Page 1

15 Eylül 2010, Sayı 3

Referandum ve sonrası 1

12 Eylül’de gerçekleştirilen anayasa referandumu, ardında bir tarikatlar koalisyonu ve büyük bir sermaye desteği bulunan Amerikancı AKP iktidarını güçlendirdi. Tarikatlarda örgütlü yobazlık, bu referandumu, geleneksel Kemalist bürokrasiye karşı tam iktidar yürüyüşünde önemli bir merhale olarak gördüğünden, büyük bir seferberlik gerçekleştirdi. Referandumda ‘evet’ cephesini oluşturanlar, yüzlerce burjuva kurumu –işadamı dernekleri, odalar,borsalar-; hükümet ve hükümete bağlı işbirlikçi sendikalar; irili

ufaklı tüm dinci partiler –dolayısıyla tarikatlar-, faşist BBP, faşist MHP tabanı; Kürt siyasi partileri olma iddiasındaki işbirlikçi HAK-PAR ve Şerafettin Elçi liderliğindeki Barzanici KADEP; başta Soros olmak üzere emperyalist fonlardan beslenen liberaller ve onların örgütleri EDP ve ufak ama mide bulandıran DSİP’tir. Bugüne dek işçi sınıfına ve başta Aleviler olmak üzere ezilen kesimlere saldıran, hatta katliamlara girişen tüm kuvvetler, bu sözde ‘demokrasi’ cephesinde bir araya gelmiştir. Referandumdan çıkan yüzde 58’lik ‘evet’ oyu, elbette ülkede demokratik gelişmelerin


önünü açmayacaktır. Tam tersine, polis teşkilatı başta olmak üzere pek çok devlet kurumunu ele geçirmiş ve CIA ile stratejik işbirliği geliştirmiş olan ‘cemaat’ örgütlenmesi, burjuva devlet kurumlarına ve toplumsal yapıya çok daha ciddi bir biçimde ağırlığını koyacak, dinci gericilik hayatın her alanında daha fazla hissedilecektir. En önemlisi, işçi sınıfına yönelik saldırılar yeni anayasal düzenlemelerin de yardımıyla ivme kazanacaktır. Muhatabımız, son derece örgütlü bir gericiliktir. Bunu çok iyi anlamak ve pek çok kesim açısından uyanmak farzdır. Bunların ilkeleri, bel kemikleri yoktur. Diyarbakır’da kardeşlik palavraları atarken, Karadeniz’de ‘PKK hayır dediği için evet’ pankartları asan takiye ustalarıyla karşı karşıyayız!

2

Öte yandan, anayasa değişikliğine ‘hayır’ diyeceğini açıklayan ve parlamentodaki burjuva muhalefetini temsil eden CHP ile MHP referandum sürecinde karikatürleşti. CHP’nin taze lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması ve bunun önceden ‘cemaat’ kaynaklarınca ilan edilmiş olması ne kadar manidar! CHP hiç ‘hayır’ çalışması yapmasa da referandumda ‘hayır’ diyecek olan nüfus gidip ‘hayır’ dedi. CHP’nin bunda olumlu bir etkisi olmadığı gibi, yaptığı ahmakça kampanyayla ‘hayır’ oylarının düşmesine sebep oldu. ‘Koskoca’ devlet partisi CHP’nin bu karikatürleşme hali referandumdan çıkarılacak önemli bir tespittir. MHP ve son ‘başbuğ’unun karikatürleşme hali daha da belirgindir. MHP’nin oy verenleri, meydanlarda Kürt düşmanlığıyla süslenen ‘hayır’ propagandasına iltifat etmeyip ‘evet’ oyu kullandı. Yani, MHP tabanı da ‘yetmez ama evet’ dedi. Bu durum, MHP’nin ‘ocak’lardaki faşist müfrezeleri dışında talimat verebileceği bir kitle olmadığını apaçık gösterdi. Neticede, düzen içi çatışmanın Amerikancı AKP-‘cemaat’ kanadı bu referandumdan çok güçlenerek çıktı ve önümüzdeki dönemde çok daha rahat hareket edebileceği görüldü… 2

3

‘Evet’ cephesinin diline doladığı ‘statüko’yu oluşturan geleneksel devlet bürokrasisi, zaman içinde pragmatik ihtiyaçlara göre başkalaşım gösteren Kemalist ideolojisiyle birlikte ağır bir dağınıklık yaşıyor. Ortada bu anlamda ‘statüko’ diye bir şey kalmadı. Öte yandan, ‘Ilımlı İslam’ tabir edilen ideolojik ucube etrafında yeni bir statüko oluşuyor. Bu, emperyalist Ortadoğu statükosunun bu topraklardaki parçasıdır. Başka deyişle, bir sömürge hükümeti niteliği taşıyan mevcut hükümet ve ‘cemaat’ mutasyonuna uğrayan devlet aygıtı, geleneksel T.C. statükosunun yerini almıştır; emperyalist Ortadoğu statükosuna tabidir.

4

Elbette devlet kurumları AKP-‘cemaat’ eline geçmeden evvel de baskıcı burjuva kurumlarıydı. Ne var ki, emperyalizmin ve burjuvazinin egemenliğini sürdüren ve kendi küçük menfaatlerinin peşinde koşan bireyler toplamından ibaret bir devletten farklı olarak, örgütlü ve militan bir gericiliğin ele geçirdiği devlet, işçi sınıfı ve emekçiler açısından çok daha ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Yani, devletin kötüsü ve daha kötüsü arasında bir ‘tercih’ten değil, ciddi bir ‘tehdit’ten söz ediyoruz. Resmi katillerin bir ‘vazife’ olarak yaptığı işi, gönüllü ve şevk ile yapabilen bir gericiliğin iktidarı tam anlamıyla zapt etmesi ve kendi baskı rejimini kurma tehlikesine dikkat çekiyoruz… Bu gericiliğin Kanlı Pazar’dan Sivas Katliamı’na uzanan vahşet seceresini hatırlatma gereği duyuyoruz.

5

Kürt milli hareketi ve bir kısım radikal sol hareket referandumu boykot kararını uyguladı. Boykot tavrı, Kürt milli hareketi tarafından üç koşula bağlanarak bir ‘pazarlık’ aracı olarak kullanıldı, ne var ki hükümet Kürt sorunu konusunda adım atmadı. Özellikle beş Kürt ili başta olmak üzere, Kürt nüfusun yoğun yaşadığı bölgelerdeki boykot oranı, her


türlü baskı ve iktidar rüşvetine rağmen Kürt milli hareketinin etkinliğini bir kez daha ortaya koydu. BDP boykot oranını ‘demokratik özerklik’ iradesi olarak değerlendirdi. Bize göre Kürt illerindeki boykot oranı, devletin Kürt sorununa ilişkin yıllardır sürdürdüğü inkar ve imha siyasetine karşı kitlelerin tepkisini ifade ediyordu. Öte yandan, Kürt burjuvazisini temsil eden kuruluşların anayasa değişikliklerine ‘evet’ oyu kullanacaklarını açıklamaları, Kürt sorununun sınıfsal niteliğini bir kez daha ortaya koydu.

6

Türkiye solunda ‘boykot’ tutumunu benimseyen parti ve hareketlerin gerekçesi genel olarak iki türlü değerlendirilebilir: Birincisi, tüm tutumlarını Kürt milli hareketinin tutumlarına göre belirleyen, o tutumları koşulsuz benimseyen kesimdir. Diğer kesim ise, verili burjuva rejimi altında yapılan seçim ve benzeri mekanizmaları her koşulda reddeden, bunu ‘sistem dışı’ olmanın gereği olarak gören radikal sol gruplardır. Biz, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunuyor, ancak bunu Kürt milli hareketinin tüm siyasetlerini onaylamak ve ona tabi olmak olarak algılamıyoruz. Varlık sebebimiz, Türkiye ve dünya işçi sınıfı hareketinin tarihsel çıkarları doğrultusunda devrimci bir mücadele yürütmek ve işçi sınıfının bağımsız siyasi hattını yaşama geçirmektir. Öte yandan, ‘boykot’u her koşulda ve tüm zamanlarda savunulacak bir taktik olarak da görmüyoruz. Boykot taktiği, uluslar arası devrimci komünist hareketin tarihinde, esas olarak işçi sınıfı hareketinin yükseldiği koşullarda, mücadelenin önünü kesmek üzere uygulanan seçim aldatmacalarını teşhir edip sınıf mücadelesinde yoğunlaşmak için kullanılmıştır. Sınıf mücadelesinin gerilediği koşullarda uygulanan boykot tavrının egemenlerin elini güçlendirme ihtimali çok büyüktür. Nitekim son referandumda da böyle oldu, işçi sınıfına yeni saldırıların kurumsallaşması anlamına gelen anayasal düzenlemeler kabul edildi.

7

Biz, anayasa değişiklik paketinin sadece iki maddesine itiraz eden burjuva muhalefetinin iki temsilcisinden –CHP ve MHP- ve ‘ulusalcı’ tabir edilen kesimlerden farklı olarak, bu anayasa değişikliklerinin 12 Eylül’ün rehabilitasyonu anlamına geldiğini, işçi sınıfına yeni tuzaklarla dolu olduğunu ifade ettik ve her iki 12 Eylül anayasasını da reddederek, referandumda hayır oyu kullanacağımızı açıkladık. Bu tutumun haklılığı, pek çok işçi sınıfı örgütü, meslek odası gibi kuruluşların ‘hayır’ oyu kullanacağını açıklamasıyla pekişti. Pek çok sol siyasi örgütlenme de ‘hayır’ tavrını benimsedi. Bu noktada, Türkiye solunun 12 Eylül’de en ağır saldırılara maruz kalan geleneklerin –Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu, Kurtuluş, vb. hareketlerin devamcıları-, anayasa değişikliklerinin bir aldatmaca olduğunu belirterek ‘hayır’ oyu kullanacaklarını ilan etmesi önemliydi. ÖDP, EMEP, Halkevleri ve TKP’nin girişimiyle bir ‘Hayır Cephesi’nin kurulması ve sosyalist solun gerek gösterilerle, gerekse iletişim araçlarıyla tutumunu ortaya koyması, burjuva muhalefetinden farklı bir kampanyanın, kısmen de olsa, kitlelerin gündemine taşınabilmesini sağladı.

8

Bir bütün olarak sol ve Kürt milli hareketi ‘hayır’ tavrını çok daha canlı ve birleşik bir kampanyayla ortaya koyabilseydi, demokratik bir anayasa için işçilerin ve Kürtlerin temsil edileceği bir ‘Kurucu Meclis’ talebi güçlü biçimde yükseltilebilseydi, referandumda ‘evet’ sonucu çıksa bile, AKP iktidarı mevcut küstahlığını sergilemekte bu kadar rahat olamayacaktı. Şimdi referandumda kazandıkları ‘zafer’i kullanma zamanıdır; önümüzdeki süreç, işçi sınıfına ve yoksullara yönelik saldırıların çok daha pervasızca yaşanacağı bir süreç olacaktır. Sınıf diliyle değil, küçük burjuva hezeyanlarının diliyle konuşanlar, iki kutbu çatışan bu burjuva rejimde, Sivas’ın katillerinin iktidarı tüm kurumlarıyla kontrol etmeye başlamasını ‘ne fark eder ki?’ diye karşılayabilir. Çok şey fark edeceğini anlayacakları gün yakındır... Örneğin, Tekel işçilerinin direnişiyle gündeme gelen 4/C uygulaması genelleşecektir. Emperyalizmin sömürge hükümeti olarak faaliyet yürüten bu iktidar, tarikatlarda örgütlü gericiliğin gücüyle tüm yaşam alanlarını ele geçirmeyi, en 3


önemlisi, sendikaları tam anlamıyla zapturapt altına almayı hedefleyecek, işçi sınıfının direniş imkanları zayıflayacaktır.

9

Kürtler açısından da durum farksızdır. Artık şunu anlamak zorundayız: Geleneksel devlet yapısı çözülmekte, yerini doğrudan emperyalizmin idare merkezlerine, hatta istihbarat teşkilatlarına bağlı örgütlü bir gericilik almaktadır. Kontrgerilla cemaatleşmiştir. Kürt milli hareketini denetim altına almak, ıslah etmek, önderliğini etkisizleştirmek ve tasfiye etmek, hareketi Barzanileştirerek emperyalizmin kapısına bağlamak üzerine kurulu Amerikan planının uygulayıcısı olma hevesinde olanlar bunlardır. Bu geleneksel devlet aygıtının inkar ve imha siyaseti kadar, hatta ondan da ağır bir saldırı anlamına gelmektedir. Kürt ve Türk halkının, tüm Ortadoğu halklarıyla beraber yeni bir kurtuluş savaşı vermesi, bunu bölgesel ölçekte kurgulaması gerekiyor. Dört devlet sınırları tarafından bölünmüş Kürt halkının varoluş mücadelesi, doğası gereği Ortadoğu’nun emperyalizmden kopuşunu hedeflemek durumundadır. Başka ifadeyle, Kürt halkının her kazanımı mücadele sonucu gerçekleşebilir, lütuflarla değil. Bu mücadele emek eksenine oturmalı, Tekel işçilerinin direnişinde vücut bulan emekçi kardeşliği, Ortadoğu’ya yayılmalıdır. İktidardaki örgütlü gericiliğin ve hırsız takımının, kendisini solda tanımlayan EDP’yi, başta Ufuk Uras olmak üzere tüm ‘sol’ soslu liberalleri ve

10

4

kendini ‘devrimci’ ‘sosyalist’ ‘işçi’ partisi diye adlandıran şarlatanları kutlaması ise referandumun en anlamlı jestidir. Bu referandumda, sadece oy pusulaları damgalanmamıştır; sol oylarla Meclis’e yollanmış Ufuk Uras’tan başlayarak bu iktidarın kapısına bağlanmış diğer uşaklara kadar tüm liberal şarlatanların hainliği ve karşıdevrimciliği tescillenmiştir. Bundan sonra bu kesimler, sosyalistlerin tüm birleşik eylemlerinden dışlanmalı, son dönemde kol kola yürüdükleri faşist ve İslamcı güruhla baş başa bırakılmalıdır.

11

Kaderini emekçi halklarımızın kaderiyle birleştirmiş tüm devrimcileri zor bir dönem bekliyor. Referandumda sendikaların, meslek örgütlerinin, sosyalistlerin oluşturduğu ‘hayır’ iradesi, işçi sınıfının temel talepleri etrafında bir savunma cephesi oluşturmalı, referandumda ‘boykot’ diyen kesimler de bu cephede yer almalıdır. Anlaşılabilir, basit ve sınıf karakterli bir mücadele programı etrafında, ortak davranma iradesi gösterilmeli, tüm işçi direnişlerine sahip çıkılmalı, emekçileri harekete geçirebilecek kampanyalar örgütlenmelidir. Sosyalistleri işçi sınıfıyla buluşturacak ve düzenin kendi iç çatışmalarından azade bir cephe yaratabilmemizi sağlayacak yegane yol budur.


BREZİLYA SEÇİMLERİ:

Proleter ve sosyalist seçenek:

PSTU

B

rezilya’da önümüzdeki Ekim ayında yapılacak olan genel seçimler, Brezilya burjuvazisi ve Lula yönetimi için nispeten sakin bir döneme denk geliyor. 2009 yılında ülke ekonomisinin uzun yıllardır devam eden istikrarlı büyümesini sekteye uğratacak şekilde yüzde 0.2 küçülmesine yol açan uluslararası ekonomik krizin etkileri hafiflemiş gibi görünüyor. Hazine Bakanı Guido Manteiga ülke ekonomisinin 2010 yılında yüzde 5-6’lık bir büyüme rakamını yakalayabileceğini açıkladı. Ekonomik krizin soğumaya başladığı yönünde bir manzara olsa da, Avrupa’daki krizlerin ülkeye yayılması tehlikesi ufukta beliriyor. Halbuki burjuva parti ve adayların

söylemlerinde krizden de tehlikeden de eser yok. Öte yandan, seçimler, sınıf mücadelesinin yalnızca bazı sektörlerdeki yıllık ücret pazarlıkları sırasında hareketlenip sonra durulduğu göreli bir sakinlik evresine denk geliyor. Bu göreli sakinlik, Lula’nın bu tipte bir yönetimin iktidarda olduğu yaklaşık son 20 yıldır hiçbir başkana nasip olmayan yüzde 80 gibi dev bir destekle koltuğunda ikinci dönemini tamamlamasında da kendini gösteriyor. Sahte bir cepheleşme Sınıf mücadelesinin bu sükuneti sayesinde, Brezilya burjuvazisi bir kez daha her iki tarafa da oynayabilme olanağını

elinde tutuyor ve halkın önüne iki ana aday arasındaki sahte cepheleşmeyi koyuyor. Sol tarafta PT’nin (İşçi Partisi) adayı Dilma Rousseff, sağda ise PSDB’nin (Brezilya Sosyal Demokrat Partisi) eski Sao Paulo Valisi Jose Serra. Bu iki adayın televizyon ekranlarında yaptıkları ve son derece sıkıcı olan ilk tartışma durumu açık seçik ortaya koyuyor. Lula’nın tersine proleter bir kökenden gelmeyen, PT bürokrasisi içinde sivrilerek öne çıkmış olan Dilma Rousseff, Lula’nın politikalarını sürdürmeye söz vermek dışında bir şey söylemezken, Serra da Lula yönetimini eleştirmekten özellikle kaçınarak, “Biz olsaydık daha iyisini yapardık,” anlamına gelen argümanlarını sıralamakla 5


yetiniyor. Adayların kampanyalarına yapılan mali bağışlarla ilgili haberler de burjuvazinin önemli bir kesiminin Dilma’yı destekleme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Aynı eğilim kamuoyu yoklamalarında da ortaya çıkıyor: Dilma, Serra’nın en az 5 puan önünde gidiyor. Brezilya burjuvazisi halkın önüne sahte bir ‘sol’ alternatif koymayı da unutmuyor: Lula Hükümeti’nin Yeşiller Partisi’nden eski Çevre Bakanı Marina Silva. ‘Yeşil’ kisvesinin altında Marina da, kendi yönetiminin ‘PT ve PSDB çizgilerini bir araya getireceğini’ söyleyerek PT hükümetlerinin ve Fernando Henrique Cardoso’nun (Lula’dan önceki PSBD’li Başkan) uyguladığı tüm ekonomik politikaları (siz neoliberalizm diye okuyun-Ç.N.) onayladığını ortaya koyuyor. Kadınların kürtaj hakkına karşı olmak gibi son derece gerici tutumları olduğunu da gizlemiyor. Hakikat böyle değil Fakat Brezilya’daki ezilen kitlelerin an be an tecrübe ettikleri çıplak hakikat burjuvazinin ve onun adaylarının çizdiği pembe tablonun fersah fersah uzağında. Büyük banka ve şirketlerin Lula yönetimi sırasında elde ettiği dev kazançların yer aldığı – ve Lula’nın kendine gurur vesilesi yaptığı - raporların aksine Brezilya gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ülke. En zengin yüzde 10 ülke gelirlerinin yüzde 50’sine el koyarken, en yoksul yüzde 50 gelirin yüzde 10’unu almakta. Milyonlarca Brezilyalı ‘favela’ların (bizdeki 6

gecekondulardan çok daha kötü koşullardaki mahallelerde bulunan teneke evler - Ç.N.) sefaleti içinde, kamu hizmetlerinin pek çoğundan yoksun halde yaşamaya çalışıyor, milyonlarca topraksız köylü ve sosyal yardıma muhtaç insan kıtlıkla boğuşuyor. Kamu borçlarındaki büyük artış da burjuvazinin pembe tablosunu yalanlıyor. Dış borç miktarı 282 milyar dolara çıkarken, kriz sırasında bankaları ve şirketleri kurtarma mekanizması olarak kullanılan iç borçlar son iki yılda üçe katlanarak bir trilyon dolara dayanmış durumda. Cari işlemler açığı ise 60 milyar doları bulabilir. Yani, bu demektir ki uluslararası ekonomik kriz derinleşirse Brezilya ekonomisi ilk krizdekinden çok daha kırılgan bir durumda yakalanacak buna. Fakat bu hakikatler nedense seçim kampanyalarında hiç konu edilmiyor. Ülkenin Lula iktidarı altında emperyalizme tam teslimiyeti ve Haiti’yi işgal eden Birleşmiş Milletler gücüne en fazla sayıda asker vermiş olması, o birliğe komuta ediyor olması gibi pek çok açıdan emperyalizmin doğrudan ajanı rolü oynaması da yine seçim meydanlarında hiç konuşulmuyor. Sosyalist programı geniş kitlelere yaymak Yani, dememiz odur ki Brezilya doğal kaynakları ve üretim rakamları bakımından son derece zengin bir ülkedir fakat emperyalizmin ve yerli burjuvazinin yağması dolayısıyla ülkede yaşayan milyonlar sefalete mahkum vaziyette, en acil ihtiyaçlarını bile karşılayamaz haldedir.

Bu durumu tersine çevirmek kapitalizmi yerle bir etmekle mümkündür. Yani, ülkenin ekonomik ve sosyal yapısını kökten değiştirecek bir programı uygulamak üzere gerçek bir işçi hükümetine ihtiyacımız var. Dış ve iç borç ödemelerinin durdurulması, büyük şirketlerle ulusal ve uluslararası bankalara tazminatsız olarak el konularak kamulaştırılması, büyük toprak sahiplerinin topraklarına tazminatsız olarak el konularak bunların topraksız köylülere dağıtılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve kamu hizmetlerinin sağlanmasına yönelik kamusal çalışma planının hayata geçirilmesi gibi önlemlerin yer aldığı bir programdır bu. Böylece, merkezi ekonomik planlama yoluyla, ücretlerde genel bir iyileşme sağlanabilecek, herkese iş bulunabilmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinin genel ve parasız hale getirilmesi, herkese sağlıklı barınma imkanları ve tüm köylülere toprak sağlanması gibi amaçlar gerçekleştirilebilecektir. Elbette bunun için bir sosyalist devrime ihtiyacımız var. PSTU’nun (Birleşik Sosyalist İşçi Partisi) savunduğu ve kitlelere önerdiği program da tam olarak budur. Burjuva medyası ağır bir boykot uyguluyor, görmezden gelmekte ve kitlelerden gizlemekte ısrar ediyor ama özellikle Başkan adayımız Jose Maria de Almeida’nın (Ze Maria) ülke çapında yürütülen kampanyasında, söyleşi, toplantı ve mitinglerinde, fabrikaların ve işyerlerinin kapılarında satılan parti yayın organımız Opinao Socialista’nın ‘Brezilya için


sosyalist bir program’ konulu özel sayısında bu programı savunmaya ve kitlelere ulaştırmaya çalışıyoruz. PSTU aynı zamanda antiemperyalist bir tutuma da sahip. Haiti’de işgalci konumda bulunan Brezilya askerlerinin derhal geri çekilerek onların yerine depremden zarar gören Haiti halkına yardım edecek doktor, teknisyen ve uzmanların gönderilmesini ve soykırımcı İsrail Devleti’yle bütün diplomatik ve ticari ilişkilerin derhal kesilerek Filistin halkının mücadelesinin desteklenmesini talep ediyoruz. İşçi sınıfını bilinçlendirme mücadelesi PSTU sosyalist bir dönüşümün seçimlerle ya da burjuva parlamentarist süreçler yoluyla gerçekleşebileceğine inanmıyor. Sosyalist devrimin tek yolu, işçi sınıfının ve ezilenlerin örgütlenerek mücadeleye girişmeleri ve iktidarı ele geçirmeleridir. Bununla birlikte, devrimci bir partinin seçim süreçlerini sosyalist programın kitlelere yayılması için kullanması, milyonlarca işçiye ulaşarak sosyalist programın tartışılması ve burjuvazinin ezilenlerin bilinçlerinde yarattığı bulanıklığın giderilmesi bakımından son derece önemlidir. Bu nokta, Lenin döneminde Üçüncü Enternasyonal’in, devrimci partilerin burjuva seçimlerde alması gereken tutum konusundaki ilkelerinin de esaslarından biridir. Çünkü sosyalist programa kazanılan her işçi stratejik devrim mücadelesinde ileriye atılmış

Ze Maria ve Lula: Kökenleri aynı, geçmişleri farklı

Lula ve Ze Maria’nın başlangıç noktaları aynıdır: Her ikisi de Sao Paolo’lun ABC sanayi bölgesinde 1970’lerin sonunda diktatörlüğe karşı yükselen grev dalgasının içinde öne çıkan metal işçileridir. Bu grevlerin bazılarında birlikte tutuklanıp hapis yatmışlıkları bile vardır. CUT’un ve PT’nin kuruluşunun geri planında bu grev dalgası bulunmaktaydı. Lula bu süreçte kazandığı prestiji önce mücadeleleri frenlemek için, sonrasında da bu örgütler içinde en üst mevkilere çıkmak ve nihayet burjuva hükümetine başkanlık etmek için kullandı. Ze Maria ise daima sınıfına ve mücadelesine sadık kaldı. 1992’de PT’nin gittikçe sağa kaymasına ve burjuvaziyle ortak yönetimlerde yer alma girişimlerine gösterdiği yoğun muhalefetten dolayı partiden atıldı. Lula iktidarının işçi sınıfı içindeki ajanı haline gelen CUT’dan da 2004 yılında aynı sebeple ayrılan Ze Maria, 2005 yılında Conlutas’ın kuruluşuna ve geçtiğimiz Haziranda da CSP-Conlutas’ın kuruluşuna önderlik etti. Ze Maria sınıfına gösterdiği sadakati sosyalist fikirlerine de gösteriyor ve bugün, 30 yılı aşkın bir zamandan beri hiç azalmayan bir tutku ve inançla sosyalist idealleri savunmak için başkanlık seçiminde tek proleter aday olarak yerini alıyor. Fotoğraf (soldan sağa): PSTU’nun Devlet Başkanı adayı Ze Maria, 1980’li yıllarda bir işçi direnişinde konuşuyor...

bir adımdır. PSOL sosyalizm savunusunu terk ediyor Gelgelelim, bu seçimlerde sosyalist programın savunulması görevini sadece Ze Maria ve diğer PSTU adayları sırtlamıştır. Medyada en fazla yer alan, TV’deki tartışmalara katılma olanağı bulunan solcu aday, PSOL’un adayı Plinio Arruda Sampaio sosyalizmin savunusu görevini terk etmiş, açıkçası bu mücadeleden vazgeçmiştir. Folha de Sao Paulo gazetesinde yayınlanan bir röportajında Plinio ‘sesli düşündüğünü’ söyleyerek şunları ifade ediyor: “Benim Brezilya’ya sosyalizmi getirmek gibi bir amacım yok, partimin de öyle. Kapitalizm içinde de gerçekleşebilecek bir önerimiz var. Sadece eğitim

ve sağlığı kamusallaştırmamız yeterlidir.” Bize göre bu, kapitalizmi ‘reforme etme’ ya da ‘insanileştirme’ yolundaki eski ve sonuçsuz önerilerin, reforme edilmeyi ya da insanileştirilmeyi reddeden kapitalizmin kalın duvarlarına toslamaya mahkum önerilerin yeni bir versiyonundan ibret. Yani aslında 2006 seçimindeki ittifakın [2006 seçimlerinde PSTU ve PSOL aynı seçim ittifakı içinde yer almışlardı-Ç.N.] tekrarlanmayışının sebebini de ortaya koyuyor bu öneriler: Aramızda derin ayrılıklar var. İşçilerin örgütlülüğünü ve mücadelesini yükseltelim PSTU, sosyalist programı kitlelerle buluşturmaya uğraşırken bunun Brezilyalı 7


işçi ve emekçilerin yaşadığı gündelik sorunlarla bağlantısını kurmaya da çalışıyor. Bir yandan, önerdiğimiz sosyalist programın ücret, iş, sağlık, eğitim gibi işçilerin en somut sorun ve ihtiyaçlarının çözümüyle ne kadar bağlantılı olduğunu, bunların ancak sosyalist bir programla çözüme kavuşturulabileceğini elimizden gelen en basit ve açık şekliyle anlatmaya çalışıyoruz. Bir yandan da, işçilerin mevcut somut mücadelelerini – örneğin, Campinhas şehrindeki CAF işçilerinin (Demiryolu İnşaat İşçileri) ücretlerin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yürüttükleri mücadeleye ya da

Düzmece Demokrasi

Sao Jose dos Campos Metal İşçileri Sendikası’nın başlattığı ve ülkenin çeşitli yerlerindeki otomotiv fabrikaları işçilerince yürütülecek olan ücret artışıyla ilgili birleşik eylem kampanyasını – tüm gücümüzle destekliyoruz. Bu çerçevede, geçtiğimiz Haziran ayında Santos şehrinde yapılan kongre sonucunda kurulan CSPConlutas (Sendika ve Halk Merkezi) gibi birleşik işçi ve emekçi örgütlenmelerinin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesini de gerekli görüyoruz. Sonuncu ve en önemlisi de, işçi sınıfının, özellikle de

Burjuvazi, seçim süreçlerinin kendi demokrasilerinin en iyi ifadesi olduğunu iddia eder. Burjuvalara göre, ezilenler seçimler yoluyla kendi temsilcilerini ve yöneticilerini özgürce seçebilmektedir. Bu kuyruklu bir yalandır. Burjuvazinin desteklediği partilerin işçi ya da sol partilerle karşılaştırıldığında seçim kampanyalarına ayıracak çok daha büyük mali kaynaklara sahip oldukları açıktır. Bunun sebebi de burjuva parti ve adaylara şirketler ve iş çevrelerinden gelen parasal kaynaklardır. PSTU burjuvaziden gelecek hiçbir parasal katkıyı kabul etmez, zira bu, karşılığı daha sora siyasal olarak ödenecek bir borç ya da taahhüt anlamına gelir; parayı veren düdüğü çalar. PSTU seçim kampanyasının giderlerini üyelerinin, sempatizanlarının ve işçilerin katkılarıyla karşılar. Bu patronlardan ve devletten siyasal bağımsızlığın ön şartıdır ama aynı zamanda medyada düzenleyebileceğimiz kampanyanın büyüklüğünün de sınırlarını teşkil eder. Tabii, siyasal partilere ve adaylara televizyonda verilecek sürenin bu partilerin parlamentodaki milletvekili sayısına göre belirlenmesini öngören bir yasal düzenleme de

8

ağır sanayi kollarındaki işçi taburlarının siyasal olarak örgütlemelerini destekliyor, onları ilerletmeye çalışıyoruz. Örneğin, 200 petrol işçisi ve San Jose Dos Campos’daki 500 metal işçisi Ze Maria’nın adaylığını destekleyen bir bildiriye imza attı. Velhasıl, bu seçimlerde Brezilya burjuvazisinin iki temel ve pek çok tali seçeneği var. Bunların karşısında ise, yalnızca tek proleter, mücadeleci ve sosyalist seçenek var: PSTU ve Ze Maria’nın temsil ettiği seçenek. Uluslararası İşçi Birliği Dördüncü Enternasyonal yayın organı Correo Internacional’den çevrilmiştir...

bulunuyor. Buna göre, PT ya da PSDB haftada üç gün 8-10 dakika televizyonda yer alırken PSTU’nun süresi 1 dakikadan azdır. Adaylara eşit sürelerin tanındığı Fransa ya da Portekiz gibi kimi ülkelerin aksine burada azınlık partileri tam bir ayrımcılığa tabi tutuluyor. Aynı yasal düzenleme, televizyonda adaylar arasında yapılacak tartışma programlarına parlamentoda temsil edilen partilerin adaylarının çağırılması konusunda bir zorunluluk getiriyor. Elbette diğer partilerin adaylarının çağırılması yasak değil ama televizyonlar bunu asla yapmıyor. Medya kuruluşları ekranlarını ve sayfalarını yalnızca makul gördükleri parti ve adaylara açıyor. Bandeirantes medya grubunun yaptığı ile Record ve Globo medya gruplarının yapacağı da budur. Böylelikle de burjuva medyası PSTU, PCB ya da PCO gibi sol partilere bariz bir ayrımcılık uyguluyor, ekranlarında yer vermiyor. Bu yüzden, tartışmalara davet edilen ve o tartışmaların demokratik olduğu zırvalarına payanda olan PSOL’un tersine PSTU medyanın ayrımcılığını teşhir ediyor ve tüm adaylara eşit katılım imkanı sağlanmasını savunuyor.

devrim3  

devrim3 devrim3