Issuu on Google+

Para, satır, cop üniversiteden dışarı! YÖK defol! 12 Eylül askeri diktatörlüğünün üniversitelerin yönetilmesi için kurduğu cuntanın adıdır YÖK. 12 Eylül patronların çıkarı doğrultusunda işçi sınıfı ve ezilenleri devlet terörüyle sindirmiş, ülkeyi sermaye için dikensiz gül bahçesine çevirmiştir. Cunta, görevini yerine getirdikten sonra patronların dolaysız biçimde yönetime devam etmesi için yerini sözde bir parlamenter demokrasiye bırakmış, ancak o demokrasi işçi sınıf ve ezilenlere karşı kullandığı sopayı elinden hiç bırakmamıştır. Üniversitelerin tepesinde yer alan bir cunta kurumu olan YÖK ise 12 Eylül’den bu yana varlığını sürdürmektedir. YÖK bu zaman zarfında üniversitelerde bilimin yerine paranın egemenliğini güçlendirmiştir. YÖK, elinde bulundurduğu olağanüstü yetkileri üniversiteyi sermaye için dikensiz gül bahçesine çevirmek için kullanmaktadır. Bu yüzden patronların her kesiminin takdirini kazanmıştır. Muhalefetteyken YÖK’ü eleştiren burjuva partileri iktidara geldiklerinde üniversite üzerinde hâkimiyet kurmak için YÖK’e sarılmaktadır. TÜSİAD gibi patron örgütleri ise, üniversitelerde dolaysız iktidar sahibi olmak için zaman zaman YÖK’e alternatif arayışlarına girse de pis işlerini yaptırmak için yine YÖK’ün kapısına gelmektedir. YÖK, sermayenin üniversitelerdeki diktatörlüğünün bir organı olduğu için YÖK’e karşı mücadele üniversitede yürüyen sınıf savaşı demektir. Bu savaşın bir yanında öğrenciler ve üniversite emekçileri diğer yanında YÖK, patronlar ve onların taşeronları yer alıyor. Üniversitenin neresine bakarsanız bu savaşımı görebilirsiniz. Üniversitedeki her mücadelenin baskıyla karşılaştığını görüyoruz. Patronlar faşist taşeronları elde satırlarıyla muhalif öğrencilerin üzerine salıyor. Yetmezse gürbüz özel güven-

likler devreye giriyor. Yetmeyince polis copuyla, gazıyla geliyor. O da boyun eğdiremezse soruşturmalar açılıyor ve disiplin cezalarıyla mücadele eden öğrencilerin eğitim hakları gasp ediliyor. Sadece öğrenciler değil üniversitede sesini yükselten araştırma görevlileri ve çalışanlar da soruşturuluyor, ceza alıyor. Satır ve cop seslerinin, biber gazı dumanlarının arasından YÖK, 29 senelik diktatörlüğünün

Sayı: 1

1 Mayıs’ta Alanlara! Dünyada türlü türlü millet, her çeşitten kültür, dil, din var. Hepsinin kendine has özel günleri, bayramları var; ama öyle bir gün var ki, hangi milletten, hangi kültürden, hangi dilden, dinden olursa olsun tüm işçi, emekçi ve ezilenleri bir araya getiriyor. İşte o günün adıdır 1 Mayıs! Son 2 senedir işçi sınıfı yoğun bir sınıf saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Teğet geçtiğini söyledikleri krizi bahane ederek fabrikaları kapatan patronlar binlerce işçiyi işsiz bıraktılar. Geriye kalanlara ücretsiz izinler verdiler, ücretlerini dondurdular, dondurdukları ücretleri ise ya hiç ödemediler, ya da geciktire geciktire ödediler. Tüm bunların sonunda emekçilerin cebine giren üç beş kuruş ise ya vergi diye uçup gitti, ya da arda arda gelen zamlarla bitti.

mantıki sonucu olarak üniversiteyi doğrudan sermayenin yönetimine vermek istiyor. Danışma kurulları kuruyor ve bu kurulun başına sermayenin temsilcilerini oturtuyor. Artık üniversiteyi yönetmek için sanayi ve ticaret odalarına “danışılacak!” Sonuç olarak üniversiteler kapitalizmin pislikleriyle baştan aşağı boyanmış bir biçimde sermayeye yetişmiş iş gücü yetiştirme, egemen sınıfın ideolojisini yeniden üretme ve patronlara yeni para kazanma olanakları yaratma işlevlerini sürdürüyor. Öğrencilere ve üniversite emekçilerine de bu gidişat karşısında gerçek anlamda bir sınıf savaşımı vermek düşüyor. Bu savaşımın hedefi açık: Para, satır, cop üniversiteden dışarı! YÖK kaldırılsın!

Ama bu sefer işçi sınıfı susmadı, durmadı. Direnişlerin biri bitti biri başladı. Sinter Metal işçileri, İstanbul İtfaiye işçileri, Esenyurt Belediyesi işçileri, Marmaray işçileri, Çemen Tekstil işçileri, İSKİ işçileri, TARİŞ işçileri, kamu emekçileri, atanamayan öğretmenler, asistanlar ve 78 günlük şanlı direnişin sahibi TEKEL işçileri… Gün be gün sokakları, meydanları ısıttılar, patronların yüreğini hoplattılar. Hatta susup pusan sendika yöneticilerini de önlerine katıp mücadeleye sürüklediler. On yıllardır genel grev görmemiş bu topraklar bir kez daha buna şahit oldu ve bu mücadele 26 Mayıs’ta yeniden bir genel greve doğru gidiyor. Patronların saldırılarına karşı örgütlenen ve direnen işçi sınıfı sadece patronların yalanlarını açığa çıkartmadı. İşçiler, senelerdir “işçi sınıfı öldü” masallarıyla zafer sarhoşluğuna kapılan burjuvazinin

kalemşörlerini de hayal kırıklığına uğrattı. Evet, işçi sınıfı ölmemişti ve başkentin en merkezi noktasında 78 gün boyunca kurduğu çadırlarla direnmişti. İşçi sınıfı haklarını mücadeleyle alabileceğinin yeniden farkına varmıştı. Hükümetin has elemanlarından Bülent Arınç “bizi CHP değil sokaktaki işçiler korkutur” diye açık açık söylememiş miydi? İşçiler karşılarında kendilerine karşı örgütlenen sermaye sınıfının gerçek yüzünü görmüştü. İşçiler 3 sene 1 Mayıs’ta Taksim için polis şiddetine karşı direnmişti. İşte Taksim Meydanı’nı işçilere kazandıran bu direniştir. İşte patronların iktidarını korkutan bu işçi sınıfıdır. Biz üniversite ve lise öğrencilerinin yeri 1 Mayıs meydanlarında işçi sınıfının yanıdır. Çünkü bizi bekleyen güvencesiz bir gelecek, esnekliğin kurallaştığı çalışma koşullarıdır. Tamamen piyasalaşmış bir eğitim sistemidir. Kapitalizmin elinde günden güne yok olan bir dünyadır. TEKEL işçilerinin 78 gün boyunca sürdürdükleri direnişten öğrendiklerimizle 1 Mayıs’a yürümeliyiz. İşçilerden öğrenecek daha çok şey olduğunu bilerek.


Hedef Özgür Emekçiler Üniversitesi! Şimdiye kadar yaşanmış tüm sınıflı toplumlarda hâkim sınıflar, yoksul kitlelerin uyanmaması, hâkimiyetlerinin sarsılmaması adına ya bilimi yasaklamış, ya çarpıtıp kendi çıkarına göre şekillendirmiş ya da bilimi, eğitimi yoksul emekçi yığınlardan uzaklaştırmış onlarla bağını koparmıştır. Bugün de çoğu yoksul ailenin çocuğu için üniversite bir hayalden ibarettir. Bugünkü yetişkin emekçiler içinse böyle bir hayal dahi yoktur. Emekçilere yalnızca işlerini yapabilecekleri kadar bilgi yeterli görülmüş, üretimin bütününün bilgisinden tamamen yoksun bırakılmışlardır. Üniversitelerde ise üretimden kopuk, üretimin sadece teorik kısmı öğretilip, amaç pratik bilgisi olmadan yalnızca yönetici kalifiye eleman yetiştirmeye dönüşmüştür. Yani kafa ve kol emeği birbirinden tamamen ayrılmıştır. Örneğin okuldan yeni mezun olmuş bir endüstri mühendisini fabrikada makinelerin ortasına bırakırsak nasıl işleyeceğini, üretimi nasıl gerçekleştireceğini bilemez. Aynı fabrikada çalışan bir işçi ise üretim planlanmasından haberdar değildir. Karşımızda duran bu sınıfsal temelli sorunlar, sermayeyi yenerek kurulacak olan düzendeki yeni üniversite modelimiz için ipuçları vermektedir. İlk talebimiz tüm emekçi çocuklarının koşulsuz, istedikleri alanlarda eğitim görebilme hakkı ve kapitalizmin bilgiden yoksun bıraktığı yetişkin emekçilere de üniversitelerde, üretimin bütününün bilgisinin verilmesinin yanında siyasi kültürel birikimlerini sağlayacak hayat boyu eğitim hakkının verilmesidir. Peki bu eğitim nasıl bir eğitim olmalıdır? Yapılan işin bütününün öğrenilmesi için üretimin kendisiyle yani fabrika, tarla ve işyerleri ile üniversiteler arasında köprüler kurulmalı üretim ve eğitim kol kola sürmelidir. Yani Politeknik Eğitim uygulanmalıdır. Öğ-

renciler eğitimlerinin bir kısmına ilgili üretim alanlarında devam edecektir. İşçilerse değişen bilgiyi, gelişen teknolojiyi üniversitelerde hayat boyu eğitimle takip edecek, istediği zaman istediği konuda araştırma yapmak veya bilgi edinmek için üniversitenin tüm olanaklarından yararlanacaktır. Sadece akademik alanda değil idari alanda da değişiklikler yapılmalıdır. Bugünkü antidemokratik uygulamaların aksine üniversite yönetiminde burjuvazi değil, işçi sınıfı dolaysız söz sahibi olmalıdır. Üretim alanları olduğu gibi üniversiteler de işçi denetiminde olacaktır. Öğrencilerin sorunları işçi sınıfının sorunlarından bağımsız değildir. Öğrenci mücadelelerini işçi sınıfının mücadelesinden ayrı düşünmek de mümkün değildir. Kurtuluş tam olarak ancak işçi sınıfının nihai zaferiyle gelecektir. Dolayısıyla eğitim sorunundaki çözümümüz de proletarya iktidarıyla yaratılacaktır. Bugün yapmamız gereken de geçişsel nitelikteki taleplerimizle gençlik hareketini devrimci bir kulvara kazanmaktır.

Neden Talebimiz Özerk Demokratik Üniversite Olamaz? Geçmişten beri üniversitede özerklik üçlü bir sacayağı gibi kurgulanmıştır. Bunlar akademik, idari ve mali özerklik olarak sıralanagelir. Şimdi bunları tek tek ele alalım. Akademik özerklik tanım olarak üniversitelerdeki akademik çalışmaların devlet mekanizmasından bağımsız oluşunu simgeler. Günümüz burjuva toplumunda akademik özerklik isteyebileceğimiz bir şey olmakla birlikte bizim talebimiz olan ve öğretim üyeleri kadar öğrencilerin ve tüm toplumun akademik çalışma yapma ve ifade özgürlüğü anlamına gelen bilimsel özgürlükle karıştırılmaması gerekir. Çünkü bizim bilimsel özgürlük talebimiz ancak ve ancak işçi devletlerinde ya da sosyalist toplumlarda gerçekleşmesi mümkün olan bir taleptir. Akademik özerklik ise hem burjuvazinin sağlayabileceği hem de kötüye kullanabileceği bir taleptir. Kapitalist bir ülkede akademik özerklik belli çalışmaların diğerlerine karşı pohpohlanması, medya aracılığıyla parlatılıp topluma yutturulması için meşrulaştırıcı bir araca dönüşme tehlikesini barındırır. Bir işçi devletinde ise yeni toplumun bilimsel üretim merkezi olacak üniversitelerin burjuva ideolojisinin yeniden üretildiği adacıklara dönüşmesi tehlikesini doğurur. Özerkliğin ikinci ayağı olarak karşımıza çıkan idari özerklik üniversitenin üniversite bileşenlerince yönetildiği bir yapıya işaret eder ve demokrasi talebiyle bağlantılıdır. Mali özerklik ise bugün üniversitelerde neredeyse hayata geçmiş bir durumdur. Hem de en içler acısı haliyle. Devlet bütçesinden sembolik rakamlar ayrılan yükseköğretim kurumlarına adeta kendi yağınla kavrul denmekte; barınma, beslenme, ulaşım, iletişim, hatta eğitimin kendisi neo-liberal yöntemlere teslim edilmekte; akademik çalışmalar sermaye tarafından fonlanmaya mecbur edilmekte ve tekno-kentler, kariyer günleri vasıtasıyla üniversite sanayi işbirliği bir bakıma zorunlu kılınmaktadır. Burjuva toplumlarda mali özerkliğin bürünebileceği gerici yönü hemen gözler önüne serebiliyoruz.

landığı bir dönemin sona ermesini ve geçmişin sözde demokrasilerini fersah fersah aşan bir katılımcılığı simgeler. Bunu üniversitelere uyarlarsak üniversite bileşenlerinin yönetime katılması kulağa çok hoş gelir fakat kazın ayağı pek de öyle değildir. İlk olarak burjuva devleti olduğu yerde dururken yani bugün için değerlendirelim. Üniversiteler kapılarını emekçi çocuklarına her sene daha da çok kapatıyor. Demek ki kontenjanları dolduranlar ağırlıklı olarak orta ve üst sınıflardan ailelerin çocukları. Sınıfsal olarak bakıldığında şu durumda burjuvazi öğrencilerin, yani kendi çocuklarının, üniversite yönetimine katılmalarında bir sakınca görmez. Zaten öğrenci konseyleri bugün bu imkanı kısıtlı da olsa sunar. Bu talep hayata geçirilse ve üniversite yönetimi daha demokratik bir hava kazansa dahi üniversiteler burjuvazinin hegemonyasından çekip çıkarılmış olmaz. Üniversite üzerinde işçi sınıfının hakimiyetini ve işçi denetimini açıkça önüne koymayan hiçbir hareket üniversiteleri egemen sınıflardan bağımsızlaştıramaz.

Demokrasi ama nasıl? Özellikle solun dilinden düşmeyen demokrasi kavramı kimi zaman burjuvaziyle işbirliğinin gerekçesi haline getirildi, kimi zamansa eskinin Sovyet deneyimiyle tutarlı bir hesaplaşmadan kolay bir sıyrılış çabasının tek kelimelik özeti oldu. Ancak kuşkusuz komünistler için demokrasi, toplumun çok büyük bir kesiminin, üretenlerin, yönetimden dış-

Sosyalist olduğu iddiasında bulunan ve proletarya diktatörlüğünü savunan kurumların sosyalist toplumdaki üniversite hayali özerklik ve demokratiklikten mi ibarettir? İşçi iktidarının, işçi denetiminin i’sinin bile anılmadığı bir program işçi sınıfının devrimci programı olabilir mi? Hem de bazen işçi iktidarı altında bile gösterildiği gibi gericileşebilen bir program.

İkinci olarak da geleceğin toplumunu düşünelim. Esas sorun da burada başlıyor. Geleceğin toplumuna ait demokratik üniversite programında işçi sınıfının bir bütün olarak üniversiteler üzerinde söz söyleme hakkı olmuyor. İşçi devrimi yaşanmış, işçi sınıfı tüm ülkede ve belki de dünyada iktidara gelmiş ama devrim, mücadeleci gençlik kitlelerinin beşiği üniversitelere ulaşamıyor, olacak iş değil. Özerk demokratik üniversite burjuva bir programdır! Burada özerk ve demokratik üniversite sloganının gerici yanlarını teşhir ettik. Dikkat çekmek istediğimiz nokta bugün ilerici gibi görünen bu taleplerin yarın mücadele kızıştığında nasıl da burjuvazinin elinde bir dizginleme aracına dönüşeceğidir. Zaten bu taleplerin bir kısmı burjuvazinin kendi programında da rahatça yer alabilir ve almaktadır.


BULTEN1