Issuu on Google+

Komünist

Zemin

Kapitalizm ile suç ve çıkar ortaklığı olmayanlar; kapitalizmi yıkıp, özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya kurmak için, devrimci bir Dünya Partisi’nin politik önderliğinde birleşerek

savaşın!

“Barış İstiyorsanız Savaşa Hazır Olun!” (Vegetius Renatus)

Emek Eksenli Yıkıcı Anarşimzden Orta Sınıf Eksenli Sistem Tamircisi Anarşizme

Lenin’e Geri Dönmeye Karşı Lenin’i Tekrarlama

Genel Af Meselesi Üzerine

“Türk Irkı” Yoktur

SAYI

19

ARALIK / OCAK / ŞUBAT 2012 / 2013

2 TL www.komunistzemin.org


Ekim Devrimi’nin Devrimci Mirası Yol Göstermeye Devam Ediyor!

www.komunistzemin.org

Komünist

KOMÜNİST ZEMİN Üç ayda bir yayınlanır

Zemin

Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü:

Yıldız Pınar

Adres: r Zemin Yayıncılık Mehmet Akif Mahallesi Recep Ayan Caddesi No: 26/3 Çekmeköy / İstanbul

www.komunistzemin.org komunistzemin@yahoo.com komunistzemin@gmail.com Baskı: Ceylan Matbaacılık Güven İş Merkezi, B Blok No: 318 Topkapı / İstanbul Sertifika No:23352


İÇİNDEKİLER  "Türk Irkı" Yoktur ...........................................3 Toplumsal Kurtuluşçu Orta Sınıf Eksenli Sistem Tamircisi Anarşizme .................6 Af Meselesi Üzerine....................................... 12 Lenin'e Geri Dönmeye Karşı Lenin'i Tekrarlama?........................................14 Konuk Yazar: Slavoj Žižek Makyavelist İmam..........................................18 Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Yaşananlar: Şeyleri Doğru Adlandırmak............................20 Disiplin Nedir, Ne Değildir?............................24 "Kişiye Özel: Eğer Öldürülürsem…"...............26 Konuk Yazar: Slavoj Žižek Kalkınma Masalı Konuk Yazar: Fikret Başkaya.........................31


SPARTAKİST ÖNDERLERİ KATLEDENLER HÜKÜM SÜRMEYE DEVAM EDİYORLAR!

“Berlin'de düzen hüküm sürüyor!” Sizi budala zaptiyeler! Kum üzerine kurulu sizin “düzeniniz.” Devrim daha yarın olmadan, “zincir şakırtıları içinde yine doğrulacaktır!“ Ve sizleri dehşet içinde bırakıp, trampet sesleri arasında şunu bildirecektir: Vardım, Varım, Varolacağım! (Rosa Luxemburg)


Komünist Zemin

"TÜRK IRKI" YOKTUR Sarı, Kızıl) olduğu iddia edilmeye başlandı ve bu dört maymun türünün temsili resimleri yayınlanmaya başlandı. Buradaki maksat, mevcut eşitsizliğe "doğal" bir gerekçe yaratmaktır. Yani şu mesajı vermektir: "İnsanlar isteseler de eşit olamazlar, zira doğaları buna uygun değildir." Üç yüz yıl boyunca ve her seferinde yeni tezlere dayandırılan ırk olgusunu hiçbir bilimle açıklayabilmek tabii ki mümkün değildir. Zira hiçbir topluluğun kök izini sürebilmek mümkün değildir. Eğer ille de bir kök izi sürülecek olur ise de, hangi topluluğun izi sürülecek olursa olsun, varılacak kök aynı olacaktır. Ve bu kökün anayurdu Afrika'dır. Bu da demektir ki, ırkçılığın ve üstün ırk teorisinin biyolojik bir dayanağı yoktur. Irk ve üstün ırk teorisi tamamen ideolojiktir.

Bu tartışmayı doğru bir zeminde yapabilmek için, evvela ırk olgusunun ne olup, ne olmadığına bir açıklık getirmek gerekmektedir. Aksi taktirde ırk diye bir olgunun olup olmadığını, ırkın ne olup, ne olmadığını anlamak mümkün olmayacağı gibi; ırk ile millet olgusunu da birbirinden ayrıştırabilmek mümkün olmaz. Irk nedir, ne değildir? Irk, antropolojik olmadığı gibi, sosyolojik bir olgu da değildir. Ve insan neslinin gündemine hem bir olgu, hem de bir kavram olarak 300 sene önce girmiştir. Daha eski tarihlerde, örneğin eski Roma'da da "aşağı" olarak görülen ya da "barbar" olarak tanımlanan ve aşağılanan halklar olmuştur ama bu, biyolojik değil, tamamen sınıfsal ve sosyolojik nedenlere dayandırılıyordu. Irklara ilişkin ilk sınıflandırmalardan birini, Alman anatomi ve fizyoloji bilgini Johann Friedrich Blumenbach (17521840) yaptı. Ve kafatası ölçümlerine dayanarak insan türünü beş gruba ayırdı: Kafkasyalı(beyaz ırk), Moğol, Etiyopyalı, Amerika Yerlisi ve Malayalı. Aynı tarihlerde, İsveçli biyolog Carolus Linnaeus (1707-78) ise, deri rengine göre ayırt ettiği dört değişik ırk tanımlaması yaptı. Neredeyse 300 yıl boyunca bu zeminde dünya kadar "bilimsel" tez ortaya konuldu. Bununla da kalınmadı, bu zemin üzerinden kıtalar yağmalandı, jenosidler yapıldı, uygarlıklar yıkılıp, uygarlıklar kuruldu. Irk üzerinden yürütülen bir süreç tüketilip, başka kavramlar ve olgular üzerinden yeni bir süreç örgütlendiğinde ise, bu sefer de, ırk üzerine daha önce yapılan "bilimsel" araştırmaların ve ileri sürülen görüşlerin "bilimsel ve kesin olmadığının anlaşıldığı" ilan edildi. Son yıllarda ise, insanın atası olarak kabul edilen tek bir maymun türü yerine, dört ayrı maymun türü (Siyah, Beyaz,

"Türk Irkı" Diye Bir Irk Var mıdır? Değişik etnik gruplardan gelen, TC vatandaşı olan, Türkçe konuşan ve "Türk Milleti" olarak tanımlanan topluluk bir ırka dayanmaz. Türklüğün bir ırk olduğu ve TC vatandaşlarının tek bir ırka dayandığını ve bunun kaynağının da Orta Asya olduğunu söylemek, Hz. İsa'nın Tanrı tarafından görevlendirilen Cebrail'in Meryem'in rahmine üfürmesi sonucu zuhur ettiğini söylemekten farklı değildir. Bu efsane en çok da Cumhuriyetin ilk yıllarında bir tez haline getirilmek istenmiş, bunun ilk adımlarından biri olarak da, 1930'lu yıllarda, "Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğu" tezi ileri sürülmüş, buna

3


Komünist Zemin

dı. Bu insanlar buharlaşıp uçmadığına göre, karışarak başka insanların bedeninde varlıklarını sürdürmeye devam ettiler demektir. İşte Türkler buradan doğan bir karışımın ürünüdür. Bu karışıma Kafkaslardan ve Balkanlardan gelen göçmenleri ve mübadilleri de ekleyecek olursak, ortaya daha da karışmış bir tablo çıkar. Günümüz insanının Neanderthal insanin genlerini homosaphiens olarak taşıdığı yakın zaman önce ispatlandığına göre, DNA testleriyle Türklerin durumunu tespit etmek hiç zor olmasa gerek. Bugün Türklerinin DNA analizleri yapılsın, Uygur Türkleri ile GEN akrabalıklarının Ermeni, Rum, Kürt, Hitit, Frig ve diğer yerleşik halklarla olan akrabalıklarından daha az olduğu görülecektir.

bağlı olarak da "Güneş-Dil Teorisi" diye bir şey uydurulmuş ve üniversitelerde ders olarak okutulmuştur. Neyse ki, Mustafa Kemal erken ölmüş ve hem bu teze, hem de "Güneş Dil Teorisi" derslerine bir son verilmiştir. Ankara Üniversitesi'nde "Güneş-Dil Teorisi" ile ilgili derslere son verdiğini açıklayan İbrahim Necmi Dilmen, bir efsanenin çöküşünü şu şekilde açıklamıştı: "Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi." Evet, "Güneş-Dil Teorisi" çökmüştü, zira "Güneş" (Atatürk) artık ölmüştü. Ama Türlüğün bir ırk olduğu iddiası sürdürülmeye devam edildi. Bu tez, özellikle de Kürt özgürlük hareketinin yarattığı depremle birlikte çok hırpalanmış olsa da, günümüzde de bir taraftar kitlesine sahip olmaya devam ediyor. Şimdi biz bir an için Türklüğün tarih tezini gerçekmiş gibi kabul edelim ve buradan tartışmaya devam edelim. Ya da şöyle soralım, Artık bir “Türk ırkı"ndan söz edilebilir mi? Eğer böyle bir ırk olsaydı, bugün bu coğrafyada yaşayanların çekik gözlü olması lazımdı. Elbette az sayıda böyle olanlar da vardır, ama çoğunluğu böyle değildir. İddia edildiği gibi "öz Türk ırkı" diye bir şey varsa, bu ırk Türkler Anadolu'ya gelmeden önce nasıl bir şeydi ve şimdi nasıl bir şeydir? diye sormak ve yaşanan tarihsel evrimi incelemek gerekir. Orta Asya Türkleri niye çekik gözlü, karaşın ve köse sakallı iken, şimdinin Türkleri kaba sakallı, pos bıyıklı, sarışın, karaşın veya esmer oldular. Siz hiç doğal bir sarışın veya kumral, kıvırcık saçlı, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur Türkü veya Moğol gördünüz mü? Çünkü Türkler artık özbe öz Orta Asyalı bir topluluk değildir. Türklük ise, okulda anlatılan bir masaldan, bir efsaneden öte bir şey değildir. Bu coğrafyada yaşayan Türkler, bu coğrafyada yaşamış ve halen daha yaşayan halkların kaynaşmışlığının bir ürünüdür. Bu, genetik olarak da, kültür olarak da böyledir. Türkler bu coğrafyaya geldiklerinde bu coğrafyanın yerleşik halkının nüfusu Türklerin neredeyse on katından fazlay-

Aynı şey, Türklerin 'Ceddi" olarak kabul ettiği Osmanlı padişahları ve "Türklerin Atası" Mustafa Kemal için de geçerlidir. Osmanlı padişahlarının ve Mustafa Kemal'in DNA analizleriyle ORTA ASYA Türklüğüyle -Kazak, Özbek, Uygur, Türkmen vd.- bağının araştırılması yapılsın, Osmanlı padişahları ve Mustafa Kemal'in Orta Asyalı Türkülüğü ile akrabalığı ya hiç bulunamayacaktır ya da yüzde 3-4 gibi düşük bir oranda bulunacağı kesindir. Bu nedenle "Türk ırkı" deyip durmaktan artık vazgeçilmelidir. Zira realitede bir "Türk ırkı" yoktur. Bu bakımdan Kazak devlet başkanı Nursultan Nazarbayev'in Süleyman Demirel'e "Biz sizi çekik gözlü ve buğday tenli olarak gönderdik, siz mavi gözlü ve

4


Komünist Zemin

Genellikle insanlar Azericeyle olan yakınlığa bakarak, bütün Orta Asya Cumhuriyeti vatandaşlarıyla anlaşabileceklerini sanmaktadırlar. Oysa bir Azeri ve Uygur’la bile anlaşmak sanıldığı kadar kolay değildir. Türkçeyle bu diller arasında hazırlanmış birçok sözlüğün varlık nedeni budur. Bu diller arasındaki akrabalık çoğu zaman Latin dilleri (Romence, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca, Portekizce …) arasındaki akrabalıktan daha yakın değildir. Hatta bu Latin kökenli diller arasında olduğu gibi bir alfabe birliği bile yoktur. Aynı dil ailesinden olmak dil birliği anlamına gelmiyor, bu nedenle bir Türkofoni projesi bile ortaya çıkamıyor, sadece değişik Orta Asya Cumhuriyetinden gelen çocuklar halk oyunları oynuyorlar büyüklerin denetiminde.

beyaz tenli olarak geri geldiniz" demesi oldukça manidardır. Sabahattin Eyüboğlu ise şöyle anlatıyordu bu harmanlaşmayı: “Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. Paganmışız bir zaman, sonra Hıristiyan olmuşuz, sonra Müslüman. Tapınakları kuran da bu halkmış, kiliseleri de, camileri de. Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz, karanlık kervansarayları da. Kâh bozkıra çalmışız, kâh mavi denize. Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımıza çökmüş. Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz.” (Sabahattin Eyüboğlu, Sanat Üzerine Denemeler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1974, s.9.)

Orta Asya Cumhuriyetlerine karşı beslenen umutlar tamamen hayal dünyasının ve bu hayal dünyasının arzularının dışa vurumundan başka bir şey değildir. Tabii buna, Türkler açısından artık Türklükle eş anlamlı olarak algılanan dini tercihleri de katmak gerekiyor, yoksa, Türkçeleri Anadolu Türkçesine bir çok Müslüman Orta Asya Cumhuriyeti halkından görece daha yakın olduğu halde, Gagavuz Türkleri Hıristiyan oldukları için dışlanmazdı.

Türklerin Dili Üzerine Birkaç Söz Türklerin konuştuğu dilin Orta Asya halklarının konuştuğu diller ile dilsel yakınlığı sanıldığı kadar yakın değildir. Bugün internet üzerinden veya TV kanalları üzerinden Orta Asya “Türk” Cumhuriyetlerini ve diğer Türkofon halkları izleyin, dinleyin; çoğunun Anadolu Türkçesiyle akrabalığını düşünmek bile kolay değildir. Hatta bazılarıyla bu akrabalığı sadece dilbilimcileri söyleyebilir.

5


Komünist Zemin

 

Toplumsal Kurtuluşçu ve Emek Eksenli Yıkıcı Anarşizmden Orta Sınıf Eksenli Sistem Tamircisi Anarşizme "Anarşizm paradokstan ilham alan ve paradoksla dolu bir inanç sistemidir." (George Woodcock)

Açıklayıcı not: şikliktir. Bir başka deyişle, toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli yıkıcı Anarşizmden, orta sınıf eksenli sistem tamircisi Anarşizme geçiştir.

Bir toplum hali olarak anarşinin tarihi oldukça eskiye dayansa da, bizim bu yazı kapsamında tartışma konusu yaptığımız, bir toplum hali olarak anarşizm değildir. Bizim burada tartışma konusu yaptığımız, Anarşizmin kendisi de değildir. Zira anarşizmi tartışabilmek için, evvela Anarşizmin tanımını yapmak gerekir ki, bu da pek mümkün değildir. Zira Anarşizm, örneğin Marksizm gibi bütünlüklü bir kuram ya da kuramsal sistem değildir. Bundan dolayıdır ki hiç bir Anarşist kuramcı bütünlüklü bir kuramsal sistem sunmamıştır. Anarşizmin bütün sektörleri, gönüllü işbirliği, devlet ve otorite karşıtlığı, bireyi merkez edinmek vs. gibi ortaklıklara sahiptir; ama bu ortaklıklar, Anarşizmin monolitik bir kuram ve kuramsal bir sistem olduğunu ortaya koymaz. Çünkü Anarşizmin doğası, monolitik bir sistem sunmayı reddeder; dahası Anarşizm tam da budur. Anarşizmin bu karmaşık yapısı, Anarşizmin kendisini tartışmak isteyeni de bir açmaza sürüklemektedir. Ama, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bizim tartışacağımız şey bu değildir. Bizim burada tartışacağımız şey, Anarşizmin ne derece gerçekçi ve geçerli olduğu da değildir. Bizim burada tartışacağımız şey, Anarşizm olmadığı gibi, Anarşizm üzerinden kendisini ifade eden bireyci, Tolstoycu ya da kolektivist Anarşizm de değildir. Bizim burada tartışacağımız şey, toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli yıkıcı Anarşizmin uğramış olduğu yapısal deği-

Toplumsal Kurtuluşçu ve Emek Eksenli Anarşizmin Doğuşu Bir toplum hali, bir fikriyat, bir ütopya ve önerme olarak Anarşizmin tarihçesi daha eskilere dayansa da, emek eksenli bir toplumsal kurtuluş projesi ve ortakçılık fikri olarak Anarşizmin tarih sahnesine çıkışı, ABD, İngiltere, Fransa gibi Batılı ülkelerde örgütlü işçi hareketlerinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte olmuştur. 18. yüzyıl itibariyle, özellikle de İngiltere ve Fransa'da ortaya çıkan işçi hareketleriyle birlikte Anarşizm de vücut bulmaya başlar; ama bu dönem Anarşizmine damgasını vuran, Anarşizan özellikler taşıyan Mutualizm'dir. Mutualizm, siyasal anlamda Anarşizm değildir ama Anarşizan özellikler taşır; PierreJoseph Proudhon üzerinden Anarşist bir özellik kazanır. 18. yüzyılda işçi sınıfı saflarında Anarşist fikirlerin varlığından söz etmek mümkün olmasa da, işçilerin pratik davranışları Anarşizan özellikler taşır. 18. yüzyıl, işçi sınıfı açısından tam bir travmalar yüzyılıdır.

6   


Komünist Zemin

  İşçi sınıfı ise adeta bir fiziki varoluş savaşı vermektedir; Marks'ın deyimiyle işçi sınıfının henüz "Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur." İşçi sınıfının içinde olduğu bu yıkıcı durum, onu, yıkıcı reaksiyonlar göstermeye yatkın hale getirmektedir. Toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşizmin siyasal bir hareket olarak tarih sahnesine çıkması bu döneme denk gelir. Ve bu hareket kendisini "Anarşist Komünizm" olarak tarif eder. Hareketin hem kuramcısı, hem de kurucusu Bakunin'dir. Toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşist hareket, 19. yüzyılda ortaya çıkan koşullarda yalnızca tarih sahnesine çıkmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfı saflarında ciddi bir taban da bulur. Anarşizmin 19. yüzyılda işçi sınıfı saflar��nda önemli bir etki yapmasının, sosyalist harekete nazaran daha fazla rağbet görmesinin nedeni, işçi sınıfının (bu dönemde işçi sınıfı denilince akla gelen esas olarak Batı Avrupa ve ABD işçi sınıfıdır; zira klasik anlamda işçi sınıfı dünyanın diğer kalan coğrafyalarında henüz bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkmamıştır) o günkü yaşam koşullarının kendi yaşamlarının yıkımı olmasına bağlı olarak işçi sınıfının da yıkıcı bir kültüre sahip olmasındandır. Dolayısıyla da bu durum, Anarşizmin yıkıcı karakteriyle o günün işçi sınıfının arasında daha yakın bir bağın kurulabilmesine olanak ve zemin sağlamıştır. İşçi sınıfı kendi tarihinin ilk sınıf bilinçli ve doğrudan sistemi karşısına alan örgütlülüğüne, Anarşist hareketin müdahalesiyle sahip olmuştur. Anarşist hareketin işçi sınıfı tarafından bu derece kabul görmesi ise, Anarşist hareketin emek ve sınıf eksenli bir duruşa sahip olmasında önemli rol oynamıştır. Zira bu tarihe kadar bilinen Anarşizmler emek ve sınıf eksenli olmadığı gibi, ya toplumsal kurtuluşu hedeflememektedir, ya doğrudan özel mülkiyeti reddetmemektedir ya da birey merkezlidir.

Pastoral bir hayattan koparılarak şehirlere getirilip işçileştirilen ve makinenin bir parçası olmaktan ibaret olan şehir yaşamının dayatılması ile yaşamları kıskaç altına alınan bu topluluklar arasında bu yeni yaşam tarzına uyum gösterememekten kaynaklı olarak iki ayrı tepki, iki ayrı davranış biçimi belirir. Bu davranış biçimlerinden biri alkol ve afyon tüketimi ve intihara sürüklenmek iken, diğeri ise reaksiyoner davranış ve çoğu zaman Anarşizan(yıkıcı) tavırlardır. O günün işçi sınıfı içinde bu yıkıcı davranışların en kristalize olmuş örneği ise makine kırıcıları hareketidir(Ludist Hareket). 19. yüzyıla gelindiğinde işçi sınıfının burjuvaziye karşı vermiş olduğu mücadele daha da şiddetli bir hal alır.

19. yüzyıl, meydan muharebelerinin ve makine kırıcılığının tavan yaptığı bir yüzyıl olur. 19. yüzyıl kapitalizminin kontrol ettiği zenginlik ve egemeni olduğu pazar henüz sınırlıdır, dolayısıyla da proleterleşmeye zorladığı kitleleri doyurabilecek bir güce sahip değildir. Bu da hem burjuvazi açısından, hem de işçi sınıfı açısından kısasa kısas bir mücadele anlamına gelmektedir. Burjuvazi, elinde tuttuğu zenginliği paylaşmaya yanaşmamaktadır, daha doğrusu elinde tuttuğu zenginliği kısmen paylaşarak işçi sınıfını merkeze çekebilecek ekonomik güce henüz sahip değildir.

7   


Komünist Zemin

  Bunun nedeni, hem burjuvazi işçi sınıfını sisteme entegre etmesi gerektiği yönünde bir reflekse(akıla) sahip değildi, hem de ekonomik olarak bu derece bir zenginlik biriktirememişti. Ama zamanla durum değişti. Daha doğrusu burjuvazi bu değişikliği yapmakla yüz yüze kaldı. 20. yüzyılın başlarında sınıf çatışması öyle bir hal aldı ki, bu çatışmanın şiddeti ve yaratmış olduğu tehdit, istemediği halde ya da istemediği bir zamanda burjuvaziyi strateji değişikliğine götürdü. Zira söz konusu olan tehdit, yalnızca işçi sınıfının sıkça yaptığı grevler ve gösterilerden ibaret değildi. Söz konusu olan, Rusya'daki Ekim Devrimi ve bunun dünya genelinde yaratmış olduğu etkiydi. Öyle ki, burjuvazi, kendi tarihi boyunca ilk kez tarih sahnesinden silinmek tehdidiyle yüz yüze kalmıştı. 20. yüzyılın başlarında burjuvazi küçümsenmeyecek bir zenginliği Batı'ya toplamıştı ama buna ve Batı'nın iç sınırlarında işçi sınıfının yaratmış olduğu aşağıdan tazyike rağmen burjuvazinin elinde topladığı zenginliği paylaşmak gibi bir derdi yoktu. Ne vakit ki 1917 Ekim Devrimi patladı, işte o vakit burjuvazi de stratejisinde köklü bir değişikliğe gitmek zorunda kaldı. Burjuvazinin strateji değişikliği yaygınlaştıkça, Batı işçi sınıfı da buna bağlı olarak merkezle diyalog kurmaya başladı; işçi sınıfının burjuvaziyle diyalogu geliştikçe de Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki etkisi hızla azalmaya başladı. Bu bakımdan 1917 Ekim Devrimi, yalnızca Komünist hareket ve işçi sınıfı açısından değil, aynı zamanda burjuvazi açısından da bir dönüm noktası olmuştur. Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki gücünün azalmasına bağlı olarak sosyalist hareketin gücü artış gösterdi. 20. yüzyılın ilk yarısında İspanya'da, bir ölçüde de Yunanistan, Arjantin, Uruguay ve Brezilya'da Anarşizmin etkisi devam etti.

19. yüzyıldan başlayarak, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki gücü gittikçe azalsa da devam etmiştir. Toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşizmin son kez ve bir kitle hareketi olarak tarih sahnesine çıkması, İspanya İç Savaşı'nda oldu. 1939'da Franco güçlerinin Anarşizmin kalesi olan Barcelona'ya neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan girmesi, hem en son Anarşist başkaldırının, hem de toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşizmin sonu oldu. Bakunin'in 1860'larda temellerini attığı Anarşizm, 1939 senesindeki İspanya yenilgisiyle birlikte tarih sahnesinden çekilmiş oldu.

İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonra ise, Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki etkisi neredeyse tamamen ortadan kalkmış ve Anarşizm emek ve sınıf eksenli bir hareket olmaktan hızla uzaklaşarak, orta sınıf eksenli, reaksiyoner ve sistem tamircisi bir çizgiye bağlanmıştır. Emek Eksenli Anarşizmdeki Eksen Kaymasının Nedenleri Üzerine Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Anarşist hareketin geçmişte işçi sınıfı saflarında yaygın bir güç olabilmiş olmasının en önemli nedeni, burjuvazinin işçi sınıfını sisteme entegre etmek yönünde bir stratejiye değil, işçi sınıfını fiziki güçle baskı altına almak yönünde bir yöntem ve stratejiye sahip olmasıydı.

8   


Komünist Zemin

  büyük bir etki yapabilmesi mümkün değildi; zira bunun koşulları mevcut değildi. Marksizm'in işçi sınıfı saflarında hayat bulabilmesi için, 19. yüzyılın son çeyreğini beklemek gerekecekti. Öyle de oldu. Ne vakit ki işçi sınıfı daha derli toplu, daha geniş bir güç olarak tarih sahnesinde yer almaya başladı, ne vakit ki burjuvazi işçi sınıfının mücadelesi karşısında geri adım atıp, kimi tavizler vermeye başladı, buna bağlı olarak Marksizm'in de işçi sınıfı saflarındaki etkisi artmaya başladı.

İkinci Emperyalist savaş sonrası dönemde ise Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki etkisi neredeyse tamamen son buldu. Anarşizmin Etkisi Azaldıkça, Sosyalist Hareketin Etkisinin Artmasının Nedenleri Üzerine Bunun en önemli nedeni 1917 Ekim Devrimi idi. Ama tabii ki tek neden bu değildi. 1917 Ekim Devrimi, Marks'ın toplumsal kurtuluş önermesinin vücut bulması demekti ve bu, Marks'ın önermesini ütopik olmaktan çıkarıp, elle tutulur hale getiren bir olaydı. Dolayısıyla da bu, işçi sınıfı açısından hem heyecan uyandıran, hem de ulaşılması mümkün olan bir durumdu. Bu nokta çok önemli olsa da, en az bunun kadar önemli olan bir başka nokta ise, Marksizm'deki ilerlemeci ve reformcu yandır. 19. yüzyıl boyunca Anarşizm oldukça toptancı ve yıkıcı bir stratejiye sahipken, Marksizm, ilerlemeci ve reformcu bir stratejiye sahipti. Tam da bu nedenden dolayıdır ki burjuvazinin işçi sınıfıyla olan ilişkisinde uzlaşmaz bir stratejiye sahip olduğu koşullarda Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki etkisi de büyük olmuştur. Anarşizmin yıkıcı ve toptancı anlayışının tersine Marksizm, "sosyalizmin maddi koşullarını hazırlıyor" anlayışından hareketle yer yer burjuvazinin önünün açılmasından, desteklenmesinden yana bir stratejiye sahipti. Bunun da ötesinde Marksizm, işçi sınıfının büyümesi, gelişmesi ve siyasetin öznesi olabilmesini, onun koşullarının düzeltilmesine bağlı olarak ele alan bir anlayışa sahipti. Hal böyle olunca da, 19. yüzyıl koşullarında Marksizm'in işçi sınıfı saflarında

Burjuvazi reformlar yapmak zorunda kaldıkça, buna paralel olarak Anarşizmin işçi sınıfı saflarındaki etkisi azaldı, Marksizm'in etkisi arttı. Bu paralellik Marksizm'in devrimci özünden gittikçe uzaklaşması gibi bir sonuca yol açsa da, durum bu merkezde gelişti. Bu gelişme 1917 Ekim Devrimi'ne kadar devam etti. 1917 Ekim Devrimi, yalnızca işçi sınıfının tarihte ilk kez iktidar olması bakımından değil, aynı zamanda Marksizm'in, bu kez devrimci bir temel üzerinde yeniden inşasının da tarihi olması bakımından tarihi bir öneme sahiptir. Ama ne var ki bu devrimci kırılma kalıcı değil, geçiciydi. 1917 Ekim Devrimi'nin yaratmış oldu devrimci alt üst oluş, kısa bir süre sonra boğulmuş ve Marksizm, 1917 Ekim Devrimi öncesi eksene yeniden hapsedilmiştir. Marksizm'in ilerlemeci ve reformcu bir eksene hapsedilmesi, beraberinde Anarşizmin güçlenmesi gibi bir sonuca yol açmamıştır. Zira burjuvazinin artık işçi sınıfıyla kurduğu ilişki farklı bir stratejiye dayanıyordu. Özellikle Batı Avrupa ve ABD'de burjuvazinin işçi sınıfıyla kurduğu bağ, onu merkeze/sistem içine çekmek ve böylece kendi suç ortağı haline getirmeye dönük olan yeni bir stratejiden hareket etmek olmuştur. Bu da, Marksizm adına davranan ve Marksizm'i 1917 Ekim Devrimi öncesi eksene çekerek onu orada hapseden anlayışın işçi sınıfı saflarında etkisini artırmaya devam ettiren bir faktör olmuştur.

9   


Komünist Zemin

  Zenginlik Batılı ülkelerde toplandıkça, burjuvazi Batı işçi sınıfına daha fazla ayrıcalık tanımış, Batı işçi sınıfı zenginlikten daha fazla faydalandıkça, yıkıcı hareketlerle olan alakasını hızlı bir biçimde kesmiştir. Ama bu gelişmenin aksine, Batı işçi sınıfının Marksizm'in yerine kendi gücünü ikame etmiş olan hareketlerle olan bağı artmaya devam etmiştir. Zira bu hareket, işçi sınıfı için daha fazla pay isteyen bir siyasete sahipti ve bu, işçi sınıfının bu tür hareketlere olan ilgisini kamçılayan bir etkiye sahipti. Emek Eksenli Anarşizm İçin Bir Dönüm Noktası Olarak İspanya Devrimi Kaybedilmiş İspanya Devrimi, bir siyasal hareket ve bir toplum projesi olarak bir dönüm noktası girişim olma özelliğine sahiptir. Paris Komünü'nü saymazsak(Paris Kümünü Anarşizan özellikler taşısa da, siyasal Anarşizme mal edilemez), Anarşist hareket, daha önceki dönemlerde Ukrayna ve Kronstadt'da kendi siyasal projesini hayata geçirmeye çalışmıştı. Ama bunların hiç biri kaybedilmiş İspanya Devrimi'nin etkisine sahip olmadığından, Anarşist hareket üzerinde kaybedilmiş İspanya Devrimi'nin yarattığı etkiye sahip olmamıştır. Kaybedilmiş İspanya Devrimi, Anarşizmin gerçek hayat karşısında nasıl da bir eksen kaymasına uğradığının görülmesi bakımından (Anarşizm, anti merkeziyetçilik, anti otoriter yaklaşım, düzenli ordunun yerine gönüllü milis anlayışı, disiplinin reddi ve daha bir çok ilkesel yaklaşımını iç savaş boyunca reddetmek zorunda kalmıştır.) tarihi bir öneme sahiptir. Anarşizm, İspanya Devrimi'nin kaybedilmesinin ardından bir daha etkili bir siyasal hareket olarak tarih sahnesine çıkamamıştır. Kaybedilmiş İspanya Devrimi, aynı zamanda emek merkezli Anarşist hareketin de bu zeminden kopmasına neden olmuştur.

Tabii ki İspanya yenilgisinden sonra da Anarşist hareketin emek eksenli faaliyetleri olmuştur, ama bunun ne 18. ve 19. yüzyıl Anarşizmi ile, ne de 20 yüzyılın ilk yarısına kadar devam etmiş Anarşist hareket ile bir ortaklığı yoktur. II. Emperyalist Dünya Savaşı Sonrası Dönem Bu dönem Anarşist hareketin suskunluk dönemidir. Ve bu suskunluk 1960'lı yılların sonuna kadar devam etmiştir. 68 Hareketi olarak adlandırılan, esas olarak da Batı Avrupa ve ABD'de etkili olan yeni yükseliş, Anarşizmin de yeniden tarih sahnesine dönmesinin yolunu açmıştır. Bu yeni hareket, Bakunin ile başlayıp, İspanya Devrimi'nde billurlaşmış olan emek eksenli ve toplumsal kurtuluşçu Anarşizmi referans olarak kabul etmiş olsa da, bu gelenekle bir bağa sahip değildir. Zira bu yeni hareket, emek eksenli ve toplumsal kurtuluşçu bir harekete dayanmaktan çok, birey merkezli ve sistem tamircisi bir hareket olma özelliğine sahiptir. Zaten 68 Hareketi'nin karakteristik özelliği de buna uygun idi.

68 Hareketi, bir bakıma şimdilerde oldukça popüler olan ve "Başka bir dünya mümkün!" parolasıyla tarih sahnesine çıkmış olan, kapitalizmi terbiye etmeye dönük reformcu bir hareket olma özelliğine sahiptir. Dolayısıyla 68 Hareketi, hem sosyalist hareket, hem de Anarşist hareket üzerinde ciddi tahribatlara sahip

10   


Komünist Zemin

  olmuştur. Zira, özellikle 68 Hareketi ile birlikte devrim mücadelesi yerini "Anti emperyalist, anti faşist, anti militer" mücadeleye bırakmıştır. Bu süreç 80'li yılların sonuna kadar bir biçimde devam etmiştir. 1989'da Doğu Bloku'nun çöküşüyle birlikte, bu kez de anarşist hareket esas olarak sistemin yaptıklarına muhalefet eden bir harekete dönüşmüştür. Genel olarak sosyalist harekete sirayet etmiş olan sistem tamirciliği, 90'lı yıllar itibariyle Anarşist harekete de sirayet etmiştir. Gelinen aşamada, özellikle Doğu Bloku'nın çökmesiyle birlikte nasıl ki Troçkist hareketle Stalinist hareket, aralarındaki ideolojik ve teorik uçurumlara rağmen politik duruşları itibari ile aynılaşmış iseler; aynı şekilde Anarşist hareket de, bütün tarihsel ve düşünsel farklılıklarına rağmen, hayat karşısındaki duruşu itibariyle sendikal solun bilumum sektörleriyle aynılaşmıştır.

Günümüz Anarşist hareketi, daha fazla ücret, parasız eğitim, herkese geçineceği kadar paranın garanti altına alınması, ça-

lışanların mevcut sahip olduklarının savunulması, barış vb. gibi talepleri ileri sürmekte ve bu vb. gibi talepler için sokağa çıkmaktadır. Esasında bu talepler, bırakalım solu bir yana, sendikal hareketin savunması gereken taleplerdir. Ama ne yazık ki sosyalist sol gibi, Anarşist hareket de sistemin imhasına endeksli bir mücadele perspektifinden vazgeçerek, sistemin dışına itilmiş olanların merkeze entegrasyonu ve sistemin tamirine endeksli bir perspektifle hareket etmeye başlamıştır. Esasında toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşizm, fiilen 1939 İspanya İç Savaşı'nın sonunda yalnızca İspanya'da değil, bütün dünyada yenilmiş ve ortadan silinmiştir. İkinci emperyalist dünya savaşından sonra ortaya çıkan, 1960'lardan sonra birçok toplumsal hareket içinde yeniden ortaya çıkan ve bugün de bir biçimde varlık gösteren Anarşist hareketin, temelleri Birinci Enternasyonal sürecinde Bakunin tarafından atılan, İspanya'da ete kemiğe bürünen Anarşist hareketle bir akrabalığı olsa da, yapısal olarak bir yakınlığı yoktur. Zira söz konusu olan, toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli bir hareket değil, sistem tamircisi ve orta sınıf orijinli bir harekettir. Bir analoji yapacak olursak, günümüzdeki sosyalist hareket ne ölçüde Bolşevik geleneğe bağlıysa, günümüzdeki anarşist hareketler de o derece toplumsal kurtuluşçu ve emek eksenli Anarşizme bağlıdır.

11   


Komünist Zemin

 

Af Meselesi Üzerine Af meselesini ya da affın ne olup ne olmadığını doğru kavrayabilmek için, öncelikle suçun ne olup ne olmadığının tanımlanması ve suçlunun kim olup kim olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Öyleyse öncelikle şu soruyu sormamız gerekir: Suç nedir? Kapitalist sisteminin egemen olduğu bir dünyada suçun tanımını yapmak, daha doğrusu herkes için geçerli olabilecek bir suç tanımını yapmak mümkün değildir. İnsan neslinin neredeyse her birimine kadar karşıt çıkarlar üzerinden birbirine düşmanlaşarak bölündüğü günümüz dünyasında suçun herkes için geçerli bir tanımını yapmak nasıl mümkün olabilir ki? Mesela bir market sahibine göre suç, kendisinin olarak gördüğü malların bir başkası tarafından para verilmeden alınması, onun durduğu noktadan yaptığı tanımlamayla mallarının çalınmasıdır. Bir fabrika sahibine göre suç, işçiler tarafından üretimin yavaşlatılması ya da durdurulmasıdır. Devlete göre suç, kendi koyduğu kurallara uyulmaması ya da devletin varlık nedenlerine karşı çıkılmasıdır. Dinci biri için suç, dinin günah saydığı şeyleri yapmak ya da dinin emrettiği kurallara ve koyduğu yasaklara uymamaktır. Kimine göre bir ülkeye pasaportsuz girmeye çalışmak, kimine göre bir ülkeden pasaportsuz çıkmak, kimine göre askerlik yapmayı reddetmek, kimine göre devletin yasak ettiği bir dili konuşmak, kimine göre çoğunluk ahlakına uygun tercihlere sahip olmamaktır suç. Diğer taraftan, bütün bu yukarıda sıralananlardan dolayı suçlu ilan edilenler açısından ise, ortak zenginliği bir markete doldurup kendi zimmetine geçirmektir suç. Fabrika sahibi olup çalışanların emeğine el koymaktır suç. Devlet olup, sonra da kendi kurallarını topluma dayatmaktır suç. Dinin kurallarını aynı inanca sahip olmayanlara ya da dinsel inançları olmayanlara dini ve kurallarını dayatmaktır suç. Pasaport ve vize olmadan insanların seyahat etmelerine yasak getirmektir suç.

İnsanların hangi dilde konuşmaları gerektiğine karar vermek ve egemen olanın dilini ezilen olanlara dayatmaktır suç. Çoğunluğun tercihlerini çoğunluk dışında kalanlara dayatmaktır suç. Verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, demek ki egemen değerlerin hüküm sürdüğü, çıkarların karşıt ve çatışmalı olduğu bugünkü dünyada suçun herkes için genel geçer bir tanımı yoktur. Bu açıklamadan sonra, bu coğrafyadaki sosyalist hareketin ve Kürt özgürlük hareketinin lügatında önemli bir yer tutan "Af" ya da "Genel Af" meselesine geçebiliriz.   Sosyalist Hareketin Af Talebi Üzerine Af ya da “Genel Af” talebi, devrimci ve sosyalist hareketin kimi kesimlerinin gündemine zaman zaman gelen bir olgudur. Söz konusu kesimlerde bu talep, doğrudan bir af talebi olarak değil de, daha çok bir "Genel Af" talebi olarak formüle edilir. Peki, bunun anlamı nedir? Tabiri caizse bunun anlamı, kaş yapayım derken göz çıkarmaktır. Genel af talebi her ne kadar siyasi bir kampanya olarak görülse de, tersinden devletin suç olarak gördüğünü kabul etmek, devletin mahkum edebilme ve affedebilme tasarrufunu meşru kılmak demektir. Öyle ya, Af demek, ortada bir suçun olduğunu, dolayısıyla da suçun kabul edildiğini gösterir. Bir taraftan, sistemin ve onun teminatı olan devletin suçla beslendiğini söyleyip, ardından da devletin mahkemelerinin devrimcileri yargılayamayacağını ilan edip, sonra da "Genel Af" kampanyası yürütmek; neresinden bakarsak bakalım açıklanabilmesi zor bir durumdur. Hem bu düzenin suç üzerine kurulduğunu ve ancak suç işleyerek varlığını sürdürebileceğini söyleyip, hem de ondan "Genel Af" istemek, tam anlamıyla bir paradokstur.

12   


Komünist Zemin

  Hem bu düzenin sahiplerine, "siz bizi yargılayamazsınız ve tarih karşısında hesap vereceksiniz" deyip, hem de ondan "Genel Af" talep etmek, ciddi bir tutarsızlıktır. Daha da kötüsü, bir adım önce gayri meşru ilan edilenin, bir adım sonra meşru kabul edilmesidir. Tabii ki sosyalist hareket devrimci ve sosyalist tutsakların serbest bırakılması için bir mücadele yürütmelidir, ama böyle değil. Yürütülmesi gereken mücadelenin esasını, "Genel Af" değil, meşru olmayan devletin yargısı tarafından verilen hükümlerin meşru olmadığını ilan eden ve buna bağlı olarak da tutsakların serbest bırakılmasını merkeze alan bir siyasal mücadele oluşturmalıdır. Ve bu mücadele devlete karşı yürütülen mücadelenin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Kürt Özgürlük Hareketinin Af Talebi Üzerine Esasında sosyalist hareket için ileri sürdüğümüz temel yaklaşım, Kürt özgürlük hareketi için de geçerlidir. Zira Kürt ulusal hareketi, sömürgeci devlet karşısında her bakımdan meşru bir harekettir ve sömürgeci devlete karşı yaptığı hiçbir şey suç teşkil etmemektedir. Sömürgeci devletin "suç" diye mütalaa ettiği şey, esasında bir meşru müdafaadır. Kürt özgürlük hareketinin devletle olan ilişkisi daha farklı nüanslara sahip olduğundan, onu ayrı bir zeminde ve daha opsiyonlu ele almak gerekiyor. Şundan ki, Kürt özgürlük hareketi de tıpkı diğer ulusal özgürlük hareketleri gibi, nihayetinde düşmanı tarafından kabul görmeye ve düşmanı ile el sıkışmaya endeksli bir harekettir. Ve günü geldiğinde de el sıkışır. Bu, ulusal hareketlerin doğasına uygun bir durumdur. Ama buna rağmen Kürt özgürlük hareketinin sömürgeci devletten Af talep etmesi, meşru kabul etmediği sömürgeci devletin varlığını ve hukukunu tersinden meşru kabul etmek anlamına gelir. Sosyalist hareket ise, sistem düşmanı bir karaktere sahiptir, dolayısıyla da devlet ile el sıkışması olağan kabul edilemez.

Elbette ki sosyalist hareketin bu karakterinin ulusal bir hareket için bir kriter olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz. Zira ulusal hareket, sistemi imha etmeye endeksli değil, sistem tarafından kabul görmeye, sistem içinde egemenleri ile eşitlenmeye, dolayısıyla da sistem ile barış yapmaya endeksli bir karaktere sahiptir. Ama bu, Kürt ulusal hareketinin Af talebini anlaşılır kılmaz. Sonuç olarak Af, demokratik bir talep olmadığı gibi, tek başına siyasal bir talep de değildir. Af olgusu, demokratik bir talep ya da tek başına siyasal bir talep olarak algılandığı içindir ki bu kadar rahat telaffuz ediliyor ve talep edilebiliyor. Zaten yanlışa ve handikaba yol açan da bu kavrayıştır. Tıpkı Hukuk, Suç ve Ceza gibi Af da, ideolojik ve sınıfsal bir karaktere sahiptir. Eğer ki, Af meselesi bu ideolojik zeminden ayrı ele alınacak olursa, cezalandıran ile cezalandırılan, mahkum edilen ile mahkum eden, zulüm eden ile zulüm gören, egemen olan ile egemenlik altına alınan arasındaki tarihsel ve ideolojik karşıtlık göz ardı edilmiş olur. Hal böyle olunca da, asıl suçlu olan egemen iken, egemen olan kendisini, üstelik de kurbanı üzerinden yeniden temize çekmiş olur. Sosyalist ve Ulusal hareketin Af gündeminden bağımsız, suçun niteliği ne olursa olsun, genel olarak hangi suçla alakalı olursa olsun Af talep etmek, öncelikli olarak suçu, suçun tanımını ve suçun cezalandırılmasını kabul etmek demektir. Bu, devlete hem suçun tanımı, hem de suçlananı yargılama ve cezalandırma hakkını teslim etmek anlamına gelir ki, bu da devleti meşru kabul etmek olur. Kitlelerin meseleye buradan bakması tabii ki beklenemez ama devletin meşruiyetini tartışma konusu yapan güçler açısından bu noktanın göz önünde bulundurulması hayati bir öneme sahiptir.

13   


Komünist Zemin

 

LENİN’E GERİ DÖNMEYE KARŞI LENİN’İ TEKRARLAMA Sovyetler Birliği tarihine Freud’un ünlü Roma betimlemesi, tarihinin arkeolojik katmanlar kılığında biriktiği bir şehir olarak bakılabilir. Her yeni katın bir öncekini örttüğü tıpkı (bir başka örnek) Troya’nın yedi katı gibi, tarih bir arkeologcasına daha eski çağlara gerilerken derinlere indikçe yeni katmanlar keşfeder. Sovyetler Birliği’nin (resmi ideolojik) tarihi de aynı dışlanmaların, bireyleri birey olmayan dönüştürmenin, tarihin geriye doğru yazılmasının birikimi değil midir? Oldukça mantıksal olarak “deStalinizasyon”, Parti’nin geçmişteki politik “hatalarını” itiraf etmesinin, “rehabilitasyon”un (itibarın iadesi) karşıt süreci olarak belirlenmiştir. Bolşeviklerin şeytanlaştırılmış eski liderlerinin kademeli “rehabilite edilmesi” belki de Sovyetler Birliği’ndeki “de-Stalinizasyonun” ne kadar (ve hangi doğrultuda) ilerlediğine ilişkin en hassas gösterge olabilir. İtibarları ilk iade edilenler 1937’de kurşuna dizilen yüksek rütbeli askeri liderlerdi (Tuhaçevski ve diğerleri); en sonuncusu ise Buharin’di. O, Gorbaçov döneminde, Komünist rejimin çökmesinden kısa bir süre önce itibarını geri kazanmıştı. Bu sonuncusu tabii ki kapitalizme yönelişin açık bir göstergesiydi: Buharin, 1920’lerde işçi ve köylüler (kendi topraklarına sahip olanlar) arasında anlaşma taraftarıydı. Ünlü “Zengin ol!” sloganını ortaya atmış ve zorunlu kolektifleştirmeye karşı çıkmıştı. Fakat anlamlı olarak asla rehabilite edilememiş, hem komünistler ve hem de

anti-komünist milliyetçiler tarafından dışlanmış biri vardı: Devrimin “yurtsuz Yahudisi”, gerçek anti-Stalinist, başdüşman, “sosyalizmi tek ülkede inşa etme” fikrine karşı “sürekli devrim” koyan Troçki. Burada Freud’un Bilinçdışındaki primordiyal (kurucu) ve ikincil bastırma ayrımıyla bir paralellik kurma riskine girilebilir. Bütün Düzen bu negatif dışlama jestine dayandığından Troçki’nin dışlanması Sovyet Devleti’nin “primordiyal bastırması” gibi bir şeye, “rehabilite edilme” yoluyla asla kabul edilmeyecek olan bir şeye tekabül eder. (Stalin’in 1928‘den sonraki politikasının bir çeşit “sürekli devrim”, kendi çocuklarını yiyip bitiren sürekli bir acil durum olduğunu iddia etmek modadır – fakat bu sav yanıltıcıdır: Stalinist terör, Sovyetler Birliği’ni diğer devletler gibi kesin sınır ve kurumlarıyla stabilize etme çabasının paradoksal sonucuydu, yani terör, bir panik jesti, istikrarın bozulma tehlikesine karşı devletin bir savunmasıydı). Böylece Troçki’nin ne 1990 öncesinde, ne de Komünizmi özleyenlerin bile onun sürekli devrimiyle ne yapacaklarını bilmedikleri 1990 sonrası kapitalist evrende bir yeri vardı – belki de “Troçki” göstereni, Leninist miras içinde kurtarılmaya değer en uygun isimdir. Eski Leninizmin basitçe yeniden kullanıma sokulması tavrı sınıf savaşı, çalışan kitlelerin devrimci dürtülerine yozlaşmış liderlerin ihaneti, vs. üzerine konuşmayı sürdüren, son kalan az sayıdaki ortodoks “Leninist”teki problem onların hangi öznel sözcükle konumundan konuştuklarının hiç de açık olmamasıdır: Ya kendilerini bugünkü önemini (saf tarihsel önemin dışında) sorgulamaktan kaçındıkları geçmiş hakkında (anti-Komünist “leninologların”

14   


Komünist Zemin

  Lenin’i nasıl çarpıttıklarını takdire değer bir allamelik içinde ortaya koyarlar) tutkulu tartışmalara sokar, ya da zamanın politikasına ne kadar yaklaşırsa bir o kadar hiç kimseyi tehdit etmeyecek, salt jargonlara dayalı pozları benimserler. 2001’in son aylarında, Sırbistan’da Miloseviç rejimi yıkıldığında Batılı radikal arkadaşlarım benzer soruyu sordular: “Ya maden işçilerine ne demeli? Onların grevleri elektirik yetmezliğine neden olarak Miloseviç’in düşmesine sebep olmadı mı? Bu, sonradan CIA tarafından satın alınan milliyetçi politikacılar tarafından yönlendirilmiş gerçek bir işçi hareketi değil miydi?” Aynı sempomsal nokta her yeni sosyal karışıklıkta (örneğin on yıl önceki Reel Sosyalizmin çözülmesi gibi) ortaya çıkar: Her durumda da kapitalizm yanlısı ve/veya milliyetçi güçler tarafından önce kullanılan sonarda ihanete uğrayan gerçek devrimci ya da en azından Sosyalist potansiyeli olduğu söylenen işçi sınıfı hareketleridirler. Bu şekliyle Devrim’in köşe başında olduğu rüyaları devam eder: Tek ihtiyaç işçilerin devrimci potansiyellerini organize edebilecek otantik bir liderliktir. Buna inanırsak, Solidarnosc [Dayanışma] daha sonra Kilise ve CIA’nin satın aldığı liderler tarafından ihanete uğramış demokratik – sosyalist bir işçi hareketiydi. Devrimci hareketi, tekrar hain milliyetçi ve liberal politikacılar tarafından saptırılan bu gizemli işçi sınıfı, hala kalmış olan Troçkistlerin çoğunun fetişlerinden biridir; bu tek inkar noktası, onların her şeyin konumunu genel olarak yorumlamalarını sağlar. Eski Marksist-Leninist çerçeveye bu fetişist saplantı, “yeni paradigmalar”, işçi sınıfı gibi “zombikavramlar”ı arkamızda bırakmamız gerektiği üzerine moda konuşmaların tam karşı ucudur – bugün etkin ortaya çıkan, Yeni’yi Düşünme çabalarından bizi kurtaracak iki tamamlayıcı yol vardır. Burada

ilk yapılacak şey basitçe, böylesi “otantik” işçi sınıfının var olmadığını itiraf edip bu reddi iptal etmektir. (İnandıkları diğer bir fetiş de Sovyetler Birliği’nde her şeyin kötüye gitmesinin sebebi olan, Stalin’i devre dışı bırakmak için Lenin’in Troçki’yle güç birliğini başaramamasıdır.) Bu duruşa diğer dört tavrı daha eklersek bugünün Solu’nun içinde bulunduğu zavallı durumun bütünsel resmini elde ederiz: Kültürel Savaşların (Feminist, gey, anti-ırkçı, çok-kültürcülük mücadeleleri) kurtuluş politikalarının hakim alanı olarak kabul edilmesi; Refah Devletinin başarılarını korumanın tamamen savunmacı konumu; naif siber komünizm inanışı (yeni medyanın doğrudan yeni otantik toplum koşulları yarattığı düşüncesi); ve son olarak üçüncü yol, silahları bırakmanın tam da kendisi. Lenin’e referansın, bu sahte seçeneklerin çemberini kırmak için bir gösteren olarak görev yapması gerekir. John Berger geçenlerde internet borsa yatırım şirketi Selftrade’in Fransız reklam afişine ilişkin önemli bir noktaya işaret etti. Saf altın üzerine elmaslarla işlenmiş orak ve çekiç resim altı şöyledir: “Eğer menkul kıymetler borsasında herkes kazanırsa!” Bu afişin stratejisi çok açıktır: Bugün borsa, herkesin ona katılabileceği şeklindeki eşitlikçi Komünist kritere uymaktadır. Berger basit bir zihin deneyimine girişir: "Farz edin ki bugün bir iletişim kampanyası saf altın üzerine elmas işlemelerle bir gamalı hac resmi kullanmıştır! Tabi ki bu işlemeyecektir. Niçin? Gamalı Hac yenilme değil, kazanma potansiyeli olanlara yöneliktir. O adaleti değil baskıyı hatırlatır." Tersine, Orak ve Çekiç bir umudu “tarihin nihayetinde eşitlikçi adalet için mücadele edenlerin yanında olacağı” umudunu ortaya çıkarır. İroni, bu umudun “ideolojilerin sonu” tarzında hakim ideoloji tarafından resmi olarak ölü ilan

15   


Komünist Zemin

  edildiği anda, paradigmatik olarak “postendustriyel” bir şirketin (internette menkul kıymetler alıp satmaktan daha “postendustriyel” bir şey olabilir mi?) mesajını iletebilmek için bu uyuyan umudu harekete geçirmesidir. “Lenin’i tekrarlamak” bizi sık sık yoklayan bu umuda yeni bir hayat kazandırmaktır. Dolayısıyla Lenin’i tekrarlamak Lenin’e dönmek anlamına gelmez. Lenin’i tekrarlamak "Lenin öldu"yü, onun çözümünün yenilgisini, hatta korkunç biçimde yenildiğini algılamak ve aynı zamanda onda saklanmaya değer ütopyacı bir kıvılcım olduğunu da kabul etmektir. Lenin’i tekrarlamak Lenin’in fiili olarak yaptığı ve onun açtığı olasılıklar arasında ayırım yapmaktadır, onun fiili olarak yaptığı ve öteki boyut, Lenin’in yaptıklarını değil fakat yapmayı başaramadığı ve kaçırdığı fırsatları tekrarlamaktır.

Bugün Lenin farklı bir zaman dilimine ait bir figüran olarak görünür; onun merkezileştirilmiş Parti düşüncesi ve diğerleri “totaliter tehdit”ten öte artık herhangi bir ilgimizin kalmadığı döneme ait olarak algılanır. Fakat bu olguyu Lenin’in miadı geçti şeklinde yorumlamak yerine, belki de karşıt konjektür riski alınabilir: Ya Lenin’in bu delinemezliği bizim kendi çağımızda bir yanlışlık olduğuna işaret ediyorsa?

Ya Lenin’i alakasız, post modern zamanımızla “senkronize olmayan” şeklinde algılamamızın çok daha rahatsız edici mesajı, bizim zamanımızın kendisinin “senkronize olmadığını”, belirli tarihsel boyutun yok olduğunu söylüyorsa? Böyle bir iddia bazıları için tehlikeli bir biçimde Hegel’in k��tü şöhretli, güneşin etrafında dönen sadece sekiz gezegen olması gerektiğine ilişkin çıkarsamasının dokuzuncu gezegenin (Pluto) keşfedilmesiyle yanlışlığı kanıtlandığında “Hakikatler için ne kötü!” espirisine benziyorsa bu paradoksu tamamen varsaymaya hazır olmamız gerekir. 18. Yüzyıl Fransa’sında Aydınlanma ideolojisi nasıl gelişti? İlk önce eşitlik, gücün kökeni, insanın doğası vs. üzerine “radikal” düşünceleriyle filozofların velinimetleri olan cömert Kont ve Kontesleri, hatta Kral ve İmparatoriçeleri (Holbach’in Büyük Frederick’i: Diderot’un Büyük Catherine’i) şoke etmeye çalıştıkları salonlar çağı vardı – bütün bunlar nihayetinde bir çeşit entellektüel oyunlardı. Bu dönem de bunların radikal sosyo – politik değişim için fiilen hayata geçirilmek üzere ele alınabileceği düşüncesi, hem etrafları aydınlanmış asillerle çevrili hem de Rousseau gibi yapayalnız olan ideologların kendilerini bile şaşırtabilirdi – tepkileri, piç üvey erkek kardeşi ve uşağının, onun nihilist düşüncelerini hayata geçirip babası olduğunu öğrendiğinde İvan Karamazov’un duyduğu tiksinme gibi olabilirdi. Bu entellektüel bir oyundan etkin olarak “kitleleri kuşatan” bir düşünceye geçiş, bir karar anıdır – burada entellektüel, kendi mesajını ters/doğru biçimde geri alır. Fransa’da Rousseau’nun ılımlı düşüncelerinden Jakoben Teröre geçeriz; Marksizm tarihinde bu geçiş sadece Lenin’le olur, oyunlar gerçekten bitmiştir. Ve bu geçişi tekrarlamak ve gülünç “post modern” radikallikten oyunların biteceği bir alana önemli bir adım atmayı başarmak bize kalmıştır.

16   


Komünist Zemin

  Sosyalizm hakkında, onun bütün insanlık tarihinin en yüksek başarılarının bir sentezi olduğuna ilişkin fikir vardır: O tarih öncesi toplumlardan ilkelliği, Antik dünyadan köleliği, ortaçağdan zulmü, kapitalizmden sömürüyü ve sosyalizmden de adını aldı. Benzer bir şey bizim Lenin’i tekrarlama jestimizde de yok mu? Muhafazakar kültürel eleştiriden bugünün demokrasisinin önemli kararların alındığı yer olmadığı düşüncesini; sibermekan ideologlarından global dijital ağın komünal yaşam için yeni alan açtığı düşüncesini; vs. vs. ve Lenin’den de tam anlamıyla adını almıştır… Fakat, bu olgu “Lenin’e dönmek“ için bir savaşa dönüşebilir: Gösteren Lenin’de ne denli yıkıcı keskinliğin olduğu kolayca görülür – örneğin, bugünün demokraside alınmadığına ilişkin ortaya atılan “Leninist” bir saptama doğrudan “totalitercilik”le suçlanır; ayni saptama bir sosyolog, hatta Vaclev Havel tarafından yapılsa görüşlerinin derinliği için göklere çıkarılır. Bu direnç “Niçin Lenin?” sorusuna bir cevaptır: Başka yerdeki bu içeriği alıp biçimlendiren, bir dizi yaygın düşünceyi gerçekten sarsıcı bir teorik formasyona dönüştüren, gösteren “Lenin”dir. Lenin’in büyüklüğü onun başarıdan korkmamasıydı – otantik eylemin gerçek başarısızlık olduğu, bu başarısızlığın birlikteliklerin antagonizmini aydınlattığı

şeklindeki Rosa Luxembourg’tan Adorno’ya değin farkına varılabilen negatif özelliğin tersidir bu (Adorno’nun Beethoven’a ilişkin olarak bahsettiği iki tarz sanatsal başarısızlık sadece sanatçının öznel eksikliğinden ötürü otantik olamayan başarısızlık ve en objektif sosyal birliktelikleri aydınlatan otantik başarısızlık onun kendi politikasını da taşır). 1917’de, "olgunlaşmış doğru anı beklemek" yerine, Lenin önceden müdahaleyi örgütledi. Bu büyüklük Lenin’in, özgün devrimci fırsatı önceden kavramasından (ilk olarak “Uzaktan Mektuplar”da ele alındı), sonunda Bolşevik çoğunluğu iktidarı alma anının geldiğine ikna ettiği “Merkez Komite Üyelerine Mektup”u içeren 1917 yazılarından başka hiçbir yerde daha elle tutulur değildir. Her şey buradadır, “usta devrimci stratejist Lenin’den“ hayata geçirilmiş ütopyanın Lenin’ine (devlet aygıtlarının derhal yok edilmesine) kadar. Kierkegaard’a başvurursak, 1917 yazılarında olgunlaşmamız için bize sağlanan şey oluş halindeki Lenin’dir: Henüz “Sovyet kurumunun Lenin’i” değil fakat çözülmemiş bir durum içine atılmış olan Lenin’dir. “Tarihin sonunun“ ileri kapitalist kapanışı içinde biz de hala böylesi otantik bir tarihsel açıklığın yıkıcı etkisini yaşayabilir miyiz? (Slavoj Zizek: Lenin Üzerine)

17   


Komünist Zemin

 

Makyavelist İmam Bilindiği gibi Makyavelizm, İtalyan devlet adamı Niccolò Machiavelli’nin fikirlerinin ifade edilmesi için kullanılır. Makyavelist ise, Makyavel’in fikrinin temel ahlakını kendi ahlakı olarak görenlere denilir. Tıpkı Tayyip gibi.

Makyavel, iktidarın alınması ve korunması için dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaz, aracı amaç edinir ve amaç için her şeyi mubah kabul eder. Makyavel’in fikriyatının ve ahlakının temelini oluşturan budur. Makyavel, fikirlerinin temelini oluşturan Prens adlı kitabında kendi fikriyatının özünü şöyle açıklar: “Amaca giden her yol mubahtır…” Esasında bu anlayış, Makyavel tarafından sistematik olarak üretilmiş olsa da, bu fikriyat onunla birlikte ortaya çıkmış değildir.

Bütün sınıflı toplumlar tarihine damgasını vuran bu fikriyat olmuş, devletlerin ve devletin sahiplerinin temel kalkış noktası bu olmuştur. Ama yeryüzünde çok az devlet başkanı, başbakan, ya da siyasetçi hiçbir ahlak değerine bağlı kalmadan hükmetmiş, hükmedebilmek için her şey ya da hiçbir şey olabilmiştir. İşte bu az sayıdaki siyasetçiden biri de “İmam” Tayyip’dir. Biz bundan dolayıdır ki kendisine “Makyavelist İmam” diyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine baktığımızda bugüne kadar 61 hükümet kurulmuş ve bu hükümetlere 25 ayrı şahıs başbakanlık etmiştir. Tayyip 25. Başbakandır. Başbakanlık yapanların listesine baktığımızda, en sağda duranından solda durduğunu iddia edenine, en dindarından en laik olduğunu iddia edenine kadar, her birinin kendince bir ahlakı, kırmızıçizgisi olmuştur. Örneğin bunlardan hiçbiri, sırf seçimlerde Kürtlerin oylarını alabilmek için, hem Kürtçe hem de Türkçe selam vermemiş, “Eğer siz ne mutlu Türküm diyene derseniz, o da ne mutlu Kürdüm der” dememiştir. Bunlardan hiçbiri, hem Necip Fazıl’dan hem de Nazım Hikmet’ten dizeler okumamıştır. Bunlardan hiçbiri, hem Adnan Menderes’i idam edenleri hem de Erdal Eren’i idam edenleri lanetlememiştir. Bunlardan hiçbiri, hem 27 Mayıs’ın hem de 12 Eylül’ün hesabını soracağını ilan etmemiş, her iki Askeri Darbe döneminde idam edilenlere sahip çıkmamıştır. Gelmiş geçmiş başbakanların arasında en omurgasızı olarak bilinen Süleyman Demirel’in bile, kendince kırmızıçizgileri hep olmuştur. İktidar olabilmek ve iktidarda kalabilmek için kırmızıçizgileri olmayan tek Başbakan Tayyip olmuştur. Peki, iktidar olduktan, daha doğrusu devlet olduktan sonra kırmızıçizgileri olmuş mudur? Evet, Tayyip’in de artık kırmızı-

18   


Komünist Zemin

  çizgileri mevcuttur. Örneğin Erdal Eren’den bahsetmiyor artık. Örneğin artık “Eğer siz ne mutlu Türküm diyene derseniz, o da ne mutlu Kürdüm der” gibisinden lakırdılar da yapmıyor. Ama bütün bunlar Tayyip’in Makyavelist olmadığı anlamına gelmez. Zira Makyavel’in öğretisinin bir yüzünde de şunlar yazar: Makyavel’e göre Prens, yani devletin başı ya da devletin sahibi, duygularına kapılmadan ve acıma duygularını bir kenara bırakarak devleti yönetmesi gerekir. Gerektiğinde bir insanın devlet tarafından öldürülmesinin çok daha fazla insanın yaşamasını sağlayacağını belirterek prense öğütler verir. Makyavel, bununla da yetinmez, "Devlet her ne olursa olsun sorgulanamaz" da der. Tayyip Erdoğan’ın Özgünlüğü Nedir? Tayyip’in özgünlüğü, Rizeli yoksul bir Gürcü ailenin çocuğu olarak hayata atılıp, sonra da dünyanın en zengin sekizinci Başbakanı olması değildir. Zira bu alanda bolca örnek bulmak mümkündür. Tayyip’in özgünlüğü, uluslararası güç odakları tarafından, tıpkı Fetullah Gülen gibi seçilmiş ilan edilip, sonra da bir misyon için hazırlanmış olması da değildir. Zira bu alanda da bolca örnek mevcuttur.

Tayyip’in özgünlüğü, kendisinin amacı da değildir. Zira bütün burjuva devlet siyasetçileri gibi onun da nihai amacı, kendisinin de bir ferdi olduğu sermaye sınıfının çıkarlarını temsil etmektir. Bizim açımızdan Tayyip’in özgünlüğü, siyaset alanında kendine özgü bir yeri olan Makyavelizm’in temel fikrini ve ahlakını temsil ediyor olmasından gelmektedir. Onu türdeşlerinden ayıran ve özgün kılan budur. Makyevelist anlamda bir devlet adamı olmak bakımından Tayyip, Türk Devlet tarihinde bir ilki oluşturmaktadır. Her ne kadar Turgut Özal, bir bakıma Makyavelist özellikler taşıyan ilk siyasetçi gibi görünse de, Makyavelist anlamda bir ilk değildir ve Tayyip’in selefi olarak görülemez. Tabii ki bütün devlet siyasetçilerinin amacı, temsil ettikleri sınıfın çıkarlarını ve aynı zamanda da kendi ayrıcalıklarını ve iktidarlarını korumaktır; Tayyip de bunlardan bir tanesidir. Onun da amacı, kendisinin de bir ferdi olduğu sermaye sınıfının çıkarlarını çoğaltmak ve garanti altına almaktır; bu anlamıyla da Tayyip’i türdeşlerinden ayıran, onun amacı değil, amaca giden yolda izlediği yoldur. Ve bu bakımda Tayyip, gerek Türkiye tarihinde, gerekse de uluslararası alanda eşine az rastlanır bir örnektir. Siyaset alanında bir ekol olan Makyavelist akımın az bulunan temsilcilerinden biridir. Ona bu “şeref”i layık görmemiz bundandır.

19   


Komünist Zemin

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Yaşananlar:

Şeyleri Doğru Adlandırmak

Dipnot yerine: Şeyleri doğru adlandırmak gerekir. Çünkü yaşanmakta olan herhangi bir şey için yapılan bir tanımlama ya da ona konulan ad, o tanımlamayı yapanların, ya da o adı koyanların davranışlarını belirlediği kadar, etkilediği çevrenin algısını, bilincini ve davranışlarını da belirler. Günlük yaşamdan da biliriz ki, bir şeye ad verirken, o şeyin niteliğinden yola çıkarak değil, kendi ihtiyacımız olandan yola çıkarak yaparız bunu. Önce bir şeye ad verip, sonra da verilen ada uygun davranış belirler ve bir misyon yükleriz. Mesela aşık değilizdir ama aşık olmak isteriz ya da asıl ihtiyacımızı aşkın ardına saklarız ve sonra başlarız aşık gibi davranmaya. Bunun bir aşk değil, kendi kendimize yaptığımız bir büyü olduğunu ise, ancak aşık olduğumuzu iddia ettiğimizle yollarımız ayrı düştüğünde anlarız. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Yaşananlar Üzerine

Sosyalist ve Anarşist birçok çevrede devrim olarak nitelenip ifade edilenin aksine, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanmakta olanların egemen sınıfın ve egemen güçlerin bir yönetememe krizi olmadığını tespit etmekle işe başlamak gerekiyor.

Marksist literatürde ifade edildiği üzere, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanmakta olanlar “Yönetenlerin yö-

netemediği, yönetilenlerin de yönetilmek istemediği” gibi bir sınıfsal durum, kısacası proletarya ile burjuvazi arasında bir ikili iktidar ya da sınıfın sınıfla krizi değildir. Dolayısıyla bölge ülkelerinde yaşananlar kimi fırsatlar ve olanaklar sunsa da Marksist literatürde ifade edildiği anlamıyla ne devrimci bir duruma, ne ön devrimci bir duruma, ne de bunların habercisi olan bir duruma tekabül etmemektedir. Bölgede yaşanmakta olanlar üzerinden bu tespiti yapmak, bugüne değin bölgede hüküm sürmekte olan rejimlerin bölge yoksullarının ve dışlanmışlarının yaşamları üzerinde birer diktatörlük, baskı ve sömürü düzeni/aygıtı olmadığı anlamına gelmeyeceği gibi, söz konusu olaylar ortaya çıkıncaya kadar her şeyin yolunda gittiği anlamına da gelmez. Ama bu diktatörlük rejimlerinin karşı karşıya kaldıkları bugünkü krizlerinin de yoksulların ve dışlanmışların eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam arayışı doğrultusunda söz konusu diktatörlüklere son vermek için başlattıkları bir başkaldırıdan kaynaklandığı da söylenemez. Her ne kadar bölge yoksulları ve dışlanmışlarının kimi kesimleri, o rejimlere karşı girişilen mücadelelerin içinde yer alsalar da, bu mücadeleler içinde hem kendi sınıfsal konumlarının ve çıkarlarının farkında olan bir sınıf bilince sahip değiller, hem de kendi çıkarlarının arkasında durabilecek kendi örgütlerine sahip değiller. Dolayısıyla, kendi yaşamlarının öznesi olacakları toplumsal eşitlikçi bir anlayıştan ve buna karşılık gelecek taleplerden ve parolalardan da hareket etmiyorlar, aksine, ya bir başka egemen anlayışı ve çıkarı temsil eden, bu doğrultuda örgütlü ve emper20 

 


Komünist Zemin

  yalizm destekli bir pozisyona sahip olan burjuva ve İslam orijinli çevrelerin nesnesi durumundadırlar, ya da işlemekte olan süreç içinde edilgendirler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin birçoğunda ortaya çıkan kriz ve çatışmalar karşısında yoksulların ve dışlanmışların rolü, Batılı güçlerin desteklediği ve kontrol ettiği Müslüman Kardeşler vs. gibi Arap coğrafyasının neredeyse tamamında örgütlü İslamcı hareketlerin kontrolünde burjuva rejimlerin yeniden yapılandırılmasının bir parçası olmaktan ibarettir.

Peki, “Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan kriz ve çatışmalarda bir taraf olarak işçi sınıfının, devrimci ve sosyalist güçlerin hiç mi etkisi yok?” gibi bir soru akla gelebilir. Böyle bir soruya kestirme bir yoldan “Hayır yok.” diyebilmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira bir toplumsal çatışma, bölünme ya da alt üst oluş anında o toplumsal alanda bulunan tüm toplumsal güçler, fikirler ve siyasal eğilimler harekete geçerler. Mesela; bir işçi hareketi olarak Mısır Mahalla’da tekstil işçilerinin, İskenderiye’de liman ve fabrika işçilerinin eylem ve işgallerinden, yine Mısır’da, Tunus’ta çeşitli devrimci ve sosyalist gurupların rejime karşı mücadele için çabalarından söz edilebilir.

Ama bütün bu işçi sınıfı mücadeleleri ve devrimci ve sosyalist çevrelerin çabaları, o ülkelerde yaşanmakta olan süreci etkilemekte oldukça cılız, etkisiz ve tali kaldığı gerçeğini değiştirmez. Bir de buna söz konusu ülkelerde bulunan devrimci ve sosyalist çevrelerin örgütsel zayıflığı ve toplumsal etki alanlarının son derece sınırlı oluşu ile birlikte burjuva demokratik taleplerle sınırlanmış anlayışlarından hareketle liberaller, sivil toplumcular ve İslamcılarla yaptıkları işbirlikleri eklendiğinde tablodaki vahamet kendini gösterir. Elbette ki Mısır’da, Tunus’ta ve diğerlerinde istisnalar da söz konusudur ve anlamlıdır, ama bu istisnalar kaideyi bozmaz. Mesela; Suriye’de PYD’nin Kürt bölgesindeki mücadelesi ve etkinliğinden ve çeşitli devrimci ve sosyalist gurupların mücadelesinden de söz edilebilir. Ancak durum burada da pek parlak değildir. Birincisi; PYD’nin başını çektiği Suriye’deki Kürtlerin mücadelesi kimi devrimci çevreler tarafından (Örneğin KÖZ) Paris Komünü'ne benzetilse de, genel anlamda toplumsal eşitlikçi bir mücadele değil, ezeni kadar özgürleşme mücadelesidir, ezilen ulus mücadelesidir ve sadece ezeni karşısında bir haklılar mücadelesidir. Komünistlerin bu mücadeleyle bir bağ kurmaları için zorlama ideolojik paralellikler oluşturmaya, yani şeylere başka adlar takıp o adlarla çağırmaya ihtiyaçları yoktur; egemenleri karşısında bu mücadelenin yanında olmak ve egemenlerine karşı bu mücadeleyi savunmak zaten devrimci bir görevdir. Kaldı ki şu anda Kürtlerin, dolayısıyla da PYD’nin etkin olduğu ve denetimi elinde tuttuğu yerler (Batı Kürdistan) rejime karşı doğrudan bir mücadele ile kazanılmış değil, bir iç savaş taktiği olarak Esad güçlerinin Kürt yerleşkelerini boşaltması sonucunda elde edilmiştir. 21 

 


Komünist Zemin

  İkincisi; Suriyeli devrimci ve sosyalist çevrelerin hem örgütlülükleri hem de toplumsal etkileri oldukça zayıf ve sınırlıdır. Genel anlamda siyasal perspektifleri ise Esad karşıtı tüm güçlerle “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” gibi ilkesiz, sınıf uzlaşmacı ve popülist bir anlayıştan hareket ederek tarihsel ve sınıfsal düşmanlarıyla ittifak yapmaya oldukça eğilimlidir. Bu örneklere karşın elbette ki Suriye’de yaşanmakta olan süreçte de istisna olan anlamlı duruşlar ve çabalar da söz konusudur, ama bu istisnaların da kaideyi bozmayacağı kesindir. Yaklaşık iki yıldır Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerini istikrarsızlaştıran ve krize sürükleyen gelişmeler eğer on yıllardır bölge yoksullarının ve dışlanmışlarının yaşamlarını cendere altına alan rejimlere karşı onların bir başkaldırısı, dolayısıyla bir devrim değilse, o halde yaşanmakta olanları nasıl izah etmek gerekir? Bu soruya doğru ve doyurucu bir cevap verebilmek için o rejimlerin düne kadar emperyalist ülkelerle olan ilişkilerine, işlevlerine ve emperyalist ülkelerin bugün bölgede olup bitenler karşısındaki tutumlarına bakmak gerekir. Söz konusu rejimlerin tamamının tarihleri boyunca emperyalist ülkelerin etki alanındaki rejimler olduğu, onların çıkarları doğrultusunda dizayn edilmiş olduğu, uluslararası kapitalizmin bir parçası olarak işlev gördüğü ve bu işlevlerini yerine getirdiği sürece emperyalist ülkelerden destek gördüğü herkesin malumu. Peki ne oldu da ya da ne değişti de bu rejimleri dizayn eden, sahipleriyle son derece iyi ilişkiler kuran ve bugüne değin destekleyen emperyalist ülkeler, bugün söz konusu rejimleri temsil eden rejim sahiplerinin karşısında yer alıyor ve muhaliflerini destekliyor? Değişen emperyalistlerin ihtiyaçlarıdır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin

neredeyse tamamında yaklaşık iki yıldır kriz, çatışma ve istikrarsızlık yaşayan rejimlerin her biri kimi farklılıklarına rağmen benzer özellikleri olan bir tür Bonapartist rejimlerdi, Soğuk Savaş döneminin bölgedeki ihtiyaçlarını karşılamak üzere emperyalist güçler tarafından dizayn edilmişler ve bölüşülmüşlerdi. Bu rejimler Soğuk Savaş Dönemi’nin kapanmasını izleyen yıllarda deyim yerindeyse misyonsuz ve o hantal halleriyle uluslararası kapitalizmin yeni dönem ihtiyaçlarına cevap veremez halde “ortada kaldılar.” Yeni döneme yeniden uyarlanmaları gerekiyordu, fakat kendilerini rejimin sahibi olarak gören eski elitler, emperyalistlerin yeni dönem ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve iktidarlarını yeni döneme uygun zinde güçlerle paylaşabilecek dokuya sahip değillerdi. Bu nedenle de emperyalizmin bu dönemki ihtiyaçlarına karşılık gelebilecek yeniden yapılandırmanın önünde engeldiler ve tasfiye edilmeleri gerekiyordu. Krize, çatışmalara ve istikrarsızlığa yol açan nedenleri ise şöyle özetleyebiliriz: Birincisi; Bu rejimlerin eski sahipleri hem iktidarlarından, ayrıcalıklarından ve çıkarlarından olmamak, bunları korumak ve savunmak için, hem de bu rejimlerin kendilerini temize çekebilmesi için rejimin eski sahiplerine ödettireceği bedeli ödememek adına direnç göstermek zorundaydılar, bunu da yaptılar. İkincisi; Bu rejimlerin kimilerinde kimi sembol isimler tasfiye edilmişseler de (Mısır’da Mübarek, Tunus’ta Bin Ali v.s.) devlet mekanizması içinde önemli yerler tutmuş unsurlarının bir çoğu mevkilerini korumaktadırlar. Hem bunlar aracılığıyla eski rejim sahiplerinin direnci sürmektedir, hem de yeni dönemde iktidarda yer tutmak isteyen yeni zinde güçlerin birbirleriyle çekişmesi söz konusudur. Bu noktaya geli22 

 


Komünist Zemin

  nen süreç, söz konusu ülkelerin kaderleri üzerinde belirleyici olan emperyalist güçlerin kendi aralarındaki etki alanlarının ve pazarların paylaşımı ve kaynakların kontrolü üzerindeki çekişmeleri gözardı edilerek anlaşılamaz. Bu çekişme kısaca şöyle özetlenebilir: Eğer 1989 yılını bir milat olarak ele alırsak, izleyen yıllar itibariyle Doğu Bloku rejimlerinin ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü, iki kutuplu dünyadan kapitalizmin egemeni olduğu tek kutuplu bir dünyaya geçilmesine yol açmıştı. Soğuk Savaş Dönemi boyunca iki kutup arasında etki alanı mücadelesi yaşanmıştı. Her kutup kontrolünü elinde tuttuğu alanlar üzerindeki egemenliğini korumak için çabalarken, bir yandan da karşı kutbun alanını kuşatmak ve bu alanda yeni gedikler açmak için mücadele yürütmüştü. Soğuk Savaş Dönemi’nin sona ermesinin ardından bu dönem boyunca kapitalist dünyanın başını çekmiş, dahası kapitalist dünyaya önderlik etmiş olan ABD, Soğuk Savaş Dönemi’nin hemen ardından askeri gücüne ve savaş sanayisinin üstünlüğüne olan güvenle neredeyse rakipsiz olarak dünya liderliğini ilan etmiş, bu doğrultuda kendi çıkarlarına uygun olarak dünyayı yeniden dizayn etmeye soyunmuş, işgallere girişmiş, eski Doğu Bloku ülkelerinde turuncu v.s. “devrimler” organize etmiş ve yirmi yılı biraz aşkın bir süre boyunca da bu doğrultuda hareket etmişti. Her ne kadar ABD, AB üyesi ve dünyanın en köklü emperyalist devletlerinden biri olan İngiltere ile birlikte dünya liderliğini ele geçirme ve elde tutma gayreti içinde olsa da “geleneksel” emperyalist güçler arasında rakipsiz değildir. AB’nin güçlü iki ülkesi olan Almanya ve Fransa etrafında oluşmuş ittifak, dünya

zenginliklerinin ele geçirilmesi, dünya siyasetinin belirlenmesi, etki ve kontrol alanlarının bölüşülmesi çekişmesinde önemli bir emperyalist taraftır. Doğu Bloku’nun yıkılışının ardından aradan geçen yirmi yılı aşkın süre içerisinde eski Sovyetler Birliği yeni Birleşik Devletler Topluluğu’na (Rusya Federasyonu) dönüşmüş, kendini toparlamış, hem egemeni olduğu alanları korumak, hem de dünya düzeninin yeniden dizayn edilmesi sürecinde etki sahibi olabilmek için sahneye çıkmıştır. Keza aynı şekilde Çin de, bu sürecin müdahili olmak için daha kararlı davranmaya başlamıştır. Bunun da ötesinde Rusya ve Çin’in başını çekmesiyle oluşan, İran, Hindistan ve Moğolistan’ın da gözlemci sıfatıyla bulundukları Şhanghay İşbirliği Örgütü’nün yarattığı basınç söz konusudur. Özcesi; çok kutuplu olmasa da, birden fazla güç odağı arasında ilan edilmemiş bir savaş mevcuttur. Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri bu emperyal güçlerin hem etki sağlamaya çalıştıkları, hem de birbirlerinin etkisini kırmak için çekiştikleri bir sahadır. Bölgede yaşanmakta olanlar, bu güçlerin tümünün birbirine karşı çekişmeleri ve çekişmelerine yol açan çıkarları göz ardı edilerek anlaşılamaz. Her emperyalist odak, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir yeniden yapılanmanın vücut bulması için bölge içindeki Truva Atları’nı harekete geçirmiş, yeniden yapılanma için düğmeye basılmıştır. Bir başka güç, yani işçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlü gücü bölgede tarih sahnesine çıkmadıkça, bölgenin kaderini bu güçler arasındaki çekişmeler belirleyecektir. Böyle bir örgütlü gücün ortaya çıkabilmesinin sorumluluğu hem bölge komünistlerinin hem de dünya komünistlerinin sorumluluğudur. Zafer de, vebal de onlara ait olacaktır.

23   


Komünist Zemin

Disiplin Nedir, Ne Değildir? lara, koşullara ve şartlara bağlı olarak şekillenmesinin serüveni, insanlığın karşıt sınıflara ve zıt çıkarlara bölünmesi, ezilen ve sömürülen çoğunluğun ezen ve sömüren azınlığa kul edilmesi ile akrandır. Bundandır ki disiplin denilen kavram sınıflı toplumların doğasına içkindir ve onun doğasına, dahası ihtiyaçlarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Ortaya çıktığı andan itibaren de egemen olanın ihtiyacına göre şekillendirilmiş ve işletilmiştir. Dolayısıyla disiplin, kendi başına bir amaç olarak ortaya çıkmamış, egemen olanın çıkarlarının gerçekleştirilebilmesinin, egemen bir düzeni ve ilişki biçimini sürdürebilmenin bir ön şartı olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiştir. Sınıfların ve egemenlik biçimlerinin ortaya çıktığı ilk günden buyana yeryüzü üzerinde hüküm sürmüş ve sürmekte olan topluluk ilişkileri bir disipline dayanır. Öyle ki, günümüzde bir disipline dayanmayan hiç bir topluluk alanı bulmak mümkün değildir. İktidar ilişkilerinden üretime ilişkilerine, futboldan aileye, dernek örgütlenmesinden askeri alana, burjuva partilerin işleyişinden bir gazetenin işleyişine, kreşten üniversiteye kadar; hayatın her hücresinde bir disiplin esası mevcuttur. Özcesi; egemenlik kurma esasına dayanan bir yaşam yeryüzünde hüküm sürdüğü müddetçe, bu egemenlik esasına dayanan yapılanmanın yaratmış olduğu kültürün bir parçası olan disiplin de varlı-

Disiplin sözcüğü, çoğu zaman oldukça masum ve olumlu çağrışımlar yapsa da, hiç de masum ve olumlu bir kavram olmadığı gibi, masum ve olumlu bir işleve de sahip değildir. Bir işi, sporu, üretimi, işbölümünü, bilimi, felsefeyi, savaşı ya da siyaseti bir iç düzene, metoda bağlı olarak yapmak değildir disiplin. Disiplin, sorumlu olmak gibi, oldukça olumlu çağrışım uyandıran bir durum da değildir. Bunun da ötesinde, disiplini tek başına bir olgu olarak ele almak doğru değildir. Zira disiplin, egemen olan kültürün bir parçası olarak vardır ve onu asıl anlamlı kılan da budur. Bu zeminden hareketle disiplini ele alacak olursak, disiplin denilince akla ilk gelen, bir egemenlikler silsilesi olur. Disiplin, işte bu egemenlikler silsilesinin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkar. Yani nerede bir egemenlik ilişkisi var ise, orada bir disiplin de var olur. Bu, egemenlik ilişkisi ile disiplin arasında var olan kaçınılmaz diyalektik bir bağdır. Biri olmadan diğeri hayat bulamaz. Gündelik hayatın her alanı egemen bir ilişkiye göre kuşatılmış ve her egemen ilişki, bir disipline dayanmaktadır. Bireyin ilk olarak ailesi aracılığıyla başlayan disiplin altına alınma serüveni, okul, iş, sosyal çevre, toplum, din ve devlet gibi kurumlarla ilişkisi geliştikçe her gün yeni bir boyut alır ve zamanla da bütün bir hayatını kuşatır. Bireyin ve toplumsal hayatın disiplin altına alınmasının serüveni, yani insan düşüncesinin ve davranışlarının belirli kalıp-

24


Komünist Zemin

Her durumda egemen olan bir sınıf vardır ve bütün alanlar egemen olan sınıfın tarihsel çıkarları adına disipline edilir. Devletin, hiyerarşinin ve egemenlik ilişkilerinin olduğu bir durumda bu kaçınılmazdır.

ğını sürdürecektir. Zira disiplin olmadan hiçbir egemenlik biçiminin sürdürülmesi mümkün değildir. Disiplinden Anlaşılması Gereken Kurallara Dayanan Bir İlişki Değildir

Peki, Disipline Meselesi Karşısında Komünistlerin Tutumu Ne Olmalıdır?

Disiplin ile kurallı bir ilişki bir ve aynı şeymiş gibi algılanmaktadır. Biz bu iki olguyu birbirinden ayırıyoruz. Bundan dolayıdır ki de bu yazı kapsamında ele aldığımız konu dâhilinde karşı çıktığımız, kurallı bir ilişki ya da toplum yaşamı değil, disiplindir. Zira egemenlik biçimlerinin olmadığı bir toplum düzeninde de toplumsal ilişkilerin dayandığı kurallar mutlaka olacaktır. Ama bu kurallar, egemen bir gücün kendi iktidarını var etmesinin bir aracı olarak değil, toplumsal ilişkilerin, bizzat toplumu oluşturan bireyler tarafından düzenlemesinin ve kimsenin kimseyi mağdur etmemesinin bir aracı olarak var olacaktır. Birilerini birileri için hizaya getirmenin değil, eşitlikçi bir ilişki kurmanın ya da eşitsiz bir ilişkinin önüne geçmenin bir aracı olarak var olacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kurallı bir ilişki biçimi ile disiplin bir ve aynı şey değildir. Disiplin, her şeyden önce bir hiyerarşiyi gerekli kılar ve birilerini birileri için hizaya sokmak anlamına gelir. Kuralların bizzat toplumun bütünü tarafından belirlendiği kurallı ilişki ise, ne birilerini birilerinin çıkarı için hizaya sokmak anlamına gelir, ne de bir hiyerarşiye tekabül eder. Hiyerarşik bir örgütlenmenin ve iş bölümünün olduğu her durumda disiplin, esasında bir tarafın, egemen olan tarafın çıkarları doğrultusunda, toplumun, topluluğun veyahut da bir alanın dizayn edilmesi demektir. Kapitalizmin egemenliği altında böyle olduğu gibi, proleter bir devlet söz konusu olduğunda da bu böyle olacaktır.

Komünistler nasıl ki sermayenin, erkeklerin ve bilumum egemenlik ilişkilerine toptan karşı iseler, aynı biçimde bu egemenlik ilişkilerinin hukuku olan disipline de karşı olmalıdırlar. Komünistler, nihayetinde devletsiz bir toplum düzenini hedeflemekle beraber, buna bir anda ulaşabilmenin mümkün olmadığını, bunun yolunun sermayenin devleti yerine proleter bir devletin ikame etmesinin bir zorunluluk olduğunu kabul ettikleri gibi; proleter devlet düzeninde de bir disiplinin mecburi olduğunu kabul ederler. Yani proletarya diktatörlüğü koşullarında da bir disiplinin, daha önceki toplum düzeninin mağdurlarından yana bir disiplinin olacağını bilir ve kabul ederler. Ama bunu kabul etmekle birlikte, nasıl ki bir proletarya devletini savunmakla birlikte, bu devleti devletsiz bir toplum düzenine geçişin aracı olarak kabul ederlerse, aynı şekilde proletarya devleti süresince geçerli olacak disiplini de, disiplinin yerini gönüllü dayanışmaya ve karşılıklı sorumluluğa bıraktığı bir toplum yaşamına geçişin aracı olarak kabul eder ve savunurlar. Komünistlerin asıl savundukları ve ilke olarak kabul ettikleri ise disiplin değil, bizzat topluluğu oluşturan fertler tarafından belirlenen kurallara birlikte karşılıklı sorumluluğa dayanan bir ilişkidir.

25


Komünist Zemin

 

"Kişiye Özel: Eğer Öldürülürsem…" Peki, Lenin’in büyüklüğü nerede yatıyor? 1914 Sonbaharında Sosyal Demokrat Partiler “Yurtsever Çizgiyi” benimsediğinde Lenin’in şaşkınlığını hatırlayalım: Alman Sosyal Demokrasisinin günlük gazetesi Vorwarts’ın Reichstag’da Alman Sosyal Demokratların nasıl askeri krediler için oy kullandığına ilişkin sayısının Rus gizli polisinin Rus isçilerini kandırmak için başvurduğu bir sahtekarlık olduğunu bile düşünmüştü.

Bu an, umutsuzluk anı, bu felaket, Leninist olay için, II. Enternasyonalin evrimsel tarihselciliğini kırmak için bir alan açtı ve bu açılım için yalnızca Lenin vardı, bu felaketin Hakikati’ni anlatacak olan sadece oydu. Bu umutsuzluk anından Hegel’i yorumlayarak devrim için özgün bir şansı fark edebilmiş olan Lenin doğdu. Onun Devlet ve Devrim’i bu mahvedici deneyimle tamamen çakışır – Lenin’in oldukça öznel taahhüdü 1917 Temmuz’unda Kamanev’e yazdığı ünlü mektupta açıkça görülür: "Kişiye özel: Eğer öldürülürsem, “Marksizm ve Devlet” (Stockholm’de takıldı) not defterimi basmanı istiyorum. Mavi bir kabı var. Marx ve Engels bir de Pannekok’e karşı Kautski’den bütün alıntıların hepsi. Bir dizi yorumlar, notlar ve formülasyonlar var. Bir haftalık bir çalışma ile basılabilir hale gelebilir diye düşünüyorum. Onu önemli olarak görüyorum çünkü yalnızca Plehanov değil Kautski de yanılmıştı. Koşul: Bütün bunlar Kişiye özel."

Avrupa kıtasını ikiye bölen askeri çekişme döneminde bu çatışmada taraf olma fikrini reddetmek ve kendi ülkesinin “yurtseverlik ateşine” karşı durmak ne kadar zordu! Bir iki haftalığına da olsa ne çok büyük adam (Freud da dahil) ulusalcılığın ayartmasına kapıldı! 1914 şoku Badiou’nun terimleriyle – bir testere, içinde bütün dünyanın kaybolduğu bir faciayd��: Yalnızca süregelen huzur içindeki burjuva inancı değil ona eşlik eden sosyalist hareketi de yutan bir facia. Lenin’in kendisi de (Ne Yapmalı’nın Lenin’i) ayağının altındaki zemini kaybetti.

Buradaki var oluşsal ilişkilenme çok aşırıdır ve Leninist “ütopyanın“ çekirdeği 1914 felaketinin küllerinden, onun II. Enternasyonal ortadoksluğu ile hesaplaşmasından doğar: Lenin için burjuva devleti yani doğası içindeki devleti ezmenin bu radikal zorunluluğu, sürekli bir ordusu, polisi veya bürokrasisi olmayan, toplumsal meselelerin idaresinde herkesin yer aldığı yeni bir komünal toplumsal biçim yaratılması uzak geleceğe ait bir teorik proje değildi. 1917 Ekimi’nde Lenin “yirmi milyon olmazsa, on milyon kişinin katılacağı bir devlet mekanizmasını hemen harekete geçirebiliriz” diye iddia ediyordu. Bu andaki zorunluluk hakiki bir ütopyaydı. Devlet ve Devrim’in patlayıcı potansiyelini ne kadar abartsak azdır – bir kitapta “Bati’nın politik geleneğinin sözlük ve grameri camdan dışarı atıldı”. Bunu takip eden şey, Althesser’in Makyavel üstüne olan başlığını ödünç alırsak La solitude de Lenin (Lenin’in yalnızlığı) olarak adlandırılabilir: Genel olarak tamamen yalnız kaldığı, kendi partisinin

26   


Komünist Zemin

  akıntısına karşı durmaya çabaladığı dönem. “Nisan Tezleri“nde 1917’de Augenblick’i, özgün bir devrim fırsatını fark ettiğinde, önerisi parti arkadaşlarının büyük çoğunluğunca önce dengesiz ya da değersiz olarak karşılandı. Bolşevik Parti içinde önde gelen liderlerin hiçbiri devrim çağrısını desteklemedi ve Pravda inanılmaz bir adımla Partiye ve bütün editör kadrosunu Lenin’in “Nisan Tezleri“nden tyri tutu. Halkı saran ruh halini kullanmak ve oportünistçe pohpohlamaktan çok öte olan Lenin’in düşünceleri oldukça sıra dışıydı. Bogdanov “Nisan Tezleri“ni “bir delinin hezeyanları“ olarak tanımlıyor ve Nadejda Krupskaya da “Korkarım ki Lenin çıldırdı” sonucuna varıyordu. Lenin eski dogmatik keskinliğin nostaljik adı değil, tam tersine yeniden keşfetmek istediğimiz Lenin, Kierkegaard’in terimleriyle söylersek oluşum halindeki Lenin, eski koordinatların işe yaramadığı yeni katastrofik birliktelikler içine atılmış ve böylece Marksizmi yeniden keşfetmek zorunda kalmış olan Lenin’dir – onun bazı sorunlar üstüne “Bu konuda Marx ve Engels tek söz etmedi” şeklindeki buruk sözlerini hatırlayalım. Amaç Lenin’e dönmek değil, Lenin’i Kierkegaardci anlamda tekrarlamak; bugün de aynı dürtüye sahip olmaktır. Lenin’e dönme hedefi ne “güzelim eski devrimci günleri” yeniden yaşatmak, ne de eski programın “yeni koşullara” oportünistçe pragmatik ayarlamasını yapmaktır, bu hedef emperyalizm ve sömürgecilik altında, ilerlemecilik çağının 1914 felaketi içinde politikideolojik coşkusunun ardından devrimci projeyi yeniden keşfetmenin Leninci jestini bugünün dünya koşullarında tekrarlamaktır. Eric Hobsbawn yirminci yüzyıl konseptini kapitalizmin uzun barışçıl genişleme döneminin sonu olan 1914 ve Gerçekte Var olan Sosyalizmin coşkusunun peşi sıra doğan kapitalizmin yeni biçimi arasındaki dönem olarak tanımlar. Lenin’in 1914 için yaptığını biz de 1990 için yapmalıyız. “Lenin”, var olan bayat (post) ideolojik koordinatları, içinde yaşadığımız güçten düşürücü Denkverbot’u aşkıyla almanın kaçınılmaz özgürlüğü demektir, yani “Lenin”, yeniden düşünmemize bir fırsat demektir.

Lenin’e karşı yapılan suçlamalardan biri, insanlığın evrensel durumuna duyarsız, bütün sosyal olayları sınıf mücadelesi gözlüğü, “biz ve onlar” karşıtlığı içinde algıladığıdır. Ancak, Birinci Dünya Savaşı yurtseverlik ateşine karşı Lenin’in çağrısı hümanizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan, Alain Badiou’nun “insanlığın” evrensel işlevi dediği şeyin uygulanmasına örnek değil midir? Bu “insanlık” ne düşünsel bir soyutlama ne de herkesi sarmalayan kardeşliğin acıklı bir hayal olarak sunulması değil, fakat karşılıklı siperlerdeki askerlerin birbirlerine kardeşlik göstermeye başlaması gibi, kendini benzeri olmayan coşkulu deneyimlerde gösteren evrensel bir işlevdir. Jaroslav Hacek’in efsanevi mizahi romanı Aslan Asker Svayk’da emirleri harfi harfine algılayarak hakim olan düzeni altüst eden sıradan bir Çek askeri Svayk’ın macerası anlatılır. Galicya’da Ruslarla Avusturyalıların karşı karşıya geldiği cephede kendini en ön siperde bulan Svayk Avusturya askerleri ateş etmeye başlayınca çaresizce siperlerin arasındaki bölgede telaşla elini kolunu sallayarak bağırır “Ateş etmeyin! Öbür yanda insanlar var!” 1917 yazında, polisler destek ve güç kazanmak peşinde olduğu düşüncesiyle acımasız bir strateji olarak reddedilen ve hatta kendi öfkesinin askeri yenilgisi anlamına gelen yorgun köylülere ve diğer çalışan kitlelere savaşmayı bırakın diye seslenişinde Lenin’in de amacı buydu. Düşmanla yüz yüze gelmeyi otantik savaş deneyimi olarak yücelten geniş bir edebiyat geleneği vardır. Birinci Dünya Savaşı siperlerindeki çatışmalara ilişkin anılarında böylesi yüzleşmeleri öven Ernst Juenger’in yazdıklarına bakın: Askerler sık sık düşmanla yüz yüze çarpışma esnasında onu öldürmenin fantazilerini kurarlar, düşmanı süngülemeden önce onun gözlerinin içine bakmak fantazisini. Böylesi bir yüz yüze gelmenin gizemi anlamsız hale geldiğinde benzersiz bir insanlık deneyimi yaşanır. Aynı yüce dayanışma anı 31 Aralık 1942 yılbaşı gecesi Stalingrad Çarpışması‘nda yaşanmıştı. Rus aktör ve müzisyenler kuşatılmış şehirdeki askerleri eğlendirmeye geldiklerinde, kemancı Mikhail Goldstein

27   


Komünist Zemin

  siperlerde askerlere tek kişilik bir konser verdiği zaman: "Çaldığı melodiler hoparlölerden Alman siperlerine ulaşınca atışlar birden kesildi. Ürpertici sessizlikte müzik Goldstein’in yayından dökülüp aktı. Bitirdiğinde, dingin sessizlik Rus askerlerinin üzerinde asılı kaldı. Başka bir hoparlörden, Alman bölgesinden bir ses bozdu büyüyü. Bozuk bir Rusça ile yalvardı ses: “Biraz daha Bach çal. Ateş etmeyeceğiz.” Goldstein yayını eline alıp Bach’tan hareketli bir gavor çalmaya başladı." Bu insanlık deneyimi gibi, içinde yer aldığımız çatışmaların anlamsızlığı çok daha basit biçimler alabilir, basit bir karşılıklı bakış herşeyi anlatmaya yetebilir. Eski Güney Afrika’da ırkçılık karşıtı gösterilerden birinde bir beyaz polis grubu siyahi göstericileri dağıtır ve kovalarken elinde lastik cop taşıyan polislerden birisi de siyah bir kadının peşindeydi. Beklenmedik bir anda kadının ayakkabısının teki ayağından çıkar; otomatik olarak “kibar” olmak zorunda kalan polis ayakkabıyı alıp kadına verir, o an göz göze gelir ve her ikisi de durumlarının anlamsızlığının farkına varırlar – böylesine bir kibarlık jestinin ardından, ayakkabısını verip giymesini bekledikten sonar koşup kadını coplamak polis için olanaksız olduğundan haliyle kibarca selam verip arkasını döner ve uzaklaşır.. Bu öykünün ahlaki yanı polisin aniden içindeki iyiliği keşfetmiş olması değil, yani doğal iyiliğin, ırkçı ideolojik eğitimi yenmesi değildir; tersine büyük olasılıkla polis – psikolojik konumu gereği – standart bir ırkçıydı. Buradaki zafer, onun aldığı “yüzeysel” kibarlık eğitiminindi yalnızca. Polis ayakkabıyı vermek için elini uzattığında yalnızca fiziksel bir temas değildi bu. Beyaz polis ve siyah kadın kelimenin tam anlamıyla doğrudan iletişimi olmayan farklı iki sosyalsimgesel dünyada yaşıyorlardı: İkisi içindeki iki dünyayı ayıran bariyer kısa bir an için askıya alınmış ve sanki kişinin sıradan gerçekliğine hayaletler evreninden başka bir el uzanmıştı.

Bu durum eski bir Joan Crawford filminden bir sahneyle (Possessed 1930) benzerlik gösterir. Filmde yoksul küçük taşra kasabasından bir kızı oynayan Crawford bu sahnede eve dönerken rayların yanında durup, bir trenin ağır ağır kasabadan geçmesini seyreder, vagon pencerelerinden içerdeki zengin yaşamı görmektedir (aşçı essiz bir ziyafet hazırlamaktadır, bir çift dans etmektedir). Adeta, arzuladığı yaşam sahnelerini seyreden bir izleyici gibi sinema salonunda bulmuştur kendini, sahneler yakınında ama yine de her an dağılıp kaybolmakla tehdit eden hayaletler gibi gökseldir. Ve ardından aniden gerçek bir mucize olur, tren kısa bir anlığına durduğunda, yaşlıca bir beyefendi tam da kızın önünde trenin fantazmatik gerçekliğinden, dışarı kızın gündelik gerçekliğine doğru uzanan elinde içki kadehiyle seyretme platformunda durmaktadır ve kızla dostça konuşmaya başlar, – bunlar hayalin kendisinin gündelik gerçekliğimize sızmaya başladığı büyülü anlardır... Gündelik gerçekliğin bir parçası, sıradan işçi kızın önünden gecen tren sahnesi zavallı kızın hayallerinin gerçek olduğunu sihirli bir boyut alır. Bu sahnede akıldan çıkarılmadan 7 Kasım 1942 akşamında yaşanan ürkütücü bir olay yorumlanmalı: Özel treni Thuringia’dan geçerken Hitler yardımcılarıyla yemekli vagonda günün konularını tartışmaktadır; ittifak güçlerinin hava saldırıları rayları bozmuş olduğundan tren sık sık yavaşlamaktadır: “Harika porselenlerde yemek sunulurken, bir kez daha peronun birinde durur. Hemen yanında bir hastane treni de beklemektedir ve ranzalarından yaralı askerler Hitler’in diğerleriyle konuşmaya daldığı parlak ışıklı yemek salonuna bakmaktadır. Hitler aniden başını kaldırdığında dehşetle kendisine bakan yüzleri görür. Öfkeyle perdelerin kapatılmasını emreder, yaralı askerleri kendi karanlık dünyalarına iter.” Bu sahne iki kere mucizevidir: Her iki taraf da pencereden gördükleri fantaz-matik bir hayalet varlığı yaşarlar: Hitler için askeri macerasının kabus gibi sonucu, askerler için ise liderin kendisini birdenbire karşılarında bulmak.

28   


Komünist Zemin

  Pencereden bir el uzansaydı, diyelim ki Hitler yaralı bir askere uzansaydı asıl mucize olurdu.

Ama elbette tam da böyle bir karşılaşma, Hitlerin gerçekliğine bir müdahale, onun kabusuydu dolaşan, elini uzatacağına panik içinde perdeleri örttürdü. Simgesel bariyerlerin aşkıyla alındığı büyülü anın daha elle tutulabilir bir başarıya dönüştürülmesi için daha fazla şeye ihtiyaç vardır –örneğin müstehcen şakaların paylaşılması gibi. Eski Yugoslavya’da belli bir özellikle damgalanmış her etnik gruba ilişkin şakalar ortalıkta dolaşırdı – Karadağlılar güya tembel; Bosnalılar aptal; Makedonyalılar hırsız; Slovenler cimriydiler… Kayda değer biçimde bu şakalar 1980’lerde etnik gerilimin yükselmesiyle azaldılar: Düşmanlığın patladığı 1990’da ise onların hiçbiri işitilmedi. Basitçe ırkçı olmalarından çok öte, bu şakalar özellikle de farklı uluslardan kişilerin kıyaslandığı “Bir Sloven, bir Sırp ve bir Arnavut alışverişe gider ve…” tarzında olanlar – Tito Yugoslavyasında resmi “kardeşlik ve birliğin“ fiili varlığına ilişkin temel biçimlerden biriydi. Bu durumda paylaşılan müstehcen şakalar “içerde” olmayanı dışlamaktan öte onların içeri konması, asgari simgesel düşmanın kurulması olarak fonksiyon gösterdi. Kızılderililer barış için barış çubuklarını tüttürürken biz, Balkanların daha ilkel taraflarından olanlar müstehcenlikleri değiş tokuş ettik. Fiili dayanışmayı kurmak için yüksek kültürün paylaşılan deneyimleri yeterli değildir. Öteki ile müstehcen hazların utandırıcı mizacını paylaşmak zorundayız. Askeri görevim sırasında, Arnavut bir askerle ahbap oldum. Arnavutların yakın aile üyelerine (anne, kız kardeş) yapılan aşağılamalara karşı

hassas oldukları yaygınca bilinen bir olgudur; fakat adeta aramızda yapay kibarlık ve saygı oyunları kalmadığında ve birbirimizi belirli aşağılamalarla selamladığımızda Arnavut arkadaşım tarafından kabul edilmiştim. İlk adım onun tarafından atılmıştı: Bir sabah sıradan bir “Merhaba” yerine “Ananı düzeyim!”le selamladı beni; bunun uygun bir şekilde cevap vermem için bir davet olduğunu biliyordum ve karşılığında yapıştırdım: “Hiç durma, memnuniyetle – ben senin kız kardeşini hallettikten sonra!” Bu değiş tokuş bir süre sonra açık olarak müstehcen ve ironici karakterini kaybedip biçimsel hale dönüştürdü: Sadece bir kaç hafta sonra ikimiz de artik bütün cümleyle uğraşmayı bırakmıştık; sabahleyin birbirimizi gördüğümüzde o başıyla işaret edip “Anne!” diyor, ben de basitçe “Kız kardeş!”le cevap veriyordum. Bu örnek bir stratejinin tehlikelerini ortaya koyar: Müstehcen dayanışma oldukça sık olarak bir üçüncü şahsın harcanmasıyla ortaya çıkar ve bu örnek de kadınların harcanmasına dayalı erkek-bağı dayanışmasıyla ilişkilidir (Bunun tersi versiyonunu hayal edebilir miyiz? Genç bir kadın, arkadaşını “Kocanı düzeyim!”le selamlıyor, arkadaşı da “Hiç durma memnuniyetle – ben senin babanı hallettikten sonra!”). Belki de bu Jacqueline ve Hilary du Pre arasındaki ilişkinin bize çok sıkandalvari gelmesinin sebebidir: Kız kardeşinin izniyle Jacqueline’nin eniştesiyle ilişkiye girmesi dayanılmaz hale gelir çünkü klasik Levi – Strausscu mantığın, kadınların erkekler arasında değiş tokuş nesnesi olmasının tam da tersi gerçekleşir – bu örnekte kadınlar arasındaki değiş tokuş nesnesi erkek olmuştur. Başka bir problem daha vardır burada, güç ve otorite problemi; Arnavut askerle benim müstehcen törenlerim sadece benimle onun arasında öngörülmüş bir eşitlik olduğu için işlemişti – her ikimiz de sıradan askerdik. Eğer ben bir subay olsaydım Arnavut için ilk adımı atmak çok riskli –pratik olarak düşünülemezolurdu. Eğer Arnavut bir subay olsaydı durum daha da müstehcen olabilirdi: Onun tavrı temel güç ilişkilerini maskeleyen sahte müstehcen dayanışmaya bir davet, gücün post-modern kullanımının paradiğmatik örneği olabilirdi. Geleneksel otorite kişiliği (patron, baba)

29   


Komünist Zemin

  kendisine otoritesinin resmi kurallarını takip eden doğru bir saygıyla davranılmasında ısrar eder; müstehcen ve alaylı söylemlerin onun arkasından söylenmesi gerekir. Bugünün patron ya da babası ise tam tersine bizim onu bir arkadaş olarak almamız gerektiğinde ısrar eder; o bize sırnaşık bir aşinalıkla hitap eder, seksüel imalarla bombardımana tutar, bizi bir içkiyi ya da kaba bir şakayı paylaşmaya davet eder – bütün bunlar erkek bağı oluşturma amaçlıyken otorite ilişkisi (onun emri altında olmamız) sadece dokunulmamış olarak kalmaz üstelik saygı duyulması ve üzerinde konuşulması gereken bir giz olarak ele alınır. Emir altındaki kişi için böylesi bir durum geleneksel otoriteden çok daha fazla klostro fobiktir: Bugün ironi ve alayın özel alanından dahi yoksun kaldık, çünkü efendi her iki alanda da vardır: Hem bir otorite hem de bir arkadaş olarak. Bu bilmecenin çözülmesi göründüğü kadar zor değildir: Her somut durumda, müstehcenlik değiş tokuşunun “otantik”mi yoksa emir altındaki ilişkiyi maskeleyen sahte yakınlık mı olduğunu daima “Spontane olarak” anlarız. Gerçek problem daha radikal olandır: Temel simgesel bir çerçeve yokken gerçekle doğrudan bir temas mümkün müdür? Gerçek Öteki’yle temas içsel olarak aşırı kırılgan ve değerlidir; Öteki’ne otantik bir uzanış her an Öteki’nin özel alanına şiddetle tecavuza dönüşebilir. Bu zor durumdan çıkış göründüğü kadarıyla sosyal ilişkilenme mantığıyla sağlanmaktadır ve en iyi şekilde Henry James’in başyapıtlarında ifadesini bulur: İnceliğin en yüksek olana karşı saltanatını sürdüğü bu evren içinde, duyguların açıkça sergilenmesinin nihai kalabalık olarak kabul edildiği yerde her şey söylenir, en acılı kararlar alınır, en hassas mesajlar iletilir –fakat, bütün bunların hepsi biçimsel konuşmaların kılığında yapılırlar. Hatta partnerime şantajımı bile kibar bir gülümsemeyle yapar, ona çay ve pasta ikram ederim. Böylece, vahşi doğrudan yaklaşım Öteki’nin özünü anlayamazken, kibar bir dans ona ulaşabilir mi? Minima Moralia’da Adorno, James’in çalışmalarında inceliğin en uç  

muğlaklığın açıkça görülebileceğini işaret eder: Öteki’nin hassalığına saygılı ehemmiyet, onun özel alanına tecavuz etmemeye özen göstermek çok kolayca ötekinin açısına vahşi aldırışsızlık haline dönüşebilir. Aynı caddede birbirleriyle rekabet eden dükkan sahipleri üzerine eski bir hikaye vardır. Birincisi “Benim bakkalım bu caddedekilerin en iyisi!” diyen bir tabela astığında diğeri şöyle bir tabelayla karşılık verir: “Benim bakkalım, bu mahalledekilerin en iyisi!” – ve bu sürüp gider: “Benimki şehrin en iyisi….. ülkenin… dünyanın… bütün evrenin….” Oysa sonunda kazanan sadece orjinal tabelaya dönendir: “Benim bakkalım bu caddedekilerin en iyisi!” Gitgide saldırgan deyimlerin (cinsel, ırksal…) daha “doğru” olanlarla değiştirilmesine benzemiyor mu bu, tıpkı bir sözcüğün yerine gecen sözcükler zinciri gibi: Zenci - arap - siyah - Afrikan - Amerikan - ya da kötürüm - sakat bedensel özürlü? Bu yer değiştirme potansiyel olarak tam da yok etmeye çalıştığı (ırkçı) etkiyi artırır ve güçlendirir, aşağılamaya bir de yalama katar. “Kötürüm” kelimesi sabit bir saldırganlık damgası içerdiği sürece, bu damga otomatik olarak sadece onun “doğru” metaforik yedeğine dönüşmeyecektir; üstelik bu yedek temel saldırganlığa ek bir ironi ve aşağlayıcı kibarlıkla çeşni katacak olan daha ileri olasılıklar açacaktır (siyasetten doğru kullanım tarafından üretilen “özürlü” kelimesinin her türlü ironici kullanımı hatırlayın). Böylece, gerçekten nefret etkisini ortadan kaldırmanın tek yolunun zincir içindeki ilk halkaya dönebileceğimiz, koşulları yaratmak ve onu saldırgan olmayan biçimde kullanmak olduğunu iddia etmemiz gerekir. İlk halkaya dönme stratejisi, elbette risklidir: Fakat, onun hayıflandığı grup onu tamamıyla kabul ettiği andan itibaren kesinlikle işleyebilir. Radikal feministler birbirlerini “orospu” diye çağırdıklarında, bu stratejiyi erkek saldırganlıkla ironici özdeşleşme olarak reddetmek yanlıştır; önemli nokta, onun mantığının saldırgan sözün etkisizleştirilmesi için otonom bir eylem olarak işlev görmesidir. Slavoj Zizek: Lenin Üzerine

30   


Komünist Zemin

 

Kalkınma Masalı Kavramlar vardır; içi boştur, ama yine de çok kullanılır. Kavramın içinin boş olması işlevsiz olduğu anlamına gelmez. İçi boşaltılmış, iğdiş edilmiş kavramlar; ideolojik yanılsama yaratmaya, kafaları bulandırmaya yarar. “Birlik ve beraberlik” egemenler ve akıl hocaları tarafından çok kullanılır. Onlar bunu birlik ve beraberliğin devamını diler mahiyette söylerler. Burada yapılan, gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme zorlamasıdır. Bu kavramla mevcut statükoyu ve ilişkiler bütünlüğünü sürdürme arzusu dile getirilir. Bir toplum düşünün ki, ulusal gelirin yüzde 90’ına nüfusun yüzde 10’u el koyuyor. Geri kalan yüzde 90’ın haklı talepleri şiddetle bastırılıyor. Böylesi koşullarda “birlik ve beraberlik” ne anlama gelir? Ülkede yaratılan zenginlikten payına düşeni alamayan, ülkenin bugünü ve geleceği konusunda söz hakkı olmayan, dışlanmış, marjinalleşmiş geniş yığınların mevcut olduğu bir toplumda gerçek anlamda birlik ve beraberlik olabilir mi? Sadece teker teker ülkeler düzeyinde değil, evrensel planda yanılsama yaratan kavramlardan biri “kalkınmadır”. Kalkınma kavramı da, “birlik ve beraberlik” kavramında olduğu gibi, yaşamda var olmayan, var olması da olanaksız olan bir şeyi varmış gibi gösteriyor. Kalkınma diye bir şey yok, ama kalkınma kavramı onu varmış gibi gösterme amacıyla ve sıkça kullanılıyor. Böylelikle ulusal ve evrensel düzeyde sömürü ve eşitsiz ilişkiler sürdürülebiliyor. Bugün kalkınma kavramı, yeni-sömürge statüsündeki ülkelerin geniş yoksul kitleleri için bir uyuşturucu işlevi görüyor. Batı üstünlüğünün ortaya çıkışını izleyen

dönemde, sömürgecilikle birlikte, sömürge ve yarı-sömürge halklarını köleleştirmek için her aşamaya uygun düşen kavramlar “üretilmiştir”. Modernleşme, uygarlaşma, çağdaşlaşma vb. bunlardan bazılarıdır. Türkiye’de bu, başlangıçta “muasır medeniyet seviyesini yakalamak” biçiminde ifade edilmiştir. Cumhuriyet döneminde resmi ideoloji üreticileri çağdaşlaşma kavramını çok sevdiler. Aslında bu kavramların hepsi aynı anlama geliyor. “Çağdaşlaşma” denilen, kapitalistleşmekle özdeştir. “Kapitalistleşmek” de, sömürgeleşmekle eşanlamlıdır. Kavram, dünyanın geri kalanının da emperyalist ülkeler gibi olabileceği, olması gerektiği yanılsamasını yaratmaya yarıyor. Oysa, dünyada “kavram çifti” diye bir şey vardır. Yoksulluk ve zenginlik kavramları bir birini zorunlu olarak üreten kavramlardır. Aynı şey kalkınmışlık ve geri kalmışlık için de geçerlidir. Bunlar, biri olmadan diğerinin de mevcut olmaması gereken kavramlardır. Zira birilerinin yoksulluğu diğerlerinin zenginliğinden kaynaklanır.

Dünya ölçeğinde gelişmişlik ve azgelişmişlik de öyledir. Bugün ortalama bir Kuzey Amerikalı, ortalama bir Afrikalıdan 50 kat “zenginse”; bu, Afrikalının 50 kat

31   


Komünist Zemin

  az tüketmesinden ötürüdür. Eğer Afrikalı da Amerikalı kadar tüketseydi, gelişmişlik ve azgelişmişlik kavramları da olmayacaktı... Nasıl köle olmadan efendi de olmazsa, tebaa olmadan kral da olmazsa; yoksulluk olmadan zenginlik de olmaz. Elbette azgelişmişler olmadan gelişmişler de olmaz. Buradan çıkan anlam açıktır: Evrensel planda geçerli ilişkiler bütünü aynı kaldıkça; azgelişmişler, gelişmişler gibi olamazlar. Kapitalist üretim tarzının beş yüz yıllık tarihi bunun olanaksızlığını kanıtlaya gelmiştir. Kalkınmadan en çok söz edildiği son kırk yılda, zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki “gelişmişlik” farkı tarihte görülmemiş boyutlara ulaştı. Söz konusu fark 1900 yılında bire dokuzken, 1978’de bire otuz altıya yükseldi... Zira kapitalist üretim bir tarafta “zenginlik”, karşı tarafta da yoksulluk üretmek durumundadır.

Burjuva uygarlığı ancak oligarşik zenginlik üretebiliyor. Bunun anlamı, ulusal ve uluslararası planda geniş toplum kesimlerinin yaşam için gerekli araçlardan yoksun kalmasıdır. “Para parayı çeker” halk özdeyişi en çok kapitalizm altında geçerlidir.

İşte böylesi ilişkiler bilinen sonuçları doğururken, kalkınma kavramı; geniş kitleler için bir afyon, bir uyuşturucu işlevi görüyor. Elbette “yoksul ülkeler” derken, bu ülkeleri “proleter uluslar” olarak almıyoruz. Yeni-sömürge statüsündeki ülkeler de emperyalist ülkeler gibi sınıflı toplumlardır. Bu ülkelerdeki servet ve gelir farklılıkları çoğu zaman “gelişmiş” denilen ülkelerdekinden bile büyüktür. Bu ülkelerdeki işbirlikçi oligarşiler “kendi” ülkelerinin sömürüsünden pay alıyorlar. Yeni.sömürge ülkelerin işbirlikçi oligarşileri ve onlara akıl hocalığı eden diplomalıların “kalkınma” kavramına bunca sarılmaları boşuna değildir. Bu sınıflar ve gruplar kendi “kalkınmalarını” toplumun kalkınması olarak gösterebiliyorlar... İdeolojik bulanıklık sürdükçe insanlar bu tür safsatalara inanmaya devam edeceklerdir. Şimdilik işbirlikçi oligarşiler ve akıl hocaları; yapılan yağmayı ve talanı, ülkenin tamamının kalkınmasıymış gibi gösterebiliyorlar. Son tahlilde, ulusal ve uluslararası planda sürdürülen yağmayı meşrulaştıran, asıl amacı ideolojik bulanıklık yaratmak olan kavramlar teşhir edilmelidir. Bu tür kavramların kimin için “ne anlama geldiği” netleştirilmediği sürece, kitleler sonu olmayan bir yolda yürümeye devam edeceklerdir. Mevcut yapı ve ilişkiler ortamı aynı kaldıkça, “kalkınma” diye bir şey mümkün değildir. Zira dünyada söz konusu olan kalkınma değil, kalkınmanın karşıtıdır. Sömürüye, baskıya, beşeri ve doğal kaynakların hoyratça yağmalanmasına dayalı burjuva uygarlığının insanlığa önerebileceği bir şey yoktur. Bir an önce bu yolun sonunun olmadığı anlaşılmalıdır...

32   


Kz19