Issuu on Google+

Komünist

Zemin

Üç Ayda Bir Yayınlanır Süreli-Yaygın/Politik Dergi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Zafer Dize Adres: Zemin Yayıncılık Çamlık Mah. Şahibbey Cad. Çiçek Pasajı Kat: 1 No: 19/7 Çekmeköy/Ümraniye İstanbul Hesap No: 1041 746848 T. İş Bankası Web: www.komunistzemin.org e-mail: komunistzemin@yahoo.com e- mail: komunistzemin@gmx.net Baskı: Can Ofset Davutpaşa Cad. İpek İş Hanı No: 4/7 Bayrampaşa / İstanbul Tel: 0212/6131077l

BU SAYIDAKİLER: 1 Mayıs'ın Dünkü ve Bugünkü Anlamı Üzerine

3

1789 “Fransız Devrimi”: Devrim mi, Karşı Devrim mi?

9

Kumarhane Kapitalizminin Krizi Üzerine

13

Zenginlikle Mücadele Etmeden Yoksullukla Mücadel Edilimez Yazar: Fikret Başkaya

17

"Ermeni Kardeşlerimden Özür Diliyorum" Kampanyası Üzerine

21

Ve Devlet Emir Buyurdu: “Bundan Böyle Kürtlere, 'TRT Leş' Vasıtasıyla Kürtçe Hakaret Edilecek!”

24

Misak-ı Milli : Bir Efsaneyi Sorgulamak Yazar: Fikret Başkaya

28

Ergenekon'da Nöbet Değişim

37

Dünya Sovyet Cumhuriyetleri Düşünden Dünya Burjuva Muz Cumhuriyetleri Cenderesine...

40

“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”: Kimin Egemenliği, Kimin Bayramı? Yazar: Fikret Başkaya

47


Eşitlikçi Bir Dünya Uğruna Toprağa Düşenlerin Anısına...

Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı. Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi. Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler. Bütün ömürleri bu kavgayla geçti. Ne adları vardı onların, ne ulusları, ne dinleri ne de anıtları. Ama biz onlar için ölüm fermanları hazırlayıp görkemli mangalar kurduk. Savaşlar açtık peşpeşe. Kentleri ele geçirip vahşi bir hayvan gibi avladık. Nerde görülürse kurşuna dizdik ve süslü kemerler yaptık onların kafa derilerinden. Biz cellattık ve tarih suratımıza tükürürken, bir kez bile bağışlanmayı istemedi onlar.. Derler ki, son büyük serüvenci yaralıdır hâlâ...

.

(A. Telli)


Komünist Zemin

1 Mayıs’ın Dünkü ve Bugünkü Anlamı Üzerine Aradan bir asrı aşkın bir zaman geçtikten sonra 1 Mayıs’ın bugünkü anlamı üzerine, daha doğrusu dünü ile bugünkü anlamları üzerine yeniden düşünmek gerekiyor. Ama bundan önce, 1 Mayıs’ın bir bayram günü olarak ilan edilip, resmi tatil günü olarak kabul edilmesine ilişkin birkaç söz söylemek istiyoruz. Bilindiği gibi, bugün, başta Batılı ülkeler olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde 1 Mayıs, resmi tatil günü olarak kabul edilmiş ve bir bayram günü olarak kutlanmaktadır. 1 Mayıs’ın resmi tatil günü olarak kabul edilmediği diğer ülkelerde ise bu talep güncelliğini korumaktadır. Peki ama 1 Mayıs bayram mıdır ve resmi tatil günü olması/kabul edilmesi tek başına bir kazanım olarak görülebilir mi? Öncelikle 1 Mayıs’ın bir bayram olmadığını belirtmek istiyoruz. Bayram, ancak ve ancak hallolmuş ve kutlanmaya değer, bir bakıma tarihe mal olmuş bir olayı sembolize eder. Bu tarihsel olayların yıl dönümleri geldiğinde ise ilgili topluluklar, ya o günü yas günü olarak ilan edip yaslarını tutarlar, ya da o günü bayram günü olarak ilan edip bayramlarını kutlarlar. Peki, 1 Mayıs emekçiler ve emekten yana olan güçler açısından ne ifade etmektedir? Bu gün, bir bayram günü olarak kutlanabilir mi? Bizce hayır. 1 Mayıs’ın bir bayram günü olarak kutlanabilmesi için, onun taşımış olduğu evrensel mesajın hayat bulması gerekir ki, bir bayram olarak ilan edilebilsin ve emeğin kurtuluşunu sembolize eden bir gün olarak kutlanabilsin. Hâlbuki 1 Mayıs, yalnızca ve yalnızca bir çağrıdır. Dinlerin, ulusların, ırkların, cinsiyet ayrımcılığının, sömürünün olmadığı kardeşçe bir yaşam çağrısıdır. Bu çağrı gerçekleşmiş midir? Hayır. Bu çağrı gerçekleşmediği gibi, dünya işçi sınıfı, bu süre zarfında bu çağrının taşıdığı mesaja inanılmayacak derecede uzak düşmüştür. Bu bakımdan düşünüldüğünde orta-

da kutlanacak bir bayram değil, yası tutulacak bir durum söz konusudur. Özcesi, 1 Mayıs çağrılarının içeriğine hayat veren birlik ve dayanışma kavramları, toplumsal kurtuluş, eşitlik ve özgürlük kavramları ile buluşarak birer talep olmaktan çıkmadıkça, yani bizzat hayat bulmadıkları sürece, 1 Mayıs’lar da birer bayram günü değil, egemenlerle kavganın günü ve egemenlere karşı kavganın çağrısı olmaya devam edecektir. 1 Mayıs’ın tatil günü olarak kabul edilmesi talebine gelecek olursak; açıkçası bu talebin bugün savunulacak bir yanı kalmamıştır. Zira 1 Mayıs’ın doğuşuna baktığımızda, 19. asrın sonlarında bir 1 Mayıs günü işçilerin topluca iş bırakarak üretimi durdurduklarını, kol kola meydanlara inmiş olduklarını ve burjuvazinin militer güçleriyle göğüs göğüse dövüşüp bedel ödedikleri bir mücadeleye giriştiklerini görürüz. Dolayısıyla 1 Mayıs, işçilerin tatil yaptıkları, eğlendikleri, daha çok tükettikleri ya da iş güçlerini dinlendirdikleri bir gün olarak değil, birlikte tartıştıkları, ortak karar aldıkları, birlik ve dayanışma içinde oldukları, mücadele alanlarını zapt ettikleri, burjuvazinin uykularını kaçırdıkları, kısacası, siyasallaşarak ve örgütlenerek gündelik hayata müdahale ettikleri bir kavga günü olarak ortaya çıkmış ve sınıf mücadeleleri tarihine tam da bu anlamıyla mâl olmuştur. Bu tarihi günün her yıl dönümünde, dünyanın her yerinden işçiler, aynı coşkuyla ve mücadele azmiyle alanlara inerek mücadele sloganlarını haykırmış, böylece bu mücadele gününü gelenekselleştirerek 1 Mayıs gününün işçilerin günü olarak ilan ve kabul edilmesini sağlamışlardır. Bugün ise dünyanın birçok ülkesinde 1 Mayıs resmi tatil günüdür. Ama bu gün, dünyanın bütün işçileri için ortak mücadele sloganlarını haykırdıkları, ortak taleplerini dile getirdikleri, birlikte mücadelelerini yükselterek alanlara taşıdıkları, birlik içinde ve dayanışma halinde oldukları bir gün değildir artık.

3


Komünist Zemin Bu gün, Batılı işçiler için, yani zengin dünyanın işçileri için önce şenlik havasında alanlara giderek patronlarından ve hükümetlerinden dileklerde bulundukları ve kendi dar zümre çıkarları için pazarlıklar yaptıkları, sonrada gidip bu günü futbol seyrederek ya da eğlenerek geçirdikleri bir gündür. Yani bol bol tükettikleri bir gündür artık.

Bu açıdan bakıldığında 1 Mayıs’ın tatil günü olarak ilan edilmiş olması da nihayetinde burjuvazinin hanesine yazılmış bir kazanıma dönüşmüştür. Bu yolla hem işgücünü dinlendirmiş oluyor, hem de ürettiklerini tükettirmiş oluyor. Batılı ülkeler dışında kalan yoksul dünyanın işçilerinin çoğunluğu için ise bu gün, ya anlamını unuttukları, ya bilinçlerinde bir tür felçleşme geçirdikleri için umursamadıkları, ya egemen bilincin etkisi ile karşı çıktıkları, ya işten atılma riskini göze alamadıkları, ya da can güvenlikleri bakımından tehlikeli buldukları için katılmadıkları ve fabrikalarında ve iş yerlerinde kalıp patronları için meta ve hizmet üretemeye devam ederek geçirdikleri alışılagelmiş bir iş günüdür. Bu yoksul dünyanın işçilerinin bir kısmı için ise 1 Mayıs, çoğunlukla sendikaların güdümünde ve reformist sol gurupların etkisinde, uysal ve uzlaşmacı bir tutumla mitinglere katıldıkları ve bu mitinglerde sosyal devlet, demokrasi ve 1 Mayıs’ın tatil günü olarak kabul edilmesi gibi Batılı ülkelerden esinlenilen (öykünülen) taleplerini dilek edasında dile getirdikleri bir gündür. Sözün özü; 1 Mayıs bir bayram ve tatil yağma günü değil, bir savaş ve seferberlik günüdür. Dolayısıyla da, 1 Mayıs’ın tatil günü ilan edilmiş olması bir kazanım olmadığı gibi, 1 Mayıs’ın tatil günü olarak ilan edilmesi için mücadele vermek de devrimci değildir.

4

Önemli olan bu günün tatil olup olmaması değil, işçiler tarafından nasıl telakki edildiği ve nasıl yaşanıp, yaşatıldığıdır. 1 Mayıs’ın Doğuşu ya da Dünü Üzerine 1 Mayıs’ın Miladı olarak Avustralya'nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçilerinin, günde sekiz saatlik iş günü talebiyle Melbourne Üniversitesi'nden Parlamento Evi'ne kadar yürüyüş düzenledikleri tarih kabul edilir. Bu tarih 1856’dır. Bir başka Milat ise, Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçilerin günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle iş bırakmalarıdır. Bu tarih ise, 1 Mayıs 1886'dır. İşçiler yalnızca iş bırakmakla kalmamış, aynı zamanda sokakları da zapt etmişlerdi. Chicago’da yapılan gösterilere yarım milyon işçi katılmıştı; bu rakam o günün koşulları için hayal bile edilemeyecek bir kitleselliği ifade etmektedir. Bu gösterilerin bir başka özelliği ise, ABD’nin Louisville kentinde 6 binden fazla siyah ve beyaz işçinin birlikte yürüyerek Ulusal Park’a girmiş olmasıdır. Bu gösteri oldukça önemlidir, çünkü o dönemde Louisville'deki parklar, siyahlara kapalıydı. Gösteriler, sonraki yıllarda adı 1 Mayıs’la özdeş olan 4 Mayıs’taki kanlı Haymarket Olayı'na kadar devam etti. Devlet, yalnızca gösterileri bastırmakla kalmadı, işçi sınıfına gözdağı vermek için dört işçi önderini de idam etti. Bu devrimci önderler, Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES idi. 1889`da toplanan İkinci Enternasyonal'de Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "Birlik, mücadele ve dayanışma günü" olarak kutlanmasına karar verildi. Özellikle de bu tarih itibariyle 1 Mayıs, işçi sınıfının olduğu her coğrafyada ve her coğrafyanın emekçileri için aynı anlamı ifade eden bir gün olarak kabul edildi. Kanaatimiz şudur ki, insanlık tarihinde hiçbir özel gün, 1 Mayıs’ın taşıdığı birleştirici özelliğe sahip olamamıştı. Sınıf ve cinsiyet egemenliğine dayanan toplumların ortaya çıkışını bir milat olarak kabul edecek olursak; o günden günümüze kadar hiçbir özel gün 1 Mayıs’ın taşıdığı evrensel özelliğe sahip olamamıştı. 1 Mayıs dışındaki bütün özel


Komünist Zemin günler bir dine, ulusa, ‘ırk’a ya da bir sosyal topluluğa ait olanlarla sınırlı kalmıştır. Ama 1 Mayıs, bütün dinlerden, uluslardan, cinslerden ve “ırk’lardan insanların, üstelikte aynı heyecanı taşıyarak harekete geçtikleri bir gün özelliğine sahipti. Bu bakımdan tekti ve taşıdığı mesaj bakımından evrenseldi. Dikkat edilecek olursa 1 Mayıs’ın özelliklerinden söz ederken, bir geçmiş zaman vurgusu yapmayı özellikle tercih ettik. Çünkü birkaç on yıldır 1 Mayıs, doğuşundaki evrensel ve birleştirici ruhunu yitirmiştir. 1 Mayıs’ın Günümüzdeki Anlamı ve İşçi Sınıfı Üzerine Egemenlerin zaman kavramlarına göre 19. Asrın sonunda Chicago’da Albert PARSONS, August SPİES, Louıs LINGO, Adolph FISCHER ve kavga yoldaşlarının yakmış oldukları özgürlük, eşitlik, birlik ve dayanışma ateşi bütün yeryüzü ezilenlerinin yüreklerini tutuşturdu; öfkelerini biledi ve tarihte ilk kez yalnızca 1 Mayıs’larda dünya emekçileri aynı anda aynı öfke ve aynı coşkuyla sokakları zapt ettiler.

1 Mayıs, dünya emekçilerinin tarihlerinde ilk kez hep bir ağızdan ortak kurtuluşlarının manifestosunu haykırdıkları ve egemenlerin kendi suretlerindeki zamanlarının dışına çıkabildikleri tek gün olarak doğdu. Ama ezilenlerin kendi canları ile can verdikleri, ortak kurtuluşları için alanları zapt ettikleri günleri, gün süremeden boğuldu. Egemenler, uzun yıllar sürmüş olsa da, sonunda Sosyal Demokrasi’nin, Bürokratlı -

Generalli sosyalizm savunucularının ve Sendika Ağaları’nın unutulmaz yardımları sayesinde 1 Mayıs’ın devrimci ve evrensel özünü boşaltmayı ve tarihlerindeki ilk büyük uluslararası yenilgiyi bir galibiyet olarak kendi hanelerine geçmeyi ve yeniden bütün zamanlara egemen olmayı başardılar. Artık hiçbir şey eski güzel günlerdeki gibi değil. Nicedir, emekçilerin hep bir ağızdan, “BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN” şiarını haykırıp, uluslararası burjuvaziyi korkuya düşürdükleri gün olmaktan çıktı 1 Mayıs. Nicedir, A. PARSONS ve aynı idealler için toprağa düşenlerin, “ahh keşke biz de bu coşkulu kitlelerin arasında olabilseydik” diye hayıflandıkları ve meydanları dolduran emekçiler ile omuz omuza olamadıkları için hüzünlü bir sevinç duydukları zamanın adı değil 1 Mayıs. Dün “BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ İÇİN” parolasının yükseltildiği 1 Mayıs’larda bugün, “HERKES VE HERŞEY BENİM İÇİN“ parolası yükseltiliyor artık. Tabii ki geçmişte olduğu gibi bugün de dünyanın bütün coğrafyalarında emekçiler sokağa çıkıyorlar, ama yürekleri aynı idealler için çarpmıyor ve farklı dillerde aynı şarkıyı söylemiyorlar. Çünkü dünya emekçileri tarihlerinde hiç olmadığı kadar düşman kamplara bölünmüş durumdadır. Birlik, dayanışma, eşitlik gibi evrensel değerler yalnızca yoksullaştırılmış coğrafyaların emekçileri için bir şey ifade eder olmuştur artık. Yoksul coğrafyaların işçileri, zengin Batılı işçilere birlik ve dayanışma mesajlarıyla ulaşmaya çalışırken, zengin Batılı işçiler ise, yoksullaştırılmış coğrafyaların işçileriyle arasına aşılmaz duvarların örülmesi, var olan bölünmenin daha da kalıcılaştırılması için çabalamaktadır. Çünkü, Batlı işçiler gayet iyi bilmektedirler ki, mevcut ayrıcalıklı durumlarının devamı, ancak ve ancak başka coğrafyaların talanıyla ve insanlarının yoksullaştırılmasıyla mümkündür. Birbirine benzemeyen ve sorunları birbirinden o kadar ayrı ve zıt iki dünya oluşturulmuştur ki, bu iki dünyanın sorunlarını aynı kavramlarla açıklayabilmek bile mümkün değildir artık. Mesela, Batılı bir işçi için yoksulluk sınırının altında yaşıyor olmak, kirasının devlet tarafından ödeniyor olması ve her gün evinde yemek pişirmesine yetecek kadar pa-

5


Komünist Zemin ranın devlet tarafından kendisine verilmesi ve hastalık sigortasından sınırsız yararlanabiliyor olması demek iken; bu sınır, yoksullaştırılmış bir Afrikalı için, yiyecek ekmeğinin, içecek suyunun olmamasıdır. Bu iki dünyanın arasındaki farklılığı ve kopuşu anlamak için aşağıdaki örneklere bakmak yeterli olacaktır. Günümüzde, yoksul dünyada, açlık ya da kötü beslenme yüzünden dakikada beş yaşın altında 12 çocuk ölüyor. 2.5 milyar insan günde iki dolardan daha az parayla yaşıyor ve dünya gelirinin sadece yüzde 5’ini kullanıyor. 2.6 milyar insan sağlıksız koşullarda yaşıyor. Almanya, İsviçre, Hollanda vb. Batılı ülkelerde kişi başına düşen gelir, Etiyopya’da kişi başına düşen gelirin yaklaşık 300-400 mislidir. Etiyopya’da Ortalama Yaşam Süresi 40 iken, Almanya, Hollanda, İsviçre, Lüksemburg vb. ülkelerde bu ortalama 78-80’dir. Bu tablodan dolayıdır ki, 1 Mayıs’ın devrimci ruhu, yeryüzünün yok sayılanları için halen daha bir umudu ifade edebilmektedir. Ama buna rağmen 1 Mayıs, uluslar ve sosyal topluluklar üstü olma özelliğini yitirmiştir. Nasıl ki 8 Mart, dünya ölçeğinde bir hareket, bir proje olmasına rağmen, bütün ezilen insanlığı kucaklama yeteneğine sahip değilse, artık 1 Mayıs’ta uluslar üstü ve bütün ezilenleri kucaklayan bir özelliğe sahip değildir. Bunun da ötesinde, 1 Mayıs, artık işçi sınıfının uluslar üstü bir birliğini ve birlikte kurtuluşunu da ifade etmemektedir. Tam tersi, aynı günde, aynı güne sahip çıkma adına sokağa çıkan dünya işçileri, sömürülen sınıf olmaktan kaynaklanan ortak çıkarları için değil, birbirlerine karşı ve birbirlerinin çıkarlarını tehdit eden taleplerle sokağa çıkmaktadırlar. Örneğin, yoksul dünyanın işçileri karınlarını doyurabilmek, hayatta kalabilmek, iş, emeklilik, sigorta garantisi ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak için sokağa çıkarken; zengin dünyanın işçileri, bedeli yoksullaştırılmış dünyaya ödettirilen ayrıcalıklı durumlarını pekiştirmek, yani daha fazla tüketmek, daha fazla tatil yapmak, dahası Batı’da toplanan zenginlikten daha fazla pay almak, ya da en azından mevcut ayrıcalıklı durumunu için sokağa çıkmaktadır.

6

Yoksul dünyanın işçileri, serbest dolaşım hakkı için mücadele ederken, zengin dünyanın işçileri, yoksullaştırılmış dünyanın işçilerinin bu talebinin karşısında yer almakta ve hükümetlerinin bu yönlü politikalarına destek vermektedir. Yoksullaştırılmış dünyanın işçilerinin bir kısmı, Batı’da toplanan zenginlikten pay almak için Batı’nın sınırlarından içeriye girmek için uğraşırken, zengin dünyanın işçileri sınırların sıkıca korunmasından, Batı’nın kapılarına dayanan yoksul dünyanın işçilerine kapatılmasından, kapılardan içeriye sızabilmeyi başaranların ise bir an evvel sınır dışı edilmesinden yana bir davranış içerisindedir. Özcesi, artık ne tek bir dünyadan söz etmek mümkündür, ne de ortak sınıf çıkarlarına sahip bir dünya işçi sınıfından söz etmek mümkündür. En azından bugünkü durum budur. 1 Mayıs’ın Sendikalar İçin Anlamı Üzerine Aslında bir anlamda 1 Mayıs’ın doğuşuna yol açan devrimci sürecin mimarı, bir bakıma sendikalar, özellikle de ABD’deki sendikalar olmuştur.

Bilindiği gibi 8 saatlik iş günü mücadelesinin öncüsü olan AFL, 8 saatlik iş günü için 1 Mayıs 1886'da bir günlük grev yapılması kararı almış ve o gün ABD’de 350.000 isçi greve gitmişti. Ve böylece isçilerin büyük bölümü 8 saatlik iş günü hakkını kazanmış ve sermaye muazzam bir yenilgiye uğratılmıştı. Keza, komünistler açısından mutlaka mahkûm edilmesi gereken bir örgütlenme olmasına rağmen II. Enternasyonal gibi uluslararası bir örgütlenmeye ilham veren, yine o tarihlerdeki içi mücadelelerine ilham veren ve


Komünist Zemin bu işçi mücadelelerine önderlik eden işte bu sendikacılık geleneğiydi. 19. yüzyıl sendikacılığı II. Enternasyonal gibi uluslararası bit örgütlenmeye ve özellikle kapitalizmin merkezlerinde devasa işçi patilerinin doğmasına yol açmış, ama sonraki yıllarda bu işçi patilerinin merkeze çekilip, kapitalist sistemin bir parçasına dönüşmesiyle, bu işçi partilerini yaratan sendikalar da, bizzat kendi elleriyle yarattıkları partilerin yan kuruluşlarına dönüşmek suretiyle sisteme entegre olmuşlardır. Hal böyle olunca, kaçınılmaz olarak, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve birlikte mücadele günü olan 1 Mayıs da, günümüz sendikacılığı için bir sonraki toplu sözleşme için gövde gösterisinin yapıldığı ve taleplerin dillendirildiği bir güne dönüşmüştür.

Özellikle zengin ülkelerde yapılan 1 Mayıs gösterilerine katılanların çoğu zaten işçi de değildir. İşçi sınıfı adına gösterilere sendika bürokratları katılır ve 1 Mayıs gösterisinde bulundukları saatler mesaiden sayılır. Batılı ülkelerde 1 Mayıs, tam bir karnaval gibi kutlanırken, yoksul ülkelerin işçileri, işçi sendikaları ve sosyalistleri de, 1 Mayısı Batılı ülkelerdeki gibi kutlamak için mücadele vermektedirler. Yani bir kısım ülkelerde 1 Mayıs gösterilerinin çatışmalı geçiyor olmasının nedeni, 1 Mayıs’ın devrimci ruhuna sahip çıkıldığı için değil, mevcut rejimlerin tahammülsüzlüğündedir. 1 Mayıs’ın Devrimci Güçler İçin Anlamı Üzerine İşçi sınıfının evrensel kurtuluşu için mücadele iddiasında olan devrimci güçlere gelince; onlar, 1 Mayıs’ın devrimci ruhu ve komünizm

davasının evrensel değerleri karşısında tam bir ihanet içerisindedirler. Öyle ki, Komünizm davasının amentüsü olarak kabul edilen Komünist Manifesto’nun “Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşiniz!” diye son bulan evrensel çağrısını çarmıha germiş olan II. Enternasyonal önderliğini aratmaz olmuşlardır. Öyle ki, mevcut devrimci örgütlerin neredeyse tamamı, adeta sendikaların sol kanadı olarak hareket etmektedirler. Sendikalar gibi devrimci örgütlerin çoğu, 1 Mayıs alanlarını adeta işçilerin ekonomik taleplerini dile getirmek, onlar için iş, iş garantisi, sosyal güvence ve yeterli ücret talep edilen bir alan olarak kullanmaktadırlar. Batılı devrimci güçler, diğer günlerde olduğu gibi, 1 Mayıs’ta da dünya işçi sınıfını bölen, Batı işçi sınıfının dünya işçi sınıfına ihanetini sağlayan ve Batı İşçi Sınıfı’nı yoksul dünyanın boğazlanmasında burjuvazinin suç ortağı yapan, burjuvazinin savaş stratejisi “Sosyal Devlet”in devamı için mücadele etmektedirler. Tamda bundan dolayıdır ki, Batılı devrimci güçler, dünya işçi sınıfını Batı işçi sınıfının lehine bölen, iş gücünün dünyada serbest dolaşımının yoksul dünyanın işçilerine yasak edilmiş olması karşısında hiçbir mücadele yürütmedikleri gibi, bu hususta oldukça hassas olan Batılı işçileri kızdırmamak için, bu yasak karşısında üç maymunu oynamayı tercih etmektedirler. Tam da bundan dolayıdır ki, Batılı devrimci güçler; işçi sınıfını Batılı İşçiler lehine bölen, var olan işin öncelikli olarak "Batı Milleti"ne mensup işçilere verilmesi uygulaması karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedirler. Bırakalım bütün bunları bir yana, kadın işçilerin düşük ücretle çalıştırılması karşısında, (Batılı erkek işçiler öfkelenebilirler kaygısından dolayı olsa gerek!) “Eşit İşe Eşit Ücret” için bile mücadele yürütmemektedirler; kadın işçilerin aleyhine olan bu eşitsizliğe karşı mücadele etmek yerine, bu hususta ara sıra bir kaç söz etmekle yetinmeyi tercih etmektedirler. Ve Batılı devrimci güçler bütün bunlara rağmen, kendi yüzlerine benzeyen bayraklarına “Yaşasın İşçilerin Birliği” ve “Eşit İşe Eşit Ücret” parolalarını yazmaktan yana hiç bir utanç duymamaktadırlar. Batılı devrimci güçlerin durumu bu merkezdeyken, Batı dışında kalan coğrafyaların devrimci güçleri daha mı iyi bir noktada durmaktadır? Kesinlikle hayır.

7


Komünist Zemin Ne yazıktır ki bu coğrafyalardaki devrimci hareketin anlayışı ve eylemi de Batılı “devrimci” hareketten farklı değil. Tıpkı Batılı “devrimci“ hareket gibi, yoksul dünyanın devrimci hareketi de işçiler için iş, iş garantisi, sosyal güvence ve yeterli ücret talep ediyor ve eğer 1 Mayıs yasal tatil günü olarak kabul edilmiyorsa, bu günün resmi tatil, yani bayram günü olarak kabul edilmesini talep ediyor. Bununla da yetinmiyor, Batı işçi sınıfının burjuvazi ile çatışmasını ’devrimci’, dolayısıyla da desteklenmeye değer bulduğundan, yoksul dünyanın işçilerini Batılı işçilerle dayanışma yapmaya çağırıyor. Çünkü, yoksul dünyanın devrimci hareketi de Batı işçi sınıfının sahip olduğu ayrıcalıklarını mücadele sonucu alınmış ’hakların savunulması’ olarak görüyor. Peki, yoksul dünyanın devrimci hareketinin bu yönlü davranışı neyle açıklanabilir? Herhalde gerçekleri görememek gibi bir açıklama bu durumu izah etmeye yetmez. Çünkü herkesin gerçeğini belirleyen durduğu yerdir. Yani ayağını bastığı tarihsel ve ideolojik zemindir. Dolayısıyla da Batı merkezli bir tarih anlayışıyla şekillenmiş bugünkü devrimci hareketin, tarihsel referanslarıyla hesaplaşmadan devrimci bir davranış gösterebilmesi mümkün değildir. Devrimci hareketin, kelimenin gerçek anlamında devrimci bir davranış gösterebilmesi, ancak ve ancak bu hesaplaşmayı yapmasıyla mümkündür; devrimci hareket ya bunu yaparak devrimcileşmeye, ya da sistemle bütünleşmeye mahkûmdur. Bu sürecin itici gücü ise komünistler olacaktır. Komünistler Ne Yapmalıdırlar? Kesin olan ve değişmeyen gerçek şudur ki, dünya devriminin öznesi dünya işçi sınıfıdır. Bir başka değişmeyen gerçek ise şudur; dünya işçi sınıfı ancak devrimci bir dünya partisinin politik önderliğinde zafere ulaşabilir. O halde ne yapmalı? Öncelikli olarak yapılması gereken, dünya işçi sınıfının enternasyonalist birliğinin sağlanabilmesinin önünü kesen ne varsa, bütün bunlara karşı doğrudan saldırmaktır.

8

Mesela; burjuvazinin savaş stratejilerinden olan ve dünya işçi sınıfını Batılı işçiler lehine bölerek Batılı işçileri dünyanın yoksul emekçileri karşısında imtiyazlı kılan ve faturası dünya yoksullarına ödettirilen "Sosyal Devlet"e karşı çıkmak, dünya işçi sınıfının enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin ön koşullarından biridir. Mesela; İş gücünün dünya da serbest dolaşımını savunmak, dünya işçi sınıfının enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin ön koşullarından biridir. Mesela; var olan işlerin öncelikli olarak Batılılara verilmesine karşı çıkmak, dünya işçi sınıfının enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin ön koşullarından biridir. Mesela; Türk işçileri içerisinde Kürtlerin ayrılma hakkını savunmak ve Türk işçilerine egemen olan “Vatanın ve Milletin Bölünmezliği“ anlayışına karşı çıkmak, işçi sınıfının enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin ön koşullarından biridir. Ve tabii ki, ayrıcalıklıların ayrıcalıklarına karşı çıkmayan devrimci hareketi teşhir etmek, dünya işçi sınıfının enternasyonalist birliğine ulaşabilmenin ön koşullarından biridir. Biliyoruz ki, işçi sınıfının egemen anlamdaki bölünmüşlüğü ortadan kaldırılmadıkça ve işçi sınıfının bu bölünmüşlüğü ortada durdukça, ortak kurtuluş için bir araya gelerek birlikte mücadele etmesi de mümkün değildir. Ve biliyoruz ki, Sosyalizm, ayrıcalıklı bir topluluğun ya da bir “ulusun” eylemi değil, evrensel bir eşitlik, adalet ve özgürlük eylemidir. O halde komünistler, öncelikli olarak var olan egemen anlamdaki bölünmüşlük karşısında tereddütsüz bir biçimde, bu bölünmüşlüğün ayrıcalıklı olanlarının yanında değil, mağdurlarının safında yer almalıdırlar. Bu tür bir davranışın getirisi - götürüsü hesaplanmadan komünistlerin tavrı bu yönde olmalıdır. 1 Mayıs’ın taşıdığı evrensel mesajın yeniden hayat bulabilmesinin yolu buradan geçmektedir.


Komünist Zemin

1789 “Fransız Devrimi”: Devrim mi, Karşı Devrim mi? “Marx, 1789’dan beri gerçekleşen Fransız burjuvazisinin bu devrimlerinin hiçbiri “düzene karşı bir suikast” olmadılar, hepsi düzeni (sistemi) ve işçilerin köleliğini olduğu gibi bıraktılar; bu devrimlerle birlikte değişen tek şey “sınıf egemenliğinin siyasal biçimi” (yani burjuva devletin/diktatörlüğünün biçimleri değişmiştir) olmuştur demektedir.” (K. Marx, Fransa’da sınıf savaşları)

Tarihe “Fransız Devrimi” olarak geçen ve istisnasız bütün çevrelerce bir “Devrim”, insanlık tarihinde yeni bir miladın başlangıcı olarak kabul edilen bu olayı, daha doğrusu bu olayın bir devrim mi, yoksa karşı devrim mi olduğunu tartışmaya geçmeden önce; Devrim olgusunun ya da kavramının ne anlama geldiğini netleştirmek gerekiyor. Bunu yapmadan, “Fransız Devrimi”ni hak ettiği yere oturtabilmemiz mümkün değildir. Devrim nedir? Bu soruya tek bir cevap verebilmek mümkün değildir; bunun mümkün olabilmesi için toplumların homojen bir özelliğe sahip olması gerekir ki, bir topluluk ya da birey için devrim neyi ifade ediyorsa, geri kalanı için de aynı şeyi ifade etsin. Bu noktadan devam edecek olursak, örneğin kadınlar için devrim, erkeklerle eşitlenebilmektir. Ezilen bir ulus için devrim, ezen ulusun boyunduruğundan kurtulmak veyahut onunla eşitlenebilmektir. Eşcinseller için devrim, heteroseksüellerle eşitlenebilmektir. Siyahlar için devrim, Beyazlar tarafından kabul görmek ve onların eşiti olabilmektir. İşçiler için devrim, az çalışmak, yeterli gelir ve sosyal güvence demektir. Topraksız köylüler için devrim, toprak reformu ya da toprak sahibi olmaktır. Bu örnekleri başka alanlara da yayarak çoğaltmak mümkündür. Demek oluyor ki, devrim kavramını ya da olgusunu genel olarak tanımlamaya kalkışırsak, oldukça izafi bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu durumumda öncelikle komünist anlamda “devrim nedir?“ sorusunu cevaplamak gerekiyor ki, “Fransız Devrimi”nin ko-

münistler açısından bir devrim olarak kabul edilip edilmeyeceği ortaya çıksın. Ama önce 1789’a nasıl gelindiğine ve 1789 sonrası gelişmelere kısaca bir göz atmakta fayda var. 1789 Öncesi ve Sonrası 1789’a gelinceye kadarki süreçte Fransa, Kuzey Amerika’daki tüm kolonilerini 1763 tarihinde, Yedi Yıl Savaşları sonunda imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere’ye kaptırmıştı. İngiltere, Yedi Yıl Savaşları’nın mali yükünü, yeni vergilerle kolonilerden çıkartmaya kalkışınca; bu durum Kuzey Amerika kolonilerinde huzursuzluk yaratmıştı. 1774 yılında On üç Koloni'nin başlattığı Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1776 yılında bağımsızlık ilanıyla sürmüştü. Fransa ise bu çatışmalara büyük boyutlarda mali destek vererek dolaylı olarak katılmıştır. Bu savaş harcamaları ve giderek artan saray masrafları dolayısıyla Fransız monarşisi de mali yönden tükenmişti. 1789 yılında 16. Louis, soyluları toplayıp toprak mülkiyeti üzerinden vergi alınmasını istediğinde; soylular, parlamentonun toplanmasını istediler. 1614 yılından beri toplanmamış olan parlamento, soylular, din adamları ve halktan seçilen üç kamaradan oluşuyordu. Parlamentonun toplanması, toplumsal yapıdaki çelişkilerin de ortaya çıkmasına neden oldu. Bir yanda soyluların ve din adamlarının ayrıcalıklı durumu diğer yanda da burjuvazi ve halktan temsilcilerin arasında parlamentoda ciddi sorunlar ortaya çıktı. 18. yüzyılın başlarından beri Fransa dış ticaretinin katbekat artması, varlıklı bir burjuvazi oluşturmuştu. Bu sınıflar, artık sahip oldukları ekonomik güce karşılık gelecek bir politik güç istiyorlardı.

9


Komünist Zemin Feodal yapının ve monarşinin kaçınılmaz sonucu olan sosyoekonomik sınırlamaların kaldırılmasından yanaydılar. Parlamentonun toplanmasıyla burjuvazi, monarşiye meydan okuyarak, yeni bir anayasayla monarşinin yetkilerinin sınırlandırılmasını, iç gümrük duvarlarının kaldırılarak iç ticaretin serbestleştirilmesi, vergilerin yeniden düzenlenmesi ve yönetimde daha fazla hak elde etme talebinde bulundu. 16. Louis bu talepleri kabul etmeyince, burjuvazi peşine “baldırıçıplaklar”ı da takarak 14 Temmuz 1789 günü Bastille hapishanesine saldırdı. Hapishane ele geçirilip mahkûmlar serbest bırakıldı. Ve bir genel ayaklanma böylece başlamış oldu. Genel ayaklanmanın ardından bir kurucu meclis toplandı ve bir İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınladı. Bunun ardından ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa hazırlayarak monarşinin yetkileri sınırlandırdı. Dikkat edilecek olursa, ayaklanma başladığında dahi burjuvazinin maksadı monarşiyi yıkmak değil, yalnızca onun yetkilerini sınırlamaktır. Hazırlanan yeni anayasa, “halk” tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi. Kanunları hazırlamak, bütçeyi tasdik etmek ve hükümetin icraatını kontrol etmek görevleri meclise verildi. Ayrıca "İnsan Hukuku Beyannamesi”nin esasları uygulamaya konuldu. Bu gelişmelerin ardından, Fransa’da feodal kurumlar yıkılmaya, soylular, topraklarını bırakarak diğer Avrupa ülkelerine kaçmaya başladılar. Ama bu, ne kralın, ne de soyluların bu yeni durumu kabullendikleri anlamına gelmiyordu. Monarşiyi yeniden kurmak isteyen kral ve soylular, Habsburg hanedanından imparator II. Leopold’den Fransa’daki yeni durum karşısında askeri güç kullanmasını istediler ve içerde karşı isyan örgütlemeye giriştiler. Kralın ve soyluların dışarıda Fransa’nın düşmanlarıyla işbirliğine gitmiş olmaları ve içerde isyan örgütleme girişimleri, burjuvaziyi karşı adım atmaya itti ve mutlakıyet tama-

10

men ortadan kaldırıldı ve 1792’de cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ilanından sonra dış tehdit etkisiz hale getirildi ve kral, dış güçlerle ittifak yaptığı için 1793’de idam edildi. Burjuvazi artık kendi iktidarını ilan etmişti, şimdi sıra iktidarını güvence altına almak için harekete geçebilirdi. 1793 yılı itibariyle tarihin en büyük terör hareketlerinden biri başlatıldı. Burjuvazi, yalnızca monarşiyi yeniden kurmak isteyen güçleri değil, aynı zamanda, hatta daha ziyade 1789 ayaklanmasının devrimci itici gücü olan “baldırıçıplaklar”ı kontrol altına almak, kendi iktidarına boyun eğmeye zorlamak ve onları sahip oldukları mevzilerin gerisine püskürtmek için eşine az rastlanır çapta bir terör dalgası örgütledi. Cumhuriyet anayasasının en alttakiler lehine olan maddeleri büyük ölçüde hayata geçirtilmedi ve “baldırıçıplaklar” yeniden siyasetin dışına itildi. Millet Meclisi seçimlerine katılmak zengin olmayı gerektirdi. 1791'de Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirisi'nin yazarı Olympe de Gouges, bir yazısından dolayı tutuklanarak giyotinle idam edildi. Ve 1793'te çıkarılan bir kararnameyle, kadınların siyasal faaliyette bulunmaları yasaklandı. Cumhuriyet anayasasında egemenliğin halka ait olduğu yer almış olmasına rağmen, 1799'da konsüllük idaresi kuruldu. Bu idarenin kurulması, seçilmişler meclisinin fiilen devre dışı bırakılması ve yetkilerinin bu idarede toplanması anlamına geliyordu. Bu da yetmedi, bu kez beş direktuvarın yetkileri üç konsüle devredildi ve sonunda tüm yetkiler birinci konsülde toplandı. Birinci konsül de General Napolyon Bonapart oldu. Bu idare 1804 yılına kadar devam etti. Bundan sonra imparatorluk idaresi başladı. General Bonapart'ın İmparatorluk idaresi 1815 yılına kadar devam etti. Kısa zaman içerisinde görüldü ki, 1789 ayaklanmasının manifestosu niteliğindeki, “Eşitlik, Kardeşlik ve Özgürlük” parolası, yalnızca bir paroladır. Ve gerçekleştirilmesi akla uygun değildir. Çünkü sömürücü bir sınıfın iradesinde insanların ne eşit, ne özgür, ne de kardeş olabilmeleri mümkündür. Tabii ki Fransız burjuvazisi bu gerçeğin bilincinde olan tek sınıftı. Fransız burjuvazisi bu parolayı kullanmasının nedeni, eşitliğe, kar-


Komünist Zemin deşliğe ve özgürlüğe ihtiyacı olan en alttakileri manivela olarak kullanmaktı. Bunda başarılı da oldu. Bu gerçeğin bilincinde olmayan, Fransa’nın “baldırıçıplaklar”ıydı. Çünkü “baldırıçıplaklar”ın henüz o tarihlerde ne bir sınıf bilinci vardı, ne tarih bilinci ne de onlara kılavuzluk edecek bir partileri. Nihayetinde zafer Fransız burjuvazisinin oldu. Yenilen ise hem cumhuriyet öncesi dönemin egemen sınıfı, hem de onun egemenliğinin asıl mağduru olan ve eylemiyle onun egemenliğine son vermiş olan “baldırıçıplaklar.” Tarihin ironisi dedikleri bu olsa gerek. 1789 Ayaklanması ve Sonuçları Esasen Fransa’da vuku bulan 1789 ayaklanması, hem “devrim”in galibi olan burjuvazinin, hem “devrim”in mağlubu olan “baldırıçıplaklar”ın, hem de iktidarını kaybeden monarşinin düş ve düşünce sınırlarının ötesinde sonuçlara yol açmıştır. “Devrim”in galibi olan burjuvazinin düş ve düşünce sınırlarını aşmıştır. Çünkü; başlangıçta burjuvazinin planlamış olduğu, mutlak olarak iktidarın sahibi olmak değil, mevcut iktidarda daha fazla söz ve yetki sahibi olmaktı. Daha doğrusu, kralı ve liberal görüşlü soyluları da ikna ederek, her üç tarafın da çıkarlarını gözeten toplumsal ve ekonomik düzenlemeler yapmaktı. Ama gerek 16. Louis, gerekse de aristokrasi burjuvazinin bu girişimi karşısında direndiler. Hal böyle olunca da, “baldırıçıplaklar”ın bu iktidar mücadelesine karışmasına sıcak bakmasa da, burjuvazinin en alttakilere, yani o güne kadar ısrarla siyaset dışı tutulanlara dayanarak kendi taleplerini dayatmaktan başka çaresi kalmamış oldu. Burjuvazinin maksadı mevcut iktidarda daha fazla söz sahibi olmak ve kendi lehine bir takım düzenlemeler yaptırmak iken, iktidarın tek sahibi oldu. 1789’daki ayaklanma, monarşinin de sınırlarını aşmıştır. Çünkü; monarşi, var olanı bir isyan olarak mütalaa etmiş, dolayısıyla da burjuvazinin iktidarda daha fazla söz sahibi olmasını kabul etmezken, hem tümden iktidardan olmuş, hem de monarşinin başı olan Kral 16. Louis, kellesinden olmuştur.

1789’daki ayaklanma, yalnızca burjuvazinin ve monarşinin değil, “baldırıçıplaklar”ın da düş ve düşüncelerini aşmıştır. Çünkü; o güne kadar siyasetin dışında tutulmuş olan “baldırıçıplaklar”, bu ayaklanma esnasında kendini bulmuş ve kendi gücünün nelere kadir olduğunu ilk kez bu ayaklanma sırasında görmüştür. Sonuç olarak yenilmiş olsalar da, bu yenilgi kendisi için sınıf olma bilincinin ve yaratan ve yok edenin kendisi olduğu bilincinin doğmasına yol açmıştır. Eğer bu tecrübe olmamış olsaydı, Fransız işçi sınıfı 1871 Paris Komünü’nü yaratamazdı. Fransa’daki “baldırıçıplaklar”ın ortaya koymuş oldukları cesaret ve irade, bir bütün olarak yeryüzünün bütün ötekileri için de bir ilham kaynağı olmuştur. 1789 ayaklanmasında ortaya konulan tavır, esaret altında olanların, esarete karşı nasıl karşı koymaları gerektiğini, esaretten kurtulmak için zorun kaçınılmazlığını ve mutlaka kendi bağımsız siyasal iradelerine sahip olmaları gerektiğini anlamaları için önemli bir sınav olmuştur. Yalnızca esaret altında olanlar değil, aynı zamanda, eşitlikçi bir dünya için savaşan komünistler için de önemli derslerle dolu bir ayaklanmadır. Peki, 1789 Bir “Devrim” miydi? Yeniden başa, en başa dönecek olursak, 1789, komünistlerin devrim olarak adlandıracakları tarihsel bir olay değildir. Ama burjuvazi bu tarihsel olayı kendisi açısından bir devrim olarak değerlendirebilir. Ama bu yine de bizim, 1789 ayaklanmasını ve bu ayaklanmanın neticesinde burjuvazinin iktidarın tek sahibi olmasını, burjuva anlamda da olsa bir “devrim” olarak kabul etmemizi gerektirmez. Çünkü bize göre bir toplumsal olayın devrim olarak adlandırılması için, toplumda o zamana kadar var olan, daha doğrusu egemen olandan yana kurulu düzeni ortadan kaldırması, en azından ortadan kaldırmaya kilitlenmiş bir hareket olması gerekiyor. Mesela, kadınların erkek egemen düzeni yerle bir edecek hareketi kelimenin dar anlamında bir devrim olarak adlandırılabilir. Ya da siyahların, ırkçı beyazlar karşısında kazanacakları “eşitlik”, yine kelimenin dar anlamında bir devrim olarak adlandırılabilir. Ama zaten kendisi sömürücü bir sınıf olan burjuvazinin, sömürü düzeninin tek hâkimi

11


Komünist Zemin olmak için verdiği mücadelenin bir “devrim” olarak değerlendirilmesi olacak iş değildir. Daha da somutlaştırmak gerekirse, komünistlerin toplumsal olaylarda devrim olarak değerlendirecekleri olay, mutlaka kurulu düzene karşı, en azından onun dayanaklarından birini ortadan kaldıran ve kurulu egemen düzenin mağdurlarının en azından birinin, örneğin kadınların, eşcinsellerin, siyahların ya da ezilen bir ulusun lehine kökten bir değişikliği içermek durumundadır. Bu açıdan baktığımız taktirde 1789’un, kurulu düzeni ve onun dayanaklarını yıktığını söylemek mümkün değildir. Zaten 1789 ayaklanmasının hedefi, kurulu olanı yıkmak değil, onu reforma tabi tutmaktı. Bunun da ötesinde, 1789 ayaklanmasına önderlik eden burjuvazi, o zamana kadar mevcut olan sistemin bir parçasıdır ve bizzat o toplumsal sistemin içinden çıkmıştır; yani onun bir ürünüdür. Eğer 16. Louis ve soylular sınıfı direnmeyip, burjuvaziye onun istediği imtiyazları tanıyıp, burjuvazinin talepleri doğrultusunda bir reforma gitmiş olsalardı; büyük olasılıkla Fransa’daki geçiş de, İngiltere’de olduğu gibi olacaktı. Yani anlaşma yoluyla erk el değiştirecekti. Fransa’da monarşinin direnmiş olması, burjuvazinin zor yoluyla iktidarına neden olmuştur. Yani bu, burjuvazinin tercih ettiği bir durum değil, mecbur bırakıldığı bir durumdur. Eğer Fransa’daki 1789 ayaklanmasının ezilenlere taşımış olduğu ilham ve mesaj bakımından önemini bir kenara bırakacak olursak, nitelik bakımından 1640’da İngiltere’de olan ile 1789’da Fransa’da olan aynıdır. Bir sömürücü sınıfın yerini bir başka sömürücü sınıf almış, sömürü biçim değiştirmiş, üretim el ve biçim değiştirmiş, üretim araçları ve sahipleri değişmiş, ama bütün bunları kökten değiştiren bir gelişme söz konusu olmamıştır. Komünistler İçin Devrim Nedir? Kapitalizm çağında komünistlerin, kelimenin geniş anlamında devrim olarak tanımlayacakları tek olay, doğrudan sömürü düzenini ortadan kaldıran bir alt üst oluştur. Yani, sömürücüleri etkisiz kılan, sömürüye son veren, üretim araçları üzerindeki kişi mülkiyetine son vererek gerek üretim araçlarını, gerekse de üretimi toplumsallaştıran bir hare-

12

ket, kelimenin geniş anlamıyla bir devrimdir. Komünistlerin, toplumsal bir alt üst oluşu kelimenin dar anlamında devrim olarak değerlendirebilmeleri için ise, bu olayın mutlaka, toplumda egemen olan ilişkilerden en azından birini ortadan kaldıran ve bu egemen ilişkinin mağdurlarından en azından birinin, örneğin kadınların, eşcinsellerin, siyahların ya da ezilen bir ulusun “kurtuluş”unu sağlayan bir niteliğe sahip olması gerekmektedir. Bu açıdan 1789 Ayaklanmasını ve sonrasını değerlendirdiğimizde, 1789 “Fransız Devrimi” ezilen yığınlar açısından bir karşı devrimdir. Ya da şöyle denilebilir, burjuvazi için zafer, ezilen yığınlar için yenilgidir. 1789’un işçi sınıfına kazandırmış olduğu tecrübe, onların ufkunda yaratmış olduğu sıçrama ve genel olarak ezilen yığınlar için bir uyanışa vesile olmuş olması, onun karakterini değiştirmez. Yaşamda olmadık bir gerici ve zalim hareket bile, istemeden de olsa bir takım olumlu sonuçlara yol açabilir, ama bu onun niteliğini değiştirmez. Öyle sanıyoruz ki bir bütün olarak devrimci hareketin gerek 1789 olayına, gerekse de başka olaylara ilişkin yanlış yaklaşımlarındaki en büyük pay, devrimci hareketin tarihsel, ideolojik ve politik referansından kaynaklanmaktadır. Bu referans kaynağı, Marks’tır. Daha doğrusu Marks’ın Marksizm’inde egemen olan ilerlemeci tarih anlayışı ve burjuvaziye biçilen tarihsel ilericilik rolüdür. Bundan dolayıdır ki Marksizm’in devrimci anlamda yeniden tarih sahnesine çıkabilmesi ve günümüzün sorunlarına devrimci çözümler bulabilmesi için, öncelikle Marksizm’deki ilerlemeci tarih anlayışının ve bu tarih anlayışı zemininde üretilmiş olan anlayışların mahkûm edilerek aşılması gerekiyor. Aksi taktirde ezilen ve sömürülenlerin, dün olduğu gibi bugünde, devrimci enerjileri burjuvazinin ya da Lula, Chavez gibi burjuva reformistlerinin ya da Dünya Sosyal Formu gibi sistem tamircilerinin değirmeninde un ufak olmaya mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır.


Komünist Zemin

Kapitalizmi Yıkmadan “Kapitalizmin Krizinin Faturasını Ödemeyeceğiz” Demek Boş Laftır! Ya Kapitalizm Kendi Krizinin Faturasını Emekçilere ve Doğaya Ödettirecek ya da Kapitalizm İmha edilecek! Bir Başka Yol Yoktur! ABD’de, 1,5 yıl önce konut piyasasında kullanılan kredilerin geri dönmemesiyle başlayan ve kısa bir zaman zarfında bütün dünyaya yayılan mali kriz devam ediyor. Aslında bu durumu bir kriz olarak mütalaa etmek pek doğru değil. Çünkü kiriz, kapitalizmin doğasında vardır ve süreklidir. Dolayısıyla da değişen sadece krizin boyutudur. Özel bir durumdan ya da özel bir kriz durumundan söz edebilmek için, krizin, kapitalist sistemin kontrolünden çıkıp, mali bir krizin de ötesinde devrimci bir krize, yani iktidar krizine yol açmış olması gerekiyor. Bundan dolayıdır ki bugünkü mali krize özel bir anlam yüklemek doğru olmadığı gibi, bugünkü krizi 1929 kriziyle kıyaslamak da yanlıştır. Çünkü 1929 krizinin tek özelliği, kapitalizmin dünya çapındaki mali krizi değil, aynı zamanda bir iktidar krizine de yol açmış olmasıydı. Gündemdeki Mali Kriz Üzerine 2007 yılında ABD merkezli başlayıp bütün ülkeleri etkisi altına alan mali kriz, kapitalizmin kontrolünden çıkmış ve onun varlığını tehdit eden bir özelliğe sahip değildir. Ama buna rağmen gündemde olan kriz dalgasının özgün bir yanının olduğu da inkâr edilemez. Yani, Marksist gelenek tarafından savunulan “devrevi aşırı üretim krizleri” teorisi bugünkü krizi açıklamak için bize yardımcı olamamaktadır. Bu krizin özgün yanı, genel olarak kapitalizmin krizlerinin en temel nedenlerinden biri olarak kabul edilen üretim fazlalığı, daha

doğrusu üretilenin tüketilememesinden kaynaklanan bir krizin söz konusu olmayışıdır. Neredeyse tamamen üretim dışı bir kriz söz konusudur. Söz konusun olan, banka ve borsaların yol açtığı, kısmen de kendi elleriyle örgütledikleri bir krizdir. Tabii ki bankacıların ve borsacıların oynamış oldukları bu kumar, bir bütün olarak bütün bir kapitalist sistemi etkilemiş ve birçok işletme adeta felç olmuştur. Ama şurası da kesin bir gerçektir ki, bu durumu fırsat olarak değerlendiren birçok kapitalist işletme, işçi sınıfını ve işçi sendikalarını yanına alarak şantajcılık yoluyla bu süreçten yararlanıp vurgun vurmak istemektedir. Örneğin; uzun yıllar vergi ödememek, devlet kasasından büyük miktarlarda para alabilmek, işçi sayılarını azaltmak ve işletmelerini yeniden yapılandırmak için bu krizi önemli bir fırsat olarak değerlendirmektedirler. Bilinen bir teoridir, krizler, eğer devrimlere yol açmazsa, sonuçta kapitalizme taze kan taşır. Eğer şimdilerde yaşanmakta olan kriz dalgası, kapitalizme karşı yıkıcı bir güce dönüştürülemezse, sonuçta bu kriz dalgası da kapitalizm için itici bir güç olacaktır. Peki, bu kriz dalgasının kapitalizmi yerle bir edecek bir güce dönüştürülmesi mümkün müdür? Kesinlikle hayır. Birincisi, tek başına bir mali kriz, kapitalizmin yıkılması için yeterli değildir. İkincisi, kapitalizm elli ya da yüz yıl öncesine göre daha güçlü bir yapıya sahiptir, refleksleri daha güçlüdür ve kendi krizlerine karşı mücadele edebilmek bakımından daha direngendir. Üçüncüsü, aynı zamanda kapitalist sistemin kendisini yeniden yapılandırması anlamına da gelen kriz dalgasını onu yok edecek bir enerjiye dönüştürecek örgütlü bir işçi sınıfı ve ona politik önderlik edecek devrimci bir dünya örgütü mevcut değildir. Bu nedenlerden dolayıdır ki, kapitalizm, içinde bulunduğu bu süreçten çıkmakta zorlanmayacaktır.

13


Komünist Zemin Mali Kriz Karşısında Sendikaların ve İşçi Sınıfının Tutumu Üzerine Kapitalizmin mali krizi oldukça trajik bir biçimde sendikaları ve işçi sınıfını kapitalist işletme sahipleriyle aynı kulvarda buluşturmuştur. Kapitalist işletmeler, kriz gerekçesiyle yeniden yapılanmaya giderlerken, ilk savurdukları tehdit, “Devlet mali destek vermezse, bir kısım işletmeleri kapatıp, işçi çıkartacağız” olmuştur. Sendikalar ve işçi sınıfı ise, bu tehdide karşı direnmek yerine, hükümetlere baskı yaparak kapitalist işletmelere mali destek verilmesini talep etmişlerdir. Öyle ki, örneğin Almanya da faaliyet gösteren Schaeffler-Gruppe adlı işletmenin işçileri, “Biz de Schaeffleriz” parolasıyla gösteriler yapmışlardır. İşçiler bununla da yetinmeyip, şirketin kurtulması için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduklarını da beyan etmişlerdir. Sırf kendi işini kaybetmemek için kapitalist dünyanın talanı ve çalışanların vergilendirilmesi yoluyla oluşan devlet kasasınca finanse edilmesini isteyen bir işçi sınıfının ne savunulacak bir yanı vardır ne de bu işçi sınıfının bu süreçte devrimci bir rol oynayabilmesi mümkündür. Kapitalist işletmeler, mevcut kriz dalgasını bir fırsat olarak kullanmayı çok iyi bilmiş ve gerek işçi sınıfını, gerekse de sendikaları kendi maksatları doğrultusunda oldukça başarılı bir biçimde harekete geçirebilmişlerdir. Dikkat edilecek olursa, bu süreçte ne fabrika işgalleri gerçekleşmiş, ne de üretime işçi sınıfı tarafından el koyma girişimleri söz konusu olmuştur. Bu süreçte işçi sınıfının kilitlendiği tek hedef, neye mal olursa olsun; ister ücretlerin dondurulması ve hatta ücretlerin düşürülmesi pahasına olsun, ister fazla çalışma pahasına olsun, isterse de “devlet bütçesi”inden sübvanse edilme pahasına olsun, iş garantisi olmuştur.

14

Sendikalar ise, zaten uzun yıllardan beri birer sınıf örgütü olmaktan çıkmış, adeta birer işletmeye dönüşmüştür. Mali kriz dalgası etkisini gösterir göstermez, sendikaların ilk yaptıkları iş, işletme sahipleri ile pazarlıklar yaparak, şirketi kurtarabilmenin yollarını aramak olmuştur. Ve aranan yol bulunmuştur. “Devlet, krizdeki şirketleri kurtarsın!” Buna karşılık sendikalar ne talep etmişlerdir: “İşçi tenkisatı olmasın!” Sendikaların bu girişimleri, kapitalist devletlere, kapitalist şirketlere para pompalamak için oldukça meşru bir zemin sunmuştur. Devletler açısından bundan böyle kapitalist şirketlere akıtılan paraların açıklaması bellidir: “Biz şirketleri değil, işçileri kurtarıyoruz, işsizliği önlüyoruz, istihdam sağlıyoruz.” Sendikalar, bütün bunlarla yetinmemiş, tıpkı Almanya’daki Schaeffler firmasında olduğu gibi, birçok yerde şirketlere ortak olma girişimlerinde bulunmuşlardır. Sendikacılığın gelmiş olduğu bu nokta utanç verici bir durumdur ve mutlaka teşhir edilmelidir. Mali Kriz Karşısında “Sosyalist” Hareketin Tutumu Üzerine Kapitalizmin mali krizi karşısında sosyalist hareket, bildik olanın ötesine geçememiştir. Yani, bildik şeyleri savunmaktadır. Krizi kullanarak daha da derinleştirmek yerine, “Sizin Krizinizin Faturasını Ödemeyeceğiz!” parolasıyla sürece müdahil olmakta ve şunları talep etmektedir: • • • •

• •

Krizin kurbanı olan çalışanlara ve işsizlere derhal yardım edilsin. Çalışanlar, işsizler ve Emekliler koruma altına alınsın. 67 yaşında emeklilik iptal edilsin. İşçi tenkisatı yerine, ücretler düşürülmeden çalışma saatleri düşürülerek var olan işler paylaştırılsın. Krizdeki işletmelerin yükü çalışanlara ödettirilmesin. Milyarderlerin özel vergilendirilmesi yoluyla, krizin faturası Milyarderlere ödettirilsin. Bankaları kurtarma fonu, Bankalar tarafında finanse edilsin.


Komünist Zemin •

Ekonominin ve Bankaların demokratik oryantasyonu için, özel bankalar toplum tarafından kontrol edilsin. Ve bu Bankalar, toplumun ihtiyaçlarına göre yönlendirilsin. Dünya finans sitemine ayar çekilsin ve dünya finans sistemi demokratik olarak kontrol edilsin. Devletten finans destek alan şirketler işçi çıkarmasın. Ve bu şirketlerde çalışan işçilere temel ekonomik konularda veto hakkı ve politik grev hakkı verilsin. Paralar fakirliğe karşı mücadele için ve dayanışmacı bir dünyanın desteklenmesi için kullanılsın. Serbest piyasa ekonomisine ve ticaretine son verilsin.

Evet, istisna sayılabilecek bir kısım devrimci akımlar hariç, “sosyalist” hareket işte bu taleplerle sürece müdahil olmaktadır. Eğer bu taleplere dikkatlice bakılırsa, hiçbirinin antikapitalist olmadığı, tamamen kapitalizmi riske etmeyecek iç düzenlemeler talep edildiği, böylece işçi sınıfını reformcu bir yoldan bir kez daha kapitalizme bağladığı ve bu nedenle de devrimci mücadeleleri teşvik edecek devrimci talepler olmadığı görülebilir. Bu taleplerin yer aldığı bildiriler, birer utanç belgesi olarak mutlaka arşivlenmelidir. Sosyalist hareket tarafından savunulan bu taleplerin gerçeklikle hiçbir alakası olmadığı gibi, kavram ve kafa karışıklığı dışında hiçbir işlevi de yoktur. Kapitalizme rağmen bankaların toplum tarafından denetlenip, toplum ihtiyaçlarına göre yönlendirilmesini talep etmekle, kapitalizmin toplum tarafından denetlenip, toplumun ihtiyaçlarına göre yönlendirilmesini talep etmek bir ve aynı şeydir. Kapitalizme rağmen ve kapitalizmin toplum tarafından, toplum için denetlenebileceğini savunmanın, sosyalizm hareketiyle değil, İkinci Enternasyonal geleneğiyle tarihsel, ideolojik ve politik bir ortaklığı vardır. Ve bu noktanın açık edilmesi bir zorunluluktur. Kapitalizm Karşısında Devrimci Olan Nedir? Kapitalizm, varlığını yalnızca yoksullaştırarak ve yok ederek sürdürebilir; dolayısıyla da o,

varlığını sürdürdüğü müddetçe, yalnızca onun krizlerinin değil, bir bütün olarak onun varlığını sürdürebilmesinin faturasını sömürülenler ve doğa ödemek zorundadır. Kapitalizmin bu gerçekliğinden dolayı, yalnızca kapitalizmin krizinin faturasını ödemeyi değil, bir bütün olarak onun varlığını finanse etmeyi reddetmek gerekmektedir; zaten devrimci olan da budur. Devrimci olan, kapitalizmi imha etmektir. Kapitalizmi imha etmeyi hedeflemeyen hiçbir anlayış ve eylem devrimci değildir. Bundan dolayıdır ki gerek Dünya Sosyal Forumu tarafından yayınlanan ve “sosyalist” hareketin çoğunluğu tarafından kabul gören “kriz manifestosu”nda savunulan “kapitalizmin ve kapitalist işletmelerin toplum tarafından denetlenip, toplum çıkarlarına göre yönlendirilmesi” alternatifi, gerekse de kapitalizmi imha etmeyi değil de, onu restore etmeyi hedefleyen diğer alternatifler, kapitalist sistemin yeniden yapılandırılmasına hizmet etmeye mahkûmdurlar. Kapitalizmi imha edip, komünist bir dünya kurmak için savaşan komünistlerin görevi, kapitalizme alternatifler sunmak, onunla pazarlık yapmak ve onu kontrol etmek değil, onun her kriz dalgasını ona karşı bir silah olarak kullanarak onu felç etmek ve yıkımını örgütlemektir. Eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya kurabilmenin ön şartı budur. Yoksa öyle, “Krizin faturasını ödemeyeceğiz!”, ya da “Krizin faturasını Zenginler ödesin!”, ya da “Bankalar değil ama işletmeler devlet tarafından kurtarılsın, karşılığında işçi tenkisatı durdurulsun!” türünden talepleri ileri sürerek eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya kurulamaz. Bu tür alternatiflerle başka bir dünya kurulamayacağı gibi, ileri sürülen bu taleplerin elle tutulur bir yanı da yoktur. Bu taleplerin ya da alternatiflerin elle tutulur yanı yoktur, çünkü Zenginlerin krizin bedelini ödeyebilmesi için, kendilerine ait bir zenginliğin olması gerekiyor. Ama zenginlerin kendilerine ait bir zenginliği yoktur. Onlar, kendilerine ait olmayan bir zenginliği kontrol

15


Komünist Zemin etmektedirler ve bu zenginlik, doğanın, doğadaki bilumum canlıların yok edilmesi ve sömürülmesiyle oluşmuştur. Dolayısıyla da zenginlerin, gerek kendi varlıklarını sürdürebilmeleri, gerekse de söz konusu krizi aşabilmeleri için yapmak zorunda oldukları, bu zamana kadar yaptıklarından farklı olmayacaktır. Yani, faturayı doğaya ve çalışanlara ödettireceklerdir. Aynı şey devlet için de geçerlidir. Devletlerin kendilerine ait paraları olmaz. Dolayısıyla da devlet kasasından şirket kurtarılamaz. Devletler, gerek sömürüden, gerek ticaret üzerinden aldıkları pay, gerekse de çalışanların zorla vergilendirilmesi yoluyla bir sermaye oluştururlar ve bu sermayeyi denetlerler. Bu durumda devletin, bir-iki işletmeyi ya da bu işletmelerin işçilerini kurtarmak adına milyonlarca insandan gasp edilen parayı istediği gibi kullanmasını savunmak doğru değildir. Krize karşı alternatif sunanların bir başka saçmalıkları ise, “Bankaların toplum tarafından kontrol edilip, toplumun ihtiyaçlarına göre yönlendirilmesi” talebidir. Bu talep, ki daha çok Batılı ülkelerin “sosyalist” hareketleri tarafından savunuluyor, tam bir komedidir. Kapitalizmde üretimin olduğu gibi, bankaların da işlevi bellidir. Dolayısıyla da kapitalist işletme olan bankaların toplum tarafından denetlenebilmesi ve toplumun ihtiyaçlarına uygun olarak yönlendirilmesi mümkün değildir. Ama kapitalizmin denetlenip, insan merkezli bir hale getirilmesini savunan bir anlayışın, kapitalist işletmeler için bu tür şeyler ileri sürmesi şaşılacak bir durum değildir. Kapitalist sistemin tamirciliğine soyunmuş olan bu güruh için önemli olan bankaların ve işletmelerin işlevleri değil, bu işletmelerin “demokratik kontrolü”dür. Örneğin bu güruhu ilgilendiren bir fabrikanın neyi, kimin için ürettiği değil, bu fabrikanın kontrol edilip edilmediği, işçi çıkarıp çıkarmadığı ve işçilerin kaç saat çalıştıkları ve kaç para aylık aldıklarıdır. Aksi halde bir otomobil fabrikasının insan ve doğa merkezli üretim yapabilmesini savunmak mümkün olabilir mi? Peki, o halde ne yapmalı? Her şeyden önce altı çizilmesi gereken şudur: Komünistler, kapitalist sistem içi çözümler talep etmezler. Komünistlerin yap-

16

ması gereken, kapitalist devletten çözüm talep etmek ve devlete seslenmek değil, işçi sınıfına seslenmek ve onu sistem dışı bir mücadeleye, bir başka deyişle, onu eşitlikçi ve doğa merkezli bir toplumsal yaşam projesine kazanmak için mücadele etmektir. Tam bu noktada şöyle bir soru ile karşılaşabiliriz; iyi ama işçi sınıfına ne önereceğiz? İşçi sınıfı bugünden yarına komünist bir dünya için savaşma fikrine kazanılamayacağına göre, işçi sınıfı bugün somut olarak ne yapmalı? Bizim cevabımız şudur: Komünistlerin tarihsel görevi, sınıfın, ekonomik taleplerle sınırlı bilincinin ve eyleminin, politik hedeflere yönelmesi için mücadele etmektir. Eğer bu yapılmayacaksa, bu durumda devrimci örgütler inşa etmenin bir manası yoktur. Eğer devrimci hareket, sınıfın taleplerinin kuyruğuna takılacaksa, bu durumda örgütleri feshedip, sendikalara katılmak daha doğru bir davranıştır. Devrimci hareketin yapması gereken, işçi sınıfının ya da genel olarak çalışanların taleplerinin ardına takılmak değil, çalışanların, kendileriyle sınırlı dar taleplerini aşıp, dünya işçi sınıfının genel çıkarları için mücadele etmesine katkı sunmaktır. Yarın, hemen yarın işçilere ne mi söylenebilir? Mesela, “Devlet, işyerimizi kurtarsın!” diyen işçilere: “Devlete vergi vermeyi reddedin” “İşyerlerinizi korumak için değil, işyerlerini ele geçirmek için mücadele edin, patron ve pazar için değil, doğal yaşamı yok etmeden toplum için üretin!” denilebilir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, yapılması gereken, mevcut kriz dalgasını kapitalizmin imhasına hizmet edecek bir araç olarak kullanmaktır. Nasıl ki fiili savaş durumlarında devrimci olan barışı ya da ülke çıkarlarını savunmak değil, bozgunculuk yapmak ve savaşı devrimci bir savaşa dönüştürmek için mücadele etmek ise, kapitalizmin kriz dalgaları söz konusu olduğunda da devrimci olan ona yol gösterip, ona refleks alanları yaratmak değil, onu kuşatmaktır. Kapitalizmi tamir etmek değil, bozgunculuk yaparak, onun imhasıyla taçlanacak bir mücadele yürütmektir. Kapitalizmi imha edip, eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya kurabilmenin yolu buradan geçmektedir.


Komünist Zemin

Zenginlikle Mücadele Etmeden Yoksullukla Mücadele Edilemez Sürekli olarak “yoksullukla mücadeleden” söz ediliyor. Dünya Bankası gibi emperyalist finans kuruluşları “yoksulluğun kökünü kazıma” programları ilân ediyor. Oysa “her söz her ağza yakışmaz” denmiştir... Birleşmiş Milletler Örgütü’nün gündeminden açlık ve yoksulluk teması hiç eksilmiyor, Türkiye’de 1980 sonrasında oluşturulmuş, halk dilinde “Fak-FukFonu” denilen bir fon var. Zaman zaman ‘dünya ölçeğinde yoksullara yardım kampanyaları’ yürütülüyor. Çok sayıda yardım kuruluşu faaliyet gösteriyor. Ünlü futbol takımları dünyanın yoksulları için maçlar yapıyor, ünlü şarkıcılar şarkı söylüyor, sinemanın kadın oyuncuları yoksullukla mücadele elçisi olarak tâyın ediliyor... ve yoksulların sayısı sürekli artıyor. Sadece yoksulluk artmıyor, sefalet de artıyor ve yoksulluğu aratır hale geliyor. Gazete ve televizyonlara “işçi ücretlerinin yüksekliğinden” şikayetler yansıyor. IMF komiseri sadece yüksek ücretlerden şikâyet etmekle kalmıyor, işçi ve memurlardan daha çok vergi alınmasını öneriyor. Hızını alamayıp, emeklilerden de vergi alınmasının “ekonomik dengeler” için gerekli olduğunu söylüyor... Şu ‘ekonominin gereği’ dedikleri... Siz hiç “kârlar çok yükseldi” şeklinde bir gazete haberi okudunuz mu? Bir siyasetçinin ya da bilimi kendinden menkûl iktisat profesörünün aşırı kârlardan yakındığını duydunuz mu? Kapitalist toplumda kârların artması demek, ücretlerin düşmesi, sömürü oranının büyümesi, işçi sınıfının yoksullaşması, sefâlet ortamına itilmesi demek değil midir? Zenginlik ve zenginler çok arttı dendiğini hiç duydunuz mu? Neden okumadınız, duymadınız? Çünkü sorulması gereken soru hiçbir zaman sorulmaz... Zira zenginlik bir tabudur ve ekseri üzerinde konuşulmaz. Konuşulduğunda da nasıl konuşulduğu malûmdur... Sorulması gereken soru şudur: Neden bazıları [azınlık) zengin, bazıları [çoğunluk] fakir? Ya da neden bu dünya’da yoksulluk ve zenginlik diye bir şey var? Neden sefalet bu kadar yaygın ve giderek yaygınlığı artıyor? Bilindiği gibi kavram çifti, kelime çifti denilen bir şey vardır ki, bu ikisi arasında belirleyicilik ilişkisi vardır.

Zengin olmadan fakir olmaz, zâlim olmadan mazlûm olmaz, kâtil olmadan maktûl olmaz, vb... Bir kere sorulması gereken soruyu sordunuz mu da, artık gerisi gelecektir. Neden zengin olmuş? Sorusuna ‘modern’ zamanlarda verilen cevap, zenginin çalışkan ve akıllı, önüne çıkan fırsatları değerlendirme yeteneğine sahip olduğu, girişimci olduğu, risk aldığı, tâlihinin yâver gittiği, Tanrı’nın ‘yürü yâ kulum’ dediği... için zengin olduğu; fakirin de akılsız, basiretsiz ve tembel olduğu için fakir olduğu şeklindedir. Zenginler her zaman ve her toplumda azınlık olduklarına göre, bu, çoğunluğu oluşturan yoksullar ve mütevazı kesimler tembeldir demeye gelir. Buradan bazı insanların doğuştan tembel oldukları sonucu çıkıyor ki, azıcık muhakeme yeteneği olan birinin böyle bir şeye inanmasını beklemek abestir. Geleneksel denilen kapitalizm öncesi dönemde de fakirlikle tembellik arasında bir ilişki kurma eğilimi geçerli olsa da, dönemin egemen ideolojisinin bir gereği olarak, birilerinin zengin, diğerlerinin fakir oluşunun Tanrı’ın bir tercihi olduğu şeklindedir. Aslında bu Tanrı adına konuşma ayrıcalığına sahip olan taifenin bir uydurmasıdır ve hiçbir mantıkî tutarlılığı ve inandırıcılığı yoktur. Tam tersi geçerlidir, bütün dinlerde, o dine ilk teveccüh edenler, daima geçerli egemenlik sistemi tarafından ezilen, sömürülen, aşağılanan toplum kesimleri [fakir-fukara takımı, köleler, vb.] olmuştur ve bu anlaşılır birşeydir, zira mevcut durumun değişmesinde çıkarı olan onlardır... Zenginliğin ve yoksulluğun kaynağı Bu kısa girişten sonra artık asıl sorunu tartışmaya başlayabiliriz. Bir insan neden zengin oluyor, bir başkası neden fakir oluyor? Akıllı ve çalışkan olan herkes zengin olur mu? Eğer öyleyse, dünyadaki zenginler kadar akıllı ve çalışkan insan bulunduğu, geri kalanın bu ikisinden mahrum olduğu kabul edilmiş olur. Bir de zenginliğin büyüklüğü, zekâ katsayısı ve çalışma yoğunluğuna bağlı olacağına göre, bırakın fakirlerle zengin arasındaki devasa uçurumu, zenginler arasındaki müthiş servet farkının da aynı gerekçelerle açıklanması

17


Komünist Zemin gerekecektir... Mesela dünyanın en zengin adamı olan Warren Buffett’ın serveti 62 milyar dolar. Bu, Warren Buffett’in milyarderlerin en akıllısı ve en çalışkanı olduğu anlamına gelir. Bu miktar dünya ülkeleri GSMH sıralamasında 56’nıcı sırada... Başka türlü söylersek, bir başına Warren Buffett 167 ülkenin her birinin milli gelirinden daha fazla servete sahip. Zira Birleşmiş Milletler Örgütü’nün verdiği rakamlara göre, dünya’da [küçük ada ve kent devletleri de dahil] iriliufaklı 224 ülke var. Ve Warren Buffett bir başına 56 devletten sonra geliyor... Böylesine akıl almaz bir durum, böylesine büyük bir skandal olabilir mi? Oysa bu durum küresel kapitalizm çağında son derecede olağan ... Bir başka örnek: “ Ünlü çokuluslu şirket Walt Disney’in Port au Prince’de [Haiti], pijama, çocuk giysisi, çamaşır, tişört, vb. üreten bir şubesi var. Bundan birkaç yıl önce işletmenin CEO’su [başkan-genel müdürü] olan Michael Eisner, saatte 2783 dolar kazanıyordu. Fabrikada çalışan kadın işçiler de saatte 28 cent kazanıyordu. Bir kadın işçinin başkan-genel müdürün bir saatte kazandığını kazanmak için, tam 16 yıl 8 ay aralıksız çalışması gerekiyordu... Fakat hepsi bu kadar değil, yetkin, yetenekli, “işbitirici” başkan-genel müdür Eisner, bir de yılsonunda 181 milyon dolar değerinde hisse senedi ‘kazanıyordu‘... Bu, 19 bin Haitiliyi ve ailesini 14 yıl yaşatmaya yetecek bir miktardır“.[1] Elbette Michael Eisner bir istisna değil, onun gibi çok sayıda akıllı, yetenekli ve işbitirici şirket sahibi ve CEO var. Yalnız, daha önce de yazdığım gibi, işbitiricinin her zaman birilerinin işini bitirmesi esastır... İşbitiricinin daima işi bitirilecek birilerine ihtiyacı vardır... Velhasıl kavram çifti orada da geçerli: işbitirici/işi bitirilen ikiliği... Yukardaki rakamlar zenginliğin zekâ ile, ‘yetenekle’, hak etmeyle, lâyık olmayla, akıllı olmakla, becerikli olmakla, vb. ilgili olmadığını gösterir. O halde sorun nasıl ele alınmalı? Belirli bir tarihsel dönemde herhangi bir toplumun üyesi olan biri, zekâsı, yeteneği ve çalışması sonucu ‘ortalamayı’ temsil eden çizginin üstüne çıkabilir ama o sınırın çok uzağına asla gidemez. Bir insan fizik ve zihin gücü ve yeteneği sayesinde rahatça geçinebileceği bir yaşam standardına ulaşabilir ama asla milyon dolarlık, milyar dolarlık servete sahip olamaz. Verimli, geniş bir toprak parçasını ilk ‘keşfedip’- sahiplenen bir kişi düşünün ve 100,000 dönüm

18

toprağı çevirmiş olsun. Söz konusu kişi ne kadar akıllı ve çalışkan olursa olsun, kendi emeğiyle işleyebileceği toprak ve üretebileceği şey sınırlıdır. Karnını ancak doyurabilir, dolayısıyla onca toprağa sahip olmanın bir anlamı yoktur. Ancak başkasının emeğini sömürebilir durumdaysa ve sömürü için gerekli sermayeye [üretim araçlarına] sahipse, kendi ihtiyacından fazlasını üretip satabilir ve zengin olabilir. Milyon/milyar dolar servete ancak sömürü, yağma, talan, haydutluk, mafyacılık, vb. sayesinde sahip olunabilir. Dolayısıyla zengin, ya doğrudan başkasının emeğinin ürününe el koyandır, ya da elkonulmuş olan zenginlikten pay alandır. Veya miras yoluyla zenginliği tevârüs etmiştir. Mafya, zenginlik üretimine katılmadan zor ve hile ile zenginlikten pay alır. Bir şarkıcının, profesyonel futbolcunun, sinema aktörünün, spekülatörün, televizyon sunucusunun, politikacının, yüksek bürokratın, generalin, devlet başkanı diktatörün, vb. milyon dolarları, aslında daha önce el konulmuş olan zenginliğin bir bölümünün bu kesimler tarafından ele geçirilmesinden, onlara bir şekilde transfer edilmesinden başka bir şey değildir. Bir futbolcunun bir kulüpten diğerine 100 milyon dolara transfer edilmesi, bir şarkıcının bir gecede 100 bin TL ‘kazanması’, vb. tam bir skandaldır ama bu durumu sorgulamak yerine olumlayan toplumun da koskoca bir ayıbıdır... Zengin olmanın yegâne yolu başkasının emeğinin ürününe elkoymaktan geçer. Fakat bunun mümkün olabilmesi ve süreklilik kazanabilmesi için, sömürü, yağma ve talanın ‘yasal’ bir çerçeveye oturtulması, topluma dayatılması, kabullendirilmesi gerekir. Kabullendirme çıplak şiddet ve ideolojik egemenlikle mümkündür ki, bu iş de devlete düşer. Şimdilerde hukuk devleti denilip yere göğe sığdırılmayan aygıta düşer... Velhasıl adaletsizlik hukuk adı altında dayatılıyor. Bir insan düşünün ki, 100 bin dönüm verimli toprağın, onlarca, fabrikanın, madenlerin, enerji kaynağının, binlerce konutun, vb. sahibi... Bir kişinin/bir şirketin sömürü, yağma, talan, baskı, şiddet, haydutluk, vb. olmadan, onbinlerce kişiyi sömürüp, onların emeğinin ürünü olanı gasbetmeden bunca servet edinmesi mümkün olabilir mi? Kafaları karıştıran şey de zenginliğin nerede başladığıyla ilgilidir. Sınır başkasının emeğini sömürebilir duruma gelmektir ki, bu da birilerinin [kapitalistlerin] üretim ve yaşam için gerekli araçlara [üretim araçlarına] sahip olması, başkalarının da


Komünist Zemin üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun olmasını varsayar. Yaşamak için gerekli araçlara sahip olmayan için yaşamını sürdürmenin yegâne yolu, emeğini üretim araçlarına sahip olanlara [kapitalistlere] satmaktır. Fakat proleterin emeğini satabilmesi kesin değildir, dolayısıyla her zaman reel ve potansiyel aç ve açıkta kalma riskiyle karşı karşıyadır. Başka türlü söylersek birinin mülkünün ve servetinin büyümesi, başkalarının mülksüzleştirilmesine, proleterleştirilmesine ve mülk sahiplerine muhtaç hale gelmesine bağlıdır. Birinin diş fırçası fabrikasına sahip olmasıyla başka birinin diş fırçasına sahip olması aynı şey değildir. Diş fırçası fabrikasına sahip olmak mülk sahibi olmaktır, mülkiyettir ama diş fırçasına sahip olmak mülk sahibi olmak, mülkiyet değildir. İşte kafa karışıklığı bu ayrımı yapamamaktan kaynaklanıyor. Bir insanın mütevazı bir yaşam için sahip olduğu yaşam araçları mülkiyet değildir. Başka türlü ifade edersek, mülkiyet gasptır [zorla ele geçirilen]. Zorla, hileyle, haydutlukla, şiddet kullanarak sahip olunan şey ancak baskı, şiddet ve zor kullanılarak korunabilir ki, devlet mülk sahibi sınıfların zenginliğini servet düşmanı ‘zararlı, tehlikeli sınıflara’ karşı koruma işlevi görür. Genel bir çerçevede gerçek durum böyle olsa da, devlete dair sayısız ‘yakıştırmalar’ eksik değildir. Fakat durumun anlaşılmasını zorlaştıran bir şey var: birincisi, zenginlerle emekçi sınıflar ve mütevazı kesimler arasında yer alan orta sınıfların varlığı [ara sınıflar denilen küçük burjuvzi, ortaburjuvazi]; ikincisi, istisna olmak kaydıyla, sınıf atlamanın teorik ve pratik olarak mümkün oluşu; üçüncüsü de topluma dair fikirlerin egemen sınıfların fikirleri oluşu, fotoğrafın net olarak görülmesinin zorlaştırılması, engellenmesidir... Yeni fetih veya yeni kolonizasyon çağı Şimdilerde yeni bir sömürü, yağma ve talan dönemi başlamış durumda. Bu az sayıdaki büyük kapitalist işletmenin, az sayıda oligopolün densin, dünyanın tüm doğal ve beşeri zenginliğini ele geçirme saldırısı, tuhaf bir fetih dönemi. Artık sorun sadece insanların emeğini sömürmek, insanların emeğinin ürünü olana el koymak değil, bu dünya’da doğal ve beşeri ne varsa, insanlığın ortak serveti sayılması gereken ne varsa sahiplenmek... Bu fetih, toplum ve insan yaşamının tüm veçhe-

lerinin, tüm gözeneklerinin kapitalist sömürü ve tahakküm alanı haline gelmesi demektir. Yeni tür bir köleleştirme ve serfleştirme, hızlı bir proleterleştirme, tam bir kâbus. Durum böyleyken işçi sınıfının artık eski işçi sınıfı olmadığı, ‘devrin değiştiği’ söyleniyor. Oysa gerçek durum tam da söylenenin tersine gönderme yapıyor: işçi sınıfı tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar kalabalık ve kapitalizm koşullarında başka türlü olması da mümkün değil. Eksik olan işçi sınıfı değil, mücadelenin cılızlığı, yetersizliği, perspektif ve ütopya zaafı... Zira işçi sınıfı mücadele ettiğinde işçi sınıfıdır... Artık dünya’da kapitalist kâr mantığına uyarlanmamış hiç bir şey yok. Akıl almaz bir şekilde insanlar atomize oluyor, yalnızlaşıyor, çaresizleşiyor, insan toplumunun insanlıkla ilgisi tartışmalı hale geliyor, insanlar bir tür hayvan sürüsü mertebesine indirgeniyor. Hiçbir ortak yaşama alanına, kamusal alana izin verilmiyor. Herşey özelleştirilip kapitalist kâr alanı ve metaı haline geliyor. Yediğiniz ekmekten, içtiğiniz sudan, ısındığınız odundan, kömürden, gazdan, kullandığınız elektrikten kâr ediyorlar ve bu süreç vakitlice durdurulup, tersine çevrilmezse, soluduğunuz havadan da kâr edeceklerdir. İnsan yaşamının her alanı ve her gözeneği artık kâr alanı haline gelmiş durumda. Doğası ve mantığı gereği bir kamusal hizmet etkinliği olması gereken eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kentsel ulaşım, haberleşme, kent hizmetleri, vb. özelleştirilip kâr metaı haline getiriliyor. Ormanlara, koylara, denize, su havzalarına varıncaya kadar ne varsa özelleştiriliyor... İnsan ve toplum yaşamı için gerekli ne varsa bir kaç ‘işbitirici’ kapitaliste, birkaç oligopole ait olduğu bir dünyada ve toplumda insanın konumu ve statüsü nasıl tanımlanacak? “İnsan bunun neresinde?” denmeyecek midir? Kapitalist kâr hırsının ve mantığının mutlak denetimi altına giren ve sadece onun ihtiyacına cevap veren bir insanlık toplumu sürdürülebilir midir? Kamusal alan diye bir şeyin artık mevcut olmadığı bir dünya’da sosyal ve politik kavramlarının bir kıymet-i harbiyesi kalır mı? Böylesi bir ortamda ve koşullarda politika ve politikacı ne işe yarar? Kendisi de kapitalist kâr mantığına göre kurgulanmış ve öyle işleyen, bir tür sirk oyunu haline gelmiş politik faaliyet ne ifade edebilir ve topluma ne önerebilir? Siyasi partilerin işleyişiyle kapitalist bir işletmenin işleyişi arasında bir fark var mı? Netice itibariyle yegâne amaçları kitleleri aldatıp/oyalamak

19


Komünist Zemin olan siyasi partilerin de amacı aldıkları oyu kâra dönüştürmek değil mi? Siyasi partiler şirkete, parti başkanları şirket CEO’suna, politikacılar da profesyonel futbolcuya benzemiyor mu? Eskiden şirketler mal ve hizmet üretip satarlardı, şimdilerde şirketlerin kendisi de herhangi bir mal gibi alınıp satılıyor. Bir parti başkanı başka bir partiden transfer teklifi aldığında, pılıyı-pırtıyı toplayıp gidiyor... Böyle bir siyasi partinin şirketten, politikacının da profesyonel futbolcudan ne farkı var? Utanma duygusunu kaybetmiş kimi zevat bir de milli iradeden, milli iradenin tecellisinden ve demokrasiden bahsediyor... Mercimek hakkında bir fikri olmayana nohutu mercimek diye yedirmeniz mümkündür ama bu durumu değiştirmek için yeterli değildir... Zenginlikle mücadele etmeden yoksullukla mücadele, sadece amakları aldatmaya yarar Kapitalizm öncesi dönemde yoksulluk ve sefâlet istisna idi. “Geleneksel” veya “premodern” denilen toplumlarda yoksulluktan ziyade yoksunluk söz konusuydu. Ekseri doğal afetler [kuraklık, kıtlık, sel, don, deprem, v.b.] ya da savaş, istila, vb. sonucu toplumlar sıkıntıya düşerler ama bunu dayanışmayla/yardımlaşmayla aşmayı başarırlardı. Olumsuzluğu paylaşmayı bilirlerdi. Kaldı ki, geleneksel toplumların yoksulluğa [fakirlik] ve zenginliğe yükledikleri anlamlar bugünkünden çok farklıydı. Zengin ve zenginlik geleneksel kültürler tarafından ekseri lânetleniyordu. Zenginlik sadece maddi zenginlik olarak algılanmıyordu. Üretim araçlarının yeterince gelişmemişliği, üretici güçlerin veya aynı anlama gelmek üzere emek verimliliğinin düşüklüğü, servetin belirli ellerde birikmesini zorlaştırdığı gibi toplumda, şimdilerde olduğu gibi bir gelir uçurumu da ortaya çıkmıyordu. Ortak kullanım araçları, ortaklaşmacı bilinç, cemaat dayanışması geçerliyken, yoksulluğun istisna, sefaletin yokluğu şaşırtıcı değildir. [Buradan kapitalizm öncesi dönemin yüceltildiği sanılmamalıdır] Kapitalizm çağında üretim

araçlarının sermaye sınıfının eline geçmesi, toplumların ortak ürünü ve mirası olan tekniğin gelişmişliği ve kapitalist sınıf tarafından sahiplenilmesi, modern yoksulluğun başlıca nedenidir. Zira, kapitalizm bir sömürü metabolizması şeklinde işliyor ve bir kutupta zenginlik yaratması, karşı kutupta yoksulluk yaratıp, sefaleti derinleştirmesiyle mümkün oluyor. Teknolojik düzey [emek verimliliği] yükseldikçe, mülk sahibi sınıflar ve çevresiyle, mülksüzleşmiş kesimler [genel olarak emeğini satarak geçinmek durumunda olanlar] arasındaki uçurum kaçınılmaz olarak büyüyor. Ve şöyle çelişik bir durum ortaya çıkıyor: Bir tarafta zenginlik [üretim] artıyor, global olarak toplum daha çok geçim aracına ve kullanılabilir araca sahip oluyor, diğer yandan da üretilenin aşırı düzeyde eşitsiz bölüşülmesi, yoksulların sayısını sürekli artırıyor. Kapitalist toplumda üretimin birincil amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak olmayıp, kâr etmek olduğu için, üretim satın alabilir durumda olanlara doğru yöneliyor, geniş toplum kesimlerinin ihtiyacı olan şeylerin üretimi yerine, satın alma gücü olanlara yöneliyor, başka bir ifade ile toplum çoğunluğu için gerekli olmayan, “lüks” mal ve hizmetler üretiliyor. Üretimin birincil amacının insan ihtiyaçlarını tatmin etmek olmadığı bir dünyada ve toplumda işlerin sarpa sarması, yoksulluğun ve sefaletin büyümesi, doğal çevre tahribatının derinleşmesi, anlam kaybı, değer ölçüsünün yok olması, vb. neden şaşırtıcı olsun? Bu kepazeliği aşmanın yolu, zahmet edip, sorulması gereken soruyu gerektiği gibi sormaktan ve gereğini yapmaktan geçiyor. Velhasıl, zenginlikle mücadele etmeden yoksullukla mücadele etmek mümkün değildir... Kapitalizmle mücadele etmeden de zenginlikle mücadele etmek mümkün değildir. Nihayet bu sefil gidişi durdurmak ve tersine çevirmek insan iradesini aşan bir şey değildir. O halde zenginlik ve yoksulluk diye bir ayrımın olmadığı, bu iki kavramın sözlüklerde yer almadığı bir insanlık toplumu gayet mümkündür...

[1] Fikret Başkaya, Çığırından Çıkmış Bir Dünya – Sosyal Sefaletin, Ekolojik Felaketin, Etik Yozlaşmanın Kökeni, Özgür Üniversite Kitaplığı, 3. Baskı 2007, s. 312

20


Komünist Zemin

"Ermeni Kardeşlerimden Özür Diliyorum" Kampanyası Üzerine Bilindiği gibi, Ali Bayramoğlu, Baskın Oran, Ahmet İnsel ve Cengiz Aktar öncülüğünde "Ermeni Kardeşlerimden Özür Diliyorum" kampanyası başlatıldı. Kampanyaya Türk ve Kürt Aydın, Sanatçı, Yazar ve Sosyalistleri tarafından önemli bir destek sunuldu. Kampanya’nın başlatılması, toplumda ciddi bir tartışmayı da başlatmış oldu. Eğer bu kampanyayı sadece bu açıdan değerlendirecek olsaydık, toplumun yok saydığı ve unutmaya çalıştığı hafızasını tetiklediği için, bu Kampanyanın oldukça önemli bir işleve sahip olduğunu ve sempatiyle bakmamız gerektiğini söyleyebilirdik. Ama mesele sadece bundan ibaret olmadığı için, bu Kampanya’ya destek vermediğimiz gibi, sempati de gösteremiyoruz. Bu tavrımızın nedenlerine geçmeden önce, bu Kampanya’nın bizim için sürpriz olmadığını belirtmek isteriz. Yaklaşık on yıl önce Almanya’da, Nazizm döneminde katledilen Yahudilerin yakınlarına ve eğer yaşıyorlarsa toplama kamplarında zulüm gören Yahudilerin kendilerine tazminat ödenmesi ve bu yolla Yahudi toplumundan özür dilenmesi için benzer bir kampanya başlatılmıştı. Kampanya, Almanya’daki her kesim tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış, Naziler dışında her kesim bu kampanyaya destek vermişti. Sanki herkes bir utancın yükünden kurtulmak için bir fırsat bekliyormuş gibi. Alman toplumunun bu ucuz yollu temizlenme ahlakını anlamak bizim açımızdan zor olmamıştı. Çünkü bu toplum da, maddiyatın yaşamın efendisi olduğu diğer toplumlar gibi, her şeyin bir bedeli olduğunu düşünen bir toplumdu; başarısına karşılık mükâfat alarak yücelme, suçuna karşılık ise nakdi bedelini ödeyerek suçundan arınma ahlakına sahipti. Ama Alman solunun bu kampanyaya destek vermesini anlamamıştık. Öyle ya, Alman solunun Nazi Almanyası döneminde işlenmiş olan suçlarla ne alakası olabilirdi ki? Eğer Alman solu bu kampanyaya kendi suçluluğundan dolayı değil de, tarihte haksızlığa uğramış bir topluluğun haklılığını savunmak için sahip çıkıyor idiyse, Sosyalist solun tari-

he ve tarihsel olaylara yaklaşımı bu olabilir miydi? Bu mesele üzerinde epey bir tartışma yürüttükten sonra kavradık ki, Solcu da olsa Alman Alman’dı. Zira Alman solcuları kendilerini Alman etnisitesinin birer ferdi olmaktan kurtaramamışlardı. Nihayetinde Almanya’daki kampanya amacına ulaştı. Nazi toplama kamplarından sağ kurtulmuş ve halen yaşamakta olan birkaç yüz Yahudi’ye ve Nazi kamplarında katledilen Yahudiler adına da onların yakını olan birkaç yüz Yahudi’ye tazminat ödendi ve emperyalist Almanya tarihinin bu kirli ve kanlı sayfaları da nakdi bedeli karşılığında bu şekilde “temizlenerek kapatılmış” oldu. Artık Alman Milleti rahat bir nefes alabilir, başları dik olarak emperyalist Almanya Devleti aracılığıyla, yine emperyalist bir yapılanma olan Avrupa Birliği projesinin başına geçebilirdi. Öyle de oldu. Biz, Almanya’daki kampanyayı teşhir ederken, benzer bir kampanyanın da yakın zamanda Türkiye’de gündeme geleceğini ve tarihin bu yolla temize çekilmek isteneceğini yazmıştık. Bu öngörümüzde yanılmamışız. “Ermeni Kardeşlerimden Özür Diliyorum” kampanyasına gelecek olursak, her şeyden önce şunun bilinmesi gerekir ki, suç, miras gibi kuşaktan kuşağa devredilen bir olgu değildir. Aynı şekilde affetmek de baba ve anadan çocuklara geçen bir hak değildir. Dolayısıyla da geçmişte işlenmiş bir cinayetin hesabı bugün yaşayan kuşağa sorulamayacağı gibi, cinayetin kurbanı olanlarla sosyal bağı ya da kan bağı olanların da, ölenler adına, cinayeti işleyenleri ve onların ardılı olan kuşakları affetme hakkına sahip değillerdir. Dahası, bu hususta kimse kimseyi temsil edemez. İnsanlar, geçmiş tarihte yaşananlar konusunda taraf oldukları sürece, geçmişte yaşanmış olanların kavgasını sürdürme hakkına sahiptirler. Örneğin bugün Türklerin önemli bir çoğunluğu, 1915’de Ermenilere ve Süryanilere karşı işlenmiş suçları savunmaktadırlar, bundan dolayıdır ki 1915’de işlenmiş olan suçun ortağıdırlar. Ama eğer durum bunun tersi olsaydı, yani Türkler, geçmişte 21


Komünist Zemin işlenmiş olan cinayetleri savunmuyor ve mahkûm ediyor olsalardı, geçmişte işlenmiş bu suçların doğrudan suç ortakları olarak görülemeyecekleri gibi, bu durum onlara, geçmiş adına, katledilenlerden ve katledilenlerle aynı aidiyetlere sahip olan bugünkü ardıllarından özür dileme hakkı da vermezdi. Bu, onlara, ancak ve ancak geçmişte işlenmiş olan suçlarla bağlarını koparma imkânı verirdi, ama suç ortaklığının bir bütün olarak ortadan kalkmasına da yol açmazdı. Yani, “Biz, geçmişte yaşananları suç olarak kabul ediyor ve bunu mahkûm ediyoruz” demek, geçmişte işlenmiş suçların ortağı olmaktan kurtulmak için yetmezdi? Peki, o halde suç ortaklığından kurtulabilmenin önkoşulu ne olabilirdi? İster Ermenileri ve Süryanileri katleden ve katledilenlerden artakalanlarını sürgün eden bir devletin vatandaşları olan Türkler için olsun, ister Yahudileri katleden Alman devletinin vatandaşları olan Almanlar için olsun, isterse de Amerika’nın ve Avustralya’nın yerlilerini katlederek bu coğrafyalara yerleşen ya da oralardaki zenginlikleri talan eden Avrupalı devletlerin vatandaşları için olsun; geçmişte işlenmiş suçlarla suç ortaklığından kurtulabilmenin yegâne yolu, bu devletlerin, kültürel, tarihsel, sosyal, siyasal ve iktisadi bütün değerlerini ve mirasını radikal bir biçimde reddederek ondan kopmak ve ayakta kalmasına yol açan bütün dayanaklarını ortadan kaldırmak için mücadele etmektir. Yoksa, hem Avrupa’ya taşınmış zenginlikten pay alıp, hem de geçmişte Kızılderililere, Aborjinlere ve Siyahlara karşı yapılanlardan dolayı özür dilemek söz konusu olamaz. Ya da, hem “Ne mutlu Türküm diyene” diye naralar atıp, bu coğrafyada yaşamış olan ya da yaşayan başka toplulukların ve uygarlıkların yok edilmesi yoluyla kurulmuş olan Türk devletinin varlığını kabul edip, sonra da geçmişte yapılanlardan dolayı özür dileyerek geçmişte işlenmiş olan cinayetlerle bağını koparmak da söz konusu olamaz. Zira bugün yukarıda sözünü ettiğimiz coğrafyalarda egemen olan bugünkü statükoların refahı ve varlığı, geçmişte Kızılderililere, Aborjinlere, Siyahlara, Ermenilere ve Süryanilere karşı işlenmiş olan katliamların sonucundadır ve bu bir mülkiyet geleneğidir. Mülkiyetsiz bir toplum hedeflenmedikçe ve bu gelenek ortadan kaldırılmadıkça yeryüzü yaşamı yeni katliam22

lara gebe olmaktan kurtulamayacaktır. Somali’de, Afganistan’da ve Irak’ta yaşanmakta olanlar bugün bunun en açık kanıtıdırlar. Örneğin bugün Batı’da yaşayıp ta, geçmişte işlenmiş suçlardan dolayı sorumlu tutulmak istemeyenlerin atacakları ilk adım, Batı’nın kapılarının dünyanın yoksullarına açılmasını savunmak ve dünyadaki yoksulluğu paylaşmak için adım atmak olmalıdır. Özcesi, mülkiyetin, sömürünün, sınırların olmadığı bir dünya için, kendi sahip olduğu ayrıcalıkları reddetmek olmalıdır. Yine aynı şekilde, Türkler, eğer geçmişte işlenmiş suçların ortağı olmak istemiyorlarsa, atacakları ilk adım, Türklüğün yüceltildiği kültürü reddetmek, bugün Türkiye diye tarif edilen coğrafyada yaşayan ya da yaşamak isteyen her bireyin eşit ve gönüllü ortaklığına dayanan bir yaşam için mücadele etmek olmalıdır. Suç, ceza ve özür ya da af meselesine gelince; bir suçtan dolayı özür dileme ve affetme hakkına sahip olanlar, yalnızca ve yalnızca doğrudan bu olayı yaşamış olanlardır. Aksi bir düşünce kişi üzerinde topluluğun tasarruf hakkını savunmak anlamına gelir ki, bu da kişi hakkına, kişinin yaşama hakkına saygısızlıktır. Bu anlayış, feodal kültüre aittir. Feodal kültürde öldürülen kişi adına, bu kişinin ait olduğu aile ya da sosyal topluluk pazarlık yapma ya da ‘kan parası’ karşılığında karşı tarafı affetme hakkına sahipti. Bir başka sorun ise gasp edilen mülkler ve zenginliklerdir. Yani gerek 1915 senesinde, gerek sonraki yıllarda katledilen Ermenilerin, Süryanilerin ve Rumların gasp edilen ve gasp yoluyla Türkleştirilen mülklerinin, gerekse de Avrupalılar tarafından gasp edilen Afrika’nın, Asya’nın, Avustralya’nın, Yeni Gine’nin, Polinezya Adaları’nın ve Amerika’nın zenginliklerinin ne olacağı, cevaplanması gereken bir sorudur. Esasen özür kampanyasının mantıki sonucu olarak, bu kurbanların mülklerinin de bugün onların adına özür kabul etme hakkını kendilerinde bulanlara devredilmesi gerekiyor. Peki, bu doğru mudur? Eğer bu tartışmayı bu minvalde sürdürecek olursak, yani meseleye özür kampanyası yürütenlerin penceresinden bakacak olursak, adaletin tecelli etmesi için gasp edilen mülklerin de sahiplerinin yaşayan yakınlarına devredilmesini savunmak gerekir.


Komünist Zemin Hayır, tartışmayı bu biçimde sürdürerek bir yere varmak mümkün değildir. Çünkü, eğer bir yerde bir mülk varsa, bu, mutlaka bir başkasının yoksunluğunun sonucu olarak oluşmuş demektir. Sözün özü, mülkiyetin kendisi hırsızlıktır. Bundan dolayıdır ki mülkiyet hakkı savunulamaz, hele hele sosyalistler tarafından hiç mi hiç savunulamaz. Varsayalım ki, Alman devleti 1933–45 arası yıllarda Yahudilerden gasp ettiği altınları ve mülkleri bugün geri vermek istiyor. Peki, bu durumda bunları kime verecek? Dünyadaki bütün Yahudilere mi? İsrail devletine mi? Yoksa geçmişte bu mülklerin ve altınların sahibi olanların bugün hayatta olan yakınlarına mı? Aynı şey Avrupa’nın bütünü için geçerlidir. Avrupa’nın zenginliği, Afrika’nın, Asya’nın ve Amerika kıtasının talanına dayanmaktadır. Eğer bugün Avrupalılar bu suçtan kurtulmak isteseler, bu durumda bu coğrafyalardan gasp edilen zenginlikleri kime geri verecekler? Olmaz ya, diyelim ki Afrikalı ve Asyalılara verilecek, peki bu kime ve neye göre verilecek? Keza aynı şey, katledilen ve mülklerine el konulan Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler için de geçerlidir. Bugün Türk devleti karar alsa ve gasp edilen mülklerin sahiplerine geri verilmesini kararlaştırsa, bu mülkler, yaşıyorlarsa sahiplerine, eğer yaşamıyorlarsa yaşayan yakınlarına mı verilecek? Diyelim ki bütün bunlar mümkündür; peki, sosyalistlerin bu tür bir tartışmanın tarafı olup, mülkiyet hakkını ve mülkiyet hakkının devredilmesini savunmaları doğru mudur? Sosyalistler, mülkiyet tartışmasının bir parçası olamazlar. Sosyalistler için önemli olan mülkiyetin kimin elinde bulunduğu değil, bizatihi, geçmişten bugüne süregelen, egemen azınlığın toplumsal zenginliği, dolayısıyla da mülkiyeti ele geçirmek ve elinde tutmak için ezilen ve sömürülen insanlığı ezmesine, sömürmesine ve katletmesine yol açan mülkiyetin varlığıdır. Bu nedenledir ki sosyalistler, mülkiyetin düşmanıdırlar ve onun el değiştirmesi için değil, ortadan kalkması için mücadele ederler. Eğer “Özür Kampanyası”na dönecek olursak; en başta da belirttiğimiz gibi, geçmişte katledilenler adına onlarla sosyal bağı ya da kan bağı olanlar ne katledenleri, ne de katleden-

lerle kan bağı ya da sosyal bağı olanları affetme hakkına sahip olmadığı gibi, katledenler ile sosyal bağı ya da kan bağı olanların da katiller adına özür dileme hakkı olamaz. Gerek katledilenlerle, gerek katledenlerle kan bağı ve sosyal bağı olanların, gerekse de tarihin tekerleğini ezilenlerden ve yok sayılanlardan yana çevirmek için mücadele edenlerin yapmaları gereken, bu katliamları yapanları ve bu katliamları savunanları mahkûm etmek ve onların yaratmış oldukları tarihi, kültürü, devleti, sınırları ve bütün değerleri tarihin mezarlığına gömerek, bu coğrafyada yaşayan ve yaşamak isteyenlerin eşit ve gönüllü birliğine dayanan bir yaşam örgütlemek olmalıdır. Özellikle de bu kampanyanın sosyalist unsurlarının bu meseleyi bu biçimde kavramaları gerekmektedir. Bu kampanyanın sosyalist unsurları açısından bir başka tuzak ise, milli etnisite tuzağıdır. Kendisini Türk ya da Kürt etnisitesinin bir parçası olarak gören imzacıların, ait oldukları tabiiyet adına utanç ya da gurur duymalarıdır. Ama sosyalistler kendilerini herhangi bir milli etnisitenin parçası olarak görmediklerinden/göremeyeceklerinden, ne söz konusu milletin başarılarıyla övünürler, ne de söz konusu etnisitenin utancını kendi utançları olarak kabul ederler. Sosyalistler, hiçbir ulusun ve ulus devletin işlemiş olduğu suçları savunmayacakları gibi, ezilenler adına ezilenlere karşı suç işlemiş ya da yanlış yapmış Sosyalist öncüllerinin de bu olumsuz miraslarının savunucusu olmazlar ve bundan dolayı özür dilemezler. Sosyalistler, ancak ve ancak ezilenlerden ve sömürülenlerden yana olanların ve eşitlikçi, özgürlükçü, komünal bir toplumsal yaşamın hüküm süreceği bir dünyayı hedefleyenlerin şiarlarını bayraklarında gururla taşıyarak sınıflı ve mülkiyetçi toplumsal düzenlere, bu düzenlere egemen olan rejimlere ve emperyalist-kapitalist dünya sisteme karşı mücadele ederler.

23


Komünist Zemin

Ve Devlet Emir Buyurdu: “Bundan Böyle Kürtlere, ‘TRT Leş’ Vasıtasıyla Kürtçe Hakaret Edilecek!” Devlet, seksen yıl boyunca, “Kürtçe Türkçenin bir lehçesidir ve dağ Türkleri tarafından konuşulur” tezini savundu. Ve bu teze karşı çıkanları en ağır biçimde cezalandırdı. Devlet, bugün de bu tezini mahkûm etmiş değildir. Ama buna rağmen TRT stüdyolarından devlet eliyle Kürtçe televizyon yayınına başlanmıştır. Bugüne kadar Kürtlere Türkçe hakaret ediliyordu, artık Kürtlere Kürtçe hakaret edilecek. Evet, bu durumun kısa ve özlü özeti budur. TRT’nin Kürt dilinde yayına başlamasını ileri bir adım, bir gelişme olarak tanımlayanlar da var mutlaka. Öyle ya, koca Türk Devleti adım atmış ve bu yolla hem Kürtlerin, hem de Kürtçenin var olduğuna karar vermiştir. Bu meseleye bu şekilde bakmak ve bu durumu bir gelişme olarak görmek, hem tehlikelidir, hem de Kürtler üzerine oynanan yeni oyuna ortak olmak demektir. Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor, Kürtler on bin yılı aşkın bir süredir bu coğrafyada ikamet etmektedirler. Aynı şekilde Kürtçe de binlerce yıldır konuşulan bir dildir. Bu bakımdan Kürtlerin ve Kürt dilinin bir varlık sorunu yoktur ve Türk devletinin Kürtlerin ve Kürt dilinin varlığını kabul edip etmemesinin hiçbir önemi yoktur, olmamalıdır. Bayram Değil Seyran Değil, Nereden Çıktı Bu ‘TRT Leş’? Sahi, nereden çıktı bu Kürtçe yayın? Birileri yangından mal mı kaçırıyor ne? Öyle ya, halen daha Türk Meclisi’nin tutanaklarında Kürtçe, “Bilinmeyen bir dil” olarak geçmektedir. Kürt Belediye Başkanları, halka Kürtçe tebligatta bulundukları için Türk mahkemelerinde yargılanmaktadırlar. Halen daha W, Q ve X harflerini barındırıyor diye Kürtler, çocuklarına istedikleri isimleri verememektedirler.

24

Daha geçen yaz 7 yaşındaki bir Kürt çocuğu, isminde W harfi var diye havaalanından gerisin geriye, geldiği ülke olan Almanya’ya geri gönderilmişti. Peki, ne oldu da birden bire devlet eliyle Kürtçe yayın yapılmaya başlandı? Üstelikte W, Q ve X harflerine sansür uygulanmadan! Hemen belirtmeliyiz ki devletin bu yeni konseptini, kimi çevrelerin değerlendirdiği gibi, AKP’nin bir “seçim yatırımı” olarak değerlendirmek saflık olur. Hayır, TRT’nin Kürtçe yayını, AKP’nin bir seçim yatırımı değildir; olsa olsa seçimlere denk getirilmesinde fayda görülmüş bir devlet konseptidir. Devletin sahipleri, geleneksel devlet anlayışında ısrar etmenin artık bir getirisi olmadığına kanaat getirmiş ve devleti yeniden organize etmeye karar vermişlerdir, olan budur. Dolayısıyla da söz konusu adım Kürtlerin değil, devletin sahiplerinin ihtiyacı olan bir adımdır. Devletin 80 yıllık politikası, farklı olanları topyekûn inkâr etmekti, zamanla görüldü ki bu politika iflas etmiştir. Bundan dolayıdır ki toptan inkâr politikasından, farklı olanları kabul ederek elimine etme politikasına geçilmiştir. Devletin “Kürt ve Alevi Açılımı”nı buradan bakarak okumak gerekiyor. Her ne kadar Devlet reflekslerini geliştirerek içinde bulunduğu sıkışıklıktan kurtulmaya karar vermiş olsa da, bu o kadar kolay olmayacaktır. Çünkü karar vermek tek başına yeterli değildir. Bunun da ötesinde devletin sahipleri bir takım açılımlara yönelseler bile, en azından kısa vadede bu açılımları daha ileriye götürebilme şansına sahip değildirler. Çünkü bu devletin mayasını oluşturan ve son 86 yılına damgasını vurmuş olan, devlet eliyle örgütlenmiş olan Türkçülüktür. Asli kurucuları Türk olmayan bir devlet olarak kurulmuş bir devletin, devlet eliyle bir Türkçülük örgütlemesi kaçınılmaz bir durumdu ve öyle de olmuştur.


Komünist Zemin Ama artık yolun sonuna gelinmiştir. Artık Türkçülük efsaneleriyle gemi yürümemektedir. Günümüzde ulus ya da ırk vurgusu yaparak bir devletin varlığını sürdürebilmesinin koşulları iyiden iyiye ortadan kalkmıştır. Türk devletinin sahipleri de bu durumu idrak etmiş ve yeni bir zeminde devleti yeniden yapılandırmaya karar vermişlerdir. Ama 86 yıl zarfında o kadar çok çıkar grubu oluşmuş ve bu çıkar gruplarının çıkarları o kadar çatışmalı ve iç içe bir hal almıştır ki, devlet içi bir iç çatışma yaşanmadan sistemin sıkışlığının aşılması ve devletin yeniden yapılandırılması mümkün değildir. Bu duruma bir de 86 seneden bu yana kitlelere anlatılmış onca yalan, onca efsane eklenecek olursa, meselenin vahameti daha da iyi anlaşılır. Muhakkaktır ki, devletin içindeki iktidar odakları bir gün bu iç çatışmayı yaşayacaklardır. Bu iç çatışmadan ebediyen kaçabilmeleri mümkün değildir. Ama bugün açısından hiçbir güç odağı bu çatışmayı göze alabilecek durumda olmadığı gibi, bu lükse de sahip değildir. Bundan dolayıdır ki güç odakları arasında ortak bir konsept üzerinde anlaşma sağlanmıştır. Bu konsept, devletin temel değerlerinde bir revizyona değil, stratejik ve taktik bir takım manevralara dayanmaktadır. Dışarıdan bakıldığında, özellikle Ergenekon operasyonu üzerinden bir iç çatışmanın yaşandığı ve Türk devletinin kuruluş ruhundan bir kopuşun söz konusu olduğu izlenimine kapılmak mümkündür. Ama bu bir yanılsamadır. Devletin kuruluş ruhundan bir kopuş söz konusu değildir. Ergenekon operasyonu, şu an iktidarda olan çıkar güçlerinin geçici de olsa ortak bir konsept üzerinde uzlaşmış olmalarının bir sonucudur. Ergenekon operasyonu üzerinden başarılmak istenen, hem devleti temize çekmek, hem de yeni konsept karşısında direnç gösteren ya da gösterebilecek olanların tasfiye edilmesidir. Özcesi, gerek Ergenekon operasyonunu, gerekse de devletin ‘Kürt ve Alevi Açılımı’nı, iktidar odaklarının bir iç çatışması olarak değil, bu güçlerin geçici de olsa bir konsept üzerinde uzlaşmalarının bir sonucu olarak okumak gerekiyor. Peki, nedir bu yeni sürecin konsepti?

Devletin yeni konsepti, TC’nin mayasını oluşturan “Tek Millet, Tek Din” anlayışını terk etmek yerine, bu çerçevenin dışında kalanları da çerçevenin içine alabilecek bir dil oluşturmaya ve dışarıda kalanları da merkeze çekmeye hizmet edecek bir takım stratejik ve taktik değişiklere yönelmektir. Örneğin, “Türk Kimliği” yerine, “Türkiyeli Kimliği”ni geçirmek istemeleri ve herkese bunu kabul ettirmek istemeleri bu yeni konseptin bir parçasıdır. Aynı şekilde Alevileri reddetmek yerine, “İslamiyet’in bir kolu” olarak kabul etmek ve ettirmek istemeleri de bu konseptin bir parçasıdır. Yine aynı şekilde Kürtlerin ve Kürtçenin reddi yerine, kabul ederek ıslah edilmesi yolunun seçilmesi de bu konseptin bir parçasıdır. Peki, bu noktada devletin bir başarı şansı var mıdır? Kesinlikle hayır, en azından Kürtler açısından hayır. Kürtler, tarihlerinin en örgütlü, en bilinçli başkaldırısını başlatmışlardır ve yirmi beş yıldan bu yana ağır bedeller ödeme pahasına bu başkaldırıyı sürdürmektedirler. Bu zaman zarfında Kürtler bir başkaldırıyı örgütlemek ve sürdürmekle kalmadılar. Aynı zamanda kendisi için bir ulus olma bilincini de içselleştirdiler. Artık bu noktadan geriye adım atmaları mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, Kürtler bu oyuna gelmeyeceklerdir diyoruz. Aleviler ya da devletin “Alevi açılımı”, bir başka yazının konusu olduğundan burada derinlemesine girmeyeceğiz. Ama şu kadarını söylemek istiyoruz ki devletin, “Türkiye, nüfusunun %99’u Müslüman olan bir ülkedir” biçimindeki resmi söylencesi ilk defa söylence olmaktan çıkıp, gerçek oluyor. TRT, Muharrem Ayı vesilesiyle Cemevi’den canlı yayın yapmaya hazırlanıyor. Ne gariptir ki, devletin bu yeni konsepti, Alevi cemaatinin çoğunluğu tarafından “demokratik bir açılım” olarak mütalaa ediliyor. Hâlbuki gerçek olan bu değildir. Devletin bu hamlesiyle en son kale de düşmek üzeredir. Bu yolla Alevilik İslamiyet’in resmi bir kolu olarak yeniden örgütlenerek, devletin kulu haline getirilecek ve “Türkiye, nüfusunun %99’u Müslüman olan bir ülkedir” söylencesi, söylence olmaktan çıkarak gerçek olacaktır. Kürtlere yapılmak istenen ile Alevilere yapılmak istenen aynıdır. Korkumuz o dur ki, Kürtlerin gelmeyeceği oyuna Aleviler gelmek üzeredir.

25


Komünist Zemin ‘TRT Leş’in Aymazlığı Üzerine ‘TRT Leş’in sahipleri sanıyorlar ki, Kürtlerin derdi Kürtçe konuşmak ve Türkü söylemektir. Sanıyorlar ki, eğer Kürtlere bu imkânlar sunulursa, Kürtler yeniden devletin kapı kulu olurlar. Ya bu devletin sahipleri çok salaktır, ya da Kürtleri salak sanıyorlar. Öncelikle anlaşılması gereken nokta şudur: Kürtler kendi dillerini binlerce yıldır zaten konuşuyorlar ve aynı dilde türkülerini de her koşulda söylemişlerdir. Dolayısıyla da bunun için kimseden icazet almaya ihtiyaçları olmamıştır. Dil, Kürtlerin özgürlük mücadelesini sembolize eden metaforlardan bir tanesiydi, hepsi bu. Kürtlerin istediği, Türklerle ‘eşit’ koşullarda bir arada yaşamaktı, Kürtler hep bunda ısrar ettiler. Bir arada ve ‘eşit’ yaşayabilmenin önkoşulu ise, Türklüğün bir devlet ideolojisi olarak reddiydi. Eğer bir devlet, egemenliği altında yaşayan vatandaşlarına, “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye bağırttırıyorsa, bu devletin egemenliği altında farklı milletlerden insanların ‘eşit’ birlikteliği mümkün değildir. Kürtlerin ısrarla vurguladıkları da buydu. Devletin Kürtlerin başkaldırısından anlaması gereken buydu ve devlet bunu gayet iyi anladı. Ama meseleyi başka mecralara çekerek rakibini yormayı ve zamanla elimine etmeyi yeğledi. Bunu yapmayı tercih etti, çünkü devletin mayasını oluşturan Türkçülüktür ve devletin, kendi özünü oluşturan bu olgudan öyle ha deyince vazgeçmesi mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki bu kez Kürtleri başka bir yolla oyuna getirmeyi denemeye karar verdiler. Ve devlet karar verdi: Bundan böyle Kürtlere Kürtçe hakaret edilecekti. Ve Kürtler Türklüğe Kürtçe diliyle asimile edileceklerdi. Eğer ‘TRT Leş’in program akışına bakacak olursak, yapılmak istenenin bu olduğunu pekâlâ görebiliriz. Program 05:58’de İstiklal Marşı ile açılıyor. Yani bunca zamandır Okullarda, işyerlerinde, Askeri kışlalarda Kürtlere zorla dinletilen ve söyletilen istiklal marşı, bu kez de Kürtlere yönelik bir kanalda, Kürtlere her sabah dinletilecek.

26

Malum, istiklal marşı, hem bu coğrafyada yaşayan ve Türk olmayan milletleri yok sayan veya Türk olarak kabul eden ve başka ırkları, milletleri aşağılayan sözlerden oluşmaktadır. Evet, ‘TRT Leş’, ırkçı Türk Milli Marşı’yla selamlıyor Kürtleri. Sonraki saatlerde yapılan programlarda ise, ya daha önce TRT için yapılmış diziler yayınlanıyor ya da yine TRT için yapılmış ve adına “Belgesel” denilen resmi görüşün verildiği programlar. Osmanlı camileri, Osmanlı Mimarisi ya da genel olarak yapı sanatı vs… Kürt tarihine ilişkin herhangi bir iz ise bu programlarda yoktur. O coğrafyada yaşayan Müslümanlardan, Hıristiyanlardan söz ediliyor, dolayısıyla da Kürtler İslamiyet üzerinden, Ermeniler ve Süryaniler ise Hıristiyanlık üzerinden elimine edilmiş olunuyor. Arada bir TRT 6 Xeber adı altında haberler de veriliyor. Ve bu haber kuşağı genellikle 3– 4 haberden oluşuyor. Ama bu haberlerde Kürtler yoktur. Mesela Filistin’deki İsrail işgal güçlerinden ve İsrail ordusunun Filistin topraklarına yönelik saldırılarından söz ediliyor, ama Türk savaş güçlerinin Kürdistan dağlarına ve köylerine yönelik saldırılarından söz edilmiyor. Yerel seçimlerle ilgili olarak Yüksek Seçim Kurulu’nun açıklamalarına yer veriliyor, ama Yerel seçimler dolayısıyla DPT’nin nasıl abluka altına alınmak istendiğinden söz edilmiyor. Yani Kürtleri kendi gerçekliklerinden koparmak için ne gerekiyorsa, o yapılıyor. ‘TRT Leş’in yayına başlaması karşısında AKP hükümetine tepki gösteren CHP’ye, Tayyip Erdoğan’ın vermiş olduğu cevabı okumak, ‘TRT Leş’ üzerinden hedeflenenin ne olduğunu anlamak için yeterlidir. “TRT'nin web sitesi de 30 ayrı dilde yayın yapıyor. Şimdi Kürtçeyi bunun dışında mı tutalım? Siz o boşluğu karşılamazsanız başkaları dolduruyor ve karşılıyor ve oradan ayrımcı ve bölücü yayınlar yapılıyor. Böyle kör ve şaşı bakışların yol açtığı yanlışları düzeltmek de bize bakıyor. Biz de bunu yaptık." (CNN Türk, 6 Ocak 2009) Fazla söze ne hacet, Tayyip Erdoğan, söylenmesi gereken her şeyi söylemiştir. Tayyip Erdoğan’ın söylediklerinin Kürtlerin diline çevirisi şudur: Kürtlerin elindeki silahı alalım ve


Komünist Zemin onlara karşı bir silaha dönüştürelim. Yapılmak istenen tam da budur. ‘TRT Leş’in ve Caşekan (İşbirlikçi) Kürtler Kimdir bu ‘TRT Leş’e hayat vermeye çalışan Caşekan Kürtler? Bu şahısların kimler olduğunu Kürt halkı gayet iyi bilmektedir, bu anlamda bizim çok söz söylememize hacet yoktur. Kürt halkı gayet iyi bilmektedir ki savaş, başka araçlarla bir başka zemine de taşınmıştır. ‘TRT Leş’ stüdyolarında program yapan Caşekan Kürtler, Kürtlere karşı geliştirilen yeni savaş stratejisinin bu alandaki koruculuğuna soyunmuşlardır. Kürt halkı nasıl ki kendi içinden devşirilen eli silahlı Korucuları bozguna uğratıp, onları tarihin utanç sayfalarına kazıdıysa, eli kalem tutan, türkü söyleyen Korucuları da mahkûm edip, onları hak ettikleri yere göndermesini bilecektir. ‘TRT Leş’ adı altında program yapan Caşekan Kürtler de pekâlâ bilmektedirler ki Devlet, Kürtleri bir kez daha kendi silahlarıyla vurmak istemektedir. Bundan dolayıdır ki dün nasıl bir kısım Kürt aşiretlerini devşirip, onları kendi halkının karşısına korucu olarak diktiyse, bugün de, Rojin, Nilüfer Akbal, Ümit Fırat ve Muhsin Kızılkaya gibi Kürtleri devşirip koruculaştırarak Kürtçe yayın yapan TRT Leş üzerinden Kürtlere karşı yöneltmiştir. Devşirilmiş bu Kürtler de pekâlâ bilirler ki, daha düne kadar Kürtçe kelam edip, türkü söyledikleri için haklarında davalar açılmıştı. Peki, ne oldu da daha düne kadar Kürtçe kelam ettikleri için haklarında dava açan bu devlet, bugün kendilerine devlet televizyonunun kapılarını açmış ve Kürtçe kelam etsinler diye kendilerine para ödeme noktasına gelmiştir?

Bu sorunun cevabı gayet basittir. Kürk özgürlük hareketinin yaratmış olduğu tazyik, devletin artık adım atmasını zorunlu hale getirmiş ve devlet, artık bir patlamaya yol açması kaçınılmaz olan durumu aşabilmek için acil adımlar atmak zorunda kalmıştır. Ama bu adımlar Kürtlerle anlaşmaya dönük adımlar değil, onları içerden kuşatmaya dönük adımlar olacaktı. Ve bunun üzerine devşirdiği Kürtlerle, Kürtleri içerden kuşatma savaşını başlatmış oldu. Ama bu savaşın, devletin hezimetiyle sonuçlanacağı muhakkaktır. ‘TRT Leş’ stüdyolarında tutsak edilmiş Caşekan Kürtler de pekâlâ bilmektedirler ki, kendilerinin ‘TRT Leş’ stüdyolarındaki tek garantisi, Kürt özgürlük hareketinin varlığıdır. Kürt özgürlük hareketi var olduğu içindir ki, onlar oradadır. Ve ancak Kürt özgürlük hareketi varlığını sürdürdüğü müddetçe onların orada varlıklarını sürdürmeleri mümkündür. ‘TRT Leş’in Caşekan Kürtleri, bir bakıma Türk devletinin esirleridir. Hizmet ettikleri ve kendi halklarına ihanet ettikleri sürece, ‘TRT Leş Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde “özgür”ce dolaşabilirler. Tıpkı eski Osmanlı‘da olduğu gibi. Eskiden de Osmanlı, savaşlarda esir aldığı sanatçıları ya da bilginleri sarayda ağırlarmış ve onlara şart koşarmış. Eğer bu “soylular” Osmanlı için sanat ve bilim yaparlarsa, sarayda “özgür”ce dolaşabilir ve “itibar” görebilirlerdi. Aksi taktirde yerleri diğer esirlerin yanı olurdu. Kürt halkının içinden devşirilen Caşekan Kürtler, Kürt özgürlük hareketi soylu direnişini sürdürdüğü müddetçe TRT’nin stüdyolarında “özgür” olacaklardır. İroniye bakın ki, Kürt halkı içinden çıkmış Caşekan Kürtlerin kaderi, Türk devletiyle birlikte imha etmeye çalıştıkları Kürt direnişinin varlığına endekslenmiştir.

27


Komünist Zemin

Misak-ı Milli: Bir Efsaneyi Sorgulamak Bir fotoğrafa kimin nasıl baktığı, bir tarihseltoplumsal olayı kimin hikaye ettiği, “nereye değil nereden bakıldığı” büyük öneme sahiptir. Seksen altı yıldır Türk milliyetçilerinin ve egemen sınıf sözcülerinin dillerine pelesenk ettikleri şu Misak-ı Milli ne menem bir şeydi? Misak-ı Milli denilenin gerçek dünyada bir karşılığı var mıydı? Tevatür edilenle gerçek durum arasında nasıl bir uyumsuzluk söz konusuydu? İkinci adı ‘Ahd-ı Milli [milli yemin] olan söz konusu beyanname için gerçekten yemin edilmiş miydi? Eğer yemin edilmişse yeminin sahipleri yeminlerine sadık kalmışlar mıydı? Resmi tarihin neredeyse kutsal metin mertebesine çıkardığı Misak-ı Milli Beyannamesi somut bir gerçekliğe mi tekabül ediyordu yoksa bir retorik miydi? Bu yazıda Misak-Milliyle ilgili gerçeği anlatmayı, başka türlü söylemek gerekirse, ‘gerçeğin üstünü örten perdeyi’ kaldırmayı deneyeceğim. Türkiye’nin yakın tarihi esas itibariyle Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattıklarının bir tekrarı veya ona uydurma çabasının ürünüdür, tam bir yalan çöplüğüdür, dolayısıyla daha baştan bir yöntem zaafıyla malûldür. Bir toplumun tarihinin bir kesitini bir tek şahsiyetin, üstelik o süreçte etkili olmuş bir şahsiyetin anlattıklarına dayandırmak, bilimsellik kriteri bakımından kabul edilebilir değildir. Elbette komprador egemen ittifakın, tarihi tahrif etmeye, olup bitenleri kendi çıkarları doğrultusunda hikaye etmeye, yalan üretmeye ve yalanı büyütmeye ihtiyacı vardı. Egemen olmak için gizlemek, gizlemek için de yalan, tahrifat, çarptırma, yok sayma, adıyla çağırmama, velhasıl hurafeler gereklidir. İşte bu amaçla ‘resmi tarihçiler taifesi’ canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyorlar. Elbette misyonları olayları tahrif etmek, çarpıtmak, hurafe ve yalan üretmek, yalanı büyütmek olanların, rejim tarafından ödüllendirilmeleri de anlaşılır birşeydir.

28

Üstelik söz konusu taifenin gerçeği gizlemedeki başarısı, bilimselliğin de gerçekleşmesi sayılıyor. Bu yüzden bilim ve bilimci kavramlarına ihtiyatla yaklaşmak her zaman gereklidir. Akademide yükselmenin yolu rejime dair yalanları üretmedeki ‘sebat ve başarıya’ bağlı. Rejimin adamları olan bu taifenin sloganı az çok şöyledir: gizliyorum o halde rejim tarafından ödüllendirilmeye de hakkım vardır... Oysa yalanı üretmek için büyük çaba gerekmiyor. Asıl zor olan yalanı teşhir etmek, yalancıların ipliğini pazara çıkarmaktır. Yalanı teşhir etme kaygısı taşıyanların, gerçeğin peşine düşenlerin işi, yalan üreticilerinden elbette daha zordur ama, gerçeğin safında yer almaktan dolayı da yöntem üstünlüğüne sahip olduklarında şüphe yoktur. Zaten uzun vadede gerçek yalana galebe çalar ki, bu eşyanın tabiati gereğidir. Birincisi, gerçeği tam olarak gizlemek hiçbir zaman mümkün değildir; ikincisi, gizlemek yok etmek değildir ve vakti geldiğinde gerçek bütün ihtişamıyla arz-�� endâm eder. Daha önce başka yerde yazdığım gibi, resmi tarih üreticileri, olayların hikayesini Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919’dan başlatıyor. Sanki bir emperyalistler arası savaş yaşanmamış ve Osmanlı İmparatorluğu söz konusu savaşın tarafı değilmiş izlenimi yaratılıyor. Velhasıl hikayenin başı sansür ediliyor. Yaratılan izlenim de kabaca şöyle: Ülke toprakları işgal ediliyor ve Milli Mücadeleyle düşman defediliyor, bir ‘ulusal Kurtuluş Savaşı’ sonucu ülke kurtarılıyor... Osmanlı İmparatorluğu’nun AlmanyaAvusturya safında, İngiliz, Fransız, Çarlık Rusyası’ının oluşturduğu İtilaf devletlerine karşı emperyalist savaşa katıldığı tarih olan 1914 yılında imparatorluğun nüfûz alanındaki topraklar yaklaşık 5 milyon kilometre kare idi.


Komünist Zemin Resmi tarih tarafından büyük bir başarı sayılan Lozan Barış Antlaşması imzalandığındaysa 770 bin kilometre kareydi. İmparatorluk topraklarının ve nüfûz alanlarının nerdeyse % 85’i kaybedilmişti. Sahip olduğunun %85’ini kaybeden birinin %15’i koruduğu için aşırı övünç duyması tuhaf değil midir? Demek ki, soruyu nasıl sorduğunuza bağlı olarak cevap da değişiyor. Gerçekten ulaşılan sonuç abartılacak bir başarı mıydı, ya da kimin başarısıydı? Aslında T.C., Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalizm tarafından budanarak kuşa çevrilen versiyonunun yeni adıydı. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyete geçiş, resmi tarihçilerin hikaye ettiğinden farklı anlamlar taşımak durumundaydı. Emperyalist güçlerin bir aracı olan, bugünün Birleşmiş Milletler Örgütü’nün ardılı Milletler Cemiyeti’nin [Cemiyet- Akvâm] dayattığı ‘yeni dünya düzenine’ imparatorluğun merkezinin ve ondan koparılan kısımların uyumlandırılmasıydı. Esas itibariyle birinci emperyalistler arası savaş [Harb-i Umumi], odağında Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu ünlü “Şark Sorununu” çözmeyi amaçlayan bir savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşta bir taraf olarak yer alması, “çözümü kolaylaştırıcı” bir işlev görmüştü... Osmanlı İmparatorluğu’nun TC’ye dönüşmesi de dahil, emperyalist savaş sonrası ‘Orta Doğu’ denilen bölgenin bugünkü biçimini alması daha savaş devam ederken Çarlık Rusyası’nın da onayını alan ‘Antant devletlerinin’ İtilaf Devletleri’nden ikisinin, [İngiltere ve Fransa’nın] imzaladıkları SkyesPicot gizli anlaşmasıyla [veya mutabakatıyla] belirlenmişti. Fakat 1917 Ekim devrimi bu anlaşmayı bazı bakımlardan ‘tadil etme gereğini’ ortaya çıkarmıştı. Haritanın oluşmasında etkili bir üçüncü unsur da, son anda [Nisan 1917] ABD’nin savaşa dahil olmasıdır. Sözünü ettiğimiz bu üç unsurun diyalektiği, Ortadoğu coğrafyasını biçimlendirdi ki, resmi tarih olaylara yön veren bu üç unsuru ısrarla yok saymayı, değilse geçiştirmeyi yeğledi. Mustafa Kemal’in de gözden geçirip onayladığı anlaşılan, Türk Tarihi Tetkik Cemiyetitarafından 1931 yılında yayınlalan Tarih IV de: “ Ferit Paşa’ya teklif olunan sulh şartları yalnız Osmanlı Devletini değil, Türk vatanını ve Türk Milletini de parçalamak mahiyetinde idi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna derhal mukabele etti ve 18 Haziran celsesinde “Misak-ı Milliye” yemin ederek türk topraklarının parçalanmasına musaade etmeyeceğini cihana ilãn eyledi” deniyor. Aynı eserin sonuna konulan kronoloji cetvelindeyse, 18 Temmuz 1920’de Büyük Millet Meclisi’nin Misak-ı Milli için yemin edildiği yazılı... Belli ki, bir rakam yanlışı var, zira TBMM’nin 18 Haziran 1920 de Misak-Milli gündemli bir oturumu yok, doğru tarih 10 Temmuz 1920 olabilir ama o gün de Misak-ı Milli gündemde yok. Nitekim o günkü oturumda milletvekili yemini edildiği anlaşılıyor ve yemin şöyle: “ Makam-ı Hilâfet ve Saltanatın ve Vatan ve milletin istiklâl ve istihlâsından [elde edilmesinden] başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi.” Fakat, Misak-ı Milli’ye dair yazan ve konuşan herkes 18 Temmuz 1920 tarihini veriyor... Yeminde sözü edilen ‘vatan’ neresiydi, millet kimdi, milletvekilleri yeminlerinin başına koydukları Hilafet ve Saltanatı koruma sözünü neden tutmadılar? Neden yeminlerine ihanet ettiler? Altı maddeden oluşan Misak-ı Milli’nin tüm maddelerinin ihlâl edilmesi, arkasında durulmaması nasıl açıklanabilir? Bu ve benzer soruları ortaya atmak ve tartışmak soruna açıklık getirmek bakımından önemlidir. Her ne kadar resmi tarih, Misak-ı Milli Beyannamesi’ni kutsal bir metin mertebeseni çıkarmak için zorlansa da, aslında söz konusu olan gerçeklikten çok bir söylemdi. İlerleyen sayfalarda Misak-ı Milli söyleminin izini sürerek, gerçekler karşısındaki konumunu tahlil etmeyi deneyeceğim. Fakat, Misak-ı Milli Beyannamesini yüceltenler sadece yerli resmi tarihçiler değil. Yerli resmi tarihçilerin imdadına yabancı meslektaşları da yetişiyor. 30 Ekim 1918’de Osmanlı İmparatorluğuyla İtilaf devletleri arasında Mondros ateşkes anlaşması imzalandı ama başta İngilizler olmak üzere İtilaf devletleri bu anlaşmaya uymadılar. 1 Kasım 1918’de Musul İngiliz generali Marhall tarafından işgal edildi. 23 Kasım’da da Fransız generali Franchet d’Esperay İtilaf devletleri adına İstanbul’u işgal etti. Yunanlılar 15 Mayıs’ta İzmir’e çıktı, 25 Temmuz’da da Edirne’yi işgal ettiler. 16 Mart 1920’de de İstanbul İtilaf devletleri tarafından resmen işgal edildi ve böylesi bir ortamda 10 Ağustos 1920’de Sevre Antlaşması imzalandı. Mütareke koşullarında yapılan seçimler so-

29


Komünist Zemin nucu oluşan son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920’de toplandı ve 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli’yi kabul etti. Misak-ı Milli Beyannamesi esas itibariyle mecliste oluşan sayıları 70 [kimilerine göre 88] olan Felah-ı Vatan grubunun eseriydi ve Meclis-i Mebusan’da yeterli çoğunluğun sağlanamadığı bir gizli oturumda toplantıya katılanların oy birliğiyle kabul edilip, 17 Şubat 1920’de de ilan edilmişti. Aslında söz konusu beyanname Edirne mebusu Şeref Bey’in gayretleriyle Meclis gündemine taşınmış ve yaptığı ‘duygusal’ konuşma etkili olmuştu. Altı maddeden oluşan beyannamenin birinci maddesinde: “Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı sırada düşman ordularının işgali altında kalan ve Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirlenmek gerektiğinden, sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde, dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen ve hiçbir sebeple ayrılamaz bir bütündür.” deniyor. Dikkat edilirse bu madde çelişkiler içeriyor, dolayısıyla iç tutarlılıktan yoksun. Birincisi, ateşkes anında düşman ordularının işgali altında kalan Arabistan için bir halk oylaması hiçbir zaman gündeme getirilmiyor. Ateşkes anında Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde bulunan ve ateşkes ihlâl edilerek işgal edilen Musul Vilayeti Lozan Barış Antlaşmasıyla İngilizlere bırakılıyor. Metinde yer alan mütareke dahilinde ve haricinde ifadesi sınır sorununu bütünüyle belirsizleştiriyor. Böyle bir ifade söz konusu olduğunda, ülke sınırları belirsiz hale geliyor. Eğer bu ifade dikkate alınırsa ki, alınmak zorundadır, artık sınırların nereden geçtiği belirsizdir... Aynı şekilde Lozan’da çizilen sınırlar beyannamede sözü edilen: “ dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen hiçbir sebeple ayrılamaz” deniyor ama sadece dinen ve emelen, ırken ve sosyal bakımdan uyum içinde olanlar değil, insanlar ailelere varıncaya kadar parçalanıyor. Güney sınırında

30

bölge halkının yaşadığı bu trajik durum bugün de devam ediyor. Bunun için Suriye sınırında dinî bayramlarda yaşananları hatırlamak yeter... Beyannamenin ikinci maddesi: “ Madde 2- Ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda aray-ı ammeleriyle [özgür iradeleriyle] anavatana ilhak etmiş olan elviye-i selase [Kars, Ardahan, Batum] için ledelicap [istenirse] arayı ammeye [halk oyuna] müracat edilmesini kabul ederiz” şeklinde. Bu madde de ihlâl ediliyor. Halk oylaması söz konusu olmuyor ve Batum Gürcistan’a bırakılıyor. Üçüncü madde Batı Trakyanın statüsüyle ilgili. Batı Trakya’nın geleceğinin Wilson Prensipleri [self- determinasyon] gereği halk oylaması sonucu belirleneceğine dair ve Batı Trakya konusunda da aynı elviye-i selase de olduğu gibi halk oylaması konusu savsaklanıyor ve bu maddeye rağmen Batı Trakya denilen bölge Yunanistan’a bırakılıyor. Dördüncü Madde yukarıda sözünü ettiğimiz Milletvekili yemininde de yer alan “Hilafet ve Saltanat makamının korunmasıyla ilgili: “ Madde 4- “Makarr-ı Hilafet-i İslamiye ve Payitaht-ı Salatan-ı Seniyye ve Merkez-i Hükümet-i Osmaniye olan İstanbul şehri ile Marmaran-a Denizi’nin emniyeti her türlü halelden masun olmadır...” şeklinde. Hilafet ve Saltanat Makamı kurtarılmak bir yana, bizzat bu beyannameyi hazırlayanlar tarafından tasfiye ediliyor! O halde Hilafet ve Salatanatı kurtarma yemini edenlerin söz konusu makamı bizzat tasfiye etmelerinin sebeb-i hikmeti nedir? Bu önemli soruyu birazdan tartışma konusu yapacağım ama burada şunu hemen söylemek gerekiyor: Böyle bir tasfiye başta İngilizler ve Fransızlar olmak üzere, emperyalist devletlerin istediği bir şeydi ve bu işi yapmak da Kuvayı Milliyeci kemalistlere düşmüştü... Beyannamenin beşinci maddesi azınlıklar hukukuna karşılıklılık esasları dahilinde uyulacağıyla ilgili. Altıncı ve son maddenin bugünkü dildeki ifadesi şöyle: Madde 6- “Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş düzenli bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu, yaşam ve geleceğimizin temelidir. Bu yüzden siyasal, hukuki ve mali, vs. gelişmemize mani sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızı


Komünist Zemin ödeme biçimi de bu esaslara aykırı olmayacaktır.” Lozanda sadece sınırlar konusunda değil, mali ve ekonomik konularla igili de Misak-Milli’nin ruhuna ve lafzına aykırı çok önemli tavizler verildi. Misak-ı Milli o alanda da by-pas edilmişti. Resmi tarih’in sansür ettiği Lozan Barış anlaşmasının asıl adı Yakındoğu işleri Hakkında Lozan Konferansı’dır ve bilinen anlamda bir antlaşmadan çok, tam bir emperyalist dayatmadır. Lozan’da emperyalisler istedikleri her şeyi dikte ettirmişlerdi... Eğer diplomatik dile ve ‘nezakete’ itibar edilmezse, konferansın adı” Ortadoğuyu bölüp parçalama konferansı da olabilirdi. İşte T.C. o parçalardan bir olarak varolmuştu. Dolayısıyla, tüm alanlarda olduğu gibi iktisadi, mali, siyasi konularda da dayatmalar içeriyordu. Millet Kimdi, Vatan Neresiydi, Hudutlar Nasıl Çizilmişti, “Milli Menfaat” Denilen Aslında Kimin Menfaatiydi? Misak-ı milli’deki milli kelimesi milletle ilgili, millete ait anlamındadır ama oradaki millet bugünkü ulus anlamında değildi. Misak da sözleşme anlamını içeriyor. Misak-ı Milli’den anlaşılan da millet sözleşmesi olabilir. Çoğulu milel olan milletin Osmanlı iktidar sisteminde ifade ettiği anlam bugünkünden farklı olarak, dine gönderme yapıyor ve “bir dine, bir inanca mensup olan topluluğu” ifade ediyordu. Osmanlı sisteminde bir topluluk eğer farklı dine mensupsa farklı bir millet sayılıyordu. Müslüman milleti, Hristiyan milleti, Yahudi milleti gibi...Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde sadece bir dine mensup olanlar değil, değişik Hıristiyan mezheplerine mensup topluluklar da millet sayılıyordu. Bu o kadar ileri götürüldü ki, bir mezhebin içindeki farklı etnik unsurlar da millet sayılıp o statüden yararlanır olmuşlardı. Bu aşamada bir parantez açarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını koruyabilmek için ne tür çabalar içine girdiği ve millet kavramının nasıl bir gelişim seyri izlediğini hatırlatmak uygun düşüyor. Batı Avrupa’da ulusculuğun gelişmesi, zengin bir etnik- dinî, kültürel, sosyal çeşitliliğe sahip Osmanlı İmparatorluğu’nda yankılanmaması mümkün değildi.

Doğu Avrupa ve Balkanlardaki uluslar birer birer impatarorluktan koparken, Osmanlı yönetici kliği bu süreci durdurmak, imparatorluğun bütünlüğünü korumak için genel iradeye dayalı, farklı dinî ve etnik unsurlara eşit haklar ve yasal statü tanıyan bir Osmanlı Milleti yaratmayı denedi. Bugünün moda deyimi ‘anayasal vatandaşlığa’ dayalı bir birlik amaçlanıyordu. Tanzimat dönemi sonrası, özellikle de Âlî ve Fuat Paşalar zamanında gündeme getirilen bu proje başarılı olamadı, imparatorluktan kopuşlar devam etti. Mithat Paşa’nın düşüşünden sonra, hiç değilse Müslüman unsurları bir arada tutmayı amaçlayan bir Tevhid’i İslam [islam birliği]projesi gündeme getirildi ama tarihsel koşullar bu tür bir projenin de gerçekleşmesi için uygun değildi. 1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden sonra, ırka dayalı, panturan bir milliyetçilikle Batı’dan kovulmayı ‘Türk ırkının’ yaşadığı doğuya doğru genişleyerek ödünleme hezeyanlarına kapılmışlardı. Aslında İttihatçıların, özellikle de onların etkin kanadının [Enver, Talat, Cemal paşalar] emperyalist savaşa katılma isteği biraz da bununla ilgiliydi. Bu ‘Türk ırkının’ yaşadığı bölgeleri kapsayan bir Türk imparatorluğu kurma projesiydi. Sözünü ettiğimiz bu üç arayış başarısız oldu ve emperyalist savaşın sonunda imparatorluk çöktü... Kavram kargaşası ve arayışlar milli mücadele ve sonrasında da devam etti. Milli Mücadele dönemi olan 1919-1922 aralığında Millet ve Türk Milleti kavramı hâlâ dinî bir içeriğe sahipti, etnik bir nitelik taşımıyordu. Gerek bizzat Mustafa Kemal tarafından, gerekse Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından kullanılan dil tartışmasız dinî içeriğe sahipti. Nitekim Milli Mücadele boyunca söz konusu mücadelenin öznesi sayılan millet sözcüğünden anlaşılan, Anadolu ve Rumeli’nin Müslüman ahalisinden başkası değildi. Misak-ı Milli Beyannamesinde “Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam” denilen de odur. Dikkat edilirse beyannamenin hiçbir yerinde Türk’ten Türklük’ten ve Türk Milletinden söz edilmiyor. Bu durum dönemin başka metinlerinde de öyledir. Mesela Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesinde “bilcümle anasır-ı islamiye“ ibaresi yer alıyor ve Türk ve Türklüğe gönderme yapılmıyor. Nizamnamede “ bilumum islam vatandaşlar cemiyetin aza- ı tabiiyesindedir” deniyor.

31


Komünist Zemin Dönemin tüm metinlerinde ve konuşmalarda Araplar hariç tutularak islam milletinden söz ediliyor. Eğer etnik/kültürel kimlik değil de, dine gönderme yapan bir millet söz konusuysa, müslüman Arapların neden bunun dışında tutulduğu sorusu ister istemez akla gelir. Aslında bunun Batılı söyleme uyumun bir gereği olduğu söylenebilir ki, bu da Milli Mücadelenin tarihsel anlamına dair esaslı sorunları tartışmayı gerektirecektir. Bilindiği gibi, Batılılar Osmanlı yönetimi altındaki Anadolu ve Rumeli’ye çoktan beri Türkiye adını vermişlerdi ve doğal olarak o bölgede yaşayan halka da etnik fark gözetmeksizin Türk diyorlardı. Mustafa Kemal de 1 mayıs 1920’de BMM deki konuşmasında: “[Büyük Millet Meclisi’ni] teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır“ diyordu. Bir başka vesileyle de Mustafa Kemal benzer şeyler söylüyor, Anasır-ı islamiyeden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek istiyordu: “Bu hudud-u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki, anasır-ı islamiyeden yalnız bir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i islamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u millisidir. (Hepsi islamdır, kardeştir sesleri). Karesi mebusu Abdülaziz Efendi de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki bir konuşmasında [19 Şubat 1920] şunları söylüyor: “[Türkten] maksat Türk, Kürt, Çerkes, Laz gibi anasır-ı muhtelife-i islamiyedir. Bu böylemidir? (Hay hay, öyledir sadaları, alkışlar]. Eğer Türk kelimesinin manası bu değilse, rica ederim, burada nutuk iradedildikçe Türk tabiri yerine anasır-ı islamiye densin.” Lozan Konferansı gereği yapılan nüfus mübadelesi de yukarıdaki yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor. Nüfus mübadelesindeki kriter etnik-kültürel değil dinîdir. Bu konuda Sevan Nişanyan şunları yazıyor: “Türkçe konuşan, Grek hafleriyle yazan ve kiliselerinde Türkçe dua eden Karamanlılar ve Pontus Ortodoksları, ısrarlı protestolarına rağmen “Rum” sayılarak sınır dışı edilmişler, buna karşılık ırk ve anadil unsuru göz önüne alınmaksızın Girit ve Rumeli’nin müslüman halkı “Türk” sayılarak muhacerete kabul edilmişlerdir. Cumhuriyet döneminde anadili Rumca olan müslüman Of’lular, cumhurbaş-

32

kanlığı [Cevdet Sunay], bakanlık [Adnan Kahveci], cunta üyeliği [Alb. Ahmet Kahraman] ve diyanet ileri başkanlığı [Dr. Mustafa Yazıcıoğlu] makamlara yükseleceklerdir. Buna karşılık anadili Türkçe olan hıristiyanların aynı mevkilere gelebileceklerini düşünmek, muhayyile sınırlarını zorlar.“ İlerleyen dönemde, özellikle ırk esasına dayalı millet anlayışının [ırkçı milliyetçiliğin] abartıldığı 1930’lu yıllar ve sonrasında retorik değişse de bu anlayışın varlığını koruduğu görülüyor. Misak-ı Milli Beyannamesi’nde ülkenin sınırları konusunda ateşkes anlaşması [Mondros Mütarekesi] sırasındaki durumun kabulü, sınırlar ve vatan kavramıyla ilgili soruları akla getiriyor. Aslında bu tür bir yaklaşım teslimiyetin ifadesidir. Eğer ateşkes anındaki durum farklı olsaydı, mesela Ankara işgal edilmiş olsaydı o zaman vatan topraklarınını sınırı da farklı olurdu. Bunun tersi de pekala mümkündü. Düşman orduları 30 Ekim 1918’deki hattın gerisinde durdurulmuş olsaydı, ülke sınırları, dolayısıyla Misak-ı Milli’ye dahil edilecek topraklar daha geniş olurdu. Eğer bir ülkenin toprakları işgal edilmişse bu haksız bir durumdur ve düzeltimesi gerekir. Kuvayı Milliyeciler öyle bir talepte bulunmayı asla akıllarından geçirmiyorlar. O kadar ki, emperyalist işgalcilerin Mondros Mütarekesine rağmen işgale devam etmesini bile sorun etmiyorlar... Misak-ı Milli Beyannamesinin altı maddesinin de ihlâl edildiğine bakılırsa, Kuvayı Milliyeciler her koşulda emperyalist itilaf devletleriyle uzlaşmaya, onların tüm isteklerini kabule hazırdılar ama bir şartla: Kutsal devletleri korunacaktı. Onlar için hududun şuradan veya buradan geçmesi önemli değildi. Zaten millet’ten anladıkları da devletti. Devleti kurtarmak milleti ve vatanı kurtarmakla özdeşti. Osmanlı yönetici bürokrasisinin ve katledilen ve/veya sürgün edilen Ermenilerin ve Rumların mallarına el koymuş Müslüman-Türk tüccar sınıfının çıkarı milli çıkar sayılmıştı. O halde Lozan Konferansında son derece mütevazı Misak-ı Milli şartlarının dahi budanması nasıl açıklanabilir? Osmanlı İmparatorluğunun yaklaşık son yüzyılı, Avrupalı emperyalistlerden birine vaya diğerine yaslanıp, aralarındaki çelişkilerden yararlanarak ayakta kalma “ilkesine” dayanıyordu. Dönemin hegemonik emperyalist gücü olan İngiltere ve ikinci derecede empe-


Komünist Zemin ryalist-sömürgeci bir güç olan Fransa, imparatorluğu doğrudan sömürge statüsüne indirgemek yerine -ki, bu diğer emperyalist güçlerle sorun yaratmak demekti- onu yarısömürge statüsünde muhafaza etmeyi yeğlediler. Bütün bu zaman zarfında Osmanlı yönetici elitinde emperyalist bir güce – tercihan Büyük Britanya’ya- dayanmadan varolamayacaklarına dair bir “bilinç” oluştu. Fakat İngiltere 19. Yüzyılın sonuna doğru [1895] yukardaki yaklaşımdan uzaklaştı. Mondros Mütarekesi sonrası dönemde tüm kesimlere hakim olan bilinç emperyalistlerin insafına sığınmak şeklindeydi.. İtilaf devletlerini incitecek, gücendirecek hiçbir söz söylememeye, hiçbir eylemde bunumamaya büyük özen göstermeleri bu yüzdendir. Hepsinin kafasında az-çok su soru vardı: “Acaba başta İngiltere olmak üzere düvelmuazzama bize neyi münasip görüyordu...’ Anlamaya çalıştıkları o idi. Sivas Kongresi’nin manda tartışmalarıyla geçmesi bir tesadüf değildi. Kongreye katılan delegelerin sorunu, hangi devletin mandasına girmek ehven-i şerdir, ya da acaba bizi hangisi kabul eder sorularının tartışmasıyla geçmişti. Bir Amerikan mandasının ehven-i şer olduğu düşüncesi ağır basıyordu ama Amerika Birleşik Devletleri Anadolu’da bir manda rolü üstlenmeye yanaşmamıştı. Dönemin belgeleri, konuşmalar, emperyalistlerle temaslar süresince takınılan tavır, ‘Barış Konferanslarındaki’ Osmanlı delegasyonunun tavrı ve benimsenen üslûp, söylediğimizi doğrular neteliktedir. Durum böyle olduğu halde resmi tarih çok farklı bir söylem geliştirdi ki, bunların başında yedi düveli yenme safsatası geliyor. Fakat hepsi bu kadar da değil... Lozan, savaş meydanlarında kazanılan zaferin diplomatik alandaki taçlandırılması olarak sunuldu, hâlâ da sunulmaya devam ediyor. Oysa Lozanla ilgili gerçek tam da Tolga Ersoy’un kitabının başlığına uygun düşüyordu: “Lozan: Bir Antiemperyalizm Masalı Nasıl Yazıldı?”. Yedi düvel yenilmedi ama Lozan’da yedi düvelin her istediğine razı oldular. Oysa, mütareke’den sonra İtilaf devletlerine tek kurşun atılmadı. Bir tek Yunanlılarla savaşıldı ki, emeperyalist güçler Yunanlılara desteği kesip 1920’den sonra Kuvayı Milliyecilerle uzlaşma tercihi yaptıkları andan itibaren Yunan ordusunun Anadolu’da tutunması imkânsızdı. Kaldı ki, Yunanlılarla savaş resmi

tarihin ısrarla abarttığının aksine sınırlı bir savaştı. 15 Ekim 1921’de imzalanan TürkFransız İtilafnamesi emperyalistlerle uzlaşmanın başlangıcıydı ve söz konusu İtilafname Misak-ı Milli’nin açık ihlâli anlamına geliyordu... Misak-ı Milliyi Ve Yemini Hatırlatmanın Bedeli “Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” sadece Türkiye ile İtilaf devletleri arasındaki sorunları emperyalizmin tek yanlı çıkarına olarak çözen bir antlaşma değil, Ortadoğuyu biçimlendiren, bölgedeki emperyalist çıkarları güvence altına alan bir düzenlemeydi. Söz konusu antlaşma zaten son derecede mütevazi şartlar içeren Misak-ı Milli’nin de gerisindeydi. Türkiye Lozan’da fiilen olmasa da hukuken hâlâ Osmanlı İmparatorluğuna ait olan Suriye, Irak, Lübnan, Filistin’in manda yönetimlerine bırakılmasını kabul ettti. Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Limni, Semandirek, Midilli, Sakız, Sisam, adaları dahil 12 ada Yunanistan ve İtalya’nın hükümranlığına bırakıldı. İskenderun sancağı Suriye sınırları dahil edilerek, geçici nitelikteki Türk-Fransız İtilafnamesi onaylandı. Batı Trakya Yunanistan’a, Musul İngilizlere bırakıldı. Sonuç itibariyle söz konusu antlaşmayla, Batı Trakya, Ege adaları, Musul, İskenderun sancağı [bugünkü Hatay vilayeti] , Batum [Gürcistan sınırlarına dahil edildi] Misak-ı Milli’ hilafına “çözüldü”... Türk donanmasının Çanakkale ve İstanbul boğazına girişi yasaklandı [ve bu durum 22 Temmuz 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, imzalananıncaya kadar devam edecekti], Osmanlı borçları kabul edildi ve 1951 yılına kadar da ödendi, “...beş sene müddetle- Türkiye’de adli idare ıslah edilene kadar- hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyetinin’ Türkiye’de görev yapması kabul edildi ki, bu durum Türkiye’de 1920’li yıllarda yapılan “hukuk inkilabının’ gerisinde kim olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye hukuk sistemini emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlandırma sözü verdiğinde kapitülasyonların kaldırılması artık sorun olmaktan çıkmıştı. Kaldı ki, İttihatçılar kapitülasyonları tek taraflı olarak daha önce kaldırmışlardı. Zaten Kapitülasyonlar da emperyalizm için anlamını çoktan yitirmişti, zira,

33


Komünist Zemin Türkiye burjuva hukukunu kabul edeceği sözünü verdiği koşullarda, hukukî kapitülasyonların kaldırılması emperyalizm için sorun teşkil etmiyordu. Nihayet, Lozan da gümrüklerin beş yıl süreyle eski düzeyinde korunacağı taahhüt edildi. Birinci Lozan görüşmeleri kesildiği koşullarda, alel acele toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle, emperyalist kampta kalınacağı, emperyalizmin ekonomik-ticari-finansal çıkarlarına zarar verilmeyeceği imâ edildi... İşte resmi tarihin eşine az rastlanır bir diplomatik zafer saydığı, her yılın 24 Temmuz’unda resmen kutlanan, ‘ateşli nutuklar atılan’ şu ünlü Lozan antlaşması böyle birşeydi... Bu durum, yenilginin, teslimiyetin nasıl bir zafer olarak sunulabildiğinin ve buna insanların nasıl inandırıldığının ibret verici bir örneğidir. Misak-ı Milli diye yola çıktığını ilân eden, her vesileyle Misak-ı Milli’den söz eden BMM üyelerinin bu kadarını kabullenmesi elbette kolay değildi. Lozan Konferansı’na gönderilen İsmet Paşa başkanlığındaki Türk delegasyonu, başta İngiliz heyet başkanı Lord Curzon olmak üzere, emperyalist delegasyonların dayatmaları karşısında bir varlık gösteremedi. BMM’nin heyete verdiği, sınırlar, Adalar, Batı Trakya, Boğazlar, azınlıklar, kapitülasyonlar ve borçlarla ilgili, vb. talimatla, emperyalist cephenin talepleri arasında bir “uyum” ve “uzlaşma” mümkün olmadı. Bunun üzerine görüşmeler kesildi [4 Şubat 1923]. Mustafa Kemal 23 Nisan 1920’de kendini BMM başkanı seçtirmeyi başardığı tarihten itibaren, şahsi iktidarını güçlendirmek için sürekli mücadele etti. Tüm çabalarına rağmen BMM üzerinde tam hakimiyet kurmayı başaramadı. Daha Lozan’a gönderilecek heyetin seçiminde sorunlar çıksa da Mustafa Kemal, İsmet İnönü başkanlığında bir heyeti Meclise kabul ettirdi. Birinci tur Lozan görüşmelerinde dayatılan koşulları mevcut meclis kompozisyonunun kabul etmesi mümkün görünmüyordu. Lozan’da verilen tavizlere en şiddetli eleştirileri yönelten şahsiyetlerden biri olan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey hunharca katledildi. Bununla BMM üyelerine gözdağı veriliyordu... Böylece itiraz edenlere bir mesaj verildi ama Mustafa Kemal bu kadarıyla yetinmeyerek, meclisi feshetti ve bir kaç kişi dışında muhaliflerin yeniden seçilmesi engellendi. Misak- ı Milli

34

Mustafa Kemal ve dar ekibi için artık bir ayakbağı haline gelmişti. İsmet Paşa delegasyonuna ve Rauf Bey Hükümetine sert eleştiriler yönelten İzmit milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli Beyannamesini bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu hatırlatması üzerine Mustafa Kemal: “Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz” dediği biliniyor. Lozan ‘barış görüşmeleri’ üzerinde Mecliste sert tartışmalar sürerken, söz alan Mustafa Kemal: “Misak-ı Milli’nin ne olduğunu önce anlamalı, ondan[sonra] mütecavizlerin kimler olduğunu ortaya koymalı. Misak-ı Milli hiçbir zaman şu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile’nin iabet- hazarıdır” demişti. Mustafa Kemal eleştirileri püskürtmek için hep sınırların belirsizliği argümanını kullanmayı yeğledi. Gerçekten de Misak-ı Milli’de açıkça belirlenmiş sınırlardan söz edilmiyordu. Beyannamenin birinci maddesindeki “mütareke hattı haricinde ve dahilinde” ibaresi bu tür manipülasyonları kolaylaştırıyordu. Gerçekten de mesele sınır meselesi değil, “milletin menfaatiydi” milletten kastedilen de devletti, orada söz konusu olan kutsal devletin sahiplerinin menfaatiydi... Misak-ı Milli’ye dahil olan Musul savaşsız, çatışmasız İngilizlere bırakılmıştı ama hâlâ “Kerkük Türktür, Türk kalacak” türü nutuklar atılıyor. Misak-ı Milli’ye dahil olmayan Kıbrıs için ‘barış harekâtı’ düzenlenip adanın kuzeyi işgal ediliyor... Kürtler Misak-ı Milli’nin Neresinde Duruyordu? Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürt adı geçmiyor. Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden“, “ayrılık kabul etmez bir bütün“den söz ediliyor. Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa , Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa da ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor. Fakat gerek beyannamenin birinci maddesi, gerekse de Mustafa Kemal’in 18 Aralık 1919 tarihli demeci, daha işin başında çelişkiyi ortaya koy-


Komünist Zemin uyor. Nitekim, Mustafa Kemal söz konusu demecinde şunları söylüyordu:” [...] devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik [...] Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırıyla meskun aksamı vatanımızı tahdit eder”. Kürt yurdu olan Musul Vilayeti2 Kasım 1918’den itibaren İngilizlerin işgali altında olduğuna göre, Kürdistan’ın bölünüpparçalanmasına razı olunduğu, bu durumun sorun edilmediği anlalışıyor... Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’deki demecindeyse “[Erzurum Kongresinde] vatan hududu dahilinde yaşayan anasır-ı islamiyenin her birinin kendine mahsus olan muhitine, âdatına, ırkına mahsus olan imtiyazatı bütün samimiyetle ve mukabilen kabul ve tasdik edilmiştir“ diyor. Açıkça ifade edilmese de Kürtlerin selfdeterminasyon hakkına sahip oldukları imâ ediliyor. Fakat Amasya Protokollerinde daha net ifadeler kullanıldığı görülüyor. Bir taraftan bu tür beyanatlar verilirken, diğer yandan da Türk, Kürt, Çerkes, vb. birliğine ve bunların bölünmezliğine yapılan vurgunun dozu artıyor. Develetin durumu netleştikçe, başta Mustafa Kemal olmak üzere, yönetici kliğin duruma hakimiyeti pekiştikçe, emperyalistlerle anlaşma yolunda mesafe kaydedildikçe, uslubun da değiştiği görülüyor. Bu sorunla ilgili yapılan tüm konuşmalar mutlaka birliğe-bölünmezliğe yapılan bir vurguyla bitiyor. Meclisin ve hükümetin hem Kürtlerin, hem de Türklerin meclisi ve hükümeti olduğu, Lozan Konferansı’na giden heyetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği, Misak-ı Milli’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Misak-ı Milli’si olduğu ifade ediliyor. Eğer söylemin lafzından ziyade ruhu dikkate alınırsa, asıl niyetin Kürtleri Türkleştirmek olduğunu söylemek mümkündür. Adadolu’da Türk ırkına dayalı bir devlet-ulus kurmak isteyenler, ülkeyi Rum ve Ermenilerden temizleyerek zaten bu yolda büyük bir mesafe kaydetmişlerdi. Geriye Kürtleri Türkleştirmek, değilse hizaya getirmek kalıyordu. T.C. elbette Kürtlerle birarada yaşamak istiyordu ama bir şartla: Kürtler hiçbir hak talebinde bulunmadıkları sürece... TC iktidarının bu tür bir politika uygulayabilmesi, bizzat Kürtler tarafından da kolaylaştırılmıştı. Nitekim herbiri ayrı bir ‘devletçik’ halindeki Kürt aşiret şefleri arasındaki bölünmüşlük ve rekabet, onların gelecekleriyle

ilgili ortak tavır almasını, ortak bir politik program izlemesini olanaksız hale getirmişti. Bir bölüğü açıkça Kuvayı Milliyecilerle ortak hareket ederken, bir bölüğü de silahlı mücadele yürütüyordu, bir başka kesim iki taraf arasında ‘kararsızdı’, vb. Zaten Kürt aşiret reisleriyle Kuvayı Milliyeciler arasındaki “muğlak mutabakat” Hilafet Makamı’nın tasfiyesinden sonra problemli hale glmişti. Resmi söylem, sorunun Lozan Konferansı’nda çözüldüğünü, Kürtler Lozan’da temsil edilerek Self- determinasyon hakkını kullandıklarını, artık söyleyecek sözlerinin olmadığını ileri sürerek, sorunu kapatmaya çalışıyor. Gerçekten Lozan da Kürtler temsil edilmişmiydi? Edilmişse ne kadarını kim temsil etmişti? Bu soruların burada cevaplanması için yerimiz yok ama şu kadarını söyleyebiliriz: Kürdistan’ın güneyi [Musul Vilayeti] ingiliz işgali altında olduğuna göre, Lozan’a o bölgeden temsilcilerin katılması zaten mümkün değildi. Üstelik Kürtler İngilizlerle savaşmaktaydı. Daha baştan İngilizlerle anlaşarak Kürt yurdunun parçalanmasına onay verenlerin bugün hâlâ Kürtlerin selfdeterminasyon hakkını kullandığını söylemesi ne anlama geliyor? Resmi tarih imalatçılarının zorlamaları ve imal ettikleri safsatalar bir yana bırakılırsa, T.C.’nin sınırları ‘yedi düvele’ karşı ‘ulusal bir kurtuluş savaşı’ veren Kuvayı Milliyeciler tarafından değil, emperyalistler tarafından ve onların tekyanlı çıkarlarını gerçekleştirecek biçimde çizilmişti. Daha önce başka yerde yazdığım gibi, Sovyet Devrimi ve iç savaşta Bolşeviklerin zaferi, emperyalist hesapları alt-üst etmişti. Bolşeviklerin zaferi ve devrimin yayılma potensiyeli karşısında başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçler, Sevre Antlaşması’ndatâdilat yapmak zorunda kaldılar. Orhan Dilber’in ifade ettiği gibi: “ Zaten asıl büyük değişiklik Türkiye’nin Misak-ı Milliye göre genişlemesi biçiminde değildir. Nitekim yukarda gösterildiği gibi, bu bakımdan bir daralma söz konusudur. Bu nedenle söz konusu değişikliği Kuvayı Milliye’nin Misak-ı Milli aşkıyla daha büyük topraklar fethetmesi biçiminde yorumlamak yerine, emperyalistlerin Büyük Ermenistan ve bir özerk Kürdistan’dan vazgeçmesi biçiminde yorumlamak gerekir. Türkiye’nin sınırlarının birtek bu çerçevede genişlemiş olması ve başka cephelerde bilakis geri çe-

35


Komünist Zemin kilmiş olması da bu yorumu açıkça doğrulamaktadır. Bu bakımdan emperyalistler Ermenistan’ın küçültülmesini tercih etmiş ve Batı Ermenilerini de buna razı etmişlerdir. Kürtlerin kuzeyde kalan kesimini de 7 düvele karşı savaş havasındaki azgın Kuvayı Milliyecilerin önünde yalnız bırakmışlardı.” Dolayısıyla, Türkiye’nin sınırlarını belirleyen başlıca faktörler: Bolşeviklerin Çarlık Rusya döneminde işgal ettiği topraklardan çekilme-

si, ABD’nin de Sevre’den doğan haklarından vazgeçmesi ve Sovyet devriminin emperyalist dünyada yarattığı korkudur. İşte TC’nin ve Ortadoğu’nun savaş sonrasında aldığı biçim bu üç faktör tarafından belirlenmişti. Artık o aşamada sorun, sınırların şuradan veya buradan geçmesi değil, emperyalist çıkarları tehdit eden komünist yayılmayı engellemekti ve T.C. bir tampon bölge olarak bu işlevi yerine getirecekti...

----------------------------------------------------------------------------Tarih IV, Türkiye Cumhriyeti 1931, s. 64. İstanbul Devlet Matbaası, Bkz: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, III, TTK yayını, s. 73. 23.4. 1920’de BMM açış konuşması. “Kemalist Düşüncede “Türk Milleti” Kavramı”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1995 ss: 127-141. Yazar, isimleri sayfa altındaki notta veriyor, ana metne tarafımdan eklenmiştir. Bkz: Sorun Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2004. Bkz: TBMMGCZ,III, s. 1319. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 12. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, 2. baskı, s. 30. Paradigmanın İflası, Özgür Üniversitie Kitaplığı. Bkz: “Bir Emperyalist Saldırı Projesi [BOP]Orhan Dilberle Söyleşi”, in Ozguruniversite.org Güncel Yazılar, 7 Nisan 2006.

36


Komünist Zemin

Ergenekon’da Nöbet Değişimi Bir, iki, üç... derken Ergenekon’da operasyon sayısı onikiye ulaştı. Biz daha bu metni yazarken, ya da siz bu metni okurken onüçüncüsünün, belki de onbeşincisinin yapılmış olması bile gayet mümkün görünüyor. Zira „televizyon çağı“nda, dizi/magazin modunda, bindirilmiş gazeteci ve „aydınların“ yorumları eşliğinde bir rejim içi mücadeleye, dahası, rejim içi bir nöbet değişimine “tanık oluyoruz.“ Sanki bu coğrafyada birtakım ilkler yaşanıyormuş gibi medyanın „şaşkınlıkla“ yansıttığı atmosfere rağmen, daha önce yayınladığımız yazılarda, bu coğrafyada Ergenekon’un bir istisna değil, kural olduğunu ve rejim içi bu iç çekişmelerin de yeni değil, yaklaşık ikiyüzyıllık bir geçmişe dayandığını belirtmiştik. Bu coğrafyadaki devlet geleneğinin ne olduğuna kısacada olsa bir kez daha göz atacak olursak; Batının „Hasta Adam“ olarak nitelediği Osmanlının, kapitalistleşme sürecine daha fazla direnemese de, iktidarı doğrudan eline alabilecek güce ve özgüvene sahip bir burjuva sınıftan yoksun olduğunu, bu nedenle başlangıçta Osmanlı burjuva sınıfının yüklenemediği bu yükü, çoğunluğunu ordu kökenlilerin oluşturduğu Osmanlı devlet bürokrasisinin adamlarının yüklenmiş olduğunu ve kapitalizme özgü cumhuriyet rejiminin bu Osmanlı devlet adamları ve devletli aydınlar tarafından ilan edilmiş olduğunu görürüz. İşte, bir vesayet rejimi olma niteliği ile ortaya çıkan bu rejimin, gelecekteki sahiplerinin ortaya çıkabileceği ve vesayet edenlerden rejimi devralmak isteyeceği zamana kadar, onu korumak ve kollamak için kaçınılmaz olan ilk nöbeti, doğaldır ki bu vesayet edenler tutmuş ve bu geleneği bir devlet geleneği olarak bugüne kadar getirmiştir.

Rejimin kurucu unsurlarının devlet bürokrasisi geleneğinden geliyor olması ve vesayet döneminin birkaç kuşağı içine alacak kadar uzaması, bu devlet geleneğini pekiştirmiş ve vesayet edenlerin kendilerini iyiden iyiye devletin sahibi olarak görmelerine, hissetmelerine yolaçmıştır. Daha başından güdümlü olan bu rejimde, asker-sivil bürokrat elitin devlet yönetimindeki imtiyazlı yerinin ve elinde tuttuğu güçler nedeniyle devlet siyasetinin belirlenmesindeki etkili rolünün pekişmesine neden olan bir başka unsur da, devletin NATO’ya üye olması, emperyalist efendilerine rüştünü ispat etmek için Kore Savaşı’na katılması ve Sovyetler Birliği’ne karşı anti-komünist kampanyada bir mızrak ucu olarak kullanılması, kısacası, emperyalist çıkarların hizmetinde olmasıdır. Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku ülkelerinin dağılması, Türkiye gibi ülkelerin emperyalist ülkelerle olan bağımlılık ilişkisinin niteliğini değiştirmemiş, yanlızca, yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir işlevle yeniden dizayn edilmesine gerek duyulmuştur. Bu dönemde, emperyalist ülkeler arası rekabet, yeniden paylaşım mücadelesine hız kazandırmış, 11 Eylül saldırılarının açtığı yoldan ilerleyen ABD, rakiplerinin bir adım daha önüne geçerek emperyalist hiyerarşinin tepesindeki yerini iyice sağlamlaştırmıştır. ABD’nin sırasıyla Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi, yeni bir dönemin kapılarını aralamış ve bu yeni dönemde emperyalizmin periferisinde yeralan bütün ülkelerde olduğu gibi, bu coğrafyada hüküm süren devlette de yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeniden yapılanma süreci, Ergenekon Operasyonları ile başlatılmıştır.

37


Komünist Zemin Zira, bu topraklarda hüküm süren rejim, bölgede, eski tip hantal yapısıyla, hem uluslararası kapitalizmin yeni dönem ihtiyaçlarını karşılayabilecek nitelikte değildi, hem de ulusal zeminde uluslararası kapitalizmle çıkar ortaklığına sahip olan egemen çevrelerin de ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi, önünü de tıkıyordu. Bu nedenle, hem uluslararası kapitalizm için, hem de onunla işbirliği halinde olan „yerel“ egemen güçler için, rejimin temel niteliklerine dokunmadan, yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek gerekli düzenlemeler için düğmeye basıldı. Ergenekon Operasyonları, aynı zamanda, bu yeni düzenlemeler karşısında kendi çıkarları zedelenecek ve eski ayrıcalıklı konumlarını kaybedecek kesimlerin dirençlerini kırmak ve tasfiyelerini hızlandırmak üzere devreye sokulan uluslararası bir planın parçasıdır. Elbette ki devlet yönetimi geleneğinden gelen ve bundan dolayı önemli ayrıcalıklara sahip olan bu geleneksel elitin, bütün bu imtiyazlarından, yeni dönem bunu gerektiriyor diye bir anda ve sorun çıkarmadan vazgeçmeleri ve nöbeti sorunsuz olarak devretmeleri beklenemezdi. Bu nedenle Ergenekon Operasyonları olarak adlandırılan operasyonlar iki yıldır Türkiye’nin birinci dereceden gündemi olarak gündemdeki belirleyici yerini koruyor. Zira rejimin eski tip organizasyonundan yana çıkarı olan bu kesimler, devlet yönetimindeki etkilerinden ve ayıcalıklarından vaz geçmemek için direnç gösteriyor. Bu eski tip ayrıcalıklıların ne kadar direnebileceği ve ayrıcalıklarının ne kadarını koruyabilecekleri bilinmez; ama bilinen o ki, önümüzdeki dönemde de rejimin temel niteliklerini koruyacağı ve yeni tipte ayrıcalıklı bir elitin sahnede daha çok rol alacağıdır. Evet, Ergenekon operasyonlarını, Ergenekon’da bir nöbet değişimi olarak mütalaa etmek gerekiyor. Çünkü söz konusu olan, süregelen devlet geleneği ile radikal bir hesaplaşma, bu hesaplaşmanın bir sonucu olarak da bu devlet geleneğinin kökten tasfiyesi değildir. Kaldı ki kapitalizmde

38

egemen güçlerin kendi gelenekleriyle kökten hesaplaşması mümkün de değildir. Burada söz konusu olan, gerek uluslararası emperyalist güçlerin, gerekse de bu emperyalist güçlerle işbirliği halinde olan ulusal alandaki egemen güçlerin ihtiyaçlarına uygun bir biçimde, devlet aygıtının, yeni dönem için yeniden düzenlenmesi, eski(til)miş aktörlerin tasfiye edilerek başka/„yeni“ aktörlerle devam ettirilmesidir. Ergenekon Operasyonlarının İdeolojik Ayağı; Bindirilmiş “Aydınlar“ Kapitalist dünya sisteminin egemenliği koşullarında herhangi bir devletin rejimi hangi tipte bir yönetim geleneğine sahip olursa olsun, son tahlilde o devletin niteliğine damgasını vuran şey, hangi sınıfın hizmetinde olduğudur; dahası, hangi sınıfın devleti olduğudur. Bu nedenle, ister Ergenekon Operasyonları öncesinde olsun, ister esnasında olsun, isterse de sonrasında olsun, devletin sınıf karakteri aynı kalmaya, devlet aynı sınıfın devleti olmaya, burjuvazinin devleti olmaya devam edecektir. Zira bu operasyonlar devletin temel niteliklerinde zerre kadar bir değişikliğe yol açmamış, aksine, onun temel niteliklerini güncellemesine hizmet etmiştir. Fakat, doğaldır ki bu tipten yeni düzenlemelerin gerektirdiği operasyonlar çeşitli hoşnutsuzlukların ve tepkilerin ortaya çıkmasına da yolaçarlar. Bu durumda, bu operasyonların gerekçelerini toplumun en geniş kesimlerine izah edecek, yeni dönemin yönelişinin nasıl da toplumun çıkarına olduğunu allayıp/pullayıp topluma kanıksattıracak ve operasyonun yöneldiği kesimleri ve etki alanlarını etkisizleştirecek kalemlere, „akil adamlar“a, „bilim adamları“na ve „aydınlar“a ihtiyaç vardır. Zira tasfiye edilmek istenilenlerin fiziksel tasfiyelerinden doğan boşluk hızla doldurulabilir, ama, toplum nezninde itibarı yitirilmiş bir anlayışın bir daha, en azından kısa süre içinde ayakları üzerine kalkması ve yeniden itibar görmesi kolay olmaz. İşte, bindirilmiş „aydınlar“ dediklerimize görev bu noktada düşmekte, verilmektedir. Oysa bu operasyonlarla devletin temel niteliklerinde, sınıf karakterinde ve sahiplerinde, kısacası özde bir değişim yaşanmadı. Ama


Komünist Zemin bu bindirilmiş "aydınlar" olarak nitelediklerimiz, sanki yepyeni bir dönem açılıyormuş, rejim kendisiyle yüzleşiyormuş ve demokratikleşme ve şeffaflaşma yaşanıyormuş havası estirmekteler. Düne kadar "faili meçhul" cinayetleri, gözaltında kayıpları, ölüm kuyularını görmezden gelenler, bunları dile getirenleri, bölücü, yıkıcı, hain yaftalarıyla suçlayanlar şimdi bunları dillerine pelesenk edinmekteler. Peki dün ile bugünün farkı nedir? Bütün bunları dün inkar edenler, bugün bunlara ikna mı olmuşlardır? Elbetteki hayır. O halde değişen şey nedir? Değişen tek şey, devletin ihtiyaçlarıdır. Aynı bindirilmiş "aydınlar" dün devletin bekaası için bunları reddederken, bugün, geçmişte işlenen bu suçların devlet eliyle değil devlet içine sızmış unsurlar/çeteler tarafından işlendiği savını işleyerek yine devletin bekaası için çalışmaktadırlar. Her koşula uyum sağlayan bukalemunlar gibi, her dönemin devlet "aydını"dırlar. Rejimin Temel Nitelikleri Dimdik Ayakta Ergenekon Operasyonları ile oluşturulan atmosferde yaratılmaya çalışılan imaj, devletin ciddi bir değişim süreci yaşadığı yönündedir. Ama dikkatli bir gözle ve temel bir-iki mesele üzerinden bakıldığında bunun böyle olmadığı rahatlıkla görülebilir. Bu değişim ve demokratikleşme söyleminin külliyen yalan olduğunu, rejimin kuruluşunda olmazsa olmaz olan temel nitelikleri üzerinden hızla gösterebiliriz. Örneğin; Ermeni soykırımı meselesi, hem devletin resmi kurumlarında ve hem da komuoyunda aynı resmi sıfatını ve tanımını korumakta ve resmi devlet politikası dışında bir söyleme ve çözüm önerisine sahip olanlar, devletin resmi ve gayriresmi güçlerinin, odaklarının, medyasının hışmına uğramakta ve cezalandırılmaktadır. Örneğin; Kürt meselesi; bugüne kadar resmi devlet politikası gereği Kürtleri yok saymaktaydı. Kürt hareketinin direnci devletin bu tutumunu kırsa da, resmi devlet politikası bu kez Kürtlerin iradesinin yok sayılması üzerinden devam etmekte ve Kürtlere TRT Şeş gibi bir takım rüşvetler sunularak iradesi ile bağı koparılmaya çalışılmaktadır.

29 Mart yerel seçimlerinin hemen ardından, hemen bütün Kürt illerinde devlet partisi AKP'nin hezimete uğramasının ardından devlet bakanı Cemil Çiçek'in "Ermenistan sınırına dayandılar" açıklaması, devletin kuruluşunda temel rol oynayan İttihatçı zihniyetin, devlet bünyesinde bütün canlılığıyla yaşadığını göstermektedir. Örneğin; yine 29 Mart yerel seçimlerinde DTP'nin hemen tüm Kürt illerinde ezici bir üstünlük sağlamasının hemen ardından başbakan Erdoğan "realiteyi gördük, dersimizi iyi çalışacağız" derken, genelkurmay başkanlığı da "tabloyu gördük, düşüneceğiz" açıklamasını yapmıtı. Bu açıklamaların hemen ardında Kürt illeri başta olmak üzere bütün illerde DTP yöneticilerine ve üyelerine karşı eşzamanlı operasyonlar düzenlenmiş, yüzlerce üyesi gözaltına alınmış ve onlarca yöneticisi tutuklanmıştır. DTP üyelerine ve yöneticilerine karşı sürdürülen bu sürek avı devam etmektedir. Seçimlerden çıkan sonuç her ne olursa olsun, devletin Kürt meselesindeki geleneksel tutumu olduğu gibi sürmektedir. Ergenekon operasyonlarıyla girilen süreci demokratikleşme ve şeffaflaşma süreci olarak, algılayanlar, algılatanlar sadece bu örneklere bakarak, aslında bunun koca bir gürültüden ve yalandan başka bir şey olmadığını, devletin temel niteliklerinin dimdik ayakta durmaya devam ettiğini görebilirler. Sonuç Olarak Yaşanan bu gelişmeler karşısında komünistlerin görevi; devletin temel niteliklerini ve sınıf karakterini ortaya koyarak, bir kez daha bu mesele üzerinden onu teşhir etmek ve onu imha edecek bir mücadeleyi örgütlemektir. Komünistlerin bir başka görevi ise; Ergenekon operasyonlar��nın bir demokratikleşmeye ve şeffaflaşmaya yol açacağı safsatasını işleyen liberallerin kuyruğuna takılan sol çevrelerin teşhirini yapmak ve ezilenlerin bu aldatmacaya kanmamaları için onları uyanık tutmak olmalıdır.

39


Komünist Zemin

Dünya Sovyet Cumhuriyetleri Düşünden Dünya Burjuva Muz Cumhuriyetleri Cenderesine... Tarih hiçbir şey yapmaz. Hiçbir dev zenginliğe sahip değildir. Bütün bunları yapan insan, gerçek yaşayan insandır. Tarih insanı kendi özel amaçları doğrultusunda araç olarak kullanan ayrı bir kişi değildir. Tarih, kendi amaçları peşinde koşan insanın eyleminden başka bir şey değildir. K. Marx

Günümüzden yüz elli sene evvel yeryüzüne bir kıvılcım yayıldı... Bu kıvılcım, bir avuç insanın özgür bir zamanı var edebilmek için, egemenlerin zamanını tutuşturma girişimiydi. Bu girişimin adı “KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ” idi. KOMÜNİSTLER BİRLİĞİ, baskısız, sömürüsüz, Tanrı’sız, egemensiz, özgür bir dünya için BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ BİRLEŞİN diye başlatıyordu sonsuza uzanan yürüyüşünü. Komünistler Birliği üyeleri bir yandan işçi sınıfının kendi kendini kurtarma eyleminde yer alırken, bir yandan da hiç zaman kaybetmeden EZİLENLERİN ORTAK KURTULUŞU eylemini örgütleyecek ve bu eyleme politik önderlik edebilecek enternasyonalist bir örgüt kurmaya giriştiler ve 1864 yılında Birinci Enternasyonal´in kuruluşu ilan edildi. Birinci Enternasyonal daha embriyon dönemindeyken Paris Komünü doğdu... İnsanlığın cennet düşü ilk kez yeryüzüne indiriliyordu. Paris Komünü, işçi sınıfının kendi kendisinin efendisi olmayı ilk kez tattığı bir “düş” iken, burjuvazi için yeryüzünün efendisi olma ayrıcalığını yitirme korkusunu ilk kez yaşadığı bir kâbustu... Komünarlar, ancak iki buçuk ay gibi bir süre kendi düşlerinin efendisi olmayı başarabildiler. Özgürlük savaşçıları, Paris´te yaktıkları özgürlük ateşini, karşı devrimci güçlerin kuşatması ve saldırıları karşısında bütün varlarıyla savundular, ama bu kahramanca direniş komünün ayakta kalması için yetmedi ve Paris Komünü ezildi. Komünarlar, bütün varlarıyla direndiler ve binlercesi barikat savaşında ya da duvar diplerinde kurşuna dizilerek katledildiler.

40

Paris Komünü'nün yıkılışının ardından Birinci Enternasyonal dağıldı. Birinci Enternasyonal’in dağılışından birkaç yıl sonra sınıf mücadelesinde yeni bir yükseliş baş gösterdi, bu yükselişle birlikte İkinci Enternasyonal doğdu. İkinci Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'e kıyasla daha kitlesel olmasına ve birçok işçi örgütünü bünyesinde barındırmasına rağmen, merkezi bir dünya partisi olmaktan uzak, daha ziyade uluslararası federatif bir örgütlenmeydi. Gerek programı ve stratejisi gerekse de durduğu politik zemin itibariyle komünist değil, reformistti. Ama buna rağmen devrimci bir işleve ve devrimci bir takım özeliklere sahipti. Ve bu yanını 1914 yılına dek sürdürdü. İkinci Enternasyonal, Batılı emperyalist devletlerin, dünya pazarını ve yeryüzünü yeniden paylaşmaya yönelik ilan etmiş oldukları Açık Topyekün Emperyalist Savaş ile birlikte, devrimci konumunu tamamen terk ederek ihanetini gerçekleştirdi. Açık Topyekün Emperyalist Savaş karşısında “devrimci savaş”ı örgütlemek yerine, başta Alman Sosyal Demokrat Parti olmak üzere birçok ulusal seksiyon, bulundukları ülkelerdeki burjuva hükümetlerin savaş bütçelerini onaylama ve yurtlarını savunma kararı aldı. İkinci Enternasyonal’in bu ihaneti karşısında Lenin, Trotskiy, R. Lüxemburg ve K. Liebknecht’in yanı sıra küçük bir azınlık, İkinci Enternayonal’in sınıf uzlaşmacı çizgisi karşısında, sınıf savaşı şiarını yükselterek, İkinci Enternasyonal’in sınıf uzlaşmacı çizgisini mahkûm ettiler.


Komünist Zemin Ama İkinci Enternasyonal’in ihanetini önleyemediler. Ve İkinci Enternasyonal, "Bütün Ülkelerin İşçileri Birleşin!" şiarı yerine "Bütün Ülkelerin İşçileri, Barışta Birleşin Savaşta Birbirinizi Boğazlayın!" şiarını bayrak edinerek burjuvazi ile bütünleşti. Açık Topyekün Emperyalist Savaş yıllarında yaşama yalnızca korku ve umutsuzluk hakimdi. Savaşın ve korkunun yaşama egemen olduğu o umutsuz günlerde, dünyanın beklenmeyen bir coğrafyasında bir hayalet ortaya çıktı... Bu, ilk kez 1848 yılında Avrupa´da ortaya çıkan, 1871 Paris Komünü'nde ayakları üzerine dikilen ve düşmanı korkuya düşüren hayaletin ta kendisiydi. Bu, komünizm hayaletiydi. Artık yeni bir dönem, yeni bir çağ başlıyordu. Bu çağın adı 1917 Ekim Devrimi idi. Bu yeni devrin devrimci önderleri, Sovyet topraklarında bir şafak vakti gördükleri düşü, bütün ezilenlere ulaştırabilmek için harekete geçtiler. Çünkü onlar, bu özgürlük düşünün geleceğinin, bu düşün bütün yeryüzü ezilenlerinin ortak düşü olmasına bağlı olduğunu biliyorlardı. Bunun da ötesinde onlar, özgürlük düşünün bir ülkede görülebileceğine, ama bu düşün, ancak bütün yeryüzü ezilenlerinin ortak düşü olursa, düş olmaktan çıkıp, gerçek olabileceğine en az düşleri kadar inanmışlardı. Çünkü onların düşü, ezilen insanlığın ortak kurtuluşu idi. Umut kısa sürede büyüdü, ama gerçekleşmedi... Ekim Devrimi ile başlayan devrimci yükseliş, özellikle Alman sosyal demokrasisinin, yani namı diğer İkinci Enternasyonal önderliğinin ihanetiyle yenilen Alman devriminden sonra geri çekildi ve Sovyet ülkesi, ağır bir uluslararası izolasyon ile birlikte “iç savaş” dönemine girdi. Sovyet ülkesinin devrimci önderliği, bir yandan ağır izolasyon koşullarında karşı devrimci güçler karşısında devrimci savaşa komuta ederken, bir yandan da dünya devrimine önderlik edebilecek Üçüncü Enternasyonal'in inşa sürecini tamamlamaya girişti ve 1919 yılında Üçüncü Enternasyonal ilan edildi. Ne yazık ki, Üçüncü Enternasyonal dünya komünist hareketinin önderlerinden Rosa Lüxemburg ve K. Liebknecht olmadan ilan edildi ve yoluna bu iki devrimci enternasyonalist savaşçıdan yoksun devam etmek zorunda kaldı.

Çünkü bu iki komünist önder, Alman sosyal demokrasisinin ihaneti sonucu katledilmişlerdi. Sovyet devrimi bütün zorluklarına rağmen uluslararası burjuvaziye ve yerli işbirlikçilerine karşı üç yıldan fazla süren bir savaş yürüttü ve savaşı bir kez daha kazandı. Savaş kazanılmıştı, ama savaşın faturası oldukça ağır olmuştu. Tarım sektörü ve endüstri tamamen felç olmuş ve işçi sınıfının sınıf bilincine sahip kesiminin neredeyse tamamı cephede ölmüştü. Burjuvaziye karşı savaşı kazanan Sovyet devrimi, öldürücü bir saldırıyla yeniden sarsıldı... Saldıran güç, “iç savaş” boyunca cephe gerisinde kalmış, güçlenmiş ve saldırı bıçağını bileyerek saldırı anını beklemişti... Nihayet beklenen an gelmişti. Saldırgan bıçağını çekti ve devrimin kalbine sapladı. Saldırgan güç bürokrasiydi; bürokrasinin şefi ise, devrimin kendi çocuğu Stalin. Sanki tarih tekerrür ediyordu... Fransız devriminde olduğu gibi Sovyet devrimi de kendi çocuklarını yok etmeye başlamıştı. Sovyet devrimine yöneltilen bu seferki saldırı daha önceki saldırılardan çok daha tahrip ediciydi ve açacağı yaraları sarmak kolay olmayacaktı... Öyle de oldu. Dünya işçi sınıfının bütün ideolojik ve politik mevzileri ele geçirildi, Marksizm'in bütün teorik değerleri tahrif edildi ve zihinsel bir karşı devrim gerçekleştirildi. Bütün bunlara paralel yürütülen ve Sovyet ülkesi ile sınırlı kalmayan, milyonlarca insanın katledilmesine, sürgüne gönderilmesine ve ağır devlet terörüne maruz kalmasına yol açan olayın bir de fiziki boyutu vardı. Bütün bu olanlar Stalinizm'le başlayan termidorun yalnızca bir ayağıydı. Bu karşı devrimci sürecin ikinci ayağını ise uluslararası devrimin boğulması oluşturmuştur. Çünkü uluslararası devrim, Sovyet bürokrasisinin iktidarını kaybetmesi anlamına geliyordu ve mutlaka engellenmesi gerekiyordu... Öyle de oldu. 1921-1927 yılları arasında İtalya, Almanya, Fransa, İngiltere ve Çin başta olmak üzere, gelişen yeni devrimci dalga, hem kapitalizmi hem de Sovyet bürokrasisinin iktidarını tehdit etti ve Sovyet bürokrasisi ile uluslararası burjuvazi bu ortak tedirginliklerinden dolayı « el birliği » ile gelişen devrimci dalgayı durdurmayı başardılar.

41


Komünist Zemin Uluslararası devrimin ezilmesini dünya çapında karşı devrimci bir dalga izledi. Bu karşı devrimci dalganın ardından İtalya'da faşist Mussolini iktidar olurken, Almanya'da faşizmin postal sesleri duyuldu. Almanya'da faşist dalganın yükselişi karşısında Trotskiy’nin, işçi örgütleri ve Sosyal Demokrat Parti ile güç birliği oluşturarak faşist yükselişe karşı durma çağrısı dinlenmedi. Stalin, sosyal demokrasiyi sosyal faşist ve asıl düşman ilan ederek, savaş oklarının sosyal demokrasiye yöneltilmesi emrini verdi. Bu Stalinist politika, 1933 yılında faşist partiyi iktidara taşıdı. Artık yeni bir Açık Topyekün Emperyalist Savaş için geriye sayım başlamıştı. Açık Topyekün Emperyalist Savaş’ın arifesiydi ki, İspanya devrimi patlak verdi. 1936 seçimlerinden zaferle çıkan "Halk Cephesi", bir « Halk Cephesi Hükümeti“ kurdu ve kurulan yeni hükümetin ilk icraatı, başlamış olan İspanya devrimini "burjuva devrimi"nin sınırlarında tutmaya girişmek oldu. Ama bu girişim, kısa bir süre içerisinde seçimlerde bizzat aktif desteğini aldığı işçi sınıfı tarafından fiilen aşıldı. İşçi sınıfı, hükümete rağmen kapitalistleri mülksüzleştirmeye girişmiş, fabrikalara el koymaya başlamıştı. Yani, Franko güçlerine, burjuvaziye, Stalinist baskıya ve "Halk Cephesi Hükümeti”nin manipülasyonlarına rağmen işçiler, bildiklerini okuyorlardı... Bir başka deyişle; Paris komünarlarından, 1917 Sovyet ihtilalcilerinden öğrendiklerini yapıyorlardı. “Halk Cephesi”nin seçim zaferine bile tahammül edemeyen ve "Halk Cephesi Hükümeti"ni tanımayan Franko komutasındaki İspanyol egemenlerinin (burjuvazi, toprak ağaları, ordu, kilise), işçi sınıfının başlatmış olduğu fiili duruma tepkileri oldukça kesin ve sert oldu. Savaş davulları bir kez daha çalındı; süngüler takıldı, mermiler namlulara sürüldü ve yalnızca İspanyolların, Katalanların, Basklıların değil, belki de dünya ezilenlerinin kaderini belirleyebilecek dinamiklere sahip “İspanya iç savaşı” başladı. Aslında İspanya, herkes için son şans, son uyarıydı. Stalinizm, burada da kendi doğasına uygun davranarak devrimci cephede yeni bir tasfiye ve yok etme hareketi başlattı ve İspanya kaybedildi. İspanya zaferiyle yeni bir mevzi kazanan faşizme en anlamlı ödül Stalin tarafından verildi...

42

Bu ödül Stalin-Hitler saldırmazlık anlaşmasıydı. Artık Hitler Almanya'sı dünya egemenliği için açık savaş ilan edebilirdi ve bunun için ihtiyacı olan her şeye sahipti. Devrimci güçler ise hiçbir şeye; ne örgüt, ne önderlik, ne de umut. Devrimci güçler, Açık Topyekün Emperyalist Savaş’ı bütün silahlarından yoksun olarak karşıladılar. Savaş davullarının çalındığı o günün koşullarında Açık Topyekün Emperyalist Savaş’a karşı devrimci savaş şiarını yükselten tek ses, başını Trotskiy'nin çektiği devrimci Marksist cepheden geldi. Bu ses, akbaba çığlıklarının gökyüzünü kapladığı o günün koşullarında zulme karşı direnenlerin yüreklerini ısıtan bir kuğu çığlığıydı... Öyle de kaldı. Olacakları çok önceden gören Trotskiy, 1933'te, gelişen süreç ve olaylar karşısında, dünya işçi sınıfının devrimci bir önderlik olmaksızın tam bir yıkımla yüz yüze kalacağını ve Üçüncü Enternasyonal'in artık tamamen karşı devrimci Stalinizm'in denetimine girdiğini, dolaysıyla da dünya işçi sınıfının devrimci önderlik bunalımının acilen çözümlenmesi gerektiğini söyleyerek, yeni bir « devrimci enternasyonal » için çağrı yaptı ve 1938 yılında Dördüncü Enternasyonal ilan edildi. Dördüncü Enternasyonal'in ilanı yalnızca bir ilk adımdı. Emperyalist savaş çığırtkanlarının son adımı atmaya hazırlandıkları günlerde atılmış bir ilk adım. Cephenin bir tarafında emperyalist sistem ve onunla kader birliği içerisine girmiş Stalinist bürokrasi, cephenin diğer tarafında ise, bütün mevzilerini kaybetmiş, yenilmiş bir işçi sınıfı ve bu işçi sınıfını ayağa kaldırmaya çalışan, bütün yeryüzünde sayıları birkaç yüzü geçmeyen militanlarıyla Dördüncü Enternasyonal. Dördüncü Enternasyonal, işte böylesi bir tarihsel süreçte ilan edilmiş ve gelişmeleri hiçbir şekilde etkileyememiştir. Açık Topyekün Emperyalist Savaş’ın, hem kapitalizmin hem de Stalinist Sovyet bürokrasisi'nin sonu olacağını öngören Trotskiy'nin bu öngörüsü ne yazık ki gerçekleşmemişti. Savaş, Alman faşizminin yenilgisiyle sonuçlanmıştı, ama dünya devrimci proletaryası kazanamamıştı. Kazanan taraf ise hem dünya emperyalist sistemi hem de Hitler orduları Sovyetlere saldırdıktan sonra Müttefik Kuvvetler'le (A.B.D, İngiltere, Fransa) ittifak kuran Stalinist bürokrasi olmuştu.


Komünist Zemin Emperyalist Müttefik Kuvvetler ile Sovyet bürokrasisi arasında karşılıklı egemen çıkarlara dayanan ittifak, hem Nazi Almanyası'na, hem de yeryüzü yoksullarına karşı oluşturulmuştu. Tarihin ironisi olsa gerek ki; bu ittifakı oluşturanlar, faşizmin ebeveyni emperyalist sistem ile Sovyet İşçi Devrimi’nin çocuğu Stalin önderliğindeki bürokratik sistemdi. Savaşı kazanan ittifak devletleri, dünyayı yeniden paylaşarak savaş sonrası yeni döneme Trotskiy'nin öngörüsünün tersine çok güçlü girdiler. Stalinist bürokrasi, artık yalnızca Sovyet ülkesinin değil, kendi karakterinde uydu devletlerden oluşan bir blok sisteminin hükümdarıydı. Emperyalizm ise, sonu olabilecek bir savaştan güçlenerek çıkmıştı. Bunun da ötesinde ezilen insanlığın nazarında « insanlığın kurtarıcısı » sıfatını kazanmıştı. 1945 yılı itibariyle azınlık için "BARIŞ", çoğunluk için ise « SÜREKLİ SAVAŞ » anlamına gelen, oldukça karmaşık, orijinal ve traji-komik bir süreç başlamış, bu süreç 1989 yılına kadar yaşama egemen olmuştur. Söz konusu bu yeni dönemde üç ayrı cephe oluşmuştu: Bir yanda burjuvazi ve tarihsel olarak burjuvaziye düşman olması gereken, ama dönemsel çıkarları gereği tarihsel düşmanıyla kader birliği içerisine girmiş Batı proletaryası, diğer yanda kendi durumunu korumak için emperyalizm ile çatışmak zorunda olan, ama aynı zamanda gelişebilecek yeni bir devrimci dalganın yol açacağı sakıncalardan dolayı emperyalizm ile dolaylı gibi gözüken fakat doğrudan bir çıkar ve kader birliği içinde olan Stalinist bürokrasi... Üçüncü cephede ise dünyanın siyahları, yani baldırıçıplaklar. Bu siyah cephede isyan ateşi hiç ama hiç sönmedi. Ama bu ateş, Batı proletaryasının ve Stalinist bürokrasinin ihanetinden dolayı hiçbir zaman bütün yeryüzünü tutuşturacak bir yangına da dönüşmedi. 1989 yılına gelindiğinde ise, Trotskiy'nin altmış beş yıl önceki "Ya politik devrim ya da kapitalizmin restorasyonu!" biçimindeki öngörüsü tarihsel olarak doğrulanmıştı... Ama ne yazık ki gerçekleşen politik devrim değil, kapitalizmin restorasyonuydu. Dünyanın önemli bir coğrafyasında yaklaşık olarak altmış beş yıl hüküm sürmüş olan Stalinist bürokrasi kapitalizmin restorasyo-

nunu gerçekleştirerek kapitalizm ile bütünleşmiş, sömürücü sınıf olmuştu. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde, Gorbaçev önderliğinde, 1985 yılında planlı bir şekilde başlatılan sürecin sonucu olarak, 1989 yılında cereyan eden olaylar, belli çevrelerin ifade ettiği gibi devrim değil, tam tersine 1917 Ekim Devrimi`nin değer ve kazanımlarının üzerine oturarak ilk önce politik karşı devrimi gerçekleştiren Stalinist karşı devrimci aygıtın, uluslararası burjuvaziyle bütünleşmesidir. Anti Stalinist söylemle, antikomünizm söylemini birleştiren bürokrasi, Stalinizm'le özdeş olarak görülen Romanya'da Çavuşesku, Bulgaristan'da Jivkov, Polonya'da Jarulevski gibi deşifre bürokratları tasfiye ederek, geçmişte gasp ettiği iktidara, bu sefer 1989 kitle hareketlerini bizzat örgütleyerek, kitle hareketinin gücüyle yeniden oturmuştur. Yani, bürokrasi iktidarını legalleştirmiş, hükümdarlığını yeniden sağlamlaştırmıştır. Düne kadar, ”kamunun malı“ diye tanımlanan zenginlikleri sözümona kamu adına denetleyen ve istediği gibi kullanan bürokrasi, 1989 sonrası çıkarttığı yasalarla toprağı, endüstriyi ve iş gücünü özelleştirerek satışa sunmuş ve uluslararası sermaye ile bizzat kendisi ortaklığa girerek, eskiden « kamu mülkiyeti »nde olan işletmeleri ve zenginlikleri doğrudan kendi mülkiyetine geçirmiştir. Dolayısıyla 1989 operasyonu altmış beş yıl önce Stalinist bürokrasi tarafından gerçekleştirilen politik karşı devrimin iktisadi ayağının oluşturulmasından, yarım kalmış karşı devrimin tamamlanmasından başka bir şey değildir. Yani, 1989`da gerçekleşen, Trotskiy'nin altmış beş yıl önce "ya politik devrim ya da kapitalist restorasyon" biçimindeki öngörüsünün Trotskiy'i kahredecek olanıydı. Gerçekleşen, kapitalizmin yeniden restorasyonuydu. "Doğu Bloku"nun çöküşü yalnızca Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde değil, uluslararası düzeyde bütün dengelerin yeniden oluşturulmasını gündeme getirdi. "Doğu Bloku" nun çöküşü, “Doğu Bloku”nun oluşması ile kurulan uluslararası bütün dengelerin de yıkılmasını, en azından yeniden yapılandırılmasını zorunlu hale getirdi. 1989 yılında uluslararası kapitalizmin politik bir zafer kazandığı, yeni alanlar ele geçirdiği,

43


Komünist Zemin egemenlik alanını genişlettiği doğruydu, ama başka bir doğru daha vardı: Altmış beş yıl boyunca uluslararası işçi sınıfını denetleyen, uluslararası devrimi boğan ve bu karakterinden dolayı uluslararası emperyalizme unutulmaz hizmetler sunmuş olan Stalinist aygıt artık yoktu... "Doğu Bloku"nun yıkılışıyla birlikte bu "Blok"un varlığına dayanan bütün dengeler birbiri ardına sarsıldı ve emperyalist yeniden yapılanma süreci başladı. Emperyalist yeniden yapılanma, Batı’nın dışında kalan coğrafyaların yeniden paylaşılmasına, yeniden talanına ve bu coğrafyaların emekçilerinin daha da yoksullaşmasına yol açtı. Diğer yandan bu süreç, Batı’nın iç sınırlarında da birçok dengenin değişmesine yol açtı. Bu yeniden yapılanma dönemi, Batı işçi sınıfının diline; sosyal güvenlik yasalarının iptali, hayat pahalılığı, işsizlik biçiminde tercüme edildi. Yani, sosyal güvenlik ve sosyal refahın ifadesi olan “sosyal devlet” masaya yatırıldı... Buna mukabil Batı’da kızılca kıyamet koptu. Batı işçi sınıfı, dünya yoksullarına ihanetinin vesikası olan “sosyal devlet”i savunmak için silkindi ve ayağa kalktı. Dünyanın zenginliklerini yok ederek varlığını sürdüren ve başka türlü varolma şansı olmayan burjuvazi, Batı’nın Açık Topyekün Emperyalist Savaş dışı kalmasıyla (egemenlerin deyimiyle İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle) Sosyal Demokratlar’ın yarım asırlık rüyası “sosyal devlet” stratejisini yürürlüğe koymuş, bu strateji ile Batı işçi sınıfını sisteme entegre ederek hem devrimci bir tehdit oluşturmasını engellemiş hem de dünya işçi sınıfına ihanetini sağlamıştır. Bu yeni savaş stratejisi, uzun yıllar boyunca Batı işçi sınıfı için ekonomik ve sosyal refahı ifade ederken, dünyanın yoksulları için ekonomik ve sosyal yıkımın ifadesi olmuştur. Yani burjuvazi, uluslararası sömürü ve talandan elde ettiği zenginliklerle, Batı işçi sınıfına dünyanın siyahları karşısında yüksek yaşam standardı sağlamış, Batı işçi sınıfı ise bunun karşılığında sınıfsal ve tarihsel müttefiki olan dünya işçi sınıfı yerine, tarihsel ve sınıfsal düşmanı burjuvazi ile kader birliği yapmıştır. Ama artık yolun sonuna gelinmiştir. 1989 zaferiyle yeni bir sürece giren uluslararası burjuva sistemi, “sosyal devlet” diye tanımlanan, gerçekte ise düşman sınıfların

44

uzlaşması ve suç ortaklığı anlamına gelen “suç ortaklığı anlaşması”nı tek taraflı olarak feshetmeye karar vermiştir. Uluslararası sermayenin yeniden yapılanması, yeniden ayrışmayı, ayrışarak yeniden bütünleşmeyi ve dışa doğru genişlerken içe doğru küçülmeyi kapitalizm açışından zorunlu hale getirmiş ve emperyalist burjuvazi, Batı işçi sınıfı ile yıllardan beri sürdürdüğü işbirliğini tek taraflı olarak iptal etmeye karar vermiştir. Ve bundan geriye dönüş ihtimal dahilinde değildir. Uluslararası sermayenin yeniden yapılanması, yeniden ayrışmayı, ayrışarak yeniden bütünleşmeyi ve dışa doğru genişlerken içe doğru küçülmeyi kapitalizm açışından zorunlu hale getirmiş ve emperyalist burjuvazi, Batı işçi sınıfı ile yıllardan beri sürdürdüğü işbirliğini tek taraflı olarak iptal etmeye karar vermiştir. Bu işbirliği anlaşmasının iptalinin parça parça yürürlüğe konulmasından dolayı mağdur olan Batı işçi sınıfı, yeniden tarih sahnesine çıkmıştır. Ama bu sokağa çıkış, hedefleri ve niteliği bakımından dünya işçi sınıfının genel çıkarlarına karşı bir özelliğe sahiptir. Yani Batı işçi sınıfı, kendisi açısından "sosyal refah" ve "sosyal adalet", dünya yoksulları açısından yoksulluk ve sosyal adaletsizlik anlamına gelen “sosyal devlet”i korumak ve burjuvaziyle bunca yıldır sürdürdüğü suç ortaklığını devam ettirmek için sokağa çıkıyor. Ama artık "sosyal devlet" efsanesi bitmiştir ve ne burjuvazi ne de Batı işçi sınıfı tarihin tekerleğini tersine çevirme ve gelişen süreci durdurma şansına sahiptir. Kriz büyüyor ve kapitalizmin yeniden yapılanması, yeni saflaşmaları ve çatışmaları kaçınılmaz kılıyor. Toplumdaki yeniden saflaşma ve çatışmaların kaçınılmazlığına rağmen, önümüzdeki döneme damgasını vuracak olan kitlesel mücadeleler; biz istemesek de bölünmüş, kısmi ve anlık taleplerle sınırlı, genel politik hedefleri olmayan mücadeleler olacaktır. Peki, Bu Süreçte Komünistler Nerede ve Nasıl Durmalıdırlar? Bir eşitsizlikler bütünü olan kapitalizmi ve kapitalizmin üzerine oturduğu eşitsizlikleri, bir başka deyişle; insanlığın egemen anlamda bölünmüşlüğünü, yani yukarıdan aşağıya


Komünist Zemin doğru bölünmüşlüğünü, ancak aşağıdan yukarıya doğru çatışarak, devrimci anlamda bölünerek, bölünüp yeniden birleşerek ortadan kaldırmak mümkündür. Kadınlar ile erkekler, eşcinseller ile heteroseksüeller, ezen "ırk" ile ezilen "ırk", ezen "ulus" ile ezilen "ulus", ezen sınıf ile ezilen sınıf, göçmen işçi ile “yerli işçi” v.b. türden ayrılıklar egemen anlamda ayrılıklardır. Bu egemen ayrılıkların egemen güçlerinden her biri ayrıcalığını ya da bu ayrıcalığa yol açan ayrılığını, karşısındaki muhatabına baskı uygulayarak sürdürür. Yukarıda belirtilen güçlerden ezen sınıf, yani burjuvazi, kendini siyasal olarak, devlet olarak örgütlerken, diğer ayrıcalıklı güçlerle de bir ittifak sağlayarak bütün toplumsal çelişkilerin üzerine oturur. Diğer ezen toplumsal güçler ise bu işbirliğini kandırıldıkları için değil, o anki verili ya da tarihsel çıkarlarına denk düştüğü için kabul ederler. Tabii ki bu güçlerin ittifakı sürekli olmadığı gibi bu güçler, kendi içlerinde de sürekliliği olan bir bütünlük göstermezler. Örneğin erkekler, kadınlar karşısında bir bütünlüğe sahipken; kendi içlerinde erkek işçi ile erkek patron arasındaki çatışmada olduğu gibi, hayatın birçok alanında çatışmak durumundadırlar. Yine aynı şekilde ezen “ulus”, ezdiği "ulus" karşısında bir bütünlüğe sahipken kendi içinde bir bütün değildir ve kendi içinde bir yığın çatışma yaşamak durumundadır. Sürekli olarak toplumdaki çelişkilerden biri, tarihsel, toplumsal ya da sınıfsal konumu ve talepleri bakımından ön plana çıkarak, toplumdaki bölünmeleri, saflaşmaları, çelişkileri belirlemeye başlar ve o anki verili çıkarları gereği tarihsel olarak en gerici kategori ile tarihsel olarak en devrimci kategori ya da sınıf - ezilen "ulus" karşısında, ezen "ulus" burjuvazisi ile ezen "ulus" işçi sınıfının yan yana durması örneğinde olduğu gibi - aynı cephede yan yana durabilir. Böylesi bir durumda bizim tavrımız; varolan durumun üstünü örtmek, tarihsel olarak devrimci olanı düşmanına benzemekten vazgeçirmek olamaz. Tabii ki “bilinçsiz” bir suç ortaklığı söz konusuysa suça alet edilenlerin, suç ortağı olmaktan vazgeçmeleri için mücadele ederiz, ama ister kandırıldıkları için olsun, isterse o anki çıkarları öyle gerektirdiği için olsun, öncelikli olarak o an için ezilenden ve haklı olandan ya-

na taraf olmamız ve gerekirse tarihsel olarak çıkar birliğimiz olanla çatışmayı göze almamız gerekiyor. Yaşamın, her şeyin hareket halinde olduğu, değiştiği, iç içe ve çatışarak yaşandığı değişmez kanunu karşısında değişmeyen devrimci kanun, devrimci olan dinamiği yakalayabilmek ve ondan yana olmaktır. Örneğin günümüzde, Türk işçi sınıfının önemli bir kesimi, Kürt ulusal kurtuluşuna karşı yürütülen savaşta Türk devleti ile aynı safta yer almaktadır. Batı işçi sınıfı, sahip olduğu ayrıcalıklarını korumak için, bizzat varolan bu ayrıcalıklı durumunun faturasını açlık, savaş ve baskı ile ödeyen dünya yoksullarının serbest dolaşımına karşı çıkmaktadır. Ve yine aynı Batı İşçi Sınıfı, yine aynı nedenden dolayı, Batının sınırları içerisinde yaşayan göçmenlere karşı propagandayı politikasının merkezine oturtan ve göçmenleri Batının sınırlarının dışına kovmayı vaat eden faşist partilere her geçen gün artan bir destek vermektedir. İsviçreli emekçiler, sonuçlarının ne olduğunu, satılan silahlarla ezilen insanlığın, doğadaki diğer canlıların ve bir bütün olarak doğanın yok edildiğini bildikleri halde, sırf kendi refah düzeyleri düşmesin diye silah satışının yasaklanması talebine ilişkin yapılan referandum da silah satışının serbest bırakılmasına evet diyebilmektedir. Kuzey İtalya’da yaşayanların Güney İtalya’da yaşayanlardan, yine aynı şekilde Kuzey Meksika’da yaşayanların Güney Meksika’da yaşayanlardan, Kuzey’de toplanan zenginliği, Kuzey’e nazaran daha yoksul kabul edilen Güney ile paylaşmak istememe gerekçesiyle ayrılma talepleri Kuzeyli işçilerin önemli bir kesimi tarafından desteklenebilmektedir. Elli sene boyunca bir arada yaşamış, kader birliği yapmış olan eski Yugoslavyalı işçilerin Batılısı olarak adlandırabileceğimiz zenginleri olan Sloven ve Hırvat işçiler, yarım asır boyunca kader birliği yapmış oldukları Sırp, Boşnak, Makedon, Arnavut ve Roma-Sinti yoksullara sırt çevirerek yüzlerini Batı’ya dönebilmektedirler. Şimdi böylesi bir tablo karşısında işçi sınıfının kandırıldığı, manipüle edildiği söylenebilir; söylenmesine söylenebilir ama olan biteni anlamak, sürece müdahale etmek ve

45


Komünist Zemin var olanı değiştirebilmek için böylesi bir yaklaşım hiçbir şey ifade etmez. Nihayetinde insanların davranışlarını belirleyen o an ki verili ihtiyaçları ve bilinçleridir. İnsanların o an ki ihtiyaçları ve bilinçleri neyi gerektiriyorsa öyle davranırlar. İnsanların ihtiyaçları değiştikçe bilinçleri, bilinçleri değiştikçe ihtiyaçları değişir ve bu karşılıklı değişime bağlı olarak insanlar ya da topluluklar devrimci ya da karşı devrimci rol oynarlar. Tam da bu gerçeklikten dolayıdır ki, bugün Batı işçi sınıfı burjuvaziyle, yani kendi tarihsel düşmanıyla kader birliği içindedir. Şimdi Alman işçi sınıfının tasarruf paketine karşı mücadelesinden, Fransız işçi sınıfının ‘95 genel grevinden söz edilerek durumun hiç de izah edildiği gibi olmadığı iddia edilebilir... Dünyaya ayrıcalıklı beyazlar açısından bakacak olursak; Batı işçi sınıfının bugün mücadele ettiği doğrudur, ama bu mücadelelere yeryüzü siyahları açısından bakacak olursak; bu mücadeleler talepleri ve karakteri bakımından işçi sınıfının genel çıkarlarına karşı, beyaz işçi sınıfının kendi dar zümre çıkarlarından yana mücadelelerdir. Bugün Batı işçi sınıfının burjuvaziyle çatışıyor olmasının nedeni; uluslararası burjuvazinin bugüne kadar yürürlükte olan barışı ya da ortaklığı tek taraflı olarak bozmuş olmasıdır. Batı işçi sınıfı verdiği mücadeleyle “barışı” yeniden sağlamak, uluslararası sömürüden payına düşeni alarak susmak, susarak kendi burjuvazisiyle bunca yıldır sürdürdüğü suç ortaklığını devam ettirmek istiyor. Eğer burada bir kıyaslama yapacak olursak; Meksika yerlilerinin vermiş olduğu mücadele, talepleri ve oynadığı rol bakımından Batı işçi sınıfının mücadelesinden daha devrimcidir. Batı işçi sınıfı uluslararası sömürüden kaynaklanan refahını korumak için direnirken, Meksika yerlileri sömürgeci dünya düzenine ve o onun yeni savaş stratejisi NAFTA´ya karşı direnişi temsil ediyorlar.

46

Yani biri varolan statükonun korunması için mücadele ederken, diğeri varolan statükoyu kırmak için mücadele ediyor. Bir yığın karmaşıklığın, çatışmanın, iç içe geçmişliğin ve bölünmenin egemen olduğu bugünkü yaşam karşısında komünistlerin tutumu; o an için mücadele potansiyeli taşıyan, bundan dolayı da mevcut kurulu olanla çatışmak zorunda olanların haklılıklarını savunmak, onların haklı mücadelelerinin içinde yer almak, bu mücadelelerin ezilen insanlığın ortak kurtuluşu mücadelesiyle bağını kurmak olmalıdır. Bugünkü egemen yaşam ve tarih, bir yığın çatışmanın sonucunda oluşmuş ya da oluşturulmuştur. Bunu değiştirmek için savaşan komünistler şunu kesin bir şekilde kabul etmelidirler ki; varolanı parçalayıp yerine yeni bir yaşam örgütleyebilmek için, bir yığın çatışmayı iç içe yaşamak bir zorunluluktur. İnsanlık parçalana parçalana bugüne geldi, köleleşerek ve birbirlerini köleleştirerek parçalandı. İnsanlığın özgür bireyler olarak birleşmesi yeniden parçalanmasını, parçalanarak bütünleşmesini zorunlu kılıyor. Bu zamana kadar yeryüzünün efendileri parçaladılar... Parçalayarak köleleştirdiler. Bugünün köleci düzenine karşı savaşan komünistler, bugün varolan egemen anlamdaki parçalanmışlık karşısında yeniden parçalanmayı önermelidirler, ama bu sefer özgürleşmek ve özgür bireyler olarak yeniden birleşmek için. Bunun da yolu, zinciri oluşturan halkaların birbirinden ayrılmasıdır ve bu ayrışmada devrimci olan, zincirin en zayıf halkasıdır. Bu halka; kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan yeryüzünün baldırıçıplaklarıdır, horlananlarıdır ve komünistlerin yeri insanlığın bu isyankar kesiminin yanı olmalıdır.


Komünist Zemin

“Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”: Kimin Egemenliği, Kimin Bayramı? TBMM'nin açılışının yıl dönümü her 23 Nisan'da “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak “tüm yurtta, KKTC'de dış temsilciliklerimizde ‘coşkuyla' kutlanıyor.“ Yurt dışından da çocuklar davet ediliyor. Bu yüzden, 23 Nisan sadece ’bizim’ çocuklarımızın değil, “tüm dünya çocuklarının da bayramı sayıl��r!...” Böylece Türkiye ‘bayram enternasyonalizmi' konusunda dünyaya örnek oluyor. Bazı aileler kendilerine benzeyen yabancı ailelerin çocuklarını evlerinde ağırlıyor. Bunun dünya barışı için ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek yok. Türkiye bu soylu davranışıyla sadece dünya barışına katkıda bulunmakla kalmıyor, bir de dünyaya örnek oluyor... Eğer başka ülkeler de 23 Nisanı ‘ulusal egemenlik ve çocuk bayramı' ilan ederlerse, savaşlar ve çatışmalar insanlığın kötü bir anısı olarak geride kalacaktır... Kendi çocuklarının bir kısmını ‘sokak çocuğu' sayıp düşman ilan etse, ya da ilkokula gidenler arasından ‘terörist' olanları ayıklayıp vahşice katletse de, siz bunları dikkate almayın. Bizimkiler böyle şeyleri boşuna yapmazlar. Mutlaka bir bildikleri vardır. Belki sokak çocuklarının ‘ulusal egemenliğe' zarar verdiğini düşünüyorlardır... Kim bilir..' Sokak çocuklarını' bilmem ama 12 yaşında körpe bedeni kurşunlarla delik deşik edilen Uğur Kaymaz'ın suçunu biliyorum. Uğur, küçük yaşına rağmen ‘devletin bölünmez bütünlüğü' için “büyük bir tehlikeydi”, “teröristti” Dolayısıyla da ulusal egemenliği tehlikeye atmıştı... Kendi çocuklarını düşman ilan eden, ilkokul çağındakileri bile terörist sayıp katleden bir devletin yılın bir gününü ‘çocuk bayramı' olarak kutlaması ikiyüzlülüktür diyenler olabilir, Bu tür şeyler söyleyenler devletimizi yıkmak isteyen bölücülerdir, yıkıcılardır, demokrasi düşmanlarıdır. Bunlar ulusal egemenliğimize

kasteden ‘iç düşmanlardır' ve dış düşmanlarımızdan daha da tehlikelidirler... Bunlar TİT'in (Türk İntikam Tugayı) ilgi alanına giren unsurlardır... Geçenlerde bizim komşu Mahmut efendinin kafasına bir soru takılmış, neden bazı çocuklar “sokak çocuğu” da diğerleri değil? “Sokak çocuğu” diye ayrı bir tür mü var? Çocuklar, “sokak çocuğu” olanlar ve olmayanlar diye ikiye mi ayrılıyor? Velhasıl Mahmut efendinin kafası karışık... Bak Mahmut efendi dedim bu “sokak çocuğu” meselesi, kapitalizmle, sömürüyle, emperyalizmle, sömürgecilikle, küreselleşmeyle, özelleştirmeyle, neoliberalizmle, ‘yapısal uyum programlarıyla' İMF ile, Dünya Bankası ile, Dünya Ticaret Örgütüyle, Davosla, G 7'lerle, NATO'culukla, Türkiye'deki emperyalizm uydusu komprador rejimle, hortumculukla, mafyacılıkla, “asıl devlet partisiyle”, uzun lafın kısası Türkiye'deki rejimin niteliğiyle yani Atatürkçülükle ilgili bir meseledir... Mahmut efendinin yüzü buruştu: “ Eğer, dedi bu işin gerisinde bu kadar çok şey varsa vay halimize...” O zaman kestirme bir izah olarak, bu dedim netice itibariyle sınıfsal bir meseledir... Nasıl yani dedi. Birileri kamuya (topluma) ait zenginliğe el koyunca, yağmalayınca, hortumlayınca, diğerleri de aç, işsiz, eğitimsiz velhasıl, korumasız, çaresiz, çıplak duruma düşüyor... Çocukların sokağa düşmesi yağmurun toprağa düşmesi gibi doğal bir şey değil... Zira kapitalizm demek, birilerinin (azınlığın) zenginleşmesi için başkalarının (çoğunluğun) yoksullaşması demektir. Sokaktakilere bak anlarsın... Sokağa atılmış binlerce çocuk arasında bir tane TÜSİAD'cı, MÜSİAD'cı çocuğu var mıdır? Öyle bağnaz, öylesine halk düşmanı, öylesine pervasız bir rejim ki, sadece çocukları sokağa atmakla kalmıyor, bir de onları düşman ilan ediyor... Ülke zenginliği küçük bir azınlık tarafından bu tempoyla ve hoyratça yağmalanmaya devam edildikçe (kalkınma yol aldıkça), sokak çocuklarının sayısı da artmaya devam edecek, rejimin ‘iç düşmanları' da...Tabii bayramlar, kutlamalar, hamaset edebiyatı da...

47


Komünist Zemin Dağa taşa ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' yazmakla, egemenlik ulusundur demekle, ulus egemen olmuyor. Türkiye'de halk, egemenliğin yakınına hiç uğramadı, uğratılmadı. Osmanlı döneminde halka reaya (sürü) denirdi, Cumhuriyetten sonra vatandaş (yurttaş) dediler. Öyle bir yurttaş ki, yurdun sorunlarına dair bir şey söylemeye kalktığında ya öldürülür, ya işsiz ve aç bırakılır, işkence edilir, ya da hapse atılır. Yurttaş mı olmak istiyorsun? Al sana denir. Soru sormak, hak talebinde bulunmak, hak aramak “memleketin sahipleri” tarafından kesinlikle yasaklanmıştır. Herhalde bu ‘çağdaşlığın' bir gereğidir, kim bilir... Oysa yurttaş yaşadığı toplumun sorunlarıyla ilgilenen anlamındadır. Peki o kadar insan konuşmuyor mu? Elbette konuşuyor ama işin esasına dokunmamak şartıyla. Kokuşmuş rejimin soygunundan kırıntı alan taife ‘asıl sorunlara dokunmadığı sürece' kırıntı almaya devam ediyor, rejim tarafından da ödüllendiriliyor. Hiç biri paradigmayı sorgulamaya yanaşmaz, mayınlı bölgeden özenle uzak durur. Lâkin, bir başına rejimin ‘kutsallarına', ‘tabularına', ‘dokunulmazlarına' dokunmamak rütbe, unvan, para ve üne giden yolu aralamaz. Bir de tabu üreticiliği ve bekçiliği yapmak gerekir... Zaten kemikçilerin öyle insanî , etik kaygılarla bir ilgileri, o tarakta bezi olmadığı için, sorgulamayı değil, tabu üretmeyi, yalan üretmeyi, yalanı büyütmeyi yeğliyorlar. İnsanlar, siyasi partiler var, seçimler yapılıyor, seçimle hükümetler değişiyor diye, bunun “demokrasi” olduğunu sanıyor. Kuru fasulyenin ne olduğunu bilmeyene mercimeği kuru fasulye diye yedirebilir siniz. Esasen Türkiye'deki rejim, yarı-otokratik- yarımiliter bir rejimdir. Son seksen yılın ne kadarı sıkıyönetim altında geçti? Bu, askerî rejim demektir. Geri kalanında da ordu bazen doğrudan bazen de kulisten yönetti ve halen de yönetiyor. Dolayısıyla, bir vesayet rejimidir söz konusu olan. En büyük korkuları özgürlük ve demokrasidir. Demokrasi, sivil haklar ve özgürlükten korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar...

Siyasi partiler rejime ‘temsilî demokrasi' süsü verip, kitleleri ve ‘mektepli taifeyi' aldatmaya yarayan “asıl devlet partisinin' taşeronlarıdır... Partiden çok şirkete benzerler. Partiler, parti yönetimini ve çevresini zenginleştirme aracıdır. Bunlar, ya bütçeyi yağmalayarak ya da kamuya ait zenginliği (hazine arazileri, vb.) hortumlayarak varlıklarını sürdürüyorlar. İşte ‘demokrasinin vazgeçilmezleri' denilenler bunlardır... Zaten temsilî demokrasi, gerçek demokrasinin önünü kesmek için kurgulanmıştır ve bir seçim ve temsil mistifikasyonundan ibarettir. Dünyanın ‘en demokratik' denilen ülkesinde bile insanların kaderi parlamentolarda belirlenmez. Devasa şirketlerin yönetim bürolarında, finans kurumlarının merkezlerinde, Davos gibi kayak merkezlerinde, velhasıl parlamentoların dışında belirlenir... İnsanlar oy kullanarak demokratik haklarından vazgeçtiklerini beyan etmiş oluyorlar... Mülkiyet sorununu tartışma konusu yapmayan bir demokrasi asla mümkün değildir? Ulusal egemenlik ve çocuk bayramı bir defa daha kutlanacak. 23 Nisan akşamı televizyonlar ertesi gün de gazeteler “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayrımı tüm yurtta, KKTC' de dış temsilciliklerimizde coşkuyla kutlandı” diyecekler. Siz söylenene bakmayın. Böyle bir rejim söz konusuyken, bu tür bayramlara halkın bırakın coşkuyla katılmasını, kerhen bile katılması mümkün değildir. 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim kutlamalarına halkın çok küçük bir kısmı, öğrenci çocuklarının hatırı için katılır. Bunlar son tahlilde devlet bayramlarıdır. Zira, ne Meclisin açılmasında ne de Cumhuriyetin kurulmasında halkın (ulusun densin) bir dahli olmamıştır... Kendileri söylerler, kendileri çalarlar, kendileri oynarlar... Bu sefer kutlayıcılara bir çift sözüm var: Hunharca katlettiğiniz Uğur Kaymaz'ın dul annesinin gözü üzerinizde ve üzerinizde olmaya devam edecek... Tabii Uğur'un ve babası Mehmet Kaymaz'ın hayaleti de...

48


Komünist Zemin 11