Page 1

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

T o pLu m s aL e ş İ t l İ k H çıkarken H sosyalizm’in penceresinden dünya ve türkiye H akp’nin bölgesel güç olma stratejisi ve “pkk sorunu” can öykü H avrupa birliği ve borç krizi mehmet özgür demir H roboski katliamı, operasyonlar ve “kürt açılımı” yusuf ateşçi H maya takvimi, durban iklim zirvesi ve küresel ısınma hakan aktaş H üniversitelerdeki işgal ve kantin boykotları deneyimi orhan cemil H yeni anayasa tartışmalarında kadının ve lgbt bireylerin konumu zeynep sencer H marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler - I

şubat 2012

1


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k aylık siyasi dergi sahibi Prinkipo Yayıncılık Ltd. Şti. adına Bahadır Eren sorumlu yazı işleri müdürü Halil Çelik yönetim yeri Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B Üsküdar - İstanbul Tel: (216) 418 63 61 e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu www.toplumsalesitlik.eu basım yeri: Ceylan Matbaa Ahmet Uçar Maltepe Mah., Davutpaşa Caddesi, Güven İş Merkezi No:317/318/319 Zeytinburnu - İstanbul Tel./faks: (212) 613 10 79 e-posta: ceylanmatbaa2012@gmail.com ISSN Numarası: 2146-8230

içindekiler 1 7

çıkarken

17

akp’nin bölgesel güç olma stratejisi ve “pkk sorunu” can öykü

25

avrupa birliği ve borç krizi mehmet özgür demir

33

roboski katliamı, operasyonlar ve “kürt açılımı” yusuf ateşçi

39

maya takvimi, durban iklim zirvesi ve küresel ısınma hakan aktaş

47

sosyalizm’in penceresinden dünya ve türkiye

üniversitelerdeki işgal ve kantin boykotları deneyimi orhan cemil

51

yeni anayasa tartışmalarında kadının ve lgbt bireylerin konumu zeynep sencer

57

marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler - I

Kapak resmi:22 Kasım 2011’de Tahrir Meydanı’nda düzenlenen askeri yönetim karşıtı gösteriden. (Reuters/Amr Abdallah Dalsh)


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

çıkarken Merhaba, adet olduğu ve de olması gerektiği üzere, ilk sayımıza kendimize ilişkin bilgiler vererek başlıyoruz. Elinizdeki dergi, adı yeni olmakla birlikte, gerçekte pek de kısa sayılamayacak bir süredir işçi sınıfı ve gençlik içinde sosyalist bir perspektif geliştirmeye çalışan “Sınıfsız-Sınırsız-Sömürüsüz Sosyalizm” (kısaca, SOSYALİZM) çevresinin yayınıdır. SOSYALİZM, PGBS (Patronsuz-Generalsiz-Bürokratsız Sosyalizm) dergisinin yayın kurulundaki Pablocu ve Lambertçi eğilimlerin ayrılmasının ardından Kasım 2003’te yayımlanmaya başlanmıştı. Son sayısı Mart 2007’de yayımlanan SOSYALİZM, yayınını o tarihten bu yana internet üzerinden sürdürüyor.* SOSYALİZM dergisinin basımına son verip onu internet üzerinden yayımlamaya başlamamız, sınırlı gücümüzü çok daha verimli ve doğru yönde kullanma yönünde atılmış ve aynı zamanda yöntemsel bir değişime denk düşen bilinçli bir adımdı. Yoğun uluslararası ilişkiler ve tartışmalar içinde olduğumuz bir dönemde ardı ardına yaşadığımız iki ayrışmanın ardından, iki yoldan birini seçmek durumunda kalmıştık. Bunlardan birincisi, kendimizi hiç sorgulamadan ayrılanları “mahkûm” edip, -keskin sloganlar eşliğinde- ne kadar doğru ve haklı olduğumuzu vurgulamak ve hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam etmekti. Sol siyasi cenahta pek yadırganmayan, en kolay ve alışıldık yol, kuşkusuz buydu. Ama bu durumda, “siyaset yapmayı sürdürüyor” görünmekle birlikte, gerçekte, asıl sorunların üstünü örtmekten ve kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmamış olacaktık. (Sosyalist işçi hareketinin bütün sorunlarına üst yapısal açıklamalar getirmeyi sür* www.sosyalizm.eu.

dürecek; “solcu” sendikacıların ve ulusalcı küçük burjuva hareketlerin hareketçi “sosyalist” uzantılarından biri olacak; sosyalist hareket içinde -sanılanın aksine- oldukça güçlü olan önder kültünü yaşatacaktık.) Ancak bu kolay ve alışıldık yolu seçmek, ne genel olarak işçi hareketinin içinde bulunduğu duruma bilimsel bir açıklama getirebilir ne de yeni kuşak Marksistlerin eline olup bitenleri daha kolay anlamalarını ve süreçlere müdahale etmelerini sağlayacak donanımı verebilirdi. Önümüzde duran ikinci yol, işçi sınıfı eksenli ve enternasyonalist bir sosyalist perspektif geliştirebilmek için gerekli bilimsel yönteme sahip bir ekip oluşturmaktı. Yöntem, ekonomi ve tarih alanlarında kapsamlı bir çalışmayı gerektiren bu yol, bizim gibi asıl olarak gündelik siyaset içinde yoğrulmuş sosyalist işçilerden oluşan küçük bir çevre için, kuşkusuz, kolay olmayacaktı. Karşı karşıya olduğumuz başlıca zorluklardan biri, böylesi bir iş için gerekli donanıma (kuramsal birikim, yabancı dil bilgisi vb.) sahip yeterli sayıda insana sahip olmamamız; diğeri ise PablocuLambertçi önderlikler altında edinmiş olduğumuz alışkanlıklardı. (Aydınların tekeline terk edilmiş olan kuramsal alana ve okuma-yazma faaliyetine yabancılık; teoriyi küçümseme, hareketçilik, “önder” konumdaki insanlar karşısında edilgenlik vb.) Bütün bu dezavantajların, yalnızca, doğru olduğunu düşündüğümüz ikinci yolda ısrar ederek, zaman içinde giderilebileceğini düşündük. Öyle de oldu. Tarihsel maddeci diyalektik yöntem, ekonomi, uluslararası işçi hareketinin ve Marksist hareketin tarihi gibi temel konularda yoğun ve uzun bir araştırma ve tartışma

1


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k sürecinin ardından, ortaya, sosyalist perspektiflerin geliştirilmesinde aktif şekilde yer alan, daha fazla okuyan-yazan ve en önemlisi, gelişmelere uluslararası ve tarihsel bir perspektifle yaklaşan işçilerden oluşan bir ekip çıktı. TOPLUMSAL EŞİTLİK’in yayın kurulu, işte bu sürecin ürünüdür. Bu süreçteki en önemli kazanımlarımızdan biri, kuşkusuz, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya özlemini yaşatan sosyalist öğrencilerin bu sürece dahil olmasıydı. Sosyalizm Gençliği, TOPLUMSAL EŞİTLİK’in sayfalarında yer alan perspektiflerin oluşturulmasına katkıda bulunmakla kalmamış; onun yayın kurulunda da yer almıştır. Bu genç yoldaşlar, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya düşüncesinin işçi sınıfı içinde kök salmasında son derece aktif bir rol oynayacaktır.

Sosyalizm Gençliği, TOPLUMSAL EŞİTLİK’in sayfalarında yer alan perspektiflerin oluşturulmasına katkıda bulunmakla kalmadı; onun yayın kurulunda da yer aldı.

2

Neden “Toplumsal Eşitlik”? Bütün dillerde olduğu gibi, dilimizde de en güzel ve en anlamlı sözcüklerden biri olan “eşitlik”, hiç kuşkusuz, sınıf farklılıklarının ve ezme-ezilme ilişkilerinin ortaya çıktığı en eski çağlardan bu yana, insan soyunun çoğunluğunu oluşturan ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlananların ve ötekileştirilenlerin en derin özlemlerinden birini ifade etmektedir. Eşitlik düşüncesinin ve özleminin, insan toplumlarında eşitsizliğin ortaya çıkmasının ürünü olduğunu; eşitsizliğin olmadığı yerde, eşitlik düşüncesinin ve özleminin doğamayacağını biliyoruz. Yaşamın bütün alanlarında eşitsizliklerin arttığı ve artık kabul edilemez sınırlara ulaştığı dönemler, aynı zamanda, insanlar arasında eşitlik özleminin ve bu uğurda mücadelenin yükseldiği ön-devrimci dönemlerdir. İnsanlık, yalnızca Türkiye’de değil ama bütün dünyada böyle bir dönemden geçiyor. Kapitalist ekonominin tarihsel büyümelerinden birini sergilediği 1950’li, 1960’lı ve kısmen de 1970’li yıllarda, başta işçi sınıfı olmak üzere, toplumun ezilen ve sömürü-

len kesimleri büyüyen toplumsal servetten daha fazla pay almaya başlamıştı. Ulus devletin ve reformizmin damgasını vurduğu o yıllarda, yükselen bir sendikal harekete, başta kadınlar ve etnik azınlıklar olmak üzere çeşitli kesimlerin örgütlü mücadeleleri eşlik ediyor; gelir dağılımda ve etnik, dinsel, cinsel vb. gruplar arasındaki eşitsizlikler görece azalıyordu. Ama kapitalizmin kabaca II. Dünya Savaşı sonrası 30–40 yıla damgasını vuran bu parlak döneminin yerini, kabaca 1970’lerin ortalarından başlayan ve on milyonlarca insanın yaşamını alt üst eden bir kriz dönemi aldı. Milyonlarca emekçinin bir gün, hatta birkaç saat içinde işini, evini ve sınırlı maddi varlığını yitirdiği her krizde, kapitalistlerin ve onların emrinde çalışan yöneticilerin servetinin katlanarak arttığı bir dönemden geçiyoruz. İnsanlığın, emekçilerden oluşan ezici çoğunluğu hızla yoksullaşırken, onların ürettiği toplumsal servet giderek daha az sayıda insanın elinde toplanıyor; milyonlarca emekçi kentlerin varoşlarında sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilirken, mutlu bir azınlık lüks konutlarda, akıl almaz bir servet içinde yüzüyor. Bir zamanların ulusal kalkınmacı “sosyal refah devleti”, yerini, küresel ölçekte at koşturan sermayenin emrinde her zamankinden daha fazla oligarşik karakter kazanan çıplak bir baskı aygıtına bırakıyor. Toplumsal servetin paylaşımında yaşanan bu kutuplaşmanın ve burjuva devletin giderek oligarşik ve baskıcı karakter kazanmasının altında, tanrısal bir yazgı ya da bir grup insanın “kötülüğü” değil, kapitalizmin içsel dinamikleri yatmaktadır. Bu dinamikler, burjuva hukuksal eşitliğin de temellerini oyuyor. Etnik, dinsel, cinsel vb. azınlıkların hukuksal, kültürel ve siyasi alanlarda edindiği burjuva eşitlik, bütün bu kesimler içinde ezici çoğunluğu oluşturan emekçilerin yükselen toplumsal adaletsizliğe olan öfkesini


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Toplumsal servetin paylaşımında yaşanan bu kutuplaşmanın ve burjuva devletin giderek oligarşik ve baskıcı karakter kazanmasının altında, tanrısal bir yazgı ya da bir grup insanın “kötülüğü” değil, kapitalizmin içsel dinamikleri yatmaktadır.

yatıştırmaya yetmiyor. Ekonomik eşitsizlik derinleştikçe, milyonların “toplumsal servetin paylaşımında eşitlik” talebi de giderek daha yüksek bir sesle dile getiriliyor. H Eşitlik, tarih boyunca bütün mağdurların özlemlerini ifade eden diğer iki sözcükle (“özgürlük” ve “kardeşlik”) birlikte, bütün halk ayaklanmalarının başlıca talebi olmuştur. Bu yüzden, onun, modern çağların ilk büyük devrimine önderlik eden Fransız burjuvazisinin ve onun izinde ilerleyen diğer ülkelerdeki kapitalistlerin elindeki en güçlü silah olması da bir rastlantı değildi.

Burjuva “eşitlik” anlayışı, soylular tabakasının tanrısal ya da soya ilişkin dogmalarla kutsanmış mutlak eşitsizliğine karşı bireyin mutlak eşitliğini yüceltiyor; onu, yükselmekte olan ulus devletlerin temel unsuru olarak kutsuyor ve “bütün yurttaşları yasalar önünde eşit” kılıyordu. Bu, insanlığın feodal toplumun tanrısal ya da soya özgü kutsallıkla korunan, sorgulanamaz ve dokunulmaz eşitsizlikleri karşısında atmış olduğu son derece önemli bir adımdı (bununla birlikte, “bütün yurttaşların” yasalar önünde eşit hale gelmesi için de başını işçi sınıfının çektiği ve on yıllar sürecek zorlu bir mücadele gerekecekti). İnsanı içinde doğup biçimlendiği sınıflardan soyutlayarak mutlak bireye indirgeyen burjuva eşitlik anlayışı, gerçek yaşamda belirli bir sınıfın üyesi olan, belirli bir iş yapan ve ait olduğu toplumsal kesime karşı belirli sorumluluklara sahip olan somut insan ile birlikte, somut / gerçek eşitliği de ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden, mutlak (soyut) bireyin hukuksal eşitliğini esas alan burjuva eşitlik anlayışı, bilime ve gerçeklere aykırı bir dogmadır. Burjuva eşitliğinin -etnik ve dinsel azınlıklara yönelik kimi önemli ayrımcılıklar hariç- egemen olduğunu söyleyebileceği-

miz Türkiye’yi ele alalım. Bu ülkede, uzun çalışma saatleri karşılığında aldığı ücretle ailesini zar-zor geçindirmeye çalışan bir işçi ya da bu olanağa bile sahip olamayan bir işsiz ile aylık geliri milyonlarla ölçülen bir kapitalist, bir burjuva ya da onların emrinde çalışan bir yönetici yasalar önünde eşittir. Bu anlayışa göre, doğduğu günden başlayarak yaşamı boyunca hiçbir sıkıntı yaşamamış ve iyi bir eğitim almış olan burjuva ailesinden bir çocuk ile yoksulluk içinde, çoğu durumda çalışan ve devlet okullarında kötü bir zorunlu eğitimden geçen bir işçi çocuğu da eşittir. Cumhuriyet tarihi boyunca varlığı bile reddedilmiş ve katliamlara, sürgünlere maruz kalmış bir halkın üyesi olarak, dar aile-akraba çevresi dışındaki bütün toplumsal ilişkilerini ana dilinin dışındaki bir dilde kurmak zorunda olan Kürt ile toplumsal varlığını kendisi olarak özgürce yaşayıp geliştiren Türk eşittir. Eğitimden çalışma yaşamına ve siyasi yaşama kadar toplumsal varlığının her alanında ikinci sınıf insan muamelesi gören, “anne” olarak kutsanırken aynı zamanda piyasa ekonomisinin cinsel metası haline getirilen, aynı işlerde erkeklerden daha düşük ücretlerle çalıştırılan kadın ile egemen erkek eşittir… Bu listeyi, sayfalar tutacak şekilde uzatmak mümkün. Herkesin kolayca görebileceği gibi, bireylerin yasalar önünde eşitliği efsanesi, gerçekte, ulusal sınırlarla bölünmüş bütün toplumlar arasında ve bu toplumlar içerisinde var olan somut eşitsizlikleri gizlemenin bir aracıdır. Dahası, bu burjuva eşitlik efsanesi, söz konusu somut eşitsizlik derinleştiği ve ondan yararlananların (kapitalistler, burjuvalar ve yönetici seçkinler) sayısı giderek azaldığı oranda kabalaşan ikiyüzlü bir yalana dönüşmektedir. Peki, nasıl oluyor da insan soyunun yüzde 10’unu - 15’ini geçmeyen ayrıcalıklı bir kesimi, geri kalan ezici çoğunluk üzerinde egemenlik kurabiliyor? Bunun yanıtı, kapitalistlerin ve çıkarları onlarla bütünleşmiş olan yönetici seçkinlerin, insanların

3


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k yaşaması için gerekli mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan her şeyin sahibi olmasında (üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet); toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler tarafından üretilen servetin nasıl paylaşılacağını ve insanların nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen bütün karar mekanizmalarına (devlete) hâkim olması gerçeğinde yatıyor. Kapitalistler, sahip oldukları bu güç sayesinde, bizleri, hayatımızın her anında yaşadığımız somut eşitsizlikleri yok sayan bu hukuksal eşitlik dogmasına inandırmak için ellerinden geleni yapıyor; inanmayanları ise devlet gücüne başvurarak “yola getirmeye” çalışıyorlar.

AKP iktidarının “açılım” politikasının içerideki ayağının bütünüyle etnik, dinsel ve kültürel kimlikler üzerine kurulu olmasının altında, işçi sınıfının bir sınıf olarak davranmasını engelleme planı yatmaktadır.

İnsanların düşüncelerini biçimlendiren yazılı ve görsel medyaya, eğlence sektörüne, sinemaya ve kültüre yapılan sermaye yatırımlarındaki artış ile sosyal hizmet alanından çekilen burjuva devletin neredeyse bütünüyle bir polis ve ordu gücüne dönüşüyor olması, gerçekte, kapitalistlerin, hızla artan toplumsal eşitsizliğe yönelik kitlesel öfkeyi denetleme çabasının ifadesidir. Kapitalistlerin kendi düzenleri için asıl tehlikeyi oluşturan işçi sınıfının önünü kesmek için kullandığı en etkili araçlardan biri de, bütün toplumlarda var olan ve bütün sınıf ve tabakaları kesen eşitsizliklere karşı burjuva “kimlik” politikalarının önünü açmaktır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen cinsel, etnik, dinsel vb. kimlik politikaları, kadınlar ile erkekler, etnik- dinsel- kültürel azınlıklar ile egemen çoğunluklar ve eşcinsel azınlık ile heteroseksüel çoğunluk arasında var olan hukuksal eşitsizliklerin kısmen ortadan kaldırılmasını sağlamış; en azından, bu kesimlerin yasalar önünde dışlanmasını sınırlamıştı. Bir başına bunda, kuşkusuz, kötü bir yan yoktu.

Sorun, etnik, kültürel, dinsel, cinsel vb. kimlikler ekseninde geliştirilen bütün bu politikaların, toplumdaki temel eşitsizliğin

4

(toplumsal servetin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklanan eşitsiz paylaşımı) ortadan kaldırılmasına yönelik bir işçi sınıfı politikasının yerine geçirilerek ve onun pahasına geliştirilmiş olmasıydı. Kapitalizmin krizi patladığında ve kapitalistler işçi sınıfına karşı topyekûn saldırıya geçtiğinde, hukuk önünde eşitlenmiş ve etnik, dinsel, kültürel, cinsel vb. kimlik talepleri tatmin edilmiş olan “azınlıkların” ezici çoğunluğunu oluşturan işçiler, “kendi” burjuvalarıyla aralarında var olan uçurumu fark ettiler. İşçilerin kapitalist sınıfın saldırısına bir sınıf olarak karşı koyması gerekiyordu ama ortada, “sınıfa karşı sınıf” politikası geliştirecek bir perspektif yoktu. Bunun başlıca sorumlusu, kuşkusuz, sınıf ve sınıf mücadelesi düşüncesinden uzun süre önce vazgeçerek burjuva kimlik politikaları peşinde koşan “solcu” sendikal ve siyasi önderliklerdi. İleri kapitalist ülkelerin işçi sınıflarının kapitalist saldırılar karşısında direnememesinde önemli pay sahibi olan bu politikalar, bir süredir Türkiye’nin de gündeminde. AKP iktidarının “açılım” politikasının içerideki ayağının bütünüyle etnik, dinsel ve kültürel kimlikler üzerine kurulu olmasının altında, işçi sınıfının bir sınıf olarak davranmasını engelleme planı yatmaktadır. Türkiye’deki on işçiden en az altısının kendisini dinsel, etnik ya da bölgesel bir kimlikle tanımlaması, TC sınırları içindeki ezilen en geniş etnik ve dinsel kimlikler olan Kürtlüğün ve Aleviliğin, Türk ve Sünni seçkinlerin elindeki devlet katında hukuksal olarak kabul görmemesiyle açıklanabilir. Ama bu, işin bir boyutudur. Bu tabloya, işçi sınıfını dinsel ve etnik temelde bölen kimlik politikalarını geliştiren ve uygulayan sendikal ve siyasi önderlikleri de eklemek gerek. Biz, toplumsal eşitsizliklere karşı mücadelenin, burjuva ve küçük burjuva kimlik politikalarına yedeklenmekten değil; ezilen bütün etnik, dinsel vb. kesimlerin ezici çoğunluğunu oluşturan işçilere hitap eden bir sınıf politikasından geçtiğini düşünüyoruz.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k TOPLUMSAL EŞİTLİK, kapitalizmin insan soyunu içine sürüklediği kapsamlı toplumsal çöküşe karşı işçi sınıfının sosyalist alternatifini geliştirmek ve işçi sınıfının öncüsüne Marksist bir perspektif kazandırmak amacıyla yayımlanıyor.

H

Ekonomik-toplumsal konular üzerine kafa yoran her emekçi, yaşadığı sorunların altında yatan şeyin kapitalizm olduğunu hiç bilmese de, lafı hiç gevelemeden, son derece somut, pratik öneriler geliştirebilir. İşsizlik mi var? “İşten çıkartmalar yasaklansın. Toplam çalışma saatlerini toplam çalışabilir nüfusa bölelim, herkes, kişi başına kaç saat düşüyorsa o kadar çalışsın!” Yoksulluk mu var? “İstisnasız herkese insanca yaşayabileceği bir gelir sağlansın.Ücretler, ne ürettiğine bakılmaksızın her işçinin bakmak durumunda olduğu insanlarla birlikte sağlıklı bir yaşam sürmesi için gerekli harcamalarına bakarak hesaplansın. Ardından, buna, refah payını eklensin!” Konut sorunu mu var? “Bir sürü ev neden boş duruyor? Kiraların piyasa kurallarına göre belirlenmesine son verelim; önce var olan konutları paylaşalım, ardından sağlıksız olanları yıkıp yenilerini yapalım!” Gelir dağılımı mı bozuk? Sosyal harcamalar için para mı yok? “Emekçiler için ek bir soygun mekanizması olan dolaylı vergileri kaldıralım; gelir vergisini çalışanlardan değil arttırılmış oranda ve yalnızca kapitalistlerden, burjuvalardan alalım!” Kriz mi var? “Sorumlusu olmadığımız bir şeyin bedelini neden biz ödeyelim!”

Ortalama bir işçinin ifade edebileceği bu çözümler, özünde toplumsal eşitliğe giden yolu da göstermektedir. Bizim ona ekleyebileceğimiz tek şey, somut eşitsizliklerin üzerini örten mevcut burjuva eşitliğinin kapitalist üretim sisteminin üzerinde yükseldiğini; bütün eşitsizliklerin kaynağı olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüştürülmesi gereğidir. Toplumsal eşitlik, yalnızca bu yolla ve işçi sınıfı önderliğinde elde edilebilir. Çünkü insanların yaşaması için gerekli olan her şeyi işçiler üretmekte ama onların ürettikleri servete kapitalistler el koymakta

ve ona yalnızca ertesi gün çalışmayı sürdürebileceği kadar küçük bir kırıntı bırakmaktadır. Biz, toplumsal eşitlik özleminin gerçekleşmesi için, işçi sınıfının uluslararası düzeyde koordine edilmiş eyleminin gerektiğini; bu yönde bir atılımın uzun süre ulusal sınırlar içine hapsedilmesi durumunda yenilgiye uğrayacağını düşünüyoruz. Bu, tarihteki ilk ve tek işçi devleti olan Sovyetler Birliği deneyiminden edinilmiş başlıca derstir. Aynı zamanda bu, dünya çapında egemen ve örgütlü olan kapitalizme karşı, işçi sınıfının da yine dünya çapında tek bir partide (Enternasyonal’de) örgütlenmek zorunda olduğunu göstermektedir. TOPLUMSAL EŞİTLİK, kapitalizmin insan soyunu içine sürüklediği kapsamlı toplumsal çöküşe karşı işçi sınıfının sosyalist alternatifini geliştirmek ve işçi sınıfının öncüsüne Marksist bir perspektif kazandırmak amacıyla yayımlanıyor. TOPLUMSAL EŞİTLİK, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyanın umut olmaktan çıkıp insan soyunun önündeki tek gerçekçi seçenek haline geldiği günümüzde, dünya devrimi ve sosyalizm perspektifine sahip Marksist bir işçi sınıfı partisinin varlığının yaşamsal öneme sahip olduğunu savunuyor; sosyalist işçileri ve gençliği bu partinin inşasına katılmaya çağırıyor. TOPLUMSAL EŞİTLİK’in sayfaları, işçi sınıfı içinde enternasyonalist devrimci bir sınıf perspektifi geliştirme kaygısı taşıyan herkese açıktır. Marksist düşüncenin yalnızca samimi tartışmalar içinde gelişebileceğini düşündüğümüz için, dergimizde, farklı düşünceleri ifade eden yazıların yer alacağı bir bölümü açmayı hedefliyoruz. Son olarak, TOPLUMSAL EŞİTLİK’te yer alan ve yayın kurulu imzası taşıyan yazıların ortak düşüncemizi ifade ettiğini; bunlar dışındaki yazıların ise farklı düşünceleri içerebileceğini anımsatmak istiyoruz. HHHH

5


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

6


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

sosyalizmin penceresinden

dünya ve türkiye yayın kurulu

Tunus’ta ve Mısır’da işçi sınıfı ve gençlik, kitlesel seferberliğe son vermiş ve umudunu İslamcılar önderliğinde kurulacak olan burjuva parlamenter rejimlere bağlamış görünüyor. Bu, kuşkusuz, boşa çıkacak bir beklenti. Çünkü işsizliğin, yoksulluğun ve siyasi baskıların altında yatan maddi zemin; yani kapitalizm ortadan kaldırılmadığı sürece, Arap emekçilerinin ve gençlerinin isyanına yol açan bu felaketlerden kurtulmak mümkün değildir.

S

onraki sayılarımızda bir önceki ayın başlıca gelişmelerini özetleyeceğimiz “sosyalizmin penceresinden dünya ve Türkiye” başlıklı bu bölümde, geçtiğimiz yılın önemli gelişmelerine kısaca değineceğiz. Bu yolla, 2012’de bizleri nelerin beklediği hakkında bir fikir sahibi olabileceğimizi umuyoruz. “Arap Baharı”

2011’de dünyada yaşanan olayların en dikkat çekici olanı, “Arap Baharı” diye ifade edilen kitlesel halk ayaklanmalarıydı. İşsizliğe, yoksulluğa ve siyasi baskılara karşı patlayan bu ayaklanmalar sonucunda Tunus, Mısır ve Libya’da eski otoriter rejimler yıkıldı ama söz konusu isyanların kaçınılmaz ürünü olan daha demokratik bir ortamı bir yana bırakırsak, kurulan “geçiş rejimleri”, bu ülke emekçilerinin ve gençliğinin temel taleplerinden hiç birini karşılayamadı. Kısa süre içinde, bu “geçiş” rejimlerinin esas işlevinin eski düzeni artık taşınamaz hale gelmiş olan ağırlıklarından kurtarmak ve kapitalist sömürünün “demokratik” bir ortamda devamını sağlamak olduğu anlaşıldı. Oysa otoriter rejimlere karşı ölümü hiçe sayarak ayaklanan emekçiler ve gençlik, daha fazla demokrasinin ve özgürlüğün yanı sıra, artık katlanılmaz hale gelmiş olan yaşam koşullarının iyileşmesini ve toplumsal servetin daha adil paylaşımını talep ediyordu. Değişimin önderliğinin Mısır’da olduğu gibi önceki düzenin de temel dayanağı olan ordunun ya da Tunus ve Libya’da gördüğümüz üzere yine uluslararası sermayenin doğrudan desteğine sahip “geçici” burjuva hükümetlerin eline geçtiği bu Arap ülkelerindeki rejim değişikliklerinin kaderi, büyük ölçüde bu yıl içinde belli olacak. Bu, özellikle, var olan diktatörlerin gerçek işçi-emekçi isyanları sonucunda devrildiği Tunus ve Mısır için geçerli. Şimdi, her iki ülkede de, işçi sınıfı ve gençlik, kitlesel seferberliğe son vermiş ve umudunu kurulacak olan burjuva parlamenter rejimlere bağlamış görünüyor. Bu, kuşkusuz, boşa çıkacak bir beklenti. Çünkü işsizliğin, yoksulluğun ve siyasi baskıların altında yatan maddi zemin; yani kapitalizm ortadan kaldırılmadığı sürece, milyonlarca emekçinin ve gencin yaşamının ayrılmaz parçası haline gelmiş olan bu felaketlerden kurtulmak mümkün değildir. 2011 yılı, “Arap Baharı” olarak adlandırılan toplumsal hareketlerin öznesi olan işçilerin ve gençlerin elinde sorunların çözümüne yönelik bir planı olmadığını gösterdi. Onların işsizlik, yoksulluk ve devlet terörü gibi sonuçlarla uğraştığı bu bir yıl içinde, “doktor” olarak ortaya çıkan burjuva politikacıları ve generaller, emperyalist efendilerinin önerisiyle, “demokratik” ağrı kesicilere (uyuşturuculara) başvurdular. Şimdi bu ülkelerde, kapitalizm adlı vi-

7


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k rüsü yaşatmak amacıyla, onun kimi kaçınılmaz belirtilerini katlanılabilir düzeye çekmek için, küresel sermayenin bu “tedavi” yöntemi uygulanıyor. Ancak emekçiler arasında bir rahatlamaya yol açan “demokratik” ağrı kesicilerin etkisi kısa süre içinde ortadan kalkacak ve kitleler bir kez daha sokağa çıkacaklardır. Mevcut küresel krizi göz önünde bulundurarak, bunun hiç de uzun sürmeyeceğini söyleyebiliriz. Peki, o zaman ne olacak? Asıl yanıtlamamız gereken soru budur. Devrimci bir partiye Kapitalizmin tarihi, bize, kendilerine yalın bir sosyalist perspektif suve rehber bir nacak devrimci önderliklerden ideolojiye sahip yoksun olan emekçi kitlelerin, olmayan halk kendi deneyimlerinden öğrenmekkitleleri, ten başka bir yolu olmadığını göskahramanca teriyor. Ama öğrenmenin bu yolu, mücadelelerine aynı zamanda, önceki kuşakların karşın, küresel yaşamış oldukları felaketleri, büyük sermaye ve onun kayıplar pahasına tekrar tekrar yaşamak anlamına geliyor. Bu, özelyerel temsilcileri likle, içinden geçtiğimiz türdeki tarafından derin ekonomik-mali kriz dönemkapitalist sisteme lerinde geçerlidir. Kapitalizmin tayedeklenmekten rihinde yaşanan bu tür krizlerin her kurtulamadılar. birini, insanlık için milyonlarca cana ve o güne kadar birikmiş servetin akıl almaz ölçekte imhasına mal olan savaşların (iki dünya savaşı dahil) izlediğini unutmayalım. Özetle, “Arap Baharı”, Marksist önderlik sorununun çözülmesinin ne kadar acil bir gereksinim olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır. Devrimci bir partiye ve rehber bir ideolojiye sahip olmayan halk kitleleri, kahramanca mücadelelerine karşın, küresel sermaye ve onun yerel temsilcileri tarafından kapitalist sisteme yedeklenmekten kurtulamadılar. Bütün bu yaşananların ve yaşanacak olanların başlıca sorumlusu, kuşkusuz, “sosyalist”, “devrimci” hatta “Marksist” olduğunu

8

iddia eden ama “Arap Baharı” boyunca işçileri ve gençleri kendilerini bekleyen tehlikeler konusunda uyarmak yerine, onları burjuva önderliklere yedekleyen ve yaşananları “toplumsal devrim” diye alkışlayanlardır. Bütün bu “solcular”, şimdi ellerini kafalarının arasına alıp, yaşanan sürecin bilimsel bir muhasebesini yapmakla yükümlüdür. Wall Street eylemleri ABD tarihinde, 1968’den sonra, ilk kez büyük kitle gösterileri, popüler ismiyle söylemek gerekirse “Wall Street’i İşgal Et!” eylemleri gerçekleşti. Amerikan rüyasını simgeleyen büyük finans merkezlerinin bulunduğu şehir ve caddelerde süren gösteriler, polisin bütün engellemelerine karşın aylarca devam etti. Bu militan ve meşru eylemler, ülkedeki toplumsal eşitsizliğin artmasına dönük yaygın tepkinin sonucu olarak doğdu ve gelişti. Fakat “Wall Street Eylemleri”, tıpkı “Arap Baharı”nda olduğu gibi, öndersizlik, programsızlık ve örgütsüzlük nedeniyle daha fazla büyüyemedi. Wall Street Eylemleri’nde yaşanan bir başka sorun da, bu sürece önderlik etme iddiasında olan kimi “sol” çevrelerin, esas olarak küçük burjuva bir siyasi perspektife sahip olmasıydı. Bu yüzden, Amerikan işçi sınıfının bu büyük toplumsal harekete katılımı yeterince sağlanamadı. Ülkenin her köşesinde büyük kitle gösterileri gerçekleşmiş olmasına karşın, ABD işçi sınıfı örgütlü olarak ortaya çıkmadı; örneğin, “genel grev” talebi bir kez dahi gündeme gelmedi. Sonuç olarak, Wall Street Eylemleri bütün ilerici ve enternasyonalist özelliklerine rağmen, özünde küçük burjuvazinin yarı anarşizan radikalizminin ve sol liberal “sistem eleştiriciliğinin” dar ufkunu aşamadı. H

İşin ilginç tarafı, ABD’de gerçekleşen eylemlerin bir benzerinin İstanbul’da ör-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Bu muazzam enerji türü, ancak sosyalist bir dünyada tüm insanlığının gereksinimlerini karşılayabilecek bir tarzda kullanılmaya başlanabilir. Çünkü sorunun gerçek kaynağı, nükleer enerjinin kendisi değil, onun kapitalizm altındaki kar ve sermaye biriktirme odaklı kullanım şeklidir.

Wall Street Eylemleri bütün ilerici ve enternasyonalist özelliklerine rağmen, özünde küçük burjuvazinin yarı-anarşizan radikalizminin ve sol liberal “sistem eleştiriciliğinin” dar ufkundan ötesine geçemedi.

gütlenmeye çalışılmasıydı. Bu eylemi planlayanlar için nihai sonuç, gerçek bir düş kırıklığı oldu. “Orada oldu, neden bizde de olmasın” mantığından hareket eden bazı “solcular”, ABD ile Türkiye arasındaki siyasi, sosyolojik ve tarihsel farkı; en önemlisi de Türkiye ekonomisinin büyüyor olmasını unutmuş olacaklar ki, “Wall Street modelini” Türkiye’ye taşımak istediler ama amaçlarına ulaşamadılar. “Kopyala-yapıştır” biçiminde gerçekleştirilmek istenen bu eylem planının başarıya ulaşması zaten mümkün değildi.

Japonya’da nükleer felaket Japonya’da gerçekleşen deprem ve Tsunami sonucunda binlerce masum insan hayatını kaybetti, on binlerce insan da nükleer sızıntıdan etkilendi. Olaydan sonra, kamuoyundan gelen baskılara daha fazla dayanamayan Japon hükümeti, reaktörü kapattığını açıklamak zorunda kaldı (söz konusu reaktör zaten yeniden işletilecek durumda değildi). Bu olay, hiç kuşkusuz, nükleer enerjinin kapitalizm koşullarında ne derece tehlikeli bir silaha dönüşebileceğini bir kez daha kanıtlamıştır. Zira İnsanlığın temel ihtiyaçlarını ve toplumsal özgürleşmeyi değil, kâr ve sermaye biriktirmeyi temel alan serbest piyasa ekonomisinde, küresel şirketlerin ve büyük finans kuruluşlarının çıkarlarına göre belirlenen nükleer enerji politikaları, her zaman insanlık için ölümcül riskler taşımaya devam edecektir.

Filistin Geçtiğimiz yıl içinde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden biri de, bölgenin “kadim sorunu” haline gelmiş olan Filistin’deki emperyalist-siyonist çözümsüzlük politikasının sürdürülmüş olmasıydı. ABD Başkanı Obama’nın İsrail yönetimi ile Filistinlileri bir araya getirme ve sözde “barıştırma” çabaları başarısız olurken, 2011’in son günlerine doğru “bölünmüş Filistin’i yeniden birleştirme” iddiasıyla ortaya çıkan HAMAS ve ElFetih, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altında birleştiklerini açıkladılar. HAMAS’ın ve El-Fetih’in, FKÖ çatısı altında birleştiklerini açıklaması, Filistinlilerin “bağımsız devlet” konusunda daha ısrarcı olacağının bir habercisi mi? Görünen o ki, Filistinliler bu konudaki resmi girişimlerine hız vermiş durumda. Filistin yönetimi, Birleşmiş Milletler (BM) kanalıyla, ABD ve İsrail üzerindeki uluslararası baskıyı arttırmaya çalışıyor. Filistin yönetiminin bu konuda bugüne kadar ne derece başarılı olduğu bir yana, Ortadoğu’daki taşların yerlerinden oynadığı bu sürecin, Filistin burjuvazisine ve müflis FKÖ yöneticilerine daha rahat hareket etme fırsatı sunduğu ortada. Bölgede belirleyici bir siyasi güç olmaya çalışan Türkiye ise, Filistinli liderlere aktif destek vermeye devam ediyor. HAMAS liderlerinin Türkiye’ye yaptığı en son ziyaret, hatırlayacaksınız, AKP hükümetinin Filistin yönetimine koşulsuz destek gösterisine dönüşmüştü. Tabii ki An-

9


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k kara, bu siyaseti mümkün olduğu kadar ABD ve AB gibi emperyalist merkezlerle çatışmaya girmeden yürütme gayreti içinde. Zira T.C. devletinin bölgedeki gücü, asıl olarak emperyalist merkezlere hem ekonomik hem de siyasi bağımlılık üzerine kurulu. Öte yandan İsrail, Türkiye’nin Filistin meselesi üzerinden bölgede etkin olmaya çalışmasını, kendi “ulusal güvenlik stratejisine” yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır. Filistinliler, bağımsız devlet yönünde adımlar attıkça ve BM gibi uluslararası kuruluşlar vasıtasıyla dünya kamuoyunu yanlarına çekmeyi başardıkça, İsrail Devleti Filistin konusundaki çizgisini değiştirmek zorunda kalabilir.

İran ile başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalist koalisyon arasında yaşanan gerginliğin nerede duracağı bilinmiyor.

Türkiye gibi önemli bir müttefiki ile ilişkileri bozulmuş ve Mısır’daki Mübarek rejiminin yıkılmasının ardından bölgedeki başlıca desteğinden mahrum kalmış olan İsrail yönetiminin Filistin sorununda nasıl bir çizgi izleyeceği, Suriye’deki halk hareketinin sonuçlarına ve Irak ile İran’daki gelişmelere bağlı olacak. İran-Irak-Suriye fayı

2011 yılında, İran’daki dinci diktatörlük, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, nükleer silah üretimine yöneldiği iddiasıyla başlattığı yaptırımlarına karşı direnişini sürdürdü. Uygulanan ekonomik ve mali ambargoya ABD’nin saldırı tehditlerinin eşlik ettiği 2011 yılında sıkça konuşulan senaryolardan biri, İsrail’in İran’a saldırma hazırlıklarıydı. Bu “senaryo”nun gerçekleşmesi durumunda bütün bir bölgenin “ateş çemberine” dönüşeceğini söylemek hiç de abartılı olmayacaktır. İran ile başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalist koalisyon arasında yaşanan, bir yandan ABD-İsrail eksenli saldırı tehditleriyle, öte yandan İran’ın Hürmüz Boğa-

10

zı’nı gerektiğinde petrol tankerlerinin geçişine kapatabileceği yollu son açıklamalarıyla iyice artan gerginliğin nerede duracağı bilinmiyor. Bilinen şu ki, şimdilik İran topraklarının dışında (örneğin Irak’ta) “küçük çatışmalarla” süren bu gerilim bir şekilde patlayacak. Bu durumda, ABD merkezli Batılı emperyalistlerin son 25 yıl boyunca gerçekleştirdiği askeri müdahalelere bir şekilde sessiz kalmış olan Rusya ile Çin’in zorunluluktan kaynaklanan o sessizliklerini koruyacağının hiçbir garantisi bulunmuyor. Aynı belirsizlik, küresel kriz ortamında mecburen ABD ile ortak davranan Avrupalı emperyalistler için de geçerli. Zira küresel krizden çıkış, yalnızca kapitalizm gemisini kurtarmak için kader birliği yapmayı değil; aynı zamanda, herkesin diğeri pahasına kendi başının çaresine bakmasını da içeriyor. Tarih, bize, bu geminin (dünya kapitalizmi) gerçek bir tehdit (sosyalist devrimler) altında olmadığı koşullarda, krizden çıkışta her zaman ikinci dinamiğin belirleyici olduğunu gösteriyor. Özetle, emperyalist devletlerin İran’ı küresel sermayenin sınırsız sömürü alanı haline getirme planlarının ne ölçüde ve nasıl gerçekleştirileceği sorusunun yanıtını bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, oldukça sancılı olan bu sürecin, savaşı bir tehdit malzemesi olmaktan çıkartıp yıkıcı bir gerçek haline getirme dinamiklerine sahip olduğu.

H ABD ordusunun Irak’tan “çekilme işlemlerini” hızlandırması, burjuva siyasetçileri ve medyası tarafından, bölgede yeni bir dönenim başlangıcı olarak sunuluyor. Ama bunun, Obama yönetiminin ve uluslararası burjuva basının iddia ettiğinin tersine, hiç de “güzel günlerin” başlangıcı olmadığı (bölgede böyle bir dönem hiç yaşanmadı) şimdiden görü-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Resmi ABD ordusunun, yerini büyük ölçüde yine ABD kökenli özel ordulara bıraktığı Irak, hızla kapsamlı bir etnik ve mezhepsel iç savaşa sürükleniyor.

nüyor. ABD’nin Irak’ta yaratmaya çalıştığı işbirlikçi siyasi model tamamen iflas etmiş durumda. Irak’ta bomba seslerinin duyulmadığı neredeyse tek bir gün yok! Resmi ABD ordusunun, yerini büyük ölçüde yine ABD kökenli özel ordulara bıraktığı Irak, hızla kapsamlı bir etnik ve mezhepsel iç savaşa sürükleniyor.

Şii ve Sünni Arap önderlikler arasında, gerçekte uzunca süredir “düşük yoğunlukta” süren bu çatışma, büyük ölçüde, bir yanında İran’ın, diğer tarafta ise Suudi Arabistan önderliğindeki Arap yarımadası ülkeleri ile Türkiye’nin (arkalarındaki emperyalist güçlerle birlikte) yer aldığı bölgesel mücadelenin bir parçası olarak değerlendirilmeli. Türkiye’nin bu mücadeledeki asıl rolü ise Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) ile olan sıkı ekonomik ve siyasi ilişkileriyle biçimlenmekte ve ifadesini burada bulmaktadır. KBY’nin TC Devleti için önemi, kuşkusuz, yalnızca ekonomik ilişkilerden kaynaklanmıyor. KBY’nin varlığı ve geleceği, toprakları içinde Kürt halkının en büyük kesimini barındıran TC devleti için aynı zamanda bir “iç sorun” olarak algılanmaktadır. Bunun altında, her iki taraftan ilkel milliyetçilerin sandığının tersine, basit bir “Kürt düşmanlığı” ya da “ulusal güvenlik” kaygısı yatmıyor. Söz konusu olan, küresel sermayenin ve onun bölgesel taşeronluğuna soyunan Türkiyeli kapitalistlerin ekonomik ve siyasi çıkarlarıdır (Türk, Kürt, Arap vb. yerel kapita- listlerin güçsüz kesimlerinin, hızla yoksullaşan köylülerin ve işçilerin bu süreç karşısındaki tavrını belirleyen ana etmen de budur). Gerek AKP yönetiminin “Kürt açılımı” ve “PKK ile mücadele” adı altında izlediği politikalar, gerekse Türkiye’deki ve KBY’deki Kürt önderliklerinin tavırlarının bu çerçeve içinde değerlendirilmemesi, kaçı-

nılmaz olarak, ciddi kafa karışıklıklarına yol açmaktadır. Bütün bu dinamikler göz önünde bulundurulduğunda, Irak’ta alttan alta sürmekte olan iktidar mücadelesinin gerçek bir iç savaşa dönüşmesi, başta İran ile Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin ve -Rusya ile Çin de dahil- emperyalist güçlerin de katılacağı kapsamlı bir savaş halini alabilir. Irak’ta olası bir iç savaşın en güçlü tarafı, yüzünü büyük ölçüde Tahran’a dönmüş olan Şiiler olduğu için, İran’ın çatışmanın dışında kalması mümkün olmayacaktır. İçeride ciddi ekonomik sorunlarla ve güçlü bir muhalefetle karşı karşıya olan İran devleti, bu güne kadar, Irak’taki dinci Şii önderlikleri hep ABD ve Batılı emperyalistler ile pazarlıklarda bir “koz” olarak kullandı. Ama açık bir iç savaş ve ABD ile Suudi Arabistan’ın Sünni önderlikler yararına girişeceği doğrudan bir müdahale, bu tavrın sürdürülmesini engelleyecektir. Yine, kapsamlı bir çatışma, Kürtler dolayımıyla Türkiye’yi de içine çekme dinamiğine sahiptir. Böyle bir durumda, İsrail’in sessizce dışta kalabileceğini düşünenlerin fena halde yanılacağı ise ortada. Nihayet, petrolün dünya pazar- larına akışını büyük ölçüde aksatacak olan böylesi bir çatışma, piyasalarda hiçbir devletin sessizce uzaktan izleyemeyeceği kapsamlı bir altüst oluşa yol açacaktır. Tam bir “felaket senaryosu” değil mi? Evet, bütün bu söylenenler, gerçek bir felaketin habercisi ama hayal ürünü bir “senaryo” değil. Bütün bunları, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu krizden, bütün devletlerin dişlerine kadar silahlanıyor olmasından ve tarihten öğrendiklerimizden hareketle söylüyoruz.

H Ortadoğu’daki fay hattının en aktif yer-

11


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Suriye devlet başkanı Beşar Esad (üstteki resim) ve İran devlet başkanı Mahmud Ahmedinecad. İkisinin de koltuğu sallantıda.

12

lerinden bir diğeri ise Suriye... Son BAAS diktatörlüğünün kararlı bir direniş sergilediği ve muhalefete karşı orduyu harekete geçirdiği bu ülkedeki halk hareketi devam ediyor. Suriye, Araplar karşısında köklü bir kibir ve aşağılama duygusuyla donanmış Türk milliyetçilerinin göstermeye çalıştığının tersine, sıradan bir ülke değildir. Ortadoğu’nun Akdeniz’e açılan kapısı olan Suriye, bölge petrollerinin doğrudan Avrupa piyasalarına akıtılmasını sağlayan teknolojilerin (boru hatları) geliştirilmesinin ve Ortadoğu’nun -eski ulusal korumacı devletlerin ortadan kaldırılmasıyla birlikte- tarihte hiç olmadığı kadar uluslararası sermayeye açılmasının ardından, son derece büyük bir önem kazanmıştır. Yine, Suriye, İsrail’in varlığı açısından yaşamsal öneme sahip bir ülkedir. Öte yandan hem Ortadoğu’daki taşeron rolünden dolayı hem de barındırdığı Kürtlerin konumu nedeniyle Suriye, Türkiye açısından da özel bir önem taşıyor. Türkiyeli kapitalistlerin, özellikle son on yıl içinde, Suriye pazarını büyük ölçüde işgal ettiğini ve bu ülkede, yalnızca tüketim mallarıyla sınırlı olmayan yatırımlara yöneldiğini biliyoruz. AKP hükümetleri döneminde hız kazanan bu “açılım” sürecinde, Suriye, aynı zamanda Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara açılacaktı. BAAS rejiminin, Beşar Esad yönetiminde, eski korumacı yasalarda değişikliğe yöneldiği son on yıl içinde, bu hedefe önemli ölçüde yaklaşıldığını söyleyebiliriz. Ancak Suriye ekonomisinin, Türkiye’nin başrolü oynadığı bu süreçte uluslararası piyasalara açılması, bu ülkenin iç sınıfsal - toplumsal dengeleri üzerinde, bu süreci daha önce yaşamış olan ülkelerdekine benzer etkilerde bulundu. Gümrük ver-

gilerinin indirilmesiyle birlikte ülkeye akan ucuz mallar (özellikle tüketim malları), onların üretimini yapan yerel kapitalistler üzerinde, bedelini işsizlik ve ağır çalışma koşulları biçiminde çalışanların ödediği ağır bir yük oluşturmaya başladı. Çok sayıda küçük üreticiyi iflasa sürükleyen benzeri bir durum tarımda da yaşandı. Bu durum, Suriye ekonomisi içinde belirleyici güce sahip olan kamu sektörünü elinde tutan BAAS bürokrasisinin ve onun işçi sınıfı içindeki memurlarının konumunu ister istemez sarstı. Zira Suriye burjuvazisinin bu liberalleşme sürecinde hızla palazlanan kesimi, edindiği serveti daha da arttırmak için siyasi iktidarı hedefliyor. Suriye’de yaşanan kitle hareketleri, bu ülke burjuvazisinin uluslararası sermayeyle birlikte çalışan liberal kanadının siyasi iktidar mücadelesidir. BAAS bürokrasisinin toplumsal yaşam üzerindeki ekonomik-siyasi tekeline son vermek isteyen bu burjuvazi, başta Kürtler ve gençlik olmak üzere, on yıllardır ezilen kitleleri “özgürlük ve demokrasi” talebiyle kendisine yedekle- yerek harekete geçirmektedir. Bu mücadelenin ve BAAS bürokrasisinin sert direnişinin altında, ne burjuva muhaliflerin birden canlanmış olan “özgürlük ve demokrasi aşkı” ne de BAAS diktatörlüğünün dile getirdiği “uluslararası komplolar” yatmaktadır. Bütün bu gelişmeler, kapitalizmin küresel işleyişine özgü ekonomik dinamiklerin siyasi görünümleridir. AKP hükümeti, Suriye’nin küresel sermayenin sömürüsüne açılması sürecinde başrolü oynamaktadır. Suriye muhalefetine ev sahipliği yapan Türkiye burjuvazisi, kendisinin de palazlanacağını umduğu bu süreçte bir askeri müdahaleye bile hazırdır. Dahası, sınırlı da olsa silahlı mücadele yöntemlerine de başvurduğu görünen muhalefete ev sahip-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k liği yapan AKP hükümetinin, ona bu alanda örtülü bir destek sunmadığına inanmak oldukça güç. Sosyalistler, kapitalizmin küresel krizinin Ortadoğu halklarını hızla bir savaşa sürüklediğini görmeli ve bunu engellemek için ellerinden geleni yapmalılar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu bir “felaket senaryosu” değil. Böyle olduğunu düşünen sosyalistlere, üç kuşak önceki sosyalistlerin (II. Enternasyonal’in büyük işçi partilerinin önderliklerinin) I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Marksistlerin örgütlediği savaş karşıtı ajitasyona küçümsemeyle yaklaştıklarını anım- satalım. Bu küçümsemenin ve “büyük devletler basit çatışmaların büyük savaşlara dönüşmesine izin vermez” biçimindeki kör inancın nasıl bir felakete yol açtığını biliyoruz. Bütün bu nedenlerden dolayı, Türkiyeli sosyalistlerin, AKP iktidarının uyguladığı politikaların ardında yatan maddi ekonomik temelleri açığa çıkarması ve bunlara karşı bir işçi sınıfı politikası geliştirmesi büyük önem taşı- maktadır. Enternasyonalist ve devrimci bir işçi sınıfı politikasının iki ana ayağı, toplumsal eşitlik ve savaş karşıtlığı üzerine inşa edilebilir. Türk, Kürt, Arap, Musevi, Fars bütün Ortadoğulu emekçilerin temel özlemlerini ifade eden bu iki talep, küresel sermayenin bölgesel taşeronlarının ve onlara karşı direnen gerici diktatörlüklerin gerçek yüzlerini açığa çıkarmamıza büyük katkı sağlayacak; küreselleşmeci ya da ulusal korumacı kapitalist egemenliğe karşı uluslararası sosyalist bir işçi sınıfı alternatifini geliştirmemizi kolaylaştıracaktır. Fransa’ya karşı öfkenin nedeni 2011’in son günlerinde Fransa Ulusal Meclisi, Ermeni Soykırımı da dahil “soykırımı reddetmeyi” suç sayan bir yasayı kabul etti. Fransa’nın aldığı bu kararın,

önümüzdeki yıllarda, Ermeni Soykırımı’nı neredeyse tamamı resmi olarak kabul etmiş olan AB üyesi ülkelerde temel kriter haline gelmesinden korkan AKP hükümeti, Fransa’ya karşı, Türk şovenizmiyle donanmış bir kampanya başlattı. Ancak bu kampanya, Paris büyükelçisini Ankara’ya çağırma şovunun, birkaç “sert” açıklamanın ve “ikna amacıyla” Paris’e delegeler göndermenin ardından hız kesti. Fransız meslektaşlarını “ikna” için Paris turuna çıkan kapitalistler ve siyasetçiler, böylesi bir gerilimden Fransa’nın değil, Türkiye ekonomisinin zarar göreceği konusunda ikna olarak dönmüştü. AKP hükümetinin frene basmasının nedeni, Fransız kökenli şirketlerin Türkiye’de gerçekleştirdiği yatırımlar, Suriye’ ye ilişkin ortak hesaplar ve meclisten geçen yasanın senatodan dönebileceği umuduydu. Sonuçta, bu beklenti gerçekleşmedi ve Fransız Senatosu, 23 Ocak günü Ermeni soykırımını inkârın cezalandırılmasını öngören yasa teklifini kabul etti. Şimdi ipler Sarkozy’nin elinde. Bu “gerilim” sürecinde, hem sol liberal yazarların hem de ulusalcı solun önemli kalemlerinin, Fransız Parlamentosu’ndan çıkan bu yasayı, Sarkozy’nin “Ermeni oylarını cebe indirme” arzusuyla bağlantılı olduğunu açıklama yarışına girdiğini gördük. Bu tespitlerde, kuşkusuz, bir doğruluk payı vardı ama bu yazarların hiçbiri, Paris-Ankara hattındaki gerginliğin asıl nedenini anlatmadı. Fransa ile Türkiye arasında son yıllarda yaşanan gerilimin ardında bu iki devletin stratejileri arasındaki farklılaşma yatmaktadır. Avro bölgesinde yaşanan borç krizinin her an çöküşe sürükleyebileceği Fransız ekonomisi durgunluk içinde ve Fransızlar hükümetin kemer sıkma politikala-

13


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k rından bunalmış durumda. Avrupa’nın en alacaklı bankalarının Fransız bankaları olması, bu ülkenin mali durumunu daha da riskli hale getiriyor. Özetle, Sarkozy’nin de dediği gibi, “Fransa’nın geleceği tehlikede” (Yalnızca Fransa’nın mı? Sosyalist Parti’nin kamuoyu yoklamalarında sergilediği yükselme eğrisi, Sarkozy’nin siyasi geleceğinin de tehlikede olduğunu gösteriyor). Öte yandan, emperyalist olarak tanımlanamayacak olsa da, hem dünya pazarlarında hem de kendi bölgesinde güçlenmekte olan bir Türkiye olgusu Fransa ile Türkiye var. Türk basınına yeterince yansıarasında son masa da, Kuzey Afrika pazarının paylaşımı konusunda Türkiye ile yıllarda yaşanan Fransa arasında “tatlı bir rekabet” gerilimin ardında yaşanıyor. Türk yatırımcı- larının son bu iki devletin yıllarda çeşitli Kuzey Afrika ülkeleOrtadoğu ve rinde gerçekleştirdiği yatırımlar, bu Kuzey Afrika’ya ülkelerin Ankara’ya olan desteğini yönelik orta ve arttırdı. Bu özgüvenle hareket eden uzun vadeli Ahmet Davutoğlu, İstanbul’da geniş stratejileri katılımlı bir konferans organize edearasındaki rek, Afrika’dan gelen katılımcılara, farklılaşma “Türkiye ve Afrika arasındaki ekonomik işbirliğini arttıralım!” çağrısı yatmaktadır. yapmıştı. Anımsanacaktır, Türkiye ile Fransa, son olarak Libya konusunda karşı karşıya gelmiş; Türkiye, Kaddafi yönetimine arka çıkarken, Fransa -Britanya ve İtalya ile birlikte- inisiyatif alıp askeri müdahaleyi başlatmıştı. Sonuçta, AKP hükümetinin geri adım attı ve emperyalist müdahaleye katkı amacıyla savaş gemilerini Libya’ya gönderdi. Türkiyeli kapitalistler, Kaddafi yönetiminin devrilmesinin ardından bütünüyle küresel sermayeye açılan Libya pazarından kuşkusuz bir pay alacak ama bu pay, ülkenin enerji kaynaklarının işletilmesinde ve Libya ordusunun yeniden silahlandırılmasında Fransız, Britanya ve

14

İtalya gibi Avrupalı emperyalistlerin alacağı aslan payı ile karşılaştırılamayacak kadar küçük olacak. Ancak AKP iktidarının tam bir başarısızlık sergilediği Libya örneğinden yola çıkarak kesin bir karara varmak yanıltıcı olur. Türkiyeli kapitalistlerin elindeki sermaye birikimi (yatırım olanakları), kuşkusuz, Fransız ya da diğer emperyalist ülke kapitalistleri ile karşılaştırılamayacak kadar sınırlı. Türkiyeli kapita- listlerin uluslararası yatırımları, asıl olarak inşaat, gıda ve dayanıklı tüketim malları gibi alanlarda yoğunlaşıyor; bunlar da büyük ölçüde “yabancı” sermaye ortaklığıyla gerçekleşiyor. Bununla birlikte, Türkiyeli kapitalistlerin, “İslami muhafazakâr” AKP’nin iktidarı altında yaşanan son 10 yıl içinde, Ortadoğu’da ve Afrika’da yeni pazarlara girmeyi başardığı gerçeği göz ardı edilmemeli. Ancak Türkiye’nin gerçek ekonomik çapının onu Ortadoğu ile sınırladığı da ortada. Bu durum, ABD eksenli bir dış politika izleyen Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri, Ortadoğu’ya (büyük ölçüde Suriye’ye) ilişkin emperyalist stratejilere tabi kılmaktadır. Özetle, 1915 Ermeni Soykırımı meselesinin, bölgedeki çıkar çatışmalarının seyrine bağlı olarak, Avrupalı hükümetler tarafından Türkiye’ye karşı bir “ekonomik şantaj malzemesi” olarak daha sık kullanılmasına tanık olabiliriz. “Ermeni meselesi”, 1915 Soykırımı devlet tarafından kabul edilmediği sürece, onun dış politikadaki “açıklarından” biri olmaya devam edecek; tarihsel-toplumsal içeriğinden yalıtılmış biçimde, burjuva siyasi çıkarların basit bir aracı olarak kullanılmaya çalışılacaktır. III. AKP dönemi 12 Haziran’da yapılan genel seçimler sonunda AKP’nin üçüncü kez tek başına iktidara gelmesi, onun otoriter eğilimlerinin artmasına yol açtı. AKP, seçimlerin


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k “Ermeni meselesi”, 1915 Soykırımı TC Devleti tarafından kabul edilmediği sürece, onun dış politikadaki “açıklarından” biri olmaya devam edecek; tarihseltoplumsal içeriğinden yalıtılmış biçimde, burjuva siyasi çıkarların basit bir aracı olarak kullanılmaya çalışılacaktır.

ardından bütün muhaliflere karşı yeni bir saldırı dalgası başlattı. Bu süreçte, pek çok politikacı, aydın, gazeteci ve öğrenci cezaevine atıldı. 2009’dan beri devam eden KCK operasyonları, hükümetin PKK-BDP önderliğindeki Kürt siyasi hareketini zayıflatma ve Kürt sorununa ilişkin kendi çözümünü bir an önce hayata geçirme çabasının ifadesi olarak devam ediyor. AKP hükümeti, Suriye’deki gelişmelere doğrudan müdahale etmek zorunda kalmadan önce, aynı zamanda daha etkili bir müdahalenin ön koşullarından biri olarak, Kürt sorununu çözmek istiyor. 14 Temmuz’da Demokratik Toplum Kongresi, Demokratik Özerklik’i ilan ettiğinde, bazı “sol” kesimler, bu projenin Türkiye’nin demokratikleşme sürecine büyük katkı sağlayacağını iddia ederken, AKP sözcüleri bu girişimi ciddiye almamışlardı. Aynı günlerde, Diyarbakır’ ın Silvan kırsalında çıkan çatışmada 13 askerin ölmesi, Kürt siyasi hareketine karşı şoven bir öfke patlamasına yol açtı. Hükümetin yanıtı, Kürt siyasilerine dönük saldırıları arttırmak ve uzun süreden beri konuşulmayan sınır ötesi askeri harekâtı tekrar gündeme getirmek oldu (bu plandan vazgeçildi ve KBY toprakla-

rındaki PKK kamplarının bombalanmasıyla yetinildi). Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner’in ve kuvvet komutanlarının Yüksek Askeri Şura’nın 1 Ağustos’taki toplantısı öncesinde emekliye ayrılması, TSK’nin komuta kademesinde “AKP yanlısı” bir ekibin iş başına getirilmesiyle sonuçlandı. O güne kadar Genelkurmay ile uzlaşma manevraları yapan AKP kurmayları, ordunun komuta kademesinde yaşanan bu değişiklik sayesinde, askerlere karşı daha “rahat” hareket edebilecek bir konuma ulaştılar. Böylece AKP, devlet aygıtı üzerinde tam bir hükümet otoritesi kurma noktasına geldi. Bu süreçte yatışmış görünen Kürt düşmanlığı, Ekim ayında Van’da meydana gelen ve yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği depremin ardından, PKK’nin Çukurca’da gerçekleştirdiği saldırıda 25 askerin ölmesi üzerine yeniden canlandı. Van depremi üzerinden Kürtlere karşı geliştirilen şoven kampanya, utanç verici boyutlara ulaştı. Yine de, toplumun ezici bir çoğunluğu bu iğrenç söyleme aldırmadan Van halkıyla dayanışmaya çalıştı. 2011’in son günlerinde, KCK operasyonlarının hızlanmasına bağlı olarak, BDP’nin kapatılmasına yönelik senaryoların gündeme geldiğine tanık olduk.

15


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Fakat Hakkari-Uludere’de 34 Kürt gencinin savaş uçakları tarafından bombalanarak katledilmesi sonrasında, BDP’nin kapatılması konusu iyice gündemden düştü. Yine de bu durum, Başbakan Erdoğan’ın ve hükümet sözcülerinin her fırsatta BDP’ye saldırmasını engellemedi. Kürt sorunu, kuşkusuz, 2012 yılı boUzun süre önce yunca Türkiye’nin ana gündem iflas etmiş olan maddesi olmaya devam edecek. sendikaların AKP hükümeti, soluğunu ensesinde yerine yeni türde hissettiği ekonomik çöküşle bağlankitlesel örgütlerin tılı bir iç kriz senaryosuna hazırlanıyaratılmasını ve yor; olası bir toplumsal hareketi Marksist partinin ezmek için gerekli hazırlıkları yapıinşasını içeren bu yor. AKP kurmayları, 2001 yılındaki perspektifin krizin ardından iktidara gelmiş olan yokluğunda ortaya partilerinin, yine benzeri bir ekonomik ve sosyal krizle gidebileceğinin çıkacak farkındalar. kendiliğinden Ama önemli olan, muhalefetin, özelhareketlerin likle de sosyalistlerin bunun ne kadar başarıya ulaşma farkında olduğu. 2011 yılında, Türşansı kiyeli sosyalistlerin, daha önceki yılolmayacaktır. larda yaşananları unutmuşçasına, AKP iktidarının karşısına sosyalist bir işçi sınıfı alternatifi çıkarmaya çalışmak yerine, işçileri sendikacılığa ve Kürt hareketine yedeklemeye devam ettiklerini gördük. İşçi sınıfını, bugünkü berbat yaşam ve çalışma koşulları bir yana, eli kulağındaki bir mali-ekonomik çöküş karşısında bir kez daha donanımsız bırakacak olan bu yanlış yönelimlerin bir an önce terk edilmesi gerekiyor. Özetle, 2012 yılı, hem dünyada hem bölgede hem de Türkiye’de beklenmedik toplumsal patlamalara gebe yeni bir sürece işaret ediyor. Merkezinde bütün

16

dünyayı içine çeken ekonomik krizin yattığı bu süreçte, kapitalistlerin elinde herhangi bir çözüm reçetesi bulunmuyor. Onlar, aynı atalarının yapmış olduğu gibi, insanlığın kuşaklar boyunca biriktirdiği maddi ve manevi serveti tahrip edeceğini bile bile, insanlığı bölgesel ya da küresel savaşlara sürükleyecekler. İnsanlığı bekleyen tehlike sadece savaşlardan ibaret değil. Burjuvazi, geniş emekçi kitleler krizin bedelini ödemeye açık şekilde karşı çıkmaya başladığında, bütün demokratik egemenlik maskelerini bir yana bırakıp daha baskıcı yönetim biçimlerine yönelecektir. İstisnasız bütün ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de ağır silahlarla ve olağanüstü yetkilerle donatılmış bir polis ordusunun yaratılması boşuna değildir. Bugün asıl olarak Kürtlere ve sosyalistlere yönelen bu ordu, sermayenin çıkarlarını korumak üzere oluşturulmuştur ve asıl hedefi emekçilerdir. Öte yandan, uzun kriz süreci, emekçilerin önüne, kriz içindeki kapitalizme son darbeyi indirme yönünde muazzam olanaklar da sunmaktadır. Ancak bu olanaklardan yararlanılabilmesi için, işçi sınıfının öncelike bilimsel bir perspektife ve bunun üzerine inşa edilmiş enternasyonalist devrimci bir programa sahip olması gerekiyor. Uzun süre önce iflas etmiş olan sendikaların yerine yeni türde kitlesel örgütlerin yaratılmasını ve Marksist partinin inşasını içeren bu perspektifin yokluğunda ortaya çıkacak kendiliğinden kitlesel hareketlerin başarıya ulaşma şansı ne yazık ki olmayacaktır.

HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

akp’nin bölgesel güç olma stratejisi ve “pkk sorunu” Can Öykü

AKP de tıpkı kendisinden önceki burjuva muhafazakâr sağ partilerinin yaptığı gibi, emperyalist merkezler ile “dostane” ilişkileri sürdürme ve geliştirme politikasını devam ettirmekten geri durmadı.

2

002’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelmesinin ardından, Türkiye’de pek çok önemli değişim yaşandı. Bu dönüşümün saç ayaklarından bir tanesini de, hiç kuşkusuz TC devletinin dış politikası oluşturuyor. Küresel sermaye ile bütünleşmeyi, uluslararası piyasalara eklemlenmeyi ve bölgesel etki alanını genişletmeyi kendi ekonomik-siyasi programının ana gündem maddesi haline getiren AKP iktidarı, bu yöndeki somut adımlarını, her defasında “reformcu” bir perspektif temelinde gerçekleştirdi. Erdoğan hükümetinin, “yeni Osmanlıcılık” ve “eksen kayması” tartışmaları eşliğinde genel olarak Ortadoğu, özel olarak Libya ve Suriye konularında uygulamaya koyduğu dış siyaseti, bu minvalde değerlendirmekte yarar var. Elbette bu değerlendirmeyi yaparken, Türkiye’nin bölge politikasında küresel sermaye ile bütünleşme sürecinde yaşanan değişimin AKP’den önce başlamış olduğunu; Erdoğan önderliğinde uygulanan dış politikanın, asıl olarak bölgede yoğunlaşan çelişkilere ve ABD’nin bölge politikalarına bağlı olarak şekillendiğini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Devletin dönüşümü ve yeni strateji AKP de tıpkı kendisinden önceki burjuva muhafazakâr sağ partilerin yaptığı gibi, emperyalist merkezler ile “dostane” ilişkileri sürdürme ve geliştirme politikasını devam ettirmekten geri durmadı. Bu siyasetin tarihsel bekçisi konumundaki sivil-asker Kemalist bürokrasinin devlet aygıtı üzerindeki etkisi, AKP’nin liberal reformları sonucunda büyük oranda kırılırken, bu kesimlerin başlattığı “Batı ile uyumlu dış politika” geleneği, küreselleşme sürecinin de ihtiyaçlarını karşılayacak bir tarzda AKP iktidarı tarafından hem devam ettirildi hem de yeni duruma uygun şekilde dönüştürüldü. Bu süreç, ulusalcı Kemalist seçkinlerin bir süreliğine de olsa cılız “eleştirileri” ile karşı karşıya kalsa da, AKP’nin küresel sermaye ile kurduğu güçlü bağlar, onun bu mücadeleden zaferle çıkmasını ve dış siyaset üzerindeki etkisini daha da arttırmasını sağladı. Gelinen aşamada, AKP nasıl devlet aygıtının tüm organlarında “yegâne otorite” konumuna gelmeyi başardıysa, aynı şekilde dış politikanın belirlenmesi noktasında da AKP’nin “mutlak bir güce” sahip olduğunu söylemek hiç de abartılı bir tespit olmayacaktır. AKP’nin içerideki gücü, dış politikada, sadece diğer burjuva partilerinin değil, zaman zaman Türkiye burjuvazisinin belirli kesimlerinin (“laik” TÜSİAD’ın) eleştirilerini de görmezden gelmesini olanaklı hale getirdi. Bu muazzam güç AKP’ye, Türkiye burjuvazisinin “bölgesel güç olma stratejisi”ni hayata geçirmede geniş bir hareket alanı sağlamakta. Aynı zamanda bu güç, AKP’nin emperyalist

17


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Türkiye burjuvazisinin, AKP’nin öncülüğünde gerçekleşen “yayılmacı” dış siyasete canı gönülden destek vermesi, aslında bütün bu güçlerin ortak bir program etrafında; küresel sermayenin liberal programı temelinde bir araya geldiklerine işaret ediyor

merkezlerin dayatmalarına ve yönlendirmelerine uyum sağlama potansiyelini de artırmaktadır. AKP’nin dış politikadaki bu dönüşümleri gerçekleştirmesini olanaklı kılan diğer bir etkense, Türkiye’nin dünya ekonomisi içinde artan etkisi ve buna bağlı olarak Türkiye burjuvazisinin emperyalist merkezlerce kendisine biçilen “taşeron” rolünü oynama arzusunun zirve yapmış olmasıdır. Türkiye burjuvazisinin, küresel piyasalarla bütünleşme süreci hızlandıkça, onun hem dünyada hem de bölgede ekonomik etki alanını genişletme isteği, AKP’nin bir dönem kapitalist merkezlerin yönlendirmesiyle geliştirdiği “komşularla sıfır sorun” politikasıyla bire bir örtüşüyordu. Türkiye burjuvazisinin, AKP’nin öncülüğünde gerçekleşen “yayılmacı” dış siyasete canı gönülden destek vermesi, aslında bütün bu güçlerin ortak bir program etrafında; küresel sermayenin liberal programı temelinde bir araya geldiklerine işaret ediyor. AKP’nin bu programı başarıyla hayata geçirmesi halinde, sadece AKP hükümetinin değil, kendisini destekleyen küresel güçlerin de bu işten kazançlı çıkacağı ortada. AKP’ye verilen yoğun desteğin ana nedeni, emperyalist burjuvazinin ve onun yerel temsilcilerinin çıkarlarının en kararlı savunucusu olmasından kaynaklanmaktadır. “Arap Baharı” sonrasında yaşanan bölgesel çatışmalar ve katliamlar sonucunda, “komşularla sıfır sorun” siyaseti kayda değer bir yara almış olsa da, küresel sermayenin bölgeyi uluslararası piyasaların ihtiyaç duyduğu tarzda yeniden düzenleme gayretinde en küçük bir değişiklik olmadı. AKP hala bu burjuva programının Türkiye iç siyasetin-

18

deki ana temsilcisi ve pratik uygulayıcısı olma konumunu sürdürmektedir. “Komşularla sıfır sorun” siyasetinin “zaten yanlış olduğu için iflas ettiği” iddiası, AKP’nin burjuva ve küçük burjuva muhaliflerinin ne denli dar bir bakış açısına sahip olduklarını göstermekten öte bir anlam ifade etmiyor. Zira bu yönelim, Washington merkezli küresel stratejinin bir parçasıdır ve Rusya gibi rakip güçlerin müdahaleleri (örneğin Ermenistan deneyimi) ya da “Arap Baharı” gibi beklenmedik gelişmeler karşısında, her defasında emperyalist merkezlerce yenilenmektedir. Yani AKP iktidarının Suriye’ye yönelik askeri müdahale hazırlığı, ulusalcı-reformist solun bir kesiminin iddia ettiği gibi “sıfır sorun” politikasının tamamen rafa kaldırması manasına gelmiyor. Söz konusu olan, Türkiye burjuvazisinin ve devletinin, emperyalist merkezlerin himayesinde uygulamaya koydu- ğu bölgesel güç olma stratejisinin, yeni koşullara uygun şekilde tanzim edilmesidir. Suriye’ye müdahale olasılığı Erdoğan hükümetinin bu yenilenmiş “sıfır sorun” siyaseti, Türkiye burjuvazinin küresel ve bölgesel etki ve nüfus alanını geliştirdiği ölçüde, onun karşı karşıya kaldığı gerilimleri de hem sayısal hem de nitelik olarak arttırmaktadır. Bu, küresel ekonomik sistemin özünde var olan çelişkilerin bir ürünüdür. Emperyalistler arası rekabetin keskinleştiği ve ulusal sınırların hala varlığını devam ettirdiği küreselleşme evresinde, yönetici sınıflar, ister istemez “ulusal çıkarları” ve özgün iç dengeleri gözetmek durumundadır. Bu durum, mali-ekonomik krizin gölgesinde çok daha çarpıcı bir hal almakta. Bu tespitlerden hareketle, Erdoğan hükümetinin Suriye ile yaşadığı gerilim daha doğru bir biçimde analiz edilebilir.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Erdoğan ve Ali Babacan ABD devlet başkanı Barack Obama ile birlikte.

Zira Türkiye, Suriye’nin küresel kapitalist sisteme entegrasyon sürecine liderlik etmeye çalışmış olsa da, bir süre sonra bu politika revize edilmekten kurtulamamıştır. Bunun nedeni, Türkiye’nin Suriye üzerinde uygulamaya koymak istediği liberal dönüşüm programının, Suriye’de hüküm süren seçkin yönetici tabaka içinde derin bir çıkar ayrılığına yol açmış olmasıdır. Ulusal korumacı Suriye ekonomisinin küresel piyasa ekonomisine açılmasının, ekonomik alanda yol açtığı erozyonla (ucuz mallarla rekabet edemeyen yerli üreticilerin iflası, uluslararası sermaye ile çalışan yeni bir burjuvazinin ortaya çıkması, kamu varlıklarının özelleştirmesi vb.) birlikte, ister istemez bu süreç, siyasal yapıda da köklü dönüşümleri zorunlu kıldı. Suriye’deki yönetici seçkinler, burjuvazinin küresel sermayeye açılım sürecinde yükselen kesimlerinin yanı sıra, baskı altında tutulan etnik ve dinsel azınlıkların ve emekçilerin siyasi süreçlerde aktif şekilde yer alma isteğini bir tehdit olarak algılamaktadır. Suriye’de, varlığını ulusal koruma altında sürdürebilen güçsüz bir burjuvazinin desteklediği bürokrasinin denetimindeki otoriter devlet aygıtı, bu basınçları kaldırabilecek kadar “esnek” değil. Sonuç olarak, Suriye’deki

yöneticilerin son süreçte hem emperyalist merkezler hem de Türkiye devleti ile daha fazla karşı karşıya gelmekten kurtulamamasının asıl nedeni, geleneksel devlet aygıtını dönüştürmekte yetersiz kalmış olmalarıdır. Suriye’nin bu liberal dönüşümü kendi iç dinamikleri ile gerçekleştiremeyeceğini kavramış olan Batılı emperyalist merkezler, bu rejimi, artık kendi bölgesel planlarının uygulayıcısı konumundaki Türkiye eliyle, “dünyaya açmak” ve eğer mümkünse tamamen ortadan kaldırmak istiyorlar. “Suriye Muhalefeti”ne ev sahipliği yapan Türkiye, daha şimdiden, Suriye’deki BAAS yönetimine karşı NATO öncülüğünde bir askeri müdahale yapılması durumunda, Suriye pastasından en büyük dilimi nasıl midesine indirebileceğinin hesaplarını yapıyor. Sonuç olarak, Suriye’ye yönelik gerçekleşecek olan bir askeri müdahale Türkiye’siz düşünülemez. Özellikle NATO’ nun başını çekeceği bir kara ve hava harekâtında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) vereceği askeri-lojistik destek, emperyalizmin Suriye seferinin “zaferle” sonuçlanmasını güvence altına alabilir. Tabii ki bu sözde zafer, tıpkı Afganistan, Irak ve Libya’da olduğu gibi binlerce masum insanın ölümü ya da vahşice katledilmesi anlamına gelecektir ki, insanlık tarihinde yaşanan deneyimler göz önüne getirildiğinde, bunun başka şekilde olmasını da beklemek en hafif tabirle saflık olacaktır. Daha da kötüsü, ABD emperyalizminin bu ülkedeki İslamcı güçlerle geliştirdiği gerici ittifakı göz önünde bulundurduğumuzda, Suriye’de kurulması öngörülen yeni rejimin ne kadar “demokratik” bir karakter taşıyacağını tahmin etmek ise hiç de zor olmayacaktır. İran’ın kaygıları Türkiye’nin Batılı emperyalist merkezle-

19


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k rin himayesinde sahneye koyduğu “dönüştürücü dış politika” perspektifi, tıpkı Suriye örneğinde olduğu gibi İran’daki molla diktatörlüğü ile de benzer gerilimlerin yaşanmasına neden olmakta. Türkiye’nin Arap dünyasında artan etkisi ve bölgeye şekil vermeye dönük girişimleri, Tahran yönetimi tarafından kendisine dönük “Batı merkezli yeni bir küresel stratejinin” parçası olarak algılanmakta. Ekonomik gücü ve askeri caydırıcılık özellikleri nedeniyle TC devleti, İran seçkinleri tarafından “bölgesel işbirliğine açık dost bir ülke” olarak adlandırılsa da, Molla rejimi Türkiye’nin artan gücünden endişe etmekte, bu gücün sınırlandırılması için zaman zaman açıktan, zaman zaman diplomatik yollardan hamleler yapmaktan geri durmamaktadır. Bugün için Türk ve Türk ve İran hükümetlerinin uzlaşmazlık yaşadığı en temel konulardan biri, İran devletleri hiç şüphesiz Suriye’deki rejimin gelearasında iplerin ceğinin ne olacağıdır. Şii İran (Arap kopmamasının milliyetçiliği nedeniyle) ideolojik ekesas nedeni iki sende olmasa da, bölgesel ve stratejik ülke arasında müttefiki olarak gördüğü BAAS rejiimzalanmış olan mini ve Esad’ı açıkça desteklemeye büyük sanayi ve devam ederken, Türkiye, Suriye’ye enerji dönük liberal entegrasyon programıyatırımlarıdır nın son gelişmeler ile birlikte tıkanması sonrasında, Batılı emperyalist merkezlerle ağız birliği ederek Şam yönetiminin devrilmesi yönünde açık çağrılar yapmaktan geri durmuyor. Bu durum, sıkı ekonomik ilişkilere rağmen, iki ülke ilişkilerinin her geçen gün daha da kötüye gitmesine neden olmaktadır. Bugün için Türk ve İran devletleri arasında iplerin kopmamasının esas nedeni: iki ülke arasında imzalanmış olan büyük sanayi ve enerji yatırımlarıdır ki (karşılıklı ticaret hacmi de bu listeye eklenirse), bu ekonomik işbirliği, iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların zaman

20

zaman “görmezden gelinmesini” olanaklı kılmakta, bu sayede gerilimler en aza indirilebilmektedir. Fakat bu olgu, iki ülke arasındaki “sükûnetin” ilelebet süreceğinin bir kanıtı değil, sadece karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan geçici ve istikrarsız bir ilişki biçiminin göstergesidir. Önümüzdeki süreçte, kendi bölgesinde daha fazla söz sahibi olmaya çalışan bir Türkiye’nin, İran’la daha sık karşı karşıya gelmek zorunda kalacağı aşikâr. Bu iki büyük gücün, kendi bölgesel çıkarları gereği, uzun süreli “barışçıl bir dönem” geçirmesi hiç de kolay olmayacak. Krizle bağlantılı olarak dünya ekonomisi sarsıldıkça ve bunun siyasi etkileri yeni gelişmeleri tetikledikçe, bölgesel dengelerin altüst olmasına bağlı olarak, çıkarları ve yönelimleri farklı olan bu iki devletin kendilerini ilgilendiren her konuda daha sık karşı cephelerde yer almasına şimdiden hazırlanmakta yarar var. İran ile ilişkilerin bir diğer ayağını ise Türkiye’nin PKK ile mücadelesi oluşturuyor. TC devleti bir “dünya gücü” olma hayalleri kura dursun, yine de onun bu “yayılmacı” dürtüleri, PKK’ye karşı mücadele konusunda İran’a olan bağımlığında en küçük bir azalmaya neden olmadı. PKK, İran coğrafyasını kullanarak Türk ordusuna zaman zaman ağır zayiatlar verdirebiliyor. Örneğin, onun 2011’de Hakkâri’de (Colemerg) gerçekleştirdiği “Çukurca Baskını” sırasında, baskının askeri ayağının örgütlenmesinde ve planlanmasında Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) gerillalarının aktif rol aldığı, hem dünya hem de Türkiye basınında bolca yer almıştı. Ankara hükümeti, PKK’ye karşı mücadelesinde İran’ı daha fazla yanına çekmek için muazzam bir gayret gösteriyor. Hatta Ankara, bir ara Tahran’a


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k PKK gibi bir “iç sorunla” boğuşan Türkiye’nin, bölgesel güç olma stratejisini gerçekleştirebilmesi için, “örgütü silahsızlandırma” ya da “tasfiye” olarak tanımladığı sürece “hız vermesi” gerekiyor.

“PKK’ye karşı ortak askeri hareket” önerisiyle gitmiş ama umduğu desteği bulamamış; İran hükümeti, PKK’nin İran kolu olan PJAK’a karşı kendi silahlı kuvvetleriyle mücadele etmekte kararlı olduğunu açıklamakla yetinmişti. Bu durum PKK'nin olası bir İran çemberini yarmasını ve o dönem rahat bir nefes almasını sağlamıştı.

“PKK sorunu” Türkiye’nin “dönüştürücü dış siyaset”inin önündeki engellerden bir tanesi de hiç kuşkusuz Kürt sorunu ile bağlantılı olarak tarih sahnesine çıkmış olan PKK olgusudur. Bu yüzden AKP iktidarı bölgesel planlarını yaparken PKK’yi dikkate almak ve bu eksende bir strateji geliştirmek zorunda kalıyor. O, bir yandan PKK’yi tasfiye etmek için bazı liberal reformlar (“açılımlar”) yapmaya çalışsa da, PKK’ye karşı mücadele her defasında askeri seçeneğin daha güçlü bir biçimde kullanıldığı bir noktaya gelip dayanıyor. PKK ile devlet arasındaki son müzakere sürecinde de “benzer” bir durum yaşandı. PKK hareketi, Türkiye’nin iç siyasetinde ve bölge politikalarında hesaba katılması gereken bir unsur olmaya devam etmektedir. PKK gibi bir “iç sorunla” boğuşan Türkiye’nin, bölgesel güç olma stratejisini gerçekleştirebilmesi için, “örgütü silahsızlandırma” ya da “tasfiye” olarak tanımladığı sürece hız vermesi gerekiyor. Erdoğan hükümeti, bir önceki dönemde bu hedefine ulaşabilmek için daha çok PKK ile gizli müzakereler yapma yöntemini benimsemişken, görüşmelerin tıkandığının açık- lanmasından kısa bir süre sonra tekrardan askeri seçeneğe öncelik verdi. Lakin askeri seçeneğin PKK’yi tamamen ortadan kaldırmaya yetmeyeceğini bilen Ankara hükümeti, kendi politikalarını daha

rahat hayata geçirebilmek için, onu etkisizleştirme ve marjinal bir boyuta çekme gayreti içinde. Bu taktiğin mimarı kuşkusuz AKP iktidarı değil. Silahlı mücadele yoluyla hak elde etmeye çalışan bu tip örgütler, önce, tıpkı IRA ve ETA örneklerinde olduğu gibi, askeri açıdan “bitme noktasına” getirilmekte; sorun, liberal reformlar eşliğinde hareketin askeri kanadı tasfiye edilerek ve sivil-demokratik kanat muhatap alınarak burjuva düzen sınırları içinde çözülmektedir. AKP iktidarı da, aynı yolu izleyerek, Kürt siyasi hareketini sınırlarını kendisinin belirlediği bir “çözüm planına” çekmeye çalışmaktadır. Öte yandan, silahlı mücadelenin “tıkanmış” olduğunu, ulusal kurtuluşçu programı (bağımsız Kürt devleti kurma hedefini) uzunca bir süre önce terk etmiş olan ve sorunu Türkiye’nin ulusal sınırları içinde işleyecek bir “demokratik özerklik” projesi yoluyla çözmek istediğini ilan eden PKK hareketi de görmektedir. Kürt önderliği, gerilla mücadelesinin, bu genel reformist stratejisiye ters düştüğünün bilincindedir. AKP iktidarı da, PKK’nin içine düşmüş olduğu bu “tarihsel çelişkiyi” kendi lehine çevirmek istemekte, dağ kadrosunun Kürt siyaseti üzerindeki silahlı otoritesini kırmak ve zamanla legal alanda faaliyet sürdüren Kürt burjuva liberal, milliyetçi, İslamcı veya “sol” unsurların önünü açmak için kendince (“uzun vadeli”) hesaplar yapmaktadır. BDP-Kongre Partisi girişiminin (ve onun içinde yer alan reformist “sosyalist” unsurların) meclis içindeki siyasi varlığının şimdilik “hoş karşılanmasının” esas nedenlerinden biri de budur. Eğer Kürt önderliği, Kürt meselesine düzen içinde bir “çözüm” üretecekse, PKK’nin bir aşamadan sonra mutlaka silahları bırakması gerekecek; zira yasal

21


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Kürt siyaseti ancak o zaman çözümün sivil-demokratik ayağını AKP ve devletle birlikte örgütleyebilir. Öcalan, PKK ve BDP bu gerçeği kavradığı içindir ki, bütün askeri ve polisiye operasyonlara karşın sürekli olarak müzakere masasına dönülmesi çağrıları yapılıyor. Öte yandan, PKK’nin üst düzey yöneticisi Murat Karayılan saldırıların sürmesi durumunda Ankara’ya “ülkeden koparız” mesajları gönderirken, aynı zamanda örgütün kitle tabanını harekete geçirecek mekanizmaların sürekli operasyonlarla tahrip edildiğine işaret ederek, aslında bir “dar boğaza” girdiklerini ima ediyor. Sonuç olarak, askeri ve siyasi inisiyatifin büyük oranda Ankara’nın elinde olduğu, PKK’nin ise “daralan çemberden” çıkış yolu aradığı görülüyor. Hükümet, Kürt önderliğinin bu durumunun farkında olduğu için önce askeri ve siyasi operasyonlarla örgütü “hırpalayıp”, sonraki aşamada ise kendi belirlediği koşullar altında pazarlık masasına oturmak istiyor. Askeri ve siyasi operasyonların ağırTürkiye lık kazandığı bu süreç, yeni bir müburjuvazisinin ve zakere zemininin alt yapısını TC Devleti’nin oluşturmak için oluşturulmuş genel önünde Kürt bir “düzen içi çözüm stratejisinin” sorunuyla parçası olarak yorumlanmalıdır. AKP bağlantılı olarak hükümetinin PKK’ye ve onun çizgiortaya çıkan “PKK sinde faaliyet yürüten yasal Kürt örgütlerine ve politikacılarına yönelik problematiği”ni baskıları (askeri operasyonlara eşlik aşmaktan başka eden kitlesel gözaltılar, tutuklamalar) bir seçenek yok. arttırması, elbette onun eski “imha ve inkâr” politikasına döndüğü anlamına gelmiyor. Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale öncesinde “cephe gerisini” sağlama almasına da hizmet eden bu sistematik saldırılar, aynı zamanda, AKP iktidarının Ortadoğu stratejisinin bir parçasıdır. İçişleri Bakanı Beşir Atalay Kanal 7’ye

22

verdiği demecinde söyle diyordu: “Tek yönlü uyguladığımız entegre bir stratejimiz var devlet olarak. Sınır ötesi operasyonlardan, KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir.” [1] Atalay’ın bahsettiği bu “entegre devlet stratejisin” nihai amacı, devletin istediği koşulların oluşması halinde, PKK ile görüşmelere yeniden başlanmasıdır. Özetle, Türkiye burjuvazisi ve siyasi iktidarı hem dünyada hem de bölgede daha etkin bir güç olmak için bazı “radikal” adımlar atmak zorunda. PKK’nin silahsızlandırılması ve çeşitli liberal reformlar eliyle Kürt sorununun asgari düzeyde burjuva “çözüme” kavuşturulması devletin ana gündem maddesi olmaya devam ediyor. Zira PKK sorunu ile boğuşan bir Türkiye, ne kendi burjuvazisine ne de kendi bölgesindeki diğer güçlere söz geçirebilir. Onun, bölgesel etkisini arttırabilmesi için ilk önce kendi evinin içini “temizlemesi”, yıllardır çözümsüz bıraktığı pek çok sorunu “reformcu” bir perspektifle yeniden ele alması gerekiyor. Küresel sermayenin yerel taşeronu konumundaki Türkiye burjuvazisinin ve devletinin önünde Kürt sorunuyla bağlantılı olarak ortaya çıkan “PKK problematiği”ni aşmaktan başka bir seçenek yok. Bu hedefe ulaşılamaması halinde, ABD ve AB gibi Batılı emperyalist merkezler ne kadar desteklerse desteklesin, Türkiye burjuvazisi için “bölgesel güç olma stratejisinin” en önemli ayağı her zaman risk altında olacak. Zira sorun sadece PKK sorunu da değildir; dört büyük devlete dağılmış olan milyonlarca yoksul Kürt ve onların karmaşık ulusaldemokratik özlemleri, TC Devleti’nin Ortadoğu ve Kürdistan’da istediği gibi at koşturması önündeki en temel engellerden biri olmaya devam etmektedir.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Erdoğan hükümetinin özellikle Suriye ile İran’ı hedefleyen “dönüştürücü dış siyaset”i bölgesel tansiyonun artmasına ve olası bir savaş seçeneğinin giderek daha fazla gündeme gelmesine neden olmaktadır.

Ekonomik riskler AKP iktidarı eliyle uygulamaya konan “bölgesel güç olma stratejisi”, Türk burjuvazisini ve hükümetini hızla yeni gerilimlerin içine çekmektedir. Zira Erdoğan hükümetinin, Batılı emperyalist merkezlerin ve küresel sermayenin de desteğini arkasına alarak uyguladığı ve özellikle Suriye ile İran’ı hedefleyen “dönüştürücü dış siyaset”i bölgesel tansiyonun artmasına ve olası bir savaş seçeneğinin giderek daha fazla gündeme gelmesine neden olmaktadır. Bu politikanın “doğal sınırı”, hiç kuşkusuz bölgesel temelde patlak verecek askeri bir kapışmadan başka bir şey olmayacak. Bu çatışmanın tarafları şimdiden bellidir: bir tarafında ABD ve -kısmen- AB destekli Türkiye, diğer tarafında ise kendi otoriter rejimlerini sonuna kadar savunmaya kararlı İran ve Suriye devletleri (ile onların Rusya ve Çin gibi küresel müttefikleri). Türkiye’nin izlediği “yayılmacı” siyaset, onu her geçen gün daha fazla Suriye ve İran’la çatışma noktasına sürüklüyor; fakat devlet bu çizgisinin risklerini bile bile, Suriye ve İran’la olan gerilimi arttırmaktan çekinmiyor. Peki neden? Türkiye’nin İran ve Suriye’ye dönük emperyalizm destekli “çıkışlarının” önemli nedenlerden biri, ülke ekonomisinin içine düşmüş olduğu dar boğaz ve emperyalist merkezlerden gelecek olan sermayeye aşırı bağlılığıdır. AKP’nin, basınının büyük kısmı üzerinde hükümdarlık kurduğu bir ortamda, haber ajansları ne hikmetse sürekli olarak “ekonomik büyüme” haberleri yapmakta. Bu haberlerin veriliş biçimi, AKP’nin, kamuoyunu manipüle etme ve kriz nedeniyle iş çevrelerinde oluşan güvensizliği engelleme çabasından kay-

naklanmaktadır. Oysa, dünya ekonomisinin küçülme (resesyon) sürecine girdiği bir konjonktürde, Türkiye ekonomisinin “büyümeye” devam ediyor olması, onun, dış kaynağa (finansmana) olan ihtiyacının her geçen gün kat ve kat artması demektir. Eğer Türkiye’ye dönük sermaye akışı durma noktasına gelirse, pek çok burjuva ve marksist ekonomistin de öngördüğü gibi, bu süreç 2012’in ortalarına doğru ülkenin derin bir ekonomik krizle karşı karşıya kalmasıyla sonuçlanabilir. AKP iktidarı şimdi bütün hesaplarını buna göre yapmakta, “dönüştürücü dış siyaset” stratejisiyle, başta ABD ve AB olmak üzere diğer emperyalist merkezlerin de desteğini kazanarak kendisine dönük kredi musluklarını açmaya çalışmaktadır. Erdoğan hükümetinin, Suriye konusundaki ani ağız değişikliği, hem Türkiye ekonomisinin yabancı sermayeye (uluslararası piyasalara) olan bağımlığından hem de Suriye’nin içine girdiği siyasi krizden kaynaklanıyor. Kendi iktidarını sarsacak bir toplumsal muhalefetin yokluğunun rahatlığını yaşayan AKP iktidarı, kriz sürecini kazanca dönüştürmek ve küresel sermaye merkezlerinden gelecek kaynakları çekebilmek için, emperyalist burjuvazinin İran ve Suriye programına harfiyen uymayı, kriz ortamında iktidarda kalmanın yegâne yolu olarak görebilir. Bununla birlikte AKP iktidarı, dünya ticaretinde daralmanın öngörüldüğü böylesi bir dönemde, bir yandan batının finansal ve siyasi desteği için Suriye’ye olası bir askeri operasyona hazırlık yaparken, diğer yandan operasyon sonrasında kurulacak yeni rejimde, pazar payını genişletmeyi arzuluyor. Batılı emperyalistlerin, AKP iktidarının desteğiyle, küresel krizin maliyetini, bölgedeki

23


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k emekçilerden çıkarmak anlamına gelecek böylesi bir operasyona başvurması, içine İran’ı ve Irak’ı da alan geniş bir bölgede yıllarca sürecek kapsamlı savaşların önünü açabilir. H

İşçi sınıfının yeni bir önderliğe ihtiyacı var Kapitalizm, II. Dünya Savaşı sonrası döneme damgasını vuran “büyüme” ve “istikrar” özelliklerini uzun bir süre önce kaybetmiş ve yıkımlarla dolu sarsıcı bir döneme girmiş bulunuyor. Bu gidişata “dur!” diyebilecek yegâne toplumsal güç, Marksist bir önderlik altında birleşmiş olan dünya işçi sınıfıdır. Kapitalist güçlerin kışkırtmasıyla gerçekleşecek olan küresel ve bölgesel savaşlar [2] ancak bu evrensel sınıfın kızıl bayrağı altında toplanmış olan emekçi kitleler tarafından durdurulabilir ve proleter devrim amacına tabi kılınabilir. Bu zorlu süreçte Marksistlere düşen görev, işçi sınıfını savaş tehlikesine karşı bilinçlendirmek, anti-militarist devrimci eylemi ve sosyalist devrimin dünya partisinin inşasını, dünya proletaryasının saflarında ete kemiğe büründürmektir.

HHHH

24

Dipnotlar [1] Hükümetten itiraf: KCK operasyonunu biz planlıyoruz, Özgür Gündem, Aralık 2011 [2] Savaş, milyonlarca insanın acı çekmesine neden olacak olsa da, o vakte kadar üstü örtülmüş tüm burjuva yalanlar ve çelişkiler bu süreçte açığa çıkmaktan kurtulamaz. 1914-1918 savaşı, Lenin’in deyimiyle sosyalist devrimin “hızlandırıcısı” idi. Kapitalist cephede, kaçınılmaz hale gelmiş olan bir savaş, eğer proletarya örgütüyle birlikte hazırsa dünya kapitalizminin çöküşünün daha büyük bir “hızlandırıcısı” haline gelebilir. Troçki’nin de vurguladığı gibi “Sosyalist devrim yeni savaşlar olmaksızın gelişebilir. Oysa yeni savaşlar kaçınılmaz olarak sosyalist devrimlere yol açacaktır.” (Halil Çelik, Karanlık Çökerken - Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi, s.341, h2o Yayıncılık, Kasım 2011) Bununla birlikte, bizzat SSCB deneyiminin bize öğretmiş olduğu üzere, işçi sınıfının, bir savaşın yol açacağı maddi-manevi yıkımın ardından iktidarı alması mümkün olabileceği gibi, onun bu koşullarda sosyalizmi kurması, en azından başlıca ileri kapitalist ülkelerde savaş öncesinde iktidarı alarak savaşı önlemesinden ve sosyalizme doğru ilerlemesinden çok daha zor olacaktır.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

avrupa birliği ve borç krizi Mehmet Özgür Demir

2008’de ABD bankası Lehman Brothers’ın uluslararası mali sistemi çöküşün eşiğine getiren iflasının ardından, ABD ile AB üyesi pek çok devlet milyarlarca dolarlık kamu fonlarını bankaların kasalarına aktarmışlardı. Bankaları kurtarmak için aktarılan bu fonlar bugün ABD’de ve birçok gelişmiş AB üyesi ülkede devasa bütçe açıkları oluşturmuş durumda.

2

011 yılı Avrupa için ekonomik ve siyasal alanda krizlerle dolu bir yıl olarak geçti. Ekonomistler, 2012 yılında da ortaya farklı bir tablo çıkmayacağı konusunda neredeyse görüş birliği içindeler. Avrupa Birliği (AB) şu anda tümüyle belli başlı ülkelerde (Yunanistan, Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya) patlak veren ekonomik krizleri genelleşmeden önleme çabası içinde. Bu amaçla birbiri ardına zirveler toplanıyor. Ancak bu zirvelerden çıkan sonuçlar ancak yaklaşan resesyonun kısa bir süreliğine ertelenmesini sağlayacak önlemleri ifade ederken; çoğu zaman da AB’nin siyasal/ekonomik birliğini sarsacak gelişmelere sahne oluyor. 2008’de ABD bankası Lehman Brothers’ın uluslararası mali sistemi çöküşün eşiğine getiren iflasının ardından, ABD ile AB üyesi pek çok devlet milyarlarca dolarlık kamu fonlarını bankaların kasalarına aktarmışlardı. Bankaları kurtarmak için aktarılan bu fonlar bugün ABD ve birçok gelişmiş AB üyesi ülkede devasa bütçe açıkları oluşturmuş durumda. Bu ülkelerdeki borç stoku çevrilemeyecek ve tüm dünya ekonomisini altüst edecek bir noktaya gelmiş durumda. Verilere bakıldığında Avrupa’nın şimdiden durgunluğa girmiş olduğu açıkça görülüyor. Borç krizine karşı Avrupa ülkelerinde dayatılan kemer sıkma önlemleri ise var olan durgunluğu daha da derinleştiriyor. Diğer yandan, ABD ekonomisinin, küçük kıpırdamalar bir yana, ekonomik durgunluğu sürerken, dünya ekonomisinin “lokomotifi” konumundaki Çin ile Hindistan ve Brezilya gibi anahtar konumdaki “yükselen ekonomiler”deki büyüme de yavaşlıyor. Yeni yılın Avrupa için açıklanan ilk ekonomik istatistikleri, Avro bölgesi genelinde üretimin üst üste beşinci ay azaldığını gösteriyor. 17 üyeli Avro bölgesindeki ekonomik büyüme, geçtiğimiz yılın Temmuz ve Eylül ayları arasında sadece yüzde 0,2 oranında oldu. 27 ülkenin oluşturduğu tüm Avrupa Birliği ekonomilerinin performansı ise yüzde 0,3 ile bundan biraz daha yüksekti. Eylül ayından bu yana sergilenen genel eğilim ise aşağı doğru. Avrupa'nın en büyük ekonomisi olan Almanya, 2011 yılının ikinci yarısında önemli bir ekonomik büyüme kaydetmiş olsa da, İtalya ve İspanya gibi diğer büyük ekonomiler üretimde büyük düşüşler gösterdi. Fransız imalat sektöründe de taleplerde önemli düşüşler kaydedildi. Volkswagen’den sonra Avrupa'nın en büyük ikinci otomobil üreticisi olan PSA Peugeot Citroën, Aralık ayı satışlarında yüzde 29 düşüş kaydederken, bu oran ülkenin ikinci büyük otomobil üreticisi Renault’da yüzde 28 oldu. AB genelinde bir durgunluk eğilimi, İngiliz ekonomistler tarafından da genel kabul görüyor. BBC tarafından yılın sonunda yapılan bir ankette, 25 önde gelen ekonomist, 2012 yılında

25


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Avrupa için durgunluk tahmininde bulundu. Ankete katılanların sadece ikisi durgunluğa karşı çıktı. Ekonomistlerin büyük bir çoğunluğu, aynı zamanda, Avro bölgesinde bir parçalanmanın önemli bir olasılık olduğunu belirtiyor. Financial Times tarafından 83 ekonomist arasında yapılan benzer bir ankete göre de Avro bölgesi borç krizinin sonucu olarak Birleşik Krallık’taki üretim, 2012 yılında, 2009 yılının ekonomik zayıflığı ile boy ölçüşecek. Avrupa'da yoğunlaşan krizi yansıtan bir başka veri ise Avro’nun, 2011 yılında, başlıca para birimleri arasında en kötü performans gösteren para birimi olmasıydı. 2011 sonunda Avro, Yen karşısında son on yılın, ABD doları karşısında ise son bir yılın en düşük seviyesindeydi.

Financial Times tarafından 83 ekonomist arasında yapılan benzer bir ankete göre de Avro bölgesi borç krizinin sonucu olarak Birleşik Krallık’taki üretim, 2012 yılında, 2009 yılının ekonomik zayıflığı ile boy ölçüşecek.

2011: Yunanistan ve İtalya için kara bir yıl 2011 yılında, AB üyesi ülkelerin borç krizi, Yunanistan’da başlayıp İtalya’da devam etti. AB içinde bir yandan borç krizinin bu ülkelerle sınırlı kalması için çaba sarf edilirken, diğer yandan sırada hangi ülkenin olacağı konusunda spekülasyonlar sürüyor. Şu anda ibreler, büyük ekonomiler içinde İspanya’yı ve Fransa’yı gösteriyor. Anımsanacağı üzere, AB içindeki borç krizinin kendini ilk hissettirdiği ülke Yunanistan olmuş; Papandreou liderliğindeki PASOK hükümeti borç krizini aşabilmek için öncelikle AB’nin kapısını çalmıştı. Ancak üye ülkeler arasında yaşanan ciddi tartışmalar sonrasında ve çok ağır şartlarla Yunanistan için kesenin ağzı açıldı. AB, Yunanistan’a ayırdığı 110 milyar Avroluk “kurtarma” fonunun her dilimi için çeşitli “önlem” paketlerinin uygulanmasını şart koştu. Bu önlem paketleri kamu

26

sektöründe istihdamın azaltılmasını, ücret kesintilerini, vergilerin arttırılmasını, özelleştirmeye hız verilmesini ve bütçede ciddi kesintiler yapılmasını (sağlık, eğitim, sosyal yardım vb. kamu hizmetlerinin büyük ölçüde tırpanlanmasını) öngörüyordu. Ancak bu kurtarma fonları da yeterli olmadı ve Yunanistan ekonomisinin iflası, AB içinde yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Bu arada, Ekim ayında Avro bölgesi ülkelerinin başbakanlarının yaptığı zirvede Yunanistan’ın iflası da dahil birçok seçenek değerlendirildi ve sonunda 100 milyar Avroluk kredi verilmesi ile Yunanistan’ın borçlarının yarısının silinmesi kararı alındı. Tüm bu ekonomik gelişmelerin sonucunda Yunanistan 2011 yılında ciddi siyasi krizlere de sahne oldu. Sokaklarda milyonlarca emekçi gösteriler ve grevler düzenlerken, PASOK hükümeti kemer sıkma paketlerini ancak birkaç oy farkla meclisten geçirebilmişti. Her oylama bir güvenoyuna dönüşüyor ve Papandreou’nun istifa edeceği söylentileri yayılıyordu. Tüm bu söylentiler içinde hiç beklenmedik gelişmeler de yaşandı. Örneğin, hükümet, Yunanistan ordusunun üst düzey komutanlarını aniden görevden aldı ve doğrudan başbakana bağlı bir Güvenlik Konseyi oluşturdu. Başbakan Papandreou’nun bu hamlesi, uluslararası basına bir askeri darbe tehdidini boşa çıkarma girişimi olarak yansıyacaktı. Ülke içinde muhalefet artarken, Papandreou’nun kemer sıkma paketini referanduma götürme düşüncesini dile getirmesi, PASOK hükümeti üzerindeki dış baskıları artırdı. Her ne kadar Papandreou, 3 Kasım’da Fransa’nın Cannes kentinde düzenlenen G-20 liderler zirvesinde referandum konusunda geri adım atsa da PASOK hükümeti artan iç ve dış baskıları kaldıracak durumda de-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k ğildi. Kemer sıkma programlarını harfiyen uygulamak için daha güçlü bir hükümete ihtiyaç vardı. Bu işi “en etkili” şekilde yapmak için de, 2002-2010 arasında Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı görevini sürdürmüş olan Lukas Papadimos liderliğinde bir “geçiş hükümeti” kuruldu.

Yunanistan’da yaşananlar, ulusal düzeyde seçilen burjuva iktidarların, küresel sermayenin baskısı altında kendi seçmenlerini kolayca bir kenara bırakabildiklerinig özler önüne serdi.

Yunanistan’da yaşanan tüm bu siyasal gelişmeler bir ders niteliğindedir. Bu kriz sürecinde Yunanistan’da yaşananlar, ulusal düzeyde seçilen burjuva iktidarların, küresel sermayenin baskısı altında kendi seçmenlerini kolayca bir kenara bırakabildiklerini; onları, dünya ekonomisinin görece bağımsız ulusal kompartımanlardan oluştuğu eski dönemde olduğu kadar dikkate almadıklarını gözler önüne serdi.

Benzeri bir siyasi süreç, Yunanistan’dan sonra Avrupa’nın borç yükü en yüksek ikinci ülkesi olan İtalya’da yaşandı. Aynı zamanda Avro bölgesinin üçüncü büyük ekonomisi, dünyanın ise sekizinci büyük ekonomisi ve en büyük üçüncü tahvil pazarı olan; Yunanistan’ın aksine güçlü bir sanayiye sahip olan İtalya’nın iflası, kuşkusuz, Yunanistan gibi olmazdı. Böylesi bir iflas durumunda İtalyan ekonomisi, yanında yüzlerce şirketi ve onlarca bankayı götürür, bir bütün olarak Avrupa’yı iflasa sürükleyebilirdi. Sistem, Yunanistan gibi küçük bir ekonominin iflasını kaldırabilirdi ama İtalya’nın bütün bir sistemi çökertebilecek olan iflası kesinlikle engellenmeliydi. Bu yüzden İtalya’daki krize, Yunanistan’daki gibi kronik hale gelmeden müdahale edildi. İtalya, AB’nin istediği kemer sıkma programını meclisten geçirdi. Bu oylamanın ardından da, İtalya’nın borç yükünün ve zayıf ekonomik performansının artık sürdürülemez bir hal almasında başlıca rolü

oynayan Berlusconi koltuğundan ayrıldı. Aynı Yunanistan’da olduğu gibi, İtalya’da da başbakanlık koltuğu “başarılı” bir ekonomist olarak tanınan Mario Monti’ye verildi. Böylece İtalya’da da bir teknokratlar hükümeti kurulmuş oldu. Yunanistan ve İtalya’da kurulan hükümetler, burjuvazinin, böylesi mali ekonomik kriz dönemlerinde ortaya çıkan yönetim krizini mevcut parlamenter sistem ile aşamayacağını bir kez daha göstermiş oldu. Burjuvazi hem kendi siyasal partilerinin ayakta kalabilmesi hem de sistemin “meşruluğunun” sürdürülebilmesi için, kemer sıkma politikalarının siyasiler yerine teknokratlar eliyle uygulanmasını tercih ediyor. Bununla birlikte, ekonomik krizin alacağı boyuta göre burjuvazinin parlamenter sistem dışında hangi rejimleri tercih edeceği sorusu önümüzde durmaya devam ediyor. Ekonomik krizin gölgesinde AB’nin geleceği AB’nin bugüne kadar sergilemiş olduğu ekonomik entegrasyon girişimleri, kuşkusuz kapitalizmin tarihinde (örneğin Sanayi Devrimi’nin ilk dönemleriyle kıyaslandığında) “büyük bir ilerlemeye” karşılık geliyordu. Ancak Yunanistan’ın borç krizi, AB’nin ve Avro bölgesinin geleceği konusunda tartışmaları da beraberinde getirdi. Avro bölgesi 1999’da işlem maliyetlerini azaltmak ve giderek bütünleşen Avrupa ekonomisinin bir ucundan diğerine sermaye hareketlerini hızlandırmak amacıyla tek bir para biriminin oluşturulması için başlıca AB üyesi ülkeler öncülüğünde kuruldu. 17 ülkenin üye olduğu Avro bölgesi, daha kuruluşunda, kapitalist ekonominin en temel çelişkilerinden birini; ekonomik faaliyetin bütünleşmiş özelliği ile rakip ulus devletlerin çatışan çıkarları arasın-

27


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k daki çelişkiyi cisimleştiriyordu. Bu nedenle bugün bu yapı AB’nin ve Avro bölgesinin dağılma veya küçülme olasılıklarını bağrında taşıyor. Yüksek sesle olmasa da bugün dillendirilen senaryolardan biri, geçmiş döneme damgasını vuran genişleme politikasının terk edilerek, merkezinde Almanya-Fransa-Hollanda gibi “güçlü ekonomilerin” yer aldığı, daha güvenilir ve istikrarlı bir “küçülme politikasına” geçiştir. Yunanistan gibi zayıf ekonomik yapıya sahip ülkeleri dışarıda bırakacak yeni bir Avro alanının Almanya, Fransa ve Benelux ülkeleri gibi daha yoğun ve daha fazla bütünleşmiş sermayelere sahip olan, “mali disiplini kuvvetli” Britanya’nın AB ülkeler arasında kurulması mümiçindeki yeni kün. yapılardan ve Bu ülkelerin üst düzey politikacılarıkarar alma nın aralarındaki gizli görüşmelerde, bir ya da daha fazla AB ülkesinin organlarından Avro bölgesinden ayrılması; geride dışlanması, Avrupa Birliği’nin kalan çekirdek ülkelerin maliye ve parçalanmasında vergi politikaları dahil olmak üzere, daha derin bir ekonomik entegrasbir düğüm yona gitmesi gerektiği tezi bir “AB’yi noktasına işaret kurtarma projesi” olarak yedekte tuetmektedir. tulmaya devam edecek gibi görünüyor. Bu ihtimaller bir yana, hâlihazırda izlenmekte olan politika, Yunanistan’ın AB’den ve Avro bölgesinden çıkmasını engellemek ve bundan 60 yıl önce başlayan kapitalist entegrasyon sürecinin; yani “ulusal sınırları ortadan kaldırarak ulus-ötesi bir siyasi birliğe dönüşme”(bir “Avrupa ulusu” yaratma) ülküsünün tamamen çökmesini engellemek. Fakat AB’nin ekonomik alt yapısını oluşturan uluslararası dinamikler, onun hala ulus devlet temelinde işlemeye devam eden siyasi üst yapısını, içinden çıkılması mümkün olmayan yeni krizlerle karşı karşıya bırakmaya devam ediyor.

28

Zira daha Yunanistan’ın Avro bölgesinden çıkarılması tartışmaları tükenmeden, Aralık ayında Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği zirvesi, Britanya’nın Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin kararların alınması sürecinden fiilen dışlanmasıyla sonuçlanacak önemli bir cepheleşmeye sahne oldu. Zirvede, 27 AB üyesi devletin 26’sı, Avrupa çapında yeni kemer sıkma önlemlerini ve bütçe hedeflerini uygulamak için Fransa ile Almanya tarafından önerilen planları sürdüreceklerini açıklarken, tek muhalif ses, İngiltere Başbakanı David Cameron’dan geldi oldu. Cameron, “Britanya’nın ulusal çıkarına olan şeyi son derece inatçı şekilde gözetmek zorundaydım” diyordu. Özellikle Fransa ve Almanya liderleri, bir yandan Avro bölgesine katılmayı reddederken, aynı zamanda Avro krizi ile ilgili görüşmelere koşullar dayatmaya kalkıştığı için, Cameron’u sert bir dille eleştirdiler. Brüksel zirvesindeki bu ayrışmanın özünde Britanya mali sermayesi ile Avrupalı banka konsorsiyumlarının farklılaşan çıkarlarının yattığı açıkça görülüyordu. Britanya’nın AB içindeki yeni yapılardan ve karar alma organlarından dışlanması, Avrupa Birliği’nin parçalanmasında bir düğüm noktasına işaret etmektedir. Özetle, Avrupa’nın kapitalist bütünleşmesi, krizin darbeleri altında hızlı bir çözülmeye, dağılmaya dönüşme dinamiklerini de içinde taşıyor. Ulusal kapanma ve milliyetçilik Küresel ekonomik kriz, Merkel-Sarkozy ikilisinin bütün “kararlılık” gösterilerine karşın, AB içindeki kapitalist rekabetin keskinleşmesine yol açmakta; siyasal/ ekonomik çatışmalarının tekrar gün yüzüne çıkmasında katalizör işlevi görmektedir. Şimdi geçmişin hayaletleri yeniden ortaya çıkıyor. Avrupa’nın birliğine bağlılık adına edilen tüm sözlere


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Emperyalist ülkelerin kapitalistleri ve siyasi seçkinleri, Yunanistan krizinde yaşandığı üzere, kendi ülkelerindeki emekçilere, tüm suçlunun “çalışmayan”, “tembel” Yunan halkı olduğunu anlatarak, milliyetçiliği körüklüyorlar.

karşın, her Avrupa hükümeti, krize kendi ekonomisini diğerlerinin aleyhine güçlendirmeye çalışarak karşılık veriyor. Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “kendi” otomobil üreticilerine, Fransa’da üretim yapmayı ve Fransa’da üretilmiş parçalar kullanmayı taahhüt etmeleri koşuluyla, milyar-avroluk bir destek paketi sundu. Alman hükümeti, kendi payına, daha yoksul AB devletlerine herhangi bir yardım sağlamayı reddediyor ve krizi, Avrupa’daki egemenliğini güçlendirmek için kullanmayı umuyor. Önümüzdeki süreçte, bugün “birlik ve beraberlik” içinde görülen AB üyesi tüm ülkelerde, milliyetçi/gerici bir dalganın yükselmesi hiç kimseyi şaşırtmamalı. Zira küresel sermayenin kendi önündeki ulusal engelleri aşmak ve uluslararası bir işçi sınıfı hareketini önlemek amacıyla bütün toplumlara enjekte ettiği milliyetçilik, kapitalistlerin bu krizden ekonominin küresel işleyişini (kendilerinden çok daha güçlü kapitalist grupları) sorumlu tutan güçsüz kesimlerinin ulusal korumacı ekonomiye dönüş

özlemi için de önemli bir ideolojik kılıf oluşturmaktadır. (Buna, kriz nedeniyle eski konumunu yitiren ve çoğu proleterleşen kent ve kır küçük burjuvalarının sözde anti-emperyalist ulusalcı eğilimlerini de eklediğimizde, mülk sahibi sınıflar cephesine ilişkin tabloyu tamamlayabiliriz.) Gerçekte AB, kıtanın en güçlü bankaları ve şirketleri için, emekçilerin daha yoğun sömürüsüne giden yolun önünde yer alan engelleri kaldırmaktan başka bir şey yapmamıştır. AB, sınırlarını göçmenlere karşı sımsıkı kapamaya devam ederken, düşük ücretli katmanlar ile yüksek ücret alanları, işsizler ile çalışanları, göçmenler ile yerleşik olanları vb. birbirlerine karşı kullanarak, işçi sınıfını bölmeye devam ediyor. Emperyalist ülkelerin kapitalistleri ve siyasi seçkinleri, Yunanistan krizinde yaşandığı üzere, kendi ülkelerindeki emekçilere, tüm suçlunun “çalışmayan”, “tembel” Yunan halkı olduğunu anlatarak, milliyetçiliği körüklüyorlar. Onlar, bu yolla, milyarlarca Avroluk “kurtarma paketlerinin” gerçekte Yunanistan halkına ya da hükümetine değil ama Alman, Fransız vb. bankalara verildiği gerçeğini gizlemenin; işçilerin tepkisini dışarıya yönlendirip, bu ülkelerde yükselebilecek olan sınıf mücadelesine karşı önlem almanın hesabı içindeler. Milliyetçi söylemin güçlenmesi, aynı zamanda, onların muhalefeti bastırmak ve işçi sınıfının elde etmiş olduğu bütün sosyal ve siyasi kazanımları ortadan kaldırmak için kuracakları otoriter rejimlerin ideolojik altyapısını oluşturmaktadır. AB burjuvazisinin çözümü Egemenler, AB’nin içinde bulunduğu borç krizini aşmak için iki yolu birden izliyor. Bunlardan birincisi, mali sistemin Yunanistan’daki kriz nedeniyle istifa eden Andreas Papandreu ile Almanya Başbakanı Angela Merkel

29


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k işçi sınıfı aleyhine yeniden düzenlenmesidir. Bu politika sınıfsal çıkarlar eliyle harekete geçirilmiştir. Avrupa’da, aşırı zengin bir mali oligarşi, son on yıllar içinde, büyük bir servet biriktirmiştir. Ancak bu servetin kaynağı, asıl olarak, uluslararası borsa işlemleri ve özellikle Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi ülkelerdeki yatırımlardır. Bu sermayenin yeniden yatırıma dönüşmesi gerekiyor ama söz konusu ülkeler, düşük işgücü – yüksek artı-değer sömürüsü kaynağı olmak- la birlikte, Avrupalı kapitalistler için, kriz döneminde gereksinim duydukları “güvenli liman” de değiller. Onlar, bu emek ve mal piyasalarında yalnızca kendileri kadar güçlü rakiplerle boğuşmuyor; aynı zamanda, bizzat söz konusu ülke kapitalistlerinin giderek artan korumacı eğilimleriyle de karşı karşıya kalıyorlar. Avrupalı işçilerin yaşam ve çalışma Bu yüzden, Avrupa mali sermayesi, Çin’de, Brezilya’da ya da başka yerkoşullarında lerde gerçekleştirdiği artı-değer söyaşanan hızlı mürüsünü, “mutlak” egemenliği gerileme, AB’nin altındaki topraklarda elde etmenin işçi sınıfı için hesabı içinde. AB’nin genişlemesi“refah ve nin de ardında yatan bu hesabın en demokrasi” değil önemli ayağı, Avrupa’da üretilen ama yoksulluk ve mal ve hizmetlerin maliyetini, Avrupalı kapitalistlerin uluslararası baskı anlamına alanda rekabet edebileceği bir dügeldiğini bütün çıplaklığıyla gözler zeye çekmektir. Bu, Avrupa işçi hareketinin II. önüne Dünya Savaşı sonrasında elde etmiş sermektedir. olduğu bütün toplumsal kazanımların ortadan kaldırılması demektir. Çünkü Avrupa’da eğitime, sağlığa, emekliliğe, kamu hizmetlerine ve altyapıya yönelik kamu yatırımlarının yüksek maliyeti, kapitalistlerin önündeki kabul edilemez engellerdir. Bu nedenle kemer sıkma programları ile tüm bu alanlardaki kamu harcamaları kesintilere uğrarken; aynı zamanda, asıl olarak işçi

30

sınıfının ödediği dolaylı vergiler artırılmakta, ücretler düşürülmekte, emeklilik yaşı yükseltilmektedir. Avrupalı işçilerin yaşam ve çalışma koşullarında yaşanan hızlı gerileme, AB’nin işçi sınıfı için “refah ve demokrasi” değil ama yoksulluk ve baskı anlamına geldiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. “Mali disiplin” önlemleri Merkel ve Sarkozy, Avrupa Birliği anlaşmalarında, bütün Avro bölgesi üyelerini köklü kemer sıkma önlemleri uygulamaya zorlayan bir değişiklik yapılmasını dayatıyor. Üye ülkeleri, hükümetlere sıkı bir borçlanma sınırı koyan Almanya modeline benzer bir denk bütçe düzenlemesini uygulamakla yükümlü kılacak olan bu öneriye göre, gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 3’ünü oluşturan bütçe açığı sınırını aşan ülkelere otomatik olarak yaptırım uygulanacak. Bu kurallara uyulmasını güvence altına alma görevi de Avrupa Adalet Divanı’na devredilecek. Egemenlerin borç krizine karşı ikinci önlemi ise tekellerin ve bankaların çıkarlarının AB şemsiyesi altında devlet koruması altına alınmasıdır. AB bünyesindeki Avrupa İstikrar Mekanizması’nın kaynaklarının büyük çapta arttırılması ve onun piyasaları fonlamasını sağlayacak bir yapıya dönüştürülmesi yönündeki tartışmalar sürüyor. Yunanistan’da patlak veren ve birçok Avrupa ülkesinde ortaya çıkabilecek olan ekonomik ve siyasi kriz, geçtiğimiz Kasım ayı başında toplanan G-20 liderler zirvesinin de başlıca gündemini oluşturmuştu. Dünyanın en büyük 20 ekonomisine sahip ülkelerin ve AB’nin yöneticilerinin, bu zirvede, “ekonomik büyümeyi artırması ve küresel ekonomiyi dengelemesi” beklenen bir plan üzerinde anlaşmaya vardıkları açıklandı. IMF’nin kaynaklarının artırılmasını ve parasal işlemlerden vergi


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k AB’de 2010 yılında, hemen hemen her dört kişiden biri yoksulluk tehdidi altında. 115 milyon kişi, yani AB nüfusunun yüzde 23'ü yoksul ya da sosyal haklardan mahrum durumda.

alınmasını da içeren bu planın ne ölçüde etkili olacağını, kuşkusuz, gelecek günler gösterecek. Ancak, Sarkozy ile Merkel’in 2012 yılında planı uygulamaya koyma niyetini açıklamasının hemen ardından, her iki ülkede de ciddi bir tartışma başladı. Mali işlemlere uygulanacak vergi üzerine tartışma, şu kaygı üzerine kuruluydu: Britanya’nın katılmaması durumunda, büyük bankalar ve sigorta şirketleri Londra’daki uluslararası finans merkezi City’ye taşınmaz mı? Örneğin, Frankfurt gibi önemli bir mali sermaye merkezinin boşalması duru- munda ne olacak? Sarkozy’nin görece rahat olduğu bu konuda, Merkel oldukça zor durumda. Zira Almanya’daki koalisyonun ortağı olan Liberaller, böyle bir uygulamanın hükümetin sonu olacağını söyleyerek, açıkça rest çekti.

AB işçi sınıfının yoksullaşması Bankaları 2008 yılındaki mali çöküşten kurtarma operasyonlarının faturası işçi sınıfına kesilmiş; o yıldan itibaren uygulanan ekonomik programlar işçi sınıfının hızla yoksullaşması ve işsizliğin artmasıyla sonuçlanmıştı. Geçtiğimiz Aralık ayında Avrupa Komisyonu tarafından sunulan resmi bir rapora göre, AB’de 2010 yılında, hemen hemen her dört kişiden biri yoksulluk tehdidi altında. Rapora göre, 115 milyon kişi, yani AB nüfusunun yüzde 23'ü yoksul ya da sosyal haklardan mahrum durumda. Yine aynı rapora göre, bu süreçten en çok göçmenler ve gençler etkileniyor. Gençler arasındaki işsizlik oranı yetişkinlerden iki kat daha fazla. 2011 Ekim ayında AB içinde tüm gençlerin yüzde 22’si işsizdi. İspanya, genç nüfus içindeki işsizlikte yüzde 48’lik oranla liderliği elinde tutuyor. Yunanistan, İtalya,

İrlanda, Litvanya, Letonya ve Slovakya’daki gençler arasında ise işsizlik oranı yüzde 24-45 arasında değişmekte. Almanya, Hollanda ve Avusturya gibi ülkelerde gençler arasındaki işsizlik oranlarının görece daha düşük seviyede olmasının asıl nedeni ise uzun eğitim süresiyle açıklanıyor. Lakin bu ülkelerde bile sürekli ve iyi ücretli bir iş bulma şansı gittikçe azalıyor. AB'nin tüm yeni istihdam sözleşmelerinin yüzde 50’si geçici çalışmayı öngörüyor. Bu oran 20 ila 24 yaş arası çalışanlar için yüzde 60. Yoksulluk ve sosyal haklardan mahrumiyetteki artış sadece ekonomik krizin bir sonucu değil; aynı zamanda AB’nin ve Avrupa hükümetlerinin bilinçli bir politikasıdır. Tüm bu endişe verici istatistiklere rağmen, hükümetler, sosyal harcamaları kısmayı, emeklilik yaşının artırılmasını, kamu sektöründeki işleri ortadan kaldırmayı ve ücretleri düşürmeyi başlıca ekonomik programları haline getirmiş durumda. İşçi sınıfı kemer sıkmaya zorlanırken, tekellerin ve finans sektörünün kârlarının garanti edilmeye devam edilmesi, söz konusu politikaların kimlere hizmet ettiği sorusunun da yanıtıdır. İşçi sınıfının çözümü Kapitalizmin 1930’lardaki krizinin bir benzeriyle, belki daha da derin bir krizle karşı karşıya olduğu, geçtiğimiz yıl içinde birçok ekonomist tarafından ifade edildi. Onların söylemedikleri şey, bu krizin üretici güçler ile mevcut üretim ilişkileri; üretimin küresel düzeyde toplumsallaşmış olması ile üretim araçlarının özel mülkiyeti (ve onun hukuksal ifadesi olan ulus devletlerin varlığı) arasındaki çelişkinin ürünü olduğuydu. Üretici güçler, yarım yüzyılı aşkın süredir sergiledikleri devasa atılım sayesinde, mevcut ulus devletlere boyun eğdirdiler ve artı- değerin üretimi sürecine ulus-

31


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Bugün karşı karşıya olduğumuz en acil görev, bütün ülkelerin işçilerinin “demokratik kitle hareketlerinin” bir parçası olarak değil ama bir sınıf olarak kitlelerin başında harekete geçmesini sağlamaktır.

ötesi bir karakter kazandırdılar. Üretici güçlerin mevcut gelişmişlik düzeyi, özel mülkiyetin ve onun üstyapısal ifadesi olan ulus devletlerin kaldırılmasını; üretim araçlarının toplumsallaştırılarak, üretimin küresel ölçekte insanların gereksinimine göre planlanmasını gerektirmektedir (küresel şirketler, bu planlamayı, elbette kendi çıkarları doğrultusunda, yapıyorlar). Bunu gerçekleştirebilecek olan güç, uluslararası işçi sınıfından başkası değil. Çünkü sürekli toplumsal eşitsizlik ve sömürü üreten bu sistemin varlığını sürdürmesinden çıkarı olmayan tek sınıf hala işçi sınıfıdır. Krizin, milyonlarca insanı nasıl harekete geçirdiğini, geçtiğimiz yılın devasa kitle hareketlerinde gördük. Bu işçi-emekçi hareketlerinin başlıca eksikliği, bütün eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalist üretim biçimini ortadan kaldırmayı hedeflemeyip onun ipliği pazara çıkmış olan görüntüleriyle (diktatörlerle ve hükümetlerle) uğraşmasıydı. Bu hareketler, kendi hedeflerine ulaştıklarında bile, asıl sorunlar (işsizlik, yoksulluk, gelir dağılımda adaletsizlik, sömürü, baskı vb.) yerinde durduğu sürece, gerçekte hiçbir şeyi değiştirmemiş oldukları gerçeğiyle karşı karşıya gelecekler. Zira onlar söz konusu toplumsal eşitsizliklere karşı ye-

32

niden harekete geçtikleri her durumda, bu eşitsizlikleri korumak için var olan devletin terörüyle karşılaşacaklar. Modern tarihten öğrendiklerimizden ve yaşanan krizin bilimsel çözümlemesinden hareketle yapılan bu tespitler, aynı zamanda, sosyalistlerin yaklaşan işçi sınıfı mücadelelerine hazırlanması gerektiğine işaret ediyor. Avrupa'da işçi sınıfının eski reformist örgütleri (sosyal demokratlar, eski Stalinist örgütler ve sendikalar) bütünüyle mali oligarşinin hizmetine girdiler ve onların kemer sıkma önlemlerini sadakatle destekliyorlar. Bugün karşı karşıya olduğumuz en acil görev, bütün ülkelerin işçilerinin “demokratik kitle hareketlerinin” bir parçası olarak değil ama bir sınıf olarak kitlelerin başında harekete geçmesini sağlamaktır. Bunun için, işçi sınıfı öncüsünü uluslararası devrimci bir program etrafında bir araya getiren sosyalist bir parti inşa etmek gerekiyor. İnsanlığın kapitalist krizler ve onlara eşlik eden yoksulluk, sefalet, devlet terörü ve savaşlar eliyle gerçek bir yıkıma uğramasını önlemenin biricik ve tek gerçekçi yolu, bu sisteme ve onun bütün hukuksal uzantılarına son vermektir.

HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

roboski katliamı, operasyonlar ve “kürt açılımı” Yusuf Ateşçi

AKP, bu olayda, katliamı gerçekleştiren ordunun üzerine gidip sorumluları açığa çıkartmamış; tersine, onları koruma altına almıştır. AKP iktidarının bu tavrı, yıllardır süren operasyonlar eşliğinde “diz çöktürmüş” olduğu asker bürokrasi ile ilişkilerini, tam da Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale hazırlıklarının yapıldığı bir süreçte bozmak istemediğini gösteriyor.

K

ürt sorunu, içinden geçmekte olduğumuz dönemde de Türkiye'deki başlıca siyasi sorun olma özelliğini koruyor. Bunun böyle olmasında hem ulusal hem de uluslararası dinamikler oldukça etkili. Öyle ki, bu meseleye bölgedeki siyasi ve toplumsal gelişmeleri, devletlerarası ilişkileri göz ardı ederek yalnızca Türkiye'yle sınırlı bir gözle bakıldığında sağlıklı bir değerlendirme ve çözüm yöntemi geliştirmek mümkün değil. Bu yazıda, Kürt sorununda son aylarda yaşanan gelişmeler çerçevesinde, sermaye sınıfının “Kürt açılımı”nın ne yöne gittiğini, gelişmelerin neye haberci olduğunu ve gerçek çözümün nerede yattığını değerlendirmeye çalışacağız. Roboski katliamı Şırnak'ın Uludere (Qıleban) ilçesinin Ortasu (Roboski) köyü yakınında 28 Aralık 2011 gecesi gerçekleşen katliam Türkiye Cumhuriyeti tarihinin katliamlar dizisine bir yenisini daha eklemiş oldu. Kaçakçılık yaparak yaşamaya ve geçimini kazanmaya çalışan çoğu çocuk 34 sivilin Türk Hava Kuvvetleri'ne bağlı F-16'larla bombalanarak katledilmesi, Genelkurmay Başkanlığı yaklaşık bir gün sonra konuyla ilgili açıklama yapana kadar, hükümet ve burjuva medya tarafından sessizlikle karşılandı. Devletin ve medyanın bu derin sessizliği, ister onların katliamın üstünü örtebileceklerini düşünmelerinden, ister birilerinin ondan yararlanma hesabından, isterse sözde bir “operasyon hatasından” kaynaklansın, savunmasız 34 Kürt gencinin devlet tarafından öldürüldüğü gerçeği ortada durmaktadır. Dahası, bu katliamın sorumluluğu, yıllardır süren “darbe operasyonlarının” ardından, artık ordunun “başına buyrukluğu” ya da “komplosu” gibi mazeretlerin arkasına sığınacak durumda olmayan AKP iktidarındadır. Ancak AKP, bu olayda, ordunun üzerine gidip sorumluları açığa çıkartmamış; tersine, onları koruma altına almıştır. AKP iktidarının bu tavrı, yıllardır süren operasyonlar eşliğinde “diz çöktürmüş” olduğu asker bürokrasi ile ilişkilerini, tam da Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale hazırlıklarının yapıldığı bir süreçte bozmak istemediğini gösteriyor. Katliamın duyulmasının ardından ülkenin dört bir yanında sokaklara dökülen binlerce insanın polisin sert saldırısına uğraması, aslında Roboski olayının üstünün ne olursa olsun örtüleceğini gösteriyordu. Önce hükümetin “operasyon kazası” açıklamasıyla kendisini aklama çabası geldi. Ardından, konu dünya basınına da ulaştığı için, ikiyüzlüce, katliam üzerine haber yapmaya başlayan medya kuruluşları başbakan tarafından sert bir dille eleştirildi. Başbakan Erdoğan 3 Ocak günü Genelkurmay Başkanı'na şu sözlerle teşekkür ediyordu: “… hepsine bu konulardaki hassasiyetleri için teşekkür ediyorum. Medyaya rağmen teşekkür ediyorum. Çünkü bazı

33


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Roboski’de öldürülen 34 gencin cenaze töreni

34

gerçekleri görüyoruz, biliyoruz." [1] Tüm bunlar, yani “operasyon kazası” açıklaması, Genelkurmay başkanının görevden alınmak yerine teşekkürle ödüllendirilmesi ve medyanın konuyu neden daha önce haber yapmadığı için değil de neden -geç de olsa- haber yaptığının sorgulanması, 34 Kürt gencinin öldürülmesinin devlet katında bir hiç anlamına geldiğini göstermişti. Peki, katliama yönelik bir olay yeri incelemesi başlatılmış mıydı? Çeşitli sivil toplum ve demokratik kitle örgütlerinin oluşturduğu bağımsız bir heyetin yaptığı inceleme ve açıkladığı rapor [2], olayın ertesi günü dahi, bu konuda herhangi bir adımın henüz atılmamış olduğunu, savcılığın olay yerine dahi gitmediğini ortaya koydu. 29 Aralık günü saat 17'den itibaren incelemelere başlayan heyetin ortaya koyduğu gerçekler, Genelkurmay'ın ve hükümetin yaptığı açıklamaların ve medyada yer alan haberlerin gerçeği yansıtmadığını gösterdi. Genelkurmay, yaptığı açıklamada, “Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının ko-

nuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir.” [3] diyordu, fakat olay yerinin Irak'ta bulunan Sinat-Haftanin'e uzak olduğu, Türkiye'deki Roboski köyüne 4-5 km uzaklıkta ve tam sınırın üstünde, sıfır noktasında olduğu ortaya çıktı. Öyle ki, patlamanın ardından etrafa yayılan kalıntıların bir kısmı Türkiye tarafında, bir kısmıysa Irak tarafındaydı. AKP hükümetinin “istihbarat eksikliği” ve “operasyon kazası” açıklamaları da, Genelkurmay'ın açıklaması ve köylülerin açıklamaları eliyle boşa düşmektedir. Genelkurmay'ın açıklama- sında ifade edilen Sinat-Haftanin bölgesinin aksine, köylülerin vurulduğu noktanın PKK'lilerin sınırdan geçiş amacıyla kullandıkları bir nokta olmadığını Roboski köyü muhtarı şöyle ifade ediyor: “Düşünüyorum niye bu olay oldu. Bir mantıklı izah bulamıyorum. Bölge PKK’nın geçiş güzergâhı değil, çünkü Irak tarafı düzlüktür, oradan Türkiye sınırına sızma yapılması mümkün değil, kim gelirse Türk askeri tarafından fark edilir. Zaten bu güzergâhta şimdiye kadar hiçbir çatışma yaşanmadı. Genellikle operasyon yapılacağında muhtar ve korucubaşı uyarılır kaçakçıların bölgeye gitmemesi, giden varsa da gelmemesi gerektiği belirtilir.” [4] Saldırıdan sağ kurtulan köylülerin açıklamaları da, sınırdaki askeri birliğin sınır ticaretinden haberdar olduğunu ortaya koyuyor. Genelkurmay, yaptığı açıklamada, saat 18.30 civarında İnsansız Hava Araçları'yla (İHA) sınıra bir grubun yaklaştığının tespit edildiğini ve yaklaşık bir saat süren bombardımanın, 3 saat sonra, saat 21.37'de başladığını ifade ediyor. Tüm açıklamalar, herhangi bir istihbarat eksiğinin ya da operasyon kazasının söz konusu dahi olmadığını göstermektedir.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Hükümetin yaptığı “tazminat ödeyeceğiz” açıklaması, sorumluların açığa çıkarılması yerine “kan parası” ödenip olayın üstününün örtülmeye çalışıldığını gösteriyor.

Saldırıdan sağ kurtulan Servet Encü'nün sözleri katliamı tüm çıplaklığıyla ifade ediyor: “Olayın olduğu gün akşam 2-3 köyden 7-8’er kişilik olmak üzere toplam 40’a yakın kişi katırlarımızı alıp sınırı 2 km kadar geçtik. Orada Iraklılardan mazot, şeker ve gıda aldık. Haftanin ve Sinat’a da gitmedik. Geri dönerken askerler yolumuzu kestiler. Her zaman keserdiler. Ancak geçmemize izin verirlerdi. Bu kez izin vermediler. Bizi sınırda beklettiler. En son da üzerimize bomba yağdırdılar. ... Bombalama başlayınca askerler arabalarına binip gittiler.” [5] Sağ kalanların ve bölge köylülerinin açıklamaları, tüm çağrılara rağmen hiçbir askeri yetkilinin olay yerine gelmediğini ve hiçbir sağlık aracının bölgeye sevk edilmediğini ortaya koyuyor. Ne yazık ki, yaralıların bir kısmı, katır sırtında hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken hayatını kaybetti. Başka hiçbir geçim imkânı olmaması nedeniyle nesillerdir canlarını tehlikeye atarak sınır ticareti yapmak zorunda olan yoksul emekçi köylülerin katli, haritalar üzerinde çizili olan ve mayınlar ve askerlerce korunan burjuva ulusal sınırların akıldışılığını da sergilemektedir. Resmi makamların veya medyanın tüm çarpıtma ve üzerine örtme çabalarına karşın, Roboski katliamı, Kürt sorununda son aylarda dozu giderek yükseltilen “askeri ve siyasi operasyon” zemininin doğurduğu dizginsiz saldırganlığın kaçınılmaz bir ürünüdür. Operasyon görüntülerinin katliamın ardından yaklaşık bir ay geçtikten sonra savcılığa verilmesi ve hükümetin “tazminat ödeyeceğiz” açıklaması, sorumluların açığa çıkarılması yerine “kan parası” ödenip olayın üstününün örtülmeye çalışıldığını gösteriyor.

KCK operasyonları 2009 Nisan ayında başlayan ve son dönemde yoğunlaşan KCK operasyonları kapsamında bugüne kadar 5 bine yakın kişi tutuklanmış bulunuyor. Yalnızca son altı ayda tutuklananların sayısı ise 2 bine yaklaşmış durumda. Hatırlayacak olursak, ilk operasyonlar “Kürt açılımı”nın başladığı döneme denk düşmekte ve hatta “açılım”ın doruk noktasını ifade eden Habur sürecinde de yaşanmaktaydı. Bugün, operasyonların son altı ayda hız kazanması da siyasi iktidarın “açılım” sürecinde benimsediği ve ifade ettiği yeni stratejinin bir ürünü olarak okunmalı. KCK operasyonları “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla gerçekleştiriliyor olsa da, bugüne kadar herhangi bir silah veya silahlı eylem delil olarak ortaya konulabilmiş değil. Asıl olarak BDP'li siyasetçilerin hedef tahtasında olduğu operasyonlar dalgasında aydınlar, avukatlar ve gazeteciler de KCK üyesi olma suçlamasıyla tutuklanmış bulunuyor. Hükümetin sözde “demokratikleştirilmiş” ve “bağımsızlaştırılmış” yargı eliyle, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) aracılığıyla sürdürdüğü KCK operasyonlarında burjuva hukukunun sınırları bile fazlasıyla aşılmış durumdadır. 1991 yılında çıkarılan ve 2006 yılında yapılan değişikliklerle son haline kavuşan TMK, başından itibaren sosyalistleri, Kürtleri ve muhalifleri yargı eliyle susturmak ve ezmek için devletin kullandığı başlıca araçlardan biriydi. TMK'ye göre her türlü eylem, gösteri, propaganda ya da kitap “terör örgütü üyeliği” için delil kabul edilebilmektedir, her şey yargı kurumu görevlilerinin “bağımsız” denilen inisiyatiflerine bırakılmıştır. Birçok yasal derginin ve kitabın suç delili sayılması,

35


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k insanların onlarca yıl önce ortadan kalkmış olan örgütlerin üyeliğiyle yargılanması, öldürülenlerin suçlu bulunması vb. akıldışı kararlar artık sıradanlaşmış du- rumda. Henüz yargılanmadan “terör örgütü üyesi” ilan edilenler bir tarafta dururken, Hrant Dink'in öldürülmesinin arkasındaki örgütün bulunamaması, egemenlerin hukukunun nasıl işlediğini gösteriyor. Kürtçenin ve Kürtlerin hala yasal Kürtçenin ve olarak varlıklarının kabul edilmediği Kürtlerin hala gerçeği, KCK davalarında yaşananyasal olarak lar eliyle gözler önüne seriliyor. En varlıklarının kabul son, Ocak ortasında Mardin Kızılteedilmediği pe'de gerçekleşen operasyonda tugerçeği, KCK tuklananlardan Mashar Akman'ın davalarında anadili Arapçada savunma yapma yaşananlar eliyle talebi kabul edilirken, Kürt tutuklulagözler önüne rın Kürtçe savunma talebi reddediliyor. [6] Bu durum, Kürtlerin yasalar seriliyor. önünde eşitliğinin reddedilmesini de ifade ediyor. Peki, KCK operasyonlarıyla ne amaçlanıyor? Kürt sorununda “çözüm”ün çok yakın olduğu düşüncesinin topluma yansıtıldığı 2009 sürecinde başlayan operasyonların hızlanarak sürüyor olması, hükümetin, mevcut Kürt önderliğini bir an önce etkisizleştirme ve kendi çözümünü dayatma çabasının ifadesidir. Ne olursa olsun, bölgedeki Kürtlerin önemli bir kesiminin siyasi desteğine sahip ve örgütlü bir BDP, “açılım”ın ve hükümetin programında da yer alan yerel yönetimler yasasının uygulanmaya başlaması durumunda, AKP’nin bölgedeki başlıca rakibi olacak. Bu durum ne AKP’nin ne de genelkurmayın işine geliyor. “Kürt açılımı”nın sınıfsal arka planı Başbakan Erdoğan “Kürt açılımı”nın Habur tarzında sürmeyeceğini Eylül ayı ortasında açıklamıştı. Peki, nasıl sürecek? Kürt sorununda hükümetin tavrını

36

anlayabilmek için, öncelikle onun sermayenin çözümü olarak ortaya koyduğu “açılım”ın ne olduğunu analiz etmek gerekiyor. “Kürt açılımı” ya da “demokratik açılım” gerçekten de hükümetin ve destekçisi liberal kesimlerin iddia ettiği gibi kardeşleşme ve demokrasiyi geliştirme amacıyla ortaya çıkan bir proje mi yoksa arkasında egemen sınıfın ekonomik-siyasi çıkarları mı bulunuyor? AKP hükümetlerinin “demokrasi ve insan hakları” söylemini yalnızca bilinç bulandırma amacıyla kullandığı “Kürt açılımı”, küresel sermayenin ve Türkiye burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda geliştirilmiştir. Küreselleşme sürecinin ve sermayenin bölgeye yönelik uluslararası programının bir parçası olan “açılım”, kapitalizmin daha fazla kâr elde etme güdüsünün bir ürünü olarak, bölgenin siyasi istikrarının sağlanmasını, uluslararası enerji ve ulaşım yollarının güvence altına alınmasını ve ucuz işgücünün küresel sermayenin emrine sunulmasını hedeflemektedir. Kapitalistlerin bölgesel asgari ücretin hayata geçirilmesi talebini de içeren bu hedefi başarıya ulaştırabilmek için de PKK'nin silahsızlandırılması gerekmektedir. Küresel sermayenin, yalnızca Türkiye'deki Kürt emekçisini değil, Irak, Suriye ve Ermenistan'daki yoksul emekçileri de hedefleyen bu uluslararası projesi, 2009 yılındaki “sıfır sorun” döneminde Suriye'yle vizelerin kaldırılması ve Ermenistan'la bahar havasının esmesiyle beraber ilerliyordu. PKK'nin silahsızlandırılması, küresel sermayenin Türkiyeli ortakları eliyle gerçekleştirmeye çalıştığı bölgesel planlarının önemli bir parçası olarak, şimdi, ABD emperyalizminin İran’a ve Suriye’ye yönelik askeri müdahale hesaplarıyla birlikte daha fazla önem kazanmış durumda.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k AKP iktidarının “açılım” politikasının “yumuşak güç” kullanmaktan çok, askeri müdahalelerin de dahil olduğu askeri seçenekler eliyle sürdürüleceği bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.

Özetle, “Ermenistan açılımı”nın yerini ciddi bir gerginlik almış, Türkiye-Suriye yakınlaşması, BAAS rejiminin tavrı ve AKP iktidarının Suriye'deki muhalefete doğrudan destek vermesi nedeniyle tepe taklak olmuş; Türkiye'nin “sıfır sorun” dış politikası, kapitalist gelişmenin kaçınılmaz içsel çelişkileri nedeniyle neredeyse iflas etmiş durumda. Bunlara bir de, Türkiye-İsrail ilişkilerinin geldiği son noktayı ve Irak'ın ABD'nin çekilmesiyle beraber içine girdiği belirsizliği eklediğimizde, AKP iktidarının “açılım” politikasının “yumuşak güç” kullanmaktan çok, askeri müdahalelerin de dahil olduğu askeri seçenekler eliyle sürdürüleceği bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz.

Nereye? Habur sürecinin ardından yapıldığı ortaya çıkan MİT-PKK görüşmelerinin gerçekte 2006 yılından beri sürdürüldüğü hükümetçe de kabul ediliyor. PKK'yi muhatap alarak görüşmelerin yürütüldüğü, Abdullah Öcalan'la da cezaevinde yıllardır görüşmelerin sürdürüldüğü ortaya çıkmış durumda. Bütün bunlar, çatışmaların görüşmeye engel olmadığını göstermektedir. Öcalan’ın ev hapsine alınması ve serbest bırakılması da dahil “açılım” sürecinde tartışılan birçok konuyu kapsayan görüşme notları, gerçekte, kamuoyuna gelişmeler ya da durum nasıl yansıtılırsa yansıtılsın, devlet ile PKK’nin anlaşmasının hiç de zor olmadığını ve ölümlerin önüne geçilebileceğini kanıtlamaktadır. Hal böyleyken, üç milyon seçmeninin desteğini almış BDP'nin hiçbir şekilde muhatap kabul edilmemesi, aksine ona yönelik ciddi bir yıldırma operasyonunun sürdürülmesi, hükümetin Kürt sorununda “bu sorun çözülecekse onu da ben çözerim” noktasında olduğunu

gösteriyor. Habur sürecinden bugüne, devlet ile PKK arasındaki ilişkilerde birçok kırılma yaşandı. Hem bölgesel hem de yerel gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, bu kırılmalar kaçınılmazdı. Son ciddi kırılmanın, Temmuz ayındaki Silvan saldırısı ve aynı güne denk gelen demokratik özerklik ilanıyla yaşandığını; hükümetin, Ağustos ayındaki Çukurca saldırısının ardından görüşmelere son verme ve operasyonları hızlandırma noktasına geldiğini biliyoruz. Yine, Temmuz ayının sonunda, Öcalan görüşmelerden çekildiğini ilan etmişti (avukat görüşmeleri, o zamandan beri, hükümetin çıkarttığı çeşitli engellerden dolayı yapılamıyor). Özetle, içinden geçmekte olduğumuz dönemde, hükümetin “açılım” sürecini nasıl sürdüreceği ve kısa vadede PKK'nin silah bırakmasını sağlayacak hangi adımları atacağı birer soru işareti. Kesin olan şu ki, bu iş, Ortadoğu’da savaş tamtamlarının yeniden çalmaya başladığı bir süreçte, hiç de kolay olmayacak. Öte yandan, bizzat bu durum, Türkiye burjuvazisinin ve hükümetinin kendi çözümünü bir an önce hayata geçirmesini gerektiriyor. Bu yüzden, şu an her iki tarafın da ifade ettiği gibi kesintiye uğrayan görüşmelerin, önümüzdeki dönemde yeniden başlaması, Öcalan'ın “rolünü oynaması” için uygun koşulların yaratılması ve adımlar atılması olası. Bu, PKK önderliği silah bırakma koşulunu, Murat Karayılan'ın açıklamasıyla, yeni anayasada Kürt etnisitesinin tanınması ve Kürtlere yönelik herhangi bir tehdidin kalmamasına [7] kadar çekmişken, her zamankinden daha mümkün görünüyor. Bununla birlikte, PKK’nin şubat ayında yeni bir dönemi başlatacağı açıklaması da hesaba katıldığında, önümüzdeki dönemin şim-

37


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Başta Kürtler olmak üzere, ezilen halkların siyasi eşitliği ve tüm demokratik haklarının tanınması talebinin emekçi kitlelerin gerçek ve kalıcı çözümü olarak ortaya çıkabilmesi, proleter sınıf politikasının ve toplumsal eşitlik hedefinin gözden yitirilmemesiyle mümkün olacaktır.

dikinden çok daha karmaşık olacağını öngörmemek için hiçbir sebep bulunmuyor. Hangi çözüm? Üretim araçlarındaki özel mülkiyete dayalı bugünkü sınıf tahakkümü, gerçekte ulusal baskının kaynağını ve dolayısıyla nasıl ortadan kaldırılabileceğini de gösterir. Burjuvazi, her dönem etnik, dinsel, cinsel vb. farklılıkları ideolojik manipülasyon için kullanmış ve ezme-ezilme ilişkilerini sürekli yeniden üretmiştir. Bu durum, kapitalizmin çelişkili doğasına içkin olduğu için yalnızca onun ortadan kaldırılmasıyla sonlanabilir ve halkların gerçek kardeşliği toplumsal eşitlik temelinde kurulabilir. Yalnızca Kürtlerin değil, bütün halklardan emekçilerin sömürüsü ve canı pahasına küresel sermaye ve yerli ortaklarının çıkarları doğrultusunda ortaya konulan burjuva “çözüm” programları, ulusal baskıları ve diğer ezme-ezilme ilişkilerini yeniden üretecek; bölgede yeni çatışmaların ve savaşların tohumlarını atacaktır (bunu görmek için Irak’a bakmak yeter). Ezilen halklara yönelik baskıya son vermenin tek yolu, onu üreten maddi koşulları ortadan kaldırmaktır. Eğer geçici pansumanlarla “idare etmek” değil de sorunu gerçekten çözmek istiyorsak, kapitalist üretim biçimine son vermek için, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin uluslararası birliği temelinde bir program ve mücadele geliştirmek zorundayız. Bunun dışında, kapitalizm ve ulusal sınırlar çerçevesinde geliştirilecek her türlü “çözüm” önerisi, sorunu bir sonraki daha güçlü patlamaya kadar ertelemek anlamına gelecektir. Bu yüzden, yaklaşık 92 yıl önce Komünist Enternasyonal'de alınan kararlar,

38

devrimcilere yol göstermeyi sürmektedir: “[...] Komünist Enternasyonal'in milliyetler ve sömürgeler sorunundaki bütün politikası, özünde, tüm uluslardan ve ülkelerden proleterlerin ve emekçi kitlelerin, toprak sahiplerini ve burjuvaziyi devirmek için verilecek ortak devrimci mücadele içinde birleştirilmesine yönelik olmalıdır. Çünkü ancak böyle bir birlik, kapitalizm karşısındaki zaferi güvence altına alır ki bu zafere erişilmeksizin ulusal baskıyı ve eşitsizliği ortadan kaldırmak mümkün değildir.” [8] Başta Kürtler olmak üzere, ezilen halkların siyasi eşitliği ve tüm demokratik haklarının tanınması talebinin emekçi kitlelerin gerçek ve kalıcı çözümü olarak ortaya çıkabilmesi, proleter sınıf politikasının ve toplumsal eşitlik hedefinin gözden yitirilmemesiyle mümkün olacaktır.

HHHH

Dipnotlar: [1] radikal.com.tr, 3 Ocak 2012 [2] Roboski Katliamı Raporu: http://www. kesk.org.tr/node/827 [3] aynı rapor [4] aynı rapor [5] aynı rapor [6] KCK Davasında Arapça Savunma Kabul Edildi, 20 Ocak 2012, http://www. ntvmsnbc.com/id/25315576/ [7] http://www.rudaw.net/english/news/turkey/4335.html [8] Komünist Enternasyonal'in II. Kongresi'nde kabul edilen “Milliyetler ve Sömürge Sorununa İlişkin İlkeler”den.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

maya takvimi, durban iklim zirvesi ve küresel ısınma Hakan Aktaş

Zirvede, ekonomik ve siyasi birlik konusunda oldukça zor günler geçiren AB’nin, 2018’e kadar bir yol haritası konusunda zirveyi ikna etme çabaları kendisini gösterdi. Fakat başta Çin olmak üzere, Hindistan, Brezilya gibi ülkelerin temsilcileri bu yol haritasına karşı çıktı.

G

eçtiğimiz Aralık ayında Güney Afrika’nın başkenti Durban, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 17. Taraflar Toplantısı’na (COP 17) ev sahipliği yaptı. Maya takvimine dayandırılan dünyanın yok oluşuna ilişkin kehanetlerin gölgesinde düzenlenen zirvenin ana gündemi, 2011 yılının sonu itibariyle ömrü dolacak olan Kyoto Protokolü'ydü. İki hafta süren zirve, zaman zaman kopma noktasına gelse de Kyoto Protokolü'nün devamı yönündeki karar revize edildi. Bu noktada, protokolün uzatılma kararına gösterilen ilginin, Maya kehanetleri üzerine çekilen “2012” adlı filme gösterilen ilginin gerisinde kaldığını söylemek gerekiyor. 2008-2012 yılları arasında karbon salınımlarının 1990’lara oranla % 5,2 azaltılmasını öngören Kyoto protokolü, bugün bu oranın 1/3’üne ancak ulaşabildi. [1] Bu ve benzeri zirvelerde alın(may)an kararların ve yaptırımların, doğaya biçilen yıkımı engellemediği, aksine derinleştirdiği herkes tarafından bir kez daha görüldü. Zirveye ilişkin basına yansıyan birkaç olumlu değerlendirmeye rağmen, önceki zirvelerden farklı olmamakla birlikte burjuva hükümetleri bir kez daha küresel ısınma sorunu karşısına, -doğaları gereği- kapitalistlerin kârzarar, maliyet ve rekabet gibi kavramlarını koymaya devam ettiler. Zirvede ortaya çıkan gerilim, şaşırtmamak pahasına, ABD, Kanada, Japonya, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeleri, yeni süreçte yer almamaya ve herhangi bir bağlayıcı yükümlülük altına girmemeye götürdü. Zirvede, ekonomik ve siyasi birlik konusunda oldukça zor günler geçiren AB’nin, 2018’e kadar bir yol haritası konusunda zirveyi ikna etme çabaları kendisini gösterdi. Fakat başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin temsilcileri bu yol haritasına karşı çıktılar. “Yükselen” ekonomilere sahip bu ülkeler, zirvede alınacak hukuki, ekonomik yaptırımları, ülke ekonomilerine getireceği ek maliyetler nedeniyle kabul etmediler. Bu gelişmelere, aynı karşı duruşla ABD, Kanada, Japonya ve Rusya’nın dahil olması, zirveyi fiyaskoyla sonuçlanmaya zorlarken, iklim değişikliğinin etkilerini çoktan yaşamaya başlamış olan küçük ada devletleri ve yoksul ülkeler AB’nin desteğiyle-, 2015'e dek sera etkisine yol açan gaz salınımlarını azaltmaya yönelik yeni bir anlaşma konusunda zirveyi ikna etti. [2] Yukarıda bahsi geçen ülkelerin herhangi bir uluslararası bağlayıcı taahhüt altına girmeyi kabul etmediği zirve sonunda, gaz emisyonlarının azaltılması konusunda bağlayıcı antlaşmanın 2015 yılına kadar müzakere edilip sonuçlandırılması planlanıyor. 2015 yılında herhangi bir karara varılabilirse, salınımlarının azaltılması yönündeki somut uygulama ancak 2020’de yürürlüğe girecek. Ötelenmiş bu kararlar dizisinde, önceki zirvelerde de kabul gören küresel ısınmanın 2 santigrat dereceyle sınırlı tutulması hedefi

39


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k ise bir kez daha yinelendi. Bununla birlikte, zirvede gündeme gelen karbon emisyonlarının alınıp satılmasını sağlayacak yeni bir iklim fonunun oluşturulması talebi, patronlar için yeni bir pazar haline gelen karbon piyasalarının genişletilmesine hizmet etmeyi sürdürüyor. Zirvede gündeme Önceki zirvelerden farksız olan bu ”yeni” kararlar, somut adımları gelen karbon 2020'ye ertelemiştir. Bu ertelemenin emisyonlarının ardından Uluslararası Enerji Ajansı alınıp satılmasını (UEA) tarafından yayınlanan bir rasağlayacak yeni porda, 2017'ye kadar acil önlemler bir iklim fonunun alınmadığı takdirde sera gazı salıoluşturulması nımı nedeniyle dünyada ortalama talebi, patronlar sıcaklık değerinde 2 derecelik artışın için yeni bir pazar kaçınılmazlığı vurgulandı. [3] Bilim haline gelen insanları tarafından yapılan değerlendirmelerde 2 derecelik sıcaklık karbon artışındaki stabilizasyonun dahi küpiyasalarının resel iklim değişikliğinde "geri dönügenişletilmesine lemez nokta" olarak kabul edildiğini hizmet etmeyi ekleyelim. Böylesi bir artış, binlerce sürdürüyor. canlı türünün yok olmasına yol açarken insanlığı da kapsamlı yıkımların eşiğine götürecek. [4] Kapitalizmin krizi ve zirvenin okunmayan sonuçları Hükümetlerin üzerinde anlaştıkları bu

40

kararların (kararsızlığın), kapitalizmin, kontrolsüz biçimde kritik viraja doğru sürüklediği doğayı “kurtaracak” adımların çok uzağında olduğu açıkça görülmüştür. 2008 Bali, 2009 Kopenhag, 2010 Meksika iklim zirvelerinden sonuç alınamamış olması üzerine toplanan bu zirve, doğanın içinde bulunduğu krize karşı üretilen burjuva çözümleri dahi ötelemekten kurtulamamıştır. Çok açıktır ki, aynı hükümetlerin krizle birlikte batmakla karşı karşıya kalan bankalara karşı gösterdikleri ilgi ve yatırımlar, doğaya ve çevreye gösterdiklerinden oldukça fazla. Hükümetlerin bankalara olan ilgisinin ve Durban zirvesine damgasını vuran krizin nedenini biliyoruz. Özellikle Avrupa’da bütün önleme çabalarına rağmen küresel krizin yaygınlaşarak sürdüğü, Mısır ve Suriye’deki siyasi gerilimin Ortadoğu ve Afrika’da yeni altüst oluşların habercisi olduğu şu günlerde, küresel ısınma sorunu burjuva hükümetlerin üzerinde duracağı bir konu olmaktan uzak. Üzerinde durulması gerektiğini düşünenler ise küresel ısınma sorununun burjuvaziye getirdiği ek yaptırımlar ve maliyetler üzerinden tepkilerini gündeme taşımaya devam ediyorlar. Enerji kaynaklarının arzını sağlayan Ortadoğu, Afrika ve Kafkaslarda yaşanan siyasi gerilimler, enerji talebinde yaşanan artış, enerji maliyetlerini arttırmıştır. Bu maliyet artışı, hükümetleri kolay ulaşabilecek fosil yakıtlarda ısrara götürüyor; özellikle kömürü hızla tarihin karanlık dehlizlerinden çıkarıp karşımıza getirmeye devam ediyorlar. Kriz ve durgunluk ile kapitalistlerin artan rekabeti ortamında, üretimin ve karbon salınımının azaltılması taleplerine itibar etmeyen şirketlere, kendi burjuva hükümetleri tarafından yaptırım yerine vergi muafiyeti getirildiğini biliyoruz.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Yeşiller’in, ekolojik vergilerin sosyal ödeneklerin azaltılmasıyla giderilmesi talebi, kapitalizmin yol açtığı çevresel krizinin maliyetinin de çalışanlardan çıkarılmasından başka bir anlam ifade etmemektedir.

Kanada ile Fransa’nın müdahalesi Küresel kriz, enerji maliyetlerinde yaşanan artış ve kapitalist rekabet, yok oluşla karşı karşıya olan doğa karşısında, hükümetlerin kararlarını belirliyor. Kanada hükümeti, Durban zirvesinin sürdüğü günlerde Kyoto’dan ve protokolün getirdiği ek yaptırımlardan maliyetler nedeniyle çıktığını açıkladı. Yanlış anlaşılmasın, Kyoto Protokolü'nün küresel ısınma sorununu ortadan kaldıracağı tarzında bir yanılsamaya elbette yol açmayacağım. Dünya ekonomisinin iki önemli gücü ABD ve Çin tarafından imzalanmayan bu protokol, kapitalizmin dünyaya giydirdiği küresel ısınma deli gömleğinden bizleri asla kurtarmayacaktır. Dahası aynı protokol, “yeşil kapitalizm” talepleriyle kriz içerisindeki patronlara yeni bir pazar yaratmıştır: karbon piyasası. Kirletme hakkının satılabilir bir meta haline getirilmesi, bu zirvelerin ve Kyoto’nun asli görevi olmayı sürdürüyor. Kanada’nın aldığı karardan devam edelim. Kanada hükümeti temsilcileri, Kyoto ve yaptırımların ülkeye maliyetinin 13 milyar doların üzerinde olacağını belirttiler. Açıklamaları daha da ileri götürerek, bu yaptırımların her bir Kanadalı aileye maliyetinin 1,600 dolara karşılık geldiği tespiti basında kendisine geniş yer buldu. Kanada hükümeti, bu maliyetler üzerine yaptığı değerlendirmelerde, protokolü imzalamayan ABD, Çin ve Hindistan’a gönderme yaparken, ülkeler arasındaki “haksız” rekabete vurgu yapmayı sürdürdü. [5] Kömür üretiminde ve tüketiminde hatırı sayılır rakamlara sahip olan Kanada’nın kapitalist maliyet analizleri hiç de şaşırtıcı değildir. Bu gelişmelerin öncesinde Fransız hü-

kümeti de tıpkı Kanada’nın yaptığı gibi kendi ülkesinde faaliyet yürüten şirketlerin karbon salınımından kaynaklanan maliyetlerini kaldırmak ve bu şirketlerin özellikle AB’de ve dünyanın geri kalan kısmında rekabet edebilmesi için vergi muafiyetini gündeme getirdi. Kendi burjuvazisinin ulus-ötesi rekabetini korumak için vazgeçtiği bu vergileri Fransa’da yaşayan işçi ve emekçilerin sırtına yıkmaya çalışan uygulamalar, kitlesel eylemler eliyle engellendi. 2009 yılındaki 30 Euro'luk bu karbon vergisine karşı başlatılan gösteriler sonrasında uygulama, Anayasa Konseyi tarafından iptal edilmişti. Benzer bir talebin Alman Yeşiller Partisi tarafından da dile getirildiğini ekleyelim. Yeşiller'in, ekolojik vergilerin sosyal ödeneklerin azaltılmasıyla giderilmesi talebi, kapitalizmin yol açtığı çevresel krizin maliyetinin de çalışanlardan çıkarılmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Durban zirvesinde, 2012 yılında tamamlanacak Kyoto’nun yerine konulacak bir dizi anlaşma üzerine tartışmaların sürdüğü sırada Kanada’nın bu açıklamayı yapması bizleri şaşırtmadı. Durban zirvesinde başta Hindistan ve Çin önerilen düzenlemelere karşı çıkışlarını, rekabet ve gelişmişlik düzeylerinin önüne geçilmesi olarak açıkladılar. Fransa’nın önceki dönem şirketlere getirdiği vergi muafiyeti bu kararın amacındaki ortaklığı ifade ediyor. Hükümetler dünyanın ve canlı yaşamının geleceği üzerine varılacak bir birliğin ötesinde kendi kapitalistlerinin dünya çapında yaygın rekabette daha az zarar almalarını sağlayacak planları hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özellikle böylesi kriz dönemlerinde patronlar dünyanın yok oluşu dahi olsa ek maliyetler istemiyorlar. Bu gelişme de gösteriyor ki, AB’de çö-

41


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k zümü konusunda anlaşılmaya çalışılan ekonomik kriz, kapitalist rekabet ve burjuva ulusal hükümetler eliyle hayata geçirilmeye çalışılan adımlarla derinleşerek büyüyor. Küresel ısınma ile küresel kriz arasındaki bu ilişki çoğu kişinin görmezden geldiği kapitalizmin rekabetinde cisimleşmeye devam ediyor.

ediyor. İçinden geçtiğimiz şu günlerde AB için dağılmanın senaryo olmaktan çıkıp gerçekliğe dönüşmeye başladığını ifade edelim. AB’de, Fransa Areva’yı, Danimarka eşsiz rüzgar tribünlerinin başındaki Vestas’ı, ve Almanya ise liderlik için Fotovoltavik panellerini karşımıza çıkarmaya devam ediyor. [6]

Kapitalizmin krizi ve burjuva birliklerinin iflası Avrupa’da siyasi krizlere, hükümet değişikliklerine yol açan küresel kriz, kapitalizmin ulus devletlerde cisimleşen rekabetini farklı konu başlıklarıyla karşımıza çıkarmaya devam ediyor. Aylardır Fransa ve Almanya’nın başını çektiği Euro’yu kurtarma planları, son zirveden iyimser bir tablo çıksa da, her defasında ulus devlet sınırlarına çarpmaktan kendisini alamıyor. AB’de tek bir para politikası konusunda ısrar sürerken, her bir üye ülkenin farklı maliye politikaları, ulusal bütçeleri, küresel krizi ve rekabeti derinleştirmeye devam ediyor. Kapitalizmin artan krizi, “Arap Baharı”, dünya ticaretinde yaşanan daralma, rekabet ve üretim maliyetleri… Bütün bu kavramlar arka arkaya sıralandığında yeryüzü sıcaklığının birkaç derecelik artışı patronlar ve onların parlamentodaki temsilcileri için bir sorun teşkil etmiyor. Krizin ve çelişkilerin artarak süreceği başta aklıselim burjuva iktisatçıları olmak üzere kimse için bir sır değil. AB’de benzer çelişkilerin göçmen sorunlarında ve son olarak Libya'ya müdahalede kendisini birçok kez gösterdiğini ekleyelim. Avrupa, kapitalizmin ulusal sınırlarında cisimleşen rekabetine teslim olmuş durumda. Rekabet, “yeşil kapitalizm”in doğanın kurtuluşu için önerdiği çözüm araçlarında da sürmeye devam

Küresel ısınma meselesi 1957 yılında ilk defa gündeme gelen küresel ısınma meselesi, Birleşmiş Milletler’de (BM) görüşülebilmek için 1979 yılını bekledi. Hükümetler Arası iklim Zirvesi (İPPC) ise 30 yıl sonra 1987 yılında kuruldu. Bugüne dek onlarca zirveden geçip günümüze kadar gelen bu sorun, açıklanan son karbon rakamlarıyla artık bir otuz yıl daha stabil biçimde beklemeyecek. [7] Durban’daki zirvenin sürdüğü günlerde BM'ye bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü, atmosfere salınan karbondioksit oranının daha hızlı artmaya başladığını duyurdu. Yine aynı örgüt, küresel ısınmanın başlıca sorumlusu olarak görülen karbondioksit gazının, sanayileşme öncesi döneme nazaran yüzde 39 arttığını bildirdi. Bugün atmosferdeki karbon emisyonunun 385 ppm’ye ulaştığı, sanayi devrimi öncesi bu oranın 286 ppm olduğu yapılan araştırmalardan elde edilen rakamlar. Her yıl karbon emisyonunda yaklaşık 2 ppm’lik artış sürüyor. 2010 yılında yaklaşık olarak 31 milyar ton olarak gerçekleşen dünya enerji kaynaklı karbondioksit gazı emisyonunun, 2030 yılında 43 milyar ton seviyelerine ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu artışla birlikte 1850’den beri 0,8 santigrat derece artığı kabul edilen yeryüzü ısısının, yüzyılın sonuna ulaşmadan iki santigrat dereceyi aşacağı kabul ediliyor. [8] Karbon salınımının sanayi öncesi dönemin iki katına çıkması durumunda canlı

Kapitalizmin artan krizi, “Arap Baharı”, dünya ticaretinde yaşanan daralma, rekabet ve üretim maliyetleri… Bütün bu kavramlar arka arkaya sıralandığında yeryüzü sıcaklığının birkaç derecelik artışı patronlar ve onların parlamentodaki temsilcileri için sorun teşkil etmiyor.

42


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k yaşamının bütünüyle ortadan kalkacağı tespitleri yapılmaya devam ediyor. Bu tespite, karbondioksit gazının atmosferdeki ömrünün 150 yıl olduğu eklenirse, bu artışın hiç de uzak bir gelecekte olmadığı sonucuna ulaşılabilir. Bugün nefes aldığımız atmosferde 1800’lerin sonunda üretilmiş karbon gazının varlığı, iklim bilimcileri “pozitif geri besleme” kavramına götürüyor. Bu kavram, karbon emisyondaki artışı, doğrusal bir artıştan çok, niteliksel sıçramalar şeklinde ifade etmek için kullanılıyor. Niteliksel bir dönüşümün, okyanus sıcaklıklarındaki değişikliğe bağlı olarak, okyanusun derinliklerinde saklı kalan karbondioksitin atmosfere ulaşması, eriyen buzullar arasında asırlardır saklı kalan karbonun açığa çıkmasının ardından hayata geçebileceği öngörülüyor. Bu sürece, bir de “çevreci” biyoyakıt üretimi ve tarım faaliyeti gerekçesiyle yok edilen ormanların katacağı ivme, bu yüzyılın sonuna ulaşmadan dünyanın kapsamlı bir yıkımla karşılaşmasını olası hale getirmekte.

Bu tespitlerin, bugün fazlasıyla yakıcı olan bölgesel savaşların ve nükleer silah kullanımının dışarıda tutulduğu koşullarda ulaşılan sonuçlar olduğunu hatırlatalım. Bu yazının konusu olmamak birlikte böylesi savaşlar ve bu savaşlarda nükleer silah kullanımı, dünyanın ve canlı yaşamının kapitalizm eliyle yok oluşunu kuşkusuz hızlandıracaktır. Küresel ısınma ve burjuva manipülasyonu Burjuvazinin emrinde çalışan bilimin ve onu finanse eden enerji tekelleri ile kapitalist lobilerin onca engelleme çabalarına rağmen, küresel ısınma sorunu bugün dünyanın en kabul edilir sorunu haline geldi. Öyle ki ABD Başkan adayı Al Gore dahi küresel ısınma konusundaki çalışmaları nedeniyle 2007’de Nobel ödülü aldı. Artık hiç kimse, film yapım şirketleri dahil değişen iklim rejimlerini, “doğal” felaketlerde yaşanan artışı, canlı türlerinde hissedilir orandaki azalmayı görmezden gelemiyor. Bugün bu sorunun, onun gerçek sorumlusu

43


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k olan kapitalist üretim biçiminden bağımsız ele alınması, örneğin Al Gore’a ödül getirirken, patronları, yeşil pazarlara, yeşil teknolojiler sürmeye zorladı. Al Gore’un yaptığı çalışma patronlara doğanın önemini hatırlatmış olmalı ki doğaya “daha az zarar veren” teknolojileri üretmeye başladılar. Küresel ısınma sorunu ve iklimsel kriz, burjuva hükümetlerin, karbon pazarlıklarına, maliyet ve zarar hesaplarına terk edilemeyecek bir sorun olarak karşımızdaki yerini korumaya devam ediyor. Onlar ekolojik vergiler, çevreye duyarlı termik santraller, çevreci kredi kartları, güney ülkelerinin kirletme haklarının satın alınması gibi konular üzerine iklim zirveleri yapmaya devam ediyorlar. Kapitalizmin değer ve birikim yasaları ile doğanın kurtuluşu arasındaki çelişki sürmeye devam ediyor. Küresel ısınma meselesi konusunda müthiş bir aymazlıkla öne sürülen nükleer santral meselesine değinmeden, petrol devi Shell’in rüzgâr enerjisi üzerine yaptığı çalışmaların bu tespitler ışığında bizleri şaşırtmadığını belirtelim. Patronlar için petrol ve rüzgârın “kardeşliği” sürüyor. Sonra bırakın uzaklara gitmeyi Sabancı'ya bakalım. Birçok sektörden elini çekerek enerji sektörüne yaptığı yatırımlarla gündeme gelen şirket, bir yandan Adana’ya termik santral inşa ederken Çanakkale’ye yaptığı rüzgâr panelleriyle, kömür ve rüzgârın “kardeşliğini” başka türlü ifade ediyor. Kapitalistlerin çevreyle kurdukları ilişki

44

bu iki örnekte (doğa ve canlı yaşamına zarar veren enerjilerle yenilenebilir enerjileri kâr uğruna “birleştirme” çabasında) olduğu gibi yeni pazar konseptinin ve kapitalist rekabetin kaçınılmaz ürünüdür. Son olarak Sinop Gerze’de, Anadolu Grubu’nun çevreyle “dost” termik santral kuracağını açıklaması, kömür ve “çevre dostu” gibi kavramların birlikte ele anılması, küresel ısınma meselesinin patronlar için ne ifade ettiğinin göstergesidir. Bu örnekler, enerji talebinde yaşanan artışa rağmen, enerji -özellikle petrol ve doğalgaz- arzında yaşanan krizin ve rekabetin ifadesi diyebiliriz. Enerji arzından yaşanan kriz, bir yandan kö-mür gibi doğaya muazzam zarar veren bir kaynağı özellikle elektrik üretiminde liderliğe taşırken, rüzgâr ve alternatif kaynaklar ulus-ötesi şirketlerin gündeminde bulunuyor. Shell’in rüzgâr projesi, Avrupa’da Areva, Vestas vb. bu şirketlerin çevreci kavrayışının değil kapitalizmin rekabetinin güdülediği enerji arzı krizini çözme iradesidir. Patronların yeşil teknolojileri ve çevreci derneklere verdikleri maddi destekler bizlerin kapitalizm üzerindeki bilimsel tespitlerimizi değiştirmeyecektir. Küresel ısınma meselesinde, toplumsal eşitsizlikler, sınıflar ve kapitalist üretim biçimi gibi kavramlar medyanın desteğiyle, yerini, insanların kişisel çabalarına bırakıyor. Kapitalizmi dışarıda tutmaya çalışan her türden analiz, karbon salınımında yaşanan artışın nedenini, ineklerden çıkan gazla açıklamaya çalışan tespitlere kadar gidebiliyor. Diğer yandan evde açık unutulan radyodan, televizyondan şikâyet eden “yeşil kapitalizm”in sözcüleri, tasarruf önlemlerini küresel ısınma sorununa çözüm olarak gündeme getiriyorlar. İnsanların enerjiyi verimli kullanması elbette önem-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Çevre sorunu bugün, kapitalizmin insanlığın karşısına çıkardığı bütün sorunlarda olduğu gibi ulusal değil küresel bir sorundur. Çözümü de pek tabii küreseldir.

liyken, bunun, sorunun asli sorumlusu olarak gösterilme çabası yalnızca hedef şaşırtma amacı taşıyor. Açıkçası kapitalistler bunu yaparken, kapitalizmin aşırı üretimine bağlı olarak enerji konusundaki açgözlülüğünün, ekolojik ve iklimsel krizin temel nedeni olarak ele alınmasını engellemeye çalışıyorlar.

Burjuva çözüm önerilerinin çaresizliği Maya Takvimi'nin mistik göndermelerinin ve filmlerde karşımıza getirilen bilgisayar efektlerinin ötesinde kapitalizmin yol açtığı kapsamlı bir krizle karşı karşıyayız. Bu ekolojik ve iklimsel kriz, çok açık olarak sistemin enerji konusundaki açgözlülüğüyle birlikte kapitalizmin sınırsız birikim mantığından kaynaklanıyor. Emeğin ve doğanın acımasız sömürüsü, aşırı üretim ve aşırı kâr hırsı dünyayı yok oluşa sürüklemeye devam ediyor. Bunu önlemek için adım atmaya çalıştıklarını ifade eden burjuva hükümetleri, kendi ulusal çöplüklerinde bir yandan fosil yakıtlarda ısrarlarını sürdürürken, diğer yandan rekabetin, ulusötesi şirketlere getirdiği ek maliyetler ile vergileri, işçi ve emekçilere yıkmaya devam ediyorlar. Çevre sorunu bugün, kapitalizmin insanlığın karşısına çıkardığı bütün sorunlarda olduğu gibi ulusal değil küresel bir sorundur. Çözümü de pek tabii küreseldir. Japonya’da Fukuşima nükleer santralinde yaşanan patlama, Yunanistan’da çıkan orman yangını, Macaristan’da Tuna’ya karışan siyanür, Meksika körfezinde Shell’in patlayan petrol hattı... Bunca felaket bahsi geçen ülkelerle sınırlı kalamayacak ölçüde küreseldir. Shell’in Meksika hükümetine ödeyeceği tazminat, doğanın acımasız yıkımını ortadan kaldırmayacağı gibi birçok yolla dünyadaki bütün canlı ya-

şamını tehlikeye atmıştır. Kapitalizmin rekabeti, burjuvazinin herhangi bir sorun karşısında küresel çözüm üretmesinin önünde engel olmaya devam ediyor. Bu gerçeği görmeyen ve kapitalizmin temsili sözcülüğünü icra eden hükümetler, her iklim zirvesinde olduğu gibi bir kez daha Durban zirvesinde de kendi ulusal sınırlarında cisimleşmiş kapitalist rekabete teslim olmuşlardır. Kapitalizm dışında bir çözüm mümkün Bugün küresel ısınma sorununun çözümü, birilerinin iddia ettiği gibi sadece fosil yakıtlarının kullanımının azaltılmasıyla ortadan kalkacak bir sorun değil. Kapitalizmin aşırı kâr hırsından kurtulmamış yeşil teknoloji ve bilimsel çalışmalar da, patronların yeni pazar arzularını doyurmaktan öteye gitmiyor. Canlı yaşamının küresel ısınma sorunundan acilen kurtulması, üretim biçiminden, bölüşüme ve yaşam alışkanlıklarına, insanlığın kapsamlı değişimleri yaşama geçirmesiyle mümkün. Kapitalizmin dışında bir çözüm bütün yakıcılığıyla karşımızda duruyor. En az beş milyar yıl ömrü olduğu kabul edilen güneş enerjisi asli enerji kayağı olarak önümüzde durmaktadır. Rüzgârı ya da diğer yenilenebilir enerji kaynaklarına değinmeden, güneş enerjisinde saklı kalan potansiyeli anlamak için şu örneği verelim: 2005’te dünyanın aldığı güneş akısı, dünya ekonomisinin o yıl kullandığı enerji arzının 6000 katından fazladır. [9] Bu rakam bile bugün ihtiyaç duyulan enerji miktarının binlerce kez üzerindedir. Bunun bütün insanlığa yeteceğini görmek zor değil. Güneşin depolanması yönündeki engellerin ve eleştirilerin yersiz olduğunu ekleyelim. Bu konuda onlarca gelişmeyi burada ifade etmeye gerek görmüyorum.

45


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Rüzgar, hidrojen, nükleer enerji, okyanus santralleri gibi hali hazırda üzerlerinde önemli çalışmaların varlığından haberdar olduğumuz bu kaynaklar, fosil yakıtların karşısında dizginlerinden boşalmak için kapitalizmin bilim üzerindeki manipülasyonun kalkmasını bekliyorlar.

Sorun, ifade edildiği gibi teknik değil, bütünüyle siyasi bir iradedir. Üretim anarşisinin ortadan kaldırılması, çalışma saatlerinin kısaltılması, insanlığın ihtiyacını duyduğu yaşamsal nesnelerin mütevazi ve planlı merkezi üretimi ve kontrolü kaçınılmaz olarak karşımızda duraktadır. Rüzgâr, hidrojen, nükleer enerji, okyanus santralleri gibi hali hazırda üzerlerinde önemli çalışmaların varlığından haberdar olduğumuz bu kaynaklar, fosil yakıtların karşısında dizginlerinden boşalmak için kapitalizmin bilim üzerindeki manipülasyonun kalkmasını bekliyor. Son olarak Durban zirvesinin sürdüğü günlerde Maya Uygarlığı, takvimleri ve kıyamet alametleriyle gündeme geldi. Bu alametler, 2012 yılına girerken milyonlarca kişinin izlediği filmlere konu oldu. Yıllarca İspanyolların sömürgesi olarak yok edilen bu uygarlık, bugün tarihin sonu anlamına gelen kıyamet alametleri ile yeniden anılıyor. Küresel ısınma meselesiyle ilişki kurulan Mayaların takviminde, İspanyol işgalinin başladığı günün altı çizilirse; o tarih gerçekten Mayalar için dünyanın sonuydu. Yani ifade edildiği gibi 21.12.2012 tarihi değil. Daha da önemlisi küresel ısınma ve dünyanın yok oluşuna ilişkin ipuçlarını Mayaların takviminde aramak yerine, o dönemin sömürgeci İspanyollarını harekete geçiren kar güdüsü üzerine kafa yormak, bugün karşı karşıya kaldığımız ve kapitalizmin önümüze yıktığı küresel ısınma sorununun gerçek nedenini görmemizi sağlayacaktır.

HHHH

46

Dipnotlar [1] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları [2] http://tr.euronews.net/2011/12/ 09/durban-daki-iklim-zirvesi-sona-erdi/ [3] http://www.ozgur-gundem.com [4] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları [5] http://www.hurriyet.com.tr/planet/19479191.asp [6] http://www.areva.com/ http://www.vestas.com/ [7] Dünyayı Nasıl Tükettik, Lester R. Brown, İş Bankası Yayınları [8] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları [9] Yeşil Kapitalizm İmkansızdır, Daniel Tanuro, Habitus Yayınları


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

üniversitelerdeki işgal ve kantin boykotları deneyimleri Orhan Cemil

Boğaziçi Starbucks İşgali'ne ilişkin yaygın bir kanı ise, eylemin Starbucks "özelinde" gerçekleşiyor oluşudur. Fakat, sanılanın aksine, Starbucks'ı işgal kararı alan öğrenciler, aslında onun nezdinde bir bütün olarak üniversitenin çokuluslu şirketlerin talanına açılmasına karşı çıkıyorlar.

B

ir süredir üniversitelerden gelen işgal ve boykot haberleri burjuva basında dahi yer alıyor. Adeta zincirleme biçimde yayılan eylemler, öğrenci gençlik hareketi açısından da titizlikle değerlendirilmesi ve tartışılması gereken öğretici deneyimleri ifade ediyor. Önce Boğaziçi Üniversitesi'nde başlayan işgal eylemi, sonrasında ise ODTÜ'de ve Trakya Üniversitesi'nde başlayan kantin boykotları, bir süredir Türkiye'deki üniversitelerde gerçekleşmemiş eylem biçimlerini gündeme taşıdı. Bu eylemleri genel biçimiyle ele almadan önce, onların nasıl başladığını ve gerçekleştiğini hatırlamakta fayda var. Boğaziçi Starbucks Şenliği Boğaziçi Üniversitesi'nde, daha önce üniversite rektörlüğüne kapatılması taleplerini ileten öğrenciler bir sonuç alamayınca, üniversite yerleşkesinde bulunan Starbucks'ı işgal ettiler. Üniversitenin ticarileştirilmesi ve çokuluslu şirketlerin talanına açılması sürecine karşı çıkarak başlatılan ve 6 Aralık'tan beri sürdürülen Starbucks İşgali, bir diğer adıyla "Boğaziçi Starbucks Şenliği" öğrenci hareketi açısından önemli bir gelişmedir. İşgal gerçekleştikten belli bir süre sonra üniversite rektörü Prof. Dr. Kadri Özçaldıran, öğrencileri muhatap alma durumunda kalarak, üniversite içerisindeki spor salonunda yaklaşık 300 öğrencinin katılımıyla, beş saatlik bir görüşme gerçekleştirdi. Rektöre, "Starbucks ihalesinin iptal edilmesi, Eski Çarşı kantin alanının yeniden düzenlenmesi, Öğrenci Kooperatifi'nin idaresinde kâr amacı gütmeyen bir kantinin açılması" gibi taleplerini bildiren öğrenciler henüz net bir sonuç almış değiller. Boğaziçi Starbucks İşgali'ne ilişkin yaygın bir kanı ise, eylemin Starbucks "özelinde" gerçekleşiyor oluşudur. Fakat sanılanın aksine, Starbucks'ı işgal kararı alan öğrenciler, aslında onun nezdinde bir bütün olarak üniversitenin çokuluslu şirketlerin talanına açılmasına karşı çıkıyorlar. Çünkü üniversitelerin ticarileşmesi, yüksek öğrenimi tekellerin doğrudan denetimi altına almanın yanı sıra, kaçınılmaz olarak öğrencilerin ve üniversitedeki eğitim emekçilerinin yaşam alanlarını sabote etmekte; pahalı ve kalitesiz gıdaların satımını yaygınlaştırmaktadır. Öte yandan, "Occupy Wall Street" hareketine benzer bi-

47


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k çimde, işgalin örgütleniş sürecinde ve devamında, öğren- cilerin “doğrudan demokrasi” vurgusu ön plana çıkıyor. Ayrıca işgal alanının "zengin" bir kullanımı da söz konusu: yemekler pişiriliyor, film gösterimleri gerçekleştiriliyor, toplantılar düzenleniyor, bazen de eğitim emekçilerinin veya dışarıdan ziyarete gelen siyasi platformların katılımıyla söyleşiler düzenleniyor... ODTÜ'de kantin boykotları ABD'de gerçekleşen ve dünya gündemine oturan "Occupy Wall Street" hareketinden izler taşıyan Boğaziçi Starbucks İşgali'nden sonra, ODTÜ'de ve Trakya Üniversitesi'ne de kantin boykotu biçimindeki eylemler yayıldı. ODTÜ' de İnşaat ve Jeoloji Mühendisliği bölüm kantinlerinde öğrenciler boykot başlattı.

Öğrencilerin temel taleplerininin başında "zamların geri çekilmesi, hijyen şartlarının düzeltilmesi ve kantinlerin kafeleştirilmesinin son bulması" geliyor.

Son zamlarla artan kantin fiyatlarının öğrencilerin belirlediği fiyat düzeyine çekilmesi için, önce bölüm öğrencileri arasında forum düzenlendi ve sonrasında kantini boykot kararı alınarak, 14 Aralık'ta boykot süreci başlatıldı. Boykot sürecinin devamında ise, öğrencilerin karşısına önce kantin işletmecisi çıktı ve öğrencilere, "yüksek kira bedelinden" yakındı. Rektörlük ise öğrencilere "ihale kanunları gereği kira bedelinin düşmesi yasal olarak mümkün değil" yanıtını verdi. Öğrenciler sonuç alana dek boykotu sürdürmeye kararlılar. Buradaki öğrenciler de kurdukları boykot masasında kolektif çalışıyorlar, imkan dahilinde ücretsiz çay ve yiyecek dağıtımı yapıyorlar ve "mide" ismini verdikleri bağış kutusunda da yardım topluyorlar. Yine ODTÜ Jeoloji Mühendisliği Kantini'ndeki yüksek fiyatlardan ötürü 22 Aralık'ta başlatılan kantin boykotu sekiz gün sürdü ve fiyatların aşağı çekilmesiyle birlikte kazanımla sonuçlandı.

48

TÜİİBF kantininde boykot Öğrenciler, Boğaziçi ve ODTÜ'nün ardından, Trakya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi (İİBF) kantininde de boykot başlattılar. Trakya Üniversitesi'nin diğer kantinleri daha evvel zaten kafeleştirilmiş, üniversitenin tek kantinine sahip fakülte olarak İİBF kalmıştı. Son yapılan zamlar ve sağlıksız gıda satımı, öğrencilerin kantin boykotu başlatması sonucunu doğurdu. Diğer fakültelerin öğrencilerinin ve üniversitedeki bazı eğitim emekçilerinin desteğiyle güç kazanan boykot eylemi, yine öğrencilerin evlerinden getirdiği yiyecekler ve kendileri demleyerek dağıttıkları ücretsiz çaylarla birlikte, kantinde samimi bir hava oluşturmuş durumda. Öğrencilerin temel taleplerinin başında "zamların geri çekilmesi, hijyen şartlarının düzeltilmesi ve kantinlerin kafeleştirilmesinin son bulması" geliyor. Üniversiteler ticarethaneye dönüşüyor Henüz üç üniversitede başlayan eylemlerle birlikte, üniversitelerdeki yeni-liberal dönüşüm ve ticarileşme sorunu bir kez daha gündeme geldi. Üniversitelere dönük gerçekleşen yeni-liberal dönüşümler, ticarileşme ve eğitimin pahalılaşması sorunlarını kapsamlı şekilde irdeleyebilmek için, dünya ekonomisinde yaşanan dönüşüme bakmak gerekiyor. Özellikle, 1970'li yıllardan itibaren başlayan küreselleşme sürecinin eğitime yansıması da önceki yıllardan çok farklı sosyal sonuçlara yol açtı. En basitinden, küreselleşme öncesi dünyada tek tek ulus devletlerin ulusal kalkınma stratejileri, mevcut ulusal sınırlar içerisinde kalifiye işgücü ihtiyacını dayattığından, üniversitelerin kapıları sermaye sınıfı tarafından işçi ve emekçi çocuklarına açılmıştı. Yine, ulusal korumacı – kalkınmacı “sosyal devlet” altında kamu fonlarından


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

Bütün ülkelerdeki eğitim kurumları çeşitli yapısal dönüşümlerle yeni sürece entegre olmaya çalışırken, bu entegrasyonun Türkiye ayağı da "Bologna Süreci" olarak bilinen dönüşümler dizisiyle gerçekleşiyor.

desteklenen üniversiteler büyük ölçüde yasal özerkliğe sahipti. Bu koşullar altında, öğrenciler ve öğretim üyeleri, çoğu durumda işçi sınıfı hareketiyle bağlantılı bir muhalefet hareketi içinde yer alıyor ve sendikalar ile birlikte, hükümet politikalarını etkileyebiliyorlardı. Fakat küreselleşme süreciyle birlikte ulusal ekonominin ve “sosyal devletin” ortadan kalkması, yüksek öğrenimde de yapısal bir dönüşüme yol açtı. Üniversiteler daha öncesinde "ulusal sınırlar" içerisine dönük ve "ulusal sermayenin" ihtiyaçları doğrultusunda eğitim hizmeti verirken, içerisinde yaşadığımız yıllarda bu hizmetin önkoşullarını ve yapısını bütünüyle sermayenin "küresel ihtiyaçları" belirlemeye başlamıştır. Bütün ülkelerdeki eğitim kurumları çeşitli yapısal dönüşümlerle yeni sürece entegre olmaya çalışırken, bu entegrasyonun Türkiye ayağı da 'Bologna Süreci'* olarak bilinen dönüşümler dizisiyle gerçekleşiyor. Bologna Süreci, küreselleşme sürecinin maddi altyapısını oluşturan bilimsel-teknolojik devrimlerle birlikte mevcut küresel rekabetin sonucu olarak, Avrupa'da bilgi-yoğun teknolojilerin geliştirildiği yüksek öğrenim kurumlarında kapitalist tekellerin gereksinimleri doğrultusunda bir reform ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıktı. Süreç boyunca birçok Avrupa ülkesinin katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda belirlenen hedefler, uluslararası kapitalist kuruluşların ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak, eğitimi metalaştırmak, işgücü pazarının küreselleşmesinin önünü açmak vb. idi. Sürecin Türkiye ayağında ise dönüşümler tüm hızıyla yaşanıyor. Türkiye yıllara yayılacak şekilde altına imza attığı ra-

* 1999 yılında başlayan 'Bologna Süreci'ne, Türkiye 2001 yılında eklemlenmeye başladı. Bu süreç devam etmektedir.

TopLums aL eş İ t l İ k porlarla, mevcut reform sürecine ilişkin küresel entegrasyonun altyapısını oluşturdu. YÖK ve TÜSİAD başta olmak üzere çeşitli kurumların katılımıyla, eğitim kurumlarına istinaden yapılan öneri raporlarının çizgisi, serbest piyasa kurallarına uyarlanma konusunda ortaklaşıyor. Tüm bu raporların öngördüğü üzere ve gerçekleşen değişimlerin sonucunda, eğitim metalaştırılıyor, üniversiteler ticarethaneye dönüştürülüyor, üniversite kurumları özelleştiriliyor ve özel şirketlerde olduğu gibi özel güvenlikler eliyle korunuyor. En basitinden sınavla geçiş sisteminin sonucu olarak, üniversiteye hazırlanış sürecinden itibaren yüksek dershane ücretlerinden başlayan, üniversiteye bir şekilde girebildikten sonra da harçların, barınma ve ulaşım fiyatlarının pahalılığıyla birlikte tamamlanan ticari döngü, üniversitelerin kapılarını işçi ve emekçi çocuklarına kapatıyor. Kamu fonlarının kesilmesi ve tekellerin egemenliği sonucunda, üniversitelerdeki rektörler tüccar, öğrenciler ise müşteri haline getirilmektedir. Devlet üniversiteleri açısından dahi, rektörler neredeyse üniversite alanının her metrekaresini "paraya" dönüştürme peşindedir. Sonuçta, üniversitede eğitim hızla metalaşırken, üniversitedeki yaşam alanları sabote ediliyor. 2008 yılında eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan "Devlet üniversiteleri paralı olmalı" derken, aslında sürecin gidişatını özetliyordu. Artık devlet üniversiteleri, öğrencilerden aldığı yüksek harçlarla, giderek daha çok özel üniversitelere benzemeye başladı. Ebette süreç bunlarla sınırlı değil. Özellikle üniversite-sanayi işbirliği konusunda önemli adımlar atılırken, üniversitelerin içerisine kurulan teknokentler ve teknoparklar, kapitalist kuru-

49


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k luşların AR-GE çalışmalarını üniversite bünyesinde gerçekleştirebilmelerinin ifadesidir. Sonuç yerine Boğaziçi, ODTÜ ve Trakya Üniversitesi'ndeki işgal ve boykot deneyimlerinden yola çıkarak, sermayenin üniversitelerdeki dönüşüm programını daha iyi kavrayabilmek için sorunun kökenlerini yazının sınırları dahilinde derinleştirmeye çalıştık. Kuşkusuz, sermayenin eğitim kurumlarına dönük saldırılarına karşı bir mücadele hattı örmeden önce, bu "saldırıların" maddi altyapısını kavrayabilmek öğrenci gençlik açısından hayati önem taşıyor. Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleşen Üniversite Starbucks'ı işgal eylemi, aslında, seröğrencilerinin mayenin üniversite içerisinde nesnekapitalizmin leştirdiği öğrencileri, tek tek kapitalist eğitim şirketlere dönüşen üniversite kurumkurumlarındaki larındaki işleyişe eklemlendirmek işleyişini için kurulan 'Öğrenci Temsilcilikleri hedefleyen Konseyleri'ni de boşa çıkarmıştır. talepleri, devrimci Çünkü ÖTK'ler aslında öğrenci temsili adı altında, tamamen bürokratik işçi sınıfının bu sömürü düzenine işleyişin parçası olan ve üniversiteye ilişkin öğrencilerin gerçek talepleri karşı açısından hiçbir şey ifade etmeyen mücadelesiyle kurumlardır. ÖTK'lerin de içerisinde kesişmektedir. bulunduğu toplantılardan çıkan "dönüşüm" kararlarının, bu örnekte de olduğu gibi kimin çıkarına hizmet ettiği ortada. Bu anlamıyla işgal deneyimi, ÖTK'lerin işlevsizliğini ve esas kazanımların üniversite bileşenlerinin kendi özörgütlülükleriyle var edeceği bir inşa sürecinden geçtiğini hatırlatmıştır. Özellikle ODTÜ ve Trakya Üniversitesi'ndeki kantin boykotu deneyimleri, bu kapsamlı yeni-liberal dönüşümler karşısında şimdilik günlük çıkarları savunma zeminine oturuyor olabilir. Fakat, bu ey-

50

lemlerin maddi zeminini göz önünde bulundurduğumuzda, onların sağlıklı bir perspektif edinmeleri durumunda kapitalizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelebileceğini de görebiliriz. Dolayısıyla şimdilik, kantin fiyatlarını aşağı çekme talebi "günlük bir talep" olarak karşımızda dursa da, bu eylemler nihai kazanımlar yolunda bir köprü niteliği taşımaktadırlar. Marksist öğrencilere düşen en önemli görev, günlük talepler etrafında oluşan deneyimler ile sermayenin üniversitelere dönük saldırılarına son verecek nihai mücadele hattı arasında bağ kurmak ve bunun üzerinden mücadele etmektir. Öğrenci gençliğin boykot, işgal ve benzeri mücadele araçlarının, özellikle tabandan yükseldiğinde ne kadar etkili olduğu biliniyor. Ama tarih, toplumsal patlamaları önceden hissedip harekete geçen öğrenci gençliğin mücadelesinin, işçi sınıfının sosyalist perspektifiyle bütünleşmemesi durumunda başarıya ulaşamayacağının örnekleriyle de dolu. Üniversite öğrencilerinin, kapitalizmin eğitim kurumlarındaki işleyişini hedefleyen talepleri, devrimci işçi sınıfının sömürü düzenine karşı mücadelesiyle kesişmektedir. Marksist öğrenciler, geleceğe dönük ekonomik ve siyasi krizleri göz önünde bulundurarak, üniversitelerin işçi sınıfına ve onların çocuklarına açıldığı, üniversiteleri işçilerinin ve eğitim emekçilerinin yönettiği, öğrenci gençliğin öz-örgütleriyle denetlediği, kapitalist kâr için değil toplum için eğitimi gerçekleştirecek Özgür Emekçiler Üniversiteleri hedefiyle mücadeleyi öğrenci gençlik ve üniversite emekçileri içerisinde büyütmeliler.

HHHH


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

yeni anayasa tartışmalarında kadının ve lgbt bireylerin konumu Zeynep Sencer Yeni anayasanın, küresel pazarın gereksinimleri için değişeceği bilgisi, ne sır ne de bir sürpriz. Buna rağmen yeni anayasanın herkese eşit mesafede ya da ötekileştirmeyen bir kurgusunun olacağına inanmak safdillikten başka bir şey değil.

Y

eni anayasayı hazırlama süreci, AKP iktidarının öncülüğünde, küresel sermaye ile daha uyumlu bir Türkiye modeli yaratma çabasıyla el ele yürümekte. Bu süreçte aktif rol oynamaya çalışan birçok siyasi grup, 'eşitlikçi, demokratik ve özgürlükçü' bir anayasa hayaliyle meclisin anayasa komisyonuna taslaklar sunmaya devam ediyor. Oysa yeni anayasanın, küresel sermeyenin ve Türkiye burjuvazisinin gereksinimleri için değişeceği bilgisi, ne sır ne de bir sürpriz. Buna rağmen yeni anayasanın herkese eşit mesafede ya da ötekileştirmeyen bir kurgusunun olacağına inanmak safdillikten başka bir şey değil. Anayasa çalışmalarına LGBT* örgütleri ve kadın örgütleri dahil olma çabasındalar. Peki, bu mücadele anayasa gerçeğinin neresinde kalıyor? Ya da soruyu tersinden sorarsak, anayasa gerçeği kadınların -feminist ve sosyalist feminist kadınların- ve LGBT bireylerin mücadelesinin neresinde kalıyor? Bu süreci daha iyi okuyabilmek için, içinde kadın hareketindeki çeşitli grupları barındıran Anayasa Kadın Platformu ve LGBT örgütlerinin anayasa çalışmalarına göz atmakta yarar var. Anayasa Kadın Platformu’nun anayasa taslağı Anayasa Kadın Platformu, 2007 genel seçimlerinin hemen ardından, Ekim 2007 tarihinde kuruldu ve bugüne dek, çeşitli taleplerini anayasa komisyonuna iletti. Platform, 2007 yılında AKP tarafından Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında bir grup akademisyene hazırlatılan anayasa taslağındaki 26 maddenin değiştirilmesi yönünde taleplerini komisyona sunmuştu. Platform, son taslağını ise 5 Ocak 2012 tarihi itibari ile TBMM Anayasa Komisyonu’na ulaştırdı. Burada, platformun, 5 Ocak tarihli taslağını [1] inceleyeceğiz. Taslak üzerine Platform, metne, nüfusun yarısını oluşturan kadınların özgürlük, demokrasi ve adalet eksikliklerinden zarar gördüğünü, bu amaçla anayasanın hazırlanışında platformun da yer aldığını belirterek başlıyor ve yeni anayasanın hazırlanması sürecinde yalnızca kadınlar için değil, feminist bir bakışla tüm toplum adına yer aldıklarını belirtiyor. Taslak, girişin ardından, anayasanın yapılış yöntemine ve temel ilke ve değerlerine yönelik düşüncelerin ifade edildiği iki kısa bölümden oluşuyor. Anayasanın yöntemi, söz konusu taslakta, anayasa meclisinin ‘toplumsal ve siyasi temsil gücü yüksek’, yani toplumun farklı sınıflardan, farklı görüşlerden kesimlerinin bir arada çalış-

* LGBT: Lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel

51


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k ması olarak belirlenmiş. Daha başta belirtmek zorundayız ki, kapitalist toplumlarda anayasa hiçbir zaman bu anlayışla inşa edilmez. Çünkü diğer tüm hukuki süreçleri kendisine bağlayacak ölçüde etkili yasalar bütününün, egemen sınıfın sözcükleriyle ve talepleriyle yazılmış olması gereklidir. Taslağın temel ilkeler bölümünde ise, sosyalist bir devrimden umudunu kesmiş küçük burjuva hareketlerin adeta diline pelesenk olmuş bütün arzularının başlıklara bürünmüş hali yer almakta: ‘Birey temelli’, ‘çoğulcu’, ‘temel hak ve özgürlükleri genişleten’, ‘hiyerarşiyi azaltan’, ‘doğaya saygılı adil bir sosyal devlet’… Bu taslağı birçok yönden eleştirmek mümkün, ancak bu yazı kapsamında, onun daha sınırlı bir eleştirisiyle yetineceğiz. Eleştirimiz, anayasa çalışmalarına katılmayan örgütlere sıklıkla yöneltilen ‘AKP iktidarına olan güvensizlik sebebiyle sivil anayasa çalışmalarına katılmama’nın ötesinde, kapitalizmin bekası için çalışan iktidarların anayasa hazırlama süreçlerinin demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü sıfatlarıyla anılamayacak olmasına ilişkindir. Hele ki, anayasayı erkek egemen söylemden arındırma mücadelesi içinde olmak… Açıkça söylemek gerekir ki, kadının özgürlüğü mücadelesi için çalışan kadın örgütlerinin, kapitalizmin yıkılması için sınıfsal mücadeleden elini ayağını çekerek, patriarkal kapitalizmi ilerici yönde dönüştürme çabası boşa kürek çekmekten başka bir uğraş değildir. Şimdi, biraz daha ayrıntıya gi“Aile”, iki kadın ve bir çocuktan da oluşabilir.

52

rerek, metnin kendisinin, feminist ya da sosyalist feminist hareketin amacıyla çelişen yüzüne değinmek istiyoruz. Aileden bağımsız özgür birey olarak kadın Platform, yeni anayasa çalışmalarına erkek egemen sistemin dönüştürülmesi için katıldıklarını taslakta ifade etmişti. Fakat bizler kapitalizmin ehlileşemeyeceğini onun tarihinden biliyoruz. Tanıklıklarımız bununla sınırlı değil. Çünkü onun doğası, tarihi içinde oluşturduğu heteroseksist ve erkeğin egemen olduğu aile-toplum yapısıyla birebir ilişkili. Bu, kapitalist sistemde, kadının özgürlüğünün, onun aileden ayrı düşünülmesinin ya da erkek egemen sistemin bu amaç etrafında dönüştürülmesinin imkânsız olduğu anlamına gelir. Oysa platform tam olarak bu dönüşümü gerçekleştirme söylemiyle anayasanın hazırlanmasında sorumluluk üstleniyor. Taslağın ‘Temel İlkeleri’nde, ‘Birey Temelli’ başlığı altında, kadını aileden bağımsız özgür birey olarak ele alma çabası, kapitalist sistemdeki her iktidar için ütopik bir taleptir. Çünkü sermayenin özne olduğu bir sistemde kadının aileden önceliği söz konusu değildir. Sermayenin var olabilmesi için, aile ekonomisinin ayakta kalması gerekir. Burjuva aile ise bireyin çıkarlarını ve mutluluğunu hedef alan bir yapı değil,


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Patriarkal kapitalizmin vazgeçilmezi olan aile ve onun yöneticisi konumundaki erkeğin iktidarı, kadının düşük ücretli çalışması ve bazı işlerden men edilmesi sonucunu doğurdu.

aksine, ailenin kapitalist yeniden üretime ve bireyin aileye sunduğu katkıyı baz alan bir yapıdır. Dolayısıyla, o, kadının en büyük düşmanıdır. Çünkü sadece, aileden ayrı düşünülmeyen bir kadın sermayenin lehinedir. Onun aile içindeki ekonomik döngüsü, kapitalist sistemin sacayaklarından birisidir.

Genel ahlak vurgusu Temel hak ve özgürlüklerin, ‘genel ahlak’ gibi keyfi nedenlerle sınırlandırılmaması gerektiği belirtilmiş taslakta. Genel ahlak, yani burjuva ahlakı, aynı zamanda kadının aileden ayrı bir birey olarak algılanması yönündeki en büyük engeldir. Burjuva ahlak, aynı zamanda, aile kurumunun dayandığı yazılı olmayan yasalar bütünüdür ve onun ortadan kalkması bu sistem içinde mümkün değildir. Çünkü onun yokluğu, başta aile kurumu olmak üzere özel mülkiyetin ifadesi olan bütün kurumların çözülmesini ifade eder.

Kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin Kadına yönelik her türlü şiddetin ve kadına karşı işlenen suçların devasa bir artış gösterdiği günümüzde, yasaların kadını korumakta oldukça yetersiz olduğu aşikâr. Buna bir de yasa uygulayıcıların eril yönelimi eklenince, kadına yönelik suçların cezasız kalması gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Dolayısıyla, kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi mücadelesinin hukuki alanda da sürmesi gerekiyor. Ancak, pozitif hukuk, kadınlar lehine revize olduğunda, kadına yönelik suçların ve şiddetin son bulmayacağı da ortada. Çünkü yaşadığımız toplum düzeninin bütün araçları, kadının varlığına karşı bir işleyişe sahip. Bu durumda bu toplumsal kurguyu oluşturan sisteme karşı mücadele etmeden yalnızca hukuki alanda mücadele

sürdürmek hem kendisiyle çelişen bir süreci hem de ikiyüzlü bir oluşumu bizlere gösteriyor. Kadınlar, bugünkü hukuk eril olduğu için şiddet görüyor değildir. Aksine, hukuk, patriarkal kapitalizm kadının üzerine basarak yükselebildiği için bugünkü normlara sahiptir. Kadın-erkek arasındaki işbölümünün eşitlikçi yapısı Bugünkü anayasanın kadın-erkek eşitliğine ilişkin maddesi (10. madde) pratikte çoğu zaman uygulanmamaktadır. Bunun en önemli sebebi, toplumsal yaşamdaki, çoğu kadın-erkek arası işbölümüne ilişkin ön kabullerdir. İşbölümünün cinsiyetçi kimliği, tıpkı, genel ahlak ve burjuva aile gibi kapitalist sistemin dayanaklarından birisi. Onun varlığı patriarkanın tarihi kadar eski. Ancak kurumsallaşmış cinsiyetçi işbölümünün kapitalizmin genç dönemlerine denk düştüğünü söyleyebiliriz. Sanayi üretiminin kadının ucuz emeğine duyduğu yakıcı ihtiyaç, kadının bazı işlerde uzmanlaşmasını gerektirdi. Patriarkal kapitalizmin vazgeçilmezi olan aile ve onun yöneticisi konumundaki erkeğin iktidarı, kadının düşük ücretli çalışması ve bazı işlerden men edilmesi sonucunu doğurdu. Bugün sermeye sahipleri için devamının zorunluluk arz ettiği cinsiyetçi işbölümü, kadın ile erkeğin eşit olduğu kabulüyle çelişen bir durum yaratmaktadır. Çok basit bir örnekle, İşkur’un kadınlara yönelik verdiği mesleki eğitimler teknik becerileri geliştirmekten uzaktır. Kadınlara terzi, cilt bakım uzmanlığı ve kuaför eğitimleri, erkeklere ise makine operatörlüğü gibi teknik becerileri geliştirecek eğitimler veriliyor. Bu durum, elbette, yalnızca İşkur için geçerli değil. Kadının ve erkeğin yapacağı işler çalışma hayatında ayrışmaktadır. Bunun asıl sebebi, kadının aile içindeki ‘görevinin’ ona unutturulmamasıdır. Yu-

53


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k vayı yapacak olan dişi kuşun(!), ‘kadınlığa uygun düşecek işlerde çalıştırılmasının’ nedeni ise, kadının aile ve toplum içindeki işlevinin sağlamlaştırılması gereğidir. Serbest piyasada ucuz işgücü olarak görülen kadın, ev içinde de ücretsiz işçi olarak çalışmalı ki kar oranları düşmesin! Dolayısıyla, kadın-erkek arasında eşitlikçi bir işbölümü talebi, bu sistem içerisinde karşılanamaz. LGBT örgütlerinin talepleri LGBT örgütlerinin yeni anayasaya yönelik talepleri, Anayasa Kadın Platformu’nun talepleriyle büyük ölçüde paralellik gösteriyor. Onların taleplerini diğer platformlardan ayıran en belirleyici özellik ise, anayasanın var olan 10. Haklarımızın yasal maddesine yapılması talep edilen ekler. LGBT örgütleri, anayasa tartışolarak tanınması maları başlamadan önce, söz koya da açıkça nusu maddeye, ‘cinsel yönelim’ ve bizlere yönelik ‘cinsel kimlik’ ifadelerinin eklenmesi haksızlıklara yol gerektiğini, kadın örgütlerinin dahi açacak hukuki böyle bir talebi yokken, gerek yayınboşlukları larında gerekse meydanlarda ifade etmişlerdi. Anayasa Kadın Platfordoldurma çabası, mu’nun taslağında da kendisine yer elbette, anlamsız bulan bu ek talep, LGBT örgütlerinin olarak yıllarını verdikleri mücadelenin ürünitelenemez. nüdür. Onların mücadelesiyle, bu süreçte, Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kanunu Tasarısı Taslağı ile Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Tasarısı Taslağı’ndan cinsel kimliğe ve yönelime ilişkin ayrımcı ifadeler çıkarıldı. Bu, yıllardır hakları gasp edilen, şiddete maruz kaldıkları hallerde bile LGBT bireylerin suçlu gösterilmelerini engelleyebilecek yasal tanınmaya yönelik ciddi bir adımdır. Bu kazanımın ardından, LGBT örgütleri, anayasanın 10. maddesine eklenmesi gereken cinsel yönelim ve cinsel kimlik ifadelerinin peşindeler. Kısacası, onların anayasaya yönelik talep-

54

lerinin merkezinde 10. madde yer alıyor. Yıllardır bu alanda mücadele eden örgütler, Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu [2] adı altında bir birliktelik sağladılar. Bu koalisyonun içinde yer alan, Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (SPOD), 16 Aralık 2011 tarihinde, yeni anayasa sürecine ve içeriğine ilişkin kapsamlı bir doküman yayınladı ve anayasa komisyonuna sundu. Anayasa Kadın Platformu’nda eleştirdiğimiz hususlar, bu dokümanda da benzer şekilde yer aldığı için, uzun uzadıya tekrar etmeyeceğiz. Yalnızca şunu belirtmek gerekiyor: Bu metin, ‘özel hayatın dokunulmazlığı’ ‘bağımsız ulusal insan hakları kurumunun anayasal hak olarak düzenlenmesi’ ve ‘sığınmacı, göçmen ve mültecilerin haklarının anayasal güvence altına alınması’ talepleriyle diğer taslaklardan ayırt edilmektedir. Bir diğer LGBT örgütü, Sosyalist Eşcinsel Biseksüel ve Trans Hareketi’nin (Sosyalist EBT) anayasa tartışmalarına bakışı ise, ‘saldırgan bir iktidarın yapacağı anayasaya yapılacak katkının gereksiz olduğu’ [3] yönünde oldu. Ancak Sosyalist EBT’nin anayasaya ilişkin tavrı, genelde burjuva iktidarların anayasasına verilen bir tepkiden çok, bir AKP karşıtlığından öteye geçmediği için oldukça eksik. Anayasa gerçekliği, emekçi kadınlar ve LGBT bireyler Var olan hukuka karşı mücadele etmek, haklarımızın yasal olarak tanınması ya da açıkça bizlere yönelik haksızlıklara yol açacak hukuki boşlukları doldurma çabası, elbette, anlamsız olarak nitelenemez. Ancak bu mücadele, sınıfsız bir toplum uğruna mücadeleyle bütünleşmiyorsa ve daha da önemlisi onu dışlıyorsa, onun ayakları yere basmıyor demektir.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Hukuki reform mücadelemiz, bu sistemin lağvını gerçekleştirecek sınıf mücadelesinden bağımsız kaldıkça, bizleri bu sistemin hukukunun dört duvarı arasında volta atıp durmaktan öteye taşımayacak.

Küresel sermayenin kadının görünmeyen emeğine duyduğu ihtiyaç, onun konumunun aile ile ilişkilendirilmesini ve genel ahlakın burjuva aileyi ayakta tutmasını; işbölümünün cinsiyetçi bir şekilde örgütlenmesini gerektirmektedir. Sınıflı toplumların tarihi boyunca var olan ama kapitalizmle varlığını iyice güçlendiren patriarka kurumuna karşı söylemlere sahip feminist, sosyalist feminist ya da LGBT örgütlerin, salt pozitif hukuku hedef alan söylemleri ve sistemi dönüştürme çabası, sonuç vermeyecek bir uğraştır. 2004 yılında, kadın örgütlerinin başarılı çalışması sonucunda değiştirilen TCK’yi ele alalım. TCK’de birçok cinsiyetçi madde değiştirilmişti. Evlilik içi tecavüz ve cinsel saldırı suç olarak tanımlanmış, töre cinayetleri ayrı bir madde olarak ele alınmış, “haksız tahrik” maddesi yeniden düzenlenmiş ve suçu işleyene yönelik cezai indiriminin önüne geçilmişti. Ancak yasa uygulayıcılar, bu maddelerin uygulanmasında çoğu zaman fiili direnç gösterdiler. Birkaç örnek verelim: N.Ç. davasında hakimin yorumu, 13 yaşındaki bir çocuğun tecavüze uğrarken ‘yaptıklarının bilincinde olduğu’ yönündeydi. Pembe Hayat Derneği’nin üyelerinin kanunsuz bir şekilde yolunu kesip kimliklerini soran polislerin dernek üyelerine şiddet uygulaması sebebiyle açılan davada hakim, şiddeti uygulayan polisleri korumuş ve dernek üyelerine, polise mukavemet suçundan hapis cezası vermişti. Bir diğer örnek, İzmir’de ailesiyle birlikte eğlenmek için bir mekâna giden Fevziye Cengiz’in başına gelenler. Fevziye Cengiz, mekâna gelen polislerce hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmış ve gözaltında dakikalarca şiddet görmüş ve cinsel tacize uğramıştı. Yaşananlar polis

kamerasına ve basına yansıdığı halde, Fevziye Cengiz’in açtığı davada, polisler yerine Cengiz yargılanmış, polislerin onun ‘konsomatris olduğu’ yönündeki savunması mahkeme heyetince kabul edilmiş ve şiddet açıkça meşru kılınmıştı. Fevziye Cengiz, bugün polise mukavemet suçundan 6,5 yılla yargılanırken, şiddeti ve tacizi gerçekleştiren polisler hala görevlerinden alınmış değil. Hukuki düzenlemelere rağmen, hukuk uygulayıcılarının eril kararları bugün kadınların ve LGBT üyelerinin hayatlarına mal olmakta; kadına yönelik suçların cezasız kalması bu suçları arttırmaktadır. Yani hukuki reform mücadelesi, bu sistemin lağvını gerçekleştirecek sosyalizm mücadelesinden bağımsız kaldıkça, bizleri bu sistemin hukukunun dört duvarı arasında volta atıp durmaktan öteye taşımayacak. Oysa bizim, haklar ve özgürlükler yolunda düzen sınırları içinde volta atmaktan çok uzun soluklu bir yürüyüşe ihtiyacımız var.

HHHH Dipnotlar: [1] http://yenianayasa.tbmm.gov.tr/docs/ anayasa-kadin-platformu.pdf [2] Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu’nu oluşturan gruplar: Hebûn Diyarbakır LGBTT Oluşumu, İstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, Kadın Kapısı Derneği, Kaos GL Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği, Lambdaİstanbul LGBTT Dayanışma Derneği, MorEl Eskişehir LGBTT Oluşumu, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, SPOD Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, Voltrans Trans Erkek Oluşumu [3] http://sosyalistebt.wordpress.com/ 2012/01/15/kurt-vekilin-dili-taninmazkenbir-transin-sesi

55


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Kızıl Kitap

Uluslararası İşçiler Birliği (I. Enternasyonal) Prinkipo Yayıncılık Yazan: Halil Çelik 368 syf., 20 TL.

Uluslararası İşçiler Birliği’nin (UİB-1.Enternasyonal), tarihi üzerine bu kitapta, aynı zamanda Marksizmin içinde biçimlendiği koşullar gözler önüne seriliyor. UİB içindeki akımlar arasındaki ayrımların sınıfsal kökenlerini ortaya koyan kitap, Marx ile Engels’in UİB içinde Lassalcı’lara, Proudhon’culara ve Bakunin’e karşı mücadelesini anlatıyor.

56

Prinkipo Yayıncılık Yazan: Lev Sedov Çeviren: Halil Çelik 224 syf., 14 TL.

Stalin’in önderliğindeki ulusalcı totaliter bürokrasi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi içindeki muhaliflerine son darbesini 1936 Moskova Duruşmaları’nda indirmişti. Troçki’nin oğlu ve Uluslararası Sol Muhalefet’in önderlerinden Lev Sedov bu kitapta, 1936 Moskova Duruşmaları’nın düzmece karakterini kanıtlıyor.

Kitapları aşağıdaki adresimizden yüzde 50 indirimli olarak elde edebilirsiniz. Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B, Üsküdar - İstanbul Tel: (216) 418 63 61 e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

marksist partinin inşası için tarihsel perspektifler -I-

marksizmin doğuşu ve yükselişi TOPLUMSAL EŞİTLİK yayın kurulunun benimsediği ve siyasi yönelimini üzerine inşa ettiği tarihsel perspektifi ifade eden temel belgenin bu sayımızda yayınladığımız ilk bölümü, Marksizmin ve sosyalist işçi hareketinin doğuş dönemini içeriyor. Bu belgenin, Marksist bir işçi partisinin inşası yolunda yürüyen devrimci işçilerin ve gençliğin kuramsal donanımına katkıda bulunacağına inanıyoruz.

M

arksizmi kendisinden önceki bütün sosyalist ve komünist akımlardan ayırt eden özelliği, onun tarihsel maddeci diyalektik yöntemidir. Tarihsel süreçlere yön veren temel toplumsal yasaların bulunmasını ve kapitalizmin bilimsel bir çözümlemesini sağlayan bu yöntem sayesinde, komünizm bir ütopya olmaktan çıkmış ve somut bir toplumsal proje haline gelebilmiştir.

Engels’in Anti Dühring’de belirttiği gibi, toplumsal yapının ve bütün düşünce sistemlerinin kökleri “üretimde ve ürünlerin değişiminde”dir: “Tarihte ortaya çıkmış olan bütün toplumlarda, zenginliğin ne şekilde dağıtıldığı ve toplumun ne şekilde sınıflara bölündüğü, neyin nasıl üretildiğine ve ürünlerin nasıl mübadele edildiğine bağlıdır. Bu bakış açısından hareketle, bütün toplumsal değişikliklerin ve siyasi devrimlerin nihai nedenleri, insanların kafalarında, ebedi doğruluğu ve adaleti daha iyi kavramalarında değil; üretim ve mübadele biçimindeki değişimlerde aranmalıdır.” H KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ İnsanlık, kapitalizmin Avrupa’da ve

Kuzey Amerika’da devasa bir atılım sergilediği 19. Yüzyıl’ın ortalarında, hem sayısal olarak hem de nitelik açısından güçlü bir işçi sınıfının yükselişine tanık oldu. İşçi sınıfının Marksist anlamda ilk uluslararası devrimci siyasi örgütlenmesi ve ilk komünist partisi olan Komünistler Birliği, Marx ile Engels tarafından 1847 yılının Kasım-Aralık ayında kuruldu. Marx ve Engels, bu örgütün programı olarak kaleme aldıkları Komünist Parti Manifestosu’nda, kapitalist toplumun ve farklı sınıfların (kent ve kır orta sınıflarının) sosyalizm projelerinin yalın bir eleştirisini yapmış; komünist toplumun yegane kurucusu olarak uluslararası işçi sınıfını göstermişti: “... devrimi, küçük ya da büyük mülk sahibi tüm sınıfların egemen durumdan uzaklaştırılmasına, devlet gücünün proletarya tarafından ele geçirilmesine ve yalnızca bir ülkede değil, dünyanın bütün önde gelen ülkelerinde proleterlerin birliğinin sağlandığı, bu ülkelerin proleterleri arasındaki rekabetin son bulduğu ve başlıca üretici güçlerin proleterlerin elinde toplandığı noktaya ulaşıncaya dek sürekli kılmak bizim sorunumuz ve görevimizdir.”

57


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Komünist Parti Manifestosu, üzerinde yükseldiği bilimsel temellerden dolayı, 150 yılı aşkın süre sonra bile, işçi sınıfına ve insanlığa yol gösteren bir bildirge olma özelliğini korumaktadır. Komünistler Birliği’nin 30 Kasım 1847’de Londra’da toplanan 2. kongresinde benimsenen tüzük, Birlik’in amacını, “burjuvazinin devrilmesi, proletaryanın egemenliği, sınıfsal çelişkilere dayanan eski burjuva toplumun ortadan kaldırılması, sınıfların ve özel mülkiyetin olmadığı yeni bir toplumun kurulması” olarak tanımlıyordu. Komünist Parti 1848 ve 1849 yıllarında Avrupa’yı Manifestosu, sarsan kitlesel başkaldırılarda ön üzerinde saflarda mücadele etmiş olan Koyükseldiği bilimsel münistler Birliği, Merkez Organı’nda temellerden 15 Eylül 1850 günü bir devrim oladolayı, 150 yılı sılığı üzerine yaşanan tartışmalar aşkın süre sonra sonrasında bölünmeye sürüklendi. bile, işçi sınıfına Birlik, Fransız proletaryasının ayakları üzerine dikilmesi ya da Kutsal İtve insanlığa yol tifak’ın Paris’e saldırması sonugösteren bir cunda, devrimin kısa süre içinde yebildirge olma niden ortaya çıkacağını umuyordu. özelliğini Marx, bu yöndeki düşüncelerini Merkorumaktadır. kez Organ’da 1850 Mart ve Temmuz aylarında yaptığı konuşmalarda sıkça yinelediği şu sözlerle açıklamıştı: “Yeni bir devrimin patlaması, daha uzun süre ertelenemez.” Ancak Marx ve Engels, kısa süre sonra bu tespitlerden kuşku duymaya başladılar. Onlar, dünya ekonomisi üzerine yaptıkları ortak çalışmada, karşı devrimin zaferinin maddi temellerini açığa çıkardılar: 1847 Dünya ekonomik krizi -“devrimin annesi”- 1849’da aşılmış; büyüme dönemi başlamıştı; ekonomik büyüme ise “karşı devrimin annesi” idi. Marx, Neue Reinische Zeitung’un Politik Ekonomi ekinde, “genelleşmiş büyüme sırasında gerçek bir devrim söz konusu olamaz” diye yazdı. [1]

58

Bu tartışmalarda Marx ile Engels’in karşısında yeralan Schappers ile Willich’in önderliğindeki grup ise devrimin yeniden patlamasını bekliyor ve örgütün politikalarının buna uygun hale getirilmesini öneriyordu. Devrimlere zemin hazırlayan ekonomik yasaları bir yana bırakan bu gruba göre devrim askeri bir stratejiden ibaretti; onun gerçekleşmesi de önderliğin kararlılığına bağlıydı. Marx ve Engels, Blanquist devrim teorisinin komünistler üzerindeki etkisini ifade eden bu yaklaşımlara prim vermedi ve onları “devrimcilik oynamak” olarak mahkum etti. Komünistler Birliği, Marx ile diğerleri arasındaki bu tartışmaların ardından bölündü. Merkez Organ biçimsel olarak Köln’e aktarılırken, Londra’daki üyelerin çoğunluğunun desteğini alan Schapper ile Willich ayrı bir örgüt kurdu. Birlik, Almanya’daki 11 üyesinin 1851 yılında “anayasayı ortadan kaldırmayı; halkı kralın iktidarına ve birbirine karşı iç savaşa sürüklemeyi amaçlayan bir komplo düzenlemek” suçundan yargılanıp mahkum edilmesinin ardından, Marx’ın kararıyla kendisini feshetti. H ULUSLARARASI İŞÇİLER BiRLiĞi 1864 yılında Londra’da kurulan Uluslararası İşçiler Birliği (UİB / I. Enternasyonal), mal ve para sermaye ile birlikte işgücünün de ulusal sınırlar ötesinde dolaşıma girdiği bu dönemde, işçi sınıfı örgütlenmesinde gözlenen yükselişin uluslararası örgütsel ifadesiydi. Ancak, I. Enternasyonal olarak adlandırılan UİB, yaygın kanının tersine, ne saf bir işçi sınıfı örgütlenmesiydi ne de Marksist idi. İngiliz ve Fransız sendikacıları ile küçük burjuva sosyalistlerinin kurmuş olduğu UİB, içinde reformist sendikacıların, anarşistlerin ve radikal burjuva milliyetçilerinin yanı sıra Prouhoncuların ve ko-


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k I. Enternasyonal olarak adlandırılan UİB, yaygın kanının tersine, ne saf bir işçi sınıfı örgütlenmesiydi ne de Marksist idi. İngiliz ve Fransız sendikacıları ile küçük burjuva sosyalistlerinin kurmuş olduğu UİB, içinde reformist sendikacıların, anarşistlerin ve radikal burjuva milliyetçilerinin yanı sıra Prouhoncuların ve komünistlerin yer aldığı; ulusal örgütlerin son derece gevşek dayanışma örgütüydü.

münistlerin yer aldığı; ulusal örgütlerin son derece gevşek dayanışma örgütüydü. Sanılanın tersine, Marx ile Engels UİB’nin kurulmasında herhangi bir rol oynamamışlardı. Onlar, kendi inisiyatifleri dışında oluşan UİB’ye ellerinden geldiğince devrimci bir biçim ve bilimsel bir program kazandırmaya çalıştılar. Ancak onların bu yöndeki çabaları, işçi sınıfının gelişme düzeyi, kapitalizmin gelişme dinamiklerinin işçi hareketi içinde yol açtığı küçük burjuva reformist akımların gücü ve bizzat Marksizmin o yıllarda sahip olduğu eksikliklerle damgalanıyordu. Unutmayalım ki, UİB kurulduğunda, ortada ne Marksizmin bilimsel temellerini sarsılmaz biçimde pekiştirecek olan Kapital, ne de netleşmiş bir devrim, parti ve işçi devleti kavrayışı vardı.

Komünistler Birliği’nin 1852’de dağılmasından sonra aktif politik faaliyetten çekilmiş olan Marx, ortada herhangi bir devrimci durum belirtisi görmüyordu. O, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri (1848-1850) ve Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı yapıtlarında da görülebileceği üzere, devrimin yenilgisinin toplumsal ve ekonomik nedenleri konusunda oldukça netti. Marx ile Engels, bu yıllarda bir yandan devrim kuramı üzerinde çalışırken, aynı zamanda bir çok ülkedeki işçi önderiyle, eski Komünistler Birliği üyeleriyle, İngiltere’de Çartizmin devrimci temsilcileriyle ve ABD’deki göçmen Alman işçileriyle ilişki kuruyor, bilimsel sosyalizmin örgütlü propagandasını yapmaları için onlara yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Burjuva demokratik harekette ve işçi sınıfı hareketinde 1849’da başlayan ge-

rileme 1860’lardan itibaren sona erdi. Marx, bu yeni koşullar altında, UİB için bir büyüme olanağı olduğunu düşündü. O, 29 Kasım 1864 tarihli mektubunda, Ludwig Kugelmann’a şunları yazıyordu: “Onun İngiliz üyeleri asıl olarak buradaki sendikaların yöneticilerinden, başka sözcüklerle, Londra’nın gerçek işçi krallarından; Garibaldi için o devasa karşılamayı düzenleyen ve Bright’ın başkanlığında- St. James’s Hall’ deki o çok büyük toplantıyı düzenleyerek Palmerson’un Birleşik Devletler’e savaş ilanını önleyen insanlardan oluşuyor. Fransızların tarafındaki üyeler ise, önemsiz insanlar olmakl birlikte Paris’teki önde gelen işçilerin doğrudan sözcüleri. Öyle görünüyor ki, kısa süre önce Napoli’de kongrelerini toplamış olan İtalyan birlikleriyle bir ilişki söz konusu. Her ne kadar, yıllardır herhangi bir ‘örgüt’e vb. katılmayı sürekli olarak reddetmiş olsam da, bu kez kabul ettim. Çünkü onun aracılığıyla önemli bir etkide bulunmak söz konusu.” [2] Marx, UİB’nin gelişmesinin yolunun sınıf bilinçli işçilerin etkisinin artmasıyla ve kesinlikle sosyalistlerle işbirliği içinde mümkün olabileceğini düşünüyordu. İdeolojik ve siyasi olarak ciddi eşitsizlikler barındıran bir işçi hareketinin uluslararası merkezinde bulunan Marx, ideolojik sorunlar üzerine, ipleri kopartacak bir tartışma canlandırmaktan uzak duruyordu. Bu yüzden, UİB’nin program taslağını yazarken, orada temsil edilen eğilimlerden herhangi birini daha başlangıçta dışlamama konusunda oldukça dikkatli davrandı. Marx, bu tutumunu, Engels’e yazdığı 4 Kasım 1864 tarihli mektupta şöyle ifade ediyordu: “Meseleleri, onlara ilişkin yaklaşımımızı işçi hareketinin şimdiki bakış açısıyla kabul edebileceği bir biçimde ifade etmek son derece zor. Birkaç hafta içinde, aynı insanlar oy kullanma hakkı

59


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k konusunda Bright ve Cobden ile görüşecekler. Yeniden canlanan hareketin önceki atılgan dili kabullenmesi zaman alacak.” [3] H

Marx’ın kapitalist üretim biçimine yön veren ekonomik – toplumsal yasalara ilişkin çözümlemeleri, çağdaş sosyalist hareketin gelişmesi için gerekli bilimsel temeli atmıştır.

KAPİTAL’İN YAYINLANMASI Marx, başyapıtı olarak bilinen Kapital’in ilk cildini, UİB’nin Lozan Kongresi’nden birkaç gün sonra, 14 Eylül 1867’de yayınladı. Onun, bu eserinde, kapitalizmin, ilk olmasa da, en kapsamlı bilimsel çözümlemesini yapması ve kapitalizmle beraber sınıflı toplum yapısının yıkılmasının bilimsel-maddi temellerini ortaya koyması, dünya işçi sınıfı hareketi açısından bir dönüm noktası oldu. Marx’ın kapitalist üretim biçimine yön veren ekonomik – toplumsal yasalara ilişkin çözümlemeleri, çağdaş sosyalist hareketin gelişmesi için gerekli bilimsel temeli atmıştır. Kapitalizmin 1876-1889 arasında sergilediği devasa ilerleme ile birlikte gelişen sanayi proletaryası, Marx ile Engels’in daha önce Komünist Manifesto’da ilan etmiş oldukları siyasi programın kapitalizme ilişkin kapsamlı bilimsel çözümlemelerle birleşmesinin maddi zeminini oluşturuyordu. Marksizmin bu yıllarda özellikle Alman işçi sınıfı içindeki etkisinin artması bu sayede mümkün olabilmiş; uzunca süre öncü işçiler ve aydınlar içinde sınırlı kalmış olan Marksizm, 19. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, işçi sınıfı içindeki başlıca siyasi akım haline gelmiştir. H FRANSA – PRUSYA SAVAŞI Fransa, 19 Temmuz 1870'de Prusya'ya savaş ilan etti. Doğusunda yükselen Prusya’yı kendi egemenliği açısından bir tehdit olarak algılayan Fransa’nın bu saldırısı, uzunca süredir bekleniyordu. Fransa,

60

savaşta umduğunu bulamadığı gibi, ağır bir yenilgiye uğradı. Prusya’nın “Alman ulusal birliği”ni sağlamasıyla ve Avrupa’daki Fransız egemenliğine son vermesiyle sonuçlanan bu savaşla birlikte, UİB’nin her zaman gündeminde olan “işçi sınıfının bir savaşı nasıl önleyebileceği” sorunu somut bir karakter kazandı. Daha önce, Brüksel Kongresi’nde alınan “savaşı genel grev yoluyla önleme” kararı da hiçbir şekilde uygulanamadı. UİB’nin yapabileceği tek şey, savaşan iki ülkedeki işçiler arasında şövenizm karşıtı propaganda yapmaktı. UİB’nin Paris Federasyonu, savaşın ilanından bir hafta önce, başta bütün uluslardan işçilere yayınladığı bir manifestoda, onun “hanedanlar arası bir savaş olacağını ve bir iç savaşa dönüştürülmesi gerektiğini” ilan etmişti. Ancak Fransızlar açısından açıkça saldırı olan bu savaş, Almanlara göre bir “savunma savaşı” idi. Savaşı III. Napolyon ilan etmiş olduğu için, Alman işçilerinin büyük çoğunluğu, kendilerini ve ülkelerini mağdur olarak algıladı. Alman işçi sınıfı, savaş karşısındaki tavır konusunda bölündü. UİB’nin Berlin Şubesi, Parislilerin bildirgesini “sizin karşı çıkışınıza bütün yüreğimizle katılıyoruz... Biz, trompet seslerinin, top gürültülerinin, zaferin ya da yenilginin, bizi bütün ülkelerin işçilerinin birliğini hedefleyen ortak davamızdan vazgeçirmeyeceğine söz veriyoruz” diyerek yanıtladı. Liebknecht Eisenach Kongresi’nde kurulmuş olan Sosyal Demokrat Parti’nin siyasi yayını Volksstaat’ın 23 Temmuz 1870 tarihli sayısında, işçi sınıfının “ulusal görevleri” olabileceği düşüncesini reddediyor ve “biz proleterlerin bu savaşla ortak hiçbir şeyimiz yok” diye yazıyordu. Ama partinin Bebel önderliğindeki çoğunluğu, savaşı “savunma savaşı” olarak tanımlamakla yetinmedi ve onu “iki


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Liebknecht, Eisenach Kongresi’nde kurulmuş olan Sosyal Demokrat Parti’nin siyasi yayını Volksstaat’ın 23 Temmuz 1870 tarihli sayısında, işçi sınıfının “ulusal görevleri” olabileceği düşüncesini reddediyor ve “biz proleterlerin bu savaşla ortak hiçbir şeyimiz yok” diye yazıyordu.

Paris Komünü barikatlarında çarpışan sosyalistler

farklı siyasi sistem, demokrasi ile despotluk arasında bir savaş” (despot Fransa ile demokratik Almanya) olarak değerlendirdi. Marx, UİB’nin Genel Konsey’i tarafından 23 Temmuz 1870 günü kabul edilen bildirisinde, savaşın “Almanlar açısından bir savunma savaşı olduğu” belirttikten sonra, “Alman işçi sınıfının, bugünkü savaşın net savunmacı karakterini yitirip Fransız halkına karşı bir savaşa dönüşerek yozlaşmasına izin vermesi durumunda, her iki sonuç da -ister zafer ister yenilgi- yıkım olacaktır” diye yazdı. Bildiride, “savaşan iki ülkenin birbirlerine dostluk mesajları gönderen işçilerinin aydınlık bir geleceğe giden yolu açtığı” vurgulanıyor ve “bu yeni toplumun öncüsü Uluslararası İşçi Birliği’dir” deniyordu. Fransız ordusunun Eylül ayı başında Sedan’da uğradığı yenilginin ardından, III. Napolyon Almanya’da hapsedilirken, 4 Eylül günü Paris’te cumhuriyet ilan edildi. Almanya’daki Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Merkez Yürütmesi, yeni cumhuriyeti, ertesi gün yayımladığı bir bildirgeyle selamlarken, “Alman halkının savaşının Fransız halkına değil krallığa karşı verilmiş bir savunma savaşı

olduğu”nu anımsattı ve Alman sosyal demokrasisinin Alsas-Loren’in ilhakına karşı olduğunu ilan etti. Bunun üzerine, Parti’nin milletvekili dokunulmazlığına sahip olan Bebel ile Liebknecht dışındaki bütün Merkez Yürütme Kurulu üyeleri “vatana ihanet” suçlamasıyla tutuklandılar. Tutuklamalar partinin birçok yerel örgütüne yayıldı. H PARİS KOMÜNÜ Yeni cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından, Prusya ordusuna teslim olunmasından yana olan burjuvazi ile devrimci savunma yanlısı Parisli işçiler arasındaki gerginlik giderek arttı. 8 Şubat 1871’de yapılan ve Fransız solu için ağır bir yenilgiyle sonuçlanan seçimlerin ardından oluşan karşı devrimci Thiers hükümeti, AlsasLoren’in Almanya tarafından ilhakını, ağır bir savaş tazminatı ödemeyi ve Paris’in Prusya ordularınca işgalini içeren barış anlaşmasını imzaladı. Paris ise teslim olmayı reddetti. Thiers hükümetinin devlet aygıtı Paris’ten taşıması, kentte bir iktidar boşluğuna yol açmış; Birinci Napolyon’ dan sonra büyük ölçüde memurların ve subayların yerleştiği bir kent haline gelmiş olan Paris’te, tek merkezi otorite olarak Ulusal Muhafızların Merkez Komitesi kalmıştı. Düzenlediği seçimin ardından Paris’in yönetimini üstlenen Komite, 1792’nin devrimci Paris Belediye Meclisi’nin adını (Paris Komünü) aldı. Burjuvaların büyük kesiminin terk etmiş olduğu kentte genel, eşit ve doğrudan oyla seçilmiş olan bu yönetim, işçilerin ve küçük burjuvaların temsilcisiydi. Paris Komünü kesinlikle komünist bir yapı değildi (ünlü Komün tarihçisi Lissagaray, Komün’ün üçte ikisinin küçük burjuvalardan oluştuğunu yazar). Marx da “...Komün çoğunluğu hiçbir zaman sosyalist değildi ve olamazdı da” diyerek

61


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k bunu vurgular. 92 meclis üyesinden 17’si UİB’nin Paris Federasyonu’ ndan olan Komün, siyasi olarak Blanquistlerin ve Jakobenlerin egemenliğindeydi.“Düşünce özgürlüğünün asıl olduğunu” ilan eden Komün, kilise ile devleti birbirinden ayırdı ve miras hakkını kaldırarak, ölenlerin mallarını kamu mülkiyetine geçirdi, öğretim kurumlarını parasız hale getirdi ve evlilik dışı doğan çocuklara diğerleriyle eşit haklar tanıdı. Komün, 17 Nisan 1871 tarihinde “Fransız halkına” başlıklı kararnamesinde, toplumsal alandaki amacının “proletaryaya köleliği, anavatana mutsuzluğu UİB, 1872 ve çürümeyi layık gören sömürüye, Eylülünde toplanan ve Marx borsa oyunlarına, tekellere ve ayrıcalıklara ... son vermek” olduğunu ile Bakunin ilan etti. Ancak bu kararname, varoarasında “nihai lan mülkiyet düzeninde bir dönühesaplaşma”nın şüme yol açmadı. Komün’ün, yaşandığı Lahey “fırınlarda gece çalışmasının yasakKongresine lanması”, “ücretlerde ceza amaçlı kesintilerin yasaklanması”, “rehin gelindiğinde, ideolojik, siyasi ve verilmiş eşyaların satılmasının belirli bir süre için ertelenmesi ve kira affı” örgütsel vb. kararnameleri, onun sosyal-rebakımdan hala formist çizgisinin ifadeleriydi.

son derece parçalanmış bir yapı sergiliyordu.

Paris Komünü’nün kararnamelerinden yalnızca ikisinde sosyalist unsurlar vardı. Bunlardan birincisi, gelir eşitliğinin sağlanması ilkesi çerçevesinde, “en yüksek memur maaşının yıllık 6 bin Frank’ı aşamayacağı”nı; ikincisi ise “sahipleri tarafından terk edilmiş işyerlerinin mülkiyetinin, eski sahibine tazminat ödenerek, Üretim Kooperatifleri’ne devredilmesi”ni düzenle- yen kararnamelerdi. Gerek kapitalizmin ve sınıflar mücadelesinin verili düzeyi, gerekse Paris Komünü’nün bileşimi, onun köklü bir toplumsal dönüşüm programı geliştirmesini ve bunu gerçekleştirmesini engelledi. Ancak Komün’ün tarihsel

62

önemi, Marx’ın UİB Genel Konseyi’ne Rapor’unda belirttiği gibi, asıl olarak onun örgütsel biçiminde yatıyordu: Paris Komünü biçimsel, merkezi ve hiyerarşik burjuva demokratik devlet aygıtına karşı, doğrudan demokratik bir örgütlenmeydi. Komün, düzenli ordunun yerini silahlı işçi milisinin almasını; bürokratik devlet aygıtının ortadan kaldırılarak, bütün devlet memurlarının genel ve eşit oyla seçimini, her an görevden alınabilmesini ve ücretlerinin ortalama bir işçi ücreti kadar olmasını sağlayarak, bürokrasinin oluşumunu önlemişti. Ayrıca Komün, yasama ile yürütmeyi birleştiren bir organdı. Komün, devlet iktidarının tabana yayılmasını ifade eden bu işleyişinden dolayı, Marksistler tarafından işçi demokrasisinin / devletinin ilk gerçek örneği olarak kabul edilir. H UİB’NIN DAĞILMASI UİB, 1872 Eylülünde toplanan ve Marx ile Bakunin arasında “nihai hesaplaşma”nın yaşandığı Lahey Kongresine gelindiğinde, ideolojik, siyasi ve örgütsel bakımdan hala son derece parçalanmış bir yapı sergiliyordu. UİB’nin Latin İsviçresi ile İspanya ve İtalya’daki federasyonlarında Bakunin egemendi. Hollanda ve Belçika federasyonları anarşizme eğilim gösterirken, Fransız hareketi Blanquistler, Marksistler ve anarşistler arasında parçalanmıştı. Bu yüzden, Genel Konsey’in Lahey Kongresi’nde Bakunin karşısında elde ettiği başarı, gerçekte onun varolan güçsüzlüğünün üzerini örtüyordu. Bu kongrede Marx, o güne kadar Proudhonculara ve Anarşistlere karşı kendisine güçlü bir destek sunmuş olan İngiliz sendikacılarını da tümüyle karşısına aldı. UİB’nin krizi, gerçekte, giderek genişleyen ve uluslararası düzeyde merkezi


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k Proudhoncuları, Blanquistleri, Anarşistleri, sendikacıları ve Marksistleri bir araya getiren UİB, her defasında daha fazla Marksist karakter edinen kongre kararlarına rağmen, farklı sınıfların programlarını ifade eden çelişkili bileşiminden ötürü dağılmaya mahkumdu. Paris Komünü ve onun ardından ortaya çıkan yeni durum, yalnızca, bu çelişkileri arttırarak bu dağılmayı hızlandırmıştı.

devrimci bir önderliğe gereksinim duyan bir işçi hareketinin varlığı ile onun saflarına akan küçük burjuvazi ve yükselmeye başlayan ulusal işçi aristokrasileri arasında giderek artan çelişkilerin ürünüydü. Tek tek ülkelerdeki reformist ulusalcı işçi önderlikleri, güçlendikleri ölçüde, Genel Konsey’in önderlik rolünü kendi “iç” işlerine müdahale olarak gördüler. Marx ise UİB’yi bütün ülkelerden işçilerin ortak partisi, Genel Konsey’i ise bu partinin önderliği olarak algılıyordu. Proudhoncuları, Blanquistleri, Anarşistleri, sendikacıları ve Marksistleri bir araya getiren UİB, her defasında daha fazla Marksist karakter edinen kongre kararlarına rağmen, farklı sınıfların programlarını ifade eden bu çelişkili bileşiminden ötürü dağılmaya mahkumdu. Paris Komünü ve onun ardından ortaya çıkan yeni durum, yalnızca, bu çelişkileri arttırarak bu dağılmayı hızlandırmıştı. Engels 1874 yılında Adolf Sorge’ye yazdığı mektubunda durumu şöyle betimliyordu: “1864’te hareketin teorik niteliği, ..henüz çok belirsiz bir özellik taşıyordu. Alman komünizmi henüz, işçi partisi biçiminde ortaya çıkmamıştı, Proudhonculuk kendi özel saplantılarını

sergileyemeyecek kadar güçsüzdü. Bakunin’in yeni saçmalığı, henüz kendi kafasında netleşmemişti; hatta İngiliz sendika başkanları bile, tüzük gerekçelerinde dile getirilen program temelinde harekete dahil olabileceklerini sanıyorlardı. İlk büyük başarı, tüm bölüntülerin bu doğal birliğini bozacaktı. ... Komün’den ötürü Enternasyonal, Avrupa’da manevi bir güç durumuna gelince, uyuşmazlık hemen başladı. Her eğilim, başarıyı kendi çıkarına sömürmek istiyordu. Sonunda kaçınılmaz olan dağılma geldi çattı.” [4] Son kongresini 1873 yılı baharında Cenevre’de toplayan UİB, bu kongrede aldığı kararla Genel Konsey’ini New York’a taşıdı. Bu, onun tarih sahnesinden çekildiğinin ilanıydı. HHHH

Dipnotlar: [1] (Neue Reinische Zeitung, sayı 5 ve 6, 1850). Akt. Halil Çelik, Uluslararası İşçiler Birliği (I. Enternasyonal), Prinkipo Yayıncılık, Istanbul, Ağustos 2008, syf. 44-45 [2] Akt. Halil Çelik, Age. Syf. 59 [3] Akt. Halil Çelik, age. Syf. 60 {4] Akt. Halil Çelik, age. Syf. 181

devam edecek...

63


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Tarihsel Maddecilik Üzerine H2O Kitap Yazan: Franz Mehring Çeviren: Halil Çelik Yayına Hazırlayan: Özcan Özen 96 syf., 7,50 TL

Alman Marksist kuramcı, politikacı ve tarihçi Franz Mehring’in, Türkçe’de ilk olarak Prinkipo Yayıncılık tarafından yayımlanan bu çalışması, ilk olarak, yazarın “Die Lessing-Legende: Eine Rettung” adlı kitabında ek olarak yer almıştı (1893). Mehring’in bu çalışması, işçi sınıfına dünyayı kavrama ve dönüştürme yolunda en çok gereksinim duyduğu şey olan tarihsel maddeci yöntemi yalın bir şekilde anlatıyor. Kitapları aşağıdaki adresimizden yüzde 50 indirimli olarak elde edebilirsiniz. Murat Reis Mah. Gazi Cad.No:97/B, Üsküdar - İstanbul Tel: (216) 418 63 61 e-posta: iletisim@toplumsalesitlik.eu

64

Karanlık Çökerken Bürokrasinin Yükselişi Bolşevizmin Yenilgisi H2O Kitap Derleyen: Halil Çelik Yayına Hazırlayan: Özcan Özen 392 syf., 21,90 TL

Bu kitap, Rusyalı Marksistlerin, 1917 Ekim (Kasım) Devrimi’nin ardından kurulan ilk işçi devletinin bürokratik çürümesine karşı verdikleri amansız mücadeleye ilişkin belgelerden oluşuyor. Bu belgeler, 1920’lerde Sovyetler Birliği’nde başlayan ve bir Marksist kuşağın büyük ölçüde tasfiyesiyle sonuçlanan sürecin, basit bir şekilde Stalin ile Troçki arasında bir iktidar mücadelesi olmadığını gösteriyor. SSCB’deki Marksistler ile Stalin önderliğindeki bürokratik kast arasındaki amansız mücadelenin uluslararası ekonomik ve sınıfsal temellerini gözler önüne seren bu kitap, Marksist hareketin yalnızca tarihine ışık tutmuyor, bugününü anlamamıza da katkıda bulunuyor.


sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

TopLums aL eş İ t l İ k

Genel grev, kentin sınırlarını aşarak, bütün Queensland’a yayıldığında, eyalet başbakanı Digby Denham, greve müdahale etmek için Commonwealth’ten askeri birlik istedi ama bu talebi reddedildi. Polis ve özel birliklerin Grev Komitesi’nin 2 Şubat 1912 tarihinde düzenlemek istediği yürüyüşe yönelik vahşi saldırısı, Avustralya işçi hareketinin tarihine “Kara Cuma” olarak geçti. Brisbane genel grevi, İşverenler Federasyonu’nun grevcilere karşı herhangi bir yaptırım uygulamayacağını açıklamasının ardından, 6 Mart’ta sona erdi. Brisbane grevinin yenilgisinin ardından, aynı yıl içinde, sendikaları muhatap almayan bir İş Mahkemesinin kurulmasını öngören Çalışma Barışı Yasası’nın çıkartılması eşlik etti.

Brisbane Genel Grevinin 100. yıldönümü

A

vustralya’nın Queensland eyaletindeki Brisbane Tramvay şirketinde çalışan işçiler, 18 Ocak 1912’de, işten atılan arkadaşlarının geri alınması için greve çıktılar ve aynı gece 10.000 kişinin katıldığı bir gösteri düzenlediler. Şirketin Avustralya İşçi Federasyonu ile görüşmeyi reddetmesi üzerine, Brisbane’deki sendikalar bir Birleşik Sendika Komitesi oluşturarak 30 Ocak’ta genel grev ilan ettiler. Kısa süre içinde kentin yönetimini eline alan Grev Komitesi, grevciler arasından güvenlik, sağlık ve itfaiye ekipleri oluşturdu, yiyecek dağıtımını eline aldı.

65


“Arap Baharı”nın birinci yılı “Arap Baharı”nın bir yılı, Marksist önderlik sorununun çözülmesinin ne kadar acil bir gereksinim olduğunu bir kez daha kanıtladı. Devrimci bir partiye ve rehber bir ideolojiye sahip olmayan emekçi kitleler, kahramanca mücadelelerine karşın, küresel sermaye ve onun yerel temsilcileri tarafından kapitalist sisteme yedeklenmekten kurtulamadılar.

sınıfsız sınırsız sömürüsüz bir dünya için

T o pLu m s a L e ş İ t l İ k fiyatı

5 TL


S1 şubat2012  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you