Issuu on Google+

TEKEL İşçisini Anlamak

Bu mücadele bir kez daha göstermiştir ki sendikal bürokrasiler mücadeleci işçiler tarafından devrilmeden, sendikalar yeniden bir mücadele aygıtına dönüştürülmeden mücadelelerin gerçek bir başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu ise sınıf bilinçli işçilerin sendikalarda sabırlı bir mücadelesini gerektirmektedir Arka Plan, sayfa 8-9’da...

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 15 • Mart 2010 • Fiyatı: 2 TL

TEKEL direnişi: Gerçeğin izinde mücadeleye devam

TEKEL işçileri; çadırlarıyla başkenti fethederek, 4 Şubat genel eylem kararını aldırarak, 4C statüsünde çalışan 17 bin işçinin yeni haklar kazanmasını sağlayarak ve sadece kendi kararlılıklarıyla 78 gün boyunca çok önemli bir Kozmetik değil, cerrahi mücadeleyi sürdürerek örnek oldular bir müdahale gerekiyor Sayfa: 04

Baykal ve Bahçeli’den erken seçim çalışmaları

Sayfa: 05

Tabiat ve biyolojik çeşitliliği korumak üzerine Sayfa: 06

Yaşamak için mücadeleye!

Sayfa: 07

Çocuk hakları mı, o da ne? // Bijî Newroz!

Sayfa: 10

İşgale hayır, Haiti’ye işçi yardımı

Sayfa: 14

Türkiye’ye satılan Heron casusluk uçakları

Sayfa: 15

Eğer kıymeti bilinirse 78 günlük TEKEL direnişinden çok önemli dersler çıkarmak olanaklı olabilir. Lakin bunun için gerçeklere sadık kalmak gerekiyor. Gerçeklerden kastımız süreci kişisel beklenti ve duygularımıza göre değil sınıf mücadelesinin tarihsel/güncel hakikatlerini ölçüt alarak analiz etmektir. Bu çerçeveden hareketle TEKEL direnişinde temelde beş eğilimin öne çıktığını söyleyebiliriz: Tüm nesnel-öznel süreç ve faktörleri es geçerek TEKEL işçisini göklere çıkarıp kanat takanlar; sınıf değil halk diyerek sınıf mücadelesi yerine sosyal dayanışmacı halk cepheci anlayışlarına göre mücadeleye katılanlar; mücadeleyi vicdani-insani bir retorik üzerinden sivil toplumcu, sol liberal, sosyal hareketçi anlayışlarına göre yorumlayanlar; sendikal bürokrasiyi mücadelenin sahibi ve önderi ilan edip direnişi sendikalist çerçeveye hapsedenler ilk dört eğilimdir. Bu dört eğilimin de ortak noktası bir TEKEL sarhoşluğuna kendilerini kaptırmış olmalarıdır. İşçi Cephesi ise beşinci bir eğilim olarak başından bu yana sadece gerçekler üzerinden devrimci tutum ve politikalar oluşturulabileceğini savunarak şunları söylemiştir: TEKEL işçisi sınıf hareketinin uzun yıllardır gerilediği ve sürekli savunma hattında kaldığı bir tarihsel süreçte mücadele sahnesine çıkma hamlesi yapmıştır. Zonguldak maden işçilerinin 20 yıl önce yarım kalan yürüyüşlerinin ardında 1986’da Netaş ile başlayan ve 1989 Bahar Eylemleri ile zirvesine çıkan yükselen bir sınıf hareketi varken Ankara’da konuşlanan TEKEL işçilerinin mücadelesinin arkasında ise derin bir boşluk vardır. Bu durum sınıf hareketi açısından hem çok kıymetli bir harekete geçme potansiyelini içermekte hem de TEKEL işçilerini aşan bir sınırlılıklar/sorunlar gerçeğini işaret etmektedir. Bu nedenle TEKEL direnişi en iyi ihtimalle yükselen bir mücadelenin erken başlangıcı olabilir. Dolayısıyla TEKEL işçilerine ve direnişine onda olmayan bir potansiyel ve güç vehm etmek kısa vadede moral verici olsa da hızla tam tersi sonuçlar ortaya çıkarabilir. Bütün bunlar TEKEL işçilerinin niyet ve kararlılıklarından bağımsız olarak direnişin sınırlarını çizmektedir. Bu sınırların aşılması için TEKEL direnişinin öncelikle diğer direnişlerle ve özelleştirilmeyi bekleyen sektörlerdeki işçilerle

–şeker, enerji, liman vb.- birleşebilmesi gerekir. Lakin bu da yetmez, ancak bir başlangıç olabilir. Sınıf hareketinin ileriye doğru sıçrayabilmesi için mutlak suretle sendikalı, örgütlü, belirleyici sektörlerin devreye girmesi gerekir. Bu noktada Havaİş, Petrol-İş, Lastik-İş, Kristal-İş ilk akla gelen belirleyici sektör örgütlenmeleridir. Bu ve benzeri kritik önemdeki sendikalı sektörler devreye girmediği sürece mücadelenin yeni bir evreye sıçraması olanaklı olamaz. Sol siyasi öncülerin büyük kısmının değişik gerekçelerle -ulusalcı, halkçı, sendikalist, hareketçi vb.- işçi sınıfı hareketinin dışına çıkmış olması ve iş güvencesi yoksunluğu ve işten atmalar gibi temel önemdeki taleplerin konu dışı sloganlara kurban edilmesi de TEKEL direnişinin yaygınlaşma ve kalıcı kazanımlar oluşturmasını zorlaştıran faktörlerdendir... Bunlar İşçi Cephesi’nin direniş boyunca dile getirdiği görüşlerin bir özetidir. Gelinen nokta ve bundan sonra • 15 Aralık 2009 tarihinde 4C’ye hayır demek için Ankara’ya gelen işçiler 78 günün sonunda Danıştay’dan çıkan “4C’ye geçmek için 7 ayınız daha var” kararı eşliğinde 2 Mart 2010 günü çadırlarını sökerek evlerinin yolunu tuttular. Yukarıda sıraladığımız dört eğilim şaşırtıcı olmayan bir şekilde Danıştay kararını bir kazanım/zafer olarak alkışladı, aynen Tek Gıda-İş sendikası gibi... Bunun bir kazanım/zafer olmadığı ortada. İşçiler kısmi haklar açısından direnişe başladıklarından daha ileri bir konuma geldiler ama ana talepleri olan 4C’nin dışında olmak konusunda bir hak elde edemediler... Bu çerçevede önümüzdeki yedi aylık süre içinde AKP hükümetinin geri adım atıp atmayacağını, sendikanın tutumunun ne olacağını, işçilerin sendikal bürokrasiyi aşıp aşamayacağını, solun ne yapacağını hep birlikte göreceğiz. Lakin yedi ay beklemek gibi bir lüksümüz yok. İş güvencesi yoksunluğuna ve işten atmalara karşı çok sayıda mücadale devam ediyor. TEKEL işçileri kuşkusuz bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır ve 78 gün boyunca sürdürdükleri kararlılığı önümüzdeki yedi ay boyunca da devam ettirmelidir çünkü hakların mahkeme kararlarıyla değil direnişle korunup geliştirilebildiğini bizzat yaşayarak gördüler.

İşçi Cephesi, 4 Mart 2010


2

İLAN TAHTASI Mesafe, 4. sayısında “Kürt Sorunu”nu ele alıyor

Misak Manuşyan’a saygı duruşu Murat Yakın, 02 Mart 2010 1906 yılında Adıyaman’da doğan Misak Manuşyan, 1915 felaketinde ailesini kaybederek Suriye’de uzun yıllar yetimhanede büyüdü. Adıyaman’dan Fransa’ya uzanan ve faşizme karşı direnişin sembolüne dönüşen zorlu hayatı, yaşamı savunmak için sanatla, edebiyatla ve yeri geldiğinde silahla direnmenin mütevazı ve öğretici bir örneği. 1929 bunalımı ile birlikte devrimci işçi hareketine katılan Manuşyan, işgal yıllarında kendisi gibi göçmen işçilerden oluşan kararlı bir komünist partizan birliği oluşturdu. Stalinizmin ve burjuvazinin elbirliğiyle resmi tarihten silinen bu direnişçilerin mücadelesini yakından tanımak için artık Aras Yayınları’nca Türkçe’ye kazandırılmış eşsiz bir eser var. Misak Manuşyan’ın eşi ve mücadele yoldaşı Melinee Manuşyan tarafından yazılan “Manuşyan bir özgürlük tutsağı” adlı kitap aşkı özgürlükten, inancı mücadeleden ayrı tutmayan bir partizanın hayat hikâyesine ışık tutuyor. Manuşyan, 1943’te “FTP-MOI” - Göçmen işgücü - Paris bölgesinin askeri sorumlarından biri sıfatıyla yeraltına iner. Birbirleriyle irtibat kurmayan, alt birimleri 3’er 4’er kişiden ibaret 40 kişilik ekibiyle günde ortalama iki sabotaj veya suikast düzenler. Biri Fransa işgal komutanı, SS generali Julius Ritter olmak üzere 50’nin üstünde Alman subay ve askeri öldürürler. 16 Kasım 1943’te, gizli bir randevudayken Fransız sivil polisleri tarafından tutuklanır. Bu operasyonun, FKP içinden bir ihanet sonucu olduğu iddia edilmektedir. İki gün içersinde biri kadın 22 yoldaşı daha yakalanır. Nazilerin üç günlük düzmece mahkemesinde sekiz Polonyalı, beş İtalyan, üç Fransız, üç Macar, iki Ermeni, bir İspanyol, bir Rumen ve dokuz Yahudi “yargılanır”. 21 Şubat 1944 tarihinde Paris’in yakın banliyölerinden Mont Valerien tepesinde 21 arkadaşıyla kurşuna dizilir Manuşyan. Misak Manuşyan’ın önderliğindeki direniş örgütü, 2. Dünya Savaşı’ndaki öncünün yapısı hakkında önemli ipuçları vermektedir. İspanya’dan Polonya’ya birçok ülkede faşizmin yükselişi ve Stalinizmin ihanetleri karşısında hayal kırıklığı yaşayan çok sayıda militan kendiliğinden bir araya gelerek çok uluslu direniş çekirdekleri oluşturmaya girişir. Bu çekirdeklerden Manuşyan

İC - Haber, 03 Mart 2010 Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe’nin 4. sayısı 8 Mart’ın 100. yılı vesilesi ile Dicle Nadin ve Canan Yılmaz’ın birlikte yazdıkları 100. yılında 8 Mart ve Kadının Kurtuluşu Üzerine başlıklı makale ile açılıyor… Bu sayının dosya konusu ise “Kürt sorunu”. Özellikle, “demokratik açılım” süreciyle birlikte Kürt sorununda “çözüm” tartışmalarının yoğun biçimde gündeme geldiği bir dönemde, Mesafe konuyu devrimci Marksist perspektifle irdeleme çabasında.

grubu gibi yerel komünist partilerle işbirliği yapanları dahi esas olarak otonom hareket etmektedir. Dördüncü Enternasyonal’in önder kadroları da bu direniş odakları içinde yer alırlar. Marcel Hic, Abraham Leon ve Manuşyan grubunun başlıca liderlerinden biri olan Arpen Tavityan bu amansız mücadelede can veren önemli Troçkist kadrolardan sadece birkaçıdır. İtalya, Fransa ve Yunan direnişlerinde görüldüğü gibi bu çekirdekler, faşist işgale karşı elde ettikleri yüksek saygınlıkla Marksist çizgide kurtarılmış bölgeler oluşturmaya girişecek, müttefik birliklerinden önce Paris ve Roma gibi başkentleri kurtaracaklardır. Savaşın sonunda Avrupa’da kapitalizmin yeniden inşası, ancak bu komünist direniş odaklarının silahsızlandırılarak -Sovyet bürokrasisinin eşsiz yardımlarıyla- tasfiye edilmesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Misak Manuşyan, ölüm yıldönümünde onu anmak için İstanbul’da beklenmedik bir kalabalığın toplandığını, onun hatırası için irmik helvası dağıtıp, şiirlerini seslendirdiğini, mücadelesini yaşatmaya söz verdiğini tahmin eder miydi? Hayata usulca gözlerini kaparken Manuşyan’ın tam da bunu düşlediğinden eminiz. Doğduğu toprakların devrimcileri onun saygın hatırasını kalplerinin en derin köşesinde saklıyor.

Dosya, Yusuf Barman’ın Rejim ve Kürtler makalesiyle açılış yapıyor. Barman makalesinde Kürt sorununu, Türkiye’deki politik rejimin sınıfsal niteliği ve rejimin bu niteliğinden doğan mevcut “dönüşüm” ihtiyaçları açısından irdeliyor. Erol Yeşilyurt, Devrimci Marksizm ve Kürdistan Devrimi başlıklı makalesinin bu sayıda yayınlanan birinci bölümünde, Kürdistan sorununu ele alırken, “ulusal sorun”un devrimci Marksizm açısından tarihsel köşe taşlarını çiziyor. Dosyada yer alan bir diğer makale, Kürt Ulusal Kurtuluş Mücadelesi (KUKM) tarihinde önemli bir yeri olan Rızgari hareketinin önderlerinden Recep Maraşlı’ya ait. Maraşlı, Rızgari’nin KUKM tarihindeki yerini irdelediği makalesinde aynı zamanda KUKM tarihine dair de kapsamlı bir perspektif sunuyor. Öte yandan Mesafe, Kürdistan menşeli iki hareketin, Rızgari ve Kawa’nın siyasi savunmalarından pasajlara yer ayırdığı sayısında, sorunun ortaya konuşu ve çözümü tartışmalarını zenginleştirme niyetinde. Dosya dışı yazılara da yer veren Mesafe’nin son sayısı ile ilgili daha fazla bilgiyi www.enternasyonalyayincilik.net adresinden edinebilirsiniz.

Altın Ayı “Bal”ın SAYI: 15 • MART 2010 Aylık Siyasi İşçi Gazetesi Sahibi ve yazı işleri müdürü Atakan Çiftçi (Enternasyonal Yayıncılık) Yönetim yeri Caferağa Mah. Sarraf Ali Sok. Saraçoğlu İş Hanı No: 36/17 Kadıköy - İstanbul

60. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı, 46 yıl sonra Türkiye’nin oldu. Semih Kaplanoğlu, Yusuf üçlemesinin son filmi “Bal” ile Werner Herzog başkanlığındaki jüriden Altın Ayı kazandı. Türkiye, en son Metin Erksan, “Susuz Yaz”la 1964’de Berlin’den Altın Ayı ödülüne layık görülmüştü. Kaplanoğlu, ödül konuşmasında filmi çektikleri Çamlıhemşin’deki doğa sorunlarına da dikkat çekerek, “Çamlıhemşin’in doğası tahrip edilmeye çalışılıyor. Umarım bu ödül oranın korunmasına yardımcı olur” dedi.

1 yıllık abonelik Yurtiçi: 25 TL • Yurtdışı: 25 € Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com Baskı Estet Ajans Matbaacılık Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı - İstanbul Fiyatı: 2 TL

NE SAVUNUYORUZ? neyi hedefliyoruz? İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Egemen sınıfın her türlü diktatörlük rejimine karşıyız ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.


EMEK GÜNCESİ

Marmaray işçileri direnişlerini sürdürüyor İC-Haber-Söyleşi, 04 Mart 2009 49 gündür direnişteki Marmaray işçilerini son ziyaret ettiğimiz gün (4 Mart) tüm direnişçi işçiler bir kamyon girişi için açılan şantiye kapısından içeri girerek, şantiyeyi işgal etmişlerdi. Ellerinde benzin bidonları olan işçiler benzini kendi üzerlerine dökerek, Polat şirketinin yetkililerinin şantiyeye gelmemesi durumunda kendilerini yakacaklarını söylediler. Polis ve itfaiyenin olaya müdahale edememesinin ardından Alaaddin Polat şantiyeye geldi ve işçilerin işgal eylemleri böylece sonlandı. Ardından Alaaddin Polat, iki işçi temsilcisi ve de milletvekili Sabahat Tuncel’in katılımı ile bir toplantı gerçekleştirdi. İşçilerin talepleri 35 TL’lik günlük ücret, iş güvencesi, eksik sigortaların tümünün ödenmesi ve 49 günlük direniş sürecine karşılık olan ücretlerinin de karşılanması idi. İşçilerin kararlı direnişlerinin yanı sıra, gerçekleşen eylem sırasında bölgede bulunan Kadir Topbaş’ın huzursuzluğu ve bakanlığın rahatsızlığının baskısı ile de köşeye sıkışan taşeronun işçilere önerdiği son teklif; günlük 32 TL ücret, geçmişe dönük tüm hakların korunması ve eksiksizce ödenmesi, direnişteki 60 işçinin işe geri alınması olurken, buna karşılık taşeronun talebi ise, işçilerin çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığına taşeronu şikayet eden dilekçelerinin geri alınması idi. Bunun yanı sıra taşeron 49 günlük direniş sürecine dair bir ödeme yapamayacağını belitti. Sonrasında işçiler bu durumu değerlendirmek için kendi içlerinde bir toplantı aldılar. Direnen Marmaray işçilerinin kararlı mücadelelerini selamlarken onları, direnişlerini ve taleplerini daha iyi anlatabilmek adına, 15 Şubat tarihinde onlarla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. İC: Süreç nasıl işledi, durumdan genel olarak bahsedebilir misiniz? İşçiler: Polatlı İnşaat’a bağlı çalışanlar olarak üç yıldır zam alamıyorduk ve aybaşında 27,5 lira olan yevmiyelerimize yalnızca 1 lira zam yapıldı. Maaşlarımızla birlikte sigortalarımız da tam yatırılmıyordu, sigortalarımız 15 günlük yatıyordu, bazen yatmıyordu. Bunlardan ötürü 15 Ocak’ta greve çıktık. Valiliğe gittik, suç duyurusunda bulunduk, sosyal güvenlik kurumuna gittik, dilekçe verdik. Sigortalarımızın eksik yatırıldığına dair ihbarda bulunduk. İş mahkemesine başvurup dilekçe verdik. Birkaç gün içerisinde de gece Ankara’ya gittik. TBMM’ye girdik. Bakanla görüştük (hangisi hatırlamıyorum.) Ordan da TEKEL direnişindeki işçi ar-

kadaşların yanına gittik, birlikte dayanışma gösterdik. Direnişimiz sonuna kadar da devam edecektir. Ölmek var dönmek yok! İC: Mücadele talepleriniz neler? Sadece maaş alımı, zam ve işe iade mi? İşçiler: İş güvencesi olmadan 70 liraya bile çalışmayız… Patron geldi bugüne kadar bize selam vermeyen adam elimizi öpmeye çalıştı. Demek ki çok köşeye sıkışmış... İC: Şantiyedeki direnişi nasıl sürdürüyorsunuz? İşçiler: Şantiye kapısı önünde mesai saatleri içerisinde (08.00-17.00) bekliyoruz. Bu yüzden çadır kurmadık. Şu anda bir direniş komitemiz var, direnişi bu komite yönlendiriyor; ama kararları birlikte alıyoruz. Birkaç kez içeri girmek istedik, bu yaptığınız yasadışıdır dedik, hemen ardından polis ekiplerini üzerimize saldılar. Bu nedenle kapı önünde mesai bitimine kadar bekliyoruz. İC: Yol-iş sendikası ile ilişkiniz var mı? Direnişinizden haberleri var mı? İşçiler: Evet var, bir gün geldiler, gördüler ancak bir daha da hiç gelmediler. Şu anda sadece Tekstil-iş’ten destek alabiliyoruz. Daha önce de ücretler ile ilgili bir mücadelemiz olmuştu. Tekstil-iş bu konuda bize yardımcı oldu. Şu anda da destek oluyor. İC: Diğer taşerondaki işçiler bu mücadelenize nasıl bakıyorlar? İşçiler: Bizi tebrik ediyorlar, bu kadar sürdüreceğimizi tahmin edemiyorlardı, bu bir dileniş değil direniştir diyorlar. Diğer taşeronlardaki işçilerin patronu bizi koz olarak kullanıyor, biz ne kadar alırsak onlar da kendi çalışanlarına o kadar vereceğini söylüyor. Siz direnişe girmeyin diyor. Bizim sayemizde onlar da 30 TL zam aldılar. İC: Diğer direnişçi işçiler ile bağlarınız var mı? İşçiler: Evet, TEKEL olsun İtfaiye olsun diğer direnişteki işçiler ile dayanışma içerisindeyiz. Zaten Ankara’ya sadece kendimiz için değil TEKEL direnişindeki işçi arkadaşları da desteklemeye gittik. İC: Direnişinizin sonunda ne bekliyorsunuz? İşçiler: Bu direnişten kazanana kadar vazgeçmeyi düşünmüyoruz. Bu mücadelemiz meşru hak arama mücadelesidir. Biz haklıyız, hakkımızı da alacağız.

Alibeyköy’de TEKEL işçilerine destek eylemi yapıldı İC - Haber, 21 Şubat 2010 Alibeyköy’de İşçi Cephesi’nin de bileşeni olduğu Alibeyköy TEKEL İşçileriyle Dayanışma Platformu’nun çağrısıyla 21 Şubat Pazar günü saat 13.00’da bir destek yürüyüşü gerçekleştirildi. Alibeyköy Sayayokuşu İMKB Lisesi önünde bir araya gelen Alibeyköy halkı, basın açıklamasının yapılacağı Akşemsettin Mahallesi otobüs son durağına doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş esnasında sık sık “TEKEL işçisi yalnız değildir!”,”Her yer TEKEL, her yer direniş!”,”AKP 4C’yi al başına çal!”,”İş, ekmek yoksa barışta yok!”,”Diren TEKEL seninleyiz!” sloganları eşliğinde basın açıklamasının yapılacağı alana gelindi. Burada yapılan basın açıklamasında “AKP 4C uygulamasıyla TEKEL işçilerini köleliğe mahkûm etmek istiyor. Ama TEKEL işçisi kazanılmış haklarını korumak adına 2 aydan fazla bir süredir tüm baskılara rağmen

onurlu ve kararlı bir direniş sergiliyor. Ve bu direniş il il, ilçe ilçe, sokak sokak yayılmaya devam ediyor. TEKEL işçilerinin bu onurlu mücadelesini sahiplenmek ve dayanışmayı büyütmek adına ‘Alibeyköy TEKEL İşçileriyle Dayanışma Platformu’ olarak TEKEL işçilerinin haklı direnişinin sonuna kadar yanında olacağız ve TEKEL işçisine yapılacak her saldırıda karşılarında Alibeyköy halkı olarak bizleri bulacaklar. Zafer direnen tekel işçisinin olacak” vurgusu yapılarak sonlandırıldı. Alibeyköy TEKEL İşçileriyle Dayanışma Platformu şu bileşenlerden oluşuyor: İşçi Cephesi, ESP, EMEP, DHF, TKP, Eyüp Halklar Derneği, BTP, ÖDP, Karadolap Mahallesi Koruma Derneği, Tanır Köyü Derneği, Kazancı Köyü Derneği, Sivas Banaz Derneği, Tunceliler Derneği, Muş Vartolular Derneği, Çatkale Köyü Derneği, Pirsultan Abdal Kültür Derneği Alibeyköy Şubesi, Eğitim-Sen 4 Nolu Şube

3

Sin-ter’de 455 günün ardından İC-Haber, 2 Mart 2010 Sin-Ter Metal direnişinin 455. günü geride kaldı. 1 Mart Pazartesi günü yapılan duruşmada dava yine ertelenerek yaklaşık 14 aydır devam eden hukuki süreç üç ay daha uzatılmış oldu. Adliyenin dışında beklerken bu haksız erteleme kararını duyan işçiler salona girmek isteyince polis tarafından tartaklandı. Sin-Ter Metal, 2008 krizi sonrası yaygınlaşan sendikal direnişlerin ilklerindendir. Sendikaya üye olmaları nedeniyle ve kriz bahane edilerek iki grup halinde işten çıkarılan Sin-Ter işçileri haklı mücadelelerine bir yılı aşkın süredir devam ediyorlar. Esas olarak dört ayda bitmesi gereken iş mahkemesi çeşitli bahanelerle uzatılarak bugüne gelindi. Bugün görülen dava işçilerin bir kısmının işe iade davasıydı. Şimdi bu dosya üç ay daha ertelenerek Ağustos ayına atılınca adli tatille birlikte sürecin iki yıla uzaması kaçınılmaz görünüyor. Avukatlar diğer dosyalar için de benzer bir erteleme gelmesinin olası olduğunu düşünüyorlar. Peki, sendika nedeniyle işten çıkartma yapıldığı kamu müfettişlerince aylar öncesinden rapor edildiği halde davanın bu kadar uzaması nasıl mümkün oluyor? İşçilerin cevabı patronun davayı uzatmak için hiçbir masraftan kaçınmadığı yönünde. İşçileri çaresiz bırakıp teker teker haklarından feragat ettirmeye çalışıyor. İşçilerin birçoğu bu minvalde telefonlar aldıklarını söylüyor. Bütün bunlar ve diğer direnişler, yalnızca hukuksal sürecin haklarımızı korumaya yetmediğini açıkça gösteriyor. Bu durumda bize düşen tıpkı TEKEL direnişini desteklediğimiz gibi Türkiye’nin diğer bölgelerinde gerçekleşen, televizyonların gündeminde olmayan direnişleri de desteklemektir. Karardan ve çıkan arbededen sonra sendika yetkilileri hâkimin davadan el çekmesini talep ederken işçilerin bir kısmı adliyenin önünde oturma eylemi yapmayı, hatta açlık grevine gitmeyi düşündüklerini ifade ettiler. Şimdi önümüzde iki duruşma daha var; bunların biri 3 diğeri 5 Mart’ta görülecek. Bu duruşmalarda mahkemenin önünde işçilere destek vermeye çağırıyoruz.

Esenyurt’ta mücadele kaldığı yerden! İC-Haber, 2 Mart 2010 Esenyurt direnişi, mücadelenin yedinci ayında yeni bir evreye giriyor. Şubat ayının başında üç parça halinde süren işe iade davalarının ilkini kazanmalarıyla yedi işçinin iş başı yapması, patron belediyenin saldırılarının boşa çıkartılması anlamına geliyordu. Fakat sendika düşmanı AKP yönetimi, işçilerin zaferini hazmedemedi ve iki parti halinde, işe iade davasını kazananlar da dâhil, Belediye-İş üyesi 18 işçiyi daha işten attı. Belediye, işten atmayı İş Yasası’nın 17. maddesine dayandırdı; fakat asıl sebebin işçilerin sendikalı olmasında yattığı herkesçe biliniyor. Bu durumda direnişteki işçilerin sayısı 27’ye yükseldi. Direnişteki işçiler kendileriyle yaptığımız görüşmede, sendikayı işyerine sokmakta kararlı olduklarını ve son işten atmalarla Esenyurt’ta mücadeleyi büyütecek geniş çaplı eylemlere hazırlandıklarını belirttiler.


4

POLİTİKA

Balyoz Darbe Planı

Kozmetik değil, cerrahi bir müdahale gerekiyor Yüzbinlerce kişiyi stadyumlara doldurup işkenceden geçirmeyi göze alan herhangi bir güç bir uçağı düşürmekten neden çekinsin? Sayısı belirsiz sayıda insanı öldürmeyi göze alan herhangi bir güç bir camiyi bombalamaktan neden çekinsin? Oktay Benol, 5 Mart 2010 Balyoz Hareket Planı adıyla maruf darbe girişimi iddiası asker-sivil çeşitli kesimlerde infial yarattı. İnfialin nedeni bir askeri darbe planının daha ifşa olması değil. Darbeye teşebbüs etmek milli bir spor haline geldiğinden bu yana “asker darbe yapacakmış” haberi Levent Kırca’nın aynı konudaki parodileri gibi izleniyor. Memeleketin yarısına yakını için bütün bu darbe girişimleri gerçekliği olmayan bir oyundan ibaret. Tesadüfe bakın ki Balyoz’un sahibi dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan da Hareket Planı için aynı şeyi söylüyor: Oyun bu, oyun! Allah korkusu darbeyi engeller mi? • Bu “oyun”un asker-sivil çeşitli kesimlerde esas infial yaratma nedenine gelirsek, iki nokta öne çıkıyor: Camilerin bombalanması ve Türk pilotların kendi uçaklarını düşürmesi... Camilerin bombalanması, planın “Çarşaf ” kodlu kısmında, Türk pilotların kendi uçaklarını düşürüp suçu Yunan pilotlara atması da “Orja” adlı kısımda yer alıyor. Her iki teşebbüsün de amacı kargaşa ve kriz ortamı yaratarak AKP hükümetini ülkeyi yönetemez hale getirmek olarak açıklanıyor. Yaklaşık beş bin sayfadan oluştuğu söylenen bu plan -oyun ya da değil- doğrudan doğruya bir askeri darbenin ayrıntılı haritasını veriyor. Durum böyleyken, neden bu planın ana amacı olan darbe değil de kimi araçları –cami bombalama ve kendi uçağını düşürmeön plana çıkıp, infial nedeni oluyor? Belli ki infial sahiplerine göre dünyanın en büyük 17. ekonomisi olan 73 milyon nüfuslu Türkiye’de sıkıyönetim ilan ederek 800 bin askerle sokakları zaptetmek, parlamentonun kapısına kilit vurup, partileri ve sendikaları kapatmak, yüzbinlerce insanı stadyumlara doldurup işkence etmek ve bu arada yüzlercesini öldürmeyi göze almak bir camiyi bombalamaktan daha az kusurlu bir suçtur. Yine bu infial sahiplerine göre bir Türk askerinin kendi uçağını bilerek düşürmesi, darbe yaparak kendi halkından yüzbinlerce insanı stadyumlara doldurup işkence etmesinden daha kötüdür. Sizce de bu akıl yürütmede yanlış bir şey yok mu? Yüzbinlerce kişiyi stadyumlara doldurup işkenceden geçirmeyi göze alan herhangi bir güç bir uçağı düşürmekten neden çekinsin? Sayısı belirsiz sayıda insanı öldürmeyi göze alan herhangi bir güç bir camiyi bombalamaktan neden çekinsin? Allah Allah diyerek yapılanlar • Örneğin şöyle denebilir: Allah korkusu olan müslüman bir insan bunu yapmaz! Nitekim Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ benzer bir açıklama yaptı: “Şimdi ben sizlere soruyorum, vicdansızlara soruyorum. Allah, Allah diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba attırmayı düşünür. Vicdansızlıktır! Lanetliyorum! Bu kadar vicdansızlık olur mu?” Biz de kendisine sormadan edemiyoruz; bu ülkede askeri darbe yapmak bir camiyi bombalamaktan daha az kusurlu, daha kabul edilebilir bir hareket midir? Serzenişte bulunanan Genelkurmay Başkanı çok sayıda askeri darbe ve muhtıra gerçekleştiren bir ordunun komutanı olduğunun farkında değil mi? Bu askeri darbeler sonucu ülkenin başbakanından 17 yaşındaki çocuklara kadar yüzlerce insanın asıldığını Genelkurmay Başkanı bilmiyor mu? Sadece üç yıl önce 27 Nisan 2007 askeri muhtırasıyla, “Ne mutlu Türk’üm demeyenler

ilelebet Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı olacaktır” denilerek Kürtler ve kendini Türk saymayanlar hedef ilan edilmedi mi? Cami ve Allah korkusunun bu ülkenin kutsallarından olduğunu biliyoruz; aynı 2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Oteli’nde 37 insanın “Allah, Allah!” diye naralar atan 15 bin kişi tarafından yakılarak öldürüldüğünü bildiğimiz gibi... Üstelik Çorum’u, Kahramanmaraş’ı, tutuklu-hükümlü beş bin Kürt çocuğunu ve daha nicesini anmadık bile... Tekrar tekrar soralım: Öyleyse darbe yapmak bile değil; hepsinden daha da kötüsü neden cami bombalamak oluyor? Stadyumlara doldurmayı planladığınız insanlar kim? Uzaydan mı tutup getireceksiniz? Kelepçeleyip gecenin bir vakti stadyuma götürmeseniz belki de kalkıp sabah namazına gidecek bir işçiden bahsediyoruz. TEKEL işçisi Hamdullah Uysal Ankara’da direnişin 75. gününde sabah namazına giderken bir jipin altında kalarak can vermedi mi? Her birinin dört dörtlük müslüman olduğu su götürmez Allah korkusu olan AKP’nin 4C’ye mahkûm etmek istediği işçilerden biri değil miydi Hamdullah? Kısacası bu işin Allahla, dinle, kitapla, vatan milletle bir alakasının olmadığı ortada. Dolayısıyla Genelkurmay Başkanı’nın biz eğitimlerde “Allah Allah diye taaruz emri veriyoruz” diyerek asker cami bombalamaz savunması yapması gerçekten anlamsız oluyor. “Asker nasıl darbe yapar?” diye eğitim de vermiyorsunuz ama “bazı” askerler darbe yapıyorlar işte, demek isterdik, taa ki ortada gerçekten de “darbe nasıl yapılır?” diye bir plan olmasaydı... Kozmetik değil, cerrahi müdahale gerekiyor • İçlerinde birçok işçi ve emekçinin de yer aldığı toplumun çeşitli kesimlerinden pek çok insan cami bombalama kısmına takıldığı için Balyoz Hareket Planı’nın sahiciliğine şüpheyle yaklaşıyor. AKP’nin güven vermeyen geçmişi ve güncel çizgisi –haklı olarak- bu şüpheleri daha da arttırıyor. Dolayısıyla kafalar bir kez daha karışmış durumda. Bu kafa karışıklığını aşmak gerekiyor. Yazının bu kısmına kadar verdiğimiz bilgiler, sunduğumuz mantık tam da bu kafa karışıklığını aşma amacına yönelikti. Bu doğrultuda devam edelim. Daha önce de birkaç kez ifade ettiğimiz üzere karşılıklı kümelenmiş görünen burjuvazinin iki kanadı asla ölümcül bir kavga içinde değil. Bu kesimlerin giriştikleri kavga birçok uzlaşma ve pazarlıkla iç içe geçerek ilerlerken tasfiye ya da üstünlük sağlama amacıyla pek çok kirli çamaşır da ortalığa saçılıyor. Kuşkusuz bu ülkenin işçi ve emekçilerinin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerinin askeri bir darbeden çıkarı olamayacağı gibi bu kesimlerden herhangi birinin tarafını tutarak kazanabileceği bir zafer de yoktur. Lakin sol gösterip sağ vuran çok sayıda kişi ve kesim böyle düşünmemekte ve kafa karışıklığına hizmet etmektedir. Tarihi boyunca askeri darbeleri desteklemeyi alışkanlık haline getirmiş olan Türk-İş ve 28 Şubat askeri muhtırasına tam destek vererek aradaki farkı kapatmaya çalışan DİSK bu kafa karışıklığını işçi sendikalarına taşımaktadır. Görece farklı tutumlar alabilen KESK’i bir yana bırakırsak diğer kamu emekçi sendikaları da asker ve/veya hükümetle arasına mesafe koymayı tercih etmemektedir. Hak-İş ise doğru-

dan hükümetin bir organı gibi hareket etmektedir. İşçi sınıfını ve emekçi yoksul halkı AKP-TSK ikilemine haspetmeye çalışan bu anlayış kabul edilemez. “Molla rejiminde yaşamaktansa asker postalları altında yaşarım” diyenlere de AKP hükümetini demokrat diye yutturmaya çalışanlara da karnımız tok. AKP’nin demokratlığının sınırını Hrant Dink’i ölüme götüren 301. madde de, seçilmiş Kürt belediye başkanlarının Nazivari yöntemlerle tutuklanmasında, Kürt çocuklarına onlarca yıl hapis cezaları veren hukuk tercihlerinde, TEKEL işçilerini Ankara’da gaz bombalarıyla buz gibi havuz sularına döktüğünde de gördük. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar, kırk katır mı kırk satır mı gibi bir ikileme sürüklenmek zorunda değildir. Neden ikisinden birini tercih etmek zorunda olalım? Neden bunların dışında emekten yana bir cephemiz olmasın? Kaldı ki hem AKP ve diğer burjuva partiler hem TSK, Yargı ve diğer kurumlar rejimin baskı ve şiddet içerikli çizgisinden yana en ufak bir şikâyete sahip değildir. Kimilerinin devrim diye nitelediği bu süreç tamamen bir kozmetik müdahaledir. Oysa işçi ve emekçiler olarak ihtiyaç duyduğumuz cerrahi bir müdahaledir. Demokratikleşmenin yolu işçi sınıfından geçer • Bu nasıl olacak? Kuşkumuz olmasın ki bu cerrahi sürecin durduk yerde gerçekleşmesi mümkün değildir. Ne patronlar ne AKP hükümeti ne TSK ne Yargı ne de bunların kuyruğuna takılmış sendika bürokrasileri ve sol görünümlü partiler ve sivil toplum kuruluşları bunu yapabilir. Bunu ancak ve ancak işçi sınıfı ve emekçiler yapabilir. İlk adım demokratikleşme diye sunulan garabetin üzerindeki sahteliği söküp almaktır. Nasıl olacak? Bir: İşçi sınıfının, emekçilerin, sendikalaşma ve örgütlenmesi önündeki tüm yasal engeller kaldırılmalıdır. Sendikalaştıkları i��in işlerinden atıldıkları açık seçik ortada olan çalışanların tüm hakları korunmalı, ilgili mahkemeler bu durumdaki patronları en ağır şekilde cezalandırmalıdır. TMY adı altında sürdürülen kıyıma son verilmelidir. Akla gelebilecek en sıradan demokratik talepleri bile terör kapsamına sokan zihniyet yasalardan temizlenmelidir. Irkçılığı, şovenizmi koruyup kollayan tüm yasa ve mevzuat değiştirilmelidir. Parti kapatmalara son verilmeli, seçim barajı kaldırılmalı, dokunulmazlık sadece kürsüyle sınırlanmalı, seçim ve siyasi partiler yasası baştan aşağı demokratikleştirilmelidir. Kürt halkının siyasal demokrasi hakkı önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. 12 Eylül’ün askeri darbe anayasası terk edilmeli, derhal emek eksenli eşit, adil, demokratik ve laik yeni bir anayasa oluşturulmaldır. Bu anayasayı üç beş kalantorun bir araya gelerek icat etmesi kabul edilemez. Yeni anayasa emekçilerin, Kürtlerin, bu ülkede yaşayan farklı din, kültür ve ulustan her kesimin katılacağı bir kurucu meclis ile oluşturulmalıdır. Demokratikleşme böyle olur; yoksa ben yaptım oldu diyerek, asker-sivil bürokrasiyi bu ülkenin daimi efendisi kılarak ya da Sünni, Müslüman, erkek hükümranlığını güçlendirerek değil. Balyoz Hareket Planı, Ergenekon teşkilatlanmaları ve diğerleri hepsi de işçi sınıfına, emekçilere, Kürt halkına, ülkenin tüm ezilen ve sömürülen kesimlerine karşıdır. Hepsinin karşısındayız, hepsinin takipçisiyiz... Ama bu operasyonların AKP hükümeti döneminde olmasının onu sütten çıkmış ak kaşık yapmadığını da biliyoruz. İşçi sınıfı ve emekçi yoksul halklar “ayakların baş olduğu nerede görülmüş” diyen Erdoğan ve hükümetini de asla unutmamalıdır.


POLİTİKA

Baykal ve Bahçeli’den erken seçim çalışmaları Sedat D., 1 Mart 2010 Ocak ayından itibaren CHP ve MHP erken seçim taleplerini çeşitli biçimlerde dile getirmeye başlamıştı. Şubat ayında ise, ordu ve yargı içerisindeki operasyonların derinleşmesi ile beraber bu iki parti AKP’ye karşı oluşan tepkileri oya çevirme çalışmalarını hızlandırdı. Ancak iki partinin bu atağının esas amacı mecliste daha fazla sandalye sahip olarak yeni anayasanın hazırlanacağı döneme daha güçlü bir şekilde girebilmek. Erken seçim demokrasi getirir mi? • Taraflardan biri AKP yönetiminin çürümüşlüğünden dem vurup, erken seçimin demokrasiyi tazeleyeceğini söylerken, AKP ise demokratik seçimlerin anayasada belirtilen süreler içerisinde yapılması gerektiğini, erken seçime gitmenin demokrasiye darbe vuracağını belirtmekte. Erken seçim tartışmasının bu şekilde sınırlandırılması dahi tartışmanın demokrasiyi geliştirmek için yapılmadığını gösteriyor. Çünkü gerçek anlamda bir demokrasi için, seçilenlerin her daim denetlenebildiği ve görevden alınabildiği bir demokrasiden yani işçi demokrasisinden bahsetmek gerekirdi. Buna karşın CHP ve MHP’nin erken seçimlerin gerekliliğine dair sundukları argümanlar ise, tamamen kendi güçlerini arttırmak ve işçilerin kendi alternatiflerini oluşturmalarını engellemek üzerine kurulmuş durumda. Yeni anayasa tartışması, CHP ve MHP • CHP ve MHP erken seçim propagandalarını aynı anlama gelen farklı sözcükler ile ifade ederken bir noktada yine uzlaşıyorlar: Yeni anayasa. Bugüne kadar Ergenekon, Kürt açılımı, YÖK, Cumhurbaşkanlığı ve Yargıtay atamaları konusunda AKP’ye

karşı cephe almış olan bu iki parti, her şeye rağmen burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılayan AKP’nin en temel programına karşı çıkmıyorlar. Bu bağlamda, bir yandan halk içerisinde AKP’ye karşı oluşabilecek herhangi bir hoşnutsuzluğa (hatta itfaiye ve TEKEL işçilerinde olduğu gibi zaman zaman işçi direnişlerine bile) destek verir gibi görünerek tabanlarını güçlendiriyorlar. Ancak bu dönemlerin hiçbirinde AKP’nin burjuvazinin ihtiyaçlarına cevap veren politikalarını doğrudan reddeden bir plan oluşturmuyorlar. Bu doğrultuda burjuvazinin yeni bir anayasa talebi de yine CHP ve MHP tarafından doğal olarak desteklenmekte. Görünen o ki, yeni anayasa tartışmasının önünü tıkayabilecek yargı ve ordu güçlerinin törpülenmesinin ardından anayasa tartışması gündeme ağırlığını koyacak. Bunun farkında olan CHP ve MHP ise bu sürece daha güçlü girebilmenin yolunu gözlüyorlar. İşçi ve emekçilerden yana yeni bir anayasa • Tartışma yeni anayasa ile beraber, yeniden, demokrasi sorununa kilitleniyor. Ancak AKP’nin başını çektiği ve CHPMHP’nin de belirleyen olmaya çabaladığı yeni anayasa tartışması gerçek anlamda bir demokrasi değil, esnek ve güvencesiz çalıştırmanın demokrasisi anlamına gelmekte. CHP’nin, erken seçim için TÜSİAD’ın da desteğini alarak güç toplamaya çalışırken elindeki en büyük hazırlığının “CHP iktidarında yapılacak ekonomik girişimler” olduğu ve bu programın da güvencesiz çalışmayı asla dışlamadığı hatta derinleştirdiği aşikâr. Derinleşen demokrasi gediği ve işçi ve emekçilerin özlük haklarına yapılan saldırıların artığı bu koşullarda ne burjuva çerçevedeki bir anayasa değişikliğinin, ne de böyle bir meclisin sorunlarımızı çözmeyeceği ortada. Buna karşın geriye tek seçenek kalıyor: İşçi ve emekçiden yana yeni bir anayasanın oluşturulabilmesi için bir kurucu meclisin toplanması.

5

4C yeni çalışma düzeninin adıdır Oktay Benol, 3 Mart 2010 Gözden kaçan büyük bir gerçek var. 4C’nin sadece özelleştirilmiş ve özelleştirilecek işyerlerindeki işçilerle sınırlı olduğu/kalacağı sanılıyor. Eğer böyle olsaydı işçi sınıfı açısından kayıplar sınırlı, mücadele ve kazanım olanakları daha güçlü olabilirdi. Çünkü saldırı işçi sınıfının küçük bir sektörüne yönelmiş olurdu ve orada bloke edilebilirdi. Oysa gerçek daha farklı. Saldırı tarihsel nitelikte ve dalga dalga tüm emek piyasasına yayılacak boyutta. Kısacası 4C yeni çalışma düzeninin adıdır. İşçi sınıfı neoliberal ekonomik karşı devrimin 30 yıldır süren saldırılarıyla kazanılmış haklarını birer birer yitirdi. Bu sürecin en kritik iki unsurundan biri taşeronlaştırma diğeri de esnekleştirme oldu. Her ikisinin de en kritik ortak özelliği emeğin örgütlenmesini zorlaştırması, diğer bir ifadeyle sınıfın birliğini sağlayan/doğuran üretim ortamını değiştirmesidir. Son dünya ekonomik kriziyle birlikte sermaye cephesi –aynı zamanda krizin aşılmasının bir yöntemi olarak- özünde taşeronlaştırma ve esnekleştirmeye dayalı bu yeni çalışma düzenine yasallık kazandırmaya başladı. Bu yeni çalışma düzeninin en açık ifadesi iş güvencesinden yoksunluk ve sürekli şekilde belirsiz geçici çalışma statüsüne mahkumiyettir. Bu yeni çalışma düzeninde işçiler, birey olarak kazanılmış hak edinemeyeceği gibi –kıdem tazminatı, yıllık izin vb- sınıf olarak da siyasi ve toplumsal açıdan tamamen edilgen bir role itilecektir. Emeklilik yaşının 65’e çıkarılmasına rağmen –ki girmenin stratejik hedef sayıldığı AB’nin birçok ülkesinde 70 yaş geçerli- iş bulmanın 40 yaşından sonra çok zorlaştığı,mevcut koşullarda bu yeni çalışma düzeni iş sınıfının, emekçi yoksul halkların gözden çıkarıldığı bir düzeni de işaret etmektedir. Diğer yandan bugün adına 4C denilen çalışma düzeni onlarca yıldır kayıt dışı sektörlerin fiili temel çalışma düzenidir. Kayıt dışı sektörlerde sosyal güvenlik yoktur, işçiler ne kadar uzun çalışırlarsa çalışsınlar emeklilik, kıdem tazminatı, ücretli yıllık izin hakkı edinemezler. Bugün çalışıyor olmaları yarın işleri olacağı anlamına gelmez. Mutlak şekilde düşük ve düzensiz ödenen ücretlere mahkûmdurlar. İşte bu 4C’dir. Ve bu barbar çalışma düzeni sadece kırık dökük izbe atölyelerde değil görkemli plazalarda, birçok büyük holdingin içinde de işlemektedir. Performans adı altında güvencesiz çalışma ortamı genelleşmiştir. Tüm çalışanlara her birinin aynı anda ve tek tek ulaşması imkânsız hedefler verilmekte, iki üç dönem hedeflerini gerçekleştiremeyenler işlerinden atılmaktadır. Kısacası 4C tüm çalışanların yüzde 75’inin fiili çalışma düzeninin adıdır. Bu çalışma düzeni şimdi genel ve yasal çalışma düzeni haline getirilmek isteniyor. Patronlar “işime yaradığın sürece varsın” düzeni kurmak istiyorlar. AKP hükümeti de üç kez boş ol dediğinde iş akdinin sona ereceği bu yeni düzeni yasallaştırmakla görevli. Bu açıdan 4C aynı zamanda bir pilot uygulama. Ve bu nedenle önünün kesilmesi, yaygınlaşmasının engellenmesi tüm işçi sınıfının geleceğini ilgilendiriyor. Dolayısıyla 4C’yi sadece bu statüde çalışan 17 bin işçiyle, TEKEL işçileriyle ve bekleyen özelleştirmeler gerçekleşirse sayısı 150 bin civarına çıkacak diğer işçilerle sınırlı düşünmemek gerekir. 4C bütün bunları da aşan bir boyuta, niteliğe sahip. Üstelik sorun isminin değişmesinde de değil, doğrudan içeriğinde. Bu nedenle iş güvencesi hakkını garanti altına alan bir çalışma düzenini temel önemde görüyor ve tüm çalışanlar için iş güvencesi talebinin günümüz mücadelesinin odak noktası olduğunu düşünüyoruz. TEKEL’İ tüm işçi sınıfının ortak mücadelesi yapan da budur.


6

POLİTİKA

Kaza ya da facia mı? Birbirinden ikişer ay arayla gerçekleşen grizu patlamalarında, maden ocaklarında toplam 33 işçi öldü B. Turgut, 27 Şubat 2010 İlk patlama Aralık ortasında Bursa’da bir maden ocağında yaşanmıştı. Bu patlamada 19 işçi hayatını kaybetti. Ardından şubat ayında Balıkesir’den gelen haber; 14 işçinin grizu patlaması nedeniyle madende öldüğünü duyurdu. Bu son “kazada” hükümet yetkilileri ve Başbakan hemen “ölenlere Allahtan rahmet, ailelerine de sabır” diledi dilemesine ama özellikle madenlerde yaşanan iş kazalarının son yıllarda sayısal olarak artmasının nedenlerine dair nasıl bir soruşturma yürütüleceğinden bahsetmedi. Tıpkı iki ay evvel yaşanan grizu patlamasında da yaptığı gibi. Peki, söz konusu madende yaşanan patlama, “kaza”ya konu olan madenin sahibinin dediği gibi bir tür şanssızlık mıydı gerçekten? Rakamlara ve somut verilere bakılırsa pek de öyle olmadığı görülüyor. Maden Mühendisleri Odası’nın bir yıl evvel hazırladığı ve Enerji Bakanlığı ile Çalışma Bakanlığı’na ayrı ayrı gönderdiği raporlarda Türkiye’de yaklaşık 70 maden bölgesinde çalışmanın “çok riskli” kapsamında olduğu bildiriliyor. Bu “çok riskli” diye sınıflandırılan bölgelerde çalışan işçi sayısı 31 bin 200. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde yeni patlamaların ve ölümlerin olacağını söylemek için falcı olmak gerekmiyor. İlk patlamaya konu olan maden ocağında devlet müfettişi bir denetleme yapmış, madende havalandırma yetersizliği gibi önemli bulgulara rastlamış, ancak madene bu kusurların giderilmesi için altı ay ek süre vermişti. Üretimini durdurmayan madende, tam da ek süre ve-

rilmesine neden olan hata nedeniyle grizu patlaması yaşandı. Ortada yargılanan tek bir hükümet görevlisi de hâlâ yok üstelik. Balıkesir’de patlamanın yaşandığı maden ocağında dört yıl önce de bir patlama yaşanmış, bu patlamada yine 17 işçi ölmüştü. Patlama ardından dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler, patlamanın nedenine dair “…takdir-i ilahi, bunlar madencilikte olagelen kazalar. Maalesef, bu madenciliğin tabiatı icabı olabiliyor…” diyerek aslında kazayı bir tür “kader” e bağlamıştı. Aynı maden ocağında yaşanan ikinci patlamada olay yerine gelen şimdiki Enerji Bakanı Taner Yıldız ise henüz patlamanın nedenlerine dair soruşturma yürütülmemiş ve sonuçlar açıklanmamış olmasına rağmen işvereni savunur bir tutum takındı. Bakan, “bu madende işçisi için dertlenen bir işverene sahip olunduğunu” gördüğünü belirtti. Ama bu beyan, kazanın nedeni ve sorumlusuna dair yeterince “aydınlatıcı” olmasa gerek, özellikle patlamada ölen insanların yakınlarına… Bu gidişle, oluşturulan araştırma komisyonunun raporu sonucunda, neredeyse asıl hatanın patlamada ölen işçilerde olduğu çıkarsa bizim için şaşırtıcı olmayacak.

le kömür madenlerinde bütün üretim sürecini de denetleyen bir kimliğe sahipti. Sendikal olarak örgütlenen maden işçisi, iş sağlığı-güvenliği konularında da bizzat sendika tarafından ayrı eğitimlere tabi tutuluyor, bu da bütün üretimin sadece işveren lehinde değil, işçi açısından da denetlenmesine neden oluyordu. Bugün artık bu yok. İşçilerin işsiz bırakılma tehditiyle aşırı üretime zorlanmaları da cabası. Bu nedenle, patlamadan yaralı olarak kurtulabilen bir işçiden, günlerdir ölçüm cihazlarının alarm vermesi, madende çalışırken midelerinin bulanması gibi bulgulara rağmen işveren temsilcisinin onlara inanmayarak neredeyse zorlamasıyla madene yeniden döndüklerini dinlemek, başlıktaki sorunun da cevabını başka bir şekilde veriyor olsa gerek.

Aslında maden kazalarında yaşanan sayısal artışın nedenini, bundan birkaç yıl önce maden işletmelerinde yaşanan özelleştirme çalışmalarında aramak gerekiyor. Etibank’ın 2000’li yıllar boyunca adım adım maden işletmelerinden çekilerek buraları özel sektöre bırakması, aslında bu sektörde de taşeronlaşmanın, sendikasızlaşmanın ve dolayısıyla da denetimsizleşmenin önünü hiç küçümsenmeyecek bir oranda açmıştı. Özellikle kırsal bölgelerde bulunan madenler, işçi olmak için madenlere gelen insanlar, bizzat işveren tarafından sendikalı olmamaları ilk şartıyla işe alınıyordu. Sendikalar, özellik-

Tabiat ve biyolojik çeşitliliği korumak üzerine Sedat D., 3 Mart 2010 Dünyada ve Türkiye’de artan doğa talanı bir yanda telafisi olmayan kayıplara yol açarken, bir yandan da kapitalist gıda ve ilaç tekelleri için bu yıkım üzerinden büyüme şansı oluşturuyor. Şu günlerde meclisin onayını bekleyen “Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı” da tam bu tablo içerisinde kapitalist yıkıma temel oluşturma niyetinde. Kâr miktarını arttırmak zorunda olan kapitalistler hazır gündemde çevre sorunları varken bundan faydalanmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki: “Devlet bu sorun ile ilgilenemiyor. Ama biz ilgilenebiliriz. Biz tohum üretimini daha ucuza getirecek araştırmalar yapalım. Yalnız bunun için ender bulunan doğal özelliklere sahip olan bölgelerin kullanımını bize açın. Bunun dışında araştırmalarımız için bize ödenek ayırın. Biz her tohumu koruyabiliriz. Tabii bunun için de bu tohumu başkasının üretememesini, sadece benden satın almasını isterim. Bu tohumlar ekildikten sonra tekrar tohum vermeye-

cek. Bu süreç içerisinde sen devlet olarak benim için çıkardığın yeni yasalar, tüzükler ve yönetmelikler ile bu soruna baş koymuş gibi görüneceksin. Biz de doğa ve emek sömürüsünü arttırarak daha da zengin olacağız. Karşı gelmek isteyen işçi ve emekçileri ise hiç düşünme, zaten açlıktan ölmüş olacaklar!” Yasa tasarısı neyi değiştiriyor, neyi koruyor? • Bugüne kadar “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” tabiatın korunma ve geliştirilmesine dair olan kanunları kapsamakta idi. Bugün ise yeni kanun tasarısına göre, “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” içerisindeki tabiat varlıklarına dair olan tüm betimlemeler çıkartılıyor ve bu konuya dair ayrı bir yasa hazırlanmış oluyor. Bu doğrultuda şimdiye değin “doğal sit alanı” statüsünde korunmaya alınan tabiat alanları yeni tanımlanmış “korunan alan” statüsü uyarınca sınıflandırılarak “dokunulmazlıkları” kaldırılacak. Tasarının ilk handikabı şu, “korunan alan” statüsünde olmayan bölge her türlü talana açık kalmakta. Bu-

nun dışında “korunan alan” olarak adlandırılan alanların korunma biçimi ise ayrı bir felaketi içeriyor. “Korunan alan” ile ilgili olarak bakanlığa “her tür ve ölçekteki planları yapmak, yaptırmak ve onaylamak,” görevi yükleniyor. Bu sayede de doğal sit alanları kapitalist projelere açılıp talan ediliyor ve mülkiyet hala devlete ait olduğu için, projenin tüm riski kamuya yükleniyor. Dahası da var, nesli tehlikede olan tür ve tohumların ticaretinin yasağı da kaldırılarak, “izne tabi” kılınıyor. Ve bu korunan alanların, 29 yıllığına kiralanabilmesinin önünü açıyor. Bu alanların denetimi için ise, yeni bir sertifika ve sınav türü icat edilerek yepyeni bir sömürü alanı açılmış oluyor. Tehlikedeki türlere zarar vermenin bedeli ise komik para cezaları olarak belirleniyor. Tüm bunların uygulanabilmesi için ise “ilgili taraf ile sürekli bir iş birliği gerekli görülüyor. Ancak ilgili taraf denilen kesim ise hiçbir koşulda tehlike altında olan işçi ve emekçiler değil, örgütlü burjuva kurumları ve tekelleri oluyor. Sonuç yerine • Eldeki yasa tasarısı ile beraber, Türkiye kapitalizmi dünyaya ayak uydurarak doğanın tahribatına hız verme ve bunun üzerinden emek sömürüsünü yoğunlaştırma işine koyulmuş durumda. Burjuvazinin bu yıkım planlarına bir alternatif oluşturabilecek bir tek biz işçi ve emekçiler varız. Bizler direnişlerimizde yalnızca kendimiz, ailemiz ve ekmeğimiz için değil, tüm insanlık için mücadele etmekteyiz.


KADIN SAYFASI

7

Yaşamak için mücadeleye! 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın cinayeti işlendi. Yedi yılda cinayetler yüzde 1400 arttı Dicle Nadin, 2 Mart 2010 DTP Van Milletvekili Fatma Kurtalan, geçtiğimiz aylarda meclise 2002’den bu yana yıllar itibariyle cinayete kurban giden kadın sayısını sormuştu. Adalet Bakanlığı’nın Aralık ayında bu soru önergesine cevabı, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın cinayetinin işlendiği, yedi yılda cinayetlerin yüzde 1400 arttığı yönünde oldu. Öte yandan yine aynı istatistikler, sekiz yılda 5 bin 673 kadının intihar ettiğini söylüyor... Peki, Türkiye’de her gün en az üç kadının, kendisini seven erkek tarafından katledildiğini biliyor musunuz? Öldürülmek için kadın olmanın yeterli olduğunu söyleyen bu rakamlar, devletin de bu gerçekliğin farkında olduğunu gösteriyor. Peki, kadınlar neden ölüyor, devletin bu suskunluğunun arkasında yatan ne?

kocasından sürekli dayak yiyen ve korunmayan Gülbinşah’ın, eski erkek arkadaşı tarafından tehdit edilen Tuğçe’nin ölümünün göz göre göre yaşandığı ve devletin bu kadınların yaşamını korumadığı açıktır. Nitekim Adalet Bakanlığı, 5 bin 673 kadına rağmen, toplam 51 tane olan kadın sığınma evleri konusunda hiçbir yaptırıma gitmeyerek, kadınlardan taraf olmadığını yeterince belli etmiyor mu? Kadın cinayetleri politiktir • Kadına yönelik şiddet her zaman; aile içi şiddet, geri kalmışlık ve bilgisizliğin bir ürünü olarak gösterildi, öznesinden bağımsız, münferit bir olaymış gibi değerlendirildi. Aile içinde yaşandığı için karışılmaz dendi, ‘töre’ deyip cahillik

addedilerek bir ötekinin sorunu bilindi. Hâlbuki kadına yönelik erkek şiddeti erkek egemen sistemi ayakta tutan, kadının ona biçilen görev ve sorumlulukları yerine getirmediği, sesini çıkardığı anda onu ezmenin, baskı altına almanın bir aracıdır. Bu mekanizma, yargıda, mecliste, karakollarda desteğini bulur. Tam da bu yüzden biz kadınların yaşamak için bile erkek egemen sisteme karşı örgütlü olarak mücadele etmesi gerekiyor. Kadın cinayetlerinde haksız tahrik indiriminin kaldırılması, her mahalleye bir sığınma evi ve daha birçok talebimizle, hayatının her alanında şiddete ve baskıya maruz kalan biz kadınlar için mücadele etmek ‘hayati’ bir mesele.

Değişen TCK’da değişmeyen tek şey: Namus! • 2005 yılında Türk Ceza Kanunu (TCK) belli ölçülerde değiştirildi, fakat namus algısına ilişkin pek bir değişimin olduğunu söyleyemiyoruz. Çünkü kadın katliamlarının gerekçesi namus olunca, bu “değerli” ve “kutsal” emaneti korumaya çalıştığı gerekçesiyle erkeklere hak veriliyor ve cezaları haksız tahrik indirimiyle kuşa çevriliyor. Yargının hak verdiği olaylar ise, cilveli saat sormak, kot pantolon giymek, cinsel ilişkiyi reddetmek şeklinde uzayıp gidiyor. Yani itaat etmeyen, isteğe uygun giyinmeyen kadın yargı nezdinde öldürülmeyi hak etmiş oluyor! Yasaları kadınların aleyhine işleten devlet, ya ölümden kaçan, fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel şiddete maruz kalan kadınlar için ne yapıyor peki? İşkenceci kocasına yargı eliyle teslim edilen Ayşe’nin,

Tecavüz kriz merkezleri Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu cinsel şiddete uğrayan kadınların her türlü tedavi ve şikâyet sürecinin tek bir merkezden yürütülmesini amaçlıyor Rukiye B., 01 Mart 2010 Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu, Cinsel Şiddetle Mücadele Başkanlığı Kurulması hakkında kanun teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulması için imza kampanyası başlattı. Platform, hazırladığı kanun teklifini 28 Ocak’ta Meclis Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’na sunmuştu. Cinsel Şiddete Karşı Kadın Platformu’nda Türkiye’deki birçok kadın örgütünden, bağımsız kadınlardan, sendikalı ve sivil toplum kuruluşundan kadınlar var. Platform, çoğu zaman görünür olmayan kadına yönelik cinsel şiddet ile mücadele etmek için 2008 yılında kuruldu. Kadına yönelik şiddetin bir kolu da cinsel şiddet. Cinsel şiddet diğerleri kadar görünür değil. Çünkü kadının bedenine yapılan saldırının sorumlusu toplumumuzda yine kadının kendini koruyamaması olarak görülüyor. Cinsel şiddete uğrayan kadınların birçoğu bunu söylemeye utanıyor, dışlanmaktan, yargılanmaktan korkuyor. Ayrıca bunu söylemeye cesareti olanlarsa şikâyetçi olduklarında sürekli bir yana sürükleniyorlar, dahası yine suçlayıcı bakışlarla karşılaşıp yıpranıyorlar.

Cinsel şiddetle mücadele başkanlığı kurulmasını talep eden platform bu yolla cinsel şiddete uğrayan kadınların her türlü tedavi ve şikâyet sürecinin, bu konuda eğitimli sağlık, psikoloji ve hukuk çalışanları aracılığı ile tek bir merkezden yürütülmesini amaçlıyor. Bir başka yanı da mağdurun kendine ön yargıyla yaklaşan insanlarla karşılaşıp yıpranmasını, travma geçirirken hukuki süreç içerisinde koşuşturmasını engel-

lemek. Avrupa, Amerika ve Uzak Doğu’da bu kuruluşa “tecavüz kriz merkezleri” deniyor. Tecavüz kriz merkezlerinin açılması bugün kadının beden sömürüsünü engellemek için büyük bir adım olacaktır. İkinci bir adım ise tecavüz kriz merkezlerinin sadece kadınların değil, seks işçilerinin, erkek ve travestilerin de başvurabilecekleri hiçbir ayrımcılık yapmayan merkezler olmalarıdır.


8

ARKA PLAN

TEKEL işçisi

“Tek bir burjuvanın direncini kırmak için bunca sıkınt başaracaklardır” F. Engels

Fuat Karahan, 3 Mart 2010 Ankara’nın kalbinde, Sakarya caddesinde çadırları ile neredeyse küçük bir komün kuran TEKEL işçileri 78 gündür tüm emekçilere umut oldular. Üstelik sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde mücadele eden emekçilere de moral verdiler. Tam 78 gündür bürokrasinin Ankara’sında başka bir ses vardı: işçi sınıfının sesi. Bu ses neredeyse ülkenin dört bir yanındaki emekçileri, mücadeleleri bir araya getirdi. Buradaki irade ne sendikanın, ne de desteklerine rağmen devrimcilerindir. Bu güzel tabloyu yaratanlar, sadece haklarını korumak için Ankara’ya gelen ve mücadele okulunda her gün daha fazla bilinçlenen TEKEL işçileridir. Moreno yoldaşın dediği gibi, “Her grev kapitalistlere, gerçek efendilerinin kendileri değil, ama işçiler olduğunu hatırlatır. Her grev işçilere umutsuz olmadıklarını yalnız olmadıklarını hatırlatır.” TEKEL işçileri bu mücadele okulundan sınıflarının farkına vararak çıktılar. Sadece öğrenmekle kalmadılar mücadeleleriyle diğer işçilere öğretmen de oldular.

Tek Gıda-İş yönetimi de, işçileri çadırları sökmeye ikna etti. İtiraz edenleri de Sendikal örgütlülüğün kararlarına karşı çıkmakla suçladı. Bu kararı bir olumluluk olarak değerlendiren işçilerin çoğunluğu tam da sendikanın istediği gibi çadırlarını söktüler. Aynı Mengen Barikatından Şemsi Denizer’in sözüyle dönen Zonguldak madencileri gibi… Aynı fabrika işgalini bürokrasinin isteğiyle bırakan SEKA işçileri gibi… Büyük bir mücadeleyi sessizce sonuçlandırdılar. Oysa bu sessiz ve belirsiz gidiş tam da sendikal bürokrasinin ve elbette burjuvazinin istediği gibi bir sonuçtur. Bunun böyle sonuçlanacağı günler öncesinden belliydi. Konuştuğumuz işçilerin büyük bir kısmı Salı günü karar ne olursa olsun döneceklerini açıklıyorlardı. 78 gün evinden ayrı, başka bir şehirde direnen TEKEL işçileri belirsizlikten yorgundular. Her şeye hazırdılar ancak bu belirsizlik onları yormuştu. Sendikalarına güvenleri de kırılmıştı. Ziyaret ettiğimiz TEKEL işçilerinin büyük bir çoğunluğu karar ne olursa olsun 2 Mart’ta çadırlarını sökeceklerini söylüyorlardı. Hatta bir kısmı döneceklerini ve 4C’yi imzalayacaklarını söylüyorlardı. Sen-

TEKEL işçilerin iş güvencesi talebi tüm emekçiler tarafından sahiplenilmeye devam edilmelidir. TEKEL başta olmak üzere tüm direnişlere verdiğimiz destek aslında kendi haklarımız için, kendi geleceğimiz için yaptığımız bir yatırımdır Sadece ekmekleri için geldiler ama tüm emekçilere örnek oldular, sınıfın örgütlü gücünün bütün toplumu nasıl birleştirebileceğini gösterdiler. Örgütlü sınıfın karşısında hiçbir gücün duramayacağını unutanlara bir kez daha hatırlattılar. Berlin duvarının çöküşünden sonra “işçi sınıfı öldü” diyenlere, yeni toplumsal hareketlerin peşinde koşanlara, “biz varız” dediler. Tokat çadırındaki işçi dostumuz şöyle diyordu: “Biz bunları başarabileceğimizi hiç düşünmemiştik. Ekmeğimiz için geldik Ankara’ya. Ne zaman ki polis Abdi İpekçi Parkı’nda bize saldırdı, o gün bu direnişe başladık. Ama bu noktaya gelebileceğimizi hiç düşünmemiştik.” İzmir çadırındaki kadın arkadaşımız ise şöyle diyordu “Sınıf mücadelesinin öncüsü olacağımızı hiç düşünmemiştik. Bugün sadece kendimiz için değil, tüm emekçiler için mücadele ediyoruz. Kim inanırdı ki…” Onlar bu mücadeleyi başardılar. Ankara’nın ortasında bir direniş sokağı oluşturdular. İradeleriyle burjuvalara, sendika bürokratlarına geri adım attırdılar. Emek mücadelesinin meşruluğunu gösterdiler ama aynı zamanda AKP’nin ve tüm burjuva partilerin ikiyüzlülüğünü gösterdiler. Ve ülkede sadece emekçilere değil, daha da önemlisi gençliğe de örnek oldular, umudumuzu yeşerttiler. Sadece Ankara’da değil Türkiye’nin birçok ilinde, ilçesinde onları desteklemek için eylemleri yapıldı. Bu durum elbette burjuvaziyi rahatsız etti, elbette sendikal bürokrasiyi rahatsız etti. Onlar muazzam bir seferberliğin öncüsü oldular. Ama devrimci bir önderliğin olmadığı noktada işçiler sendika bürokratlarına teslim oldular, ya da olmak zorunda kaldılar. Bu nedenle de bu devasa mücadeleyi daha da sıçratma olanağını yitirdik… Danıştay kararı kazanım mı? •2 Mart’ta 4C’ye geçmeleri için verilen süre dolacak olan işçiler, 1 Mart’ta Danıştay’ın verdiği kararla 7 ay daha süre kazandılar. Bu süre mücadelenin gelişmesi için oldukça uzun bir süre. Bu kararın yarattığı olumlu havadan yararlanan

dika öyle etkiliydi ki neredeyse hiçbir işçi çadırları yıkmayacağız diyemiyordu. En direngen görünen Diyarbakır çadırı bile sendikanın işçileri umutsuzluğa ittiğini söylüyordu. İzmir çadırı, çadırı sökeceklerini ancak Türk-iş önünde beklemeye devam edeceklerini söylüyordu. Sendika bürokrasisi görevini başarmış, işçilerin direncini kırmıştı. Sendika işçilere mahkemenin olumlu sonuçlanacağını da söylüyordu. Belli ki birileri kulaklarına bir şey fısıldamıştı… Aynı “bir iki gün içerisinde güzel şeyler olacak” diyen Ankara valisi gibi… Oysa Ankara’daki çadırların sökülerek, geriye dönülmesi bu deneyimin sonuçlandığının da işaretidir. Umarız yanılırız ama aynı kendilerini zincirledikleri fabrikayı terk eden SEKA işçileri gibi, onlar da bir mücadele mevzisini terk ettiler. Her kim ki Danıştay’ın kararını bir zafer olarak gösteriyor ve sendikal bürokrasinin ihanetini örtbas ederek, Ankara’nın boşaltılmasına ses çıkarmıyorsa o kurum veya kişiler işçi sınıfına ihanet etmektedirler. Kazanım, işçilerin taleplerinin kabulüdür, davanın ertelenmesi değil! 4C’ye geçiş sürecinin 7 ay ertelenmesi ve işçilerin de Ankara’yı terk etmesi burjuvaziye toparlanama fırsatı verecektir. Mahkemelere umut bağlayanlar işçileri büyük bir yanlışa sürüklemektedirler. İşte Sinter’deki kardeşlerimizin durumu… Davaları üç ay daha ertelendi. Onlar şimdi Çiçekçi Adliyesi’nin önünde açlık grevindeler. TEKEL İşçisinin Talebi Nedir? • TEKEL işçisi öncelikle güvencesiz çalışmaya karşı durmaktadır. Sanılanın aksine TEKEL işçilerinin öncelikli talebi ücretlerinin korunması değildir. Onlar 4C yerine 4D ile çalışmak yani sürekli (kadrolu) işçi statüsünde olmak istemektedirler. Doğal olarak temel talepleri budur. Bu bağlamda 4D talebinin hükümet tarafından kabul edilmediği her sonuç başarısızlıktır. 4D ise kısmi bir kazanımdır. Ancak4D ile başlayan, aynı zamanda ücretlerin ve elbette örgütlülüğün korunmasını sağlayan bir sonuç başarılı kabul edilebilir..

TEKEL işçilerin iş güvencesi talebi tüm emekçiler tarafından sahiplenilmeye devam edilmelidir. Esenyurt belediyesinde işten atılan arkadaşlarımıza söylediğimiz gibi, aslında TEKEL başta olmak üzere tüm direnişlere verdiğimiz destek aslında kendi haklarımız için, kendi geleceğimiz için yaptığımız bir yatırımdır. O yüzden direnen tüm işçilerin mücadelesi tüm işçi sınıfımızın ve emekçi halkımızın ortak mücadelesidir. 4C yani güvencesiz, esnek çalışma patronlar sınıfının bize layık


ini anlamak

ARKA PLAN

9

tıya katlananlar, tüm burjuvazinin direncini kırmayı da rasyonların almış olduğu grev kararının göstermelik olduğunu, hazırlık yapılmadan girişilecek bir grevin burjuvaziye güven vereceğini, işçi sınıfının ise moralini bozacağını söylemiştik. Yeterli hazırlığı yapmayan, tabanlarını alanlara taşımayan sendikaların böylesi bir grevden kazanım sonuç almak mümkün değildir. Onlara güvenen sosyalistlerin durumu ise ayrı bir yazı konusudur. Konfederasyonlar işçileri susturmak için grev kararı almış, ancak bunun altını dolduracak hiçbir çalışma yapmamıştır. Sonuç elbette başarısızdır. Oysa böylesi bir grevin etkin olması bugünkü mücadelenin seyrini değiştirebildi. Örneğin Hava-İş aldığı kararın arkasında durabilseydi ve Hava trafiğini durdurabilseydi. Örneğin Belediye-,İş Genel-İş, otobüsleri, yolları durdurabilseydi acaba hükümetin eli bu kadar güçlü alabilir miydi? Örnekleri çoğaltabiliriz ancak sendikal bürokrasinin burjuvaziyle karşı karşıya gelmek gibi bir niyeti yoktu, niyeti olan sendikacıların da bunu destekleyecek gücü ve özgüveni yoktu. Bu nedenle herhangi bir hazırlığa da girmedi sendikalar. Temsilciler ve bir dizi öncü işçinin inisiyatifi ile eylem gerçekleşti.(Hava-İş’ten bahsetmişken Frankfurt’ta greve çıkan Lufthansa pilot-

Ankara’da istemiyordu. Ancak işçilerin iradesi baskın geldi ve sendikal bürokrasiye rağmen Ankara’da kaldılar. Bununla da yetinmediler sosyalistlerin ve Ankara emekçilerinin de desteğiyle bir “TEKEL komünü” kurdular. Dayanışmanın ve direnişin güzel örneklerini sundular. Sendikacılarsa onları hep geri göndermeye çalıştı. Baştan savma eylemlerle oyalamaya çalıştı. Komite kurmalarına bile izin vermedi, kurulanların dağılmasına önayak oldu. Pasif eylemlerle işçileri oyaladı, elinden geldiğince mücadelenin yayılmasını engelledi. Bu mücadele bir kez daha göstermiştir ki sendikal bürokrasiler mücadeleci işçiler tarafından devrilmeden, sendikalar yeniden bir mücadele aygıtına dönüştürülmeden mücadelelerin gerçek bir başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu ise sınıf bilinçli işçilerin sendikalarda sabırlı bir mücadelesini gerektirmektedir. Bugün TEKEL’in sonucu ne olursa olsun bu unutulmaması gereken bir derstir. Yarın evlerine dönen TEKEL işçileri ve elbette diğer işçiler sendikal bürokrasilere küfür etmek yerine, sendikalara lanet okumak yerine sendikaları yeniden işçi örgütleri haline getirmeye çalışma-

Her kim ki Danıştay’ın kararını bir zafer olarak gösteriyor ve sendikal bürokrasinin ihanetini örtbas ederek, Ankara’nın boşaltılmasına ses çıkarmıyorsa o kurum veya kişiler işçi sınıfına ihanet etmektedirler. Kazanım, işçilerin taleplerinin kabulüdür, davanın ertelenmesi değil larının grevini kırmak üzere anlaşılan iki hava yolundan birinin Türk Hava Yolları olduğunu hatırlatmak isteriz. Eğer grev ertelenmemiş olsaydı ve Hava-İş üyesi işçiler Lufthansa grevini desteklemek için greve çıksalardı Lufthansa patronları bu kadar rahat olabilirler miydi? Birileri belki onlara “vatan haini” diyecekti ama onlar işçi sınıfının hanesine bir zafer daha yazacaklardı. İşte işçi sınıfının uluslararası örgütlülüğünün önemi!) Grevin ardından gerçekleşen 20 Şubat eylemi de anlamlı bir eylem olmasına rağmen yeterli kitleselliği sağlayamamış, sadece sosyalistlerin ve kısmen bazı sendikaların desteğiyle sınırlı kalmıştır. Tüm bu eksikler mücadelenin seyrini de olumsuz etkilemiştir. Daha önce de birçok kez tekrarladığımız gibi, sınıfın genel örgütlülük ve bilinç düzeyini dikkate almadan atılacak sloganlar, önerilecek eylemler mücadeleyi geriletmektedir. Doğal olarak işçi sınıfının durumunu, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin durumunu doğru kavramadan yapılan tahliller, yanlış sonuçlar doğurmaktadır. Bu anlamda sınıf hareketinde yükseliş analizleri yapanlar, 15-16 Haziran analojileri kuranlar, doğal olarak işçilerin önüne önemli görevler koymakta ve doğal olarak da sürece uygun düşmeyen talep ve sloganları ortaya atmaktadırlar. Daha da kötüsü ortada örgütlü bir devrimci parti varmış gibi davranarak geniş emekçi kitleleri de yanıltmaktadırlar.

gördüğü yeni çalışma düzenidir. TEKEL buna karşı ilk kitlesel direniştir. TEKEL kaybederse burjuvazi hedefine bir adım daha ilerleyecektir. Bu nedenle TEKEL işçilerinin taleplerin arkasında hepimiz durmak zorundayız. Güvencesizliğe, esnekliğe, geleceksizliğe karşı topyekün mücadele etmek zorundayız. Çünkü gasp edilmek istenen hepimizin geleceğidir.

Tek Gıda-İş ve “ikna odaları” • İkna odaları deyimini kullanmamızın nedeni 2 Mart’tan günlerce önce başlayan sendika ve işçiler arasındaki toplantılardır. İl il işçileri toplantıya alan Tek Gıda-İş yöneticileri, işçileri çadırlarını sökmeye ikna etmeye çalışmıştır. İşçilere belirsiz bir tablo sunan sendika, çadırlarını sökeceklerini ancak Ankara’da isteyenlerin beklemeye devam edeceklerini söylemiştir. Sendikaya güvenen işçileri belirsizliğe itmiştir. Bunun sonucunda işçileri gitmeye ikna edebilmiştir.

4 Şubat Grevi başarısız olmuştur • Sendikal konfede-

Aslında sendikal bürokrasi başından beri işçileri

lıdır. Sınıf bilinçli işçiler bu konuda sorumlu davranmalı işçi arkadaşlarına örgütlenmenin önemini anlatmalılar. Ama her zaman da sendikal bürokrasinin ihanetlerine karşı uyanık olmalılar. Sınıf mücadelesi sürüyor, direnişlere omuz verelim • TEKEL mücadelesi kuşkusuz çok önemlidir. Ancak sınıf mücadelesi TEKEL’le sınırlı değildir. Mücadele halen devam etmektedir. Güvencesiz çalışmaya, sendikasızlaştırmaya, hak gasplarına karşı işçiler ülkenin dört bir yanında mücadele etmektedirler. Marmaray’da, Sinter’de, Esenyurt’ta, Sabiha Gökçen’de, Tariş’de, Kent AŞ, Ataşehir belediyesinde, Akkardan’da, İstanbul Büyükşehir itfaiyede, Çemen Tekstil’de, Cano Tekstil’de ve adını burada anmadığımız bir dizi fabrikada direniş ve grevler sürmektedir. Sınıf mücadelesi sadece buralarda değil binlerce fabrikada daha sürmektedir. Ancak işçilerin kendi siyasi partileri olmadığı için mücadeleler de hep güçsüz kalmaktadır. Bunu aşabilmenin yolu devrimci sınıf partilerinin inşasından geçmektedir, ama bu partiyi “ben kurdum ve oldu” ile de inşa etmek mümkün değildir. Öyle olsa zaten haddinden fazla parti var… Böyle bir parti ancak mücadele içinde yani kitle seferberlikleri içinde inşa edilebilir. Dolayısıyla bugün verilen tüm mücadelelerin, aynı zamanda, parti inşasının da ayaklarını, yollarını oluşturduğunu görmeliyiz... Bu amaçla bugün işten atmalar yasaklansın, tüm çalışanlar için iş güvencesi vb. talepler etrafında tüm mücadelenin birleştirilmesini hedeflemek gerekir. Doğal olarak emekçilerin, devrimcilerin, gençliğin görevi bir yandan bu mücadelelerin içerisinde yer almak ve onları geliştirmeye çalışmak ve dahası bu seferberliklerin içerisinde yarının kitle seferberliklerine önderlik edecek bir sınıf partisini inşa etmektir. Partinin inşası sınıf mücadelelerine güç verecektir. İşçileri, sosyalistleri, gençliği enternasyonalist, anti-bürokratik, devrimci bir işçi partisinin inşasında güçlerimizi birleştirmeye çağırıyoruz.


10

ULUSAL SORUN

Çocuk hakları mı, o da ne? Kemal Boran, 27 Şubat 2010 Onları miting alanlarında, gösterilerde, sokaklarda bazen de çocuk parklarında ya da devletin bölünmesine sebep olabilecekleri gerekçesi ile mahkeme salonlarında görebilirsiniz. Onlar Kürt çocukları, onlar her ulusun çocukları gibi çocuk. Tek farkları erken büyümeleri... Çevrelerinden hep baskı ve şiddet gördüler onlar. Her çocuk gibi şiddetin içinde büyümek istemiyorlar. Babaları ve annelerinin de şiddet görmesine tahammülleri yok; ama devlet denilen aygıt onların çocuk olduğunu görmezden gelerek, terörist damgası vurup “Taş atıyorlar” diyerek, onları onlarca yıl ceza ile yargılıyor. Filistin’de İsrail askerlerine taş atan Filistinli çocuklara ise sempati ile yaklaşıyorlar. İçerik olarak Filistinli çocukların yaptığı ile Kürt çocuklarının yaptıkları arasında ne fark var? Elbetteki hiç bir fark yok. Ama oradaki çocukların şiddet görmesine tepki gösteren Başbakan, sıra Kürtlere geldiğinde polisin kolunu kırdığı çocuk hakkında sessiz kalabiliyor. Daha da ileri giderek “Kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yapın” diyerek asker ve polis şiddetini teşvik ederek onaylıyor. Dışarıda ahkâm kesmek kolay ama ya içerde? Kürt çocuklarına karşı şiddet, işkence, onlarca yıl cezaevlerinde süründürmek... Peki, Kürt çocuklarına seçenek var mı? Cezaevlerinde taş attıkları gerekçesi ile 3 bin civarında çocuk var. Bu çocuklar yukarıda da değindiğimiz gibi on yıllarca hapis cezası ile yargılanıyor. Unutmamak gerekir ki çocuk, hakları ile çocuktur. Cezaevleri adeta dolup taşmış durumda. Çocuklar örgüt üyeliğinden yargılanıyor. Küçücük çocukları kocaman adamlarmış gibi yargılıyorlar. Utanmasalar Kürt çocuklarını daha beşikteyken “Suç işleme potansiyelleri var” diyerek topluca zindanlara tıkacaklar. Zaten babalarını ve annelerini türlü bahane-

lerle cezaevlerine tıktılar hatta seçilmiş belediye başkanlarını bile nazilerin yaptığı gibi ellerini plastik kelepçelerle kelepçeleyip sıraya dizerek adeta toplama kampına götürür gibi mahkemelere çıkarıp, cezaevlerine tıktılar. Hani “Dağdan düz ovaya inin, ne derdiniz varsa mec-

Bijî Newroz! Canan Yılmaz, 03 Mart 2010 Newroz Farslar, Kürtler, Zazalar, Afganlar tarafından aslında neredeyse tüm kuzey yarım kürede kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramı olarak bilinir. Baharın ilk günüdür. Bugün güneş ışınları dünyanın her yerinde eşit olarak paylaşılır. Newroz’un tarihî kökenlerine baktığımızda, buzul çağlarının bitmesiyle Indo-Iranlıların yerleşik yaşama geçişini buluruz. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, çiçeklerin açması, hayvanların yavrulaması insanoğlu için büyük bir fırsat ve bir dönüm noktası demektir. Bu dönüm noktası da o günlerden beri şenliklerle kutlanır hale gelmiştir. Böyle tarihin döndüğü özel günler bilhassa Ortadoğu coğrafyasında ezilen halklar, uluslar nezdinde başka başka anlamlar ifade etmiştir. Zor geçen bir kış gibi, savaş, sömürü, baskı altında geçen onlarca yılın ardından; Newroz, ezilenlere güneşin her yere eşit doğacağı umudunu verir. Bu topraklardaysa bugün, Kürt ulusunun ezilmişliğine son vereceği günü temsil etmiştir, Kürt mitolojisinde acımasız, yabancı hükümdar Zahhāk’a karşı tüm ulusun Demirci Kawa sayesinde örgütlenip kurtulması efsanesiyle bilinir. Günler bazen efsanelerini başka şekillerde gerçeklerler, işte Newroz da ona atfedilen tüm efsaneleri aşarak bilhassa 90’ların başında milyonlarca Kürt’ün

mücadelelerini yükseltmesiyle gerçeklenmiş ve Kürtler için bir mücadele günü haline gelmiştir. Ne var ki bir ulusun mücadelesi, kurtuluşu, ancak onu ezenleri korkutmuştur. Bu yüzden Türk ulusunun egemenleri, bir Kürdün ‘Kürdüm’ demesi, kimliğini söylemesi Türklükten bir şey eksiltirmişçesine bir hava yaratarak, Newroz’u, mevcut rejiminin sistematik inkâr ve imha politikalarının daha da şiddetlendiği bir gün haline çevirir. Oysa her fırsatta yinelediğimiz gibi başta Türk burjuvazisi olmak üzere, egemen sınıflar dışında kimse Kürt ulusunun ezilmesinden bir fayda sağlamadığı gibi egemen sınıftan olmayan herkes de bu baskıcı politikalardan nasibini alıyor. Kürtlerin siyasal demokrasi hakkının engellenmesi; ‘terörle mücadele’ denerek Kürt çocukların yaşından büyük hapis cezalarına layık görülmesi, anayasal eşitlikten başlayıp kendi dilinde konuşabilme, eğitim hakkı alabilme hakkına kadar en temel haklarından mahrum edilmeleri, rejimin baskıcı karakterini çok daha fazla güçlendiriyor. Rejimin baskısının artması yalnızca Kürtlere değil, en küçük hakkını arayan kadın erkek herkese yönelik bir şiddetin habercisidir. Bu yüzden bu yıl gerçek baharları getirebilmek için kitlesel olarak, hep beraber, alanlarda olmamız oldukça önemlidir. Yaşasın Newroz Bayramı! Newroz Pîroz Bê!

liste halledin” diyorlar ya, bu nasıl çelişki? Dağdakine siyaset yap de, siyasetle uğraşını da içeriye tık. Çocuklar bu olanların farkında değil mi sanıyorlar? Çocuklara şiddetten arınmış bir hayatı çok görenler ne yazık ki mecliste bizleri yönetiyor. Et kokmasın diye tuzlanır ya tuz kokarsa ne yapmak lazım.


GENÇLİK

11

Formasyon hakkımızı istiyoruz! MSGSÜ’den bir İC okuru, Mart 2010 Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde bir süredir formasyon meselesi gündemimiz durumunda. Mesele şu ki, YÖK eğitim bilimleri olan üniversitelere, öğrencilerine formasyon eğitimi verebilme yetkisi tanıdı. Bu durumda Fen-Edebiyat Fakültesi’ndeki öğrencilerin dershanelerde, özel okullarda ve devlet okullarında öğretmen olarak çalışabilmelerinin yolu açılmış oldu. Eğitim-Sen bu yasaya karşı çıkıyor, eğitim fakültesi mezunlarının beş yıl içinde aldıkları eğitimi Fen-Edebiyat fakültelerinin daha kısa sürede almalarını haksızlık olarak değerlendiriyor. Fakat Fen Edebiyattan mezun olan öğrenciler ya işsiz kalıyor ya da hiç ilgileri olmayan işlerde vasıfsız olarak çalışıyorlar. Dahası yakında tezsiz yüksek lisans kalkacak ve diğer okullardan parayla da olsa bu hakkı alabilmemiz olanaksız olacak. İşsiz kalmak istemeyen bizler, iş bulmamıza ufak da olsa yarar sağlayacak bu eğitimin okulumuzda bir an önce yürürlüğe girmesi için uğraşıyoruz. Bütün iş bizim okulumuzun kadro açmasına kalmış durumdaydı. Bu kapsamda okulumuzda öncelikle geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Toplantıya 40 kişi katıldı. Orada öncelikle dilekçe yazılması ve bunun takip edilmesi kararı çıktı. Dönemin başında dilekçe vermiştik ama işleme konulmamıştı. Dilekçe toplamak için dört gün süreyle okulda masa açtık ve 500 dilekçe toplandı. Dilekçeni elden ver! • Daha sonra 26 Şubat’ta farklı bölümlerden 100 kadar öğrenci dekanlığa giderek dilekçelerimizi verdik. Dekanlığa giderken ıslıklar,

alkışlar dinmedi. “İşsiz mezun olmayacağız” sloganı atıldı. Güvenlik içeri girmemize engel oldu. Fakülte sekreteri bu dilekçelerin anlamsız olduğunu çünkü onların bu işlemleri zaten yürüttüğü söyledi ama kalabalık dağılmadı, herkes dilekçelerini verdi ve sıra numarası istedi. Daha sonra yazı işlerine dilekçelerimizi verdik ama bir nedenle bunların geçersiz olduğunu söyledi. Oysa di-

lekçe yazıldığında onlara uygun olup olmadığı sorulmuştu. Bir süre sonra dilekçelerimizi kabul ettirmeyi başardık ve dekanla görüşmek üzere içeriye üç temsilci arkadaşımız girdi, kadroların bir an önce açılması, mezun arkadaşların mağduriyetlerinin giderilmesi gibi taleplerimizi ilettik. MSGSÜ’deki öğrenciler olarak, daha önce de Beşiktaş iskelesini ve okulumuzu kaçak binalarıyla işgal eden Bahçeşehir Üniversitesi’ne karşı 500 kişilik bir eylem yapmıştık.

Dersimiz direniş, konumuz TEKEL Biz öğrencilerin, işçilere göstereceğimiz her dayanışma, sosyal bir duyarlılığın ifadesi değil, sınıfının yanında yer almanın bir göstergesi olmalıdır Canan Yılmaz, 28 Şubat 2010 Her 100 kişiden 20’sinin işsiz olduğu bir ülkede verilen her türlü hak mücadelesi, öğrencilere, kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğine ve bu karamsar tabloda neler yapılabileceklerine dair fikir vermeye başlıyor. Geçtiğimiz günlerde Mimar Sinan Üniversitesi’nde TEKEL direnişi için düzenlenen söyleşinin afişinde yazdığı gibi: Artık Dersimiz Direniş, Konumuz TEKEL. 12 Eylül’ün ürünü olan YÖK’ün adım adım kırdığı örgütlülük ve üniversitelerde yarattığı apolitik dalga, bugün direnen işçi ve emekçilerin ilmek ilmek ördüğü mücadeleyle kırılmaya başlıyor. Geçtiğimiz yılın son aylarına sınıf hareketliliği açısından, kamu emekçilerinin “toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı” talepleriyle alanlara çıktığı 25 Kasım genel eylemi damgasını vurmuştu. Binlerce öğrenci de öğretmenlerini, okullarında çalışan emekçileri desteklemek amaçlı bu eyleme katılmıştı. Yeni bir yıl ise direnen Esenyurt, TEKEL, itfaiye işçilerinin gündeme düşmesiyle başladı. İnsanca yaşamak için zorlu bir ekmek kavgası, onurlu bir mücadele gerektiğini direnen işçilere yapılan muameleyle daha da kavramış olduk. Bu açıdan, şimdilerde 76 günü geride bırakan TEKEL direnişi başta olmak üzere Marmaray işçilerinin, Esenyurt Belediye işçilerinin meydanlarda açığa çıkan enerjisi ve mücadele azmi, sadece emek hareketi açısından bir moral kaynağı olmakla kalma-

dı, biz öğrencilere de sınıf bilinci aşılayarak, geleceğimize dair bir hayat dersi vermiş oldu. Direnişçi işçiler okullarda ağırlanıyor • Özellikle TEKEL direnişi sürerken, Ankara, Boğaziçi, Galatasaray, Mimar Sinan gibi birçok üniversitede direnişlerin önemini anlamak ve dersler çıkarmak için bizzat işçilerin de katılımıyla paneller, söyleşiler düzenlendi. Birçok okulda TEKEL işçilerinin resimlerinin yer aldığı sergiler açıldı, hatta bu mücadeleyi daha da bilinir, görünür kılmak için okullarda çadırlar dahi kuruldu. Benzer şekilde, 20 Şubat’ta Ankara’ya TEKEL işçileriyle dayanışmaya gelenler genç ve öğrenci ağırlıklı idi. Bu dayanışma eylemine öğrencilerin yoğun katılımının da, direnen işçilerle söyleşilerin iyi bir iş, iyi bir hayat hayallerinin en parlak olduğu üniversitelerde düzenlenişinin de bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz. Süregiden direnişlere gösterilen bu ilginin elbette birçok nedeni var ve bu ilginin niteliği de bir tartışma konusu. Ne var ki, bu süreç, öğrencilerin, bu sistemin kendilerine de parlak bir gelecek vaat etmediğinin farkına varmaya başladıklarının ilk sinyalleridir. Okullarda öğrencilerin kariyer günlerine değil de, TEKEL’e kulak kabartmaya başlaması, bir TEKEL işçisinin deyişiyle “geleceğe işçilerden yana yatırım yapmaya” başlamanın öneminin yeniden kavranmaya başlandığını gösteriyor. Elbette bu kulak kabartma, TEKEL’in “popülari-

tesi” olarak da nitelendirilebilir. Bu doğrudur, bu yüzden meseleyi medyanın yarattığı “acıklı olay” kisvesinden çıkartmak, TEKEL gibi yaşanan birçok sınıf mücadelesi deneyiminin öğrenciler açısından önemine değinmek, bu kavrayışı yaygınlaştırmayı bir görev bilmek gerekiyor. Mücadele eden işçiler hükümetten sadaka istemediği gibi bizden de, bir sosyal yardımlaşma veyahut da sosyal sorumluluk beklemiyorlar. Onlar bizlere işsizliğin, yoksulluğun bu sistemin yapısal sorunu olduğunu ve bu sorunları ancak örgütlü mücadeleyle değiştirebileceğimizi gösteriyorlar. Onlar mücadelelerinin haklılığını, meşruluğunu duyurmak için destek bekliyorlar. Bu yüzden biz öğrencilerin, işçilere göstereceğimiz her dayanışma, sosyal bir duyarlılığın ifadesi değil, sınıfının yanında yer almanın bir göstergesi olmalıdır. “İstediğimizi vermezlerse biz artık Ankara’ya yerleşeceğiz, bir çadır da çocuklarımız için açarız, okul da yaparız nasılsa atanmayan binlerce öğretmen var gelip öğretirler...” Mimar Sinan GSÜ’de Trabzonlu bir TEKEL işçisinin şu sözleri bile aslında çok basit olarak bize bir yol açıyor. Hak nasıl alınır, nasıl mücadele edilir, işçi/işsiz sınıf dayanışmasının gücü neleri değiştirir... Tam da bunun için bugün Tekel direnişine destek vermek, tıpkı Sin-Ter ve Esenyurt direnişlerine verilmesi gerektiği gibi, bir sosyal yardım değil, geleceğimiz için bir yatırım olmuş oluyor.


12

İŞ YERLERİNDEN

Tekstil

Patronlarda ayak oyunu çok

Hizmet

Birileri bizi gözetliyor

İşçi Cephesi’nin 14. sayısında parça başı üretimde çalıştığımdan söz etmiştim ve parça başı üretttiğimiz tekstil ürünlerinin fiyatının indirildiğini, buna itiraz edeceğimizi yazmıştım. Evet, itiraz ettik! Bütün makinacılar bir araya geldik.

Tekel işçisinin kazanımı hepimizin kazanımıdır

Merhaba arkadaşlar, çalıştığım atölyede bugüne kadar mesai saatlerinde patron ve ustabaşı baskısı hissetmemiştik. Çünkü bugüne kadar bizim için belirlenen sayıda üretimi gerçekleştiriyorduk. Fakat üretimini yaptığımız gömleklerin modelleri değişti ve üretimi daha zor olan bu modellerin üretimi eskisi kadar seri olmuyordu. Bu nedenle patronlar son bir aydır, sürekli kendi aralarında üretimi nasıl arttırabiliriz diye konuşuyorlardı. Ama patronlar üretimin düşmesinin nedenini kaytarmamıza bağlıyorlardı. Bir de yurtdışındaki patron da gelen üretim adedini beğenmiyordu. Bu yüzden buradaki patronları arayarak üretimdeki düşüşün nedenini sordu. Bu görüşmeden sonra çözüm olarak atölyeye kameralı ses sistemi kurmaya karar verdiler. Bizim çalışma saatlerinde kaytardığımızı düşündüklerinden dolayı gözetleyerek üretim adedini yükseltmeyi planlıyorlardı. Ve bu plan gecikmeden devreye kondu, atölyeye herkesi gözetleyebilecek şekilde iki adet kamera yerleştirildi. Ben de bunun üzerine işçi arkadaşlara “bunlar kameralı sistemle bizim robot gibi çalışmamızı istiyorlar, bunlara boyun eğmeyelim, eski sistemimize devam edelim aksi takdirde bunların istekleri son bulmaz, sürekli daha fazlasını isterler” dedim. Ben yaklaşık iki yıldır buradayım ve ilk işe girdiğimde bana üretim adetinin en fazla 700 gömlek olması gerektiği söylenmişti sonra bu sayı adetini 1200’e çıkardılar en sonunda da adeti 2000’e çıkardılar. Fakat sonraki dönemde adet sayısı 1800’e düşünce üretimi arttırmak için kameralı ses sistemini kurdular. Görüyoruz ki bu kapitalist sistemde patronların gözü hiçbir zaman doymuyor ve doymayacak da. *****************************************************

Hakkımızı patronun keyfiye bırakmayalım

İki yıldır ücretlerimize zam yapılmadı. Patronların bahanesi ise bildik, “kriz var”. Nasihatları da var, “Çalıştığınıza şükür edin, maaşları zamanında ödüyoruz” gibi… Biz işçiler bu iki yılı daha fazla yoksullaşarak geçirdik. Fabrikada ücret ortalaması asgari ücret ve 700 TL arasında değişiyor. Çıraklar asgari ücretle çalışırken diğer işçilerin ücretleri çalıştıkları makinaya göre değişiyor. Yani hepimiz açlık sınırı altında para alıyoruz. Ocak ayının başından itibaren arkadaşlarla zam konusunu konuşmaya başladık. Bütün tüketim ürünlerine gelen zamlardan, ailemizde ya da çevremizde işten atılanlardan, patronların ücretleri aşağıya çekmelerinden, ücretlerini geç alan yakınlarımızdan bahsediyoruz; ama işyerinde ise herşey yolunda, patronun işleri yoğun. İhracat siparişleri her yıla oranla bu yıl daha da fazla. Böyle olunca da zam beklentimiz artıyor. Şeflerin ağzı sıkı, “Bilmiyoruz, bir açıklama olursa sizin de haberiniz olur” diye cevap veriyorlar. Ay sonuna doğru zammın yüzde on yapılacağı söylendi; ama öyle olmadı, yüzde bir ila üç arasında yapıldı. Çıraklar zamdan yararlanamadı. Verilen zamdan memnun olunmasa da tepki verilmedi. “En azından üç beş kuruş da olsa zam yapıldı” diyen de vardı çünkü... “Bu zam geçen yılın zammı aslında” diyenler de oldu. Fabrikada daha çok bireysel düşünülüyor ve işinden olma korkusu da yaygın; fakat ne olursa olsun bu patronlar bizim emeğimizi çalarak büyüyorlar. Bu gerçek gün gibi ortadadır. Hakkımızı patronların keyfine bırakmamak için birlik olmalıyız. *****************************************************

Birlikte patrona gittik ve ücretlerin düşürülmesini kabul edemeyeceğimizi, bir şeyler yapmasını, bir çözüm bulmasını yoksa işi bırakacağımızı söyledik. Sosyal güvencemiz yok; sigortasız çalışıyoruz. Patron, “Mağaza sahibi ile konuşacağım” dedi. Bize, bir çözüm bulmak için çaba göstereceğini, kendisinin de durumdan rahatsızlık duyduğunu söyledi. Bir hafta kadar zaman geçtikten sonra bizimle mesai bitiminde konuşmak istediğini söyledi. Akşam bekledik ve nihayet patron “Arkadaşlar, mağazanın sahibi ile konuştum. Onu ikna etmem zor oldu ama yine de biraz düzeltme yapmasını sağladım” dedi, yani yüzde 30’luk indirimi yüzde 15’e çektirdiğini, daha fazlasını yapamayacaklarını söyledi. İşçi arkadaşlar durumdan biraz olsun memnun kaldı ve itirazlarını sürdürmediler. Yani hakkımızın bir kısmını iade etmeleri bile bize yetti. Patronlar işçinin ruh halini iyi biliyor. Şundan eminim ki; itirazımızı hesaplamış, yüzde 15’lik indirimi yüzde 30 açıklamış ve bizi yine uyutmuştu. Bizim eksiğimiz durumu hesaplamamamız, böyle bir durumda plan yapmamamız ve hesap hatasına düşmemizdir. Bir dahaki sefere, daha hazırlıklı olarak hareket etme kararına vardık. Eşeğimizi kaybettik sonra da bulduk ama eşeğin semerini ağa yani patron çalmıştı. *****************************************************

Lojistik Müşteri değil işçiyiz İşyerine giriş çıkışımızı bilgisayar üzerinden takip etmek için ve yemek almak için turnikeden geçmemizi sağlayan, işyeri tarafından verilen elektronik kartlar bazen başımıza bela oluyor. Kartları alırken herhangi bir evraka imza atmadık, ama bazı arkadaşların bu kartı kaybetmesinden sonra, bir bedelinin olduğunu anladık. Meğerse bu kart kaybolduğunda 100 dolar işçiden alınıyormuş ve turnikeden geçemediği için yemek yemesi de yasakmış. Yaklaşık iki hafta önce Yeşilköy şubesinde çalışan bir işçi arkadaş kartını kaybetmiş. Sabah işbaşı yapmış. Kartını cihaza okutmadığı için, insan kaynaklarından görevli neden kartını okutmadığını sormuş. Arkadaş da kartını kaybettiğini söylemiş ve çalışmaya devam etmiş. Öğlen yemeğini almak için yemekhaneye gitmiş, turnikenin yanından geçip yemeğini almış, tam oturup yemeğini yiyecekken, yemekhane görevlisi “neden kartını turnikeye okutmadan geçtin, yemek aldın?” diye sormuş. Arkadaş aynı cevabı ona da vermiş ama görevli kartın olmadan yemek yiyemezsin demiş, ve yemekhaneden dışarı çıkarmış. Arkadaş o günü tost yiyerek geçiştirmiş, aynı gün yeni kart çıkartmak için bilgi işlem departmanına başvurmuş ve yeni kartını almış, bilgi işlem görevlisi arkadaşa 100 dolar maaşından kesilecek demiş. Bu olaydan sonra işçi arkadaş hem yemekhaneden atıldığı için hem de kartın paralı olmasını protesto etmek için işyerinden yemek yememe kararı almış. Bu karar yanlış, arkadaşla görüşme imkânım olmadı, ama bu türden sorunlarımızı işçi arkadaşlarımıza anlatıp, onların da desteğini alarak, sorunun ortadan kaldırılmasını istemeliyiz. Sorunları gurur meselesi yapmadan gerçekçi çözümler üreterek başka bir zamanda başka bir arkadaşımızın da başına geleceğini bilmeliyiz.

Geçen hafta çalışırken aynı zamanda kadın arkadaşlardan biriyle sohbet ediyorduk. Tekel işçilerinin 4C’ye karşı direnişi gündemde olduğu için konu hakkında arkadaşımın fikrini merak ettim ve sordum “sen TEKEL işçilerinin direnişi hakkında ne düşünüyorsun” diye. Arkadaşım da “TEKEL işçileri 1500-2000 TL maaş alıyorlar, üstelik çalışmıyorlar da, yattıkları yerden alıyorlar bu parayı. Biz ise 500 TL maaşa akşama kadar durmadan çalışıyoruz ama geçinemiyoruz” dedi. Arkadaşımın bu sözleri bana Başbakan’ın TEKEL işçileriyle ilgili sözlerini anımsattı. Başbakan’ın TEKEL işçilerinin direnişini karalamak için yaptığı politik manevralar sınıf bilinci olmayan arkadaşlarımızın da zihnini bulandırmış anlaşılan. Ben de arkadaşıma şu soruyu sordum; “sen çalışmadığında patron sana yattığın yerden para veriyor mu?” diye. Arkadaşım da “hayır vermiyor” dedi. Bunun üzerine ben de “TEKEL işçilerine de vermiyorlar, onlar çalışıyorlar, üretiyorlar ve aldıkları para onların emeğinin karşılığıdır. TEKEL işçisinin bizden fazla maaş alması bizi rahatsız etmemeli, tüm sahip oldukları hakları kazanılmış haklarıdır. Biz işçiler olarak onların bizim kadar maaş almasını destekleyeceğimize, bizim onlar kadar maaş almamız gerektiğini savunmalıyız. Doğru olan budur, bunun için mücadele etmeliyiz, TEKEL işçisinin kazanımı hepimizin kazanımıdır” dedim. Arkadaşım da konuşmamızdan sonra ikna olmuş olacak ki, “haklısın hepimiz o kadar maaş almalıyız ki geçim sıkıntımız olmasın” dedi. *****************************************************

METAL Kriz bahane talan şahane Merhaba, şubat ayı zam dönemi olmasından dolayı zam oranı merak ediliyordu. Çünkü kriz var bahanesiyle patron geçen sene bir dönem zam yapmadı, diğerini ise yüzde üç ile geçiştirdi. Ancak ilginçtir krizin fabrikaya hiçbir kötü yansımasını görmedik, üretim hiç aksamadan devam etti. Bu nedenle bazı arkadaşlarımız belki bu zam döneminde geçmiş dönemin telafisi yapılır diye beklenti içindeydiler. Fakat hiç de öyle olmadı, belirlenen zam oranı yine yüzde üç oldu. Zam oranının düşük olmasını kriz koşullarına bağlayan patron, kriz çıktığından bu yana kendi ihtiyaçlarına çok yüksek harcamalar yapmaktan geri durmadı. Örnegin, oğluna üç milyon TL değerinde ev aldı, fabrikaya bir kamyon, kendine iki adet toplamda 350 bin TL değerinde lüks araç ve ikinci fabrikasının eksik inşaatını tamamlamaktan da, yan tarafındaki futbol sahası büyüklüğündeki arsayı satın almaktan da geri durmadı. Bunlar yalnızca bizim bildiklerimiz, bu örnekler de gösteriyor ki; bize zam yapmayan patron bu paralarla kendi için gayet hayırlı işler yapıyor. Patron milletinin gözünün doymadığı ve doymayacağı açık, ne kadar susarsak o kadar sömürüleceğimiz de aşikâr. Bu nedenle işçiler olarak gözümüzün önünde meydana gelen bu talana bu adaletsizliğe dur demeliyiz. Sonumuz patronun insafına kalırsa açlıktan ölmek var işin sonunda.


EMEK ATÖLYESİ İşçinin bildirimsiz fesih hakkı Süresi belli olsun veya olmasın; işçi, İş Yasası’nın 24. maddesinde belirtilen koşulların gerçekleşmesi halinde, iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir. İşçiye fesih hakkını veren haller, Yasa’nın 24. maddesinde, şu başlıklar altında toplanmıştır: I. Sağlık sebepleri: a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa. II. Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller vb.: a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa. b) İşveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa. c) İşveren işçiye veya ailesi üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse (...) d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa. e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse (...) III. Zorlayıcı sebepler: İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa. İşçinin bildirimsiz fesih hakkını kullanması işverenin kabulüne bağlı değildir. Yasanın aradığı şartların gerçekleşmesi durumunda işçinin iş sözleşmesini feshettiğine ilişkin irade açıklamasının işverene ulaşmasıyla birlikte sonuçlarını doğurur ve iş sözleşmesi sona erer. İşçinin bildirimsiz fesih yetkisi, işçinin fesih hakkını doğuran olayı öğrendiği günden başlayarak altı işgünü geçtikten ve herhalde fiilin gerçekleşmesinden itibaren bir yıl sonra kullanılamaz. İş sözleşmesini haklı nedenlerle ve bildirimsiz fesheden işçi, diğer yasal şartlar da gerçekleşmişse kıdem tazminatı ve bunun yanı sıra, şartları oluşmuşsa, maddi ve manevi tazminat da isteyebilir. Fakat, bildirimsiz fesih hakkını kullanan işçi, işverenden ayrıca ihbar tazminatı isteyemez.

Karadolap’ta kentsel dönüşüm iptal ama mücadeleye devam Karadolap mahallesinde yapılan, kentsel dönüşüm projesine hayır yürüyüşleri ve basın açıklamalarından sonra, halkın sorununa ne kadar sahip çıktığı ve bundan sonra da işleyişi takip edip birlik ve beraberlik içerisinde sorunlarının takipçisi olacağı ortaya koyuldu. Bu sorunla mücadele için kurulan Mahalle Derneği’nin ilk kongresi yapıldı, çeşitli kurumlar, köy dernekleri ve halkın katıldığı toplantılardan sonra kongre gerçekleşti ve yeni yönetim oluştu. Kentsel dönüşüm projesinin yani 1/5000’lik imar planının iptali için, aynı zamanda Dernek’in öncülüğünde dava açılmıştı. Dava dilekçesi 150 sayfadan oluşuyor ve 10 kişiyi temsil eden üç avukat ilgileniyor. Dava devam ederken de, halktan 832 kişi bireysel olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne projeyle ilgili itiraz dilekçeleri verdi, bu süreç iki aydır devam ediyordu. Mücadele için hem hukuki hem de toplumsal olarak hazırlıklı durumdayız, Dernek’in yeni yönetiminin çağrısıyla düğün salonunda yapılan toplantıya ilgi yoğundu, Mahalle Muhtarı ve iki yönetici süreçle ilgili bilgiler verdiler, şimdiye kadar yapılan mücadelelerin sunucunda en önemli kazanımımızı elde ettik. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin yaptığı toplantıda, mahallemizle ilgili kentsel dönüşüm projesini yani 1/5000’lik planı oy çokluğuyla iptal edildiğini duyurdular, kararın bizler için sevindirici olduğunu ama mücadelenin bitmediğini, bundan sonraki sürecin de zorlu olacağını, tapuların verilmesi için başvuruların yapılacağını ve eğer tapu bedelleri yüksekse bu konuda da davalar açılabileceğini söylediler. Derneğe üye olunmasının bizleri güçlendireceğini, birlikte başka sorunlarımızı da tartışıp, değişik faaliyetler de yapabileceğimizi anlattılar. Karadolap mahallesinde, İşçi Cephesi okurları olarak sürecin başından beri içinde bulunup, toplantılarda söz alıp bilgi alışverişi yaptık ve yapmaya devam edeceğiz. Bu sorun mahallemizle sınırlı değil, İstanbul’da başka mahalleler de aynı sorunla mücadele ediyor ve bu mücadelelerin birleştirilmesi gerekiyor. İC okuru, 28 Şubat 2010

13

BİR KAVRAM

Feminizm nedir? Modern anlamda bir felsefe ve hareket olarak feminizmin kökenlerini, 18. yüzyıl Aydınlanma Dönemi’nde bulmak mümkündür. Özellikle, 18. yüzyılın son çeyreği ve 19. yüzyıl; kadınlar için ilk kez bilimsel toplulukların kurulduğu, Mary Wollstonecraft, John Stuart Mill gibi yazarlar tarafından toplum içindeki kadınlık kategorisinin net bir tanımını yapma gayretiyle, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet üzerine araştırmalar yapıldığı bir dönemdir. Özellikle 19. yüzyılda kadınlara toplumda ikincil bir konum atfedildiğine ve adaletsiz davranıldığına ilişkin inanç arttıkça feminizm örgütlü bir hareket haline gelmeye başlamıştır. Feminist teori, cinsiyetçiliği toplumsal bir egemenlik biçimi olarak değerlendirir ve “toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin” doğasını anlamayı amaçlar, bu sebeple kadının bedeni, kimliği ve emeğini baskı altına alan erkek egemen sisteme karşı mücadele etmeyi benimser. Cinsiyet, biyolojik ve fiziksel özelliklere işaret ederken, toplumsal cinsiyet kadınların ve erkeklerin kendi cinsiyetleri esas alınarak onlara atfedilen sosyal/toplumsal olarak yapılandırılmış rolleri ifade eder. 1970’lere gelindiğinde geliştirilen ve feminist çalışmaların anahtar kavramı olan “toplumsal cinsiyet”i; Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet adlı çalışmasında “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü ile açıklar. Kadınlığın toplumsal, kültürel ve tarihsel bir durum olduğu tespitinin ifadesi olan bu söz, bilhassa bugün kapitalist toplumlarda, toplumsal hayatta ve erkeklerle olan ilişkilerinde özne haline gelemeyen, bir nesne rolü biçilen kadının durumunu niteler. Kadının karşılaştığı bu cinsiyetçi ayrım, kapitalist üretim biçiminin temel bir iç düzenlenişi haline gelirken, erkek egemenliğinin üretilmesinde de önemli bir rol oynar. Feminizm; erkek egemenliğini burjuva ideolojisinin uzantısı ya da eğitim sorunu olarak görmez, hatta bu egemenlik biçiminin erkeklere belli ayrıcalıklar sağladığı, erkeklerin bu ayrıcalık ve çıkarlarından vazgeçmelerinin bireysel bir tercih sorunu olmadığı tespitini yapar. Bu yüzden feministler, erkek-egemenliğine karşı verilen mücadelenin erkeklerden bağımsız verilmesi gerektiğini savunurlar. Bu onlara göre, kadınların mücadelelerinde özne olabilmeleri ve kendi ezilmişliklerinin bilincine varabilmeleri için bir gerekliliktir. Feminizmin içinde tarihsel olarak oldukça birbirinden ayrı yönelimler tanımlamak doğru olacaktır. Temel olarak; liberal feminizm, radikal feminizm, sosyalist feminizm, post-modernist feminizm gibi farklı akımlara ayrılır. Feminist hareket içerisinde sosyalist bir sistemle kadınların kurtuluşunun sağlanabileceğini söyleyen gruplar olduğu gibi; kadının biyolojik ve duygusal olarak erkeğe üstün ve erkeğin “tamamlanmamış kadın” olduğunu savunan daha radikal gruplar da yer almaktadır. Bu yine de feminist hareketin zaman zaman militan bir mücadeleye dönüşerek kadın cinsi için toplumsal, siyasal pek çok kazanım elde ettikleri gerçeğini değiştirmemektedir. Örneğin Büyük Britanya ve ABD’de en uzun süren gelenek, kadınlar için eşit haklar ve fırsatlar elde etmeye yönelmiş; oy hakkı, kürtaj hakkı gibi birçok zafer kazanılmıştır. Tam da bu açıdan burjuva ideolojisi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yönelik militan bir mücadeleden çekindiği için, bugün feminizmi “erkek düşmanlığı” gibi pazarlamaktadır, erkeklerin kadınların kurtuluş mücadelesinde kadınlardan yana taraf olabileceğinden çekindiği için, “yalnızca kadınlar feminist olabilir” gibi algılar yaratarak erkek egemenliğinin yeniden üretimine katkıda bulunmaktadır.


14

ULUSLARARASI

Avrupa işçi sınıfı kazanmak için mücadelelerini birleştirmek zorunda! Yunanistan’da uygulamaya sokulan saldırı planları büyük Avrupa sermayesi tarafından işçi sınıfına açılmış bir sosyal savaş ilanı ve temel hedefi sınıfın son 50 yıl boyunca elde ettiği mevzilerin daha da talan edilmesi sine çıkışını müjdeliyor olsa da, saldırıların hızı ve şiddeti düşünüldüğünde kat edilecek çok mesafe olduğu ortada.

Murat Yakın, 2 Mart 2010 Dünya genelindeki devasa ekonomik kriz olanca şiddetiyle Avrupa’yı sarsmaya devam ediyor. Finansal istikrarsızlık bir türlü durdurulamazken, Avrupa Birliği (AB) ekonomik kurumlarından ve özellikle Fransız ve Alman maliye kuruluşlarından gelen pembe tablolar, artık kimse için tatmin edici değil. Zira devasa kamu borçları, bütçe açıkları ve gerilemek bir yana giderek katlanan işsizlik rakamları, Avrupa’da toplumsal ve politik sonuçlarını daha yeni yeni veriyor. AB tarafından öngörülen ortalama kamu borçluluk seviyesi olan yüzde 3 rakamları, aralarında İspanya, İngiltere, Fransa, İrlanda ve Yunanistan’ın da bulunduğu bir dizi AB üyesi ülkede çoktan aşılmış durumda. Bu rakam son kriz sürecinde yüzde 7,5’lere dek çekilmişti. Ne var ki, söz konusu ülkelerde yüksek kamu borçlarını 2013 tarihine dek öngörülen düzeylere düşürmek, işçi sınıfına darbeler indirmeksizin ve sefaleti yaygınlaştıracak adımlar atılmaksızın mümkün görünmüyor. Krizin patlak vermesinden bugüne dek, kamu fonları, kurtarma paketleriyle devletlerin hazinelerine aktarılmıştı, şimdiki hedef yükü bütünüyle emekçi sınıfların sırtına yıkmak. Gözler Yunanistan’da • Son aylar boyunca Yunanistan’da gündeme oturan kriz aynı zamanda AB’yi gerçekte Fransa ve Almanya’nın yönetmekte olduğunu bir kez daha açıkça ortaya koydu. Yunanistan’ın ekonomik olarak çökme riskiyle nedeniyle başlıca bankaları doğrudan tehdit altına giren Alman hükümeti, şimdi AB çerçevesinde bizzat kendi koyduğu kuralları hiçe sayarak bu ülkeyi ‘kurtarmaya’ soyunmuş durumda. Ama bu ‘dost yardımının’ bir şartı var; Yunan hükümetince işçi sınıfına açıkça bir savaş ilanı olan bir yıkım politikasının hayata geçirilmesi. Avrupa kapitalizmi için Yunanistan, bu yıkım politikalarının aynı zamanda tüm Avrupa düzeyinde uygulanabilmesi doğrultusunda açık bir laboratuar haline getirilecek.

Yunanistan’da uygulamaya sokulan saldırının anahtarı, ücretlerin dondurulması, ikramiyelerin kesilmesi, emeklilik maaşlarının 500 avro kadar düşürülmesi, ortalama emeklilik yaşının iki yıl artırılarak 63’e yükseltilmesi ve doğrudan ve dolaylı vergilerin yükseltilmesi. Yunanistan’da yeni işbaşı yapan sosyalist hükümet, Fransız ve Alman hükümetlerince açıkça tehdit edilmekte, ya bu politikalar ne pahasına olursa olsun hayata geçecek ya da Yunanistan Avro bölgesinden ihraç edilecek. Böylece ülkede Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ekonomiyi kontrol altında tutan Avrupa kapitalizminin kurduğu Duyun-u Umumiye türünden bir ekonomik ve politik vesayet dönemi açılıyor. Grevler Avrupa’ya yayılıyor • Öte yandan, borç kâbusu yaşayan Avrupa’da hükümetlerin aldığı önlemlere karşı tepkiler büyüyor. Gectiğimiz ay, Yunanistan’da yüz binlerce çalışan ikinci kez bir günlük greve gitti. Fransa ile İspanya protestolara sahne olurken, Almanya’da ve İngiltere’de havayolu emekçileri grev sürecine girdi. Bu yeni süreç, işçi sınıfının kaçınılmaz olarak siyaset sahne-

İşgale hayır, Haiti’ye işçi yardımı Atakan Çiftçi, 2 Mart 2010 200 binden fazla insanın yaşamını yitirdiği, 1 milyondan fazla insanın evsiz kaldığı Haiti depreminin üzerinden neredeyse iki ay geçti. Bu süre zarfında, burjuva hükümet ve yardım kuruluşlarının gösterişli yardım vaatlerine rağmen, Haiti halkının yaşam koşullarında henüz bir iyileşme sağlanmış değil. Haiti’nin Birleşmiş Milletler (BM) orduları tarafından kontrol edildiği bir dönemde gerçekleşen depremde, yardımın örgütlenmesinde başı çeken BM büyük bir fiyaskoya imza atmış durumda. Toplanan yardımların çok küçük bir kısmı açlık ve sefalet içindeki yoksul depremzedelere ulaşmışken, BM önceliği hükümetin ve görevlilerinin can güvenliğini sağlamaya, ‘yağmalama’ olaylarının önüne geçmeye vermişti. Bu arada, yardımın örgütlenmesinde çeşitli yolsuzluklar da deşifre olmuştu. Bu esnada, burjuva hükümet ve yardım kuruluşlarından bağımsız, çeşitli ülkelerden işçi ve halk örgütlerinin inisiyatifiyle “Haiti’ye işçi yardımı” seferberliği de başlamış durumda. Bu seferberliğin etkili bir şekilde yürüdüğü ülkelerin başında ise Brezilya geliyor. Sı-

nıf mücadeleci sendika CONLUTAS’ın “İşgale hayır, Haiti’ye işçi yardımı” sloganıyla yürüttüğü kampanyayla, hâlihazırda yaklaşık 104 bin R$* değerinde yardım Haiti halkına ulaştırılmış durumda. Öte yandan, yine sekiz binden fazla kişinin çalıştığı Brezilya’daki General Motors fabrikasında, işyeri komiteleri aracılığıyla aldıkları karar doğrultusunda işçiler, maaşlarının yüzde 1’lik bölümünü bu kampanyaya bağışlamaya karar verdiler. General Motors işçilerinin bu örnek davranışı ise, bölgedeki diğer metal işçileri tarafından da sahiplenilmiş durumda. Böylelikle, bağış yapmayı kabul eden 11 bin işçiden 380 bin R$ toplanması bekleniyor. Toplanan yardımlarsa, emperyalist hükümet ve kuruluşlardan bağımsız olarak, yardımın yoksul Haiti halkına ulaşmasının tek güvenli yolu olarak, doğrudan Haiti’de devrimci işçi örgütü Batay Ouvrière’e gönderiliyor. Sözde solcu Lula hükümeti Haiti’de işgal güçleri bulundururken, Brezilya işçi sınıfının örgütlediği bu kampanya, gerçekten son derece anlamlı. Proletarya enternasyonalizmini ete kemiğe büründüren bu seferberliğin dalga dalga yayılmasını ve işçi sınıfının enternasyonal örgütlenmesine katkı sağlamasını umuyoruz. * 1 Real = 0,8 TL

Yunanistan’da 5 milyonluk işgücünün yarısını temsil eden kamu ve özel sektör çalışanları geçtiğimiz ay hükümetin artan kamu borçları ve bütçe açığıyla başetmek için aldığı kapsamlı kemer sıkma önlemlerini 24 saatlik grevle protesto etti. Grev kapsamında devlet daireleri, kamu sektörü, hastaneler, okullar kapalı kaldı. Toplu taşıma araçları kontak kapattı. Gazetecilerin de greve katılmasıyla 24 saat boyunca hiçbir radyo ve TV kanalında haber bülteni yayınlanmadı. Gazeteler basılmadı. Başkent Atina’da grevin yanı sıra gösteriler ve yürüyüşler yapıldı. Sindagma Meydanı’ndaki mitingler nedeniyle kent merkezi uzun süre ulaşıma kapatıldı. Göstericiler ile güvenlik kordonu oluşturan polis kuvvetleri arasında yer yer çatışmalar yaşandı. Yunan işçileri gösteriler boyunca, Ankara’daki TEKEL işçileriyle dayanışma sloganları attı. Fransa’da ise petrol rafinerilerinde çalışan işçiler greve gitti. Grev nedeniyle ülkede akaryakıt arzı tehlikesi belirdi. İngiliz havayolları şirketi British Airways’te de çalışanlar, iş güvenliği ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle greve gitme kararı aldı. Dünyanın en büyük havayolu şirketlerinden Lufthansa’da pilotların grevi Frankfurt İş Mahkemesi’nin kararıyla ertelendi. 9 Mart’a kadar ertelenen grev bir günde ülke ulaşımını felç etmişti. İçinde bulunduğumuz evrede giderek yaygınlaşan mücadelelerin başarısı, işçi sınıfının kıta düzeyinde eylemleri birleştirmesinden geçiyor. Zira Yunanistan’da uygulamaya sokulan saldırı planları büyük Avrupa sermayesi tarafından işçi sınıfına açılmış bir sosyal savaş ilanı ve temel hedefi sınıfın son 50 yıl boyunca elde ettiği mevzilerin daha da talan edilmesi. O nedenle öncelikli görev, Yunanistan’daki mücadelelerin tüm Avrupa emekçilerince sahiplenilmesi ve ulusal sınırları aşarak yaygınlaştırılmasından geçiyor.


ULUSLARARASI

15

Türkiye-İsrail askeri ilişkilerinde yeni bir adım:

Türkiye’ye satılan Heron casusluk uçakları Batman’da Mezopotamya Sosyal Formu ve Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi, 04 Mart 2009 1980’lerin ortasından itibaren güçlenen ve gün geçtikçe sımsıkı bağlarla örülen Türkiye-İsrail askeri ve ekonomik işbirliğinin yeni bir tezahürü olarak, uzun bir süredir beklenen Heron casusluk uçaklarının ilk teslimatı geçtiğimiz günlerde yapılırken, kalan 4 uçağın teslimatı önümüzdeki aylarda gerçekleşecek. Türkiye-İsrail İşbirliği • Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin tarihi, İsrail Devletinin kuruluşuna kadar uzanır. İsrail Devletinin ilanından birkaç yıl sonra kurulan Türkiye-İsrail-İran istihbarat ilişkileri, İran’da Şah’ın devrilmesiyle beraber Türkiye-İsrail arasında devam etti. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden ve Türkiye’nin lojistik desteğiyle gerçekleşen II. Körfez savaşından sonra ise Türkiye-İsrail ilişkileri askeri, ekonomik ve diplomatik işbirliği ile ivme kazandı. 1996 Şubat ayında, İsrail’in İncirlik ve Konya üsleri ve hava sahalarını kullanmasına izin veren, Türkiye-İsrail ortak askeri tatbikatlarına “Stratejik Güvenlik Diyalog Forumu”na zemin oluşturan ilk aleni anlaşma imzalandı. Aynı yılın Ağustos ayında ise Türkiye Uçak Teknolojisini Geliştirme projesi imzalandı. 1998 yılına gelindiğinde, 80 milyon dolarlık Uçak Füzeleri Geliştirme projesi ve Türkiye’nin yüz K-İ–50 helikopter satın alması ile devam edildi. Doksanlı yıllarda İsrail barış adı altında yaptığı Oslo anlaşmaları sayesinde meşru bir devlet görünümünü kazanmayı başardı. Filistinlilere verilen hiçbir sözü yerine getirmezken İsrail, “barış isteklisi” görüntüsüyle işgali derinleştiren yerleşim bölgelerinin inşasını örttü. Daha da önemlisi, bu anlaşma İsrail’e daha önce kimi ülkelerle gizli bir şekilde yürüttüğü ilişkileri aleni hale getirmek, (kimi Arap ülkeleri dâhil) yeni stratejik ilişkiler ve “normalleştirme politikaları” adı altında ekonomik ilişkiler kurmak için hayati bir fırsat verdi. Hükümetler birbirini takip ederken, Türkiye Cumhuriyeti İsrail’le işbirliğini sürdürdü. Tansu Çiller ve Erbakan hükümetleri döneminde İsrail-Türkiye ilişkileri askeri düzeye taşınırken Ecevit hükümeti döneminde Türkiye, İsrail Hava Kuvvetleri’nin katılımıyla Konya’da Anadolu Kartalı kod adlı tatbikatların ilkini düzenlendi. AKP hükümeti döneminde ise bu ilişkiler, özellikle ekonomik alanda (iki hükümetin neoliberal politikalarına paralel olarak) zirveye ulaşmıştır. Türkiye parlamentosunda, hâlâ varlığını sürdüren Türkiye İsrail Parlamentolararası Dostluk Grubu, 183’ü AKP’li olmak üzere 289 parlamenterin üyeliğiyle AKP hükümetinin ilk yılında oluşturuldu. Diplomatik ilişkilerin güçlülüğüne işaret eden bu Dostluk Grubu’nun arkasında askeri ve ekonomik işbirliğinin gücü gizliydi. Örneğin, Türkiye’nin 2008 yılı ile beraber, İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi yıllık 3 milyar Doları aşmıştır. İsrail İstatistik Bürosu verilerine göre, Türkiye, İsrail’in ticaretinde ilk 10 ülke arasında yer almaktadır. Aynı yılda, Türkiye-İsrail arasındaki askeri ilişkinin parasal boyutu ise 1,8 milyar dolar civarındadır. Türkiye-İsrail askeri ve ekonomik ilişkileri, her iki ülke arasındaki siyasi gerilimlerden faydalanarak ilerlemeye devam ediyor. AKP Milletvekilleri Gazze Refah kapısında taş attığı sırada hükümet yetkilileri Heron uçaklarının gelişine yönelik müzakereleri devam ettiriyordu. Aynı şekilde, İsrail’in yaratmış olduğu “alçak koltuk krizi”nin hemen ardından, Türkiye’de “İsrail’in ılımlı yüzü” olarak nitelendirilen savaş suçlusu İsrail Savunma Bakanı Barak’ın Ankara’ya gelişiyle askeri teknolojinin geliştirilmesi ve ihracatı için yeni anlaşmalar imzalanmıştı. Ortadoğu Halkları Bu İlişkilerin Neresinde? •

ABD’nin destek ve katkılarıyla gelişen ve derinleşen Türkiye-İsrail ilişkileri ABD’nin Ortadoğu üzerindeki hegemonik çıkarları gereği ve ABD’nin politikaları doğrultusunda iniş çıkışlar gösterse de askeri, ekonomik ve diplomatik ortak stratejik hedefler varlığını koruyor. Bu üç ülkenin stratejik ortaklığı, tüm bölge halklarına karşı emperyalist egemenlik politikalarının taşıyıcısı niteliğindedir. Ankara ve Tel Aviv’in tanımlamış olduğu “ortak düşmanlar”ı izlemek üzere başlayan Türkiye-İsrail ilişkileri başlangıçta, tamamıyla istihbarat ilişkileri olarak kurulmuştu. Önceleri ortak düşman Sovyetler Birliği iken seksenlerin ortasından itibaren bu işbirliği, İsrail açısından daha çok İran, Irak, Suriye sınırını kontrol altında tutulması, Türkiye devleti açısından ise, hakları için mücadele eden Kürt halkına karşı inkâr ve imha politikalarına sağladığı lojistik destek nedeniyle önem taşıyordu. Bu iki amaç doğrultusunda İsrail, Türkiye’nin güney sınırını, tel örgüler, mayınlar, geliştirilmiş kontrol kameraları ve uzağı algılama cihazlarına kadar geniş bir teçhizatla donatmıştı. Sonraki süreçte askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin gelişmesiyle Türkiye, İsrail’in Filistin halkına uyguladığı işgal, abluka ve hak tanımazlığı güçlendiren bir kaynak haline geldi. Aynı zamanda, İsrail’in tüm savaş suçlarına rağmen devam eden bu ilişkiler İsrail’in uluslararası alanda meşruluğuna zemin hazırladı. Son dönemde Ortadoğu halklarının ortak mücadele alanını belirleme ve Ortadoğu halklarının bu tür tehlikelere karşı ortak hareket etme alışkanlığını arttırma arayışının örneklerinden birini Mezopotamya Sosyal Forumu oluşturuyor. Ortadoğu’daki ilerici güçlerin katlımı ve desteğiyle gerçekleşen ilk MSF’de, Ortadoğu coğrafyasında, halklarının ortak hedefleri doğrultusunda belli alanlarda hareket birliğinin sağlanması gerektiği vurgulanmıştı. Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, İsrail’in Gazze’ye yönelik büyük saldırısının birinci yıldönümünde Türkiye-İsrail ikili ilişkilerinin kesilmesi hedefiyle bir Boykot kampanyası başlatıldığını ilan etti. Çok sayıda ilerici emek örgütü ve sol yapının bir araya gelmesiyle oluşan ve önümüzdeki dönemde ilerici muhalefet güçlerinin en geniş birliğini sağlamayı hedefleyen Girişim, İsrail saldırganlığına ve bu ülkenin Türkiye ile işbirliğine karşı somut hedefleri olan, sürekli ve etkili bir mücadele çizgisi oluşturmayı hedefliyor. Bu çizgi, özellikle son 20 yılda sıçrama kaydeden askeri-

ekonomik ilişkilerle çıkarlarını bütünleştiren Türkiye ve İsrail egemenleri karşısında Filistin ve Türkiye halklarının çıkar ortaklaşmasından doğan ortak mücadele ihtiyacına da yanıt üretiyor. Heron’lara Karşı Safları Sıklaştıralım! • İsrail’in Filistin direnişine karşı mücadelesi ile Türkiye devletinin Kürt hareketine karşı mücadelesi, aynı denklem içerisinde yer almakta, Kuzey Irak’a yönelik askeri harekâtlarda İsrail’den destek alan Türkiye, İsrail’in direnen Filistin halkına yönelttiği saldırılar karşısında, sözün ötesine geçen somut bir tavır geliştirememektedir. Sözde kalan çıkışlar yapıldığında bile İsrail’in Türkiye’ye karşılık kullandığı “önce kendinize bakın!” ifadesi karşısında Türkiye yanıtsız kalıyor. Türkiye ise Kürt düşmanlığı noktasında Filistin halkı için söylediği tüm sözleri unutuyor. Tıpkı, Gazze’yi vuran pilotların Konya’da eğitildiği gibi İsrail’den alınan Heron savaş uçakları da Kürt halkına yönelik bombaların daha iyi isabet etmesini sağlayacak. Heron uçakları için verilen paranın, İsrail işgaline, inşa edilen utanç duvarına, askeri gücüne ve Filistinlilere sıktığı her kurşuna katkı sağlamasının yanında, “Teröre Karşı Mücadele” adı altında halklara karşı yürütülen saldırganlık noktasında iki ülkenin ortak istihbarat bilgileri için önemli bir kaynak sağlayacaktır. Kürt hareketi ve Türkiye’nin demokratik güçleri uzun zamandır siyasi çözüm arayışında ısrarlıyken, Kürt meselesinin askeri operasyonlarla çözülmesinin imkânsız olduğu artık hükümet yetkilileri tarafından da dile getirilmişken, Filistinlilere atılacak kurşunları finanse etme pahasına Kürt hareketine karşı kullanmak üzere İsrail’den Heron uçaklarının getirilmesini anlamak ve kabul etmek mümkün değil. Türkiye-İsrail ilişkilerinin stratejik boyutuna işaret eden pilotsuz Heron uçakları Ortadoğu coğrafyasında yaşayan bütün halklar için aynı tehlikeleri taşıyorken, buna karşı tepkinin örülmesi gerekliliği ortada. Önümüzdeki dönemlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkacak olan bu ilişkilere dur demek için Ortadoğu’daki tüm güçlerimizi birleştirmek durumundayız. Geçtiğimiz hafta, altısı Batman’da konuşlanmış olan Heron uçaklarına karşı tepkilerin örülmesi için herkesi sorumluluğunu almaya çağırıyoruz. İsrail ile tüm ekonomik, askeri, diplomatik ilişkilerin kesilmesini istiyor ve Heron uçaklarının ülkeye sokulmasının durdurulması ve alınanların iade edilmesi için herkesi sesini yükseltmeye çağırıyoruz.


8 Mart’ın 100. Yılında Yaşasın Kadınların Örgütlü Mücadelesi

Emeğimiz…

Kadın emeği niteliksizdir, kadın emeği vasıfsızdır, kadınlar ‘kadın işleri’nden anlar… Kadınlar geçici çalışır… Kadınlar yuvayı yapar, ve ancak gerektiğinde aile bütçesine destek olur… Nicesi ile sıralayabileceğimiz bu algı ne yalnızca erkek-egemen sistemden kaynaklanır, ne de yalnızca kapitalist sistemin sonucudur. Kadının ezilmişliği sorunu sınıflı toplumlarla, dolayısıyla özel mülkiyetle iç içe geçmiş bir sorundur. Kadın ve erkek arasındaki cinsiyetçi işbölümü toplumsal üretimin ve dolayısıyla ilişkilerin örgütlenmesinin bir parçasıdır. Bu nedenle bugün erkek-egemen sistem ile kapitalist sistemin birbirine eklemlenmiş olduğunu söyleriz. Erkek egemen kapitalist sistem, işçi sınıfı üzerinden sürdürdüğü emek sömürüsünde kadınları iki kat fazla mağdur eder. Kadın emeğini evde görünmez; piyasada ise ikincil kılar; böylece kadının erkeğe tâbiliğinin de maddi koşullarını yaratır. Evde kuşakların yeniden üretimini ve devamlılığını sağlayan kadın için birincil görevdir ev içinde harcadığı emek. Ama bu emek tam da onun kadın olmaktan gelen doğal sorumluluğu/görevi olarak görüldüğünden görünmezleştirilir; görünür olan yalnızca kadın bu sorumlulukları yerine getirmediğinde uğrayabildiği şiddetin bedenindeki izleridir. Diğer yandan, erkek egemen kapitalist sistemin biçimlendirdiği aile yapısı içinde egemen olan bu cinsiyetçi işbölümünün sonucu olarak kadının emeği piyasada da ucuz emek olarak kullanılır.

Bedenimiz…

Erkek-egemen sistemin emeğimiz üzerinde kurduğu kontrol, bedenimizle sürer. 2009’un sadece ilk 7 ayında 953 kadın cinayeti işlenmiştir. Yani 953 kadın, yalnızca kadın oldukları için, bedenleri üzerinde hak gören ve büyük çoğunluğu babaları, ağabeyleri, sevgilileri, kocaları yani sevdikleri olan erkekler tarafından öldürülmüştür. Kıskanıldıkları için… Boşanmak istedikleri için… Erkeğin ‘namus’u oldukları için öldürülmüşlerdir… Buna karşın ise, mahkemeler çoğunlukla “haksız tahrik” kararı vererek, ceza indirimine gitmişlerdir. Görüldüğü gibi, kadın olduğu için öldürülenlerin ve erkek olduğu için o kadın bedeninde hak iddia edenlerin üzerine kurulu bir sistemdir erkek egemen sistem… Ve başta yargı olmak üzere tüm bileşenleri ile kadına yönelik sistematik şiddeti örgütler. Bu yüzden bu erkek ve devlet şiddeti aynı zamanda politiktir de. Bedenlerimiz bu politik şiddetle tahakküm altına alınmaya çalışılır. Diğer yandan, öldürmedikleri noktada tacizle hayatlarımızı sınırlarlar. Bedenlerimizi kendileri için giydirip kendileri için soyarlar.

Kimliğimiz…

Emeğimiz ve bedenimizi tahakküm altına alarak yok etmeye çalıştıkları bunu yapamadıkça da aşağıladıkları ise kimliğimizdir. Kadın bir kadın olarak yoktur, varsa da yalnızca pornografik bir metadır. Öte yandan, ancak analar ve bacılar vardır... Kadın olarak ne kadar aşağılanırsak, erkeklerin anaları ve bacıları olarak o derece kutsanırız. Toplumsal olarak oluşturulan bir kadınlığın rolleridir üstümüze giydirilen. Sistemin ve toplumsal olarak oluşturulan bir egemen erkekliğin çıkarına birer kadın oluruz… Bundan sonrasında biçilmiş ve dikilmiş bir kadın olarak yapmamız gerekenler ve yapmamamız gerekenler vardır… Emeğimizin ve bedenimizin bizim olmaması gibi, kimliğimiz de bizim değildir…

Bizim!

Ancak bizler bu koşullara rıza göstermedik ve göstermeyeceğiz. Bu nedenle yüzyılı aşkın zamandır emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz için erkek egemen kapitalist sisteme karşı mücadele vermekteyiz. Tarihe yayılmış, eşdeğer işe eşit ücret mücadelesi de, kürtaj hakkı mücadelesi de, oy hakkı mücadelesi de, hepsi bu mücadelenin bir bileşenidir. Ve 8 Mart bu mücadelenin bir sembolüdür. Kadının özgürleşmesi mücadelesinin kadının örgütlenmesi ile mümkün olduğunu anlatır tüm 8 Martlar… Çünkü o günün arkasında ortak bir bellek vardır. Kadınların mücadelelerinin gücü ve önemine dair bir bellek… Amerika’dan Avrupa’ya fabrika önlerinde, meydanlarda şekillenen bir bellek. Ve bu bellek 1910’da 2. Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda 8 Mart’ın Uluslararası Kadınlar Günü olarak kabulünden bu yana geçen 100 yılda sürekli yeniden örülmeye devam etmiştir. Amerika’dan Avrupa’dan Ortadoğu’ya Uzakdoğu’ya Afrika’ya kadınların çeşitlenen talepleriyle ortak bir mücadelenin sembolüdür 8 Mart… Kadınız, örgütlüyüz, örgütlüysek güçlüyüz dediğimiz gündür. Yoksulluğa, işsizliğe, sömürüye, baskıya, şiddete hayır dediğimiz gündür… Kadınların özgürleşme mücadelesi için yürüdüğü gündür… Bu nedenle 8 Mart’ın 100. yılında da alanları “Emeğimiz, Bedenimiz ve Kimliğimiz Bizim” diyerek dolduracağız… Yaşasın 8 Mart, Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!

www.iscicephesi.net


15.Mayıs2010pdf