelik cadı avı sürdürüyor. Onların işçi sınıfına karşı AB tarafından talep edilen ek kesintileri acımasızca uygulamakta kararlı olduklarından kuşku yok. Yunanistanlı işçiler, bu tür diktatörce eylemlere karşı koymak ve sosyal haklarını savunmak için, bu “sol” partileri ve sendikaları reddetmek zorundalar. Onların, Yunanistan’daki yönetici seçkinlere ve AB kurumlarına karşı olan ve Avrupa’nın bütün işçilerini Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri perspektifiyle birleştiren devrimci enternasyonalist bir partiye ihtiyaçları var. HHHH

İSPANYA’DA Kan rengi bir ağaç varsa İspanya’da Hürriyet ağacıdır Susmayan bir ağız varsa İspanya’da Hürriyeti haykırır Bir bardak saf şarap varsa İspanya’da Milletin olmalıdır Paul Eluard İspanya iç savaşında anti-faşistler

26


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

ispanya’daki 29 mart grevi üzerine

29

can öykü

İspanya’da Halk Partisi’nin yeni iş yasasına karşı sokaklara dökülen milyonlarca işçi ve emekçi, işverenler için işten çıkarmayı, ücretleri düşürmeyi ve toplu sözleşmeleri sınırlandırmayı kolaylaştıran yeni düzenlemeleri protesto etti.

Mart’ta İspanya'nın iki büyük sendikası UGT (Genel İşçi Sendikası) ve CCOO’nun (İşçi Komisyonları) çağrısıyla, iktidardaki sağcı Halk Partisi'nin (PP) ve Avrupa Birliği’nin kemer sıkma politikalarına karşı bir günlük genel grev gerçekleştirildi. PP’nin yeni iş yasasına karşı sokaklara dökülen milyonlarca işçi ve emekçi, işverenler için işten çıkarmayı, ücretleri düşürmeyi ve toplu sözleşmeleri sınırlandırmayı kolaylaştıran yeni düzenlemeleri protesto etti. 29 Mart grevi, katılım açısından son yılların en kitlesel greviydi. Havaalanları, demiryolları, hastaneler, limanlar ve fabrikalar neredeyse durma noktasına geldi. Devlet dairelerindeki hizmetler en alt düzeye çekildi. O gün öğrencilerin de katılımıyla üniversite çalışanları iş bıraktı. İşçilerin ve üniversite öğrencilerinin ülke geneline yayılan eylemlerine işsizler ve lise çağındaki öğrenciler de destek verdi. Düzenlenen kitlesel gösterilerde, hükümeti ve Avrupa Birliği’ni hedef alan sloganlar atıldı. Greve katılan işçilerin, öğrencilerin ve işsizlerin öfkesi, dünya, Avrupa ve İspanyol burjuvazisi arasında derin bir kaygıyla izlendi. Bu arada, Sosyalist Parti (PSOE) ile bağlantılı UGT ve Stalinist İspanya Komünist Partisi (PCE) ile bağlantılı CCOO, 2011 Kasım ayında göreve gelen Mariano Rajoy hükümetine yönelik öfkeyi zaten uzunca bir süredir hafifletme gayreti içindeydi. 29 Mart grevi, aynı zamanda, sendika bürokrasisinin tabandan gelen basınca direnemeyecek bir noktaya geldiğinin de kanıtıydı. 29 Mart grevinden çok önce PCE’nin üst düzey yetkilileri, “tabandan gelen basınca direnemeyen sendika yönetimlerinin genel grev kararı almak zorunda kaldığını” açıkça itiraf etmişti.[1] Aslında sendikalar, yeni iş yasasından geri adım atması için PP ve işverenler ile aylarca süren “üçlü görüşmeler” yapmış ancak her hangi somut bir kazanım elde edememişlerdi. Bu süre boyunca sendika yönetimleri sadece üyelerinin birikmiş öfkesini hafifletmek için hafta sonu eylemleri ile yetinmişlerdi. Bu uzlaşmacı strateji, hükümete ve İspanyol burjuvazisine yeni iş yasasını hayata geçirmek için ihtiyaç duyduğu zamanı kazandırmaktan başka bir işe yaramadı. Başka bir deyişle, 29 Mart grevi, sendika bürokrasisi açısından, İspanyol emekçilerinin tepkisini hafifletmek ve hükümete “işlerin yolunda olduğu” mesajını vermek için planlanmıştı. UGT Genel Sekreteri Candido Mendez, basına yaptığı bir açıklamada, bu durumu şu sözlerle itiraf etmekten de geri durmadı: “Biz hükümetle bir uzlaşma arayışı içindeyiz; bu yolla aynı yönde kürek çekebiliriz.”[2] 29 Mart’taki kitlesel grev, hiç kuşkusuz, hem İspanya’da hem de Avrupa’nın geri kalanında önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan daha büyük sosyal mücadelelerin bir habercisidir. Ama bu durum, aynı zamanda, işçi iktidarı için mücadeleyi temel alan dev-

27


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

29 Mart’taki kitlesel grev, hiç kuşkusuz, hem İspanya’da hem de Avrupa’nın geri kalanında önümüzdeki dönemde gerçekleşecek olan daha büyük sosyal mücadelelerin bir habercisidir.

28

rimci bir perspektifin ve yeni bir siyasi önderliğin inşasının ne derece acil bir gereksinim olduğunu da gösteriyor. Zira mevcut sınıf işbirlikçisi sendikalist, Stalinist ve küçük burjuva “sol” önderliklerin elinde, artık işçi sınıfına ve diğer ezilen kesimlere verebilecekleri herhangi bir reformist çözüm reçetesi kalmamıştır. Bütün bu gerçeklere karşın, sendika liderleri ve onları destekleyen orta sınıf İspanyol “solcuları”, [Stalinist İspanya Komünist Partisi (PCE), Pablocu Birleşik Sekretarya’nın İspanya kolu “Anti-Kapitalist Sol” (IA), Cliffçi Sosyalist İşçi Partisi’yle bağlantılı “Mücadele” (En Lucha) grubu, Uluslararası Marksist Eğilim’in resmi İspanya seksiyonu “Militan” ve Morenocu “Sınıfa Karşı Sınıf” grubu], bir günlük grevlerin ve benzeri protesto gösterilerinin burjuvazinin saldırılarını durdurmakta yeterli olacağında ısrar ediyorlardı. Fakat adı geçen “sol” grupların bu iddiaları, genel grevden bir gün sonra PP hükümetinin kamu harcamalarından 27 milyon Avroluk bir kesinti yapacağını açıklamasıyla darmadağın oldu. Hükümetin aldığı bu karar, İspanya tarihinde General Franco’nun faşist diktatörlüğünden beri uygulamaya konan en acımasız kesinti paketi olma özelliğine sahip. Bütün bu olgular, İspanyol burjuvazisinin önümüzdeki dönem için işçi sınıfına ve diğer çalışanlara yönelik daha da kapsamlı saldırı paketleri hazırlamakla meşgul olduğunu gösteriyor. Sadece İspanyol yönetici elitleri değil, küresel mali sermayenin baronları da tüm dünyada işçi sınıfının daha önceki ulusal korumacı / kalkınmacı dönemden kalma kazanımlarını ortadan kaldırma gayreti içindeler. Avrupa sermayesinin bir başka hedefi ise, küresel rekabette Çin ve Brezilya gibi potansiyel rakiplere karşı uluslararası alanda açık bir üstünlük elde etmektir. Almanya Başbakanı Merkel’in

Ocak ayında vurgulamış olduğu gibi, “Avrupa ancak… rekabetçi olduğu zaman Çin ve Brezilya gibi yükselen güçlerle yapılan uluslararası rekabette başarılı olabilir.”[3] Kuşkusuz Merkel’in ve Avrupalı kapitalistlerin hayalini kurduğu bu “rekabetçi piyasa ekonomisi” ancak işçi sınıfının daha fazla sömürülmesi ve baskı altına alınmasıyla inşa edilebilir. Bu da kaçınılmaz olarak, emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin daha da artmasına ve sınıf mücadelesinin keskinleşmesine neden olacaktır. Küresel sermaye ve finans elitleri tarafından yürütülen bu sosyal karşı devrim sürecinin başlıca “test alanı” Yunanistan’dır. Ancak bu durum sadece Yunanistan’la sınırlı değil; zira IMF’nin ve AB’nin mali yardımlarına muhtaç olan İspanya, Portekiz, İrlanda vb. gibi pek çok ülkede ve hatta AB’nin en güçlü ekonomisi Almanya’da da acımasız kemer sıkma politikalarına devam edilmektedir. İşçi sınıfı, bugün, 1930-40’ların büyük bunalımından ve II. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinden bu yana yaşanan en büyük ekonomik, sosyal ve siyasal saldırıyla karşı karşıyadır. Bu yüzden işçi sınıfının yeni bir siyasi önderliğe ve uluslararası devrimci stratejiye duyduğu yaşamsal ihtiyaç daha da artmıştır. Ancak dünyanın her yerinde, sözde “sol” partiler ve örgütler, işçi sınıfını, derin bir kriz içinde debelenmekte olan kapitalizme karşı ideolojik ve politik açıdan silahlandırmak bir yana, uyguladıkları politikalarla bizzat sermayenin hizmetine giriyorlar. Örneğin, 29 Mart grevi sırasında Cliffçi En Lucha (Mücadele) grubu, İspanyol işçi sınıfının “Başarıya ulaşmış Yunan deneyimini örnek alması” gerektiğini söylemişti.[4] Halbuki beş yıllık derin ekonomik kriz süreci içinde Yunanlı emekçiler, ilk olarak sosyal demokrat PASOK hükümeti, daha sonrasında ise muhafazakar Yeni De-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Kapitalizm işçi sınıfı ve tüm çalışanlar için gerçek manada sosyal yıkım ve felaket üretmektedir. Zira Avro bölgesinde işsizlik oranları şubat ayında yüzde 10,8’le son 14 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

mokrasi ve Faşist LAOS kaoliasyonu tarafından yürütülen acımasız bir kemer sıkma programına boyun eğmek zorunda bırakıldılar. Bu süreçte, sendikalar, fiilen hükümet ortağıydı. Onlar, tıpkı İspanya’da olduğu gibi, bir günlük ya da iki günlük genel grevlerle sokağa döktükleri emekçilerin, hükümete, AB’ye ve bankalara duyduğu tepkiyi hafifletme gayreti içindeydiler. Dahası, bir-iki günlük oyalama grevleri, aslında tabandan gelen basınca direnemeyen sendika bürokrasilerinin çaresizliğinin de ifadesiydi. Sonuçta, Mart ayında, Yunanistan’ın seçilmeden iş başına getirilmiş teknokrat Başbakanı Lucas Papademos “yeni ekonomik program” nedeniyle 12 milyar Avroluk ek bir kesinti yapılacağını açıkladı. İspanya’daki Mariano Rajoy hükümeti de 29 Mart grevini takip eden günlerde, 27 milyar Avroluk bütçe kesintisi yapacağını açıkladı. Sonuç olarak, sürecin bu şekilde devam etmesi halinde, hem Yunanistan’da hem İspanya’da sokaklar kesinlikle yeniden ısınacaktır.

Kapitalizm işçi sınıfı ve tüm çalışanlar için gerçek manada sosyal yıkım ve felaket üretmektedir. Zira Avro bölgesinde işsizlik oranları şubat ayında yüzde 10,8’le son 14 yılın en yüksek seviyesine ulaştı. AB istatistik kurumu Eurostat'ın verilerine göre, 17 üyeli Euro bölgesinde işsizlik oranı bir yıl önce yüzde 10 seviyesindeydi. AB'de şubat ayı itibariyle en yüksek işsizlik oranları yüzde 23,6'yla İspanya’da, yüzde 21'le Yunanistan’da, yüzde 15'le Portekiz’de ve yüzde 14,7'yle İrlanda'da kaydedildi. Bu işsizlerin yüzde 50’lik dilimini genç işçiler oluşturmaktadır [5]. Öte yandan, pek çok uluslararası yardım kuruluşu Yunanistan gibi ülkelerdeki durumu “insanlık trajedisi” biçiminde tanımlıyor. Örneğin, Atina yakınlarındaki Perama liman kentinde faaliyet gösteren The Doctors of The World (Dünya Doktorları) adlı yardım kuruluşu, yerel halkın büyük bir bölümünün 200 Avrodan daha az bir parayla (bir aylık 270 dolar) yaşamaya çalıştığını rapor etmişti. Örgüt yetkilileri şunları yazıyor: “Beş ya da sekiz aydır elektriği olmayan, kışı ısınmak için tahta

29


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Kapitalizm, insanlığın temel gereksinimlerini sağlayamayacağı nı fazlasıyla kanıtlamış durumda. Bu sistem bütünüyle iflas etmiştir ve yerini daha ileri bir ekonomik ve sosyal düzene, yani sosyalizme bırakmak zorundadır.

30

parçalarını yakarak geçiren ve çocuklarının karnını çöplerden doyuran aileler var.”[6] Açıkçası, insan onurunu ayaklar altına alan tüm bu gelişmeler, işçi sınıfının, dünya nüfusunun ezici çoğunluğu için açlık ve yoksulluktan başka bir şey üretmeyen kapitalist sisteme karşı kitlesel seferberliğini, tüm insanlığın kurtuluşu için daha da acil bir gereksinim haline getirmektedir. Kapitalizm, insanlığın temel gereksinimlerini sağlayamayacağını fazlasıyla kanıtlamış durumda. Bu sistem bütünüyle iflas etmiştir ve yerini daha ileri bir ekonomik ve sosyal düzene, yani sosyalizme bırakmak zorundadır. İspanya’da, Avrupa kıtasında ve dünyanın geri kalanında işçi sınıfı, burjuvaziye ve uzun süredir onun sadık uşakları haline gelmiş olan sendika bürokratlarına karşı siyasi iktidar ve sosyalizm mücadelesini yükseltmek göreviyle karşı karşıyadır. Bu ise ancak uluslararası sosyalist ilkeleri ve politikaları temel alan işçi devletleri uğruna mücadele edecek Marksist partilerin inşa edilmesiyle mümkün olacaktır. HHHH

Dipnotlar: [1] Spanish “left” groups use one-day general strike to promote trade union bureaucracy, Alejandro López, 29 Mart 2012 http://www.wsws.org/articles/2012/ma r2012/spai-m29.shtml [2] The Spanish general strike and the political tasks before the working class, Julie Hyland, 3 Nisan 2012 http://www.wsws.org/articles/2012/ap r2012/pers-a03.shtml [3] Europe’s trade union heads meet with Merkel, Chris Marsden, 24 Mart 2012 http://www.wsws.org/articles/2012/ma r2012/pers-m24.shtml [4] Spanish “left” groups use one-day general strike to promote trade union bureaucracy, Alejandro López, 29 Mart 2012 http://www.wsws.org/articles/2012/ma r2012/spai-m29.shtml [5] Avrupa'da işsizlik tarihi zirvesinde, Sabah, 3 Nisan 2012 h t t p : / / w w w. s a b a h . c o m . t r / E k o nomi/2012/04/03/avrupada-issizliktarihi-zirvesinde [6] The Spanish general strike and the political tasks before the working class, Julie Hyland, 3 Nisan 2012 http://www.wsws.org/articles/2012/ap r2012/pers-a03.shtml


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k manisa’dan bir okur

bir mücadele deneyimi

M İşçilerin sendikalaşma işçilerin yaşadıklarını yalın bir şekilde gösteren bu mektubu, binlerce işçinin deneyimini yansıttığı için önemli buluyoruz. Bu mektup, hem sendikalar içindeki muhalefet çalışmasının hem de fabrikalardaki taban örgütlenmelerinin (fabrika komitelerinin) uzun vadeye yayılan bir çalışma perspektifiyle birbirine paralel şekilde sürdürülmesi gerektiğini gösteriyor. Devrimci enternasyonalist bir perspektife sahip olmaları durumunda, bu komiteler, diğer fabrikalardaki işçilerin komiteleriyle birlikte üst organlarını oluşturacak ve başarılı sınıf mücadelelerine damgalarını vuracaklardır.

anisa’daki bir elektirk fabrikasında bir yıldan fazla çalışıyorum. Şu anda çalıştığım işyerinde fiili olarak sendikalaşma sürecini yaşadım. Sendikalaşma sürecinden bahsetmeden önce, 6 yıl boyunca çalıştığım Vestel fabrikasındaki çalışma koşulları ile ilgili anlatılcak o kadar şey var ki hangi birini anlatsam bilemiyorum. Kısaca bahsetmek gerekirse, insanlık dışı uygulamalara maruz kaldığımız, sürekli stres ve yoğun iş temposu, ayda 100 saati geçen mesailer, esnek ve iş güvencesinden yoksun çalışma, her an işten atılma korkusu, sömürünün yoğun olduğu düşük ücretlerde askeri disiplini aratmayacak bir fabrika Vestel. Bu çalışma koşullarına ve psikolojik baskıya daha fazla katlanacak fiziksel bir güce sahip değildim. Sendika ve örgütlenme lafının yasak olduğu Vestel’den ayrıldıktan sonra 6 ay kadar işsiz kaldım. Arkadaş tavsiyesiyle yeni kurulan elektrik fabrikasında sözleşmeli işçi olarak işe başladım. Elektrik alanında dünya devleri arasında yer alan bu fabrikada daha iyi çalışma koşulları ve daha iyi bir ücret alacağımı düşünüyordum. İşe başladığımda, patronun ve onu temsil eden amirlerin daha hızlı ve daha çok üretim yapmaya yönelik işçiler üzerindeki baskısı, işten çıkarmaya yönelik tehditler, ihtarlar, zorla yaptırılan uzun süreli mesailer, ücretsiz izinler vb. bir süreç yaşanıyordu. Tüm bu yaşananlar karşısında işçi arkadaşlarımızla birlikte kararlar aldık, birlikte mücadele ettik, birlikte sendika mücadelesine başladık. Birleşik Metal-İş sendikasının Manisa İl Temsilcisiyle irtibata geçtik, görüşmelere başladık. Artık sendika ile birlikte hareket ediyorduk. Benim gibi 50’ye yakın sözleşmeli işçi kadrolu işçilerin başlattığı mesaiye kalmama eylemine işten atılmamak için destek vermekten korkuyordu. Ama yine de biz sözleşmeli işçiler, işyeri dışında yapılan sendika toplantılarına katılıyorduk. Sendika toplantılarında, sendikalaşmayla birlikte iyi ücretler alarak çok iyi şartlar altında çalışacağımız söyleniyordu sendika yetkilileri tarafından. Bir yandan sendika toplantılarına katılırken bir yandan da alkışlı ve ıslıklı eylemler, “toplu sözleşme hakkımız engellenmez” kokartlarını takarak iş çıkışında 24 saat süren işyerini terketmeme eylemleri yapıyorduk. Biz bu eylemleri yaparken patron da boş durmayarak herkese toplu ihtarlar veriyordu. Patron, eyleme katılan ya da katılmayan ayrımı yapmaksızın eylemin yapıldığı gün eyleme gelmeyen raporlu ve izinli arkadaşlarımıza da ihtarlar vermişti. Patronun bu tutumu mücadelemizi kırmaya yönelikti. Örgütlü mücadelimiz sonucunda patron sendika ile görüşmek zorunda kaldı. Sendikanın yetki alabilmesi için üye sayısı yeterli olmasına rağmen çeşitli engeller çıkarılarak mahkeme süreci yaşandı. Ankara’dan gelen müfettişler konu ile ilgili incelemelerde bulundu. Müfettişlerin söylediği şey, şirketin, İstanbul ve bazı bölgelerdeki temsilcilerinde

31


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k çalışanların da (beyaz yakalı) metal iş kolunda yer aldığı ve bu nedenle üye çoğunluk sayımızın yetmediğiydi. Sendika bize ne mahkeme süreci ne de müfettişlerin söyledikleri ile ilgili doğru düzgün bir bilgilendirme yapmıyordu. Sendikanın tavrı belirgin bir şekilde değişmeye başlamıştı. Sendika ile patron arasında neler görüşüldüğü bizlere gerçek bir şekilde aktarılmıyordu. Sendika yetkililerinin ağzından zorla laf alıyorduk. Bizim işçiler arasında sendikaya karşı örgütlü ve bilinçli bir şekilde davranmamız sendikayı son derece rahatsız etmişti. Bizim sendikadan istediğimiz şey, sendika toplantılarında söyledikleri sözlerini tutması ve bize karşı şeffaf olmasıydı. Sendika bize karşı dürüst davranmadı, bize gerçekleri anlatmasını istedik. Sendika, bazı işçileri yanına alarak bize karşı bir muhalefet oluşturdu, böylece irademizi kırmaya çalıştı. Bizler, örgütlü, tek bir ağız olma yönünde emeklerken daha ayağa kalkmadan, yürüyemeden yalanlarla kandırıldık. Sendikalaşmak için mücadeleyi başlatan işçilere siz şu şartları kabul edin, ben diğer işçileri ayarlarım gibi laflar söyleyen sendika gerçek yüzünü göstermiş oldu. 1 yıl süren davanın bizim lehimize sonuçlanmasından sonra bizim hiç görmediğimiz, duymadığımız şeyler anladık ki patronun lehine gelişiyordu. Ancak sendika yetkililerine sorduğumuzda “her şey yolunda”, “her şey eskisinden daha iyi olacak” cevaplarını alıyorduk. Toplu sözleşmenin içeriğine ilişkin bir bilgi vermekten kaçınıyordu

32

sendika. Toplu sözleşme imzalandıktan sonra bizim toplu sözleşmeyi görme isteğimiz kabul edilmiyordu. Aylar sonra övdükleri ve şeffaf dedikleri toplu sözleşme aslında bizleri işverene karşı bir satış sözleşmesinden ibaretti. DİSK gibi bir sendikaya bağlı Birleşik Metal-İş sendikasının her defasında “biz sarı sendikalar gibi değiliz, biz işçi sınıfının haklarını sonuna kadar savunuruz, bizim gibi mücadele eden yok” sözlerini söyleyip ama aslında söyledikleriyle yakından uzaktan alakalı olmayan yaptıkları bizi hayal kırıklığına uğrattı. Şimdi, gerçekten düşünüyoruz da örgütlü olduğumuz sendikanın diğer sarı sendikadan ne farkı var? Yaşadıklarımız, bir fark olmadığını gösterdi. Toplu sözleşmenin imzalanmasından sonra sendika için mücadele edilmesi anlamında geriye bir şey kalmamış olabilir ama bizim için mücadele hala devam ediyor. İşyerinde benim gibi düşünen yüzlerce işçi arkadaşım var. Birbirimizden destek alarak ve birbirimize güvenerek, gerçekleri birbirimizden saklamayacağımız sendikadan ve patrondan bağımsız şeffaflığa dayalı taban örgütlülüğümüzü ifade eden fabrika komitesini kurma fikri bilincimize çıktı. Evet işçi kardeşlerim, şimdi biz fabrika komitesini kurmak için yolumuzu çizdik ve bu yol inanıyoruz ki bizi daha da güçlendirecek ve başarıya götürecektir. Dünyadaki tüm işçi ve emekçilerin 1 Mayıs işçi bayramını kutlar ve alanlarda görüşmek dileğiyle sözlerimi bitiriyorum.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

işçi sınıfının kapitalizme karşı en güçlü silahı: enternasyonal

M

yayın kurulu

Marx’a ve Engels’e göre enternasyonalizm, yalnızca farklı ülkelerdeki işçilerin her türlü baskıya ve sömürüye karşı dayanışmasının ifadesi değil; bir dünya sistemi olarak sosyalizm hedefinin olmazsa olmaz bir parçasıydı.

arx, Engels, Lenin ve Troçki’nin politik yaşamları dikkatlice incelendiğinde, hepsinde ortak bir nokta göze çarpacaktır. Bu, emekçilerin, her türlü ulusal, etnik vb. kökenden bağımsız biçimde, işçi sınıfının üyeleri olarak uluslararası örgütlenmesi yönünde harcadıkları çabadır. Marx ve Engels’e göre, enternasyonalizm, yalnızca, farklı ülkelerdeki işçilerin her türlü baskıya ve sömürüye karşı dayanışmasının ifadesi değil; bir dünya sistemi olarak sosyalizm hedefinin olmazsa olmaz bir parçası; bütün uluslardan işçilerin bütün uluslardan mülk sahibi sınıflara karşı ortak mücadele etme iradesiydi. Marx ve Engels’in bu enternasyonalizm kavrayışı, çok sayıda makale ve konuşmanın yanı sıra, 1847’de Londra’da toplanan kongresinde Komünistler Birliği adını alan Bund der Gerechten’in programı olarak yazdıkları Komünist Parti Manifestosu’nda son derece yalın biçimde ifade edilmişti. Marx, Avrupa’yı kasıp kavuran 1848 devrimlerinin yenilgisinden ve Komünistler Birliği’nin feshedilmesinden sonra, kendisini esas olarak kapitalizmin hareket yasalarını çözümlemeye, bu alanda teorik çalışmaya adadı. O, Britanyalı ve Fransız sendikacıların 1864’de Uluslararası İşçiler Birliği’ni (Birinci Enternasyonal-UİB) kurmasıyla birlikte, yeniden aktif siyasi yaşama dönecekti. Marx ve Engels’in UİB içindeki faaliyeti, asıl olarak, işçi hareketini kendisine yedekleyen radikal demokrat burjuva ve küçük burjuva akımların ideolojik-siyasi teşhiri ve bunların işçi hareketi üzerindeki etkisinin kırılması üzerine kuruluydu. Mazzinicilik, Anarşizm vb. akımlarla mücadelede Britanyalı sendikacıları yanına çekerek UİB’i işçi sınıfı eksenli bir enternasyonal haline getirmeye çabalayan Marx ve Engels, bunun ardından sendikacılıkla siyasi hesaplaşmaya girecekti. UİB’nin 1876’da dağılmasının ardından, Engels, yeni enternasyonalin Marksist görüşler üzerinde yükseleceği öngörüsünde bulunmuştu. Bu öngörü 1889 yılında, Alman Marksistlerinin önder- liğinde sosyalist ve işçi partileri tarafından gerçekleştirildi. Engels, İkinci (Sosyalist)

33


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k İkinci Enternasyonal partileri, emperyalizmin kuyruğuna takılarak iflas bayrağını çektiğinde, İkinci Enternasyonal’in bu sosyal-şoven ve sınıf işbirlikçisi tutumuna karşı, Lenin ve Bolşevikler, Liebknecht ve Rosa Luxemburg ile diğer ülkelerdeki az sayıda Marksist “devrimci bozgunculuk” politikasını savundular.

Petdopgrad’daki Bolşevik milisler (Ekim 1917)

34

Enternasyonal kurulduğunda 70 yaşına merdiven dayamış olmasına rağmen, hayatının son yıllarına kadar, İkinci Enternasyonal’in inşası ve dünya ölçeğinde sağlam bir örgüte dönüşebilmesi için mücadele etti. Ne var ki, 1914’te İkinci Enternasyonal partilerinin (birkaç istisna dışında) büyük çoğunluğu, kendi ulusal burjuvazilerinin savaş çabalarını destekleyerek emperyalizmin kuyruğuna takıldılar. Bu, enternasyonalizm açısından da zorlu bir sınava ve yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, İkinci Enternasyonal partileri, emperyalizmin kuyruğuna takılarak iflas bayrağını çektiğinde, İkinci Enternasyonal’in bu sosyalşoven ve sınıf işbirlikçisi tutumuna karşı, Lenin ve Bolşevikler, Liebknecht ve Rosa Luxemburg ile diğer ülkelerdeki az sayıda Marksist “devrimci bozgunculuk” politikasını savundular. 1917 Ekim Devrimi’nden kısa bir süre sonra patlak veren iç savaş, insanlık tarihinin ilk işçi devletini kuşatmışken, emperyalist abluka ve iktisadi çöküş Sovyet toplumunun açlık içinde kıvranmasına neden olurken, Lenin ve Bolşevikler bu ateş çemberinin içinde, tüm zorluklara rağmen dünya devrimi perspektifini ve onun dayattığı görevleri ikinci

plana atmadılar. Onlar, ulusalcılığa karşı, kararlı bir enternasyonalist duruş sergilediler. Nihayet, onlar, 1919 yılında, dünya devrimi sürecinde işçi sınıfına önderlik edebilecek yeni bir enternasyonalin, 1914'ten beri inşası için çağrı yaptıkları Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in kuruluşunu ilan ettiler. Bolşevikler ve Rus işçi sınıfı içindeki enternasyonalist bilinç o denli güçlüydü ki, Sovyet bürokrasisinin ulusalcı kanadının başlıca temsilcisi olan ve Lenin’in ölmeden önce “büyük Rus milliyetçisi” olarak tanımladığı Stalin bile, 1924’te Lenin’in mezarı başında yaptığı konuşmada, “Lenin’in kurduğu Enternasyonal’i ebediyen yaşatacağız” demek zorunda kalmıştı. Ancak o, aynı yıl, “tek ülkede sosyalizm” ulusalcı kuramını ilan edecek ve Lenin ile Troçki’nin önderliğinde kurulan Komünist Enternasyonal’i (Komintern), on yıl içinde Kremlin’in uysal kölesi haline getirdikten sonra, 1943’te yeni bir dünya kongresi toplamaya bile tenezzül etmeden dağıtacaktı. Troçki ve yoldaşları, Stalin önderliğindeki ulusalcı-gerici bürokrasinin kanlı tasfiyelerine rağmen, Üçüncü Enternasyonal’in yeniden dünya devrimi programını savunur hale getirilebilmesi için Komintern içinde muhalefet olarak ısrarlı bir mücadele yürüttüler.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Marksistler için enternasyonaliz m, işçi sınıfının, bir dünya sistemi olan kapitalizme karşı uluslararası düzeyde sürdüreceği mücadeleye önderlik edecek bir örgütlenme, demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi demektir. Sosyalizm mücadelesinin başarısı için sosyalist dünya devriminin partisinin varlığı zorunludur.

Ancak, 1928’e gelindiğinde Lenin’in kurduğu Üçüncü Enternasyonal artık dünya devriminin partisi değil, Sovyet bürokrasisinin dış politika aracı haline gelmişti. Nihayet, 1933’te, Alman Komünist Partisi’nin ve Komintern’in, elbette Kremlin’den gelen talimatlar doğrultusunda, faşizme karşı tek kurşun atmadan teslim olması, Sol Muhalefet'i, Komintern’in reforme edilemeyeceğine inandırdı. Bu, uluslararası işçi sınıfı hareketi açısından yeni bir dönemin başlangıcıydı. Stalinist bürokratik aygıt, faşizmin Almanya’daki zaferine hiçbir özel önem atfetmemiş; dahası, “Hitler’den sonra sıra bizde” gibi akıl almaz sloganlar eşliğinde, faşizme karşı işçilerin birleşik cephesini kurma ihtiyacı baş gösterdiğinde, sosyal demokrasiyi “sosyal-faşist” olarak ilan ederek Hitler faşizminin önünü açmakta tereddüt etmemişti. 1933’te Komintern’in dünya devriminden tamamen kopmuş olduğunu ilan eden Uluslararası Sol Muhalefet, artık yeni bir enternasyonali inşa etmek göreviyle karşı karşıyaydı. Bolşevik-Leninistler, öncü kadrolarının büyük bölümü Kremlin’in katilleri tarafından öldürülmüş olmasına rağmen, bu görevi 1938’de yerine getirdiler ve Dördüncü Enternasyonal’in (tam adıyla Sosyalist Devrimin Dünya Partisi’nin) kuruluşunu ilan ettiler.

Uluslararası örgütlenme Marksizm’in ayrılmaz bir parçası olan proletarya enternasyonalizmi, farklı ülkelerden işçiler arasındaki soyut bir dayanışma arzusunun ifadesi değil; kapitalizmin yerini komünist toplumun almasının yalnızca dünya ölçeğinde gerçekleşebileceği tespiti üzerine kurulu bir uluslararası sınıf mücadelesi pratiğinin ifadesidir. Marx ve Engels, daha Komünist Manifesto’da “Bütün Ülkelerin Proleterleri, Birleşin!” derken ve Komünistler Birliği’ni bir dünya (Avrupa) partisi olarak örgütlerken, komünizmin

yalnızca dünya çapında gerçekleşecek işçi devrimleri ile başarıya ulaşabileceği düşüncesinden hareket ediyorlardı. Sosyalist dünya devriminin bilimsel temeli kapitalizmin dünya ölçeğinde yarattığı maddi-ekonomik koşullarda yatmaktadır. Kapitalizm ortaya çıktığı ilk günden bugüne kadar geçen süre zarfında, üretici güçleri, üretimi, ulaşımı, iletişimi vb. dünya ölçeğinde geliştirmiş, dünyayı bir ağ gibi saran, dev bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Bu noktadan sonra tarih, artık bir dünya tarihi halini almıştır. Üretici güçleri dünya ölçeğinde geliştirmiş olan kapitalizme karşı sosyalizm, ulusal sınırların içine kapanarak değil, uluslararası arenada kapitalizme karşı mücadele ederek kurulabilir. Troçki’nin de vurguladığı gibi; “Sosyalist devrim ulusal sınırlar içinde tamamlanamaz. Burjuva toplumun bunalımının esaslı nedenlerinden biri de, bu toplumun yarattığı üretici güçlerin ulusal devletin çerçevesi dışına çıkma eğiliminde oluşundan ileri gelmektedir… Sosyalist devrim ulusal zeminde başlar, uluslararası arenada gelişir, dünya arenasında tamamlanır.” Dolayısıyla, Marksistler için enternasyonalizm, işçi sınıfının, bir dünya sistemi olan kapitalizme karşı uluslararası düzeyde sürdüreceği mücadeleye önderlik edecek bir örgütlenme, demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi demektir. Sosyalizm mücadelesinin başarısı için sosyalist dünya devriminin partisinin varlığı zorunludur. Marksizmin temel önermelerinden birinin ulusal bir sosyalizmin olamayacağı olduğunu biliyoruz. Sınıf mücadeleleri deneyiminden edinilen ve Lenin’in formüle ettiği bir diğer önerme ise enternasyonalin tek tek ulusal partilerin toplamı olmadığıdır. Marksistlerin siyasi örgütlenmelerinin merkezinde, tek tek ülkelerde şube-

35


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Bu dünya partisi olarak işçi sınıfının uluslararası önderliğinin inşasının “kestirme” bir yolu yoktur. Devrimci önderliği kitlelerin sürekli seferberliği içinde inşa etmek, dünya proletaryasını kendi geleceğine yön vermesi noktasında ikna etmek ve her bir ülkedeki işçi sınıfını, iktidarı dünya çapında alma perspektifiyle örgütlemek gerekiyor.

36

lere sahip olan bir dünya partisi olarak enternasyonal yer alır. Bu dünya partisi olarak işçi sınıfının uluslararası önderliğinin inşasının “kestirme” bir yolu yoktur. Devrimci önderliği kitlelerin sürekli seferberliği içinde inşa etmek, dünya proletaryasını kendi geleceğine yön vermesi noktasında ikna etmek ve her bir ülkedeki işçi sınıfını, iktidarı dünya çapında alma perspektifiyle örgütlemek gerekiyor.

IV. Enternasyonal’in önemi 1938’te Troçki’nin önderliğinde IV. Enternasyonal’in kurulmasının dünya işçi sınıfı hareketine ne kadar büyük bir katkı olduğunu kavrayamayanların sayısı, Marksist devrimciler arasında bile bugün hâlâ hiç de az değil. “Troçkist” hareketin bu kesimine göre IV. Enternasyonal, kendisini dar devrimci çevrelerin ötesine taşıyamadığı için “başarısız olmuş” bir girişimdir. Dün bu tespitleri yapanlar, bugün de, kendisini IV. Enternasyonal ya da onun izleyicisi olarak tanımlayan çok sayıda gruplaşmanın varlığından hareketle, IV. Enternasyonal’in dünya devriminin geleceğinde belirleyici bir rol oynamayacağını iddia ediyorlar. Peki, gerçekten de durum böyle mi? Troçki’nin “Hayatımın en önemli çabası” dediği, IV. Enternasyonal’in kuruluşu bir hata mıydı? IV. Enternasyonal’in kuruluş süreci doğru bir tarihsel çerçeve ile ele alındığında, Troçki’nin perspektifinin doğruluğu apaçık bir biçimde ortaya çıkar. Troçki’nin, Stalinist bürokrasinin dünya devrimi hedefini bütünüyle terk ettikten sonra, bir işçi devrimiyle alaşağı edilmemesi durumunda kapitalizmi restore edeceği öngörüsü 1989-91 sürecinde tarih tarafından doğrulanmıştır. Sözde “sosyalist blok” dağıldığında, birçok Stalinist bürokratın oligark-burjuvalara dönüşmesi ve halklarının sefaleti pahasına ulusal kaynakları sermayenin yağmasına açmaları bunun en açık kanıtıdır.

Lev Troçki ve sekreteri Jean Van Heijenoort

Troçki ve yoldaşları 1938’de Dördüncü Enternasyonal’i kurduklarında, Komintern varlığını sürdürmekteydi. IV. Enternasyonal’in kuruluşundan yetmiş üç yıl sonra ise, ortada ne Komintern ne de -piyasa ekonomisi yolunda hızla ilerleyen Küba ile halkını BM’nin gıda yardımı programlarıyla ve Çin ve Rus kapitalistlerinin yardımıyla doyurabilen Kuzey Kore dışında- “komünist” etiketi taşıyan bürokratik bir diktatörlük kaldı. Bütün perspektifleri doğrulanan IV. Enternasyonal ise devasa tarihsel deneyimden çıkarttığı derslerle, emin adımlarla ileriye doğru yürüyor. Onun, kendisini dar devrimci çevrelerin ötesine taşıyamadığı için başarısız bir girişim olduğunu söyleyen “Troçkistler” yanılmaktadır. IV. Enternasyonal, “dar devrimci çevrelerin ötesine” taşmaktadır. Eğer o, bugün, beklenilen ve olması gereken düzeyde kitlesel bir etkiye sahip değilse,


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k bunun nedeni, büyük ölçüde, IV. Enternasyonal önderliği içinde II. Dünya Savaşı sonrasında gelişip güçlenen küçük burjuva ulusalcı eğilimlerdir. Bu eğilimler de, söz konusu dönemin nesnel koşullarından bağımsız olarak ele alınamaz. Birçok eski “Troçkist” çevre için başarısız bir girişim olarak anılan IV. Enternasyonal, bütün diğer enternasyonallerden uzun yaşamıştır. Birinci Enternasyonal 12, İkinci Enternasyonal 25, Üçüncü Enternasyonal 24 yıl yaşadı. Dördüncü Enternasyonal ise 73 yıldır varlığını sürdürmektedir. Hem de burjuvazinin ve devasa Stalinist aygıtların onlarca yıl boyunca estirdiği teröre ve kendi içinde yaşadığı bütün ihanetlere rağmen. Bu süreçte, Stalinist bürokrasinin tarihsel mirasını taşıyan o devasa aygıtlar giderek artan bir hızla burjuva düzene entegre olurken, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) ulusal şubeleri (Sosyalist Eşitlik Partileri), dünya devrimi programından taviz vermeden, adım adım ilerliyorlar. Siyasi perspektifler ve programlar, Eğer bugün, yalnızca örgütler aracılığıyla varlıklaMarksist devrimci rını sürdürebilirler. Eğer Troçki ve yoldaşları Dördüncü Enternasyonal’i düşünceler kurmamış olsaydı, Troçki, birçok düdünyanın her rüst burjuva aydını tarafından bile yanında değerli bulunan fikirlerinden dolayı izleyiciler “saygıyla anılan” bir tarihsel kişilik ya bulabiliyor ve işçi da “Ekim devriminin önderlerinden sınıfının kurtuluş biri” olarak kalırdı. Ama işçi sınıfının eylem kılavuzu olarak Marksizm, yolunu belki de çok uzun bir süre “unutulur”, aydınlatacak tek işçi sınıfının tarihsel bağlamda şekildüşünce olmayı lenen sınıf bilinci ciddi bir gerilemeye sürdürüyorsa, bu, uğrardı. sayısal olarak az Eğer bugün, Marksist devrimci düama kararlı şünceler dünyanın her yanında izleinsanların yiciler bulabiliyor ve işçi sınıfının yaklaşık 90 yıllık kurtuluş yolunu aydınlatacak tek düşünce olmayı sürdürüyorsa, bu, sayımücadelesi sal olarak az ama kararlı insanların sayesinde söz yaklaşık 90 yıllık mücadelesi sayekonusu olmuştur. sinde söz konusu olmuştur.

Kapitalizmin krizi Kapitalizmin tarihindeki en derin ve uzatılmış krizi, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfının siyasi yaşamındaki önemini daha da arttırmıştır. Kapitalizmin derin krizi, burjuvazinin, Stalinist bürokratik rejimlerin çöküşünü takiben tüm dünyaya yaydığı “tarihin sonu” demagojisinin bilinçlerde yarattığı bulanıklığı hızla dağıtıyor. Kapitalizm, içinde barındırdığı eşitsizlikleri, sömürüyü ve baskıcı eğilimleri her geçen gün arttırarak ilerliyor. Burjuva ideologları “Sosyalizm öldü” diyedursunlar, kapitalizmin yarattığı çelişkiler her geçen gün kendisini daha açık bir şekilde gözler önüne sererken, kitleler, artık insanlığa açlık, işsizlik, baskı ve savaştan başka bir şey vaat edemeyen bu sistemin bir alternatifini arıyorlar. Kapitalizmin çelişkileri insanlığı cehennemin eşiğine sürükleyecek denli artmışken, Stalinist kökenli parti ve örgütler sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap vermek şöyle dursun, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinin gelişmesini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu sendikal ve siyasi örgütler, on yıllardır izledikleri reformist, pasifist, sınıf işbirlikçisi politikalarla işçi sınıfının kapitalizme karşı devrimci öfkesini yolundan saptırmanın ve onu daha fazla sömürüye ve baskıya mahkum etmenin bir aracı haline gelmiş durumdalar. Troçki, ilk dünya savaşı sonrasında sosyal demokrasinin kapitalizm içindeki rolünü şu sözlerle ifade ediyordu: “Toplumsal reform partisi olarak sosyal demokrasi, kapitalizmin emperyalizme dönüşmesi ile birlikte ilerici görevini tamamlamıştır. Savaş sırasında Sosyal Demokrasi emperyalizmin doğrudan bir aracı olma işlevini yüklenmişti. Savaştan sonra ise, resmi olarak kapitalizmin aile doktorluğunu üzerine aldı.” Stalinist partiler, 80 yıldan fazla süredir, Troçki’nin sosyal demokrasiye biçtiği

37


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Bürokratik totaliter diktatörlüklerin çöküşü ile birlikte, kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan çevrelerin birçoğu Stalinizm ile ciddi bir hesaplaşmaya gir(e)mediği için, ideolojik rotalarını sol liberalizme çevirdiler ve “alternatif küreselleşme” adı altında, solliberal bir programın savunuculuğunu yapmaya başladılar.

bu rolü oynamaktadır. Bürokratik rejimler ayaktayken, bu parti ve örgütler Rusya'ya (veya Çin'e, Arnavutluk'a) koşulsuz itaat göstermekte birbiriyle yarışıyordu. Onlar artık, Troçki’nin deyimiyle “kapitalizmin aile doktorluğu” rolünü üsleniyorlar. Bürokratik-totaliter rejimlerin çöküşü ile birlikte birçok “komünist” parti, sosyal demokrat partilere ve solun “rengârenk” parti türlerine dönüşmüş durumda. Bu durum emekçi kitlelerin onlardan hızla uzaklaşmasına yol açıyor. Bu koşullar altında, işçi sınıfına ve emekçilere gerçekleri söyleyecek, onları doğruluğu tarih eliyle kanıtlanmış uluslararası sosyalist perspektife kazanacak tek güç, Komünist Manifesto’da, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongre kararlarında, Uluslararası Sol Muhalefet belgelerinde ve IV. Enternasyonal’in kuruluşunda ifade edilmiş olan ideolojik-siyasi pozisyonlarda ısrar eden Marksistlerdir. Küresel ölçekte yaşanan ekonomik liberalleşme dalgasıyla birlikte dünya işçi ve Marksist hareketi üzerinde, bir yandan post-modernist, post-Marksist, sol-liberal eğilimlerin ciddi bir etki yarattığı; öte yandan da sürece tepki olarak ulusalcı-milliyetçi eğilimlerin yükseldiği bir süreç yaşanıyor.

Sol liberalizm

Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi kuruluşların “demokratikleştirilerek”, sivil toplum kuruluşlarının “denetimine açık” bir hale getirilmesi, daha uyumlu ve “insani” bir kapitalist küreselleşme talebidir. Başka bir deyişle, sol-liberaller, dünya sermayesinden, “yumuşak” bir küreselleşme talep ediyorlar. Bu, sol liberallerin, üretimden bağımsızlaşmış, aşırı derecede yoğunlaşmış ve çok hızlı biçimde hareket edebilen mali sermayenin tüm dünyada oradan oraya cirit atmasını, Tobin vergisi vb. uygulamalar eşliğinde -utangaç da olsa- onayladıkları anlamına gelir. Üretime yatırılmayan bu sermaye, dünyadaki toplam sermayeyi değersizleştirmekte ve bu durum emekçi kitleleri daha da acımasız sömürü koşulları altında çalışmaya mecbur bırakmaktadır. Ama bu sorun, sol-liberalleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Onlar ülkeden ülkeye akan bu sermaye ve sıcak para akışını kontrol altına alabilmek için yeni vergi duvarları ve özel burjuva yasaları talep ediyorlar, o kadar... Sol liberallerin bir kısmı Afganistan’ın, Irak’ın, ABD emperyalizmi tarafından işgal edilmesine bile açıkça karşı çıkmadı. Afganistan’ın ve Irak’ın işgaline destek için öne sürdükleri tek koşul, emperyalizmin uluslararası örgütü BM’nin işgale onay vermesiydi. Sol liberallerin çoğu sözde ABD emperyalizmine ateş püskürdükten sonra, AB’nin ne kadar “demokratik” ve “çağdaş” bir birlik olduğundan bahsetmeye başlamakta; AB emperyalizmini ABD emperyalizmine tercih etmektedirler. Onlar, daha fazla demokrasi, insan hakları, sendikal haklar, sosyal haklar, kadın hakları gibi beklentilerini, kapitalist sistemin “demokratikleştirilmesine” bağlamış durumdalar.

Bürokratik totaliter diktatörlüklerin çöküşü ile birlikte, kendisini “sosyalist” olarak tanımlayan çevrelerin birçoğu Stalinizm ile ciddi bir hesaplaşmaya gir(e)mediği için, ideolojik rotalarını sol liberalizme çevirdiler ve “alternatif küreselleşme” adı altında, sol-liberal bir programın savunuculuğunu yapmaya başladılar. Sol-liberalizmin savunuculuğunu yapanların “alternatif küreselleşmeciliği”, sosyalist bir dünya perspektifini ifade etmemektedir. Onların “alternatif küreselleşme” ile kastettikleri, “Küreselleşme karşıtlığı” dünya sermayesinin uluslararası ör- Küreselleşme karşıtı hareketlerin, gütleri Uluslararası Para Fonu, Dünya bugün dünya üzerinde kapitalizme

38


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Küreselleşme karşıtı hareketin içinde yer alan gençliğin devrimci potansiyeli ne küçümsenmeli ne de abartılmalı. Bu hareketlere, kimi “sol” çevrelerin yaptığı gibi, işçi sınıfının devrimci misyonunu biçmeye çalışmak küçük burjuva bakış açısının tipik bir örneğidir.

G-8 Zirvesi karşıtı gösteri (Cenova 2001)

karşı verilen mücadelede önemli bir kesim için çekim merkezi olduğu aşikâr. Bu anlamda, çok sayıda insanın -bu hareketin etki alanında ve ciddi yanılsamalarla da olsa- kapitalizme karşı mücadele etme isteğini göstermesi olumlu bir gelişmedir. Kapitalist sistemin insanı ve doğayı acımasızca sömürmesine karşı, genç insanların uluslararası ölçekte eylemler düzenlemesinde, bir başına, hiçbir olumsuz yan yoktur. Marksist devrimciler açısından bakıldığında ise esas sorun, sürecin işleyiş biçimleriyle ve sonuçlarıyla değil ama özüyle karşı karşıya gelmektir. Bu, küreselleşme karşıtı hareketlerin eksikyanlış yönlerinin tespit edilmesini ve ona doğru bir perspektif, programatik bir hat sağlamak için mücadele etmeyi gerektirir. Bu başarılamadığında, “kapitalizmin insanileştirilmesi” talebinden başka söyleyecek sözü olmayan bu akımlar işçi sınıfını ve gençliği yeni hayal kırıklıklarına sürükleyeceklerdir. Dolayısıyla, küreselleşme karşıtı hareketin içinde yer alan gençliğin devrimci potansiyeli ne küçümsenmeli ne de abartılmalı. Bu hareketlere, kimi

“sol” çevrelerin yaptığı gibi, işçi sınıfının devrimci misyonunu biçmeye çalışmak küçük burjuva bakış açısının tipik bir örneğidir. Örneğin, onlara göre, Dünya Sosyal Forumu gibi oluşumlar, aralarında Pablocu Birleşik Sekreterlik’in de yer aldığı kimileri için yeni bir işçi enternasyonalinin temelini oluşturacak merkezi devrimci güçtür. Dünya işçi sınıfının devrimci misyonunun yerine “yeni toplumsal hareketleri”, işçi sınıfı enternasyonalinin yerine sınıf rengini tüketmiş “forum devrimciliğini”, işçi sınıfı iktidarının yerine “özgürlükçü-çevreci sosyalizm” modellerini, Marksist kadro partisi yerine “yeni tipte anti-kapitalist kitle partisi”ni geçiren bu akımların teşhir edilmesi son derece önemli. Marksistler, bu türden oportünist ve revizyonist yönelimlere sahip “sol” ve sözde “Troçkist” hareketler ile aralarına kalın bir çizgi çizmeye mecburdur.

Dünya devriminin partisi Kendini “sosyalist” ya da “komünist” olarak tanımlayan kesimlerin önemli bir bölümü, Stalinizmin bilimsel bir eleştirisini yap(a)madığı için, en ileri noktada, küçük burjuva devrimcili-

39


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k İnsanlığı felakete sürükleyen kapitalizmi ortadan kaldırmak ve çağımızın büyük sorunlarına tüm insanlık yararına çözüm üretebilmek için, yeni bir toplumun kurulması gerekiyor. Bu toplum sosyalizmdir ve o, yalnızca dünya ölçeğinde kurulabilir.

ğinde cisimleşen ulusalcı bir zemin üzerinde ayakta durmaya çalışıyor. Ama kapitalizmin, kabaca II. Dünya Savaşı sonrası 25 yıla damgasını vuran, ulusal piyasalar merkezli sermaye birikim modeli üzerine kurulu bu zemin uzun yıllar önce, üretimin küreselleşmesiyle birlikte ortadan kalkmış durumda. Stalinizm, sosyal demokrasi, gerillacılık, sendikacılık vb. bütün ulusalcı akımların iflasına yol açan bu süreç, Marksizmin uluslararası sosyalizm öngörüsünü, tek geçerli toplumsal proje olarak bir kez daha ön plana çıkartıyor. İnsanlığı felakete sürükleyen kapitalizmi ortadan kaldırmak ve çağımızın büyük sorunlarına tüm insanlık yararına çözüm üretebilmek için, yeni bir toplumun kurulması gerekiyor. Üretimin kâr amacıyla değil ama yalnızca insanların gereksinimlerini karşılamak amacıyla gerçekleştirileceği ve hem üretimin hem de paylaşımın üreticilerin doğrudan demokratik yöne-

timi altında gerçekleşeceği bu toplum sosyalizmdir ve o, yalnızca dünya ölçeğinde kurulabilir. Bu perspektife sahip tüm sosyalistleri tek bir siyasi örgütlenmenin (dünya partisinin) çatısı altında birleştirmek, Marksist devrimcilerin görevidir. Bu süreçte, sosyalist dünya devriminin kurmay örgütü olma yolunda, karşılaştığı büyük sorunlara rağmen, devrimci işçi sınıfı enternasyonalizminin ve Marksizmin bayrağını hep en yukarıda tutan Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) belirleyici rol oynamaktadır. Troçki’nin Geçiş Programı’nda formüle ettiği şu tespit, bütün geçerliliğini koruyor: “İnsanlığın krizi, devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir.” HHHH

1936 Moskova duruşmaları üzerine

Kızıl Kitap Prinkipo Yayıncılık Yazan: Lev Sedov Çeviren: Halil Çelik 224 syf., 14 TL.

Kitapları aşağıdaki adresimizden yüzde 50 indirimli olarak elde edebilirsiniz. Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B, Üsküdar - İstanbul Tel: (216) 418 63 61 e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu

40

Uluslararası İşçiler Birliği (I. Enternasyonal) Prinkipo Yayıncılık Halil Çelik 368 syf., 20 TL.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

komintern’in evrimi belge

1.

1914-1918 Emperyalist dünya savaşı, kapitalist üretim tarzının üretici güçlerin gelişimini engellediğinin ve proleter devrimin zaferi için gerekli koşulların olgunlaştığının en açık göstergesiydi. Bununla birlikte, uzun kapitalist genişleme dönemi boyunca bürokrasisi kendini burjuva topluma uyarlamış olan İkinci Enternasyonal, savaşın patlayacağının kesinleştiği bir anda proletaryanın çıkarlarına ihanet etti ve anavatanın savunulmasından; yani -özel mülkiyet sistemiyle birlikte- üretici güçlerin gelişimini engelleyen burjuva ulusal devlet sınırlarının savunulmasından yana tavır aldı. Yalnızca çok az sayıda devrimci Marksist, İkinci Enternasyonal’in bu utanç verici ihanetinden ve sefil çöküşünden üçüncü bir enternasyonalin kurulması gerektiği sonucunu çıkardı. Gerçekten de birçok ülkede Sosyal Demokrasinin şovenist konumlanışına karşı bir muhalefet oluştu; ancak bu muhalefet başlangıçta asıl olarak pasifist-merkezci bir karaktere sahipti. Azınlıkta olan Üçüncü Enternasyonal savunucuları, emperyalist katliama karşı düzenlenen Zimmerwald (1915) ve Kienthal (1916)[1] uluslararası konferanslarında, tüm merkezciler ve sosyal emperyalistler tarafından fanatik, hayalci ve sekter olarak adlandırıldılar. Rus Devriminin Ekim 1917’deki zaferi, ”anavatanın savunulması“ ilkesine karşı devrimci Marksistlerin, özellikle de Rus Bolşevik önderliğin savunduğu ”içerideki düşmana karşı mücadele“ ve ”emperyalist savaşı iç savaşa çevirme“ devrimci ilkesinin zaferiydi. Bolşevikler -kendi saflarındaki benzer eğilimlerin üstesinden geldikten sonra- Zimmerwald’ın kararsız merkezci önderliğiyle ilişkilerini keserek Üçüncü Enternasyonal’in bayrağını yükselttiler. Üçüncü Enternasyonal’in 1919 Martı’ndaki kuruluş kongresinde, az sayıda ve görece güçsüz parti ve grupların temsilcileri muzaffer Bolşevik Parti’yle yanyana geldi. Bu toplantıda bulunma onurunu haketmiş olan Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg, Alman Sosyal Demokratı Noske’nin[2] askerleri tarafından öldürülmüştü. Birinci Kongre, İkinci Enternasyonal’i savaş öncesi biçimiyle yeniden oluşturma çabalarına karşı (Sosyal Demokrat ve bağımsız partilerin 1919 Şubatı’ndaki Bern Konferansı) net bir tavır aldı ve öncüyü homojen bir devrimci enternasyonalde toplamaktan yana oldu. Kongre bildirgeleri, Başkan Wilson’ın sahtekâr pasifizmini ve -İkinci Enternasyonal tarafından desteklenen- kapitalist Milletler Cemiyeti yanılsamasını acımasızca teşhir etti. Bu kongrenin elde ettiği en önemli sonuç, sınıf egemenliğinin aracı olarak devlete ilişkin Marksist öğretinin yeniden kurulması ve parlamenter demokrasinin burjuvazinin proletarya üzerindeki diktatörlüğü olarak teşhiriydi. Lenin’in kongre tarafından benimsenen ”Demokrasi ve Diktatörlük“ üzerine tezleri, ”saf“ biçimsel demokratik (“özgürlük“, ”eşitlik“ vb.) ilkelerin ve soyut sloganların karşı devrimci, burjuva karakterini

2.

29-31 Temmuz 1936 tarihleri arasında toplanan Dördüncü Enternasyonal İçin Birinci Uluslararası Konferans’ta kabul edilen bu belge,ilk kez, Kanada İşçi Partisi tarafından, ”Dördüncü Enternasyonal İçin İlk Uluslararası Konferans Tezleri, Kararları ve Çağrıları“ adı altında bir bültende yayınlandı.

Kaynak: Documents of The Fourth International, Oluşum Yılları 1933-1940, Will Reisner, Parthfinderpress, New York, 1. Basım, 1973, syf. 113 - 131.

3. 4.

41


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Komünist Enternasyonal’e -üyelik için gerekli koşulları içeren 21 maddeyi onaylayan İkinci Kongre’de, bu oportünist eğilimlerin Komintern saflarına sızması tehlikesine yanıt verildi.

açıklar. Bu tezler, Rus Devrimi örneğiyle, burjuva devlet aygıtını ilga ederek sovyetler temelinde (işçi konseyleri) proletarya diktatörlüğünü kurmanın gerekliliğini gösterdi. [Kongre’de] 1919 Macar devriminin deneyiminden de yararlanıldı. Orada iktidar, burjuvazinin içinde bulunduğu tam bir bozgundan ve şaşkınlıktan dolayı Komünistler ile Sol Sosyal Demokratların eline düşmüştü. Ancak Macar devrimi, başlangıcından itibaren gerçek bir önderlikten yoksundu. Sosyal Demokrat Parti içinde eritilmiş olan Komünist Parti’nin gerçek bir Komünist Parti olmadığı görüldü. Macar devrimi, yalnızca uluslararası koşulların uygun olmayışından değil; Bela Kun’un[3] ve Komünist önderliğinin (parti örgütlenmesi sorunu dışında, köylü sorunuyla da ilgili olarak) tam bir yeteneksizlik sergilemesinden dolayı başarısız oldu. Kısa süre önce oluşmuş olan Komünist Enternasyonal, Macar devrimine farklı bir yön vermeye yeterli örgütsel güce sahip değildi. Savaşın yıkıcı sonuçları, kitleler içinde proleter bilincin uyanmasına yolaçtı. Onlar, giderek artan biçimde Sosyal Demokrat partilerin sergiledikleri ihaneti açıkça görmeye başladılar. Saflarından gelen basıncın etkisiyle bazı eski reformist ve sos-

5.

6.

Lenin işçilere hitap ediyor (Moskova 1920)

42

yal pasifist önderler (Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi, İtalyan Sosyalist Partisi, Fransız Sosyalist Partisi, İngiliz Bağımsız İşçi Partisi -ILP- vb.) [4 ], kendi merkezci pozisyonlarını değiştirmeden Komintern’e üye olmanın yolunu aramaya başladılar. Komünist Enternasyonal’e -üyelik için gerekli koşulları içeren 21 maddeyi onaylayan İkinci Kongre’de, bu oportünist eğilimlerin Komintern saflarına sızması tehlikesine yanıt verildi. Bu koşullar [21 Şart], belirsizliğe, kararsız davranışlara ve merkezcilerin verimsiz sosyal-pasifizmine karşı amansız bir savaş ilan etti; tüm pasifist düşüncelere ve yanılsamalarla (silahsızlanma, Milletler Cemiyeti, uluslararası hakemlik vb.) ilişkilerin koparılmasını gerektirdi. İkinci Enternasyonal’in “ulusal olarak bağımsız partiler arasında gevşek ilişkiler sürdürme“ (ve doğrudan birbirine karşı davranma) egemen ilkesine, ortak bir teori ve pratik temelinde dünya partisini inşa etme ilkesiyle ve demokratik merkeziyetçilik temelinde ortak bir uluslararası önderlik oluşturma hedefiyle yanıt verildi. Komintern’e katılımları İkinci Kongre tarafından engellenen merkezci ve -İkinci Enternasyonal’leuzlaşmadan yana politikacılar (Austro-Marksistler, Alman “Bağımsızları“, Fransız Longuetistleri[5], ILP vb.), 1921 başlarında- açık toplumsal ihanet ile devrim arasında bir ortayol olarak İkibuçukuncu Enternasyonal’i kurmaya çalıştılar. İkibuçukuncu Enternasyonal, -Karl Liebknecht’in deyimiyle- “su ile ateşin birliği“ni; devrimcilerin ve toplumsal hainlerin tek bir enternasyonaldeki birliğini yeniden ilan etti. Fakat tarih, bu tür gevşek çözümlere şans tanımadı ve İkibuçukuncu Enternasyonal, İkinci ve Üçüncü Enternasyonaller arasındaki mücadelede ezildi. Onun devrimci unsurları Üçüncü Enternasyonal’e yönelirken; bürokratik tepesi 1923 yı-

7.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k lında (Hamburg Kongresi) yeniden rika hücrelerinin oluşturulması vb. konularda küçük ama değerli fikirler İkinci Enternasyonal’le birleşti. veren, “Komünist Partilerin Örgütsel Aşırı solculuk virüsü Kitlelere önderlik etmeyip onlar Gelişimi İçin Yol Gösterici İlkeler, Faatarafından yönlendirilmek iste- liyetlerinin İçeriği ve Yöntemleri“ni yen oportünist merkezcilik, kendi ta- onayladı. Dördüncü Kongre (1922), mamlayıcısını; kitleleri onların Üçüncü Kongre’nin kararlarını örgütleriyle, mücadeleleriyle ve deneyimleriyle sıkı ilişki içinde kazanma bir kez daha onayladı ve onları daha yerine, onlara dışarıdan ültimatomlar doğrudan ve somut olarak irdeledi. yağdıran aşırı radikalizmde buldu. Bu Sovyetler Birliği’nde, “Savaş Komüaşırı solcular, parlamento seçimlerine nizmi“nin[9] ardından, koşulların acıkatılmaya karşı olduklarını; kitlesel masız dayat- masıyla, gerekli taktik sendikaları terkederek kendi “saf“ geri çekilme olarak iktidarı elde ettikdevrimci sendikalarını oluşturmaktan ten sonra bile uygulanmak zorunda ve öncünün yalıtılmış eylemlerinden kalınan NEP, yalnızca geri kalmış Rusyana olduklarını ilan ettiler. Bu eği- ya’da değil, ileri ülkelerde de geçerli limler Almanya’da, 1920’de Komü- olabilecek pek çok önemli deneyim nist İşçi Partisi’nin (KAP) [6] kuruluşuna sağladı. yolaçtı. Resmi Alman Komünist Partisi Dördüncü Dünya Kongresi, çok sabile kendisini bu maceracı eğilimler- yıda örgütsel kazanımın değerlendirden kurtarabilmiş değildi. Bu, herşey- mesine fırsat sundu. Üç yıl içinde den önce, partinin, iktidardaki Sosyal bütün kıtalarda ve neredeyse tüm ülDemokratların provokatif meydan kelerde şubeler oluşturulmuş; ayrıca okumasına karşı kendisini savunma Kızıl Sendikalar Enternasyonali ve taktikleriyle sınırlamak yerine, yalıtıl- Genç Komünistler Enternasyonali mış öncüyü silahlı saldırıya yönlendi- inşa edilmişti. O dönemde Komünist rip gemiyi karaya oturttuğu 1921 partiler, çok sayıda ülkede görkemli devrimci kitle eylemlerine önderlik Mart olaylarında görüldü. [7] Ama en büyük tehlike, Mart taktiğini ediyorlardı. ilkeselliğe dönüştüren bütün bir teo- İtalyan proletaryasının 1922’deki yerisyenler okulunun (Thalheimer, Froe- nilgisi, Leninist Komintern’in stratejik lich, Maslow, Koenen vb.) [8] parti ve taktik yöntemlerinin değil; bu felaiçinde sağlam bir konuma sahip ol- keti önleme gücüne sahip olmamamasıydı. Üçüncü Kongre, savaş son- sına rağmen, İkinci Kongre’den beri rası birinci büyük dalganın (1917-20) sürekli ve zorlu bir mücadele veren geri çekildiğini ve gelecekteki müca- Komintern’e karşı çıkan İtalyan Maxidelelere tam olarak hazırlanmak için malizminin (Serrati) [10] yenilgisidir. Komintern’in o yıllardaki en gerekli soluklanma zamanının geldibüyük başarılarından biri, ğini kavrayarak aşırı sol maceracılığı mahkum etti ve “kitlelere!“ sloganını İkinci Enternasyonal’in yerine getiryükseltti. Komünist partilerin taktik ve mediği ve Dünya Savaşı’ndaki tavstratejilerinin çerçevesi, bugün bile rıyla tümüyle ihanet ettiği bir görevi örnek olmayı sürdüren kararlarda çi- yerine getirmesi; sömürge ve yarı sözildi. Kongre, fazla mekanik ve fazla mürgelerdeki ulusal özgürlük hare“Rus“ (Lenin, Dördüncü Kongre) ketlerine büyük önem vererek, olmak yerine; özellikle yasal ve yasa- köleleştirilmiş ulusların emperyalist dışı faaliyet arasındaki bağlantı, bir baskıya karşı mücadelesini desteklefaaliyet yönteminden diğerine hızla mesidir. yönelmek, basının örgütlenmesi, fab- İkinci Kongre’de, Lenin’in “Ulusal

8.

9.

Üçüncü Kongre, savaş sonrası birinci büyük dalganın (191720) geri çekildiğini ve gelecekteki mücadelelere tam olarak hazırlanmak için gerekli soluklanma zamanının geldiğini kavrayarak aşırı sol maceracılığı mahkum etti ve “kitlelere!“ sloganını yükseltti.

10.

43


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Yol Gösterici İlkeler“i, doğrudan doğruya, gerçekte hiçbir biçimde komünist olmayan devrimci özgürlük hareketlerine komünist damgası vurma çabalarına karşı formüle edilmişti. Bu tezlerden hareketle, ulusal devrimci hareketlerle geçici işbirliği gereği kabul edilirken, Komünistlerin görevinin sözkonusu milliyetçi partilerle birleşmek değil; proleter hareketin bağımsız karakterini her şart altında kayıtsız koşulsuz savunmak olduğuna dikkat çekildi.

1923 dönüşü

11.

Bürokrasinin siyasi iktidarı elde etmesi, yalnızca proleter öncüsüne, parti ve sovyetler içindeki proleter demokrasiye karşı mücadele vererek mümkün olabilirdi. Stalinizm ile Troçkizm arasında 1923 yılında başlayan mücadelenin özü budur.

1923 yılı, Komintern tarihinde kesin bir dönüm noktası oluşturur. Sovyetler Birliği’nde NEP’in ürünü olarak yeni bir sömürücü tabakasının gelişmesinden; devrim ve iç savaş yıllarının korkunç çaba ve ateşinin ardından işçi sınıfının bitkinliğinden yararlanan ve bu süre içinde oldukça güçlenen parti ve devlet bürokrasisi kendisini sınıflarüstü hakem gibi, bağımsız bir toplumsal güç olarak sürekli geliştirme fırsatı buldu. Bununla birlikte bürokrasinin siyasi iktidarı elde etmesi, yalnızca proleter öncüsüne, parti ve sovyetler içindeki proleter demokrasiye karşı mücadele vererek mümkün olabilirdi. Stalinizm ile Troçkizm arasında 1923 yılında başlayan mücadelenin özü budur. Bürokrasinin yükselişi, son yazılarında (özellikle “Az Olsun Öz Olsun“da ve “vasiyet“ olarak adlandırılan mektubunda) [11] bu durumu açıkça tespit eden ve bürokratikleşme tehlikesine ve onun başlıca temsilcisi Stalin’e karşı mücadele çağrısı yapan Lenin’in siyasi faaliyetten uzaklaşmasına yol açan ölümcül hastalığıyla çakıştı. Almanya’da, 1923 yılında bir kez daha devrimci bir kriz patladı. Hiçbir sorunun üstesinden gelmemiş olan Birinci Emperyalist Savaş’ın sonuçları; yalnızca belli belirsiz kıpırdamalarla kesintiye uğ- 1923 yenilgisinin sonuçları

12.

44

rayan sürekli ekonomik kriz, Ruhr bölgesinin Fransız ordusu tarafından işgali, Alman burjuvazisinin bu işgale karşı örgütlenmesi ve “pasif direniş“in çökmesi, sürekli artan enflasyon... bütün bunlar, sınıf çelişkilerinin son derece keskinleşmesine yolaçtı. Muazzam kitlesel grevler gerçekleşti. Sendika temsilcileri hareketi, devrimci kitleler için birleşme noktası haline geldi. İşçiler Hundertschaftenlarda[12] örgütlenip silahlanmaya başladılar. Komünistler, çok sayıda büyük sendikada çoğunluğu elde ettiler. Sosyal Demokrasi şaşkınlık içinde, burjuvazi ise bölünmüş durumdaydı. En üst düzeyde kararlılığı ve pratik inisiyatifiyle kitle hareketi, kendisini zafere götürecek devrimci önderliği talep eden kritik noktaya ulaştı. Ancak Komünist Parti önderliği (Brandler, Thalheimer, Walcher, Froelich vb.), bu tarihsel görevi yerine getirme kapasitesine sahip olmadığını gösterdi. Bu yolla, o, ortada varolan şeyin, Komünist vernikle kaplanmış Sosyal Demokrat bir önderlik olduğunu kanıtladı. Bu önderlik, birleşik cephe düşüncesinin “ileriye daha iyi sıçramak için bir adım geri çekilme“ anlamına geldiğini oysa bazı durumlarda kitleleri kazanmanın yolunun yalnızca doğrudan iktidar mücadelesinden geçtiğini kavrama yeteneğinden yoksun biçimde, Sosyal Demokrasiyle birleşik cephede ısrar etti. Bürokratik yozlaşmanın sinyallerini vermeye başlamış olan Komintern önderliği de KPD’yi doğru yola yönlendirmede yetersiz olduğunu kanıtladı. Alman burjuvazisi sonunda kendi güçlerini toparladığında, olağanüstü durum ilan etti ve saldırmaya başladı. KPD ise hiç mücadele etmeden teslim oldu. Sonuç, Alman -ve onunla birlikte Avrupaproletaryasının ağır yenilgisi oldu; bu yolla, Avrupa kapitalizmine kendisini yeniden sağlamlaştırma fırsatı verildi.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

13.

MarksizmLeninizmin teori ve pratiğine tümüyle karşıt olarak bürokrasinin şefi Stalin tarafından 1924 sonbaharında geliştirilen “tek ülkede sosyalizm“ teorisi, son dönemde oluşmuş toplumsal tabakaların (bürokrasi, kulaklar -zengin köylüler-, uzmanlar vb.) ulusallıkla sınırlı çıkarlarının ideolojik ifadesidir.

1923 Yenilgisi, KPD içinde ciddi bir krize yolaçtı. Yeni bir “sol“ önderlik (R. Fischer-Maslow) [13] seçildi. Bu önderlik, Ekim yenilgisinin belirleyici karakterinin ayırdında değildi. O, geri çekilme emri vermek yerine, maceracılığın uzun yolunda yürümeyi sürdürdü ve bu yolla yenilginin alanını genişletti. Komintern’in Bulgaristan’daki şubesi de (Kolarov-Dimitrov önderliği altında) 1923 yılındaki son derece uygun devrimci durumu kaçırdıktan sonra, bu açığı Eylül 1923’teki darbeci maceralarla kapatmaya çalıştı ve Bulgar proletaryasının ağır yenilgisine neden oldu. Alman yenilgisinin ardından Komintern, maceracılık politikası benimsedi ve bunu bütün Enternasyonal’e yaydı; bir sonraki sonuç, Estonya yenilgisi oldu (Reval ayaklanması, Aralık 1924) [14]. Alman yenilgisinin etkisi, uluslararası proletaryanın ve onun öncüsünün durumunu zayıflatacak; benzer biçimde, Sovyet bürokrasisinin bağımsız bir güç haline gelme eğilimini güçlendirecek denli yaygın oldu. Bu durum, özellikle Beşinci Dünya Kongresi’nde (1924), Komintern’in Rus bürokrasisinin boyunduruğuna girmesinde ifadesini buldu. Bizzat Komintern bürokratikleşti ve bütünüyle Moskova’daki bürokratik merkeze bağımlı hale geldi. Marksizm-Leninizmin teori ve pratiğine tümüyle karşıt olarak bürokrasinin şefi Stalin tarafından 1924 sonbaharında geliştirilen “tek ülkede sosyalizm“ teorisi, son dönemde oluşmuş toplumsal tabakaların (bürokrasi, kulaklar -zengin köylüler-, uzmanlar vb.) ulusallıkla sınırlı çıkarlarının ideolojik ifadesidir. [Bu teoriyle birlikte] Sosyalizmin taşıyıcısının uluslararası proletarya değil ama bürokrasi olduğu ilan edildi. Dünya devriminin bir aracı olarak oluşturulan Komintern, artık Sovyet bürokra-

14.

15.

sisinin ulusal çıkarları için kullanılan bir alet haline gelmişti. Bu temel çelişki, o başlangıç noktasından çıkarak -bir yanda reformist bürokrasiye ve burjuva demokrasisine ilkesiz uyarlanmalara öte yanda darbeci maceracılığa varan zigzaglarla- merkezci hale gelen Komintern’in gelecekteki politikasına da damgasını vuracak; bütün bu özellikler, onun politikasında birleşecekti. Bu tür merkezciliğin toplumsal temeli -uluslararası hareketin sabit noktası olan- Sovyet bürokrasisidir.

Bürokratik merkezcilik

16.

Kitleleri kullanmak için Komintern’in benimsediği iki yöntemin (bir yanda varolan koşullara, burjuva demokratik ve küçük burjuva reformist partilerle ilkesiz uyarlanma öte yanda ise umulmadık biçimde ve hazırlıksız olarak kitlelerin devrimci içgüdülerine seslenme) kökleri, Sovyet bürokrasisinin toplumsal konumunda yatmaktadır (Komintern bürokrasisi, onun uysal eklentisi haline geliyor). Toplumsal karakterinden dolayı Sovyet bürokrasisi, kendisini Sovyet toplumunun ayrıcalıklı ve sömürücü kesimlerine (kulaklar, aydın tabaka, işçi aristokrasisi) uyarlama eğilimindedir. Yine de bu gelişme kritik bir noktaya vardığında; anılan tabaka, bürokrasinin siyasi ayrıcalıklarını tehdit edecek denli güçlü bir topluluk oluşturduğunda, bürokrasi, kitlelere yönelerek kendisini koruyacaktır. Gerçekte o, yalnızca, devletin bütün gücünü (özellikle GPU’yu) kullanarak proleter kitleleri (daha doğrusu, bu kitlenin görece küçük bir kesimini) harekete geçirebilir. Uluslararası alanda, küçük burjuva demokrasisi, Sovyet ve Komintern bürokrasisine çekici gelmektedir. Ancak Sovyet bürokrasisi, ulusal nedenlerle ya da gelişmelerin mantığıyla kendisini küçük burjuva demokrasisinin karşısında bulduğunda, birden bire kitleleri devrimci

45


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Çin Kuomintang’ıyla, sınıf farklılıklarını dikkate almadan kurulan birlik ve İngiliz sendika bürokratlarına bağlanan umutlar... 1924-25 maceracılığının bütün bu dayanakları, 1925-27’deki açık oportünist sürecin başlıca unsurları haline geldiler.

eyleme yöneltmeye çalışıyor. Bir devlet erkinden yoksun olan Komintern, onun talimatlarını istenildiği gibi yerine getirmekte zorlanmakta ve kitleler pasifliklerini sürdürmektedir. Bu, bir yandan Stalinist politikanın gerici İngiliz Fabianlarından Webbs ve şürekasından Romain Rollands’a[15] oradan SAP-ILP’nin “Londra Bürosu“na kadar her türden cahili fazlasıyla etkileyen- SSCB’deki sahte başarılarını öte yandan da Komintern’in yıkıcı başarısızlıklarını açıklamaktadır. 1924-25 maceracı yönelişi, kendi oportünist tamamlayıcısını proleter öncünün çıkarlarına tümüyle aykırı bürokratik tertiplerde buldu. Köylüler Enternasyonali’nin (Krestintern) oluşturulması[16]; Radich’in Hırvat Köylüler Partisi[17] ve ABD’nde LaFollette (Birleşik Köylü-İşçi Partisi) ile flört, Stalinist bürokrasinin, kulak eğilimleri uluslararası düzeyde proleter öncüye karşı denge unsuru olarak kullanma çabasının örnekleriydi. Çin Kuomintang’ıyla, sınıf farklılıklarını dikkate almadan kurulan birlik ve İngiliz sendika bürokratlarına bağlanan umutlar... 1924-25 maceracılığının bütün bu dayanakları, 1925-27’deki açık oportünist sürecin başlıca unsurları haline geldiler. 1925-27 sürecinde, Çin devriminin devasa yükselişine tanık olundu. Başlangıçtaki gelişmeler, Çin burjuvazisinin partisi Kuomintang’a devrimin önderliğini alma fırsatı sunmuştu. Komintern, Kuomintang’a ve onun askeri önderliğine (Chiang Kai-shek) tam destek verdiğini ilan etti. Komünist Parti, bağımsız bir politika izlemekten vazgeçmeye ve Kuomintang’a katılarak tümüyle ona tabi olmaya zorlandı. Böylece, İkinci Dünya Kongresi’nin tüm kararları bir yana bırakılmış oldu. Bu tümüyle Menşevik politika, 1905 Devrimi günlerinden kalan ”proletarya ve köylülüğün de-

17.

18.

46

mokratik diktatörlüğü“ sloganıyla gerekçelendirildi. Lenin’e göre bu formül aristokratlara ve liberal burjuvalara karşı proletarya ile köylülüğün birlikte mücadelesi düşüncesinin ifadesiydi. Bu ifade, somut devrimci durumda, yerini ”ezilenlerin ezenlere karşı diktatörlüğü“ biçimindeki somut tanımlamaya bırakmıştı. 1917 Baharında Bolşevik Parti içindeki oportünist eğilim bu eski Bolşevik formülün ardına gizlenmeye çalıştığında, Lenin, ”Taktik Üzerine Mektuplar“ da (Nisan 1917), onu gelişmelerle birlikte artık modası geçmiş bir formülasyon olarak ıskartaya çıkarmıştı. Bununla birlikte, Lenin’in liberal burjuvaziyi hedefleyen bu sloganı, Stalinistlerin elinde, proletaryayı liberal burjuvaziye tümüyle tabi kılmaya hizmet etti. Askeri bürokrasinin önünde yerlere kapanan ve proletaryanın devrimci iktidarına güvenmeyen Stalin bürokrasisinin oportünist politikasına rağmen, Çinli proleter kitleler ve yoksul köylüler, kendi ülkelerinde bir ”Ekim Devrimi“ gerçekleştirmek; toprağı paylaşmak, mülk sahiplerini mülksüzleştirmek, burjuva askeri devlet aygıtını parçalayarak yerine Sovyetleri geçirmek amacıyla komünizme yöneldiler. Mali sermayeye, toprak ağalarına ve kır burjuvazisine bağlı olan Kuomintang burjuvazisi, bir toprak devrimine bütün gücüyle karşıydı. Stalinizm eliyle Kuomintang’a bağlanan Çin komünistleri, böylece, tarım devriminin başını çekmede kendi kendilerini engellemiş oldular. Köylüler, devrimci bir önderlik olmaksızın kendi yollarında yürüdüler ve Çin devrimi en güçlü kaldıracından mahrum kaldı. Çin burjuvazisi, Stalinizmin ılımlı politikasına rağmen, yükselen komünizm dalgasının yarattığı potansiyel tehditin üstesinden gelmekten geri durmadı. Kuomintang’ın askeri önderliği, karşı devrimci bir darbe yaptı


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

ABD Kominist Partisi temsilcisi James P. Canon(ortadaki) Max Eastman ve Bill Haywood ile Komintern 4. Kongresi’nde. (Moskova 1922)

ve Chiang Kai-shek, Moskova’da devrim kahramanı olarak selamlandığı sırada, tüm gücü ve silahları Stalinist politikayla zaten elinden alınmış olan binlerce Çin komünistinin öldürülmesini emretti. Chiang Kai-shek’in bu ”ihanet“inin (Çin burjuvazisinin sınıf çıkarlarına değil; Stalinist bürokrasinin hayallerine ihanet) ardından Stalinist bürokrasi, ”sol“ Kuomintang (Wang Ching-wei) ile işbirliğini destekledi ve onunla da Chiang Kai-shek benzeri acı deneyimler yaşadı. Bürokrasi, yalnızca, yenilgi artık kesinleştiğinde, ezici çoğunluğu zaten yere serilmiş olan proleter kitlelere başvurdu. Sonuç, Kanton ayaklanması oldu. Kanton ayaklanması –her ne kadar, darbeci karakterinden dolayı en baştan yalıtılmışlığa ve bu yüzden yenilgiye mahkum olsa da- Çin devriminin sınıf karakterini; geçmişten dersler çıkartarak, sovyetleri oluşturmanın ve proletarya diktatörlüğünü kurmanın gerekliliğini ve olabilirliğini yanılmaz biçimde göstererek, bütün bir Stalinist politikanın bedeli ağır caniyane karakterini açığa çıkarttı.

Oportünist politikalar

19.

Stalinizm, bu dönem boyunca, diğer sömürgelerde ve Doğu Asya ülkelerinde (İngiltere Hindistan’ı, Hollanda Doğu Hint Adaları [bugünkü Filipinler ve çevresindeki adalar], Endonezya, Japonya,

Kore vb.), Komünist partilere doğrudan karşıt biçimde, Kuomintang tipi ”Köylü-İşçi Partileri“nin inşasını savundu. Anılan ülkelerde bugüne kadar bağımsız komünist partilerin kurulamamış olmasının başlıca nedeni, -Çin Devriminin yıkıcı yenilgisiyle birlikte- buralardaki proleter öncüsünü bütünüyle alt üst eden ve onların moralini bozan bu politikadır. Kuomintang ile işbirliğine paralel bir diğer işbirliği de ”yayılma savaşını önleme“ amacıyla ”İngiliz-Rus Komitesi“ adı altında, İngiliz sendika bürokrasisiyle gerçekleştirildi. Leninist birleşik cephe taktiği kitleleri komünizme kazanma amacı taşır; oysa burada, Stalinist bürokratlar, hiçbir biçimde İngiliz kitlelerle ilişki kurmaya yönelmediler. İngilizRus Komitesi, kendisini bütünüyle bürokratik etkinliklerle (konferanslar, resmi ziyafetler vb. ile) sınırladı. Sonuç, gerici sendika bürokratlarının otoritesinin artması ve o sırada sendikalar içinde başarılı biçimde gelişen Azınlık Hareketi’nin 3. Enternasyonal’i terketmesi oldu.[18] İngiliz-Rus Komitesi’nin bu gerici karakteri, Moskova’nın saygınlığının ardına gizlenmiş sendika önderlerinin ihanetine uğrayan 1926 İngiliz Genel Grevi sırasında iyice açığa çıktı. Bu ilişkiler, sonuçta, Rus bürokratlar tarafından değil ama ondan bir süre oldukça yararlanan İngiliz bürokratları tarafından kopartıldı. 1927 yılında, bürokrasinin SSCB’ndeki proleter öncüye karşı mücadelesi, uyuşmazlığın en keskin noktasına ulaştı. Her noktada Sol Muhalefet’in (Troçkizm) eleştirisiyle desteklenen Stalinist politikanın yıkıcı sonuçlarından dolayı, bürokrasi, -kulaklarla ve diğer küçük burjuva kesimlerle doğrudan işbirliği içinde- Muhalefete karşı proleter demokrasinin bütün ilkelerini ayaklar altına alacak denli sertleşti. Partiden ihraçlar, görevden almalar, tutukla-

20.

21.

47


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k malar ve sürgünler, sınırdışı etmeler, Muhalefet’in içine kışkırtıcı ajanlar sokma, sahte tanıklıklar ve idamlar, Stalin’in bonapartist diktatörlüğüne giden yolun önündeki tüm engelleri temizledi. Bürokrasi, Muhalefet’e karşı mücadelesinde kulakları ve kent küçük burjuva tabakalarını kullandıktan sonra, bu tabakalar tarafından ezilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. O, kendisini korumak için, artık kulaklara karşı yönelmek zorundaydı. Uluslararası alandaki açık oportünist sürecin devamı da aynı şekilde- ortaklarının tavırlarından dolayı olanaksız hale gelmişti (İngiliz sendika bürokrasisinin ilişkileri koparması, Chiang Kai-shek ve Wang Ching-wei’nin askeri darbesi). Alman ve Fransız Sosyal Demokratlarına gelince; onlarla olan çelişkiler, özellikle ulusal ve dış politikalar ile ilgili konularda ortaya çıktı. Sosyal demokrat sendikal ve ulusal demokratik (Kuomintang) bürokrasiye uyarlanmadan vazgeçerek bürokratik ultimatomculuğa ve maceracılığa yönelişin ardında yatan nedenler işte bunlardır.

22.

1927 yılında, bürokrasinin SSCB’deki proleter öncüye karşı mücadelesi, uyuşmazlığın en keskin noktasına ulaştı... Partiden ihraçlar, görevden almalar, tutuklamalar ve sürgünler, sınırdışı etmeler, Muhalefet’in içine kışkırtıcı ajanlar sokma, sahte tanıklıklar ve idamlar, Stalin’in bonapartist diktatörlüğüne giden yolun önündeki tüm engelleri temizledi.

48

Altıncı Dünya Kongresi

23.

[Beşinci Kongre’den] dört yıl aradan sonra toplanan Altıncı Kongre (1928), belirsiz ve çelişkili bir karaktere sahipti. Bu Kongre, aşırı sağ çizgiden aşırı sol çizgiye dönüşüm sürecinde gerçekleşti ve 1925-27 yılları arasında benimsenip uygulanan oportünist çizgiden ayrılmak istemeyen sağ kanadın (Bukharin, Rykov, Brandler, Thalheimer, Walcher, Froelich, Kilbom, Lovestone, vb.) [19] tasfiyesine hazırlık işlevi gördü. Altıncı Kongre’de benimsenen program, baştan sona eklektik bir temelde oluşturuldu. Bu Kongre, tek ülkede sosyalizm teorisini kutsayarak Komintern’i iğdiş etti. Programın, kapitalizmin dünya çapındaki durumunu ifade eden ve bu-

radan hareketle dünya devriminin gerekliliği sonucuna varması gereken bir ön değerlendirmesi yoktu. Ancak o, tek tek her bir ülkede “sosyalizmi gerçekleştirme“ olasılığını ukalalık derecesinde gerici bir tavırla ele alıyor; bu yolla da Komintern’in ilerideki sosyal-yurtsever yozlaşmasına kapıyı ardına kadar açıyordu. Bu program, sömürge ve yarı sömürgeler için -İspanya, Portekiz, Polonya vb. ülkeler için bile sınırlamalar içererek- “işçilerle köylülerin demokratik diktatörlüğü“ sloganını yükseltti; bu sloganı, Çin devriminin yenilgisine yolaçan aynı Leninizm karşıtı içerikle (sınıfların dostluğu) doldurdu. Bu program, strateji ve taktik konularında basmakalıp ifadelerin ötesine geçmedi. Ekim Devrimi’nden ve proletaryanın Almanya, Macaristan, Çin vb. ülkelerdeki korkunç yenilgilerinden edinilen deneyimler; devrimci partinin ve onun önderliğinin önemi ve işlevi konusu çözümlenmedi. Stalinist bürokrasi, daha sonraki dönemde, asıl olarak, kesinlikle kendi başına ve kendi tasarrufundaki diğer yöntemlerle; yani, hiçbir hazırlık olmaksızın kitlelere emirler yağdırarak, ültimatomlar çıkartarak faaliyet gösterdi. 1924-29 hızlı ekonomik büyüme döneminin hala sürdüğü göreli toplumsal barışın ortasında, birden bire, uluslararası alanda bir “devrimci kabarış“ tespit edildi (sözde “Üçüncü Dönem“). Sendikal örgütlerden ayrılma yollu ölümcül politika (bağımsız örgütler olarak Kızıl Sendikalar’ın propagandası) uygulamaya kondu. Yalnızca geçici ve teknik-pratik düzeyde de olsa, sosyal demokrasiyle her türlü birlik reddedildi. Sosyal faşizm teorisi ilan edildi (Stalin’in deyişiyle, “sosyal demokrasi ile faşizm birbirinin karşıtı değil; ikiz kardeşidirler“) ve parlamenter demokrasiyle faşizm arasındaki tüm farklılıklar yadsındı. İlk savaş sonrası yıllarda or-

24.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k taya çıkan “aşırı sol hovardalık“, -Lenin’in açıkladığı gibi- her durumda samimi devrimci isteklerden kaynaklanıyordu ama Stalinist bürokrasi, proleter kitlelerin çıkarlarına kalıcı biçimde ihanet etti. 1929-30’da Amerika’da başlayan şiddetli ekonomik kriz, varolan rejimleri; ilk ve asıl olarak da -Lenin’in 1917 yılındaki Rus kapitalizmi için yaptığı “kapitalist zincirin en zayıf halkası“ tanımlamasına denk düşen- Almanya’daki rejimi temelden sarstı. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin -“kötünün iyisi“ sloganı altında- çökmekte olan kapitalizme uyarlanması ve Alman Komünist Partisi’nin bürokratik yozlaşması, bu kriz sürecinde işçi sınıfı hareketinin güçlenmesini engelledi. Küçük burjuvazi, egemen burjuvaziye değil ama proletaryaya karşı bir iç savaşı öneren ve bütün demokratik özgürlükleri baskı altına alarak kapitalist sömürüyü sürdürmeyi ve yoğunlaştırmayı amaçlayan faşizme yöneldi. Eğer Alman Komünist Partisi bir bütün olarak proletaryayı ona karşı nasıl harekete geçireceğini kavramış olsaydı, bu proleter düşmanı tehlikenin yükselişi bile devrim için bir kaldıraç işlevi görebilirdi. Ancak Stalinist bürokrasi bu tehlikeyi görmedi; dahası, ona karşı savaşabilecek durumda da değildi. Sosyal Demokrasi’nin, tam anlamıyla çılgınca “sosyal faşizm“ olarak değerlendirilmesi, gerçek faşizm ile barışmaya yol açtı (ulusal ve toplumsal özgürlük programı; 1931 yılında, Prusya’daki Sosyal Demokrat hükümete karşı faşist referandumun desteklenmesi vb.). Milliyetçi ajitasyona uyarlanma programı ve faşist rakibe karşı askeri mücadeleden kaçınma biçiminde açığa vuran bürokratik korkaklık, tekdüze ve günübirlik değerlendirmelerle düzenlenen Sovyet dışpolitikası eliyle desteklendi. Bu politika, Alman-Fransız uzlaşmazlığını sürekli kılmayı; bu yolla da batı-

25.

Yalnızca geçici ve teknik-pratik düzeyde de olsa, sosyal demokrasiyle her türlü birlik reddedildi. Sosyal faşizm teorisi ilan edildi (Stalin’in deyişiyle, “sosyal demokrasi ile faşizm birbirinin karşıtı değil; ikiz kardeşidirler“) ve parlamenter demokrasiyle faşizm arasındaki tüm farklılıklar yadsındı.

dan gelecek bir müdahaleyi devre dışı bırakmayı görev edinmişti. Emperyalist güçler arasındaki farklılıklardan kendi amaçlarına uygun olarak yararlanma biçimindeki Sovyet dış politikası, elbette özünde haklıydı. Ama proleter devrimin çıkarlarının dış politikanın günübirlik hedeflerine kurban edilmesi daha önce eşi görülmemiş bir suçtur. Alman Komünist Partisi’nin bu caniyane ve kör politikası ki bunun sorumluluğu bir bütün olarak Komintern’indir, Alman proletaryasının hiçbir mücadele vermeden utanç verici biçimde yenilmesine yol açtı. Alman Komünist Partisi’nin -1935 yılı Ocak ayındaki Saar Plebisiti’nin üzücü sonucuyla bir kez daha açığa çıkan- çöküşü, Komintern’in dünya devriminin öznel faktörü olmaktan çıkıp onun önünde objektif bir engel haline geldiğinin son kanıtını oluşturdu. Dördüncü Enternasyonal’in inşası, bu olgudan hareketle kesinlikle gerekli hale gelmişti.

İlkesiz birlikler

26.

Bu bürokratik ültimatomculuk politikası, Stalinistler tarafından iflas etmiş burjuva politikacılarla, pasifistlerle ve yazarlarla (Lord Marley, Barbusse, Romain Rolland, Heinrich Mann vb.) [20] oluşturulan “Barış Kongreleri“, Emperyalizme Karşı Birlik, Sovyetler Birliği’nin Dostları vb. ilkesiz birliklerle tamamlandı. Proleter kitleleri kazanmayı hedefleyen Leninist birleşik cephe taktiğine tümüyle karşıt olan bu politika, “yüksek düzeydeki insanlara“ duyulan bürokratik hayranlığın ve kitlelerin devrimci güçlerinin bürokratça aşağılanmasının ifadesidir. Komintern‘in politikasında 1934’te yaşanan bu yeni dönüş, Sovyetler Birliği’ndeki iç siyasi durumun yanı sıra Almanya’da faşizmin zaferiyle değişen dışarıdaki siyasi durum tarafından dayatılmıştı. Sosyal demokrasiye ilişkin Leninist birleşik

27.

49


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k cephe taktiği bu güne kadar neredeyse “karşı devrimci“ olarak değerlendiriliyordu. Oysa şimdi, yalnızca sosyal demokrasi ile değil, onun efendisi olan liberal burjuvazi ile de her fırsatta ve heryerde işbirliği yapıldığı görülüyor. Burjuva demokrasisine bu haince teslimiyetin gösterişli adı ”Halk Cephesi“dir. Stalin’in Fransız Başbakanı Laval’a yönelik ”Fransa’nın ulusal savunma politikasını tümüyle anladığı ve onayladığı“ yollu açıklaması (Mayıs 1935), Komintern’in emperyalizmin kampına katılmasının belirtisidir. Bu arada Milletler Cemiyeti’ne katılan Sovyet diplomasisi, ”kollektif güvenliği” (yani emperyalist haydutların hiçbir engel olmadan soygunlarını sürdürme güvenliğini), uluslararası hakemliği vb. savunuyor. Bu yolla Komintern, hem de sahte “ortak güvenlik” ifadesinin tüm sığlığı ve boşluğu İtalya’nın Habeşistan’a kanlı saldırısıyla açığa çıktığı sırada, kendisini, emperyalizmin kitleleri aldatmada ve onları kitlesel bir kıyıma hazırlamada kullandığı en eski ve en yıpranmış yanılsamaların dayanağı haline getirmektedir. Son olarak 1935 sonbaharında toplanan Yedinci Dünya Kongresi, Komintern geleneğinin son kalıntılarıyla da ilişkilerin kesildiğini ifade etti. Tamamen toplumsal ihanet ve sosyal şovenizm an-

28.

Bütün ülkelerdeki Stalinistler, ”Anavatan“ın savunusu karşılığında tek bir bedel talep ettiler: sözkonusu ülkenin dış politikasının doğrudan Sovyetler Birliği’ni hedeflememesi.

29.

Georgi Zinovyev (1936) Bürokratik diktatörlüğün kurulmasında ve Marksist muhalefetin ezilmesinde Stalin’in başlıca müttefiki olmanın ve 1927 sonrasında onunla yeniden uzlaşmanın bedelini 1936 Moskova duruşmalarında yargılanıp kurşuna dizilerek ödedi.

50

lamına gelen ”Halk Cephesi“nin ve ”Ulusal Savunma“nın, dünya işçi sınıfına, bürokrat kuklaların iki yüzlü ve gösterişli bir oyunu olan bu Kongre’de sunulması gerekiyordu. Bütün ülkelerdeki Stalinistler, ”Anavatan“ın savunusu karşılığında tek bir bedel talep ettiler: sözkonusu ülkenin dış politikasının doğrudan Sovyetler Birliği’ni hedeflememesi. Fransız-Sovyet askeri anlaşması, bütün sınıfların, siyasi ve dini kesimlerin ulusal kardeşliğini vaaz eden Fransız Stalinistlerinin en kötü sosyal şovenistler haline gelmesine yetti. İngiliz Stalinistlerinin, FransızSovyet anlaşmasını İngiliz burjuvazisine onaylatmaktan başka herhangi bir amacı kalmadı. Komintern’in Amerikan şubesi, ABD’nin ”Sovyetler Birliği’nin savunusu için“ Japonya’ya karşı savaş açmasını daha şimdiden onaylamış durumda. Amerikan Stalinistleri, ABD’nin Japonya’ya karşı savaşı (proleter partinin bir kesimi için uygun bir politika) proleter dünya devrimine büyük fırsatlar sunabilecek de olsa, daha şimdiden devrimci sınıf mücadelesinden vazgeçilmesini; dünyanın en güçlü ve en tehlikeli emperyalist burjuvazisi olan Amerikan burjuvazisinin desteklenmesini öneriyorlar. Çin’deki Stalinistler, Çin proletaryasını ve yoksul köylülerini bir kez daha karşı devrimci Chiang Kaishek’e teslim etmeye hazırlar. Bunun

30.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

“Organik birlik“ gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, ileri işçiler, Stalinizm ile Sosyal Demokrasi’nin “birbirlerinin karşıtı değil; ikiz kardeş“ olduğundan kuşku duymamalıdır. Her ikisi de çürüyen kapitalizmin sarı ajanlarıdır.

tek koşulu ise Chiang Kai-shek’in, süngülerini Japon emperyalizmine karşı doğrultmaya hazır olduğunu açıklaması. ”Ulusal bağımsızlığı“savunduklarını daha şimdiden ilan etmiş olan Avrupa’nın küçük ülkelerindeki Stalinistler, bu ülkelerin emperyalist zincirin halkaları olduğunu ve savaşı emperyalist amaçlarla sürdürdüklerini tümüyle unuttular. Stalinistlerin kalbinde bir ulus olarak özel yer tutan Çekoslovakya’ya gelince, hiçbir biçimde ulusal devlet olmayan Çekoslovakya, Fransız emperyalizmi tarafından bir araya getirilmiş uluslar topluluğudur. Polonya, Romanya, Belçika vb. ise ulusal azınlıkları ezen konumundalar. Hollanda, Belçika, Portekiz ve diğerleri, büyük emperyalist güçlerden hiç de geri kalmayan bir barbarlıkla sırtından geçindikleri sömürgelere sahipler. Avusturyalı Stalinistler, Avusturya burjuvazisi’nin (ve Fransızİngiliz sermayesinin) samimi yurtsever propaganda yapabilmeleri için kendilerine çeşitli düzeylerde yasallık tanıması durumunda, ”Avusturya’nın bağımsızlığını“ savunmaya hazır olduklarını (bağımsız biçimde varolamayışın sahte kurgusu) ilan ediyorlar. Göçmen konumundaki Alman Stalinistler, kendilerini Versay Barış Anlaşmasına karşı çıkan yurtsever kahramanlar olmaktan çıkartıp; tam da aynı anlaşmayla oluşturulmuş olan statükonun savunucularına dönüştürerek, tersten sosyal yurtseverler haline geldiler. Alman Stalinistlerinin bugünkü durumu, Almanya’daki faşist diktatörlüğün yerini bir başka burjuva rejimin almasıyla birlikte, onların gerçek sosyal yurtseverler haline gelmesine yol açacaktır. Dördüncü Enternasyonal’in örgütleri, proletaryanın çıkarlarına yapılan bu büyük ihanete karşı, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme biçimindeki enternasyonalist sloganda ısrarlıdır. Bizim hedefimiz, on yıllar-

dan beri her türlü ilerici hareketi frenleyen gerici ulusal sınırların savunulması yerine onlardan kurtulmak; Avrupa’da ve tüm dünyada Birleşik Sovyet Cumhuriyetleri’ni oluşturmaktır.

Oportünist enternasyonaller

31.

Stalinizmin sosyal yurtseverliğe dönüşmesiyle birlikte, Üçüncü Enternasyonal ile onun yozlaşması sayesinde yapay olarak uzatılmış biçimde varolan İkinci Enternasyonal arasındaki bütün farklılıklar, tüm pratik uygulamalarıyla birlikte ortadan kalkmıştır. Bu yüzden, ”organik birlik“ sorununun (İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin birleşmesinin) giderek ön plana çıkması son derece mantıklıdır. İkinci Enternasyonal’in, reformizmin işçi sınıfı hareketi üzerinde tek egemen güç olduğu ülkelerdeki (İngiltere, İskandinavya) partileri organik birliğe karşı çıkıyorlar. Stalinistlerin Belçika’daki son başarıları ile İşçi Partisi’nin başarısızlığı, birleşme düşüncesinin bu ikinciler için daha çekici hale gelmesine yol açabilir. Fransa’da, Sosyal Demokrasi’ye rağmen güçlenen Komünist Parti, şimdi konuyu erteliyor. Buna karşın hiçbir yerde, ilkesel ve uzlaşmaz karşıtlıklar sözkonusu değil. Sözkonusu olan tek şey, tümüyle bürokratik pazarlık yöntemleridir. “Organik birlik“ gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, ileri işçiler, Stalinizm ile Sosyal Demokrasi’nin “birbirlerinin karşıtı değil; ikiz kardeş“ olduğundan kuşku duymamalıdır. Her ikisi de çürüyen kapitalizmin sarı ajanlarıdır. Şu anda Komintern, devrimci bir parti olarak değil ama sosyal-hain ve sosyal şövenist olarak küçümsenmeyecek bazı gelişmeler sergiliyor. Yeni bir dünya savaşının yaklaştığının sinyallerini veren büyük bir siyasi gerginlikle karşı karşıya olan kitleler, sola doğru koşuyor ve orada, bildikleri tek kapı olan Komintern’i buluyorlar. Bu yüzden, Fransız Komünist Partisi’nin son

32.

51


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Kitleler Üçüncü Enternasyonal’in onları savaş tehlikesinden koruyacağını umarken, Komintern, kendisini yaklaşan emperyalist savaşta başlıca siyasi araç olmaya hazırlıyor. Bu yolla o, burjuva demokrasisinin ve emperyalizmin hizmetinde tükenmiş olan İkinci Enternasyonal’in yerini alıyor.

seçimlerdeki oyları ikiye katlandı (milletvekili sayısı yedi kat arttı); özellikle proleter semtler (Paris ve varoşları) komünistlere oy verdi. Yine, her zaman çok güçsüz olan Belçika Komünist Partisi’nin bu yıl yapılan seçimlere katılması küçümsenmeyecek bir başarıdır (bu parti, oylarını 1932’ye göre % 100’den fazla arttırarak, temsilini güçlendirdi). Stalinizm, benzeri başarıları İspanya’da, İsviçre’de ve kısmen Çekoslovakya’da da elde edebilir. Diğer şubelerin (İngiltere, Hollanda, İskandinavya, ABD vb.) büyümesi bu kadar belirgin olmasa da, kesinlikle gerçekleşmeyecek bir şey değil. Ancak, kitleler Üçüncü Enternasyonal’in onları savaş tehlikesinden koruyacağını umarken, Komintern, kendisini yaklaşan emperyalist savaşta başlıca siyasi araç olmaya hazırlıyor. Bu yolla o, burjuva demokrasisinin ve emperyalizmin hizmetinde tükenmiş olan İkinci Enternasyonal’in yerini alıyor. Ancak Komintern, kendi içinde büyük çelişkiler barındırmaktadır. Komintern’in bu son başarıları, öncelikle, “Devrimci Sosyalist Birlik Uluslararası Bürosu“nda (Londra Bürosu) toplanmış cahil küçük burjuvaların; Alman SAP’ının, İngiliz ILP’sinin, İsveç Sosyalist Partisi’nin, İspanya’daki Marksist Birliğin İşçi Partisi’nin (Nin-Maurin) vb. kafasını karıştırıyor. Alman işçi sınıfı hareketinin yıkıcı yenilgisinin etkisi altında, merkezci partilerin bir kısmı Dördüncü Enternasyonal’e doğru yönelmişti. Ancak 1934 Sonbaharındaki Stalinist yönelim, kendisiyle birlikte, duraksayanları da (Walcherler, Maurinler, Ninler vb.) Halk Cephesi politikası bataklığına çekti. Londra Bürosu’nun Stalinizm tarafından tam olarak yutulması da yalnızca bir zaman sorunudur.

çarpıcı bir örneği, son haftalarda Fransa’da gerçekleşen ve Fransız Komünist Partisi’ni tam anlamıyla şaşırtan büyük grev hareketi ile fabrika işgalleridir. Ancak, devrim yolunda yürümeye başlayan bu yeni kitle hareketi, her yerde, yolunun üzerine Komintern’in fosilleşmiş bürokratları tarafından yerleştirilmiş engellerle karşılaştı. Örneğin, Fransız Komünist Partisi, grev hareketinin başına geçmek ve devrimci talepler ileri sürmek yerine, grevi sona erdirmenin yolunu bulmak için en baştan itibaren patronlarla ve hükümetle birlikte çalışmaktadır. Bu yüzden, kesinlikle öngörülebilir ki, proleter kitlelerin Fransa’daki yeni hareketi ya Stalinist hainleri bir kenara atarak kendi önderliğini oluşturacak -ve proleter devrimi zafer kazanacak- ya da hain bürokratlar duruma egemen olacak ardından da faşizm kazanacaktır. Onları sola doğru zorlayan militan kitleler ile Komünist partilerin oynadığı yeni haince rol arasındaki çelişki, Dördüncü Enternasyonal örgütlerine büyük görevler ve fırsatlar sunmaktadır. Bu örgütlerin bir kısmı yakın geçmişte Sosyalist partilerle birleşmiş ve oradaki en iyi unsurları devrimci Marksizme kazanmıştı. Bu [taktik] son derece hızlı iç siyasi gelişmelerin yaşandığı ülkelerde (Fransa, Belçika) kısa süreli olarak denendi. Bu deneyim diğer bazı ülkelerde (Polonya, İngiltere) tamamlanmadı; bazılarında ise (ABD) henüz başlangıç noktasında. İster bağımsız olarak isterse Sosyalist partiler içinde çalışsınlar, Dördüncü Enternasyonal’in şubeleri, bütün dikkatlerini, Üçüncü Enternasyonal’in şu anda işçileri İkinci Enternasyonal’den kendisine çektiği gerçeğine yöneltmek zorundalar. Sosyal emperyalizme (lafta sosyalizm ya da komünizm; Kitlesel radikalleşme pratikte ise emperyalizm) karşı zoKomünist partilerin gelişme- runlu mücadele, Stalinist bürokrasiye sinde yaşanan çelişkilerin karşı mücadeledir. En önemli görev,

33.

34. 52

35.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Bugünkü Komintern’de, ilk dört dünya kongresinin teori ve pratiğinden geriye hiçbir şey kalmadı. Ama Lenin ve Troçki dönemindeki Komintern’in strateji ve taktik dersleri; kuramsal Marksizmin Leninist tarzda yeniden doğrulanması henüz unutulmuş değil.

işçilere Komintern’in bugünkü emperyalizmin aracı olma karakterini açıklamak; onlara, İkinci Enternasyonal’den Üçüncü Enternasyonal’e biçim değiştirmenin, tavadan çıkıp ateşe atlamak anlamına geldiğini anlatmaktır. Bu faaliyetin yolu ve yöntemi, gelişmenin genel seyrine ve her bir ülkenin özelliklerine uygun olarak çoğalıp çeşitlenecektir. Gerici Stalinist bürokrasiyi kendi toplumsal destekleyicisi olan devrimci işçi sınıfı ile açıkça karşı karşıya gelmeye zorlamak için her fırsattan yararlanmak büyük önem taşıyor. Uygun zamanda ve etkili biçimde davranabilmek için, gelişmeleri heryerde dikkatle izlemek, verileri toplamak, çelişik eğilimleri özenle takip etmek gerek. Bugünkü Komintern’de, ilk dört dünya kongresinin teori ve pratiğinden geriye hiçbir şey kalmadı. Ama Lenin ve Troçki dönemindeki Komintern’in strateji ve taktik dersleri; kuramsal Marksizmin Leninist tarzda yeniden doğrulanması henüz unutulmuş değil. Bu dersler ve deneyimler, Bolşevik Leninist Muhalefet tarafından, daha 1923’ten başlayarak, bürokratik yozlaşmaya karşı korundu. Bunlar, sosyal yurtsever yozlaşmanın kaynağı olan tek ülkede sosyalizm teorisine karşı mücadele içinde başlayan Muhalefet’in teorik ve politik faaliyetlerinin temellerini oluşturdu. Bu Leninist stratejik dersler ve öğretiler, Muhalefet tarafından, yeni olaylara ve olgulara uyarlandı; 1923’ten 1936’ya kadar Stalinist hataların ve suçların acımasız eleştirisinde, bütün dünyada yeni Bolşevik kadroların yetiştirilmesinde kullanıldı. Bolşevik Leninist adına layık olmak isteyen bir proleter devrimci, Muhalefet’in bu döneme ilişkin programatik belgelerini ve yazılarını tam olarak öğrenmeden, proleter öncü saflarda önderlik için gerekli donanıma sahip

36.

37.

olamaz.

38.

Lenin ve Troçki’nin Üçüncü Enternasyonali tarafından benimsenmiş olan ama Stalinist bürokrasinin ihanet ettiği proleter dünya devrimi stratejik hedefini kendi politikası için yol gösterici biricik çizgi olarak kabul eden Dördüncü Enternasyonal, kendisini, proletarya ile burjuvazi arasında neredeyse yüzyıldır süren mücadelelerin dersleri ve deneyimleriyle silahlandırır; proletaryanın büyük önderleri olan Marks, Engels, Liebknecht, Luxemburg ve Lenin’in düşüncelerini ve eylemlerini bir kez daha onaylar. HHHH

Dipnotlar: Savaş Karşıtı kongreler, İsviçre’nin Zimmerwald ve Kienthal köylerinde yapıldı ve Avrupa’nın‚ çeşitli ülkelerinden sol kanat sosyalist ile savaş karşıtlarını, dünya hareketi içindeki savaş karşıtı muhalif unsurları birleştirmek amacıyla bir araya getirdi. Katılımcıların çoğunluğu merkezci olduğundan, Lenin bir çok konuda azınlıkta kaldı. Kienthal Konferansı İkinci Enternasyonal’in ihanetini mahkum etmekle birlikte, Üçüncü Enternasyonal’in kurulması çağrısı yapacak denli ileri gitmedi. Bu konferanslar yine de yeni bir enternasyonalin inşası yönünde adımlardı. [2] Gustav Noske (1868-1939). 1919 Yılındaki Spartakist ayaklanmasının bastırılmasından sorumlu olan Sosyal Demokrat savunma bakanıydı. Liebknecht ve Luxemburg’un katledilmesi emrini verdi. Daha sonra Hannover eyaletinin başkanı oldu (1920-1933). [3] Bela Kun (1886-1939). Yenilgiye uğrayan 1919 Macar Sovyet cumhuriyetinin önderiydi, aşırı solculuğuyla tanınan bir Komintern memuru haline geleceği Moskova’ya yerleşti. Daha sonra, sınıf işbirlikçisi Halk Cephesi teorisinin sözcüsü oldu. 1930’ların sonlarında, Sovyetler Birliği’ndeki komünist sürgünlerin temizlenmesi sırasında tutuklandı ve resmen kurşuna dizildi. [4] Alman Bağımsız Sosyal Demokrat Par[1]

53


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k tisi (USPD). SPD içinde azınlıkta olan, Kautsky önderliğindeki savaş karşıtı Sosyal Demokratlardan oluşuyordu. Resmi ayrılma Mart 1916’da gerçekleşti ve parti kuruldu. Spartakistler, 1918’e kadar USPD ile resmi ilişki içindeydi. 1922 Yılında, Parti’nin çoğunluğu yeniden SPD’ye döndü. [5] Jean Longuet (1876-1938). Karl Marks’ın torunu. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransız Sosyalist Partisi’nin „pasifist“ azınlığının önderi. Fransız Sosyalist Partisi’nin Üçüncü Enternasyonal’le ilişki kurmasına ve Fransa’da bir Komünist Parti’nin kurulmasına muhalifti. [6] KAPD (Komünist İşçi Partisi). 1919 Sonbaharında Alman Komünist Partisi’nden çıkartılan aşırı sol darbeci bir gruptu. Lenin, Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı broşüründe bu ihracı desteklerken; Zinoviev, Buharin ve diğerleri karşı çıktı. Grup daha sonra, Komintern’in „sempatizan seksiyonu“ olarak kabul gördü. Birkaç on bin üyeyle yola çıkan KAPD, iki üç yıl içinde en iyi unsurlarını yitirdi; Komintern’e ve SSCB’ne düşmanlığını sürdüren bir sekt haline geldi. [7] 1921 Martı‘nda Alman Komünist Partisi, merkezi Alman kömür bölgesinde Sosyal Demokrat gericiliğin sürmesine karşı yapılan grevle bağlantılı olarak, iktidara el koymak için silahlı bir ayaklanma çağrısı yaptı. Eylem iki hafta içinde kırıldı. Komintern’in Üçüncü Kongresi bu eylemi ve aşırı solcular tarafından önerilen işçileri „galvanize etme“ teorilerini benimsemedi. [8] August Thalheimer (1884-1948). KPD’nin kurucularındandı. 1929 Yılında Brandler ile birlikte partiden atıldı ve Komünist Sağ Muhalefet’i (KPO) örgütledi. Paul Froelich (1884-1953). KPD’nin ve daha sonra KPO ile SAP’ın kurucularından; Rosa Luxemburg’un biyografisini yazdı. Arkadi Maslow ( -1941). Sağ kanat Brandler grubunun 1924’te yıldızının sönmesinden sonra, Fischer ve Urbahns ile birlikte KPD’yi yönetti. Ziniovyev’i izleyerek 1925’te anti Troçkist oldu; ardından, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin üyesi olarak 1926’da Sol Muhalefeti destekledi. 1927’da KPD’den atıldı; 1928’de Zinovyev’le birlikte Stalinizme teslim oldu. KPD’ye yeniden katılmayı red etti; Fischer ve Urbahns ile birlikte Leninbund’u kurdu.

54

Koenen. Komintern’in 1923 yılındaki Üçüncü Kongresi’nde KPD delegesiydi, burada Almanya’daki 1921 Mart ayaklanmasını savundu. KPD’nin sol kanat üyesiydi; erken doğan 1923 ayaklanması sırasında KPD Merkez Komitesi’nde yeraldı. [9] Yeni Ekonomik Politika (NEP). Sovyetler Birliği’nde iç savaş sırasında hüküm süren; sanayi üretimin tümüyle çökmesi ve buğdayın köylülerden zoralımı gibi sonuçlarıyla işçilerle köylüler arasında ayrılık yaratan „Savaş Komünizmi“nin yerine 1921 yılında uygulamaya kondu. Ekonomiyi iç savaştan sonra yeniden canlandırmak için NEP, ekonominin ulusallaştırılmış ve devlet denetimine altına alınmış sektörleriyle yanyana varolacak biçimde, Sovyetler Birliği içinde ticaret serbestliğini; dış ticarette ise bazı ayrıcalıklar tanınmasını benimsedi. [10] 1922 Eylülünde İtalya, büyük bir devrimci kriz içine girdi. Bununla birlikte işçi sınıfı partileri, kendiliğinden patlamış olan mücadeleler için herhangi bir önderlik oluşturmada isteksiz kaldılar. İtalyan devrimcilerinin bu kriz karşısında felç olmalarının başlıca nedeni, onların çok daha önceden reformistlerle ve oportünistlerle ilişkileri kesip Leninist ilkeler üzerinde bir parti kurmayı red etmiş olmalarıydı. Giacinto Menotti Serrati (1872-1926). İtalyan Sosyalist Partisi’nin liderlerindendi. 1915-1923 yılları arasında Parti’nin gazetesi Avanti’nin editörlüğünü yaptı. Komintern’in İkinci Kongresi’nde İtalyan delegasyonunu yönlendirdi; reformistlerle ilişkilerin kayıtsız koşulsuz kopartılmasına karşı çıktı. 1922 Ortalarında sola doğru yöneldi ve Dördüncü Kongre’de İtalyan Komünist Partisi ile Sosyalist Parti sol kanadının birleşmesinin savunucusu olarak yer aldı. [11] Lenin’in vasiyeti, Troçki’nin “Lenin’in Örtbas Edilmiş Vasiyeti Üzerine“ (New York, Pathfinder Press, 1970) adlı yapıtında yayımlandı. [12] Hundertschaft. Türkçeye “yüz kişilik“ anlamında çevirebileceğimiz sözcük, eski Roma ordusundan başlayarak, 100 kişilik birlikleri tanımlamada kullanılıyor (Türk ordusundaki “yüzbaşı“ rütbesi de buradan gelir). Burada sözü edilen “Hundertschaftlar“, asıl olarak KPD, SPD ve özgür sendikalara üye işçilerin faşist harekete karşı örgütlemiş oldukları işçi mil-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k isleri olarak “proleter Hundertschaftlar“ dır. [13] Ruth Fischer (1895-1961). Avusturya Komünist Partisi’nin kurucu üyelerinden; 1919’da Almanya’ya geçti ve KPD’nin önderlerinden biri haline geldi. Komintern’in Dördüncü Kongre delegelerinden ve 1924-26 yılları arasında onun Yürütme Komitesi üyesi. 1924’ten 1928’e kadar Reichstag’ta milletvekiliydi; 1927’de Maslow ve Urbahns ile birlikte KPD’den atıldı ve Leninbund’u oluşturdu. Daha sonra ABD’ne göç etti ve orada gazetecilik yaptı. [14] 1924 Estonya Ayaklanması. Kelimenin tam anlamıyla -kitlelerin arkasından tezgahlanmış, maceracı- bir darbeydi. 200 Dolayında silahlı komünist, 1 Aralık 1924 sabahı erken saatlerde çeşitli devlet dairelerine ve stratejik noktalara saldırdı; dört saat içinde tümü imha edildi. [15] Romain Rolland (1864-1944). Birinci Dünya Savaşı’na pasifist karşı çıkışından beri Fransız “sol“unun manevi önderi olan Rolland, destansı roman, oyun ve deneme yazarıydı. İlk yıllarında Rus Devrimine pasifist bir pozisyondan karşı çıktı; daha sonra, Stalinist edebiyat kongrelerine ve bildirgelerine, adının prestijiyle destek verdi. [16] Köylü Enternasyonali (Krestintern). Komintern tarafından 1923’te oluşturuldu; pek başarılı olmayan bir denemeydi. 1920’lerin sonlarında ya da 30’ların başlarında, sessiz sedasız ortadan kayboldu. [17] Stefan Radich (1871-1928). Hırvatistan’ın bağımsızlığı için savaştı ve Yugoslav devletinin oluşumunda Hırvat ayrılıkçılara önderlik etti. 1924’te Köylü Enternasyonali’ne katıldı. [18] Azınlık Hareketi. 1920’lerde, İngiliz Sendikalar Kongresi içinde sol kanat bir klik. Komünist Parti’nin girişimiyle oluştu ancak, Moskova’nın İngiliz-Rus Sendikaları Birlik Komitesi aracılığıyla ilgilendiği “sol“ sendika bürokratlarına gerçek bir alternatif sağlayamadı. [19] Nikolai Bukharin (1883-1938). Eski bir Bolşevik ve 1926-29 yılları arasında Komintern’in ikinci başkanıydı (Ziyoniev’den sonra). Sol Muhalefete karşı Stalin’le birleşti ama 1928 yılında ayrıldılar; Bukharin, 1929’da ihraç edilmeden önce Sağ

Muhalefet’i oluşturdu. Stalin’e teslim olmasına karşın 1938 Moskova duruşmalarında yargılandı ve öldürüldü. Alexei I. Rykov (1881-1938). Lenin’in ilk (Halk Komiserleri Konseyi Başkanı) halefi eski Bolşevik. Bukharin’le birlikte, 1929’da Stalin’e teslim olan Bolşevik Partisi sağ kanat eğilimine önderlik etti. 1938 Moskova duruşmalarında sanık ve „itirafçı“ olarak yer aldı ve öldürüldü. Karl Kilbom (1885- ). 1917 Yılında İsveç Komünist Partisi’ne katılan İsveçli bir Sosyal Demokrat; partisinin Komintern Yürütme Komitesi’ndeki temsilcisi. Onun önderliğindeki İsveç Komünist Partisi, 1929 yılında, İsveç Sosyal Demokrasisini sosyal faşist olarak tanımlamayı red ettiği için, „oportünist tehlike“ olarak Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin saldırısına maruz kaldı. İsveç Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin çoğunluğu, bu eleştiriyi kabul etmediği için Moskova tarafından görevden alındı. Kilbom ve destekleyicileri daha sonra Ulusal Komünist Parti’de örgütlendiler ve Sosyal Demokrasiye yeniden dönmeden önce bir süre merkezci IAG ile ilişki kurdular. Jay Lovestone (1873-1935). Amerikan Komünist Partisi’nin sağ kanat Ruthenberg-Pepper fraksiyonunun önderi ve Stalin-Bukharin ittifakı boyunca partinin başıydı. 1929 Yılında Stalin sağcı müttefiklerine saldırdığında Amerikan Partisi’nin başkanlığından alındı, ardından da partiden atıldı. Bunun ardından, 2. Dünya Savaşı’nda dağılana kadar bağımsız bir örgüte önderlik yaptı. Lovestone daha sonra, AFL-CIO Başkanı George Meany’nin dış ilişkilerle ilgili soğuk savaş uzmanı oldu. [20] Henri Barbuse (1873-1935). Fransız Komünist Partisi’ne katılıp Stalin’in ve İsa’nın biyografilerini yazan pasifist bir roman yazarı. Stalinistler tarafından gerçek mücadelelerin yerine ikame edilen savaş ve faşizm karşıtı şekilsiz kongreleri destekledi. Heinrich Mann (1871-1950). Thomas Mann’ın kardeşi Alman yazar. 1933-40 yılları arasında Fransa’da sürgünde kaldıktan sonra ABD’ne gitti ve ölene kadar orada yaşadı.

55


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

yeni bir enternasyonalin gerekliliği ve ilkeleri üzerine dörtlü açıklama

Ü

belge

zerlerine düşen büyük tarihsel sorumluluğun bütünüyle farkında olan imzacı örgütler, oybirliğiyle, güçlerini devrimci proleter hareketi uluslararası düzeyde yeniden canlandırmak için ortak çalışmak üzere birleştirmeye karar vermiştir. Bu örgütler, faaliyetlerine temel olarak şu ilkeleri koyarlar: Desteğini reformizmden (Sosyal Demokrasi, İkinci Enternasyonal, Uluslararası Sendikalar Federasyonu bürokrasisi) alan emperyalist kapitalizmin ölümcül krizi, zorunlu bir şekilde, reformist politikalarla ilişkilerin kesilmesi; iktidarın zaptı için devrimci mücadele ve kapitalist toplumun sosyalist topluma dönüşmesinin tek aracı olarak proletarya diktatörlüğünün kurulması sorununu gündeme getirmektedir. Proleter devrim sorunu, doğası gereği uluslararası bir karaktere sahiptir. Proletarya, tam bir sosyalist toplumu, yalnızca dünya çapında işbölümü ve işbirliği temelinde inşa edebilir. Bu yüzden, bu açıklamayı imzalayanlar, proletarya enternasyonalizminin temellerini oyan “tek ülkede sosyalizm“ teorisini kesinlikle reddederler. Sosyalist devrimin uluslararası karakteri bahanesi altında kendi ülkeleriyle ilgili olarak beklenti içinde bir edilgenliğin savunusunu yapan ve bu yolla proletaryayı faşizmin eline teslim eden Avusturya-Marksistlerinin, merkezcilerin ve sol reformistlerin teorisi de en az bunun kadar enerjik biçimde reddedilmelidir. Şimdiki tarihsel koşullar altında iktidarın zaptından yan çizen proleter

1. 2. 3.

Uluslararası Sol Muhalefet (BolşevikLeninist), SAP (Almanya Sosyalist İşçi Partisi), OSP (Hollanda Bağımsız Sosyalist Partisi) ve RSP (Hollanda Devrimci Sosyalist Partisi) tarafından 26 Ağustos 1933 tarihinde imzalanan bu belge The Militant‘ın (ABD), 23 Eylül 1933 tarihli sayısında yayımlandı.

56


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Ekim Devrimi’nden doğmuş, emperyalizm çağındaki proleter politikanın ilkelerini koymuş ve dünya proletaryasına iktidar uğruna devrimci mücadelede ilk dersleri vermiş olan Üçüncü Enternasyonal bu tarihsel çelişkiler zincirine kurban gitmiştir.

bir parti ihanetlerin en büyüğünü işler. Bir ülkenin zafer kazanmış proletaryası, işçi sınıfı en azından birkaç ileri ülkede siyasi iktidarı alana kadar ister istemez tamamlanmamış ve çelişkili kalan sosyalist inşayla kendi ulusal diktatörlüğünü güçlendirmek zorundadır. O, bununla eş zamanlı olarak, bütün çabasını sosyalist devrimin diğer ülkelere yayılmasına yönlendirmelidir. İktidarın zaptının ulusal karakteri ile sosyalist toplumun uluslararası karakteri arasındaki çelişki, yalnızca cüretkâr devrimci eylem yoluyla çözülebilir. Ekim Devrimi’nden doğmuş, emperyalizm çağındaki proleter politikanın ilkelerini koymuş ve dünya proletaryasına iktidar uğruna devrimci mücadelede ilk dersleri vermiş olan Üçüncü Enternasyonal bu tarihsel çelişkiler zincirine kurban gitmiştir. Sosyal Demokrasi’nin haince rolü ve Komünist Partilerin olgunlaşmamışlığı ile deneyimsizliği, Doğu’daki ve Batı’daki savaş sonrası devrimci hareketlerin yolda kalmasına yol açtı. Geri kalmış bir ülkedeki proletarya diktatörlüğünün yalıtılmış konumu, her zaman tutucu ve ulusallıkla sınırlı Sovyet bürokrasisine olağanüstü bir güç sağladı. Komintern’in Sovyet önderliğine kölece bağımlılığı da yeni bir ağır yenilgiler dizisine, Komünist Partilerin teorik ve pratik olarak bürokratik yozlaşmasına ve onların örgütsel olarak güçsüzleşmelerine yol açtı. Dahası, Komintern, yalnızca tarihsel rolünü yerine getirme becerisine sahip olmadığını kanıtlamakla kalmamış; aynı zamanda, devrimci hareketin yolunun üzerinde giderek daha fazla engel haline gelmiştir. Faşizmin Almanya’daki yükselişi, işçi sınıfı örgütlerini belirleyici bir deneyden geçirmiştir. Sosyal Demokrasi, Rosa Luxemburg’un ona atfettiği sıfatı bir kez daha doğrulamış ve ikinci kez “kokan bir ceset“ olarak açığa çıkmıştır. Reformist örgütlerin,

4.

5.

düşüncelerin ve yöntemlerin üstesinden gelinmesi, işçi sınıfının kapitalizm üzerinde zafer elde etmesinin gerekli ön koşuludur. Almanya’daki olaylar, en az bu kadar güçlü şekilde, Üçüncü Enternasyonal’in çöküşünü de gözler önüne sermiştir. Almanya Komünist Partisi, ondört yıllık varlığına, devasa mücadelelerde edinilmiş deneyimlere, Sovyet devletinin manevi desteğine ve yaygın propaganda araçlarına rağmen, devrimci bir parti için olağanüstü uygun ağır ekonomik, toplumsal ve siyasi kriz koşullarında, mutlak bir devrimci yetersizlik sergilemiştir. Böylece o, üyelerinden çoğunun kahramanlığına karşın, tarihsel rolünü yerine getirme konusunda bütünüyle yetersiz hale geldiğini göstermiştir. Dünya kapitalizminin durumu; çalışan kitleleri daha önce tanık olunmamış bir sefalete sürükleyen ürkütücü kriz; sömürgelerdeki ezilen kitlelerin devrimci hareketi; dünya çapında faşizm tehlikesi; bütün insanlık kültürünü imha ile tehdit eden yeni bir savaşlar çevrimi. Bunlar, proleter öncünün yeni bir (Dördüncü) Enternasyonal’de sıkı sıkıya bir araya gelmeye zorlayan koşullardır. Bu açıklamanın imzalayıcıları, kendilerini, bütün güçlerini bu Enternasyonal’in Marx ve Lenin tarafından konulmuş sağlam kuramsal ve stratejik ilkeler temelinde, mümkün olan en kısa sürede kurulmasına yönlendirmekle yükümlü kılmaktadırlar. İmzacılar, reformizmden ve bürokratik merkeziyetçilikten (Stalinizm) gerçekten uzaklaşarak devrimci Marksist politikaya yönelen bütün örgütlerle, gruplarla ve hiziplerle işbirliğine hazır olmakla birlikte, aynı zamanda, yeni Enternasyonal’in reformizme ya da merkezciliğe yönelik hiçbir uzlaşmaya hoşgörü gösteremeyeceğini ilan ederler. İşçi sınıfı hareketinin gerekli birliğine, reformist

6.

7.

8.

57


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Devrimci işçilerin iradesini bastırmış ve kırmış olan reformist bürokrasi, sosyal demokrasiyi ve sendikaları, milyonlarla sayılan üyelerine rağmen etkisiz yapılara dönüştürdü. Stalinist bürokrasi, parti içi demokrasi ile birlikte Komintern’i de boğmuştur.

ve devrimci düşüncelerin bulanıklaştırılmasıyla ya da Stalinist politikalara uyarlanma yoluyla değil; yalnızca, her iki müflis enternasyonalin politikalarıyla mücadele ederek ulaşılabilir. Yeni Enternasyonal, görevinin üstesinden gelmek için, ayaklanma, proletarya diktatörlüğü, devletin sovyet biçimi vb. konulardaki devrimci ilkelerden herhangi bir sapmaya izin vermemek zorundadır. SSCB, sınıfsal zemini, toplumsal temelleri ve su götürmez bir biçimde hüküm süren mülkiyet biçimleri itibarıyla, bugün bile bir işçi devleti; yani, sosyalist toplumun kurulması için bir araç olmaya devam etmektedir. Yeni Enternasyonal, Sovyet devletinin emperyalizme ve içerideki karşı-devrime karşı savunusunu, en önemli görevlerinden biri olarak bayrağında yazacaktır. Tam da SSCB’nin devrimci savunusu, üzerimize, bütün dünyadaki devrimci güçlerin Stalinist Komintern’in bozucu etkisinden kurtulması ve yeni bir Enternasyonal’in inşası biçimindeki zorunlu görevi yüklemektedir. Sovyetler Birliği’nin başarıyla savunusu, yalnızca, uluslararası proleter örgütlerin Sovyet bürokrasisinden tam bağımsızlığıyla ve bu bürokrasinin yanlış yöntemlerinin gerçek yüzünü çalışan kitleler önünde yorulmak bilmeksizin açığa çıkarılmasıyla mümkündür. Parti içi demokrasi, devrimci proleter partilerin hem ulusal hem de uluslararası ölçekte sağlıklı gelişmesinin gerekli ön koşuludur. Eleştiri özgürlüğü, baştan aşağı bütün görevlilerin seçimi ve parti aygıtının taban tarafından denetimi olmaksızın, gerçekten devrimci bir parti mümkün değildir. Yasadışı koşullar altında gizliliğin gerekleri, devrimci bir partinin iç yaşamını bütünüyle değiştirir ve geniş

9.

10.

58

tartışmaları ve seçimleri bütünüyle olanaksız kılmasa bile zorlaştırır. Ama en zor durumlarda ve koşullar altında bile, partiye ilişkin doğru bilgilendirme, eleştiri özgürlüğü ve önderlik ile parti çoğunluğu arasında gerçek bir içsel birlik biçimindeki sağlıklı bir parti içi işleyişinin temel gerekleri önemini olduğu gibi korur. Devrimci işçilerin iradesini bastırmış ve kırmış olan reformist bürokrasi, sosyal demokrasiyi ve sendikaları, milyonlarla sayılan üyelerine rağmen etkisiz yapılara dönüştürdü. Stalinist bürokrasi, parti içi demokrasi ile birlikte Komintern’i de boğmuştur. Yeni Enternasyonal ve ona katılan partiler, bütün iç yaşamlarını demokratik merkeziyetçilik temeli üzerinde kurmak zorundadırlar. İmzacılar, yetkili temsilcilerden oluşan bir sürekli komisyon oluşturmuş ve ona şu görevleri vermişlerdir: - Yeni Enternasyonal’in ana sözleşmesi olarak bir programatik bildirgeyi hazırlamak; - Günümüz işçi hareketi içindeki örgütlerin ve eğilimlerin eleştirel bir çözümlemesini (bildirgeye kuramsal açıklama) yapmak; - Proletaryanın devrimci stratejisine ilişkin bütün temel konularda tezler geliştirmek; - İmzacı örgütleri tüm dünyada temsil etmek.

11.

İmzacılar: E. Bauer – Uluslararası Sol Muhalefet (Bolşevik-Leninist) J. Schwab – SAP (Almanya Sosyalist İşçi Partisi) P.J. Schmidt – OSP (Hollanda Bağımsız Sosyalist Partisi) H. Sneevliet – RSP (Hollanda Devrimci Sosyalist Partisi) HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

bütün devrimci proleter örgütlere ve gruplara açık mektup

H

belge

Aldatılmış ve hayal kırıklığına uğramış kitlelerin güven duymadıkları bir partinin gecikmiş çağrısıyla silaha sarılmasını beklemek ve onlardan bunu talep etmek mümkün değildir. Proleter devrim, iflas etmiş bir önderliğin buyruklarıyla, doğaçlama olarak gerçekleşmez.

itler’in, “muazzam” iki işçi sınıfı partisinin -üstelik bunlardan biri SSCB’ye yaslanıyor- en küçük bir direnişiyle karşılaşmaksızın iktidarı alışı, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerdeki iç çürümeyi tam olarak açığa çıkarmıştır. Dört örgüt (Uluslararası Komünist Birlik/ Bolşevik- Leninist; Hollanda’dan, Devrimci Sosyalist Parti ve Bağımsız Sosyalist Parti; Almanya Sosyalist İşçi Partisi/SAP), Dördüncü Enternasyonal’in kurulması tarihsel görevini ilk olarak 1933 Ağustosu’nda programatik bir belgede [Yeni Bir Enternasyonalin Gerekliliği ve İlkeleri Üzerine Dörtlü Açıklama (1933)] formüle etmişti. O tarihten bu yana gelişen olaylar, önümüzde başka bir yol olmadığını inkâr edilemez biçimde doğrulamaktadır. Avusturya proletaryasının imhası[1], parti çıkmaz bir sokağa girdikten sonra oportünist politikalar yüzünden yönünü yitirmiş olan kitlelere son dakikada ayaklanma çağrısı yaparak zafer kazanılamayacağını göstermiştir. Zaferi, işçi sınıfı hareketinin bütün alanlarında devrimci politikalarla sistemli olarak hazırlamak gerekiyor. Bu dersin aynısı, İspanyol proletaryasının imhasından[2] çıkmaktadır. Burjuvaziyle blok oluşturmak için emekçilere sırt çevirmeye, hiç bir koşul altında, özellikle de devrim sırasında, izin verilemez. Aldatılmış ve hayal kırıklığına uğramış kitlelerin güven duymadıkları bir partinin gecikmiş çağrısıyla silaha sarılmasını beklemek ve onlardan bunu talep etmek mümkün değildir. Proleter devrim, iflas etmiş bir önderliğin buyruklarıyla, doğaçlama olarak gerçekleşmez. Devrim, önderliği elde etmesi için partiye duyulan güveni pekiştirmeyi hedefleyen, öncüyü sınıfın bütünüyle kaynaştıran ve

Bu belge ABD İşçi Partisi’nin yayın organı New Militant’ın (ABD), 3 Ağustos 1935 tarihli sayısında yayımdı.

59


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Sosyal Demokrasi, bütün ülkelerde, dünyanın dört bir yanında, kapitalizmin çürümesine rağmen, burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanı olmayı sürdürmekte ve faşizme karşı kendini savunmada kitleleri seferber etme yeteneğinden bütünüyle yoksun olduğunu gözler önüne sermektedir.

60

proletaryayı kentlerdeki ve kırlardaki bütün sömürülenlerinin önderi haline getiren sürekli ve uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi içinde hazırlamak zorundadır. Reformizmin en önemli kesiminin (bütünüyle paslanmış Alman Sosyal Demokrasisinin) rezilce çöküşünün ardından İkinci Enternasyonal’in “sol kanadı”, Avusturya ve İspanya’da iflas etmişti. Ancak bu ürkütücü dersler, hiçbir iz bırakmadan geçiştirilmiş; reformizmin parti ve sendikalar içindeki önder kadroları, iliklerine kadar yozlaşmıştır. Kişisel çıkarları ve yurtsever düşünceleri onları burjuvaziye bağlamaktadır; tek kelimeyle, onlar sınıf mücadelesi yolunu seçemezler.

Sosyal demokrasi burjuvazinin savaş arabasına bağlanmıştır İkinci Enternasyonal’in partileri, Belçikalı başkanlarının, emekçi kitleler zararına, bankaları kurtarmak için mali sermayenin ilk işaretiyle Katolik ve liberal komisyoncularla el birliği yapmasına sessizce razı oldular. Vandervelde’nin ardından, Karl Marx’ın mağrur eleştiricisi ve bir “Plan”ın fikir babası olan de Man çıktı. “Sol” merkezci Spaak bile bakanlık üniforması giyme karşılığında sosyalist muhalefete ihanet etmekten geri kalmadı.[3] Fransız Sosyalist Partisi, bütün bu derslere ve uyarılara aldırmaksızın “cumhuriyetçi” burjuvazinin eteğine yapışmayı sürdürüyor; Radikallerin dostluğuna, proletaryanın devrimci gücünden daha fazla umut bağlıyor. Sosyal Demokrasi, bütün ülkelerde, dünyanın dört bir yanında; Hollanda’da, İskandinavya’da ve İsviçre’de kapitalizmin çürümesine rağmen, burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanı olmayı sürdürmekte ve faşizme karşı kendini savunmada kitleleri seferber etme yeteneğinden bütünüyle yoksun olduğunu gözler önüne sermektedir. O, İşçi Partisi’nin seçim başarılarının onu bir kez daha iktidara getirmesi

durumunda, sonuç, İngiltere’nin barışçıl biçimde sosyalizme dönüşümü değil ama emperyalist gericiliğin pekişmesi; yani, İşçi Partisi önderliğinin iflasını kaçınılmaz biçimde ortaya koyacağı bir iç savaş dönemi olur. Bu parlamenter ve sendikacı ahmaklar, İngiltere’deki faşizm tehlikesinin kıtadakinden daha az olmadığına henüz ikna olmuş değiller. ABD’deki krizin fırtınalı gelişimi, “Roosevelt planı” lafazanlığı eliyle vaazedilen olasılıklar arka planına aykırı biçimde, bitmek tükenmek bilmeyen grevler dizisi ve işçi sınıfı örgütlerinin gelişimi, işçi sınıfı hareketi içindeki son derece tutucu ve burjuva güçlere rağmen artmaktadır. Stalinist partiye gelince, Litvinov’un[4] SSCB’nin Amerikan emperyalizmi tarafından tanınması karşılığında Amerikan komünistlerini açıkça terk eden resmi açıklamaları, onun elini kolunu bağlamış durumda. Bileşimleriyle ya da programlarıyla proleter partilerle ortak hiç bir yanı olmayan diğer partilerle (Köylü-İşçi Partisi[5]) sürdürdüğü onlarca ilkesiz manevra ve tasfiyeci girişim sonucu çürümüş olan bu Stalinist parti, kendisini, Stalinist diplomasinin ABD’deki hizmetçisi olarak Moskova’dan gelen emirlere göre faaliyet gösteren bir radikal aydın hareketi rolüyle sınırlandırmaktadır. Oysa Amerikan kapitalizminin giderek derinleşen krizi, işçilerin geniş kesimlerini yarı taşralı uykularından uyandırıyor; onların sahip oldukları burjuva ve küçük burjuva yanılsamaları adım adım dağıtıyor; proletaryayı daha kapsamlı sınıf eylemlerine zorluyor (Toledo, Minneapolis, San Francisco) [6] ve devrimci Marksist partiye, Amerikan işçi sınıfının gelişmesi ve örgütlenmesi üzerinde yaygın ve derinlemesine bir etki sahibi olma fırsatı yaratıyor. Özellikle Amerikan emperyalizminin paramparça olması dünya proletaryası için büyük önem taşıdığı için, Dördüncü Enternasyonal’e ve


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k onun Amerikan şubesine düşen tarihsel rol, yalnızca yenidünya ile sınırlı olmayan, dünya çapında özel bir öneme sahiptir.

Komünist Enternasyonal’in dünya üzerine ürkütücü çöküşü

Bu yönetici klik zulüm, sahtekârlık, tahrifat ve kanlı baskı yöntemleriyle, Marksist düşüncenin her türlü ifadesinin önünü en baştan kesmeye çabalamaktadır. Gerçek Leninizm, dünyanın hiç bir yerinde, SSCB’de olduğu kadar vahşi bir kovuşturmaya uğramamaktadır.

Bu arada, Üçüncü Enternasyonal, varlığının ilk beş yılında elde etmiş olduğu etkiden ve saygınlıktan geriye kalan kırıntıları heba etmekten başka bir şey yapmıyor. Komünist Enternasyonal, Avusturya’da ve İspanya’da, son derece uygun koşullara rağmen biraz olsun etkili bir örgüt oluşturmayı becerememekle kalmamış; işçilerin gözünde devrimci parti düşüncesinin saygınlığını sistematik olarak zedelemiştir. Saar referandumu[7], Alman proletaryasının yalnızca Sosyal Demokrasi’ye değil, - Hitler’e böylesine aşağılık biçimde teslim olan- Komünist Partiye duyduğu güveni de son kırıntısına kadar yitirdiğinin kanıtıdır. 12 yıllık ölümcül politikaların sorumluluğunu taşıyan Komünist Enternasyonal’in şubeleri, Büyük Britanya’da, Belçika’da, Hollanda’da, İskandinavya’da, Kuzey ve Güney Amerika ile Doğu’da, içinde bulundukları belirsizlikten kurtulmaktan acizdirler. Komünist Enternasyonal’in, Alman bozgunundan sonra, maceracı “Üçüncü Dönem” politikasının[8] yerine ne pahasına olursa olsun teslimiyetçi birleşik cephe politikasını geçirdiği doğrudur. Bununla birlikte, onun bu son dönüşünün en büyük başarıyı elde ettiği Fransa’daki deneyim, bütün çelişki ve zigzaglarıyla Komünist Enternasyonal’in proleter devriminin üzerinde bir fren işlevini korumayı başarabildiğini göstermektedir. Doğrudan faşist tehlike karşısında işçi milislerinin oluşturulmasını reddeden; iktidar mücadelesinin yerine kendi acil talepler programını ve parlamentarizm politikasını geçiren Komünist Enternasyonal, en kötü pasifist ve reformist yanılsamaların yayıcısıdır. O, sola karşı Sosyalist

Parti’nin sağ kanadına eylemsel destek vermekte, proleter öncünün moralini bozmakta ve faşistlerin iktidarı almasının önündeki engelleri temizlemektedir. Nihayet, Komünist Enternasyonal’in kurucusu olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi, proletarya diktatörlüğünü Stalin’in tutucu despotluğuna dönüştürmüş olan denetim dışı bürokrasi tarafından son geçtiğimiz birkaç yıl içinde bütünüyle ezilmiştir. Bu yönetici klik zulüm, sahtekârlık, tahrifat ve kanlı baskı yöntemleriyle, Marksist düşüncenin her türlü ifadesinin önünü en baştan kesmeye çabalamaktadır. Gerçek Leninizm, dünyanın hiç bir yerinde, SSCB’de olduğu kadar vahşi bir kovuşturmaya uğramamaktadır.

Stalin Komünist Enternasyonal’in ölüm kararını imzalamıştır Komünist Enternasyonal’in en son oportünist manevrası, Milletler Cemiyeti’ne yönelik Sovyet dış politikasıyla ve Fransız emperyalizmiyle askeri işbirliğiyle yakından bağlantılıdır. SSCB’nin egemen bürokrasisi, açıkça, Komünist Enternasyonal’in bir savaş tehlikesi karşısında kendisine herhangi bir yardım sağlamaktan aciz olduğu ve aynı zamanda Sovyet diplomasisinin faaliyetlerini engellediği yargısına varmıştır. Komünist Enternasyonal’in Sovyet üst tabakasına küçük düşürücü ve tamamen kölece bağımlılığı, özellikle çarpıcı bir ifadesini, Stalin’in Fransız emperyalizminin ulusal savunmasını onaylayan son açıklamasında bulmaktadır. Komünist Enternasyonal’in önderi, bir emperyalist bakan aracılığıyla, Fransız Komünist Partisi’ne, Fransız burjuvazisiyle bugünlerde bir yurtsever ateşkes anlaşmasına varması için talimat gönderdi. Bu yolla, neredeyse 7 yıldan bu yana kongresini toplamayan Üçüncü Enternasyonal, şimdi, enternasyonalist duruşunu terk ederek en sınırsız ve aşağılık yurtseverle-

61


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k rin konumuna geçmiş durumda. Sürekli olarak ertelenen Yedinci Kongre toplansın ya da toplanmasın, Üçüncü Enternasyonal yeniden canlandırılmayacaktır. Stalin-Laval bildirisi[9], onun ölüm belgesidir.

Sovyet bürokrasisinin uluslararası devrime ihaneti, dünya proletaryasını oldukça geriletmiştir. Devrimci öncünün karşı karşıya kaldığı zorluklar inanılmaz ölçüde büyüktür. Yine de onun şimdiki durumu, son savaşın öngününde olduğundan çok daha iyidir.

62

lar. Sovyet diplomasisi, “Birleşik Cephe” ve hatta “örgütsel birlik” kılıfı altında, sınıf bilinçli işçilerin arkasından, her iki Enternasyonalin şubeleri ve Sovyet devletiyle askeri işbirliği içinde olan ülkelerin burjuvazileri arasında bir Yeni bir kıyımın sınıf barışı hazırlıyor. Böylece, yeni bir ve ihanetin eli kulağında Bu arada kapitalizmin yıkıcı güçleri, savaşın patlaması, kaçınılmaz olarak, kendi şeytani işleyişini sürdürüyor. 4 Ağustos 1914’tekini aratacak yeni Dünya ekonomisinin parçalanması, ihanetlere yol açacaktır. [10] on milyonlarla ölçülen işsizlik ve köy- Bugün, 1915’teki lülüğün yıkımı, kaçınılmaz biçimde, “solcular”dan daha güçlüyüz sosyalist devrim görevini gündeme Sovyet bürokrasisinin uluslararası getirmektedir. Düzenden nefret eden devrime ihaneti, dünya proletaryasını ve uyanan emekçiler bir çıkış yolu arı- oldukça geriletmiştir. Devrimci öncüyorlar. İkinci ve Üçüncü Enternasyo- nün karşı karşıya kaldığı zorluklar nallerin yerlere kapanması, çökmesi inanılmaz ölçüde büyüktür. Yine de ve çürümesi proletaryayı devrimci bir onun şimdiki durumu, son savaşın önderlikten yoksun bırakmakta, öngününde olduğundan çok daha küçük burjuva kitleleri umutsuzluğa iyidir. O zamanlar kapitalizm çok sevketmektedir. İflas etmiş önderlikler, güçlü ve neredeyse yenilmez gibi göfaşizmin zafer kazanmasının sorum- rünüyordu. Enternasyonal’in yurtseluluğunu proletaryanın “pasifliğine” verliğe aniden çökmesi, Lenin için bağlamaya çalışıyorlar. Böylece, si- bile tümüyle sürpriz olmuştu. Devyasi ihanete iftiracılık eklenmektedir. rimci unsurlar, her yerde hazırlıksız Çözülmez çelişkilerin pençesinde yakalanmıştı. İlk uluslararası konfeharmanlanan kapitalizm, halkları rans, sayısal olarak çok az ve çoğunyeni bir katliama sürüklemeye hazır- luğu kararsız bir bileşimle, savaşın lanıyor. Bakanlar ve diplomatlar, bitmesinden bir yıldan fazla zaman açıkça, savaşın önümüzdeki bir yıl geçtikten sonra gerçekleşmişti. Deviçinde mi yoksa üç yıl içinde mi pat- rimci kadroların biçimlenmesi yavaş layacağı üzerine tahminlerde bulunu- ilerledi. Proleter devrimin olabilirliği, yorlar. Birbirleriyle rekabet içinde “Zimmerwaldcılar”ın[11] çoğunluğu taolan bütün hükümetler, en yıkıcı araç- rafından bile yadsınmıştı. Yalnızca salarını hazırlıyor ve bu yolla, 1914-18 vaşın kırkıncı ayında Rusya’da savaşıyla karşılaştırılamayacak kadar kazanılan Ekim zaferi, Üçüncü Enterdehşetli olacak bir patlamayı her açı- nasyonal’in oluşumunu hızlandırarak bu durumda bir değişiklik yarattı. dan hızlandırıyorlar. Sözde işçi sınıfı partilerinin ve sendi- Bugün, kapitalizmin içsel güçsüzlüğü kaların liderleri barışın güzelliklerine ve çürüyüşü, faşist demagojinin başövgüler diziyor, “silahsızlanma” hak- lıca konusu olarak işe yarayacak kında gevezelik ediyor, hükümetlerine kadar belirgindir. ABD’deki ağır aralarında barışmalarını öğütlüyor, krizde, en az onun kadar ağır işsizçalışan kitleler arasında Milletler Ce- likte, Roosevelt’in ekonomik maceramiyeti’ne ilişkin umutlar canlandırıyor cılığında, grevlerin seyrinde ve bütün ve aynı zamanda “ulusal savunma” işçi sınıfı örgütlerinde yaşanan kaydavasına -yani kaçınılmaz savaşla- naşmada, ilk kez Kuzey Amerika’daki rıyla birlikte burjuva egemenliğinin devrimci hareketin muazzam gelişsavunusuna- bağlılık yemini ediyor- mesinin koşulları ortaya çıkmıştır. İlk


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Enternasyonal’in ve onun ulusal şubelerinin gerçek birliği, yalnızca sosyal yurtseverlerle ilişkileri kopartarak oluşturulabilecek olan devrimci Marksist bir temel üzerinde garanti altına alınabilir.

mahkum ettiği gerçeğini bıkmaksızın anlatmaktır. Program ve taktiklerine aldırmaksızın bütün işçi sınıfı örgütlerinin “birliği” sloganı, bugünlerde, merkezciler tarafından cansiperane bir şekilde propaganda ediliyor; bu slogan, daha uzak görüşlü olan ve haklı olarak dışlanmaktan korkan reformistlerce ustalıkla istismar ediliyor. Merkezciler, sıkça, yeni bir Enternasyonal düşüncesinin yerine, iki eski Enternasyonali birleştirme düşüncesini geçiriyorlar. Gerçekte Sosyal Demokrat ya da Stalinist türde reformistlerle ve sosyal yurtseverlerle birlik, son tahlilde, ulusal burjuvaziyle birleşmek; bunun sonucunda proletaryayı, özellikle de savaşın patlaması durumunda, kaçınılmaz olarak hem uluslararası hem de ulusal düzeyde bölmek anlamına gelir. Enternasyonal’in ve onun ulusal şubelerinin gerçek birliği, yalnızca sosyal yurtseverlerle ilişkileri kopartarak oluşturulabilecek olan devrimci Marksist bir temel üzerinde garanti altına alınabilir. Proleter birliğin ilkeli koşulları ve güvenceleri konusunda Ne pahasına olursa olsun “birlik”, büyük bir aldatmacadır sessiz kalmak, işçileri kandıran ve Bugünkü muhalif ruh hali ve muha- yeni felaketleri hazırlayan yanılsamalefet eğilimleri asıl olarak MERKEZCİ; ları yaymak için oluşturulmuş koroya yani, sosyal yurtseverlikle devrim ara- katılmaktır. sında bocalayan bir karakter taşı- Yeni dönem, yeni bir maktadır. Geleneksel kitle enternasyonali gerektiriyor örgütlerinin çöküş ve ayrışma süreci İki eski Enternasyonal’in onur kırıcı ve içinde olduğu koşullar altında mer- umutsuz durumu, bunlardan birinin kezcilik, ilerici işçi sınıfı gruplaşmaları gerçek şefinin dünya proletaryasının için bile, çoğu durumda, kaçınılmaz örgütünü diplomatik pazarlıklarda bir geçiş aşamasını ifade eder. Mark- bozuk para gibi kullanırken, diğerinin sistler, bu tür eğilimlerin devrimci yola başkanının kendi kralının sıradan bageçişlerini hızlandırmak için örnek kanı haline gelmesi gerçeği eliyle yeolma ve propaganda yoluyla onlara terince karakterize edilmektedir. Bu ulaşma becerisini sergilemek zorun- aynı derecede iflas etmiş iki bürokradadırlar. Bunda başarılı olmanın ko- sinin ne tür birleşme manevralarına şulu, merkezci önderliğin acımasızca girişebilecekleri bir yana, proletaryaeleştirisi, “İkibuçukuncu Enternasyo- nın birliğini sağlayacak olanlar bunnal”i[12] oluşturma yönündeki çabala- lar değildir ve çözümü göstermek rın teşhiri ve çağımızın devrimci onlara göre değildir. Merkezcilerin, görevlerinin melez ve şekilsiz birlikte- uzlaşmazı uzlaştırma ve yok olmaya likleri peşinen yüz kızartıcı bir iflasa mahkûm parçaları birbirine yamayabaşarılı proleter devrim örneği kitlelerin belleğinde yaşıyor. Son yirmi yılın büyük olaylarının deneyimi, en iyi militanların bilinçlerine kazınmış durumda. Bütün ülkelerde gerçek devrimci örgütler, en azından gruplar var. Onlar, ideolojik kısmen de örgütsel olarak birbirlerine yakından bağlılar. Onlar, daha şimdiden, 1915 Sonbaharı’nda Üçüncü Enternasyonal’i oluşturma hazırlığına girişen “Zimmerwald Solu”yla karşılaştırılamayacak kadar etkili, homojen ve çelikleşmiş bir gücü temsil ediyorlar. Reformist partilerin ve sendikaların içinde muhalefet grupları ortaya çıkıyor ve güçleniyor. Bunların bir kısmı bağımsız örgütlenmeler halini alıyor. Komünist Enternasyonal’in şubeleri içindeki hapishane rejiminden dolayı, daha sessiz ve örtülü bir karakter sergilemekle birlikte, buralardaki muhalefet de gelişiyor. SSCB’de bile, sürekli yeni temizliklere ve baskılara duyulan gereksinim, bürokrasinin, nefret ettiği Marksist eleştiri ruhunu ortadan kaldırmaktan aciz olduğunun kanıtıdır.

63


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

“Ulusal savunma” gerici yalanına karşı, ulusal devletin devrimci imhası sloganını yükseltmek gerekiyor. Kapitalist Avrupa tımarhanesinin karşısına, Dünya Birleşik Devletleri’ne gidişin bir aşaması olarak Avrupa Sosyalist Birleşik Devletleri programını çıkarmak gereklidir.

rak kurtarma yönündeki çabaları, en baştan başarısızlığa mahkumdur. Yeni dönem, yeni bir Enternasyonal’i gerektiriyor. Bu yolda başarılı olmanın başlıca koşulu, gerçek proleter devrimcilerin, Marx’ın ve Lenin’in izleyicilerinin ortak bir program üzerinde ve ortak bir bayrak altında ulusal ve uluslararası düzeyde sıkıca birleşmeleridir. Bütün ülkeler için özdeş rota sunma yönündeki herhangi bir çaba ölümcül olacaktır. Marksistler (devrimci sosyalistler, enternasyonalistler, BolşevikLeninistler), ulusal koşullara, eski işçi sınıfı örgütlerinin ayrışma düzeylerine ve son olarak da verili durumdaki güçlerine bağlı olarak, bazen bağımsız bir örgüt biçiminde bazen de eski partilerin ya da sendikaların içinde hizip görünümü altında ortaya çıkabilirler. Bu hizip çalışması, elbette, içinde bulunulan zamandan ve mekândan bağımsız olarak, Dördüncü Enternasyonal’in, eski örgütlerin devrimci unsurlarının yeniden gruplaşması yoluyla ya da bağımsız örgütler aracılığıyla oluşturulabilecek yeni partilerinin inşası yolunda bir aşama işlevini görür. Ancak bunlar, hangi alanda ve hangi yöntemle faaliyet gösteriyor olurlarsa olsunlar, mutlak ilkeler ve yalın devrimci sloganlar adına konuşmakla yükümlüdürler. Onlar, işçi sınıfıyla saklambaç oynamazlar; amaçlarını gizlemezler; ilkesel mücadelelerin yerine diplomasiyi ve tertipleri geçirmezler. MARKSİSTLER HER ZAMAN VE HER KOŞUL ALTINDA OLANI AÇIKÇA SÖYLERLER.

Savaşı yalnızca devrim ortadan kaldırır İnsanlar için ölüm kalım sorunu olan savaş tehlikesi, işçi sınıfı içinde faaliyet gösteren bütün grup ve eğilimler için en önemli sınavdır. “Barış için mücadele”, “savaşa karşı mücadele”, “savaşa karşı savaş” ve benzeri sloganlar, onlara devrimci mücadele yöntemlerinin propagandası ve uygu-

64

lanması eşlik etmediğinde, içi boş ve aldatıcı ifadelerdir. Savaşa son vermenin tek yolu burjuvazinin üstesinden gelmektir; burjuvazinin üstesinden gelmenin tek yolu ise devrimci eylemden geçer. “Ulusal savunma” gerici yalanına karşı, ulusal devletin devrimci imhası sloganını yükseltmek gerekiyor. Kapitalist Avrupa tımarhanesinin karşısına, Dünya Birleşik Devletleri’ne gidişin bir aşaması olarak AVRUPA SOSYALİST BİRLEŞİK DEVLETLERİ programını çıkarmak gereklidir. Marksistler, “silahsızlanma”, “hakem usulü” ve “halklar arasında dostluk” (yani kapitalist hükümetler arasında dostluk) vb. pasifist sloganları, halk kitleleri için afyon olarak değerlendirir ve kesinlikle reddederler. İşçi sınıfı örgütleriyle küçük burjuva pasifistleri (Amsterdam-Pleyel Komitesi vb. girişimler) arasındaki birlikler, işçi sınıfının dikkatini yaşamsal mücadelesiyle ilgili gerçeklikten uzaklaştırıp onu aciz gösterilerle aldatarak, emperyalizme en mükemmel hizmeti sunmaktadırlar. Savaşa ve emperyalizme karşı mücadele, herhangi bir özel “komite”nin işi olamaz. Savaşa karşı mücadele, devrime hazırlanmaktır; yani, işçi sınıfı partilerinin ve Enternasyonal’in işidir. Marksistler, bu çok büyük görevi, hiç kıvırmadan, proleter öncüsünün önüne koyarlar. Onlar, cesaret kırıcı “silahsızlanma” sloganına karşılık olarak, ORDUYU ELE GEÇİRME ve İŞÇİLERİ SİLAHLANDIRMA sloganını yükseltirler. Marksizm ile merkezcilik arasında çizilmiş en önemli sınır çizgilerinden biri tam da buradadır. Merkezci, yüksek sesle ifade etmeye bile cesaret edemediği devrimci görevleri yerine getirme yürekliliğine hiç bir zaman sahip olmayacaktır.

IV. Enternasyonal, öncellerinin yolunda devam etmektedir Dördüncü Enternasyonal’in ilk programının yayımlanmasından bu yana


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Bugün, kesin kapitalist çöküş koşullarında, seleflerinin omuzları üzerinde yükselen ve onların zaferlerinden ve yenilgilerinden çıkartılan deneyimlerle güçlenmiş olan Dördüncü Enternasyonal, Batı’nın ve Doğu’nun emekçilerini dünya sermayesinin kalelerine yönelik başarılı bir saldırı için seferber edecektir.

geçen bir buçuk yıllık süre içinde, onun ilke ve düşünceleri uğruna verilen mücadele bir gün bile yatışmamıştır. Ulusal şube ve gruplar sayısal olarak gelişmiş; bunlardan bazıları saflarını ve etkilerini genişletirken, diğerleri daha fazla bir homojenliğe ve iç bütünlüğe ulaşmış; aynı ülkelerdeki örgütler birleşmiş (ABD ve Hollanda); çok sayıda programatik ve taktiksel doküman oluşturulmuştur. Bütün bu çalışmalar, IV. Enternasyonal’in bayrağı altında dünya çapında ilişkilendirilmeleri ve birleştirilmeleri durumunda, kuşkusuz daha hızlı ilerleyecektir. Kapıdaki savaş tehlikesinin, bu görevin tek bir gün bile ertelenmesine tahammülü yoktur. Yeni partiler ve Yeni Enternasyonal yeni bir temel üzerinde oluşturulmalıdır. Bütün diğer görevleri yerine getirmenin anahtarı budur. Yeni devrimci inşanın hızı ve zamanı ile tamamlanması, açıktır ki sınıf mücadelesinin genel seyrine, proletaryanın gelecekteki zaferlerine ve yenilgilerine bağlı olacaktır. Bununla birlikte, Marksistler kaderci değildir. Onlar, tarihsel sürecin kendilerinden önce gündeme getirmiş olduğu bu görevlerin yükünü “tarihsel süreç”e yıkmazlar. Bilinçli bir azınlığın inisiyatifi, bilimsel bir program, açıkça formüle edilmiş hedeflere uygun cesur ve kesintisiz bir ajitasyon ve her türlü belirsizliğin acımasız eleştirisi, proletaryanın zaferi için en önemli faktörlerden biridir. Kaynaşmış ve çelikleşmiş bir devrimci parti olmaksızın sosyalist devrim düşünülemez. Koşullar zor, engeller çok büyük, görevler muazzam ama yine de kötümser olmak ya da cesareti yitirmek için bir neden yok. Proletaryanın uğradığı bütün yenilgilere rağmen, sınıf düşmanının durumu da umutsuz olmayı sürdürüyor. Kapitalizm ölüme mahkumdur. İnsanlığın kurtuluşu yalnızca sosyalist devrimdedir. Enternasyonallerin kısa aralıklarla

birbirini izlemesinin, proletaryanın tarihsel yükselişiyle uyumlu bir iç mantığı vardır. Birinci Enternasyonal, proleter devrimin bilimsel programını geliştirmiş ama kitle tabanına sahip olmayışının kurbanı olmuştu. İkinci Enternasyonal milyonlarca işçiyi karanlıktan çıkarttı, eğitip harekete geçirdi ama tam karar anında, yükselen kapitalizmin çürütmüş olduğu sendikal ve parlamenter bürokrasi tarafından ihanete uğradı. Üçüncü Enternasyonal, ilk kez muzaffer bir proleter devrim örneği üzerine oturdu, ama kendisini, yalıtılmış Sovyet devletindeki bürokrasi ile Batı’daki reformist bürokrasinin değirmen taşları arasında öğütülmüş buldu. Bugün, kesin kapitalist çöküş koşullarında, seleflerinin omuzları üzerinde yükselen ve onların zaferlerinden ve yenilgilerinden çıkartılan deneyimlerle güçlenmiş olan Dördüncü Enternasyonal, Batı’nın ve Doğu’nun emekçilerini dünya sermayesinin kalelerine yönelik başarılı bir saldırı için seferber edecektir. Dünya işçileri birleşin! İmzalar: Hollanda Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (RSAP): P.J.Schmidt, H. Sneevliet. ABD İşçi Partisi (WPUS): A.J. Muste, James P. Cannon. Uluslararası Komünist Birlik (Bolşevik-Leninist) Uluslararası Sekreterliği: Crux (Trotski), Dubois, Martin. SFIO [II. Enternasyonal’in Fransa Şubesi] Bolşevik-Leninist Grubu Kanada İşçi Partisi (WPC): J. MacDonald, M. Spector[13]

Bu belgeye ek olarak, Dördüncü Enternasyonal üzerine “Dörtlü Açıklama”yı (Bkz. Ağustos 1933 tarihli Militant) sunuyoruz. O bildirgenin tek bir satırı bile eskimiş değildir. Şimdiki mektup, “Dörtlü Açıklama”nın son birbuçuk yıllık deneyimin ışığında yeniden ifade edilmesinden ibarettir. Temel ilkeler ve önümüze koyduğu-

65


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k muz büyük görev (Dördüncü Enternasyonal’in hazırlanması ve inşası) konusunda bizimle aynı düşüncede olan bütün partileri, örgütleri, eski partilerin ve sendikaların içindeki şubelerini, bütün devrimci işçi sınıfı birliklerini ve gruplaşmalarını, bu Açık Mektubu onaylayan imzalarını -olası öneri ve eleştirileriyle birlikte- bize iletmeye çağırıyoruz. Bugüne kadar, faaliyetimizle ilişki kurmamış olan örgütsüz yoldaşlar, bundan böyle ortak saflara katılmada gerçekten istekliyseler bizimle temas kurabilirler. Açık Mektubu imzalayan girişimci gruplar, Dördüncü Enternasyonal tavrını benimseyen partiler ve gruplar arasında bir GEÇİCİ İRTİBAT KOMİTESİ oluşturma kararı almış bulunuyor. İrtibat Komitesi, bir bilgilendirme bülteni yayımlamakla görevlendirilmiştir. Bu komite, en kısa süre içinde Dördüncü Enternasyonal’in temel programatik ve taktik dökümanlarını düzenli ve kolektif olarak geliştirme güvencesini verir. Bir uluslararası konferansın hazırlanması konusunda, bize gelecek yanıtlara ve hazırlık faaliyetlerinin genel gidişatına göre karar verilecektir. Geçici İrtibat Komitesi’nin adresi: P. J. Schmidt ya da H. Sneevliet, Paramaribostraat 10 nuis, Amsterdam-W, Hollanda

HHHH Dipnotlar: [1] 1934 Yılı Şubat ayında, Viyana işçileri Engelbert Dollfuss sağcı rejiminin ditatörlüğe yönelmesine karşı bir muhalefet yükselttiler. Ancak, önderlerinin kararsızlığının da etkisiyle yenilgiye uğradılar. Avusturya Sosyal Demokrasisi, Dollfuss rejimini NAZi’lere göre kötünün iyisi olarak destekleyip, işçi sınıfını hedefleyen önlemlerini onaylayarak, ona sü-

66

rekli destek verdiler. Bu tutum Dollfuss’un ve NAZi’lerin varlıklarını güçlendirmelerine fırsat verdi. [2] 1934 Ekiminde, Asturias’daki sağcı Lerroux hükümeti, genel ayaklanmaya yönelen bir genel grevi ezdi. Ekim ve Kasım ayında Lerroux, Evideo kasabasını işçilerden geri almaya ve Asturias komününü ezmeye hazırdı. Bu süreçte işçiler, 3.000 ölü, 7.000 yaralı verdi; 40.000 işçi tutuklandı. [3] Emile Vandervelde (1866-1938). 1929-36 Yılları arasında İkinci Enternasyonal’in başını çekti; çeşitli Belçika hükümetlerinde yer aldı. Hendrik de Man (1885-1953). Belçika İşçi Partisi’nin önderlerinden ve 1933 yılındaki “Çalışma Planı”nın yazarı. Depresyona son vererek üretimi arttırmayı hedefleyen bu planın en önemli noktası, hükümetin kapitalistlerin hisselerini satın almasıydı. De Man, Van Zeeland hükümetinde Maliye Bakanlığı yaptı. Paul Henri Spaak (1899 - ). Belçika İşçi Partisi’ndeki başlıca sol kanat üyelerinden ve Sosyalist Eylem’in editörüydü. 1935’te Belçika hükümetinde bakan; 1950’lerde ise NATO Genel Sekreteri olarak çalıştı. [4] Maxim Litvinov (1876-1951). Eski bir Bolşevik, 1930-39 yılları arasında dışişleriyle ilgili halk komiseri, 1941-43 arasında Birleşik Devletler’de büyükelçi ve 1943-46 yıllarında dışişleri komiser vekili. Stalin onu, demokratik emperyalistlerle işbirliği aradığı zaman “kollektif güvenlik”i kişileştirmede kullandı; Stalin-Hitler paktı ve soğuk savaş dönemlerinde ise kızağa çekti. [5] 1924 yılında ABD’ndeki İşçi Partisi (Komünist Parti), Zinoviev- KamenevStalin üçlüsünün ısrarıyla ve onların daha önceki aşırı solculuklarına tepki olarak, LaFollette türü bir programla, LaFollette ilerici hareketine uyarlanarak Çiftçi-İşçi Partisi’ni kurdu. Kitlelerin küçük desteğiyle kitlesel bir çiftçi-işçi partisi oluşturma yönündeki bu girişim, İşçi Partisi’ni tam bir kargaşa içine soktu ve Parti seçimlere komünist bir adayla katılma kararı almak durumunda kaldı.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k 1934 Yılındaki başlıca üç grev, ard arda grev kaybeden Amerikan işçilerinin durumunu değiştirdi. 1934 Baharındaki Toledo Auto-Lite grevi, militan mücadelenin yeni yöntem ve teknikleriyle göze çarptı. Bu grevde yönlendirici rol oynayan Amerikan İşçi Partisi, İşsizler Sendikası‘nı harekete geçirerek; militan unsurların önderliğinde seferber olan bir işsiz örgütünün, sanayi işçilerinin grevinde ne kadar önemli bir rol oynayabileceğini gösterdi. Minneapolis hayvan sürücülerinin Amerika Komünist Birliği (Troçkist) üyelerinin önderliğindeki 1934 Mayıs ve TemmuzAğustos grevleri, Minneapolis’i, işçileri dağınık olan bir kasabadan bir sendika kasabasına dönüştürmeye başladı ve CIO’ın bir çok büyük grevinde standart teknik haline gelen hareketli grev gözcülüğü gibi çok sayıda yeni grev yönteminin doğmasına önayak oldu. San Francisco liman işçilerinin, bu kentte iki günlük genel greve yol açan 11 hafta grevi, Birleşik Devletler’in batı yakasındaki gemi sanayinde sendikalaşma sürecini başlattı. Bu üç grevin önemine ilişkin ayrıntılı bilgiler, Art Preis’s Labor’s Giant Step’in (New York, Pathfinder Press, 1972) dördüncü bölümünde bulunabilir. [7] Saar: Almanya’nın, aynı zamanda Avrupa’daki başlıca kömür havzası olan batı bölgesi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan Versay Anlaşması, burayı Almanya’dan aldı; yönetimini Milletler Cemiyeti’ne, kömür madenlerinin denetimini ise Fransa’ya verdi. Bu anlaşmaya göre, 1935 yılında yapılacak bir referandumla Saar halkı; a) özerkliği sürdürme, b) Fransa’ya katılma ve c) tekrar Almanya’ya dönme seçeneklerinden birinde karar verecekti. Alman Sosyal Demokratları başlangıçta Saar’ın Almanya’ya dönmesinden yanaydılar; ancak Hitler’in 1933’te iktidarı alması, onların özerkliğini desteklemelerine yolaçtı. Farklı nedenlerle de olsa Uluslararası Komünistler Birliği’nin (ICL) ve Troçkistin tavrı da aynıydı. Alman Komünist Partisi, başlangıçta sözel bir radikalizm sergileyerek sorunun özünden kaçmaya [6]

çalıştı ancak hemen ardından Saar’ın Almanya’ya dönmesini desteklemeye yöneldi. Daha sonra tavrını özerkliği desteklemekten yana koydu. Komünist Parti’nin ve Sosyal Demokrasinin muhalefetine karşın Saar, 13 Ocak 1935 tarihinde ezici bir çoğunlukla yeniden Almanya’ya katılma kararı aldı. [8] “Üçüncü Dönem”. Stalinistlerin 1928’de açıkladıkları şemaya göre kapitalizmin bu son aşaması, onun kaçınılmaz sonu ve yerini sovyetlere terketmesi dönemidir. Komintern’in buradan hareketle son altı yıl boyunca uyguladığı taktikler, aşırı solculuk, maceracılık, sekter “kızıl” sendikalar ve birleşik cepheye muhalefet oldu. 1934’te, “üçüncü dönem” teorisi ve pratiği terkedildi ve onun yerini Halk Cephesi (1935-39) aldı ama bu döneme bir numara verilmedi. “Birinci dönem” 1917-1924 (kapitalist kriz ve devrimci yükseliş); “ikinci dönem” 1925- 1928 (kapitalist stabilizasyon) idi. [9] Fransız-Sovyet saldırmazlık anlaşması, 2 Mayıs 1935 tarihinde Moskova’da ilan edildi. Son resmi bildiri, Fransız Dışişleri Bakanı Laval’ın Stalin, Litvinov ve Molotov’la görüşmesinin ardından açıklandı: “Taraflar, bugünkü uluslararası durumun değerlendirilmesinde; barışı korumada hükümetlere düşen sorumluluğun onları bu konuda samimi çaba göstermeye ve bunun özellikle barışı korumayla ilgili ortak güvencelerini oluşturma çalışmalarına her alanda katılmaya zorladığı konularında tümüyle hemfikirdir. Bu öncelikli görev, onları, ulusal savunmalarını hiç bir biçimde zayıflatmamakla yükümlü kılmaktadır. Bu konuda Bay Stalin, Fransa’nın silahlı kuvvetlerini güvenlik düzeyinde tutmak için oluşturduğu ulusal savunma politikasını anlamakta ve tümüyle onaylamaktadır.” Fransız Komünist Partisi bu işareti aldı ve açıkça sosyal yurtsever oldu. [10] 4 Ağustos 1914’te Alman Sosyal Demokrasisi, savaş öncesindeki “savaşta ve barışta militarizme muhalefet” etme vaadini çiğneyerek, emperyalist hükümetin savaş bütçesi için oy verdi.

67


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Aynı gün Fransız ve Belçikalı Sosyalist partiler birer bildirge yayınlayarak savaşta kendi hükümetlerini destekleyeceklerini ilan ettiler. Bu tarih Marksistler tarafından, İkinci Enternasyonal’in devrimci bir güç olarak çöküşünü betimlemekte kullanıldı. [11] Zimmerwald. (İsviçre) İkinci Enternasyonal’in çöküşünden arta kalan savaş karşıtı ve enternasyonalist akımları yeniden toparlamak için düzenlenen 1915 Eylül konferansının yapıldığı yer. Katılımcıların çoğu, devrimci olmaktan çok merkezciydi. Merkezci karakterine rağmen Zimmerwald Konferansı, yeni bir Enternasyonal yönünde atılmış adımdı. [12] İkibuçukuncu Enternasyonal’e yapılan bu gönderme, 1921 Şubatı’nda, devrimci kitlesel basınç altında İkinci Enternasyonal’i terketmiş olan merkezci parti ve grupların oluşturduğu Uluslararası Sosyalist Partiler Birliği’yle (ya da İkibuçukuncu Enternasyonal) karıştırılmamalı. Bu tanımlamayla anılan ilk grup, 1923 Mayısı’nda İkinci Enternasyonal’le yeniden birleşen o gruptur. Bu dökümandaki “İkibuçukuncu Enternasyonal” tanımı, Stalinistlerin 1934 ve 1935 yıllarında Sosyal Demokratlara yaptığı; İkinci ve Üçüncü Enternasyonal’lerin füzyonunu da içeren organik birlik önerisine atıfta bulunuyor. [13] A. J. Muste (1885-1967). Birinci Dünya Savaşı sırasında işçi hareketiyle ilgilenen protestan bakan ve pasifist. 1920 Yılında, AFL içinde militanlığı, sendikal demokrasiyi ve sanayi sendikacılığını canlandıran; depresyonla birlikte işsizlerin örgütlenmesine katkıda bulunan İlerici Emek Eylemi İçin Kongre’nin (CPLA) kuruluşuna yardımcı oldu. CPLA, 1933’te Amerikan İşçi Partisi’ni örgütledi. Bu parti, 1934 yılında sola kaydı; Muste’nin sekreter olacağı Birleşik Devletler İşçi Partisi’ni (WPUS)

68

oluşturmak amacıyla Amerika Komünist Birliği’yle birleşti. Muste, 1936’da, WPUS Sosyalist Parti’ye katılma kararı aldıktan sonra Marksizm’le ilişkisini keserek kiliseye ve pasifizme geri döndü. 1960’larda, Vietnam savaşına karşı hareketin oluşumunda önder bir rol oynadı. James P. Cannon (1890- ). IWW’nin örgütleyicilerinden, Sosyalist Parti sol kanat önderlerinden ve Amerikan Komünist Partisi’nin kurucularından. Troçki’yle dayanışmasını ifade ettiği için 1928’de Komünist Parti’den atıldı; Sol Muhalefet’in, Sosyalist İşçi Partisi’nin ve Dördüncü Enternasyonal’in oluşumuna önderlik etti. Martin, İtalyan Komünist Partisi Politbürosu’ndan ayrılarak, daha sonra ILO’nun İtalyan seksiyonu haline gelecek olan Bordigist grubu oluşturan Yeni İtalyan Muhalefeti’nin kurucusu Alfonso Leonetti’nin takma adı. ILO Uluslararası Sekretaryası’nın ve 1936 yılı boyunca ICL’nin aktif üyesiydi. Feroci adıyla da tanınan Leonetti, 1933’teki önkonferansa Suze adıyla katıldı; İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeniden İtalyan Komünist Partisi’ne döndü. Jack McDonald ( -1941). Kanada Komünist Partisi’nin kurucularından ve ilk genel sekreteri. 1929’da atılana kadar partinin genel sekreterliğini sürdüren McDonald, Kanada’da Troçkist hareketin kurucularından ve ölene değin önderlerinden biri oldu. Maurice Spector (1898-1968). Kanada Komünist Partisi’nin kurucularından ve yayınının editörü. 1924 Yılında Komünist Parti başkanı, 1928’de Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu üyesi. 1928’de partiden atıldı. Kanada’daki Troçkist hareketin kurucularından. Amerikan hareketi faaliyetinde yeraldı; Moskova Duruşmaları’ndan sonra Troçkist hareketten ayrıldı.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

IV. Enternasyonal içinde revizyonizm:

pabloculuk -1halil çelik

Pabloculuğa karşı mücadeleyi tarihsel bir “hesaplaşma” olarak algılamak yanlış olur. Bu mücadele, doğrudan doğruya günümüzün sorunlarına işçi sınıfı eksenli devrimci çözümler geliştirme ve bunları yaşama geçirme çabasıyla yakından bağlantılıdır.

IV.

Enternasyonal içinde II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda ortaya çıkıp onun geniş bir kesimini egemenliği altına alan revizyonist bir akım olarak Pabloculuğa ilişkin çalışmanın bu bölümünde, onun ortaya çıktığı koşulları ele alacağım. Pablocu revizyonizmin, IV. Enternasyonal’in 1948’de toplanan II. Dünya Kongresi ile başlayan biçimlenme sürecini ise dergimizin bir sonraki sayısında yayımlayacağız. IV. Enternasyonal’in bütün temel pozisyonlarının revizyonu üzerinde yükselen bu Pabloculuk, Stalinizmden başlayarak gerillacılığa, ulusalcı burjuvaziye, ulusal kurtuluş hareketlerine, sendika bürokrasilerine ve her türden radikal küçük burjuva harekete uyarlanmayla damgalanan 60 yıllık oportünist pratiğiyle, devrimci işçi hareketinin ve IV. Enternasyonal’in önündeki başlıca engellerden biri haline gelmiş bir akımdır. Bugün, bu akım, hem ona karşı mücadele içinde 1953’te kurulmuş olan IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) tarafından kuramsal olarak mahkum edilmiş hem de yaşam tarafından layık olduğu yere yerleştirilmiş durumda. Bununla birlikte, Pabloculuğun ana akımı olan örgütü Birleşik Sekreterlik ile onun çeşitli renklerden kopyaları, IV. Enternasyonal’in bütün kuruluş ilkelerini ayaklar altına alarak tuttukları yolda hem ideolojik hem de siyasi-örgütsel anlamda tükenmişken, onların yerini doldurmaya soyunan yeni Pablocu akımlar doğuyor. Geniş emekçi kitlelerin düzene olan öfkesinin kabardığı ve kriz içindeki burjuvazinin çaresizlik içinde kaldığı mevcut koşullar, işçi sınıfının uluslararası sosyalizm çözümünü her zamankinden daha çarpıcı biçimde gündeme getirmişken, Pabloculuğun, bir kez daha ortaya çıkıp, burjuvazinin hizmetine koştuğuna tanık oluyoruz. Onlar, bütün ülkelerde, sermayesini tüketmiş sendika bürokrasilerini yeniden canlandırmaya, işçi sınıfı ve gençlik içinde ulusalcı-reformist hayaller yaymaya ya da “insan hakları ve demokrasi” maskesi altında emperyalist müdahalelere meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar. Aynı durum, bütün siyasi varlığını işçi sınıfını ve gençliği sendika bürokrasilerine, Kürt hareketine ve “demokratik” küçük burjuvaziye yedekleme üzerine inşa etmiş olan Türkiyeli Pablocular için de geçerli. Bu yüzden, Pabloculuğa karşı mücadeleyi tarihsel bir “hesaplaşma” olarak algılamak yanlış olur. Bu mücadele, doğrudan doğruya günümüzün sorunlarına işçi sınıfı eksenli devrimci çözümler geliştirme ve bunları yaşama geçirme çabasıyla yakından bağlantılıdır.

Pabloculuğun maddi zemini II. Dünya Savaşı bittiğinde, Avrupa kapitalizmi fiilen çökmüş; burjuvazinin geniş kesimleri ve büyük toprak sahipleri, faşizme vermiş oldukları destek yüzünden kitleler gözündeki bütün saygınlıklarını

69


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

İşçi sınıfının Sosyal Demokrat ve Stalinist sendikalarda ve siyasi partilerde örgütlendiği, ulusalcılık üzerine kurulu bu büyüme ve “toplumsal barış” dönemi, IV. Enternasyonal’in önüne, bu sınıf işbirlikçisi sendikal ve siyasi önderliklerin acımasız teşhirini de içeren, uzun soluklu ve sabırlı bir siyasi faaliyet sürdürme görevini koyuyordu.

Lord Keynes Bretton Woods Konferansı’nda konuşma yaparken

70

yitirmişlerdi. Başta Fransa, İtalya ve Yunanistan olmak üzere faşist işgal altındaki Avrupa ülkelerindeki direnişçi güçler ise emekçi kitleler içinde büyük bir desteğe ve saygınlığa sahipti. Bu güçlü silahlı direnişçilerin varlığı ile savaşın hemen sonunda yükselen kitlesel hoşnutsuzluk, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesi için gerekli zemini sağlıyordu. Emperyalistler ise, dünyanın savaş sonrasında alacağı ekonomik ve siyasi biçimi belirlemek üzere, daha savaş sona ermeden harekete geçmişlerdi. Önde gelen burjuva devletlerin temsilcileri, dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmiş olan ve toplam altın rezervlerinin yüzde 70’ine sahip olan ABD’nin önderliğinde, 1 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında, ABD’nin New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kentinde bir konferans düzenlediler. Bu konferansta, uluslararası düzeyde ayrıntılı biçimde düzenlenmiş bir uluslararası para sistemi oluşturulması ve Uluslararası Para Fonu ile Dünya Bankası’nın kurulması kararlaştırıldı. Savaş sonrası döneme damgasını vuracak olan bu ekonomik-mali düzenlemelerin siyasi çerçevesi ise, emperyalistler ile Sovyet bürokrasisi tarafından ortaklaşa çiziliyordu. ABD,

İngiltere ve SSCB, bu amaçla 1945 yılının Şubat ayında Yalta’da ve Temmuz ayında Potsdam’da düzenledikleri konferanslarda hem Avrupa’daki “etki alanları” belirlemiş hem de SSCB’nin Birleşmiş Milletler’e (BM) ayrıcalıklı kurucu üyelerden biri olarak katılmasını kararlaştırmışlardı. BM, Potsdam Konferansı’ndan birkaç ay sonra, toplam 51 ülkenin katılımıyla, resmen kuruldu. Savaş sonrasında Avrupa’daki durum bir devrime uygundu ama bir dünya devriminin başlaması anlamına gelecek olan bu olasılığın gerçekleşmesi, aynı zamanda, Stalinist bürokrasinin de sonu demekti. Bu durumun farkında olan Kremlin bürokrasisi, emperyalistlerle daha önceden varmış olduğu anlaşma gereği, emrindeki bütün güçleri işçi sınıfının iktidarı almasını önlemek için seferber etti. Savaş sırasında oluşturulmuş olan “anti-faşist” cepheler içinde “demokratik” burjuvaziye yedeklenmiş olan Komünist Partiler, silahlarını savaş sonrasında kurulan burjuva hükümetlere teslim edip onları desteklediler. Komünist Partiler ile burjuvazi arasında daha savaş sırasında sağlanmış olan sınıf işbirliğinin, savaş sonrasında “toplumsal uzlaşma” biçimi altında sürmesi, ABD’nin yoğun


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k IV. Enternasyonal’in NAZİ işgali altına giren Avrupa ülkelerindeki genç ve küçük şubeleri de, içinde bulundukları koşullardan kaynaklanan kimi yalpalamalara karşın, savaş boyunca, hem “kendi” burjuvazilerine hem de Stalinizme karşı ilkeli bir tavır sergilediler. IV. Enternasyonal’in militanları faşizmin ve Stalinizmin saldırıları altında ağır bedeller ödediler.

Lev Troçki, suikastten sonra hastanede

sermaye yatırımlarıyla birleştiğinde, Avrupa kapitalizminin kendisini yeniden toparlaması için gerekli koşulları sağladı. Bu, kabaca 30 yıl sürecek bir büyüme döneminin; aynı zamanda da reformizmin ve sendikacılığın altın çağının başlangıcıydı. İşçi sınıfının Sosyal Demokrat ve Stalinist sendikalarda ve siyasi partilerde örgütlendiği, ulusalcılık üzerine kurulu bu büyüme ve “toplumsal barış” dönemi, IV. Enternasyonal’in önüne, bu sınıf işbirlikçisi sendikal ve siyasi önderliklerin acımasız teşhirini de içeren, uzun soluklu ve sabırlı bir siyasi faaliyet sürdürme görevini koyuyordu. Ama bu, devasa Sosyal Demokrat ve Stalinist aygıtların işçi sınıfını neredeyse bütünüyle denetimi altında tuttuğu koşullarda, hele de yıllardır savaş koşullarında faşizmin, “demokratik” burjuvazinin ve Stalinizm'in eş zamanlı terörü altında faaliyet göstermiş olan genç kadrolar için, hiç de kolay değildi.

Öznel etmenler Öte yandan, Pabloculuğun IV. Enternasyonal içinde ortaya çıkıp gelişmesi, dünya partisinin II. Dünya Savaşı yıllarında uğradığı ağır kadro kaybıyla da bağlantılıdır. IV. Enternasyonal, kuruluşunun ikinci yılında, başlıca önderi Lev Troçki’yi kaybetti. Troçki’nin, 20 Ağustos 1940’ta, GPU ajanı Ramon Mercader tarafından öldürülmesi, önceki yıllar içinde hem SSCB’de hem de dünyanın başka yerlerinde binlerce komünisti katlet-

miş ve Ekim Devrimi’nin önderliğinden geride -Stalin ve şürekâsı hariçneredeyse hiç kimseyi bırakmamış olan Kremlin bürokrasinin IV. Enternasyonal’e indirdiği ağır bir darbeydi. Troçki’nin öldürülmesinin ardından, IV. Enternasyonal’in önderliğini alan ABD Sosyalist İşçi Partisi (ABD-SİP) II. Dünya Savaşı boyunca, IV. Enternasyonal’in işçi sınıfı merkezli devrimci enternasyonalist pozisyonlarını başarıyla korudu. O, bir yandan ABD işçi sınıfının Roosevelt yönetiminin emperyalist politikalarına yedeklenmesine karşı dururken, aynı zamanda, IV. Enternasyonal’in faaliyetini örgütlüyor ve ABD donanmasına soktuğu Troçkistler aracılığıyla Avrupa’daki şubelere kuramsal ve örgütsel donanım sağlıyordu. ABD-SİP, devrimci enternasyonalist faaliyetleri nedeniyle, ABD’deki işçi hareketi içinde önderleri savaş süresince hapiste tutulan tek partiydi. Onun 18 önderi ve üyesi, 1941’de bir işçi ayaklanması örgütlemekle suçlanmış ve hapse atılmıştı. IV. Enternasyonal’in NAZİ işgali altına giren Avrupa ülkelerindeki genç ve küçük şubeleri de, içinde bulundukları koşullardan kaynaklanan kimi yalpalamalara karşın, savaş boyunca, hem “kendi” burjuvazilerine hem de Stalinizme karşı ilkeli bir tavır sergilediler. IV. Enternasyonal’in militanları faşizmin ve Stalinizmin saldırıları altında ağır bedeller ödediler. “Stalinist gangsterler ... Yunanistan’da, aralarında en kalifiye önderlerin yer aldığı yüzün üzerinde Troçkist’i öldürdüler... Çin Hindi’nde, Tha-Tu-Thau’yu ve çok sayıda başkasını ortadan kaldırdılar. ... İtalyan Troçkist önder Blasco’yu öldürdüler... Gestapo, denetim altına aldığı her yerde Troçkist militanları izledi ve onlara acımasız işkenceler uygulayıp ortadan kaldırdı. Yalnızca bir avuç Troçkist toplama kamplarından sağ

71


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

IV. Enternasyonal, ... proleter devrimcilerin görevinin, Avrupa’daki halk kitleleri arasında en barbarca yöntemlerle sürmekte olan NAZİ işgaliyle birlikte kabaran “ulusal direniş” duygusunun “proleter devrimi ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri kanalına akıtılması” olduğunda ısrar etti.

72

çıkmayı başardı. Avusturyalı yoldaşlar, NAZİ’ler tarafından yargılanıp ölüme mahkum edilen başlıca kadrolarını yitirdiler. Polonya şubesi neredeyse bütünüyle ortadan kaldırıldı. Fransız, Belçika ve Hollanda örgütleri en deneyimli kadrolarını ve militanlarını kaybettiler.”[1] Ama savaş yılları, yalnızca karşı devrimci terörle damgalanmıyordu. Bu dönemde, IV. Enternasyonal içinde, sert ideolojik-siyasi tartışmalar ve kopmalar da yaşandı. IV. Enternasyonal içinde daha 1939 yılında bir ayrışma yaşanmış; Stalin-Hitler ittifakının ardından, IV. Enternasyonal’in SSCB’yi emperyalizme karşı savunma tavrını reddeden BurnhamSchachtman-Abern önderliğindeki ABD’li Troçkistler ondan kopmuşlardı. IV. Enternasyonal içindeki bir diğer ayrışma, Almanya örgütü içinde Ekim 1941’de yayınlanan “Üç Tez” adlı belgeyle ortaya çıktı. Bu belge, Almanya şubesinin (IKD) önderliğinin, “özünde sosyalist devrim dönemi olmayı sürdüren çağımızın tarihsel karakterine denk düşen sosyalist ve geçiş programımızın yerine, demokratik devrim üzerinden gitme gerekliliği ve demokratik devrim perspektifi, Avrupa’nın bütün ezilen halklarının büyük ulusal demokratik savaşı üzerinde kurulu bir ulusal demokratik programı geçirdiğini” ilan ediyordu. Bu tartışmaya, ABD emperyalizminin savaşa katılmasının ardından, IV. Enternasyonal’in Çin şubesinde patlak veren bir başkası eklendi. IV. Enternasyonal’in resmi pozisyonu, yarı-sömürge bir ülke olarak Çin’in Japon emperyalizmi karşısında savunusuydu. Çin şubesi içindeki çoğunluk bu resmi görüşü savunmaya devam ederken, azınlık eğilimi, ABD’nin savaşa katılmasıyla birlikte Çin’in ulusal mücadelesinin savaşın genel emperyalist karakterine tabi olduğunu savunuyordu. Dördüncü Enternasyonal, bütün bu

sapmalara karşı, proleter devrimcilerin görevinin, Avrupa’daki halk kitleleri arasında en barbarca yöntemlerle sürmekte olan NAZİ işgaliyle birlikte kabaran “ulusal direniş” duygusunun “proleter devrimi ve Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri kanalına akıtılması” olduğunda ısrar etti.

Pablo’nun yükselişi IV. Enternasyonal, Temmuz 1943’te, Fransa, Belçika, Almanya, İspanya ve Yunanistan şubelerinin üyelerinden oluşan Avrupa Sekreterliği’ni kurmuş ve “Fourth International”i yayımlamaya başlamıştı. IV. Enternasyonal, Avrupa Sekreterliği’nin 1944 yılı Şubat ayında topladığı Avrupa Konferansı’nda, “Emperyalist Savaşın Tasfiyesi Üzerine” tezleri kabul etti. IV. Enternasyonal, bu belgede, kapitalizmin savaş sonrasında yeniden toparlanamayacağını varsayıyor ve İtalya’daki gelişmelerden hareketle, savaş sonunda Avrupa’yı devrimci bir dalganın saracağı sonucuna varıyordu. Konferans, ayrıca, genişletilmiş bir Avrupa Yürütme Komitesi (AYK) ile bir Avrupa Sekreterliği oluşturdu. Avrupa Sekreterliği’nin başına da Michel Raptis (Michel Pablo) seçildi. Böylece, IV. Enternasyonal’in önderliğinin ABD-SİP’ten Avrupalı şubelere aktarılması yönünde ilk adım atılırken, Pablo dünya partisi içinde daha ön plana çıkmaya başlıyordu. Savaş sonrası ortaya çıkan durum, birçok toplantının ve çok sayıda makalenin yanı sıra, IV. Enternasyonal’in 1946 yılı Nisan ayında toplanan Uluslararası Ön Konferansı’nda da değerlendirildi. Bu Ön Konferans’ta kabul edilen “Yeni Emperyalist Barış ve Dördüncü Enternasyonal’in Partileri” başlıklı karara göre, “Savaş, kapitalist ekonominin düzensizliğini derinleştirmiş; toplumsal ve uluslararası ilişkilerde göreli istikrarlı bir dengenin son olanaklarını da ortadan kaldırmıştır.”[2]


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Stalinist bürokrasi, Marshall Planı’nın “tampon bölge”de uygulanmasını, hem SSCB’de kendi altını oyacağı hem de Kızıl Ordu işgali altındaki ülkelerin kendi denetiminden çıkmasına yol açabileceği kaygısıyla kısa süre sonra engelleyecek ve onun yerine, 1949’da Comecon adı altında kurumsallaşacak olan “Molotov Planı”nı geçirecekti.

Savaş sonrası bütün gelişmelerin “uzun bir ağır ekonomik zorluklar, şiddetli sarsıntılar, kısmi ve genel krizler döneminin” işareti olduğunu savunan IV. Enternasyonal, bu kararında, belirleyici etmenin, “devrimci önderliğin güçlendirilmesi” ve “devrimci hareketlerin gelişmesi” olduğunu vurguluyordu.

Doğu Avrupa’da Stalinizm'in rolü Sovyet bürokrasisi, Kızıl Ordu’nun işgal ettiği Doğu Avrupa ülkelerinde (Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya) kendi denetiminde bir dizi “tampon devlet” kurmuştu. Bu ülkelerin NAZİ’lerle işbirliği yapmış olan yöneticilerinin çok azı emekçilerin ve yoksul köylülerin öfkesi karşısında canını kurtarabilmiş; Kremlin bürokrasisinin bu geri ülkelerdeki kuklaları da burjuvazinin kalan kesimleriyle koalisyon hükümetleri kurmuşlardı. Kremlin’in bu ülkelerdeki uzantıları, ABD ile SSCB arasındaki ilişkilerin gerildiği 1947 sonrasında, burjuva devlet aygıtlarına hiç dokunmaksızın kimi burjuva partilerini tasfiye edip kimilerini kendilerine yedekleyerek, iktidarı ele geçirdiler. Stalinist bürokrasi, kısa süre sonra, Kızıl Ordu’nun işgali altındaki bu ülkelerde kimi sektörlerde devletleştirmelere başvurdu (NAZİ işbirlikçisi kapitalist-

lerin ve büyük toprak sahiplerinin çoğunun mülklerine işçiler ve köylüler tarafından el konmuştu). Bu devletleştirmelere, işçi sınıfının bütün haklarından sistematik biçimde mahrum bırakılması eşlik etti. Kremlin bürokrasisinin bu adımının ardında, ABD emperyalizminin Avrupa’da kapitalizmi yeniden ayakları üzerine dikmek için uygulamaya koyduğu Marshall Planı yatıyordu. Aynı zamanda, Avrupa işçi sınıfının iktidarı almasını engellemeyi ve komünizm tehlikesini bertaraf etmeyi de içeren bu plan, Doğu Avrupa’daki Sovyet işgali altındaki bölgeyi de kapsıyordu. Stalinist bürokrasi, Marshall Planı’nın “tampon bölge”de uygulanmasını, hem SSCB’de kendi altını oyacağı hem de Kızıl Ordu işgali altındaki ülkelerin kendi denetiminden çıkmasına yol açabileceği kaygısıyla kısa süre sonra engelleyecek ve onun yerine, 1949’da Comecon adı altında kurumsallaşacak olan “Molotov Planı”nı geçirecekti. Bu plan, “tampon” ülkelere Sovyet desteğini ve ticareti düzenliyordu. IV. Enternasyonal önderliğinin resmi görüşünü ifade eden ve 1944 yılında Fourth International’da yayımlanan bir başyazıda, [3] “asalak yarı-feodal toprak sahiplerinin sömürüsü ile modern kapitalist sömürünün yükünü birlikte taşıyan” Doğu Avrupa’daki

IV. Enternasyonal’in Avrupa Konferansı’nın 4 Kasım 1944 tarihli The Militant’ta yayımlanan haberi.

73


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

“Stalin, Kızıl Ordu’yu, kapitalist statükoyu korumak, gerici diktatörlük rejimlerini desteklemek, kitlelerin kaderlerini kendi ellerine alma yönündeki bütün girişimlerini ezmek ve sovyetleştirme yönündeki her çabaya karşı koymak için kullanıyor.”

74

ülkelerin “bir sosyalist dönüşüm için fazlasıyla olgunlaşmış olduğu” tespitini yapmıştı. IV. Enternasyonal, Kızıl Ordu’nun faşizm karşısında elde ettiği zaferin Doğu Avrupa’daki emekçi kitleler içinde “Kızıl Ordu’nun girmesiyle birlikte kendi devrimlerini gerçekleştirecekleri ve Sovyet iktidarını kuracakları umudunu canlandırdığını” belirtiyor ve ekliyordu: “Ama baştan aşağı ulusalcı ve gerici olan Kremlin çetesi, tam tersi bir politika peşinde. Lenin ve Troçki döneminde, Bolşeviklerin barış koşulları, açık bir şekilde, ‘ilhaksız ve tazminatsız’ olarak ilan edilmişti. Stalin’in politikası ise bir zorla ilhak ve savaş tazminatları uygulamasıdır. Lenin ve Troçki döneminde, Kızıl Ordu’nun görevi, nefret edilen kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin hesabını görmesi için proletaryaya yardımcı olmak ve onları kendi sosyalist devrimlerini gerçekleştirmeleri yönünde cesaretlendirmekti. Stalin, Kızıl Ordu’yu, kapitalist statükoyu korumak, gerici diktatörlük rejimlerini desteklemek, kitlelerin kaderlerini kendi ellerine alma yönündeki bütün girişimlerini ezmek ve sovyetleştirme yönündeki her çabaya karşı koymak için kullanıyor.” Başyazı, Kremlin bürokrasisinin “Avrupa’nın herhangi bir yerindeki kitlesel ayaklanmalardan ve sosyalist devrimlerden en az emperyalistler kadar korkmakta” olduğunu vurguluyor, onu, “Doğu Avrupa’da kapitalist mülkiyetin jandarması” ilan ediyordu. Doğu Avrupa ve Kremlin bürokrasisinin orada oynadığı rol, ABD-SİP’in Kasım 1944’te toplanan Kongresi’nde de ele alınmıştı. Avrupa’daki duruma ilişkin kapsamlı değerlendirmelerin yapıldığı bu kongrenin benimsediği “Avrupa Devrimi ve Devrimci Partinin Görevleri” başlıklı karar, Avrupa proletaryasının güçlerini birleştirerek emperyalist işgalcileri ve baskıcıları kovması gerektiğini be-

lirtiyor; gerici ulusal sınırlardan arındırılmış bir Avrupa’nın kurulması yönünde, sovyetler üzerine kurulu bir ‘Avrupa Birleşik Sosyalist Devletleri’ talebini yükseltiyordu. Kararda, ayrıca, Kremlin’in Almanİtalyan-Japon ittifakını yenilgiye uğramasının ardından emperyalist güçler arasında manevra yapma olanağını yitirdiği vurgulanmış ve SSCB’nin “İngiliz-Amerikan emperyalistlerinin yoğun baskısıyla karşılaşacağı” tespiti yapılmıştı. Kremlin, bu yüzden, “Sovyetler Birliği’nin çevresindeki ülkelerdeki (Polonya, Romanya, Yugoslavya, Çekoslovakya vb.) etkisi altındaki ‘dost’ yönetimler kurmak için” askeri gücünü kullanıyor; aynı zamanda da, Avrupa’da kapitalist sistemin yaşamasını garantileyerek, kendini bir proleter devrim tehlikesi karşısında sağlama almaya çalışıyordu. Kızıl Ordu işgali altındaki Doğu Avrupa’nın durumu, IV. Enternasyonal’in yayın organı International’ın Mart 1945 tarihli sayısında yer alan “SSCB ve Stalinizme Karşı Mücadele” başlıklı başyazıda da ele alınmıştı.[4] Başyazıda, SSCB’nin emperyalist saldırı karşısında savunusu tavrının artık geçerli olmadığı vurgulanıyor ve “Bugün, değişen nesnel koşullarla, askeri savunma sorununun gündemden düşmesiyle birlikte, programımızın Sovyet kitlelerinin Stalinist rejimi siyasi bir devrim yoluyla devirmek için örgütlenmesine ilişkin bölümü yeniden ön plana çıkmaktadır”[5] deniyordu. Nisan 1946’da toplanan II. Uluslararası Konferansında Avrupa’daki bütün “işgal birliklerinin derhal çekilmesi” talebini yükselten IV. Enternasyonal, işgalci güçlere karşı enternasyonalist sınıf mücadelesi ekseninde bir mücadele verilmesi ve bu mücadelede işçi hareketinin bağımsızlığının savunulması gerektiğini vurguladı. Bu mücadelenin temel hedefi de, bütün ülkelerin Avrupa Birleşik Sosya-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k “Stalinist bürokrasinin gerici politikasıyla dünya devrimi için oluşturduğu tehlikeleri Sovyet ve dünya proletaryasına anlatan ve bürokrasinin derhal devrilmesi çağrısı yapan IV. Enternasyonal, SSCB’nin yozlaşmış bir işçi devleti olduğuna ilişkin düşüncesini korumaktadır.”

list Devletleri altında birleşmesiydi. 1946’daki Uluslararası Konferans Kararın SSCB işgali altındaki ülkelere ilişkin bölümünde, IV. Enternasyonal’in buralardaki şubelerinin, “bir yandan toprak reformunun tamamlanması ve sanayinin, bankaların ve ulaşımın devletleştirilmesi için“ mücadelenin yanı sıra, her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı ve ulusal azınlıkların savunusu talebini de yer alıyordu. Bu kararın bir diğer özelliği, ABD-SİP’in 1944’teki kongresinde alınan karardan ve Enternasyonal’in önceki tutumundan farklı olarak, Doğu Avrupa’daki Kızıl Ordu’ya ilişkin olarak, onun “dost bir proleter ordu“ haline gelebileceği olasılığının eklenmesiydi: “Onlar [IV. Enternasyonal’in Kızıl Ordu işgali altındaki ülkelerde bulunan şubeleri] … Kızıl Ordu’nun varlığını yalnızca, toprak reformunun tamamlanmasını ve üretim araçlarının devletleştirilmesini emperyalizme ve ulusal gerici unsurlara karşı garanti altına alma hedefine sahip, işçi sınıfı hareketinin özgür gelişimini hiç bir şekilde engellemeyen dost bir proleter ordu olduğu ölçüde hoş görürler. Şubelerimiz, Kızıl Ordu’nun Sovyet bürokrasisinin gerici emirlerine boyun eğerek kitlelerin isyancı hareketlerine, kapitalizmi yıkmaya ve proletarya diktatörlüğünü kurmaya yönelik mücadelelerine karşı çıktığı her durumda, Kızıl Ordu’nun yenilgisinden ve işçilerin zaferinden yana olacaktır.“[6] Bununla birlikte, bu tespitlerde, Pablocu revizyonistlerin sonraki yıllarda Michel Pablo IV. Enternasyonal’e egemen kılmaya çalışacağı, Kremlin bürokrasisine ilerici rol biçme çabasının ya da işçi sınıfına ve IV. Enternasyonal’e güvensizliğinin zerresi yoktur. IV. Enternasyonal’in II. Uluslararası Konferansı, SSCB’nin Doğu Avrupa’da oynadığı role hiçbir “devrimci” nitelik atfetmemişti: “Sovyet bürokrasisinin açgözlü doğası

ile tutucu, alçak ve gerici politikası onun bu ülkelerdeki faaliyeti dolayımıyla en baştan açığa çıktı. Bürokrasi, sosyalist devrimin hızla tamamlanması, bu ülkelerin SSCB ile özgürce birleşmesi, onların ekonomisinin gelişmesi ve Sovyet ekonomisi ile uyumlu işlemesi için kitle hareketine aktif biçimde yardımcı olmak yerine, bu kitle hareketini, yalnızca, iktidara getirmiş olduğu burjuvaziye ve gerici kliklere karşı yedekte tutulan bir tehdit olarak kullanmıştır... Bürokrasi, kendi ekonomik denetimini uygulamaya yönelik ilk çabalarında (tarım reformu, yabancı sermayenin kamulaştırılması, sanayinin az çok kapsamlı biçimde ulusallaştırılması, proletaryaya iktidarı ele geçirme çağrısı yapmaksızın kapitalizme bürokratik biçimde yukarıdan saldırma) tersliklerle karşılaşmıştır... Stalinist bürokrasinin gerici politikasıyla dünya devrimi için oluşturduğu tehlikeleri Sovyet ve dünya proletaryasına anlatan ve bürokrasinin derhal devrilmesi çağrısı yapan IV. Enternasyonal, SSCB’nin yozlaşmış bir işçi devleti olduğuna ilişkin düşüncesini korumaktadır. o, SSCB’deki ulusallaştırılmış planlı ekonominin ve SSCB’nin denetimindeki ülkelerdeki ilerici ekonomik reformların gerici emperyalist saldırılara karşı savunusunun proletarya açısından taşıdığı önemi gözden kaçırmamaktadır.”[7] Özetle, IV. Enternasyonal, 1946 yılında, Stalinizm'in karşı devrimci karakterine ilişkin herhangi bir yanılsama içinde değildi. devam edecek HHHH

Dipnotlar: [1] Report on the Fourth International Since the Outbreak of War, 1939-48, II. Congress of the Fourth International—Paris, April 1948, Fourth International, New York, Vol. IX, No. 8,

75


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k December 1948, pp. 251-57 [2] The New Imperialist Peace and the Building of the Parties of the Fourth International, Nisan 1946’daki Uluslararası Ön Konferans’ta benimsenen karar, Workers’ International News, Cilt.6, No.10, Kasım-Aralık 1946; Fourth International, Cilt VII, No. 6, Haziran 1946, syf. 163-165 [3] The Kremlin’s Counter-Revolutionary

Role In Eastern Europe (Kremlin’in Doğu Avrupa’daki Karşı Devrimci Rolü), Editoryal, Fourth International, Cilt 5, No.10, Ekim 1944, syf. 291-293. [4] The USSR and Struggle Against Stalinism, Başyazı, International, vol.6 No.3, March 1945, pp.67-73 [5] Age. [6] Age. [7] Age.

Tarihsel Maddecilik Üzerine H2O Kitap Yazan: Franz Mehring Çeviren: Halil Çelik Yayına Hazırlayan: Özcan Özen 96 syf., 7,50 TL

Marksist kuramcı, politikacı ve tarihçi Franz Mehring’in, Türkçe’ de ilk olarak Prinkipo Yayıncılık tarafından yayımlanan bu çalışması, tarihsel maddeci yöntemi yalın bir şekilde anlatıyor.

Karanlık Çökerken Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi Bu kitabı aşağıdaki adresimizden yüzde 50 indirimli olarak elde edebilirsiniz. Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B, Üsküdar - İstanbul Tel: (216) 418 63 61 e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu

76

H2O Kitap Derleyen: Halil Çelik Yayına Hazırlayan: Özcan Özen 392 syf., 21,90 TL

Bu kitap, Marksistlerin, 1917 Ekim (Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine karşı verdikleri amansız mücadelenin belgelerden oluşuyor. SSCB’deki Marksistler ile Stalin önderliğindeki bürokratik kast arasındaki

amansız mücadelenin uluslararası ekonomik ve sınıfsal temellerini gözler önüne seren bu kitap, Marksist hareketin yalnızca tarihine ışık tutmuyor, bugününü anlamamıza da katkıda bulunuyor.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

merkezci - oportünist bir akım: morenoculuk -1-

B

ozan özgür

u yazıda, kurucusu Nahuel Moreno’ya (gerçek adı Hugo Bressano) hitaben Morenoculuk olarak bilinen ve kendisini IV. Enternasyonal içinde ifade eden merkezci akımın tarihsel gelişimini ele alacağız. Çok sayıda grubun sahip çıktığı ama asıl olarak Uluslararası İşçiler Birliği-Dördüncü Enternasyonal (LIT-CI) tarafından temsil edilen bu akıma ilişkin kapsamlı bir değerlendirme, daha önce, Sosyalizm dergisinin Mart 2007 tarihli sayısında yayımlanmıştı. Söz konusu değerlendirmenin bir özetini ifade eden bu yazıda, resmi LIT-CI tarihinin önde gelen Morenoculardan Alicia Sagra tarafından sonradan (2008 yılında) kaleme almış olan “LITCI’nin Tarihinin Ana Hatları”[1] başlıklı son versiyonundan hem de, önceki belgeden (Dünya Devrimci Önderliğinin İnşasına Doğru Uzun Bir Yolculuk[2]) yararlanıldı. Sagra, LIT-CI’nin “yeni” tarihi, bize -Moreno’nun ağzından- onun önceli Marksist İşçi Grubu’nun ilk döneminde (1943-1948), “bir sürü hata” yapıldığını ve “ulusalcı-Troçkist sapma” içinde olduğu ama 1948 yılında “IV. Enternasyonal’in yaşamına” katılma ile birlikte, “Troçkizmin bütün sorunlarının bir ülkenin sınırları içinde aşılabileceği” biçimindeki bu hatanın düzeltildiğini anlatmaktadır. [3] Oysa olgular, Sagra’nın (LIT-CI’nin) bu tezini hiç de desteklemiyor.

Moreno ve IV. Enternasyonal

Sagra’nın sözünü ettiği “bir sürü hata” ve “ulusalcı-Troçkist sapma”, onun iddiasının tersine, bu 1943-1948 yılları arasındaki dönemle sınırlı bir durum değildi. Morenocululuğun ulusalcı doğum lekesi, onun bütün tarihine damgasını vuran temel özellikti ve bu durum bugün de sürmektedir.

Sagra’nın sözünü ettiği “bir sürü hata” ve “ulusalcı-Troçkist sapma”, onun iddiasının tersine, bu 1943-1948 yılları arasındaki dönemle sınırlı bir durum değildi. Morenocululuğun ulusalcı doğum lekesi, onun bütün tarihine damgasını vuran temel özellikti ve bu durum bugün de sürmektedir. Moreno ve yoldaşlarının IV. Enternasyonal’in 1948’deki II. Kongresinden başlayarak, onun siyasi “yaşamına” dahil olduğu doğrudur. Dahası, IV. Enternasyonal’in 1951’de toplanan III. Kongre’sine bizzat katılan Moreno, hem IV. Enternasyonal’in Uluslararası Yürütme Kurulu’nun önerdiği bütün kararları hem de bütün diğer Arjantinli grupların IV. Enternasyonal’in resmi şubesi olarak kabul edilen Posadas’ın örgütüne katılması önerisini onaylamıştı: “Partimiz bu devrimci önlemi coşkuyla kabul eder. ... Devrimci İşçi Partisi’nin militanları bu karara uygun olarak şubeye katılmaya hazırlamaktadır. … IV. Enternasyonal’in III. Dünya Kongresi … IV. Enternayonal üzerinde yükseldiğini savunan örgütlerden birini, IV. Enternasyonal Grubu’nu [Posadas’ın örgütü] Arjantin şubesi olarak kabul etmiştir. Bu harika gelişmedir.”[4] Ama bütün bu ifadeler boşlukta kalmış ve Moreno’nun örgütü, IV. Enternasyonal’in Posadas’ın önderliğindeki Arjantin şubesine katılmamıştır. Peki neden? Sagra ve LIT-CI bu konuda bir açıklama yapmıyor. Çünkü Moreno ile yoldaşlarının IV. Enternasyonal’in Ar-

77


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Moreno’nun, BirSek’e katıldığında, Peronculuktan hala kopmadığını ve onun örgütünün “Devrimci İşçi Peronizmi” etiketini taşımayı sürdürdüğünü unutmayalım. Onun yaptığı tek şey, birkaç yıl öncesine kadar Batista’ya layık gördükleri “Küba’nın Peronu” etiketini ondan alıp, “işçi devleti”nin kurucusu payesi biçtikleri Kastro’ya yapıştırmaktı

78

jantin şubesine katılmamasının, bütünüyle ulusalcı, dahası hizipsel dürtülerden kaynaklanıyordu. Moreno, Pablo önderliğinin IV. Enternasyonal’i tasfiyeye sürükleyen çizgisine karşı ABD’li Marksistler önderliğinde yaşanan 1953 yılındaki bölünmenin ardından, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’ nden (DEUK) yana tavır almış; yani, IV. Enternasyonal’deki Pablo önderliğinin tasfiyeci çizgisine karşı çıkmıştı. Ama Morenocuların 10 yıl sonra Pablocu enternasyonale dönmesinde görüldüğü gibi, bu karşı çıkış, ilkeli bir tavır alıştan çok, onun Possadas ile arasındaki hizipsel mücadelenin; yani, özünde ulusalcı eğilimlerinin ürünüydü. Moreno, 1953’te Uluslararası Komite’den yana tavır aldığını ilan etmiş olmasına rağmen, Peronculuğa yönelimini korumuş ve “Morenoculuğun temel özelliği haline gelen burjuva ulusalcılığına uyarlanma sürecini başlatmıştı.”[5] Moreno’nun ve arkadaşlarının DEUK içinde bulundukları süreçte Peronculuğa uyarlanması -ki bu DEUK’un kuruluş ilkelerine aykırıydı, yalnızca Moreno’nun oportünizminin değil, aynı zamanda, ABD Sosyalist İşçi Partisi’nin (ABD-SİP) siyasi yozlaşmasının da ifadesiydi. Bu yozlaşma, onun önce Kastroculuğa yedeklenmesiyle, ardından da, 1963 yılında, IV. Enternasyonal’in Birleşik Sekreterliği (BirSek) adı altında Pablocu Uluslararası Sekreterlik ile yeniden birleşmesiyle tamamlanacaktı. Moreno da, ABD-SİP’in kuyruğunda, önce, 180 derecelik bir dönüşle Küba’yı bir işçi devleti olarak kabul etti; ardından da Pablocu Bir-Sek katıldı. Morenocu resmi tarih, Bir-Sek’e 1964 yılında, kısa bir gecikmeyle katılmış olmalarının nedenini, Moreno’nun, Pabloculardan, “gelecekte benzer sapmaların yaşanmasını önlemek için [1951] Bolivya devrimine ihanete yol açmış olan izlenimci yöntemin bir bi-

lançosunu çıkarmasını” talep etmesi olduğunu söyler. Oysa bu doğru değildir. Söz konusu talep ne Moreno ve izleyicileri Bir-Sek’e katıldığında ne de sonrasında yerine getirildi. Bu arada, Moreno’nun, Bir-Sek’e katıldığında, Peronculuktan hala kopmadığını ve onun örgütünün “Devrimci İşçi Peronizm” etiketini taşımayı sürdürdüğünü unutmayalım. Onun yaptığı tek şey, birkaç yıl öncesine kadar Batista’ya layık gördükleri “Küba’nın Peronu” etiketini ondan alıp, “işçi devleti”nin kurucusu payesi biçtikleri Kastro’ya yapıştırmaktı. Bu yüzden, “onun partisinin yayın organı Peron ile Kastro’nun fotoğraflarını yanyana yayımlıyordu.”[6] Moreno ile yoldaşlarının Bir-Sek içindeki macerası da, bu örgütün Pablocu çizgisine uygun olarak, her türden ulusalcı burjuva ve küçük burjuva akıma yedeklenmeyle geçmiştir. Morenocu hizbin Bir-Sek’in önderliğiyle zaman zaman yaşadığı çatışmaların ardında da, ilkeler değil, söz konusu ulusalcı önderliklerden (sendika bürokrasileri, gerilla hareketleri, burjuva hükümetler, Stalinist halk cepheleri vb.) hangisine yedeklenileceğine ilişkin anlaşmazlıklar ve hizipsel çıkarlar yatıyordu. Bununla birlikte, Moreno ve yoldaşları, hiçbir zaman BirSek’in üyesi olmadılar. Onlar, aşağıda göreceğimiz üzere, ilkesizlikle damgalanan bu Pablocu enternasyonal içinde yıllarca ulusalcı bir hizip olarak faaliyet gösterdiler; nihayet, kendi enternasyonallerini kuracak güce ulaştıklarını hissettiklerinde ondan ayrıldılar. Sagra’nın (LIT-CI’nin) resmi tarihinde açıkça “IV. Enternasyonal’e katılma” yazmayıp “IV. Enternasyonal’in yaşamına katılma” ifadesini kullanmasının nedeni budur.

Peronculuk Arjantin’de, 4 Haziran 1943’de, şaibeli bir seçimle iktidara gelmiş olan sağcı Castillo hükümeti, General Ra-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Peron’un işçi hareketini kısa süre içinde neredeyse tümüyle denetimi altına almasında, Arjantinli işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında yaşanan iyileşme kadar, “sol”un büyük kesiminin ona şu ya da bu yolla itaat etmiş olmasının da payı vardı.

General Peron

mirez önderliğinde bir askeri darbeyle devrildi. Askeri yönetim, general Peron’un da içinde yer aldığı “Birleşik Subaylar Grubu“ adlı güçlü bir milliyetçi kanadı barındırıyordu. ABD ve İngiltere, 1944’te Arjantin ile olan diplomatik ilişkilerini kesti. ABD Arjantin’in altın rezervlerini bloke edip ona karşı ambargo uygulamaya başladığında, demiryolu işçileri sendikası rejimi savunmak için harekete geçti. Arjantin Komünist Partisi ile Sosyalist Parti’nin denetiminde olan ve üzerlerindeki devlet kontrolüne karşı çıkan ”muhalif“ sendika bürokrasileri ise ABD ile İngiltere’nin askeri yönetim üzerinde uyguladığı baskıyı destekliyordu. Askeri yönetimin Çalışma ve Sosyal Refah Bakanı Peron, hem Arjantin oligarşisine (hammadde ihracatını elinde tutan büyük burjuvazi ile büyük toprak sahipleri) hem de ABD’nin artan baskısına başarıyla karşı koyabilmek için işçi sınıfı örgütlerinin desteğini kazanmak gerektiğini düşünüyordu. O, elindeki bakanlık aracılığıyla sıkı ilişkiler kurduğu sendika bürokrasisinin desteğini elde ederken, çalışanlar yararına çıkardığı kararnameler sayesinde işçi sınıfı içindeki etkisini hızla arttırdı. Peron, elbette yalnızca geniş işçi kitlelerine ve sendika bürokrasisine yaslanmıyor, Arjantin burjuvazisinin de desteğini alıyordu. Onun stratejisi basit ve anlaşılabilirdi: İşçi sınıfının sendika bürokrasileri dolayımıyla devletin (dolayısıyla burjuvazinin) denetimi altına alınması; bu yolla, Arjantin işçi sınıfı içinde yükselen devrimci akımların etkisizleştirilmesi. Bu, elbette, ne askeri yönetimin ne de onun Peroncu kanadının işçi sınıfı yanlısı olduğu anlamına geliyordu. Tersine, ordu içindeki farklı klikleri bir arada tutan asıl etmen işçi sınıfı ve komünizm karşıtlığıydı. Peron, 1944 Ağustosu’nda Buenos Aires Borsası’nda yaptığı konuşmada, kapitalist-

lere şunları söylüyordu: “Benim sendikacılığımdan korkmayın. Kapitalizm, hiç bir zaman bugünkü kadar sağlam olmamıştı. Ben işçileri devlet eliyle örgütlemek; bu yolla, onlara devletin yol göstermesini istiyorum. Bu yolla, savaş sonrası dönemde kapitalist toplumu tehlikeye düşüren devrimci akımlar yansızlaştırılabilir.“[7] Juan Peron’un yılında 1946 oyların yüzde 53,1’ini alarak devlet başkanı seçilmesinin ardından kurulan Peroncu Parti (Adaletçi Parti), kapitalizm ile sosyalizm arasında “üçüncü” bir yol (“toplumsal adalet”) izlediğini iddia ediyordu. Peron, II. Dünya Savaşı sonrasının uygun uluslararası koşulları sayesinde, ülkenin bütün dış borçlarını ödedi, başlıca sanayi ve hizmet sektörlerini devletleştirdi ve uyguladığı ithal ikameci model sayesinde, neredeyse tam istihdamı yakalamış canlı bir ekonomi yarattı. Arjantin işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarında sağlanan olağanüstü iyileşme, onun işçi sınıfı içinde büyük bir destek edinmesine yol açmıştı. Peron’un asıl başarısı ise Arjantinli emekçiler içinde sözde “ulusal bağımsızlıkçı ve emperyalizm karşıtı“ düşünceleri -elbette Arjantin burjuvazisinin işine geldiği biçimdekörüklemesi ve sermayenin yararına kullanmasıydı. 1950’li yıllara gelindiğinde, Peroncu sendika bürokrasisinin yönetimindeki Genel İş Konfederasyonu’nun (CGT) üye sayısı dört kat artarak 2 milyonu bulacaktı. Peron’un işçi hareketini kısa süre içinde neredeyse tümüyle denetimi altına almasında, Arjantinli işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında yaşanan iyileşme kadar, “sol”un büyük kesiminin ona şu ya da bu yolla itaat etmiş olmasının da payı vardı.

Moreno Peronculuğa karşı Arjantin’de Peron’un iktidarı boyunca varlığını sürdüren başlıca iki “Troçkist” grup vardı. Bunlardan, Juan Posadas’ın Dördüncü Enternasyonal

79


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Moreno’nun Marksist İşçiler Grubu (MİG) ise yükseliş dönemindeki Peronculuğu, “gerici sağcı bir hareket“ olarak tanımlıyor ve onun, “işçi sınıfının başlıca kazanımlarına karşı burjuva saldırganlığının öncüsü” olduğunu ilan ediyordu:

80

Grubu (DEG) sendika bürokrasisi dolayımıyla Peroncu harekete oportünist biçimde yedeklenmişti. Moreno’nun Marksist İşçiler Grubu (MİG) ise yükseliş dönemindeki Peronculuğu, “gerici sağcı bir hareket“ olarak tanımlıyor ve onun, “işçi sınıfının başlıca kazanımlarına karşı burjuva saldırganlığının öncüsü” olduğunu ilan ediyordu: “Bize göre Peronculuk, kitle desteği sağlama yeteneğine sahip gerici sağcı bir harekettir.“[8] Dahası, Moreno, bu tespitle yetinmeyip, Peronculuğu “faşist“ olarak da tanımlıyordu. Moreno bununla da yetinmedi ve Peroncu bürokrasinin denetimindeki sendikalar içinde -yani işçi sınıfının örgütlü kesimi içinde- çalışmayı da reddetti ve bu sendikaların imhasını savunan sol sekter bir çizgiyi benimsedi. Moreno’nun MİG’sinin bu dönemdeki başlıca sloganları, “CGT’ye karşı birleşik cephe“ ve “CGT’yi ortadan kaldıralım!“ idi.[9] 9 Ekim 1945’te, askeri yönetim içinde, ABD büyükelçisi Braden’ın açıkça desteklediği bir iç-darbe gerçekleşti ve darbeciler Peron’u yönetimden uzaklaştırıp tutukladı. Bunun üzerine, Arjantinli işçilerin önemli bir bölümü, 17 Ekim 1945 günü greve gitti. Moreno’ya göre, işçi sınıfının Amerikancı iç-darbeye karşı başlattığı bu genel grevin ve onbinlerce işçinin “yaşasın Peron; Braden’a ölüm“ sloganını haykırdığı kitlesel gösterilerin hiç bir önemi yoktu -ki bu, Arjantin işçi sınıfının o güne kadar gerçekleştirdiği en kitlesel eylemlerden biriydi. Moreno, 17 Ekim’deki seferberlikte, işçilerin emperyalizm ya da kapitalizm karşıtı talepler / sloganlar etrafında değil; ordu ile polisin temsil ettiği burjuva düzeni korumak ve Peron’u serbest bıraktırmak için harekete geçtiğini; bu hareketi polisin ve subayların düzenlediğini ilan etti.[10] Sonuçta, “polisin ve subaylarını düzenlediği” genel grev amacına ulaştı ve Peron serbest bırakıldı. Arjantin işçi

sınıfının -MİG’nin akıl almaz bir sekterlikle dışarıdan izlediği- bu kitlesel eylemi, Peron’un hükümetteki konumunu iyice sağlamlaştırmasını sağladı. Peron’un başarısının ardında yatan başlıca etmenlerden biri de Sosyalist Parti ile Komünist Parti’nin darbecilerden yana tavır almasıydı. Bu durum, işçilerin ezici çoğunluğunun anılan önderliklerden kopmasına ve neredeyse bütünüyle Peroncu Parti’ye yedeklenmesine yetti. Çünkü ortada, darbeye onlarla birlikte karşı çıkarken, aynı zamanda onların Peronculuğa yedeklenmelerini önleyecek Troçkist bir odak yoktu. Arjantin işçi sınıfının tarihindeki en kapsamlı sosyal kazanımları elde ettiği ve hiç de küçümsenmeyecek bir işçi sınıfı seferberliğinin söz konusu olduğu o dönemde, Moreno şunları yazıyordu: “Subaylar ... işçi sınıfını burjuvaziye karşı harekete geçirdiler. Onların demagojisi, devlet memurları ile polis tarafından teşvik edilip desteklenen yapay bir hareket üretti. Onu yapay olarak tanımlarken, bu harekete yol açan şeyin, işçilerin umutsuz durumu ya da kendi deneyimleri ve sınıf bilinçleri olmamasını kastediyoruz.“[11] Moreno’ya göre Arjantinli işçilerin kendi talepleri yoktu; onlar basitçe Peroncuların peşinden gidiyor ve adeta “subaylar ile polis“ ne derse onu yapıyorlardı. Ama hepsi bu değil. Moreno, Arjantin işçi sınıfının durumuna ilişkin “derin“ tespitlerini şöyle sürdürüyordu: “Bürokrasi ve albaylar, proletaryanın kendi yeteneklerine güveni olmadığını ve burjuvaziye karşı mücadele için seferber olmayacağını biliyorlardı. (...) kapitalizm ya da emperyalizm karşıtı bütün Peroncu vaatler doğrudan doğruya duyarsızlıkla [işçi sınıfının duyarsızlığı kastediliyor] ilgiliydi ve proletaryanın sınıf bilincine karşıttı.“[12] Özetle, Moreno’ya göre, Arjantin işçi sınıfının o dönemde elde ettiği kazanımlar, ordunun işçileri uyuşturmak


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Lenin’in “devrimci kuram olmadan devrimci pratik olmaz” uyarısını bir yana bırakmış olan Morenocular, bir yandan işçi sınıfı içine girmekten ve devrimden söz ediyorlardı. Ama onlar, aynı zamanda, kendilerini sınıf mücadelelerinin fırtınalı sularında sağa sola savrulmaktan koruyacak biricik silah olan kuramsal donanıma dudak büküyorlardı.

Nahuel Moreno

için verdiği armağanlardan ibaretti. Ortada işçi sınıfının kendi talepleri uğruna verdiği bir mücadele yoktu; her şey, Peron önderliğindeki albaylar ve devlet bürokrasisi ile burjuvazi arasındaki it dalaşından ibaretti. Dolayısıyla, MİG’nin egemenlerin kendi iç sorunlarının uzantısı olan bu kitlesel işçi seferberliklerine müdahale etmesi söz konusu olamazdı! İyi ama işçi sınıfına diğer toplum kesimlerini kendi önderliği altında toplama fırsatı sunacak; onun alternatif devrimci bir güç olarak yükselmesini sağlayacak olan şey, tam da burjuvazinin farklı sektörleri arasındaki bu tür kapışmalar değil miydi? Lenin’in, “yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi“ dediği bu tür durumlar olmadan devrimci işçi hareketi nasıl büyüyecek; devrim nasıl gündeme gelecekti? Moreno’nun bu tür sorulara vereceği herhangi bir yanıtı yoktu, olamazdı da. Çünkü o, sınıf mücadelelerine son derece mekanik biçimde yaklaşıyor; işçi sınıfının kendi önderliği ve talepleriyle çatışmanın açık taraflarından biri olmadığı süreçlerin öznelerini, yalnızca mülk sahibi sınıflar ve onların temsilcileri arasında görüyordu. Sınıflar mücadelesinin Marksist kavrayışına sahip olmayan Moreno’nun, burjuvazinin kendi iç hesaplaşmalarının, aynı zamanda işçi sınıfı üzerindeki egemenliğin güvence altına alınmasıyla ilgili olduğunu; Peroncuların işçi sınıfının kimi taleplerini sahiplenmesinin de gelişen işçi hareketini dizginleme, burjuva devletin denetimine sokma ve yeri geldiğinde kafasını kesme gereksiniminden kaynaklandığını görmesi de mümkün olmayacaktı. MİG’nin, Peronculuğun sınıf karakterine ilişkin “burjuva” biçimindeki doğru tespitine rağmen işçi sınıfı hareketi karşısında ser-

gilediği bu sekter tavrın ardında yatan etmenlerden biri, onun sahip olduğu doğum lekesiydi. “Başlıca amacının Arjantin Trotskist hareketinin marjinal, bohem ve entellektüel kökeninin üstesinden gelmek“[13] olduğunu ilan etmiş olan MİG, “aydın ve bohem Troçkistlere” karşı bir tepki hareketi olarak doğmuştu. Lenin’in “devrimci kuram olmadan devrimci pratik olmaz” uyarısını bir yana bırakmış olan Morenocular, bir yandan işçi sınıfı içine girmekten ve devrimden söz ediyorlardı. Ama onlar, aynı zamanda, kendilerini sınıf mücadelelerinin fırtınalı sularında sağa sola savrulmaktan koruyacak biricik silah olan kuramsal donanıma dudak büküyorlardı. Nihayet Moreno ve yoldaşları, siyasi-örgütsel otoritesi altına girmekten ısrarla uzak durdukları IV. Enternasyonal’in ideolojik ve siyasi rehberliğinden de yoksundular. Moreno’nun, ilerideki yıllarda kurucusu olduğu akıma ilişkin olarak kullanacağı “barbar Troçkizm“ tanımının, belki de en çok bu döneme uyduğunu söyleyebiliriz. Tarih, Marksist maskeli küçük burjuva önderliklerin, hele de gerekli kuramsal donanıma sahip olmayan “barbar”ların, sınıflar mücadelesindeki akıntıların yönüne bağlı olarak bir uç noktadan diğerine savrulma eğiliminde olduğunun sayısız örneğiyle doludur. Bu tür önderlikler, yükselen kitle hareketi karşısında akıl almaz bir sekterlikle geçirdikleri yılların acısını, ilk fırsatta başvurdukları oportünist uzlaşmalar yoluyla çıkarmaya çalışırlar. Moreno da bu kurala bir istisna oluşturmadı. Peronculuğa ilişkin “burjuva saldırganlığının öncüsü, gerici hareket” hatta “faşist“ tanımlamaları; Peroncu sendika bürokrasisinin denetiminde olduğu gerekçesiyle işçi hareketi karşısında sergilenen sekter tutum; Peroncu bürokrasinin denetimindeki sendikaların imhasını savunma; Pe-

81


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Moreno’nun bu burjuva akım karşısında yerlere kapandığını görmek için yalnızca bir kaç yıl geçmesi gerekecekti. Moreno’nun 50’li yıllar boyunca Peronizm içinde onun organik bir parçası olarak faaliyet göstermesiyle sonuçlanacak olan bu dönüş, Moreno’nun bütün siyasi yaşamına damgasını vuracak olan oportünist savrulmalarının yalnızca ilkiydi.

16 Haziran 1955 günü, Arjantin hava kuvvetlerine ait uçaklar, Buenos Aires’teki Plaza de Mayo meydanında Peron yanlısı gösteri yapan onbinlerce işçinin üzerine bomba yağdırdı.

82

ronculuğa yedeklenmiş işçi hareketlerine “albayların ve polisin eylemi” olarak dudak bükme… Bunların hiç biri, Moreno’nun ilk fırsatta ve olabilecek en bayağı biçimde Peronculuğa eklenmesini engellemedi. Peron’a ve Peronculuğa yakın gördüğü her şeye düşman olan Moreno’nun bu burjuva akım karşısında yerlere kapandığını görmek için yalnızca bir kaç yıl geçmesi gerekecekti. Moreno’nun 50’li yıllar boyunca Peronizm içinde onun organik bir parçası olarak faaliyet göstermesiyle sonuçlanacak olan bu dönüş, Moreno’nun bütün siyasi yaşamına damgasını vuracak olan oportünist savrulmalarının yalnızca ilkiydi.

Moreno “General Peron’un disiplini altında”[14] Moreno’nun daha birkaç yıl önce “faşist” olarak tanımladığı Peronculuğun “devrimci” kolu olmaya soyunmasının ardında etmenlerden birinin, onun siyasi rakibi Posadas karşısında kısa yoldan siyasi güç kazanma isteği olduğu düşünülebilir. Zira aynı dönemde, Pablo önderliğindeki IV. Enternasyonal, Arjantin’deki Peroncu hareketi “anti kapitalist“ olarak tanımlıyor; onun resmi seksiyonu olan Posadas’ın grubu da Peronculuk karşısında baştan sona oportünist bir

çizgi izliyordu. Ancak Posadas, her şeye karşın, Peronculuk ile ilişkisinde, Moreno kadar ileri gidip kendisini onun “sol kolu” ilan etmemiş, edememişti. Böylesi akıl almaz oportunist bir tavır sergileme “şeref”i Moreno’ya ait olacaktı. Moreno’nun Devrimci İşçi Partisi (DİP), 1956 yılında Ulusal Devrimin Sosyalist Partisi’ne (UDSP) katıldı. Bu parti, Peron karşıtı Arjantin Sosyalist Partisi’den ayrılan Peron yanlıları tarafından 1954’te kurulmuştu. Açıkça Peronculuğu destekleyen UDSP, önce burjuva demokratik devrimi gerçekleştirme (Arjantin burjuvazisini “emperyalizmden bağımsızlaştırma”), bunun ardından sosyalist devrime yönelme biçimindeki klasik Stalinist aşamalı devrim programına sahipti. Moreno, kısa süre içinde, bu partinin Buenos Aires’teki yayını olan La Verdad’ı (“Gerçek”) kendi denetimi altına alacak ve kendi sesi haline getirecekti. UDSP’ye oportünist katılım, Moreno’nun, Peronculuğa katılmasının ve onun “sol” koltuk değneği olmaya soyunmasının ilk adımıydı. O, Peron’a olan bağlılığını, onu devirip İspanya’ya sürgüne gönderen ve UDSP’yi yasadışı ilan eden 1955 Eylülü’ndeki askeri darbe sonrasında


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Moreno’nun yönetiminde yayımlanan Palabra Obrero (PO - İşçi Sözü), kendisini “devrimci işçi Peronculuğunun yayını” olarak tanımlıyor ve logosunda, “General Peron’un ve Peroncu Yüksek Konsey’in disiplini altında yayımlandığını” ilan ediyordu.

hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde gözler önüne serdi. Moreno ve izleyicileri, 62 Peroncu örgütün oluşturduğu İşçi Örgütleri Hareketi’ne katıldılar. Bu arada, Moreno’nun yönetiminde yayımlanan Palabra Obrero (PO - İşçi Sözü), kendisini “devrimci işçi Peronculuğunun yayını” olarak tanımlıyor ve logosunda, “General Peron’un ve Peroncu Yüksek Konsey’in disiplini altında yayımlandığını” ilan ediyordu. Moreno, devrimci pozisyonları savunmak yerine açıkça, Peron’a ve Peroncu sendika bürokrasisine yedek- lenmeyi seçmişti. PO’ya göre Peronculuk içinde iki çizgi vardı: Yumuşak çizgi ve katı çizgi. İşçilerin Peronizmi (yani PO) katı çizgiyi temsil ediyordu ve general Peron’un başlattığı ekonomik programı nihai sonucuna kadar taşıyacaktı.[15] Bu, Peronculuğa karşı işçi sınıfının proleter devrimci programı geliştirmek ve onun partisini inşa etmek yerine, Peron’un burjuva ekonomik programını; yani özel mülkiyetin işçi sınıfı karşısında savunusunun programını benimsemenin ilanıydı. Bu arada, hem işçi sınıfı içindeki desteğinin giderek eridiğini hem de burjuvazinin kendisinden uzaklaştığını gören Peroncular, yüzlerini “sola” değil ama burjuvazinin sağcı temsilcilerine çevirdiler ve Arjantin burjuvazisinin gerici temsilcisi Frondizi ile işbirliği yapma kararı aldı. Peron’un Frondizi’ye oy vermeye çağrısına, yalnızca daha önce Peron’u desteklemiş olan onbinlerce partisiz işçi değil, bizzat sendikalarda örgütlü “sol” Peroncular bile karşı çıktı. Peki, bu çağrı karşısında Moreno’nun tavrı ne oldu dersiniz? O, General Peron’un çağrısına uydu ve seçimlerde Frondizi’yi destekledi! Bu arada, Pablocu Uluslararası Sekreterliğin resmi Arjantin şubesi ise bağımsız bir kampanya sürdürüyor, seçimlere kendi adaylarıyla katılıyordu. 1960 seçimleri, Peroncular için tam

bir fiyasko oldu: Bir milyon seçmen oy vermemiş, kullanılan oyların ise yüzde 36’sı boş çıkmıştı! Bu, on binlerce işçinin -daha önce ardında yürüdüğü- Peronculuktan fiilen koptuğu anlamına geliyordu. Dolayısıyla, Troçkistlerin önüne, Arjantin işçi sınıfının öncü sektörlerine Peronculuğun gerçek yüzünü anlatıp onları Marksist devrimci programa kazanma yönünde bulunmaz bir fırsat daha çıkmıştı. Ama ortada ondan yararlanma niyetine ve becerisine sahip bir önderlik yoktu. “İşçilerin devrimci Peronculuğu katı çizgisi”ni temsil eden Moreno, emekçi kitlelerin taleplerine ya da işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına tabi olarak değil ama “General Peron’un disiplini altında” davranmaya devam etti. Ama Alicia Sagra ve Morenocular, PO’nun Peronculuğun “sol kolu” olarak oynadığı yıkıcı rolü gözlerden uzak tutmaya çalışıyor; ona değinmek kaçınılmaz olduğunda ise Peronculuğun sınıf karakterini gizleyen şu tür yuvarlak laflar etmekle yetiniyorlar: “Örgütümüz (yayın organının adı olan ‘Palabra Obrero-PO’ olarak tanınıyor) 1957’den 1964’e kadar, kendisini Peroncu direnişin en ileri öncüsüyle ilişki içinde inşa etme yolu olarak, 62 Peroncu örgüt içinde [İşçi Örgütleri Hareketi] giriş taktiği uyguladı. Grubumuz, o dönemde, işçi sınıfı hareketine büyük bir giriş yaptı.”[16] Ne kadar basit, değil mi? Bir “Troçkist“ örgüt, Arjantin burjuvazisinin ülkeyi yöneten en büyük partilerisinin kuyruğuna takılıyor ve bu örgütün önderleri, bu “giriş taktiği“ni, “işçi sınıfı hareketine büyük bir giriş yapmak“ olarak savunuyor, onaylıyor. Bu arada, LIT-CI’nin içinden birileri çıkıp da, “Peronculuk nedir?“, “Troçkistler ne zamandan beri burjuva diktatörleri savunuyor?“ ya da “Biz 1953‘te Pabloculuğa ve onun ‘derin giriş‘ yönelimine karşı çıkmamış mıydık?“ sorularını yöneltmiyor!

83


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Cochrancılık, hiç bir zaman, parti içinde güçsüz bir azınlık olmanın ötesine geçemedi. O, Pablo’nun, parti önderliğinden gizli olarak sağladığı yardım ve cesaretlendirme olmasaydı, hiç bir zaman, kötümserliğin son derece cılız ve hastalıklı sesi olmanın ötesine geçemezdi.

84

Morenocuların Peronculuğun “solcu“ hizmetçiliğine soyunması, gerçekte, Pablocu önderliğin IV. Enternasyonal’i tasfiye anlamına gelen Stalinist partilere “derin giriş“ çizgisinin Latin Amerika versiyonuydu. Moreno, Arjantin’ de Peronculuk karşısında izlediği bu teslimiyetçi - işbirlikçi çizgiyi (Morenocular, utanmazca “büyük giriş” olarak adlandırıyor), 1957’de Şili ve Peru DİP’leriyle (bu ülkelerdeki Morenocu örgütlerin adı da “Devrimci İşçi Partisi“ idi) birlikte kurduğu Ortodoks Troçkizmin Latin Amerika Sekreterliği (SLATO) eliyle diğer Latin Amerika ülkelerine de yaydı. devam edecek

HHHH dipnotlar: Alicia Sagra, http://www.litci.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id= 1647&Itemid=3 [2] http://litci.org/especial/index.php/ foundation/1793-a-long-journey-toward-the-construction-of-the-worldrevolutionary-leadership [3] Alicia Sagra, http://www.litci.org/en/index.php?option=com_content&view=article&id= 1647&Itemid=3 [4] Moreno’dan akt. R Munck, Latin America: The Transition to Democracy (London 1989, syf. 107) [5] “Stalinizme ve Halk Cephesine Hayır! Dördüncü Enternasyonal’i İnşa Et!”, IV. Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin, İşçilerin Devrimci Partisi’nin [WRP] “Yeniden İnşa Konferansı” Üzerine Açıklaması, 18 Mart 1987, Fourth International, Haziran 1987, Cilt 14, sayı 2, syf. 16. [6] Fourth International, Haziran 1987, Cilt 14, sayı 2, syf. 17. [7] Trotskyist International 1, Yaz 1988 [1]

Moreno, GCI, agente ideologico de peronismo, syf. 80, akt. Coggiola, The History of Argentine Trotskism, “From Revolutionary History, Cilt 2, No 2, Summer 1989“, http://www.revolutionary-history.co.uk/backissu.htm [9] FRENTE PROLETARIO No.60, 18 Ağustos 1951. [10] Nahuel Moreno in Revolución Permanente No.1, 21 Temmuz 1949, “Movilización antiimperialist o movilización de clase?” başlıklı makale, akt. Coggiola, agy. [11] Nahuel Moreno, Revolución Permanente No.1, 21.7.1949, akt. Coggiola,agy. [12] Nahuel Moreno, Revolución Permanente No.1, 21.7.1949, akt. Coggiola, agy. [13] Alicia Sagra, A Brief Outline Of The History Of The IWL, http://www.litci.org/Ingles/HistoriaIN.aspx [14] Bu tanımlama, Moreno’nun örgütünün yayın organı olan Palabra Obrero’nun logosunda yer alıyordu. [15] PO, Sayı 100, 4 Eylül 1959 [16] Alicia Sagra, A Brief Outline Of The History Of The IWL, http://www.litci.org/Ingles/HistoriaIN.aspx [8]


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler -4 -

sürekli devrim kuramı

T “Ancak” diyordu Troçki, “proleter parti bir kez denetimi eline aldığında yalnızca demokratik programla yetinemeyecek ve sosyalist önlemlere başvurmak zorunda kalacaktır. Onun bu yönde ne kadar ilerleyeceği, yalnızca Rusya’daki güçler ilişkisine değil ama bir bütün olarak uluslararası duruma bağlı olacaktır.

roçki de 1905 Devrimi’ni burjuva demokratik olarak tanımlıyor; onun zemininin toprak sorunu olduğunu ve iktidarın bu sorunu çözmek üzere köylülüğe önderlik edecek olan sınıfın ya da partinin eline geçeceğini belirtiyordu. Ama bu görevi, “tarihsel olarak zamanını doldurmuş olan liberaller ya da demokratik aydınlar” yerine getiremezdi. Devrimin en ön cephesinde proletarya vardı; köylülüğün onu izlemesini ise yalnızca Sosyal Demokrasi sağlayabilirdi. Troçki’ye göre, bu durum, Rus Sosyal Demokrasisi’nin Batı ülkelerinden daha önce iktidarı alması olasılığını yaratıyordu ve Sosyal Demokrasi’nin doğrudan görevi, demokratik devrimi tamamlamak olacaktı. “Ancak” diyordu Troçki, “proleter parti bir kez denetimi eline aldığında yalnızca demokratik programla yetinemeyecek ve sosyalist önlemlere başvurmak zorunda kalacaktır. Onun bu yönde ne kadar ilerleyeceği, yalnızca Rusya’daki güçler ilişkisine değil ama bir bütün olarak uluslararası duruma bağlı olacaktır. Bu yüzden, devinimin ana stratejik yönü, Sosyal Demokrasi’nin bir yandan köylülüğün önderliğini almak için liberalizm ile mücadele ederken, aynı zamanda, burjuva devrimi sürecinde bile olsa, önüne iktidarı alma görevini koymasını talep etmektedir.” Troçki, partinin başlıca siyasi sloganının “Kurucu Meclis” olduğunu belirttikten sonra, devrimin gidişatının bu kurucu meclisi “kimin ve nasıl toplayacağı” sorununu ön plana çıkaracağını vurguluyor ve proletarya önderliğindeki halk ayaklanmasının mantıksal sonucunun bir geçici devrimci hükümet olacağını öne sürüyordu. Troçki’ye göre, proletaryanın devrimdeki önder rolü, “onun geçici hükümette sonucu etkileyecek bir yeri garanti altına almasına bağlıydı.” “1905 Yılı: Gericilik ve Gelecekteki Devrimci Beklentiler” adlı yapıtının “Farklılıklarımız” başlıklı 25. bölümünde, Menşevikler’le hesaplaştan Troçki, sürekli devrim perspektifinin “hayal ürünü” olduğu iddialarını şöyle yanıtlıyordu: “... Menşeviklerin Rus devrimine yaklaşımı hiç bir zaman tam bir netliğe sahip olmadı. Bolşevikler ile birlikte, onlar da ‘devrimi sonuca ulaştırmak’tan söz ettiler. Ama her iki taraf da bunu bütünüyle biçimsel olarak; yani, biz asgari programımızı gerçekleştirmek zorundayız, onun ardından demokratik kurumlarıyla ‘normal’ kapitalizm dönemi

85


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

“Bir başka deyişle, Lenin, proletaryanın sınıfsal çıkarları ile nesnel koşullar arasındaki çelişkinin, kendisini siyasi olarak sınırlayan proletarya tarafından çözüleceğine; bu kendi kendini sınırlamanın da proletaryanın önder rol oynadığı devrimin burjuva demokratik olduğunu teorik olarak bilmesinin ürünü olacağına inanmaktadır.”

86

gelecek biçiminde yorumladı. Ancak, ‘devrimin sonuca ulaşması’ Çarlığın devrilmesini ve devlet iktidarının devrimci halk güçlerinin eline geçmesini gerektirir. Peki, hangi güçler? Menşevikler bu soruya ‘burjuva demokrasisi’; Bolşevikler ise ‘proletarya ile köylülük’ yanıtını verdi.” Troçki, aynı eserin sonraki sayfalarında, Bolşeviklerin “demokratik devrim” ve “işçi sınıfı ile köylülüğün devrimci demokratik diktatörlüğü” düşüncesini eleştirirken, kendi sürekli devrim kuramını da özetliyordu: “Hemfikiriz, diyor Bolşevikler. Devrimimizin zafere ulaşması için proletarya ve köylülük yanyana savaşmalıdır. Ama Lenin, Przeglad’ın ikinci sayısında, ‘proletarya ile köylülüğün bir burjuva devrimde zafer kazanan koalisyonu, proletarya ile köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğünden başka birşey değildir’ diye yazıyor. Yani onun amacı, üretim araçlarının özel mülkiyeti sınırları içinde siyasi ve ekonomik ilişkileri demokratikleştirmek olacaktır. Lenin, proletaryanın sosyalist diktatörlüğü ile proletaryanın ve köylülüğün demokratik (yani burjuva demokratik) diktatörlüğü arasında ilkesel bir ayrım yapmaktadır. O, bu mantıksal ve bütünüyle biçimsel işleyişin, üretici güçlerin düşük düzeyi ile işçi sınıfının hegemonyası arasındaki çelişkiye karşı mükemmel bir koruma işlevi görebileceğine inanmaktadır. O, ‘eğer bir sosyalist devrime ulaşabileceğimizi düşünseydik, tam bir siyasi yenilgiye davetiye çıkartırdık’ diyor. Ama köylülük ile birlikte iktidara ulaşmış olan proletaryanın kendi diktatörlüğünün sadece ‘demokratik’ olduğuna sıkı sıkıya inanması durumunda her şey kurtarılmaktadır. Lenin, bu düşünceyi 1904’ten beri tekrarlamaktan hiç bıkmadı. Ama bu onu daha fazla doğru kılmıyor. “Menşevikler, ‘Rusya’nın toplumsal

koşulları bir sosyalist devrim için olgun olmadığından, siyasi iktidarı almak proletarya için en büyük talihsizlik olacaktır’ diyor. Lenin de, proletaryanın, şimdi yalnızca bir demokratik devrimin söz konusu olduğunun farkında olmaması durumunda bunun doğru olacağını söylüyor. Bir başka deyişle, Lenin, proletaryanın sınıfsal çıkarları ile nesnel koşullar arasındaki çelişkinin, kendisini siyasi olarak sınırlayan proletarya tarafından çözüleceğine; bu kendi kendini sınırlamanın da proletaryanın önder rol oynadığı devrimin burjuva demokratik olduğunu teorik olarak bilmesinin ürünü olacağına inanmaktadır. Lenin, nesnel çelişkiyi proletaryanın bilincine dönüştürmekte ve onu, dini inançta olmasa da ‘bilimsel’ bir şemada kökleşmiş bir sofuluk dolayımıyla çözmektedir. “... Manidar olan, Bolşeviklerin, proletaryanın sınıf mücadelesini yalnızca devrimin zafer anına kadar gözlerinde canlandırmaları; onu, devrimden sonraki ‘demokratik’ koalisyon içinde geçici olarak çözülecek, bununla birlikte, bir cumhuriyet rejiminin kurulmasının ardından saf biçimiyle -bu kez doğrudan sosyalizm mücadelesi olarak- yeniden ortaya çıkacak bir şey olarak görmeleridir. ‘Devrimimiz burjuva demokratiktir’ soyut düşüncesinden hareket eden Menşevikler proletaryanın bütün taktiklerini, devlet gücünün onun eline geçmesini garanti altına almak için liberal burjuvazinin tavrına uyarlaması sonucuna varırken; Bolşevikler, aynı ölçüde soyut bir düşünceden (sosyalist değil ‘demokratik diktatörlük’) düşüncesinden hareketle, devleti elinde bulunduran proletaryanın kendi kendisine burjuva-demokratik sınırlar dayatması düşüncesine ulaşmaktadırlar. Bu konuda onlar arasındaki farklılığın son derece önemli olduğu doğru: Menşevizm’in devrim karşıtı


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k Sovyet’in asıl anlamı onun bir kamu otoritesi haline gelme yönündeki çabasıydı. Bir yanda proletarya, öte yanda ise gerici basın Sovyet’i ‘bir işçi hükümeti’ olarak adlandırıyordu ki bir başına bu, Sovyet’in devrimci bir hükümetin embriyonu olduğu gerçeğini ifade etmektedir.

1905 Rus Devrimi

yanları şimdiden bütünüyle açık hale gelmişken, Bolşeviklerinkiler yalnızca zafer durumunda ciddi bir tehdit haline gelecek gibi görünüyor [Troçki, eserinin 1922 baskısına şu notu düşer: “Bu tehlike bildiğimiz gibi asla gerçekleşmedi, çünkü Yoldaş Lenin'in önderliği altında Bolşevikler bu önemli konudaki politik çizgilerini (elbette bir iç mücadele olmaksızın değil) 1917 baharında, yani iktidarı ele geçirmeden önce değiştirdiler.”]. Elbette, hem Menşevikler hem de Bolşevikler -biri liberal burjuvazi konusunda, diğeri ise köylülüğe ilişkin olarak- proletaryanın ‘bağımsız’ politikasından söz ediyorlar. Ama bu, her ikisinin de, gelişmenin farklı aşamalarında sınıf mücadelesinin sonuçlarından ürktükleri ve onu kendi metafizik kurgularıyla sınırlamayı umdukları gerçeğini değiştirmiyor. “Devrimin zaferi, iktidarı, yalnızca silahlı kentli kitlelerin yani proleter milislerin desteğini elde eden partiye devredebilir. Sosyal Demokrat Parti, iktidarı bir kez elde ettiğinde, ‘demokratik devrim’e safça göndermeler yoluyla çözülemeyecek köklü çelişkilerle karşılaşacaktır. Bir işçi hükümetinin bir cumhuriyet inşa etme

adına ‘kendi kendini sınırlaması’, işsizlerin ve grevcilerin -dahası bütün proletaryanın- çıkarlarına ihanetten başka bir anlama gelmeyecektir. Devrimci otoriteler sosyalizmin nesnel sorunlarıyla karşılaşacak ama bu sorunların çözümü, belirli bir aşamada, ülkenin ekonomik geri kalmışlığı eliyle önlenecektir. Bu sorunun, bir ulusal devrim çerçevesi içinde çözümü yoktur. “İşçi hükümeti, en baştan itibaren kendi güçlerini Batı Avrupa’nın sosyalist proletaryasının güçleriyle birleştirme göreviyle karşı karşıya kalacaktır. Onun geçici devrimci hegemonyası yalnızca bu yolla sosyalist bir diktatörlüğe geçiş halini alacaktır. Böylece, sürekli devrim, Rus proletaryası için sınıf olarak kendisini koruma meselesi haline gelecektir. İşçi partisinin atak devrimci taktikler konusunda yeterli inisiyatifi gösterememesi; kendi kendisini sade ve ucuz bir diktatörlük diyetiyle -yani yalnızca ulusal ve demokratik bir diktatörlükle- sınırlaması durumunda, Avrupa’nın birleşik gerici güçleri ona -eğer gerçekleşirse iktidardaki- işçi sınıfının bütün gücünü sosyalist bir devrime vermek zorunda olduğunu göstermek için hiç zaman yitirmeyeceklerdir.”

Sovyetler 1905 Devrimi’nin başlıca özelliği, işçi sınıfının devrimci iktidar organları olarak sovyetlerin ortaya çıkmasıydı. Troçki, 1907’de kaleme aldığı “Sovyet ve Devrim (50 Gün)” adlı makalesinde, Sovyet’i şöyle betimliyordu: “Sovyet kitleyi örgütledi, siyasi grevler örgütledi, siyasi gösterilere önderlik etti, işçileri silahlandırmaya çalıştı. Ama diğer devrimci örgütler de aynı şeyi yaptılar. Sovyet’in asıl anlamı onun bir kamu otoritesi haline gelme yönündeki çabasıydı. Bir yanda proletarya, öte yanda ise gerici basın Sovyet’i ‘bir işçi hükümeti’ olarak

87


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Lenin de Kasım 1905’te kaleme aldığı “Görevlerimiz ve İşçi Temsilcileri Sovyeti” başlıklı makalesinde, sorunun RSDİP’nin içinde beliren “İşçi Temsilcileri Sovyeti mi parti mi?” biçiminde ortaya konulmasına karşı çıktı ve Sovyeti “geçici devrimci hükümetin embriyonu” olarak tanımladı. Ona göre, Bolşevikler, sorunu “sovyet mi, parti mi?” biçiminde değil ama “her ikisi de” biçiminde koymalıydı.

88

adlandırıyordu ki bir başına bu, Sovyet’in devrimci bir hükümetin embriyonu olduğu gerçeğini ifade etmektedir. Sovyet, gerçek iktidar erkine sahip olduğu ölçüde ondan yararlandı; iktidar askeri ve bürokratik monarşinin elinde olduğu ölçüde onu ele geçirmek için savaştı. “... Aynı zamanda Sovyet, bir sınıf olarak proletaryanın fabrikasının örgütlü ifadesiydi. Sovyet, iktidar mücadelesinde, bir sınıf olarak proletaryanın karakteri (üretimdeki konumu, sayısal gücü ve toplumsal homojenliği) eliyle doğal olarak belirlenmiş yöntemlere başvurdu. Sovyet, iktidar mücadelesinde, sermayenin ve emeğin bireysel temsilcileri arasındaki çatışmalar da dahil, işçi sınıfının bütün toplumsal faaliyetlerinin idaresini birleştirmiştir.... Sovyetin başlıca silahı kitlelerin siyasi greviydi. Grevin gücü devlet iktidarının çözülmesinde yatar. Grevin yarattığı ‘anarşi’ ne denli büyük olursa, onun zaferi o denli yakınlaşır. Bu yalnızca, ‘anarşi’nin anarşist eylemler eliyle yaratılmaması durumunda doğrudur. Her gün sanayi ve yönetim aygıtlarını harekete geçiren; çalışmayı aniden durdurarak hem sanayiyi hem de yönetim aygıtını felç edebilen bu sınıf, kendi yaratmış olduğu ‘anarşi’nin kurbanı olmamak için yeterince örgütlenmiş olmalıdır. Grev örgütlenmesi, hükümetin grevden kaynaklanan dağınıklığı ne kadar etkili olursa, o ölçüde yönetsel işlevleri üstlenmek zorunda kalır. “İşçi Temsilcileri Konseyi basın özgürlüğünü devreye sokar; yurttaşların güvenliği için sokak devriyelerini örgütler; şu ya da bu ölçüde postanelere, telgraf iletişimine ve demiryollarına egemen olur; 8 saatlik işgününü uygulamaya çalışır. O, bir grev eliyle otokratik yönetimi dağıtarak, kent emekçilerinin yaşamına kendi demokratik düzenini getirir. “... Sovyet bir sınıf örgütüydü ve onun

savaşçı gücünün kaynağı buydu. Onun varlığının ilk döneminde bozguna uğratılmasının nedeni kitlelerin güvensizliği değil ama saf bir kent devriminin sınırlılıkları, kırın görece pasif tavrı, ordudaki köylü unsurların geriliğiydi. Sovyetin kent halkı içindeki konumu olabildiğince sağlamdı. “... İktidar ve kamu otoritesi için mücadele. Devrimin asıl amacı budur. Sovyet’in 50 günlük yaşamı ve kanlı sonu, kentli Rusya’nın bu tür bir mücadele için fazlasıyla dar bir zemin oluşturduğunu ve yerel bir örgütlenmenin kent devriminin sınırları içinde bile merkezi yönetim organı olamayacağını göstermiştir. Ulusal düzeyde bir görev için, proletaryanın ulusal düzeyde bir örgüte ihtiyacı vardır. Petersburg Sovyeti yerel bir örgüttü ama merkezi bir örgüte duyulan gereksinim, onu ulusal düzeyde önderliği almaya zorlayacak denli büyüktü. O, elinden geleni yapmasına rağmen asıl olarak Petersburg İşçi Temsilcileri Konseyi olarak kaldı.”[1] Lenin de Kasım 1905’te kaleme aldığı “Görevlerimiz ve İşçi Temsilcileri Sovyeti” başlıklı makalesinde, sorunun RSDİP’nin içinde beliren “İşçi Temsilcileri Sovyeti mi parti mi?” biçiminde ortaya konulmasına karşı çıktı ve Sovyeti “geçici devrimci hükümetin embriyonu” olarak tanımladı. Ona göre, Bolşevikler, sorunu “sovyet mi, parti mi?” biçiminde değil ama “her ikisi de” biçiminde koymalıydı. devam edecek HHHH dipnotlar Lev Troçki, “Sovyet ve Devrim (50 Gün)”, Our Revolution -Essays on Working-Class and International Revolution 1904-1917, Troçki’nin çeşitli makalelerinden derleyen: Moissaye J. Olgin, Henry Holt and Company, 1918’in içinde.

[1]


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL e ş İ t l İ k

Pravda 100 Yaşında

R

usça’da “gerçek” anlamına gelen Pravda 5 Mayıs 1912 tarihinde St. Petersburg’da yayınlanmaya başladı. Lenin’in girişimiyle Bolşevikler tarafından kurulan Pravda, Rusya’da fabrikalardaki çalışma koşullarını açığa çıkaran, işçi mücadelelerini rapor eden ve Marksizmin temel ilkeleri konusunda işçi sınıfını politik olarak eğiten günlük/kitlesel bir yayın olarak düşünüldü. Lenin’e göre birinci yılında “Pravda binden fazla işçi grubunun desteğini aldı” ve Rusya’da yüzbinlerce işçi tarafından desteklendi. Pravda’nın kuruluşunu, Rusya SosyalDemokrat İşçi Partisi’nden Menşevik’lerin ihracı izledi. 1903 Parti Kongresi’ndeki Bolşevik-Menşevik ayrımı bu gruplar arasındaki politik uçurumu açığa çıkarırken, onlar tek parti çatısı altındaki fraksiyonlar olarak çalışmaya devam ettiler. Burjuvazi ile işbirliği içindeki Menşevik perspektif ile bütün burjuva ve küçük-burjuva partilerinden

işçi sınıfının politik bağımsızlığı için mücadele eden Bolşevikler arasındaki farklılıklar, yükselen sosyal mücadele koşulları altında daha da belirginleşti. Lenin, Menşvikler gibi ulusal-oportünist eğilimlere karşı mücadeleyi, devrimci mücadeleler için gerekli olan politik hazırlık ve kitleler içinde siyasi faaliyete bir temel olarak gördü. Pravda, editörlerin hapsedilmesi, yayınlara elkonması ve yayın lisansının iptali yetkilerine de sahip olan Çarlık rejimi tarafından sansürlendi ve para cezalarına çarptırıldı. 1912-1914 yılları arasında 8 kez kapatıldı. Bolşevikler gazeteyi İşçi Gerçeği gibi farklı isimler altında yeniden açtı. Çarlık rejimi baskısının üstesinden gelebilmek için işçiler makaleler yazmaya ve Pravda’yı maddi olarak desteklemeye teşvik edildiler. Pravda’nın kuruluşunun ilk iki yılında, neredeyse yarısı St.Petersburg’da olmak üzere yaklaşık 40.000 civarında basılmaktaydı.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

T o pLu m s aL e ş İ t l İ k

fiyatı 5 TL

S4 mayıs2012  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you