Page 1

191254

SAYI: 2009/09

DAH‹L) 15 Eylül – 15 Ekim 2009 6 TL (KDV

98 L A S Y O N A E N T E R N

fi A L A L A

B‹YOGÜVENL‹K YASASININ EL‹ KULA⁄INDA Dörtnala ölüm tarlalar›na D‹YARBAKIR CEZAEV‹ BELGESEL‹ Komutan Jo ve bütün adamlar› JOOST LAGENDIJK’LA S‹GARA YASA⁄I ÜZER‹NE Böyle saçmal›k olmaz EXPRESS HOPA’DAN B‹LD‹R‹YOR Hopa neden hoplayamad›?


MERAM 98: 29. YILDÖNÜMÜNDE 12 EYLÜL VE 11. ‹STANBUL B‹ENAL‹

Kapital neyle yaflar? ç›l›fl› 12 Eylül’ün 29. y›ldönümüyle çak›flan 11. ‹stanbul Bienali’nin küratörleriyle yapt›¤›m›z söyleflide “iki y›ld›r Türkiye’ye gelip gidiyorsunuz, sizi en çok ne flafl›rtt›?” diye sordu¤umuzda flu cevab› ald›k: “Hiçbir yerde bu kadar görkemli bir zenginli¤i ve bu kadar derin bir yoksullu¤u bir arada görmedik.” Elbette, “hiçbir yerde” laf›n gelifli, maksat flaflk›nl›¤› vurgulamak. Türkiye gibi ülke çok, ama bütün farkl›l›klar›yla birlikte hepsinin bir ortak paydas› var: Serbest piyasa yaftal› neoliberal tahakküm. Ve birço¤unun ortak özelli¤i, söz konusu rejimin zorla ve genellikle askerî darbeyle kurulmufl olmas›, halen de faflizan s›fat›n› hak eden anti-demokratik yönetimlerle yürütülmesi. Naomi Klein’›n “fiok Doktrini”nde enine boyuna anlatt›¤› gibi, bu vahfli sömürü düzeni, varl›¤›n› serbest piyasan›n mitolojik “görünmeyen eli”ne de¤il, devletin –kimi durumlarda kadifeyle kapl›, kimilerinde alabildi¤ine ç›plak– demir yumru¤una borçlu. Malûm, Türkiye’ye uygulanan “flok tedavi”nin bafllang›ç tarihi 24 Ocak 1980. “24 Ocak Kararlar›” ad›yla an›lan Turgut Özal imzal› paket Demirel hükümeti taraf›ndan aç›kland›¤›nda, anamuhalefet lideri Ecevit flu tespiti yapm›flt›:“Bu Latin Amerika modelidir, demokrasiyle uygulanamaz.” Ecevit mesnetsiz konuflmuyordu: O günlerde baflta fiili ve Arjantin olmak üzere Latin Amerika’n›n, yani Wilson doktrininin ifadesiyle “ABD’nin arka bahçesi”nin dört bir yan›nda, 24 Ocak kararlar›n›n anas› olan Milton Friedman-Chicago Okulu patentli “monetarizm”, askerî cuntalar›n onlarca kitaba, filme konu olan ak›l almaz katliamlar›yla uygulan›yordu. 1978’den 1979 ara seçimlerine dek, dönemin Ecevit liderli¤indeki sosyal demokrat CHP hükümetini alafla¤› etmek için elinden geleni ard›na koymayan, baflta Marafl ve Çorum katliamlar› olmak üzere, ülkenin dört bir yan›nda süregiden kanl› provokasyonlarla eflzamanl› olarak tam sayfa gazete ilanlar›yla kampanya açan TÜS‹AD’›n 1970-80 aras›nda baflkanl›¤›n› yapan Feyyaz Berker, Türkiye’nin Latin Amerika modelini nas›l benimsedi¤ini flöyle anlat›yor: “Sonradan IMF’nin bafl›na gelen Anne Krueger’la Özal’› serbest piyasaya ikna ettik. Turgut bey Dünya Bankas›’ndan geldikten sonra 24 Ocak kararlar›na imzas›n› att›.” Güngör Uras’›n “TÜS‹AD’›n ‹lk On Y›l›” adl› kitab›nda yer alan bu cümledeki Anne Krueger dikkate flayan bir kariyerin sahibi: 1982-86’da Dünya Bankas› baflekonomisti, 2001-2007’de IMF’nin birinci baflkan yard›mc›s›. Ayr›ca Hoover Institute’un k›demli üyesi. Hoover Institute, herhangi bir “think tank”, de¤il. Hamileri aras›nda Exxon, Merrill Lynch, Ford, GM gibi flirketler var; Milton Friedman demirbafl›, Thatcher onur üyesi. Allende’ye yap›lan darbede parma¤› oldu¤u biliniyor. Devletin kaynaklar› da¤›tma yetkisinin toplumsal yozlaflmaya yol açt›¤›n› iddia eden teziyle ünlü Krueger’›n Türkiye üzerine de bir çal›flmas› var. Bu çal›flmadaki “partner”i, flimdilerde TÜS‹AD’›n dan›flman›, 19982001’de Bilgi Üniversitesi’nin rektörü olan siyaset bilimci ‹lter Turan. Krueger, 6 May›s 2005’te, ‹stanbul’da düzenlenen “AB’ye Kat›l›m ‹çin Makro Ekonomik Politikalar” toplant›s›nda “asgari ücret düflürülmeli” demifl, bir gazetecinin “siz o parayla geçinebilir misiniz?” sorusuna flu cevab› vermiflti: “Kesinlikle! Geçinmek zorundas›n›z, pek çok kifli ondan daha az›yla geçiniyor. E¤er zorundaysan›z, zorundas›n›zd›r.” TÜS‹AD’›n kurucu baflkan› Feyyaz Berker, iflte bu Anne Krueger’la birlikte Turgut Özal’› 24 Ocak kararlar›na “ikna ediyor”. Özal o günlerde Dünya Bankas› uzman›, t›pk› 12 Mart darbesinde Atilla Karaosmano¤-

A

11. ‹stanbul Bienali’nin küratörleri taraf›ndan haz›rlanan “Üç Kuruflluk Haberler” gazetesinden uyarlama.

• 11. ‹stanbul Bienali . . . . . . . . . . . . . 5 • Sigara yasa¤› . . . . . . . . . . . . . . . . .8 • Biyogüvenlik yasa tasar›s› . . . . . . .10 • Finans kapitalin dönüflümü . . . . . . 15 • ‹smail Beflikçi . . . . . . . . . . . . . . . . 18 • Mavi Daktilo . . . . . . . . . . . . . . . . . 20 • Adnan Keskin . . . . . . . . . . . . . . . . 22 • Radyo Express . . . . . . . . . . . . . . .24 • Radyo Brecht . . . . . . . . . . . . . . . 30 • K›raat & Duman› Üstünde . . . . . . . 32 • Evrim Alatafl . . . . . . . . . . . . . . . . 35 • Hopa izlenimleri . . . . . . . . . . . . . 38 • “Memleket” sergisi . . . . . . . . . . . . 44 • “Foto¤raflarla Türkiye” . . . . . . . . . 45 • Müzik Dolab› . . . . . . . . . . . . . . . . 49 • A¤›r Çekim . . . . . . . . . . . . . . . . . 50 • Diyarbak›r Cezaevi belgeseli . . . . . 52 Ahmet Gürata, Arslan Ero¤lu, Aykut K›l›ç, Aylin Göke, Aylin Ünal, Ayfle Çavdar, Ayfle Erek, Bar›fl Çakan, Begüm O. F›rat, Cemil Cahit, Çi¤dem Öztürk, Deniz Akkol, Didem Dan›fl, Eda Özdek, Ender Ergün, Erdir Zat, Fevzican Abac›o¤lu, F›rat Genç, Funda Tosun, Göksun Yaz›c›, Hakan Lokano¤lu, Haziran Düzkan, ‹rfan Aktan, Koray Löker, Merve Erol, Murat Meriç, Özay Selmo, Pelin Özer, Pınar Uygun, Ragıp Duran, Saner fien, Sarkis Paçac›, Seda Zobaro¤lu, Selçuk Oktay, Siren ‹demen, fiahan Nuho¤lu, Turgut Yüksel, Ulus Atayurt, Yücel Göktürk, Baskı: Ezgi Matbaac›l›k, Sanayi Caddesi Altay Sok. No:10 Yenibosna / ‹stanbul Tel: 0.212.452 23 02 bas›m yeri ve tarihi ‹stanbul, Eylül 2009 da¤›t›m Do¤an Da¤›t›m A.fi. yönetim yeri: Süslü Saks› Sok. no: 5/3 Beyo¤lu - ‹stanbul telfaks: 0.212.251 87 67 e-mail expressroll@gmail.com abonelik expressroll@gmail.com y›l 6 say› 98 Eylül 2009 imtiyaz hakk› Bilge Ceren fiekerciler sorumlu yaz›iflleri müdürü Merve Erol ilan irtibat Özay Selmo (0.533.514 90 49) YEREL SÜREL‹ YAYINDIR. AYDA B‹R YAYINLANIR. ISSN 1307 - 461X

lu’nun, 2001 krizinde Kemal Dervifl’in gelifli gibi, 12 Eylül arefesinde Türkiye’ye geliyor, Demirel’in dan›flmanl›¤›na atan›yor. Ayn› Özal’›n Dünya Bankas›’na gitmeden önce Erbakan’›n MSP’sinden ‹zmir milletvekili aday› oldu¤unu da hat›rlayal›m. Ve Ecevit’in dedi¤i gibi oluyor, 24 Ocak’tan sekiz ay sonra, Türkiye ‹flveren Sendikalar› Konfederasyonu baflkan› Halit Narin’e, “flimdiye kadar iflçiler güldü, flimdi gülme s›ras› bizde” dedirten 12 Eylül darbesi geliyor, Özal da cunta hükümetinin baflbakan yard›mc›l›¤›na getiriliyor. Gelgelelim, koflullar 12 Eylül koflullar› da olsa, topluma 24 Ocak reçetesini hazmettirmek kolay olmuyor. ‹tirazlar yükseliyor, hedef tahtas›na –cunta oturtulamayaca¤› için– Özal oturtuluyor. Ama Özal’›n arkas›nda cuntan›n yan›s›ra büyük sermaye saf tutuyor. Vehbi Koç, Kenan Evren’e yazd›¤› ünlü mektupta flöyle diyor: “Baflbakan Yard›mc›s› Turgut Özal’›n hatalar› olabilir. Fakat bu nazik dönemde, mevcudun içinde, meselelerimizi en iyi bilen insand›r. Kendisini tutmakta fayda vard›r.” Vehbi Koç’un dedi¤i gibi oluyor, Özal koltu¤unda kal›yor, 24 Ocak kararlar› cebren uygulan›yor. Rahmi Koç, 26 Ocak 1982’de Cumhuriyet’e verdi¤i demeçte, büyük sermayenin memnuniyetini flöyle ifade ediyor: “12 Eylül harekât›ndan önce her fleyi demokratik sistem alt›nda yapmak zorundayd›k. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik ç›karmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani her fley güç ve uzun zaman içinde gerçeklefltiriliyor, her fleye politik aç›dan bak›l›yordu. Ekonomik yaklafl›m hep arkadan geliyordu. Askerî yönetim alt›nda fark, al›nan kararlar›n parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmad›¤›ndan çok h›zl› hareket edilebiliyor. Ve üstelik askerî yönetim yanl›fl yapsa bile bunu k›sa sürede düzeltebiliyor.” Kenan Evren, 24 Ocak’la 12 Eylül aras›ndaki iliflkiyi flu cümleyle özetliyor: “24 Ocak kararlar›na ba¤l› tedbirler, ancak böyle s›k› bir askerî rejim sayesinde meyvesini verdi.” O tedbirlerin ne oldu¤u malûm: D‹SK’in kapat›lmas›, yöneticilerinin hapsedilmesi, yayg›n sendikas›zlaflt›rma, bas›n›n ve toplumsal muhalefetin susturulmas›, sol örgütlerin can›na okunmas›, ülkenin koca bir cezaevine, cezaevlerinin iflkencehanelere çevrilmesi... Yeni anayasan›n ve yasalar›n tam da Vehbi Koç’un, kapa¤›m›zda al›nt›lad›¤›m›z Evren’e mektubunda dile getirdi¤i polis devleti ruhuyla yap›lmas›... Rakamlar, 12 Eylül’ü bütün ç›plakl›¤›yla sergiliyor: 650 bin gözalt›, 517 idam cezas› talebi, 49 infaz. Siyasî sak›ncal› oldu¤u için 30 bin kifli iflten, 14 bin kifli vatandafll›ktan ç›kar›l›yor. 1980’de 5.721.000 olan sendikal› iflçi say›s›, üç y›l içinde 1.422.000’e iniyor. Ancak, Walter Benjamin’in dedi¤i gibi: “Mülkiyet iliflkilerini korumak için fliddete baflvurmak yeterli de¤ildir. Mülksüzler aras›nda çat›flma ç›karmak da yetmez.” Baflta din ve medya olmak üzere, devletin/sermayenin ideolojik araçlar› devreye girer, mevcut mülkiyet iliflkilerini, serbest piyasa etiketli sömürüyü, alternatifsiz “do¤al düzen” ilan eder, zihinleri öyle yo¤urur –yo¤urabildi¤i kadar. Bu tedbirlerin “meyvesi”, Türkiye’nin 29 y›lda koflarad›m geldi¤i nokta: “Görkemli bir zenginlik, derin bir yoksulluk.” Ya da, Emek ve Demokrasi mitinglerinde ve KESK’in eylemlerinde at›lan sloganla, “alttakilere diniman, üsttekilere han-hamam”. Kapital böyle yaflar, sömürüyle hayat bulur. Türkiye’deki vahfli sömürünün kahramanlar›, hay›rsever olduklar› gibi sanatsever de. Yoksullara ramazan çad›r› kurduklar› gibi, tuzukurulara ve düzen muhaliflerine bienal sunuyorlar. Üstelik Brecht’i meze yaparak. Ne denir, Mayakovski’nin “Pantolonlu Bulut”ta söylediklerini tekrardan baflka:“Yerin dibine bats›n aflk›n›z, yerin dibine bats›n sanat›n›z, bats›n yerin dibine dininiz.”

3


11. ‹STANBUL B‹ENAL‹’N‹N KÜRATÖRLER‹YLE SANAT VE S‹YASET ÜZER‹NE

Düflman› yan›na çekmek Bafllang›ç tarihi 12 Eylül, ana sponsor Koç Holding, küratör Zagrepli komünist kolektif WHW, bafll›k Brecht’in “Üç Kuruflluk Opera”s›ndaki “‹nsan Neyle Yaflar?” flark›s›... 11. ‹stanbul Bienali’nin yaman çeliflkilerini, söyleflilerde tüzel isimleriyle an›lmay› ilke edinen WHW üyeleri Natafla Iliç, Ivet Curlin ve Ana Devic’le konufltuk... Sanat neyle yaflar? Ya da sanat› canl› k›lan nedir? WHW: Birçok insan bu sorunun cevab›n› ar›yor. Bulunmufl kesin bir cevap yok. fiu söylenebilir: Sanat sistemin içinde hareket eder, faaliyet gösterir ve onu tahrip eder. Ama “sanat neyle yaflar” sorusunu cevaplayabilmek için önce sanat› tan›mlamak lâz›m. Neyi sanat telâkki ediyoruz? Sanata meflruiyetini veren, içinde faaliyet gösterdi¤i sistemdir. Biz bir cevap önerelim: Bizim sanat dedi¤imiz fley, ba¤›ms›zl›k ve angajmanla yaflar. Ancak öyle canl› kal›r. Buna tamamen kat›l›yoruz. Brecht de hep hem ba¤›ms›z hem angajeydi, öyle de¤il mi? Evet, hiçbir zaman parti üyesi olmad›. Ba¤›ms›zl›k ve angajman ikilisinde bizce angajman daha önemli. Ba¤›ms›zl›k onun tamamlay›c›s›. Stratejik ba¤›ml›l›k da angajman›n bir parças›. Öte yandan, ne ba¤›ms›z ne de angaje olan birçok insan da kendisini sanatç› olarak tan›ml›yor. Dahas›, baflkalar› da onlar› sanatç› olarak kabul ediyor. Hans Hacke, 1971’de New York’un dünyaca ünlü Guggenheim galerisinde, galerinin mütevelli heyetinin yöredeki emlâk spekülasyonlar›n› teflhir eden bir sergi yap›nca sergi kapat›lm›flt›. Bu, ba¤›ms›z ve angaje sanatla sermaye iliflkisine, çeliflkisine dair say›s›z örnekten biri. Hacke, angaje bir sanatç› olarak “stratejik” davranmad›, sözünü söylemekten kaç›nmad›, sermaye de kap› d›flar› etti. Ba¤›ms›z-angaje sanatla, sanatç›yla sermayenin do¤as› aras›nda bir kan uyuflmazl›¤› yok mu? Bugünün dünyas›nda durum çok daha karmafl›k. Büyük flirketler kendilerini elefltiren sanata sponsorluk yapmaktan

WHW kolektifi: Natafla Iliç, Ivet Curlin, Ana Devic, Sabina Sabolovic

gayet memnun. “Biz ve onlar” ayr›m› pek öyle kesin çizgilerle yap›lam›yor. Evet, s›n›rlar var. Ama belirleyici olan müzakeredir. Meselenin püf noktas›, verili koflullarda neleri gerçeklefltirip gerçeklefltiremeyece¤iniz ve hangi özgül durumda nas›l bir ba¤›ms›zl›¤›n peflinde oldu¤unuzdur. Sansüre, do¤rudan müdahaleye maruz kalmad›¤›n›z, içerik konusunda özgür oldu¤unuz takdirde, ba¤›ms›zl›¤›n›z› koruyabilirsiniz. Daha yak›n tarihli bir örnek de var: 2004’te Barcelona’n›n mo-

Pazarlanabilir oldu¤umuzu da düflündüler galiba. Kad›n›z, bir kolektiviz, Do¤u Avrupal›y›z. Yönetim kurulu herhalde stratejik olarak bienal için iyi bir hamle oldu¤unu düflündü. Cesur bir tercihti. dern sanat merkezi MACBA, prekarya çal›flanlar› (güvencesiz-sözleflmesiz hizmet sektörü iflçileri) ile ilgili bir sergi için ‹talya’n›n prekarya örgütü Chainworkers’› davet etti. Bu arada, MACBA’da çal›flan iki prekarya Chainworkers’a çal›flma koflullar›n› anlatan bir mektup gönderdi. Chainworkers da seminer vermek yerine, o mektubu okudu. Ve akabinde o iki genç MACBA’dan kovuldu. Ancak onlar›n önderli¤inde kültür iflçileri büyük bir protesto furyas›yla MACBA'y› çok zor durumda b›rakt›. ‹stanbul Bienali’nin hamisi ‹KSV bünyesinde de birçok prekarya var. Benzer bir protesto vuku bu-

lursa tavr›n›z ne olur? Bu örnek çok konjonktürel ve çok özgül. Bizim bu bienaldeki gündemimiz çeliflkileri, karfl›tl›klar› politize etmek, pozitif ya da negatif bir reaksiyon oluflturmak ve tart›flma yaratmak. Yapmak istedi¤imiz fleyin olumlu neticesi bu olacak. Eminiz ki birçok çeliflki ortaya ç›kacak. Kolektifinizin ismi ilk serginizin bafll›¤›. 152. y›ldönümü vesilesiyle “Komünist Manifesto”yu konu ald›¤›n›z sergiye “What (Ne), How (Nas›l) for Whom? (Kim için?)” bafll›¤›n› niçin koymufltunuz? O proje çok özgül koflullar›n ürünüydü. On y›l önce, H›rvatistan’da sosyalizmin çöküflünden sonra, “geçifl dönemi” denilen dönemde, sosyalizmin bütün tarihi hal›n›n alt›na süpürülüyordu. Sosyalizm, tart›fl›lmamas›, hatta a¤za bile al›nmamas› gereken bir fleydi. Kapitalizm, serbest piyasa insan haklar›n›, demokrasiyi getirecekti. O zamanlar›n yegâne siyasî tahayyülü buydu. O sergiyle yapmak istedi¤imiz fley fluydu: Sosyalizm bir siyasal uygulama olarak baflar›s›zl›¤a u¤rad›¤› için çöpe mi at›lacakt›? Yoksa onu masaya yat›r›p üzerinde konuflmal› m›yd›k? “Manifesto”ya ve yeni bask›s›na Slavoj Zizek’in yazd›¤› önsöze odaklanan bir sergi tasarlad›k. “Manifesto”yu insanlar› harekete geçirmek için bir ça¤r› olarak de¤il, kapitalizmin nas›l iflledi¤ini anlatan bir metin olarak ele ald›k. Sergiyi ekonomiye odaklamaya karar verdi¤imizde, her ekonomik düzenin en temel üç sorusunu, “ne?”, “nas›l?” ve “kimin için?”i bafll›k yapt›k. Yani, “ne üretiliyor, nas›l üretiliyor ve kimin için üretiliyor?” Evet, bunlar her ekonomi ders kitab›n›n temel sorular›d›r. Bu sorular sergimizin matriksi oldu. Güncel H›rvat sanat›n› uluslararas› ba¤lamda sunmak bizim için çok önemliydi. Zira on y›l boyunca müthifl bir izolasyon, bir dilsizlik, sa¤›rl›k hüküm sürmüfltü. Amac›m›z sadece bir sergi açmak de¤il, tart›flma yaratmakt›. Çok dar bütçeli bir projeydi, düflük bir profille bafllad›, giderek büyüdü. Televizyonda anahaberlere konu oldu. Düflünsenize, “Komünist Manifesto” ekranda, sunucunun elinde. (gülüyorlar) ‹stanbul Bienali’nin küratörlü¤üne seçilmeniz nas›l oldu? Bu, cevab› kolay bir soru. ‹KSV’nin bir bienal yönetim kurulu var, uluslararas› bir kurul bu; içinde önceki bienallerin küratörleri de yer al›yor. Kurulun üyeleri ifllerimizi, projelerimizi izlemifller, be¤enmifller. Ve sonuçta 2009 bienali için bizi seçtiler. Genellikle tek bir kifli davet edilir, kolektifler pek tercih edilmez, çünkü daha pahal›ya patlar ve organizasyon aç›s›ndan daha komplikedir. Pazarlanabilir oldu¤umuzu da düflündüler galiba. Kad›n›z, bir kolektifiz, Do¤u Avrupal›y›z. Yönetim kurulu herhalde stratejik olarak bienal için iyi bir hamle oldu¤unu düflündü. Cesur bir tercihti. Eczac›bafl›’n›n hamili¤indeki bir vakf›n, Koç’un bafl sponsor oldu¤u bir bienale, sizin gibi “Komünist Manifesto”yu referans alan bir kolektifi seçme-

5


Sanja Ivekovic’in “K⤛t Kad›n”›

sinde baflka saikler de var herhalde. Çok tipik bir durum de¤il mi asl›nda? Düflman›n› yan›na çekmek diye bir fley var. Bu çeliflki sanat dünyas›nda her daim mevcut. Sistem, üretmeye çal›flt›¤›m›z ve inatla sürdürdü¤ümüz elefltiriyi zimmetine geçirmek istiyor. Hep karfl› karfl›ya oldu¤umuz soru flu: Mevcut flartlarda ne yapabiliriz? E¤er bir fleyler yapabilece¤imizi hissediyorsak, bir tart›flma bafllatabileceksek, bir mesaj ulaflt›rabileceksek, peki diyoruz. “Komünist Manifesto” sergisi için paray› basbaya¤› sa¤c› olan Kültür Bakanl›¤›’ndan ald›k. Diyelim ki, fiili’den, Santiago Bienali’ni düzenleyen vak›ftan davet geldi. Ve diyelim ki, o vakf›n hamisi ve o bienalin ana sponsoru, ITT misali, Pinochet darbesinin destekçileri. Santiagolular flehrin duvarlar›nda ITT logosunu ve Brecht’i yan yana gördüklerinde ne hissederler sizce? O varsay›msal durum, 2005’te Kassel’de düzenledi¤imiz “Kolektif Yarat›c›l›k” sergisinde birebir yafland›. Serginin ana sponsoru Siemens’ti. Davet etti¤imiz Arjantinli sanatç›lar Siemens’in sponsor oldu¤unu duyduklar›nda dehflete düfltüler, çünkü Siemens 1980’lerde Arjantin cuntas›n›n önde gelen destekçilerindendi. Siemens’in uzmanl›k alanlar›ndan biri de güvenlik sistemleridir. Durumu her sanatç›yla ayr› ayr› müzakere ettik, “kat›lmak ister misiniz” diye sorduk. Sonuçta birçok sanatç› kat›ld› ve Siemens o sergide k›yas›ya elefltirildi. Büyük flirketlerin böyle bir adetleri var, elefltirilmekten hofllan›yorlar, çünkü bu onlar›n imajlar›n› parlat›yor. Bofluna “reklam›n kötüsü olmaz” dememifller. Kesinlikle. Bir H›rvat sanatç›n›n deyifliyle, “her para kirlidir, her para bizimdir”. Manifesto’yu sa¤c› hükümetin paras›yla yapt›¤›m›zdan beri bu konuda bir sorunumuz olmuyor. Elbette paran›n nereden geldi¤inin fark›nday›z, ama karar›m›z› belirleyen flu: Bu parayla ne yapabiliriz, s›n›rlar ne? Paran›n kayna¤› ba¤›ms›zl›¤›m›za ne empoze ediyor? O para, bizim özel hayat›m›zda profesyonel küratörlük hayat›m›zdakine k›yasla çok daha fazla s›n›rlama getiriyor. Gündelik hayat›m›zda o kadar çok s›n›rlama var ki, neredeyse nefes alam›yorz. Ama sanatta diledi¤imizi yapmam›za izin veriyorlar. Nas›l bir piyasayla karfl› karfl›ya oldu¤umuza inanamazs›n›z. Kamusal kurulufllar da özel kurulufllardan pek farkl› de¤il. Avrupa Kültür Vakf› mesela, birçok kriter getiriyor. O kriterlerin elbette bir ideolojik geri plan› da var. Mesele flurada dü¤ümleniyor: Bu dayatmalarla nas›l müzakere ediyorsun, kendi konumun için nas›l mücadele ediyorsun? Püf noktas› flu: Söylemek istedi¤imiz fleyi söyleyebiliyor muyuz? Bu bienalde söylemek istedi¤imiz fleyleri, dert edindi¤imiz fleyleri, tart›flmaya açmak istedi¤imiz fleyleri söyleyebildi¤imizi hissediyoruz. Bütün bunlar›n duyulabilece¤ini umuyoruz. Söz konusu çeliflkilerin tart›fl›laca¤›n› ve bunun önemli bir tart›flma oldu¤unu düflünüyoruz. Ve bu-

6

nun için mümkün olan bütün kanallar› açmak, kullanmak istiyoruz. Koç’la Brecht’i yan yana gören ‹stanbullular aç›s›ndan bak›ld›¤›nda, kanallar›n aç›lmas› de¤il, kapanmas› söz konusu de¤il mi? Yak›n çevremizden biliyoruz ki, Koç’la Brecht’in yan yana gelifli insanlarda tacize u¤rama duygusu uyand›r›yor ve bienalden uzak durmalar›na yol aç›yor. Bu söyledikleriniz flu duyguyu uyand›r›yor: “Brecht bizimdir, Brecht’i Koç’tan korumak istiyoruz.” Koç logosunun alt›ndaki Brecht’in insanlarda sahte bir fleyle karfl› karfl›ya olduklar› duygusunu uyand›rmas›yla empati kurmak zor mu geliyor size? Ama mesele çok daha karmafl›k. Ortada bir sorun yok mu? Evet, ortada bir sorun var ve biz bu sorunun içinde yol almaya çal›fl›yoruz. ‹n-

Çok tipik bir durum de¤il mi asl›nda? Düflman›n› yan›na çekmek diye bir fley var. Sistem, elefltiriyi zimmetine geçirmek istiyor. Büyük flirketler elefltirilmekten hofllan›yor, çünkü bu onlar›n imajlar›n› parlat›yor. sanlar Koç logosunun yan›nda çiçek-böcek konulu ifller görseydi daha m› mutlu olacaklard›? ‹nsanlar›n bu sergilerden bir fleyler alaca¤›n› düflünüyoruz. Brecht toplumun ilgisini hak ediyor. Ve bu bienal Brecht’ten taviz vermiyor. Brecht bir anaak›m sergide yer ald›¤› için de¤erinden bir fley kaybetmez. Siyasî mücadeleler anaak›m›n bir parças› olduklar›nda, evet, tavize zorlan›yorlar. Öte yandan, anaak›m medyada, örne¤in Marx ve Brecht tart›fl›l›yor. Ve bizce Marx’›, Brecht’i tart›flan bir toplum, tart›flmayan bir toplumdan daha iyi bir noktadad›r. 1990’larda, sanat dünyas›nda Sitüasyo-

nistlerin “detournement” kavram›ndan yola ç›kan “içerden de¤ifltirmek” anlay›fl› çok revaçtayd›. Ama yaflanan onca deneyimden sonra görüldü ki, sistemin içine girince elefltiri sinizme dönüflüyor ve keskinli¤ini kaybediyor. Bizim maksad›m›z sistemin içindeki araçlar› kullanarak ve sinizme düflmeden mevzi tutmak, inatla mesaj›m›z› tekrarlamak. “D›flar›s›”n›n olmad›¤›n› düflünüyoruz. Sistemin d›fl›nda durmaya kalkt›¤›n›zda münzevî oluyorsunuz. fiu an yapt›¤›m›z d›fl›nda iki seçenek daha vard›. Biri, flartlar çok ödün vermeyi gerektirdi¤i için bu ifle hiç soyunmamakt›. Di¤er seçenek de, Koç ya da baflka sponsorlar› rahats›z etmeyecek, popüler bir sergi yapmakt›. Bu iki seçenek de bize do¤ru gelmedi. Evet derken motivasyonumuz, geçen bienalde oldu¤u gibi 90 bin kiflinin sergiyi gezme ihtimaliydi. O insanlar›n sergiden sonra siyasî hareketlere kat›lmalar› gibi bir hayal kurmad›k. Onlar›n, temel meseleleri estetik etraf›nda dönen sanat eserleri ile karfl›laflmay› beklerken basit ve “ö¤retici” bir mesaj› olan bir sergiyle yüzleflmelerini istedik. Onlara, “gözlerini iyice aç ve etraf›ndaki bilgiye bak, savafl›n ortas›ndaki bir flehirde yaflamad›¤›n için dünyay› bar›fl içinde zannedemezsin, her ay›n ilk günü maafl›n› ald›¤›n için her fleyin yolunda gitti¤ini düflünemezsin” demek istedik. Farkl› ülkelerin vatandafllar› olarak, da¤›l›p gitmekte olan dünyay› bir arada tutmak için ne yapabiliriz? Bunda sanat›n rolü ne olabilir? Bu sorular sayesinde çok basit bir sonuca vard›k: Sanat, alg›lar› açabilir. Brian Holmes'un “alg› siyaseti” dedi¤i olguyu fliar edindik. Tabii ki, bu ifle girerken “gerçekten denemeye de¤er mi, yoksa bafltan baflar›s›zl›¤a mahkûm mu?” diye buhranlar geçirdik. Ancak bu davete hay›r deme flans›m›z yoktu. Bu bienal, ‹stanbul gibi bir co¤rafyada mesaj›m›z› yaymak için bulunmaz bir f›rsatt›. Bienalin tam kalbinde kendi istedi¤imiz mesaj› dile getirmek stratejik aç›dan bizim için çok önemliydi. Bundaki amac›m›z da bienalleri ›slah etmek, sistemi yeniden yap›land›rmak filan de¤ildi. Bienale dair her fleyden flüphe etmekle birlikte, bunun çok katmanl›, belli kanallar› açmaya imkân veren bir f›rsat oldu¤unu da gördük. Baz› insanlar bafltan rahats›z olup sergiye gelmeyeceklerse bile, baz›lar› da gördüklerinden flaflk›nl›¤a düflüp bambaflka bir izleyici tipolojisini sergiye getirecekler. Bazen medya vermek istedi¤imiz mesaj› öyle bir dönüfltürecek ki, tüm keskinli¤ini kaybedecek. Bütün bunlara ra¤men, mesaj›m›z› duyulur k›lacak alanlar olacak. Bizim bafllang›ç noktam›z, sistemde bizim yapt›¤›m›z elefltiriler için de bir yerin mevcut olmas›yd›. Sistem kendinden çok emin oldu¤u için halihaz›rda birçok kanal› aç›k tutabiliyor. Ve sorunlarla bafl edebilemek için ö¤renmeye ihtiyac› var. O yüzden konuflman›za izin veriyor. Bu bienalde bizim için önemli olan, istediklerimizi tam anlam›yla hayata geçirmifl olmam›z. Ortado¤u, do¤u Avrupa, Orta Asya ve ‹stanbul’da araflt›rmalar yapt›k.


da çok çekici. Bir yandan belli bir pozisyonu tutarl› bir flekilde korurken, di¤er yandan da durmadan yer de¤ifltiriyordu. Ancak bir yandan da çok fazla kanonize edilmiflti. Biz de bu kanonik konuma hangi olanaklarla meydan okuyabilece¤imizi sorgulad›k. Kafam›zdaki sorulardan biri de Brecht'in niye üçüncü dünyada, mesela Latin Amerika’da en çok oyunu oynanan tiyatro yazarlar›ndan biri oldu¤uydu. Brecht, kanonik ve klasik bir çerçeveye yerlefltirildi¤i ölçüde onun vermek istedi¤i mesaj›n da bast›r›ld›¤›n› düflünüyoruz. Bienalin katalo¤unda flöyle diyorsunuz: “Bugün sanat›, Brecht’in tiyatroyu anlay›fl biçimiyle, ‘kolektif bir tarihsel izahat’ olarak düflünemez miyiz?” Bu al›nt› bizi serginin kendisine, orada görülmesini umdu¤umuz fleye götürüyor. Farkl› söylemlerin, farkl› kuflaklar›n deneyimlerinin sürekli yank›lanmas› ve tekrarlanmas›, müflterek çabalar›m›z hakk›nda konuflman›n yollar› haline geliyor. Bienali tam da böyle infla ettik. Farkl› dönemlerin sözlerinin müflterek çabam›z› nas›l flekillendirdi¤ini göstermek istedik. Bu bienalin bir propaganda sergisi olmas›n› da istiyoruz asl›nda. Bienali dönüfltürmekle ilgilenmiyoruz desek de, sanat dünyas›n›n içindeki konumumuzu aç›kça ifade ediyoruz. ‹flleri farkl› yapman›n yollar›n› aray›p sergile-

‹ki seçenek daha vard›. Biri, flartlar çok ödün vermeyi gerektirdi¤i için bu ifle hiç soyunmamakt›. Di¤er seçenek de Koç ya da baflka sponsorlar› rahats›z etmeyecek bir sergi yapmakt›. Bu iki seçenek de bize do¤ru gelmedi. rin günümüzdeki haz›rlan›fl yöntemine kat›lmad›¤›m›z› göstermeye çal›fl›yoruz. Hem H›rvatistan’da hem Türkiye’de hem de tüm dünyada görkemli sergilerin rolünün ne oldu¤unu sorunsallaflt›r›yoruz. Sanatsal mu¤lakl›k diye bir tabir var. Sanat›n dedi¤i aç›k seçik anlafl›lmaz, daha çok kendi süreçleriyle ilgilidir, kendine has incelikleri vard›r, dolay›s›yla da mu¤lakt›r deniyor. Biz tam ters yönde hareket ettik ve mu¤lakl›¤a izin vermedik. Sergiyi kurarken ifllerin net bir siyasî mesaja sahip olmas›na özen gösterdik. Brecht olmasayd› kimi seçerdiniz? Wilhelm Reich akl›m›zdan geçmiflti. Karl Polanyi de olabilirdi. Slavoj Zizek ve tüm Slovenya psikanaliz gelene¤inden de çok besleniyoruz. Bienaldeki gözdeleriniz neler? Trevor Paglen’in ifllerini, baflka ifllere de sirayet edecek bir yöntem olarak düflündük. Trevor, ayn› zamanda deneysel bir co¤rafyac›. Pentagon’un, varl›¤›n› inkâr etti¤i ya da görünmez k›lmak için elinden geleni ard›na koymad›¤› konularla ilgileniyor. Bienal için ‹stanbullu gökbilimcilerle beraber bir proje gelifltirdi. Antrepo’nun giriflindeki iflinde, bir yanda ‹stanbul’un gökyüzünü gösteren ve güzel sanat nesneleri olarak foto¤raflar› görüyorsunuz. Ama duvarda yaz›lanlar› okuyunca bu güzel foto¤raflar›n her birinde ‹stanbul’la ilgili bilgileri kay›t alt›na alan ve kamuoyunun bilgisi d›fl›nda

faaliyet gösteren ABD uydular› bulundu¤unu ö¤reniyorsunuz. Serginin giriflinde yer alan bu ifller, izleyicilerin sergiyi nas›l okumas›n› arzulad›¤›m›za ve sanat›n sorumlulu¤una dair bir metafor ifllevi görüyor. Bir di¤er isim 1960'lardan beri Taflkent’te kavramsal sanatla u¤raflan Vyacheslav Akhunov. Onun eserlerindeki Lenin tutkusu, bir insanla bir ideoloji aras›ndaki iliflkiye dair çok fley söylüyor. Vyacheslav'›n arflivini komünizmin hayaleti olarak tüm Bienal mekânlar›nda dolaflt›rd›k. Öne ç›kaca¤›n› düflündü¤ümüz ifllerden biri de Mor Çat›’yla çal›flan H›rvat sanatç› Sanja Ivekoviç’in. Sanja’n›n ifli, her y›l dünyan›n çeflitli feminist örgütleri taraf›ndan haz›rlanan ve fliddetten iflsizli¤e, kad›nlar›n hayat›ndaki sorunlar› kayda geçiren “gölge rapor” hakk›nda. Yüksel Arslan’›n “Kapital” illüstrasyonunu da çok önemli buluyoruz. Zeina Maasri’nin “Lübnan ‹çsavafl›’n›n Politik Posterleri”ni görmelisiniz. Zmijewski’nin “Demokrasiler”ini de kaç›rmay›n. ‹nsanlar›n kamusal alanda yapt›klar› gösterilerin siyasî ifllevini sorgulayan bir çal›flma. Çizdi¤iniz çerçeveye bak›ld›¤›nda, Türkiye’nin ve ‹stanbul’un sorunlar›ndan uzak durma e¤ilimi sezinleniyor. Bu konuda kendi aram›zda da epey kafa patlatt›k. Türkiye’ye dair konularla ilgili s›n›rlar›m›z›n fark›ndayd›k. Bu yüzden, elden geldi¤ince patronluk taslamaktan uzak durmaya çal›flt›k. Yine de, seçti¤imiz sanatç›lar siyasî meselelerle ilgili çal›fl›yorlar. Nihayetinde, bizim yapt›¤›m›z ifl bu, sanatç› seçmek. ‹ki senedir buraya gelip gidiyoruz. ‹nsanlarla uzun uzun konufluyoruz, bol bol okuyoruz, ancak Türkiye’nin siyasî durumuna dair bir sergi yapmak için yeterli bilgiye sahip oldu¤umuzu düflünmüyoruz. Bizim yapmaya çal›flt›¤›m›z, daha çok, buradaki siyasî tabloyla H›rvatistan ya da Ortado¤u’da olup bitenler aras›ndaki benzerlikleri bulmaya çal›flmakt›. Birçok aç›dan bir kent mekân› olarak ‹stanbul’a odaklanmad›k, çünkü kültür turistlerine yeni bir ‹stanbul ambalaj› sunmak istemedik. Ayr›ca, ‹stanbul’la ilgili gerçekten sak›n›lmas› zor olan metafor tuzaklar›na düflmekten çekindik. Amac›m›z, baflka herhangi bir yerde de karfl›l›k bulacak bir sergi yapmakt›. Öte yandan, bu sergiyle bu co¤rafyan›n kültür sahnesine de bir müdahalede bulunmak istiyorduk. ‹flte belki de tam burada Koç ve Brecht'in bir arada bulunmas› oyuna dahil oluyor, Yüksel Arslan’la ‹nci Furni’nin yan yanal›¤› bir anlam ifade ediyor. Stratejilerimizden biri de, bu co¤rafyaya bakarak Yugoslavya hakk›nda bir fleyler ö¤renmeye çal›flmakt›. Baflka bir strateji de, Türkiye’nin güçlü bir öznesi oldu¤u bu co¤rafyan›n nas›l bir gelece¤e gebe oldu¤unu sorgulamakt›. ‹ki y›ld›r Türkiye’ye gelip gidiyorsunuz. Sizi en çok ne flafl›rtt›? Sosyal kutuplaflma. Ve ekonomik uçurum. Hiçbir yerde bu kadar görkemli bir zenginli¤i ve bu kadar derin bir yoksullu¤u bir arada görmedik.

Söylefli: Yücel Göktürk - Ulus Atayurt - Erden Kosova

Sanatç›lar›n yüzde 70’ini bu co¤rafyalardan seçtik ve kimseyi de iflimize kar›flt›rmad›k. Birkaç nesli birbirine ba¤lad›¤›m›z elefltirel düflünce gelene¤ine dayal› bir sergi yapt›k. fiaflaal› ifllerin resmigeçidini and›ran s›radan bir bienal yerine, farkl› co¤rafyalarda, farkl› kuflaklar›n farkl› koflullar alt›nda gerçeklefltirdi¤i ve asl›nda birbirine ba¤l› olan birçok giriflimi bir araya getiren bir sergi oluflturduk. Düflüncelerimizden ödün vermedik. Bu da geceleri rahat uyumam›z› sa¤l›yor. Tüm bienaller için geçerli olan sponsorluk sorununu bir yana b›rak›p normalde bienallerin nas›l bir görüntü verdi¤ine bakarsak, bu bienalin farkl› oldu¤unu kavrayabiliriz. Bu bienal, içerdi¤i farkl› kuflaklar ve co¤rafyalar aç›s›ndan sanat sahnesine de bir müdahale. Tart›fl›lmas› gereken birçok katman, ne yaz›k ki durmadan sorulan “Koç sorusu” yüzünden gündeme gelmiyor. Mesele de o zaten: Koç’un ad› bienalin önüne geçiyor. ‹KSV’nin bas›n duyurusunun ilk cümlesi flu: “Koç Holding sponsorlu¤unda gerçeklefltirilen 11. ‹stanbul Bienal’i...” Serginin aç›l›fl›n›n 12 Eylül’e denk gelmesi de cabas›. Bienalin ana sponsoru Koç, 12 Eylül darbesini alenen desteklemiflti. Üstelik, 12 Eylül hâlâ sürüyor, bu ülke 12 Eylül anayasas›yla yönetiliyor. Dolay›s›yla, söz konusu holding herhangi bir büyük flirket de¤il, güncelli¤ini koruyan bir askerî darbenin destekçisi. Daha önce bahsetti¤imiz ikileme geri dönüyoruz. Hay›r diyebilirdik ya da suya sabuna dokunmayan bir içerik haz›rlayabilirdik. Biraz da içeri¤i konuflal›m. Niye Brecht? Davet ald›¤›m›zda deminden beri konufltu¤umuz çeliflkilerin tümünün de¤ilse de, bir k›sm›n›n fark›ndayd›k. Tarihin flu an›nda sormak istedi¤imiz sorunun ne oldu¤unu düflünmeye koyulduk. Bunun için de dile getirmek istedi¤imiz içerikle ilgili bir bafllang›ç noktas›n›n ne olabilece¤i üzerine kafa yormaya bafllad›k. Tasarlad›¤›m›z içerik, sanatla özgürlükçü siyasî pratikler aras›ndaki iliflkiydi. Özellikle de sanat›n sorumlulu¤u ve açabilece¤i kap›lard›. Brecht ve düflüncesinin sol içindeki kanonik konumunun bu tart›flmay› harekete geçirmek için yerinde bir bafllang›ç oldu¤unu fark ettik. Pozisyonumuzun rengini belli edecek s›k› bir tetik görevi görmesi ve mesaj›m›za arac›l›k etmesi için Brecht’i seçtik. Ancak onun ne konumunu, ne de yöntemini yeniden üretmeye yeltendik. Amac›m›z, ona duyulan ikonik sayg›y› bugünlere tafl›mak da de¤ildi. Sordu¤u sorular ve önerdi¤i bak›fl aç›lar›n›n güncelle iliflkisine bakmak istedik. 1928’de yay›nlanan “Üç Kuruflluk Opera”daki “‹nsan Neyle Yaflar?” flark›s›n›n sözlerinde karar k›ld›¤›m›zda, o dönemin ekonomik ve siyasî kriziyle flu anki durum aras›nda güçlü bir benzerlik oldu¤unu tespit ettik. Aradaki paralellik, insanlara neyi kurcalad›¤›m›za dair güçlü karineler veriyordu. Brecht bafll› bafl›na bir atölyedir, üretimindeki kolektif unsur da bizim için çok önemliydi. Ayr›ca, bafl›na buyruklu¤u

7


JOOST LAGENDIJK’LA “YÜZDE YÜZ DUMANSIZ HAVA SAHASI” ÜZER‹NE

Böyle saçmal›k olmaz “Yüzde yüz dumans›z hava sahas›” ad›ndaki zulme karfl› birkaç c›l›z itiraz d›fl›nda necip Türk bas›n›ndan t›k yok. Ama eli bayrakl› yasakç›lar zebil. Bunlar›n en önde gideni de Radikal. Üstelik, söz konusu gazetenin genel yay›n yönetmeni, “4x4’üm var, gurur duyuyorum” diye yazm›fl bir zat. Ayn› gazetenin 16 Temmuz 2009 tarihli çevre ekinin sponsorunun Eurogold oldu¤unu da hat›rlayal›m. Atmosfere zehirli gaz salmaktan gocunmayanlar›n “yüzde yüz dumans›z hava sahas›” amigolu¤u yapmalar› ikiyüzlülük de¤il de ne? Bu soruyu eski Yeflil milletvekili, Avrupa Parlamentosu eski efl baflkan› Joost Lagendijk’e sorduk. Ona sorduk, zira Türkiye’ye yerleflen ve Radikal’de yazmaya bafllayan Lagendijk, ikinci yaz›s›nda sigara yasa¤›n› konu ald› ve uygulaman›n kiflisel hak ve özgürlüklere ayk›r› oldu¤unu vurgulad›. Bu arada, Lagendijk sigara içmedi¤i gibi, sigara duman›ndan ziyadesiyle rahats›z olan bir insan. fiimdi akl›selimin sesine kulak verelim. Neden sigara yasa¤›n› konu eden bir yaz› yazma ihtiyac› duydunuz? Joost Lagendijk: Buraya geldi¤im zaman Türkiye’deki yasa yeni yürürlü¤e girmiflti. Benzer bir süreç Hollanda’da da yaflan›yordu ve hâlâ devam ediyor. Bu yüzden geliflmeleri takip ettim, bir de¤erlendirme ve mukayese yapmak istedim. Hollanda’daki tart›flma hangi yönde ve ne kadar zamand›r sürüyor? ‹nsanlar sigara yasa¤› olmas›ndan genelde memnun. Ama devam eden tart›flma, “bu yasa¤›n s›n›rlar› ne olmal› ve nereye kadar gitmeli” yönünde. Çünkü çok say›da insan bunun kiflisel haklara ve özgürce seçim yap›lmas›na karfl› bir taciz oldu¤unu düflünüyor. Sorun daha çok küçük mekânlarla ilgili. Bu insanlar ifllerini kaybetme tehlikesiyle karfl› karfl›ya. Bir y›ld›r devam eden bu tart›flmalar›n sonunda, özellikle küçük mekân sahipleri, kendilerinin ve müflterilerinin sigara içmeyi sevdikleri ve bunu özgür iradele-

riyle tercih ettikleri gibi argümanlarla dava açt›lar, birkaç davada mahkeme kahve sahiplerinin lehine karar verdi. fiimdi Sa¤l›k Bakanl›¤›’n›n karar› bekleniyor; mahkemenin verdi¤i karar› de¤ifltirip küçük kahvelerde de yasaklanmas›na m› karar verecek, yoksa sigara içmek isteyenler sigara içilebilen mekânlara gidebilecekler mi, henüz belli de¤il.

Küçük mekân ve kahvelerde, e¤er sahibi ve müflterileri sigara içmeyi tercih ediyorsa, böyle mekânlar›n olmas›na izin verilmeli. Dolay›s›yla, her yerde yasaklamak yerine, seçenek yaratmal› ve rahatlama sa¤lanmal›. Türkiye’deki uygulaman›n çok sert oldu¤unu yazd›n›z. Nas›l bir fark gözlemlediniz? Türkiye’deki yasan›n gerekçesini tam olarak bilmiyorum, ama Hollanda’da restoran, kahve ve barlarda çal›flan insanlar› korumak üzere ç›kar›ld› – “onlar bu mekânlarda çal›flmak zorundalar ve

Joost Lagendijk

8

sigara içseler de, içmeseler de orada olmak zorundalar, seçme haklar› yok” düflüncesiyle. Almanya’da da ayn› flekilde uygulan›yor. Ama orada bu konuya bakan yarg›çlar durumlar› teker teker de¤erlendirerek karar verme esnekli¤ini gösterdiler. Yasay› okuyor, getirilen argümanlara bak›yor ve “evet, sen hakl›s›n” diyebiliyorlar. Türkiye’de yasan›n uygulanmas›yla ilgili flüphem, bu esnekli¤in gösterilemeyece¤i, “yasa budur, bunu uygulamak zorundas›n” diye bir inatç›l›k, kat›l›k gösterilece¤i yönünde. Abart›l› buldu¤um ikinci fley de, her yeri aç›k olmas›na ra¤men sadece üstü kapal› diye sigara içilmesine izin verilmemesi. Böyle bir saçmal›k olmaz. Hollanda’da uygulama çok daha esnek. Önemli olan, dört duvar aras›nda içilmemesi. Türkiye’de yasak zihniyetinin abart›l› olaca¤›n› düflünüyorum. Bizde bu yasan›n ç›kar›lma amac›, sigara içmeyen, ama içilebilen yerlere giden insanlar› korumakt› a¤›rl›kl› olarak. Bunun için al›nabilecek baflka önlemler olamaz m›? ‹çenlerle içmeyenleri ay›rma veya iyi havaland›rma sistemi koyma zorunlulu¤u gibi mesela. Benim sigara yasa¤›yla ilgili bir sorunum yok, “pasif içicilik” kavram›na inan›yorum. Ama bununla ilgili bir düzenleme yap›lmas› gerekiyor. Küçük mekân ve kahvelerde, e¤er sahibi ve müflterileri sigara içmeyi tercih ediyorsa, böyle mekânlarda içilmesine izin verilmeli. Hatta belli gece kulüpleri olmal› ve insanlar orada sigara içildi¤ini bilerek gitmeli. Orada çal›flan insanlar da ona göre karar vermeli, burada çal›flmak istiyor muyum, istemiyor muyum diye; kabul etmiyorsa çal›flmas›n. Dolay›s›yla, her yerde yasaklamak yerine, seçenek yaratmal› ve rahatlama sa¤lanmal›. Mesela Belçika’da e¤er mekân sadece restoran de¤ilse ve kazanc›n›n büyük bölümünü yiyecekten kazanm›yorsa, sahibi isterse izin verebiliyor. Ayr›ca, sigara içilebilen kahve ve barlar da var. Hollanda gibi marihuana ve benzeri pek çok uyuflturucu veya uyar›c›n›n serbest oldu¤u bir ülkede nas›l oluyor da sigara yasaklanabiliyor? Bu yasak coffee shop’larda nas›l uygulan›yor? ‹lk baflta marihuanan›n da yasaklanmas› istendi, ama olmad› tabii, herkese çok saçma geldi. Bu daha özel bir tercih çünkü, içmek istemeyen zaten coffee shop’a gitmez. fiimdi sadece sigara içilemiyor, marihuana sigaras›n›n içine tütün koymak da yasak. Pasif içicili¤e hangi gerekçeye dayanarak inan›yorsunuz? Müzisyen Joe Jackson, Express’te nakletti¤imiz yaz›s›nda, pasif içicili¤in yol açt›¤› tek bir ölüm vakas›n›n olmad›¤›n› ve akci¤er kanserinden ölen insanlar›n tümünün istatistiklerde sigara içicisi olarak kabul edildi¤ini ileri sürüyor. Joe Jackson’›n müzi¤ini çok severim. Sa¤lam bir anarflist duruflu var ve belli ki sigara içmeyi çok seviyor. Ama ben bunun bilimsel yan›n› sorgulam›yorum. Bana göre zararl›d›r ve içenin yan›nda duran da etkilenir. Ama tabii ki “akci¤er


Yüzde yüz dumans›z cinayet mahalli ‹nan›l›r gibi de¤il ama, afla¤›da anlat›lan olay gerçek bir cinayette, san›k anlat›mlar›ndan al›nm›fl olup sadece yer ve kifli isimleri de¤ifltirilmifltir. Bu olay› kaleme alan ise adlî t›p uzman› bir hekim. Buyrun buradan yak›n...

H

iç tan›mad›¤› bir erkekle evlendirildi¤inde henüz 15 yafl›ndayd› Hatice. K›sa süre sonra anne olmufltu, ama bu, kocas›ndan sürekli dayak yemesine engel olamam›flt›. ‹flte o günlerde chat yaparken tan›flt› Hilmi’yle. Hatice ‹zmir’de, Hilmi Mersin’de yafl›yordu. Bir yandan chat’leflip bir yandan telefonlafl›yorlard› s›k s›k. Sonra da Hilmi’nin ‹zmir’deki arkadafl› Ömer girdi hayat›na. Gizli gizli bulufluyorlar, bazen de kocas›n›n olmad›¤› zamanlarda evde birlikte oluyorlard›. Her iki afl›¤›na da sürekli olarak kocas›ndan gördü¤ü fliddetten yak›n›yordu Hatice. Sonunda hep birlikte kocas›n› ortadan kald›rmaya karar verdiler. ‹fl, ‹zmir’de yaflayan afl›¤a düflmüfltü. Önce bir flifle eter buldu Ömer, eczaneden de bir paket pamuk ald›. Bir akflam Hatice’lerin soka¤›na gidip beklemeye bafllad›. Hatice’nin kocas› her zaman oldu¤u

kanserinden ölen insanlar, sigara içtikleri için öldüler” diye bir iddia olamaz. Sigara içip 100 yafl›na kadar yaflayan insanlar da var, 25 yafl›nda sigara içmedi¤i halde kanser olup ölenler de. Ama sigara içmenin kansere yakalanma riskini art›rd›¤›n› düflünüyorum. O halde sigara paketlerinin üzerine “sigara içmek öldürür” de¤il, “öldürebilir” diye yazmak gerekmez mi? Kesinlikle evet. Sigaraya fliddetle karfl› olup “içme, içirtme” diye ça¤r›lar yapan, ama bir yandan da “4x4 jipim var ve bununla gurur duyuyorum” diyebilenler de var. Yefliller Partisi eski milletvekili olarak otomobilsever sigara aleyhtarlar› hakk›nda ne düflünüyorsunuz? Çevreye bu kadar karbonmonoksit salarak sigaraya karfl› olmak bence ikiyüz-

gibi salondaki televizyonun karfl›s›nda uyuyakald›. Hatice kap›y› aç›p içeri ald› Ömer’i. Yandaki odaya geçip plan› bir kez daha gözden geçirdiler. Önce eterle bay›lt›p sonra bo¤acaklard› kocas›n›. Gene de tedbirli olmak gerekiyordu. Bakars›n, daha bay›ltamadan uyanabilirdi. Mutfaktaki bofl piknik tüpünü de yanlar›na ald›lar. Nitekim öyle oldu. Eterin kokusunu al›r almaz kendine gelip kalkmaya çal›flt› kocas›. Piknik tüpüyle defalarca kafas›na vurdular. Sonra da emin olmak için çamafl›r ipiyle bo¤dular. Planlar› ifllemiflti, ama flimdi de salonda ortadan kald›r›lmas› gereken bir ceset vard›. Bu haliyle evden ç›karmalar› imkâns›zd›. En iyisi parçalay›p çöpe atmakt›. Ne var ki, iflledi¤i cinayetten zaten fazlas›yla korkmufltu Ömer. Cesedi parçalamaya cesaret edemedi. “Hiç telafllanma” dedi Hatice, “sen görevini yapt›n, flimdi s›ra Hilmi’de”. Hilmi’yi aray›p durumu anlatt›.

Ertesi gün ‹zmir’deydi Hilmi. Yan›na keskin bir kasap b›ça¤›, plastik eldivenler, büyük kal›n pofletler, deterjanlar gibi “ifl” için gerekli bütün malzemeleri al›p gitti cinayet mahalline. Önce bafl› gövdeden ay›rmak gerekiyordu. Hemen ifle giriflti. Ancak bekledi¤inden çok daha zordu ifl. B›çak ne kadar keskin olsa da, kan ter içinde kalm›flt›. Korkmufltu da üstelik. Bir sigara molas› vermek istedi. Eldivenlerini ç›kar›p yüzündeki terleri sildi. Sonra cebindeki paketten bir sigara ald›. Hatice de etraftaki kanlar› siliyordu bir yandan. Temizlik bezini banyoda y›kay›p tekrar salona döndü¤ünde Hilmi’nin elindeki sigarayla çakma¤› gördü. “Bir dakika, ne yap›yorsun?” diye ba¤›rd›. Hilmi yapt›¤› iflten çok yoruldu¤unu, sigara molas› verdi¤ini söyledi. “Katiyyen olmaz” dedi Hatice. “Bizim evde sigara içmek yasakt›r. Çok istiyorsan, ç›k›p balkonda içersin sigaran›.” Daha az önce bir adam›n kafas›n› elindeki b›çakla gövdesinden ay›rm›fl olan Hilmi uysalca bafl›n› e¤di, ç›k›p balkonda içti sigaras›n›. Sonra geri dönüp ifline devam etti. Hatice’lerin evine afl›klar›n girip ç›kmas›, evin adam›n› eterle bay›ltmak, kafas›na piknik tüpüyle vurup çamafl›r ipiyle bo¤mak, kafas›n› gövdesinden ay›rmak serbestti. Ama sigara içmek kesinlikle yasakt›. – Dr. Özkan Türker

lülüktür. Burada devletin yapmas› gereken, bu jipleri daha az çekici hale getirmek olmal›. Alkolle ilgili olarak, “e¤er seni alkollü bir flekilde direksiyonda yakalarsam ehliyetini al›r›m” da denmeli, jipler daha pahal› yap›larak cayd›r›c› hale getirilmeli. Bunlar›n hepsi dünyaya ve insan sa¤l›¤›na zararl› çünkü. Türkiye’de ç›kar›lan son yasalarla yat›r›m yapacak sanayicilerden Çevresel Etki De¤erlendirmesi (ÇED) Raporu istenmesi flart› bile kald›r›ld›. Ama benzer flekilde onlar›n da sigara yasa¤›na tam destek destek verdiklerini görüyoruz. Hangi yüzle bunu yapabiliyorlar sizce? Bu sadece Türkiye’ye özgü de¤il maalesef. Asl›nda bu konularda da sert yasalar ç›kar›lmal›, sanayicilerin yapt›klar› da cezaland›r›lmal›. Ama olmu-

yorsa, düzgün bir politikac›ysan›z bunu mecliste gündeme getirmeli, bir gazeteciyseniz bunlara karfl› ç›kan yaz›lar yazarak mücadele etmelisiniz. Çünkü onlar›n çevreye verdi¤i zarar sigaradan çok, çok daha fazla. AKP’li belediyelerin tesislerinde alkol sat›fl› kald›r›ld›. fiimdi pek çok insan, zamanla “alkol de zararl›d›r” diyerek onu da yasaklamaya kalkabileceklerini düflünüyor. Buna ne dersiniz? Benim için evet, sigara zararl›d›r, ama alkol fazla içildi¤inde zararl›d›r. Bir bardak bira kimseye zarar vermez. Hollanda’da da fazla içmeyi daha az cazip hale getiren bir uygulama beni rahats›z etmez. Ama öyle bir yasak getirilemez, kiflisel tercihlere bu kadar müdahale edilemez.

Söylefli: Seda Zobaro¤lu

BUYRUN BURADAN YAKIN


B‹YOGÜVENL‹K YASASININ EL‹ KULA⁄INDA

Dörtnala ölüm tarlalar›na K›sa ad› GDO, aç›l›m› “Geneti¤i Dönüfltürülmüfl Organizmalar”. GDO’lar› savunan flirketler ve hükümetler, onlara “Geneti¤i ‹yilefltirilmifl Organizmalar” demeye bile kalk›fl›yor. GDO’lar›n herhangi bir “iyili¤i” yok. Tam tersine, ölümcül kötülükleri var: Tar›m rekoltesini düflürüyor, çiftçileri fakirlefltiriyor, çeflitli hastal›klara davetiye ç›kar›yor, do¤al çevrenin gen yap›s›n› bozuyor, topra¤› h›zla verimsizlefltiriyor. GDO’dan kazançl› ç›kanlar ise bir avuç büyük flirket ve büyük toprak sahibi. May›s say›m›zda “Ölüm Tohumlar›” kitab›n›n yazar› F. William Engdahl’den GDO’lar›n stratejik bir ürün olarak önemini ve nüfus kontrolündeki rolünü dinlemifltik. O günlerde, AKP hükümeti befl senedir ç›kt› ç›kacak denen “Ulusal Biyogüvenlik Yasas›”n› herkesten s›r gibi saklayarak kaleme al›yordu. Cemil Çiçek haziran ay›nda baklay› a¤z›ndan ç›kard›: Biyogüvenlik yasas› GDO’lara kucak açacakt›. ‹flin iç yüzünü kavramak için, 45 sivil toplum örgütünün bir araya gelerek kurdu¤u, 2004’ten bu yana çetin bir mücadele veren GDO’ya Hay›r Platformu'ndan ziraat mühendisi Arca Atay’a kulak kesiliyoruz. 2004’ten beri tart›fl›lan biyogüvenlik yasa tasar›s› bugünlerde yine gündeme geldi. Bu yasan›n amac› ne? Arca Akay: Türkiye, Birleflmifl Milletler taraf›ndan imzaya aç›lan Cartegana Biyoçeflitlilik Protokolü'ne 2003’te onay verip ertesi y›l taraf oldu. O günden bu yana biyogüvenlik yasas›n›n ç›kar›lm›fl olmas› lâz›md›. Asl›nda biyogüvenlik yasas› çal›flmalar› 1998’de bafllad›. O dönemde Tar›m Bakanl›¤›, Birleflmifl Milletler’den bir fon ald›. Befl y›ld›zl› otellerde toplana toplana haz›rlad›lar ilk yasa tasar›s›n›. 2005’te “yasa haz›r” dendi, sivil toplum örgütleri ve akademisyenler de görüfllerini bildirdi. Bizim o zamanki yasa tasar›s›na da baz› itirazlar›m›z vard›. Zira GDO’lar›n ülkeye giriflinin kolaylaflmas›n› sa¤layabilecek detaylar mevcuttu. 2004’te domates balonu eylemlerini bafllatt›k. Bir ay boyunca 15 il dolafl›p 100 bin imza toplad›k ve Meclis’e götürdük. Ayn› y›l›n kas›m ay›nda zaman›n Tar›m Bakan› Sami Güçlü Meclis’in önüne gelerek kendilerinin de GDO’lu ürünlere flüpheyle yaklaflt›¤›n› ve bu konuda azami özen göstereceklerini söyledi. Güçlü, bir buçuk ay sonra görevden al›nd›. Akabinde, onca zaman u¤rafl›lan yasa tasar›s› da rafa kalkt›. Buna

en büyük tepkiyi ABD Tar›m Bakanl›¤› gösterdi. ABD Tar›m Bakanl›¤› D›fl Servisi periyodik olarak çeflitli ülkelerle ilgili raporlar yay›nlar. Aç›kças›, bu raporlar Türkiye’de ne olup bitti¤ini ö¤renmek için de önemli bir kaynakt›r. Bu¤day rekoltesi nedir, çeltik ne kadar vard›r, bizde aç›klanmadan en do¤ru flekilde orada yazar. ABD ihracat yapabilmek için GDO’lara bir an önce izin verilmesini is-

GDO’lu bitkiler 1996’da s›kl›kla kullan›lmaya baflland›¤›nda 1.5 milyon hektarda üretiliyordu. O zaman dünyada 750 milyon aç insan vard›. 2009’da 120 milyon hektarda GDO’lu ürün yetifltirilirken aç insan say›s› bir milyar› aflt›. tiyor. fiimdi söz konusu olan yasa tasar›s› da yine bakanl›k taraf›ndan haz›rlanarak bir köfleye kondu. Ancak bu sefer hiçbir sivil toplum örgütüne göstermediler. Baflbakan yard›mc›s› Cemil Çiçek, 1 Haziran’da yapt›¤› aç›klamada GDO’lu ürünlere kap› açacak yasan›n ç›kar›laca¤›n›, ama bu ürünlerin bebek mamalar›nda kullan›lmas›n›n, organik tar›m yap›lan arazilerin yak›n›na ekilmesinin engellenece¤ini söyledi. Amaç, hiç tart›fl›lmadan, bir ç›rp›da yasay› ç›karmakt›. Biz de meseleyi kamuoyuna açmak için ha-

rekete geçtik. Skytürk’teki bir programa ba¤lanan Tar›m Bakanl›¤› Müsteflar› Vedat Mirmahmuto¤lu, aç›kça “bakanl›k olarak bu yasaya karfl›y›z” dedi. Daha sonra Ziraat Mühendisleri Odas› Baflkan› Gökhan Günayd›n’la beraber ç›kt›¤› bir baflka programda “biyogüvenlik yasas› hiçbir flekilde GDO’lara izin vermek için ç›kar›lmayacakt›r” diye ekledi. Hatta “biz yasa de¤il, yönetmelik çal›flmas› yap›yoruz” dedi. Oysa kanun ç›kmadan yönetmelik ç›kmas› mümkün de¤ildir. Hatta müsteflar, Cemil Çiçek’in de yanl›fl bilgilendirilmifl olabilece¤ini söyledi. Bu manzara, Tar›m Bakanl›¤› ve hükümet aras›nda bir gerginlik oldu¤u izlenimini uyand›r›yor. Çünkü Tar›m Bakanl›¤›’nda GDO’lar›n tehlikelerinin bilincinde olan yetkililer var. Biz de biyogüvenlik yasas›n›n ç›kmas› gerekti¤ini düflünüyoruz. Çünkü bu sayede bu co¤rafyada sahip oldu¤umuz biyoçeflitlili¤i koruyaca¤›z. GDO illâ gelecekse, limanlardaki laboratuarlarda çok s›k› denetim yapacaks›n, koydu¤un kriterlere uymayanlar› sokmayacaks›n. Bütün bunlar için ciddi bir altyap›ya ve iyi e¤itimli personele sahip olman gerekiyor. Bunlar›n hiçbiri yokken, pat diye bir yasa ç›karamazs›n. Yasayla ilgili bas›nda ç›kanlar, biyogüvenlikten ziyade, salt bir GDO yasas› izlenimi uyand›r›yor. Bir de biyogüvenlik kurulunun oluflturulmas›ndan bahsediliyor. Bu kurulun amac› nedir? Bakanl›k, bu kurulun kendi içinden kurulmas›n› istiyor. Tohum sanayicileri de kurula girmek istiyor. Akademisyenler de di¤er taraftan bast›r›yor. Ancak yasay› kimseye göstermiyorlar, o yüzden tam mahiyetini bilemiyoruz. GDO’lar›n ülkeye 1998’den beri girdi¤ini söylüyorsunuz. Ne amaçla getiriliyorlar, hangi alanlarda kullan›l›yorlar? Tohumluk ‹thalat Genelgesi’ne göre, GDO’lu tohumlar› ithal etmek, ekip dikmek yasak. Ancak üniversiteler ya da devletin tar›m kurulufllar› gerekli denetimler sonras›nda deneme amaçl› olarak kullanabilirler. Bu sadece bitki üretmek amac›yla getirilen tohumlar için geçerli. ABD ve Arjantin’den yem amaçl› getiri-

Desen: Turgut Yüksel

10


Arca Atay

Foto¤raf: fiahan Nuho¤lu

len soya ve m›s›r buna dahil de¤il. Bunlar›n hemen hepsi GDO’lu yemler. Zaten Arjantin’den geliyorsa baflka türlü olma flans› yok. Band›rma liman›ndan ald›rd›¤›m›z numuneleri analiz ettirince GDO’lu ç›kt›lar. Tam aç›klama yapaca¤›z, Toprak Mahsülleri Ofisi bunlar›n y›llardan beri ülkeye girdi¤ini, bu durumu engelleyecek mevzuat bulunmad›¤›n› aç›klad›. Buradaki iki derdimiz flu: Birincisi, yemlik olarak getirilen GDO’lu ürünler kanatl›lara, küçük ve büyükbafl hayvanlara yediriliyor. Onlar› da biz yiyoruz. ‹kincisi, bunlar›n, örne¤in m›s›r›n, sadece yem olarak kullan›ld›¤›n› kimse garanti edemez. Firma yemlik diye getirir, ama gider ondan un yapar, ekme¤e de, bisküviye de katar. Zira bu sirkülasyonu izleyen bir sistem yok. Ayr›ca yurtd›fl›ndan ifllenmifl g›da da ithal ediyoruz. ABD’den ithal edilen ürünlere, oran›n yasalar›na göre, GDO’lu ürün içerdi¤ine dair bir etiket koyma zorunlulu¤u yok. Dolay›s›yla, GDO’lu ürünler haz›r g›da olarak da ülkeye rahatl›kla girebilir. Dünyada üretilen soyan›n büyük k›sm› GDO’lu. Türkiye’de soya tüketimi h›zla art›yor ve büyük k›sm› ithal ediliyor. Ayr›ca glikoz ve fruktoz üretmek için de büyük miktarda m›s›r kullan›l›yor. Biliyorsunuz, fleker pancar›n›n kotalar› düflürüldü. Dünyan›n en pahal› fleker pancar› üreticisi oldu¤umuz do¤ru de¤ildi. Avrupa’da da benzer fiyatlara üretiliyor, ancak orada devletler üretimi sübvanse ediyor. Bizse pancar üreticilerini tasfiye ediyoruz, fleker fabrikalar›n› özellefltiriyoruz. Dolay›s›yla, Cargill’in m›s›rdan üretti¤i niflasta bazl› flekere mahkûm oluyoruz. Cargill, Çukurova’da, Karacaova’da ne tür m›s›r ürettiriyor, yetmeyince ne tür m›s›r ithal ediyor, hiç bilmiyoruz, bunu sorgulayan yok. Siz GDO’nun, denetimli olsa bile, kullan›lmamas› taraftar›s›n›z, de¤il mi? Kesinlikle. Denetlenerek getirilsin demeye dilim varmaz. Ancak çok çaresiz kal›rsak, en az›ndan etiketli ürünleri savunmak zorunda kalabiliriz. Böylece tüketici özgür iradesiyle al›p almamaya karar versin. Bu bile kötü bir aflama. GDO’lar bir yere girdi mi, kontrol etmek neredeyse imkâns›z. Etiket konursa, GDO’lu ürünler daha ucuz olsa bile insanlar almaz diye düflünüyorum. Avrupa’da etiket konuyor. Bir de orada GDO üretimi çok k›s›tl›, de¤il mi? Avrupa'da ciddi miktarda üretim bir tek ‹spanya’da var. Almanya, Fransa ve Romanya’da çok cüzi miktarlarda, s›k› kontrol alt›nda üretiliyor. Bu ülkelerde toplumsal muhalefet hükümetlere geri ad›m att›r›yor. Avusturya, Danimarka, Macaristan, Yunanistan gibi ülkelerse, Avrupa Komisyonu tavsiye kararlar›na ra¤men bu tür tohumlara yasak getirdi. Öte yandan, GDO üretiminin yüzde 59’unu elinde bulunduran ABD, Dünya Ticaret Örgütü’nde Avrupa’n›n ithalat› serbest b›rakmas› için bask› yap›yor. GDO’lu ürünleri en çok kullanan ülkeler aras›nda ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin bafl› çekiyor.

Kamuoyundan saklanan Biyogüvenlik yasas›yla ilgili tart›flmalar, Tar›m Bakanl›¤› ve hükümet aras›nda gerginlik oldu¤u izlenimi uyand›r›yor. Çünkü Tar›m Bakanl›¤›’nda GDO’lar›n tehlikelerinin bilincinde olan yetkililer var. GDO’lu ürünlerin k›tl›¤a çare olaca¤›na, daha kolay yetifltiklerine dair iddialara ne diyorsunuz? Kolay yetifliyor ne demek? Normal bu¤day nas›l yetiflirse, GDO’lusu da öyle yetifliyor. Üretimle ilgili iki iddia var: Birincisi, “rekoltesi yüksek, dünyadaki açl›kla bafl etmek için bundan baflka çaremiz yok”. ‹kincisi, “daha az tar›m ilac› kullan›l›yor, dolay›s›yla da ekolojiye daha az maliyeti var”. ABD Tar›m Bakanl›¤› verilerine göre, dünyada en yayg›n üretilen GDO’lu ürünlerden m›s›r, soya ve pamu¤un rekolteleri do¤al versiyonlar›ndan daha yüksek de¤il. GDO flirketleri, mesela “ben özellikle Asya'da gözüken A vitamini eksikli¤inden kaynaklanan ‘gece körlü¤ü’ hastal›¤›na karfl› daha fazla A vitamini içeren alt›n pirinç yapt›m” diyor. Oradaki pirinçte bir problem yok ki, sorun A vitamini eksikli¤i. fiirketler “en çok yenen fley pirinç, dolay›s›yla biz buna A vitamini eklersek hastal›¤› engelleyebiliriz” diye bir söylem tutturmufllar. Fakat bilimsel araflt›rmalar, 100 gram GDO’lu pirinçteki A vitamini miktar›n›n 33.3 miligram oldu¤unu ispatl›yor. ‹nsana günde 270-280 miligram A vitamini lâz›m. Yani günlük A vitamini ihtiyac›n› pirinçten karfl›lamak istersen, iki buçuk kilo pilav yemen lâz›m. Dört kiflilik bir ailenin günde 10 kilo pilav yedi¤ini düflünebiliyor musunuz? ‹ki biber, iki havuçla günlük A vi-

tamini ihtiyac›n›n tamam›n› karfl›layabilirsin. Bu nas›l açl›¤› gidermek? GDO’lu bitkiler 1996’da s›kl›kla kullan›lmaya baflland›¤›nda, 1.5 milyon hektarda üretiliyordu. O zaman dünyada 750 milyon aç insan vard›. 2009’da 120 milyon hektarda GDO’lu ürün yetifltirilirken aç insan say›s› bir milyar› aflt›. Ortada k›tl›ktan ziyade g›dan›n da¤›t›m›yla ilgili bir adaletsizlik var. BM G›da ve Tar›m Örgütü FAO düzenli olarak pirinç, bu¤day, soya ve m›s›r gibi ürünlerin dünya rekoltesini yay›nlar. Kaba hesapla yedi milyar insana günde kifli bafl› bir kilo tah›l düflüyor, ki bu sadece bu dört tah›l için geçerli. Bunun sebzesi var, eti var, sütü var. Ancak Afrika, kendini besleyece¤ine, ihraç amaçl› tüketim maddeleri yetifltirmeye zorlan›yor. Yerel besin ihtiyaçlar› öncelik olmaktan ç›kar›l›yor. GDO kesinlikle bir çözüm de¤il. Küresel iklim de¤iflikli¤ini art›k ultra liberal hükümetler bile kabul ediyor. Buna benzer bir itiraf GDO’lu ürünlerin sa¤l›k ve besin zinciri üzerindeki etkileri konusunda niye yok? Bir fleylerin idrak edilebilmesi için bazen insanlar›n birebir zarar görmesi gerekiyor. Küresel ›s›nmadan kaynaklanan büyük felaketler, tsunamiler buna neden oldu. Oysa GDO’lu bir ürünü yedikten üç gün sonra ölmüyorsunuz. Ancak GDO çal›flmalar› fareler üzerinde denendi¤inde, ölü do¤umlar, normalden daha zay›f yavrular, daha k›sa ömür, üreme yetisinin kayb› tespit edildi. ABD’de bu tür araflt›rmalar›n yay›nlanmas›, dünyan›n en büyük tohum flirketlerinden Monsanto’nun lobi çal›flmalar›yla yasakland›. Bu tür araflt›rmalar›n ço¤u, Avrupal› ba¤›ms›z bilim adamlar› taraf›ndan yap›l›yor. ‹nsanda iki kromozomun yer de¤ifltirmesinden kaynaklanan iki kanser türü ç›kt›. Öte yandan, tutuyorsun, bir bakteri türünün genini m›s›r›n genine ekliyorsun. Koçan kurdu da o m›s›r› yedi¤inde ölüyor. Çünkü ekledikleri bakteri geni bir tür toksin üretiyor. Bizim bu toksinleri yememiz bir yana, GDO’lar›n faydal› böcekler, özellikle ar›lar, yani döllemenin aktörleri üzerine zararlar› tam olarak bilinmiyor. GDO’lar›n ziraî ilaç kulan›m›n› azaltt›¤› iddas› do¤ru mu peki? Basillus Thuringiensis bakterisinin geninin aktar›lm›fl oldu¤u pamuk, m›s›r ve soyada pestisitlerin (yabanî organizmalar› öldürmek için kullan›lan tar›m ilaçlar›) kullan›m›nda azalma tespit edildi. Ancak bu genin eklendi¤i tohumlar, zararl› denilen hayvanlar kadar, faydal›lar›n› da öldürüyor. Bir de yabanî otlara karfl› kullan›lan herbisiti içeren organizmalar›n genlerinin eklendi¤i GDO tohumlar› var. Tohum flirketleri bu tohumlarla beraber özel ilaçlar sat›yor. Mesela Monsanto’nun “Roundup” ad›n› verdi¤i bir herbisit var. Tohumdan ç›kan tüm bitkiler –m›s›r hariç– bu ilaçla öldürülüyor. Dolay›s›yla, yabanî ot temizlemekten kurtuluyorsunuz. Ancak belli bir süre sonra yabanî otlar bu ilaca direnç göstermeye bafll›yor. O zaman kat be kat fazla ilaç kullanmak zorunda-

11


s›n›z. ‹flgücünden art›rd›¤›n paray› ilaca yat›r›yorsun ve topra¤› daha çok zehirliyorsun. GDO’lar›n orta vadedeki zararlar›n› anlatmak için çiftçi sendikalar›na ve ziraat odalar›na çok büyük ifl düflüyor. Ancak orada Adana Çiftçiler Birli¤i gibi çok köklü bir sivil toplum örgütünün yönetim kurulu üyesi Oana Çorat gibi büyük toprak sahipleri karfl›n›za ç›k›yor. Bu bayan, “niye ABD’deki çiftçiler gibi yüksek verimli GDO’lar kullanm›yoruz” diye soruyor. Sonra bak›yorsunuz, Monsanto’nun sponsorlu¤unda baz› milletvekilleriyle ABD’ye ziyarette bulunmufl. fiu an Türkiye’de 50-60 kadar tohum üreticisi firman›n dahil oldu¤u TÜRKTED derne¤inin üyeleri aras›nda Monsanto, Pioneer ve Cargill gibi ulusötesi flirketler de bulunuyor. Hatta Monsanto’dan bir yetkili yönetim kurulunda. Bu flirketlerin TAGEM’in (Tar›m Bakanl›¤› Tar›msal Araflt›rmalar Genel Müdürlü¤ü) toplant›lar›na do¤rudan kat›ld›klar›n› da biliyoruz. Bu büyük flirketlerin sicilleri de hiç temiz de¤il; burada faaliyet gösteren Cargill ve Monsanto baya¤› kötü bir flöhrete sahip mesela. Cargill, Orhangazi’deki fabrikas›n› açt›ktan sonra, ne tesadüftür ki, GDO alan›nda faaliyet gösteren DeKalb adl› firmas›n› Monsanto’ya aktararak biyoteknolojik tohum iflinden ç›kt›¤›n› söyledi. Oysa flirket ayn› yap› alt›nda, fakat Monsanto yönetiminde faaliyetine devam ediyor. Monsanto'nun yapt›klar›n› saymak için kitap yazmak lâz›m. Vietnam savafl›nda yüz binlerce kiflinin ölümüne neden olan “agent orange” kimyasal silah›ndan tutun, bugün Hindistan köylülerine yapt›klar›na kadar kapkara bir kitap ç›kar ortaya. Çiftçileri tehdit etmek ve mahkemeye vermek bafll›ca yöntemleri. Ancak Kanadal› kanola üreticisi Percy Schmeiser’e açt›klar› dava çok önemli. Schmeiser, ekmedi¤i halde ald›¤› hasatta Monsanto’nun üretti¤i kanolan›n geneti¤ine rastland›¤› için Monsanto taraf›ndan mahkemeye verildi. Asl›nda yak›ndaki bir Monsanto ala-

“Gönüllü T›rpanc›lar” hareketi, Fransa’da Sarkozy’nin GDO konusunda geri ad›m atmas›ndaki en önemli etmenlerden. Üye say›s› 10 bini afl›yor. Ço¤u zaman gaz bombalar›na maruz b›rak›larak GDO’lu tarlalar› istila eden T›rpanc›lar, gündüz olmazsa, küçük gruplar halinde gece bask›nlar› da düzenliyor. Sa¤ üstte, çiftçi, eylemci ve Via Campesina sözcüsü José Bové...

n›ndan bir kontaminasyon olmufl. Akabinde Schmeiser de “as›l siz benim ürünümü kirlettiniz” diye karfl› bir dava açt›. 2008’de mahkemenin Schmeiser’i hakl› bulaca¤› anlafl›ld›. Bunun üzerine Monsanto anlaflmak istedi. “Tamam” dediler, “davam›z› çekiyoruz, ancak bir flartla: Hiçbir yerde bu konuda konuflmayacaks›n›z. Çünkü tüm çiftçilere örnek teflkil edebilir bu durum.” Schmei-

Avrupa’da da devletler fleker pancar› üretimini sübvanse ediyor. Bizse pancar üreticilerini tasfiye ediyoruz, fleker fabrikalar›n› özellefltiriyoruz. Dolay›s›yla, Cargill’in m›s›rdan üretti¤i niflasta bazl› flekere mahkûm oluyoruz.

HANG‹ TOHUM BANKASI?

Kasalara kilitlenen miras bankalar›, GDO’larla birlikte ortaya ç›km›fl bir mefhum de¤il. Ford ve Rockefeller gibi devlerin desteT¤iyleohum kurulan, Türkiye’nin de 2005’ten beri bilefleni oldu¤u Uluslararas› Tar›m Araflt›rmalar› ‹çin Dan›flma Grubu (CGIAR), 1960’lardan itibaren dünyan›n çeflitli bölgelerinde 16 dev tohum bankas› infla etti. Örne¤in Filipinler’deki IRRI (Uluslararas› Pirinç Araflt›rmalar› Enstitüsü), elinde bulundurdu¤u yaklafl›k 110 bin çeflit pirinç tohumunun yüzde 89’unu köylülerden toplad›. Bu tohumlardan elde etti¤i yeni nesilleri ve hibrit tohumlar› patentleme ve özel flirketlerle paylaflma hakk›na da sahip. Yani köylünün tohumunu köylüye satmak yolunda h›zla ilerliyor. Tohum bankalar›yla ilgili en hararetli tart›flmalar, bu bankalar›n nereye kurulaca¤› ve köylülere aç›k olup olmayaca¤› konusunda yaflan›yor. Norveç’in arktik bölgesindeki Svalbard adas›nda, bir buz da¤›n›n içine gömülerek infla edilen “Küresel Tohum Kasas›”n›n içinde yaklafl›k 4.5

12

ser kabul etmedi. Ve dava sonucunda hem kontamine olmufl kanolas›n›n paras›n› ald›, hem de Monsanto flirketi araziyi temizlemeye mahkûm edildi. Hindistan’da Monsanto’ya ba¤l› bir tohum firmas› büyük bir reklam kampanyas› eflli¤inde verim ile kaliteyi art›rmak vaadiyle pamuk ektirdi. Çiftçiler ekimden üç ay sonra gözlerine inanam›yorlar, to-

milyon tohum muhafaza ediliyor. Kasan›n kurulufl amac›, küresel bir k›tl›k ya da nükleer savafl sonras› insanl›¤› yeniden aya¤a kald›racak besin zincirini korumak olarak lanse ediliyor. Do¤al bir dondurucu gibi çal›flan kasan›n sponsorlar› aras›nda CGIAR’›n yan›s›ra Monsanto, Dupont, Syngenta gibi tohum flirketlerinin, Bill Gates gibi milyarderlerin oldu¤u biliniyor. En büyü¤ü “Küresel Tohum Kasas›” olan bu tür komplekslere, tohumlar›n do¤al ortam›ndan uzakta kurulmufl olduklar› için “ex-situ” deniyor. Dünya üzerinde bulunan 1500 ex-situ tohum bankas›n›n ço¤u, ICRISAT (Yar› Kurak Tropik Bölgeler için Ekin Araflt›rmalar› Enstitüsü) ve CGIAR gibi örgütlerin yönlendirmesiyle ellerindeki tohumlardan yetifltirdikleri yeni tohumlar› flirketlerle paylafl›yor. Zaten patent ve tescil yasalar›yla elleri kollar› ba¤lanm›fl dünya köylülerinin ise bu “ticarette” pek bir söz hakk› bulunmuyor. Toplad›¤› tohumlar›n ço¤unu heba eden “ex-situ” bankalara alternatif olarak köylüler ve aktivistler “in-situ”, yani tohumlar›n do¤al ortam›nda, do¤al ›slah faaliyetini mümkün k›lan bir flora içinde bankalar kurarak tohumlar› kurtlara emanet etmeye direnç gösteriyor.

murcuklar normalden erken ve bol miktarda büyümeye bafll›yor. Ancak aradan üç ay daha geçtikten sonra tablo tamamen de¤ifliyor. Ürünün verimi normal tohumunkinden düflük kald›¤› gibi, lif boyu da k›sa oldu¤u için pazar pay› çok düflük. Köylüler de GDO’suz tohumdan ç›kard›klar› ürünle GDO’lu ürünü kar›flt›rarak satmaya çal›fl›yorlar. Andhra Pradesh eyaletinde bu pamuk türü yasakland›. Hintli köylüler fabrikay› yakmaya bile azmediyorlar. Zaten herbisit toleransl› GDO’lar uzun vaadede topraktaki bir sürü faydal› organizmay› da katletti¤i için tar›m› çok kötü etkiliyor. Dünyadaki do¤al tohum giderek azal›rken, uzun zamand›r çeflitli tohum bankalar› kuruluyor. Bunlar ne tür iflletmeler? Türkiye'deki durum nedir? Banka laf› kötü bir laf, ancak tohum bankac›l›¤›n›n olmas› gerekiyor. Türkiye’de, biri Ankara’da, di¤eri ‹zmir’deki Menemen Ziraî Araflt›rmalar Enstitüsü’nde bulunan ve ülkedeki tüm meyve, sebze ve tah›l çeflitlerinin tohumlar›n›n sakland›¤› iki gen bankas› mevcut. fiimdilerde, yeni kurulacak ve daha modern imkânlara sahip bir tohum bankas›ndan söz ediliyor. Bu, sivil toplum örgütlerinin, üniversitelerin ve bakanl›¤›n çabalar›yla hayata geçirilecekse, yerinde bir projedir. Zira kaybolmakta olan bir sürü tohumumuz var ve onlar› bankaya koyunca da ifl bitmiyor. ‹ki senede bir yetifltirip tekrar tohumluk almak gerekiyor. Buradaki çekincemiz, bu iflin bafl›ndaki sorumlular›n kim olaca¤› konusunda. Bakanl›k m› sorumlu bu bankan›n kurulmas›ndan, yoksa iflin içinde uluslararas› tohum tekelleri de var m›? Var gibi gözüküyor. Dolay›s›yla, yar›n öbür gün, bizden en halis domates, patl›can tohumlar›n› almak istediklerinde ne yapaca¤›z? Bir tek o bankada olan bir tohum geri gelecek mi? Hükümet ikili anlaflmalar yaparsa, bu tohumlar› vermek durumunda kalacak. Daha somut bir örnek vereyim. Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi, geçen sene internet sitesinden kaybolmakta olan yerel tohumlar›-


m›z› kazanmak için ö¤rencilere yönelik bir proje bafllatt›¤›n› aç›klad›. Ö¤renciler yerel ya da endemik bir tohumun geliflim sürecini izleyerek raporland›racakt›. En iyi raporu kaleme alan ö¤renciye ödül olarak ailesiyle birlikte Antalya’da befl y›ld›zl› bir otelde bir haftal›k tatil imkân› sa¤lanacakt›. Baflka hediyeler de vard›. Duyurunun alt›nda “bu proje Hazera ile beraber düzenlenmifltir” diye bir ibare yer al›yordu. Hazera, ‹branice “tohum” demek; ‹srail’in en önemli tohum firmalar›ndan biri. Ancak biyoteknolojik tohum yap›p yapmad›klar› internet sitelerinden anlafl›lm›yor. Verimli türler, hibrid çeflitler gibi terimler kullan›yorlar. Bu tuhaf sponsorluk iliflkisini anlatmak için “getir tohumu, götür bilgisayar›” diye bir yaz› yay›nlad›k. Gerekli yerlere gitmifl olacak ki, bir ay sonra Akdeniz Üniversitesi’nin web sayfas›nda projenin bafllamadan bitti¤i aç›kland›. Üniversitelerimiz böyle sponsorluklara bal›klama atl›yor. 2006’da bir tohum yasas› ç›kar›ld›. Çiftçi tohum tescili için büyük masraflar yapmadan kendi ürününden kendi tohumlu¤unu ay›ramayacak ve yetifltirip satamayacak. GDO’larla bu yasa aras›nda bir iliflki var m›? Evet, bu yasayla köylü ürünün fazlas›n› komflusuna bile satam›yor. Bu yasadan murad edilen, sadece tescilli tohumlar›n üretilmesi. ‹flin içinde bakanl›¤›n yürüttü¤ü ciddi çal›flmalar olsa, tohumlar›n tescillenmesi kötü bir fley de¤il diyebiliriz. Ancak söz konusu yasa 2011’de tam olarak uygulanmaya baflland›¤›nda ne olacak? Bu tohumlar› kim tescilleyecek? Bu amaçla kurulan kurullarda özel sektör temsilcileri yer alacak. Üretimden pazarlamaya, kontrol tamam›yla bu kurullara devredilecek. Bu yasaya ne kadar tepki versek de, Avrupa’dan büyük destek görsek de, hiçbir partiye durumun vahametini anlatamad›k. fiirketlerle iliflkisi olmayan ba¤›ms›z tohum bankalar› da var, de¤il mi? Küçük küçük, bir sürü tohum bankas› kuruluyor. Bunlar elbette ifle yarar, ancak benim bu konudaki elefltirim, bu ifllerin ortaklaflt›r›lmas› gereklili¤i. Sivil tohum birlikleri, kooperatifler ya da baflka yöntemlerle, Türkiye'deki Emanetçiler Derne¤i, ‹meceevi, Pembe Domates A¤› ve di¤er tekil sivil giriflimler bir araya gelip güçbirli¤i yapmal›lar. GDO karfl›t› hareket ne durumda? Hem burada, hem Avrupa’da epey güçlüyüz. Ancak Avrupa’da genifl malî imkânlara sahip Friends of the Earth gibi örgütler bu mücadeleyi birincil iflleri olarak görüyorlar. Konferanslarla, eylemlerle gündemi her an s›cak tutuyorlar. Hatta ciddi lobicilik faaliyetleri sayesinde AB parlamentosunda GDO karfl›t› vekillerce temsil ediliyorlar. Bizde de Tar›m Bakanl›¤› içinde bile kuvvetli bir muhalefet var. Ancak onlar memur olduklar› için seslerini ç›karam›yor. Akademisyenler aras›nda GDO’lar› koflulsuz destekleyenler var ne yaz›k ki. Tabii epey GDO karfl›t› akademisyen de mevcut. Bizde henüz Fransa’da José

MONSANTO’NUN KARA S‹C‹L‹

Dehflet yöntemleri argill, ADM, Bunge, Sygenta, KWS, Dupont, Monsan-

C to... Bu fiyakal› isimlere sahip ulusötesi flirketlerin amac›, dünya tah›l üretimini ele geçirerek, toprak sahiplerinden ald›klar› lisans ücretleriyle kolay para kazanmak. Bu büyük hedefe ulaflmak için de hiç adil olmayan yöntemler kullan›yorlar. Geneti¤iyle oynanm›fl tah›l pazar›nda bafl› çeken Monsanto’nun dehfletengiz pratikleri bu duruma en aç›k örne¤i teflkil ediyor. Vietnam savafl›nda kullan›lan “Agent Orange” gaz›n›n mucidi olan firma, bu gaz sayesinde gümrah Vietnam ormanlar›n› k›sa sürede çöle çevirerek ABD ordusuna yard›m elini uzatm›flt›. Savafl sonras›nda, gaz sebebiyle sakat do¤anlar›n say›s› 50 bini geçerken, gaza do¤rudan maruz kalan on binlerce insan çan çekiflerek öldü. Monsanto’nun en önemli kozlar›ndan biri, lobicilik faaliyetleri vas›tas›yla ülkelerin hukuk sistemlerine ifline yarayan patent ve tohum yasalar›n› ekletmekteki maharetinde yat›yor. Örne¤in, at koflturdu¤u ABD’de 1997’den beri açt›¤› 90 davada, tarlas›nda Monsanto tohumu ç›kan köylülerden 15 milyon dolar tazminat koparan flirket, istihdam etti¤i 75 kadar eksperle dünya sath›nda dava açacak köylü ar›yor. Yasalar›n koruyuculu¤undan mahrum kald›¤› ülkelerdeyse do¤al tohumlar› yok edecek GDO’lar› el alt›ndan ekmeye, ektirmeye bafllayarak biyolojik bir savafl sürdürüyor. fiirket sadece köylülerden hektar bafl›na 41 dolar lisans ücreti talep etti¤i Filipinler’de, oturdu¤u yerden y›lda 790 milyon dolar kazan›yor. Ayr›ca tohumlar› “terminatör” özelli¤i tafl›d›¤›ndan, yani GDO bitkileri tohumluk üretmedi¤i ve her sezon flirketten yeniden tohum almay› zorunlu k›ld›¤›ndan, durmadan fiyat art›rarak çiftçileri iflasa sürüklüyor. Buna en vahim örnek, flirketin Hindistan politikas›. Muazzam bir reklam kampanyas›yla, baflta pamuk olmak üzere 17 milyon hektar alanda GDO’lu ürünler yetifltirten Monsanto, köylüye Hindistan’›n kadim tohumlar›ndan yaklafl›k bin kat daha pahal›ya mâloluyor. Verim yar› yar›ya düfltü¤ü, üretim için gereken su iki kat artt›¤› ve Monsanto durmadan fiyat› art›rd›¤› için son 12 senede Hindistan’da 125 bin köylünün intihar etti¤i tahmin ediliyor. Daily Mail gazetesine göre, intiharlar giderek yay›l›rken, 2008 sonu itibar›yla, GDO’lar›n yo¤un ekildi¤i Maharashtra eyaletinde ayda yaklafl›k bin köylü intihar ediyordu. Son y›llarda h›zla örgütlenen köylüler ise “Monsanto’yu yakma” ayinleri düzenleyerek Monsanto’nun deneme arazilerine ani bask›nlar düzenliyor.

Bové’nin de aralar›nda bulundu¤u “T›rpanc›lar”a benzer bir sivil itaatsizlik eylemi yok. ‹ki ay evvel GDO karfl›t› haber haz›rlayan iki Frans›z gazeteci Bursa’ya geldi. Onlar› kurdu¤umuz Ekoev ve organik bahçeye götürdüm. Onlardan biri T›rpanc›lar hareketinin üyesiydi. Onlara

Avrupa’dan bak›nca arabanda GDO’lardan üretilen “do¤a dostu” bir yak›t kullanmak hofl gelebilir. Ancak sen insanlar› ve hayvanlar› beslemek için kulland›¤›n arazileri arabalar› beslemek için kullan›yorsan, ortada bir yanl›fl var demektir. g›ptayla bakt›¤›m›z› söyledim ve nas›l organize olduklar›n› sordum. Bir ekip, deneme alan› olmas› farketmez, GDO ekilmifl alanlar› tespit ediyor. Di¤erleri yöredeki tüm T›rpanc›lar› örgütlüyor. Ard›ndan bas›na haber veriliyor. Alana var›ld›¤›nda bas›ndan önce polis gelmiflse, grup oraya gitmekten vazgeçiyor. Ancak bas›n önce varm›flsa, t›rpan-

lama eylemine bafll›yorlar. Gazeteci arkadafl›m›z, e¤er önce bas›n gelmiflse “biz oraya biraz da dayak yemeye gidiyoruz” diye ekledi. Hareket büyüye büyüye, polisleri de korkutur hale gelmifl. Hareket meseleyi kamuoyuyla paylaflt›¤› için medya da ister istemez ilgi gösteriyor. Ço¤u kez de GDO’lu ürünleri t›rpanlamay› baflar›yorlar. Bir de silolar› basarak GDO’lu tohumlara do¤al tohum kar›flt›r›p ceza alan aktivistler var... O eylemin hangi GDO’lu tohuma karfl› yap›ld›¤› daha önemli. Zira herbisit toleransl› tohumluk GDO’lara do¤al tohum kar›flt›r›rsan, do¤al tohumdan ç›kan bitki yaflamaz, ot ilac› at›nca di¤er yabanî otlar gibi o da ölür. Ancak herbisit tolerans› olmayan bir GDO ise, o zaman firman›n ifli epey zor. Yani onca tohumun içinden do¤al olanlar› ay›klamak nas›l olur? Hiç de kötü bir eylem fikri de¤il.

13


14

bir tak›m avantajlar› oldu¤unu söylüyor. Bu, FAO’nun içinde ne gibi gruplar oldu¤una da iflaret ediyor. Cartegena Protokolü’nün amac›, dünya yerüstü biyoçeflitlili¤inin korunmas›n› sa¤lamak. Protokol, aç›kça GDO’lar›n biyoçeflitlili¤i azaltabilecek unsurlardan oldu¤unu söylüyor, ancak “ekilmesin” demiyor, sadece kontrollü üretilmesi, tafl›nmas› ve tüketilmesi gerekti¤ini vurguluyor. Peki bu kontrole topraklara s›n›rlama getirmek, belli bölgeleri koruma alt›na almak dahil mi? Hay›r, de¤il. Sadece gen kaç›fl› olmamas›na dikkat edilmesini sal›k veriyorlar. Yak›n zamana kadar GDO üreticileri yabanî türlere gen kaç›fl› olmad›¤›n› iddia ediyorlard›. Gen kaç›fl› ne demek? Mesela kanola bitkisi kolza adl› yabanî bir türün ›slah› yoluyla elde ediliyor. Bunlar›n en yabanî akrabas› da, yabanî hardal dedi¤imiz, ilkbaharda burada da

GDO taraftar› kurulufllar “gen mesafesi” diye bir terim kullanarak, do¤al bitkilere gen kaç›fl›n›n engellenebilece¤ini iddia ediyorlar. fiaka gibi mesafeler belirlenmifl. Oysa GDO’lu m›s›r polenleri rüzgârla 30 kilometre uza¤a yay›labiliyor. her taraf› saran bir bitki türü. ‹flte GDO’lardan bu yabanî hardala gen kaç›yor. Böylece GDO’lu yabanî hardal olufluyor. Bunun da do¤ada zincirleme sonuçlar› var. Mesela bu yabanî bitkiler de herbisit tolerans› gelifltiriyorlar. GDO’lu tohumlar tafl›n›rken etrafa dökülen birkaç tohum civardaki bitkilere gen kaç›rabiliyor. Organik ve konvansiyonel tar›m alanlar›na gen kaç›fl› oldu¤u zaten çoktan ispat edildi. Cartegena ve GDO taraftar› kurulufllar, “gen mesafesi” diye bir terim kullanarak gen kaç›fl›n›n engellenebilece¤ini iddia ediyorlar. fiaka gibi mesafeler belirlenmifl. Bir turp çeflidi mesela, do¤al tar›m alan›ndan iki metre uzakta olacak. En uzak mesafe 50100 metreyi geçmiyor. Oysa, örne¤in m›s›r polenlerinin rüzgârla 30 kilometre uza¤a yay›labildi¤ini biliyoruz. Cartegena Protokolü hiç yoktan iyi diyoruz, böylece en az›ndan biyogüvenlik yasa tasar›s› haz›rlamak zorunda kal›yoruz, ama yine de dingonun ah›r› de¤il de,

ringonun ah›r› oluyoruz. GDO’ya muhalefet edenler dinle ilgili argümanlar da kullan›yor mu? Tabii. Yahudilik, H›ristiyanl›k, Hinduizm ve ‹slâm, hepsi insanlara bir tür diyet öneriyor. Mesela hindular “et yemiyoruz” diyorlar. Oysa hayvanlardan bitkilere gen aktar›m› yap›l›yor. O zaman ortaya ç›kan GDO, hayvan m›d›r, bitki midir, tart›flmak gerekir. ‹çinde hayvan geni olan bitki mi diyece¤iz? Mesela domuz geni de GDO’lu ürünlerde s›kl›kla kullan›l›yor. Domuz genli domates haram m›, de¤il mi? ‹flin kötüsü, insan genini de bitkilerde kullanmaya bafllad›lar. Bunun için gözyafl›ndan faydalan›yorlar. Bu durumlar dinî kesimde de merak uyand›r›yor. “Helâl g›da” tart›flmalar›n›n bir parças› haline geliyor. Sadece burada da de¤il. Vatikan’da üst düzey bir piskopos geçen sene aç›kça GDO’lu g›dalar›n günah oldu¤unu söyledi, ancak daha sonra bir bask› söz konusu olmal› ki, aç›klama yumuflat›ld›, flüpheci bir konuma dönüldü. Yahudilik de kat› diyetlere sahip bir din. Et ve sebze bir araya gelmez mesela. Bu meseleyle ilgilenen bir ‹srail vatandafl› Yahudiye sordum. “Hayvan genli brokoliye dininiz ne der?” dedim. Tamamen yasak olmas› gerekir diye cevap verdi. Peki siz nas›l bir tohum dünyas› tahayyül ediyorsunuz? Türkiye’de Avrupa’n›n toplam›na yaklaflan bir bitki çeflitlili¤i var. Bunlar›n 3 bin kadar› Anadolu’ya özgü türler ve hepsi sadece g›dayla ilgili de de¤il. Çok say›da t›bbî ve aromatik bitki mevcut. Bunlar›n önce iyice tespit edilmesi ve sonra korunmas› için tedbir al›nmas› flart. Tohum ›slah edenlerin emeklerini gözard› etmeden, patent yasalar›ndan ve tohum patentlemekten kesinlikle sak›nmam›z gerekti¤ini söyleyebilirim. Zira patentlenmifl tohumlar› flirketler hemen ele geçiriyor. Do¤ru dürüst çal›flan bir Tar›m Bakanl›¤› ›slahç›lara malî kaynak sa¤lar, hatta ülkeye faydalar› oldu¤u için onlar›n isimlerini tohumlara verebilir. Tah›llarda daha az olmak üzere sebze tohumlar›n›, özellikle de k›fll›k sebze tohumlar›n› yurtd›fl›ndan ithal ediyoruz. Bu u¤urda tonla para harcanaca¤›na, çok daha ucuza yerel tohuma yönelebiliriz. Ayr›ca, sadece ticarî amaçla de¤il, köylerde aileler kendi ihtiyaçlar› için yüzlerce senedir tohumluk ay›r›yorlar. Bunlar›n korunmas› için bir mekanizma kurmal›y›z. fiu anda sekretaryas›n› Emanetçiler Derne¤i’nin yürüttü¤ü, bakanl›¤›n da destek verdi¤i, tohumlar›m›z› patentten kurtarmak için Türkiye Tohum A¤› diye bir proje sürüyor. Böyle bir birliktelik kurarsak baflarabiliriz. Ancak böyle projeler haz›rlarken özellikle finansman konusunda çok dikkatli olmak lâz›m. Çünkü ço¤u kez fon ald›¤›n›z kurulufla, A’dan Z’ye tüm tohum analizlerinizi vermek durumunda kalabiliyorsunuz. Bizim sadece GDO karfl›tl›¤›n› de¤il, tohumun yaflam›n ta kendisi oldu¤unu yaymaya çal›flmam›z lâz›m. Mesele asl›nda bu kadar da basit.

Söylefli: Ulus Atayurt

Asl›nda GDO derken, hep tah›llar ya da pamuk gibi al›flageldi¤imiz tar›m ürünlerinden bahsediyoruz. Ancak GDO firmalar› ikinci nesil tohumlarlarla beraber baflka endüstriler için, örne¤in biyo-yak›t amaçl› üretim yap›yor. Güney Afrika’da bu tür yay›lmac›, vahfli genetik okaliptüs ekiliyor. Genetik a¤açlar›n Türkiye’de de yetifltirilmesi söz konusu mu? Henüz faal bir durum yok. Ancak biz orman ürünleriyle ilgili haz›rlanan yasa tasar›s›na GDO’lu a¤açlara izin verebilecek bir çerçeve çizdi¤i için itiraz ettik ve dava sürecinin ilk aflamas›n› kazand›k. Ancak akabinde görevlendirilen bilirkifli GDO’ya taraf olunca, hâkim bizim dosyam›z› okumadan aleyhimize karar verdi. Daha çarp›c› bir örnek vereyim. GDO’ya Hay›r Platformu’nun Ankara’daki ilk toplant›lar›ndan birine tüm sivil toplum örgütlerini ça¤›rd›k. Hem tan›flal›m hem de isterlerse birleflelim diye. TEMA’dan da bir arkadafl gelmiflti. O arkadafl bu¤day, m›s›r, pamukla ilgili konuflulurken hiç sesini ç›karmad›. Mesele GDO’lu kavaklara geldi¤inde “sizin karfl›tl›¤›n›za karfl›y›m, GDO’lu kava¤›n ne zarar› var?” diye fikir beyan etti. Biz de basitçe “ne faydas› var?” diye sorduk. Öyle inanm›flças›na bir hikâye anlatt› ki, flafl›rd›k. GDO’lu kavaklar çok k›sa sürede kesilecek yafla gelirmifl, çaplar› çok güzelmifl, hatta kurakl›¤a da dayan›kl›ym›fl vs. Biz bunun üzerine TEMA’y› platforma almad›k. Eskiflehir TEMA temsilcili¤i üye olabiliyor mesela, ancak genel olarak TEMA Vakf›’n› alm›yoruz. Çünkü çok fazla ticaret ve ç›kar üzerinden düflünüyorlar. Mesela Ege’deki makilikleri kald›r›p a¤açland›rmak ad›na k›z›lçam ekilmesini savunuyorlar. Niye? Çünkü k›z›lçam yirmi sene sonra kesime gelecek, o arazi bofl duraca¤›na böyle de¤erlendirilirse flunca para kazan›l›rm›fl. Ege’nin fundal›klar›n›n, makiliklerinin çok karmafl›k, kendine has bir ekosistemi, bir floras› yok sanki. ‹lk söküm alanlar›n›n hemen ard›ndan domuzlar civardaki tarlalara sald›rmaya bafllad›. Hayvanlar›n oturmufl yaflam alanlar›n› bir anda talan edersen ne olacak ki? Asl›nda bu biyoyak›t temelli genetik a¤aç projeleri çok daha tehlikeli. Avrupa’dan bak›nca arabanda böyle “do¤a dostu” bir yak›t kullanmak hofl gelebilir. Ancak sen insanlar› ve hayvanlar› beslemek için kulland›¤›n tar›m arazilerini arabalar› beslemek için kullan›yorsan, ortada bir yanl›fl var demektir. Bioethanol için üretti¤in m›s›r›n dünya açl›¤›na neden olaca¤›n› biliyorsun. Bir de halk› kand›rmak için bir söylem tutturuyorlar. “Evet, sen GDO’lu ürünlerin g›dalara bulaflmas›na karfl›s›n, ama bak ben çevre dostu arabalarda kullan›yorum onlar›” diyebilecekler. Bu stratejiyi Türkiye’de de uygulamalar› muhtemel. BM’nin çeflitli kollar› GDO meselesine nas›l bak›yor? FAO’nun duruflu oldukça ilginç. Bir yandan organik tar›m› destekliyor, di¤er yandan GDO’lara ses ç›karm›yor,


DERYA GÜLTEK‹N-KARAKAfi’LA TÜRK‹YE F‹NANS KAP‹TAL‹N‹N DÖNÜfiÜMÜ ÜZER‹NE

Banka kurman›n yan›nda banka soymak ne ki? Her y›l oldu¤u gibi, bankalar y›l›n ilk yar›s›n›n sona ermesinin ard›ndan faaliyet raporlar›n› aç›klad›. Ortaya ç›kan rakamlar en kârl› sektörün bankac›l›k oldu¤unu gösteriyor. Devletin finans sektörünü kollamas›yla oluflan bu tablonun bedeli ise zora giren kamu ekonomisi ve eme¤iyle geçinen s›radan vatandafllar›n mütevaz› mevduatlar›n› kaybetmesi oldu. “Hem Has›m›z, Hem H›s›m›z –Türkiye Finans Kapitalinin Dönüflümü ve Banka Reformu” adl› kitab›nda söz konusu dönüflümü Marksist bir çerçevede analiz eden ‹TÜ ‹flletme Fakültesi ö¤retim üyesi Derya Gültekin-Karakafl’› dinliyoruz –“banka soymak, banka kurman›n yan›nda nedir ki?” diyen Brecht’in kula¤›n› ç›nlatarak. kalk›nma planlar› çerçevesinde ait olduklar› holdinglere ayr›cal›kl› krediler sa¤lad›. ‘80 sonras›nda, malî ve ticarî serbestleflme süreciyle kapitalizmin d›fla aç›lmas›n›n h›zland›¤› dönemde de, banka sahipli¤inin holdinglerin para sermaye kaynaklar›na eriflimindeki ifllevselli¤i giderek daha fazla sermaye grubu için geçerli olmak üzere devam etti. Bu sermaye gruplar›, ekonomide d›fla dönük yeniden yap›lanma döneminde finans sektöründeki varl›klar› sayesinde kendilerine bir korunak sa¤lad›lar. 1990’larda Türkiye gerçe¤inin önemli bir özelli¤i, kamu borçlanma politikas›n›n sermaye birikiminde oynad›¤› rolle ilgili; devlet bankalardan yüksek faizlerle borçlanarak önemli bir kaynak aktar›m› sa¤lad›.

Orta ve yüksek teknoloji kullan›m›na dayal› sektörlerdeki dönüflümü gerçeklefltirmek için seçilmifl sektörlere teflvikler veriliyor ve sermayenin kârl›l›¤›n› besleyecek flekilde emek haklar› t›rpanlan›yor. Bankalar belirli holdinglerin elinde oldu¤undan, sa¤lanan kaynaklar bu holdinglerin çeflitli sektörlerdeki birikimlerini geniflletmeleri ve h›zland›rmalar› için aktar›lm›fl oldu. Bu politika, kamu borçlar›n›n 1990’lar›n sonlar›nda eriflti¤i düzeyle sürdürülemeyecek bir noktaya geldi. Banka sahibi sermaye gruplar› ve di¤er büyük ölçekli üretken-ticarî sermayeler

Derya Gültekin Karakafl

Foto¤raf: fiahan Nuho¤lu

Finans kapitalin dönüflümünü incelerken Marksist analizin ay›rt edici katk›s› nedir? Derya Gültekin-Karakafl: Marksist teori finans kapitaldeki dönüflümü anlamam›z› kolaylaflt›racak birçok argüman sunuyor; bunlar›n en önde geleni, devlet ve sermayeyi ayr› alanlar olarak kavramsallaflt›ran genelgeçer okullar›n aksine, devleti sermaye birikim süreci karfl›s›nda ald›¤› nesnel pozisyonla de¤erlendirmesidir. Devlet kapitalist birikimin bir parças›d›r ve sermayenin küresel geniflleme yönündeki e¤iliminin gerçekleflmesine hizmet eder. Bu bak›fl, devlet politikalar›n›n s›n›fsal güç dengeleri üzerinden okunmas›na götürür. Türkiye’deki banka reformu analizinde, sermaye fraksiyonlar› aras›ndaki çeliflkiler üzerinden devlet politikalar›n›n anlamland›r›labilece¤ini göstermeye çal›flt›m. Marksist teori, sermayeler içinde bölünmeler olaca¤›n›, sermaye döngüsünün çat›flan ç›karlarla dolu bir süreç oldu¤unu söylüyor. Ancak sermayelerin nas›l kamplaflaca¤›, özgül durumlara ba¤l›. Türk bankac›l›¤›nda bu ayr›flma, küresel birikimle bütünleflme biçimleri aç›s›ndan ortaya ç›kacakt›r. Devletin IMF gözetimi alt›nda, finans kapitalin baz› kesimlerinin küresel entegrasyonlar›n› ilerletecek flekilde bankac›l›k reformunu yönetti¤i görülüyor. Bunu yapmak için de di¤er sermayelerin baflka birikim biçimlerinin önünü kesmek durumunda kald›¤› da ortada. Marksist teorinin sundu¤u bir önemli kavram da finans kapital olgusudur. Genel geçer analizlerde banka sektörü izole bir sektör olarak ele al›n›r. Oysa Türkiye’de banka ve sanayi sermayesi aras›nda bir bütünleflme söz konusu. Dolay›s›yla, banka reformunun analizinin sadece bankalar› de¤il, bir bütün olarak banka sahibi holdingleri kapsamas› gerekiyor. Baz› bankalar› sektörden elenmeye, baz›lar›n› ise yerlerini daha da sa¤lamlaflt›rmaya götüren nedenler, bu bankalar›n holdinglerinin genel flirket stratejileri içerisindeki yerlerine bak›larak anlafl›labilir. Türkiye’de kapitalizmin gelifliminde finans kapitalin nas›l bir yeri var? Geç kapitalistleflen bir ülke olarak Türkiye’de, banka ve sanayi sermayeleri aras›ndaki bütünleflmeye karfl›l›k gelen finans kapital oluflumu, sermaye birikiminin h›zland›r›lmas›nda önemli rol oynad›. 1930’larda devlet bankac›l›¤› döneminde bafllayan bu olgu, ‘60’larda, ‘70’lerde içe yönelik birikim rejimi döneminde de sürdü ve holding bankalar›

art›k devlet temelli finansal rantlar olmadan birikimlerini sürdürme gere¤iyle karfl› karfl›ya kald›. Bu da genel olarak sermaye birikim rejiminde ve özel olarak finans kapital içinde yeniden yap›lanmay› gerekli k›ld›. Sermaye birikimini üretkenlik art›fl›na dayal› bir kârl›l›k temelinde sürdürmek durumundayd›. Bu dönüflüme finans kapital içinde baz› sermaye gruplar›n›n ayak uydurabilmeleri, daha do¤rusu bu de¤iflimi yönlendirmeleri söz konusuydu. Finans kapital içindeki di¤er bir grup sermaye içinse bankac›l›ktan elenmeyi ve de¤iflen ölçeklerde di¤er sektörlerde de güç kayb›na u¤ramay› getiren bir süreç ifllemeye bafll›yordu. Bu dönüflümde Türk finans kapitalinin küresel sermayeyle bütünleflmesinin, Türk devletince bir birikim stratejisi olarak görüldü. Banka reformuyla finans kapital içindeki yerini sa¤lamlaflt›ran fraksiyonun küresel sermayenin parças› olma, küresel geniflleme yönündeki istek ve gereksinimlerine karfl›l›k verecek flekilde devlet politikalar›n›n flekillendi¤ini görüyoruz. Türkiye’de finans kapitalin önemli k›sm›n› elinde tutan burjuvazinin temel s›n›fsal karakteristiklerini nas›l tan›ml›yorsunuz? Ulusalc›/kalk›nmac› analizlerde, belli Türk sermayelerinin ulusal ç›karlar› önceleyen ve yurt içinde bütünleflik bir kalk›nma stratejisinin parças› olmak yerine, çokuluslu flirketlerin küresel a¤lar›n›n bir parças› olarak adeta tafleron konumunda bir sermaye fleklinde betimlendi¤i görülüyor. Banka reformu analizi, holdinglerin küresel finans piyasalar›nda güçlenmek için, bankac›l›k ayaklar›n› devlet deste¤iyle yeniden yap›land›r›p dünyan›n önde gelen bankalar›yla ortakl›k kurmaya yöneldi¤ini gösteriyor. Bu holdingler sadece üretim faaliyetinde de¤il, finans aya¤›nda da küresel sermayenin bir parças› olma aray›fl›nda. Yabanc› sermayelerle birçok sektörde kurduklar› ortakl›klar, dünya flirketi olma yönündeki aray›fllar›na hizmet ediyor. Dolay›s›yla, komprador, iflbirlikçi, tafleron burjuvazi gibi adland›rmalar›n yerinde olmad›¤› kan›s›nday›m. Özellikle banka reformu sürecinde mütevaz› mevduat sahibi emekçi kesimler ciddi s›k›nt›lar yaflad›; “‹marzadeler”in bafl›na gelenler hat›rlarda. Finans kapitalin dönüflümü emekçi s›n›flara nas›l yans›d›? Banka reformu s›ras›nda ve sonras›nda uygulanan politikalarla, sermayenin belirli fraksiyonlar›na bütçeden yap›lan fa-

15


iz ödemeleri sonunda biriken kamu borç stokunu azaltmak amac›yla faiz d›fl› fazla tercih edildi. Yani devlet di¤er harcama kalemlerini k›s›p elde etti¤i bütçe fazlas›n›, özellefltirmeden elde etti¤i gelirler ve vergi gelirleriyle birlikte borçlar›n› ödemeye hasretti. Söz konusu politikalar, daralt›lm›fl sosyal harcamalar ve emek aleyhine bir gelir politikas› anlam›na geliyordu. Ayr›ca, uluslararas› piyasada rekabet gücü kazanma çabas›yla uzayan çal›flma saatleri, iflten ç›karmalar ve reel ücret kay›plar›yla emek üretkenli¤inin art›r›ld›¤›, göreli ve mutlak art›-de¤er sa¤alt›m›n›n yo¤unlaflt›¤› görüldü. 2003’te ç›kar›lan yeni ‹fl Yasas› ve sosyal güvenlik reformunu da finans kapitalin dönüflümünün emekçi s›n›flara etkisi konusunda vurgulamak gerekiyor. Ayr›ca, bat›k bankalar›n zararlar› ve bankac›l›ktaki konsolidasyonun devlete getirdi¤i yüklerin malî politikalar arac›l›¤›yla genifl kesimlere aktar›ld›¤›n› da unutmamal›y›z. Baz› bankalar›n tasfiye edildi¤i bu süreçte ‹slâmî kat›l›m bankalar›n›n büyüdü¤ü görülüyor. Bu süreçte siyasî iktidar belirleyici oldu mu? Hangi bankalar›n tasfiye edilece¤ine karar vermek elbette kolay bir ifl de¤ildi. Seçim sürecinin siyasî boyutu kesinlikle söz konusuydu. Baz› zor kararlarda IMF’nin belirleyicili¤i de etkili oldu. Ancak temel olarak bankalar›n finansal göstergelerinden ziyade, bankalar›n parças› olduklar› holdinglerin birikim kal›plar› bu ayr›flmada belirleyici oldu diyebiliriz. Örne¤in, tasfiye edilen banka ve holdinglerine bakt›¤›m›zda, 1980 ve 1990’lar›n yükselen sermayelerine karfl›l›k gelen bir grup holdingin inflaat, medya, finans gibi marjinal, istikrars›z, daha çok hizmet sektörü faaliyetlerinde yer ald›klar›, bu sektörlerdeki genifllemelerinde devlet borçlanma politikas› arac›l›¤›yla sa¤lanan rantlara, art›-de¤erin yeniden da¤›t›m›na bel ba¤lad›klar› görülüyor. Yine bu grupta yer alan di¤er baz› holdinglerin ise, tekstil vb. alanlarda s›naî üretim temelleri olmakla birlikte, en fazla mutlak art›-de¤er sa¤altabildikleri, uzun vadede daralan ihracat potansiyeli ile düflük katma de¤erli ve art›k büyümeyen sanayilerde faaliyet gösterdikleri ve dolay›s›yla Türkiye’nin arzulad›¤› s›naî dönüflüme uygun düflmeyen sektörlerde yer ald›klar› görüldü. Bu ilkel birikimcilerin, uzun dönemde yaflayabilir, üretkenli¤e dayal› bir kârl›l›k temelinden yoksun birikim stratejileri izledikleri söylenebilir. Böyle bir holding stratejisini finanse eden bankalar›n›n da zay›f yap›lar›yla sektördeki f›rt›nay› atlatamad›klar› görüldü. Öte yandan, daha eski büyük holdinglere karfl›l›k gelen di¤er ilkel birikimciler ise sanayide büyüyüp kârl›, art›-de¤er üreten faaliyetler içinde yer almakla beraber, genifllemelerini büyük ölçüde kendi holding bankalar›n›n finansman›na dayand›rd›lar. Bu, a¤›r bir borç yükü getirdi ve 1990’lar›n sonlar›nda küresel durgunluk ve bunu iç piyasada izleyen kriz ekonomi ve bankac›l›¤› daraltt›¤›nda, h›zla, kâr etmeyen flirketlere dönüfltüler. Bu holdinglerden baz›lar›, küresel rekabete uyum sa¤lama kapasiteleri olmasa bile, uzun vadede yafla-

16

yabilir sermayelerdi. Fakat banka sermayesinin merkezîleflebilmesi için bu sermayelerin finans sektöründen ç›kar›lmas› gerekiyordu. Çal›flmam›n s›n›rlar›n› bir yerde çizmek gerekti¤inden, kat›l›m bankalar› araflt›rma kapsam›mda yer alamam›flt›. Dolay›s›yla, bu konuda net bir fley söyleyemeyece¤im. Ancak, reform sürecinde banka statüsüne kavuflan bu finans kurulufllar›n›n son y›llarda sergiledikleri h›zl› geliflim dikkate flayan. Özellikle Arap kökenli fonlarla beslenmeleri, bu bankalardaki bir k›s›m mevduat›n sigorta kapsam›na al›nmas›, kimi kamu kurulufllar›n›n mevduatlar›n› eskiden oldu¤u gibi kamu bankalar›na yat›rmak yerine bu kurulufllarda tutmalar› –TOK‹ hakk›nda bas›na yans›yan bu yönde haberler vard›– gibi durumlar bu h›zl› geliflimi beslemifl olabilir. TÜS‹AD ve MÜS‹AD’›n temsil etti¤i sermaye fraksiyonlar› aras›ndaki rekabet bu süreci nas›l etkiledi? Söz konusu sermaye örgütlerinin ikisi de banka sektörünün yeniden yap›land›r›lmas› konusunda hemfikirdi. Ancak, nas›l yap›laca¤› konusunda görüfl ayr›l›klar› vard›. TÜS‹AD, büyük sermayenin temsilcisi olarak, 1990’larda devletin finans korumac›l›¤›ndan yararlanmakla beraber, art›k bu politikan›n sermaye birikiminin süreklili¤ini zorlaflt›rd›¤› yö-

Halk›n kredi kart› kullan›m›n› geniflletmeye teflvik edilmesi, sonra da dünyada en yüksek faiz oranlar›yla borçlar›n fliflirilmesi, bankalara kaynak transferi sa¤lama amac›na hizmet etti. nünde bir kavray›fla sahipti. TÜS‹AD üyeleri genellikle büyük kapitalistler oldu¤u için, bankalara yap›lan ve uzun vadeli yat›r›mlar› k›s›tlayan sektörel sübvansiyonlar›n kendi uzun vadeli ç›karlar›na ters düfltü¤ünü görmeye bafllad›lar. Türkiye’nin bu köklü, büyük sermayeleri küresel sermayeyle bütünleflme, küresel birer oyuncu olma özlemleri do¤rultusunda, istikrarl› ve öngörülebilir bir makro-ekonomik ortam›n, finans korumac›l›¤a bel ba¤lamaktan çok daha önemli oldu¤unu biliyorlard›, zira sermaye birikimlerini küresel rekabet gücüne dayanarak art›rmaya gereksinim duyuyorlard›. TÜS‹AD finans korumac›l›¤›n›n k›sa vadeli getirilerinden vazgeçmeye haz›rd›. MÜS‹AD ise temelde holding bankac›l›¤›ndan d›fllanarak, devlet teflviklerine ulaflmada büyük holdingler karfl›s›nda dezavantajl› bir konumda bulunan küçük ve orta ölçekli flirketlerin temsilcisiydi. Köklü holdinglerin millî burjuvazi yaratma ad›na, devlet taraf›ndan tarih boyunca desteklendi¤ini ve bu politikan›n “güçlü elitlerin oluflumuna” yol açt›¤›n› belirterek, finansal kaynaklar›n daha büyük bir pay›n›n KOB‹’lere tahsis edilmesini talep ediyordu. Bunun için MÜS‹AD devletin yüksek faizlerle bankalardan borçlanmas› politikas›n›n sonland›r›lmas›n› ve iç borç batakl›¤›n› kurutmak için de devlet borçlar›n›n para bas›larak ödenmesini ve konsolide edilmesini talep etti. Ancak reform sürecin-

de, TÜS‹AD’›n taleplerine uygun flekilde, reformun maliyetinin faiz d›fl› bütçe fazlalar› verilerek ve TMSF üzerinden özel zararlar›n toplumsallaflt›r›lmas›yla karfl›land›¤› bir politikan›n tercih edildi¤ini gördük. Bu süreçte, AKP hükümeti çevresinde toplanan ekonomik aktörlere bir sermaye aktar›m› oldu mu? AKP yandafl› flirketlerin bu iktidar döneminde h›zla büyüdü¤ü yönünde haberler bas›nda sürekli yer al›yor. Kitab›mda resmetti¤im ilkel birikimcilere benzer flekilde, inflaat ve benzeri sektörlerde yer alan, nispeten yeni olan bu sermaye gruplar›n›n devletle yak›n iliflkiler kanal›yla beslenerek h›zla büyütülmeye çal›fl›ld›¤› görülebiliyor. Tam eski dönemin devlet rantlar›na dayanarak büyüyen sermayeleri reform sürecinde güç kayb›na u¤rad›lar derken, flimdi benzer bir yeni sermaye grubu görüyoruz. Büyük sermayenin bu durumdan hoflnut oldu¤unu sanm›yorum. Ama AKP, ta en bafl›ndan beri, toplumda menfaat ba¤lar›yla bir a¤ gibi kök salarak ilerledi. Genel olarak AKP’nin ekonomi politikalar›n› nas›l okumak gerekiyor? AKP hükümetinin geçmiflten bir kopuflu temsil etti¤ini düflünmüyorum. Uygulad›¤› politikalar, 2001 krizi öncesi ve sonras›nda bafllay›p devam eden sermaye birikiminde yeniden yap›lanma yönündeki sürecin devam› niteli¤inde. Türkiye art›k emek ve kaynak yo¤un sektörlerde Çin, Hindistan ve eski Do¤u Bloku ülkeleri karfl›s›nda rekabet gücünü yitirdi. Peki, ne yapmak lâz›m? Orta ve yüksek teknoloji kullan›m›na dayal› sektörlerde dönüflüm önemli. Dokuzuncu Kalk›nma Plan›’n›n bu dönüflüme hizmet eden bir içeri¤i var. Bu dönüflümü gerçeklefltirmek için, bir yandan seçilmifl sektörlere çeflitli teflvikler, destekler veriliyor; di¤er yandan, bir maliyet unsuru olarak eme¤i ucuzlatarak sermayenin kârl›l›¤›n› besleyecek flekilde emek haklar› t›rpanlan›yor. Ayr›ca e¤itim, sa¤l›k gibi devletin kontrolü alt›ndaki toplumsal alanlar paketlenerek sermayenin kâr kap›s› haline getiriliyor. Bu süreç objektif temelde mi iflliyor? Tabii ki hay›r. Her iktidar döneminde oldu¤u gibi, AKP de konumunu daha da sa¤lamlaflt›rmaya yönelik özel ihtiyac›yla, gelece¤ini kurmada bir harç olarak görerek kendine yandafl sermaye çevrelerini bahsetti¤im yollarla büyütmeye çal›fl›yor. Küresel krizden en çok zarar görenler Türkiye’nin genifl halk kitleleri. Bu krizde Türkiye’nin durumunu nas›l de¤erlendiriyorsunuz? Geliflmifl ülkelerde bafllayan krizden Türkiye as›l olarak ihraç pazarlar›nda daralmayla vuruldu. Daralan iç talep de eklenince, sonuç üretimde gerileme, sistemin iflleyiflinde yavafllama, t›kanma oldu. Ayr›ca, Türkiye’de finans d›fl› özel flirketlerin d›fl finansmana ba¤›ml›l›¤›n›n artt›¤›, d›fl borç stokunda art›fllar oldu¤u görülüyor. Bu borçlar›n geri ödenmesinde yaflanabilecek s›k›nt›lar k›r›lganl›k yarat›yor. Banka sektöründe ise krizin etkileri dolayl› olarak görüldü. Üretimin daralmas›, geri dönmeyen kredilerdeki ar-


rüldü. Ayr›ca, bankalar›n aç›k döviz pozisyonlar›na getirilen s›n›rlamalar kur riskinin düflük kalmas›na yol açt›. Yurtd›fl› finans piyasalar›nda birçok banka zor dönem geçirirken ve özellikle kredi riskinde yaflanan art›fla karfl›n, Türkiye’deki bankalar 2009 itibariyle kârl›l›k aç›s›ndan olumlu bir pozisyondalar. Yani devlet, küresel kriz sonras›nda, 2001 krizi s›ras›nda oldu¤u gibi batan bankalar ve bunlar›n kurtar›lmas›yla u¤raflmak zorunda kalmad›. Finans sektörünün ötesinde, do¤rudan sanayi sektörüne olan etkileri bertaraf etmeye çal›flma flans› buldu. Bankalar›n art›k devlet k⤛tlar›na ba¤l› olmad›¤›n› söylüyorsunuz. Fakat ekonomi bas›n›na yans›yan haberlere göre, mevduat faizlerinin afla¤› çekilmesiyle bankalar toplad›klar› paralar› yine Hazine'ye sat›yor; dolay›s›yla kamu finansman›na devam ediyorlar. 2009 Türkiyesi’nde bankalar kamu finansman›ndan gerçekten vazgeçti mi? Ciddi bir riskin oldu¤unu söyleyemeyiz

Tam eski dönemin devlet rantlar›na dayanarak büyüyen sermayeleri reform sürecinde güç kayb›na u¤rad›lar derken, flimdi benzer bir yeni sermaye grubu görüyoruz. AKP, toplumda menfaat ba¤lar›yla bir a¤ gibi kök salarak ilerledi. kan›mca. Kamu borçlanmas› ve bankac›l›k sektörü iliflkisine bakt›¤›m›zda, Türkiye’de bankalar›n devlet borçlanmas› yerine sanayiyi finanse edecek bir yap›ya dönüflümünün bilinçli bir flekilde gerçekleflti¤ini görüyoruz. Bu, devletin s›naî üretimde derinleflme hedefinin bir bileflenidir. Daha önce de belirtti¤im gibi, bankalar›n devlet k⤛tlar›ndan kredi faaliyetlerine yönelimleri artt›. Son döneme gelince, bankalar›n krizde kârl›l›klar›n› koruduklar›n› gördük. Kredilerin geri

dönme riskinin artt›¤› bir ortamda, bankalar›n yeni kredi açmada isteksiz davran›p menkul k›ymetlere fon plase ettikleri görüldü. fiimdi Merkez Bankas›’ndan sa¤lanan paralarla, Hazine’ye borç verip tatl› kâr sa¤l›yor olabilirler. Bu hem bankalar›n ekonomide toparlanma sürecinde kârl›l›klar›n› desteklemeye hizmet eder, hem de kamunun artan harcamalar›na karfl›l›k borçlanma ihtiyac›n› karfl›lar. Ancak, tekrar belirtmek istiyorum, genel e¤ilim bankalar›n devlet k⤛tlar›ndan ziyade sanayiye fon sa¤layan bir yap›ya geçifli yönündedir. Bankalar›n kamu finansman›na dayanmas› kamu ekonomisini zora sokuyor, topluma olumsuz olarak yans›yor. Biriken kredi kart› borçlar› ve yüksek kredi kart› aidatlar›n› nas›l de¤erlendiriyorsunuz? Bankalar›n devlet k⤛tlar›n›n tatl› kârlar› ile desteklendi¤i dönemden, geleneksel arac›l›k faaliyetlerinden kâr sa¤layan bir yap›ya dönüflümleri sürecinde, kredi kartlar›n›n bankalar› desteklemede ifllevsel k›l›nd›¤›n› düflünüyorum. Halk›n kredi kart› kullan›m›n› neredeyse kontrolsüz bir flekilde geniflletmeye teflvik edilmesi, sonra da dünyada en yüksek faiz oranlar› aras›nda say›lan faiz oranlar›yla bu borçlar›n fliflirilmesi, bankalara bir kaynak transferi sa¤lama amac›na hizmet etti. Yani geçifl sürecinde bankalara bir tampon mekanizmas› sunuldu. Kredi kart› borçlar›nda geri ödenememe sorunlar›na ra¤men, bunun hâlâ belli ölçülerde sürdü¤ünü söyleyebiliriz. Durumun baflbakan›n iddia etti¤i gibi kredi kart› sahiplerinin dürüst olmamas›yla hiçbir ilgisi yok; aksine, sistemin kimin ç›karlar›na iflledi¤inin en aç›k flekilde görülmesine olanak veren bir pencere sunuyor herkese.

Söylefli: Selçuk Oktay

t›fl banka sektörünü etkiledi. ‹flsizli¤in büyümesi halk›n borç ödeme kapasitesini daraltt›; yani hem flirketler hem de genifl halk kitleleri için borç yükünün artt›¤›n›, kredi olanaklar›n›n darald›¤›n› söyleyebiliriz. Sermaye girifllerindeki azalmayla birlikte, bankalar›n sendikasyon kredileriyle d›fl kaynak sa¤lama olana¤› da darald›. Türkiye için önemli bir di¤er etki, k›sa vadeli uluslararas› sermaye girifllerinin yan›s›ra, do¤rudan yat›r›mlarda da azalma yaflanmas›. Hem yak›n zamana kadar yüksek seyreden ve son dönem talepteki daralmayla düflen cari a盤› kapamada hem de arzulanan s›naî dönüflümü gerçeklefltirmede önem tafl›yan d›fl kaynak ak›fl› yavafllad›. Bu durum, ucuz dövizle d›flar›dan girdi ithaline dayal› büyüme politikas›nda de¤iflim gerektiriyor. Krizin belli sermaye kesimlerini te¤et geçmesi için devletin ald›¤› bir tak›m önlemlerin, bu sermayelerin taleplerine karfl›l›k verdi¤ini gördük. ‹fle al›nan iflçilerin SSK primlerinin devletçe ödenmesi, vergi indirimini kapsayan yat›r›m teflvikleri, KOB‹’lere yönelik kredi garanti sistemi gibi bir tak›m önlemlerle verilen deste¤in yan›s›ra, otomotiv, beyaz eflya gibi belirli sektörlerde piyasan›n canland›r›lmas› için uygulanan vergi indirimleriyle devletin bu alanlardaki flirketlere yard›mc› oldu¤u görüldü. Fakat bu destekler sonuçta bütçe a盤›n› büyüttü; bunlar›n maliyeti elektri¤e, suya, e¤itim harçlar›na, sigaraya yap›lan zamlarla asl›nda genifl halk kitlelerine yükleniyor. Son olarak, iflsizlik fonundan bütçeye para aktar›m› karar› da kriz sürecinde sermayeye verilen devlet deste¤inin yükünün toplumsallaflt›r›l›fl›na ayr› bir örnek. Kriz bahane edilerek sermaye çevrelerinin talepleri yaflama geçirildi ve hâlâ da geçirilmeye, eme¤in haklar›n›n budanmas›na devam ediliyor. Enflasyonun bile alt›nda kalan önerilen son memur zamlar› da bu iflleyifle bir di¤er örnek. Kriz asl›nda devlete tam da arzulanan s›naî dönüflüm için öncelenen belirli sektörlere destek verecek önlemleri uygulamaya sokma f›rsat› verdi. Bu verilere karfl›n, bankac›l›k sektörünün kanaat önderleri, banka reformu sayesinde Türkiye'nin bu krizden etkilenmedi¤i görüflünde. Sözü edilen reformlar hangileri? Geliflmifl ülkelerin finans piyasalar›nda bafllay›p üretici sektörlere yay›lan kriz, Türkiye’de do¤rudan bankalar› sars›p batmalar›na götüren bir sürece yol açmad›; finans d›fl› flirketler kesimini üretim, iç ve d›fl talep daralmalar›yla vuran bir süreç oldu. 2000’lerin bafllar›nda, koalisyon hükümeti döneminde, IMF gözetiminde bankalar›n çal›flma kodlar› yeniden düzenlendi¤inde, sektörün devlet k⤛tlar›na ba¤›ml›, afl›r› kur riski tafl›yan, zay›f sermayeli ve bir k›s›m bankalar›n da holdinglerine verdikleri kredilerle içi boflalt›lm›fl yap›s›n›n dönüfltürülmesi hedeflendi. Bu amaçla devletin çeflitli mekanizmalarla desteklemesiyle bankalar›n sermaye yap›lar›n›n güçlendirildi¤i, sektörde bir birleflme, sat›n alma süreci tesis edilerek yabanc› ortaklar›n edinildi¤i gö-

17


‹SMA‹L BEfi‹KÇ‹’N‹N GÖZÜYLE “KÜRT AÇILIMI” VE “ÇÖZÜM” TARTIfiMALARI

Kardefllik bunun neresinde? Resmî ideolojinin “Kürtler yoktur” dedi¤i, “Kürt” kelimesinin yasak oldu¤u zamanlarda “Kürtler vard›r” dedi¤i için y›llarca hapis yatan, maruz kald›¤› onca zulme ra¤men hiç geri ad›m atmadan Kürt halk›n›n varolufl mücadelesine omuz veren sosyolog ‹smail Beflikçi, “Kürt aç›l›m›” hakk›ndaki görüfllerine baflvurdu¤umuzda tercihinin söylefli de¤il, yaz› oldu¤unu söyledi ve geçen say›m›zda Kürt sorununun niteli¤ine dair düflüncelerini kaleme ald›. Bu say›daki yaz›s›nda ise “Kürt aç›l›m›”n›n seyrine ve “çözüm”e giden yolun kilometre tafllar›na iliflkin görüfllerini dile getiriyor. ir ayd›r, Kürt sorunu üzerine konuflmalar, tart›flmalar yap›l›yor. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, konuyla ilgili haberler, yorumlar eksik olmuyor. Her gazetede, her gün, üç-dört köfle yazar›, Kürt sorunuyla ilgili görüfllerini dile getiriyor. Hükümet, Kürt sorunuyla ilgili bir plan haz›rlamaya çal›fl›yor. “Kürt aç›l›m›” denen bu planla daha çok ‹çiflleri Bakan› Beflir Atalay meflgul oluyor. Atalay, 29 Temmuz’da “Kürt Aç›l›m›”n›n yöntemiyle ilgili dikkate de¤er bir konuflma yapm›flt›. 1 A¤ustos’ta da, Ankara’da, Polis Akademisi’nde, 15 gazeteciyle ve üniversite mensubu hocalarla buluflmufl, onlar›n Kürt sorunuyla ilgili düflüncelerini dinlemiflti. ‹çiflleri Bakan›’n›n tutumunun dikkate de¤er, olumlu bir tutum oldu¤unu düflünüyorum. 4 Nisan’da, Mardin’in Maz›da¤› ilçesinin Zang›rt köyünde bir katliam meydana gelmifl, 45 kifli yaflam›n› yitirmiflti. Öldürenler de, ölenler de birbirlerine çok yak›n akrabayd›. ‹çiflleri Bakan›, olay günü olay yerine gitmifl, katliam› yaflayanlarla, görgü tan›klar›yla görüflmüfl, bas›na, “olay terör sald›r›s›na benzemiyor” fleklinde bir aç›klama yapm›flt›. Bunun önemli bir aç›klama oldu¤u kan›s›nday›m. Çünkü bu, PKK’nin üzerine y›k›lmak üzere planlanm›fl ve bu çerçevede gerçeklefltirilmifl bir katliamd›. Bakan›n aç›klamalar›n›n, bu senaryonun önünü ald›¤›, yaflama geçmesine engel oldu¤u kan›s›nday›m. Atalay’›n bu tutumu, kendisinden önceki içiflleri bakanlar›n›n tutumlar›na göre, olumlu bir geliflmeyi göstermektedir. Cumhurbaflkan›’n›n “Kürt sorununda iyi fleyler olacak” demesi, “Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur” demesi, iyiye do¤ru bir iflarettir. Gül’ün bu tutumu da, önceki cumhurbaflkanlar›n›n tutumlar›na göre olumlu bir duruma iflaret etmektedir.

B

Erdo¤an’›n gel-gitleri Baflbakan Erdo¤an, 9 A¤ustos 2005’te Ankara’da, Türk ayd›nlar›yla yapt›¤› toplant›da Kürt sorunundan söz etmifl, bu konuda devletin de hatalar› oldu¤unu belirtmifl, soruna demokrasi içinde çözüm aranaca¤›n› vurgulam›flt›. Baflbakan, 12 A¤ustos’ta da, Diyarbak›r’da halka hitaben yapt›¤› konuflmada, bu düflüncelerini tekrarlam›flt›. Baflbakan, daha sonra, bu düflüncesinin peflinde olmam›fl, söylediklerini yaflama geçirecek bir

18

çaba göstermemiflti. 28 Mart 2006’da, Diyarbak›r’da meydana gelen olaylar üzerine, “kad›n-çocuk demeden gerekli önlemler al›nmal›d›r” diyerek güvenlik güçlerine talimat vermiflti. Daha sonra, Kas›m 2008 bafllar›nda, Hakkari’de halka hitaben yapt›¤› bir konuflma, “ya sev ya terk et” imas› içeriyordu. Baflbakan’›n 2005’teki tutumuyla, sonraki tutumlar› elbette çelifliyor. Baflbakan’›n DTP’yle görüflmedi¤ini, görüflmek için randevu vermedi¤ini, milletvekilllerinin elini s›kmad›¤›n› da vurgulamak gerekir Ama Erdo¤an, bugün yine Kürt sorunundan, “Kürt aç›l›m›”ndan söz ediyor. Baflbakan, “Kürt aç›l›m›” politikas›n›, birkaç yerde, farkl› zamanlarda dile getirdi.

Kürt sorunu, devletin Kürtleri ve Kürtçeyi inkâr›yla bafllayan bir sorundur. Devletin bu politikadan dönmesi, Kürtlerin do¤al haklar›n›, Kürt toplumu olmaktan do¤an haklar›n› tan›mas› için ABD’nin telkini mi gerekiyor? Geçmiflte de baflbakanlar Kürt sorununa iliflkin baz› fleyler söylemifllerdi. Ama, bunu sadece bir defa söylemifller, ordudan gelen tepki üzerine, bu düflüncelerinin peflini b›rakm›fllard›. 1991 sonlar›nda, Demirel “Kürt realitesini tan›yoruz” demiflti. 1990’lar›n ortalar›nda, Çiller, bir ‹spanya yolculu¤u s›ras›nda “seçimlik dersler”den söz etmiflti. 1990’lar›n sonlar›nda, Mesut Y›lmaz, “AB’nin yolu Diyarbak›r’dan geçer” demiflti. Baflbakan Erdo¤an’›n, “Kürt aç›l›m›”yla ilgili düflüncelerini, farkl› yerlerde, farkl› zamanlarda, birkaç defa ifade etmifl olmas› olumlu bir geliflmedir. D›fliflleri Bakan› Ahmet Davuto¤lu’nun, “Kürt aç›l›m›”yla ilgili tutumunun olumlu oldu¤u söylenebilir.

Baflbu¤’un Zafer Haftas› konuflmas› CHP ve MHP yöneticileri “Kürt aç›l›m›”na fliddetle karfl› ç›k›yorlar. Bunun bir devlet projesi olmad›¤›n›, AKP’nin, hükümetin projesi oldu¤unu dile getiriyorlar. AKP bunun bir devlet projesi oldu¤unu, projenin oluflturulmas› s›ras›nda devlet kurumlar› aras›nda konsensüs sa¤land›¤›n› söylüyor, CHP ve MHP yetkileri buna inanm›yorlard›. 21 A¤ustos’ta yap›lan MGK toplant›s›ndan sonra yay›nlanan bildiride, “demokratik aç›l›mlar”›n desteklendi¤i bildiriliyor, “Kürt aç›l›m›” yerine “demokratik aç›l›mlar” tabiri kullan›l›yordu. MGK’dan böyle bir karar›n ç›kmas›, bu-

nun bir devlet projesi oldu¤u fleklinde alg›lanabilir. CHP ve MHP yöneticileri, MGK’n›n bu karar›ndan dolay› Genelkurmay Baflkanl›¤›’n› elefltirdiler. Fakat, 25 A¤ustos’ta ‹lker Baflbu¤’un, Zafer Haftas› dolay›s›yla yapt›¤› konuflma, 21 A¤ustos’taki MGK aç›klamas›na çok z›t bir geliflime iflaret etmektedir. Bu tutumun irdelenmesinde yarar vard›r. Bundan önce, Erdo¤an’›n, Baykal ve Bahçeli’yle girdi¤i polemiklere de¤inmek gerekir. Deniz Baykal, “Kürt aç›l›m›”n›n bir ABD projesi oldu¤unu ileri sürüyordu. Baflbakan bu görüfle fliddetle tepki gösteriyor, “bunu ispat edin, ispat edemezseniz flerefsizsiniz” gibi fleyler söylüyordu. Baflbakan’›n bu kadar öfkelenmesi, celallenmesi yanl›flt›r. “Kürt aç›l›m›” gibi bir konuda politika gelifltiren baflbakan daha sakin olabilmeli, daha makûl cevaplar verebilmelidir. Devlet Bahçeli’yle, Öcalan’›n idam› konusunda girilen polemik çok daha yak›fl›ks›zd›r. Deniz Baykal’›n “Kürt aç›l›m› ABD projesidir” görüflüne biraz de¤inmekte yarar var. Kürt sorunu, devletin Kürtleri ve Kürtçeyi inkâr›yla bafllayan bir sorundur. Devletin bu politikadan dönmesi, Kürtlerin do¤al haklar›n›, Kürt toplumu olmaktan do¤an haklar›n› tan›mas› için ABD’nin telkini mi gerekiyor? Devlet, bu inkâr ve asimilasyon politikas›n› terk ederek Kürtlerin haklar›n›n tan›nmas›na yol veremez mi? 1920’lerde, Kürtlerin ve Kürtçenin inkâr›n›, imhas›n›, asimilasyonunu ABD mi telkin etti? Devlet bu inkâr, imha ve asimilasyon politikas›ndan vazgeçerse, “çözüm” konusunda, elveriflli bir psikolojik-politik ortam yarat›r. Bunun d›fl›nda bir de PKK sorunu var. Asl›nda sorunun bu iki yönü birbirleriyle iç içedir. PKK sorunu, elbette, DTP’yle ve PKK’yle görüflülerek çözülür. Baflbu¤’un 25 A¤ustos’taki konuflmas›n›n “Kürt aç›l›m›”nda ciddi bir gedik açt›¤› kan›s›nday›m. CHP ve MHP yetkilileri bu konuflmadan memnun kald›lar, “Kürt aç›l›m› bitti” dediler. Bu, hükümet ve parlamento üzerinde ordu denetiminin do¤al karfl›land›¤› anlam›na gelmektedir. Asker böylesine belirleyiciyse, siyasal partilere, parlamentoya ne gerek var? Dikkate de¤er nokta, AKP’nin de, hükümetin de bu konuflmadan memnun oldu¤unu bildirmesidir. AKP Grup Baflkan Vekili Bekir Bozda¤ bu konuflmadan memnun olduklar›n› söylemifltir. Bu konuflma için Cumhurbaflkan› da “iyi bir konuflma” demifltir. Bunlar, hükümetin “Kürt aç›l›m›” derken ciddi bir haz›rl›k içinde olmad›¤›n› göstermektedir. Bunun temel nedeni, hükümetin hiçbir özelefltiri yapmadan, geçmifl uygulamalarla yüzleflmeden, örne¤in binlerce “faili meçhul” cinayete hiç vurgu yapmadan, böyle büyük bir projeye giriflmifl olmas›d›r. DTP Genel Baflkan› Ahmet Türk’ün “resmî görüflü allay›p pullay›p yeni bir fley gibi ortal›¤a sürüyorlar” de¤erlendirmesi bu bak›mdan dikkate de¤erdir. Hükümet ancak risk alarak, orduyu, demokrasilerde olmas› gereken yere çekebilir. Genelkurmay Baflkan›’n›n s›k s›k si-


yasete müdahale etmesi, Türk siyasal rejiminin çok önemli bir yönüdür. Bu, Türk siyasal rejiminin ana niteli¤idir. Baflbakan Erdo¤an, Baflbu¤’un bu konuflmas›ndan sonra yapt›¤› aç›klamalarda, “Kürt aç›l›m›” politikas›na devam edilece¤ini ›srarla vurguluyor. Baflbakan’›n, bu politikaya sahip ç›kmas› iyi bir tutum. Baflbakan, 27 A¤ustos’ta yapt›¤› ulusa seslenifl konuflmas›nda, “bedeli ne olursa olsun bu politika sürdürülecek” dedi ve ‹çiflleri Bakan›’n›n 31 A¤ustos’ta kapsaml› bir plan aç›klayaca¤›n› bildirdi. 31 A¤ustos’ta Atalay o güne kadar yürüttü¤ü çabalar› bir bas›n toplant›s›yla bas›na aç›klad›. Bu konuflman›n dikkate de¤er bir özelli¤i var: Bakan bir saate yak›n konufltu, “Kürt aç›l›m›”n› anlatt›, ama konuflmas›nda Kürt sözcü¤ü hiç geçmedi. Bu durum, Ahmet Türk’ün, yukar›da belirtilen de¤erlendirmesinin önemini gösteriyor.

Ruhsal ve politik ortam Kürt sorununun “çözüm”ü için elveriflli bir ruhsal ve politik ortam gerekir. Bugün böyle bir ortam yoktur. Elveriflli ruhsal ve politik ortam oluflmadan, anayasa üzerinde, yasalar üzerinde çal›flmak, “yol haritalar›” haz›rlamak sa¤l›kl› bir tutum de¤ildir. Elveriflli ruhsal ve politik ortam nas›l oluflur? PKK’liler için, devlet ve hükümet kat›nda, “bu çocuklar da bizim çocuklar›m›zd›r”, mücadele içinde, çocuklar›n› kaybeden Kürt analar› için, “bu analar da bizim analar›m›zd›r, onlar›n ac›lar› da bizim ac›lar›m›zd›r” anlay›fl› geliflirse oluflabilir. Kürt sorunu konusunda kamuoyunu oluflturan, biçimlendiren devlettir. Devlette ve hükümette, soruna yönelik elveriflli duygular ve düflünceler geliflirse, bu, siyasal partilere, si-

vil toplum örgütlerine, giderek topluma da yans›r. fiu da önemlidir: PKK’yi, PKK’lileri anlamak gerekir. 2008 fiubat’›nda bir s›n›r ötesi harekât yap›lm›flt›. Ordu s›n›r› geçerek Zap’a do¤ru ilerlemifl, daha ileri gidememifl, bir hafta kadar sonra geri çekilmiflti. Geri çekilme üzerine, bas›nda orduya baz› elefltiriler yap›lm›flt›. “Terör yuvalar› da¤›t›lmadan, ezilmeden, onla-

Baflbu¤, PKK’lilerin teslim olmas› için ça¤r› yap›yor, “Türk adaletine güvenin” diyor. “Türk adaleti” denince 2005’te fiemdinli’de Umut Kitabevi’ni bombalayan J‹TEM elemanlar›n›n yarg›lanma süreci akla geliyor. ra a¤›r bir darbe vurulmadan neden geri dönüldü?” deniyordu. ‹flte bu elefltirilere karfl› dönemin Genelkurmay Baflkan› Yaflar Büyükan›t flöyle demiflti: “Siz oralarda 24 saat durun bakal›m, durabiliyor musunuz?” Büyükan›t, eksi 30, eksi 40 dereceye varan so¤u¤a iflaret ediyordu. ‹flte bu noktada flöyle düflünmekte yarar vard›r: Sen oralarda, mükemmel donan›m›na ra¤men 24 saat duram›yorsun, PKK’li savaflç›lar çok yetersiz donan›mlar›na ra¤men y›llard›r oralarda nas›l bekliyorlar? Bu kadar a¤›r, olumsuz koflullarda, donan›m eksikli¤i içinde bir yaflama neden katlan›yorlar? Demek ki, bir beklentileri var. Beklentilerini yaflama geçirmek için y›lard›r çok büyük zorluklar içinde yaflam sürdürüyorlar. Ancak böyle bir düflüncenin geliflmesi elveriflli bir ruhsal ve politik ortam›n oluflmas›na, geliflmesine katk› sa¤layabilir.

“Kardefllik” ve “Türk adaleti” Son günlerde Genelkurmay Baflkan› s›k s›k “kardefllik”ten söz ediyor, Birinci Dünya Savafl›’nda, Millî Mücadele’de,

K›br›s’ta, Kore’de birlikte flehit olduk” diyor. O zaman, 80 y›l› aflk›n bir zamand›r sistematik bir flekilde sürdürülen inkâr, imha ve asimilasyon uygulamalar›, köylerin yak›lmas›-y›k›lmas›, binlerce “faili meçhul” cinayet, milyonlarca Kürdün yerini yurdunu terke zorlanmas›, Kürtlerin ve Kürtçenin durmadan afla¤›lanmas›, Kürtlerin isimlerinin de¤ifltirilip Türklefltirilmesi, yaflad›¤› yerlerin Kürtçe adlar›n›n de¤ifltirilmesi bu “kardefllik” anlay›fl›n›n neresinde durmaktad›r? Kürtler, K›br›s’ta, Kore’de “flehit” olarak neler kazanm›fl? Özelefltiri yapmadan, geçmifl uygulamalarla, politikalarla yüzleflmeden dile getirilen “kardefllik” anlay›fl›n›n ciddi bir de¤eri yoktur. Baflbu¤, PKK’lilerin teslim olmas› için ça¤r› yap›yor, “Türk adaletine güvenin” diyor. “Türk adaleti” denince flu örnek hemen akla geliyor. 9 Kas›m 2005’te, fiemdinli’de, Seferi Y›lmaz’›n Umut Kitabevi J‹TEM taraf›ndan bombalanm›flt›. Halk J‹TEM elemanlar›n› suçüstü yakalam›flt›. Devlet terörünü uygulayan bu unsurlar hakk›nda görülen davada, Van A¤›r Ceza mahkemesi bu unsurlara ayr› ayr› 39 y›l civar›nda ceza vermiflti. Hakimler ve Savc›lar Yüksek Kurulu iddianameyi yazan savc›y› görevden uzaklaflt›rm›flt›. Hüküm, Yarg›tay taraf›ndan bozulmufl, davaya askerî mahkemelerin bakmas› istenmiflti. Askerî mahkemede görülen davan›n ilk duruflmas›nda, J‹TEM eleman› san›klar tahliye edilmiflti. Ayn› olayda Seferi Y›lmaz için davan›n görülüyor olmas›n› da belirtmek gerekir. Normal mahkemelerle askerî mahkemeler aras›ndaki bu yorum ve uygulama fark›, Türk adaletinin nas›l iflledi¤i konusunda çarp›c› bir bilgi vermektedir. ‹smail Beflikçi

19


MAV‹ AKP’N‹N KÜRT AÇILIMI

Muhafazakârl›k Kürdî ifllere kar›fl›nca Özal, Demirel, Y›lmaz ve Çiller'den sonra Erdo¤an da Kürt meselesini çözmek istedi¤ini beyan etti. Oysa AKP iktidara geldi¤inden bu yana hiçbir soruna adil ve kal›c› çözüm üretemedi. Üstelik Kürt meselesi, iç ve d›fl aktörleri, jeo-co¤rafyas›, tarihi ve çok say›da boyutuyla plan-program yapmadan, demokratik siyasî irade olmadan çözülebilecek bir mesele de¤il. Fazla iyimser olmamakta yarar var.

iyarbak›r’da, 2005’te, “devlet hata yapm›flt›r” demiflti. Do¤ru fleyler söylemiflti. Bir hafta kadar sonra MGK toplant›s›nda o konuflmay› tekzip ettirdiler. Bir süre sonra da zaten “istemeyen çeker gider” demek zorunda kald›. “DTP, PKK’ya terörist demedi¤i sürece, onlarla görüflmeyece¤im” demiflti. DTP’nin tutumu ve söyleminde bir de¤ifliklik olmad›. A¤ustos bafl›nda DTP baflkan› Ahmet Türk’ü kabul etti, nispeten olumlu aç›klamalar yapt›lar. Ard›ndan, “yanl›fl anlafl›lmas›n diye”, baflbakan olarak de¤il, AKP genel baflkan› s›fat›yla görüfltü¤ünü söyledi. Sanki iki farkl› Tayyip Erdo¤an var! (Asl›nda bir tane bile var m›?) “Kürt meselesine Türkiye çözümü”, “demokratikleflme” gibi parlak sözler uçufltu havalarda. Çözümün koordinasyonu da ‹çiflleri bakan›na verildi. Frans›zcada ‹çiflleri bakan›na “1 numaral› polis” denir. Bu zat da s›fat›na uygun bir mekânda, Polis Akademisi’nde, Kadri Gürsel’in pek hofl bir tan›mlamas›yla “ortak noktalar› hükümeti elefltirmekten özenle sak›n›p kaç›nan” bir grup gazeteci ve akademisyeni kolektif dan›flmanl›k hizmeti için toplad›. Bu konuda “Gazeteci Devlete Dan›flmanl›k Yapabilir mi?” bafll›kl› bir yaz› yazd›m (apoletlimedya.blogspot.com, 3 A¤ustos 2009).

D

Çal›fltay›n önemi Davetliler aras›nda hem köfle yazar› hem de rektör bir han›m dikkatimi çekmiflti. Öyle Kürt meselesinden filan anlayan bir flahsiyet de de¤il. Kat›l›mc›lardan biri de merak edip araflt›rm›fl. Me¤erse, ev sahibi konumundaki Polis Akademisi’nin müdürü mü, baflkan› m›, her kimse, han›mefendinin eski bir ö¤rencisiymifl. “Hocam› da ça¤›ral›m” demifl. Ne büyük ve ne ciddi bir organizasyon, de¤il mi? ‹mral›’da röportaj yapma iste¤ini aç›kça beyan eden (bu talebin gazetecilik dürtüsüyle filan ilgisi yok, adam resmen gazeteci, ama gayr›resmî olarak iktidarc›, siyasetçi, arabulucu, kurye... ya da tersi) E. Özkök de davetliymifl, ama “mazaret beyan edip” gitmemifl Polis Akademisi’ne. Ben önce “gazeteci kimli¤ini mi korumak istedi acaba?” diye düflündüm. (Yok öyle bir sorunu, çünkü olmayan kimlik korunmaz!) Sonra sa¤a sola sordum. ‹ki yan›t geldi. Bir kat›l›mc› “o gelmez, çünkü kamuoyu önünde bizimle birlikte görünmek istemiyor” dedi. Gazetesinden bir meslektafl›n aç›klamas› daha flahsî:

20

“Ertu¤rul Bey, kolektif etkinliklere pek kat›lmaz.” Gerçekten de, meslekî olarak o meflum toplant›dan bir süre sonra Özkök, köflesinde, ‹çiflleri bakan›yla özel bir görüflme yapt›¤›n› iki sat›r aras›na s›k›flt›r›verdi. Bahçeli’nin popüler olabilmek için reklam sloganlar›ndan faydalanarak üretti¤i “12 kötü adam” ibaresi benim tan›d›klar›m aç›s›ndan geçersiz. Kim kötü? Hasan Cemal mi? Cengiz Çandar m›? Oral Çal›fllar m›? Mithat Sancar m›? Ruflen Çak›r m›? Hiçbiri. Ama bence yine de daha içeri¤i, rengi, flekli flemali belirsiz projeyle süreç, aç›l›mla plan aras›ndaki bu AKP’li (in Washington English) faaliyete paydafl olmamal›yd›lar. Gazetecilik aç›s›ndan kesinlikle yanl›fl bir tutum. Duydum, ilkeye kimse karfl› ç›km›yormufl, ama Kürt meselesi hayatî bir meseleymifl, gitmemek ay›p olurmufl vs...

Kazan›mlar ve handikaplar Meclis’teki siyasî partilerden önce, aç›l›m›n lansman›n› en küçük devlet ça¤r›s›na lacîleri çekip kofluflturan gazeteci ve profesörlerle yapanlar›n acaba bir plan ya da projesi var m›? ‹mral›’n›n “yol haritas›”n› gölgede b›rakmak gibi bir niyetleri oldu¤u kesin. Son olarak yerel seçimlerde bölgedeki gerilemeyi durdurmak gibi bir amaç da mutlaka var. Ama henüz teflhis aflamas›na bile gelmemiflken bu büyük sözler, göz ya-

AKP, tepeden inmeci bir flekilde, yeterli ve gerekli haz›rl›¤› yapmadan bu ifle koyulmufla benzer. Erdo¤an, uzlaflma aray›fl› yerine kendine yak›n dan›flman-gazeteciakademisyenlerle ifle bafllayarak ilk potunu k›rd›. flartan konuflmalar da ne oluyor? Aram’›n cenazesini Diyarbak›r’a neden sokmuyorsunuz ki? Tafl atan çocuklar›n ma¤duriyetini unutacak m›y›z? Halen cezaevlerinde kaç DTP’li tutuklu var? Sonra, insan hükümet partisi olarak, DTP’den biraz ders al›r. Bak›n baflbakan onlara randevu verdi, onlar da hemen TBMM baflkanl›k seçimlerinde AKP aday›n› desteklediler. Tabii bu arada a¤ustosun ilk haftas›n›n sonunda Diyarbak›r’da bir grup genç “Kendine gel” mitingi yaparak AKP’nin Kürt operasyonuna dikkat çekti. Yurtiçinde, ama daha çok yurtd›fl›nda görüfltü¤üm Kürt siyasetçiler, PKK’ye yak›n ya da uzak olsalar da, öyle pek de hevesli, umutlu görünmüyorlard›. Kürt medyas›nda da kuflkulu bir umut ya da endifleli bir yar› mutlu-

DAKT‹LO

luk var sanki. Tabii ki hiç kimse bu giriflimden CHP ya da MHP gibi gayr›memnun de¤il. En önemli kazan›m: Kürt meselesi, PKK, ‹mral›, Kandil, anayasa, az›nl›k/ço¤unluk, federasyon, özerklik, güçlendirilmifl yerel yönetimler gibi flimdiye kadar çok rahat konuflamad›¤›m›z, tart›flamad›¤›m›z sorun ve konular eskiye oranla daha özgür ve daha genifl bir flekilde tart›flma gündemine giriyor. Ancak, çok fazla handikap var. Bu nedenle de fazla ümitvar de¤ilim. Ama bu meselenin gökten zembille inercesine çözülmeyece¤ini, bunun bir süreç oldu¤unu da biliyorum. ‹nifllerç›k›fllar, engebeler, düz geçitler, kesintiler, molalar, intikalar olacak.

Engeller, engeller Handikaplar› s›ralamaya çal›flay›m: • “Tarihî f›rsat” demekle tarihî f›rsat yarat›lm›yor. Hele bu parlak ibarenin içini dolduramazsan, devam›n› getiremezsen hiçbir anlam› yok. • Jakoben ve elitist yöntem: AKP, tepeden inmeci bir flekilde, yeterli ve gerekli haz›rl›¤› yapmadan bu ifle koyulmufla benzer. Erdo¤an, uzlaflma aray›fl› yerine kendine yak›n dan›flman-gazeteci-akademisyenlerle ifle bafllayarak ilk potunu k›rd›. AKP’nin içtenli¤ini sorgulamak gerek, çünkü iktidara geldikleri günden bu yana hiçbir krizi yönetemediler, hiçbir önemli sorunu çözemediler. (Baflörtüsü, Dink cinayeti, cumhurbaflkanl›¤› seçimi, AB süreci vs.) Teflhis aflamas›n› geçip çözüme kilitlenmifl gibi bir halleri var. Oysa, çözümün en önemli anahtar› teflhis. “Kürt meselesi nas›l çözülür?” sorusuna do¤ru yan›t verebilmek için öncelikle “Kürt meselesi nedir? Neden ve nas›l bu boyuta ulaflm›flt›r?” sorular›na cevap bulmak gerek. • Baflta AKP olmak üzere Türk siyaset s›n›f›nda, ayr›ca da maalesef akademi ve medya dünyas›nda, Kürtçe bilen, Kürtlerin “insider information”›na vak›f olan hakiki, güvenilir uzman say›s› pek azd›r. Konuyu gerçekten bilen, tüm boyutlar›n› incelemifl, irdelemifl kifli say›s› da gerçekten çok az. Yasaklar, engeller, duyars›zl›k, ilgisizlik, korku gibi nedenlerle Kürt meselesi birçok kesimde gizli bir tabu olarak kalm›flt›r. fiimdilerde yeni yeni eriyor, sulan›yor. Kürt kesiminde, pratik deneyimi olmasa da, devleti bilen, tan›yan, siyasî tecrübesi olan, teorik birikime


sahip kadrolar da say›ca yetersiz. Ümit F›rat ile Altan Tan’›n (ki her TV program›nda onlar var) alt›ndan kalkamayaca¤› kadar derin bir problem Kürt meselesi. • Türk kesiminde, okumufl-yazm›fl ahali dahil, Türk milliyetçili¤inin Kürt karfl›tl›¤› vahim bir düzeyde. Sadece MHP ve CHP’den söz etmiyorum. AKP’nin bu son ç›k›fl› bile oldukça genifl kesimlerde “vatana ihanet”, “Atatürk’ü öldürmek”, “ulus-devletin sonu”, “bölücübafl›n› affetmek”, “ABD ve AB’nin taleplerine boyun e¤mek” gibi tahlillerle de¤erlendirildi, alg›land›. Kürt kesimi genel olarak siyasî aç›dan hem daha olgun, hem de daha ileride. Ama, henüz resmen aç›klanmam›fl olsa da, TSK’n›n bu giriflimin arkas›nda durmayaca¤› belli. AKP ile TSK aras›ndaki Ergenekon, askerlerin sivil mahkemelerde yarg›lanmas› gibi gerginlikler, Kürt meselesinin çözümü için müsait bir atmosfer yaratm›yor. Keza AKP ile muhalefet aras›ndaki derin çekiflmeler de çözümü daha da güç hale getiriyor. Devlet kurumlar› aras›nda mutabakat filan yok. (‹lginçtir, “devlet kurumu” denince akla sadece Çankaya, hükümet, TSK, Emniyet ve M‹T geliyor). • Kürt meselesi belki de bugün dünya siyasetindeki en karmafl›k sorunlardan biri. En az seksen y›ll›k geçmifli var. Do¤rudan dört devleti, dolayl› olarak en az on devleti ilgilendi-

ren bir sorun. On devletin de farkl›, hatta çeliflkili jeo-stratejik ve siyasal ç›karlar› var. Sorun salt siyasî de de¤il. Tarihî, kültürel, linguistik, psikolojik, ideolojik, ekonomik, toplumsal, güvenli¤e dair vs. boyutlar› var. Araya kan girmifl. Ve sorun öyle bir aflamaya gelmifl ki, eskaza Ankara ile PKK kendi aralar›nda oturup anlaflsalar bile (bugünün senaryosu de¤il bu), sorun yine de çözülmüfl say›lamaz. ABD’nin bugünkü nispeten aç›k deste¤i çözüm için önemli, hatta gerekli, ama yeterli bir faktör de¤il. ‹ran’›n tutumu unutulmamal›. Irak’ta da Kürt-Arap çekiflme-

deye ra¤men her an tuz buz olabilecek, incecik camdan infla edilmifl yap›lar, yap›lanmalar, hassasiyetler mevcut. Yeterli haz›rl›k yap›lmadan bafllayan tart›flma sürecinde bile hemen sakatl›klar belirdi. Emekli büyükelçi, yeni akil adam Ümit Pamir, belki iyi niyetle, tart›flma özgürlü¤ünün s›n›rlar›n› geniflletmek amac›yla söylemifl olsa bile, referandum ve ayr›lma meselesini daha iflin bafl›nda gündeme getirince, bölünme, parçalanma fobisini de istemeden de olsa alevlendirmifl oldu. Zamanlama ve siyaset hatas›...

Temkinli umut

“Cin flifleden ç›kt›” türünden gözlemler henüz do¤ru de¤il. Özal’dan Demirel’e, Y›lmaz’dan Çiller’e kaç baflbakan Kürt aç›l›m› yapm›flt›, hat›rl›yor musunuz? Peki PKK kaç kez ateflkes ilan etti bugüne kadar? sinin boyutlar› derinlefliyor. Tüm bu engeller, AKP’nin bugünkü konumu, durumu, kapasite ve becerisiyle aflabilece¤i türden engeller de¤il. Azadiya Welat gazetesinin sorular›n› yan›tlarken bu konular› biraz daha açmaya çal›flt›m (“Ya Tabu ya Bar›fl!”, apoletlimedya.blogspot.com, 11 A¤ustos 2009). Keza iflin PKK taraf› ve bölge halk›n›n tutumu da (ki ‹rfan Aktan’›n gözlem ve tahlilleri genelde do¤ru), kaç›n›lmaz olarak çözümün önemli bir aya¤›. O tarafta da, tüm iyi niyet ve ira-

Sonuç olarak, geleneksel alaturka metodlarla bafllad›k ifle. “Cin flifleden ç›kt›”, “Difl macunu tüpünü s›kt›k art›k, bir daha içeri sokamazs›n›z” türünden gözlemler henüz do¤ru de¤il. Özal’dan Demirel’e, Mesut Y›lmaz’dan Çiller’e kaç baflbakan Kürt aç›l›m› yapm›flt›, hat›rl›yor musunuz? Peki PKK kaç kez ateflkes ilan etti bugüne kadar? Geçmiflteki 27 isyan›n ayr›nt›lar›n› an›msayan var m›? AKP’den radikal bir siyasî, bar›flç› çözüm önerisi bekleyen yok. Adil, kal›c› bir bar›fl istiyoruz hepimiz, de¤il mi? Ama yine de ulus-devlet, Kemalizm, cumhuriyetin kurulufl felsefesi Kürt meselesiyle iliflkili konular de¤il mi? Rag›p Duran (*) Bu yaz›, Öcalan’›n yol haritas›n› aç›klamas›ndan önce kaleme al›nd›.


TARAF, EMEK SÖMÜRÜSÜNDE NE TARAFTA?

Ya afla¤›lanma ya iflsizlik Taraf gazetesinin Ankara bürosundaki alt› muhabirin görevlerine son verilme gerekçesi ve flekli, ana ak›m medyaya alternatif oldu¤unu iddia eden yay›n organlar›n›n da genel iflleyifle uygun ad›m yürüdü¤ünü bir kez daha gözler önüne serdi. Nesli h›zla tükenmekte olan yetkin muhabirlerden Adnan Keskin’in Taraf deneyimini ve medya düzenine iliflkin gözlemlerini dikkatlerinize sunuyoruz... ‹ki y›l önce, Soner Ar›kano¤lu’yla birlikte Radikal’den at›ld›¤›n›zda yapt›¤›m›z söyleflide yayg›n medyan›n muhabirlere yaklafl›m›n› elefltiriyordun. fiimdi de befl muhabir arkadafl›nla (Soner Ar›kano¤lu, Aylan Uncu, Ezgi Ak›n, Erdem Gül, Coflkun ‹ncekara) birlikte Taraf’›n Ankara bürosundaki iflinden ç›kar›ld›n. Taraf yönetimiyle Ankara büro aras›ndaki internete yans›yan yaz›flmalara bak›l›rsa, iflten ç›kar›l›fl›n›z, her fley bir yana, “usûl aç›s›ndan” da çok nahofl olmufl... Adnan Keskin: Holding medyas›ndan ba¤›ms›z bir hat çizmeye çal›flan yay›nlarda da muhabire yaklafl›m kültürü ayn›. Keflke gazeteciler, muhabirler, editoryal çizgiyi, gazetenin yay›n politikas›n› tart›flabilse. Taraf’ta, gazete çal›flanlar›yla yönetimi aras›nda daha demokratik, daha insanc›l iliflkiler örgütlemek gerekti¤ini savunduk. Biraz geç de olsa, bunu k›smen yapmay› baflard›k. Taraf yay›n çizgisi itibariyle çok tart›fl›l›yor, ama iç iflleyifl itibariyle öteki yay›nlardan hiç ayr›lmayan, belki çal›flanlar›n özlük haklar› aç›s›ndan yayg›n medyadan daha hoyrat davranma hakk›n› kendinde gören bir gazete oldu. Ahmet Altan’a “yayg›n medyadan farkl› bir yol çizmek gibi bir iddian›z varsa, iflvereniflçi iliflkisinde de onlardan ayr›lmal›, o faflizan kültürü burada uygulamamal›s›n›z” dedik. Bunun hem özlük haklar›m›z›, hem de haber üretim sürecini kapsamas› gerekti¤ini söyledik. Asl›nda, bafltan beri bunu talep ediyorduk, ama sesimizi fazla yükseltemedik. Tart›flmalar›m›z s›ras›nda Ahmet Altan’›n flöyle bir sözü oldu: “Ben böyle gördüm, medya düzeni budur. Be¤enen çal›fl›r, be¤enmeyen gider.” Bunun yayg›n medyadaki faflizan uygulaman›n ayn›s› oldu¤unu, kabul etmeyece¤imizi kendisine hem yaz›l› hem de sözlü olarak ilettik. Taraf yay›n çizgisi olarak yayg›n medyadan ayr›lmay› ilke edinmiflse, bunu k›smen kan›tlam›flsa, hukuk ve adalet talebini cesurca dile getiriyorsa, kendi içinde de hukuku ve adaleti sa¤lamak zorundayd›. Ama Ahmet Altan’›n “ya sev ya terk et” ültimatomuna, “ne bu haliyle severiz ne de terk ederiz” karfl›l›¤›n› verdi¤imizde, bize yaz›l› olarak “istifa etmemek haysiyetsizliktir” cevab›n› verdi. Bu asl›nda çok yayg›n bir gazetecilik kültürü: Sütunlar›nda, köflende hak ve özgürlükleri, adaleti savunabilirsin, militarizmle mücadele edebilirsin ama, çal›flanla iliflkilerinde hak, hukuk, adalet gibi fleyleri reddedersin. Sizin temel itiraz›n›z ücretlerin düflük-

22

lü¤ü müydü? Hay›r, ama sonuçta gazeteci iflçidir. Ankara bürosundaki tüm arkadafllar sendikaya üyeyiz. Ama ‹stanbul’la birlikte düflünüldü¤ünde, sendikal› oran› yüzde 50’yi bulmad›¤› için sendikan›n sözleflme yetkisi yoktu. Taraf yeni bir gazete oldu¤u için, ayaklar› üzerinde durana kadar sendikal›laflma çal›flmalar›na girmemeyi tercih ettik. Ayr›ca, gazetede sürekli sirkülasyon vard›; befl kifli gidiyor, befl kifli geliyor, onlar gidiyor, yenileri geliyor... Düflük olan ücretler bile ödenmedi¤i ve “ya katlan ya da çek git” dendi¤i için insanlar çekip gidiyor. Biz Ankara büro olarak bu ikileme s›k›flmay› reddettik. Taraf ekonomik sorunlar yafl›yor olabilir. Bunda yönetim hatas› da olabilir. Sonuçta bu piyasa çok vahfli;

Taraf’ta yaflanan asl›nda çok yayg›n bir gazetecilik kültürü: Sütunlar›nda hak ve özgürlükleri, adaleti savunabilirsin, militarizmle mücadele edebilirsin ama, çal›flanla iliflkilerinde hak, hukuk, adalet gibi fleyleri reddedersin. büyük sermayen yoksa, gazete ç›karmak ve da¤›tmak çok zor. Ama bu, bir gazete yönetiminin çal›flanlar› istedi¤i koflullarda çal›flt›rmas›n›, koflullar› iyilefltirmek için çaba göstermemesini, düzgün çal›flma koflullar› talep eden muhabirleri haysiyetsizlikle suçlamas›n› meflrulaflt›rmaz. Taraf’la bir ifl sözleflmemiz var, Ahmet Altan iflveren, biz de Adnan Keskin

iflçi olarak görünüyoruz. E¤er bize “arkadafllar, bir yay›n organ› ç›karaca¤›z, çizgimiz budur, para bulursak ekmekpeyniri bölüflürüz” denseydi, görüfllerini paylaflt›¤›m›z sol bir yay›n olsayd›, para almadan da çal›fl›rd›k. Hepimiz paras›z çal›fl›r›z; para bulunca da bölüflürüz. Ama gazeteyi de birlikte ç›kar›r›z, patron-iflçi iliflkisi olmaz. Ahmet Altan, “ben buran›n patronuyum” diyorsa, ki diyor, ben de orada iflçiyim ve haklar›m› talep ederim. Kötü yönetilmeye itiraz ederim, hak ve alacaklar›m›n suiistimal edildi¤ini düflündü¤ümde hukukî haklar›m› kullanmaktan geri durmam. Ekonomik s›k›nt› yaflayan bir gazetenin çal›flanlar›n› sömürmeye, onlar› sömürülmeye ikna etmeye hakk› yoktur. Ahmet Altan, size yazd›¤› yan›tlardan birinde, ekonomik olarak kuflat›lm›fl gazeteden sizin de bir fleyler koparma çabas› içinde oldu¤unuzu söylüyor... Gazete yönetimlerinin ekonomik zorluk yaflad›klar›na dair aç›klamalar› ço¤unlukla gerçe¤i yans›tmaz. Yayg›n medyada da bu yap›l›r; Türkiye vergi rekortmeni olan adam da çal›flanlar›na ayn› eziyeti yapmaktan geri durmuyor, krizi bahane edip çal›flanlar› iflten atarken kendi lüks harcamalar›ndan hiçbir kesinti yapm›yor. Devlet de böyle, sanayici de böyle. Bize Taraf’›n ekonomik olarak s›f›r noktada oldu¤u aç›klamas›n›n yap›ld›¤› gün, Milliyet’te ç›kan habere göre, Taraf üç veya dört trilyonluk bir flirket kuruyor ve ‹stanbul’da genifl bir arsa aramaya bafll›yor. Üstelik, bunun ilan› Taraf’ta yay›nland›! Bunu sordu¤umuzda, matbaay› kredi çekerek kuracaklar›n› söylediler. Biz de muhabirlerinin aç çal›flt›¤›, evlerine haciz gitti¤i bir gazetenin bunu yapmaya hakk› olmad›¤›n› söyledik. Neden bu kredinin çok daha küçük bir harcama olan çal›flan maafllar› için kullan›lmad›¤›n› sorduk. Buna yan›t alamad›k. ‹ki y›ld›r ayn› ücretle çal›fl›yoruz, sosyal haklar›m›z yok, bürodaki olanaklar çok s›n›rl›. Bunlar› iyilefltirmek için samimi bir çaba da yok, hoyrat bir kültürleri var: “Gazetenin sahibi biziz, gazeteyi biz yap›yoruz, r›za göstermek zorundas›n›z; hatta burada çal›flt›¤›n›z için dua etmelisiniz.” Sizi ipleri koparma noktas›na getiren süreç nas›l bafllad›? ‹flin bu aflamaya gelmesinde bizim de kabahatimiz vard›, çünkü hem hak ve alacaklar, hem de haber üretim sürecindeki iliflkiler aç›s›ndan bafl›ndan beri sorunlar yafl›yorduk. Ama, Taraf’›n farkl› bir gazete olmaktan kaynakl› bir kredisi vard› nazar›m›zda. Dolay›s›yla, bu ertelenmifl bir tart›flmayd›, bekledik, düzelebilece¤ini ümit ettik. Fakat yönetim tart›flmay› reddetti. Sorunlar›m›z ekonomik s›k›nt›lardan ibaret de¤ildi: ‹tilip kak›l›yorsun, yok say›l›yorsun, de¤ersizlefltiriliyorsun. Bize sürekli flu hissettirildi: “Siz de¤ersiz adamlars›n›z, gazetecili¤i biz icat ettik. Bu gazetede çal›flt›¤›n›z için duac› olmal›s›n›z”. Ahmet Altan fazla tazminat almak için bekledi¤imizi söylüyor ama, biz alt› ay önce de ayn› tepkiyi koyup ayn› tazminat› alabi-


Senin Ahmet Altan d›fl›ndaki di¤er vasf›n iflveren olmakt›r. Benim de Adnan Keskin d›fl›ndaki vasf›m iflçi olmakt›r. Sen nas›l ki beni ücretsiz çal›flt›rma hakk›n› kendinde buluyorsan, benim de tek silah›m olan haber yazmamay› kullanma hakk›m var. Biz ona niye dünyada iflçi s›n›f› mücadelesi diye bir fley oldu¤unu, niye 1 May›s diye bir günün oldu¤unu, niye burnumuzun dibindeki Yunanistan’da gazetecilerin ayda bir grev yapabildi¤ini hat›rlatt›k. Ayn› fley niye Türkiye’de olam›yor? Bunun kabahati Ahmet Altan’da veya Ayd›n Do¤an’da de¤il, bizde. K›demli gazetecilerin bana ilk söyledi¤i fley, “gazeteci habere küsmez” cümlesiydi. Gazetecilerin temel hastal›¤› da bu zaten. Bu, gazetecinin kendini iflçi olarak görmedi¤inin ifadesi: Sömürülsen de, aç kalsan da haber üretmeye devam edeceksin, çünkü haber kutsald›r! Gazete sahipleri için bu çok ifllevsel bir silah. Sana, “asl›nda sen iflçi de¤il, ülkenin gündemini belirleyen adams›n” diyor. Gazeteci de haberleriyle etkili olan, iktidar adac›klar› kurabilen biri olarak görüyor kendini. Ben tek silah›m›z›n haber oldu¤unu iddia ediyorum. Bu silah› kullanmad›¤›m›z sürece hiçbir gücümüz yoktur, sömürülmeye de mahkûmuz. Kömür oca¤›ndaki adam›n tek si-

Tart›flmalar›m›z s›ras›nda Ahmet Altan’›n flöyle bir sözü oldu: “Ben böyle gördüm, medya düzeni budur. Be¤enen çal›fl›r, be¤enmeyen gider.” Üst üste ihtar gönderdi, “sabah toplant›lar›na kat›l›p bana tekmil vermek zorundas›n›z” dedi. lah› kazma vurmamaksa, senin de tek silah›n, klavyeye dokunmamakt›r. Bu silah›n etkili olmas›n›n yolu nedir? Toplu hareket etmektir. Tek kalemde Taraf’tan alt›, Radikal’den 40, Sabah’tan 60 kifli at›labiliyorsa, kabahat sadece iflverenin de¤ildir. Tüm ifl kolunda, iflten at›lmalara, haks›z uygulamalara tepki gösterilebilse, iflveren geri ad›m atmak zorunda kal›r. Formül bu kadar basit. Gazeteciler Sendikas›’n›n örgütlülü¤ü ne düzeyde? TGS ne yaz›k ki Anadolu Ajans›’na s›k›flm›fl durumda. Örgütlü oldu¤u yerlerden biri de CHP’nin televizyon kanal› Halk TV. Ama orada da sendikas›zlaflt›rma operasyonu var. ATV-Sabah’taki on kiflilik grev tarihseldir, ama bir süre sonra yarg› karar›yla durduruldu. Ac› olan yönü ise, ony›llar sonra ilk defa bu ifl kolunda bafllayan bir greve sadece on arkadafl›m›z›n kat›lm›fl olmas›d›r. Taraf’ta grev yapma hakk›n›z yoktu, ama direnifli sürdürebilirdiniz... Asl›nda biz yirmi gün boyunca direnifl yapt›k. Ama iflveren iflten att›¤›nda –ki bizi iflten att›¤›na dair ç›k›fl k⤛tlar›m›z› bile göndermeyecek kadar sayg›s›z davrand›lar– elbette büroyu iflgal etmek de bir yöntemdir. Ben bu yöntemi savunuyorum da. Ama tabii herkesi buna zorlayamazs›n. ‹deal olan, iflten at›ld›¤›nda bile iflini talep etmek, polis zoruyla bürodan at›lsan bile büronun kap›s›nda direniflini sürdürmek.

Yönetimin ç›k›fl k⤛tlar›n›z› gönderip göndermemesinin bir önemi var m›? Resmen at›lm›fl olmad›¤›n için iflsizlik sigortas›ndan yararlanam›yorsun. Öbür yönü de, patronun seni afla¤›l›k bir mahlûk olarak görüp iflten atmaya bile tenezzül etmemesi. ‹flten at›ld›ktan sonra destek mesajlar› ald›n›z m›? Hiç kimseden almad›k! Taraf’›n köfle yazarlar›n›n ço¤una yollad›k Ahmet Altan’la yaz›flmalar›m›z›. B›rak›n köflelerinde buna de¤inmeyi, telefon edip geçmifl olsun dahi demediler. Taraf’taki liberal kalemleri b›rakal›m, y›llarca sosyalizm mücadelesi vermifl, hak ve özgürlükler peflinde koflmufl yazarlardan da ç›t ç›kmad›. Medya elefltirisi yapan insanlar›n, medyada do¤ru tav›r tak›nmalar›n› beklemekle hata m› ediyoruz? Türkiye’nin en iyi yarg› muhabirlerinden biri olarak tan›n›yorsun. ‹fl bulamama ihtimalin var m›? ‹fl bulmam›n hiç kolay olmad›¤›n› biliyorum. Hepimiz kendi alanlar›m›zda iyi gazeteci olmaya çal›fl›yoruz. Fakat kimse en iyi gazeteci olmak zorunda de¤ildir; düzgün olmak, namuslu olmak yeterli. Patrona direnerek at›lm›fl olmam›z kredimizi azaltm›flt›r. Belki de bir daha hiç ifl bulamayaca¤›z. Taraf’ta itiraz ederek iki y›l çal›flt›k, baflka gazetelerde ayn› itirazlar› dile getirerek ancak bir hafta çal›flabilirdik. Herhangi bir yerden destek veya dayan›flma görmedi¤imiz gibi, ma¤duriyetimizi Taraf’› zay›flatmak için kullanmak isteyenler de var. Hayat›nda hiçbir muhalif habere imza atmam›fl, hiçbir iktidara itiraz etmemifl gazetecilerin, Taraf’› karalamak için bizim ma¤duriyetimizi kullanmaya çal›flt›klar›n› görmek de üzücü. Mesela Cumhuriyet’te birkaç y›ld›r süren ve sendika by-pass edildi¤i için fiilen yürütülemeyen bir grev varken, arkadafllar›n kalk›p da Ergenekon’la da iliflkilendirerek bizim hakk›m›zda yaz› yazmalar› do¤ru de¤il. Teflekkür ederiz kendilerine ama, onlara Cumhuriyet’teki grevin kaç›nc› günde oldu¤unu da sormak gerekiyor. Birgün’de de ma¤dur edilen arkadafllar› çok iyi biliyoruz. Kendi d›fl›ndaki tüm gruplar› küçümseyen, onlar›n karfl›laflt›klar› hak ihlallerini görmezden gelen adamlar›n kalk›p bizim ma¤duriyetimizi yazmalar› masumane bir dayan›flma örne¤i say›lmaz. O nedenle, bizden demeç isteyenlerden Taraf’› sak›nmaya çal›flt›k. Ahmet Altan’la yaz›flmalar›m›z› internete de biz vermedik. Muhtemelen yollad›¤›m›z Taraf yazarlar›ndan biri iletti. Radikal’e açt›¤›n dava ne oldu? ‹fle iade davas›n› kazand›k. Di¤er tüm davalar› da kazanaca¤›z, çünkü ifle iade pilot dava, onu kazand›ktan sonra alacak davalar›m›z da olumlu geçecektir. Yirmi gün bekledikten sonra Taraf’a açt›¤›m›z davalardan da ayn› sonucu alaca¤›m›z› düflünüyorum. En az›ndan iflverene, fütursuzlu¤unun bir faturas› oldu¤unu hat›rlat›yor ifle iade davalar›. Fakat davay› kazanmak her fley demek de¤il. Sonuçta iflsizsin.

Söylefli: ‹rfan Aktan

lirdik. ‹flverenin rahatl›¤›, faflizan tavr›, muhabirsiz de gazete ç›karabilece¤ini bilmesinden kaynaklan›yor. Hep iddia etti¤im gibi, Türkiye’deki gazeteler muhabirsiz de ç›kar›labilir. Siz neye dayanarak gazete yönetimiyle kap›flmay› göze ald›n›z? ‹flsiz kalmay› göze alarak. Açmaz flu ki, Türkiye’de iflsiz kalmay› göze almadan haklar›n› savunam›yorsun. Örgütlü de¤iliz ve iflveren bunu biliyor. ‹stifa etti¤inde ifl bulman›n zor oldu¤unu bildi¤i için sana kötü davranma hak ve cesaretini kendinde bulabiliyor. Tam itaat, zaman zaman afla¤›lanmak –ücretsiz çal›flt›r›lmak da afla¤›lanmakt›r– ya da iflsizlik. Ortas› yok. Çünkü biz onu da denedik. Yönetime dedik ki, “biz istifa etmek istemiyoruz, iflimizi korumak ve Taraf’a katk› vermek istiyoruz”. Ama çal›flma hakk›n›n itiraz hakk›n› da tan›d›¤›n› söyledik. ‹flveren, çal›flanla pazarl›k yapmak zorundad›r. Fakat üçüncü yolun olmad›¤›n› bir kez daha gördük. Taraf’›n Ankara temsilcisi ‹smet Demirdö¤en iflten ç›kar›ld›ktan sonra, bu görev muhabirlerden Erdem Gül’e teklif edilmifl. O niye kabul etmedi? Bizim yapt›¤›m›z iki önemli fley oldu. Birincisi, toplu hareket ettik. ‹kincisi, makam reddettik. Bu, gazetecilikte al›fl›lmad›k bir tav›rd›r. Üstelik bafl›m›zda bir yönetici olmadan, yirmi gün boyunca kendi alan›m›zdaki haberleri üretmeye devam ettik. ‹stanbul’daki yönetimin, talimatla bizi sabah toplant›lar›nda askerî bir anlay›flla, içtimaya ça¤›rmas›n› reddettik. S›raya dizilip tekmil vermedik, ama haberlerimizi yapmaya devam ettik. Ne zaman ki, “art›k haber de yapmayaca¤›z” dedik, o zaman Ahmet Altan “evinize gidin” dedi. Bize “istifa etmemek haysiyetsizliktir” diyen Ahmet Altan’a “bizi kovmaman haysiyetsizliktir” dedik. Gazete yöneticileri, kendileri olmasa, muhabirlerin haber yapma kabiliyetinin olamayaca¤›n› düflünür. Biz, bafl›m›zda bir yönetici olmadan da haber üretebilece¤imizi gösterdik. Niye hem haber üretip hem de yönetimle iletiflimi kopard›n›z? Çünkü bas›n tarihinde bir ilktir ve afla¤›l›kçad›r; Ahmet Altan üç gün boyunca üst üste savunma istemli ihtar gönderdi bize. “Sabah toplant›lar›na kat›l›p bana tekmil vermek zorundas›n›z” dedi. Biz de onu yaz›l› ve sözlü olarak reddettik. Askerî düzene karfl› ç›kan bir gazetenin yöneticisi, çal›flanlar›ndan “talimatlara uymama” gerekçesini aç›klamalar›n› istedi. Biz de askerî ceza kanununda emre itaatsizlik olarak geçen suçu ifllemeye devam ettik. Haber yazmay› sürdürerek de tekmil vermeden gazetecilik yap›labilece¤ini gösterdik. Bütün bunlara ra¤men yönetim ad›m atmay›nca, üretimden gelen tek hakk›m›z› kullanarak haber yapmay› b›rakt›k. Ahmet Altan’›n “ben böyle gördüm” dedi¤i medya düzeni neydi? Gazetecinin elindeki tek silah› olan haber yapmamay› hiç denememesiydi. “Gazeteci nas›l olur da haber yazmaz” dedi. Biz de ona yaz›l› olarak anlatt›k:

23


MEKS‹KO’DA “THRILLER”

IMF’den darbeye 164 milyon

1 A⁄USTOS-10 EYLÜL 2009 Haz›rlayan: Erdir Zat

HONDURAS Baflkan Manuel Zelaya’ya karfl› 28 Haziran’da yap›lan darbeden sonra kurulan hükümetin meflruiyetini bütün BM ülkeleri, bölgesel paktlar ve küresel kurumlar net bir tav›rla tan›mazken, Washington’daki malûm kurumdan çatlak ses geldi. IMF, eylülün ilk haftas›nda Honduras’›n darbeci hükümetine toplam 164 milyon dolar kredi gönderdi. Oysa baflta Dünya Bankas› olmak üzere bütün uluslararas› bankalar ülkenin bütün kredilerini kesmifl, bunu AB’nin 90 milyon dolarl›k ekonomik yard›m› durdurmas› izlemiflti. Darbecileri desteklemek konusunda kirli bir sicili bulunan IMF’nin bu son ad›m›n›n, Zelaya ile

AFGAN‹STAN Dibi doymayan batakl›k Hür dünyan›n gö¤sünü kabartarak övünmeyi umdu¤u Afganistan seçimleri, yeniden seçilmek isteyen Karzai’yi itham alt›nda b›rakan a¤›r seçim hileleri yüzünden mahkemede bitti. ABD, Britanya ve NATO, gene Afganistan’a demokrasi götüremedi. Seçime ilginin düflüklü¤ü, giderek milliyetçileflen Taliban’›n t›rman›fl›n› pekifltiriyor. PATRICK COCKBURN Counter Punch, 23 A¤ustos 2009

AMER‹KAN ve ‹ngiliz kuvvetleri Irak’ta ve Afganistan’da süregelen içsavafllara dahil oldular ve çat›flman›n daha da fliddetlenerek uzamas›na yol açt›lar. ABD ve Britanya yönetimleri ›srarla askerî iflgalin her iki ülkede de istikrars›zl›¤a neden oldu¤u gerçe¤ini görmezden geliyorlar. Bunun nedeni ise apaç›k ortada: Tarih boyunca yabanc› iflgaller nadiren hofl karfl›lanm›flt›r. ‹flgalciler, sözde destek olduklar› müttefik hükümetlerinkinden çok, kendi siyasi, askerî ve ekonomik ç›karlar›n› gözetirler. Bu durum Ba¤dat ve Kabil yönetimlerinin meflruiyetini ortadan kald›rd› ve rejim muhaliflerine yurtsever bir muhalefet sergiliyormufl gibi görünme f›rsat› verdi. Bunlar›n yan›nda, yabanc› ordular, beyân ettikleri amaçlar her ne olursa olsun, otoritesini zorla kabul ettiriyor, mütemadiyen yerel nüfusla sürtüflme içinde bulunuyor. Bat› medyas›, Afganistan seçimlerini, ABD, Britanya ve NATO askerlerinin usta yönetimi sonucunda kazan›lm›fl bir “demokrasi zaferi” olarak övmekle bitiremedi. Fakat Afgan halk›, iktidar› kimin elinde tuttu¤u ve onunla ne yapt›¤›yla daha çok ilgileniyor. Cumhurbaflkan› Hamid Karzai halk taraf›ndan tutulan bir kifli olmasa da, devletin idarî a¤lar› sayesinde, militarizmden yana olan savafl a¤alar›, polis flefleri, yerel fluralar, dinsel ve etnik liderler gibi bölgesel güç odaklar›n›n deste¤ini alarak güçlü bir konuma sahip oldu. Afganistan ve Irak’taki seçimler hakk›nda haber yapan yabanc› medyan›n gözden kaç›rd›¤› fley, s›radan halk›n iktidardaki hükümetleri kendi ç›karlar›n› düflünen siyasi gangsterler taraf›ndan yönlendirilen haraçç›lar olarak görmesi. Ba¤dat ve Kabil’deki insanlar›n varolan yönetimleri desteklemelerinin ortak sebebinin, bu yönetimlerin o zamana kadar zaten çokça çalm›fl oldu¤una ve art›k daha fazla çalma-

24

ya gerek duymayacaklar›na, fakat yeni bir yönetimin onlarla ayn› derecede zorba olmakla birlikte onlardan daha aç olaca¤›na inanmalar› oldu¤unu duydum. Böylesine uç noktalarda gezinen bir kötümserli¤in boyutlar›n› de¤erlendirebilmenin tek yolu, seçime kat›l›m oranlar›n› gözden geçirmektir. Afganistan’da son seçimde kat›l›m›n yüzde 40-50 aras›nda oldu¤u san›l›yor. Afganistan’da 20 A¤ustos’ta yap›lan seçimler, savafl›n sonunu getirecek m›? Yoksa, Kabil yönetiminin dikkate de¤er bir flekilde güçlenmesini mi sa¤layacak? Karzai, e¤er kazan›rsa, kendini “seçilmifl bir lider” olarak konumland›rabilecek. [10 Eylül itibariyle kesin sonuçlar aç›klanmam›flt›, 600’ün üstünde ciddi seçim hilesi flikâyeti alan seçim otoritesi daha fazla zaman istiyordu.] Bunun tersi her durumda, seçim sand›¤›, savafl a¤as› olarak bilinen adamlar›n iktidar›n› yeniden onaylamaktan baflka bir etkiye sahip olamayacak. Bu adamlar, ayn› zamanda, neredeyse tümü Pafltun olan (Afganistan nüfusunun yüzde 42’si) Taliban ile Pafltun olmayan etnik gruplar›n [Tacik, Özbek, Türkmen, Hazara, vd.] oluflturdu¤u Kuzey ‹ttifak› aras›ndaki içsavafl›n sürpriz galibiydi. 11 Eylül’ün hemen öncesinde, Kuzey ‹ttifak› birlikleri kuzeydo¤u Afganistan’›n bir köflesine s›k›flt›r›lm›flt› ve son bozguna yak›nd›lar. Fakat birkaç ay içinde, ABD’nin Taliban’› ve El Kai-

yeni bir görüflme yapan Obama yönetiminin Honduras’taki fiilî hükümete karfl› yeni yapt›r›mlar aç›klamas›n›n ard›ndan gelmesi kuflku yaratt›. Bu kez “darbe” sözcü¤ünü kullanmaktan çekinmeyen d›fliflleri bakan› Hillary Clinton, ABD’nin Honduras’a yönelik ekonomik yard›mlar› ask›ya ald›¤›n› ve darbe hükümetinin gözetiminde yap›lacak seçimlerin meflruiyetini tan›mayacaklar›n› aç›klad›. Böylece ABD bir eliyle kesti¤i ekonomik yard›m›, öteki eli IMF üstünden sürdürmüfl oldu. Ayn› IMF, geçen y›l›n kas›m ay›nda, demokratik olarak seçilmifl Zelaya hükümetinin ekonomik politikalar›n› be¤enmedi¤ini söyleyerek Honduras’›n kredilerini kesmiflti.

de’yi sürmeye karar vermesi ile birlikte, Kuzey ‹ttifak›, Amerikan dolar› ve savafl uçaklar› sayesinde bütün Afganistan’a egemen olabildi. Birçok Afgan, Pakistan askerî istihbarat›n›n deste¤i ve Suudi paras›yla zaferler kazanan Taliban iktidar›n›n gözle görülür biçimde sona ermesinden mutluluk duydu. Fakat Taliban’a karfl› olmak, asla Kuzey ‹ttifak›’n›n para ve iktidar h›rs›yla gözü dönmüfl liderlerini desteklemek anlam›na gelmiyordu. 2001’de, Kabil’in kuzeyindeki Penflir Vadisi’nde bulunan Kuzey ‹ttifak› bölgesinde birkaç ay geçirdim. Bu y›l›n bafllar›nda Afganistan’a geri döndü¤ümde, Kabil’de, daha öncelerden tan›m›fl oldu¤um birçok savafl a¤as›yla karfl›laflt›m ve yat›r›mlar›, ihaleleri ve para getiren konumlar›n› hâlâ kendi tekeli alt›nda tutuyor olmalar›na çok flafl›rd›m. Yabanc› hükümetlerin, Karzai’nin, insan haklar› ihlâlleriyle suçlanan Tacik savafl a¤as› Muhammed Fehim ve onun Hazara dengi Kerim Halili ile seçim ittifak› yapmas›ndan dolay› hay›flanmas› saçma bir fley. Karzai, en basit ifadeyle, kurulu düzenin mukavemetini tan›yor. Bu, istedi¤i kadar çirkin olsunlar, Pafltun-olmayan topluluklar içinde siyasî a¤›rl›¤a sahip kiflilerin iktidarlar›n› tan›mak demek. Karmakar›fl›k ve bütünüyle yozlaflm›fl bir siyasal iktidar yap›s›ndan söz ediyor olabilirim, fakat ABD ve Britanya’n›n bunun oldu¤u gibi kalmas› için mücadele etti¤ini de gözden kaç›rmamak gerekir. Uzun bir savafl onlar› bekliyor. Irak’›n tersine, Afganistan’daki yabanc› askerî birliklerin varl›¤›, Afgan halk›nda kabul görmüfl say›ld›. Bunun böyle olmas›n›n sebebi, k›smen, Irak’›n Kürdistan d›fl›ndaki bölümlerinin iflgal edilmesi, fakat Afganistan’›n büyük bir bölümünün iflgal alt›nda olmamas› fleklinde aç›klanabilir. ABC News, BBC ve ARD’nin ortak yapt›¤› ka-

Kabil


Açl›k felaketi ilân edildi

Yeni ABD bar›fl plan›

‹dam AB’ye geri mi dönüyor?

Çeçenlerin kanl› dönüflü

GUATEMALA Devlet baflkan› Alvaro Colom, Guatemala’daki açl›k sorununun salg›n boyutuna ulaflt›¤›n› aç›klayarak ulusal felaket ilân etti. Ülkede y›lbafl›ndan beri açl›k nedeniyle hayat›n› kaybedenlerin say›s› bin 400’ü aflt›. Hükümet yetkilileri, yedi eyalette 55 binden fazla ailenin çok ciddi açl›k sorunlar›yla karfl› karfl›ya oldu¤unu duyurdu. G›da s›k›nt›s›n›n en temel nedenleri, küresel ekonomik kriz ve hava koflullar›n›n elveriflsizli¤i yüzünden bu y›l yetersiz hasat al›nmas›. Açl›k tehdidine maruz kalanlar›n say›s›n›n y›l sonuna kadar 400 bin aileye ç›kmas›ndan endifle ediliyor.

F‹L‹ST‹N Eski ABD baflkan› Jimmy Carter, eski ABD d›fliflleri bakan› James Baker, eski güvenlik dan›flmanlar› Brent Scowcroff ile Zbignew Brezinski, ‹srail-Filistin bar›fl› için yeni bir plan haz›rlayarak Obama yönetimine sundu. Plan, 1967 s›n›rlar›na dayal›, askerden ar›nd›r›lm›fl bir Filistin devletini, Filistinli mültecilere tazminat ödenmesini ve Kudüs’ün ortak baflkent olarak paylafl›lmas›n› öngörüyor. ‹srail’in kuruluflu s›ras›nda Filistin’i terk eden binlerce mülteciye geri dönüfl hakk› verilmesi daha önceki bar›fl giriflimlerinin t›kanmas›na yol açm›flt›. Yeni plan sorunu tazminatla aflmay› öneriyor.

ALMANYA Lizbon Anlaflmas›’n› bir onay yasas›yla kabul etmeye haz›rlanan Almanya’da, AB’nin bu anlaflmayla idam cezas›n› yeniden sisteme sokmaya haz›rland›¤› öne sürüldü. Yasaya karfl› Berlin’de düzenlenen “AB Diktatörlü¤üne Hay›r!” gösterisine destek veren hukukçu Prof. Dr. Karl Albrecht Schachtschneider, Lizbon Anlaflmas›’yla birlikte AB’nin hukukd›fl› ve despotik bir tiranl›¤a dönüflme tehlikesiyle karfl› karfl›ya kalaca¤›n› savundu. Schachtschneider, daha önce Anayasa Mahkemesi’ne Lizbon Anlaflmas›’n›n iptali için baflvuruda bulunarak onay sürecini geciktirmiflti.

RUSYA Sibirya’n›n Hakasya bölgesindeki Sayano-fiuflenskaya hidroelektrik santraline yap›lan ve 26 kiflinin yaflam›n› yitirdi¤i sabotaj eyleminin ve ‹ngufl Cumhuriyeti’nde 19 kiflinin öldü¤ü emniyet müdürlü¤ü bombalamas›n›n sorumlulu¤unu Çeçen isyanc›lar üstlendi. Rusya’ya karfl› yeni bir savafl stratejisi belirlediklerini aç›klayan isyanc›lar, Rusya’n›n her bölgesinde sald›r›lar düzenleyeceklerini bildirdi. Yetkililer, sabotaja u¤rayan Rusya’n›n en büyük hidroelektrik santralinin türbinlerinden çok say›da ceset ç›kar›ld›¤›n›, buna ra¤men 49 kiflinin daha kay›p oldu¤unu aç›klad›.

muoyu araflt›rmas›na göre, ülkenin bütününde Afganlar›n sadece yüzde 25’i ABD veya NATO birliklerine karfl› yap›lan sald›r›lar› destekledi¤ini söylerlerken, bombalama ya da hava sald›r›s› yaflanan bölgelerde bu rakam yüzde 44’e f›rl›yor. Washington’un planlar›n›n tersine, Afganlar›n yaln›zca yüzde 18’i Afganistan’daki yabanc› birliklerin artt›r›lmas›n› istedi¤ini ve yüzde 44’ü de yabanc› birliklerin azalt›lmas›n› istedi¤ini söylüyor. Bir zamanlar Pakistan’›n kuklas› olarak kötülenen Taliban, kendini Afgan milliyetçisi kimli¤iyle yeniden tan›mlamay› baflarm›fl görünüyor. Afganistan’da Amerikal›lar ve ‹ngilizler taraf›ndan sürdürülen askerî kampanyan›n can s›k›c› özelliklerinden biri, Irak’ta yaflananlardan çok az ders ç›karm›fl olmas›d›r. Sözgelimi, yabanc› ordular›n iflgali halk taraf›ndan benimsenmiyor ve iflgalle geçen her gün halk›n düflünceleri daha fazla bu yöne kay›yor. Irak ve Afganistan’›n her ikisi de derin etnik ve mezhep farkl›l›klar›n› bar›nd›ran ülkeler ve yabanc› iflgalciler, ister istemez, iç kargafla içinde bir uçtan di¤erine rastgele savruluyorlar. Irak’tan çok az fley ö¤renildi, çünkü propaganda orada olan bitenin Afganistan’a rehber olmas› gerekti¤i üstüne kurulmufltu. Geçenlerde, Ba¤dat’ta 100’den fazla insan›n ölümüne neden olan bombalama eylemlerinden sonra, Amerikan birliklerinin flehirden erken ayr›l›p ayr›lmad›¤› üstüne saçmasapan bir tart›flma bafllat›ld›. Gerçekte ise, geçen y›l›n sonundan beri Ba¤dat’ta birkaç ABD devriyesi bulunmaktayd› ve Amerikal›lar›n flehri kontrol etti¤i zamanlarda bile intihar bombac›lar›n›n eylemlerine engel olunam›yordu. Irak’taki en önemli Amerikan kazan›m›, Sünnilere karfl› fiiilerin ve Kürtlerin deste¤inin kazan›lmas›yd›. ABD ordusu El Kaide’yi tahrik etmek için Sünni isyanc›larla pazarl›k yapt›. Sünniler, Amerikal›lar ile anlaflmak zorunda kald›, çünkü fiiilere karfl› sürdürdükleri içsavafltaki durumlar› gün geçtikçe kötülefliyordu. Son günlerde yaflanan bombalama olaylar›, muhtemelen, El Kaide’yi bir haberci olarak kullanarak d›fllanmay› kabullenmeyeceklerini Irak yönetimine ac›mas›z bir flekilde ispatlamak isteyen Sünni gruplar›n gerçeklefltirdi¤i bir eylemdi. Washington’daki beyin tak›m›, belirli birkaç taktiksel metodun Irak’taki savafl› kazanmalar›n› sa¤lad›¤›na ve Afganistan’da da ifle yarayaca¤›na dair düflünceleriyle tamamen yan›lt›c› bir vizyon çizmektedir. Bu yan›lsama, ABD ve Britanya kuvvetlerini batakl›¤a daha fazla saplanmalar›na yol açacakt›r. Çeviren: P›nar Uygun

JAPONYA Liberaller bitti Liberal demokratlar›n Japon siyasetindeki 54 y›ll›k egemenli¤i a¤›r bir seçim hezimetiyle sona erdi. Ancak seçimi kazanan merkez sol JDP’nin Japonya’ya köklü bir de¤iflim getirece¤ini kimse düflünmüyor. ABD, II. Dünya Savafl›’ndan sonra bafllatt›¤› iflgali bitirip çekilirken, Japonya’y› Bat›l› anlamda bir parlamenter demokrasi hâline getirecek emin ellere teslim etmek istedi. Bunlar kuflkusuz muhafazakâr liberallerdi. 1955’te iktidara gelen Liberal Demokratik Parti (LDP), o zamandan beri, neredeyse kesintisiz bir flekilde Japonya’y› yönetti. Sadece 1993’te, çok k›sa süren sekiz partili koalisyon hükümeti s›ras›nda iktidarda de¤ildiler. Ama o dönemde bile parlamentodaki en büyük partiydiler. fiimdi bu siyasî hegemonya çözülüyor. 30 A¤ustos’ta yap›lan genel seçimlerde, ana muhalefet Japonya Demokratik Partisi (JDP), parlamentodaki 480 sandalyenin 308’ini kazanarak sadece 119 vekil ç›karan LDP’nin iktidar tekeline son verdi. Seçimlere girildi¤inde, küresel ekonomik krizi iliklerine kadar hisseden Japonya, tarihinin en büyük iflsizlik sorunuyla bo¤ufluyordu, yoksulluk gözle görülür biçimde artm›fl, toplumsal eflitsizlik had safhaya varm›flt›. Göstergeler, Japonya’n›n ABD’nin ard›ndan dünyan›n ikinci büyük ekonomisi olma unvan›n› Çin’e kapt›rd›¤›na iflaret ediyordu. LDP’nin u¤rad›¤› hezimette, bu ekonomik tablonun büyük pay› vard›. Öte yandan, kampanyas›nda “çokuluslu flirketlerin de¤il yoksul halk›n yan›nda olaca¤›n›” vurgulayarak Japon siyasetinin pek tan›mad›¤› bir sosyal adalet söylemi tutturan JDP lideri Yukio Hatoyama’n›n, özellikle emekçi kesimleri ve gençli¤i arkas›na almas›, sonucu etkiledi. Gene de seçime kat›l›m oran›n›n yüzde 50’nin biraz alt›nda oldu¤unu dikkate almak gerekiyor. Otomobil lasti¤i üreten Brigdestone firmas›n›n kurucusunun varl›kl› torunu olan Hatoyama’n›n öteki dedesi de bir dönem LDP liderli¤i yapm›fl eski bir baflbakan. Hatoyama, genifl bir merkez sol koalisyon hüvi-

Tokyo

yeti tafl›yan JDP’nin bafl›na, geçen may›sta yap›lan parti kongresinde geçti. Yani h›zl› t›rman›fl gösteren “taze” bir lider. Asl›nda partisi de öyle. 1998’de, ›l›ml› solcu ve sosyal demokrat küçük partilerin birleflmesi ve onlara LDP’de hayalk›r›kl›¤› yaflayan sosyal liberallerin kat›lmas›yla kurulan JDP, Japon siyasetinin nispeten yeni mamülü say›l›yor. ‹deolojisini sosyal demokrasi olarak tan›mlayan ve piyasa ekonomisini savunan partinin program› son derece mu¤lak. Hatoyama’n›n nas›l “yoksul halk›n yan›nda olaca¤›n›” kimse bilmiyor. Guardian yazar› Martin Jacques, JDP’nin kuraca¤› yeni hükümetin Japonya’y› mevcut duruflundan uzaklaflt›racak radikal bir de¤iflim getirmesinin üç sebepten dolay› mümkün olmad›¤›n› söylüyor: “‹lk olarak Japonya, iktidar›n, seçilmifl hükümetlerden çok bürokratlar›n elinde oldu¤u bir ülke. Bu, LDP’den miras kalan bir olgu de¤il, yüzy›llard›r Japon siyaset kültürünü belirleyen bir karakteristik özellik. ‹kinci olarak JDP çok genç bir parti, tecrübesiz. Böylesine kemikleflmifl bir bürokrasiye hükmetmeleri mümkün de¤il. Son olarak, Japonya büyük stratejik de¤iflimlerin çok zor gerçekleflti¤i bir ülke. Son 140 y›lda sadece iki kez strateji de¤ifltirmifl ve bu ikisini de d›fl güçlerin etkisiyle yapm›fl.”

25


H‹MALAYALAR’DA DEMOKRAS‹ Filler tepiflirken NEPAL ‹ktidar›n büyük orta¤› NKP-M’nin (Nepal Komünist Partisi – Maocu) koalisyondan çekilmesinden sonra Nepal’de sular bir türlü durulmad›. Siyasi türbülans devam ederken, Uluslararas› Kriz Grubu, “Nepal’in Gelece¤i Kimin Ellerinde?” bafll›kl› bir rapor yay›mlad›. Bu raporun, dünyan›n dört bir yan›ndaki irili ufakl› krizler için raporlar haz›rlayan Kriz Grubu’nun en net raporlar›ndan biri oldu¤u söylenebilir. Rapor, Nepal’de hemen

herkesi demokratik olgunluk yoksunu olmakla ay›plarken, Ordu’yu y›llarca savaflt›¤› NKP-M’ye karfl› psikolojik savafl yürütmekle, Hindistan’› ise Ordu’yu bu amaçlar do¤rultusunda desteklemekle suçluyor. Raporun uzun bir öneri listesi var, bunlar›n en önemlileri, a) yaln›zca bar›fl konusunda çal›flacak, partiler aras› bir komisyonun yaflama geçirilmesi, b) Ordu’nun parlamenter denetim alt›na al›nmas›, c) bar›fl sürecinin ifllerli¤inin sa¤lanmas›, d) hükümet kurma yetki önceli-

Jacques’›n sözünü etti¤i stratejik de¤iflimlerin ilki, Bat›l› emperyalist güçlerin ülkeyi ele geçirmesini engellemek için 1868’de yap›lan Meiji Restorasyonu; beraberinde Avrupai anlamda modernleflme karar›n› getirmifl. Son stratejik de¤iflim ise 1945’te gerçeklefliyor. II. Dünya Savafl›’n›n ma¤luplar›ndan Japonya, ABD’nin yörüngesine giriyor ve günümüze kadar gelen “pasifist” dönem aç›l›yor. LDP’nin siyasi tekelinde yaflanan bu dönemde Japonya, koyu Amerikanc› bir d›fl politika izledi ve “Bat›y› yakalama” saplant›s› içinde modernizme dört elle sar›ld›. 1980’lerde, Reagan-Thatcher döneminde uygulamaya giren neoliberal ajanday› militanca sahiplenen LDP, Japonya’y› küresel kapitalizmin öncü devletleri aras›na tafl›d›. 11 Eylül’den sonra sars›lan dünya dengeleri içinde LDP, Japonya’ya militer gücün de dahil oldu¤u yeni bir konum belirlemek amac›yla “Bar›fl Anayasas›”n› de¤ifltirme giriflimlerine bafllad›. II. Dünya Savafl›’ndan sonra kabul edilen ve Japonya’y› “ordusuz bir devlet” olarak tan›mlayan anayasan›n en büyük muhalifi, LDP’nin afl›r› milliyetçi eski lideri ve eski baflbakan Junichiro Koizumi, s›k s›k ziyaret etti¤i Yasukuni savafl tap›na¤›n› “militarist Japonya” davas›n›n simgesi haline getirdi. Hatoyama, LDP liderlerinin aksine, Yasukuni’deki nasyonalist tap›nmalardan uzak durdu. Amerikan egemenli¤inin sona erdi¤inden, çokkutuplulu¤un yeniden t›rman›fla geçti¤inden, Japonya’n›n Asyal› komflular›yla iliflkilerini yeniden gözden geçirmesi ve ABD ile iliflkilerini “daha eflit” bir zemine kavuflturmas› gerekti¤inden söz etti. Bir konuflmas›nda “Japonya’daki Amerikan üslerinin ve buralara yap›lan asker sevkiyat›n›n yeniden müzakere edilmesi gerekti¤ini” söyledi. Hatoyama kazand›ktan sonra Obama’n›n gönderdi¤i tebrik mesaj›nda Washington’un böyle bir pazarl›¤a yanaflmayaca¤› kibarca imâ edildi: “Bu vazgeçilmez birli¤imizi daha da sa¤lamlaflt›raca¤›z.” Japonya’da halihaz›rda faaliyet gösteren 134 Amerikan üssünde, toplam 47 bin Amerikan askeri bulunuyor. Durum böyle olunca, Hatoyama’n›n Obama’ya gönderdi¤i teflekkür mesaj›nda kulland›¤› flu ifade daha bafl›ndan geri ad›m att›¤›n› gösteriyor: “ABD-Japonya birli¤i Japon diplomasisinin köfletafl› olmaya devam edecektir.”

26

NKP-M lideri Praçanda

¤inin NKP-M’de oldu¤u gözard› edilmeden ulusal birlik hükümeti kurulmas› için çaba harcanmas›. Hindistan Nepal’den elini çekmeden ve Ordu’nun bütçesi k›s›lmadan orta vadeli bir çözümün olanaks›z oldu¤unun alt›n› çizen raporda çekingen bir karamsarl›k var. Bu karamsarl›¤›n nedeni ise, raporda aç›kça belirtilmese de, Hindistan’›n varolan dünya dengeleri içinde, yukar›da Çin varken Nepal’den elini çekmekte fazlas›yla is-

teksiz olaca¤›n›n bilinmesi. Nepal’den söz ediyoruz, ama raporda Hindistan ile Çin aras›ndaki gerginli¤in boyutlar› hakk›nda da bir ipucu var: Hindistan Savunma dergisinin editörü Bharat Verma’ya göre, “Çin, ülke içinde artan huzursuzluk karfl›s›nda dikkatleri da¤›tmak için 2012 y›l›nda Hindistan’a sald›rabilir. Pekin’in, Hindistan’a son bir ders vermeyi istemesi için birçok nedeni var, bunlar›n en önemlisi ise, Asya’da bu yüzy›lda egemenli¤ini garanti alt›na almak.” Böyle bir senaryonun aç›kça konufluldu¤u bir ortamda Nepal’den elini kim çeker, bilinmez. Ertan Keskinsoy

KOLOMB‹YA Beterin beteri var Latin Amerika aya¤a kalkt›. Ekvador taraf›ndan üssü kapanan ABD, Kolombiya’y› çok daha büyük bir “Amerikan kalesi” haline getirmeye haz›rlan›yor. Uyuflturucu trafi¤ine karfl› yürürlü¤e konup fiyaskoyla sonuçlanan Kolombiya Plan›, genifllemifl haliyle yeniden gündemde. Umut taciri Obama’n›n y›ld›z› çabuk söndü. ROQUE PLANAS NACLA / ZNet, 22 A¤ustos 2009

ABD-Latin Amerika iliflkilerinde yeni bir dönem açmay› vaat eden bir and›: Obama, Amerika K›tas› Zirvesi’nde Hugo Chavez’i gülümseyerek ve tokalaflarak selamlad›. Chavez de, yan›nda getirdi¤i bir hediye ve a¤›r Latin aksan›yla karfl›l›k verdi: “Arkadafl›n olmak istiyorum.” Washington ile Andlar’›n solcu liderleri aras›nda yaflanan, Bush yönetiminde iyice belirginleflen So¤uk Savafl tarz› darbo¤az, nihayet biraz aç›l›yor gibi görünüyor. Ancak, Kolombiya devlet baflkan› Alvaro Uribe ile Obama yönetimi aras›nda, Kolombiya üslerini ABD ordusuna teslim eden ve neredeyse tamamlanm›fl bulunan son anlaflma, Obama-Chavez aras›ndaki o k›sa anda, her nas›l bir diplomatik ilerleme kaydedildiyse onu h›zla yok ediyor. Uribe yönetimi, 12 Temmuz’da, ABD askerî personelinin, uyuflturucu ticareti ve terörle mücadele operasyonlar› yürütmesi için Kolombiya askerî üslerini kullanmas›na izin veren on y›ll›k bir kira sözleflmesi anlaflmas›na var›ld›¤›n› duyurdu. Anlaflman›n detaylar›na iliflkin bir bilgi henüz verilmese de, artt›r›lan bu eriflimle Kolombiya, Correa hükümetinin geçen ay anlaflmay› yenilemeyi reddetmesine kadar ABD birliklerini “a¤›rlayan” tek Güney Amerika üssü olan Ekvador’daki Manta Hava Üssü’nün yerini alacak. Baflkan Uribe, anlaflmay›, hükümetinin uyuflturucu ticareti ve Marksist gerillalarla mücadelesinde gerekli bir ad›m oldu¤unu söyleyerek savunuyor. Uribe, Kolombiya hükümeti ve ordusuna 6 milyar dolarl›k ABD yard›m› ak›tan anlaflmaya atfen, “Bu anlaflma, Kolombiya Plan› döneminin süreklili¤ini gelifltirerek garantiye al›yor” dedi. Sözleflme, siyasî arenada, hükümetin ya-

banc› birliklerin ülkeye girifline izin verme yetkisi olmad›¤›n› savunan Kolombiyal› kongre üyeleri taraf›ndan k›yas›ya elefltirildi. Liberal senatör Juan Manuel Galán, Uribe yönetiminin “Senato’yu by-pass etti¤ini” öne sürdü. Uribe’nin “Demokratik Güvenlik” politikas›n› benimseyen sa¤c› senatör Jairo Clopatofsky, Galán’›n elefltirilerini tekrarlad›. Sol parti Alternatif Demokratik Kutup’tan senatör Jorge Robledo da, ilgili kanun maddesini

Venezüella

hat›rlatt›: “Cumhuriyetin s›n›rlar›na girecek yabanc› birliklere izin verilmesi senatonun sorumlulu¤u alt›ndad›r.” Kolombiyal› ve ABD’li makamlar ise, ABD’nin askerî operasyonlar›n› düzenleyece¤i özerk bir bölge yarat›lmayaca¤› konusunda muhalifleri temin etmeye çabal›yor. Savunma bakan› General Freddy Padilla de León, “Anlaflma çerçevesinde yap›lacak her faaliyet, Kolombiyal› makamlar›n yetkisi dahilinde yap›lmal›d›r” diyor. Kolombiya’n›n ABD Büyükelçisi William Brownfield de ayn› noktaya vurgu yaparak, ABD’nin bölgede artan varl›¤›n›n, yabanc› askerî üs olarak yorumlanmamas› gerekti¤ini söylüyor: “Onlar›n kendi üsleri var. Bu bir eriflim meselesi.” ABD’nin Kolombiya’daki askerî varl›¤›n›n artma ihtimalinin yol açt›¤› ulusal uzlafl-


Gerilla lideri favori

Okyanuslarda anormallik

“Tar›mdan elini çek!”

“Viva Santa Maradona!”

URUGUAY Ekimde yap›lacak genel seçimlerde iktidardaki sol koalisyon Genifl Cephe’yi temsil edecek olan eski gerilla lideri Jose Mujica, kamuoyu araflt›rmalar›nda baflkanl›k yar›fl›n›n bir numaral› favorisi olarak görülüyor. Ancak son yap›lan anketlerde yüzde 44 dolay›nda görünen Mujica’n›n birinci turda kazanmas›n›n sürpriz olaca¤› ve sonucu kas›m ay›nda muhtemelen Mujica ile Milliyetçi Parti’nin yüzde 34’lerde görünen aday› Luis Alberto Lacalle aras›nda geçecek ikinci tur oylaman›n belirleyece¤i düflünülüyor. Seçim aritmeti¤i ikinci turun kafa kafaya geçece¤ini gösteriyor.

ABD Temmuz ay›nda 17 santigrat derece oldu¤u belirlenen okyanus suyu küresel ortalama s›cakl›¤›, ölçümlerin bafllat›ld›¤› 1880 y›l›ndan beri saptanan en yüksek düzeyine ç›kt›. Bir önceki rekor s›cakl›k 1998 y›l›nda belirlenmiflti. Ölçümleri yapan Victoria Üniversitesi, deniz suyu s›cakl›¤›ndaki bu büyük farkl›l›klar›n, karaya nazaran çok daha kötü bir haberci oldu¤unu belirtti. Öte yandan Leed Üniversitesi’nden bir grup bilimci, Antarktika’daki buzullar›n on y›l öncesine oranla dört kat h›zl› eridi¤ini saptad›. Bu durumda devasa buzda¤›n›n erime h›z› için daha önce hesaplanan 600 y›ll›k süre 100 y›la indi.

H‹ND‹STAN Via Campesina üyesi Hintli çiftçi örgütlerinin baflkent Yeni Delhi’de düzenledi¤i 50 bin kiflilik gösteride, Dünya Ticaret Örgütü’nün eflitsizlik yaratan tar›m politikalar› protesto edildi. 2007’de açmaza girerek sonuçsuz kalan Doha görüflmelerindeki hususlar› 2010’da nihaî bir karara ba¤lamaya çal›flan DTÖ, tar›m alanlar›n›n çokuluslu flirketlere aç›lmas› için çaba göstermeye devam ediyor. Son seçimlerde güç kazanan Kongre iktidar›na bu konuda yo¤un bask› yapan Hintli çiftçiler, DTÖ’nün dayatt›¤› kurallar›n ülkenin 1 milyar› aflk›n nüfusunun üçte ikisini riske soktu¤unu öne sürüyor.

ARJANT‹N Tak›mlar› Brezilya’ya sahas›nda 3-1 yenilip Dünya Kupas› vizesini zora soksa da, Arjantinliler yak›nlarda ç›kan iki önemli karar›n keyfini sürüyor. Bayan Kirchner hükümeti, futbol sektöründe liglerin geç bafllamas›na yol açan ekonomik krize müdahale ederek maçlar›n naklen yay›n haklar›n› 155 milyon dolar karfl›l›¤›nda federasyondan sat›n ald›. Lig maçlar› kamu televizyonlar›ndan flifresiz izlenebilecek. Arjantinlileri sevindiren ikinci karar ise, Yüksek Mahkeme’nin kiflisel marihuana tüketimini cezaland›ran düzenlemeleri anayasaya ayk›r› oldu¤u gerekçesiyle kald›rmas›yd›.

mazl›k, konunun uluslararas› boyutta yaratt›¤› tart›flman›n yan›nda devede kulak kal›yor. Zira, komflu ülkeler Ekvador ve Venezüella, Bolivaryen denizinin neo-liberal adas› Kolombiya’n›n ABD askerî personelini misafir etme karar›n›, bir güvenlik tehdidi olarak yorumluyor. Sonuçta, Kolombiya’n›n komflular›yla diplomatik ve ticarî iliflkileri, bir UNESCO Dünya Miras› bölgesinden daha h›zl› yok oluyor.

Ekvador’un bafl a¤r›s› Kolombiya-Ekvador iliflkileri, 2008’in mart ay›nda Kolombiya ordusunun, FARC (Kolombiya Devrimci Silahl› Güçleri) gerillalar›na ait bir s›n›r karagâh›na sald›rmas› sonucu, 16 gerilla ile birlikte örgüt liderlerinden Raúl Reyes’in öldürülmesinin ard›ndan gerilmeye bafllam›fl, Correa yönetimi, Ekvador’un ba¤›ms›zl›¤›n› ihlâl etti¤i gerekçesiyle Kolombiya elçisini geri ça¤›rm›flt›.

Kolombiya’daki yasad›fl› silahl› örgütlerden destek ald›¤›n› reddeden Correa, FARC’tan da para ba¤›fl›nda bulunup bulunmad›¤›n› ve kime ba¤›fllad›klar›n› aç›klamas›n› talep etti. The Economist dergisi, Ekvador’daki seçim komisyonunun, Correa’n›n seçim kampanyas› yard›mlar›n› belgeledi¤ini rapor ediyor. Uribe’nin daha fazla ABD birli¤ini davet etmesiyle Kolombiya-Ekvador iliflkilerinin iyice tad› kaçmaya bafllad›. Özellikle Correa, çok yak›n bir zamanda, Ekvador’un Manta üssündeki ABD askerî personelini ihraç etmiflken. Seçim kampanyas›nda ABD’nin Güney Amerika’daki tek üssünü kapatmay› taahhhüt eden Correa, daha sonra bu üssün sözleflmesini, ABD’nin Miami’de kurulacak bir Ekvador üssüne izin vermesi halinde yenilemeyi teklif etmiflti. Correa, “Bir ülkenin topraklar›nda ya-

Kolombiya

Bir gizli ihtilaf da geçen haziran ay›nda, Ekvador’un, bir Ekvador vatandafl›n›n öldürüldü¤ü Mart 2008’deki sald›r›yla ilgili olarak, Kolombiya eski savunma bakan› Juan Manuel Santos hakk›nda Interpol’den tutuklama emri ç›karmas›n› talep etmesi üzerine yaflanm›flt›. Uribe’nin müttefiki Santos’un, Uribe’nin 2010 seçimlerine yeniden adayl›¤›n› koymamas› halinde baflkanl›¤a aday olaca¤› rivayet ediliyor. Uribe yönetimi, bu tutuklama emrine, FARC komutan› Jorge Briceño’nun, FARC’›n Correa’n›n seçim kampanyas›na 100 bin dolar destek sa¤lad›¤›n› öne sürdü¤ü video görüntüsünü yay›nlayarak yan›t vermiflti. Kolombiya hükümetinin, geçen may›s ay›nda, FARC üyesi oldu¤u iddia edilen Adela Pérez’in bilgisayar›ndan ele geçirildi¤ini söyledi¤i söz konusu video, Interpol’e teslim edilerek medyaya s›zd›r›ld›.

FARC

banc› askerlerin bulunmas›nda beis görülmüyorsa, elbette Ekvador’un ABD’de bir üssü olmas›na müsaade edeceklerdir” demiflti. Correa, Kolombiya’dan gelecek herhangi bir sald›r›ya askerî müdahaleyle yan›t vereceklerini aç›klam›flt›. ABD’nin Kolombiya’da artan askerî varl›¤›, Ekvador’la hali haz›rda gergin olan iliflkileri bir miktar daha zorlayacak gibi görünüyor. Latin Amerika üzerine verdi¤i ilk büyük demeçte, ABD Baflkan›, “Kolombiya’n›n kendi s›n›rlar› içinde güvenli bar›nak sa¤lamaya çal›flan teröristlere karfl› verdi¤i hakl› mücadeleye destek verece¤iz” demiflti.

Latin Amerika diken üstünde Öte yandan, Venezüella lideri Chavez de, ABD’nin artan askerî mevcudiyetini, ülkesinin ulusal güvenli¤i için bir tehdit olarak nitele-

miflti. Chavez, ABD’nin, Nisan 2002’de kendisine karfl› yap›lan ve sonuçsuz kalan darbe giriflimini destekledi¤i fikrinde hâlâ ›srar ediyor. Bush yönetimi iktidar›n yasad›fl› yollarla ele geçirilmesini k›nayan 19 Latin Amerika ülkesine kat›lmam›fl olsa da, ABD’li yetkililer Chavez’in bu suçlamas›n› kabul etmiyor. Kolombiya hükümetinin ABD’nin askerî varl›¤›n› artt›rma karar›na öfkelenen Chavez, 27 Temmuz’da Venezüella’n›n Kolombiya elçisini geri ça¤›rma karar› alarak, “bir kez daha sald›rgan tutum sergilemesi halinde” Kolombiya’dan ithal mal sevkiyat›n› donduraca¤›n› söylemifl ve Kolombiyal› flirketleri kamulaflt›rmakla tehdit etmiflti. Venezüella, ABD’den sonra Kolombiya’n›n ikinci büyük ticari orta¤›. Kolombiya ile Venezüella aras›ndaki kriz, Uribe yönetiminin, Venezüella hükümetini, FARC’a ‹sveç yap›m› uçaksavar roketatar sistemi tedarik etmekle suçlamas›yla daha da alevlendi. Bir bas›n bildirisine göre, Kolombiya ordusu, söz konusu silahlar› Ekim 2008’de La Macarena’da ele geçirmifl, ancak geçen ay›n bafl›na kadar Venezüella hükümetini bilgilendirmemiflti. ‹sveç, Chavez hükümetinden bir aç›klama istemifl, Chavez de, “Herkes bir tüfek al›p üzerine Venezüella mührü ve seri numaras› koyabilir” diyerek iddialar› reddetmiflti. Kolombiya’n›n daha uzak komflusu Brezilya da, söz konusu askerî anlaflmaya duyars›z kalmad›. Devlet baflkan› Lula da Silva, “Kolombiya’da bir Amerikan üssü hofluma gitmiyor” dedi. Washington’un el alt›ndan destekledi¤i askerî darbenin ard›ndan gelen Pinochet hükümeti döneminde babas›yla birlikte iflkenceden geçen fiili devlet baflkan› Michelle Bachelet ise, konunun tart›flmaya aç›lmas› için 10 A¤ustos’ta Ekvador’un baflkenti Quito’da düzenlenen Güney Amerika Birli¤i’ne (UNASUR) kat›l›m ça¤r›s›nda bulunmufltu. Konunun muhatab› Uribe toplant›ya kat›lmad›. [Latin Amerika’n›n solcu liderleri, son olarak, 28 A¤ustos’ta Arjantin’de düzenledikleri zirvede ortak bir bildiri yay›nlayarak ABD’nin Kolombiya’daki askerî varl›¤›n› artt›rmas›n› sert bir dille k›nad›. ed.] Nisan ay›ndaki tokalaflma ve gülücüklerden hayli uzaklaflan Obama yönetimi, flimdi, Latin Amerika’n›n patlamaya haz›r devletleraras› krizinin göbe¤ine düfltü. Obama’n›n seçim kampanyas›nda ve Amerika K›tas› Zirvesi’nde vaat etti¤i yeni “Amerika k›tas› aç›l›m›” arada kaynayacak gibi görünüyor. Çeviren: Zeynep Nuho¤lu

27


ABD ‹ki kere iki Sekizinci y›ldönümünde 11 Eylül yeni bir faza giriyor. Bush yönetiminin aç›klad›¤› resmî rapordaki y›k›m teorisine meydan okuyup binalar›n “kontrollü y›k›m” yöntemiyle imhâ edildi¤ini savunan yurttafl inisiyatifi, soruflturman›n ba¤›ms›z bir komisyon taraf›ndan yürütülmek üzere yeniden aç›lmas› için mobilize oldu. Motto bir kez daha kulaklarda ç›nl›yor: Art›k hiçbir fley eskisi gibi olmayacak! AVUSTURYA devlet televizyonu ORF, “haber de¤eri” konusunda direnifl gösteren editoryal kadrosunun bask›lar›na dayanamayarak ‹talyan yap›m› “Zero” (S›f›r: 11 Eylül Üzerine Bir Soruflturma) belgesel filmini eylül ay›n›n yay›n program›na ald›. Dünya prömiyeri geçen y›l Rus televizyonlar›nda yap›lan “Zero” sonunda AB’nin kapal› kap›lar›ndan birini daha aralamay› baflarm›flt›. Avusturya halk›, 6 Eylül akflam›, 11 Eylül 2001 günü ABD’de yaflanan trajediyi sorgulayan belgeseli devlet televizyonundan izledi. Baflka bir deyiflle, Bush yönetiminin görevlendirdi¤i özel komisyonun haz›rlad›¤› “11 Eylül Raporu”nda birbirini izleyen olaylar zincirine getirilen resmî aç›klamalar›n ve bunlar› destekleyen teorilerin gerçekte yaflananlarla ba¤daflmad›¤›n› savunan bilimcilere söz hakk› verilmifl oldu. Ne var ki, “Zero”nun yap›mc›lardan biri olan sosyalist Avrupa Parlamentosu vekili Guilietto Chiesa, filmin Avrupa’n›n önde gelen iki kamu televizyonunda –BBC (Britanya) ve ARD (Almanya)– gösterilmesi için bulundu¤u giriflimlerden bu y›l da eli bofl döndü. Bush’un –ve flimdi Obama’n›n– “teröre karfl› savafl” davas›na omuz veren Bat› medyas›, art›k bir refleks hâline gelen otosansürden kurtulam›yor. Resmî raporda öne sürülen tezlere meydan okuyanlar konuflturulmuyor. 11 Eylül üstüne kuflku besleyen fikirler “komplo teorisi” olarak yaftalan›p d›fllan›yor. Son olarak, National Georgraphic televizyon kanal› “9/11: Bilim ve Komplo” adl› bir “karfl› belgesel” yay›nlayarak resmî rapora arka ç›kt›. Bilim ad›na konuflan otoriter bir anlat›c› sesi kulland›klar› filmde, yerli yersiz her türlü komplo teorisine agresif bir üslupla cevap verirken “son söz budur” tavr› tak›nm›fllard›. Bilimsel geçerlili¤i olan karfl›t görüfllerin aç›mlanmas›na izin vermediler, bu bilimcileri ve uzmanlar› yetersiz göstermeye çal›flt›lar, nesnellik ilkesini gözetmediler ve tabii uçaklar vurmad›¤› halde y›k›lan üçüncü binay› –resmî rapordaki gibi– tamamen yok sayd›lar... National Geographic’in trajedinin sekizinci y›ldönümünde Amerikan halk›na güvence verip devlet sözüne kefil olmas›, 11 Eylül soruflturmas›n›n ba¤›ms›z bir komisyon taraf›ndan yürütülmek üzere yeniden aç›lmas›n› talep eden yurttafl hareketinin imza kampanyalar› bafllatt›¤› bir sürece girmesiyle do¤rudan ilgiliydi. 11 Eylül’de yaflam›n› yitiren 2819 kiflinin aileleri, baflta itfaiyeciler olmak üzere olaylar›n ma¤dur b›rakt›¤› ifl kollar›ndaki sendikalar ve bu kitle katliam›n› onur meselesi hâline getiren

28

“9/11 TRUTH” HAREKET‹ 11 EYLÜL’Ü SORGULUYOR Hangi parça daha önce düfler? B A

Do¤ru cevap B elbette. Vinç, kütleleri serbest b›rakt›¤› anda her ikisinin de yerçekiminden kaynaklanan potansiyel enerjisi, kinetik enerjiye, yani harekete dönüflür. Önünde hiçbir engel olmayan B, serbest düflme h›z›yla düfler. A ise kinetik enerjisini alt›nda kalan katlar› ezmeye, DTM kuleleri aç›s›ndan söylersek, 80 bin ton a¤›rl›¤›ndaki çelik konstrüksiyonu imhâ etmeye harcar. Dolay›s›yla düflme h›z› azal›r. Peki gerçekte ne oldu? A ve B afla¤› yukar› ayn› sürede düfltü. ‹kiz Kuleler, neredeyse serbest düflme h›z›nda y›k›ld›. Bu bilimsel olarak sadece çelik konstrüksiyonu patlay›c›larla ayr›flt›ran bir “kontrollü y›k›m” uygulanmas› durumunda mümkün.

Krep dilimleri nerede?

Bush yönetiminin “11 Eylül Raporu”, devrinin teknoloji harikas› olan ‹kiz Kuleler’in ödüllü çelik konstrüksiyonunun özelliklerini yok sayarak, y›k›m›, daha çok beton iskeletli binalarda görülen “krep teorisi” ile aç›klad›. Buna göre, binan›n iskeletten kopan çat› bölümünün a¤›rl›¤›na dayanamayan çelik hiphop/punk-rock gençli¤i, resmî rapora karfl› ç›kan bilimcilerin, uzmanlar›n, hukukçular›n ve ayd›nlar›n da deste¤ini alarak organik bir toplumsal hareket olma yolunda hayli ilerledi. Ama 9/11 Truth (11 Eylül Gerçe¤i) hareketi hegamonyan›n topluma sald›¤› korkuyu aflmakta güçlük çekiyor. Savafla karfl› birkaç günde milyonlarca imzan›n topland›¤› “demokrasi befli¤i” ABD’de, yeni bir soruflturma baflvurusu için gereken 75 bin imzay› zor toplad›lar. Bunun basit bir sebebi var: ‹nsanlar ad›n›n bu ifle kar›flmas›ndan korkuyor. Çünkü 11 Eylül’ün “içeriden” yap›ld›¤›n›n kan›tlanmas›n›n siyasî sonuçlar› çok korkutucu. “Zero” belgeselinin, Amerikal› edebiyatç› Gore Vidal ve Nobel ödüllü ‹talyan tiyatro adam› Dario Fo gibi dünya çap›nda sayg›nl›k kazanm›fl iki a¤›rtop entelektüeli öne ç›karmas›, 11 Eylül travmas›n›n Bat› toplumlar›nda b›rakt›¤› izleri yans›tan bu tabuyu biraz olsun k›rma amac›n› tafl›yordu. ‹ronik bir rastlant›, Avusturyal›lar›n “Zero” belgeselini izledi¤i gün, Obama’n›n dan›flmanlar›ndan Van Jones, 2001’de “Bush yönetiminin 11 Eylül sald›r›lar›na savafl gerekçesi oluflturmas› için bilerek göz yumdu¤unu” öne süren bir imza kampanyas›na kat›ld›¤› için istifa ettirildi. Tabu, “de¤iflim” dinlemedi.

Resmî komplo teorisi Bask›n medyan›n sansürü paradoksal biçimde Bat›l› toplumlar›n 11 Eylül ile ilgili mera-

kolonlar (her katta 287 kolon bulunuyordu) k›r›larak bulundu¤u kat›n bir alt kat› ezmesine sebep olmufl ve bu fiziksel olaylar her katta tekrarlanarak zemine ulafl›ncaya kadar devam etmiflti. Ne var ki, gökdelenlerin enkaz›nda sa¤daki foto¤rafta görülen “yass› krep dilimlerine” rastlanmad›. k›n› pekifltiriyor. ‹nternette bu konuda genifl bir veri taban›, ondan fazla uzun metrajl› belgesel film mevcut. Belki imza vermekten çekiniyorlar, ama Washington Post, Amerikal›lar›n yüzde 16’s›n›n kulelerin patlay›c›larla y›k›ld›¤›na inand›¤›n› yaz›yor. Time dergisinin 11 Eylül 2006’da yay›nlanan kamuoyu araflt›rmas›na kat›lanlar›n yüzde 36’s›, Bush yönetiminin bir flekilde suça ifltirak etti¤ine inan›yordu: “Ya sald›r›lar›n gerçekleflmesine göz yumdular veya bizzat kendileri yönlendirdiler.” Komplo teorisyenlerinin sordu¤u k›flk›rt›c› sorular, medya blokaj›n› afl›p insanlar›n zihnini kurcalamaya bafllad›. Terörist listesi, yabanc› istihbarat servislerinin ABD’ye yapt›¤› uyar›lar, Bin Ladin’in CIA ile iliflkileri, yolcu uçaklar›n›n kaç›r›lmas›, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi (DTM) sald›r›lar›, Washinton’daki Pentagon sald›r›s›, Pensilvanya’da düflen dördüncü uçak, v.b. konularda yap›lan spekülasyonlar›n haddi hesab› yok. Komplo teorilerinin paranoyak dünyas›n›n bilgi kirlenmesine yol açmas› kaç›n›lmaz. 11 Eylül günü olanlar› “bafltan sona izah eden” senaryolar› kuflkuyla karfl›lamak laz›m. Gel gör ki, Bush yönetiminin dünyan›n önüne koydu¤u senaryo da bu tan›ma t›pa t›p uyuyor: “Usame bin Ladin’in gönderdi¤i teröristler yolcu uçaklar›n› füze gibi kullanarak ‹kiz Kuleler’e intihar dal›fl› yapt›, vuracaklar› noktay›


Onca beton nereye gitti? B›rak›n “yass› krep dilimlerini”, ‹kiz Kuleler’in enkaz›nda blok halinde kalabilmifl herhangi bir beton parças›na da rastlanmad›. Sadece iskeletin parçalanm›fl çekil parçalar› vard›. Peki bütün o beton nereye gitti? Cevap: Toz oldu. Laboratuar ölçümleriyle 100 mikronluk küçük parçalara ayr›larak atmosfere saç›ld›. Uzmanlara göre, böyle bir fley ancak “kontrollü y›k›m” için kullan›lan yüksek etkili patlay›c›lar›n kullan›lmas› halinde gerçekleflebilir. Enkaz›n zemininde 11 Eylül’ün üstünden iki ay geçmesine ra¤men hâlâ yüksek s›cakl›kta erimifl metal bulunmas›, patlay›c›lar›n yan› s›ra çeli¤i h›zla eritme özelli¤ine sahip termit kar›fl›m›n›n kullan›ld›¤›n› gösterdi. Laboratuar incelemesinde enkazdan al›nan çelik parçalar›nda termit bulundu. Bu kan›tlar mahkemeye sunulmay› bekliyor.

DTM-7 nas›l y›k›ld›? Uçaklar›n vurmad›¤› üçüncü bina DTM-7, 11 Eylül’ün akflam saatlerinde “kendili¤inden” y›k›ld›. Yetkililer, binan›n ç›kan yang›nlar ve kulelerin y›k›m›n›n verdi¤i hasar yüzünden y›k›ld›¤›n› aç›klad›. 11 Eylül Komisyonu bu binan›n y›k›l›fl›n› soruflturma kapsam›na almad›. Oysa serbest düflme h›z›nda, simetrik olarak ve kendi temelinin üstüne y›k›lan bu bina, uzman gözünde tipik bir “kontrollü y›k›m” örne¤i teflkil ediyordu. öyle iyi hesaplam›fllard› ki, iki gökdelen de yerle bir oldu.” 9/11 Truth hareketini, bilimsel konularda, mimarlar, mühendisler, akademisyenler ve birçok farkl› alandan bilimcilerin oluflturdu¤u bir uluslararas› uzman inisiyatifi yönlendiriyor. ‹lkesel olarak bilimsel yöntemlere sad›k kalan bu uzman kadro, ›srarla ‹kiz Kuleler’in y›k›lma biçimine odaklan›yor. Provokatif komplo teorisyenlerinden farkl› olarak, olaylar› kavramaya yönelik bir sistematik öneriyorlar. Ve analizlerine flu can al›c› fizik sorusuyla bafll›yorlar: Neden her iki gökdelen de neredeyse serbest düflme h›z›nda y›k›ld›? Resmî teori, ‹kiz Kuleler’in, intihar dal›fl› yapan uçaklar›n deposundaki jet yak›t›n›n yanmas›yla ortaya ç›kan yüksek s›cakl›¤›n binan›n çelik iskeletini eritmesi yüzünden y›k›ld›¤›n› söylüyor. Buna göre, uça¤›n vurdu¤u noktadan kopan parçan›n a¤›rl›¤› alt›nda ezilen katlar›n tafl›y›c› kolonlar› y›k›l›p bir sonrakinin de y›k›lmas›na sebep olmufl, bu fiziksel olay zemine ulaflana kadar zincirleme devam etmiflti. Ancak “krep” (pancake) olarak adland›r›lan bu y›k›m teorisi pek çok aç›dan sorunluydu. Her fleyden önce, Newton yasalar› gere¤i, böyle bir y›k›m›n serbest düflme h›z›nda gerçekleflmesi imkâns›zd›. Gökdelenler sadece serbest düflme h›z›nda y›k›lmakla kalmad›, asimetrik hasarlar ald›klar› halde simetrik bir biçimde, üstelik tam ola-

rak kendi temellerinin üstüne y›k›ld›lar. Krep teorisi gere¤i, y›k›m›n asimetrik bir seyir izlemesi gerekirdi. Harekete geçen dinamiklerin düzensizli¤i yüzünden, kopan parçan›n binan›n konstrüksiyonunu imha ederek afla¤› do¤ru ilerlemek yerine çevredeki binalar›n üstüne düflmesi çok daha büyük bir olas›l›kt›. Ama öyle olmad›, ‹kiz Kuleler’in ikisi de ayn› evreleri izleyerek, “mükemmelen” y›k›ld›.

Gerçe¤i, yaln›zca gerçe¤i... Yukar›da belirtilen unsurlar, yani bir binan›n, patlamalar eflli¤inde, serbest düflme h›z›nda, simetrik olarak ve kendi temeli üstüne y›k›lmas›, uzmanlar taraf›ndan “kontrollü y›k›m” yönteminin karakteristik özellikleri olarak gösteriliyor. 9/11 Truth hareketinin bilimcileri, krep teorisinin argümanlar›n› kan›tlarla çürütüyor, binalar›n üçünün de “kontrollü y›k›m” yöntemiyle y›k›ld›¤›n› savunuyor. ABD’nin çeflitli eyaletlerinin yan› s›ra Kanada, Britanya, Fransa, Hollanda ve Avusturalya’dan 29 uzman inflaat mühendisi, geçti¤imiz haziran ay›nda, “DTM binalar›n›n patlay›c›lar yerlefltirilerek yap›lan bir kontrollü y›k›m sonucu imhâ edildi¤ine dair” kan›tlar› dünya kamuoyuna sundu ve meslektafllar›n› yeni bir soruflturma aç›lmas› için bafllat›lan küresel imza kampanyas›na kat›lmaya davet etti. Bu tezi destekleyen en bariz kan›t, uçaklar çarpmad›¤› halde, 11 Eylül günü akflam saatle-

rinde kendili¤inden y›k›lan üçüncü bina: DTM-7. Ona muhalif jargonda “11 Eylül’ün tüten silah›” diyorlar. ‹kiz Kuleler bir yana, 47 katl› DTM-7’nin çeflitli aç›lardan kameralara kaydedilen y›k›l›fl›, uzmanlar taraf›ndan “kontrollü y›k›m› tan›mlarken örnek gösterilebilecek kadar bariz” bir vaka olarak görülüyor. Yetkili makamlar, DTM-7’nin y›k›lma gerekçesini “ç›kan yang›nlar ve kulelerin y›k›l›rken verdi¤i hasar” olarak aç›klad›. Böylece dünya tarihinde ilk kez, ayn› günde üç gökdelen birden “yang›n sebebiyle” y›k›lm›fl oldu. Büyük bölümü uçaklar›n çak›lmas›ndan hemen sonra oluflan devasa patlamalarda yanan jet yak›t›n›n “çelik iskeleti eritecek kadar s›cakl›k yaratt›¤›” efsanesi –iki kule de “oksijen yoksunlu¤u çeken yang›n” anlam›na gelen ve 400-500 C0 s›cakl›¤a tekabül eden siyah dumanlarla yand›; çeli¤in erimesi için en az 1500 C0 s›cakl›k gerekiyor– daha da ileri götürülmüfl, ofis malzemelerinden ç›kan DTM-7 yang›nlar›n›n da y›k›c› hasar verebilece¤i iddia edilmiflti. Enkaz bölgesine girmelerine bile izin verilmeden resmî raporu haz›rlayan 11 Eylül Komisyonu, DTM-7 binas›n›n y›k›l›fl›n› soruflturma kapsam›na almad›. 9/11 Truth taraf›ndan “delil karartma” olarak kabul edilen bu tav›r, DTM-7’yi gizemli bir perdenin arkas›na ald›. Zira bu binan›n kirac›lar› aras›nda CIA, Gizli Servis, Savunma Bakanl›¤› ve dönemin New York belediye baflkan› Rudolf Giuliani’nin acil durum merkezi de bulunuyordu. DTM-7’nin sahibi Larry Silverstein, 11 Eylül’den sadece üç ay önce, mülkiyetindeki gayr›menkulleri özellefltirme karar› alan Liman ‹daresi’yle sözleflme imzalayarak, ‹kiz Kuleler’i de içeren DTM sitesinin bütününü, 3.2 milyar dolar karfl›l›¤›nda, 99 y›ll›¤›na kiralam›flt›. Silverstein, sözleflmeye ekledi¤i “terörist sald›r›lar” ile ilgili hükümler sayesinde sigorta flirketlerinden 7 milyar dolar tazminat ald› ve yeni yap›lan binalar›n sahibi konumunda. 11 Eylül gecesi televizyonlara demeç verirken DTM-7’yi “y›kmaya karar verdiklerini” a¤z›ndan kaç›ran Larry Silverstein’›n Bush-Cheney rejimiyle kurdu¤u karanl›k iliflkiler, bu gerçe¤i anlama çabas›n›n araflt›rmac› gazetecilik kapsam›na giren bir baflka boyutunu oluflturuyor. Bereket, eski baflkan yard›mc›s› Dick Cheney’in CIA içinde direkt olarak kendine ba¤l› gizli bir tim kurdu¤unun yak›nlarda ortaya ç›kmas›n› sa¤layan Seymour Hersh gibi gazeteciler var. Terör için “tepeden t›rna¤a bilimdir” denir. Maalesef tarihte bunu do¤rulayan pek çok örnek var. Ancak flunu da biliyoruz: ‹nsanl›¤›n bütününde a¤›r travmalar yaratan bu terör eyleminin arkas›ndaki fleytanî deha, her kim olursa olsun, ABD’de acil durum hatt›n› simgeleyen “911” rakam›n› tarihe kaz›ma fikri sabitiyle motive olmufltu. Eylülün 11’i içerdi¤i mitolojik zenginlikle bu cüretkârl›¤›n ifltah›n› kabartm›flt›. Dolay›s›yla hatas› da “bilimsel” olandan uzaklafl›p metafizi¤e yöneldi¤i bu noktada aranmal›. Resmî rapora karfl› ç›kan araflt›rmac›lar böyle bir saikle hareket ediyor. Bütün bu sorulara cevap bulunmas› ve hakikât›n ortaya ç›kmas› için 11 Eylül soruflturmalar›n›n yeniden aç›lmas›n› talep eden küresel imza kampanyalar›na destek vermenin zaman›d›r. ‹ki tane 1, bundan böyle, dünyan›n her dilinde ‹kiz Kuleler’i anlatacak. Ama anlat›rken neler söyleyece¤ini bu mücadele gösterecek.

29


Haz›rlayan: Koray Löker

IMF’nin bafl›na dijital çorap 9-13 Eylül’de yap›lan Eclectic Tech Carnival (etc) atölyesinden ç›kan programlara göz atal›m: Önce, /etc Istanbul, Direnistanbul-IMF ve Dünya Bankas›na Karfl› Direnifl Günleri Koordinasyonuyla dayan›flma içerisinde, 6-7 Ekim’de ‹stanbul’da gerçekleflecek IMF ve Dünya Bankas› toplant›s›na karfl› ilk çevirimiçi eylem olarak internet ortam› üzerinden herkesin IMF ve DB’ye neden karfl› oldu¤unu piksel piksel örece¤i bir dijital çorap örme atölyesi yap›lacak.

Toplumsal hareketlerin en yayg›n flekilde kulland›¤› iletiflim yollar›ndan biri olan internet, ayn› zamanda güvenli¤in ve gizlili¤in en düflük oldu¤u alanlardan biri. Riseup (riseup.net) özgürlefltirici toplumsal de¤iflim için çal›flanlara güvenli kiflisel email adresi ve grubu, web sitesi ve sosyal a¤ ortamlar› sa¤layan aktivist bir giriflim. Sunumda k›saca riseup tan›t›lacak ve ard›ndan sosyal a¤ üzerinden aktivistlerin güvenli iletiflim yollar› tart›fl›lacak.

D‹J‹TAL DANTEL FEST‹VAL

Rekabetçi de¤il, özgür yaz›l›m Bir tarafta lisanss›z kulland›¤›n›zda takip edildi¤iniz, ceza yedi¤iniz, Gates ve fleriklerini milyarder yapan Windows ve benzeri lisansl› iflletim sistemleri, di¤er yanda ise iflin ehli herkesin çorbaya tuz katabildi¤i, dünyan›n her köflesinden siber-mülkiyet karfl›t› programc›lar›n el ele yaratt›¤›, özgür yaz›l›ma ve aç›k kaynak paylafl›m›na dayal› Linux ve benzeri özgür iflletim sistemleri... 9-13 Eylül’de Beyo¤lu-Heimatlos'da gerçekleflen, evrensel ismiyle Eclectic Tech Carnival (/etc), memleketteki nam›yla “Dijital Dantel” özgür yaz›l›m ve aç›k kaynak paylafl›m teknolojilerini “erkek sorununa” tahvil eden, “kendin piflir kendin ye” usûlü bir feminist festival. Amsterdam'›n iflgal evlerinde ortaya ç›kan, memleket semalar›na varan /etc'nin hikâyesini örgütleyicilerinden dinliyoruz. Aç›k kaynak/özgür yaz›l›m ile ilgilenmeye nas›l bafllad›n? P›nar Yanarda¤: Alt› y›ld›r özgür yaz›l›mla ilgileniyorum. Her fley, üniversite birinci s›n›fta arkadafl›mdan ald›¤›m bir Linux CD’sini denemem ve karfl›ma ç›kan sisteme hayran kalmamla bafllad›. Özgür yaz›l›m sadece bilgisayar yaz›l›m› yla ilgili bir devrim de¤il, bir yaflam felsefesi. Buna ra¤men, bir an özgür yaz›l›m›n sa¤lad›¤› di¤er tüm avantajlar›, özgür yaz›l›m ruhunu gözard› etsem bile, bir bilgisayar bilimcisi olarak koduna müdahale edemedi¤im, örne¤in Windows gibi özgür olmayan bir sistem üzerinde çal›flmak benim için kabul edilemez bir fley. Zaten e¤er özgürlük, yard›mlaflma ve paylafl›m gibi ö¤elere inan›-

P›nar Yanarda¤ (üstte, soldan ikinci), Türkiye’de aç›k kaynak teknolojileri üzerine çal›flan az say›da kad›ndan biri. /Etc dahilinde geliflmifl ve kullan›fll› bir programlama dili olan Python atölyesini yürütecek olan Yanarda¤ üç y›ld›r TÜB‹TAK için aç›k kodlama alan›nda çal›fl›yor

yorsan›z ve yolunuz bir flekilde özgür yaz›l›mdan geçtiyse, baflka bir alternatife yönelmeniz çok zordur. Yaklafl›k iki y›ld›r TÜB‹TAK Ulusal Elektronik ve Kriptoloji Enstitüsü’nde Pardus gelifltiricisi olarak çal›flma flans›na sahip oldu¤um için de çok mutluyum. Türkiye’deki aç›k kaynak topluluklar›yla ilgili biraz bilgi verir misin? Örne¤in GNU/Linux kullan›c› gruplar›na kad›nlar›n kat›l›m› nedir? Özellikle Türkiye gibi, geleneksel de¤erlerin insanlara cinsiyetlerine iliflkin roller biçti¤i bir toplumda kad›nlar›n de¤il özgür yaz›l›ma, bilgisayar bilimlerine olan ilgisi bile çok az. Bunu k›rmak için üniversitelerde yerel “Women in Computing” (Bilgisayar Programlamada Kad›nlar) gruplar› oluflturmaya çal›fl›yoruz, çeflitli aral›klarla seminerler ve paneller düzenliyoruz. Karfl›laflt›¤›m›z en büyük s›k›nt›lardan biri, kad›nlar›n bilinçalt›na yerleflen önyarg›lar. Küçük yafltaki çocuklar›n bile hangi mesleklerin kad›nlar, hangilerinin erkekler için oldu¤u konusunda kesin görüflleri var. Eve al›nan bilgisayarlar›n hep erkek çocuklar›n odas›nda durdu¤una dikkat edin. Bilgisayarla çal›flmak, insanî iliflkileri zay›f, yaln›z insanlar›n u¤rafl›ym›fl gibi alg›land›¤› için kad›nlar›n yapabilece¤i meslekler s›ralamas›nda uygunsuz mesleklerden biri olarak görülüyor. Türkiye’de ilk olarak, cinsel kimli¤in toplumsallaflt›r›lmas› sorununu çözmek gerekiyor. Dünyadaki aç›k kaynak topluluklar›nda faaliyet gösteren kad›n say›s› da az de¤il mi? Bir kad›n olarak bu topluluklar içindeki deneyimden bahsedebilir misin? Bilgisayar bilimlerinde genel olarak kad›nlar›n yüzde 15 oran›nda olmas› zaten üzücü bir tabloyken, özgür yaz›l›m topluluklar›nda bu oran›n yüzde 1.5’a inmesi çok daha dramatik. Bunun en büyük sebeplerinden biri, kad›nlar›n

‹NTERNET‹N ER‹L DÜNYASINA KADIN EL‹ NASIL DE⁄ER?

Siberkültür varsa, siberfeminizm de var lk Siberfeminist Manifesto, 1990’lar›n bafllar›nda VSN Matrix ad›n› kullanan bir grup eylemci ve sanatç› taraf›ndan yay›nlanm›flt›. Grup, amac›n› teknolojik kültürü çevreleyen egemenlik ve kontrol anlat›lar›n› çözümlemek ve siberortamdaki toplum, kimlik ve cinsiyet iliflkilerini incelemek olarak belirlemiflti. Manifestolar›nda, elektronik sanat projelerinde yapmaya çal›flt›klar›n›n, kad›n› yabanc›laflt›ran eril bir ortam olan teknolojinin ataerkil yap›s›n› k›rmak, teknolojinin kad›n üzerindeki olumsuz etkilerini engellemek oldu¤unu söylüyorlard›. Bu ilk ç›k›fltan sonra siberfeminizm Avrupa’da büyümeye ve yay›lmaya bafllad›. Eylül 1997’de Kas-

30

sel’de yap›lan Documenta X’de, Birinci Siberfeminist Enternasyonal (SE) buluflmas› gerçekleflti. Konferansa kat›lan grup flu sorular› gündeme getiriyordu: Teknoloji nas›l bir cinsiyet ayr›m› yapmaktad›r, teknoloji ataerkilli¤in üstesinden gelebilir mi, internet cinsiyette anonimli¤e kay›fl› m› gerçeklefltirmektedir, bilgisayarlar›n tarihini kim yazm›flt›r?.. Siberfeminizm tart›flmalar›n›n öncüsü iki önemli yay›n, Sadie Plant’in “Zeroes and Ones” (S›f›rlar ve Birler) ve Sandy Stone’un “War of Desire and Technology” (Arzu ve Teknoloji Savafl›) adl› eserleri. Plant, kitab›nda kad›n›n teknoloji tarihindeki gözard› edilen yerini belirlemeye çal›fl›rken,

Stone kad›nlar ve makineler aras›ndaki karmafl›k iliflkiye bak›yordu. Donna Haraway’in siborg teorileri, postyap›salc›l›k ve üçüncü dalga feminizmin kar›fl›m›ndan oluflan çal›flmalar›, yeni teknolojilerle kad›n hareketinin iliflkilendirilmesi konusunda önemli bir esin kayna¤› haline geldi. Haraway, siborgu “sibernetik bir organizma, makine ve organizman›n bir kar›fl›m›, sosyal gerçekli¤e ait bir yarat›k, ayn› zamanda bir kurgu yarat›¤›” olarak tan›mlad›. Böylece siborg, ayn› anda hem gündelik yaflam›n teknolojik gerçekli¤i, hem de postmodernist bir politik kimlik oyunu için metafor olarak kullan›lmaya baflland›. Siberuzay ile somut fiziksel iliflki

aç›s›ndan Haraway’in siborgu, bir kullan›c›n›n bilgisayarla yüz yüze gelmesiyle ortaya ç›kar ve kad›n hareketi için de güçlü bir paradigma oluflturur. fiöyle yazar Haraway: “Benim siborg mitim, ihlâl edilmifl s›n›rlar, güçlü kaynaflmalar ve ilerici insanlar›n, ihtiyaç duyduklar› politikan›n bir parças› olacak biçimde keflfedebilecekleri tehlikeli olas›l›klar üzerinedir.” Haraway, siborg mitinin feministleri “kendine benzeyeni aray›fl”tan özgür k›laca¤›n› ve dolay›s›yla radikal bir hareket için gerekli potansiyele sahip oldu¤unu yazm›flt›. Canavars› olan, insan ve insan-d›fl› aras›ndaki bir durumu yarat›yordu ve çekici yan› tam da bu “aradal›¤›ndan” kaynaklanmak-


E-çöplere karfl› kad›n karnaval› Geçen y›l Amsterdam’da düzenlenen /etc 2008’de “elektronik çöpten dünya haritas›” atölyesini düzenleyen Rüzgar Gökçe'den festivalin Türkiye semalar›na tafl›nma hikâyesini dinliyoruz. toprak, hem de bu aletlerle çal›flan insanlar zehirleniyor. Tabii ki bu maddeleri ne kadar geri dönüfltürürsen dönüfltür, bir gün yine çöpe gidiyor. Son y›llarda baz› büyük cep telefonu flirketleri, daha “yeflil” tasar›mlar yapmay› deneseler de, elektronik üreticilerinin bu konuda bir duyarl›l›¤› oldu¤unu söyleyemeyiz. Atölyede hem iflin bu boyutundan bahsetmeye çal›flt›m, hem de elimizi pisli¤e bulaflt›r›p e-çöpten kolaj misali bir dünya haritas› yapt›k. Bizim çöplerimizle Afrika’da topra¤›n nas›l kirlendi¤ini anlatmaktan daha heyecan verici oldu k›rmak, yap›flt›rmak. Belki Türkiye’deki kad›n ve lgbtt hareketi için aç›k kaynak teknoloji kullanmak birinci öncelik de¤il ama, burada hak mücadelesinin daha bütünlüklü oldu¤unu düflünüyorum. Bu karnaval› biraz birbirimizi bulma, tan›flma olana¤› olarak görüyorum. Y›l boyunca sadece kad›nlara ve translara aç›k atölyelere devam etmeyi planl›yor, hayal ediyoruz. Amsterdam’da, sadece kad›nlar›n oldu¤u bir ortamda, kad›nlar taraf›ndan kad›nlar için yap›lan bir fleyin kendine güveni çok art›rd›¤›n› gördüm. Bilgisayarla u¤raflmak gerçekten de çok zor bir fley de¤il, ama sadece erkeklerin kafas› bas›yormufl gibi bir mit var. Uzun vadeli bir planla, teknolojiyi ve interneti kullanarak sosyal hareketlerimizi güçlendirmek istiyoruz.

özgür yaz›l›m/aç›k kaynak ve Linux gibi konulara garip bir önyarg›yla yaklaflarak, daha meseleye bakmadan zor ve anlafl›lmaz bulmalar›. Tabii bu sorun sadece özgür yaz›l›m alan›nda de¤il. Bo¤aziçi Üniversitesi’ndeki akademik çal›flma alan›m olan Machine Learning (tecrübeyle otomatik olarak kendisini gelifltiren bilgisayar programlar›) alan›nda da benzer nedenlerden dolay› kad›nlar›n oran› çok düflük. Hatta bu nedenle, her y›l “Women in Machine Learning” ad›nda bir konferans düzenleniyor. Son y›llarda, özellikle Amerika’da bu sorun ciddi tart›fl›lmaya bafl-

tayd›. Ona gösterilen popüler ilgi (bilimkurgu ve cinayet romanlar›, korku filmleri vs.) asl›nda sanayi sonras› kültürün hastal›k ve çirkinlik görüntülerini bast›r›fl›na tepki olarak ortaya ç›km›flt›. Siborg insan de¤ildi, ama insana ait bir fleyi bünyesinde bar›nd›ran, tan›d›k bir yabanc›l›¤a sahipti. Haraway, siborgu, “de¤iflken tamamlanmam›fl kimliklerden ve ayk›r› görüfl aç›lar›ndan korkmayan insanlar›n bulundu¤u yaflanm›fl sosyal ve fiziksel gerçeklikleri temsil etmek için” kullanmay› umut etmekteydi. Siberfeminizm üzerine elefltirel yaz›lar›yla tan›nan Rosa Bradiotti’ye göre, benli¤in maddeselli¤ini reddetme e¤ilimi, beraberinde baz› tuzaklar› da getirir. Tuzaklardan biri, siyasetin görselleflti¤i bu dönemde bedensel benli¤i temsilden ibaret bir yüzey olarak alg›layan ve sanal bedenleflimleri bedenden ba¤›ms›z bir iyimserlikle

kutlayan “postmodern nihilizm”dir. Göçebe özne, ak›fla ve dönüflüme aç›kt›r, ancak, bedensel olandan kaç›fl Kartezyen düflüncenin temel unsurlar›ndand›r ve bu durum tarihsel olarak ataerkil durufla teslim olmay› da içerir. Gilles Deleuze’ün gelifltirdi¤i özne kavram› da Bradiotti taraf›ndan elefltirilmekteydi. Deleuze, yarat›c› ve özgürlefltirici öznelliklerin belirlenmesinde “öteki” kavram›n› ortaya koymufltu ve her az›nl›k durumu gibi, kad›nlar da bu kapsam›n içindeydi. Tüm az›nl›k durumlar›, sadece kad›nlar taraf›ndan de¤il, herkes taraf›ndan yüklenilmeliydi, ancak böylece bir yenilenme içine girilebilirdi. Deleuze’e göre feminizm özgül bir feminen cinselli¤i sahiplenmesi nedeniyle, hâlâ bu kapsay›c› düflüncenin ard›nda, ikinci bir düflünme seviyesindedir. Bradiotti’nin ise bu konuda birkaç çekincesi var. Ona göre Deleuze, kad›n hareketinin

Söylefli: Begüm Ö. F›rat

Rüzgar Gökçe: /etc ile iliflkim iki y›l önce ‹stanbul’da düzenlenen Amber Sanat ve Teknoloji Festivali’nde gönüllü olarak çal›fl›rken Genderchangers (Cinsiyetde¤ifltirenler) kolektifinden Nancy Mauro-Flude’la tan›flmamla bafllad›. Nancy, her türlü elektronik aleti hack’leyerek oyuncaklar yap›yordu. Ben de o aralar bilgisayar çöplerinden küçük heykelciklerle u¤rafl›yordum. Bana sadece kad›nlardan oluflan kolektiflerinden, her y›l düzenledikleri karnavaldan bahsetti, ben de ona ‹stanbul’daki feminist/lgbtt hareketini anlatt›m. /etc’yi ‹stanbul’da da yapabilir miyiz diye düflünürken, geçen sene Amsterdam'da yap›lan karnavala kat›larak elektronik çöp üzerine bir atölye verdim. Atölyede eski klavye ve kartlardan kocaman bir dünya haritas› yapt›k. Genelde evimizdeki elektronik aletlerin de bir gün çöp olaca¤›n› hiç düflünmüyoruz, ama elektronik çöp di¤er at›klarla karfl›laflt›r›ld›¤›nda en h›zl› büyüyen y›¤›n. Ucuz maliyetle üretim ve çevreye karfl› duyars›zl›ktan dolay› bu parçalar›n yüzde 99’u toksik maddeler içeriyor. Bunlar›n geri dönüflümü için yeterli ve yayg›n bir sistem de bulunmuyor. Tanker dolusu elektronik çöp “yeniden kullan›m” ad› alt›nda Nijerya, Pakistan, Çin gibi emek sömürüsünün yo¤un oldu¤u ülkelere yollan›yor. Bu ülkelerde uygun geri dönüfltürme tesisleri mevcut de¤il. Hem

land›. Çeflitli konferanslara ve toplant›lara daha çok kad›n bilgisayar bilimci davet edilerek, kad›nlara bilgisayarla ilgilenen tek kad›n olmad›klar›n› görme ve biribirleriyle tan›flma f›rsat› veriliyor. Ayn› zamanda /etc gibi çeflitli organizasyonlarda kad›nlar› bilgisayar bilimlerine teflvik etmek için neler yap›lmas› ya da yap›lmamas› gerekti¤i tart›fl›larak hem kad›nlar›n hem de erkeklerin bilinçlenmesi sa¤lan›yor. Ayn› alanda çal›flan kad›nlar›n bir araya gelerek deneyimlerini paylaflt›¤› ve sorunlar›n› tart›flt›¤›, oldukça aktif “Women in Computing” topluluklar› mevcut. Ancak yine de, bir etkinli¤e kat›ld›¤›n›zda kendinizi az›nl›kta hissetmeniz kaç›n›lmaz. Mesela geçti¤imiz aylarda üç y›ld›r görev ald›¤›m “Google Summer of Code” etkinli¤i için Amerika’da Silikon Vadisi’ndeki Google merkezine gittim. Etkinlikte yer alan yaklafl›k 150 dan›flman aras›nda, üç tanesi Google çal›flan› olmak üzere, toplam yaln›zca alt› kad›nd›k. Aç›k kaynak yaz›l›m teknolojileri bilginin paylafl›m ve mülkiyet hakk› gibi konular›na daha özgürlükçü ve demokratik bir yap› vaat ediyor gibi görünüyor. Al›flageldi¤imiz rekabetçi, kâra dayal›, bireyci yaflam biçimlerinin yerine daha radikal bir alternatif sunabilir mi? Özgür yaz›l›m paylaflmaya, yard›mlaflmaya, araflt›rmaya ve e¤lenceye dayal› harika bir kültür. Herkesin ayn› amac› ve ayn› iyi niyeti paylaflmas›, ayn› projeye gönül vermifl, Amerika’dan, Finlandiya’dan, ‹talya’dan, Hindistan’dan gelmifl özgür yaz›l›m gelifltiricileriyle çal›flmak, yard›mlaflmak, ö¤renmek, ö¤retmek ve bunun için hiçbir karfl›l›k beklememek inan›lmaz motive edici bir fley. Özgür yaz›l›ma gönül vermifl herkesin amac› zaten rekabetçi ve kâra dayal› düzene karfl› dayan›flma ve paylafl›ma dayal› bu yaflam biçimini daha çok insana ulaflt›rmak.

kad›nlar›n kendi bedenlerini kontrol edebilmelerine yönelik bir konsensüsle olufltu¤unu, kad›nlar›n bugüne kadar yaflad›¤› mücadelelerini, deneyimlerini ve söylemlerini gözard› etmektedir. Bradiotti, “e¤er beden üzerinden düflünmekten ve bedenin s›n›rlamalar›ndan bahsediyor ve bedenin salt biyolojik bir öznelli¤in ötesinde toplumsal simgeler taraf›ndan kodland›¤›n› düflünüyorsak, o zaman kad›n ve erke¤in aras›ndaki asimetrik iliflkinin sürüyor oluflu cinsel farkl›l›¤›n olumlanmas›n›, yani feminist elefltiriyi geçerli k›lmaktad›r” diyor. Faith Wilding, “Where is Feminisim in Cyberfeminism” bafll›kl› makalesinde siberfeminizmle ilgili olarak, internet ortam›n›n hâla derinlemesine seksist ve ›rkç› olan ekonomik, politik, kültürel ortamlara yerleflmifl toplumsal bir çerçevede varoldu¤unu görmenin son derece önemli oldu¤unu, belli bir

elefltiriyi her zaman korumak gerekti¤ini vurguluyor. Wilding, internetin ütopyaya çok elveriflli bir ortam oldu¤unu ve internette bilgi al›flveriflinin hiyerarflileri kendili¤inden yok etmeyece¤ini savunur. ‹nternet, cinsiyetsiz, bedenlere, cinsiyete, yafla, ekonomiye, sosyal s›n›fa veya ›rka bak›lmaks›z›n sömürgelefltirmeye haz›r bir ortam de¤ildir. Kad›nlar›n bilgisayar teknolojisine yapt›¤› katk›lara ra¤men, günümüz teknolojileri ve internet tarihsel olarak savafl teknolojilerine hizmet edecek bir sistemde kökenini bulan ve eril kurumlar›n parças› olan mücadele dolu bir bölgedir. ‹nternetin kodlar›n›, dillerini, imgelerini ve yap›lar›n› üreten ataerkil koflullar› parçalamay› amaç edinen radikal bir hareket olarak siberfeminizmin sordu¤u sorulara, teknoloji geliflip yayg›nlaflt›kça yenileri eklenecek. Ayfle Erek

31


k›raat

X - KÜTÜPHANE

Nezihe Meriç (1925 - 2009) ndi nü kaybettik. Ke i 18 A¤ustos gü iç’ ner la M y›n e ya zih e Ne r’d r n yaza ifl Hikâyele er tedavisi göre air fiey”in Seçilm um “B “D e , ’d ç” 50 lin Bir süredir kans Bi 19 li ni öykü serüve a”, “Menekfle flm ”in im Ko lez al ge “N op r” e “T , Va iyl deyifl ozbulan›k” e Bülbül Sesi ›flt›. Ard›ndan “B i”, “Gülün ‹çind ynt ba ise at “Ç in , ya a” K’ mas›yla bafllam rm and› ten çay, SS Derin Kuyu”, “Y akta duman› tü nlar hikânalt›”, “Bir Kara ksullu¤a inat oc yo i, utanmayan kad› es n el de ad in üc lli¤ m se ›f cin s›n r›, fl, d› va al ad›, o taSa m flk . di tku, ba cünü hiç unut r›, nefle, aflk, tu dönüfltürücü gü ve yuz... ›c› lu ar rç uy ram flekeri ilaçla bo y t›n Ona çok fle sik olmad›. Sana ç eksik etmedi. hi n de yelerinden hiç ek üz üm ¤s cik s›z›lar› gö rifi imkâns›z ince

* Krizin kapitalizmin do¤as›ndan, • yap›sal sorunlar›ndan kaynakland›¤›n› söylemek, afl›r› h›rs, buna ba¤l› kabarm›fl risk ifltah› veya kamu otoritelerinin düzenleme/izleme/denetim sorumluluklar›n› aksatmas›n›n krizi h›zland›rmakta/derinlefltirmekte vebali olmad›¤› anlam›na gelmiyor. Tabii ki en haris, en cüretkâr, en agresif kifli ve kurumlar› günah keçisi ilan edip kapitalizmi temize ç›karma veya düzenlenmifl-organize bir kapitalizmi tercihe zorlama çabalar›n›n tuza¤›na düflmeden... Neo-liberalizm çok tüketen, tasarruf etmeye pek prim vermeyen, geliri yetersiz kald›¤› zamanlarda dahi talepkâr olmaktan vazgeçmeyen bir insan modeli kurguluyor. Bu bireye cesaret pompalan›yor: Borçlanmaktan ürkme, risk almaktan çekinme, özlemlerini yar›na erteleme. Öyleyse kredi kartlar›n› yaflam›n›n bir parças› haline getir; madem finans sistemi tez elden seni istedi¤in eve, arabaya kavuflturuyor, geri durma; borçlanarak da olsa kârl› yat›r›m f›rsatlar›n› ›skalama. Derken kapitalist küreselleflme ortam›nda Bourdieu’nün kavramsallaflt›rmas›yla insanlar›n davran›fllar›n›, düflünüfl kal›plar›n›, beklentilerini biçimlendiren, yukar›da anlat›lan birey tipolojisini yücelten bir “habitus” olufltu. Krizin merkez üssü ABD’de sade vatandafllar›n yüzde 50’sinin dolayl› veya do¤rudan borsada yat›r›m› bulundu¤unu, hanehalk› harcamalar›n›n yüzde 13’ü g›daya giderken yüzde 14’ünün borç ödemeleri için ayr›ld›¤›n› hat›rlarsak, “finansal tahakküm”ün nas›l toplumun tüm dokular›na nüfuz etti¤ini daha net görebiliriz.

32

Yeni ders y›l›n›n ilk gününde S›rp H›rvatça ö¤retmenimizin merdivene ç›k›p Tito yoldafl›n resmini indirmesi de bir olayd›. Resmi göbe¤ine yap›flt›rarak önünde tuttu ve tören sesiyle Tito’nun büyük yüzüne, vatkalar›na ve apoletlerine flöyle dedi: Bugünden itibaren bana Ö¤retmen Yoldafl de¤il, Bay Fazlagic diye hitap edeceksiniz, anlafl›ld› m›? Yetiflkinlerin, törensel sesle konufltuktan sonra verdikleri aran›n sona ermesini bekleyip parma¤›m› fl›klatt›m ve bize, söyleyecek bir sözün varsa aya¤a kalkacaks›n fleklinde ö¤rettikleri gibi aya¤a kalkt›m: Ama Ö¤retmen Yoldafl olmayan Bay Fazlagic, art›k yoldafl olmayan Tito ne kadar kirli? Düflünceli bir edayla baflparma¤›m› çenemin alt›na, iflaret parma¤›m› ise s›k›lm›fl dudaklar›m›n üstüne koydum ve insan›n, bir sonraki cümlesine “farz edelim ki” diye bafllayaca¤› zaman verece¤i gibi bir ara verdim. Farz edelim ki, Tito tamam›yla kirlenmifl de¤il, o zaman onu götürmek zorunda de¤ilsiniz. Biz, onun izci arkadafllar› dedim ve bir halk flark›c›s› gibi kollar›m› iki yana açt›m, eski baflbakan›m›z› helada çabucak f›rçalay›p temizleyebiliriz. (...) Gerçe¤i söylemek gerekirse Tito, okulun bu ilk gününde arkas›nda bir leke b›rakmam›flt›. Lekeler kirli fleylerdir; oysa Tito’nun s›rt›n›n arkas›ndaki duvar temizdi: Bej rengindeki duvar taraf›ndan çerçevelenen beyaz bir dikdörtgen. Bu beyaz kesim, Tito taraf›ndan korundu¤u için temiz kalm›flt›.

*

Alasdair Gray Lanark (Metis) Antonin Artaud Tiyatro ve ‹kizi (YKY) Dirk Wittenborn Farmakon (Ayr›nt›) Edward Said Kültür ve Direnifl –David Barsamian’la Konuflmalar (Agora) Frantz Fanon Siyah Deri Beyaz Maske (Versus) Fredric Jameson Ütopya Denen Arzu (Metis) Gaye Y›lmaz Suyun Metalaflmas› (Sosyal Araflt›rma Vakf›) Georges Perec Yaflam Kullanma K›lavuzu (‹mge) Giovanni Arrighi - David Harvey Sermayenin Dolambaçl› Yollar› (Agora) Hayri Kozano¤lu Küresel Krizin Anatomisi (Agora) ‹slam Çupi Ma¤lubu Anlatmak (‹letiflim) Jack London Bana Göre Hayat›n Anlam› (‹mge) Nick Cave Bunny Munro’nun Ölümü (Siren) Olivier Rolin Odalar (Can) Ömer Özgüner Baflkas›n› Seviyorum (Do¤an) Roland Barthes Nas›l Birlikte Yaflan›r? (Sel) Sasa Stanisic Asker Gramofonu Nas›l Tamir Eder? (Ayr›nt›) Walter Benjamin Brecht’i Anlamak (Metis) Yavuz Y›ld›r›m Adana Futbolu (‹letiflim) Zygmunt Bauman Ak›flkan Aflk –‹nsan ‹liflkilerinin K›r›lganl›¤›na Dair (Versus)

Kültür dedi¤imiz fley siyasal, yani elefltirel, hatta y›k›c› olabilir mi, yoksa bizzat parças› oldu¤u toplumsal sistem kültürü kaç›n›lmaz olarak yeniden kendisine mi mal eder? Marcuse sanat›n iflah olmaz mu¤lakl›¤›n›n kökeninde tam da sanat ve kültürün toplumsal olandan ayr›lmas›n›n yatt›¤›n› söyler –kültürü bafll› bafl›na bir alan olarak sunan ve bu flekilde tan›mlayan bir ayr›lmad›r bu. Kültürün toplumsal ba¤lam›ndan uzaklaflmas› (ki bu sayede kültür, toplumsal olan› elefltirip mahkûm edebilir) ayn› zamanda müdahalelerini etkisiz kalmaya mahkûm eder; sanatla kültürü, bu tür kesiflimlerin peflin peflin etkisiz hale getirildi¤i önemsiz, entipüften bir uzama havale eder. Bu diyalektik, Ütopya metninin çokanlaml›l›klar›n› da daha doyurucu bir flekilde aç›klar; zira bir Ütopya, mevcut olandan radikal farkl›l›¤›n› kendinden emin bir flekilde iddia etti¤i oranda, yaln›zca gerçeklefltirilemez de¤il, daha da beteri, tahayyül edilemez olur. (...) Art›k bu güvenilmez biçime kay›ts›z flarts›z ba¤l› kalamasak bile, Sartre’›n kusurlu bir komünizmle ondan da kabul edilemez olan bir anti-komünizm aras›nda kendine bir yol bulabilmek ad›na icat etti¤i dâhiyane siyasal slogana baflvurabiliriz. Kim bilir, belki Ütopya yolcular›na da buna benzer bir fley önerilebilir: Elefltirmenlerinin saiklerini flaibeli bulan, ama Ütopya’n›n yap›sal mu¤lakl›klar› konusunda da bir o kadar bilinçli olanlar, günümüzde Ütopya fikrinin ve program›n›n son derece gerçek siyasal ifllevinin fark›nda olanlar aç›s›ndan, anti-anti-ütopyac›l›k slogan› en iyi strateji olabilir.

“Üç Kuruflluk Opera”da kahraman, Mc Heath, henüz ç›rakl›k y›llar›n›n pek ötesine geçememiflti. “Befl Paral›k Roman” o y›llara yaln›zca k›saca de¤inir. Tüm bu y›llar› örterek “büyük ifladamlar›m›z›n biyografilerini malzeme aç›s›ndan çok fakir k›lan” yar›-karanl›¤a sayg› gösterir. (...) Ceza hukuku ders kitaplar›nda, suçlular, toplumd›fl› kifliler olarak tan›mlan›rlar. Bu, pek ço¤u için do¤ru olabilir. Fakat baz›lar› için tarih tersini kan›tlam›flt›r. Bunlar, pek çok kifliyi suçlu durumuna sokmak suretiyle toplumun örnek kiflileri haline gelmifllerdir. Mc Heath de bunlardan biridir. Dengi ve hanidir düflman› olan kay›npederi hâlâ eski okula aitken, o yeni okuldand›r. Peachum aç›k oynayamaz. Açgözlülü¤ünü aile mefhumunun, güçsüzlü¤ünü çilecili¤inin, flantajc›l›¤›n› hay›r ifllerinin ard›na gizler. En çok sevdi¤i fley de bürosuna kaç›p saklanmakt›r. Ayn› fleyler Mc Heath için söylenemez. Do¤ufltan bir önderdir o. Sözleri bir devlet adam›n›n sözleri, hareketleri bir ifladam›n›n hareketleridir. Ve gerçekten de kalk›flt›¤› ifller çeflitlilik gösterir. Bu ifller bir önder için hiçbir zaman bugün oldu¤undan daha zor olmam›flt›r. Mülkiyet iliflkilerini korumak için fliddete baflvurmak yeterli de¤ildir. Mülksüzler aras›nda çat›flma ç›karmak da yetmez. Bunlar zaten çözülmesi gereken pratik sorunlard›r. Fakat nas›l bir balerinden dans edebilmesinin yan›s›ra güzel olmas› da istenirse, faflizm de sermayeyi kurtaracak birinden ayn› zamanda ahlâkî bir de¤ere sahip olmas›n› talep eder. Zaman›m›zda Mc Heath gibi bir tipin paha biçilemez oluflunun nedeni budur.


Duman› üstünde

“Plan” vermeyen düflüncenin eylemle dolay›m› ise özgürlü¤ün alan›d›r. Özgürlü¤ün, eylemin, düflüncenin ve varoluflun dolay›m› olarak Dünya, Schopenhauer’in (öznel) istenç ve tasar›m olarak dünyas›ndan topyekûn farkl›d›r. Öznelli¤i içinde dünyay› ve öteki insanlar› kaybeden öznenin tüketime, ev kredilerine sar›p izolasyonunun içinde bo¤ularak çözülece¤ini görmek için bu y›llar› beklememiz gerekmiyordu. Peki düflünce, özgürlük ve eylemin dolay›m›, daha do¤rusu tek mümkün alan› olan dünyay› sevmeyi mümkün k›lan, öznel bir sevgiden farkl› olan ve asl›nda baflka bir dünyan›n, baflka bir varoluflun mümkün oldu¤unu söyleyen Amor Mundi nedir? Baflka bir dünyan›n mümkün olmas›, iktidar›n küçülttü¤ü ve sömürdü¤ü insan›n dünyayla birlikte yeniden ele al›nmas›, siyasetin yeniden düflünülmesi ve eylenmesi de¤il midir?

Dünyay› de¤ifltirmek

Felsefenin Baader-Meinhof’u Diego Tatian - Spinoza. Dünya Sevgisi çev: Hüsam Turflucu - Sevin Aksoy Hanc› (Dost)

az› kavramlar›n siyaset ve düflünce ufkumuzdan silinmesi, yaln›zca düflünsel ve siyasî yoksullaflmay› de¤il, topyekûn bir güçsüzleflmeyi gösterir, çünkü silinen kavram asl›nda bir perspektif, bir varolufl ethosudur. Yaln›zca kavramlar aras›nda bir kavram de¤il, bir düflünüfl ve varolufl temelidir. Asl›nda böyle tek bir kavram var: Amor Mundi. Dünya sevgisi –öznel bir sevgi olman›n çok ötesinde, politik varoluflun di¤er ismi. Arjantin Cordoba Ulusal Üniversitesi Felsefe Bölümü ö¤retim üyesi Diego Tatian’›n dilimize çevrilen çal›flmas›, “Spinoza. Dünya Sevgisi”, bu kavram› yeniden düflünmemize bir zemin sa¤l›yor. Bir kitap hakk›nda yazmak, bir “tan›t›m” yaz›s› olman›n ötesinde, bir kavram› tart›flmaya açman›n dayana¤›, çünkü her ne kadar düflünce, kitap ve “hayat”› birbirine z›t görme e¤iliminde olan anti-entelektüel düflünüfl yaln›zca Türkiye’de de¤il, dünyan›n her yerinde ifl bafl›nda olsa da, kitaplar›n tart›flmalara dahil oldu¤unu yeniden söylememiz gerekiyor. Kavramlar olmadan dünyayla herhangi bir iliflki kuramayaca¤›m›z için, kavramlar›m›z›, siyaset ve düflünce ufkumuzu yeniden düflünmemiz gerekiyor. Düflünce karfl›tl›¤›na varan anti-entelektüel bak›fl aç›s›, “durup düflünmenin”, “yapt›klar›m›z› ve yaflad›¤›m›z zaman› düflünmenin” alt›n› oyarak kötü bir düflünüfl biçimi dayat›yor, çünkü düflünceye karfl› ne oldu¤unu kendilerinin de bilmedi¤i “eylem” savunusu da bir düflüncedir. Dolay›ms›z olarak eyleme dökülmeyen her düflünceyi aforoz eden bu kötü düflünüfl, düflünce ve eylem aras›ndaki gerekli dolay›m› kuramad›¤› için, mevcut iktidar örüntüleriyle “hayat”a de¤il, “düflünce”ye vuruyor. “Gerçek hayat böyle de¤il” diyorlar ve “gerçek hayat”taki iktidar örüntülerini a盤a ç›karan düflünceyi susturmaya çal›fl›yorlar. Oysa örülmüfl iliflkisellikleri gösteren düflüncenin “siyasî” oldu¤unun fark›na var›lmas› gerekiyor. Burada temel kavram “dolay›m” olsa gerek, çünkü dolay›ms›z olarak eyleme dökülen “düflünce” düflünce de¤il, olsa olsa bir “plan”d›r.

B

Amor Mundi, Spinoza’n›n aç›k olarak kulland›¤› bir kavram de¤ildir. Tatian, Hannah Arendt’in biyografisini yazan Elisabeth YoungBruehl’in Arendt’in tüm hayat›n› özetleyen bafll›¤›ndan (“For Love of the World” / Dünya Sevgisi ‹çin) al›yor bu kavram›, bunu aç›kça belirtmese de. Arendt, emek, ifl ve özgürlük olan eylemi kavramlaflt›rd›¤› “‹nsanl›k Durumu”nda ve “kötülü¤ün bayal›¤›” kavram›ndan sonra, “düflünceyle yapt›klar›m›z aras›ndaki ba¤›” sorgulayarak Bat› felsefe gelene¤ini ele ald›¤›, henüz Türkçeye çevrilmemifl eseri “The Life of the Mind”da Spinoza’ya hiçbir özel ilgi göstermez. Arendt için, yurttafl filozof, Atinal›lar› rahats›z eden at sine¤i, kamusall›¤›n ›fl›¤›nda varolan, düflüncenin diyalo¤u ve eylemin özgürlü¤ü içindeki Socrates, dünya sevgisinin mükemmel örne¤idir. Oysa Spinoza, hem özgürlük olan eylem için, hem de dünyan›n, varl›¤›n ve dünyevîli¤in topyekûn olumlanmas› aç›s›ndan bulunmaz bir filozoftur. Özgürlük alan› olarak dünyay› yeniden düflünülür k›labilmek için, bu iki filozofu birlikte ele almak gerekiyor; birinin sözü b›rakt›¤› yerde di¤erinin sözü almas›yla kurulacak bu ikili, felsefenin Baader-Meinhof’u olabilir. Ölçülülü¤üyle Kant’› bile flafl›rtan Spinoza’n›n ve derin siyah gözlerinde düflüncenin yuva k u r d u ¤ u Arendt’in militana benzetilmesi flafl›rt›c› gelebilir. Oysa söylenmesi gereken, kurulan varoluflsal dengenin bu iki filozofta da gerçeklikle uzlaflmaya ve içe çekilmeye tercüme edilmedi¤idir. Marx, 11. tezde dünyay› yorumlayan filozoflar›n varolan gerçeklikle uzlaflt›klar›n› ve varo-

lan› tarihin d›fl›nda formüle ederek yeniden ürettiklerini de söylemifltir. Dünyay› de¤ifltirmenin de dünya kavram›n› de¤ifltirmekle ve varolan dünya kavram›yla kavga etmeye bafllamakla mümkün oldu¤unu da belki eklemeliyiz. “Teolojik-Politik ‹nceleme”de “insanlar için eflitlerine –di¤er insanlara– hizmet etmek ve onlar taraf›ndan yönetilmekten daha a¤›r bir fley olamaz” diyen Spinoza’n›n ve “itaat” kavram›n› siyasetten ve varolufltan silmeye çal›flan Arendt’in “dünyay› de¤ifltirmeye” çal›flt›klar› çok aç›k de¤il midir? O halde yeniden sorular sorarak ifle bafllayal›m: Dünyay› de¤ifltirmek varolan dünyay› sorgulamakla bafll›yorsa ve mevcut yaflam kavramlar›n›n alt›ndaki temel varsay›m olan itaate karfl› duruyorsa, tüm sorular›m›z flu anda nas›l bir dünyada yaflad›¤›m›za ve mevcut dünya kavram›m›za yönelir. Biz 20. yüzy›ldan 21. yüzy›la felaketlerle geçmifl, “modern” ya da “postmodern” insanlar, dünya deyince ne anl›yoruz? Ekolojik hareketler d›fl›nda “dünya” kavram› hangi karfl›-siyaset içinde bar›nabiliyor? Kaybetti¤imiz dünyay› flimdi sadece “do¤a” kavram› içinde mi anlayabiliyoruz? Kaybedilen ortak dünyay›, korunmas› gereken do¤aya tercüme ettikçe, insan› ve do¤ay› sömüren kapitalizme karfl› sadece tek bir cephe açm›fl olmaz m›y›z? Sadece insan› kurtarmaya çal›fl›rsak, yaflam›n tek alan› dünyay› insans›z b›rakm›fl olmaz m›y›z? ‹nsan› dünyan›n içinde yeniden tahayyül edebilmek için, kurulan insan dünyas›n›n yeniden ele al›nmas› bizi Antik Yunan’da kavramsallaflt›r›lan Dünya Sevgisi’yle karfl› karfl›ya getiriyor. Kurulan ortak insan dünyas›n› yeryüzünün içinde tan›mlayan, anlam›n ancak ortak olarak yarat›labilece¤inin fark›nda olman›n di¤er ifadesi olan Dünya Sevgisi.

Ölümlü insan ve kal›c› dünya Arendt, Yunan polis’inde temel yaflam anlay›fl›n› flöyle özetler: ‹nsan ölümlüdür ve geride kalacak olan Dünya’d›r. Atina’n›n efsanevî kurucusu Theseus, Sofokles’in a¤z›ndan flöyle konuflur: “Ölümlü yaflam›n yüküne dayanabilmek için, (sonunda ölüm olan) yaflam› görkemli k›labilmek için kurduk biz polis’i; insan›n özgür anlamlar›n›n ve yaflayan sözlerinin alan› olan polis.” Di¤er bir deyiflle, yaflam›n yükü ancak özgür anlamlar ve yaflayan sözlerle tafl›nabilir. Özgür anlamlar ve yaflayan sözler, ancak ortak özgür bir alan›n varolmas›yla ve insanlar›n bu özgür alanda birbirine tan›k olmas›yla flekillenebilir. Ölümlü insan ancak dünya için yap›p ettikleriyle haf›zalarda kalabilir. Bu alan, aram›zdaki aland›r, yeryüzünün üzerinde yarat›lm›fl insan dünyas›d›r. Arendt, kifliler aras›ndaki alan› masa metaforuyla anlat›r; masa hem birlefltirir hem de ay›-

33


r›r ve aradaki alan› yarat›r. Sadece birlefltiren bir alan, kiflinin kendine hiç yer b›rakmayaca¤› için kifliyi iflgal etmek olacakt›r, sadece ay›ran bir alan kifliyi izole ederek dünyadan ay›racakt›r. Bu ortak alan, “bofl vaktin” alan› olacakt›r. Bu alan, emekten ve ihtiyaçtan kurtulundu¤u ölçüde insanlar›n girebilecekleri bir aland›r. “‹htiyaç insanlar›” bu alana giremeyecek ve özgür anlamlar ve yaflayan sözcükler yaratamayacaklard›r. Arendt kad›nlar›n ve kölelerin durumlar›n› ele almasa da, biz devam edebiliriz. “‹htiyaçlar›m›z”dan birlikte kurtulmaya çal›flsak, yani emek dökme zahmetini birlikte göstersek, bu kadar çok “ihtiyac›m›z” olmayabilir. Herkesi iflçi yaparak de¤il de, kimseyi iflçi yapmadan emek zahmetini ortak paylaflsak, emek haricinde kalan zamanlarda bu ölümlü hayatlar›m›zda birbirimize tan›kl›k ederek “özgür anlamlar›m›z› ve yaflayan sözcüklerimizi” üretsek. Elbette böyle bir fley flu anda içinde yaflad›¤›m›z dünyan›n örgütledi¤i yaflam›n top yekûn de¤iflmesi demek olur. Bu topyekûn perspektif de¤iflimini sa¤layan, insanlar-aras›-alan›n tan›nmas› ve anlam›n burada üretildi¤inin fark›na var›lmas› ve ölümlü yaflam›n yükünün ancak anlam yaratarak tafl›nabilece¤inin bilincidir. Marx ve Engels, “Alman ‹deolojisi”nde, Alman idealizmine karfl›, dilin, anlam›n ve dünyan›n kifliler aras› alanda kuruldu¤unu söyleyerek felsefeyi ve anlam› yeniden “dünyaya” döndürürler. Ölümlü oldu¤umuz gerçe¤ine karfl›, Antik Yunan polis’i, özgür politik alan› anlam yaratma alan› olarak iflaret eder. Bu alan “insan dünyas›d›r”; fliddetle de¤il, iknayla, yani sözle hareket eden, yeryüzünün üzerinde kurulmufl ve yeryüzüyle bar›fl›k, ama vahfli do¤a olmayan insan dünyas›. Dünya sevgisi, aram›zdaki bu özgür alana duyulan sevgidir ve bu sevgi öznel, kendi içinde bir sevgi de¤il, bu alan›n özgürlü¤ü için her zaman aktif olarak hareket eden bir sevgidir; ethos ve praksis’tir. Sorgulanmam›fl, baflkalar› taraf›ndan görülmeden, tan›kl›k edilmeden, özgür anlamlar ve yaflayan sözler yaratmayan yaflam yaflamaya de¤mez. Özgür anlamlar ve yaflayan sözlerle yaflanan yaflam, ard›nda daha iyi bir ortak dünya b›rakaca¤› için ölümden korkmaz, çünkü kal›c› olacak olan bu ortak-insan dünyas›d›r. Tüm pagan eti¤i bunu söylüyordur. Adorno’yu da flölene davet edecek olursak, o da henüz çevrilmeyen “The Jargon of Authenticity” kitab›nda flunlar› söyleyecektir: “Art›k paramparça olmayan bir hayat, yasaklamayan bir hayat... Böyle bir hayat› yaflam›fl olan, korku ne kadar derinde olursa olsun, böyle bir hayat› kaybetmekten de korkmayacakt›r.” Fakat ölümle bafla ç›kmak, her düflüncede ortak alan düflüncesiyle olmayacakt›r. Arendt, H›ristiyanl›kla bu bak›fl aç›s›n›n ters yüz edildi¤ini söyler. H›ristiyanl›k, öte dünyan›n varl›¤›n› vaaz ederek, dünyan›n k›yametle yok olaca¤›n›, ama tek tek kiflilerin ruhlar›n›n e¤er itaat ederlerse “kurtulaca¤›”n› söyler. Art›k dünya geçici bir yerdir, sonsuzlu¤a ulaflacak olan tek tek insan ruhlar›d›r. Foucault, bu “selamet” kavram›n›n biçimlendirdi¤i anlay›fl›, Pastoral ‹ktidar olarak nitelendirir. Her kifli kendi ruhunun kurtuluflundan sorumlu olarak, içinden geçenlerin, günahlar›n›n hesab›n› yapmaya bafllayacak ve itiraf kültürü biçimlenecektir. Ruhlar›n çoban› olarak ‹sa anlay›fl›, tarih içinde baflka otoriteler taraf›ndan itaat kültürünü yarat›r. Art›k ortak insan alan› ufuktan silinmifl, kiflinin “içsel” ala-

34

n› önem kazanm›flt›r. Dünya, ufuktan silinmifl, “sevgi” sözcü¤ü içsel ve modernlikle de öznel bir duygunun ifadesi haline gelmifltir. Kapitalizmin, kiflisel ç›karla hareket eden “rasyonel bireyi” ise bu süreci en vahfli noktas›na tafl›r. Burada bir de önem kazanan bir kelimenin etimolojisine de¤inmek gerekiyor. “Salvation” (selamete ermek), Latince Salve, asl›nda bedendeki bir yaran›n iyileflmesi anlam›nda, gayet dünyevî bir anlam› vurgularken, H›ristiyanl›kla öte dünyadaki kurtulufl anlam›n› kazanm›flt›r. Pagan Araplarda da, ‹slâm’›n “cahiliye” dönemi olarak and›¤› dönemde “Selam” sözcü¤ü de bedenin iyili¤i anlam›na gelmektedir. Fakat öte dünyan›n varl›¤›, bu dünyay› ve ortak dünyada birlikte yarat›lan anlam› yok etmifltir. Arendt, Bat› felsefesinin temel paradigmas›n› oluflturan Platon’un da benzer bir flekilde, idealar dünya-

s› yaratarak, özgür polis alan›n› gözden düflürdü¤ünü söyler, fakat Platon’un kayna¤› H›ristiyanl›ktan farkl›d›r. Socrates’e bald›ran zehri içiren polis’e s›rt›n› dönen filozof, “özgür ortak alan”daki eylemin belirsizli¤ine ve eylemin olumsall›¤›na tahammül edememekte ve mutlak olan› aramaktad›r. K›r›lgan, eylem alan› olarak ortak dünya ve dünya sevgisi, temel olarak, H›ristiyanl›k ve Platonculuk darbesini yemifltir.

Spinoza ve Potentia Democratica Arendt’in flafl›rt›c› biçimde gözard› etti¤i Spinoza, Dünya Sevgisini politik ufuktan silen bu iki büyük darbeye karfl› da söz al›r. Hem H›ristiyanl›¤›n öte dünyada yaflam vaadiyle kurdu¤u, itaat vaaz eden teolojisinin önyarg›lar›na karfl›, “felsefe yapma özgürlü¤ü” için “Teolojik Politik ‹nceleme”yi yazar; hem de Platoncu gelene¤in biçimlendirdi¤i, özgür irade kavram›yla zihnin beden üzerindeki hükümdarl›¤›n› kesinleyerek ve zihnimizdeki sonsuz fikriyle Tanr›’n›n varl›¤›n› temellendirip H›ristiyan olan Descartes’a karfl› “bir bedenin ne yapabilece¤ini bilmiyoruz” diyerek bunu araflt›rd›¤› “Etika”y› yazar. Platoncu gelenekle H›ristiyanl›¤›n yan yana gelmesi tesadüf de¤ildir, ikisi de mutlak’›n peflindedir. Spinoza ise, onlar›n mutlak sonsuzlu¤una karfl› “sonsuzlu¤a iliflkin deneyimi” tan›mlayarak, insan için deneyim alan› ortak dünyay› yeniden tan›mlar” der, “çünkü” der, “ancak etkilenme ve etkileme gücüyle daha yetkin bir düzeye geçebiliriz; etkileme ve etki-

lenme için de ortak bir zeminin, yani dünyan›n yeniden düflünceye girmesi gerekir”. Ortak yaflam›n, bedenlerin potansiyellerinin birbirini a盤a ç›karmas› ve gerçeklefltirmesi olarak potentia democratia’n›n yeniden tan›mlanmas›. Fakat burada önemli bir not düflmek gerek. Son dönem Spinoza üzerine yaz›lan kitaplar revaçta; bu elbette sevindirici, fakat baz› yorumlara dikkatle yaklaflmak gerekiyor. Elbette her felsefenin farkl› okumalar› vard›r ve yorum zenginli¤i düflünceyi gelifltirir, fakat Spinoza’n›n felsefesini “iç özgürlü¤e ulaflmak”tan ibaret olarak gören yorumlar, “dünya sevgisi”yle bezenmifl bu felsefeyi de-politize ediyor ve Spinoza’y› suya sabuna bulaflmayan flu “kurtulufl” felsefelerden biri haline getiriyor. Son dönemde ç›kan ve okumas› oldukça zevkli olan bir kitap olan Moris Fransez’in “Spinoza’n›n Taosu –Ak›ll› ‹nançtan ‹nançl› Akla” isimli kitab› Spinoza’y› içsel özgürlü¤ün Taocu yollar›nda tan›mlayarak Spinoza’n›n mevcut dünya için elefltirel yönlerini ve içsel özgürlükten ibaret olmayan özgürlük anlay›fl›n› törpülüyor. Diego Tatian ise Spinoza’n›n politikli¤inin ve “dünyevîli¤inin”, çal›flmas›n›n bafll›¤›ndan da anlafl›ld›¤› gibi, fark›nda: “Özgürlük hep eylemdir ya da hiçbir fley de¤ildir, gerçeklefltirilmifl güçtür –asl›nda Spinozac› potentia hep böyledir, bir geçifl içindeymifl gibi baflka fleye tâbi olmayan, her an ortada olan bir gerçeklik iste¤idir; çünkü potentia kavram› dinamis ve energia aras›ndaki eski kesintiyi ortadan kald›r›r.” Ölüm korkusuyla beslenen, ölümsüzlük ve ruhun kurtulufl iste¤iyle örülmüfl itaat ideolojileri, teoloji ya da iktidar normlar› olarak kendini dayat›r. Spinoza, kederi, insan›n daha az bir yetkinlikte ve güçte varoluflunun biçimi olarak tan›mlayarak, “iktidarlar›n kitlelerin kederlerine ihtiyaçlar› vard›r” diyerek, tüm iktidar biçimlerinin insanlar› güçsüzlefltirmek ve insanlar›n mevcut potansiyellerini gerçeklefltirmemek üzerine nas›l kuruldu¤unu gösteriyor. Çünkü insanlar ancak birbirleriyle karfl›laflarak, özgür bir karfl›laflma alan›nda (dünyada) ve birbirlerini etkileyerek ve etkilenerek daha yetkin, dolay›s›yla daha özgür bir varolufla do¤ru ilerler. Spinoza dünyadan –yani bedenlerin karfl›laflt›¤› alandan– ve bedenlerin karfl›laflmas› fikrinden hiç vazgeçmez: “Münzevi varoluflun (hurafe ve zorbal›kla ayn› özden olan) tam karfl›t› olarak, Spinozac› utilitas baflkalar›yla birlikte olmay› benimsemek niteli¤ine iflaret eder; özgür bir devletin ortak potentia democratica’s›nda do¤al haklar›n birleflimi olarak.” En büyük fayda insanlar›n karfl›laflmas› ve varolufl yetkinliklerini özgürlük ve özgürleflme yönünde art›rmas›d›r; karfl›laflmalar›n alan› olarak dünya kutsan›r. Arendt, politikay› “insan›n insana güç vermesi (enpowerment)” olarak tan›mlar. Oysa, münzevi varolufl, insanlar› kendi günahlar›na, kendi içselliklerine hapsederek, modern dünya ise özel bireyi ( küçük, büyük burjuva) kendi kiflisel ç›kar› içinde ihtiyaçlar›na ve kendinden öte isteyemedi¤i küçük dünyas›nda yaflatarak, hem tüm karfl›laflma olas›l›klar›n› hem de karfl›laflma alan› dünyay› yok eder. Dünyas›z insan, yaflam›n› dünyay› tüketerek sürdürür. Arendt’in dedi¤i gibi, “dünyas›zl›k her zaman barbarl›¤›n bir formudur” ve bu barbarl›k sofular›n, münzevilerin, bizi güçsüzlefltirip itaat etmeye zorlayan iktidarlar›n ve kapitalizmin özel bireyinin barbarl›¤›d›r. – Göksun Yaz›c›


EVR‹M ALATAfi’LA “HER DA⁄IN GÖLGES‹ DEN‹Z’E DÜfiER” ÜZER‹NE

Gölp›narl› Fidel ‹çiflleri Bakan› Beflir Atalay, AKP’nin “Kürt aç›l›m›” çal›flmalar› için toplumun her kesiminden görüfl ald›klar›n›, her yaz›y› ve kitab› alt›n› çizerek okuduklar›n› söyledi. ‹çiflleri Bakanl›¤›’n›n alt›n› çizerek okumas› gereken kitaplardan biri de Evrim Alatafl’›n bu ay yay›nlanan kitab› “Her Da¤›n Gölgesi Deniz’e Düfler”. Bir Alevi köyü olan Gölp›nar’da gündelik hayatla siyasetin iç içe geçiflini anlatan Alatafl’› dinliyoruz. “Her Da¤›n Gölgesi Deniz’e Düfler” Alevi bir Kürt köyünün cumhuriyetle tan›flmas›yla bafll›yor, PKK’yle karfl›laflmas›yla son buluyor. ‹smet ‹nönü’yle bafllay›p anlat›c› Fidel’in vurulmas›yla son bulan hikâye boyunca köylüler hep yeniliyor. Çok a¤›r bedeller ödemelerine ra¤men Gölp›narl›lar neden her seferinde düzeni de¤ifltirmek için mücadele eden örgütlerle iliflki kurmakta direniyor? Evrim Alatafl: Baflka seçenekleri yoktur da ondan! Bunu birazc›k açay›m. Alevilerin sa¤da yer almalar› pek mümkün de¤il. Yani o zamanlar için… fiimdi sa¤ ve sol kavramlar› birbirine çok kar›flt›¤› için, bu kadar net ifadeler kullanmam do¤ru olmaz. Ancak, Alevilik kültürel yap›s› gere¤i Sünni resmî sisteme muhaliftir. E bir de bizimkiler hem Alevi hem de Kürt. Haliyle muhalefete düflüyorlar. Ayr›ca Alevili¤in devrimci kültürle örtüflen çok yan› var. Özelefltiri, tecrit, komün gibi devrim kültürü gibi görünen fleyler zaten Alevili¤in güncelinde var. Alevi köyü Gölp›nar ile Sünni köyü Kürne aras›ndaki gerilim kitapta s›k s›k karfl›m›za ç›k›yor. Sünni köylüler muhafazakârlar ve devrimci örgütlere karfl› devletin yan›nda yer al›yorlar. Laiklik dolay›s›yla Alevilerin cumhuriyet ideolojisiyle daha az sorunu olEvrim Alatafl

du¤u düflünülür. Sünnilerin ve Alevilerin cumhuriyet ideolojisi karfl›s›ndaki pozisyonu Türkiye’ye genellefltirildi¤inde Gölp›nar ve Kürne’deki yans›malar›yla ne kadar örtüflüyor? Bu, bir türlü sa¤l›kl› cevab› verilmemifl bir meseledir. Enteresan bir fleydir asl›nda, bir yandan Dersim’de 1938 gibi bir katliam yaflanm›flt›r, ama Dersimliler, bakars›n›z, Mustafa Kemal’le bir garip ba¤ içindedir. Bu komik, Stockholm sendromu gibi bir fley. fiöyle düflünüyorum: Kuvvetli alternatifler do¤mad›¤› müddetçe, “modernite”, “fleriat karfl›tl›¤›” gibi kavramlar ekseninde Aleviler Kemalizme kay›yor. Onu bir biçimde daha koruyucu hissediyor. Bizim köy üzerinden konuflacak olursak, bak›yorum, dinî ve etnik asimilasyon sürecin-

Dersimliler, Mustafa Kemal’le bir garip ba¤ içindedir. Bu, Stockholm sendromu gibi bir fley. Kuvvetli alternatifler do¤mad›¤› müddetçe, “modernite”, “fleriat karfl›tl›¤›” gibi kavramlar ekseninde Aleviler Kemalizme kay›yor. de ve öncesinde Mustafa Kemal’in veya yeni rejimin bir bask›nl›¤› yok. ‘60 ve 70’lerde de yok. Nas›l ki köylüler devrim düflü bafllad›¤›nda güncellerini bir kenara b›rak›p bu hayale kap›l›yor da yenildikleri zaman eski güncellerine ge-

ri dönmek durumunda kal›yorlarsa, Kemalizm ve cumhuriyet rejimiyle kurduklar› ba¤lant› da öyle. Yenildikleri zaman tekrar alt›na s›¤›nd›klar› bir baraka gibi cumhuriyet. Kitab›n Kürtlerin cumhuriyet tarihi boyunca yaflad›klar›n›n adeta gayr›resmî özetini veriyor. Bu özeti neden kendi köyün üzerinden aktarmay› tercih ettin? Hedefim cumhuriyet serüvenini yazmak de¤ildi. Cumhuriyet de dahil olmak üzere, pek çok dönemeçten geçen Gölp›nar’› yazmakt›. Orada büyümüfltüm, oran›n bütün süreçlerini iyi biliyordum ve yaz›las› geliyordu. Yazd›m. Neden anlat›c› olarak çocukluk arkadafl›n ve kuzenin Fidel’i seçtin? Anlat›c› neden bir erkek? Bu flahsî bir mesele. Fidel’i yazmak istiyordum, çünkü bu devletin askerleri, benim beraber büyüdü¤üm, beraber okula gitti¤im, beraber oynad›¤›m çocukluk arkadafl›m› öldürdü. Hiç kimse için anlam› olmayan, ama benim için büyük bir kay›p olan 17 yafl›nda bir çocuk-gençti Fidel. Böyle biri vard› ve üzerine kurflun boflalt›ld›. Bu ac›y› sadece ben ve biz yaflamayal›m, al›n bir parça da size veriyorum. ‹flte bu yüzden anlat›c›m Fidel. O bir erkekti, k›z olsa daha rahat yazacakt›m, ama erkekti. Pek çok okur anlat›c›n›n kad›n oldu¤unu düflünüyor, ancak kitab›n sonunda Fidel’in erkek oldu¤unu anlayabiliyor. Bu da muhtemelen anlat›c›n›n olaylar› bir kad›n gibi gözlemlemifl olmas›ndan. Sizin köyünüzden herhangi bir erkek, sürekli çeyizlik oyalar ören genç k›zlar›, birbiriyle didiflen gelinkaynanay› bu kadar mizahî bir üslupla anlatabilir miydi? Yazarken zorland›¤›m bir noktayd› bir erke¤in a¤z›ndan yazmak. Bir erkek bence de kad›nlar›n dünyas›n› bu kadar ayr›nt›l› yazmakta zorlan›rd›. Bizim köyden bir erkek pek düflünmedim, çünkü yazan erkek yok. Olsayd› da farkl› bir fley yazard› herhalde. Bu, kad›nl›k ve erkeklikle ilgili bir fley san›r›m. Kad›n oldu¤um için haliyle kad›nlar›n dünyas›ndan bakt›m. Ama bakmamal›yd›m, çünkü bir erke¤in gözünden anlat›yordum. Fakat kad›nlar o kadar belirgin hatlarla yafl›yorlar ki bu dönemeçleri, seni çekiyor. Onlar bu meselelerin mizah›n› yapmay› daha iyi biliyor. Erkekler o kadar d›fla dönük de¤il. Kitapta 1960’lara kadarki dönem h›zla ve masals› bir flekilde geçiyor. “Hayat›n gerçek yüzü” Gölp›narl›lar için 1960’lardan sonra m› bafll›yor? Bunun iki cevab› var. Biri çok basit, 1960’lara kadarki k›sm› teknik olarak detayland›ramazd›m, çünkü kiflisel haf›zam aç›s›ndan eski bir dönem. Di¤er cevap ise, o tarihten sonra köyün hareketlenmesi, devrim düflünün bafllamas›. Herkesin güncelinin de¤iflmesi ve devletin art›k silahl› külahl› güçleriyle o köyü merce¤ine almas›… O hareketlili¤i yazmak istedim. Birkaç ayd›r Kürt sorununun kal›c› çözümü tart›fl›l›rken, kitab›n bu sorunun

35


“kal›c›” çözümünün ne kadar zor ve belki de imkâns›z oldu¤unu düflündürüyor. Baflbakan yard›mc›s› Bülent Ar›nç “art›k hepimiz yorulduk, s›k›ld›k” dedi geçenlerde. Sence ne oldu da devlet yorulup s›k›lmaya bafllad›? Neden Kürt meselesinin çözümü flu s›ralar gündeme geldi? Her iktidar bitmemifl bir meseleyi devrald›. Kimileri dönem dönem bu meseleyi çözmeye niyetlendi, ama çeflitli nedenlerle geri ad›m att›lar. Orada dönen f›r›ldaklar› hepimiz afla¤› yukar› biliyoruz. Kimi fleyler yeni yeni a盤a ç›k›yor. Bu iktidar da bitmemifl bir meseleyi devralm›flt›. S›k›lma k›sm› do¤ru. Sürekli ayn› fley yaflan›yor. Bir ad›m ileri gidemiyorsun. Ekonomik, kültürel, sosyal pek çok aç›dan seni sürekli gerileten bir dert var. Ama bu meselenin çözülmek istenmesinin temel nedeninin bu kadar basit bir ifadeyle izah edilebilece¤ini sanm›yorum. Birkaç sebebi var. Birincisi, macunun art›k tüpten ç›km›fl olmas› ve Kürtlerin dehflet biçimde örgütlü, mobilize olmalar›. ‹kincisi, bu iktidar›n flu veya bu nedenle askerle karfl› karfl›ya durmas›. Herkesin, her iki taraf için de silahla bir yere var›lamayaca¤› konusunda birleflmesi. Tek bir cevab› yok bence. Tek bir sonucu olsun ve düzgün olsun, yeter. Genelkurmay Baflkan› ‹lker Baflbu¤, flehit ailelerine verdi¤i iftar yeme¤inde, “flehitlerle teröristler asla k›yaslanmamal›” dedi. Bu anlay›fl ve üslûp çocu¤unu kaybeden gerilla ailelerinde nas›l bir his yarat›yor? Bu tav›r kal›c› bir çözümün imkâns›zl›¤›n› düflündürmüyor mu? Ben bir gerilla annesi de¤ilim, onlar›n hislerine asla tercüman olamam. Sadece onlar›n de¤il, hiçbir annenin hissine tercüman olamam. Ancak anlamaya çal›flabilirim. Bu dil, öfke yaratmak ve bölmekten baflka bir ifle yaramaz. Sen flehit diyorsun, ama o da flehit diyor. O ana da çocu¤unu “flehît namirin” slogan›yla kald›r›yor. O da yüre¤ini rahatlatmak için çocu¤unun flehitler kervan›na kat›ld›¤›n› söylüyor ve ülke sa¤olsun diyor. Ac›lar› ayr›flt›rd›¤›n yerde hiçbir fleyi çözemezsin. Fidel’in hikâyenin sonlar›na do¤ru girdi¤i aray›fl 1990’lara, PKK’nin çok güç kazand›¤› döneme denk geliyor. O dönem, ayn› zamanda, baraj yap›m›ndan dolay› Gölp›nar’›n yavafl yavafl da¤›lmaya bafllad›¤› zamanlar. Senin ailen ‹stanbul’a tafl›n›rken, Fidel ve annesi köyde kal›yor. Onun ‹stanbul’a gelebilmesi için üniversiteyi kazanmas› gerekiyor. Ama Fidel PKK’ye kat›lmay› tercih ediyor, hem de afl›k oldu¤u k›zla birlikte. Sonra da daha eline silah› almadan öldürülüyor. Fidel’in sevgilisiyle birlikte da¤a ç›k›fl›, öldürülmesi, köyle ba¤›n›z›n kopmas› sende ne tür izler b›rakt›? Fidel öldürüldü¤ünde ‹stanbul’dayd›m. Sadece Fidel de de¤il, ‹rfan, Yusuf, Ergün, onlar da çocuklu¤umda izleri olan gençlerdi. Ama tabii Fidel daha ayr›yd›. O öldürülünce bir süre köye gitmedim.

36

Onu ceviz a¤açlar›n›n alt›nda öyle dolafl›rken düflündüm. Ben büyüyordum ama, niyeyse o hep öyle küçüktü ve köydeydi. Epeyce sonra mezar›na gittim. Ondan sonra da sürekli rüyamda görmeye bafllad›m. Farkl› farkl›yd›. Kiminde büyümüfltü. Kiminde çok daha küçüktü. Kiminde mezar›ndan ç›km›flt›. Tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Hâlâ da kabullenebildi¤im bir fley de¤ildir. Köye gelince… Belki de zamana karfl› direnç gösteriyoruz. Köyün bugünkü halini de t›pk› Fidel’in ölümü gibi kabullenemedim. Sanki benim küçüklü¤üm, kaybettiklerimiz, neflemiz, kalabal›kl›¤›-

Fidel’i yazmak istiyordum, çünkü bu devletin askerleri, çocukluk arkadafl›m› öldürdü. 17 yafl›nda bir çocuk-gençti Fidel. Böyle biri vard› ve üzerine kurflun boflalt›ld›. Bu ac›y› sadece biz yaflamayal›m, al›n bir parça da size veriyorum. m›z, her fley orada ak›yor da, ben arada bir ekranda izliyorum. Karmafl›k duygular velhas›l… Kitab›n bafl karakterlerinden biri de day›n Teslim Töre. 1960’larda, köylü bir delikanl›yken nas›l oldu da Deniz Gezmifl’lerle irtibata geçti? Gözlemim yok, dinlediklerimden hareketle cevap verebilirim. Daha önce de söyledi¤im gibi, Alevili¤in zaten bir muhalifli¤i var. Bunun üstüne yeni dalgalar eklenince, çok da güç olmuyor o dalgalara kap›lmak. Zaten kitapta da k›smen anlat›yorum. Çok gezen, dolaflan biri. Yeni insanlarla tan›fl›yor ve baflka bir kap› görüyor, etkileniyor. Kitapta Teslim Töre’yi en son, ailenin baflka fertleriyle birlikte tutuklan›rken görüyoruz. Sonra neler geldi Teslim Töre’nin bafl›na? Cezaevinde yatt›. Bu arada ÖDP’de yer ald›. Ç›kt›ktan sonra bir süre Türkiye’de yine siyasî çal›flmalar›n› sürdürdü, ama eskisi gibi illegal de¤ildi art›k. Sonra da yarg›land›¤› davadan ceza alaca¤› için yurtd›fl›na gitti. S›k› da bir ceza ald›. fiu anda ‹sviçre’de. Orada da siyasî faaliyetlerini sürdürüyor. Abdullah Öcalan aç›klamalar›nda Deniz’leri, Mahir’leri öncü kabul ettiklerini, onlar›n miras›n› devrald›klar›n› söylüyor. O miras›n kurucular›ndan biri olarak Teslim Töre, PKK’yi nas›l de¤erlendiriyor? Onun ad›na konuflmam ne derece do¤-

ru, bilmiyorum, ama PKK’yi bir ulusal kurtulufl hareketi olarak de¤erlendiriyor, Kürtlerin mücadelesini destekliyor. Elefltirilecek noktalarda da elefltiriyor. ‘68’li gençlerin Hakkâri’deki Zap Suyu üzerinde yapt›klar› Gençlik Köprüsü yörede y›llarca Deniz Gezmifl köprüsü olarak an›ld›. Oysa Deniz Gezmifl o köprünün yap›m›nda hiç yer almam›fl. Köprüyle ilgili bir belgeselde, köylüler Deniz Gezmifl’i gördüklerini, sar›fl›n, uzun boylu, iri yap›l› bir delikanl› oldu¤unu anlat›yorlar… Deniz Gezmifl, arkadafllar›yla birlikte sizin köye gizlice gelip gitmifl. ‹dam›ndan sonra köyde onun hakk›nda çok efsane anlat›l›r m›yd›? Evet, o köprü meselesini biliyorum, hâlâ da Deniz’lerin yapt›¤› köprü deriz. Öyle demek daha da hoflumuza gider. Deniz’ler bafllarda gizli gelmiyorlar, aç›k geliyorlar. Aç›k aç›k dolafl›yorlar köyleri. Bir gizem olmay›nca, efsane de zay›fl›yor. Onlarla daha sahici ba¤ kurmufl köylüler. O kadar gerçek ki, efsane üretmeye ne imkân olmufl ne de gerek kalm›fl. Belki Deniz gelmemifl olsayd›, Hakkârililer gibi bizimkiler de hikâye anlatacaklard›. Olmayan fleye hikâye yaratmak daha coflkuludur. Vard›r ya, denizci her gün gelip deniz k›z› gördü¤ünü anlatm›fl saatlerce. Bir gün gerçekten bir deniz k›z› görmüfl, hiçbir fley anlatmam›fl. Bu da böyle bir fley… 1970’lerde Gorki, Dostoyevski okuyan, tart›flan Gölp›narl› gençler, 12 Eylül darbesinden sonra kendilerini köy ifllerine verirken, yeni kuflak da televizyon bafl›na kuruluyor, k›zlar 195060’lardaki hallere dönüp çeyizlik oyalar haz›rlamaya koyuluyor. Sonra, gençler PKK’yle birlikte tekrar politikaya sar›l›yor. Gölp›narl›lar› her seferinde siyasete iten Alevilik mi, Kürtlük mü, yoksulluk mu, köylülük mü, yoksa hepsi mi? Önce bir yanl›fl anlamay› düzeltelim. 12 Eylül’den sonra bizim köylüler ciddi biçimde sindi. Baz› aileler devam etti. Geneli için konuflmak do¤ru olmaz. Cevaba gelince, evet, hepsi diyebiliriz. Çünkü tüm bunlar, bu sistemle kavga etmek için geçerli nedenler. Hepsi bir araya geldi¤inde de rahat durman pek mümkün de¤il. 1970’lerin sonlar›nda baz› köylüler art›k topraklar›n› ekmeyi bile b›rakm›fl ve devrimin getirece¤i saadeti bekler olmufl. Gölp›narl›lar için devrim neydi? Bugün de köyde devrim hayali kuranlar var m›? Elbette bu hayali kuranlar var hâlâ. Ama tabii eski devrim düflüne benzemiyor bu. Eskiden çok daha somut, ertesi gün uyand›¤›nda gelecek bir fley gibi beklemifller. Han›m mesela ‹stanbul’a 1 May›s’a gittiklerinde balkonlardan bakan kad›nlara diyor ya “yar›n öbür gün buralar›n hepsi bizim olacak” diye, bu denli canl› yaflam›fllar. Çok inanm›fllar... Akl›m›n yetti¤i ilk bayramda, Ramazan bayram› ama, biz fleker bayram› diyorduk, habire konufluluyor “bayram gelecek, bayram gelecek” diye. Ben de bay-


inanç, kitap ve ahlâktan çok daha de¤erli oldu¤u hissi yarat›ld›, ö¤ütüldü. Böyle olunca, kad›nlar da¤ bafllar›nda erkeklerle bafl bafla kalm›fl gibi de¤il, erkeklerle omuz omuza savaflan birer özneye dönüfltüler. Hiç kimsenin kafas›nda “yahu k›z bafl›na da¤da” gibi bir soru iflareti oluflmad›. Çünkü PKK, zaten bu korkular›n önünü kapatacak yasaklar› kendi içinde koymufltu. Ayr›ca, güç güvene dönüfltü. Kad›nlarda da özgüven olufltu. Köyde kalsa, s›radan bir evlilik yap›p s›radan hayat sürecekken da¤a ç›k›p savaflt›, savafl›yor. Bunlar›n tümünün üstünde kutsal bir görev olarak

Sen flehit diyorsun, ama o da flehit diyor. O da çocu¤unu “flehît namirin” slogan›yla kald›r›yor. O da çocu¤unun flehitler kervan›na kat›ld›¤›n› söylüyor ve ülke sa¤olsun diyor. Ac›lar› ayr›flt›rd›¤›n yerde hiçbir fleyi çözemezsin. tan›mland› gerilla. Hiç kimse o nedenle bu yola dair tereddütler beslemedi. Köylülerin çocuklar›na verdikleri isimler, politik atmosfere göre de¤ifliyor. 1950’lerin Hasan, Hüseyin ve Ali’leri, 1970’lerde Stalin, Lenin, Evrim, Devrim, Fidel, 1990’larda ise Welat, Jiyan, Bahoz oluyor... Çocuklara verilen isimler köylülerin o dönem neye umut ba¤lad›klar›n› da gösteriyor... Evet, kesinlikle. Muhalefette, aray›flta ve kendisine en yak›n duran› çekip al›yor ya da hoplay›p içine giriyor. Bu biraz “popüler kültür” gibi. Popüler kültür her zaman iktidarlar›n elinde tuttu¤u bir fley de¤ildir. ‘60-70’lerde sol tutuyordu, flimdi ise Kürt hareketi… fiimdi o silahl› hareketin mücadelesini sona erdirmesi gündemde. Bu kadar politik bir kuflak varken, Kürt çocukla-

r› polise tafl att›klar› için on y›llar› bulan hapis cezalar›na çarpt›r›l›rken, PKK’nin bitmesi bir travma yarat›r m›? Ben bitece¤ine inanm›yorum. Çünkü önüne koydu¤u hedefler itibariyle pek de bitebilecekmifl gibi görünmüyor. Türkiye’de bitse bile, Suriye ve ‹ran var. PKK Türkiye’de savafl›rken nas›l ki ‹ranl› ve Suriyeliler bu savafla kat›ld›larsa, Türkiyeli Kürtler de öbür taraflara kat›lacaklard›r. Bir tek silahtan da bahsetmiyorum. Türkiye’de silahlar sussa da demokratik zeminde mücadele devam edecektir, çünkü Türkiye’de tek sorun Kürtlerin anadili sorunu de¤il. Kad›n hareketi var. Onlar›n tan›m›, idealleri, hedefleri… Bir fley sonlanmadan biterse, elbette travma yarat›r. Ama ben sonlanmadan bitece¤ini sanm›yorum. Mizah olmasa, yazd›¤›n hikâye karamsarl›¤a sürükleyecek kadar a¤›r: Ölümler, Alevilerin u¤rad›¤› katliamlar, yoksulluk, çaresizlik, hayal k›r›kl›klar›... Hikâyedeki mizahî karakterler, örne¤in gelinine kan kusturan Xacê nene bir yandan da gerçeküstü bir iyimserlik yarat›yor. Mizah ço¤unlukla kad›nlar›n dilinde ifadesini buluyor. Kürt yazarlar içinde mizah› en ustal›kla kullananlardan biri de bir kad›n olarak sensin. Bunu neye yoruyorsun? San›r›m yetiflme koflullar›yla kiflisel e¤ilimin birleflmesinden böyle bir fley ç›km›fl, çünkü bizim köylüler hep böyle güler. Bir araya geldi¤imizde anlat›r güleriz. Oradan bafllam›fl, öyle de devam etmifl. Düflünerek yapt›¤›m bir fley de¤il bu. Hayat o kadar da as›k suratl› de¤il. Bu hayat yeterince komik. Ac›sak bile gülüyoruz. Ac›m›zdan ç›ld›r›p gülüyoruz bu sefer. Yine de gülüyoruz iflte. Söylefli: ‹rfan Aktan

ram denilen fleyi kap› kap› gezip fleker savuran bir alet gibi kafamda kurmufltum. Sabah oldu, ben bayram›n gelmesini bekliyorum. Komflumuzun k›z› var benle ayn› yaflta. Ona diyorum ki “önce bizim kap›ya gelecek”, o da diyor ki “yok bizim kap›ya”. Sonra kavga etmeye bafllad›k. Annem duydu kavgam›z›. Bayram›n öyle bir fley olmad›¤›n› söyledi. Ama ben çok sinirlenmifltim. Gelecek bir fleyden bahsediliyordu, ama gelen yoktu. Acaba diyorum, devrim denilen fley de böyle kafalarda m› tasarland›? Bu denli inanç, bu denli beklenti bir köylünün düfllerini nas›l süsler? Çok sordum bunu. Ama, o coflkunun bir ortak gelecek haline evrilmesi yönünde beklenti gibi bir cevaba ulaflt›m. Yani herkes birbirine yak›nlaflm›fl, bu yak›nl›k taçlanacak, daha da güzel bir dünya olacak… Yoksa, insan niye tarlas›n› sürmez ki? Bilmiyorum, biz galiba baflka bir nesiliz ve tam anlayam›yoruz. Alevi Kürtler aras›nda, özellikle Dersim’de Türk solundan örgütlere sempati var. Alevi Kürtler, Sünni Kürtlere nazaran PKK’ye daha m› mesafeli yaklafl›yor? Evet, biraz daha. Kimi yerlerde PKK’yi bir flafî tabanl› örgüt gibi görüyorlar. fiafîlere duyulan korku, PKK’ye yak›nlaflmalar›n› engelliyor. PKK’yle birlikte ilk defa köylü k›zlar da savafl›n özneleri haline gelebildi. PKK’nin Kürt kad›nlar› üzerinde yaratt›¤› de¤iflimi nas›l tarif ediyorsun? Bu sorunun cevab› bir ç›rp›da verilecek gibi de¤il. Fakat flunu söyleyebilirim: Birincisi, bir güç olarak PKK, öncelikle güven verdi; hem kad›na hem de erke¤e. Geleneksel yap›y› k›ran, parçalayan bir fleydir bu. Ulusal mücadelenin cins,


HALKEVLER‹ fiENL‹⁄‹’N‹N ARDINDAN HOPA ‹ZLEN‹MLER‹

Hopa niye hoplayamad›? Hopal› devrimciler elbette Fatsa miras›n› Porto Alegre gibi bir modele evriltmek isterdi. Ancak ÖDP kadrolar›, böyle bir imkân› heba ederek yahut böyle bir f›rsat bulamadan belediyeyi 29 Mart seçimlerinde CHP’ye devretti. A¤ustos ortas›nda Halkevleri’nin flenli¤i vesilesiyle gitti¤imiz Hopa’da edindi¤imiz izlenimleri dikkatlerinize sunuyoruz. ugün Türkiye’de solun yerel seçim tarihinden ve tecrübesinden bahsederken, akl›m›za sadece Fatsa geliyor. Terzi Fikri’nin (Sönmez) belediye baflkanl›¤›nda ve Devrimci Yol kadrolar›n›n önayak olmas›yla Fatsa, k›sa da olsa, klasik yerel yönetim anlay›fl›ndan s›yr›lan bir devrimci tecrübe izlenimi verebildi, ama zaman›n baflbakan› Demirel taraf›ndan hedef gösterilmesinin ard›ndan 1979 Temmuz’unda s›k›yönetim tanklar›nca ezildi. 12 Eylül’den sonra genel seçimler düzeyinde zaten hiç varl›k gösteremeyen Türkiye solu, do¤ru dürüst bir belediye de kazanamad›. Sosyal demokratl›¤›n›n bask›n oldu¤u zamanlarda SHP, belki ANAP yönetimlerinden yer yer farkl› politikalara yöneldiyse de, yol-su-elektrik klasi¤inden s›yr›l›p demokratik bir yerel yönetim anlay›fl› gelifltiremedi, belki böyle bir fley akl›na bile gelmedi. Pek çok SHP’li belediye, bugün ancak yolsuzluklarla, kay›rmac›l›klarla an›l›yor. Benzer bir sorun DTP ve kendinden önceki partilerde de varolageldi. Güneydo¤uda kazan›lan belediyeler ancak genel bir kuvvete, Kürtlerin kendi iradelerini kullanma azmine iflaret etti, ama partinin sol tandans›na ra¤men hemen hiçbir belediyede farkl› bir yerel yönetim anlay›fl› gelifltirilemedi. 2004’te, üç dönemlik ANAP yönetiminin ard›ndan ÖDP’nin Hopa belediyesini kazanmas›, bu tabloda bir k›r›lma ân› ihtimalini temsil ediyordu. Bir defa, Fatsa’yla ayn› hava, ayn› su söz konusuydu. O zaman halk meclislerini oluflturan Devrimci Yol gelene¤inin ÖDP

B

içindeki etkisi ve süreklili¤i malûm. Üstelik, standart bir parlamenter siyasetten ötesini, farkl› bir iktidar kavram›n› ve prati¤ini hedefleyen bir parti olarak kurulan ÖDP, bu niyetlerini burada, bu küçük pilot bölgede s›nayabilir, nas›l bir toplum, nas›l bir iktidar istedi¤ine dair genel bir alg› yarat›lmas› çabas›na buradan bafllayabilirdi.

Farkl› bir iktidar kavram›n› ve prati¤ini hedefleyen bir parti olarak kurulan ÖDP, bu niyetlerini bu küçük pilot bölgede s›nayabilir, nas›l bir toplum, nas›l bir iktidar istedi¤ine dair genel bir alg› yarat›lmas› çabas›na buradan bafllayabilirdi. Öyle her yerde çok haber olmasa da, Hopa festivalleri benzer bir arzuyu körüklüyordu. Herhangi bir yerel festivalde görülmeyen bir coflku, siyasî dozu yüksek olan bu festivallerde kendini iyiden iyiye gösteriyor, d›flar›dan bakanda bir gayret duygusu uyand›rabiliyordu. Fatsa fienli¤i de benzer bir duygu yaratm›flt› herhalde Türkiye’de, ama orada as›l heyecan› yaratan bizatihi bu flenlik de¤il, halk meclisleri, f›nd›k mitingleri, hep beraber giriflilen “çamura son” kampanyalar›, karaborsac›lara karfl› yü-

Halkevleri festivalinin final gecesinde sahne alan Suavi, gayet coflkulu ve sevimliydi. Son flark›da sahneye ç›kard›¤›, sol yumruklar› hep havada duran çocuklarla hoplay›p z›playarak sahneyi bir oyun alan›na çevirdi. Konser boyunca anmad›¤› isim kalmad›, Ali Asker en büyük alk›fl› ald›. “Prestijli yar›nlar için direnin” dedi, flark›lar›n› “estetik bir baflkald›r› ad›na” söyledi. Sahnenin sol yan›nda kocaman bir Mahir Çayan portresi yer al›rken, sa¤da “söz, yetki, karar, iktidar halka” pankart›n›n alt›nda gençler horona duruyordu.

Befl y›l›n birikimi Hopa’da oylar yüzlü rakamlarla say›l›yor. 2004’te bin küsur oy alm›fllar, belediyenin CHP’ye kaybedildi¤i 2009’da oylar binin alt›na düflmüfl. Hopa’dan beklentilerin yüksekli¤ini gösteren fleylerden biri, yerel seçimlerin ard›ndan yaflanan flok asl›nda. Ama iki ÖDP aday›n›n (daha do¤rusu, ÖDP aday› Yusuf Aslan Yenigül ve eski ÖDP’li belediye baflkan› Y›lmaz Topalo¤lu’nun) birden seçimlere girip oylar› bölmesi de, partinin son dönemdeki gidiflat›n› takip edenlerin flafl›rmayaca¤› bir siyasî garabet hali. Belediye baflkan› oldu¤u dönemde Birgün gazetesinin kendisiyle yapt›¤› söyleflide, Y›lmaz Topalo¤lu, ÖDP’nin 1999’daki Erzincan-Geçit belediyesi tecrübesini hat›rlat›yor ve kendilerinin Fatsa’yla k›yaslanamayaca¤›n› söylüyordu: “Fatsa belediyesi zaman›nda toplumsal muhalefet yükseliflteydi ve Fatsa’n›n arkas›nda büyük bir siyasî yükselifl vard›. Geçit’te ise yaln›z kald›k. Geçit belediyesinde bizim iktidar›m›z niçin yaflat›lamad›? Bu soruya yan›t vermeliyiz.” Zaten toplumun da çöpünün toplanmas›ndan baflka bir fley istemedi¤ini, siyasî ütopyaya bak›lmad›¤›n› ekliyor Topalo¤lu, ayn› söyleflide. Geçit belediyesindeki ÖDP karfl›t› ittifak›n Hopa’da da yafland›¤›n›, belediye meclisinde CHP’lilerin dahi halk plaj› yap›m›na, kültür merkezine Kâz›m Koyuncu isminin verilmesine karfl› ç›kt›¤›n› söylüyor. AKP’nin belediyelere flirketleflmeyi dayatt›¤› bir ortamda, ellerinin kollar›n›n ba¤l› oldu¤unu da itiraf ediyor. ‘90’l› y›llardan beri Hopa’da devrimci faaliyet içinde yer alan Ali Aksu ise, Topalo¤lu’nu makam merak›yla, hatta tek adaml›kla itham ediyor. Anlafl›lan, önseçimlerde ÖDP adayl›¤›n› kaybeden Topalo¤lu’yla ÖDP kadrolar›n›n aras›, befl y›ll›k belediye tecrübesinin daha ilk dönemlerinde zaten aç›lm›fl... ÖDP’nin 2009 seçimlerini Hemflinli olan Topalo¤lu’nu aday göstermedi¤i için kaybetti¤ini söyleyenler de var. Hemflinlilik ve Lazl›k, öyle ya da böyle, solcular içinde bunun geçerli oldu¤unu kimse aç›k aç›k söylemese de, en az›ndan seçimler söz konusu oldu¤unda önemli bir faktör gibi görünüyor.

Söz, yetki, karar, iktidar

foto¤raflar: Çi¤dem Öztürk

38

rütülen sert mücadeleler, yani siyasetin ta kendisiydi. Acaba, tüm dünyada yerel yönetimlerin, kat›l›mc› modellerin tart›fl›ld›¤›, Porto Alegre baflta olmak üzere yeni imkânlar›n denendi¤i bir ça¤da, Hopa’da böyle bir ihtimal mümkün olabilir miydi? Türkiye’nin Karadeniz sahillerinin en do¤u ucunda gördük ki, olmam›fl.

Hopa’da Lazlar, Hemflinliler, Gürcüler, Poflalar, Megreller var. S›n›rda olmas›n›n getirdi¤i gümrük avantaj›yla, koca liman›yla, Petrol Ofisi ve çay tesisleriyle, geliflkin bir kent görünümünde. Yemyeflil da¤lara da¤›lm›fl irili ufakl›, birbirlerinden hayli uzak evlerle dolu


köylerdeki yaflant›y› kent merkezinden ay›rmak imkâns›z. Farkl› etnik unsurlar›n bir arada yaflama becerisi, herhalde Hopa’da solun bunca güçlü olmas›nda esas etkenlerden biri. Artvin’in uzun y›llard›r Türkiye’de okuma-yazma oran› en yüksek illerden biri oldu¤unu biliyoruz. Geleneksel olarak CHP’ye ve ortan›n soluna yak›n duran bu kentin 1980 öncesinde devrimci solun da kalelerinden olmas›, buraya sa¤ güçlerin pek girememesi belki de anlafl›l›r bir durum. 12 Eylül’den sonra Dev-Yol’un silahl› direnifle geçen kadrosunun önemli bir bölümü de Artvin’deymifl. Bir ö¤leden sonra bulufltu¤umuz ÖDP’liler, her köyde her hanenin gerillalarla bir tak›m hat›ralar› oldu¤unu söylüyorlar. Ziya Çelik’e göre, bugünkü durumda 1989’dan itibaren seçim dönemlerinde yürütülen ba¤›ms›z aday kampanyalar› da etkili. Hopa halk› 12 Eylül’den sonra Fatsa, fiavflat kadar bask› görmemifl, dediklerine göre. D›flar›ya okumaya, çal›flmaya gidenlerin büyük ço¤unlu¤u da y›lda bir-iki ay Hopa’ya geliyormufl. Aslen Çorumlu olan, Eskiflehir’de üniversite okuyan Nefise Yenigül, flu an ilçe baflkanl›¤›n› yürüttü¤ü ÖDP’yle burada tan›flm›fl. ‘70’lerde do¤an kufla¤›n da önemli bir ifllev gördü¤ünü söylüyor. Ve ekliyor: “Baflka bir yerde AKP’li diyece¤iniz, baflörtülü, namaz›n› k›lan kad›nlar

da bizim aram›za kar›fl›yor, 8 Mart’larda gelip bizimle slogan at›yor. ‹deolojik birikimi yok ama, devrimci olmay› normal bir durum olarak görüyor.” Hakikaten, otelinde, soka¤›nda olmasa bile, köylerden kopup gelenlerle birlikte düzenlenen festivalde anl›yoruz ki, Hopa’daki normal durum bu. Birkaç senedir Halkevleri’nin düzenledi¤i flenlikte gençlerin ve kad›nlar›n yo¤un kat›l›m› göze çarp›yor. Bir yanda k›z›l zeminde kocaman bir Mahir Çayan portresinin, di¤er yanda kadim “söz, yetki, karar, iktidar halka” slogan›n›n yer ald›¤› afiflin bulundu¤u alan›n her köflesinde horona duran gruplar, sol yumru¤unu havaya kald›r›p sloganlar ba¤›ran gencecik insanlar var. Böyle kalabal›k bir festival baflka bir kentte düzenlense alana bir müfreze asker y›¤acak jandarma, alt› asker göndermifl, onlar da zaten komutanlar›yla beraber rahatta, flehrin normaline ayak uydurmufl...

Kâz›m’›n ve Yusuf’un Hopa’s› Yine de, Ziya Çelik’e bak›l›rsa, bu genç enerjiyi kanalize edecek bir örgütlülükten yoksun Hopa. Bunu ÖDP de, Halkevleri de çok iyi beceremiyor anlafl›lan. Hemen herkes solun sadece laf üretti¤inden, icraatta kendini gösteremedi¤inden flikâyet ediyor. Halbuki Hopa’n›n binbir türlü derdi, ortak sorunlardan mustarip bir halk› var.

KAZIM KOYUNCU’NUN A⁄ABEY‹ HÜSEY‹N KOYUNCU

Ah›rdaki tahta gitarlar Hopa deyince zaten Kâz›m Koyuncu yank›lan›yor kulaklar›m›zda. Köyü Yeflilköy’ün tepelerindeki üzeri ar›larla ve çiçeklerle kapl› mezar›n› ziyaretin ard›ndan, çarfl› içinde berber dükkân› bulunan dünya iyisi a¤abeyini de ziyaret ettik... Hüseyin Koyuncu: 17 yafl›na kadar Hopa’dayd› Kâz›m, liseyi bitirdi¤i gibi ‹stanbul’a, üniversiteye gitti. Babam esnaf oldu¤u için çocuklu¤umuz hem çarfl›da hem köyde geçti. Köyden yürüyerek giderdik okula, araba filan olmazd›... Kâz›m’›n ölüm sebepleri belli. En kör adama sorsan›z bile Çernobil’i söyler. Çok genç yaflta beyin kanamalar›, kalp krizleri, akci¤er kanserleri... Birileri de ç›k›p sigaraya, kötü beslenmeye ba¤l›yor. Belki bunlar da faktördür ama, buradaki en büyük faktör Çernobil’dir. Kâz›m da alt› ay içinde gitti... fiimdi de santraller konufluluyor. Sonuçta, insan sa¤l›¤›na zararl› bir fley varsa, bilmek lâz›m. Kâz›m, sahil yolu projesine de karfl›yd›. Bütün bu sellerden sonra ne oldu? Bilimadamlar›, projenin yanl›fl yap›ld›¤›n› söylüyor. Habire dolduruyorlar. Tabiat hep erozyona u¤-

Hüseyin Koyuncu

ruyor, ama birileri para kazan›yor. Zu¤afli Berepe’yi kurana kadar Hopa’ya çok gelip gidemedi Kâz›m, maddî imkâns›zl›klardan. Solo albüm yapt›ktan sonra senede iki-üç kez gelirdi. Sadece Hopa de¤il, bütün Karadeniz “Gülbeyaz”›, Kâz›m’›n yapt›¤› müzikleri çok sevmiflti. Bütün Türkiye sevdi Kâz›m’›, herkese örnek olacak bir duruflu vard›. Ben sanat elefltirmeni filan de¤ilim ama, sanat camias›na bir bak›yorsunuz, anormal fleyler olabiliyor. Kâz›m’da böyle fleyler hiç olmad›. Dürüstlü¤üyle, devrimci kiflili¤iyle en güzelini de yapt›. Buradaki kültürü bir yerlere tafl›mak istedi. O kültürün içinde Gürcüce de, Hemflince de, Lazca da vard›, bütün kültürlerin yaflamas›n› istiyordu. Biz daha önce Karadeniz’den Erkan Ocakl›’y›, Kâmil Sönmez’i bilirdik, v›d› v›d› kemençe müzi¤iydi, ama Zu¤afli Berepe’yle her fley de¤iflti. ‹stanbul’da

Sarp kap›s›n›n aç›l›fl›yla geliflen nakliyecilik Hopa’da yüzlerce insan›n geçim kayna¤› olmufl. F›nd›k sat›fl›nda yaflanan sorunlar, tüm Do¤u Karadeniz gibi buray› da etkisi alt›na al›yor. Sahil yolu sayesinde bir zamanlar denizin k›y›s›nda bir kent olan Hopa’n›n denizle iliflkisi neredeyse s›f›rlanm›flken, bütün Artvin gibi, buran›n da dereleri, ormanlar› hidroelektrik santral tehdidiyle karfl› karfl›ya. Ayr›ca, bu küçücük yerde Konya’dakinden çok gece kulübü var neredeyse. Gürcü kad›nlarla iliflki kurman›n adresi, bu kulüpler ve oteller. Fuhufl hâlâ aç›k bir flekilde uygulan›yor Hopa’da, ama yerel halka etkisi facia boyutlar›n›n alt›na inmifl anlafl›lan. Kâz›m Koyuncu’nun ve “Sohbahar” filminin Yusuf’unun memleketi Hopa’da, bambaflka, ama bir o kadar da s›radan bir Türkiye var. Gündelik hayatta bir etnik vurgu hissedilmiyor, ama kültürel özellikler köylerde iyi-kötü yaflat›l›yor. Etnik gerilimin ciddi boyutlara varmamas› sebebiyle bile Türkiye’nin muhtaç oldu¤u bir huzurun anahtar›n› elinde tutabilirmifl Hopa. Bu harçla da beslenen devrimci gelene¤in bir yerel yönetim miras›na evrilememesi ise, üzerinde uzunca düflünüp ders ç›karmam›z gereken bir fley. Belediye kaybedilse de, “baflka bir Hopa mümkün” demek herhalde hâlâ mümkün.

da yanlar›ndayd›m. Ben e¤itim almam›fl›m, orta ikiden terkim, ama o insanlarla üniversite ortamlar›nda hep birlikteydim, onlar›n hem annesiydim, hem babas›yd›m. Düzeyli bir ortam yaratabilmifllerdi, hiç kimse kötü niyetli de¤ildi. 15 yafl›nda ciddi olarak müzi¤e bafllad› Kâz›m, bir gitarla. Biz ailece müzi¤i çok severiz. Benim de sesim çok güzeldir, ama kullanamad›m. Dü¤ünlerde çekinerek söylerdim bazen, dönemin popüler flark›lar›n› okurdum, ama iflte, imkâns›zl›klar... Yeni Türkü’yü, Ezginin Günlü¤ü’nü çok severdim. Ablam Hey dergisi al›rd›, rock gruplar›na, uzun saçl›, ayk›r› tiplere bakard›k, köydeki evin ah›r›n›n üst taraf›nda, tahtalardan uydurdu¤umuz gitarlarla, davullarla on-

Merve Erol

lar›n taklidini yapard›k. Biz her fleyimizi babam›za, onun demokrat, ça¤dafl bir insan olmas›na borçluyuz. 12 Eylül’de hapse de girdi, befl buçuk ay kadar. Kâz›m sekiz yafl›ndayd› o zaman. Berberdi babam, çok okurdu. Okuyan kesim Hopa’da çok fazlayd› 1980 öncesi. Bofl insanlarla muhabbeti olmazd› babam›n, bizleri de en fazla o çevre etkiledi. Karfl› koyan, tepkili bir yap›m›z oldu. Kâz›m’›n rock müzi¤iyle gençler Lazcay› daha fazla sevmeye bafllad›. ‹lk önce çok tuhaf geliyordu insanlara. Bir sürü grup var flimdi, Kâz›m’›n b›rakt›¤› bayra¤› tafl›mak istiyorlar. Onunla birlikte uzun saç›, küpeyi sevdiler, ama esas onun duruflunu koruyarak, onu taklit etmeden bir fleyler yapmal›lar.

Kâz›m Koyuncu’nun an›t mezar› Gürcistan’da yap›ld›¤› için ad›n› “Kazim” diye yazm›fllar, ama do¤rusu, yak›flm›fl

39


B‹R ÖDP’L‹N‹N GÖZÜYLE HOPA

Sosyalistlere orta s›n›f kültürü tebellefl oldu Hopa’n›n siyasî manzaras›n›, Laz-Hemflin meselesini, ÖDP’nin belediye seçimlerini neden kaybetti¤ini, 1980’lerden beri yörede siyasî faaliyet içinde bulunan, kuruluflundan itibaren de ÖDP’de çal›flan Ali Aksu’dan dinliyoruz... Ali Aksu: Toplumda mikro-milliyetçilik, hemflehricilik, sülalecilik gibi kavramlar çok yayg›n. Son befl y›lda gördük ki, ÖDP’nin sosyalist politikalar›na, milliyetçilik karfl›t› durufluna ra¤men, ÖDP Hopa’da Hemflin’in partisi gibi görülüyordu. Bu, bize ra¤men bize yap›flm›fl bir yaftayd› ve bizi rahats›z ediyordu. Devlet de liselerden bafllayarak Laz-Hemflin meselesini germe politikas› yürütüyor. Seçim öncesinde bu gerilim çok fazla d›fla yans›d›. Ama tuhaft›r, seçimlerden bu yana geçen befl ayda, Hopa’da Laz-Hemflin gerilimi diye bir fley kalmad›. Devlet bu iflin tamamen içindeydi. Do¤al olarak, Y›lmaz’›n (Topalo¤lu) aday olmas›n› istiyorlard›, çünkü devleti rahats›z edecek bir adam de¤il. Zaten bu nedenle partisiyle sürekli kriz yaratan bir konumdayd›, partinin yerel yönetim anlay›fl›n› uygula-

Ali Aksu

maya geçirmiyordu. Biz bir AKP de¤iliz, CHP de¤iliz. Bizim aç›m›zdan bir meclis salonu açmak, halk›n kendi kendini yönetece¤i anlam›na gelmez. Y›lmaz “ben meclis salonu açt›m, halk› da toplant›lara ça¤›rd›m” dedi ve bunun ad›n› demokrasi koydu. Demokrasi, halk›n kendi kendini yönetebilmesi, bütün süreçlere kat›lmas›, belediyecilik hizmetlerinin fleffaf yürütülmesidir. Belediye baflkanl›¤›, meclis üyeli¤i gibi

HOPALI B‹R DEVR‹MC‹: HUR‹YE fiAH‹N

“Bac›”dan “hafif kad›n”a geçtik

konumlar, bizim nezdimizde, ancak ve ancak kolaylaflt›r›c› bir ifllev görmelidir. Borçka belediye baflkan› MHP’lidir, o da yol yapm›flt›r, Akçaabat’›n AKP’li belediye baflkan› da yol yapm›flt›r. Hopa’n›n ÖDP’li belediyesinin ay›rt edici özelli¤i ne burada? Yol yapmak m›, kald›r›m döflemek mi? Bunlar zaten olmas› gereken fleyler. Sosyalistlere bir orta s›n›f kültürü maalesef tebellefl olmufl durumda. Hopa’da bir mahalle çal›flmas› kavram›, vaktiyle Fatsa’da yap›ld›¤› gibi bir “çamura son” kampanyas›, tefecili¤in, karaborsac›l›¤›n kald›r›lmas›na dönük çabalar, köylünün faflizme karfl› mücadelenin yan›s›ra köy sorunlar›n› da konuflabildi¤i direnifl komiteleri, halk meclisleri gibi uzun erimli çal›flmalar oluflturulamad›. Ne oldu? Biz de bir artist yetifltirmifl olduk. Belediye baflkan› oldu, artist oldu, koltuk onun için daha önemli olmufl oldu. Koltuk devletin simgesidir, sol parti siyaseti o koltu¤u reddeder. Sosyalist politikaya, yerel yönetim anlay›fl›na sahip ç›kmayan bir unsurla ikinci bir dönem yürümenin olsa olsa cehalet olaca¤›n›, popülizme teslim olmak anlam›na gelece¤ini düflündük. ÖDP’nin Hopa belediyesi tecrübesi boyunca yeni bir yerel yönetim modeline do¤ru bir ad›m at›lamad› m› hiç? Hopa’da 12 Eylül öncesi ve sonras› sol aras›nda ciddi bir fark var. Burada 12 Eylül öncesi sol, bir ö¤retmen ve köylü

Huriye fiahin

Huriye fiahin’le Halkevleri’nin festivalinde tan›flt›k. ‹ki gün sonra Hopa çay bahçesinde otururken bize kitaplar›n› hediye etti. Epeydir Ankara’da yafl›yormufl, ama bir aya¤› hep Hopa’da, özellikle yazlar›. fiahin’le Hopa’y› ve geçti¤imiz ay bas›lan kitap盤›na konu olan olaylar› konufltuk... 12 Eylül’de kaç yafl›ndayd›n›z? Huriye fiahin: 17 yafl›ma girmifltim, lise son s›n›ftayd›m. Dev-Yol’un sempatizan›yd›m o zaman. 13 yafl›mdan beri devrimci mücadelenin içindeyim. Bizim aile zengin say›l›r, dedemin koyunlar›, topra¤› vard›. Dindar bir çocuktum, namaz k›lard›m babaannemle. ‹lkokul beflinci s›n›ftayken s›ra arkadafl›m bir gün beni evine ça¤›rm›flt›. Annesi ölmüfltü, babas› gurbetteydi, yengelerinin yan›nda kal›yordu. Evlerine gitti¤imde kuru bir ekmek peynir yemifltik yemek olarak. Yengesi de k›zm›flt› beni ça¤›rd›¤› için. O zaman baz› sorular› sormaya bafllad›m: Bizde var, onlarda niye yok? Okudu¤um dinî kitaplar, hikâyeler saçma gelmeye bafllad›. Hopa’daki hareketle birlikte baflka türlü bir etkileflim de bafllam›fl oldu. O zaman›n Hopa’s› nas›ld›? Buras› yenili¤e müthifl aç›k bir yer. Buradaki devinim daha çok Hemflinliler üzerinden geliflen bir fley, Lazlar daha devletten yana. Geçen sene bir çay mitingi yap›lm›flt›, Halkevleri’nde çal›flan bir arkadafl var, sadece o kat›lm›fl Lazlardan. Lazlar ve Hemflinliler, tarihsel olarak hep bir karfl›tl›k içinde konumland›r›lm›fl. Osmanl› ve Türk devleti de Hemflinlilere karfl› Lazlar› güçlendirmifl. Aralar›nda aflk, evlilik bile yok gibi.

40

Solcular aras›nda da m› böyle? Tabii. ‹nsanlar çok az dokunuyorlar birbirlerine. 12 Eylül öncesinde de böyleydi. Halk›n Yolu, Halk›n Kurtuluflu’nda Lazlar varken, Hemflinliler Dev-Yol taraftar›yd›. Biri di¤erinin örgütüne bile girmemifl. Ama Rize’nin Lazlar›yla Artvin’in Lazlar› aras›nda da fark vard›r. Artvin’in Lazlar› genel olarak sa¤dad›r, ama çok moderndir. Rize dendi¤inde akla ‹smail Türüt geliyor. Aynen öyle. Fakat Kâz›m Koyuncu da Lazd›... Ama her fleyden önce bir devrimciydi. Çok ciddi bir etkisi var herkes üzerinde. Kayb› bölge halk› aç›s›ndan çok kötü oldu. Üretken bir insan›n o yaflta ölmesi çok ac› bir durum. Sadece müzik yapm›yordu, devrimci kimli¤iyle sorunlara da parmak bas›yordu. Halklar›n kardeflli¤i için çal›flt›, bu bölge için de çok önemliydi bu. 12 Eylül’den sonra ne yapt›n›z? Üniversiteye girdim, terkettim. Sonra, Sincan belediyesinin bas›n bürosunda gazetecilik yapt›m. Grev örgütledik, sonra da at›ld›k. Ben de bir ifle girmemeye, politik hayatta kendimi var etmeye karar verdim. Sosyalist ‹flçi dergisinde yazmaya bafllad›m. Oradan ayr›l›nca Komünist ‹flçi gazetesinde yazd›m, üç say› ç›kt› zaten. Ayr›ca, ‘80’den sonra

Huriye fiahin’in iki kitab› (“Marksizm Cins Körü mü? –Marksist Aile Kuram›” ve “Demokratik Devrim ve Sosyalist Demokrasi Birlikte Savunulabilir mi?”), geçen ay bas›lan “Her S›n›f Kendi Etik De¤erlerini Yarat›r” adl› bir kitap盤› var

ortaya ç›kan kad›n hareketinde yer al›yordum Ankara’da. Kad›nlar›n solun içerisinde kendilerini ifade edememesi de bu hareketin kaynaklar›ndan biriydi. Kad›nlar ne yaz›nsal düzlemde ifade edebiliyorlard› kendilerini, ne pratik anlamda. Merkez komitelerde kad›n yoktu. Oralarda da mutfaktayd› kad›nlar. O ilk dönem feminizmi çok militan bir ç›k›flt›. Bac› kavram› o dönem ortadan kald›r›ld›. Genel


hareketi özelli¤i tafl›r, yolu, suyu olmayan köylerde insanlar devrimci ö¤retmenlerin ve devrimcilerin önderli¤inde imece usûlüyle kendi sorunlar›n› kendileri çözmüfller. O zaman›n ö¤retmeni, ö¤rencinin ebeveyniyle konuflan, ö¤rencinin sorunlar›n› çözmeye, ona okulun d›fl›nda satranç ö¤retmeye, kültürel, sanatsal e¤itimler vermeye çal›flan bir profil. fiimdiki ö¤retmen öyle de¤il. Sendikalar da öyle, bir bas›n aç›klamas› yap›nca devrimci sendikac›l›k yap›ld›¤› zannediliyor. 12 Eylül’ün burada çok yo¤un yafland›¤›n› da görmezden gelemeyiz. Devlet büyük bir korku sald› ortal›¤a. Bir taraftan da köylerimizin gençleri, devrimciler silahlar›yla da¤a ç›kar, da¤dan inince köylü onlar› bar›nd›r›rd›. Bask› da direnifl alg›s› da çok yo¤undu. Türkiye’deki solun haline ra¤men, 1987-88’den itibaren Hopa’da, ortaya ç›k›fl›m›z bu direnifl alg›s›yla alâkal› bir fley. Biz devrimcili¤e bafllad›¤›m›zda yan›m›zda yöremizde hiç devrimci kadro kalmam›flt›. Hepsi cezaevindeydi, da¤lardayd› ya da kaçm›flt›. Hopa’da ÖDP’nin bu kadar güçlü olmas›n› sa¤layan Dev-Yol gelene¤i mi? Hopa’da 12 Eylül zaman› da¤a ç›kan çok insan oldu mu? Da¤a ç›kma süreci burada 1977’lere dayan›yor. ’80 sonras› darbe koflullar›na karfl› savafl için binlerce insan da¤a ç›kt›. Bunlar›n önemli bir k›sm› direnmek,

bir k›sm› da kaçmak istiyordu. 1985’e kadar da¤da kal›nd›. Devrimci Yol Ana Gerilla Birli¤i bunun ad›. Tokat, Karadeniz, Malatya k›rsallar›nda uzun dönem mücadeleye da¤dan devam ettiler, ama operasyonlardan sonra çözüldü bu süreç. 1986-87’den sonraki ö¤renci hareketleri buraya da yans›d›. Peki niye Arhavi de¤il, Borçka, fiavflat, Trabzon de¤il de Hopa, tart›fl›l›r.

Hopa’da devrimci bir siyasetin yürütüldü¤ü bir yap›dan söz edemeyebiliriz. Ama devrimciler burada herkes taraf›ndan tan›nan ve sevilen insanlard›r. Bu, dik durmam›zdan, yalpalamamam›zdan kaynaklan›yor.

olarak kültür feodaldi, sevgililik yaflam› yoktu... Solu y›pratma kampanyas›n›n aslî unsurlar›ndan biri de bac›l›k müessesesiydi, solcular dalga mevzuu oldu y›llar boyunca... Ama bu bir gerçeklikti. 16 yafl›ndayd›m, afl›k olmufltum, ama aflk yasakt›. Hopa’da aflk geleneksel olarak yasak de¤ildir. Sevgililik hayat› vard› demiyorum ama, aflklar yaflan›rd›. Ama devrimci kültürde aflk neredeyse orospulukla bir görülürdü. Hâlâ sakl›yorum, resim defterime yazm›fl›m: “Orospu mu olacaks›n, devrimci mi?” Alt›na da devrimci olmaya karar verdi¤imi.(gülüyor) Ama daha önceleri sol baflka türlüymüfl. Teyzemin k›z› flimdi 55-60 yafllar›nda, foto¤raflar›na bak›yorum, flafl›r›yorum. “Nas›l giyiniyordunuz böyle?” diye soruyorum, “herkes öyle giyiniyordu, kimse de bakm›yordu” diyor. Gericilik bizzat devletin örgütledi¤i bir fley. Geleneksel yap›y› daha geriye çekeceksiniz ki, devrimci hareketi durdurabilesiniz. Devlet s›n›f hareketini sadece askerî diktatörlüklerle durduramad›, ideolojik ayg›tlar›n› da kulland›. 12 Eylül din dersini zorunlu hale getirdi. Genç Alevi çocuklar›n›n bile fleriat örgütlerine girdi¤ini duyuyorum flimdi. ‘80’den sonra “devrimci bac›” tipini y›kan da yine devrimci kad›nlar oldu, öyle mi? Elbette. Ama tabii solcu erkeklerimiz bunu da kulland›. Aile kurumunun varl›¤›, “kullan›lacak kad›n / evlenilecek kad›n” kavram›n›n beyinlerde yer edinmifl olmas› o dönem kad›nlar›n ç›k›fl›yla beraber yeniden nüksetti. Bu sefer “hafif kad›n” imaj› yarat›ld› bu mücadeleyi yürüten kad›nlar için. Geldi¤imiz noktada, tek gecelik iliflkiler yo¤unluk kazand›. Bac› kavram›ndan geldi¤imiz noktan›n bu olmas› çok ac›. Ama bir kad›n mücadelesi de kurumlaflmad› m› bu arada? Evet, sol, öyle ya da böyle, kad›n sorununun varl›-

Hemflinlilikten mi mesela? Hay›r, burada solun Hemflinlili¤e dayand›¤› fikri bir alg› körlü¤ü asl›nda. Kiflilerin rolü, direngenli¤i önemli. Polis sana kafa atmaya kalkt›¤›nda senin de ona kafa atmanla, bundan imtina etmemenle alâkal› bir fley. Bizim karakollardaki direnifllerimiz de önemlidir. Sokakta izinsiz gösteri yapmaktan izinsiz afifl yap›flt›rmaya kadar göstere göstere yapt›¤›m›z eylemler var. fiimdi memlekete AB arac›l›¤›yla demokrasi gelmifl gözüküyor, ama Hopa’ya demokrasi 1991’de geldi. O zamandan beri burada devlet güçleriyle bizim aram›zda bir denge var. Hiç kimsenin devrim flehitlerini anmaya cesaret edemedi¤i bir dönemde, 1989’da, 1990’da biz anmalar

¤›n› kabul etmeye bafllad› ‘80’lerden sonra. Partilerde kad›n çal›flmalar› yapmaya bafllad›lar. Fakat erkekler, o yap›lardaki varl›klar›n› hâlâ erkek egemen anlay›flla devam ettiriyorlar. Y›llard›r kendimi komünist olarak tan›mlamama ra¤men, geleneksel kad›n yönüme karfl› her gün kendimle mücadele etmek zorunda kal›yorum. Ama erkekler, ideolojik erkeklikle mücadele etmiyor. Çünkü günlük hayatta, evde, sokakta, iflte, her yerde bu onlar›n ç›kar›na. Kapitalizm bunu destekliyor, ama iflçi s›n›f›n›n tarihsel ç›kar› aç›s›ndan bakt›¤›m›zda, bu durum asl›nda onun kuyusunu kaz›yor. “Her S›n›f Kendi Etik De¤erlerini Yarat›r” bafll›kl› bir kitap盤›n›z ç›kt›. Bunu yazmaya sizi somut bir olay itmifl, öyle mi? Evet, bir sosyalist partide geliflen bir taciz olay›. Kendine feminist diyen, birlikte mücadele etti¤im, kendi kufla¤›mdan kad›nlar›n baz›lar› tacizi yapan› savundular. Adam kad›na teklifte bulunuyor, kad›n reddediyor, üstelik kad›n›n sevgilisi de taciz eden vatandafl›n yoldafl›. Adam kad›n›n yaln›z oldu¤unu biliyor, evine gidiyor, kad›n hay›r dedikten sonra kalk›p gitmiyor, kad›n ona yatak yapmak zorunda kal›yor. Kad›na arkadan sar›l›yor, kad›n kurtulup kendini yatak odas›na kilitliyor, sabaha kadar uyuyam›yor korkudan. Ve adam sabah kad›na flöyle diyor: “Dün gece çok fley kaç›rd›n!” Ard›ndan da “kimseye söyleme” diye tembihliyor. Bu olaya “taciz de¤il, tekliftir” diyen kad›nlar var. Tacize u¤rayan kad›n›n duygular›n› anlamamak, onu yaln›z b›rakmak korkunç bir fley. Y›llard›r bu mücadelenin içinde olan orta yafll› kad›nlar›n genç kad›nlar› yaln›z b›rakmas› onlar› güvensizli¤e sürüklüyor. Bu arada solcular, feministler aras›nda geleneksel iliflki biçimleri, mesela evlilik de yayg›nlaflm›yor mu?

yapmaya bafllam›flt›k. Müfrezeler gelirdi, onlar bizim yakam›z› tutard›, biz onlar›n yakas›n› tutard›k, çat›flmaysa çat›flma derdik. Böyle yaparak korkuyu ortadan kald›rmaya bafllad›k. Hat›rl›yorum, 12 Eylül öncesinde Dev-Genç marfllar›yla pikniklere giderdik ö¤retmenlerimizle. 12 Eylül’den sonra, birden Kur’an kurslar›na gitmeye, fen derslerinde din dersi görmeye bafllad›k. Bu durum, büyüklerimize de yans›d›, ama bu yap›y› 1990’dan sonra k›rmaya bafllad›k. 1999’da Kemalpafla’da yaklafl›k bin kifliyle Ülkü Oca¤›’n› bast›k, jandarma on bin kurflun s›kt› havaya, sonra üzerimize atefl açt›, ama hiç kimse kaçmad›. Bir tür deli cesareti. Bu, Hemflinli ya da Laz de¤il, devrimci durufluydu. En son, 10-15 bin kiflinin oldu¤u Hopa Festivali’nde bir arkadafl›m›z›n vurulmas› üzerine iki bini aflk›n insanla kaymakaml›¤› bast›k. Arkadafl›m›z› vuran faflisti devlet uzun zaman kendi bünyesinde saklad›. Biz yerini biliyorduk, muhtemelen bizim onu vurmam›z› istediler, ÖDP belediyesinin oldu¤u yerde bir kaos yaratman›n zeminlerini arad›lar. Daha o adam yakalanmadan ikinci bir arkadafl›m›z›n b›çaklanmas›ndan sonra, bu bir isyana dönüfltü. Burada fabrika iflçilerini, çay üreticilerini, ö¤rencileri örgütlemifl devrimci bir siyasetin yürütüldü¤ü bir yap›dan söz edemeyebiliriz. Ama devrimciler burada herkes taraf›ndan tan›nan ve sevilen

Evet. Ankara’da feminist arkadafllar›m›z k›na gecesi yapt›. (gülüyor) Türkiye’de gerçek anlamda feminist de, sosyalist de yok. Bu da üretimin yoklu¤undan, her fleyin d›flar›dan edinilmesinden kaynaklan›yor. Ben kesinlikle ev içi ekonomisinin toplumsallaflt›r›lmas›n› savunuyorum. Her mahalleye krefl hakk› istedi¤im gibi, 24 saat aç›k, temiz, istedi¤im lezzette yemekler ç›karan aflevi de istiyorum. Kad›n›n özgürleflmesini burada görüyorum, çünkü kad›n hem d›flar›da çal›fl›yor, hem eve gelip ifl yap›yor. Ama feministlerin istedi¤i ne? Evdeki kad›na ücret. Peki bu kad›n özgürlefliyor mu ücret ald›¤›nda? Hay›r. Üstelik o ücreti de yine erkek alacak. Sovyetler’in y›k›l›fl› nas›l etkiledi Hopa’y›? ‹nan›lmaz derecede etkiledi. Kültürel olarak, ekonomik olarak, her boyutta etkiledi. Ayr›ca, kad›nlar büyük ac›lar çekti. Gürcistan üzerinden gelip bedenlerini burada satmak zorunda kalan kad›nlar, bizim kad›nlar›m›z›n kocalar›yla yapt›lar bu ifli. Kad›nlar›m›z çay topluyor, para erkeklere gidiyor. Do¤u Karadeniz’de kad›nlar mülkiyet hakk›ndan da yoksun. Burjuva devleti miras hakk›n› tan›m›fl ama, halen feodal iliflki düzeyinde mülkiyet paylafl›m› söz konusu. Miras erkek çocu¤a kal›yor, baba öldükten sonra k›z çocuk gidip “hakk›m› erkek kardeflime devrettim” diye imza at›yor. Buradaki kad›nlar, köle eme¤i düzeyinde yafl›yor. Peki ya s›n›r ötesinden gelen kad›nlar? Onlar geldikten sonra “Sovyetler neydi” sorusunu sormaya bafllad›m, zaten ondan sonra Troçkist oldum. (gülüyor) Demek ki sosyalizm de¤ilmifl, Troçki’nin dedi¤i gibi. Sosyalizm olmas› için meta üretiminin ortadan kalkmas›, kad›nlar›n da metalaflmamas› gerekir. Y›llard›r savundu¤umuz bir yerden gelen kad›nlar›n bedenlerini satmak zorunda kalmas› daha da sars›c›.

41


42

Solda, ileride görünen, “Sonbahar”›n Yusuf’unun kollar›n› aç›p ufka dald›¤› iskele. Ve bir zamanlar deniz olan yerlerde flimdi yol yap›m› için gelen kamyonlar, Hopa’da çok insan› nakliyecilikle besleyen t›rlar var. Hopa’n›n aksine ramazan›n ilk iki günü lokantalar›ndan kuru ekmek bile al›namad›¤›n› tecrübe etti¤imiz Rize ve Trabzon’a kadar, Do¤u Karadeniz’in denizle iliflkisi afla¤›da görüldü¤ü gibi...

bu ifller. “Toplum muhafazakâr, kald›ramaz” deniyor ama, MHP’lisi, Refahl›s›, alay› bu iflin içindeydi. Sonra bir operasyonla devlet muhafazakârlaflmay› daha da güçlendirdi. Trabzon’da dahi bunu becerebildi, ki bu bölgenin en sosyal demokrat flehirlerinden biriy-

ÖDP Hopa’da Hemflin’in partisi gibi görülüyordu. Bu, bize ra¤men bize yap›flm›fl bir yaftayd›. Devlet de liselerden bafllayarak Laz-Hemflin meselesini germe politikas› yürütüyor. Seçim öncesinde bu gerilim çok d›fla yans›d›. di. Fakat devlet oradan mafyalar, Ogün Samast’lar türetti. Bunlar›n hepsi asl›nda kontrollü devlet siyasetinin ürünü. Sa¤olsun, ‹smail Türüt gibi flaklabanlara müzisyen dendi¤i yerde Kâz›m Koyuncu ç›kt›. 12 Eylül, bu bölgede dejenerasyondan baflka bir fley yaratmad›; ‹slâmc›l›¤›n d›fl›nda... Hopa’n›n yerlileri aç›s›ndan ise, kap› aç›ld›ktan sonra, erkek egemen toplum olman›n özellik-

leri d›flavuruldu, kimi arsas›n› satt›, kimi çay paras›n› kaç›rd›, kendine dost edindi. Ama flimdi art›k sanki yerlilerde bu ifl minimize olmufl gibi. Daha çok Erzurum’dan, Trabzon’dan ifl için gelenler, “gelmiflken Hopa’n›n meflhur âlemine akal›m” diyorlar. Bu fuhufl ortam› Hopa’daki solu nas›l etkiledi? Sol bundan hep korunmaya çal›flt›. 1992’de “fuhufla son” kampanyas› yapt›k. Bir bakt›k, esnaf aya¤a kalkt›, bakkal› çakkal›, herkes ayakta. “Biz bunlara mal sat›yoruz, giderlerse çökeriz” diyorlar. Gidip kaymakama dilekçe verdiler. Tam da o esnada devlet baflka yerlerde fuhuflun sonland›r›lmas› için operasyonlar düzenliyordu. Biz fuhuflun buradan tamamen ç›kar›lmas› için siyaset yürütüyorduk. Bütün etkinliklerimizde bu tavr›m›z› ifade ettik. Solcu, devrimci gençlerimiz o âlemlere akmazlar. ‹stisnalar olabilir, o zaman da biz uyar›yoruz. Söylefliler: Merve Erol

insanlard›r. 2004’teki seçimlerde ANAP ilçe baflkan› “yemin ederim, ikinci tercihim ÖDP’dir” demiflti mesela. Burada birçok insan›n ikinci tercihi ÖDP’dir. Bu, dik durmam›zdan, yalpalamamam›zdan kaynaklan›yor. Mikro-milliyetçili¤in yan›nda, muhafazakârl›k da artt› m› Hopa’da? ODTÜ’den bir anket için gelmifllerdi, en az ilgi duyulan e¤ilim muhafazakârl›k ve milliyetçilik ç›kt›. Ama bir taraftan da Lazc›l›k ve Hemflincilik olgusunun çok güçlü oldu¤u tespiti yap›ld›. Maalesef son 10-15 y›ld›r ifllenen bir olgu bu. Eskiden liselerde siyasî kavgalar olurdu, devrimcilerle faflistler birbirine girerdi, flimdi Laz-Hemflin kavgalar› türettiler. 1989’dan, kap›n›n aç›lmas›ndan sonra fuhufl sektörü çok geliflti ve uyuflturucu sat›fl› bafllad›. Bu beraberinde bir dejenerasyon ve politik haf›za kayb›n› da getirdi. ‹nsanlar hayatlar›n› daha fazla para kazanmaya, gece hayat›na, âlem yaflamaya indirgedikçe, geriye etnik kimlikleri kal›yor. Hemflinliyle Laz nerede bulufluyor? Diskoda, fuhufl mekân›nda. Ve birbirlerini k›r›yorlar, dövüyorlar, silahlar çekiliyor. Kap›n›n aç›lmas› hem bir zenginleflme yaratt› galiba, hem de hayat› farkl›laflt›rd›. Bir defa, her iki taraftan kad›nlar etkilendi... Tabii. D›flar›dan bak›nca “Hopa nedir” diye sordu¤un zaman, solcular›n etkinlikleriyle bilinir. Adam askere gider, “sen o komünistlerin yerinden misin” derler. Art›k Hopa, daha yo¤unluklu olarak fuhuflla, gece âlemiyle an›l›yor. Fuhufl, otel-taksi-pezevenk-disko aras›nda yaflan›yor, soka¤a, gündelik hayata yans›mas› belirgin de¤il. Bir emniyet amiri vaktiyle, bu iflten baz› milletvekilleri pay al›yor demiflti. Gemiyle kad›n getiriyorlar buraya, özel yerlerde sakl›yorlar, yani uluslararas› tekellerin de iflin içinde oldu¤u bir durum bu. Hopa’da aç›kt›r fuhufl meselesi, Trabzon’da ise gizli yürüyor; fiavflat’ta, Artvin merkezde, Rize’de de gizli yürüyor


SERKAN TAYCAN’LA “MEMLEKET” SERG‹S‹ ÜZER‹NE

Aidiyet çeliflkileri Foto¤raf sanat›n›n genç soluklar›ndan Serkan Taycan’›n kendi geçmiflinin izinde Anadolu’dan insanlar›n ve manzaralar›n pefline düflerek oluflturdu¤u “Memleket”, 13 Kas›m’a dek Galeri Elipsis’te sergileniyor. Yaflad›¤›m›z co¤rafyadaki aidiyet çeliflkilerini dert ve konu edinen Taycan’› dinliyoruz... “Memleket”, Türkiye’de görücüye ç›kmadan önce Fransa’da düzenlenen Türk Mevsimi etkinli¤i kapsam›nda Ara Güler ve Marc Riboud’nun foto¤raflar›yla birlikte sergilendi, öyle de¤il mi? Serkan Taycan: Türkiye’nin dününü ve bugününü bir arada vermek için güncel Anadolu’yu foto¤raflam›fl genç kuflaktan birini de düzenledi¤i etkinli¤e dahil etmek istedi ‹KSV. Ustalar›n siyah-beyaz foto¤raflar› uzun ve büyük bir koridorda yüz yüze duruyordu. Benimkiler renkli, ikisinin foto¤raflar›na bak›yordu. Sergi, 1950’lerden bugüne bir tür Türkiye okumas› gibiydi... Seyircilerden gelen tepkiler nas›ld›? Fransa’da Ermeni meselesi her zaman gündemde. Kars’ta, Ani’de, Ermeni nüfusun Türkiye’de eskiden yaflad›¤› topraklarda foto¤raflar çektim. Terk ettikleri topraklar› görenler özellikle ilgilendi. Bir gün bir masada oturuyoruz iki Frans›z foto¤rafç›yla. Kad›n olan›, Ermeni kökenli oldu¤undan ve dedesinin dedesinin Antep’ten geldi¤inden, eski hikâyelerden bahsetti. Hemfleri ç›kt›n›z yani... Dedemle ayn› mahalleden. (gülüyor) Laf› oradan alan Frans›z abi de ‹stanbul’dan gitme Marsilyal› bir Musevi... ‹nsan flok oluyor. Bir bak›yorsun, memleket diye kabul edilen yerler onlar için de ayn›. An›lar çok taze. “Dedem oradanm›fl” demiyor. Direkt hikâyeyi anlatmaya bafll›yor; mahalle isimleri, insan isimleri veriyor, bilmem ne amca flurada do¤mufl büyümüfl, fluradan fluraya göçmüfl... Oralar› ziyaret etmifller, evleri bulmufllar. Öyle bir toprakta yafl›yorum ki, neler neler gelmifl gitmifl. O miras›n üzerindeyim ve en önemlisi, o miras›n bütün izleri benim üzerimde. “Memleket”in ç›k›fl noktas› neydi? Bir iflçi çocu¤uyum, babam›n ifli nede-

44

Serkan Taycan (foto: fiahan Nuho¤lu)

niyle üniversiteden önceki hayat›m› sürekli yer de¤ifltirerek geçirdim. Çocuklu¤um F›rat k›y›s›nda geçti. Bambaflka ha-

Toplumsal olarak anlat›lacak hikâyeler çok fazla ama, bir o kadar da kötü yönde tüketilmifl, abart›lm›fl. En anlatmaya de¤er hikâyenin asl›nda kendinden yola ç›karak anlatt›¤›n bir toplumsal hikâye oldu¤unu düflündüm. yatlar› ve dünyalar› tan›mak ad›na güzeldi, ama “aidiyetsizlik” hissini ve “nereliyim, nereden geldim” sorular›n› beraberinde getirdi. Küçükken çok önemsemiyordum, ama zaman geçtikçe anlaml› sorular oldu, bir tak›m aray›fllara neden oldu. Tespitler yapmadan, sadece sorular›n üzerinden gitmeye çal›flt›m. Ne tür sorular bunlar? En büyük sorulardan biri, Do¤ululukBat›l›l›k iliflkisi. Hayat›m›z boyunca genel bir e¤ilim olarak, verilen e¤itim hep ilerlemeye yönelik. Yönümüz modernizm, bu da Bat›’yla simgelefltirilmiflti.

Bu durum, bir soru iflareti olarak kafamda hep vard›. Üstüne üstlük ‘80 kufla¤›n›n tipik bir örne¤iydim. Geçmiflle aramda bir kopukluk vard›. Liberalleflme, serbest piyasa ekonomisi, AB derken, bir hengâmenin içerisinde do¤duk büyüdük. Ne oldu¤unu bilmedi¤imiz, ayaklar› yere basmayan sisli bir durum oldu hayat›m›z. O kaygan zeminde, geriye ait bilgilerimiz çok sistematik de¤il. Mirasta bir kesinti oldu. Bu, benim için o miras› da gözden geçirmek gibi. Çocuklu¤umu geçirdi¤im yer, bugün nas›l bir gelece¤e yol al›yor... Bunlar›n hepsi, vücudumda, genlerimde sakl›. Bat›l› m›y›z, Do¤ulu muyuz? Anadolu, kültürel olarak bunun neresinde? ‘80’lerle beraber gelen kültürel kesinti hayat›m›z›n neresinde? Güzergâh›n nas›ld›? Özellikle do¤uya m› yöneldin? Babam›n görevi nedeniyle bulundu¤um Adana, Urfa, Diyarbak›r, Antakya ve sonunda Antep ana çemberdeki co¤rafyalar. “Orada bana ait ne vard›” sorusunun peflinden gittim. Bir süre sonra flunu farkettim: Çemberi biraz aç›nca, duygu durumu de¤iflmiyor, Anadolu dedi¤imiz yer kesin s›n›rlarla ayr›lm›fl de¤il. Karadeniz’e ç›k›nca da, Ege’ye gidince de benzer imgelerle karfl›lafl›yorsun. Bunun üzerine çemberi biraz daha genifllettim, ama daha çok Ankara’n›n do¤usu olarak tarif edebilece¤im bir co¤rafyada doland›m. Ana hedef birebir çocuklu¤umu geçirdi¤im yerlerdi; evlere, sitelere, okullara gittim. Çocuklu¤umda yüzdü¤üm havuzun, günde dört saat basket oynad›¤›m potan›n foto¤raf› var... Sorular›na yan›tlar bulabildin mi, neler keflfettin oralarda? Haml›¤›... Bu benim için çok önemli bir kelime olmaya bafllad›. ‹fllenmemifllik... Bu modernite obsesyonu nereye gidiyor? Foto¤raf, hiç içine giremeyece¤im durumlar için pasaport veriyor. Hayat›mda hiç varolamayaca¤›m ortamlarda foto¤raf arac›l›¤›yla bulunuyorum, oturup iki çift laf edemeyece¤im insanlarla konufluyorum. Bütün bunlar için foto¤raf bir mazeret haline dönüflüyor. En sonunda foto¤raflara dönüp bakt›¤›mda, seçti¤im karelerin zaman ve mekân hissiyat›ndan uzak oldu¤unu fark ettim. Tarif edici de¤il, tasvir ediciler. Olan› oldu¤u gibi gösterdi¤im foto¤raflar... Da-


AL‹ ÖZ’LE “FOTO⁄RAFLARLA TÜRK‹YE: 1982-2009” ÜZER‹NE

Halk›n leopar› Memleket foto¤raf›n›n en mahir ve cevval isimlerinden Ali Öz, 27 y›ld›r toplumsal sorunlara, haks›zl›klara, hukuksuzluklara ve eylemlere, direnifllere odaklad›¤› kameras›ndan dam›tt›klar›n› “Foto¤raflarla Türkiye: 1982-2009” bafll›¤› alt›nda 20 Eylül’e dek Karfl› Sanat’ta sergiliyor. Sosyolog Ayhan Aktar’›n deyifliyle “toplumun foto¤raf›n› de¤il, röntgenini çeken” bu müstesna deklanflöre kulak veriyoruz... fiu an burada konuflmak için buluflabildi¤imize göre, herhangi bir yerde bir olay olmuyordur, de¤il mi? Ali Öz: Olmuyordur. (gülüyor) Sabah alt›dan bu yana haberlere bak›yorum, foto¤rafç› için ciddi bir olaya rastlamad›m ülke gündeminde. Nas›l bafllam›flt›n›z foto¤rafç›l›¤a? ‘78’de, o f›rt›nal› dönemde solda yerimizi alm›flt›k. Faflizm vard›, sald›r› vard›, meflru müdafaa vard›, mücadele ve dayan›flma vard›... ‹nsanlar güzel insanlard›. ‘78’e do¤ru o genç akl›mla, bir fleylerde yanl›fll›k var diye düflünmeye bafllam›flt›m. 12 Eylül’ü yaflad›ktan sonra, bu afl›r› fliddet olaylar›n›n, provokasyonlar›n esas›nda cuntaya bir ön haz›rl›k oldu¤unu kavrad›k. O dönemde solcu arkadafllar›m› da elefltiriyordum. ‘78’den sonra ba¤›ms›z bir çizgideydim. Fakat bütün örgütlerle iyi diyalo¤um vard›. Mülkiye Bas›n-Yay›n’da oldu¤umuz için tamamen sol çevrenin içerisindeydim. Herkesle yüreklice konuflabiliyor, yanl›fllar› elefltirebiliyordum. Sonra ad›m›z ÇBS’ye (Çizgisi Belirsiz Sosyalistler) ç›kt›. Hayat›m boyunca sol ideolojiye inand›m. Hep anlamaya, genifl bir perspektiften bakmaya çal›flt›m, hayat üzerine, insanl›k üzerine düflündüm. Okulda foto¤raf dersleri al›yorduk. Köy-Koop’ta çal›flmaya bafllad›m. Sinan Çetin ve Celal Ertem’le birlikte. Celal Ertem çok sevdi¤im bir arkadafl›md›, maalesef öldü. Sonra Sinan Çetin Köy-Koop’tan ayr›ld›,

bütün yük bana kald›. Çal›flkan, disiplinli bir adamd›m. Köy-Koop’un foto¤raf, bas›n ifllerini yürüttüm. Yönetimdeki CHP’liler bir grup arkadaflla beraber beni iflten att›lar, ard›ndan TKP a¤›rl›kl› bir yönetim geldi. Önce beni ifle ald›lar, sonra onlar›n görüflünde de olmad›¤›m için att›lar. Daha sonra sendikalarda çal›flt›m. Tez-Büro-‹fl’te araflt›rma uzman›yd›m. Sonra Koop-‹fl Sendikas›’nda e¤itim, bas›n dairesine çal›flmaya bafllad›m. Bu dönemde sar› sendikac›l›¤› da tan›-

Gazetecili¤i kamusal bir meslek olarak çok önemsedim. Silifke’de köyde çal›fl›rken, domates tüccar› ailemin bütün eme¤ini çald›. Nokta’da ilk yapt›¤›m röportajlardan biri, hatta kapakt›r, “Domatesin Öyküsü”dür. d›m. Ayn› zamanda foto¤rafla da u¤rafl›yordum. Okulun ilk foto¤raf sergilerini açt›m. Ödüller al›yordum. Bunlar beni motive etti. Okulumuz iletiflim okulu. Sa¤lam bir e¤itim ald›k. Dönemin hocalar› kimler? Ünsal Oskay, Mümtaz Soysal, Süha Ar›n, Güner Sar›o¤lu, Muammer Sun müzik hocam, Turan Erol resim hocam, Tu¤rul Ery›lmaz, Yazgülü Aldo¤an, hepsi çok k›ymetli hocalar›m›zd›. Ve foto¤rafta karar k›ld›n›z... Dönemin foto¤raflar›na bak›p sentezini yapt›¤›mda foto¤raf›n önemini ve gücünü kavrad›m. II. Dünya Savafl›’nda Robert Capa’n›n çektikleri, Vietnam’dan

Ali Öz görev bafl›nda

Söylefli: Aylin Ünal-fiahan Nuho¤lu

ha çok izlenimci bir yaklafl›mla kendi yaflad›¤›m aidiyetsizlik hissiyat›n› vermek istedim. Toplumun ortak bir haf›zas› var, üretilen imgeler de ortak. Kendi hikâyem mesela, Anadolu’da do¤muflum, büyük kentte üniversite okumufl, hayat›m› kurmuflum. En s›radan hayat hikâyesi, asl›nda büyük bir yekûnun hikâyesi. ‹skandinav ekolünün izleri görülüyor foto¤raflarda... Belgesel foto¤raf ekolünden etkilenmifltim. Uzun y›llar fotojurnalist gibi o tarz ifller yapmaya devam ettim, ama daha özgün nas›l, daha kiflisel bir dil nas›l oluflturulabilir diye bir aray›fla bafllad›m. Dünya foto¤rafik olarak keflfedilmifl ve o kadar fazla imaj bombard›man›na maruz kal›yoruz ki... Toplumsal olarak anlat›lacak hikâyeler çok fazla ama, bir o kadar da kötü yönde tüketilmifl, abart›lm›fl. Bunun üzerine, en anlatmaya de¤er hikâyenin asl›nda kendinden yola ç›karak anlatt›¤›n bir toplumsal hikâye oldu¤unu düflündüm. En bireysel olan, en toplumsal ve en politik olan m› ayn› zamanda? En politik olan, evet. En iyi bildi¤in, üzerinde en çok laf edebilece¤in konu. Foto¤rafç›n›n ifline çok profesyonel yaklafl›p, hiç bilmedi¤i ve hakk›nda çok az doneyle gitti¤i bir kültürün içerisine bir yabanc› olarak dahil olmas› ve kameran›n getirdi¤i avantajla konusunu tamamen bir tüketim nesnesine dönüfltürmesi rahats›z ediyordu. Görünenin arkas›ndaki perdeyi aralayarak de¤il de, görünmesi istenen fleyi gösteren foto¤raflar çekiliyor. Yüzeysel, konuyu egzotiklefltiren çok örnek var. Evet, belki kuzey foto¤raf›ndan etkilenmifl oldu¤um yanlar var. Çok az fley göstererek çok fley anlatma ihtimalinin do¤du¤unu anlamaya bafllad›m. Çok az, ama çok katmanl› dam›t›larak verilen bir fley gibi. Okul bahçesinde bir ö¤renci foto¤raf› var. Neresi oras›? Nas›l bir karfl›laflma ân›yd›? Amasra. Ama herhangi bir yer olabilir. Anadolu’da ya da Balkanlar’da, Kafkaslar’da herhangi bir köfle olabilir. Geride b›rakt›¤›m e¤itimle belli bir process’ten geçtim, haml›¤›m bozuldu. Acaba geçmeseydim nerede dururdum gibi bir fleyi gösteriyor o foto¤raf. Bu maceraya girmeseydim, o mekânda yafl›yor olacakt›m belki de. O karfl›laflmada melankoliyle beraber realistik bir flekilde soru iflaretleri hâkim oldu. Memleketten insanlara ve manzaralar›na iki senelik mesai vermiflsin, galeri duvar›na foto¤raflar›n› asmaya haz›rlanan biri olarak ne hissediyorsun? Memleket dedi¤in umman. Bir sürü insan görüyorsun, bir sürü yoksulluk ve zenginlik. Türlü çeliflkilere, ruh hallerine tan›kl›k ediyorsun... Hem kiflisel haf›zama hem toplumsal haf›zaya ait, de¤erli oldu¤unu düflündü¤üm imgeleri toparlad›¤›m› hissedince sergilemeye de¤er buldum. Ama daha çok soru iflareti var. Benim aidiyetimden ziyade, bizzat bu co¤rafyan›n aidiyet duygusu ve çeliflkileri bitmeyen hikâye...

45


görüntüler, Hiroflima’ya at›lan bombadan kaçan k›z çocu¤u foto¤raflar› beni çok etkilemiflti. Japonya’da bir havaalan› direnifli vard›r hiç unutamad›¤›m. Oradaki kad›nlar›n siyah-beyaz foto¤raflar› Cumhuriyet’te yay›nlanm›flt›. Foto¤raf çok önemli bir iletiflim arac›, hele bizim gibi geri kalm›fl ülkelerde. Bu ba¤lamda acayip bir foto¤raf tutkusu geliflti bende. Param›z yok, pulumuz yok, s›f›r ekonomiyle sergiler aç›yoruz. Çok da ses getiriyor bu sergiler, çünkü insana dönük çal›flmalard›; o dönemin temel bak›fl aç›s› bu. Gazetecili¤e bir misyon yükledi¤im için bilerek seçtim. O tercihte ne etkili olmufltu? Aile çevrem, s›n›fsal yap›. Bas›n-Yay›n birinci tercihimdi ve Türkiye’deki bütün gazetecilik, iletiflim okullar›n› yazm›flt›m, çünkü gazetecili¤i kamusal bir meslek olarak çok önemsedim. Silifke’de köyde çal›fl›rken, bir domates tüccar› ailemin bütün eme¤ini çald›, kaçt› gitti. Nokta’ya geldi¤im vakit ilk yapt›¤›m röportajlardan biri, hatta kapakt›r, “Domatesin Öyküsü”dür. Delice bir aflkla foto¤rafa ba¤land›m ve bizim gibi geri kalm›fl ülkelerde görsel iletiflimin önemini kavrad›m. Foto¤raf›n bir karfl› ç›k›fl arac› oldu¤unu gördüm. ‹nsanlar›n sorunlar›n› göstermek, haks›zl›¤a itiraz etmek, sorunlar› görünür k›lmak anlam›nda. ‹stanbul’a gelifliniz ne zaman, nas›l olmufltu? Bir tesadüf oldu, Tu¤rul Ery›lmaz ve Yazgülü Aldo¤an ‹stanbul’a, Nokta’ya geldiler. Yazgülü sergimi okuldan biliyordu, “bizimle çal›fl›r m›s›n?” dedi. Sene ‘82. Benimki cahil cesareti, kimseyi tan›m›yorum, hatta ‹stanbul’a gelecek yol param bile yok, o vaziyetteyim. Üç kurufl buldum, kalkt›m geldim. Bilmedi¤in koca bir kentte tek bafl›na, kalacak ev yok, yaflamaya bafll›yorsun. Nokta’n›n baflar›l› bir eleman› oldum. Ama nas›l bir çal›flma, biliyor musun? 24 saat. Gece defile, kokteyl çekiyordum, gündüz toplumsal olaylar, gecekondular, eylemler, insanlar, hayat çekiyorum. Acil servis

haberi oluyordu mesela, gidiyordum, uygulamay› görmek için kendime i¤ne yapt›r›yordum. Edirne’de K›rkp›nar gürefllerine gitmek istedim, masraf ç›kacak diye göndermediler. Sonuçta kendi paramla gittim, çektim geldim. Foto¤raflar› görünce, “bunu kullanal›m” dediler. O çal›flma Ça¤dafl Gazeteciler Derne¤i’nin ödülünü ald›. Nokta’da ba¤›ms›z çal›fl›yordum ve tek bafl›ma derginin tüm yükünü tafl›yordum. Askere gittim geldim. O arada kuyum kaz›lm›fl. Ercan Ar›kl› “namussuz, u¤ursuz, h›rs›z” diyemeyecek tabii, “sanat foto¤raf› çekiyorum” diye ifl akdim feshedildi. ‹flsiz adam›n ifl bulmas› çok zor. Ne yapt›m ettim, Günefl’e girdim. ‹stihbarat flefi Bülent Denli’nin deyifliyle, “f›rt›na gibi bir adam”d›m. Oradan Milliyet’e geçtim. Milliyet’te 600 lira al›yordum, Günefl’e ça¤›rd›lar. 1750 liraya Gü-

Bugün projecilik ve sponsorculuk çok yayg›n bir moda, dolay›s›yla foto¤rafç› sponsorun beklentileri do¤rultusunda çekiyor. Foto¤raf bir statü arac› oldu. Art›k foto¤raf makinesiyle dolaflmaya utan›yorum. nefl’e geçtim. Sonra Aktüel’e bafllad›m. Günefl gazetesi nas›l bir deneyimdi? Asil Nadir gazeteyi sat›n ald›¤›nda Metin Münir ‹ngiliz ekolüyle ç›kartmak üzere bir bak›fl aç›s› getirdi. Foto¤raf kullan›m›, foto¤rafa ve foto¤rafç›ya bak›fl aç›s› konusunda genelge yay›nlad›. Mesela diyor ki, “çay ›smarlar gibi foto¤raf ›smarlanmaz, önce foto¤raftan ne istendi¤inin tan›mlamas› lâz›m, ona göre uzman foto¤rafç›n›n yollanmas› gerekir. Bir foto¤rafç› olaya en önce gitmeli ve en son dönmeli, çünkü foto¤rafç› insanlar›n gördü¤ünü de¤il, görmedi¤ini göstermeli”. Örne¤in Dünya Bankas› baflkan›, y›rt›k çorab› ayakkab›n›n içinden ç›kt›¤› vakit haber oldu, çünkü ayakkab›n›n içini kimse görmüyordu. Foto¤rafç›n›n temel görevlerinden biri ayr›nt›y› göstermek olmal›. Aktüel’de çal›fl›rken “Fatih Çarflamba ‹slâm Cumhuriyeti” röportaj›n› yapt›m. Hem Cemiyet’in hem Ça¤dafl Gazeteciler Derne¤i’nin

ödülünü ald›m. Yine itiraz eden adam konumundayd›m. Ayr›ld›m, Cumhuriyet’e geçtim. Hayat›m›n en kötü çal›flma dönemiydi ‘92’deki o sekiz ayl›k süreç. Neden? Sigortas›z çal›flt›rd›lar. Benim bir özelli¤im var: Her gece yatmadan önce son haberler ne oldu diye bakar›m. Alt›da kalkt›¤›mda da gündemde ne var, gece ne oldu diye bakar›m. Bir yerde patlama, deprem, ne olduysa kalk›p gidebilen bir adam›m. Bir bakt›m, Zonguldak’ta Grizu facias›! 360 kifli göçük alt›nda. Telefon ettim gazeteye. “Ekip gitti, burada adama ihtiyac›m›z var” dediler. Haber müdürüne “abi deli misin, Türkiye’nin gündemi bu, ben gidiyorum” dedim. Dört otobüs de¤ifltirerek, her yol çata¤›nda öndeki otobüse atlayarak Zonguldak’a ulaflt›m. Günlerce Refik Durbafl yazd›, foto¤raflar›m kullan›ld›. Sonra Nahç›van’da savafl ç›kt›, beni göndermediler. Ben de o zaman kendi paramla gittim, foto¤raflar› çektim, dönünce de istifa ettim. Savafl›n en s›cak zamanlar›nda Güneydo¤u’da yaflananlar› belgelediniz. O nas›l bir deneyimdi? Çetin Emeç’in cenazesini çekmiflim, sol omuzum izdihamdan dolay› ezilmifl. Hastanedeyim, o zamanlar cep telefonu yok, ça¤r› cihaz› var. Bip bip ötmeye bafllad›. “Acil gazeteye gel, Güneydo¤u’ya gideceksin.” Palas pand›ras bölgeye gittim. Daha havaalan›nda uçaktan indi¤imizde sivil polisler peflimize tak›ld›. Da¤da PKK’l›lar öldürülmüfltü, ilk defa cenazeleri Nusaybin’e gelmifl, bölgedeki gazeteci arkadafllar da dayak yemiflti. O gece arkadafllar› örgütledim, sabah erkenden cenaze evine gittik. Genifl aç› 18 mm objektifle çal›fl›yorum. En can al›c›, yak›n foto¤raf› çekiyorum. Böylece 1990’›n mart›nda Güneydo¤u serüvenim bafllad›. Bölgeyi tar›yoruz, takip ediyoruz, intifada olaylar› var. Ortam gergin. “fierefsiz Türk bas›n›” diye laf yiyoruz özel timcilerden. Dört saatlik uykularla çal›fl›yoruz. Silopi’den Cizre meydana döndük. Korkunç bir çat›flma. Ortada özel tim, polis, asker


Bülent Ecevit’in cenaze töreni (11 Kas›m 2006)

s›k›flm›fl. Dört bir taraftan insanlar sald›r›yor. Arabaya beyaz bayrak çektik, tam çat›flman›n ortas›nday›z. Polisler silahla bizi uzaklaflt›rd›. Hemen otelin çat›s›na ç›kt›k. Cizre’nin dört bir taraf›n› kontrol edebiliyorum. Büyük tele-objektifle çat›dan çekim yapmaya bafllad›m. Bir anda kiremitlerin parçaland›¤›n› gördüm. Bize do¤ru atefl ediliyordu. Can havliyle kendimi teras bofllu¤una att›m. Parma¤›m k›r›ld›. Özel tim hepimizi bir odaya doldurdu. Bu arada telsizden konuflmalar›n› duyuyoruz, emniyet müdürünün iyi taraf›na geldi, “gazetecileri b›rak›n” dedi. Arkadafl›m filmleri uygun bir flekilde saklad›. Bütün arama noktalar›n› geçtik, Diyarbak›r uça¤›na filmleri yetifltirdik. Ertesi gün gazetede ç›kt› çat›flma foto¤raflar›. Günefl’te çal›fl›rken biz iki, Cumhuriyet befl fotomuhabiriyle bölgeyi takip ediyordu. Yine de en iyi foto¤raflar bizde yay›nlan›yordu. Aktüel, yurtd›fl› ve Cumhuriyet serüveninin ard›ndan Tempo’ya geçtim. Editör de¤ildim, ama editör gibiydim. Günefl‘te çal›fl›rken Metin Münir foto¤raf editörü yapmak istemiflti. Her seferinde reddettim. Masabafl›n› sevmiyorum, sokak benim için daha cazip. Türkiye’de eroin sat›c›lar›n›n içinde fotoröportaj yapt›m. Azerbaycan savafl›n› çektim. Savafl›n iki yüzünü anlatt›m. Bakü’de lüks ve flatafatl› hayat, bakanlar dansöz oynat›yor falan, fakat Agdam’da cephede korkunç, aptal bir savafl yaflan›yor. Cumartesi Anneleri foto¤raflar›n›z da haf›zalarda yer etti. Benden kimse istemezdi, ben çekerdim. Üç buçuk y›l çektim. Art›k foto¤raf serileri yang›ndan mal kaç›r›rcas›na portfolyo fliflirmek için “proje” olarak çal›fl›l›yor. Konusu foto¤rafç› için bir daha hayat›nda dönüp bakmad›¤› bir “ifl” haline geliyor... Ad› lâz›m de¤il, bir arkadafl›m›z, neredeyse do¤ru dürüst çal›fl›rken görmedim ama, o da gelmifl, Cumartesi Annelerini k›y›dan köfleden misafir gibi çekmifl. Sonra da onu kitapç›k yapt›. Bu ifl bu kadar kolay m›, bu kadar ucuz mu? Bu ifl için hayat›n› vereceksin. Foto muhabirlerinin hiç bofl zaman› olmamas› gerekir. Bugün projecilik ve sponsorculuk çok yayg›n bir moda, dolay›s›yla foto¤rafç› sponsorun beklentileri do¤rultusunda çekiyor. Foto¤raf bir statü arac› oldu. Art›k foto¤raf makinesiyle dolaflmaya utan›yorum. Foto¤raf makinesi sanki bir hava atma unsuru. Foto¤rafla bir fleye hizmet edilir. Bugün foto¤raf, sosyalleflme ve insan hayat›ndaki boflluklar› doldurma arac› olarak görülüyor. ‹nternet siteleri kuruluyor. Dünyan›n dört bir taraf›nda günefl bat›m› çektim, hep ayn› günefl bat›yor, ama hayat de¤ifliyor. Ac›mas›zca elefltirmek istemiyorum, insanlar tabii u¤raflmal› foto¤rafla, ama bir dünya görüflü, bir bak›fl aç›s›, bir misyonu olmal›. Benim tarz›mda foto¤rafç›lar›n baz›lar› Cumhuriyet mitinglerini çekmediler, oysa öyle bir lüksümüz yok. Ne yaflan›yorsa belgelemek zorunday›z. Az bilinen bir özelli¤im var: 25 y›ld›r dans, bale foto¤raf› çekiyorum. 25

y›ld›r film festivalini, tiyatro kültür olaylar›n› izliyorum. ‹yi bir içerik, iyi bir estetikle daha güçlü anlat›l›r. Örne¤in sergideki o militan çocu¤un yüzündeki ›fl›¤› gördün. Foto¤raf sanat›n› inkâr etmiyorum. Anlatmak istedi¤im hikâyeye güç katt›¤›n› düflünüyorum. Bu tür kültür faaliyetleri estetik beslenmemi sa¤l›yor. 1996’n›n 1 May›s’›nda yar›m metre mesafemde genç bir çocuk öldü. Büyük bir ruhsal gerginlik yaflad›m. Akflam da

Foto¤raf düflündürmeli, e¤itmeli, gülümsetmeli, bir sözü, bir mesaj› olmal›. Biraz daha ileri gidiyorum, ba¤›rtmal›. Foto¤raflar›mda yal›nl›k vard›r, çünkü okumas› yazmas› olmayan da, entelektüel ayd›n da kolayca mesaj›n› almal›. gittim, dünyan›n önemli bir dans grubunun foto¤raflar›n› çektim, çünkü o ayn› zamanda ruhumu tedavi yöntemim. Oradaki güzelliklere de ihtiyaç var. 25 y›ld›r dans çekiyorum. Ayaklar›m› o kadar esnek ve iyi kullanabiliyorum ki, galiba dansç›lardan etkilenerek bu refleksleri kazand›m. Alibeyköy’de cemevi çöktü, ani bir hareketle arkadafl›m›n omuzunda buldum kendimi. En tehlikeli olaylarda bile iyi kötü kurtuldum. Bir foto¤rafç›n›n reflekslerinin uyan›k olmas› lâz›m. Ankara’daki esnaf eylemini çekerken can›m› kurtarmak en büyük olayd›. Hep flunu söylerim: En iyi fotomuhabiri, hayatta kalan fotomuhabiridir... Amaç varsa, ideal varsa, hayatta kalarak insanlara daha yararl› olabilirsin. Ülkenin içinde bulundu¤u durum karfl›s›nda çok mutsuzum. ‹nsanlar daha iyi yaflas›n diye mücadele ederken, her gün daha kötüye gidiyor. Gazetecilik mesle¤ini ele alal›m. 1980’lerde alt› maafl ikramiye al›rd›k. Sendikal haklar›m›z vard›, özlük haklar›m›z vard›. Özal’› iki saat fazla bekleyince, yüzde 50 zaml› mesai al›rd›m. Patron iflten atmaya kalkt›¤›nda tazminat›m vard›. Dolay›s›yla, diklenebilme gücüm vard›. 1999’da

Star’da bir milyar ayl›k al›yordum, bugün genç meslektafllar›m›z neredeyse o paraya çal›fl›yor. Eskiden kölelik vard›; insanlar k›rbaçlarla çal›flt›r›l›yordu. fiimdiyse tüketim toplumunun k›rbaçlar› alt›nda çal›fl›l›yor. Foto¤raf bu gidiflata tahammül etmeye mi yar›yor? Foto¤raf›mla aramda bir bar›fl›kl›k, bir köprü kurdum. Onunla mutlu olabilmeyi sa¤lad›m. Zü¤ürt tesellisi her zaman gereklidir. Marquez’in sevdi¤im bir sözü var: “Do¤an›n ve insanl›¤›n gelece¤ine, güzel olaca¤›na inanm›yorum, ama inanmak için yaz›yorum.” Çok karamsar›m, çok mutsuzum. ‹nsanlar sefalet ücretlerinde çal›fl›yorlar. Yedi y›ld›r Ramazan çad›rlar›n› çekiyorum, yedi y›ld›r kurban pazarlar›n› çekiyorum. Sadece sosyal olaylar› çekmiyorum, hayata dair ne varsa çekmeye çal›fl›yorum. Kendimi kendimle bar›flt›ran bir yaklafl›m olarak ben görevimi yap›yorum, çektikçe mutlu oluyorum, belgeledikçe ve bunlar› gelece¤e b›rakmaya çal›flt›kça bu benim kendimle bar›flmam›, mutlu olmam› sa¤l›yor. Foto¤raf aflk›m hâlâ devam ediyor, hâlâ teslim olmad›m. Foto¤raflar›n›zda detaylara efllik eden mizahî bir dil var. En sert konular› bile muzipçe kadrajlam›fls›n›z... Eflim foto¤raflar›m› Turhan Selçuk’un çizgilerine benzetir. Sergide iki kelimelik foto¤raf altlar› koyduk. Tarih ve yer. Foto¤raf kendini anlat›yor ço¤u hikâyede. Bu seçkiyi onbinlerce insana sundum. Üniversitelerde, gençlik kamplar›nda, bir sürü farkl› insanla paylaflt›m. Farkl› insanlar hep ayn› olumlu tepkiyi verdiler. Sergi aç›l›fl›nda bir taraftan insanlar a¤l›yor, bir taraftan gülüyordu. Foto¤raf düflündürmeli, e¤itmeli, gülümsetmeli, bir sözü, bir mesaj›, bir hikâyesi olmal›... Hatta biraz daha ileri gidiyorum, foto¤raf ba¤›rtmal›. Foto¤raflar›mda yal›nl›k vard›r. Bana öyle geliyor ki, Magnum tarz› foto¤rafç›l›k afl›r› soyutlamal›, afl›r›

47


Deprem ve namaz (1999)

48

Gazeteci kap›dan, pencereden kovulacak, bacadan girecek. Gazeteci için orada olmak ve habercilik çok önemli. Kendi vicdan›na güveniyorsan “embedded” olmakta bir sak›nca yok. Daha da iyi ya, düflman›n içine s›z›yorsun. Burada gazetecinin kendi misyonu çok önemli. Çok takdir etti¤im bir gazeteci var: Robert Fisk. Hâlâ muhabirlik yap›yor ve yafl› 70’in üstünde. Bizdeyse 30’unu geçen gazeteci, hemen muhabirli¤i b›rak›p masabafl›nda çal›flmay› seçer. Yaflad›¤›m hayat› para gücüyle hiç kimse yaflayamaz. Normal bir insan›n yaflad›¤› haya-

Az bilinen bir özelli¤im var. Yirmi befl y›ld›r dans, bale foto¤raf› çekiyorum. Ayaklar›m› o kadar esnek ve iyi kullanabiliyorum ki, galiba dansç›lardan etkilenerek bu refleksleri kazand›m. t›n yüz kat› daha fazla hayat yafl›yorum. 1 May›s mitingine gitti¤imde, alanda on bin kifli varsa, bin kifliyle selamlafl›yorum. Bundan daha büyük bir zenginlik olabilir mi? 60’a yak›n ülke dolaflt›m. Muhabirlik, foto¤rafç›l›k insan› zenginlefltiren bir fley. Keflke o bas›n transferlerine ödenen paralar bu kadar çok olmasa da, habere, muhabire yat›r›m yap›lsa... 1 May›s 1996, 2001 ekonomik kriz eylemleri bafll› bafl›na olayd›r. Terör, kontrterör konusunda neredeyse uzman oldum. 1996 Kad›köy 1 May›s’› olaylar›n›n sonuçlar›na bakt›¤›nda, olay›n masabafl›nda planlanm›fl oldu¤unu hissediyorsun. Sabah›n erken saatlerinde bir gösterici, daha sonra ikinci gösterici ve sonra da benim yar›m metre ötemdeki üçüncü gösterici bafl›ndan vurularak öldürüldü. Ama o cinayetler olmam›fl gibi, laleleri sopayla döven k›z ve polisin dövülmesi görüntüleri öne ç›kar›ld›. O günkü flartlara bakal›m. ‹lk defa bir kitle hareketi, y›llar sonra 200 bin kifliye ulaflm›flt›. O dönemde polisin imaj›, Metin Göktepe’nin ölümü, Cumartesi Annele-

ri, kay›p haberleriyle çok zedelenmiflti. Üç nokta at›fl yap›ld›. Biri kalbinden vuruldu, ikinciyi bilmiyorum, üçüncüyü çat›dan vurdular, yan›ma düfltü. Sergide var foto¤raf›, s›cak kanlar› akarken. Müthifl bir provokasyondu. Sonuçlar›na bakal›m: Ertesi sene Perpa’daki 1 May›s’a 10 bin kifli geldi. Da¤›n bafl›nda Perpa’da miting düzenlendi. Kad›köy meydan› merkezîydi, insanlar›n elinden gitti. Polisin imaj› düzeltildi. “Çicekleri yolan k›z” foto¤raf› servis edildi. Sanki orada üç insan ölmemifl gibi, sistem kendini restore etti. Piflmanl›k duydu¤unuz, “keflke” dedi¤iniz neler var? Hayatta keflkelerim çok azd›r. Alt› ay Londra’ya gitmifltim, sürekli foto¤raf çekmekten dil ö¤renmeye f›rsat›m olmad›. Keflke ‘78 sürecinde militan de¤il de, fotomuhabiri olsayd›m, o dönemi belgeleyebilseydim çok faydal› bir ifl yapm›fl olacakt›m. O dönemin do¤ru dürüst belgeseli yok. Zaten yola ç›k›fl hikâyem orada bafll›yor. Belgesel eksikli¤ini görüp ülkemle ilgili düflüncelerim olgunlaflt› ve ülkemin tarihini foto¤raflamaya bafllad›m. Ara Güler’in deyimiyle bir anlamda tarih yapt›k. Gazeteler üç-befl kare kullan›yor. Bunlar›n ciddi, kal›c› bir esere dönüflmesi çok önemli. Bu ülkede hâlâ depremle ilgili bir kitap yok. Haf›zas›z bir toplum yarat›l›yor. Onca kriz yaflan›yor, hiçbir somut belge yok. Ama o kadar çok kitap bas›l›yor ki... Gördü¤ün arfliv bir milyon kare. Ne olacak, bilmiyorum. fiu sergi için 10 bin dolar para bulamad›m. Foto¤raftan vazgeçmeyi düflündü¤ünüz hiç oldu mu? Hay›r. Tutkulu bir aflk benimki. fiu an çal›flmadan yaflayabiliyorum. Ama bunun s›rr›, basit ve mütevaz› yaflamak. Gücüm yetti¤i kadar da devam diyorum. Ülkemde fotomuhabirli¤i çok önemli, çünkü yap›lacak çok ifl var. Söylefli: fiahan Nuho¤lu

karmafl›k. Daha çok ülkemin insan› için foto¤raf çekiyorum, çünkü ona bir fley anlatmak istiyorum. Okumas› yazmas› olmayan da, entelektüel ayd›n da f›oto¤raflar›mdan kolayca mesaj›n› almal›. Sosyolog Ayhan Aktar, sizin için, “o toplumun foto¤raf›n› de¤il, röntgenini çeker” diyor. Toplumsal dinamikleri foto¤rafa geçirebilmek için de s›k› takipçisi olmak, onlarla birlikte yaflamak gerekli herhalde... Tabii. Ünsal Oskay bir gün derste, “bak›n çocuklar, çeflit çeflit deli vard›r, bu arkadafl›m›z da foto¤raf delisidir” demiflti. Gerçekten, benim özel hayat›m yok. Meslektafllar›m anlamakta zorlan›yor. ‘87’de Bayrampafla’da Gazeteciler Sendikas›’n›n mitingi vard›. Pazar günü çekmeye gitmifltim. Bir meslektafl›m “deli misin, niye izin gününde gidip yatm›yorsun” dedi. Hem sendikal› örgütlülü¤ümle ilgili bir miting, hem de belgelemek için gitmifltim. ‹nan›n, bütün cumartesi-pazar, tatil günlerinde ifl kovalam›fl›md›r. Bahsetti¤im o yal›nl›k, kolay anlafl›l›rl›k çok önemli, çünkü benim derdim var. ‹nsanlar anlas›n ve tepki versin istiyorum. Ayr›ca iyi foto¤raf›n nerede, nas›l ç›kaca¤› hiç belli olmaz. Onun için bir fotomuhabirinin her zaman uyan›k olmas›, tetikte olmas› lâz›m. An foto¤raf› çekiyorum. Fotomuhabirini leopara benzetiyorum. Sessiz ve dikkatlice av›na yaklaflmal› ve avlamal›. Herhalde belirleyici özelliklerimden biri çok çal›flkan olmam, bu da iflini sevmekle ilgili. ‹flimden hiçbir zaman kiflisel bir fayda, ün, flöhret, para beklemedim. Herkesle diyalo¤um var, ama kimsenin adam› de¤ilim. Türkiye’deki olaylar› takip ediyorum, ayn› zamanda mümkün oldu¤u kadar dünyadaki aktiviteleri de foto¤rafl›yorum. Dünya deyince bir dönem çok tart›fl›lan “embedded” foto¤rafç›l›k, gazetecilik akla geliyor. “‹lifltirilmifl” gazetecilik kurumuna nas›l bak›yorsunuz? Evet, ben bir taraf›m. ‹yiden yana, insandan yana, haks›zl›¤a karfl› insanlar›n iyili¤ine taraf›m. Ama bunu iflimle, foto¤raf›mla yap›yorum. Örne¤in, beni hiçbir zaman slogan atarken, bir pankart›n bir ucundan tutarken göremezsin. Buna itiraz ediyorum, çünkü o zaman gazetecili¤in temel kurallar›na ayk›r› bir davran›fl sergiliyorsun. ‹flini iyi yapacaks›n. Foto¤rafç›n›n imza hakk›na, özlük haklar›na, emek hakk›na sahip ç›kar›m. Canl› kalkanlarla Ba¤dat’a gittik. Çekti¤im foto¤raflar savafl karfl›t› hareketin foto¤raflar› oldu. Ankara’da 1 Mart tezkeresinin protesto mitinginde pankartlarda Ba¤dat’ta çekti¤im baz› foto¤raflar vard›. Bazen flartlar belirleyici oluyor, hele cephe savafllar›nda gazeteci haber almak için “embedded” olabiliyor. Ama gazetecinin kendi vicdan›yla hareket etmesi lâz›m. Gazetecilikte temel kural tarafgir görünmemek, çünkü o zaman polise ve baflkalar›na koz vermifl oluyorsun. Gazetecilik namusunu mutlaka korumak gerekir. Foto¤raflar›mda slogan yoktur, mesaj› karfl›s›ndakine b›rak›r.


Müzik dolab›

10 albüm 7 Worlds Collide The Sun Came Out Bajar Nêz Be (Yaklafl) The Cribs Ignore The Ignorant Dead Weather Horehound Fiery Furnaces I’m Going Away J.J. Cale Roll On Kâz›m Koyuncu Hayde Sonic Youth The Eternal Vic Chesnutt At The Cut The Young Gods Play Kurt Weill

5 flark› Aylin Asl›m ‹çtim ‹çtim The Doors Alabama Song Duman Bal›k Jarvis Cocker Angela Tom Waits What Keeps Mankind Alive?

Dansa davet Shantel / Planet Paprika (Pozitif) on y›llarda temayüz eden Balkan

S müzi¤i patlamas›na en çok katk›da

bulunan isimlerden biri de Balkan as›ll› Alman DJ Shantel. Önceleri geleneksel kay›tlar› miksler, flovlar›nda eline mikrofon almaktan da hofllan›rd›. “Disko Partizani” albümü ve flark›s›, ortal›¤› bir baflka y›kt› geçti. Art›k ortaya basbaya¤› ritmi, temposu, orkestrasyonu yerli yerinde flark›lar ç›kar›yor, mikrofonda s›r›tm›yor, bu arada neredeyse her ay ‹stanbul’a gelmeyi ihmal etmiyordu. “Disko Partizani”nin ard›na tak›lan “Planet Paprika” formülü tekrarl›yor, yani hepten Roman, Balkan havalar›ndan s›k›lmad›ysan›z, e¤lenmeme ihtimaliniz yok. Üstelik bu sefer dört flark›da Brenna MacCrimmon’un vokali, Ciguli’den bildi¤imiz “Binnaz”›n dub versiyonu da var. Kan kaynat›c›, davetkâr bir albir devam albümü... – Merve Erol

Sanat günefli sahnede do¤arken Zeki Müren / Lunapark Konseri (Odeon) Eylül denince akla gelen ilk anekdotlardan biri: Rivayet o ki, “size niye pafla diyorlar” sorusuna “Ankara’dakilere ibne diyemedikleri için” diye cevap vermifl Zeki Müren. Belki flehir efsanesi, ama tam da Zeki Müren’lik bir cevap. Ölümünün 13. y›l›nda and›¤›m›z “Sanat Günefli” p›r›l p›r›l, heyecanl› bir canl› albümle bu ay› flenlendirdi. ‘70’li y›llar›n sonunda Lunapark Gazinosu’nda kaydedilen bir konser kayd› bu. Uzun taksimin ard›ndan koronun seslendirdi¤i bir hicaz flark›yla aç›lan albüm, Müren’in deyifliyle “Türk musikisinin temeli, ama erken saatlerde icra edildi¤i için ço¤unuzun dinleyemedi¤i fas›l flark›lar›” ile bafll›yor. Pafla, bir süre, en sevdi¤i makam olan hicazdan gidiyor. A¤›r tempoyla bafllayan konser ilerleyen dakikalarda, bilhassa koroyla seslendirilen “Muhabbet Ba¤›”nda zirveye ulafl›yor. Konser memleketin “karanl›k” günlerinde kaydedilmifl. Arabeskin hüküm sürdü¤ü bu günlerde Müren’in söyleyiflinde de belli belirsiz bir a¤da var. Bu, Ali Tekintüre - Coflkun Sabah imzal› “Bahar› Bekleyen Kumrular Gibi”de ve ‹brahim Tatl›ses’i tam da o günlerde meflhur eden “Aya¤›nda Kundura”da (öncesindeki muazzam “Odam Kireç Tutmuyor” yorumuna dikkat!) daha bir belirginlefliyor. Bunun d›fl›nda sound tamamen eski usûl. Nefleli tafl plak kay›tlar›n› hat›rlatan “Esmerim Biçim Biçim”in “Nideyim Sahn-› Çemen”e ba¤lant›s› ise finale yarafl›r biçimde. Memleket müzi¤inde, hele hele alaturkada konser

12

kay›tlar› pek rastlan›r fleyler de¤il. Münir Nurettin Selçuk’un “‹stanbul Konseri”, Emel Say›n’›n “On Y›l›n En Sevilen On fiark›s›” ve Mine Koflan’›n muazzam “Kahire Konseri” d›fl›nda pek akl›m›za gelen bir fley yok. Bunlar›n yan›na Müzeyyen Senar’›n çilingir sofras› muhabbetlerini de koymak mümkün. Zeki Müren albümü, sanatç›n›n diskografisinde bir ilk. TRT’nin yay›nlad›¤› bir baflka albümde kimi canl› konser kay›tlar› var, ama bafltan sona bir konseri dinlemek, “Sanat Günefli”ni sevenlere en büyük arma¤an. Hat›rlay›n, Morrissey bile ‹stanbul konserine Müren’e hayranl›¤›n› dile getirerek bafllam›flt›! Konserin atmosferi de mühim elbette: Kendi ifadesiyle bu “elit ve nezih zümre”nin “Zeki, Zeki!” anonslar›na “canlar›m sa¤olun”, “aflklar›m, dünya güzellerim”, “beni yaflatan varl›klar›m” fleklinde hitap eden sanatç›n›n, konserin sonlar›na do¤ru göbek att›¤›n› hayal etmemek mümkün de¤il. Akl›m›zdaki son Zeki Müren görüntüsü de bu minvalde zaten: ‹nzivaya çekilmeden hemen önce bir bayram gecesi TRT taraf›ndan canl› yay›nlanan Bodrum Kalesi konserinde bu flark› eflli¤inde göbek at›yordu... Albümü dinledi¤imizde (ve bugünle karfl›laflt›rd›¤›m›zda) flu klifle cümleyi bir kere daha kuruyoruz: 12 Eylül öncesine dönmek istiyoruz! Son sözü Arkadafl Z. Özger’e b›rakal›m, “Merhaba Can›m” fliirinden nakledelim: “Bir gün elbette / Zeki Müren’i seveceksiniz / (Zeki Müren’i seviniz)” – Murat Meriç

‹ngiliz rock’una taze kan Arctic Monkeys / Humbug (Domino / WEA) aklafl›k on y›ld›r, özellikle ‹ngiltere ve Amerika’da (New

Y York’ta, daha do¤rusu), bir genç grup patlamas› var.

Franz Ferdinand’dan The Kills’e onlarca grup, rock’un alt›n ça¤›n› yeniden canland›ramasalar da, daha yap›lacak çok iflin oldu¤unu gösteriyorlar. Bunlardan biri de, da¤›ld›¤›n› aç›klayan Oasis’in kabal›¤›n›n tam aksi istikametinde zarif ve zekice rock flark›lar› yazan, daha küçücük yafllar›nda parlayan, ama orada kalmayan Arctic Monkeys. K›sa, öz çal›yorlar, dar alana k›vrak çal›mlar, etkili paslar s›¤d›r›yorlar. Hayli ‹ngiliz gündelik hayat sahnelerine absürd kareleri s›¤d›rmay›, insan denen arzulu varl›¤›n türlü çeflit hallerini resmetmeyi biliyorlar. Fakat bu k›sa, yo¤un, sert gitarl› albümü California’da, meflhur Joshua Tree’de, Queens Of The Stone Age’den Josh Homme’la beraber kaydetmifller. Vallahi, yaram›fl... – M.E.

Liseliler 12 Eylül’e bak›yor Eylül’e s›radan bir darbe gibi bakmak müm-

12 kün de¤il. Milyonlar› etkilemifl, öldürmüfl, iflkenceye maruz b›rakm›fl, sürgüne yollam›fl bir darbe. Bütün bir topluma korku sald›, sindirdi, örgütlenme hakk›n› ortadan kald›d›. Ve en önemlisi, bütün bir toplumun yaflay›fl›n› de¤ifltirdi, Türkiye’yi bencil bir tüketim toplumu haline getirecek bütün kanallar› açt›. Kendinden öncesi ve sonras›n› yaratt›, kuflaklar aras› ba¤lant›y› kopard›. fiimdi, Genç Praksis dergisini de ç›karan liseliler, 12 Eylül’ün y›ldönümünde dö-

nüp o günlere bak›yorlar. “12 Ayd›n, 12 Liseli, 1 Darbe...” adl› DVD, bir sözlü tarih çal›flmas›. Ö¤renciler soruyor, Ünsal Oskay, Süleyman Çelebi, Ayd›n Çubukçu, Eren Keskin, Ufuk Uras, Tar›k Akan, Etyen Mahçupyan gibi isimler anlat›yor. Müzikler Karagünefl’ten. ‹stemek için: www.gencpraksis.liyiz.biz ya da 0.555.696 86 02...

49


Haz›rlayan: Ahmet Gürata

A

I

R

Ç

E

K

M

SARAYBOSNA FEST‹VAL‹, GÜNEYDO⁄U AVRUPA S‹NEMASINA BAKIYOR

Yak›n plan kurflun izleri 15. Saraybosna Film Festivali 12-20 A¤ustos aras›nda gerçeklefltirildi. Olay› yerinde gözledik... Rivayet ederler ki, 1389’daki Kosova Savafl› s›ras›nda o kadar çok insan ölmüfl ki, cesetleri yemek için Balkanlar›n dört bir yan›ndan kargalar bölgeye üflüflmüfl. Yine rivayet ederler ki, Saraybosna kuflatmas›n›n sürdü¤ü 1994’te gökten o kadar çok ölü karga düflmüfl ki, kald›r›mlar karga cesetlerinden yürünmez hale gelmifl. – Susan Sontag, “Dayan›flman›n Sesi” Gökten kargalar ya¤›yor Çocuklar›n dökemedikleri gözyafllar› gibi – Rufus Wainwright, “Saraybosna Kufllar›” nternette bofluna aramay›n... Ne kuflatma s›ras›nda Saraybosna’da yaflayan Susan Sontag böyle bir yaz› yazd›, ne de kariyerine Montreal’deki Sarajevo Cafe adl› barda flark› söyleyerek bafllayan Rufus Wainwright’›n böyle bir bestesi var. Bu ba¤lant›lardan esinlenen John Greyson, “Covered” adl› yar› çakma-belgeselinde (mockumentary), yukar›daki kurmaca metinleri oluflturmufl. fiu s›ralar, ‹srail Filmleri Toplu Gösterimi nedeniyle Toronto Film Festivali’nden filmini çeken Greyson’›n hikâyesi baflka bir yaz›n›n konusu (flimdilik, vimeo’dan Greyson’›n filmine ulafl›p ba¤lant›lar› izleyin)... ‹nsan Saraybosna’dan söz ederken, savafl› anmadan edemiyor. Dört y›la yak›n süren kuflatman›n ve yaflananlar›n izleri hâlâ görülüyor. 1996’dan bu yana, flehir büyük ölçüde yeniden infla edilirken, ço¤u yerde binalardaki kurflun izlerinin üzeri s›vanmam›fl. Belli ki, geçmiflin tüm izlerini silmek istememifller. Ama, hepsinden önemlisi, y›llar önce televizyonun karfl›s›nda, ya¤an kurflunlar›, patlayan roketleri izledikten sonra duydu¤umuz derin çaresizli¤i sürekli hissediyor olmam›z. T›pk›, daha yak›nlarda, (devletin alay edercesine “Hayata Dönüfl Operasyonu” ad›n› verdi¤i) katliam› izleyip yaflamaya devam ediflimiz gibi. Saraybosna bugün farkl› bir kent. Sa-

Vedran ‹smailoviç 1992’de kütüphane binas›n›n y›k›nt›lar› üzerinde, kanl› pazaryeri sald›r›s›nda ölenlerin an›s›na Albinoni’nin Adagio’sunu çalarken

vafl›n an›lar› d›fl›nda hakk›nda söylenecek çok fley var. Örne¤in, savafla inat kuflatma s›ras›nda düzenlenmeye bafllanan, bugünse 15. yafl›n› kutlayan Film Festivali. Cömert ba¤›flç›lar› ve gönüllüleri sayesinde, k›sa zamanda Avrupa’n›n önemli festivallerinden biri olan Saraybosna, Güneydo¤u Avrupa’ya odaklan›yor. Festivalin yar›flmal› bölümleri (kurmaca, belgesel ve k›sa film) ile “Focus” bafll›kl› özel bölüm, a¤›rl›kl› olarak bu co¤rafyan›n filmlerine ayr›lm›fl. Bu ne menem bir co¤rafya diye soracak olursan›z: Seçilen filmlere göre, s›n›rlar› güneyde K›br›s’tan kuzeyde Macaristan’a kadar uzanan bölge. Elbette, her co¤rafî ta-

Saraybosna bugün farkl› bir kent. Savafl›n an›lar› d›fl›nda hakk›nda söylenecek çok fley var. Örne¤in, savafla inat kuflatma s›ras›nda düzenlenmeye bafllanan, bugünse 15. yafl›n› kutlayan Film Festivali. n›mlama gibi sorunlu ve s›n›rl›. Seçilen filmler, seçici kurullar ve de¤erlendirme aç›s›ndan, festival Eurovision’a benziyor. Ama bölgenin esas derdi, söz konusu ülkelerin ço¤unda film üretimini destekleyecek bir sinema pazar›n›n bulunmay›fl›. Örne¤in, 20 milyonluk Romanya’da sinema salonlar›n›n say›s› 50’yi bulmuyor. Bu da, sinema sektörünü (özellikle AB-

Gözler a¤las›n, ›rmaklar ça¤las›n araybosna Festivali, dünya sinemas›n›n ilgi çekici isimlerinden Jia ZhangKe’ye özel bölüm ay›rm›fl. Çin sinemas›n›n 5. Kufla¤› Chen Kaige ve Zhang Yimou gibi yönetmenler, Çin tarihinin geçmifl dönemlerine ve iktidar kavgalar›na odaklanm›fl, gösteriflli bir sinema yaratm›fllard›. ‘90’lar›n sonunda sinemaya at›lan 6. Kuflak ise (Wang Xiaoshuai, Zhang Yuan ve Zhang-Ke), kameralar›n› “öteki” Çin’e çevirdi. Bu isimlerden Zhang-Ke, do¤du¤u Shanxi bölgesinde geçen ve Çin mucizesinin görünmeyen yüzünü ele alan filmleriy-

S

50

le tan›n›yor. ‹fl arayan gençler, fahifleler, gündelikçiler, “dönüfltürülmekte” olan kentler, filmlerinin bafll›ca kahraman›. Zhang-Ke ve de¤iflmez oyuncular›ndan Tao Zhao da festivalin konuklar› aras›nda. Bir avuç seyirciyle birlikte, yar›flma flaflaas›ndan uzakta, son k›sa filmi “Cry Me A River” dahil, ustan›n filmlerini izliyoruz. Her filmden sonra, Zhang-Ke’nin alçakgönüllü de¤erlendirmelerini dinliyoruz. Pathos, bast›r›lm›fl duygular, k›r›lan ümitler ve unutmaya direnme çabas›... ZhangKe, sanki postmodern dünyan›n her türlü

etkiye karfl› hissizlefltirdi¤i bireye, cismanî olmaktan ç›kar›p sanal k›ld›¤› izleme deneyimine, duygular› ve bedeni geri getiriyor. Yeni elefltirel sineman›n yolu, gerçekçi anlat›mdan oldu¤u kadar, melodramdan da geçiyor. A¤layal›m, güzelleflelim.

merkezli) fonlara ve ortak-yap›mlara ba¤›ml› k›l›yor. Ortaya ç›kan sonuçsa yarat›c›l›k aç›s›ndan pek de umut verici de¤il. Yine de, yar›flma ve özel bölümdeki tercihlerimiz, öncelikle Romanya’dan yana oluyor. “Bay Lazarescu’nun Ölümü” (Cristi Puiu) filminin senaristi Razvan Radulescu’nun Melissa de Raaf ile çekti¤i “Önce Felicia” (Felicia, inainte de toate) ve Radu Jude’un “Dünyan›n En Mutlu K›z›” (Cea mai fericita fata din lume), bizi piflman etmeyen filmler. Yar›flman›n favorilerinden biri, Saadet Ifl›l Aksoy’un da rol ald›¤› Bulgar-‹sveç ortak yap›m› “Eastern Plays”. Ancak büyük ödül “Ordinary People”›n (Vladimir Perisic), jüri özel ödülü ise “Köpekdifli”nin (“Kynodontas”, Yorgos Lanthimos) oluyor. Yar›flmal› bölümde Türkiye’den, “Köprüdekiler” (Asl› Özge; kurmaca), “‹ki Dil Bir Bavul” (Orhan Eskiköy ve Özgür Do¤an; belgesel) ve “Dalga Teorisi” (Gökhan Okur; k›sa film) yer al›yor. Yine Türkiye’de çevrilen “Müezzin” (Sebastian Brameshuber) ise belgesel yar›flmas›n›n bir di¤er aday›. Bu dalda ise, ödülü “The Caviar Connection” (Dragan Nikolic) al›yor. Yeni Türkiye sinemas›, özel bölümde gösterilen “Pandora’n›n Kutusu” (Yeflim Ustao¤lu), “Süt” (Semih Kaplano¤lu) ve “Mommo” (Atalay Tafldiken) ile birlikte izleyiciden büyük ilgi görüyor. “‹ki Dil Bir Bavul”, Avrupa Belgesel A¤›’n›n Yetenek Ödülü’ne de¤er görülüyor. “Pandora’n›n Kutusu” ise, yüzlerce film aras›nda izleyiciden en çok oyu alan ilk 10 film aras›na giriyor. Yar›flma filmlerinin gösteriminin yap›ld›¤› Ulusal Tiyatro’nun yan›nda, Festival Meydan› var (meydan›n ad›n› Susan Sontag Tiyatro Meydan› olarak de¤ifltirme vaadinde bulunan Saraybosna Belediyesi, bu konuda henüz bir ad›m atmam›flt›). Burada, festivalin ünlü konuklar› izleyicilerle sohbet ediyor. Festivalin merkez üssü ise, Saraybosna Orduevi. Kap›da ayn› bizim orduevlerinde oldu¤u gibi siyah tak›m elbiseli bir asker duruyor. Festival kart›n›z› gösterip içeri girdi¤inizde, sizi nefleli ve sivil bir ortam karfl›l›yor. Kaç›rd›¤›n›z filmleri izleyebilece¤iniz video odas› burada. Konuklara her ö¤len karavana veriliyor. Akflamlar› ise bir parti mekân›na dönüflüyor. Bu sahnede keyifle Nouvelle Vague’› izliyoruz. “Saraybosna’dayken anti-Amerikan bir flark› söylemeden olmaz” deyip “Oublions l’Amérique”i (Amerika’y› Unut Gitsin) söylüyorlar. Malûm, festival demek ayn› zamanda parti demek. Büyük festivallerdeki kadar olmasa da, film sonras› e¤lence imkânlar› bol. Bir gece, savafl s›ras›nda y›k›lan simgesel Kütüphane binas›n›n içerisindeyiz. Restorasyon çal›flmalar› henüz bitmemifl. Ifl›kland›rma göz al›c›. Yanan binlerce kitab›, (Bosnal›lar›n bize anlatt›¤›) gökten ya¤an külleri ve y›k›nt›lar aras›nda çello çalan Vedran ‹smailoviç’i an›ms›yoruz. Ama bina yeniden infla edilmifl, b›çak s›rt›nda gibi dursa da, bar›fl havas› esiyor. En iyisi, müzi¤in ritmine b›rakmal› kendimizi. Diskjokeyimiz, “I Will Survive” ile pisti hareketlendiriyor.


BRECHT’‹N S‹NEMAYLA ÜLFET‹

Gölgede yaflayanlar ‹stanbul Bienali ve Express’in Radyo Brecht’i vesilesiyle “Üç Kuruflluk Opera”n›n filme çekilme öyküsüne bak›yoruz... ertold Becht, sinema dünyas›na bir k›sa komedi filmiyle ad›m atm›fl: “Kuaförün Gizemleri” (Mysterien eines Frisiersalons, 1923). Senaryosunu yazd›¤› filmi Erich Engel’le birlikte yönetmifl, salak kuaförü Karl Valentin canland›rm›fl. Uzunca bir aran›n ard›ndan bu kez Carl Koch’la birlikte “Adam Adamd›r”› (1931) k›sa filme dönüfltürmüfl. Ayn› y›l, “Üç Kuruflluk Opera”n›n sahnede kazand›¤› popülerlik, yap›mc›lar› da harekete geçirir. Senaryoyu Brecht kaleme alacakt›r,

B

“Üç Kuruflluk Opera”ya kaynakl›k eden John Gay’in “Dilenciler Operas›”n› çeviren Elisabeth Hauptmann ve Brecht

yönetmen koltu¤unda ise G.W. Pabst (“Pandora’n›n Kutusu”) oturacakt›r. Brecht, oyundakinden oldukça farkl› bir tretman haz›rlar. Halk taraf›ndan yanl›fl yorumlana-

AYZENfiTAYN’DAN KLUGE’YE “KAP‹TAL”

Alman iflçinin kar›s› Ayzenfltayn’›n düflüydü, Kluge’ye nasip oldu. Nas›l olduysa oldu, “Kapital” film oldu... ergey Ayzenfltayn 1927-28 y›llar›nda Marx’›n “Kapital”ini filme almak için haz›rl›klara giriflir. Alt› ay süreyle ald›¤› notlar 12 Ekim 1927’de bafllar: “Karar verdim: ‘Kapital’i filme çekece¤iz, Marx’›n senaryosundan yola ç›karak –tek mant›kl› çözüm.” Bu notun hemen alt›nda fabrika ve benzeri mekânlara as›lm›fl bir haber bülteninin foto¤raf› vard›r. Ayzenfltayn flu notu düfler: “Bunlar montaj duvar›na yap›flt›r›lm›fl klipler.” (“Notes for a Film of Capital”, Jay Leyda ve Annette Michelson). Ancak çeflitli nedenlerle proje rafa kald›r›l›r, Ayzenfltayn “Eski ve Yeni”nin (Staroe i novoe) haz›rl›klar›na giriflir. Bu projeden seksen y›l sonra, bir baflka yönetmen, Alexander Kluge, “Kapital”i filme alma ifline giriflti. Dokuz saatlik ve üç bölümden oluflan film geçti¤imiz aylarda DVD ve festivaller arac›l›¤›yla izleyiciyle bulufltu. Film flu bölümlerden olufluyor: “Marx ve Ayzenfltayn Ayn› Evde”, “Her fiey Sihirli”, “Mübadele Toplumunun Paradokslar›”... Kluge, filmde Ayzenfltayn’›n notlar›n›n yan›s›ra ünlü montaj tekni¤inden de yararlan›yor: Hareketli ve dura¤an görüntüler, Marx ve Ayzenfltayn’›n yaz›lar›ndan bölümler bir arada karmafl›k bir bütün oluflturuyor. Söz konusu tekni¤i daha yak›ndan anlayabilmek için, bir bafl-

S

ka büyük düflünüre, Fredric Jameson’a ba¤lanal›m. New Left Review’nun son say›s›nda yay›nlanan yaz›s›n›n bafll›¤› “Marx ve Montaj”. Jameson’a göre, Ayzenfltayn, Freud’un serbest ça¤r›fl›m ilkesi-

bilece¤ini düflündü¤ü baz› konular› netlefltirmek için de¤ifliklikler yapar. Baz› karakterleri ve sahneleri ç›kar›r, yenilerini ekler. Ayr›ca, operaya oranla daha devrimci olarak nitelenebilecek bir final tasarlar. Ortaya yepyeni bir senaryo ç›km›flt›r. Yap›mc› flirket, filmi arzu ettikleri gibi çekebilmek için Brecht’e daha fazla para teklif eder. Brecht karfl› ç›kar ve flirkete karfl› dava açar. Sonuçta, filmin çekimleri tamamlan›r. Üstelik, san›lan›n aksine, Brecht’in tretman›na ba¤l› kal›narak. Yönetmen Pabst, senaryo için sinema kuramc›s› Bela Balasz’dan destek al›r. Brecht uyarlamay› be¤enmez, film bir süre sonra Nasyonal Sosyalistlerce yasaklan›r. Filmin sonundaki Sustal› Mack’in flark›s› da sahne versiyonundan farkl›d›r. Brecht flark›ya bir dörtlük daha eklemifltir: “Kimileri yaflar zifiri karanl›kta / Kimileriyse

parlak ›fl›klar içinde / Ayd›nl›ktakiler olur hep göze batan / Di¤erleriyse kal›r gölgede...” Senaryosunu yazd›¤› “Kuhle Wampe” (Slatan Dudow, 1932) filminin (yine Nazilerce yasaklanacakt›r) ard›ndan, Brecht hem Almanya’dan hem de sinema dünyas›ndan uzaklafl›r. Sonraki y›llarda eserlerinden televizyon ve sinema için onlarca uyarlama yap›lacakt›r. 1947’de Amerikan Aleyhtar› Etkinlikler Komitesi’ne verdi¤i ifadede “sinema sektörüne siyasal ya da sanatsal herhangi bir etkisi olup olmad›¤›n› bilmedi¤ini” söyler. Brecht’in sinemaya esas katk›s›na tan›kl›k etmek için 1960’l› y›llar› beklemek gerekecektir. Jean-Luc Godard’›n öncülü¤ündeki yönetmenler onun “yabanc›laflt›rma” düflüncesinden hareketle yeni bir “karfl›-sinema”n›n temellerini atacakt›r.

lar›n› anlatmak isteyen Ayzenfltayn flöyle bir sahne tasarl›yor: Tüm film boyunca kad›n eve dönen kocas›na çorba pifliriyor. ‹ki tema ça¤r›fl›m› yoluyla iliflkilendirilebilir: çorba pifliren kad›n ve eve dönen koca. Tamamen saçma (kabul, henüz bir önerme aflamas›nda): (örne¤in) üçüncü bölümde ça¤r›fl›m› kad›n›n yeme¤in üzerine ekti¤i k›rm›z› biberden yola ç›kabilir. Biber. Cayenne (biberin geldi¤i Frans›z Guyanas›’nda bir kent). fieytan Adalar› (Frans›z Guyanas›’n›n meflhur ceza sömürgesi). Dreyfus. Frans›z flovenizmi. Krupp’un elindeki Figaro gazetesi. Savafl. Limanda batan gemiler (...) geçifl: biber-Dreyfus-Figaro.” Ayzenfltayn, bu ça¤r›fl›mlar ya da neden-sonuç iliflkileri arac›l›¤›yla izleyicide farkl› düflünceler uyand›rmay› ve bir duygusal etki yaratmay› planl›yordu. Gelelim filmin ad› olan “‹deo-

lojik ‹lkça¤’dan Haberler”e. Jameson’a göre ilkça¤ (antikite) vurgusu Marx’›n ya da Marksizmin modas›n›n geçti¤i anlam›na gelmiyor. Bu yolla anlat›lmak istenen, gelece¤e uygun bir ilkça¤ ya da tarih tasarlanmas› gere¤i. Marx ne güncel ne de modas› geçmifl biri: O bir klasik ve süre aç›s›ndan hemen hemen Atina’n›n alt›n ça¤›na denk düflen Marksist ve komünist gelenek de, Avrupa solunun alt›n ça¤›. Bu, ayn› zamanda, en flafl›rt›c› ve fanatik, verimli ve çeliflik sonuçlarla sürekli yeniden dönmemiz gereken bir ça¤. Jameson, t›pk› Eski Yunan gibi, solun geçmiflinin de hem kanl› olaylarla hem de baflar›larla dolu oldu¤unu, bu gerçe¤i teslim etmek gerekti¤ini kaydediyor. Son sözü, Frans›z-Arap düflünür Abdülvahab Meddeb’e b›rakal›m: “Herkes kendisine uyan geçmifli seçebilme özgürlü¤üne sahip olmal›. Bu sayede, yeniyi aray›fl maceram›zda, ölüler kadar canl›lar da rol oynayabilir.” Web sinemas›: “Kuhle Wampe” (Slatan Dudow, 1932) (www.archive.org/details/movies)

Jameson’a göre, Ayzenfltayn, Freud’un serbest ça¤r›fl›m ilkesinin Marksist bir versiyonunu gelifltirmiflti. Gündelik yaflama iliflkin deneyimler aras›ndaki gizli ba¤lant›lar zinciri bizi üretimin kayna¤›na götürmekteydi. nin Marksist bir versiyonunu gelifltirmiflti. Gündelik yaflama iliflkin deneyimler aras›ndaki gizli ba¤lant›lar zinciri bizi üretimin kayna¤›na götürmekteydi... Ayzenfltayn, bu yaklafl›m› aç›klamak için Alman iflçi s›n›f›n›n yaflam›ndan bir örnek veriyor: “Alman iflçisinin kar›s›n›n evhan›m› nitelikleri devrimci ayaklanman›n önündeki en büyük engeldir. Zira bir Alman iflçisinin kar›s› ne yap›p edip kocas›na s›cak bir yemek haz›rlar, onu ifle aç göndermez.” Filmde, bu durumu ve sonuç-

Alexander Kluge

51


YÖNETMEN ÇAYAN DEM‹REL’LE “5 NO’LU CEZAEV‹” ÜZER‹NE

Komutan Jo ve bütün adamlar› 12 Eylül, en vahfli yüzünü Diyarbak›r Cezaevi’nde gösterdi. Baflka hapishanelerle, baflka dönemlerle k›yaslanamayacak bir zulüm, burada, Kürtlere uyguland›. Daha önce “38 Dersim Katliam›” belgeselini çeken Çayan Demirel, bu sene ‹stanbul Film Festivali’nde gösterilen “5 No’lu Cezaevi”nde de Diyarbak›r tan›kl›klar›n› belgeliyor... Ahmet Türk anlat›yor belgeselde, tek kelime Türkçe bilmeyen bir Kürde nas›l ‹stiklâl Marfl›’n› ezberlettiklerini. Kürt mahkûm ezber eder marfl› ama, hep ayn› yerde tak›l›r kal›r, hep sorar ayn› soruyu Kürtçe, “Cinewarek di wir de hebû, ew çi bû”, (hani bi canavar vard› neydi o) diye... Hani bir canavar vard›, pembe duvarl› bir yerde yaflayan hani flimdi okul olacak olan yerde duran. Bir canavar vard› Kürtlerin üzerine çullanan... Bu kadar m›yd›? Yaflananlar bir varm›fl, bir yokmufl muydu? ‹nsan bedeninin bir deney tahtas›na dönüfltürüldü¤ü siyasî bir laboratuar olarak çal›flan Diyarbak›r Cezaevinde insanlara cop soktular, bok yedirdiler, penislerinden ipler ba¤lay›p çektiler, hayalar›ndan ast›lar, erkekleri domalt›p sigaralar› ... lar›nda tutmalar›n› emrettiler, kad›nlar›n vajinalar›nda ayn› sigaralar› söndürdüler. Türkçe bilmedi¤i için görüfl dakikalar›nda o¤luna k›z›na sadece bakan analar› izlediler. Yüzbafl› Esat Y›ld›ran’›n köpe¤i Jo’yu komutan ilan edip insanlar›n bu köpe¤e her sabah tekmil vermelerini buyurdular, tahliye olan mahkûm olur da ç›k›nca “...medik bir tek kula¤›m›n arkas› kald›” demesin diye, yüz elli kiflinin gözleri önünde mahkûmun kula¤›n›n arkas›n› ...tiler. 1980 darbesine yetifltirilmek üzere infla edilen Diyarbak›r Cezaevi’nde yüzlerce tutuklu sakat kald›, kimileri ölüm oruçlar›nda, kimileri açl›k grevlerinde, kimileri yaflananlar› protesto etmek gayesiyle kendilerini yakarak öldü. Kürt aç›l›m›n›n konufluldu¤u flu günlerde ise Tar›m Bakan› Mehdi Eker, insanl›k tarihinin utanç merkezlerinden olan bu cezaevinin okul yap›laca¤›n› ilan etti. Böylece, ulus-devletin kimlik oluflturma mekânlar›ndan olan okullar ve hapishaneler bir kez daha tarih sahnesinde ayn› zeminde tazahür ediyor bugünlerde. Diyarbak›r Cezaevi’nde yaflananlar›n tan›klar›n›n ak›llar›nda yer eden bir cümle, her sabah temrin edilen “buras› bir hapishane de¤ildir, buras› askerî bir okuldur ve siz burada Türk olmay›

52

Çayan Demirel

Belgesel için görüfltü¤üm insanlar›n hepsi, Yüzbafl› Esat Oktay Y›ld›ran’›n göreve geldi¤i ilk günden itibaren söyledi¤i “buras› bir cezaevi de¤il, askerî bir okuldur ve bu askerî okulun yegâne amac› sizi Türklefltirmektir” sözlerini aktard›. ö¤reneceksiniz” cümlesi, tarihsel bir ironi olarak duruyor flimdi karfl›m›zda. Kürt olmak hasebiyle mahkûm olan binlerce insan, duvarlara as›lan Türk büyükleri portreleri, tavanlara çizilen Türkiye haritalar›, her gün okutulan marfllar, andlar ile Türklefltirilmeye çal›fl›l›rken o y›llarda, bugün öngörülen aç›l›mla bu insanlar›n çocuklar› Türk olmay› ö¤renecekler usul usul. Belgesel yönetmeni Çayan Demirel’in deyifliyle, “varl›klar›n› Türk varl›klar›na arma¤an edecekler”... ‹stanbul Film Festivali kapsam›nda ilk gösterimini yapan “5 No’lu Cezaevi”, Diyarbak›r’da yaflananlara 80 insan›n anlat›m›yla tan›kl›k ediyor. Nurettin Y›lmaz, Ahmet Türk, Orhan Miro¤lu, Tar›k Ziya Ekinci, Feridun Yazar gibi kamuoyunun tan›d›¤› isimlerin yan›nda, onlarca insan anlat›yor yaflad›klar›n›... “38 Dersim” belgeselinin ard›ndan bu kez

de “5 No’lu Cezaevi” belgeseliyle unutturulmaya çal›fl›lanlar› haf›zalar›m›za nakfleden Çayan Demirel ile ulus-devletin kimlik oluflturma paradigmalar› üzerinden yaratt›¤› kanl› tarihi konufltuk... Kürt aç›l›m›n›n yo¤un olarak tart›fl›ld›¤› flu günlerde Tar›m Bakan›’n›n yapt›¤› bir aç›klamayla Diyarbak›r Cezaevi’nin okula dönüfltürülece¤ini ö¤rendik. Ard›ndan cezaevinin bir utanç müzesi olarak korunmas› gereklili¤i konuflulmaya baflland›. Tarihsel bir ironi, belki de trajedi olarak, bir zamanlar askerî okul olarak tan›mlanan iflkence mekân› bugün yine okul olarak kurgulan›yor. Bu ba¤lamda Orhan Miro¤lu soruyor: Türklerin okul d›fl›nda bir tahayyülü olmayacak m›? Çayan Demirel: Ben bir belgeselciyim, bu konuda görüfl beyan etmem sadece duyarl› bir insan kimli¤iyle s›n›rl› olacakt›r. Çünkü orada y›llarca insanl›k d›fl› muamelelere maruz kalanlar var ve as›l söz hakk› onlar›n olmal›. Ancak flunu söyleyebilirim, yaflananlar›n ma¤durlar›, oras›n›n bir yüzleflme merkezi olmas›n› istiyor, yaflananlar›n unutturulmayaca¤› bir utanç müzesi. Benimde fikriyat›m bu yönde. Bu mevzuda durumu en iyi anlatanlardan biri, Altan Tan, “babam›n öldürüldü¤ü yerde o¤lumu okula m› gönderece¤im” dedi. Bu bence çok kritik bir soru... Darbe öncesinde binlerce insan›n tutuklanaca¤› planlay›c›lar taraf›ndan bilindi¤i için apar topar cezaevleri infla edildi. Diyarbak›r Cezaevi de Kenan Evren’in ilan etti¤i üzere infla edilen modern cezaevlerinden biri. Belgeselde de anlat›ld›¤› gibi, sinema salonu, hamam› olan bir cezaevi. Burada toplananlar ise, bir flekilde Kürt kimli¤ine, Kürt bilincine sahip insanlar. Devletin öncelikli amac›, bu insanlar›n Türklefltirilmesi. Belgesel için görüfltü¤üm insanlar›n hepsi, Yüzbafl› Esat Oktay Y›ld›ran’›n göreve geldi¤i ilk günden itibaren söyledi¤i “buras› bir cezaevi de¤il, askerî bir okuldur ve bu askerî okulun yegâne amac› sizi Türklefltirmektir” sözlerini aktard›. Türk kimli¤ini kabul etmeyen Kürt halk›n›n ilerici unsurlar›, kanaat önderleri, parti liderleri Diyarbak›r Cezaevi’nde Türklefltirilmeye çal›fl›l›yor. Örgüt liderlerinin öncülü¤ünde okutulan marfllar, bir halk› moral olarak çökertmeye çal›flman›n en et-


u vecio¤l e D l ü Ayfleg

usu K›fl Uebyiykat, Öykü, 88 s.

ArmaRoman l a m e K d rhan anlar›n›n Metis E e 2008 O san Nehir rom lkenin v n e n ü s› ü e Öyk Da¤ Su e sonra Kufl Dilin anan A¤layan ab›. Darb ler, karabasan it k z a ü k k › y ö ü k ir y e b ö d ¤an›'n z i u e b direnc an bu k anlatan udu ve m u yazar›nd en a¤›r iklimi n a an s›z çök aras›nd üzerine ykular›n u lu o d larla bizlere. tafl›yor

n Jameso Fredric nen

Arzu328 s. e D dar, Ütopflytiria, Çeviri: Ferit Burak Ayya's›ndan bafllayaraKk. le Metis E

p ilip 'un Üto ilen Ph as More re'i" kabul ed lamda m n o a h T ir n, espea pyay› b k to a ü h Jameso urgu S e v kurgu li bilimk rgunun ile bilim er önem ilimkurgu r "bilimku i¤ le d z ü e s v 'in ir b Mülk . Le Guin saml› b Dick'in, m›fl Ursula K a uzanan, kap n bu yana yaz›l n ra t› fl n a r› bir 'd uzla la , h ›t c ›n p b a lo n›n y u kita yor. B indeki b kadar Sol yazarlar› rkeolojisi sunu ¤ li e it n ar ya a nusu kl› okurl çilve ütop ya savu ya mera r için de vazge m Ütop u la rg ¤ u a k s a im rl il en u b k k o ra flt›ran r ola edebi tü imkânlar›n› ara n z. lü ü ru y o y y taha üflünü u¤unu d ld o z e m

a n Mane Norma Sekiz

s.

t i: Nesrin Demiryontan, 216 aa a S , nM Ekimebiyat, Öykü, Çevir e tan›fla ve mplar› il

lama ka kamplar› ›, yken top b› da toplama a d ›n zaman fl a kita efl y talanan s a H eHenüz b rkçedeki bu ilk . .. küp flek kk›nda Tü , kirli bir alar ha r› m en nea'n›n v la n a k ö a tr d › m , geri onras ülü yu geceleri en an›lar› savafl s oyunlar›n›, büy n re ü s y›l lik önüfl manken n umutlar›, befl uslara d esk kâb na a or. la fk y ¤ a t› a K la b n re sonra iyle a r›, y›llar › bir iron ›c rp a korkula ç üslup ve sade bir

d Metis E

ir Gray Alasda

LanarkAPLIK B‹R HAYAT Emine Ayhan, 616 s. ‹T DÖRT K

iri: yazan, Çev nciyken re t, Rom ¤ a ö iy n u b 'i e y d Gra a sonuc Metis E Alasdair ir çal›flm

ssam s›ra›rl›k b iyat›n›n zar ve re yrek as ‹skoç ya y›p yaklafl›k çe rk, fantazi edeb re yirmingö na aflla lad›¤› La t elefltirmenine en önemli maya b a yay›m a d n iy a b ›n ›l e ›k y d ç e 1 198 'dan flturirçok ‹skoçya rne¤i. B ›n› konu m a ö ¤ d l› ir ›n b ta s › s r› u ›fl a d e y eti v i k i c tü in in tt›¤›, ›n ik irikim ci yüzy›l ray'in edebi b ru sürekli flafl›r tatl› la ›y s a G u . k at düny iy baflyap›t e tekniklerle o akb e m d ›r e ekic kazand tirdi¤i, du¤u, z ›ya elefl kitab› Türkçeye s a ›y k nu li toplumu e¤lence tti¤i bu e y la a › tatl uyuz. tan mutl

n Munga n a h t er a r Mu hikâyel

ler, Eldiveebiynat, Öykü, 168 s.

gözincelikli a, erin ve d ›nd ir k a k d a lar h flama r, kad›n an'›n ya eynle g v ü n e k u b y e ö M , an i¤i bu kk›nda a rd h ti Murath i fl rup m le tu li de "o zengin n geri iliflkileri ili¤i ve bazen , lemlerle yat a a d h ›n › k s r hak geçic k›saca , ›n a n d a erkekle ›n m k a k or. Elk›nda, z , tesadüfler ha yküden olufluy ler hak ö a Kötü d n o ›n hakk yeler var m›? kalmas›" Eldivenler, hikâ set, Yaz gibisi en’in p re Ka a... ir film, K b k ü hakk›nd ns›z›n her fley, ç ü ne k ler. A flk› üzeri kesinlik divenler, ad›n›n a abut ve Geçici k tü ö k T adamla rp›flma, Isl›k, Ça duvar›,

d Metis E

metis


kin yolu gibi görünüyor. Nurettin Y›lmaz’a yap›lan muamele nas›l bir psikolojik savafl yürüttüklerinin önemli bir göstergesi. “Al›n sizin cumhurbaflkan›n›z, bak›n ne halde” diyorlar. Y›lmaz, “yüzüme tükürmeleri için yalvar›rd›m” diye anlat›yor. Çünkü tükürmeyenlere korkunç iflkenceler yap›l›yor. O dönemi yaflayanlar›n akl›nda ise, kendi gördü¤ü iflkencelerden daha çok, belki de Y›lmaz’a yap›lanlar kal›yor. Belgeselde de gördü¤ümüz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin “aslî ve kurucu” unsuru olan Türk Müslüman kimli¤i cezaevinin politikas›n› belirliyor. T›pk› bir okul gibi, cezaevinde de, Atatürk ilke ve ink›laplar›n›n, din e¤itiminin verildi¤i dersler, duvarlara çizdirilen “devlet büyükleri” portreleri, okutulan marfllar var. Evet, bu ba¤lamda cezaevi t›pk› okul gibi iflliyor ya da okullar t›pk› cezaevi gibi. Türkiye’deki e¤itim politikas›, yani müfredat de¤iflmedi¤i sürece, zihinsel olarak Türklefltirme devam edecektir. Yani di¤er halklar›n çocuklar›n›n varl›klar› Türk varl›¤›na her gün arma¤an oluyorsa ve Kürt, Ermeni, Rum, Çerkes çocuklar› Türk kimli¤ine feda ediliyorsa, asl›nda cezaevi politikas›ndan farkl› bir durum yok demektir. Diyarbak›r gibi bir yerde, her aileden en az›ndan bir kiflinin bir flekilde “Türk” olmaya feda edildi¤i bir yerde, flimdi bu insanlar›n çocuklar›n›n “and›m›z” ile, ‹stiklâl Marfl› ile, Türklerin kahramanl›k destanlar› ile bir e¤itime tâbi tutulmas› kabul edilebilecek bir durum de¤il. Bu çok ac›, yaflananlar›n travmatik bir tekrar›... Ulus-devletin e¤itim meselesi, kültürel

asimilasyonun en aktif dinamosu olarak ifl görüyor... Buna tamamen kat›l›yorum, örne¤in “haydi k›zlar okula” kampanyas›, Kürtler ve di¤er halklar için o kadar masum bir söylemle karfl›l›k bulan bir mesele de¤il. Çünkü Türkiye’de az›nl›klar için ciddi travmatik bir tarih yarat›ld›, yaflat›ld› ve flimdi bu insanlar› kendi ideolojinin paradigmas› do¤rultusunda e¤itmek, daha do¤rusu hizaya getirmek pek insafs›z görünüyor bana. Di¤er halklar için okul, t›pk› cezaevi gibidir. ‹deolojik olarak ayn› enstrümanlarla hareket edilir. Anadilini kullanman›n yasak oldu¤u bir e¤itim modeli, t›pk› anadilinde konuflman›n yasakland›¤› mahkûm görüflleri gibidir. Duvarlara “Türkçe Konufl Çok Konufl” yaz›lar›n›n yaz›ld›¤›, gelen mahkûm yak›nlar›n›n Türkçe bilmedi¤i için

Kürt halk›n›n ilerici unsurlar›, Diyarbak›r Cezaevi’nde Türklefltirilmeye çal›fl›l›yor. Nurettin Y›lmaz, “yüzüme tükürmeleri için yalvar›rd›m” diye anlat›yor. Tükürmeyenlere korkunç iflkenceler yap›l›yor. tek kelime konuflmadan, o¤lunu, k›z›n› gördü¤ü ziyaret anlar›... Öte yandan, Türkiye’deki e¤itim modeli tamamen militarist bir model. Okullarda giydirilen, forma dedi¤imiz tek tip elbiseler. Diyarbak›r Cezaevi’nde tek tip elbise giymemek için binlerce insan direndi, onlarcas› öldü... Peki bu tan›kl›klara Kürt ve Alevi birisi olarak tan›kl›k etmenin ruh halini anlatabilir misiniz biraz? Bunu tam olarak nas›l formüle edece¤imizi bilmiyorum. Asl›nda, do¤du¤un

hangi sanat› yapacaks›n›z? Oras› bir tarla olmal›, sadece a¤açlar›n ve yediveren güllerinin oldu¤u bir tarla.

D‹YARBAKIR CEZAEV‹’NDE YATANLARIN GÖZÜYLE

Ölmek için yalvard›¤›m›z yerden okul olur mu? PAfiA UZUN (1980-1987) aras›nda Diyarbak›r Cezaevi’nde kald›)

“Türk halk› vicdanen sorumlu” u cezaevinde gençli¤im, gelece¤im fliddetle elimden

B al›nd›. Say›s›z arkadafl›m bu cezaevinde son nefesleri-

ni verdiler, yaflam dolu gençler bu cezaevinde kendilerini yakt›lar ve insanlar bu cezaevinde ölüm orucuna yatt›lar. Diyarbak›r Cezaevi’nde yaflat›lanlar, 12 Eylül Cuntas› ve Türkiye Devleti’nin resmî politikas›n›n ürünüdür. Bu politikan›n kökleri ise Kemalizmdedir. “Kürtler yoktur” tezinin gerçeklik kazanmas› için “ben Kürdüm” diyenlerin susturulmas› gerekiyordu. 5 No’lu Diyarbak›r Askerî Cezaevi’nde Kürtlerin beyinlerini bofl bir k⤛t parças›na dönüfltürmek için yo¤un ve uzun dönemli flok tedavisi yap›ld›. fiimdi de cezaevinin okula donüfltürülmesi projesiyle resmî politikaya uygun davran›l›yor. Bu karar, “varolmayan bir ulusun tarihi de olmaz, silin gitsin” demektir. Biz Kürtleri tarihsizlefltirmek, temel bir politikad›r, seksen y›ld›r devam eden bir politika. Tarihin kendisi okuldur. Varolan bu “okulu” yeni bir okula dönüfltürmek, 5 no’luda, Kürtlerden “Mutlu Türkler” yaratma projesinin günümüz koflullar›nda uygulanmas›d›r. Tarih tekerrür ediyor. ‹hanetçi, itirafç› ve direniflçileriyle 5 no’lu bizim ve Türklerin tarihidir. 5 no’luda, Kürtlere karfl› yap›lan tassaruflarda devlet hukukî olarak, Türk halk› vicdanî olarak sorumludur. Bu cezaevinin bir insanl›k müzesine dönüfltü-

54

andan itibaren bir flekilde bu topraklarda “öteki” oldu¤unu biliyorsunuz. Çocukluktan itibaren Kürtlerin, Alevilerin yaflad›¤› k›y›mlar› ö¤reniyorsunuz, bir f›s›lt› olarak dahi olsa bu hikâyelerle büyüyorsunuz. Hat›rl›yorum, Kürtçe kasetler, illegal malzemeler gibi, büyük bir korkuyla saklan›r, nefes al›rken duyamayaca¤›n›z denli k›s›k sesle dinlenirdi. Büyüklerin anlatt›¤› bir dolu hikâye vard›. Dolay›s›yla Diyarbak›r cezaevinde yaflananlar, benim sonradan ö¤rendi¤im fleyler olmad›. Seksen y›ll›k cumhuriyet tarihinde, Kürt ve Alevi aileden gelen Dersimli birisi olarak, tarihimiz Diyarbak›r Cezaevi hikâyeleriyle dolu, dolay›s›yla ekip arkadafllar›m›n rüyalar›na giren anlat›lar, benim uykular›m› kaç›rmad›. Cumhuriyet tarihimizin Diyarbak›r cezaevlerinden bahsedebilir misiniz biraz? Diyarbak›r Cezaevi sadece ‘80’lerde yaflanan bir olgu de¤il. Bu belgeselde anlatt›klar›m›z, asl›nda ulus-devlet tarihi boyunca geçerli olan bir olgu. Ulus-devletin kurulufl projesiyle birlikte gayrimüslimlerle olan iliflkiler zaten bitirilmifl, onlar gözden ç›kar›lm›flt›. Malûmumuz, 1915 jenosidi bu durumun en büyük tezahürü idi. Geriye kalan Müslüman, ama ulus-devlet projesi içinde ayr›ks› duran unsurlar›n bafl›nda gelen Kürtler ise, 1921 Koçkiri, 1926 fieyh Sait, 1930’larda A¤r›, 1938’de Dersim ayaklanmalar› akabinde, 1968’e kadar ask›ya al›nan bir Kürt sorunu meselesi içinde yafl›yorlar. T‹P içerisinde örgütlenen Kürtler, tahminen 1967 y›l›ndan itibaren ayr› örgütlenmek gereklili¤iyle Do¤u Mitingleri düzenlediler ve 1969 y›l›nda Türkiye’deki

rülmesi hem bizler için hem de Türkler için önemli ve anlaml› bir ad›m olacakt›r. Böyle bir müzede Türkler vicdanlar›n› temizlemek, bizler ise travmalar›m›z› gömmek ve özgürlük için yaflamlar›n› feda eden insanlar›m›z› onore etmek, hat›rlamak flans›na sahip olabiliriz. RAH‹ME KES‹C‹ (1981-1983 aras›nda Diyarbak›r Cezaevi’nde kald›)

“Sadece yediveren güllerinin oldu¤u bir tarla” c›lar›n, ölümlerin yafland›¤›, insanl›¤›n unutuldu¤u bu

A yerin bir okul olmas›n› düflünmek çok korkunç. T›rnak-

lar›n›z çekilecek, falakaya yat›r›lacaks›n›z, aç kalacaks›n›z, yan›n›zda arkadafllar›n›z ölecek ve tüm bu yaflan›lanlar birden silinecek, çocuklar›n›z burada e¤itim alacak. Oras› bizim ölümü arad›¤›m›z, ölmek için yalvard›¤›m›z bir yerdi. Ben bir anne olarak yaflad›klar›m›n izlerinin oldu¤u bir yerde çocu¤umun e¤itilebilece¤ine inanm›yorum. Cezaevinin sanat merkezi olmas› fikri de bana korkunç geliyor. Orada çok yetenekli arkadafllar›m›z, nice sanatç›lar yok edildi. Arif isminde bir arkadafl›m›z vard›, müthifl resimler çizerdi. Bu arkadafl›m›za tüm cezaevinin duvarlar›n› Türk bayraklar›yla, savafl anlat›lar›yla ve kahramanl›k resimleriyle doldurttular. Tüm duvarlar, kan gölünde yatan cesetlerin üzerinde yükselen ay y›ld›zlarla doluydu. Arif’in gördü¤ü iflkenceler sonucu parmaklar› tutmaz oldu. fiimdi burada

HÜSEY‹N YILDIRIM (1981-1988 aras›nda Diyarbak›r Cezaevi’nde kald›)

“Tarihimize sahip ç›kmal›y›z” eçmifl y›llar›n, yaflanan ac›lar›n izlerini kaybettirmek

G için yap›lan bu çal›flmada sorun, bir mekân›n bir okula

dönüfltürülmesi olarak alg›lanmamal›d›r. E¤itim elbette önemli ve herkesin onaylayaca¤› bir fleydir. Ancak Kürt insan›n›n çekti¤i ac›lar› yok sayman›n bir baflka yolu olarak duran bu proje, tarihin karanl›kta kalmas› anlam›na gelir. T›pk› Nazi kamplar› gibi, burada insanlara korkunç iflkenceler yap›ld›. T›pk› insanl›¤›n utanç müzeleri gibi, Diyarbak›r Cezaevi de bir utanç müzesi olmal›d›r. Tarihimize sahip ç›k›p, yok edilmesine müdahale etmemiz gerekiyor. FEHM‹ BAHÇEC‹ (1980-1988 aras›nda Diyarbak›r Cezaevi’nde kald›)

“Esat Oktay Y›ld›ran Okulu” iyarbak›r cezaevi bir okuldu zaten. Askerî bir okuldu ve

D biz orada çok fley ö¤rendik. Zulmü bilirdik lafta, faflizmi bilirdik güya, me¤er bilmezmifliz... Ben orada ö¤rendim tüm bunlar›n ne demek oldu¤unu. ‹nsanl›¤›n unutuldu¤u bir okuldu oras›. Kemal Yamak, Esat Oktay Y›ld›ran ö¤retti bize Filistin ask›s› ne demek, elektrik almak ne demek, cop sokulmak, bok yemek ne demek. Günde 150 kifli gelip giderdi. Ço¤una ne oldu bilmiyoruz, bildiklerimiz sadece görünenler. Diyarbak›r Cezaevi’nin gerçeklerin araflt›r›ld›¤›, insanl›¤›n ders ald›¤› bir akademi olmas› gerekiyor.”


Desenler, 1980-88 aras›nda Diyarbak›r Cezaevi’nde yatan Zülfikar Tak’a ait

Her aileden en az›ndan bir kiflinin “Türk” olmaya feda edildi¤i bir yerde, bu insanlar›n çocuklar›n›n “and›m›z” ile, ‹stiklâl Marfl› ile, Türklerin kahramanl›k destanlar› ile e¤itime tâbi tutulmas› kabul edilebilecek bir durum de¤il. ne inanm›yorum. “Kana kan intikam” sloganlar›yla ilerleyen devletin flu anda birden demokratik olmaya karar vermesini ben samimi bulmuyorum, bulam›yorum. Bugün aç›l›m yapmaya niyetli baflbakan, çok de¤il, bundan bir-iki y›l evvel “tek dil, tek devlet, tek bayrak” fleklinde demeçler veriyordu. Genelkurmay’›n uygulamalar› ve ifadeleri yine derdimizin asl›nda demokrasi falan olmad›¤›n› gösteriyor. Bugün bir fleyleri daha rahat konuflmaya bafllad›¤›m›z do¤ru, ancak nas›l? Bugüne kadar “kart kurt” sesleriyle varl›k biçilen bir halk›n ac›lar›n› konufluyoruz ve bunu bir lütuf olarak görüyoruz. Tüm umutlar›m›za

D‹YARBAKIR CEZAEV‹’NDE ÖLENLER

‹flkence ve direnifl Diyarbak›r Gerçe¤ini Araflt›rma ve Adalet Komisyonu’nun bilgilerine ve Genelkurmay’›n 2 Nisan 1984 tarihli aç›klamas›na göre, Diyarbak›r Cezaevi’nde ölüm say›s› 53. Ölenlerin baz›lar›n›n isimleri ve ölüm sebepleri bilinmiyor... Ali Erek: 10 Nisan 1981’de ölüm orucunu b›rakt›ktan sonra yemek verilmedi¤i gibi, yataks›z, beton zeminli bir hücreye at›ld›. Bir süre sonra orada öldü¤ü ö¤renildi. ‹bifl Ural: 27Aral›k 1981’de iflkenceyle öldürüldü. Mazlum Do¤an: 21 Mart 1982’de iflkence ve itiraf politikas›n› protesto etmek için kendini ast›. Önder Demirok: 22 fiubat 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Abdurrahman Çeçen: 16 May›s 1981’de iflkenceyle öldürüldü. Cemal K›l›ç: 1982 y›l›nda iflkenceyle öldürüldü. Seyfettin Sak: Kas›m 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Ali Sar›bal: 13 Kas›m 1981’de iflkenceyle öldürüldü. Mehmet Emin Akp›nar: 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Aziz Özbey: 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Kenan Çiftçi: 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Bedii Tan: May›s 1982’de iflkenceyle öldürüldü. Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin, Eflref Any›k: 18 May›s 1982’de cezaevi ortam›n› protesto etmek için kendilerini yakarak öldüler. Kemal Pir (7 Eylül 1982), M.Hayri Durmufl (12 Eylül

Söylefli: Funda Tosun

Kürtlerin politik tarihinde önemli bir dönüm noktas› say›lan ve Modern Kürt Siyasetinin do¤uflu olarak nitelendirilen Devrimci Do¤u Kültür Ocaklar› kuruldu. Asl›nda tüm bunlar, bize köklü bir meselemiz oldu¤unu gösteriyor. Bu, ayn› zamanda, Diyarbak›r Cezaevi’nin PKK hareketinin bafllang›c› oldu¤u türündeki iddialar›n› da çürütüyor. Tarihi do¤ru okumak, olgusal bütünlü¤ü do¤ru koymak gerekiyor. 1980 darbesinin köklerini 1910’lara kadar götürebilmeliyiz, ancak böyle yaparak meseleyi do¤ru tarif edebilir ve bir çözüm bulabiliriz. Peki böyle bir tarih içerisinde, DTP’nin “aslî ve kurucu” unsur olarak Türklerin yan›na Kürtleri de koymak gerekti¤i yönündeki ›srar›n› ve cumhuriyetin kuruluflunda Türklerle birlikte Kürtlerin de mücadele verdi¤ini söylemesini, di¤er halklar› yok sayacak flekilde politika üretmesini, “asr-› saadet” y›llar› olarak cumhuriyetin kuruluflluna gönderme yapmas›n› nas›l de¤erlendiriyorsunuz? Ben bu dili be¤enmiyorum. Ulus-devlet herhangi bir flekilde referans al›nacak ya da verilecek politikalar üretmedi. Devletin siyaseten kulland›¤› argümanlar, ma¤durlar içinde kabul edilir bir fleye dönüflmüfl ise bu çok tehlikeli bir fleydir. Ben kendimi sosyalist olarak kabul ediyorum, kendimi kurucu unsur olarak tarif edebilmem içinse en baflta karfl› durdu¤umu iddia etti¤im emperyalizme selam vermem gerekir. Bu ise kendimi, halk›m› “kanl› tarihe” ortak etmem demektir. E¤er bir flekilde burada ortakl›k varsa, ben özür diliyorum diyorum, sonuç olarak “öteki” olan bir halk›n bu söylemi kullanmas› kabul edilemeyecek bir fleydir. Son dönemde AKP’nin de kat›ld›¤› Öcalan’›n idam› üzerine dönen tart›flmalar›n bar›fl dili oldu¤u iddia edilebilir mi? ‹dam›n kald›r›lmas› gibi demokratik bir uygulaman›n yol açt›¤› tart›flmalarla ilerleyen, DTP’ye yönelik tutuklamalarla devam eden bir “demokratik aç›l›m” size samimi geliyor mu? Öncelikle, demokrasinin, tabandan tavana geliflebilecek bir fley oldu¤unu düflünüyorum. Dolay›s›yla “demokratik aç›l›m” olarak tarif edilen olaylar›n d›flar›dan metazori uygulamalarla olabilece¤i-

ra¤men, yaflananlar›n demokratik aç›l›m olmad›¤›n›n alt›n› çizmek gerekiyor. Diyarbak›r Cezaevi’ni okula çevirmeye çal›flmak demokratik aç›l›m olamaz. Bugün bir demokrasiden bahsediliyorsa, bunun yegâne nedeni, geçenlerde Erdo¤an’›n veciz flekilde ifade etti¤i gibi “para istikrar›n oldu¤u yere gider” sözlerinin ard›nda gizlidir. Uluslararas› sermayenin rahat ve güvenli bir flekilde dolaflmas›n› sa¤lamak için yap›lanlar›n, demokrasi saikleriyle oldu¤unu düflünemeyiz. ‹mzalanan Nabukko boru hatt› anlaflmas› ve Ortado¤u’nun emperyal devletler için istikrarl› bir hale dönüfltürülme çabas›, tüm bunlar›n maalesef sebebi gibi duruyor. Umudumuzun libarellere kalmas› ise bir utanç vesilesidir bizim için. Cezaevindeki iflkencelerin bafl aktörlerinden yüzbafl› Esat Oktay Y›ld›ran’›n öldürülmesini neden kullanmad›¤›n›za iliflkin elefltiriler de olmufl... Bunun iki sebebi var. Birincisi, insanlarda bir katarsis yaratmay› istemedik, çünkü yaflan›lanlar›n tüm a¤›rl›¤›yla henüz ortada oldu¤unu düflünüyorum. ‹kincisi, Y›ld›ran sadece bu sistemin, bu zihniyetin aktörlerinden bir tanesi; o olmasayd›, bir baflkas› olacakt›. O dönemde cezaevinde befl bin insan›n kald›¤› söyleniyor, befl bin kifliye bir tek adam›n bu kadar sistematik bir flekilde iflkence yapmas› mümkün de¤il. Nitekim Y›ld›ran gittikten sonra iflkenceler ayn› oranda devam ediyor. Y›ld›ran’›n köpe¤i Jo ne kadar fail ise, Y›ld›ran da o kadar fail bence. Demek istedi¤im, tüm bu yaflananlar›n bir tek faili yok, bir bütün olarak sistemdir fail olan. Kenan Evren yarg›lanmal›, evet, ancak bu yetmez, bir sistemi, zihniyeti yarg›lamak gerekiyor.

1982), Akif Y›lmaz (15 Eylül 1982), Ali Çiçek (17 Eylül 1982): 14 Temmuz 1982’de cezaevindeki iflkenceyi protesto etmek için bafllat›lan ölüm orucunda öldüler. Necmettin Büyükkaya: 24 Ocak 1984’te iflkenceyle öldürüldü. Cemal Arat (2 Mart 1984), Orhan Keskin (5 Mart 1984): Cezaevlerindeki iflkence ve bask›lar› protesto etmek için bafllat›lan ölüm orucunda öldüler. Remzi Aytürk: Cezaevindeki iflkenceyi protesto etmek için Ocak veya fiubat 1984’te kendini ast›. Y›lmaz Demir: Cezaevindeki iflkenceyi protesto etmek için Ocak 1984’te kendini ast›. M.Ali Eraslan: ‹flkenceyle öldürüldü.(Tarihi bilinmiyor) ‹smet Karak: ‹flkenceyle öldürüldü. (Tarihi bilinmiyor) Ramazan Yaya (13 Ocak 1983), Medet Özbadem (7 May›s 1983): ‹flkenceyle öldürüldüler. Halil ‹brahim Baturalp: 27 Nisan 1983’te iflkenceyle öldürüldü. Hüseyin Yüce: 18 Ocak 1984’te iflkenceyle öldürüldü. Aziz Büyükertafl: ‹flkenceyle öldürüldü. (Tarihi bilinmiyor) Suphi Çevirici: ‹tirafa zorlan›p, daha sonra TV’ye ç›kar›l›p teflhir edilmesini protesto etmek için May›s 1986’da kendini ast›. Mehmet Emin Yavuz: fiubat 1988’de açl›k grevinde öldü.

55


Express98  

B‹YOGÜVENL‹K YASASININ EL‹ KULA⁄INDA Dörtnala ölüm tarlalar›na D‹YARBAKIR CEZAEV‹ BELGESEL‹ Komutan Jo ve bütün adamlar› JOOST LAGENDIJK’LA...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you