Issuu on Google+

RED

Sayı: 31, Nisan 2009-4, 3 TL, -KKTC 3.5 TL-

Sermaye üzerindeki vergi yükünü kaldıran, krizin faturasını emekçiye çıkaran

AKP’ye müteşekkiriz!..

SERMAYE

www.dumbelekcaliyorum.com.tr

Türkiye Utanmadan Sıkılmadan İşçi Atanlar Derneği TUSİAD


YAVUZ ALOGAN

AKP tökezledi!..

yalogan@gmail.com

İşçiler ve yoksullar meydanlara daha büyük bir özgüvenle çıkacak. AKP’nin, iktisadi krizi, hatta Türkiye’yi yönetebilme olasılığı azaldı...

T

ökezleme anında içinde bulunduğu durumun hassasiyeti, tökezleyenin kaderini belirler. Önemli olan budur: Durumun hassasiyeti! Dengeye ve sürate en fazla ihtiyaç duyduğu noktada tökezleyenin kendini toparlaması çok zordur. Yarış bisikleti sürücüleri bilirler: Yüksek hızla giderken ön ya da arka teker küçük bir çukur ya da tümseğe rastlar bazen ve iki tekerleğin dönüş hızı arasında öyle bir uyumsuzluk olur ki, bisiklet yalpalamaya başlar ve sürücü düşeceğini anlar. Bisiklet o sırada trafik-yoğun bir kavşağa ya da keskin bir viraja yaklaşmışsa, sürücünün ani bir hamleyle bisikleti en az yara alacağı şekilde devirmekten başka çaresi yoktur. Hiçbir şey olmamış gibi pedala basmak, ağır yaralanmalara, hatta ölüme bile yol açabilir. AKP oylarının yüzde 40’ın altına inmesi, Ankara ve İstanbul’da muhalefet partilerinin anakent belediyelerini birkaç puanla kaybetmeleri, mevcut koşullarda AKP’nin, Anayasa’yı dilediği gibi değiştiremeyeceğini, ABD’nin stratejik ortaklığını yürütemeyeceğini, Ergenekon torbasını genişletemeyeceğini, ‘teğet geçti’ dediği ekonomik krizin ağır darbelerinden kurtulamayacağını, ‘Kimlik değil hizmet’ (hızmet!) sloganıyla Kürtleri yanına çekemeyeceğini, medyayı baskı altına almak şöyle dursun onu kendisi için tehlikeli bir rakip haline getirmiş olduğunu gösterdi. Seçim sonuçları, AKP’nin ‘laiklik karşıtı hareketlerin odağı’ olma durumunun, Anayasa Mahkemesi tarafından çok farklı bir ışık altında yeniden değerlendirilmesine de yol açacaktır. Seçim sonuçları, AKP’nin mali kaynaklarını kısmen de olsa azaltacak, hassas tabanını ve bütün yönetim kurullarını sarsacak, parti içi bölünmeleri açığa çıkaracak; kitle hareketlerine yeni bir hız ve moral kazandıracaktır. Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde DTP’nin ezici zaferi, TSK ile AKP arasında kurulan ittifakın temelini çökertti. AKP, askeriyeye verdiği Kürtleri sistemin içine çekme vaadini yerine getiremedi. AKP çan eğrisinin en tepe noktasına ulaşamadan durakladı ve sistemin kuralları içinde hegemonya kurma imkânı şimdilik ortadan kalktı. Yapabileceği tek akıllıca hareket, bisikleti devirmek ve erken seçime giderek, mümkün olduğu kadar az hasarla siyaset yelpazesinde hegemonik olmayan mütevazı bir noktada tutunmaya çalışmaktır. Bunun tam aksini yapması, Milli Görüş gömleğini yeniden giyip çatışma siyaseti izleyerek radikalleşmesi de mümkündür. Bu durumda trafik-yoğun kavşağa girecek ya da yoldan çıkacak

2

ve her tüyü ayrı bir tele takılı kalacaktır. Seçim sonuçları, AKP’nin sivil darbesini duraklatmış ve akıbet kaşlarını çatmıştır.

Gericiliğe karşı uygarlık

AKP bu seçimlerde, diğer partilerle değil, kendisiyle yarıştı. Bütün yorumcular AKP’nin oy oranlarını daha önceki yerel seçimlerde aldığı oy oranlarıyla karşılaştırdı. Kritik bir kavşağa yaklaştığının bilincinde olan AKP, bu seçimlerde bütün imkânlarını seferber etti. Tezgâhındaki bütün malları, cebindeki bütün paraları saçtı; bütün adamlarını ve ‘yandaş medya’sını seferber etti. 1950’lerden bu yana ilk kez siyasal iktidar, devletin valilerini kendi partisinin komiseri gibi kullandı; onları medyaya çıkartıp ana muhalefet partisine saldırttı. ABD’nin Ortadoğu siyasetinde yeni roller almaya, IMF’yle anlaşmaya hazırlanıyor, yerel seçim zaferiyle bu hamlelerin olumsuz etkilerini gözlerden saklamayı umuyordu. Oysa şimdi, ABD’yle kuracağı her temas geniş halk kitleleri, hatta kendi tabanı tarafından bile kuşkuyla karşılanacak ve IMF’nin dayatacağı koşullar daha büyük tepkilere yol açacak. AKP neredeyse muhalefet partilerinin toplamı kadar miting yaparak liderinin ‘karizma’sını ve şahsi prestijini masaya sürdü. Ancak 2004 seçimlerine göre, 2 büyük şehir, 11 il, 34 ilçe belediyesini kaybetti (sabaha karşı verilen rakamlarla). İzmir’de ezildi, Antalya’da çok şaşırdı ve üzüldü; sonucu, Başbakan’ın tabiriyle ‘anormal’ buldu. Hakkari ve Tunceli halkı beyaz eşyalarını ahırlara ve çatı katlarına yerleştirip oylarını DTP’ye verdi. Kürtler ‘hizmet’ değil ‘kimlik’ istediklerini açıkça ortaya koydu; TRT Şeş’e ve tehditlere, havuçlara ve sopalara aldırmadılar. İstanbul’da halkın büyük bir bölümü yolsuzluklara karşı dürüstlüğe oy verdi. Ankara’da ‘Köprülü kavşak fatihi’ Melih, yırtınmasına rağmen, neredeyse kaybediyordu. Çankaya

sarsılmadı. Yenimahalle CHP tarafından geri alındı. Üstelik bütün bunlar, nüfus yerleştirmelerine, kimlik numarası krizine, kömür, makarna, bulgur ve her türlü avanta dağıtımına, veri kaymalarına, şüpheli elektrik kesintilerine, AKP’li bakanların Ankara’da ve başka illerdeki seçim sandıklarının çevresinde fır dönmelerine, tehdit, şantaj ve pazarlıklara rağmen oldu. Seçim sonuçları, uygar (kentleşmiş) ve sanayileşmiş Türkiye’nin, sahil bölgeleri ve büyük kentlerdeki eğitim düzeyi yüksek yurttaşların hükümetin ‘müşteri’si olmayı reddettiklerini; iktisadi krizin acısını yaşayan işçilerin ve en yoksulların AKP’yi istemediklerini; AKP tabanının göçle kentlere gelen siyaseten istikrarsız ve heterojen nüfus yığınlarından ve elbette cemaat ve tarikatlardan ibaret olduğunu, kent değil kasaba kültürünü yansıttığını ortaya çıkardı.

Vahim sonuçlar

Ancak vahim sonuçlar da ortaya çıktı. AKP dışında, sağ ya da sol hiçbir partinin güneydoğuda varlık gösterememesi, bu bölgenin Türkiye’den adeta koptuğunu; ‘TC’den şimdilik kimlik talep ettiğini, ‘hizmet’i de bir süre sonra belki de Güney Kürdistan’dan talep edebileceğini ortaya koydu. MHP’nin Orta Anadolu’da AKP’yle çekişen tek parti olması da vahimdir. İstanbul, Ankara, Adana, Manisa ve Bursa gibi illerde MHP’nin artan milliyetçi rüzgârı, bu seçimlerin belirgin özelliklerinden birini oluşturdu. Sabaha karşı ekranlardan yaptığı konuşmada, “Türkiye eski kaos günlerine dönmeyecektir,” diyen Başbakan’ın kafasında, muhtemelen Orta Anadolu’dan esen bu milliyetçi rüzgârın etkileri vardı. Liberaller, neo-liberaller ve ‘sol’ liberaller çok üzüldüler. Sabaha doğru ekranlarda derin kuşkulara gömülmüş, keyifsiz bir ruh haliyle, “Gene de AKP’nin oyları iki muhalefet partisinin oylarından fazla; yola devam, durmak yok,” gibi sözler sarf

ettiler. Fakat köşe yazılarında anayasa, AB ve Ergenekon’un akıbetiyle ilgili kuşkularını belirtmekten geri durmadılar. Seçimler bu ülkede AKP’nin tek başına reform yapamayacağını ortaya koydu. Devlet içinde yuvalanmış F-tipi teşkilatın da kontr-pedal yapıp, geniş bir yay çizerek durması ve bir süre kadar olup biteni izlemesi mümkündür. AKP’nin demokrasi getireceğini sanan liberaller önümüzdeki aylarda daha da şaşıracak ve üzülecekler. Var mı öyle sırtını gericiliğe yaslayıp ‘demokrasi’ gelsin diye beklemek! Bu seçimlerde belirleyici olan muhalefetin ne kadar oy kazandığından çok, AKP’nin ne kadar oy kaybettiğidir. CHP, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını daha erken bir tarihte açıklamış olsaydı; Ankara’da Murat Karayalçın’ı daha fazla desteklemiş olsaydı, bu iki büyük şehri AKP’nin elinden alabilirdi. Oysa CHP tembel, yavaş ve hantal örgütü, parti içi dar hesapları yüzünden bunların hiçbirini yapmadı. Ankara’da Karayalçın’ın kaynak sıkıntısı çektiği; İstanbul’da parti teşkilatından çok, CHP İl Başkanı’nın olağanüstü gayretlerinin etkili olduğu görüldü. Bu durum CHP’yi yöneten ‘yüksek prezidyum’un parti içinde sorgulanmasına yol açacaktır.

İşçiler ve öğrenciler

Seçim meydanlarında yapılan konuşmaların boşluğu ve saçmalığı ile ortaya çıkan sonuçlar tam bir zıtlık göstermektedir. Seçim propagandalarından akılda kalanlar, ‘Büyük Düşün’, ‘İşimiz Hizmet, Gücümüz Millet’ gibi saçma sloganlar; “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana…” diye başlayan acıklı tekerlemeler; “Süphaneke boncuğu gibi dizildiler karşımıza,” gibi içi boş efelenmeler; “Eşek ölür, kalır eseri,” gibi saçmalamalar; “Gökçek gitçek, sola çek,” gibi aptal sloganlar; köprülü kavşak, otoyol, metro, hayvanat bahçesi ve lunapark vaatlerinden ibaretti. Meydanlarda, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yle ilgili kararı, Ergenekon İddianamesi, laiklik, Obama dönemi Ortadoğu siyasetleri içinde Türkiye’nin yeri gibi hassas ve esas konular dile getirilmedi; bozkır kuru olduğu için ani parlamalara yol açacak, ters tepecek söylemlerden ve erken atışlardan kaçındılar. Seçim sonuçları bütün bu konularda yapılacak hesaplaşmaların daha aleni biçimde cereyan etmesini de sağlayacak. Ekonomik krizin harmanladığı işçiler ve yoksullar meydanlara daha büyük bir özgüvenle çıkacaklar. AKP’nin, iktisadi krizi, hatta Türkiye’yi yönetebilme olasılığı azaldı. Gelecek, bütün çalışanlarla, işçi ve öğrenci hareketleriyle, saçları özgür kadınlarla gelecek…


HAKAN GÜLSEVEN

hgulseven@redciyiz.biz

iŞLERi ZiMMET, GÜÇLERi ZiLLET!

G

eçenlerde televizyon kanalları arasında boş boş dolanırken, son dönemin yeni keşfedilen bayağılıklarından bir ‘izdivaç’ programına denk geldim. Adamın teki çıkmış, “Evlenmek istiyorum,” diyor. Tuhaf, pis, acınası, yani kesin olarak tarif edilemeyen karışık bir tipi var. Tam başka kanala geçeceğim, adamın 14 yaşındaki oğlu canlı yayına telefonla bağlanıyor. “Sen,” diyor, “Ne utanmaz adamsın! Ablalarımı sattın, utanmadan çıkıp televizyonlarda evlenmeye çalışıyorsun!” Bir yandan ağlıyor çocuk… Evet, adam iki kızını para karşılığı satmış! Artık bu zillet sizi de şaşırtmıyor değil mi? Zillet… Alçaklık yani… Aşağılık, onursuz olma hali… Toplumun her alanına yayılan bu zillet, mevcut rejime, bu kokuşmuş siyasete gerçek niteliğini ve gücünü veren şeyin ta kendisidir. 1980’den, bu toplumun yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kuşağın kıyıma uğradığı, ezildiği, çiğnendiği o korkunç darbeden sonra, eli kanlı muktedirler, tüm toplumsal örgütlülüğü ortadan kaldırdılar. Toplumun kendi kimliğini, geleceğini ve muktedirleri sorgulayabildiği, mücadele ederek hakkı olanı alabildiği mekanizmalar yok edildi. Mücadele örgütlerinin yerine imam-hatipler, tarikat yuvaları, sadaka örgütlenmeleri özendirildi. Toplumun kendi geleceğini belirleyebileceğine, yoksulluktan, sefaletten, baskı ve zulümden kurtulabileceğine olan inancı, kafasız mollaların yaydığı hurafelerle bir ‘öte dünya’ya ertelendi. Kaderine rıza gösteren, verilen sadakalarla yetinen, tek mücadeleleri sadaka kuyruklarında birbirinin üzerinde tepinmek haline gelen yığınlar, her geçen gün zillet batağını büyüttü… Derin cehalet, karanlık ve zillet batağına dönüşmüş olan bu toplumda siyaset artık başka bir şeydir. Zillete zimmet eşlik etmektedir. Yoksullara yardım götürme iddiasıyla kurulan sadaka müesseseleri bile bizzat hırsızlık yuvaları haline gelmiştir. Rüşvet dağıttıkları sefillerin, kızını satanların, komşusunu altınları için öldürenlerin, yeğeninin bebeğini kaçıranların, zillet içinde boğulan yığınların önüne sandık koyuyorlar; o sandıktaki oyları bile çalıp kaçırıyorlar; ardından utanmadan ‘millet iradesinin tecellisi’ diye nutuk atıyorlar!.. Bu memlekette siyaset erbabı öyle bir hırsızlaşmıştır ki, muhtar adayları bile otopark mafyası misali birbirini öldürmektedir. Hırsızlık bu kadar ortalığa saçılmıştır.

Patronlar bu pisliğin üzerine tünemiş dümbelek çalmaktadır. Zillet toplumundan muazzam bir avantaj sağlayan, servetine servet katan büyük patronlar, dalga geçer gibi, bizzat yok ettikleri kamu eğitimini istedikleri gibi manipüle etmek üzere kurdukları ‘eğitim gönüllüleri’ vakfı marifetiyle şenlik düzenliyor, orada Rahmi Koç dümbelek çalıyor, Güler Sabancı tango yapıyor, Aydın Doğan’ın kızı bir zamanlar bizim en güzel melodilerimizden biri olan ‘Arkadaş’ı söylüyor… Kafa yapıyorlar… Kafaları güzel… Emperyalist sermayeye entegrasyonlarını tamamlamışlar, bu topraklarda yaşanan acılarla en ufak bir ilgileri yok; onlar için son derece sıradan bir üretim üssü ve pazar burası. Yoksullar zillet batağında, işçiler örgütsüz, mevcut sendikalar bastırılmış ve başlarına işbirlikçi-zimmetçi sendika ağaları oturtulmuş… Zimmet ve zillet her yanı kaplamış… Her yer güllük, gülistanlık!.. Emperyalist sermaye ve çoğu ‘Müslüman’ların elinde bulunan yan sanayiyi de kendi siyasetine yedeklemiş olan Türkiye burjuvazisi için mevcut iktidardan iyisi ancak Şam’da kayısıdır ve şimdilik Şam’da kayısı yetişmemektedir. Tarikatlar koalisyonunun iktidarı ve onun militan kitle tabanı, yoksullar içinde sadaka zinciriyle denetimi sağlamakta, kendi toplum projesini adım adım yaşama geçirmekte, bir yandan da Washington’da ve Brüksel’de oluşturulan ekonomik ve siyasi kararları ikiletmeden yerine getirmektedir. Kendileri tevekkül etmekte, masadan düşen kırıntılarla pekala servet edinebilmektedir. İşte biz son yerel seçimlere, her türlü zilleti besleyen tarikatlar koalisyonunun, artık pervasızca tüm iktidarı talep etmeye başladığı, yeni toplumsal projesi için zaruri

anayasal adımları atmaya davrandığı, bunun önünde engel teşkil edebilecek arkaik ‘cumhuriyetçi’lerin bastırıldığı bir ortamda girdik. Tarikatlar koalisyonunun oy oranını artırdığı bir ortam bekleniyordu; böylelikle tüm dünyada Amerikan pezevenkliği yapan, kuruluşları CIA istasyonu olarak çalışan ‘cemaat’, yeniden inşa edilecek F-Tipi toplumun merkezi unsuru olabilecekti. Bu öyle bir toplum ki, zillet, zimmet ve ibadet iç içe geçmiştir. ‘Mümin’lerin sayısı artmakta, alışveriş merkezlerinden devlet dairelerine kadar cami ilişkileri egemen olmakta, iktidar ta Çankaya Köşkü’nea kadar müminlerden sorulmakta ama, gelin görün ki, evlenmek için televizyon programlarına çıkıp ibişlik yapan ciğersizler kendi kızlarını pazarlamaktadır! F-Tipi toplum projesi güçlendikçe zillet derinleşmektedir… Gidişatı içgüdüsel de olsa algılayan önemli bir kesim, artık tamamen bir müteahhitler partisine dönüşmüş, akbabalar gibi ihale için dönüp dolaşanların doluştuğu CHP’den ve onun bir ‘namus’ figürü olarak sunduğu Kemal Kılıçdaroğlu’ndan medet umdu. Evet, ne yazık ki son 30 senedir bu düzene hiçbir ciddi alternatif üretemeyen ama iş birbirine hindi gibi kabarmaya geldiğinde mangalda kül bırakmayan ‘sosyalist sol’ da gizli gizli ya da açıktan CHP’nin peşinde hizaya geçti. Geçmek zorunda kaldı… Kürt halkı ise bu seçimin yüz akıydı. Tarikatlar koalisyonu polis teşkilatı ve mülki erkan içinde ağırlıklı bir güç elde etmiş, kendi ‘yargı’sını oluşturmuş, kendi ‘derin devlet’ini yaratmış, gözünü ‘sivil toplum’a dikmişti. Bir sürü sendikayı rüşvetle ele geçiren, Alevilerin bir kısmını rüşvetle kendine bağlayan, nihayet ‘kendi Kürtlerini’ yaratmaya soyunan AKP, Kürt illerindeki seçimlerde

korkunç bir şamar yedi. Eğer oylar çalınmasaydı, türlü hileye, hurdaya başvurulmasaydı, dağıtılan rüşvetlere rağmen Kürt illerinin tamamında DTP yerel seçimleri kazanmış olacaktı. Kürt halkı, ABD-Barzani-AKP üçgeninde yaratılan manyetik alana rağmen, kendi geleceğine sahip olduğunu gösterdi. Umudumuz, DTP’nin kendi gelecek projesinden ABD’yi ve tabii ki Avrupa emperyalizmini tamamen söküp atması ve tercihini Türkiye’deki tüm ezilen kesimlerle beraber insanca yaşam mücadelesinden yana kullanmasıdır. Bunun için tüm yoksul, ezilen ve emekçi kesimleri ortak bir mücadele etrafında birleştirecek formülü bulmak zorundayız. ‘Ulusalcı’ diye ortalıkta dolanan ve bir kısmı Silivri Cezaevi’nde volta atan güruh ve onların partisi CHP, başına kalem memuru Kılıçdaroğlu değil feriştahı gelse, zillet batağında boğulan toplumun önünde bir çıkış kapısı aralayamaz. Bu ‘ulusalcı’lar içi boş bir anti-Amerikan söylem kullansa da, asla kapitalizmi ve emperyalist ortaklarıyla kucak kucağa halvet haldeki ‘yerli’ dümbelekçi patronları hedeflerine almamaktadır. CHP ve ulusalcılıkta medet aramak, çıkmaz sokağın dibindeki duvara koştura koştura kafa atmaya benzer. Bunu defalarca yapmak, yurdumuz solcusunu iyice ahmaklaştırmıştır. Zimmet ve zillet toplumundan çıkışın, yeniden aydınlık yüzlü insanlar ülkesine doğru gidişin tek bir yolu vardır: Emekçilerin etrafında birleşecek tüm ezilenlerin ve yoksulların kitlesel mücadelesi… Bugün alçaklık yaparak ayakta kalmaya zorlanan, onursuzlaştırılan, tüm değerlerini satılığa çıkarmaya zorlanan sefil yığınları yeniden bir özne haline getirecek, sefillere yeniden ‘insan’ hüviyeti kazandıracak yegane yol budur. Tüm emek örgütlerinin, AKP’nin hizmetine girmemiş tüm sendikaların, tarikatlara bağlı sendikalardaki muhalefetin, köylü kuruluşlarının, kitle örgütlerinin, sosyalist solun, yoksulları ifade eden tüm kurumların birleşeceği bir Emek Platformu, bu mücadelenin başlangıç noktasını oluşturabilir. Bu mümkündür, dahası zarurettir… Emekçilerin güçlerini birleştirmesi halinde, yoksullara “Ananı da al git!” diye bağırma cüretini kendinde bulan Tayyip Erdoğan’a, “Peki sen tüm sülaleni alıp gitmeye ne dersin?” diye cevap vermek pekala mümkündür. Dahası zarurettir!..

3


‘Ampul Tayyip’ davası!

Güzel yurdumuzdan seçim güzellikleri...

“Sen hâlâ ananı alıp gitmedin mi?”

N

e başı ne de sonu görülebilen demokrasi tünelimizde öyle şeyler yaşanıyor ki, insanın, “Kim demokrasi koydu ulan bu tünelin adını?” diye sorası geliyor… Bu akla durgunluk verebilecek olaylardan biri de geçtiğimiz ay Mersin’de yaşandı: Başbakan’ın 3 yıl önceki Mersin ziyaretinde, “Ananı da al git!” diyerek azarladığı çiftçi Kemal Öncel, yine Başbakan’ın Mersin’de partisince düzenlenen mitinge ve TOKİ tarafından yaptırılan konutların anahtar teslimi için geldiği toplu açılış törenine katılmak üzere 3 yıl sonra geleceği Mersin ziyareti öncesi, ‘ne olur ne olmaz’ diyerekten gözaltına alındı! Miting sonrası serbest bırakılan Öncel ise olayı şöyle anlatıyor: “Mitingden bir gün önce polis her hareketimi izliyordu. Sabaha kadar beklediler. Üç polis aracı vardı. Miting sabahı sakin vatandaş olarak kalktım. Mezitli’ye varmadan bir kahvehaneye girerken polisler beni aldı. Neden dediğimde, ‘Biliyorsun. Bugün kritik bir gün. Biz emir kuluyuz. Bizimle geleceksin’ dediler. Birlikte Cumhuriyet Karakolu’na gittik. Tamam, ben onların emir

kulu olduğuna saygı duyuyorum. Ama ben bir vatandaşım, bu ülkede hiç mi rahat hareket edemeyeceğim? Sonuçta çok naziktiler. Beni misafir olarak ağırladıklarını söylediler, ama ben müsaade istediğimde neden bırakılmadım?” Öncel haklı, misafir dediğin müsaade istediğinde kalkar! Ama işin ilginç yanı, Mersin Emniyet Müdürü Süleyman Ekizer’in, “Kendi isteğiyle geldi,” sözleri… Yahu otel mi kardeşim orası, adam niye kendi isteğiyle, durduk yerde karakola gitsin? Kilit soruyu, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bana hangi gözle bakıyor?” diye soran Öncel’e, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden herhangi bir cevap gelmezken, Öncel’in üç yıl öncesinde, ‘anasını alıp gitmesini’ söyleyen Başbakan’a yönelik sözleri de hayli yerindeydi: “Kendisi hakaret etmeye gelince hakaret ediyor, benim bir tane hakaretimi ispat etsinler. Hakaret etmediğim halde iftirayla hakaret ettiğim gibi pozisyona sokup, iddianamelerle suçluyorlar. Bu yakışık almıyor. Hayatım negatif noktada değişti. Yaşayan ölüden farksızım. İki kez Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından azlimi istedim. ‘Artık

Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olmaktan utanç duyuyorum’ dedim. Ama devlet bana hangi gözle bakıyor bilemiyorum. Bu kadar diktatörlük olmaz, bu kadar kendini kaf dağında gören bir başbakanlık sistemi Türkiye’de olmamalı.” Ne diyelim? Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış gerçekten…

Vay ampul vay!

H

ani bazı kesimler diyor ya, “AK Parti, (AKP de değil, AK Parti!) ülkemizdeki demokrasinin koruyucusudur. Özgürlüklerin bekçisidir…” AKP iktidarı, o kadar demokrat, o kadar özgürlükçü bir iktidar ki, 16-17 yaşlarındaki lise öğrencilerinin protestolarına bile dayanamamakta, onlara hapis cezası vermeye çabalamaktadır… Öyle ki, Bursa’da, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı protesto eyleminde, ‘Ampul Tayyip’ şeklinde slogan atılan iki eylem mahkemelik oldu. Başbakan’ın da şikayetçi olduğu ÖSS protestosundan iki liseliye, yaklaşık 1 yıl hapis cezası verildi. Liselilerin ÖSS’yi protesto eyleminde atılan slogan yüzünden açılan davada, iki lise öğrencisi, iki öğretmen ve bir dernek üyesine ‘Başbakan Erdoğan’a hakaret’ iddiası ile 11’er ay 20’şer gün hapis cezası verildi. Öte yandan 1 Nisan 2008 tarihinde DİSK ve KESK öncülüğünde yapılan başka bir eylemde, ‘Ampulsün sen Tayyip!’ diye slogan atan dokuz kişiye de dava açıldı. Erdoğan’ın şikâyetçi olduğu davanın son duruşması 18 Mart’ta görülecek. Şimdi

Başbakan’a ve dalkavuklarına sormak istiyoruz: Bu nasıl demokrasidir? Bu nasıl özgürlükçülüktür? Lise öğrencilerine bile tahammül gösteremeyen bir anlayışın yönettiği ülkede hangi demokrasiden, hangi özgürlüklerden bahsedilebilir? Kaldı ki, madem ampulden bu kadar rahatsızdınız, neden ambleminizi ‘ampul’ seçtiniz be kardeşim?

Tayyip çocuğu tırmaladı!

Bu olaydan çok kısa bir süre sonra da Başbakan’ın Aydın’da konvoyu geçerken “Allah cezanızı seçimlerde verecek!” diye bağırdığı iddiasıyla gözaltına alınıp, daha sonra ailesine teslim edilen ‘13 yaşındaki’ bir çocuk şok iddialarda bulundu. Boynundaki tırnak izi ve kızarıklıkları gösteren küçük çocuk olayı, “Başbakan Erdoğan elini enseme koydu ve sıktı. “Neden yapıyorsun, niye dedin?” gibi sorular sordu. Ben de söyledim. Ondan sonra “Bırakın gitsin!” dedi. Ama korumalar tartaklayarak aldılar beni. O esnada bir itişme vardı başbakanın eli omzumdayken oldu” dedi. Küçük çocuk

ve ailesiyse savcılığa suç duyurusunda bulundu. Yani anlayacağınız, Başbakan Erdoğan’ın kendisine muhatap olarak seçtiği insanların yaş ortalaması gittikçe

Vay hayvan vay!..

V

e sıra, verdiğimiz bunca, “Yuh!” dedirtebilecek haberden sonra, bu olayların neden hep ‘iktidar’ tarafından gerçekleştiğine kanıt olacağına inandığım, ‘itiraf’ niteliğindeki bir habere geldi: Efendim, geçtiğimiz haftalarda, AKP Balıkesir milletvekili Cemal Öztaylan, partisinin düzenlediği aday tanıtım töreninde, AKP’nin Bandırma’dan Belediye Meclisi için birinci sıradan aday gösterdiği Celil Karabıyık’ı tanıtırken öyle laflar etti ki, bir nevi hislerimize tercüman oldu: “Bu adam, (Celil Karabıyık) ‘sizin ve benim gibi hayvanların’ rahat yaşaması için babasını toprağa veren bir kişidir!” Tabii Celil Bey’in babasına rahmet

4

diliyoruz; ancak, Cemal Öztaylan’ın neden böyle bir vurgu yaptığını anlayamadık… Öztaylan, törende ayrıca, milletvekili adayı olduğu gün, Gönen’de bir şehit cenazesine gittiğini anlatırken şunları söyledi: “Şehit cenazesinde namazımı kıldım. Üç tane leylek de cami bahçesindeydi. Yemin ediyorum ki, “Şak şak şak!” diye bağırıyorlardı. “Allah Allah!” diye zikrediyorlardı.” Leyleklere bak sen! “Allah Allah!” diye zikrediyorlarmış! Memleketi yöneten zihniyet bu işte! Eminim memleketi o leylekler yönetse, daha hayırlı olurdu… Neyse, yine de ‘hayvan’ tespiti dolayısıyla Cemal Öztaylan’a teşekkürlerimizi sunarız… Allah söyletiyor bunları, Allah!..

küçülürken, buna karşılık AKP iktidarına yönelik protestolara karşı şiddetin dozu da gittikçe artıyor. Bu protestoların sahibi, ’13 yaşındaki bir çocuk’ olsa bile…

Bebelere özgürlük masalı!

D

iğer yandan, AKP’ye karşı üniversitelerdeki muhalif gençlerin sesleri de bastırılmak isteniliyor. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda, İ.T.Ü’yü ziyaret eden Başbakan Erdoğan’ı protesto etmek isteyen öğrenciler, dışarıda polis tarafından dayak yiyip, gözaltına alınırken; içerde de Başbakan, ‘üniversitelerdeki özgürlüklerden’ bahsediyordu. Başbakan’ın ‘özgürlük masalları’nın birer palavradan ibaret olduğunun bir örneği de geçtiğimiz günlerde Hacettepe Üniversitesi’nde yaşandı. Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’nün 13 Ocak’ta düzenlediği bir konferansta, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i,

“Yeter artık, bu yalanlarla insanları kandıramazsın!” diye bağırarak protesto eden öğrenciler, görevliler tarafından bir odaya kapatıldı ve öğrencilerin isimleri belirlendi. Aylar sonra öğrencilerden biri hem yurdundan atıldığını, hem de öğrenim bursu kesildiğini, diğer öğrenciyse öğrenim bursundan olduğunu öğrendi. Öğrenciler, ailelerinin kendilerine bakacak durumlarının olmadığını ve yapılan bu haksız yaptırımla, hem barınaksız hem parasız kaldıklarını söyleyip, ilgili yerlere dilekçe ile başvurup itiraz ettiler; ama bir cevap dahi alamadılar. İşte size o meşhuuuuuur AKP demokrasisinden bir kuple daha!


ONUR ÖZGEN

İşsizliğin nedeni bulundu: Kadınlar!

D

ünya kapitalizminin yaşadığı mali kriz ‘dalga dalga’ devam ederken, hükümetimizin de ‘dalga dalga’ devam eden krizden etkilendiğini görüyoruz. Krizin başlarında, “Hamdolsun, kriz bizi teğet geçecek” diyen Başbakan’ın ‘inkar politikası’ tutmayınca, hükümet bu sefer krizle eşdeğer yeni bir politika türü keşfetti: ‘Dalga politikası!’ Devletin ‘koskoca’ bakanlarından, yerel yönetimlerden, işsizliğin verdiği çaresizlikle kıvranan yoksulların feryatlarına

karşı öyle cevaplar geliyor ki, küfretmemek için kendimizi zor tutuyoruz; aslında çoğu zaman da tutamıyoruz… Bu vakalardan birine Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu imza attı. Afyon’un ilçelerine ziyaretlerde bulunan bakan, kendisinden iş isteyen kadınlarla, “Evdeki işler yetmiyor mu?” diyerek dalga geçerken, çaresiz kadınlardan, “Bakanım, para yetmiyor!” cevabını aldı. Dalga politikasını uygulayanlardan birisi

de Devlet Bakanı Mehmet Şimşek oldu… Şimşek, artan işsizliğin nedenini aynen şöyle açıkladı: “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde iş gücüne katılım oranı daha artıyor!” Yani, Çevre ve Orman Bakanımız, kendisinden iş isteyen kadınlara, boşuna, “Evdeki işler yetmiyor mu?” diye sormamış! Hatta az bile demiş! “Bre kadın, ne işi? Sizin yüzünüzden işsizlik tavan yaptı! Zaten kriz var, bir de siz çalışmaya başlıyorsunuz, sonra millet işsiz kalıyor. Hey millet! İşte bu kadınlar yüzünden işsiz kalıyorsunuz, saldırın!” dese hakkıdır! Bu arada başka bir bakanımız Mehmet

Artistlik yapma lan!

D

alga politikamızın son halkasını da Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker oluşturuyor… Seçim gezileri esnasında Bitlis’i ziyaret eden Eker, kent merkezinde esnafı ziyaret ederken aniden bir sandalyenin tepesine çıkarak, halka hitap etmeye başlıyor ve bölgedeki Kürt sorunundan konuya başlıyor: “Bizim işimiz bu yanlışları düzeltmek, milletimiz ile aramızda sevgi bağlarını oluşturmak. Türkiye’nin birlik ve beraberliğini tesis edeceğimiz en önemli bölgelerden biri budur. Vatandaşın devleti ile sevgi bağını inşa etmek, hele zarar görmüşse sevgi bağlarını güçlendirmek ülkemizin geleceği, milletimizin geleceği açısından son derece önemlidir. Ülkemizin en büyük sorunlarından biri muhakkak ki işsizliktir. Bu bölgede altyapı, yollar, eğitim, sağlık, ulaştırma, enerji, tarım ile ilgili sorunları çözmektir. Geçen zaman içerisinde bu meseleleri çözmek için büyük adımlar attık.” O sırada bakanın bu sevgi pıtırcığı sözlerinden ve hazır da işsizliğe değinmişken cesaret almış olsa gerekip öne atılan bir vatandaş diyor ki: “Sayın bakanım, işsizim!” Ve az önce, devlet ile vatandaşın arasındaki sevgi bağlarını güçlendirmekten bahseden Mehdi Eker’in vatandaşa cevabı: “Artistlik yapma lan!” Evet… Sanırım deminden beri bahsettiğimiz ‘dalga politikası’nı en iyi anlatan örnek bu oldu…

!!!!

Ü

lkedeki seçim sirki boyunca, sinirlerimizi hoplatan sahnelerin yanında, hayli komikleri de vardı. Bunlardan en ‘acayip’i ise Başbakan Erdoğan’ın Niğde mitinginde oldu. Erdoğan, il ve ilçe adaylarını podyuma çağırarak miting alanındaki vatandaşlara tanıtmak istedi. Çevresine parti adaylarını alan Başbakan, birbirlerine tutunmuş ellerini havaya kaldırırken, öndeki grubun arkasında kalan Niğde’nin Çiftlik ilçesine bağlı Boşköy Beldesi Belediye Başkanı ve AKP’nin adayı Kemal Beşel, “One minute Başbakanım!” dercesine, kafasını uzattı. Erdoğan’ın, “Ne oluyor lan?!” tarzında bakışlarından sonra Beşel kafasını geri çekti… Ama adam da haklı, sonuçta seçimler sirke dönmüş, herkes şovunu yapıyor, onun ne eksiği var? ‘One minute’ lütfen...

Ali Şahin de krizle ilgili tavsiyelerde de bulundu, dinleyelim: “Maalesef kötümserlik pompalanıyor. Burada da aynı şey yapılıyor. Doğru, işsizlik oranı yüksek bir rakam. Ama bunun nereden kaynaklandığını görmekte çok büyük fayda görüyorum. İşadamlarımızın moralini yüksek tutmak açısından bunu söylüyorum.” Bakanımız haklı! Ne bu kötümserlik? İşsiz sayısı –resmi olarak- 3 milyonu aştı diye mi? E söylendi işte nedeni: Kadınlar! Kadınlar evde otursa, işsizlik-mişsizlik de kalmayacak kardeşim! Ne bu tantana, yeter! Bakın kodamanlarımızın, eee aman, işadamlarımızın da moralleri bozuluyor, e biraz insaf yahu! Az anlayışlı olun!..

Git banka soy!

D

alga politikası, bakanlarımız dışında, belediye başkanlarımız içinde de ‘dalga dalga’ yayılmaya devam ediyor… Mesela AKP’li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı! Efendim olay şu ki, ‘kadınlar yüzünden çıkan işsizlik’ yüzünden işini kaybeden vatandaşlardan biri, iş istemek için gittiği Belediye Başkanı Halil Bakırcı’dan aldığı yanıtla şoke olmuş. Başkan Bakırcı, kendisine başvuran yurttaşa, “Git banka soy!” demiş. Yani artık öyle bir ülke olduk ki, belediye başkanları, insanları açıkça suça teşvik etmeye başladı. Sosyal belediyecilik dedikleri bu muydu yoksa? Yani sonuçta belediye başkanının dediğini yapıp, gidip bir bankayı soysak ve yakalanmasak, tonla paramız olacak! Aha, tabii ya! İşte belediyemizin bir hizmeti daha!..

Ordan üç kilo gaz bombası uzatır mısın?

V

e geldik, adına demokrasi dedikleri balonlarının her sene patladığı gün olan 1 Mayıs’a! Herkese açık olan ama bir tek işçilere yasak olan Taksim’de kutlanamayan ‘İşçi Bayramı’na! Anlaşılan o ki, bu sene de kutlattırmayacaklar. Ağızlarından düşürmedikleri demokrasi sakızını bir kez daha ağızlarına yüzlerine yapışmasını yine hep beraber izleyeceğiz. Nereden mi biliyoruz? Çünkü 1 Mayıs’a aylar kala, polis teşkilatı çoktan alarma geçmiş durumda. Emniyet Genel Müdürlüğü, haklarını arayan işçiler, emekçiler, gençler ve halklara karşı saldırıda kullandığı mühimmat, araç ve ekipmanın yenilenmesi ve takviyesi için ihaleye çıkma kararı aldı. İhalelerle alınacak yeni malzemeler, 81 ilin Çevik Kuvvet Şube Müdürlükleri’ne gönderilecek. Peki, neler mi alınıyor? “60 bin gaz spreyi, 2 bin panzerci gözlüğü, 2 bin maske, 25 tane toplumsal olaylara müdahale aracı, 10 bin çift görev eldiveni, 40 bin yazlık şapka, 20 bin 9x19 mm çapında yarı otomatik tabanca, 20 bin kazak, 50 bin metal kelepçe, 30 bin panço yağmurluk, 5 bin vücut koruyucu elbise ve 1 milyon 600 bin ton akaryakıt.”

Biz de ülkede kriz var sanıyorduk, meğer yanlıyormuşuz. Söz konusu işçiler olunca, kriz harbi teğet geçiyormuş… Ya da başka bir tabiriyle: Söz konusu işçilerin haklarıysa, gerisi teferruattır, vurun, saldırın! Durum böyle… Gerçek demokrasinin, gerçek demokratlığın anlamını bilen insanlar, tüm bu olanların kahramanlarının aslında ne mal olduklarını zaten biliyorlar; ama bilmeyenler için biz yine de söyleyelim: Bunların demokratlığı, yaptıklarına ses çıkarmadığınız ya da ortak olduğunuz müddetçe geçerlidir. O yüzden sağda solda, ‘AKP’nin demokratlığından, özgürlükçülüğünden…’ bahsedenlere aldanmayınız. Biliniz ki onlar yalnızca iktidar yalakalarıdır ve yalakalıklarının gereğini yapmaktadırlar. Eğer onurlu bir yaşam peşindeyseniz, size diyeceğimiz tek bir şey vardır: Bu adamlara dalkavukluk yapmadığınız sürece, ne demokrasiden ne özgürlüklerden ne de haktan, hukuktan yararlanamazsınız bu ülkede. Ta ki tüm onurlu insanlar olarak birleşip, bu sömürücü-düzenbazlarla mücadele etmeye karar verip, kendi iktidarınızı kurana kadar… Onurun, namusun, adaletin iktidarını, yani Sosyalizmi kurana kadar!

5


DiVAN-I LÛGAT-I HAKARET

Geçmişten bugüne yöneticilerin ezilenlere ettiği hakaretlerin hiçbiri, ardında niyet barındırmadan ortaya çıkmamıştır. Her biri belirli bir politik ortamdaki genel yaklaşımı özetleyen, veciz değil ama ceviz büyüklüğünde dolu taneleridir, muhataplarının başına yağan. Bazıları ağızdan kaçırılmış, bazıları ağızlara pelesenk olmuş, bazıları da ağızdan ağza dolanıp durmuştur. Bununla ilgili onlarca madde yazmak mümkün ama ben, en fazla tekrar edilmiş, etki yaratmış, tartışılmış sözcükleri ve deyimleri bir araya getirmeye çalıştım. Gerçek ve nazarımdaki anlamlarıyla… mAYKAN ERDEN Ayak takımı: Bilgisiz-görgüsüz-işe yaramaz. Bunlara kısaca A Takımı da denebilir; ama dizi film A Takımı ile karıştırılmamalıdır. Özel planları yoktur. Macera peşinde değildirler. Köylü, işçi aç ve kadındırlar. Bizim politik alanımızda onlara ezilenler denir. Sandıkta oy vermeleri, hayatı boş vermeleri, ramazanda asap bozmamaları, ramazan sonrası ortada görünmemeleri en çok istek yapılan şarkıdır. Sokakta gerçek kimlikleriyle sahneye çıktıklarında, Baş olacağız ayrıca, Biz başka âlem isteriz marşlarını söyledikleri ve yeniden söyleyecekleri kulaktan kulağa, ayaktan ayağa dolaşmaktadır… Çerkez’in hırsızı: Mesleği hırsızlık olan topluluk. Memlekette azıcık kalmalarına rağmen, dünyada yolsuzluk, rüşvet sıralamasında en önlerde olan Türkiye’nin bu durumuna neden olanların Çerkez olmadıkları ortaya çıkar ki, listeyi hazırlayanların vatan haini oldukları yüksek ihtimal dahilindedir. (Vatan haini deyimini kim çalıp dilimize yerleştirdi acaba?) Bitine kantar vurur Kürt: Kürtlerin bit tüccarı olduğuna yönelik ima barındıran özdeyiş. Üzerinde sayıca en fazla bit besleyen, dilleri Türkçeden bozulma, hayvan sever, hayvan besler, hayvan tartar, hayvan satar; daha çok ülkemizin doğusunda ve güneydoğusunda yaşayan ağaların hışmına uğramış ağır insanlar. (O kadar bitle formda kalmak kolay mı?) Ekrad-ı dalalet nihad: Hain tabiatlı manasına gelir, gider. Kürtler için kullanılmıştır. Her şeyin bir tabiatı varsa… (Marx’ı şimdilik bu konudaki fikirleriyle es geçiyorum. Söz konusu Kürtlerken, meseleyi Marx’a getirmenin ne anlamı var değil mi?) Bit ticareti yapmaları yetmiyormuş gibi, bir de tabiatlarında ihanetlik barındırmaları kabul edilir değildir. Cümlede kullanırsak: “Ekrad-ı dalalet nihad ana dilde eğitim istedi,” veya, “Ekrad-ı dalalet nihad ben de Türk halkının sahip olduğu haklara sahip olmak istiyorum,” dedi. İstemek senin neyine? Bak böyle hain derler adama!.. Abaza’nın kuduzu: Tüm Abazaların aynı köpek-ler-ce ısırıldığına inanma. Pasteur’un aşıyı yetiştireceğim derken son anda üzerine zıplayıp onu da Abaza’ya çeviren köpek kini. Ayrıca, aşıya ihtiyaç duyulmasına rağmen hiçbir Abazanın ölmemesi ve yeri geldiğinde yüzlerine vurulmasını sağlayan toplumsal koşulların bir mucizesi... Köpeklerin, “Abi valla bizim meseleyle ilgimiz bulunmuyor, bizim adımız haksız yere kullanılmış; Abazalarla bir sorunumuz da yok; ama bu deyimi kullananları yakinen tanıyoruz, aynı bardakta su içmişliğimiz dahi var,” dediği iddia edilen pastoral şiirden bir imge...

6

At eti yer Tatar: At eti yemenin, baştan hakaret edilmeye ortam hazırlayacağını açık seçik ortaya koyan, yöre yemekleri tanıtan reklâm spotu. Allah ne verdiyse onu yerim demenin bir anlamının olmadığı menü zorlaması. Sırtına binmenin doğal, etinin yenmesinin, “Ayıptır, günahtır; hayvan geviş getirmiyor yahu,” yaklaşımıyla mahkûm edildiği, ‘Helal Et Lokantası’nın ayaklı gazetesinin hiç değişmeyen logo yazısı. Uzak Doğululara içinden en büyük küfürleri etmenin ön hazırlık cümlesi... Büyük oruspular yetiştiren ırk: Tarık Buğra’nın, kim ne yetiştiriyor araştırmasının fiyaskoyla sonuçlanmış önsözü. Yunanlılar için kullanmıştır. “Bizden gayrısının tek varlık nedeni vardır; bize hizmet etmektir, bize köle olmaktır,” diye özetlenebilecek politik inancının edebiyattaki izdüşümü. Taksim’de turist kadınlara tacizde bulunanların, bulunamayıp tüh çekenlerin ve “Kabulü başımızın üzerinde yeri var ağabey,” diyebileceklerin parolası. Ya da Tarık Buğra’nın laf olsun ırkçılık torbası dolsun mealindeki zıvana çıktısı. Ermeni dölü: “Ömrümüzü yediniz!” demekle ne kadar haklı olacak Ermenilerin üremelerinin tehlikesine ‘dikkat çeken’ ürolojik, ideolojik, psikopatolojik, alerjik, faşolojik, patronolojik uyarı levhası. İnsanın Ermeni olmasının talihsizlik olduğunu ve üreyecekse bile döllenme yoluyla değil, Meryem Ana’nın izlediği yolla dünyaya gelmesinin çaresine bakmasını salık veren, karantinaya alınması gereken fikir frikiği. Djivan Gasparyan’nın halkına; halkın Gasparyan’ına selam yollamakla, can-ı gönülden muhabbet kurmakla kesilecek olan bozuk musluk sesi. Kendi başına düşünüldüğünde normal olan; fakat hakaret etmek babında kullananların akıllarının düştüğü çukuru işaret eden korkuluk kolu… Eski köle: Ziya Gökalp’ın Yunanlılar için biriktirdiği söz demetinden nadide bir hakaret çiçeği. Eskiden Yunanlıların bir kısmının köle olmasının şimdi de Türklere kölelik yapmalarının gerektirdiğine inancı sağlayan garip bir akıl yürütme sıfatı. ”Yüzyıllarca öyle yaşamışsınız, bundan sonra da bizim hesabımıza çalışsanız dünyanın sonu mu gelir?” demeye getiren ve diyen köle sahibi tüccarın ruh halini yansıtan siyah bir ayna markası.


Sırnaşık: Bu nadide taç çiçeği de Ziya’ya ait. Kim için kullanıldığını adınız gibi biliyorsunuz artık. Yunanlılar için… “Ne yapsak yaranamıyoruz Ziya!” deselerdi, Ziya’nın ne cevap vereceği gerçekten de merak konusu olacak bir tartışmayı başlatma gücüne sahip, nankörle aynı masada oturması hoş olmayan etkisiz bir eleman. “Nankörlük yapmış, kendi devletini kurmuş bir milletin dönüp bir de sırnaşmasının nedeni ne ola ki?” diye sorma hakkını bize veren acayip bir tanım. Ziya’nın boşluğuna geldiğine inanıyorum. Irk düşmanı: Kendi ırkçılığını bir başkasına yükleme, çamur atıp izini suçlama. Dostluk konusunda ipucu vermeyen hatta dostluk derdi olmayan aleni öznenin karalama kampanyasının tali sloganı. Ziya’nın ırkçılığına vermek lazım... Kanla sarhoş vahşi: Ayık gezmeyen, komşusunun dahi kanını içen kötü karakter. Kanla sarhoş olacak kadar vahşi olan bir halkın şimdiye kadar tek bir ferdinin kalmaması gerekir miydi, gerekmez miydi, akıl karışmasına neden olan ilginç yaklaşım. Cümlede kullanalım: Kanla sarhoş olan Yunanlılar kan bankalarına saldırdı. A’sına B’sine bakmadan tüm kanları bekleme salonunda içtiler!.. Ziya’nın incileri saymakla bitmez; ama bu son olsun… Kanı helal malı haramlar: Savaşılan herkes için (Müslümangayrımüslim) verilen fetva. Fotokopiyle çoğaltılmış kıyım nüshaları. Kan kısmının açık açık helal, haram mal kısmının ise el altından helal sayıldığı mülk edinme yarışması katılım sorusu cevabı. Kan üzerine kurulu iktidarların muhalefete yönelik geçerli akçesi, pirim yapan hisse senedi, tavana vuran faiz geliri, borsa açılış seansı… Etrak-ı bı İdrak: Anlayışsız, algılayamayan Türkler. Osmanlı döneminde Türkler için kullanılmıştır. Osmanlı’ya başkaldıran ezilen köylü Türkmenleri işaret eden katliam fetvalarının gaz pedalı… On binlerce yoksul Türkün bu adla anıldığı ve kellelerinin kuyulara doldurulduğu (ayrıca Rum, Ermeni, Kürt...) dönemin akıllıların işkembeden atış yaptığı hedef tahtasının en geniş dairesine verilen ad. Serseri güruhu: Her devlete başkaldırıda (özellikle Osmanlılar dönemi) ezilenleri küçük düşürme amaçlı tedavüle çıkarılan resmi devlet görüşünün billur hali. Serserilerin (siz kazancının yarısından fazlasını Osmanlı’ya vergi olarak vermek zorunda olan, iliklerine kadar sömürülen, aşağılanan, horlanan yüz binlerce yoksulu anlayın) şükür etmeyip birlikte hareket eden bir ‘güruh’ olmayı tercih etmeleri sonucu ortaya çıkan belirtili nesne. Demiryolu serserileriyle herhangi bir ilişkileri yoktur. Fesat ordusu: Dedikodu yapmak için ordu kurmayı bile göze alan isyancılar. Ortalık karıştıran, padişahın eteğinden öpmeyi önüne hedef olarak koymamış, başkası (padişah ve ezenlerin devleti) adına toprak işgal edeceğine, kendi ezilmişliklerine çare arayan tüm devletlu tarih kitaplarında dört satır yer kaplayan ordu. Şaki: Yol kesen, haraç toplayan. Malı olanın kullanacağı bir mal-deyim. Pusularda sayısız askerini kaybetmiş Osmanlı’nın, “Askerlerimiz öldü, malımıza ne diye karışıyorsunuz?” sızlanması sonucu ortaya çıkmış, tek sözcüklü, “Olmaya cihanda bir sıhhat mal, mülk gibi,” beylik sözlerin doğumuna neden olan yol eylemi.

Bakiyyetü’s-suhuf: Kılıç artığı. Kılıçtan kaçmayı başarmış insancıklar, iç düşman. Padişah’ın ordusundan vücudundaki hafif kılıç sıyrıklarıyla ölümden dönmüş; ama sonra bıkmadan, usanmadan yine imparatorluk kalelerini dövmüş çarıksızlar, yırtık gömlekliler, arpa ekmeği, su ve tuz ile beslenen düş yapıcıları. Kılıç işlevsizleştirici, sinyal bozucu, “Bir gidip nar taneleri gibi geliriz,” diyen has bahçenin duvar harcı. Haşarat: Her türlü böceğin genel ismi. Değersiz ve zararlı kimseler. Çok olma, toplanma. Patrona Halil isimli bir devrimcinin önderliğindeki İstanbullu, geneli esnaf olan yoksul isyancılara yakıştığı düşünülen haşarı bir yakıştırma. Kendileri, saray bahçelerinde kaplumbağa sırtına diktikleri mum ışığında uzak diyarlardan getirtilmiş laleler arasında Avrupai partiler verirken; dışarıda ekmeğin derdine düşenlerin camdan bakıldığındaki genel görünümü. “Koklatmazlar size o laleleri!” düşüncesini taşıyanların kadrajdaki yüksek iso değeri. Taife-i şeytani: Şeytan tayfası. Şeytan olmakta birleşmiş diğer meleklere (padişah, vezir-i azam, vergi toplayıcıları, kapıkulu askeri vb.) karşı yasak meyveyi, ağacı sallayarak düşürmeye uğraşan ve diğer şeytan bölükleriyle yemeye çalışan (çiftçiler, zanaatçılar, esnaf…) tuhaf bir siluet kitle örgütü. Köpek: Bir hayvan türü… Hav hav şeklinde iletişim kursa da, acıktığında, yaralı olunca ve geceleri farklı sesler çıkardığı tanıklarla sabittir. Tarihte, birçok yöneticinin her önüne gelene ‘Köpek!’ dediği kayıtlıdır. II. Mahmut’un dişini çekmeye giden Abraham Çelebi, Padişah’ın ıstıraplı bakışlarından korkar ve yere kapanır. Mahmut’un, “Kalk, köpek!” demesiyle Çelebi’nin yeniden doğrulduğu ve dişi çektiği bilinir. İlginç bir hasta-doktor ilişkisi diyalogu… Hatta sadece, hastanın ağzına-gözüne ne gelirse söylediği, dişçiyi depresyona sokan bir acayip korku tüneli çığlığı... Ananı da al git: “Anneniz de buradaysa ve söylemek istediğiniz başka bir şey kalmadıysa birlikte eve dönünüz. Sorununuzu halettiğim için çok mutluyum; ayrıca annenizin ellerinden öperim,” anlamına gelmeyen bir def manzumesi. Ortalama bir erkeği gaza getirmenin en kolay yolunun kadından geçtiğini bilen ortalama erk hegemonyası. İşçi-çiftçi kovucu sprey markası… Türk-ü bed lika: Çirkin yüzlü Türk. Osmanlının, Türklere bakınca aklına gelen ilk cilt-deyim. Selçuklulardan Osmanlı’ya sömürü düzenine karşı sayısız isyanla karşı koyan yoksul Türk halkının egemenlerde yarattığı illüzyon. Baş edemediğine dünya güzellik yarışması jürisi pozlarında kötü puan verip politikada elini güçlendirme taktiği. ‘Allah beni baştan güzel yaratmış’ Kemal Sunal alçak gönüllülüğü. Osmanlı-ı flu lika… Ecnası muhteliften kefere-i fecerinin domuzu: Çeşitli günahlar işleyen kâfirlerin domuzu. Alabildiğine orijinal, kucaklayıcı anlam yüklü, şeytanın aklına gelmez söz küfesi. ‘Çeşitli’ dedikleri günahlar hangileridir? Ebusuud Efendi’nin keyfinin dikine gitmek bunların arasında olabilir mi? (Şeyhülislam) Kâfir olmak bir yana da, onun domuzu olmak bir Müslüman’ın domuzu olmaktan neden daha kötüdür? Müslüman’ın domuz sahibi olmuşu yok mudur? İşte bu sorulara kapı aralayan bir top hakaret ateşi... İnsanı çileden çıkaran zulüm körüğü, güneş yanığı… Zındık: Ahirete ve Allah’a inanmayan. Farsça zendin sözcüğünden türemiştir (Noksan akıllı kadın) Aleviler için bol miktarda kullanılmış cephaneliğin en eski silahlarından. Bir şeye inanmamanın suçlama nedeni olma tuhaflığı. Resmi Allah inancının ritüellerini benimsemeyenlerin maruz kaldığı, nizami ve gayri nizami şiddet parolası. Hangi eve çarpı veya üç hilal işaretinin konulacağını ve ertesi gün hangi ev sahibinin (eğer şanslı değilse) öldürüleceğini belirleyen padişah ya da kontrgerilla pusulası, karınca yuvası, linç davetiyesi. Mumsöndü: Alevilerin, toplu yapılan ibadetlerinin (cem) bir yerinde mumları söndürerek cinsel ilişkiye girdiklerine yönelik insanda akıl tutulmasına neden olabilecek iftira kömür deposu, Samsun asfaltının rengi, otomobil egzoz borusu, gecekondu lağım çukuru. Bozdur bozdur harca türünden küfür yumurtlayan tavuk üretme tesisleri, abdesthane yolu. Alaattin’in sihirli lambasının sürekli aynı niyetle ovulması ve cinin hep aynı konu üzerine ajitasyon çekmesi. Unutulmaya yüz tutmuş Yalan Rüzgârı dizisi. Fikrini, eğer varsa aklını ve zikrini tuman ummanında kaybetmiş çaylak yüzücü, usta küfürbaz manisi. Zurnasını kaybetmiş ama son deliğin çıkardığı sesi aklında tutarak âlimlik yapmış cahiliye dönemi put ustası. Çapulcu: Mücadele edenlerin gerçek niyet ve eyleyişlerini çarpıtma, tartışmayı ve savaşın mahiyetini başka yere çekme. 32. Gün’e çıkan ve adını vermek istemeyen emekli bir izleyici ve yönlendirici. Çapul, eskimiş elbise kadavrası; çapulcu, bu işle uğraşan giysi cırt kurumu neştercisi. Fermanları göndericilere aps yoluyla (karşı taraf ödemeli) gönderip, “Dağlar bizimdir!” diyenlere duvar takviminden seçilip verilmiş ‘yuniseks’ bir isim. Meğril’in nursuzu: Nursuz Meğril. Meğril, bir Kafkas halkı. Nur, ilahi ışık… Kulp takılmadık bir halk kalmasın diye Meğrillere çekiliş ve kura yoluyla kahve, çamur, meyve lekesi yanında verilmiş boş deterjan kutusu. İkinci el, bozuk, merdaneli çamaşır makinesi. Her tarafından kopmaya hazır çamaşır ipi. Yayı fırlamış tahta mandal. Nur’un kimde olup olmadığını anlayan ilahi dedektör sahiplerinin eve eli boş dönmesi. Nur avcılarının, kazı ve halk yüzü çalışması. Sütlü Nuriye’nin ardından getirilen kabak tatlısı. Kavmi katrani: Katran topluluğu. Katran, siyah bir sıvı. Cehennemde sürekli kaynayan kazanlarda yanacağı kesinleşmiş yerleşimci kafile. Bu bilgiyi bize bahşedenlerin haber kaynağı; parmak koklama, müneccim’in cebine üç kuruş sıkıştırma, Medyum Keto ve Medyum Memiş’i bu konuda canlı yayında tartıştırma, tarot falı bakma, cin çağırma, altıncı ve yedinci hissine güvenme. Yazı-tura atma, “Bana kuşlar söyledi,” iddiasında bulunma, papağan fıkralarından bihaber olma... Cemaat-ı kallaş: Kalleş cemaat. Güvenilmez güvenlik görevlisi. Maraba ihanetçileri, anne babaya ihtiyaç duymaz, bir zamanların fakir ama onurlu yetimleri, şimdinin fakir, onurlu ama, “Yeryüzünün halifesi hünkâra minnet eylemem,” diyen yetimleri. (Kürtler sınıfta mı acaba? Ayağa kalksınlar lütfen!) Ulusal devalüasyon. Bir fırını yıllarca zorla işletmiş tüccarın evine ekmek götürmeye çalışan işçiye haddini hamurdan yaptığı sopa yardımıyla bildirmesi. Cemaatin açlıktan ölmesi için çıkılmış gam, keder, tifo, kanser, tufan, şimşek; araba, uçak, tren, gemi, ufo dairesi kazası duası. Zorla kıyılan toplu nikâhtan kaçmış bıyıkları yeni terlemiş imam… Sözde vatandaş: Öze ilişkin olmayan vatandaş türü. Vatandaşlık görevlerini -o kadar çok ki!- yerine getirmeyen, bir türlü Türkleşmeyen 15 milyon civarında perakende Kürt insanı. Eskiden bir ‘Türk boyu’yken boylarından büyük işler yapıp, boylarının-boslarının ölçüsü haricinde ‘Kürtüz’ diyerek 85 yıllık devlet gelenek göreneğine uygun davranmayan, boyuna suyu tersine yüzmeye çalışan Dağ Türkü, Ova Rumu, Plato Ermenisi, Vadi Kızılderilisi, Kalyon Uzaylısı, Tepe Almanı, Roj TV müptelaları. TRT Şeş’in yaptığı Kürtçe yayınları izledikten sonra, kahkahadan kırılan gülüşlerini Roj TV ortopedik servisinde alçıya alan iflah olmaz Newroz sevdalıları.

7


“Kendim seçtim, kendim buldum!”

Y

erel seçimlerin evveliyatı, genel seçimlerin aksine coğrafyamızda çok daha geriye gidiyor. Devr-i Osmanlı’da başlayan ‘seçme’ maceramız, yaklaşık 1830’larda ilk defa bugünkü manada yerel seçim diyebileceğimiz nitelikte oy verme eylemiyle zuhur eder. O günden bugüne 23’ü cumhuriyet tarihimizde olmak üzere nihaî olarak yirmi dokuz genel seçim ‘atlatmış’ durumdayız. Elbette, bir o kadar da yerel seçim maceramız mevcut… Önümüzdeki seçimde, kimileri birçok şeyin değişeceğine yürekten inanmış bulunuyor. Aslında buradan baktığımızda pek de bir şeylerin değişebileceği görülmüyor. Ama ne de olsa umutsuz da yaşanmıyor; esas kaygı ise, muhtarlıktan tepedeki il belediye başkanlıklarına kadar bu seçimlerin manası rantların hangi çaptaki oluklardan birilerinin ceplerine akacak olması. Belki de vaziyet-i umumiyi şöyle özetlemek yerinde olur: Rant paylaşımında ‘statüko’ korunacak mı, yoksa ‘revizyon’ mu gelecek? Her neyse, 29 Mart’a ilişkin bu kadar gevezelik bana yeter, birçok yerde eli kalem tutanlar kendi meşreplerince bir şeyler karalıyor. Benim paylaşmak istediğim mesele ise, iki asra yakın seçim tarihimizde nevi şahsına münhasır bir yere sahip olan 1912 mebus (milletvekili) seçimleri, yani ‘Sopalı Seçimler’ ve ardından meydana gelen bazı siyasî gelişmeler. Ama sakın bu ‘sopalı seçim’ mevzuunu, bugün susuz köylere sosyal devlet olma iddiasıyla dağıtılan çamaşır, bulaşık makineleri yahut buzdolabı ve kanepeler gibi seçim promosyonu olarak ‘kızılcık’ sopasının dağıtıldığı bir seçim olarak kabul etmeyin. Çünkü bu seçimler tam manasıyla ‘sopalı’dır. 11 Aralık 1911’de bir mebusluk için İstanbul’da ara seçim yapılır ve seçimi bir oy farkla Hürriyet ve İtilâf Fırkası kazanır. Hürriyet ve İtilâf bunu büyük bir zafer olarak değerlendirirken, İttihat ve Terakki’de bozgun havası eser. İttihat ve Terakki, hükümete bir nazır sokmak ister; fakat Mahmut Şevket Paşa bu isteğin gerçekleşmesini engeller. Bunun üzerine, İttihat ve Terakki erken seçimlere gitme kararı alır. Fakat 1909 Kanun-u Esasî değişikliği ile Meclis’i dağıtmak çok zorlaştırılmıştır. Bunun için bir Kanun-u Esasî değişikliği önerilir. Nihayet uzun ve hararetli mücadelelerden sonra 18 Ocak 1912’de Mebusan Meclisi dağıtılabilir. Meclis dağıtılınca, başta Talat Paşa ve Cavit Bey, dört İttihat ve Terakki’li nazır hükümete girer. İttihat ve Terakki yapılan bu genel seçimlere çok daha dikkatle seçilmiş adaylarla katılır, seçimlerde baskı da yapar. O derecede ki, Ocak-Mart arasında gerçekleştirilen 1912 seçimleri ‘Sopalı Seçimler’ diye tanınır. İttihat ve Terakki, bu seçimlerde daha sonraki dönemlerde normal sayılabilecek ince taktikler kullanarak,

8

devlet kademelerinde birtakım değişiklikler yapar, gayrimüslim unsurlara çeşitli imtiyazlar vaat ederek oy toplamaya çalışır. Ayrıca iktidarda olmanın getirdiği avantajları iyi kullanarak, seçim zamanı sivil ve askerî bürokraside değişikliğe gider, çıkardığı ‘toplantıların sadece parti şubelerinde yapılacağı’ ve sıkıyönetim kanununa eklenen, “Açık yerlerde yapılacak toplantıları ülkenin huzuru için hükümet yasaklayabilir” kanun hükmünde kararnameleri sadece Hürriyet ve İtilaf’ın aleyhine uygular. Hürriyet ve İtilaf adına Rıza Tevfik (Bölükbaşı) de Büyükada’da dayak yer. Seçilen 270 mebustan ancak altısı muhaliftir. Muhalifler de, biri hariç, Arnavutluk’ta seçilmişlerdir. Bir de Kayseri eşrafından ve subay olan Ali Galip vardır. (Daha sonra Sivas Kongresi’ni basma görevini üstlenen kişi.) Yeni Meclis’te başkanlığı Halil (Menteşe Bey) üstlenir.

İttihat ve Terakki ile arası soğuduğundan, Ahmet Rıza Bey, Âyan Meclisi üyeliğine atanır. Fakat ara seçim zaferinden sonra, genel seçim sonuçları muhalefeti büyük düş kırıklığına uğratmıştır. Dolayısıyla, muhalefet yine darbe düşünmeye başlar. Mayıs başında Arnavutluk’ta yeni bir ayaklanma başlar. Haziran’da ise 12 subay Manastır’da dağa çıkar. Talepleri, yeni seçimler, yeni hükümet, Trablusgarp Savaşı’nın (1911) sorumlularının yargılanmasıdır. Bu arada orduda gizli bir subay örgütü kurulur, İttihat ve Terakki aleyhinde bildirgeler yayımlamaya başlar. Adı Halaskâr Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) grubudur. Aslında beş subayın kurduğu bir örgüttür ama birçok subay adına konuşuyor gibidir. İtalya ile savaş sürerken bir ayaklanma başlatılması, subayların dağa çıkıp gizli örgütlerle siyaset yapmaları, seçimlerdeki yolsuzluklar ne

‘Sopalı seçimler’in rövanşı mı?

Türkiye’deki siyaset alanında modernleşme sürecinin başlangıcından beri iki ana yön etkili olmaya devam ediyor. Bu yollardan birincisi ‘merkeziyetçilik’, diğeri ise ‘adem-i merkeziyetçilik’. Merkeziyetçilik İttihat ve Terakki’den sonra CHP gibi devletçi bir partide kendisini temsil ederken; Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve de şimdilerde AKP adem-i merkeziyetçiliği, yani merkezin ağırlığından ziyade merkeze bağlı olarak hareket eden yerel siyasi unsurların etkili olduğu politikaları temsile soyundu. İşin diğer yanı, ‘ademi merkeziyetçiler’in hep ‘mandacı’ bir eğilim gösteriyor olmasıydı... Bu iki akım her daim ideolojik olarak karşı karşıya gelirken birbirlerine üstünlük kurmak, bir adım öne geçebilmek maksadıyla çeşitli iddialarda bulundu. İlginçtir, andığımız ikinci grup yani Prens Sabahattin ekolünden gelen adem-i merkeziyetçiler masum ve mazlum rolünü kendilerine daha uygun bulup siyasi kampanyalarını yürütürler. Aslında merkeziyetçiler de boş durmaz ve diğerlerinin ekmeklerine yağ sürecek işler yaparlar. Yazıda bahsettiğimiz 1912 ve 1946 seçimleri bu işlere örnek olarak sayılabilir: Merkeziyetçiler sopalıdır, adem-i merkeziyetçiler ise mazlum… İsmet Paşa ‘gaddar’dır ama Adnan Menderes halk adamıdır vs. vs. gayet iyi biliyoruz ki, ne İsmet Paşa tam manasıyla öyledir, ne de Menderes… Fakat 2009 Mart’ındaki yerel seçim kampanyalarında acaba roller mi değişti diye düşünebileceğimiz olaylara tanık olduk. Tek parti dönemlerinin elleri sopalı politikacılarının varisleri mazlum rolünde feryat figan ederken, dünün ‘sözde’ mazlumları ise zalimlik mertebesine yükselmişler: Miting öncesi gözaltına alınan ‘milletin efendisi’ köylüler-çiftçiler, seçim otobüsünde boynu sıkılan öğrenciler, üstü örtülü edilen hakaret olarak kabul etmemizde hiçbir beis olmayan ithamlar vs. İnsan sormadan edemiyor ‘sopa’ el mi değiştirdi, yoksa herkes kendi sopasını mı yonttu?

olursa olsun ibret verici bir manzaradır. 2 Temmuz’da askerin siyasete karışmasını yasaklayan bir yassa çıkarılır. Aslında böyle bir yasak zaten vardır ama İttihat ve Terakki, Hürriyet’ten (İkinci Meşrutieyt) sonra dahi subayların kendi bünyesinde etkin siyaset yapmaya devam etmelerine izin vererek, kendisi bu yasağı çiğnemiştir. Bu sırada, Meclis’teki gücünden yararlanmak isteyen İttihat ve Terakki, Mahmut Şevket Paşa’nın vesayetinden kurtulmak için harekete geçerek Paşa’nın Harbiye Nezareti’nden istifasını ister. Paşa bu konuda hiçbir zorluk çıkarmaz ama bundan sonra, İttihat ve Terakki, Harbiye Nezareti’ni önerdiği dört diğer paşayla da anlaşamaz. Görünüşe bakılırsa, bu paşalar, Mahmut Şevket Paşa’yla bir çeşit ‘dayanışma görevi’ yapar. Sait Paşa, 15 Temmuz’da güvenoyu ister ve 4’e karşı 194 oyla güvenoyu alır. Buna rağmen iki gün sonra istifa eder. Padişah görevi Tevfik Paşa’ya önerir ama o, Meclis’in hemen dağıtılmasını şart koştuğu için, onun sadareti gerçekleşmez. İttihat ve Terakki ‘partiler üstü’ bir hükümete razıdır ama Halaskâr Zabitan grubunun istediği gibi Kâmil Paşa’nın sadarete getirilmesi halinde, iç savaş çıkacağı tehdidinde bulunur. Sonuç olarak 1877–78 OsmanlıRus Savaşı’nda Erzurum’u savunan Gazi Ahmet Muhtar Paşa sadrazam olur. Kabineye girenler arasında Kâmil, Ferit (Avlonyalı), Hüseyin Hilmi, Nâzım, Mahmut Muhtar Paşalar da vardır. Sait Paşa’nın istifa etmesi, yerine Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın gelmesi, İttihat ve Terakki’nin destekleme iktidarının son bulması demektir. Bu kesinti Bab-ı Âli Baskınına değin sürecektir. Bu süreçte, hükümet gün geçtikçe Kâmil ve Nâzım Paşaların etkisiyle İttihat ve Terakki aleyhtarı bir tutuma kaymaya başlar. 24 Temmuz’da Halaskâr Zabitan Grubu, Mebusan Meclisi Reisine bir ültimatom gönderip, Meclis’in 48 saat içinde feshini ister. Bu sıra hükümet Meclise programını sunar ve 45’e karşı 167 oyla güvenoyu alır. Güvenoyunu alan hükümet, İttihat ve Terakki aleyhtarlığına başlar. Hüseyin Hilmi Paşa bunu protesto ederek hükümetten ayrılır. İttihat ve Terakki’nin sözcüsü Tanin gazetesi çıkamaz hale getirilir. Ağustos başında Mebusan Meclisi dağıtılır. İttihat ve Terakki’nin Meclisi kolay dağıtmak için giriştiği Kanun-u Esasî değişikliği, şimdi kendi aleyhinde işletilmiş oluyordu. Türk siyasî tarihinde ilk erken genel seçim olma özelliğine sahip 1912 seçimleri, hem seçmenler üzerindeki baskılar hem de Hürriyet ve İtilafçılara atılan ‘sopalar’ ile de bir ilk olur. Bir diğer ‘sopalı’ diyebileceğimiz seçim ise 1946’daki ‘açık oy, kapalı sayım’ esasıyla gerçekleştirilen seçimdir. Kıssadan hisse: CENGiZ YOLCU Yaşasın Demokrasi!


SITKI DEMiRKAN - KASABA NOTLARI

Kendimi gaza getirip aday oldum, evde birkaç tane el ilanı basıp oto-propagandamı yaptım, desibel açısından makul bir seviyede kalsam da özgün marşlarımı da okudum. Ne kaldı geriye, konvoy mu?

Koduk boruyu! -Kanalizasyon-

S

iz bu satırları okurken; (Töbe bismillah, intihar mektubu girişi gibi oldu), yok yok korkmayın bi yere gitmeye niyetim yok. Şunu diyecektim ki derginin çıkması, siz saygıdeğer okurların dergiyi alması, vesaire, nereden baksan Nisan’ın 5’ini bulur. E yerel seçim şamatası Mart’ın 29’unda. Siz bu yazıyı okurken anılan şamata sona ermiş ve beş seneliğine çöp, otobüs, çeşme suyu, kanalizasyonunuzu emanet edeceğiniz koltuk sahiplerini belirlemiş olursunuz. Umarım kafanıza denk düşer sonuçlar. Şimdilerde moda olan amiyane bir ifade ile; ‘çakma’ şeklinde niteleyebileceğimiz, yurdum demokrasi faaliyetleri içerisinde en birinci sırada trajikomik olanı yerel seçim çalışmalarıdır herhalde. Şehirlik yerlerde tam olarak ne olup ne bitiyor pek kafamız basmıyor. Her ne kadar İ. Melih ve Kılıçdarzade Kemal’e aşinalığımız varsa da (medya aracılığıyla), haklarında yargıya varamayacak kadar uzaktayız malumunuz. Lakin bizim kasabada bu işler nasıl dönüyor anlatayım müsaadenizle. Bir kere oldum olası anlamlandıramadığım bir mevzu, kasabadan bir abinin kalkıp kasabayı yönetmeye soyunması olmuştur. Hangi vasıfları haiz olduğunu ne kendisi bilen, ne de kimsenin sorguladığı bir kasap, bir muhasebeci, bir zeytin tüccarı, etrafının gazına gelip, hop fırlıyor podyuma. Kasabanın tanınmış bir siması olması yetip de artacak bir özellik olarak addediliyor. Kimse, “Dürüstlük, zeka, işbilirlik gibi meziyetler de göz önüne alınıyor,” diye maval okumasın lütfen. Bu işin abinin birine tevdi edilmesi için gereken meziyetleri hepimiz biliyoruz. “Benn” diye bas bas bağıran bir egoya sahip her kasaba sivrisi, biraz da kimin atına binerse onun türküsünü çığırmayı içine sindirebilirse potansiyel belediye reisi işte. O podyumda, benzetmemi mazur görün müşteri bekleyen kimi ablalar gibi, biraz bacak bacak üstüne atıp sigara dumanı üfleyen abiler, partimarti işleriyle ilgili diğer abilerin kafasında fikir olgunlaştırıyor. Fikir dediysem yanlış anlamayın, particilik oynayan kimselerin kendilerine izafe ettikleri soyut ve kendilerinin dahi inanmadıkları ajitatif satır başlarını kastetmiyorum. Benim fikir dediğim, elemanların kafada çızgı filim karesini andırır şekilde beliren düşünce balonu. Haradan at seçerken giyilen his ceketiyle en kafalarına yatan abiyi seçip alıyorlar kendilerine. Ha tabii atın onayı da alınıyor. Yani atın kafasına da yatırılıyor bu koşunun varacağı finişten sonra kazanılacak ikramiye. En evvel hamaset mecraından ilerleniyor. Memleket için yola çıkıldığı, beldemizin

herr türlü sorununa çözüm üretileceği, bunu sağlarken de amaçlananın sadece ve sadece ulvi duygular olduğu yolunda basınç pompalanıyor. Aday adayı şahıs da; “Ulan ne ki, çöp toplayıp, boka güzergah çizeceğiz, kuş konduracak değiliz ya!” demeden, kendisinin bir arada yaşadığı insanlara Tanrı tarafından bahşedilmiş olduğuna ciddi ciddi kani oluyor. Bir de üstüne, kendisi olmadığında üzerinde yaşanan kara parçasının leş kargaları tarafından lime lime edileceği kaygısı yüklenince, ertesi sabah abi, “Tutmayın beni, hepinizi felaha erdireceğim!” gazıyla uyanıp sıvıyor kollarını.

Kanalizasyon döşemesi

İlk iş seçime kalan süre ile orantılı genel nabız yoklamaları başlıyor. Heyet halinde ziyaret turları, özellikle size gelmedik, geçiyorduk uğradık suniliği ile sergileniyor. Esnafa, konu komşuya, elin erdiği gözün değdiği herkese, her yere sektirmeden uğrama gayretinin altında, “Bakın bi hadiseye soyunduk,” reklamı ile, “Ulan, acaba nasıl karşılanıyoruz vatandaş tarafından?” sorgusu atbaşı gidiyor. Bu noktada anmadan geçemeyeceğimiz bizim insanımıza özgü bir hinlik dikkatlerden kaçmasın, aman diyeyim. Kapısına gelen her adayda, “Tamam, oldu bu iş, koduk boruyu (kanalizasyon)” garantisi uyandırmada yurdum insanı o denli mahirdir ki, ben bile temiz terendiz giyinip şöyle bi kaç yere uğrasam, kendimi siyasetin yeni ve doğru soluğu olarak lanse etmem an meselesi. Buradan yeterli doğrultuda tatmin olan aday ve şürekası; yapacakları yatırımın karşılığını alacakları garantisi içine yuvarlandığı için diğer aşamalara daha bir özgüvenle yelken açıyor.

Bizim kasaba için aşamaların olmazsa olmaz başlangıcı; çarşı içinde, merkezi bir yerde bir seçim bürosu açılıyor. Partililer burada buluşuyor görüntüsünün altında da bu adaya oynayan güruh burada birikiyor. Gidip sorsan ciddi ciddi Mister Şapka’nın siyasi literatürümüze kazandırdığı, “Kendim için bişey istiyorsam namerdim,” repliğini okuyacaklar. Halbusi hepimiz bal gibi farkındayız kimin ne beklenti içinde olduğunun. Yahu kırk kişiyiz biribirimizi biliyoruz işte, toplanan kalabalık içerisinden; “Şu damadını belediyeye sokmanın peşinde, şunun arsası imara açılacak, şu başkanın sağ kolu olup voliyi vurmanın düşünü kuruyor,” diye tek tek sayabiliriz zorlanmadan. Bu bürolar, gelişen teknoloji ile paralel, gerek görüntü, gerek gürültü kirliliği yaratmada öyle donanımlı bir hale geldi ki beyin tecavüzünden kurtulmak için çarşıdan geçmiyor insan. Afiş, bayrak, döviz, broşür fışkırıyor dört yandan. Hem de öyle teksire basılı ucuz maliyetlerle vücuda getirilmiş şeyler değil, bayağı bayağı kuşe kağıda işlenmiş grafik harikaları. En çok bu eskiden tabelacı diye isimlendirdiğimiz şimdi kendilerine –GRAPHIC- isminin daha yakıştığını belirlemiş reklam esnafı ekmek yiyor galiba bu seçim işlerinden. Bir de ses sistemi kurulumu ile meşgul kimseler. Tabii her partinin kendilerine özel besteleri, halk türkülerine ‘Geliyoruz!’ diye manidar manidar sözler yazdıkları cover’lar var. Pis tarafı bir kere maruz kalanın diline dolanması işten bile olmayan musiki eserleri. Bizim kuşağın böyle bir özelliği var maalesef. Bize cıngıl göster yeter ki. Gezip dolaştığımız her yerde “Brükselle bağlan hayaaataa” şeklinde terennüm edip duralım. Bir de böyle teknik terimle ‘giydirilmiş’ arabalar vasıtasıyla mahalle arasında bile kurtulmanın

mümkün olmadığı melodilere maruz kalınca kendimizi kelalaka bir partinin propagandasını yaparken enseliyoruz. Eş dost duysa dillerinden kurtulamayız. Bir de seçime birkaç gün kala sadece bizim kasabaya özgü olup olmadığını bilemediğimiz bir temaşa var ki, kime sorsan, sonucu belirleyen en kalın unsurun o olduğunu söyler. Konvoy diye bişey bulmuşlar, kasabanın tek piar’ı olduğu konusunda herkes mutabık. Kim hangi tarafa meyilliyse arabasına atlayıp uzun bir trafik tıkanışına katılıyor. Korna, davulzurna, az önce bahsettiğimiz müzikal işkence araçları kullanılarak bir aşağı, bir yukarı gezinip duruyorlar, özellikle akşamları. Bütün bu ‘demokratik’ gerekliliklerin bonusuysa vaat yarıştırma kulvarı. Her adayın birbirleriyle çakışmamasına gayret ettikleri bir dolu taahhüdü oluyor. Ha, bu çakışmama mümkün oluyor mu? Olacak iş midir? Göziçi kadar memleketin herkes tarafından farklı farklı algılanabilir renk ihtiva etmesi ve bu renklerin her meydana düşen tarafından başka doğrultuda belirginleştirilebilmesi olası mı? Fakat gelin görün ki, uçmanın, hele de yurdumda siyaset söz konusu ise, sınırı yok ki. Şu sıra sanal alemde pek meşhur Çeşme Belediyesi’ne aday bir abinin yaptığı gibi kimse beldemizi uzay yerleşkesine çevirmenin peşinde olmasa da, en az o kadar uçuk bisürü proje havada uçuşuyor. Birinci derecede tarihi eserle dolu olduğu için çivi çakmanın dahi bin türlü izinle gerçekleşebildiği canım kasabamda bu vaat edilenlerin ne şekilde yerine getirileceğinin, ya da getirilemeyeceğinin herkes farkında da, işimiz hikaye dinlemek olduğundan kimse renk vermiyor. İşte bu minval üzre sergilenen tiyatro perdeyi yiyip, herkesin ayakları suya erince neler olacak, onu da size olay gerçekleşip ortalık sakinleşince anlatırım. Ben gidip ahir ömrümün, tüzel kişilik olarak algılandığım tek etkinliğini yerine getirip oy kullanacağım. Kime mi atacağım. Tabii ki kimselere çaktırmadan bağımsız belediye başkanı adayı olarak belirlediğim kendime. Buraya kadar saydığım tüm mecburiyetleri sergilediğimden eminim. Kendimi gaza getirip aday oldum, evde birkaç tane el ilanı basıp oto-propagandamı yaptım, desibel açısından makul bir seviyede kalsam da özgün marşlarımı da okudum. Ne kaldı geriye, konvoy mu? Onu da seçimden bir gün evvel sabaha karşı dımdızlak sergileyeceğim. Tabii ki yayan yapıldak olacak, halk adamıyız dedik ya. Seçilirsem neler yapacağımı da biliyorum ayrıyetten. Ne gülüyorsunuz kardeşim, SelfDeterminasyon diye bişey var herhalde!..

9


mantar tarlası

“Şerefiniz varsa AKP’ye oy vereceksiniz.” AKP Beşiktaş İlçe Başkan Yardımcısı Nihat Doğan… İşte AKP’nin ‘şeref referansı’ bu kadar olur… *** “…ABD ile aramızı Bush bozdu. Ve birden bire Türkiye, Amerika’yı sevmeyen ülkeler arasında ön sıralara yerleşti. Bakın göreceksiniz, işler nasıl tersine dönecek. İlk sempati kıvılcımını Dışişleri Bakanı Hillary Clinton yaktı. Arkadan bir de Barack Obama gelsin! Anketlerde ABD sevgisi zirve yaparsa hiç şaşırmayın.” Nazlı Ilıcak… Türkiye’nin, dünyada Amerika’dan en çok nefret edilen ülke olmasını hazmedemiyor… Sevmiyoruz Nazlı Hanım! Ne ABD’yi seviyoruz ne de sizi… *** “Artık piyasa modelinin işlemediği, devletçiliğin geri döneceği, hatta Karl Marx’ın ruhunun geri döndüğü aldatıcıdır. Devletçilik dünyada refah yaratamadı. Bundan sonra da yaratamayacak. Sosyalizmin ne iPhone’si ne de plazma televizyonu oldu; bundan sonra da olmayacak.” Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış… Bunlar bir dahaki seçimlerde elaleme iPhone dağıtırsa şaşırmayın! Tabii önce bir ‘anlaşmalı’ bayii bulmaları lazım… *** “Maalesef kötümserlik pompalanıyor. Burada da aynı şey yapılıyor. Doğru, işsizlik oranı yüksek bir rakam. Ama bunun nereden kaynaklandığını görmekte çok büyük fayda görüyorum. İşadamlarımızın moralini yüksek tutmak açısından bunu söylüyorum.” Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin… Mehmet Ali Bey, Patronların moralini yüksek tutmaya çalışırken… Ayrıca, görmekte çok büyük fayda gördüğünün altını çizmekte çok büyük fayda var… *** “Şu noktada tarafım elbette: Evrim teorisine, bilimin bizzat en somut hakikati imiş gibi gösterilerek, özellikle gençler üzerinde maddecilik propagandası yapılmasına -üstelik hazine fonlarıyla!- hoş nazarla bakmayız.” Zaman gazetesi yazarı Turan Alkan... Tabii ya, biz de isteriz Hazine fonlarıyla ve daha birçok fonla Fethullah propagandası yapılsın, yumurtaya can verme kafasızlığı yayılsın… *** “Bu memlekette kimse ne Darwin’den ne de onun artık tarihin çöp sepetine atılmış olan ‘Türlerin Kökeni’ adlı teorisinden çekinmektedir. Aksine bilimle uğraşan Müslümanlar için bir ‘yitik’ sayılanın peşine düşmek farzdır ve Darwin’in tüm teorilerini en dibine kadar araştırıp soruştururlar.” Zaman gazetesi yazarı Nedim Hazar… Bilim ve Teknik’teki sansür de laf olsun diye yapılmıştı zaten, Darwin ve Evrim Teorisi ile bir ilgisi yok! Bu arada, tarihin çöp sepetine atılmış olan Darwin’den bahsetmişken, içinde bulunduğumuz 2009 yılının bilim dünyası tarafından ‘Darwin Yılı” olarak belirlendiğini hatırlatır, Nedim Bey’in ‘Darwin Yılı’nı kutlarız… Hazırlayan: Onur Özgen

10

O kartlar dağıtılırken sen neredeydin?

T

ayyip Erdoğan, TGRT’de bir programda daha önce “sahtekar” olarak nitelediği kredi kartı mağdurları hakkında şöyle konuştu: “Kredi kartının mağduru olmaz. Çünkü, bir insan kredi kartını alır ve ne için kullanır? Geliri kadar kredi kullanır. Daha fazla kullandığı zaman banka, kredi kartı sözleşmesindeki her türlü kuralı oynayacaktır. Takipte olanın hacmine bakıyoruz, 2,7 milyar. Burada bu insanlara ’sahtekár’ ifadesini hiçbir yerde kullanmadım. Benim söylediğim sadece, ’Senin gelirin ne kardeşim şu, bundan fazlasını kullanma, kullanıyorsan öde, ödeyemiyorsan sonra bu duruma düşüp mağdur rolüne soyunma. Çünkü, sen mağdur değilsin.’ Kredi kartı borcunu takır takır ödeyen ödeyecek, sen ödemeyeceksin, sonra burada tahakkuk eden faizi kim ödeyecek? Devlet ödeyecek. Olur mu böyle bir şey?” Olur tabii. Bankacı arkadaşların vatandaşa şeker dağıtır gibi kredi kartı dağıtıp, her birini binbir taksitle haraca bağlarken neredeydin? Kredi kartı borçlarına aylık yüzde 5.5’a varan faiz (yıllık yüzde 66 demek) uygulanırken, neden sesin çıkmadı? Ne biçim bir borçmuş bu kredi kartı borcu ki kardeşim, piyasa faiz oranının 4-5 katı faiz uygulanıyor? Bankaların bu haksız kazancına hiç sesiniz çıkmıyor maşallah! Ama vatandaş göz göre düdükleniyormuş, borca batırılıp, sonra da mahkeme kapılarında süründürülüyormuş, kimin umurunda? Bu bankalar, bankacılar da mı ortağınız yoksa kardeşim?

Pek yakında!


ESRA ARSAN

Nazmiye!.. Dayak yemekten bıkmadın mı?..

K

anal 7’de Pazar akşamları yayınlanan akıllara seza bir program var: Ekmek ve Gazete... Ne zaman denk gelsem, hicap duyarak izliyorum. İki kişi tarafından hazırlanıyor program: Kanal 7 Haber Dairesi Başkanı Nazmiye Yılmaz ve Süleyman Çobanoğlu. Bu arkadaşlar, her Pazar gecesi, kendi tariflerine bakılırsa “Gündemin tozunu Ekmek ve Gazete ile alıyor. Türkiye’nin gündemi haftanın son gününde iki farklı bakış açısıyla ekrana geliyor. Kimi zaman ortak kimi zaman ise farklı fikirler aynı ekranda izleyiciyle buluşuyor.” Peki, gerçek böyle mi? Bir gün açın izleyin, gülmekten gebermezseniz ben de Esra değilim... Hangi iki farklı bakış açısı?.. Hangi farklı fikirler?.. Tamamen yalan! Benim alanıma girdiğinden, medya eleştirisi programlarına karşı hassasiyetim var. Programı kim hazırlıyor, nasıl hazırlıyor, konular nasıl işleniyor, olaylar nasıl bağlama oturtuluyor, hangi sistematik bilgi veriliyor filan, dikkat ediyorum haliyle. Bu programı da bir kaç kez bu merakla izledim. Lakin, bu, “Ekmek aslanın ağzında... gerçek de öyle...” ağlak formatındaki program, tam bir deli saçması. Bir kere, Süleyman Çobanoğlu adlı milliyetçi muhafazar arkadaş, geçmişte Kanal 7’de sahur programları filan sunmuş, ama bu programa kafası baya iyi gibi çıkan,

mahalle ağzıyla her konuda ahkam onaylıyor veya hayranlıkla dinliyor... kesen bir ali kıran baş kesen. Küstah Yahu, bir kadın, bir gazeteci kadın, ve mütecaviz... birlikte Geçen ay program mesela Bilim sunduğu ve Teknik bir erkek dergisinin meslektaşı Darwin kapağı karşısında sansürü bu kadar konuşulurken, mı süklüm “Bilimsel püklüm, ıvır zıvırla boynu geçirecek bükük, uysal vaktimiz yok ve itaatkar burada!” gibi olur. Medya bir cümle eleştirisi adı kurabildi altında millete rahatça. Cahil yutturmaya de yani... Ama çalıştıkları deli beni asıl bozan, saçmalıklarını karşısındaki bir yana ‘koskoca’ haber bırakıp, bir dairesi başkanı hemcinsim olmuş kadının adına Süleyman und Nazmiye!.. Süleyman utandım. Efendi karşısındaki acizliği, ezikliği, Kariyer sahibi bir kadının ekranlarda garibanlığı... Süleyman yorum bir erkek meslektaşı karşısından bu yapıyor, Nazmiye sadece onaylıyor, kadar ezilmesinin çocuklara kötü “Öyle mi diyorsun?”, “Hmm... örnek olduğunu düşünüyorum. böyle diyorsun yani... Peki...” RTÜK, RTÜK olsa, gençlerin ruh Programın tüm formatı sağlığını bozduğu için uyarır bu Süleyman’ın monologları ve programın yapımcılarını. Nazmiye’nin ‘peki-peki’leri Gelin görün ki, RTÜK zaten üzerine kurulmuş. Nazmiye’nin kadını böylesine ikinci sınıf insan baş hep aşağıda, omuzlar düşük, konumunda gösteren içeriklere Süleyman’ın yumurtladığı deli bizzat kol kanat geriyor. Nereden saçmalarına taparcasına onu mi biliyorum? Radyo Televizyon

Üst Kurulu’nun (RTÜK) çocuklar için hazırladığı medya okur yazarlığı internet sitesindeki içerikten. Bu sitede yer alan fıkralarda kadınlar, erkeğe göre ikinci plana itiliyor. Fıkralarda kadınlar; “evde oturan”, “ev işlerine bakan” ve “huzur bozan” kişiler olarak gösterilirken bir bilmecede de “Eşek sudan gelinceye kadar dövülür” şeklinde yansıtılıyor. Zahit Akman’ın başında bulunduğu RTÜK’ün çocuklara yönelik hazırladığı www.rtukcocuk.org.tr adlı internet sitesinde kurumun kadına bakışını özetleyen fıkralar şöyle: • Vurdumduymaz bir adamın evi yanmış. Komşusu koşarak yanına gelmiş. “Koş efendi, evin yanıyor.” Adam sakince cevap vermiş: “Ev işlerine karım bakıyor.” • Bir gün karı-koca ağız kavgası yapıyorlarmış: “Ben yokken senin neyin vardı be adam?” demiş kadın. Kocası da, “Huzurum vardı,” demiş. Yine aynı sitenin “bilmeceler” bölümünde de benzer yaklaşım sergileniyor. “Bir gün adam karısını dövüyormuş, kapı çalmış dayağı kesmiş? Neden? Çünkü eşek sudan gelmiş” yanıtıyla verilen bilmecede, kadının “dayak yemesi “alaycı bir yanıtla” meşru hale getiriliyor. Nazmiye... aloooo!

81 de olur kıssssmetse!

B

ir gazetecinin ‘Valilerin çoğu imam hatip mezunu’ sözlerine kızan Başbakan’ın talimatıyla İçişleri açıkladı: Sadece12 ilin valisi imam hatip mezunuymuş... (sağol be!) Başbakan Erdoğan seçim öncesinde Kütahya mitinginde Doğan Grubu’nda çalışan bir gazetecinin, valilerin çoğunun imam-hatipli olduğunu söylediğini anımsatıp, “Talimat verdim kaç valinin imam hatipli olduğunu açıklıyacağız” demişti. Erdoğan’ın bu sözleri üzerine İçişleri Bakanlığı’ndan konuya ilişkin açıklama geldi. İçişleri Bakanlığı

Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği’nden yapılan yazılı açıklamada, söz konusu iddia ‘hiçbir bilgi ve belgeye dayanmayan, gerçek dışı bir beyan’ olarak nitelendi. Yakında vali, kaymakam, öğretmen ve dipolomatlar için imam hatip mezunu olma şartı da koyar bunlar.

Ne olacak teyzeciğim, paylaşmışlar işte!

A

dalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Antalya’daki esnaf ziyaretleri sırasında Güllük Caddesi’nde bir eczaneden ilaç satın aldı. Bakan Şahin, Güllük Caddesi üzerine esnaf ziyareti yaptıktan sonra yol güzergahındaki Aydın Kanza Parkı’na da uğrayarak buradaki vatandaşlarla sohbet etti. Bu sırada bankta oturan yaşlı bir bayan, önce Bakan Şahin’i yanına çağırdı. Daha sonra “Deniz Feneri ne oldu, Deniz Feneri? Yediğiniz paralar ne oldu?” şeklinde soru sordu. Bakan Mehmet Ali Şahin de, “Deniz Feneri yargıda. Gereği

yapılacak,” diye cevap verdi. Yaşlı kadın, “Yargıdaymış. Seçim bitince o da biter. Hadi gidin size rey mey yok!” tepkisini verdi. Bunun üzerine Bakan Şahin, “Sizden oy istemiyoruz. İstediğiniz yere verebilirsiniz,” şeklinde cevap vererek uzaklaştı. Herhalde istediği yere verecek; müşterisi olmadığını anlayınca sergilediği küstahlığa bak hele! Allahtan teyzem yaş durumundan kurtarmış... Korumalarına çektirip dövdürüyor da bunlar, “Rey yok size!” diyenleri.

11


Türkiye basınında 29 yıl sonra gerçekleşen grevde

DESTEĞiNiZE iHTiYACIMIZ VAR!

1

3 Şubat 2009 gününden bu yana, Türkiye basının ikinci büyüğü olmakla övünen Sabah gazetesi ve ATV televizyonunun önünde bir hareket var. Her gün kalabalık gruplar gazete girişinde toplanıyor. Yumruklar havada peş peşe atılan sloganlar, Sabah-ATV binasının camlarını titretiyor: “Basın işçisi yalnız değildir.” “Direne direne kazanacağız.” “ATV’de Sabah’ta sendika kazanacak.” “Başbakan’ın damadı sendikanın düşmanı.” Tesadüfen yoldan geçen biri önce afallıyor. Ama bina girişinde asılı duran “Bu işyerinde grev vardır” yazılı pankartı ve bu pankartın önünde kol kola bekleyen “GREV GÖZCÜSÜ” önlüklü gazetecileri görünce neler olduğunu anlamakta gecikmiyor. Fakat bu kez kendine şu soruları soruyor: “Grev varsa Sabah gazetesi nasıl yayımlanıyor? ATV kanalı nasıl hâlâ yayında? Gazeteler, televizyonlar bu grevden niye hiç bahsetmiyor?” Sabah gazetesi yayımlanıyor. Çünkü üretim durmadı. Çünkü sadece 10 gazeteci greve çıktı. ‘Ana akım medya’ tanımı içinde yer alan gazeteler ve televizyon kanalları bu grevden bahsetmiyor. Çünkü Türkiye’de ana akım medya, gazetecilerin sendikal örgütlenme haklarını kullanmalarını istemiyor. Çünkü büyük medya patronları, bünyelerinde ‘greve çıkma potansiyeli taşıyan sendika üyesi gazeteciler’ çalıştırmak istemiyor. Bu acıklı tablonun çerçevesi, 12 Eylül 1980 darbesi ile çizildi. Yüz binlerce kişinin gözaltına alındığı ve fişlendiği, binlerce kişinin yargılandığı Türkiye’de basın da bu toplumsal kıyımdan payına düşeni aldı. Askeri cunta yönetimindeki Türkiye’de, 39 ton gazete ve dergi bu dönemde imha edildi. Mahkemeler yargıladıkları gazeteciler için 4

bin yıl hapis cezası istedi, 3 bin 315 yıl hapis cezası verdi. Bütün hak ve özgürlüklerin üzerinden panzerlerin geçtiği bu dönemde, sindirilen basında uygulamaya başlanan sendikasızlaştırma operasyonu da başarıya sonuçlandı. 1990’ların sonuna gelindiğinde Türkiye basınında sendika artık bir masaldı. Ancak Türkiye basınında sendikal örgütlenme 2007 yılında yeniden başladı. TMSF’nin (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) Ciner Medya Grubu’na el koymasının ardından, Sabah-ATV grubunda örgütlenme hızla tamamlandı. TGS (Türkiye Gazeteciler Sendikası), Sabah-ATV grubunu satın alan Çalık Holding yöneticileri ile 2008 yılında toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başladı. Ne var ki görüşmeler sürerken, gruptaki sendikalı gazeteciler “sendikadan istifa etmezlerse tazminatsız işten atılmakla” tehdit edildi. Bu tehditler neticesinde, sendikalıların yüzde doksanı sendika üyeliğinden istifa etti. İşverenin uzlaşmaz tutumu görüşmeleri çıkmaza soktu ve TGS’nin grev kararı almaktan başka çaresi kalmadı. 13 Şubat 2009 günü Sabah-ATV grubunda 10 gazeteci greve çıktı. İşveren, grev sürerken

bütün hukuk kurallarını çiğneyerek grevdeki gazetecilerin işine tazminatsız son verdi. Karşılıklı açılan davalar, grevin devam etmesine engel olmadı. Sürmekte olan Sabah-ATV grevi, 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte sona eren Banknot Matbaası grevinin ardından Türkiye basınında gerçekleştirilen ilk grev. Ana akım medya suskun. Türkiye’nin bir parçası olmaya çalıştığı Avrupa Birliği ile müzakereleri sürdüren ve bu çerçevede hak ve özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi gerektiğini savunan hükümet de sessizliğini koruyor. AKP hükümeti sendikal örgütlenmenin anayasal bir hak olduğuna, anayasal hakkını kullanan bir gazetecinin iş akdinin feshedilmesinin suç teşkil ettiğine ve suçluların cezalandırılacağına dair bir açıklama yapmıyor. Çünkü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Sabah-ATV’nin bağlı olduğu Turkuvaz Medya Grubu’nun sahibi olan Çalık Holding’in genel müdürü. Biz Sabah-ATV grevini sürdüren 10 gazeteci, 29 yıl önce aldığı darbeyle ağır yaralanan Türkiye basınında iyileşme

sürecini başlatmak üzere yola çıktık. Bağımsız habercilik yapabileceğimiz sansürsüz bir zemin oluşturmak istiyoruz. Mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz. Her gün işe gider gibi greve gidiyoruz. SabahATV binası önünde ve Sefaköy’deki dergi grubunda nöbet tutuyoruz. Her cumartesi günü saat 19.00’da İstanbul’da Taksim meydanında buluşup, İstiklal Caddesi boyunca elimizde meşalelerle yürüyoruz. Ancak sesimizi yeterince duyuramıyoruz. Desteğinize ihtiyacımız var. Biz grevdeki 10 gazeteci Türkiye’de Sabah, Takvim ve Fotomaç gazeteleri ile ATV televizyonunun, ayrıca Yeni Aktüel, Şamdan, Cosmopolitan, Cosmo Girl, Esquire, Harper’s Bazaar, Sinema, Yeni Para, Forbes, Auto Moto Sport, Otohaber, Home Art, House Beautiful, Sofra, Bebeğim, Transport ve Global Enerji dergilerinin sahibi olan Turkuvaz Medya Grubu’nu kınamanızı istiyoruz. Aşağıda e-mail’leri yer alan yayınlara ve Çalışma Bakanlığı’na bir kınama metni göndererek bize destek olmanızı bekliyoruz. Desteğiniz için teşekkür ederiz. İletişim: Türkiye Gazeteciler Sendikası İletişim Bilgileri: Basın Sarayı Kat:2 34410 Cağaloğlu- Türkiye Telefon: +90 212 514 06 94 Faks: +90 212 511 48 17 Web adresi: www.tgs.org.tr Protesto e-mail’leri için adresler: bilgi@basbakanlik.gov.tr, ihb@basbakanlik.gov.tr, cumhurbaskanlig i@tccb.gov.tr, iletisim@csgb.gov.tr, besir.a talay@icisleri.gov.tr, basin@icisleri.gov.tr, ozelkalem@kulturturizm.gov.tr, basin@kultur turizm.gov.tr Lütfen protestoların bir örneğini aşağıdaki adreslere de gönderin: TGS Genel Başkanı: Ercan İpekçi ercan.ipekci@gmail.com RED: editor@redciyiz.biz

Mersin Üniversitesi’nde KGS uygulaması: HİZADAN ÇIKALIM!

D

erslerden şartlı geçmeye alışadururken, bir de üstüne ‘nizamiye’den kart gösterip geçmek çıktı. Hizaya getirmekle mükellef bir teknoloji nimeti olan elektronik turnikeler, KGS gibi kısaltmaların –ÖSS, KPSS ...- doğasına uygun olarak, tam bir ‘nizamiye’ halini almış bulunan üniversite kapısında yerlerini aldı. Geçen yazımızda da belirtmiştik, bu son model teknolojinin, aslında ne kadar ilkel metotlarla aşılabileceğini. Al arkadaşından öğrenci kartını, geç! Göster başka bir kart, geç! Bunları söylememiş olalım dedik ama dilimizi tutamadık ve eşeğin aklına X-Ray cihazı düşürdük! Tabii biraz da alıştık ‘güvenlik’ bahanesiyle ta ruhumuzun derinliklerine girmelerine, herhalde ondandır, “İn!” denince inmemiz otobüsten, hemencecik sıraya girmemiz, ‘son model’ kartımızı ‘bip’lettirip tekrar otobüse binmemiz. Ya bütün bunların ne kadar komik olduğunu anlamayışımıza ne demeli? Güvenlik bahanesiyle neler yapılmıştı, bir hatırlayalım. Bankalara kameralar konulmuştu, sonra bu kameralar her nasılsa çalışanları ‘Kaytarıyor mu, kaytarmıyor mu?’ diye kontrol etme işlevini üstlenmişti. Devletin resmi organları,

12

“Ülkede terör var, iç ve dış düşmanlar var,” diyerek, eğitimden, sağlıktan çalıp, silaha aktarmışlardı halkın birikimini. Böylece akan faili meçhul kanları altın kadehlerinde içen devletin resmi görevlilerine tanık oldu bu ülke. Bu düzenin patronları, önce hırsızlığı yaratır, sonra kilidi üretir, ardından da kilidi satar. İşte çok yakın bir örnek: Anti-virüs programları. İlkokuldaki çocuklar bile biliyor virüslerle anti-virüs programlarını yaratanların ‘bir’ olduğunu. Hatırlarsınız, Kemal Sunal’ın başrolde oynadığı filmdeki camcıyı. Önce çocuğa kırdırıyor camı, sonra yapıyor. Kıran çocuğa üç-beş kuruş veriyor, aslan payı da cebe!

Üniversitemizde de 2006 yılının Kasım ve Aralık aylarında eli satırlı, bıçaklı insanlar -içlerinde öğrencilerin de bulunduğu bir güruh- terör estirmişti. Sonra da bunları protesto etmek isteyen öğrenciler günah keçisi yapılmıştı. İşte o zaman bu faşist güçleri besleyen, onlara akıl hocalığı yapan ve bunun yanı sıra bunları seyredenler bugün üniversiteye yapılan turnikelerin mimarlarıdır. Elinize sağlık. Tam kendinize yakışanı yaptınız! KGS (Kartlı Geçiş Sistemi) uygulamasının, güvenlikle tabii ki uzaktan yakından alakası yok. Çünkü satırlı-bıçaklı kişiler zaten üniversitenin kayıtlı öğrencileri, hatta bunların akıl hocaları da üniversitemizin akademik kadrosu içinde yer alıyor. Yapılması gereken, bu yapıyı bertaraf etmek… KGS, çok açık bir ‘hizaya getiriş uygulaması’. Biraz bilim tarihine bulaşmış bir akademisyen, bilimdeki ilerlemelerin hizada olmayanlar tarafından gerçekleştirildiğini, sanat ve edebiyattaki en yetkin ve kalıcı örneklerin, bu hizaya muhalif olanlar tarafından geliştirildiğini rahatça görebilir. Hizadan çıkmak gerekir ki, insan olmak biraz da budur. İki slogan: “Farklıyız ama birlikteyiz!” ve dahası “Birlikteyiz ama farklıyız!” (Serdar Türkmen)


BURAK SÖNMEZER

‘Bonapart’ üzerine bahisler

G

eçen sayıda, egemen sınıfların, kendi içlerindeki çatışmaların sonsuza kadar süremeyeceğini söylemiş ve bu çatışmaların bir bütün olarak kendilerine zarar vermeye başladığı noktada bu sınıfların gerçek dinlerini hatırlayıp ortaya çıkacak bir Bonapart’a tapınacaklarını ileri sürmüştüm. Bunun üzerine bir arkadaş da bu kişinin ismi konusunda, “Muhtemelen Recep olmayacak,” diye fikir beyan etti. Şimdi benim de aklıma ancak, “Allah vere de Recep olmasa!” lafından başka bir şey gelmiyor. Bakınız artık TÜSİAD’ın temsil ettiği geleneksel büyük burjuvaziden başka, ondan farklı niteliklerde bir büyük burjuva kesimi daha mevcuttur. Medya’dan bankacılığa, petrolcülükten ulaştırmaya kadar birçok alanda hızla büyüyen bu kesim, geçmişte yaşanan holding patlaması devriyle ilişkilidir. Bütünüyle ticaret yapmak üzerine kurulan o holdingler, süzülmüş ve bugün büyük bir ticaret sermayesi üzerine oturan devasa şirketleri oluşturmuşlardır. Burada bir bütün olarak sanayi üretiminin dışa bağımlı hale getirilmesinin önemle altı çizilmelidir. Sanayi üretiminin ithalata bağımlı kılınması, hiç kuşku yok ki, egemen sınıf kesimleri arasındaki ilişkilerde de bir değişimi gerekli kılmıştır. Böyle bir durum, ara malı ithal eden kesimleri, sanayi üretimini belirleyecek konuma getirir. Bir diğer deyişle, uluslararası ticaretle organik bağlar kurabilen kesimler büyük sermaye içinde öne çıkar ve diğer kesimleri kendilerine bağımlı kılar. Ancak bu süreç çatışmalı bir süreçtir. Yeni burjuva kesimler bir taraftan kendilerini örgütlemeli, diğer taraftan geleneksel büyük burjuvaziyle rekabet etmelidir. Türkiye’de finans ve bankacılık alanında, medyada, enerjide, petrol rafineleri mevzularıyla birlikte birçok farklı alanda ortaya çıkan burjuva kesimler arası çatışmalar tam da bu nedenledir. Burjuva kesimler arası ilişkilerde yaşanan değişim, yeni bir toplumsal blokla beraber

yeni bir ideolojik hegemonyanın kurulması süreci olarak değerlendirilmelidir. AKP hükümeti bu yeni bloğun kristalleşmiş şekliyse, Ergenekon operasyonları da ideolojik hegemonya aracıdır. Evet, bütünüyle yeni bir hegemonya kurulmaktadır. Bu durumun çeşitli göstergeleri sayılabilir ama bunlardan iki tanesi temel öneme sahiptir. Birincisi, aydın kesimler arasında eski, geleneksel hakim ideoloji olarak Kemalizm’in otoriter, militarist, içe kapanmacı vs. gibi bir dizi negatif anlamla bütünleştirilerek mahkum edilmiş olması ve ikincisi, bugün Kemalizm’i sahiplenen ve ulusalcı olarak görülen kesimlerin tamamıyla bir paranteze alınıp Ergenekoncu olarak adlandırılmasıdır. Çok yakın geçmişte sık sık gündeme gelen ulusalcılık artık önemini kaybetmiş, daha doğrusu bir anlam kayması geçirmiştir. Buna mukabil 2007 seçimleri göstermiştir ki, toplum hızla İslamcılaşmaktadır. Gerçi hâlâ sınırları belli olmayan bulanık, hatta sığ bir İslamcılık söz konusudur ancak bu durum rakip ideolojilerin tamamen tasfiyesi sürecinde ortadan kalkacak ve açık seçik bir ideolojik iklim ortaya çıkacaktır.

Mevzi meselesi

Ergenekon’un ikinci dalgasıyla beraber ‘darbe günlükleri’ adı altında çıkan notlar ve bu vesileyle tekrardan hatırlanan darbe planları, siyasal alanda cumhuriyetin ve onun ideolojisi olan Kemalizm’in koruyucu ve kollayıcısı ve esas politik mevzisi durumundaki ordunun nasıl geri çekildiğini ve yenilgiye uğratıldığını açıkça ortaya koymuştur. Bu politik mücadeleye paralel olarak ideolojik mevziler de işgal edilmiştir. Bir kere Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlatısı değiştirilmiştir. Bu anlatının bir bakıma sembolleri olan ulusal bayramlar tamamen yeni ideolojik hegemonyanın temsilcilerinin –dolayısıyla AKP’nin- ağırlıklı katılımıyla ve örneğin ordu mensuplarının boykotlarıyla gerçekleşmektedir. Bunun

manası AKP’nin de Türkiye Cumhuriyeti’nin temel anlatılarını ve sembollerini kabul etmesinden ziyade onları ele geçirmesidir. Bununla beraber söz konusu sembollere Çanakkale Savaşı’nın yıldönümleri ve Şehitler Günü gibi yeni semboller eklenmekte; bu sayede eski anlatıda yer alan Mustafa Kemal ve Kuvvayı Milliye gibi merkezi öneme sahip unsurlar törpülenmekte, ağırlık şehitlere, gazilere, mistik kahramanlara ve isimsiz askerlere verilmektedir. Bu ortamda CHP’nin türban açılımı ya da çarşaflıları partiye kaydetme ve rozet takma törenleri bilinçli bir politik manevra değil yeni ideolojik hegemonyanın bir göstergesi sayılmalıdır. Krizin ekonomik alanda fırsatlar yaratacağına ilişkin başbakan başta olmak üzere kimi çevrelerin söyledikleri esasen kalın kafalılıktan öte anlam taşımasa da krizin yeni ideolojik hegemonyaya ve tabii AKP’ye büyük ve beklenmedik bir fırsat yarattığı gerçektir. Bununla birlikte, önümüzdeki dönemde ekonominin tam bir çöküş yaşayacağından hareketle yeni ideolojik hegemonyanın bir krize gireceği, dolayısıyla AKP’nin de iyice zayıflayacağı yönündeki beklenti tam anlamıyla bir hayal ürünüdür. Bu iki nedenden dolayı böyledir. Birincisi, 1960’lı 70’li yıllarda solun arkasına aldığı uluslararası rüzgarları hatırlamak gereklidir. Şimdi bu rüzgar İslamcıların yelkenlerini şişirmektedir. Ne olursa olsun yaygın kanaat El Kaide türünden çeşitli radikal İslamcı grupların Amerika’ya karşı amansız bir savaş verdiği yönündedir. Amerika bu savaşta tıpkı geçmişte Vietnam’daki yenilgisine benzer biçimde, Afganistan Pakistan arasına sıkışmış vaziyette cihat ateşi altında zor durumdadır. İkincisi ve belki de daha önemlisi ekonomik durumdan ve krizin ortaya çıkardığı tablodan kaynaklanmaktadır. Zaten özelleştirmeler sonucu yüzlerce üretim

tesisi kapanmıştı. Bugün de kriz nedeniyle geri kalan sanayi üretimi iyice düşmektedir. Sanayinin motor gücü denen sektörler başta olmak üzere her alanda üretim yapan fabrikalar ya üretime ara vermekte ya da temelli kapanmaktadır. Her geçen gün daha büyük kitleler toplumsal sınıfların dışına itilmektedir. Toplumun yüzde 20’sinin işsiz olduğu tespiti son derece iyimserdir. Tam da bu durum yeni ideolojik hegemonyanın zaferi için uygun bir ortam oluşturmaktadır. Yoksullara yapılan çeşitli yardımlar sadece kitlelerin yardıma muhtaç hale getirilmesi olarak değerlendirilemez. Yapılan bu yardımların sosyal devletin gereği olduğu söylemi bile ideolojik olarak yeterince açıktır. Lübnan’da Hizbullah’ın yaptığını burada AKP devlet gücünden yararlanarak yapmaktadır. Durum budur. Öte taraftan Mehmet Şimşek’in işsizliğin nedeni olarak kadınların iş aramasını göstermesi de son derece anlamlıdır. Yeni ideolojik hegemonyanın zaferi için kadınların mümkün mertebe ekonomik ve sosyal yaşamdan dışlanmasını yaratacak koşulların oluşturulması önemlidir. Kriz sayesinde bu şartlar kendiliğinden oluşmuştur.

R. T. Bonapart

Şimdi bu şartlar altında rejimin sertleşmesi kaçınılmazdır. Yalnız Bonapartçı rejimler asla tasfiye rejimleri olmamıştır. Esas mesele yeni bir ideolojik hegemonya altında egemen sınıfın çatışan kesimlerini uzlaştırarak onların tarihsel çıkarlarının devamını sağlamaktır. Dolayısıyla Bonapartçı rejimin başındaki kişiliğin toplumsal sınıflardan özerkleşmek durumunda kalan devlet aygıtı içinden aynı özerk niteliklere haiz birinin olması gerekmez. Pekala bu kişi yeni ideolojik hegemonyanın sosyal devlet söylemini iyice halkçı bir niteliğe büründürerek daha da güçlenecek ve saldırganlaşacak bir Tayyip olabilir. Gidişat sefalet içinde yüzen bir tüccar toplumuna doğrudur…

13


V. MAHiR ÜKÜNÇ

K

Dün köleydiler bugün ‘korsan’!

aptan Jack Sparrow’un ‘Karayip maceraları’ nasıl da ilgisini çekmişti tüm dünyanın! Bir zamanların ‘korsan ve korsanlık’ fenomenini Hollywood eğlenceli bir seyirlik şeklinde yeniden yaratırken, keçisakalı boncukla bezeli yakışıklı kaptan hiç de katil, cani, vahşi, terörist gibi gözükmüyordu dünyaya… Armatör namlı Türk ‘para babalarının’ gemileri Somali açıklarında, Aden Körfezi’nde ardı ardına kaçırılmaya başlayana kadar, patronlar ve onların yalakası Türk basını için de makul sınırlarda görmezden gelinebilecek bir olgu olarak kalmıştı Somali ve ‘korsanlık’ gerçeği… “Bir gemimiz daha kaçrıldı”, “Sabancı Holdinge bağlı gemiden haber alınamıyor”, “Dünya daha ne kadar bu azgelişmiş barbarlara seyirci kalacak”… Sonrasında haberlerin dili birden böyle sivrileşti; akşam haberlerinde Mehmet Ali Birand ve muadili bir takım unsur yanı yakıla ve suratlarını buruştura buruştura çözüm için ‘yetkilileri göreve çağırma ayinleri’ düzenlemeye başladılar. Ne de olsa gemiler ‘Türk gemisi’ yani ‘bizim gemilerimiz’, patronlar ise ‘Türk armatörler’ yani bizim ‘para babalarımız’dı. Ve zaten ezelden beridir hepimiz, -en fazla birer ‘miço’ olarak olsa da- ‘aynı gemide’ydik… Ama ‘neslimiz dedemiz, ceddimiz de babamızsa ve hep kahramansak ve ordularımız pek çok zaman dünyaya şan verdiyse’, uyduruk kahraman Jack Sparrow bir yana koskoca Cezayirli Hasan Paşa, Turgut Reis, Hızır Reis, Burak Reis, Murat Reis, Oruç Reis, Salih Reis ve dahi Piri Reis ‘bizlerin, hepimizin nesliyse’ ve onlar birer ‘derya haramisi’ yani ‘korsansa’, ‘korsan’ ve ‘korsanlık’ haberi yapar ve sunarken kameraya-kâğıda tükürük saçarak konuşup-yazmadan evvel azcık durup düşünmek lazım değil mi? Afrikalının ‘yamyamlıktan’ sonra medeni insan olarak sosyal evriminin son basamağı ‘korsanlıktır’ imasında bulunarak, askeri çözümlerle aç ve çaresiz bir kıtanın üzerine ‘tekrar sömürge gücü’ olarak çullanmadan önce Türk basınının kulağını yukarıdaki paragrafı hatırlatarak Ahmet Vardar edasıyla çekmek isterim: Akıllı olun! Azcık okuyun öğrenin! “…Biz Afrika halklarıyız, fazla bir şey yaratmadık. Başkalarının ellerinde bulunan özel silahlar bizde yoktur, büyük fabrikalarımız yok, çocuklarımız için başkalarının çocuklarının oynadıkları oyuncakları bile yok, fakat yüreklerimiz var; kendi kafalarımız, kendi tarihimiz... Biz, Portekiz sömürgeleri halkları,

14

Afrika’nın, emperyalistlerin kara Afrikadedikleri yerlerinden gelen Afrika halklarıyız. Evet, biz karayız fakat bütün öteki insanlar gibi, insanız. Ekonomik olarak geriyiz ve haklarımız ekonominin geriliğiyle belirlenen bir tarihsel süreçtedir…” Gine-Bissau’nun özgürlük kahramanı Marksist gerilla lideri Amilcar Cabral böyle diyordu katledilmeden bir süre önce… Türk basını tanır mı kendisini? Onu da anarak, Somali gerçeğini bir de biz anlatalım isterim… SOMALİ’NİN KISA TARİHİ 1964 ve 1977 yılları arasında Etiyopya ile yaşanan iki büyük savaş… Yüz binlerce ölü ve onun birkaç katı sakat, yaralı ve mülteci… Emperyalist yağmanın dizginlerinden boşanmasının ardından 1991 yılında yerel kabileler arasında başlayan iç savaş ve 1992 yılında ABD öncülüğünde şekillenip ‘uluslar arası barış gücü’ adı altında Türkiye de dâhil birçok ülkenin katılımıyla gerçekleşen yabancı müdahale… Ve yine ölülere, yaralılara ve mültecilere dair dehşet verici rakamlar… Ardından açlık ve kıtlık: ‘Kuraklık yüzünden Somali’de insanlar kendi idrarlarını içiyor…’ 11 Eylül’ün ardından Paul Wolfowitz’in El-Kaide militanlarının Somali topraklarını kaçış yolu olarak kullandıkları iddiası ve bir yıl sonra ABD’nin olayları ‘denetlemek’ ve Somalili askerleri ‘terörle mücadele’ konusunda eğitmek için oluşturduğu ‘Birleşik Müşterek Görev Gücü’ (Afrika Boynuzu) (Combined Joint Task ForceHorn of Africa: CJTF-HOA)… 2006 yılında ABD desteğiyle ‘ElKaide şüphelilerinin izini sürme gerekçesiyle’ Somali’ye giren Etiyopya güçleri ve onun kuklası ‘Geçici Somali Federal Hükümeti’ ile ‘İslam Mahkemeleri Birliği’ arasında başlayan çatışmalar… Ve 7 Ocak 2007 yılında ‘İslamcı militanlarla doğrudan savaş’ diye başlayan ABD hava saldırıları… Sivil halktan yüzlerce ölü ve yine hiç

bitmeyen kıtlık, açlık, kuraklık salgın hastalıklar… ‘SOMALİ KIYILARININ ULUSAL GÖNÜLLÜ BEKÇİLERİ’ 10 milyonluk nüfusunun yüzde 65’nin, sadece yüzde 2’lik kısmı tarıma elverişli olan kırlarda yaşadığı Somali’de, iç savaş ve emperyalist müdahaleler sonucu daha da şiddetlenen açlık ve salgın hastalıklar yüzünden halk hiçbir geçim kaynağına sahip değil. 1991 yılında başlayan iç savaşın ardından ülke genelinde ve kıyılarda yaşanan otorite boşluğu ve kontrol eksikliğinden yararlanan çok uluslu büyük balıkçı filoları Somali kıyılarındaki verimli ton balığı rezervlerini kaçak olarak yağmalamaya başlamış ve halkın yüzde 80’nin günlük 1 dolar civarında bir ücretle hayatta kalmaya çalıştığı ülkede ilk ‘korsan’ eylemleri de, kaçak avlanan bu balıkçı filoları karşısında nerdeyse tek geçim kaynakları da ellerinden alınan ‘Somalili balıkçıların’ oluşturduğu gruplarca düzenlenmiştir. Öyle ki, BM’nin 2005 yılında yayınladığı raporda, Somali karasularında gerçekleşen kaçak avlanmanın boyutu yıllık 300 milyon dolar olarak duyurulmuştur. 2008 yılının son aylarında ‘Somalili korsanlar’ tarafından kaçırılan ve askeri araçlarla yüklü Ukrayna bandıralı bir yük gemisinin serbest bırakılması karşılığında ‘korsanlar’, 8 milyon dolar tutarında fidye istemiş ve alınacak paranın da Somali kıyılarının temizlenmesinde kullanılacağını duyurmuştu. Bunun üzerine BM Çevre Programı (UNEP) Somali kıyılarının 90`lı yılların başından itibaren Avrupalı şirketlerin radyoaktif uranyum, kurşun, kadmiyum, cıva gibi ağır metal atıklarının yanı sıra endüstriyel ve biyolojik atıkların boşaltma alanı olarak da kullanıldığını doğrulayan bir rapor yayınladı. 2004 yılında Somali kıyılarını da vuran tsunami ise, zehirli atık içeren konteynırların karaya vurmasına neden olmuş ve sadece bu yüzden

bölgede yaşayan yüzlerce kişinin çeşitli hastalıklara yakalandığı gerçeğini bir kez daha tüm dünyaya göstermişti. Emperyal kapitalizmin bu yağması karşısında şekillenen ‘korsan’ faaliyetleri konusunda ise, ‘kaşı gözü’ ayrı oynayan BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun; ‘Somalili korsanlara’ 2008 yılını içinde 25-30 milyon dolar fidye ödendiğini ve bu ‘ahval ve şerait içinde’ uygar ve modern dünyanın yaşananlara daha fazla seyirci kalmayacağını duyurdu. Ban Ki-mun’un bu sözlerinin ardından, Fransız özel güvenlik şirketi Secopex ile Somali Federal Hükümeti arasında imzalandığı söylenen fakat alenen açıklanmayan milyon dolarlık koruma anlaşması ve Irak’ta gerçekleştirdiği katliamlarla anılan Blackwater adlı ‘paralı eşkıya şirketi’nin ticari gemilere silahlı eskort olarak güvenlik sağlamaya başlaması, ‘çokuluslu yağma tekelleri’nin artık işi sıkı tutmaya başladığının işareti olarak okunabilir. Tüm dünyadaki ‘sermaye basınının’ ‘Somalili korsanlar’ olarak adlandırdığı, çoğu eski balıkçılardan oluşan ve bir kısmının bağımsız bir kısmının ise bölgedeki savaş ağalarının liderliğinde çalıştığı bilinen –ülkelerinde de büyük saygı gören- ve kendilerine ‘Somali Kıyılarının Ulusal Gönüllü Bekçileri’ (National Volunteer Coast Guard of Somalia) adını veren bu ‘karaderili korsan kardeşlerimize’ dair gerçek işte budur! Kaçırılan gemilerin hiçbiri ‘dünya üzerindeki yoksulların babalarının ya da oğullarının gemileri’ değildir. Emperyal kapitalizmin topyekûn bir yağma pazarına dönüştürdüğü koca dünyanın bu bölgesinde yaşananlar ise yine tamamen emperyal kapitalizmin ürettiği yoksulluğun, yağmanın ve savaşın doğrudan sonuçlarındandır. Kendisinin, ailesinin ve geçim kaynağının varlığını korumak ve sürdürmek için ‘Somalili yoksul balıkçılardan’ ‘korsan’ adıyla andıkları çaresiz insanlar yaratmayı başaran dünya egemenleri, asıl ‘korsanın’ kendileri olduğunun üstünü kapama gayretiyle dünya halklarına bu bölgeyle ilgili adice yalanlar söylemeye devam etmektedir. Somalili yoksulların ve kıtanın geri kalanının içinde yaşadıkları açlık, sefalet ve yağmadan kurtulmalarının tek yoluysa, hepsinin birer -yazının başında adını ve sözlerini andığım- ‘Amilcar Cabral’ olmasından geçmektedir… Ha bir de, ‘korsanlarla’ mücadele için bando-mızıka ile Türkiye’den Somali’ye gönderilen Giresun Firkateyni var… Ne diyeyim, aklıma Nazım Hikmetin şiirleri geliyor, yükses sesle bağıra bağıra okuyorum: Duyuluyor mu?


ONUR GÖKTEPE

Bayram değil, seyran değil, Obama bizi neden öptü? A

merika’da bir devrim gerçekleşti! Özgürlük, demokrasi, umut, değişim! ‘Yes We Can!’ Medyada korkunç bir pohpohlama yarışına girildi! Kurtarıcı geliyor! Son Mesih! Medya Afrika’da kir-pas, çamur içinde çalıştırılan zenci bir köleymiş gibi utana-sıkıla bağrına basıyor, Barack Obama’yı. O bir siyah! Üstelik göbek adı Hüseyin olmakla kalmayıp aynı zamanda Müslüman bir aileden geliyor! Bu safsatalar her ülkenin haber ajansları tarafından farklı biçimlerde zaten tekrar tekrar basılırken, hamuru erotizm, aile dramları ve dedikodularla yoğrulmuş ‘televolik medyamız’ elbette daha fazlasını yapmalıydı. Yaptı da: ‘Ufolar Türk mü?’ tartışmasının yeni bir versiyonu verildi hemen: Obama Türk olabilirdi, evet! Sonra, Antepliler adının ‘Barack’ olmasından dolayı ‘Barak Ovası’ndan’ kaynaklanan bir sempati duyuyorlardı Obama’ya! Dünyaya kültürümüzü tanıtacaktı!.. Daha neler neler… Aziz Nesin ne derdi, kim bilir?.. ABD’nin en genç ve ilk siyah başkanı olarak sunuldu. Demokrasi masallarının anlatıldığı ülkede neden buna şaşırıldı ya da, “Dışişleri Bakanı olan Condoleezza Rice ne renktir?” diye bir soru sormadı hiç kimse. Kendine has bir karizması var değil mi? Sempatik sempatik sırıtıyor. İşte bütün bunlar, korkunç bir medya bombardımanıyla bilinçlere sokuldu. Okumuş cahillerini, uzman bozuntularını, yalakasını-yalayıcısını geçtim de, solcular neden bu kadar umutlanıyor? Orada burada ‘Yes We Can!’ deyip duran bu adama verilecek cevap nettir: Hadi len! ATMA HÜSEYİN, DİN KARDEŞİYİZ! Evet danışmanları edebiyattan anlıyor! Bazılarını alıp götürüveriyor her demeci. Ortadoğu’ya, “Yumruklarınızı açın elinizi sıkmak istiyorum,” derken, insanın içine umut dolmasının nedenini anlayabiliyorum ama neden bunları aktaran ‘yalayıcılar’, Obama’nın ilk demecinde, 3 milyar dolar olan İsrail’e yardımı, “30 milyar dolara çıkaracağım,” dediğini atlıyor? İsrail’in Gazze’de 1330 kişiyi öldürdüğü 3 hafta içinde ‘çıtını’ çıkarmadığını niçin söylemiyor? Evet, Obama Guantanamo’yu kapatacağını söylediğinde alkışlamaktan kendini alamayanlar var. Peki bütün Guantanamolar kapanacak mı? İsviçre’de CIA’nın çeşitli ülkelerde gizli sorgulama merkezleri bulundurduğunu ortaya koyan gazetecilerin ‘askeri sırrı ihlal ettikleri’ gerekçesiyle yargılatılmasına, üstelik Christoph Grenacher, Sandro

Brotz ve Beat Jost adlı bu üç gazetecinin aklanmasına ne demeli? İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre ABD’nin sadece Afganistan’da 20 ya da 30 gizli işkence merkezi bulunuyor. Afganistan dışında CIA’ın Irak’ta gizli gözaltı merkezleri var… Bunun dışında okyanuslarda dolaşan, askeri ya da sivil herhangi bir isimle kayıtlı olmayan birçok gemi görünümünde işkence merkezlerinin olduğu söyleniyor. Ve 11 Eylül’den bu yana yaklaşık 100 bin kişinin bu gemilerde sorgulandığı… Üstelik Obama Irak’taki işkenceleri destekleyen eski CIA’li John Brennan’ı terör meseleleriyle ilgili baş danışmanı olarak atadı. Yani rahatsızlık duyduğu bu işkence merkezleri değil, sadece bunların afişe olanlarıdır! Peki ya Küba? Orada değişim var mı? Küba’ya uygulanan ambargolar konusunda herhangi bir adım atılmış mıdır? Bu konularda herhangi bir plan sunulmuş mudur? Hayır! Castro soruyor: “…Ülkemiz halkına neredeyse 50. yılına giren ablukayı dayatmak adil midir? Dünyadan, açlık ve kıtlıktan başka bir şey getirmeyen ekonomik ablukanın sınır ötesinde uygulanmasını kabul etmesini talep etmek doğru mudur? ABD, büyük miktarlarda madeni, bu madenleri rafine etme kısıtları nedeniyle ihracatları sınırlanan çok sayıda ülkeden almadan hayati ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Genellikle imparatorluğun çıkarlarına uygun olduğunda, bu ürünlerin ticareti Yanki sermayesi ile faaliyet gösteren büyük ulus ötesi şirketler tarafından yapılıyor. Bu ülke bu tür ayrıcalıklarından feragat edecek mi? Bu feragat gelişmiş kapitalist sistemle uyumlu mudur?” Zenci ve Müslüman gibi sıfatların Obama’yı tarif eden güzellemelere serpiştirilmesinin nedeni Obama ile alınacak kararları Amerika’nın

daha kolay gerçekleştirebilmesi için tasarlanmıştır. Amerika’nın bu krizi atlatabilmesi, yani yeni savaşlarla yeni sömürgeler elde edebilmesi, dünya kamuoyunda ABD karşıtlığı hızla artarken ancak böyle ‘sempatik’ bir imajla sürdürülebilirdi. Böylece İsrail’e verilecek 30 milyar dolara kulaklar tıkanır. Böylece İsrail gazetelerinin Obama hakkında ‘sonunda gerçek bir İsrailli’ gibi manşetlerine gözler kapanır. Obama ‘Yumruklarınızı açın!’ diye Ortadoğu’ya seslenirken sanki darbeleri hazırlayan, işkence merkezleri olan ve bunlarla ilgili akıl almaz görüntüleri haber ajanslarına düşen, işkence uçakları, gemileri gazetelerde yazılan ABD değilmiş gibi görülür. Clinton da demokrattı. Emperyalizmin tüm dünyaya terör estirdiği baş ülkenin başkanı olarak nasıl oluyor da savaş ve emperyalizm karşıtı olarak sunuluyordu! Çaldığı saksafonla, seks skandallarıyla, bizim televizyonlarda ise burnu sıkılan sempatik başkan olarak… Oysa Türkiye’de 28 Şubat süreci onun zamanında yaşandı. Bunlar komplo teorileri midir? 80 darbesi gerçekleştirirken, CIA masa şefinin, “Bizim çocuklar becerdi,” diye generalleri anmasının, darbeden beş gün sonra ABD’den bir grup parlamenterin inceleme için Türkiye’ye gelmesinin, tartışılan konuların, Türk ordusunun Türk siyasi yaşamındaki rolü, NATO ve ABD ilişkileri, olduğunu söylersek?.. Türkiye’deki ‘özgürlükler ülkesinin büyükelçisi’ James Spain���in ‘Türk ordusunu demokrasiye dönüş için sıkboğaz etmeyeceklerini’ anlayışlı bir şekilde açıklarken, bunu hatırladığımızda kendimizi fazla mı kaptırmış oluyoruz aksiyona? Bütün bunlar abartı mıdır? Bunlar Kemal Derviş’i uçakta bakan yapmamış mıdır? Hiçbiri abes değildir. Türkiye her dönemde ABD’nin gölgesini üzerinde

hissetmiştir. BÜYÜK HİSSEDİYORUM, KUTUYU AÇ! Obama’nın -daha bismillahburaya geliş nedeni öyle Radikal’in köşelerinde yazdığı gibi masum mudur? Kapalıçarşı’yı gezip, akşam meyhanede rakı mı içecek? Acun’a mı katılacak? RTE kutu hakkında ne hissediyor bilemiyorum ama kapitalizm, 1929 krizinden ancak faşist ideolojilerle desteklenen savaşlarla çıkabilmişti. Dünya Bankası’nın yayınladığı raporda dünya büyümesinin, ikinci savaştan bu yana ilk defa, eksi olacağı söylediğini de not edelim, ona göre açsın kutuyu! Irak’ta yaşanan facia, verilen kayıplar, işgalin ikinci bir Vietnam vakasına dönüşmesi endişeleri, savaş alanının daraltılması, silahların ve askerlerin kontrollü bir biçimde toplanmasını gerektiriyor. Mali sebeplerle piyangonun Türkiye’ye çıkması muhtemeldir. Nakiller en ekonomik ve en hızlı, sınırı yakın bir ülke olan Türkiye’ye taşınmasıyla sağlıklı gerçekleşebilir. Böylece maliyetin bir kısmı da Türkiye’ye yıkılabilir. Hatta Irak’ta jandarmalık Türkiye’ye bırakılabilir. Amerika’nın Sesi’ne göre, Clinton, Obama’nın “iki ülkenin, Irak’taki ABD askerlerinin en güvenli ve etkin bir şekilde geri çekilmesi konusunda danışmalarda bulunacaklarını söylediğini” bildirdi. Obama’nın, “Irak’tan çekilip buradaki askerlerimizi Afganistan’a ve Pakistan’a Göndereceğim,” (Daily Telegraph, 21 Temmuz 2008) açıklaması stratejisini belirliyor. ABD birçok yerde sürdürdüğü işgaller mali ve askeri yönden yetersiz kalmış, başarısızlığa uğramıştır. Kriz döneminde Afganistan ve Pakistan’daki güçlerini artırmak için NATO üzerinden Türkiye kullanılabilir. Baskı politikası olarak malzeme çok (Buna siyasette karşılıklı çıkarlar deniyor): Halihazırda bir Kürt sorunu var. (Hatta Türkiye’nin Irak’a girmesi için yeterli bir kamuoyu her zaman var!) Bunun dışında 24 Nisan’da bir konferans yapılacak: Ermeni Sorunu, yani soykırımın kabul edilip edilmemesi ve Kıbrıs, AKP’yi sıkıştırmak için yeterli kozlardır. Savaş stratejileri, askeri ve mali konular, yeni dünya düzeninin nasıl oluşturulacağı kapalı kapılar ardında konuşulurken, Obama’nın medyada ‘Müslüman bir liderle’ vereceği sempatik pozlar, kamuoyundaki imajının sürekliliğini sağlaması açısından önemlidir. Erdoğan’ın sevimsiz esprileri, el sıkışırken kameraya verilen sahte tebessümlü pozlar, Obama’nın ne yediği, nereye yaptığı gibi başlıklar ana haberlerden verilirken, acaba nerede yeni bir işkence merkezi kurulup, nerede yeni bir bomba patlayacak?..

15


Sarı-i- Gelin’i k C

ümleten geçmiş olsun! Erken konuşmuş olmayayım, ama bu defa da yırttık gibi. Dünyanın bin bir hali nedeniyle Türkiye’yi küstürmek istemeyen ABD Başkanı, bu yıl da geleneksel kurban bayramı mesajında 1915’ten bir ‘soykırım’ diye değil de yine bir ‘trajedi’ olarak söz edecekmiş. Belli ki, diaspora da yoluna girmeye başlayan Ermenistan-Türkiye ilişkilerinin hayrına bu defa daha anlayışlı davranacak. Ancak iş dış güçlerle bitmiyor. Asıl mesele sanki içerde düğümleniyor. Bakın şahsen benim ‘Ermeni Meselesi’ne ilgi duymamın asıl nedeni, öyle 24 Nisanlar, ASALA cinayetleri, bilmem kaç parlamentonun soykırım kararı alması, mevzuun her yıl Amerikan Kongresi’nde gündeme gelmesi falan değil. Dikkatimi ilk çeken, devletimizin o tuhaf halleri olmuştur. Hani o bazen insana, “Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü!” dedirten, içe dönük aşırı gayretkeş çabalar. Dış pazarlar için imal edildiği söylenen malları, ‘ihraç fazlası’ hesabı iç piyasaya sürme durumları. Kendi kendime, “Ulan, ortada hakikaten bir bok olmasa, bu devlet, hem de bunca tehditkâr bir tavırla bizi ikna etmeye çalışmazdı,” diye düşünürüm. Baksanıza, işi artık sapıklığa vardıran birtakım herifler, en resmi halleriyle, ilkokul önlerinde bacak kadar çocukların peşinde, ellerinde ‘Sarı(i) Gelin’ kasetiyle dolanıp duruyorlar. Ermeni çocukları bile taciz ediyorlar. Yani bir nevi ‘pedofili-çocuk pornosu’ olayı…

Bahaeddin Şakir sendromu!

İş bununla da bitmiyor. Bazen ortada fol ve de yumurta bile yokken devletlû birileri bir laf ediveriyor. İnsan o zaman iyice uyuz oluyor, “Galiba hakikaten bu iş öyle dışarıyla, toprak talebi veya tazminat endişesiyle sınırlı değil, hatta daha ziyade içeriyle ilgili,” diye. Örnek mi istiyorsunuz, işte İbrahim Şahin. Adam Susurluk işinden Adli Tıp’ın verdiği ‘travmaya bağlı iyileşmesi imkânsız hafıza kaybı’ raporu sayesinde kurtulmuş. Raporda Şahin’in ‘travmaya bağlı yakın ve uzak hafıza kaybı’na uğradığı belirtiliyor. Yakını bilmem ama uzak hafızasında da bir sorun olmadığı kesin, derhal Ermeni mevzularına girmesinden belli. Hiç ama hiç unutmamış. ASALA’nın daha sonra nasıl PKK’ye dönüştüğünü, Kürt hareketinin aslında bir Ermeni hareketi olduğunu ve DTP içindeki Ermenileri anlatmaya başlıyor, yerli yersiz. Terörle mücadele üstadı, kurulacak özel birimin görevinin Ermeni liderleri ortadan kaldırmak olduğunu da söylüyor. Bunların kimler olduğu sorulduğunda da, PKK’liler olduğunu söylüyor ve ekliyor, “Biz onlara Ermeni deriz!” diye… Raporda ‘post kontüzyonel sendrom’ sonucu ‘demans’ diyor, ama bence daha çok ‘Bahaeddin Şakir Sendromu’na benziyor!

Şakir Bey’in marifetleri!

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde Merkezi Umumi (genel merkez) üyesi ve yine cemiyet tarafından örgütlenen Teşkilatı Mahsusa’nın reislerinden Bahaeddin Şakir, Ermeni tehcir ve kırımının sahadaki en önemli icracısıdır. Kendisi, çeşitli nedenlerle adı pek sık geçmeyen, ancak devlet içinde ve dışında çok sayıda ‘fan’ sahibi, haddinden fazla vatansever bir

16

devlet büyüğümüzdür. İbrahim Şahin gibilerin de idolü ve büyük üstadıdır. Atatürk’ün yakını ünlü yazar Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı adlı kitabında, daha sonra işgale karşı Sultanahmet Mitingi’nin ünlü hatibi ve Milli Mücadele’nin ‘Halide Onbaşısı’ olarak da tanınacak Halide Edip’le ilgili bir anısını anlatırken Üstat’tan da söz eder: “Adana’dan ileride bir istasyonda kompartımana rahmetli Bahaeddin Şakir geldi. Halide Hanım’a takdim ettim. Kendisi Bahaeddin Şakir’in ismini ve ehemmiyetini biliyorsa da, Ermeni politikasındaki rolü(nün) ne olduğunun o güne kadar farkında değilmiş. Bahaeddin Şakir ise o güne kadar bu işte kendisi gibi düşünmeyecek bir Türk milliyetçisine rast geleceğini hatırına bile getirmemişti. Uzun bir konuşmadan sonra Bahaeddin Şakir trenden indi. Halide Hanım, beni alıkoyarak: - Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız, dedi. Aşağıda vedalaştığımız Bahaeddin Şakir ise kulağıma eğilerek: - Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri, bu kadınla temastan men etmelidir, diyordu.” Artık Şakir Bey neler anlattıysa ve de Halide Hanım neler söylediyse!

Atalarımız katil miydi?

Daha bir yığın anı ve anlatım vardır, hem de en milliyetçi ve de Türk ağızlardan. Aslında o günlerde hemen herkes üç aşağı beş yukarı olup bitenlerden haberdardır. Olayların gerçekliği konusunda kimsenin bir itirazı yoktur. Talat Paşa bile anılarında, tehcirin bazı ‘vicdansız ve karaktersiz insanların elinde nasıl bir facia şeklini aldığını’, Anadolu’dan gelen feci haberler yüzünden geçirdiği ‘uykusuz geceleri’ anlatır. Fakat işin kimler tarafından tezgâhlandığı konusunda rivayet muhteliftir, bu konuda kimse vatan kurtarıcılığının şerefini üslenmek istemez; herkes suçu birbirinin üzerine atar! Ancak şunu da özellikle belirtmek gerekir; kimi İttihatçılar da dahil birçok insan, bu ‘nihai çözüm’e karşıdır. Tehcirin uygulama biçimine ve yol açacağı sonuçlara uyanan birçok Osmanlı bürokratı, bu ‘çözüm’ün siyasi, ahlâki ve vicdani sorumluluğunu yüklenmek istemedikleri için Dahiliye Nezareti’nden gelen gizli-açık emirlere uymayı reddederler. Bu nedenle bazıları görevden alınırken, bazıları da canından olur. Yani bütün Osmanlılar, eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu gibi Ermenilerin hepsinin, çoluk çocuk, ‘isyancı, casus, sabotajcı, kurye ve bomba imalatçısı’ olduğu kanısında değildir! Ayrıca, Ermenilere yardımın cezasının ölüm olmasına rağmen birçok Türk ve Kürt, Ermenilere yardım eder. Onları korur ve saklar. Zorla asimilasyonu hedefleyen hükümet planına uygun olarak çocukları ve genç kadınları, üzerlerine üşüşüp köleleştirenlerin yanı sıra onları kurtaran, kendi evlatları gibi büyüten çok sayıda Türk ve Kürt de vardır. Yani, “Konuşursanız hepimiz yanarız!” deyip yaygın bir suç ortaklığı yoluyla cinayeti ‘faili gayrı muayyen’ hale getirmeye niyetli birilerinin ima ettiği gibi, Anadolu’nun Müslüman halkının ve de Osmanlı devlet görevlilerinin, yani atalarımızın tamamının bu büyük kıyımla bir ilgisi yoktur. Bir buçuk milyona yakın Ermeni’nin çok büyük çoğunluğu nasıl Taşnaksutyun (Ermeni

Devrimci Federasyonu) ve Sosyal Demokrat Hınçak partilerinin üyesi veya taraftarı değilse, Müslümanların kâhir bir ekseriyeti de İttihatçı ve katil değildir.

Nankör, kurye, bombacı!

Tarih hiçbir zaman sadece tarih değildir. Aslında dün de dün değil, bugündür. Aksi halde kimse kimseyle tarih üzerine tartışmaya girmezdi. Bakın, “Biz yapmadık, onlar yaptı!” mevzularına. Yani, dökülmüşse de asıl bizim kanımız dökülmüştür. Diğerleri sadece hak etmiştir, hain, nankör, sabotajcı, kurye ve de bomba imalatçısı oldukları için. Yani tepesinden tırnağına silahlı ve de topyekûn ayaklanma halindeki gözünü kan bürümüş militan bir halk, haliyle cezasını bulmuştur. Ancak ne gariptir ki, bu tamamı ‘silahlı komitacı’lardan ve ‘casus’lardan oluşan yüz binler, 1915’te sadece tek bir gerçek ayaklanmanın (Van), can havliyle girişilmiş birkaç silahlı direnişin (Şebinkarahisar, Amasya, Urfa, Hatay-Musadağı) ve asker kaçaklarının giriştiği irili ufaklı bazı çatışmaların dışında, mezbahaya giden bir koyun tevekkülüyle tehcir-ölüm konvoylarına katılır, hadi denince, üç-beş jandarmanın ‘koruması’ altında. Hep derler ya, “Efendim, maalesef savaş şartlarında ölenler olmuştur!” diye. Bırakın en tepelerden planlanmış bir toplu kırım canavarlığını veya askere alınıp amele taburlarına doldurulan erkeklerin imhasını, o şartlarda onca insanın çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar, Mezopotamya çölündeki Deyr-ül Zor cehennemine doğru yola çıkartılması bile başlı

başına bir cinayet değilmişç

Ya onlar?

Tabii, bir de meselenin ö söz edenlerin yüzüne çarpı ya, onlar da bizi kesmedi m söz etmiyorsunuz?” Onlard Yalnız 1915 öncesi karamb kronolojik sıra meselesi. II. eylemleri, başta kırsal alan komitacılar tarafından yürü olmak üzere, Abdülhamit re protestolarla Batı kamuoyu dikkatini çekmeye, müdaha kimi zaman provokatif ve s eylemleridir. Çoğu Hamidiy Kürt aşiretlerinin yağmaları de devlet destekli Kürt ağa vergilere, topraklara el kon kaçırılmasına, adaletsizliğe zorla din değiştirtmelere ka yöneliktir. (1894-96 kıyımla ‘Özerk’ veya ‘bağımsız’ dem hedefini güder. Reformların eder. Sosyalist damarı da o devrimci çizgi izler. Abdülha zaman Jöntürklerle işbirliği Jöntürk kongrelerine katılır, ortak silahlı mücadele kara birlikte yeni rejime destek v kazanır. Zaten Taşnaklar, İt


HAKKI YÜKSELEN-BABA HAKKI

kim öldürdü?

çesine.

öbür yüzü vardır. Kıyımdan ılıveren o itirazlar: “Peki mi, neden hiç onlardan dan da söz edelim. bole gelmesin. Malûm, . Abdülhamit döneminin nlarda ‘Fedai’ adı verilen ütülen gerilla savaşı ejimine karşı direnişler, unun ve devletlerinin alesini sağlamaya yönelik sansasyonel şiddet ye Alayları’nın zulmüne, ına, hem devletin hem alarının dayattığı çifte nulmasına, kadınların e, eşitsizliğe, cinayetlere, arşı öz savunma amacına arıyla cezalandırılır.) mokratik bir Ermenistan n uygulanmasını talep olan bir ulusal-demokratik amit’e karşı zaman i yapar; Avrupa’daki r, 1907’de İttihatçılarla arı alır. Meşrutiyet’le verir; reformcu bir karakter ttihat ve Terakki ile

savaşa katılırlar. Daha savaş başlamadan Ermeni köylerine saldırılar düzenleyen Teşkilatı Mahsusa birlikleriyle çatışmalara girerler. Tehcirin ardından işgal, intikam, göçe zorlama ve etnik temizlik amacıyla çok sayıda köye ve kasabaya saldırıp Türk ve Kürt halka karşı katliamlara girişirler. Rus işgali altındaki bölgelerde Ermeni gönüllülerin zulmü o hale gelir ki sonunda Ruslar Ermeni gönüllü birliklerini dağıtırlar. Katliamlar savaş sonuna kadar sürer. Çok sayıda Türk ve Kürt Müslüman öldürülür. Bu süreçte Taşnakların küçük burjuva devrimciliğinin giderek eğretileşen sosyalizmi, yerini koyu bir Ermeni milliyetçiliğine bırakır; yani Taşnaklar da bir anlamda, müttefikleri İttihat ve Terakki ile paralel bir yolu izlerler. Sonuçta politik yanılsamaları, akıl ve mantık dışı maceracılıklarıyla bir halkın binlerce yıldır yaşadığı topraklardan sökülüp atılmasında, İttihatçıların ekmeğine yağ sürerek önemli bir rol oynarlar. Anadolu Ermenileri, Osmanlı’nın da bir tarafta yer aldığı, emperyalist kamplar arasındaki savaşın, kimsenin uzun yıllar bir daha kafasını çevirip bakmadığı kurbanları haline gelirler…

Çorba değil tarih!

Hınçaklar da liberal muhalefet ile ittifak içindedir. Farklı siyasi görüşleri savunan Ermeniler, o partilerin listelerinden Meclisi Mebusan’a girerler. (1908’de 10 milletvekili.) Bir bölümü Bulgar mebuslarla birlikte parlamentodaki sosyalist grubu oluşturur; işçi haklarını ve sosyalizmi savunurlar. Taşnaklar, o dönemde, 1907’den beri Sosyalist Enternasyonal Osmanlı Alt Seksiyonu’dur. İttifak, iyi kötü Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürer. Ancak emperyalist savaş bir dönüm noktası olur. ‘Osmanlıcılık’tan ümidi kesen yarı devrimci burjuva milliyetçisi İttihatçılar, açıkça Türkçülük ve Turancılık yollarına girmişlerdir. Amaç artık ‘Hıristiyan urlardan’ temizlenmiş Türk ve Müslüman bir bünye ve sermayenin el değiştirmesidir. İttihatçılar, kapitülasyonlardan kurtulmak, büyük bir Türk imparatorluğu kurmak amacıyla Almanların kuyruğuna takılırlar. Balkanların ardından Anadolu’nun da kaybedilmesi ihtimali onları dehşete düşürmüştür. Zaten meşrutiyet rejimine ve İttihatçılara olan (zayıf!) güvenlerini kaybetmiş olan ve sonunun geldiğini düşündükleri Osmanlı ile hesaplarını kesen Ermeni partileri ise, kendi başındaki Ermeni sorunu yüzünden uzun süre düşmanca davranan, hatta ‘Ermenisiz bir Ermenistan’ isteyen Rusya’nın çizgisini değiştirmesi üzerine, resmen tarafsız, ancak fiilen Rus yanlısı bir tutum alırlar. Çoğunluğu Kafkasyalı Ermenilerden oluşan 4 bin kadar gönüllünün oluşturduğu taburlar, Taşnak Partisi Erzurum Mebusu Armen Garo’nun (Karekin Pastırmacıyan) ve bazı Osmanlı Ermenilerinin de işbirliğiyle Rus ordusu ile birlikte

Tarih her şeyden önce olayların kronolojik bir sıralamasını gerektirir. Ermeni meselesini tarihsel bağlamından kopartıp çorbaya çevrilmiş, tek boyutlu bir milli-mitolojik-resmi tarih anlayışıyla kavrayabilmek imkânsızdır. Nasıl ki ‘Türklük’ ve ‘Ermenilik’in öznel-milliyetçi pencerelerinden bakarak gerçekten anlamak imkânsızsa. Sorun basitçe bir ‘mukatele’ veya ‘skor’ sorunu değildir. Yani ölü yarıştırmaya indirgenemez. Olaylar, aynı anda yaşanan bir karşılıklı öldürmeden ziyade birbirini takip eden iki farklı dönemde yapılan genellikle tek yönlü katliamlar biçimindedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Müslüman’ ve ‘Ermeni’ katliamlarının hepsi iğrenç ve aşağılık bir milliyetçiliğin ürünüdür; ancak bunların hiçbiri yaklaşık 2 bin 500 yıldır Anadolu’da yaşayan yerli bir halkın, yarattığı tüm kültür ve uygarlıkla birlikte, o topraklardan şu veya bu ‘kutsal’ bahaneyle sürülüp atılmasını, imha edilmesini haklı çıkarmaya yetmez. Sorun basitçe ve sadece bir ‘dış güçler’ sorunu da değildir. Halkların ‘bin yıldır kardeşçe yaşadığı, ancak emperyalistler tarafından birbirine düşürüldüğü’ türünden, hem bizi toplumsal bir analiz zahmetinden kurtaran, hem de anti-emperyalist ruhumuzu okşayan kestirme gerekçeler ise, gerçeğin bazı izlerini taşımakla birlikte tek boyutludur ve çoğu zaman hiçbir şey dememekle eş anlamlıdır. Tarihsel ve toplumsal olgular, şeytani ‘bir dış kuvvetin eylemsiz bir kütleye yaptığı mekanik bir etki’ ile değil, kendi ‘öz hareketleri’ sonucu ortaya çıkarlar. Yani, ‘Elmanın kurdu kendi içindedir!’ ‘Dış güçlerin etkisi’, ancak dönemin uluslararası şartlarıyla, memleketin tarihsel, toplumsal, ekonomik ve politik şartlarının bütünlüğü içinde anlaşılabilir. Olayların ‘moleküler süreçleri’, yani uzun yıllar boyunca meydana gelen ‘binlerce küçük hadise, sinir bozucu küçük olay’ ve birikim, dış güçlerden çok daha önce, adım adım etkisini gösterir. Zaten tarihi, bir komplo teorisi ve kışkırtıcıların eseri olmaktan çıkartan da bu süreçlerin anlaşılmasıdır. Emperyalizmin uğursuz etkisi, bu konuda esas olarak ‘Şark Meselesi’ bağlamında, öncelikle bir nüfuz alanları ve hegemonya mücadelesi olarak devreye girer; ve konumuz bağlamında daha çok Ermenilere

‘ümit verme-kıçını dönme’ biçimini alır. Ortada hemen hiçbir ‘gerçek destek’ yoktur. Uluslararası duruma göre bazen kışkırtıcı, bazen yatıştırıcı rol oynayan Batılı kapitalist devletler, Ermeni siyasi hareketinin sosyalist ve devrimci yönlerine de endişeyle bakarlar. Kendi ekonomik, siyasi ve diplomatik çıkarları her şeyin önündedir; bu nedenle çoğu zaman birkaç protesto dışında olup bitene göz yumarlar. Ermeni halkının talebi olan reformlar konusundaki tavırları ise genelde diplomatik oyunların ve sözlü ‘baskıların’ ötesine gitmez. Zaten Osmanlı da bu durumu bildiğinden reformlar konusunda genelde kulağının üzerine yatmayı ve ikili oynamayı tercih etmiştir.

Hayret, bir Türk çocuğu!

Şimdi… Bu durumda, madalyonun farklı yüzlerini anlatmama rağmen, “Sen ne biçim Türksün?” diye soranlar olabilir. Vallahi, ben, herhangi bir halkın, hangi nedenle olursa olsun alın teriyle hak ettiği topraklardan sürülüp atılmasına ve imha edilmesine karşı olan bir Türküm. Sadece vakti zamanında savunmasız Ermenilere karşı yapılanlara değil, onların savunmasız Kürt ve Türklere yaptıklarına da; çeşitli zamanlarda Balkan Türklerine ve Müslümanlarına yapılanlara da karşıyım. Bu kadar da değil; aynı zamanda, 1860’larda Çerkezlere; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Kırım Tatarlarına, Ahıska Türklerine, Çeçenlere, İnguşlara, Balkarlara karşı, işgalci Almanlarla işbirliği yapan bazı soydaşları bahane edilerek uygulanan ve yollarda binlercesinin ölümüne yol açan tehcirlere de karşıyım. Hadi başlamışken devam edeyim, Kıbrıs Türklerine, Batı Trakya Türklerine yapılan ulusal baskılara, yakın geçmişte Bulgaristan Türklerine yapılmak istenen zoraki asimilasyona, Boşnaklara uygulanan zulme, Azerilerin Ermeniler tarafından öldürüldüğü Hocalı katliamına ve daha aklınıza ne gelirse hepsine karşıyım. Nasıl ki Kürtlere yönelik milli baskılara, 1938 Dersim katliamına karşıysam. Çünkü ben, kim olurlarsa olsunlar ezilenlerden yanayım. Bu nedenle çocukluğum, Amerikan kovboy filmlerinde ‘kötü ve vahşi kızılderililer’in sürekli yenilmelerine üzülmekle geçmiştir. Bakın, benim derdim, öyle devletin burnunu sürtmek, sivil toplumculuk, itiraf edip AB’ye girmek falan değil. Benim asıl derdim, tarihsel ve güncel bütün gerçeklerin ortaya çıkması ve yukarıda saydığım türden olayların bir daha hiçbir yerde tekrarlanmaması; ve eğer insanlığın biraz şansı varsa, dünyanın geleceği olan sosyalizmin temeli enternasyonalizmin, yani dünya işçi ve emekçilerinin, ezilen halklarının devrimci birliğinin önündeki kanlı engellerin kaldırılmasıdır. Çünkü halklar arasındaki düşmanlığın sadece kapitalistlerin ve emperyalistlerin işine yaradığını biliyorum. Bu nedenle, egemenlerin ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda anlaşarak meseleyi örtbas etmeleri halinde bile gerçeklerin unutulmaması için çaba gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Olup bitenlerin, hangi çatışma veya diplomatik pazarlık sonucu hangi hukuksal kavramın içine sokulacağı beni ilgilendirmiyor; o uluslararası hukukun bir boka yaramadığını da biliyorum. Dünya yüzündeki bütün Sarı’ veya Sari Gelin’lerin katillerinin insanlığın vicdanında sonsuza kadar mahkûm olmasını diliyorum ve bütün halkların acılarını paylaşıyorum…

17


DENiZ AKHAN

‘Özgür’ olmanın bedeli... İşte Özgür Dünya Yön: Ken Loach Senarist: Paul Laverty Yapım Yılı: 2007 iyelim ki üçüncü dünya ülkesinde yaşayan bir hemşire, öğretmen, vinç operatörü, avukat ya da torna ustasısınız. Ülkenizdeki sefaletten, siyasi baskıdan ya da cinsel tercihiniz nedeniyle dışlanmaktan kaçıp yeni bir ülkede yeni bir hayata kavuşmaya, ailenizi geçindirmeye, insanca yaşamaya karar verdiniz. Özellikle yaşlanan nüfus nedeniyle Avrupa’da yaşanan istihdam sorunu size iş bulma şansı veriyor. Öncelikle yasal olarak size göçmen işçi statüsünde iş bulan göçmen ajanslarına başvurmanız gerekiyor. Bu iş için sizden belli ücretler talep ediyorlar. Eğer paranız yoksa bu göçmen ajansları ile bağlantılı çalışan tefecilere gidip yüksek faizle borçlanıyorsunuz. Size mesleki tecrübenize göre iş ayarlayacaklarına söz veriyorlar, ama yabancı ülkeye adım atar atmaz bütün bu sözler çöpe atılıyor; en ağır koşullarda, asgari ücretin altında ücretlerle işlere koşturuyorlar. Eğer yasal göçmen statüsüyle Avrupa’ya gidemiyorsanız öğrenci ya da turist vizesiyle gidebiliyorsunuz. Peki, tüm yasal yollar kapalıysa ne olacak? Sizi kaçak yollarla Avrupa’ya götürecek bir organizasyonla anlaşmanız gerekiyor. Bunların bir kısmı sizi istediğiniz ülkeye götürmeye söz

D

veriyor. Diğer kısmı sizi Avrupa’nın kapısına (mesela Türkiye) kadar getirebiliyor ancak; çoğunlukla senelerce kapı eşiğinde kalmak demek bu. Avrupa’ya geçiş hiç kolay değil; tırların kapalı konteynerlerinde, gemilerin ambarlarında balık istifi yol almanız gerekiyor. Eğer geminiz denizin ortasında batmamış ve boğulmamışsanız sınırda yakalanmanız işten bile değil. Bütün zorlukları atlatıp sınırdan geçmeniz sadece yeni sorunlara başlangıç demek, başınızı sokacak bir yere ve en önemlisi, bütün bu zorluklara katlanmanıza sebep olan amacınıza ulaşmanız, bir iş bulmanız gerekiyor. Kaçak göçmen olduğunuz için, eğer size yardımcı olacak bir yakınınız yoksa bir göçmen ajansına ya da bu işi yapan organizasyonlardan birine başvurup yasal göçmenlerden çok daha ağır koşullarda, çok daha düşük ücretlerle çalışmaya başlıyorsunuz. Günümüzde dünyanın önemli bir kısmı yerinden yurdundan kaçıp insanca yaşayabilmek için yollara dökülmüş

durumda. Savaş, sefalet, siyasi ve toplumsal baskı altında nefes alamayan kitleler daha düşük maliyet ve daha çok kâr ile gözleri kamaşmış patronlara emekleriyle beraber ruhlarını da satmaya hazır bir şekilde güneş görmeyen dünyalarda yaşıyorlar. Kısıtlı olan iş imkanları yasal ya da kaçak göçmenlerce kapatılan ülke vatandaşları da kapı önüne konuluyor. Hiçbir emekçinin kazanamadığı bu yengeç sepetinde kazananların safına geçmenin tek yolu, ruhundan, onurundan, insanlığından vazgeçmek… *** Carla’nın Şarkısı (1996), Ekmek ve Güller (2000), Özgürlük Rüzgarı (2006) gibi başyapıtlara imza atan sosyalist İngiliz sinemacı Ken Loach 2007 yılında çevirdiği İşte Özgür Dünya (It’s A Free World) filmiyle yine olabildiğince sade, duygu sömürüsünden uzak, ama sözünü sakınmadan göçmen işçilerin dünyasına

eğiliyor. Ancak tersten bir okumayla, merkezine göçmenleri değil, göçmenlere iş sağlayan insanları alıyor. Filmin kahramanı göçmen ajansında çalışan dul ve çocuklu bir kadın (Angela). Daha iyi bir hayat koşuluna kavuşuncaya kadar oğlunu anne babasına emanet etmiş, ev arkadaşı Rose ile birlikte yaşamaya çalışıyor. Çalıştığı şirketten kovulunca Rose’u da ikna edip kendi şirketini kurmaya karar veriyor. Yeterli sermayeyi kazanıp gerçek bir iş yeri açabilmek için kaçak göçmenlerle çalışıyor. Bir kadın olarak erkek egemen dünyada var olabilmenin sıkıntıları, yaşanan sıkıntılar yüzünden göçmen işçilerle karşı karşıya gelmesi, oğlunun bakımı ve daha çok para kazanma hırsı ile yavaş yavaş insanlıktan çıkması... Bütün bunlar her sahnesine tıka basa anlam yükleyen etkileyici bir senaryo, izlediklerinizin gerçekliğinden şüphe duyurmayan doğal oyunculuk ve anlatımla harmanlanarak ustalıkla akıyor gözünüzün önünden. En kötü eylemlerinde bile karakterleri yargılamadan, boğazınızda bir düğümle seyrediyorsunuz anlatılanları. Filmin en büyük başarılarından biri de bu zaten; insanları değil, yaşadığımız dünyayı sorguluyorsunuz daha çok. Politik sorumluluğun altına çekinemeden giren ama sanatının yetkinliğinden de taviz vermeyen bu büyük ustanın filmini kaçırmayın: Seyredin, seyrettirin.

ÖLÜME YATANLARIN FiLMi: AÇLIK/HUNGER

O

da bir ana (Some Mother’s Son) filmini izlemişizdir, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun eylemleri ve ölüm orucu direnişini anlatır; eğlenceli bir filmdir, duygusaldır, insanı gaza getirir cinsten. Bu kez de aynı denebilecek konuya sahip fakat anlatırken ‘gerçekçi çizgi’den kopmamak için elinden geleni ardına koymamış, gaza getirmekten çok ‘mutlu sinema çiftleri’ni rahatsız etmek için çabalayan bir filmle karşı karşıyayız. Öyle ki tuvaletin deliğine kan boşaltan, dışkılarını duvarlara süren, idrarlarını biriktirip kapı altından hücre dışına boşaltan, kafa derileri yer yer yüzülürcesine zorla tıraş edilen, çırılçıplak dövülen, aşağılanan işkence gören mahkumların, ziyaret ettiği mahkuma bacak arasında radyo getiren kadının filmini izliyoruz. Siyahi yönetmen Steve McQueen’in ilk filmi Hunger’ın Türkiye’de gösterim tarihi 20 Mart 2009. Bu bilgiler dışında oyunculardan ve oyunculuktan uzunca bahsetmeye gerek yok, kısaca gayet iyi. Film 1981 yılında Maze Hapishanesi’nde Bobby Sands ve diğer IRA militanlarının ölüm orucu direnişinin hemen öncesini ve direniş sürecini anlatıyor. Açılışta, bir gardiyanın zor hayatını,

18

bu gardiyanın ruhsal açıdan bozuk gariban bir aile babası olduğunu ve işine giderken yüzündeki kederi izler gibi olsak da, bu işkencecinin, Bobby Sands’i yumruklarken nasıl zevk aldığını görüyoruz ilerleyen dakikalarda. Bobby Sands’i ise filmde ilk kez, yıkanmama protestosuna karşı zorla tıraş ve banyo olmaya götürülürken, sonrasında da bütün yüzü ve kafası yaralar içinde ailesiyle görüşürken görüyoruz. Film baştan sona sarsıcı, oldukça gerçekçi (beyazperdede olabileceği kadar), sıkmadan kendini izletiyor. Ama sıkılmamanın imkânsız olduğu birkaç bölümde yok değil. Mesela, temizlik görevlisinin mahkûmların hücre dışına akıttıkları idrarları temizlerken bütün temizlik sürecini baştan sona izliyoruz. Önemli noktaları veriyor olsa da Bobby Sands ile kendisini ziyarete gelen rahibin konuşması da yaklaşık 17 dakika ve kamera hiç hareket etmiyor, 17 dakika boyunca tüm diyalog oyuncuların ezberinde gidiyor. Ama filmin en önemli noktalarından biri olarak, Bobby’nin çocukken katıldığı kır koşusu sırasında yaşadıkları da bu sohbet esnasında veriliyor. Sohbet esnasında Bobby’nin çocukluktan gelen bir mücadele ruhu olduğunu anlıyoruz ki,

Bobby ölüm orucunda eriyip giderken 12 yaşındaki görünümüyle çocuk Bobby onun yanında duruyor, elini tutuyor. Yani bedeni açlıktan erimekte olsa da inanç yanından ayrılmıyor; mücadele, 12 yaşındaki çocuk görünümünde yanında, gözlerinin önünde duruyor. Ayrıca filmde bir sahnede Bobby Sands’in banyosu sırasında hastabakıcı değişiyor. Yeni gelen hastabakıcı sandalyesini

alıp tam da küvetin yanına, Bobby’nin karşısına oturuyor, Bobby ise başını çevirip baktığında adamın parmaklarındaki ‘UDA’ yazılı dövmeyi görüyor. Adamın, birçok faili meçhul cinayetten sorumlu olduğu söylenen, IRA’ya karşı kurulmuş İngiliz destekli paramiliter örgüt U-lster D-efence Association (Ulster Savunma Birliği) mensubu olduğunu anlayan Bobby, ondan yardım istemeden, bayılıp düşmeyi göze alıp onun gözlerine öfkeyle bakarak ayağa kalkıyor. Burada iradenin ne anlama geldiği katıksız, sömürüsüz, tam anlamıyla veriliyor; bu sahne, filmi ayrıca değerli kılıyor. Türkiye’de kaç sinema salonunda kaç gün oynayacaktır kim bilir, ama geniş kitlelerce izlensin ister deli gönül, sinemada kaçırmak da mesele değil, internette film iyi bir görüntü kalitesiyle mevcut. Film, geniş kitlelere ulaşacak şansa sahip kalabilecek kadar gerçekçi olmasına rağmen, yine de rahatsız etmeyi başarabiliyor. Tecrit, işkence, ölüm orucu… Yabancı bir film demeye dilim varmıyor. Zira bu film Türkiye’nin bedeninde 122 DENiZ LÖKTAŞ dikişlik bir yaradır.


BURHAN KUM

i

FORMAT TEORiSi

nsanlığın sanata hangi dönemde ve şartlar altında gerek duyduğunu ya da doğaya öykünerek ürettiği eserlerin ne zamandan beri sanat olarak adlandırıldığını kestirmek oldukça zor. Lev Kreft’e göre, günümüzden yaklaşık 30 bin yıl önce vuku bulduğu sanılan ‘temsilî evrim’in sanata dönüşmesi için kentsel topluluklar halinde yerleşmenin yarattığı karmaşık sosyal örgütlenme biçimlerinin ortaya çıkması gerekiyordu. Bu aşamanın sınıflı toplumların başlangıcına tekabül etmesi, sanatın sınıfsal niteliğini de tescil eder nitelikte. Yine de, atalarımızın öncelikle toplumsal denetim sistemi olan dinin eklentisi olarak ürettiği tahmin edilen bu eserlerin yaratım sürecine, estetik kaygısının ne zaman yerleştiği sorusu, sanatın görece özerkliğinin -çünkü sanat gibi ideolojik bir alanın mutlak özerkliği diye bir kavramın tarihin herhangi bir döneminde olabildiği konusunda şüphelerim olduğu gibi, böyle bir alanın olması gerektiğine dair bir inancım da yokveya mutlak bağımlılığının başlangıcına dair bazı ipuçları bulmamızı sağlayabilir. Sırası gelmişken vurgulamakta fayda var: Bir kaygı olarak estetik, ‘sürekli değiştirilerek, çağın gereksinimlerine uydurulan’ egemen görsel ideolojinin ‘dilde pıhtılaşmış hali’nden başka bir şey değildir. Kendisi aynı zamanda bir ornitolog (kuşbilimci) olan Amerikalı ressam Barnett Newman bu durumun özünü şüpheye yer bırakmayacak biçimde dile getirmiştir: “Ornitoloji kuşlar için ne anlama geliyorsa, estetik de sanatçılar için o anlama gelir.” Estetik yargı, dönemin egemen ideolojisi tarafından bir talep olarak öne sürüldüğü için sanatçının ürettiği yapıtların ideolojik içeriği konusunda, sahip olduğu varsayılan özgürlüğü üretim aşaması ile sınırlıdır. Bu özgürlük, yapıt üretim bağlamından koparılıp dolaşıma girdiği anda ortadan kalkar. Bir yapıtın atölyeden çıkıp kullanıma girmesi, onu mülkiyetine geçiren veya dolaşıma sokanların belirleyeceği işlevselliğine teslim olması demektir; yani, izlenime açıldığında, kapalı bir yapıdan etkileşime açık bir yapıya çoktan dönüşmüştür bile. Böylesine bir çatışma ortamında özerklikten bahsetmek artık mümkün değildir. Günümüz koşullarında sanatın üretim süreci ile kullanım süreçleri birbirinden kopartılmış ve farklı işleyişe sahip olacak biçimde örgütlenmiştir. Sanatın toplumu etkileme gücü varsa da önemli olan bu gücün kimin denetiminde olduğudur. 20. Yüzyıl’ın son çeyreğinden beri, kullanıma sokulan yapıtların, önceden ve sanatçının üretim sürecinden bağımsız olarak, burjuvazinin küratörleri tarafından belirlenmiş bir ‘kavramsal çerçeve’ içinde sergilenmelerinin altında, egemen ideolojinin gereksinimlerinin karşılanması yatar. Sanatı bir hegemonik ideoloji biçimi olarak gören Pierre Bourdieu, sanatın

Burhan Kum, Şef kuşaktan kuşağa iletilmesini, egemen sınıfın egemen konumunun korunmasına ve yeniden üretilmesi hizmet ettiğini söyler ve bu durumu ‘kültürel sermaye’ kavramıyla ilişkilendirir. Bourdieu kültürel sermaye kavramıyla çeşitli sanat stilleri ve ürünleri hakkındaki bilgiyi ve bu niteliğe sahip olanlara atfedilen saygınlığı ve sosyal statüyü kasteder. Chin-tao Wu ise Kültürün Özelleştirilmesi adlı araştırmasında bir adım daha ileri giderek, kültürel sermaye teriminin hem bu bilginin sağladığı saygınlığı, hem de simgesel nesnelerin maddi olarak temellük edilmesini içerdiğini belirtir. Çünkü sanatçının üretim nedenlerinden bağımsız olarak, burjuvazinin mülkiyetine geçirdiği her sanat yapıtı, burjuvazi için sağladığı saygınlığın ve denetim gücünün yanı sıra, hatırı sayılır bir de yatırım aracıdır. Burjuvazinin dünyada uzun zamandan beri, Türkiye’de ise son 20 yıldır sanatın kitlelere ulaşım yollarını denetlemek için müzeleri, yayınevlerini ve bienalleri mülkiyetine geçirmesinin nedeni budur. Sanatçı ise bu hermetik (içeriye hava sızdırmayacak biçimde kapalı) yapı içinde kendisine sunulan sınırlı rolü kabullenmiş görünmektedir. O, üretirken özgür olduğunu varsaysa bile, yapıtının kullanıma sokulması süreci üzerinde hiçbir denetimi olmadığı gerçeği üzerine düşünmek bile istemez. ‘İnsanın kendine, kendi emeğine,

Kurumsallaşmış olanı imha etme ve hayatı değiştirme savında olan sanatsal avangard, artık bu ruhunu burjuvazinin hizmetine teslim etmiş ve kendisine uygun görülen biçimlendirilmiş biçimlendirme rolüne razı olmuş durumda. Bunun adı burjuva avangardizmidir. ilişkilerine yabancılaşması’nın, tam anlamıyla “Her halükarda bizimle birliktesin, ya da bizim denetimimizdesin,” biçiminde tezahürü bu oluyor galiba.

Kültürel yem

Günümüzde sanatçıları en çok meşgul eden (yapay) sorunların başında, sanat ve hayatın birbirlerini ne kadar etkilediği gelmektedir. Hayatın sanatı etkileyen ana unsurlardan biri olduğundan kimsenin şüphesi yoktur da, sanatın buna ne biçimde tepki verdiğini ve bu tepkinin hayatta ne gibi değişikliklere yol açtığını kesin olarak belirlemek o kadar kolay değildir. Yine de, antik Yunan heykellerinin ortaya koyduğu beden estetiğinin günümüzde hâlâ geçerliğini -büyük ölçüde- koruyor olması bile sanatın toplumsal algıyı biçimlendirme gücü hakkında bir fikir verebilir. Zaten insan güruhunun büyük bir çoğunluğunun gündelik tercihi, mezbahalık dana gibi, önüne koyulanı tüketmekle sınırlıdır. Sanat da onların önüne koyulan kültürel bir yemdir. Bu kültürel yem, “moderniteyle başlayan, sanatın önemli bir kamusal mesele haline gelip ulus-devletlerin kimlik inşasında etkili bir araç olması döneminden beri” (Kreft) toplumu biçimlendirmek için, iktidar tarafından denetim altında tutulması gereken bir alandır. Bir alanı denetlemenin en etkili yolu ise, o alanda

hizmet verenleri de biçimlendirmek olmalı. Peki, biçimlendirmek tam olarak nedir? Bunun cevabını bilişim terminolojisinde buluyoruz; formatting yani formatlama. Halk arasında format atmak olarak da anılan bu işlemin tam açılımı: Veri kabul edebilir hale getirmek. O halde, sanatı denetlemenin yolunun sanatçıları veri kabul edebilir hale getirmekten geçtiğini artık geç de olsa söyleyebiliriz. Ancak, yine bilişim teknolojisinden biliyoruz ki, biçimlendirmek için belleği mutlak sıfırlamak gerekiyor. Eğer savaş belleği sıfırlamanın büyük ölçekteki en etkili silahıysa, askeri darbelerin de biçimlendirmenin yerel ölçekteki temel aracı olduğunu, 62 doğumlu biri olarak, en iyi bilenlerden biri de benim. 80 sonrası gençlerin, doğumlarından önceki geçmişe dair en küçük bir bilgiye sahip olmadıklarını görmek, benim için gerçekten ürkütücü. Nihai amacının tüm kamu mülkiyetini ele geçirmek olduğunu artık gizlemeye gerek duymayan finans kapitalin himayesindeki güncel sanatın 12 Eylül’den sonra Türkiye’de hızla yükselmesinin formatlama işlemi ile tamamen uyum içinde olduğunu görmek de. Sanatın, tamamen burjuvazinin denetiminde ilerleyen, toplumu biçimlendirmedeki işlevinin ironik bir sonucu, sanatçının da ürettiği sanatın, kullanıma girdiği oranda, bu biçimlendirmeden payını almasıdır. Şu anda görünen o ki, hepimiz kendimiz için başkaları tarafından çizilmiş sınırlar içinde hareket ediyoruz: Bizim için tasarlanmış mekânlarda yaşamayı hayal ediyor, hesaplanmış manzaralarda yürüyor ve kurgulanmış bedenlere sahip olmayı arzuluyoruz. Sanatçılara da özgür oldukları yanılsaması ile tanımlanmış kurallar içinde kendilerinden bekleneni sunuyorlar. Üstelik bütün bu bilgi birikimi bizlere sanat projeleri adı altında zerk ediliyor. Kurumsallaşmış olanı imha etme ve hayatı değiştirme savında olan sanatsal avangard, artık bu ruhunu burjuvazinin hizmetine teslim etmiş ve kendisine uygun görülen biçimlendirilmiş biçimlendirme rolüne razı olmuş durumda. Bunun adı burjuva avangardizmidir. Sanat, toplumu kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek isteyen egemen ideolojinin himayesine girmiş bulunuyor. Buna ulaşmanın yolu da sanatçıları veri kabul hale getirmekten geçiyordu ve bu aşama da tamamlandı. O halde, giderayak bir öngörüde bulunabilirim: Çok da uzak olmayan bir gelecekte Bağdat Bienali başlayacak. Küratörü René Block olacak. En sıkısından savaş karşıtı kavramsal bir başlık altında Iraklı ve bölgedeki diğer uluslardan sanatçıların en anti-Amerikan, en anti-Saddam ve en antişeriatçı olanları bu bienalde toplanacaktır. Bu duruma… Bir ressam olarak… Nasıl sevinebilirim ki?

19


“Doğruyu söylemek değil, Anlatmak güçtür.” Cenap Şahabeddin

Kümes

T

avuklar ve genel olarak ‘kuşgiller’, bir objeye bakarken niye kafalarını sallayıp durur, bilir misiniz? Onların gözlerinden sinirler yoluyla beyinlerine görüntü aktarımının gerçekleşmesi için bir ‘sarsıntı’ya ihtiyaçları vardır. Bu sarsıntı olmayınca görüntü tazelenememektedir ve tıpkı televizyonda naklen maç yayınlanırken uydu bağlantısı kopunca futbolcunun topa vurur vaziyette donup kalması gibi, donup kalmaktadır tavukta görüntü… Hayat, memeliler sınıfına geçince bu ‘arıza’yı gidermiştir. Ama etrafımıza bakınca, bütün memelilerin bu ‘onarım’dan geçtiğinden emin olabiliyor muyuz? * ‘Abes’le başladık, ‘iştigal’ ediyoruz: Kapitalizm, tam da ‘tavuğun’ kafasını sabit tutmaya ayarlı sistemin adıdır. Devrimci sosyalist mücadele de, -affınıza sığınarak- ‘tavuğun’ kafasını sallama işi oluyor… ‘İş’ de buradan itibaren çatallanıyor, zaten… Kimi tavuğun boynunu öyle sıkıyor ya da ‘sarsma’yı öyle icra etmeye koyuluyor ki, tavuk can derdine düşüyor, gözleri fıldır fıldır dönmeye başlıyor... Bıçak, satır kullanmak suretiyle meseleyi ‘kökünden’ halletmeye kalkışanları anmak bile istemiyorum burada… Sonuç görüntünün toptan yok olması olmasa da (bu ‘pek’ istenen bir netice değildir), en iyi durumda bir ‘tek görüntü’ kalacaktır tavuğun ‘ekranında’… Ki, bazı aklı evveller, bunun hayırlara vesile olacağından emin olanlardan başlayarak, ‘işte budur’ cinliğine soyunanlara kadar uzanan bir yelpazeye diziliverirler… Keşke, ‘slâyt değiştirme’ basitliğinde olabilseydi hayatı değiştirmek! * Biraz ‘da’ eğlenmek için, tavuk örneği üzerinden kapitalizmi pek de dert etmeyen ‘diğer’ kanada uzanmak istiyorum. Burada, tavuğun kafasına –zarif bir hareketle- leblebi fırlatmaktan tutun; tavuğu gagasının kenarından mı öpelim, ibiğinden mi’cilere; tavuğa, ‘memeli göz sistemi’ nakli düşünenlere; tavuğa “dışardan bilinç götürme” küstahlığına çok kızdıkları için, ‘çevre’nin ‘merkez’i hamm yapması suretiyle ve de sivil toplumun vaziyet edişiyle ‘çoğul görüntü’ye kavuşulacağını düşünenlere; tavuk bahsinden

20

Tomris Uyar, 15 Mart 1983 tarihli günlüğünde “Co Kuramı”nı yazmıştır. Burada, uzun uzun Uyar’ın o “Co Kuramı”nı tanıtmaya çalışacağız... paradigmik kopuş yoluyla ve tümden kopmak isteyenlere; nihayet, artık tavuk görmek istemeyenlere… kadar çok çeşitli duruş söz konusudur… * Tamam, ben ‘belâ arıyorum’ da; yanlış anlamaları ya da anlamamaları mukadder olanlar için gene de bir ara not koyayım: Lütfen, işçi sınıfına ‘tavuk’ dedi; ‘satırlı mücadele’ye şöyle baktı; “dışardan bilinç götürme” konusunda kafa bulandırıyor… Türünden kazalardan korunmak için emniyet kemerinizi bağlayınız (arasıra da kafanızı sallayınız!)… Birazdan ve inşallah, ne tür ‘tavuk’larla uğraştığımız anlaşılacak… * Maalesef; gene abarttığım, gene falsolu top ‘yaptığım’ zehabına kapılanlar, bu yüzden dikkatlerinin dağıldığından şikâyet edenler olacaktır. Ancak, bu bahaneye sığınarak şu hakikatin gözden kaçırılmasını hiç istemem ve ‘abartı’nın bende mi hayat’ta mı olduğu konusunda hakkımın teslim edilmesini isterim: Sanat’la temasa geçen (her sınıan) insanların ‘ekranında’, Türkiyeli veya değil, kaç yazar, kaç ressam, kaç güncel sanatçı, kaç rejisör, kaç kompozitör… var? Tabii, biliyoruz ki; ‘çoğulculuğa’ meun yüksek hülyalı aydınımızın ve halkımızın demokrasi ve adalet için çarpan kalbini, yüksek

vicdanını ve vizyonunu ‘donduran’, ‘kutsal piyasa’nın mantığı ve stratejileridir… Biraz münafıklık olacak, ama buna ‘duruşuyla’ eşlik eden; ancak burjuvalar kadar suçlu olduklarını söylemenin düpedüz vicdansızlık sayılacağı aşikâr olan –bir de- basiretini dondurmuş ‘slâytçı solcu’ların ‘donuk basireti’ var… Ama gene de, bu durumda bile, türümü kollayacağım diye tavuklara haksızlık etmiyor muyum?.. Sebebini (kapitalizm!) açık ederek ve kapitalizm aleyhine propagandanın ucuzu-pahalısı olmaz düsturundan hareketle soruyoruz: Kaç ana-babayiğit, ‘tavuk ekranı’nın ötesiyle meşgul? Kaç kişi, kafasını sallaya sallaya başka ‘görüntülere’ uzanıyor?.. * Tomris Uyar’ı kaç kişi hatırlıyor? Tomris Uyar, 63’ünde, adını ‘hırçın’a çıkaran didişmesinden çıkıp öte’ye yürüdü. Umarım, kitapları kolay bulunuyordur… Tomris Uyar, 15 Mart 1983 tarihli günlüğünde “Co Kuramı”nı yazmıştır. Burada, uzun uzun Uyar’ın “Co Kuramı”nı tanıtmaya çalışacağız. Uyar, günlüğünü yazdığı tarihten yıllar önce “bir meyhane dönüşü, Beyoğlu Caddesi’nde yerlere serilmiş” plaklar arasından satıcının uzattığı birini, Frankie Laine’in söylediği “Hey Joe” şarkısının yeni bir

düzenlemesi sanarak alır. Evde plağı dinlediğinde, pek alışık olmadığı bir sazlar kombinasyonu “çarpar” kulağına. Dinledikçe, şarkı sözlerinden, bir delikanlının köyünden geldiği gece saza gittiğini ve “orada kendisini mavi gözlerinden (!) ötürü ‘Joe’ sanan bir kadına tutulduğunu anlar. Şöyle devam ediyor Uyar: “Ama beklenebileceği gibi kadın kısa sürede bezmişti ‘aslındaJoe-olmayan’ sevgiliden. Nakarat şöyleydi ve bitmek bilmiyordu: ‘Hey Joe, Hey Joe, Hey Joe… Joe oldu şimdi bana, Joe oldu şimdi bana…’ Bu sorunu (ya da dilerseniz sorunsalı) çözmek için günlerce uğraştım, sonunda bana da ‘Joe olunca’ bir süre bırakmaya karar verdim. Geçenlerde yabancı ülkelerde neden hezimete uğradığımızı yanıtlayan bir güreşçimizin TV sunucusuna, “Abi, biz orada şuuraltı olduk,” demesi, Joe’yu yeniden ele almama yol açtı ama yazılışıyla değil tabii okunuşuyla: “Co kuramı.” Uzunca metni özetlemeye, özetlerken de Uyar’ın edebî tadını eksiltmemeye çalışıyorum. ‘Tablet teori’ arayanlara hemen söyleyeyim, Uyar’ın teorisi biraz karışık ve zor yutulacak bir tablet… Uyar’ın “kuram”ında “Co”dan başka “sıska”, “şişman”; “sıska”nın alt türü olarak “cılız”, “dırga”, “kuru”, “karakuru” var. “Şişman”lar da “tombul”, “tombik”, “kilolu”, “kalın” şeklinde olabiliyorlar. Ve bütün bunlar “ruhsal bir kimliği” belirlemek üzere icat edilmişlerdir. Tomris Uyar. “Co”dan koyulur işe, “Co, ‘coşma’ edimini türeten bir ön-ek olma sıfatıyla coşma’dan coğurtma’ya kadar bir dizi edimi içeren bir adıl’dır. Yani bazen tanıdığımız biridir, bazen tanımadığımız birinin ‘Co’ özellikleri taşıyan bir yapıtıdır, bazen bir sahipsiz ‘metin’dir yalnızca…” (…) “Kimdir Co? Oldukça dağınık, uyumsuz biridir. Yollar ve odalar ona ya fazla dar ya fazla geniş geldiğinden, sık sık tökezler (her anlamda). Arabasını dağdan aşırırken düz yolda yolunu şaşırır. (…) Çok büyük kusurları, aldatmaları anlayışla karşılamasına karşın ayrıntılarda hemen öelenir. Yaptığı işi büyük bir ciddiyetle benimsemesine karşın kendine gülmeden edemez. Özdenetime onca düşkünken bir gün dağıtıverir. Bir ‘tutunamayan’ mıdır? En iyisi kısa bir liste vermek: Leonardo, Debussy, Mozart, Gogol,


ALi OSMAN COŞKUN Kimsenin, illâ da sanat yapıyoruz veya sanattan anlarız ya da âlemi biliriz diye “coğurtma”sına ve başkalarını “coğurtturma”sına gerek yoktur… Bunun dışında, ‘etkin’ propaganda yapmak isteyenler sokağa çıkıp istediği gibi bağırabilir... Chagall, Modigliani, Shakespeare, Çehov, Keats, Mayakovski, Fellini, Billy Wilder, Glenn Miller, Max Jacob. (Şarkıcılardan: Piaf…) Bir liste de bizden: Nedim, Kaygusuz Abdal, Sait Faik, Orhan Veli, Esendal, Cihat Burak, Avni Lifij, Nusret Hızır, Oğuz Atay. (Bizde şarkıcı yok.) “Co”, sinemada erkek imgesini –kaba çizgileriyle- Harold Lloyd’da, kadın imgesiniyse Marilyn Monroe’da bulur. Yani zeki ve doğal olmasına karşın şaşkındır, koşullarla baş etmede beceriksizdir. (…) “Burada bir açıklama gerekiyor: ‘Co’ kendisini Co yapan özelliklerinin üstüne fazla abanırsa. ‘coğurtma’ sürecine girebilir: Çaykovski, Van Gogh, ‘Şarlo’, Fikret Mualla ve Cahide Sonku, bu trajik olguya değişik ışıklar tutan adlar. (…) Co’luk sıkı bir özdenetim gerektirir. Aksi halde Camus’nün başka bir kuramında belirttiği gibi ‘o olma’ niteliğini yitirir: Hem ölüp hem ‘Co’ kalamazsınız’ Nitekim bazı ‘Co’lar bu sıkı özdenetimi öylesine ileri götürmüşlerdir ki zamanla Po (Edgar Allan Poe’yu kastediyoruz) olmuşlardır. Co’luğunu bastıran Po’ları saygıyla anarken böyle yapmakla çok isabetli davrandıklarını söylemekte yarar görüyorum: Poe, Baudelaire, Mann, Eliot, Wagner, Woolf, Tanpınar, Dostoyevski, Yunus Emre, Borges, Kaa… Onlardaki ‘Co’ yanı keşfetmek sizin gönül gözünüze kalmıştır. Co, sevilmek karşılığında (ya sevgi ya da nefret: Ortası yoktur) olmadık özverilere kalkışır; en iyi ilişkiyi bir ‘şişman’la kurabilir bu yüzden. ‘Şişman’, güvenlidir, yere sağlam basar, Co’nun bilmediği her şeyi bilir, üstelik sorunları kolayca çözümler de. Anlayışlı ve sevecendir, hayatta kolaylıkla yol alır. Dahası, Co’yu sever, esinlendirici bulur. Yanıldığı tek nokta, Co’nun zarar veremeyeceğine inanmasıdır. Çünkü Co, başta kendisi olmak üzere birçok kişiye istemeden zarar verebilir. Buyurunuz ‘şişman’listeyi: Engels, Haydn, Yahya Kemal, A.Ş.Hisar, A.M.Dranas, Simenon, peyzaj ve natürmort düşkünü ressamlar ve ‘çağdaş şişman’a yeni bir ‘Co’su boyut ekleyen Neruda, Yaşar Kemal, Marquez, Nâzım. (…) Geldik ‘sıska’lara. (…) Sıska gülmez, gülmeyi kendine yediremez. Yüzünde bindebir bir

Resim: Ali Osman Coşkun gülücük yakalayabilirsiniz, bir ölümcül resmiliğe gün giymiştir sanki. Romantik olmasına karşın Byron, Nietzsche, bazı ‘Co’luklara açık olmasına karşın Beethoven, Rimbaud, Genet, Mahler, Sartre ve niceleri sıska-dırga yelpazesinde dalgalanırlar. Marx ve Brecht, iyi ki örtük-Co’luğu seçmişlerdir. (…) Türkiye’de ‘Co’lar, azınlığın da azınlığını oluşturur. Toplumumuz ne yazık ki anti-Co’larla dolup taşmaktadır. (Anti-Co: Kendisini ‘Co’ gibi gösterip arkadan vuran kişidir.)” * Niye, kamyon dolusu alıntı yaptık? Basit: “Coğurtmamak” için! “Paralaks”ın, “transkritik”in Türkiye semalarında da göründüğü zamanlarda hâlâ ‘tavuk ekranı’yla uğraşmak “coğurtma” için yeterli sebeptir. Mevzide bile edebiyat arayan, fabrikada “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” okuyan hayaletler yeniden aramızda dolaşmaya başlayıncaya kadar, ‘tavuk karası’ndan, ‘tavuk körlüğü’nden mustarip her cenahtan şahsın kör dövüşü sürüp gidecektir… Bu vuruşma ve tepişme içinde, Uyar’ınkine benzeyen kuramlar, soluklanmak, ruh temizlemek ve zihin açmak için (bakarsınız) işe yarayabilir… Oldu olacak, bir de Kojin Karatani’den ilhamla bir ‘bubi tuzağı’ hazırlayalım: Sanat, “şu ya da bu okulun sürekli tabi tuttuğu kanonlaştırmalardan çekip” çıkarılarak, “belirli

deneyimlerin ya da nesnelerin sanata dönüştürüldüğü” yerde, göğüslenmelidir (!).. sloganını atalım!.. Böylece sınıf mücadelesi’ni, bunun etrafındaki ideolojik, sanatsal vs. mücadeleyi devre dışı mı bırakmış oluyoruz? Asla! Tam tersine, bu işin hakkını vermek ancak böyle mümkündür’ün hakkını vermeye çalışıyoruz! İnsanların, “Kendi yapıp ettikleri hakkındaki yanılsamaları ile gerçekten yapıp ettikleri” arasındaki mesafenin farkına varmalarının önemine işaret etmeye çalışıyoruz! Sanat ürünü ve ‘sanatsal duruş’; üreticisinin, failinin iradesini gölge gibi uysalca izlemez… * Sınıf mücadelesi sanatın ‘içinde’ de, ‘etrafında’ da sürmektedir. Üstelik, bindokuzyüzlerin bilmem neresindekinden farklılaşmış bir dünyada. Bugün için esas olarak kafaya takılacak husus, ‘ne’ yaptığın kadar, ama bundan da önemli olarak ‘nasıl’ ve ‘nerede’, ‘ne’ yaptığındır… Zira, kapitalizmin (sosyalizm yönünde) aşılması, herhalde sanat düzleminde değil ‘hayat’ düzleminde olabilecek bir şeydir… Ve, bütün sanatsal pratik için önemli olan (unutulmaması gereken) bu noktadır… Sanat, ‘hayat’ını burada, bu noktadaki kafa açıklığıyla bulacaktır… Yoksa; sosyalizmin ciddi bir siyasi güç olamadığı ortamda, sosyalist sanatçıyı da sanatını da ‘sos’ yaparlar! Bütün “kanon”lara, işçi sınıfının

kendini ‘de’ imha etmesi (kafaya sıkarak değil, tarihten silerek) perspektifinden bakıp (daha doğrusu bu perspektifi ama öğrenip ama hatırlayarak), sözde değil özde devrimci ve en azından kaliteli sanat üretmek ve fakat, zinhar put ve “kitsch” üretmemek gerekmektedir… Picasso sevmez namuslu bir komünist ‘dar görüşlü’ müdür veya Picasso sever bir antikomünist kapitalist’i ‘affetmek’ gerekir mi, şeklindeki lise münazara çemberinden çıkılmalıdır. Bunların teori değil ‘pratik’ meseleleri olduğu hatırlanmalıdır. Sermayenin, emperyalizmin, hayatın her alanında olduğunca sanat konusunda da stratejileri vardır. Fiilî müdahaleler ve sanat tarihi yazımıyla yürüyen bu stratejilerin haragüresi içinde ‘mücadele’ adına olmadık stratejilere sarılmak, sapla samanı karıştırmak, “gölge boksu”na yapışıp kalmak… Filistin tarihini ezber etmeye çalışırken “filistin” kalmaya yol açabilir… Tarih dışı kutsal ‘estetik’ değerler yoktur; tapınılacak bir din değildir estetik; ancak, hayatta ‘estetik’le hesaplaşmanın terk edilebileceği bir ‘tatil boşluğu’ olmadığı gibi, sanıldığının tersine siyasi mücadelede ‘ihmal’inin bedeli yüksek olabilecek bir konudur, estetik. ‘Boşluk’, kapitalizm içinde seyreden hayatın icat ettiği ve meşrulaştırdığı ‘numaralar’la doldurulur… (birileri ‘Recep İvedik’ ve ‘Muro’ çalışmalı!) Gene, “somut durumun somut analizi” ilacına başvurmamak; ağaçlara bakarken ormanı kaçırmayayım derken bu sefer ormana kafayı takıp ‘ağaç’ı görememek; düşmanı onun silahıyla vuracağım derken kendi ayağına sıkmak… günümüzün sıradan dertleri… Uzak gelecekte, kapitalizmin aşılmasıyla yürünecek gelecekte, bütün sanat’ın ŞanlıurfaGöbeklitepe’de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan Neolitik devir ürünleri gibi insanlığın ardında kalacağını da hesaba katmakta fayda vardır… Kimsenin, illâ da sanat yapıyoruz veya sanattan anlarız ya da âlemi biliriz diye “coğurtma”sına ve başkalarını “coğurtturma”sına gerek yoktur… Bunun dışında, ‘etkin’ propaganda yapmak isteyenler sokağa çıkıp istediği gibi bağırabilir: ‘Tavuk’ları ürkütmeden ve ‘tavuk’ durumuna düşmeden!..

21


ALPER ERDiK

GENÇ ÖĞRETMENLER iŞSiZ!

Çoraplarına ‘Milli Eğitim Bakanı’ yazdıran Hüseyin Çelik’in ‘sistem’i sürdükçe işsiz öğretmenlerin durumu değişmeyecek!

K

amu personellerinin neoliberal politikalardan etkilenişi, maddi durumlarının ve yaşam şartlarının kötüye gidişinin yanı sıra, yeni sıfatlar kazanmaları şeklinde oldu. ‘Sıfatlar’ derken, çalışanların kadrolu ve sözleşmeli olarak gruplandırılmasından bahsediyorum. Bu uygulamayla, kadrolularla aynı iş yerinde aynı işi yapan sözleşmeli emekçiler; maaş, tayin, becayiş, eş durumundan yer değiştirme, askerlik dönüşü, sağlık güvencesi, eş ve çocuk yardımı, sendikal haklar vb. konularda farklı uygulamalarla karşılaşıyor. Bunun yarattığı adaletsizlik barizken, işin eğitim emekçilerine yansıması ‘tencerenin doğurması’na benzer biçimde oldu ve ‘ücretlilik’ denilen uygulama, yeni mezun genç eğitimcilerin önüne kondu. Okullara, ihtiyaç duyulan branşlarda sene içinde alınan ücretli öğretmenler, diğerleriyle eşit sayıda derse girmesine rağmen ’normalde’ almaları gereken maaşın ancak üç veya dörtte biri kadar para kazanabiliyor. Tabii bir de çalışmaya henüz hiç başlayamamış olanlar var. Bunları da göz önünde bulundurduğumuzda, öğretmenlerin dört grupta toplandığını söyleyebiliriz: Kadrolu, sözleşmeli, ücretli ve işsiz! Son yıllarda, öğretmenlik mesleğine gösterilen teveccüh, hem eğitim fakültelerinin hem de bu fakülteleri seçen öğrencilere ek puan veren öğretmen liselerinin taban puanlarını bir hayli yükseltmişti. Öğretmenlik, bir anlamda ’iş garantisi’ olan bir meslekti çünkü ve bu, ülkenin gittikçe kötüleşen durumuna bakıldığında çok önem arz eden bir şeydi. Sonuç itibariyle, artık kazanılması kolay olmayan yerler haline gelmişti öğretmenlik bölümleri. Fakat yıllar geçtikçe -yukarıda anlatıldığı üzere- işler tersine dönmeye başladı. Daha önce çok fazla atama yapılan branşların kontenjanları artık dolmuştu, daha doğrusu öyle olduğu söyleniyordu. Bu yüzden, geçmişte KPSS’ den aldıkları ortalama puanlarla göreve başlayabilen öğretmenler, bugün artık neredeyse derece yapmadan atanamıyorlar! Pedagojik formasyon alarak, öğretmen olmayı bekleyen FenEdebiyat fakültelerinin mezunları da hesaba katıldığında; ülkemizde halihazırda yaklaşık 200 bin işsiz öğretmenin olduğu söyleniyor. Bu sayı gerçekten korkunçtur, zira vasıfsız diye nitelenen işsizlerin aksine, ÖSS

22

denen engeli aşmış, 4 yıllık lisans eğitimi almış ve bu ülkenin çocuklarını eğitmeye aday insanlardan bahsediyoruz. (Tabii bu kişilerin hepsinin bu sıfatları hak edip etmediği, eğitimcilik mesleğini yapmaya yeterli olup olmadığı ayrı bir konu!) Fakat işin daha da korkunç olan yanı, bu insanların işsizliğinin tek sebebinin devletin eğitim politikaları oluşudur! ‘’Ne yani, çeyrek milyona yakın öğretmen nasıl atanır?’’ demeyin. Devlet, görevi olan eğitim hizmetini vatandaşlarından esirgemesin, öğretmen açığı olan okullara gerekli atamaları yapsın yeter ki; çünkü veriler bu işsiz ordusunu eritebilecek yeterli boş kadronun olduğunu söylüyor!

Seçim yatırımı bile hileli!

Bu eğitim-öğretim yılı için Ağustos 2008’de 15 bini kadrolu, 3 bini sözleşmeli olmak üzere toplam 18 bin öğretmen ataması yapıldı. Kasımda da 12 bin öğretmen, sözleşmeli olarak işe başladı. Ve son olarak şubat-mart atamaları… Seçim öncesiydi ya, ağanın eli tutulur muydu hiç? Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, şubatta 8 bin kadrolu öğretmen alınacağını söyledi. Sonuçların açıklanmasından hemen sonra da, 6 bin sözleşmeli öğretmen ataması yapıldı. Şimdi düz hesap ne etti? 14 bin değil mi? Maalesef değil! Şubatta yapılan atamada, zaten hâlihazırda görev yapmakta olan ve çalıştığı yeri, okulu değiştirmek isteyen sözleşmeliler, kadroya geçirildi; dolayısıyla sadece 2 bin kişi ilk kez göreve başlatılmış oldu. Bu kadroya geçen 6 bin kişinin yerine de yeni sözleşmeliler alındı. Özetle toplam atama, sadece 8 bindi ama bakan bize bunun 14 bin olduğunu söylüyordu!

Yani yaptıkları seçim yatırımı dahi hileliydi! Yapılan son atamalarla beraber, bu yıl işe başlayan toplam öğretmen sayısı 35 bin civarında. Son dönemde de, her yıl aşağı yukarı bu kadar kişi öğretmenlik yapma ‘şansına erişiyor’. Atamaların yapılış şekli ve zamanları da, hem öğretmen hem öğrenciler için birçok olumsuzluk içeriyor. Örneğin, öğretmenlerin toplu biçimde değil de, belirsiz zaman aralıklarıyla atanması, bu kişilerde her anlamda (ekonomik, psikolojik vs.) sıkıntıya sebep oluyor. Atamaların tamamının sene başında değil de, dönem içinde parça parça yapılması ise anlaşılır gibi değil. Yani kasımda hâlâ bir okulda öğretmen açığı oluyorsa, öğrenciler o zamana dek nasıl öğrenim görebiliyor ki? Her neyse, bunca saçmalığın ortasında, bir şekilde atanmayı başaran öğretmenleri bir kenara bırakıp, devletin eğitim politikaları ve uygulamalarının sonucunu en ağır şekilde ödeyen öğretmenlere bakalım biraz da. İşsiz öğretmenlerin macerası elbette o meşhur KPSS ile başlıyor. Öğretmen adayı öğrenciler için son sene, bir yandan okul bitirme telaşı diğer yandan atanamama endişesiyle geçerken, haziranın son cumartesi günü yapılan iki oturumlu KPSS gelip çatıyor. Tabii evvela, adayların mayıs ayında 50 TL olan sınav ücretini devlete ödemesi gerekiyor. Sınava girenler, genel kültür bölümünde ‘’2008 Olimpiyatları nerede düzenlenecek?’’ türünden ’şeker’ soruları cevaplayıp moral motivasyon depolasa da, eğitim bilimleri bölümünde, okuldaki formasyon derslerinde hiç duymadıkları kavramları barındıran ’ilginç’ sorularla karşılaşıyorlar ve bir şekilde sınavı bitirip tatile

başlıyorlar. Birkaç haa sonra sonuçlar, hemen akabinde de okullardaki boş kontenjanlar açıklanıyor. Bu noktada, akıllara zarar şeyler oluyor: Milli Eğitim Bakanlığı, birçok branştan 1, 5, 15 gibi az sayıda öğretmen alacağını duyuruyor. Bu sayılar gerçekten çok komik ama zaten bazı istisnalar dışında, hemen her bölümden sadece birkaç yüz atama yapılıyor. Böylece her bölümden binlerce öğretmen açıkta kalıyor. Bu sürecin ardından, tekrar KPSS’ye hazırlanan ve maddi durumu müsait olan, olmayan çok sayıda işsiz öğretmen, kendisini mecbur hissederek dershanelere, kurslara koşuyor. Bu yüzden tıpkı ÖSS gibi, KPSS piyasası da oluşuyor. Tüm bu uğraştan sonra yine atanamayan öğretmenlerden bazıları, dershanelerde bazen hiç parasız, bazen de çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyor. Bazıları yukarıda bahsettiğimiz gibi, karın tokluğuna ücretli öğretmenlik yapıyor. Bazıları atanmaktan umudunu kesip asker, polis olmak için kolları sıvıyor. Bazıları ise maalesef bunalıma girip intihar ediyor.

Sendikaya çağrı

Evet, işsiz ve genç öğretmenlerin durumu böyle... Çoraplarına ‘Milli Eğitim Bakanı’ yazdıran Hüseyin Çelik’in öğüne öğüne anlattığı yılda 30-35 bin öğretmen atama sistemi sürdükçe de değişmeyecek, hatta kötüye gidecek: 2012 yılında tam 400 bin işsiz öğretmen olacak! Ancak oturduğumuz yerden devletin insafa gelmesini bekleyecek de değiliz. Bir şeyler yapmak, bunun için de bir an evvel bir araya gelmek gerekiyor. Bu yüzden, Türkiye’nin dört bir yanındaki işsiz öğretmenleri, bu yönde bir mücadeleye sevk etmek için derhal çalışma başlatılmalı. Bunu yapmaya en uygun zemin de elbette bir öğretmen sendikasıdır. Fakat Hitler’in ruhuna helva dağıtan veya tarikat-cemaatlerle ve iktidarla yakınlığı olan veya bağlı bulunduğu sendikada Kürtlerin çok olmasına kızıp istifa eden ve başka isimle yeniden örgütlenmeye çalışan öğretmenlerin sendikalarından bir beklentimiz elbette olamaz. Hâlihazırdaki en ilerici eğitimci sendikasının yetkililerinin, ’Basına ve kamuoyuna’ diye başlayan metinler yazmak yerine, bu konuda gerçekten bir şeyler yapmasıdır talebimiz ancak, onlar da yapar mı, yapmaz mı bilemiyoruz. Yapabilirler de yapmayabilirler de… Garantisi yok!..


udertli@redciyiz.biz

Kriz var, kriz var,

E

mperyalizmin adına ‘küreselleşme’ diyorlardı ononbeş senedir. Soğuk savaş bitmişti, dünya ‘küresel köy’ haline gelmişti, sınıf mücadeleleri rafa kalkmış, ‘bilgi çağı’ ile beraber insanlık sermayenin önderliğinde mutlu bir geleceğe doğru son sürat ilerlemeye koyulmuştu, falandı, filandı… Fazla gaz vermiş olmalılar ki, virajı alamadılar, duvara tosladı sermaye. Balonlar patladı. ‘Mortgage’ balonu patladı, ‘mali piyasalar’ balonu patladı. Küreselleşme balonu patladı, maskesi düştü kapitalizmin. Emperyalist sermaye, tarihinin en büyük iktisadi bunalımıyla karşı karşıya bugün... Devasa bunalımının yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yıkmaya, daha fazla işsizlik, daha fazla yoksulluk, daha fazla açlık ve yıkım pahasına kendini kurtarmaya çalışıyor. Ve emperyalizm, aslında dünya ölçeğinde örgütlenmiş kapitalizmden başka bir şey değil. Küreselleşme diye allayıp pulladıkları şey, İtalya’da tasarlanıp Hollanda bankasından sağlanan krediyle Vietnam’da üretilen, Çin gemileriyle getirildiği Almanya’da Visa kart ile satın alınıp kârı çokuluslu şirketin Amerika’daki banka hesabına transfer edilen dünyaca ünlü spor giyim markasından başka bir şey değil. Sistem, uluslararası bir iş bölümü ve entegrasyon çerçevesinde işliyor, değişik ülkelerin payına değişik sektör ve iş kolları düşüyor. Hatta aynı sektör ya da iş kolunun değişik evreleri ülkeler arasında dağılmış vaziyette. Türkiye’de tekstil sektörünün bu kadar yaygın olması, bir giydiğimizi bir daha giymeyişimizden kaynaklanmıyor yani. Bizim payımıza da ucuz işgücüne dayalı emek-yoğun işler düşüyor. İşte bu uluslararası, hatta uluslarüstü kapitalizmin adıdır emperyalizm ve onun bunalımı da bütün ‘parça’larda etkili oluyor. Hal böyle olunca, bir yandan ihracat rakamlarıyla övünüp, “Memleketi Dubai yapacağız,” deyip, durmadan yabancı sermayeye kuyruk sallayanların, “Kriz bizim krizimiz değil, dışarıdan geldi,” diye savunmaya girişmeleri ‘Yuh!’ dedirtiyor. İlerleyen sayfalarda emperyalist kapitalizmin krizinin Avrupa ülkelerinde yarattığı etkiler ve bu etkilerle karşı karşıya kalan işçi ve emekçilerin geliştirdiği tepki ve mücadelelerle ilgili kapsamlı bir dosya bulacaksınız. Fransa’dan Yunanistan’a, Çek Cumhuriyeti’nden Ukrayna’ya neredeyse bütün kıtada büyük grevler, direnişler ve kitle seferberlikleri yaşanıyor. Avrupalı işçiler kapitalizmin ekonomik krizini siyasal

bir krize dönüştürmeye ve faturayı burjuva iktidarına kesmeye yönelik önemli adımlar atıyor. Mücadeleler önümüzdeki dönemde daha da sertleşecek gibi görünüyor…

‘Dış mihraklar’

Peki, bizim memlekette neler yaşanıyor? Yetkili ağızlardan, bizim olmadığı, dışarıdan geldiği -ülkede kargaşalık çıkarmaya çalışan ‘dış mihraklar’ var zahar!- ve hatta teğet geçtiği iddia olunan ekonomik krizle ve etkileriyle ilgili çokça yazılıp çizildi. Yine de kısaca toparlamakta fayda var. Kriz en başta ekonomik daralmayı da beraberinde getiriyor. Yani pasta küçülüyor. Son bir yılda üretim, imalat sanayinde üçte bir oranında azalırken bu oran elektronik sanayinde yüzde 53, otomotivde ise yüzde 60’ı buldu. Aynı dönemde kapasite kullanımı yüzde 15 azalarak yüzde 63’e düştü. Yine son bir yılda iflas eden ve kapanan iş yeri sayısı yüzde 87 arttı. Yangında ilk kurtarılacak misali, krizde ilk gözden çıkarılacak üretim unsuru olan işçilerin pek çoğu işlerini kaybetti. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre sadece Kasım ayında 545 bin, 2008 boyunca da 650 bin kişi işini kaybetti. Ekim– ocak döneminde sadece Bursa’da 60 bin kişi işten çıkarıldı ve tahminlere göre yine Bursa’da her gün 265 kişi daha işsizler ordusuna katılıyor. Bütün bunlar ‘resmi rakam’, yani sigortasız, kayıtsız, gündelikçi işçileri kapsamıyor. İşte yine bu ‘resmi’ rakamlara göre 2007 yılı sonunda yüzde 10,6 olan işsizlik oranı 2008 aralık ayında yüzde 13,6 ya yükselmiş, yani yaklaşık 3 milyon insan resmen işsiz. DİSK’in yaptığı araştırmaya göre ise gerçek işsizlik resmi rakamların iki katını buluyor. DİSK’e göre çalışabilir nüfusun dörtte biri yani 6 milyon insan işsizliğin pençesinde. Ki bu rakamlar birkaç ay öncesinin rakamları. Hükümetin

ÜMİT DERTLİ

bunalım var!

seçim kaygısıyla krizin etkilerini geciktirmeye çalıştığı, IMF ile anlaşmayı bile seçim sonrasına bıraktığı düşünülürse tablo bir kat daha karanlık. Uzmanların, ve aslında uzman olmaya da gerek yok, aklı başında herkesin de söylediği gibi bu daha başlangıç!.. Önümüzdeki dönem, krizin daha da derinleşeceğini, işçi sınıfına yönelik saldırının daha da pervasızlaşacağını, işsizliğin daha da büyük bir hızla artacağını görmek için müneccim olmak gerekmiyor. Yani işsizlik bir kabus gibi çökmüştür işçi sınıfının üzerine. İşsiz olanlar bu kabusla fiili olarak cebelleşirken, henüz işsiz kalmamış olanlar ise bu kabustan korunmak uğruna patronların her türlü baskısına boyun eğmek, haklarının ve ücretlerinin tırpanlanmasına rıza göstermek zorunda kalıyor. İleriki sayfalarda direnişteki MEHA Tekstil işçileriyle yaptığımız röportajlar var. İşsiz kalma korkusuyla ne koşullarda çalışmayı kabul ettiklerini, hangi haklarından feragat ettiklerini, ama yine de birikmiş ücretlerini dahi alamadan nasıl kapının önüne konduklarını okuyacaksınız. Yeri gelmişken, MEHA deneyiminden de hareketle söyleyelim, patronların işten çıkartma saldırısına karşı işçilerin cevabı işyerlerini terk etmemek olmalıdır. Umuyoruz ki önümüzdeki dönem, örneklerini geçmişte de gördüğümüz, işyeri işgalleri ve o işyerlerinden yükseltilecek direnişlere gebedir. Krizin en önemli sonucu olan işsizlik, bir açıdan bakıldığında sadece bir başlangıçtır. İşçi sınıfının büyük çoğunluğu sosyal güvenceden yoksun çalışıyor. Sosyal güvencesi olanların da ne kadar güvencede oldukları malum. Şu halde kriz, aslında daha da derinleşecek olan yoksulluğun, muhtemel somut kitlesel açlığın, suç oranında artışın, daha fazla yozlaşma

ve çürümenin başlangıcıdır sadece. Sadaka ve yardım kuyruklarında birbirini eziyor insanlar, her gün televizyonlarda seyrediyoruz. Son bir ayda kaç tane postane, market, kuyumcu vb. soygunu girişimi olduğunu sayabilenimiz var mı? Postanedeki gişe memuruna silahını doğrultup, “Acil 950 milyona ihtiyacım var!” deyip 950 milyonu -eski paraylaalıp kaçan insanlar var. Yakın zamanda pek çok insan öldü, yaralandı silahlı soygun olaylarında. Böyle dönemlerde en fazla ihtiyaç duyulan şey dayanışma iken, insanlar birbirlerine düşman oluyor, birbirlerinin sırtına basarak hayatta kalmaya çalışıyor. Kızlarını satan babalar var bu memlekette. İntihar vakalarında gözle görülür artışlar var, Psikiyatri Derneği ruhsal rahatsızlık vakalarının arttığını, kriz danışma merkezlerinin kurulması gerektiğini açıkladı yenilerde. Yani kriz, bir iktisadi kriz olarak başladı ama hızla sosyal bir krize dönüşüyor, hatta kişisel buhranlara kaynaklık ediyor, insani dramlara yol açıyor, çoğu da geride daha…

Böcekleşme...

İnsanlığı tahrip ediyor kapitalizm, hem topyekûn insan türünün yaşamını tahrip ediyor hem de tek tek insanların içindeki insanlığı öldürüyor. Kapitalizm insanları yamyamlaştırıyor, böcekleştiriyor, solucanlaştırıyor… ‘Ya sosyalizm ya yok oluş’ ikilemi bütün somutluğuyla dikiliyor insanlığın karşısında. İşçi ve emekçiler için krizden çıkışın yegane yolu da bu ikilemin sosyalizm lehine çözülmesidir. İşçi sınıfının görece güvenceli ve ayrıcalıklı kesimleri ile işsiz, sendikasız, sigortasız, krizde ilk darbeyi yiyen kesimleri arasındaki yapay sınırları kaldırabilir, mücadeleleri ortak bir sınıf programı altında birleştirebilir ve ortak bir örgütlenmeyi yaratabilirsek emperyalist kapitalizmin iktisadi krizinin yaratacağı muazzam yıkıma karşı muazzam bir mevzi kazanmış oluruz. Sonraki görev iktisadi krizin bir siyasal krize dönüştürülmesidir. Ve tek tek ülkelerde yürütülen mücadelelerin enternasyonalist temelde birleştirilmesi de hem mevcut krizin çözülmesi hem de emperyalizmin bir daha krize, savaşa, yıkıma yol açmamak üzere tarihin çöplüğüne yollanmasının ön koşuludur. Sermaye ne kadar uluslararasıysa işçi sınıfı da en az o kadar uluslararası olmalıdır.

23


iSTANBUL’DAN BiR ‘KRiZ’ ÖYKÜSÜ B

ir cumartesi, İstanbul’un merkezinden, hani o eylem yeri olarak mesken tutulan alandan, yani Taksim’den yola çıkıyoruz. Bindiğimiz araçla yaklaşık 1.5 saat gittikten sonra, ulaştığımız bir son durakta, daha yolumuz olduğunu öğrenince, iyice yorgunluk çöküyor bedenimize. kömür kamyonlarının arasından ıssızlığa uzanan yolda ilerliyoruz. Kuş uçmaz, kervan geçmez diyarlar burası. “Burada grev çadırı kurulur mu? Kurulursa da kim ziyaret eder?” diyorum içimden. Daha 10 dakika kadar da yaya yürüdükten sonra, bir fabrika kapısının karşısında, üç dört derme çatma çadır görüntüsüne ulaşıyoruz. Diyarı da bıçak gibi kesen bir hava... Dışarda ıssızlık ve kimsesizlik; dışarısı yabancı kokuyor… Çadırın naylonunu aralayıp içeri baktığımızda, yanyana istif gibi dizilmiş kadınlı erkekli işçi grubunu görüyoruz. Burası ‘Meha Tekstil işçilerinin direniş çadırı.’ Hava iyice ayaz yapınca, çadırın ortasına kondurdukları sobalarının çevresine dizilmişler. “Merhaba!” der demez buyur ediliyoruz. İçerisi iç içe iki çadır. Dipte kadın grubu var hemen oraya yollanıyoruz. Selamdı, hoştu beşti, kendimizi yabancılıktan, arkadaş olmaya ilerleyen bir yola vuruyoruz. Rüzgar, almış başını gidiyor. Çadırın tepesi soğuktan uçtu uçacak. Naylonun rüzgardaki sesi, dağ başlarının kuytulardaki uğultusu gibi. İçim üşüyor bir anda. Kadınların yüzlerine bakıyorum. Burası İstanbul’dan çok uzak ve Taksim’in şatafatından eser yok. Bir cumartesi günü, kendimizi kentin o sarhoş kalabalığından kurtarıp ıssızlığın ortasına düştük. İçerisi insan gülüşü kadar sımsıcak; içerisi gelecek umudu kadar aydınlık. Bu sayımızda sizleri Meha tekstil işçileri ile buluşturuyoruz. Oraya, siz sağ biz selamet gittik. Onlarla konuştukça çok şey öğrendik. Yüreklerimizden çok acı geçti. Kendimizi, işçi sınıfının aydınlık yüzüne bıraktık. Onların seslerini sizlerle paylaşalım istedik. Burada bir grev çadırınız var. Neden buraya bir çadır kurdunuz ve bekliyorsunuz içinde? Şahin Aslan: “3 aydır fazla mesai ücretleri ödenmedi, maaşlar yarım ödendi, geçim indirimleri de ödenmedi. Bütün bunlar olurken, bize en ufak bir bilgi bile verilmedi. Tüm haklarımız sallantıda kaldı; ama biz

24

Meha Tekstil’deki kadın işçiler, bakan tarafından işsizliğin sebebi olarak kadınların gösterilmesine tepkili. işe gelip gitmeye devam ettik yine de. Sürekli onlara, “Bize net bir şey söyleyin, borçlarla ilgili bilgi verin” dedik; ama bilgi veren olmadı. Sonra tüm işçiler olarak, patronla birlikte bir toplantı yaptık. Patron, zarar ettiklerini söyledi. Ve fabrikayı kapatmayı düşündüğünü ifade etti. İşçiler de, “Kapanmasın, elimizden ne gelirse onu yapalım” dediler. “3 aylık fazla mesailerimizi almayayım” denildi. Bütün ek ödemeleri, onlara bıraktılar. Bir tek kuru maaşı kabul ettiler. Sonra aradan bir iki gün geçti. İşçilere yeniden haber gönderildi, “Bu almadığınız kısım da yetmiyor, tümünüz sigortalı olursanız, o zaman belki sürdürebiliriz” denildi. İşyerinde çalışanların aldıkları en yüksek ücret 800 Lira. Çoğu asgari ücretle çalışan kişiler, hastalandıklarında ne olacak, nasıl hastaneye gidecekler? Tedavi masraflarını nasıl ödeyecek? Dolayısıyla bunlar kabul edilmedi. Sonra, patron polis çağırdı. Polis

önce, “Fabrika içindeki olay, benim işim değil” dedi; ama sonra polisle patron bir odaya girdi ve bir süre konuştular. Sonra polis dışarı çıkıp, bizi fabrika dışına çıkarmaya başladı. Biz hiçbirimiz, polisin görevi dışında bir iş yaptığını bilmiyorduk. Öyle olsa, kesinlikle dışarı çıkmazdık. Ama bilgisizlikten ve çoğu arkadaşımız ilk kez bir polis gördüğü için korkudan dışarı çıktı. Burada en büyük yanlışı yapmış görünüyoruz. Sonra bir baktık ki hepimiz kapının önündeyiz. Biz aslında idari birimde çalışan personellerdik. Bize, “Burayı kapatacağım ve sizi de götüreceğim” diyordu. Kapatma ve alacak ödememeyle ilgili planlarını söylüyordu. Ama biz ondan yana davranmadık. Başta tarafsız kaldık. Ancak işçiler kapının önüne çıkarılınca, biz de idari birimlerde çalışanlar olarak onlarla birlikte hareket ettik. Kapının önüne konulunca, kendi kendimize karar

aldık. Neler yapabileceğimizi düşündük uzun uzun. İlk gün noterden ihtar çektik. İkinci gün ise, tespit tutanağı tutturduk. O ise, kendimizin işi bıraktığını iddia etti. 117 kişiyi işten çıkarttı. Polisin işten çıkartma yetkisi olmadığını bilseydik, içerde kalır ve tutanak tuttururduk. Ama bilemedik işte… “Maaşlarda yüzde 30 indirim yapalım” dedi patron, bundan 3 ay önce; ama idari personel, bu durumu reddetti. “Cumartesi günleri normal mesai olsun” dedi, “6.5 saat sonrası fazla çalışmaya girmesin” dedi ve “Krizden güçlü çıkmalıyız” gibi sözler söyledi. Patron, “Kabul etmezlerse, bunları işten çıkarırız!” diyordu sürekli olarak. “Dışarda sürüyle işsiz var” diye de ekliyordu hep. Yani patron, bunu aylar öncesinden kafasına koymuştu. Zaten öyle bir oluşum içindeydi. “Ben kovmadım, onlar işi kendileri bıraktı” demek için bunu yaptı. Biz de bunu önlemek için, mahkemeye başvurduk, çadırımızı kurduk ve direnişimize devam ediyoruz.” Kadın arkadaşlarla konuşalım. Biriniz evli, biriniz bekarsınız. Evdeki eşleriniz ya da anne babalarınız nasıl karşılıyor bu durumu? Hatice Harmantepe: “Benim ailem, tam olarak destek veriyor. “Hakkını savunuyorsun ve kötü bir şey yapmıyorsun” diyorlar. Patron ve polis, bizi yalan dolan konuşarak dışarı attı. Biz haklarımızdan kısmen vazgeçtik önce; ama o daha fazlasını istedi. Zaten ücretlerimiz çok düşüktü, en yüksek alanımız bile 700-800 Lira alıyordu. Bunun 400’ünü patrona versek neyle geçineceğiz. Ev kirası 400 zaten, elektrik, doğal gaz faturalarını nasıl ödeyeceğiz? O zaman biz, onun verdiği parayla sadece kiramızı ödeyebilecektik. O da bize dönüp, “Siz ölün; ama ben kendi parama para katayım” demek istiyor yani.” Bir kız çocuğu düşünün, onun bize verdiği parayı, kızıma veriyorum; ama ona yetmiyor. Biz, o parayla tam bir ay boyunca çok çalışıyoruz, yine de kendisine yaranamıyoruz. Eşim eskiden olsa, benim burada gelip böyle çadırda oturmama, kesin karşı çıkardı. Ama daha önce onun da başına bu tür iş geldi, paralarını alamadılar ve mücadele ettiler. O nedenle artık değişti ve benim bu direnişimi tam olarak destekliyor. Bana karşı artık anlayışlı. Arada bir geliyor bizi ziyarete.” Peki eşiniz size ne öneriyor? “Biz yapmamız gerekeni zaten yaptık, onun söyleyeceği pek bir şey kalmadı.


FiLiZ ARSLAN Elmabahçesi’ne yolunuz düşerse, yol kenarındaki Meha Tekstil işçilerinin direniş çadırına bir bakın. İçerde yanan sobanın sıcaklığında yan yana durmanın ve geleceğe uzanmanın dumanını üfleyeceksiniz… Biz, direniş yaptık. Ama baştan bizi polisle atamayacağını bilseydik, dışarı da çıkmazdık. Haklarımız için fabrikanın içinde kalır ve mücadele ederdik. Şahin Aslan: Kapının önünde beklerken başımıza gelmedik kalmadı. Hileli satış yapılarak şirketin, işverenin yakınlarına satıldığını öğrendik. Biber gazı ile müdahale ederek, bizi kapının önünden dağıttılar. Yine de mücadeleden vazgeçmedik. Nakliye araçları tutmuşlar içeriyi boşaltmak için, biz bu araçların ilk grubunun içeriye girmesini engelledik. Ama sonra haciz işlerine bakan, korsan çalışan ve mafya ile hareket eden nakliye şirketleri var, onları bulup getirdiler malları dışarı çıkarttılar. Bizim iş yaptığımız firmalar, bütün işlerini taşeronlara yaptırıyorlar. Hileli satış işlemi için savcının aracı ile buraya geldiler. Biz daha eyleme gitmeden önce, idari birimde çalışırken, bir takım akrabalarını getirdiler ve hileli satışı akrabaları yaptırdı. Bunu o zaman biliyorduk; ama niye olduğunu tam anlamamıştık. Biz çalışanlar, alacaklarımızı teminat gösterip yüzde 15 kadarını bankaya yatırsaydık, o zaman alacaklarımızı kaydederlerdi. Orda hukuksal bir bilgi eksikliği nedeniyle işi tam yürütemedik. Tekrar araçların gelmesi ve malların çıkarılmasına dönersek, araçlar yüklendi ve biz o araçları takip ettik. Araçlar, ilçe sınırları içinde kalmadı, onları izledik ve kent bölgesinde bir yere kadar takip edebildik, sonra izini kaybettik. Biz bu işe, vicdani bir sorumlulukla girdik. Patron, biz idari personeli, işyerini kapatsa bile yeni bir yere götürme kararındaydı. Onunla davranabilirdik, başlangıçtan beri onunla çalışan kişileriz idari kadro olarak; ama bugün işçiler ile birlikteyiz. Firmas��, bizim sayemizde küçük bir firmadan dev bir firmaya dönüştü. Sonra buradan arttırdığı paralarla inşaat işine girişti. Kendisi Trabzon’un bir ilçesinden, AKP’ye yakın bir isim. İşçilerin tümü cahil. Zaman zaman işçileri toplar konuşma yapardı. “Tazminat almak günahtır, tazminat din kitaplarında haram olarak yazılıdır” diye propaganda yapardı. Sürekli dinden imandan söz ederdi. Cahil olmamız nedeniyle hatalar yaptık, bu hataları başka kişilerin yapmaması için bizim yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Diğer işçiler bunları okusun ve başından sonuna daha akıllı davransınlar. Polisin size karşı yaptığı yasa dışı dışarı çıkarma eylemi için suç

duyurusu yaptınız mı? Arzu Demir: Evet yaptık. Polis gelince önce, “Bizim görevimiz değil” dedi; ama sonra patronun odasına geçince işler değişti. İnsanlar polisi ilk kez görüyordu, bu nedenle önce çok tedirgin oldular. Polis, “Çıkın!” deyince, hemen dışarı çıktılar. Bu işçilerin hemen hemen tümü muhafazakar ailelerden geliyorlar. Ama bu direniş süresince herkes çok değişti. Dünyaya bakışımız farklılaştı. Eskiden bu tür olayları duyunca, yapan kişiler için ‘terörist’ derdik, “Bunlar vatanı bölmek istiyor!” derdik; ama şimdi çok farklı bakıyoruz olaylara. 1 Mayıs olaylarını TV’den izlerken kötü kötü düşünüyorduk. “Bunlar nasıl insanlar? Olaylar çıkarıyorlar, polise karşı geliyorlar” diyorduk; ama başımıza gelince anladık ki polis, haklıdan yana değil güçlüden yana. Yani polise karşı çıkmak suç değil. Biz, hakkımızı arıyoruz. Bundan önce koca bir kabuk içinde dünyadan habersiz yaşıyormuşuz, ne yazık ki! Şimdi hayat karşısında direnmeyi öğrendik. Direnip haklarımıza sahip çıkmayı öğrendik. Size destek geliyor mu? Hatice Harmantepe: Evet, çok destek var. En başta DİSK destek veriyor. Seçim dönemi olduğu için siyasi partiler sık sık ziyaretimize geliyor, başkan adayları geliyor. DİSK- Tekstil sendikası sık sık bize geldi. ATV- Sabah çalışanları da grevde, onlar da bize destek için geldi. İstanbul Üniversitesi öğrencileri hemen hemen her haa, destek için yanımıza geliyorlar. Biz de bir yandan haklarımız için mücadele ediyoruz. Bundan sonra neler yapacaksınız? Arzu Demir: Mahkemeyse mahkeme, direnişse direniş! Elimizden ne gelirse onu

yapacağız. Mahkeme açtık ve yasal olarak yüzde 99 kazanma şansımız bulunuyor. İhtiyati tedbir kararı aldıracağız. İçeride makineler var, onlar için. Şu an, içerde olan makineleri bekliyoruz, hiçbir yere götüremezler haklarımız ödenene kadar, onları bekleyeceğiz. Hileli satış yaparak, haciz kararı aldırdılar. Ancak bizim alacaklarımız, birinci sırada bulunuyor. Biz, haciz karanını şirket üzerine koydurduk. Tüm mal varlığını tedbir altına aldırmak için çabalıyoruz şimdi. Bunun için başvuru yaptık; ama hakim reddetti. Çünkü işverenden yana bir hakimmiş! Bu kadar deneyim yaşadınız, bundan sonra bir işe girince sendikalı olmayı düşünür müsünüz? Arzu Demir: Sendikayı, bizi ziyarete gelenlerden öğrendik. Açıkçası daha önceden hiç sendika konusu aklımıza gelmemişti. Bugün en azından adını duyduk. Ama sendika için daha fazla bilgilenmeye gerek var. Benim eşim daha önce sendikalı bir işyerinde çalışıyordu. O işyeri kapandı; ama sendika takibini yaptığı için, tüm alacaklarını aldılar. Hiçbir yere üye olmadık, hatta aklımıza bile getirmedik bunu; ama haklarımızı almak için, kendi kendimize bir arada duruyoruz ve kenetlenmiş durumdayız. Bu para ve alacaklarım benim hakkım, bunları kimseye bırakmam ben. Bu benim alın terim, emeğim! Onu kimselere bırakmam. Bugün artık çok net anladık ki, örgüt şart, sendika şart. Onlar olmadan iş, tam olmuyor. Şu an biz, sendikalı olmadığımız halde sendika, gelip bize sahip çıkıyor. Son günlerde seçimler var diye, herkes çıkmış, “Biz işçinin yanındayız!” diyor. İşçinin yanında olanını gördünüz mü? İşte burası en güzel örnek, kim

işçinin yanındaysa, gelip o burada bizi ziyaret etti. Diğerleri buraya uğramadı. İşte gerçek yüzleri ortaya döküldü. Bunlar, seçim meydanlarında bizleri kandırıyor. Onlar, işverenleri koruyorlar. Bizim vergilerimizle maaşları ödenen polisler, bakın patronun çıkarını nasıl korudular? Bizden maaş alıp, bizim üzerimize saldırdılar polisler! Daha önce de dedik ya: Biz, 1 Mayıs günü olanları izlerken, işçilerin dayak yemesine tepki duymuyorduk. “Bir suçları var ki, polis onları dövüyor” diyorduk. Ama şimdi gelin, bakın halimize. Gerçekten de durum çok farklıymış, ne yazık ki bunu çok geç anladık. Çok üzücü bir durum. Hayatı geç öğrenmeye başladık. Eskiden birileri, bildiri falan dağıtınca, yolumuzu değiştirirdik, elimize dahi almazdık. Şimdiyse hemen alıyoruz, okuyoruz ve anlamaya çalışıyoruz. Eskiden bu tür işler, boş gelirdi bize. Tamamen ekmek derdine düşmüştük. Ama şimdi anladık ki ekmek, hak alınmadan alınmıyor. Ekmeği büyütmenin yolu, hakları büyütmekten geçiyor. Burada 14 yıllık işçi var. Sinirleri bozuldu, rahatsızlandı; ama patron ona da acımadı, onu da dışarı attı. Bu kadın, 14 yıldır bu patrona nasıl para kazandırdı, köle gibi çalıştı! Pes doğrusu pes! İşte bu direnişle bunları gördük bir bir! Biz geçmişte, yemeklerin denetlenmesi için çok mücadele verdik. Patron, o zaman bize bağırdı ve bizi aşağıladı. “Sanki evinizde çok iyisini mi yiyorsunuz!” diye bağırdı. “Tazminat istemeyin benden!” derdi, “Bu dinen haramdır, dinimiz yasaklamıştır bunu!” derdi. “Mahkeme de tazminat isteyeni cezalandırıyor!” derdi. Yani işçinin cahilliğinden beslenirdi bu adam. Geçenlerde bir bakanımız, işsizliğin nedeni kadınlar diye bir açıklama yaptı. Buna ne diyorsunuz? Günay Koca: O zaman eşlerimize bol para versinler de biz de gidip çalışmayalım. Çok memnun değiliz sabahın köründe işe gitmekten; ama mecburuz. Patron kızına ayda 650 lira verdiğini; ama bunun çocuğuna yetmediğini söylüyordu, yakınıyordu bu durumdan sık sık. O parayla bizim birçok arkadaşımız ayı getiriyor. Çoluk çocuğuna bakıp, ev geçindiriyor. Bence bu açıklamayı yapan bakanlar, patronlar, kadınların zekalarından korkuyorlar. Biz, bundan sonra da direnmeye ve hayat içinde haklarımızı almak için mücadele etmeye sonuna kadar kararlıyız! Son sözümüz budur bizim!

25


yurtta kriz, cihanda kriz!

Avrupa: Ekonomik kriz ve işçilerin yanıtı

K

üresel ekonomik kriz Avrupa’yı şiddetle etkiliyor. Avrupa için 2008 yılının son üç ayı verileri hâlâ ABD’ninkilerden daha kötü. Küresel ölçü olarak milli gelirlerin yüzde 1.5 oranında düşmesiyle, Avrupa Birliği medyası ‘spin atmaktan’ bahsediyor. Kıtanın lokomotifi Almanya başı çekiyor: Yüzde - 2.1… 2008 Şubat ayının endüstriyel üretimi 2007 yılının Şubat ayından yüzde 11.5 daha az; geçen ocakta, araç satış oranı yüzde 27 geriledi. Kriz tüm bir kıtayı etkiliyor: Avrupalı iktidarlar, küçük çaptaki emperyalistler ve periferi ülkelerdekiler, hem AB’nin içinde olanlar (Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri gibi) hem de dışında kalanlar… (Rusya, Ukrayna...) Tümü krizi yaşıyor… Avrupa finans sistemi ABD’de de olduğu gibi iflas halinde. Bugüne kadar alınan önemler büyük zorluklar içindeki sistemin uçurumdan yuvarlanmasını durdurdu; fakat bu sırada finansal kriz daha da şiddetlendi. Faizlerin art arda düşmesiyle, AB Merkez Bankası’nın milyonlarca avroyu enjekte etmesiyle ve hükümetlerin aşırı müdahaleleriyle ancak bu noktaya geldi. Ama krediler akmıyor ve bankalar hisselerinin nasıl buharlaştığını izlemeye devam ediyor: sadece geçtiğimiz 16 Şubat’ta kotalarının yüzde 7’sini kaybettiler. (Geçen sene yarıya kadar düştüler, Deutsche Bank örneğinde ise üçte birine kadar düştüğünü görüyoruz.)

Öngörüler

Avrupa ekonomisinin en son eksi değerlerdeki sonuçları öngörülerin çok üstünde. AB’nin geçen ocak ayındaki son öngörüleri, ‘aşırı derece belirsizlik’ içinde kayda geçildi. 2009 için, Avrupa’da yüzde 1,8 oranında bir gerilemeyi öngörüyorlar. Ama İrlanda ve Baltık ülkelerinde, bu gerileme yüzde 5 ya da daha fazla olabilir ve Büyük Britanya’da yüzde 2.8 oranında gerçekleşmesi muhtemeldir. AB’nin resmi rakamlarına göre işsizlere 1.6 milyon kişi daha katıldı. (Toplamda 18 milyon kişi ile aktif nüfusun yüzde 7’si) 2009 yılı için resmi öngörüler 3.5 milyon insanın daha işsiz kalacağını söylüyor. (Yüzde 8.75 oranında artış ile 2010 yılında yüzde 10’u bulacak.) Gerçekte, bunlar ‘optimist’ öngörüler, ki kesinlikle tutmayacak. Avrupa Komisyonu’ndaki anonim kaynaklar ‘ortalıktaki gerileme yüzde 2 ya da 3 olmayacak, en azından yüzde 15’ten 20’ye kadar bir gerileme gerçekleşebilir’ korkusunu ifade ediyor. Avrupa ekonomisinin genel bir çöküşünden bahsediliyor. (Küresel ekonomiyle beraber…)

AB sorgulanmaya başladı

AB, Obama hükümetinin yolunu takip ederek, banka ve şirketler için yeni genel bir kurtarma planı hazırlıyor. Ama ABD ile arasındaki en büyük fark AB’nin ‘birleşik

26

devlet’ olmaması, bir hükümete ve ortak kurallara sahip olmamasıdır. Tam tersine, farklı kapitalizmlerin çatışma içinde birlikte yaşadığı bir emperyalist bloktur, her kesim kendi çıkarlarını ve devletini savunmaktadır. Kriz gelir gelmez, Avrupa Komisyonu, genel olarak tüm ortak kurumlar ikinci plana geçti ya da ortadan kayboldu ve Avrupa’nın büyük ekonomilerini yöneten hükümetlerin tekeli öne çıktı. Bu yüzden, bankaları kurtarmak için alınan önlemler ulusal çaptaydı, Avrupa çapında değil. Avrupa Komisyonu, üye ülkelerin planlarını onaylama konusunda kısıtlı bir yetkiye sahip, bu yüzden kendi bankacılarıyla anlaşıp, kendi ulusal bankalarını kurtarmaya, merkezileştirmeye ve yoğunlaşmaya karar verdi. Fransız BNP, Belçika bankası Fortis’in yüzde 75’lik hissesini, Fransız hükümetinden 2,5 milyon avro hibe karşılığı almakla itham edildi. Sermaye yardımı almamış İspanyol bankaları, diğer ülkelerin yeniden ‘sermaye’ye kavuşan bankalarının yarattığı haksız rekabetten yakınıyor.

Birkaç Avrupa

Gerçekte birkaç Avrupa var: Zengin emperyalistlerin, daha az zenginlerin ve Doğu Avrupa ülkelerinin farklı Avrupaları. Bir uçta, Almanya ve Fransa gibi ülkeler kıtanın en zenginleri olarak krizin ilk etabında kendilerini kurtarabiliyor, şaibeli canlandırma paketleri ve işçilere geçici tavizler veriyor, geçmişte biriktirdikleri sermayeyi kullanarak geleceklerini ipotek altına alıyorlar. Diğer bir uçta ise, Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri, AB’nin son eklentileri olarak var. Gerçekten fakirlikten mustarip bu ülkelerde kapitalizm vahşi bir sosyo-ekonomik gerileme pahasına restore ediliyor ve uluslararası sermayeye eski Stalinist bürokrasinin içinden çıkan yeni bir burjuvazi ile entegre oluyor. Bu ülkelerin kırılganlığı had safhada: Uluslararası finans sektörünün ve yabancı

bankaların yatırımlarına ve de Avrupalıların sübvansiyonlarına bağımlı haldeler. Üretimin dörtte üçünü AB’ye ihraç ediyorlar, kendi para birimleri çökmüş durumda. Onlar için kriz, doğrudan yıkım demek. Hükümetleri gurursuz, güçsüz, güvenilmez ve yolsuzluğa batmış, hiçbir manevra alanları yok ve ‘acil eylem planları’ halk için daha fazla fakirlik ve sefillik anlamına geliyor. Estonya, Letonya, Litvanya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’da durumlar böyle... Ödemelerin ertelenmesinin arifesinde ya da bölünmelerinin uç sınırına gelmiş, işsizlik hızla artıyor ve klasik IMF reçetelerini uygulamaya mecbur kalıyorlar… (Devalüasyon, maaşları düşürme, kamu sektörünü küçültme vs…) Doğu Bloğu’nun arkasında, avroyu değişim değeri olarak kullanan ikinci ve üçüncü sıra emperyalizm bölgeleri geliyor; her şeyi kaybetmenin ve ödemelerin ertelenmesi tehdidine karşılık buna da devam ediyorlar. Yunanistan, on yıllık bir kalkınmadan sonra, süratli bir ekonomik ve sosyal çöküş yaşadı. Sosyal eşitsizlik son derece vahşi: En büyük 80 armatör GMSH’ye eş değerde bir para yönetiyor. Ulusal borç miktarı Avrupa’da ikinci (GMSH’nin yüzde 96.2’si) ve artmaya devam ediyor. İrlanda belki de avro bölgesi içinde iflasa en yakın ülke. AB’nin resmi öngörülerine göre, 2009’da, İrlanda’nın GMSH’si yüzde 5 geriledi, iç borcu yüzde 11 ve işsizlik yüzde 10 arttı. Banka sistemine onaylı bankaların borçlarına müdahale edildi, işlemlerinin çoğu devletin elleri arasında ve depozitoları garantilendi. Ama bankaları batmaya devam ediyor, bu arada hükümet fonlara ve depozitolara karşı bir şey yapmaktan aciz. İrlanda’da da borçların karşılanması masrafları bir hafta içinde üç katına çıktı. Almanya Maliye Bakanı, ‘ödemelerinde zorlanan devletler’in kurtarma planlarının uygulanması için hazırlıkta olunması gerektiğini açıkladı.

İspanyol devleti, Avrupa’da en yüksek işsizlik rekoruna sahip. Geçen ocak ayında, işsiz sayısı 3.3 milyon kişiyi aştı ve önümüzdeki aralık ayında bu sayının 4.5 milyona geleceği öngörülüyor. (Aktif nüfusun yüzde 20’si.) İç borçlar, 2009 yılının milli gelirinin yüzde 6.2’si kadar olacak. Bu arada, dış borç, dünyanın en önemli sorunlarından biri olmaya devam edecek. Davos Zirvesi’nde yapılan bir espri, ülkeyi, ‘en yüksek riskli mortgage kredicisi’ olarak tanımlıyordu. Bu bir şaka değil: Geçen şubatta, İspanya’daki en büyük mortgage yatırım fonunun, Banco de Santander’in sahip olduğu fonun, geri çekilen fon yatırımları karşısında ne yapacağını bilemediği ortaya çıktı. İspanya’daki iç borcun kalifikasyonu uluslararası kuruluşlar tarafından düşürülüyordu, böylece uluslararası finans piyasalarına girişi zorlaşıyordu ve finanse edilme maliyeti artıyordu. Devlete ait şirketler (kraliyetin mücevherleri), yabancı sermayenin eline düşmeye başladı. İtalyan Enel, elektrik şirketi Endesa’yı alırken, herkes petrol şirketi Repsol’un aynı akıbete ne zamana düşeceğini merak ediyordu.

AB’deki kriz

Avrupa Birliği’ne olan güvensizlik artıyor ve ‘sermayenin Avrupası’ algısını da büyütüyor. Proje, Fransız halkının 2005 Mayıs’ında neo-liberal ve emperyalist Anayasa’yı reddetmesinden beri açıkça kriz halinde. Sarkozy’nin çözümsüz Anayasa ile aynı içeriğe sahip bir yasa çıkarma (sadece parlamento ve hükümet tarafından onaylanabilecek şekilde) üzerine kurulan son manevrası da İrlanda halkının muhalefetiyle beraber bir fiyaskoya dönüştü. Ondan beri yasa da rafta kaldı. Aynı zamanda küresel kriz, Avrupa kapitalizminin AB’ye yaslanması gerektiğini, kendi işlerini ve cephesini daha iyi koşullarda Kuzey Amerika’ya karşı kurması gerektiğini gösterirken, çelişkili bir şekilde krizi daha kötüleştiriyor. Yeni ülkelerin entegre olması, ortak kurumların çekilip sahneyi ulusal hükümetlere bırakmasıyla, Almanya ve Fransa gibi hükümetler, ekonomik, finans, enerji, diplomasi ve ordu alanlarında kendi planlarını yürütüyor. AB giderek daha fazla milliyetçi bir iklime, hükümetlerin kendi ulusal burjuvalarına hizmet ettiği bir yere dönüşüyor. Gerçekte krizle birlikte, avronun ve AB’nin hipotetik olarak sonunun gelme olasılığı artık gözükmeye başladı. Avro bölgesindeki ülkelerin (İrlanda ve Yunanistan) ödemelerinin ertelenmesi perspektifi yakın bir tehdit olarak görülüyor. Avronun geleceği ve bizzat AB’nin kendisi böylece belirsiz ve büyük bir tehlikenin içine girecek gibi. Şüphe duyulmayan şey ise küresel krizin Avrupa’yı farklı bir düzenlemeye götüreceğidir.


yurtta kriz, cihanda kriz!

Sınıf savaşının kaynayan kazanı

S

ınıf savaşı, Avrupa’nın her yerinde tam hızda ısınıyor, hükümetlerin ve burjuvazinin alarmda olması ve aynı zamanda işçilere yönelik yaklaşımlarıyla körüklemesi de işin başka bir yanı. Pratik anlamda, tüm ülkelerde işçi ve halk örgütlenmeleri radikalleşiyor ve krizin ateşiyle kitleselleşiyor. Bu kriz tamamen çalışanlara ve işçilerin kazanımlarına saldırıyor ve orta sınıfı geniş ölçekte yoksullaştırıyor. Kapitalizmin tarihsel bir krizinin yaşandığı bir devre giriyoruz. Bu dönem tüm barajları ve kitle hareketinin genel kaynama noktasını değiştiriyor. Bu dönem on yıllık bir ‘refah’ döneminden sonra vahşi bir darbe anlamına geliyor ve farklı hükümetlere olan güvensizliği de artırıyor. Hükümetlerin ve burjuvaların saldırıları Son yıllarda kazandıkları onca paraya ve mevcut hükümetlerin devasa yardımlarına rağmen şirketler krizin faturasını işçilere yüklemeye başladı. Birinci saldırı işsizlik oranlarındaki büyük artışla, büyük şirketlerde çoktan beri vukuu bulan büyük işe alımlar ve çıkarmalar olarak kendini gösterdi. Günde 10 bin kişinin işini kaybettiği tahmin ediliyor. Otomotiv sektöründe Renault Fransa’da 6 bin; Nissan İspanya’da 1700 işten çıkarmayı

duyurdu. Oldukça etkilenen başka bir sektör de inşaat oldu. İspanya’da, 2009 sonunda inşaat sektöründe çalışan 900 bin işçinin işsiz kalacağı tahmin ediliyor. Bazı hükümetler de ‘işsizlik sigortasını’ ortadan kaldırmak istiyor. İspanya Merkez Bankası Başkanı Miguel Ángel Fernández Ordóñez, ülkedeki işsizliğin yüksek olmasının nedenini kinayeli bir şekilde ‘emek piyasasının etkisizliği’ne bağlıyor. Bu yüzden, ‘emek örgütlerinin yapısal reformları’nı tamamlamak, işsizlik sigortasını en aşağıya çekmek, şirketlerin eli altında devlete transferini sağlamak gerektiğini söylüyor. İnanılmaz gözükse de, işsizliği azaltmak için... Şirketlerin işten çıkarma –tazminat- maliyetlerini düşürmeyi, bu sırada da diğer bir yandan hükümetin işten çıkarılanlara ‘yardımcı olmasını’ öngörüyorlar. İşten çıkarmalarla beraber, ‘uygulama planları’ üzerinden hem işlerini kaybetmemişler hem de yeni işe alınanlar için maaşlara ve işe alma koşullarına yönelik saldırılar da derinleşti. Bu planlar şirketlerin basıncıyla birlikte geliyor, kriz bahanesiyle daha da ağırlaşarak kendini gösteriyor ve ikiyüzlü bir şekilde ‘emeğin kaynağını kurtarmak için planlar’ olarak gösteriliyor. Paralel olarak, ekonominin çıkışta

olduğu dönemlerde emek ücretini düşürmek için burjuvazinin koz olarak kullandığı göçmen işçilere de saldırılar sürüyor. Eğitim, kamu sağlığı gibi en temel hizmetler için ayrılmış devlet bütçesinde kesintiye gidiliyor, devlet memurlarının maaşlarının dondurulması veya kısılması gündeme geliyor, binlerce yeni işsiz ortaya çıkıyor. İşçilerin ve kitlelerin cevabı Krizden birkaç ay önce daha büyük işten çıkarmalar tüm kıtada kendini göstermeye başlıyordu. Büyük Yunan ayaklanması kıtada yeni bir sınıf savaşı devrine girildiğini ilan ediyordu. Genç Alexis’in öldürüldüğü güne yanıt olarak 6 Aralık’ta başlayan isyanın baş aktörleri ‘700 avro nesli’ idi ve Yunanistan iktidarını çok zor duruma sokan bir kendiliğinden isyana neden oldu. İşçilerin ve halkların yükselişi diğer ülkelerde de artmaya devam ediyor. Çok önemli olaylardan birkaçını kısaca özetleyelim. İspanya Birçok sektörde mücadeleler yaşanmaya başlıyor; özellikle de şirketlerin işten çıkarma planlarını yürüttükleri çalışma yasalarına karşı. Barcelona’da, Nissan 1700 çalışanı işten çıkarmak istiyor. (Şubeleriyle beraber düşünüldüğünde bu rakama 4 bin kişi daha eklenecek.) Kasım

ayında çalışma yasalarına karşı Nissan, Pirelli, Tyco, Dephi ve diğer şirket çalışanlarının öncülük ettiği 40 bin kişilik yürüyüş yapıldı. Madrid’de, geçen kasımda Kamu Sağlığı Çalışanları Koordinasyonu, sektörde özelleştirmelere karşı bir gösteri düzenledi. (20 bin kişi toplandı.) Öte taraan, binlerce öğrenci üniversite eğitiminin özelleştirilmesine karşı gösteriler düzenledi ve son olarak ulusal düzeyde bir toplantı örgütleyerek mücadeleyi sürdürdüler. Fransa Geçtiğimiz ocak ayının 29’unda, Fransa’da genel grev vardı. Sekiz merkez sendikanın çağrısıyla, ‘Fransa Devletinin ekonomik konjonktürü devam ettirmek için bankalara ve endüstriye tek taraflı sağladığı yardım paketlerine karşı’ hükümeti protesto etmek üzere, ‘finansal ve ekonomik krizin sonuçlarına karşı işçilere ve işsizlere de devletin ciddi kaynak ayırmasını’ talep eden bir genel grev yapıldı. 19 Mart için yeni bir genel grev kararı alındı. Guadaloupe ve Martinik gibi Fransa’nın deniz aşırı topraklarında da geçtiğimiz aylarda genel grev vardı. Sarkozy hükümetine karşı yapılan protestoda hayat pahalılığı eleştirildi ve halk için mali kaynak talep edildi. İrlanda Geçtiğimiz şubat ayının 21’inde,

27


yurtta kriz, cihanda kriz! ‘yaklaşık 120 bin kişi İrlanda’nın başkenti Dublin’de toplandı, küresel krizden en çok etkilenen Avrupa ülkesi olarak hükümetin ve bankaların finans fiyaskolarını protesto ettiler. (La Nación, 22/2/09) Ülke tarihindeki en büyük protestolardan sayılan miting, birkaç sendikanın çağrısı sonucu, muhafazakar başbakan Brian Cowen’in 350 bin devlet memuruna yeni vergiler bindirme kararına karşı bazı sendikaların çağrısı sonucu yapıldı. İtalya 17 Ekim 2008’de, ‘alternatif sendikalar’ bir günlük grev ve seferberlik çağrısı yaptı. Roma’da binlerce göstericinin katılımıyla, özellikle de eğitim emekçileri ve genç öğrencilerin gelmesiyle, Berlusconi hükümetinin geçirmeye çalıştığı eğitim reformu protesto edildi. 17’si hareketliliği zayıflatmak için, İtalya’daki en büyük merkezi sendika olan CGIL dört saatlik iş bırakma eylemi yaptı ama kamu ve metalurji çalışanları gibi birçok sektördeki işçiler, eylemi tüm gün sürdürmeye karar verdi. Alternatif sendikalar da bu çağrıya kendi alanlarında katıldı ve İtalya’daki büyük şehirlerde on binlerce insanın yer aldığı yürüyüşler yapıldı. Eğitim sektöründe (öğretmenler ve öğrenciler) takip eden aylarda mücadelelerine devam etti. 13 Şubat’ta, CGIL metalurji işçileri federasyonunun baskılarıyla yeni bir grev günü ilan etti. Roma’da 700 bin kişinin katıldığı devasa bir yürüyüş, kamu çalışanlarının, metalurji işçilerinin ve öğrencilerin yoğun katkısıyla yapıldı. Portekiz Eğitim sisteminin ve eğitim sektöründe kariyer değerlendirmesinin yeniden yapılandırılması planına karşı mücadele eden gerçek öncüler olan öğretmenler, sözde ‘sosyalist’ Socrates hükümetine karşı harekete geçti. 8 Kasım’da, 120 bin kişinin katılımıyla (1975 devriminden beri görülmüş en büyük gösterilerden biri) bir gösteri yapıldı. Ayın 15’inde, ‘resmi’ sendikaların hükümetle anlaşma niyetine karşı, tabandan gelen bağımsız örgütlenmeler ağırlığını koymaya başladı. Daha sonra, seferberliği bitirmeye çalışan sendika bürokrasisinden bağımsız bir çağrı yaparak 15 bin kişinin katılımıyla bir gösteri daha düzenlendi. Krize karşı emekten yana bir mücadele planı Burjuvazi ve hükümetler açısından krize karşı tek alternatif milyonlarca işçinin feda edilmesidir. Ama bu onların kendi ‘çıkış’ yönetimi, bizimki değil. Patronların mantığını tersine çevirmek lazım: Bu krizin faturasını kapitalistler ödemelidir, işçiler değil. Ekseni krizdeki işçilerin ve halkın

28

acil ihtiyaçlarını çözmek olan bir ekonomi politikası için mücadele etmek mümkündür. Bunları yapmak için gerekli kaynak, bir yandan hükümetlerin bankalara ve şirketlere sağladığı milyarlardır, bir yandan da patronların bunca yıl boyunca kazandıkları muazzam servetlerdir. Bu yüzden, yapılması gereken ilk şey bankaların kamulaştırılmasıdır. Ama Britanya hükümetinin yaptığı gibi değil; kamulaştırma el koyarak, sahiplerine hiçbir ödeme yapılmadan gerçekleşmeli, böylece işçilerin kontrolü altında tek bir devlet bankası sistemi mevcut olmalıdır. Avrupa’daki işçileri etkileyen birincil sorun işsizliktir. Bu yüzden mücadelenin ekseni istihdamın korunmasını esas almalıdır. İşsizliğe karşı, işten çıkarmalara karşı mücadele edilmelidir ve hükümetlerden bu talep edilmelidir. Bu talebin kağıt üzerinde kalmaması, gerçekten garanti altına alınabilmesi, işten çıkarmaları sürdüren şirketlerin, sahiplerine herhangi bir tazminat ödemeden kamusallaştırılmalarıyla mümkündür. Bu yöntem, şirketlerin yardım niyetine aldıkları milyonların yanında çok daha ucuza mal olacaktır. Üretimin düşmesinin karşısında (yükselmesi de aşırı sömürü ve çalışma döngülerinin yumuşatılmasıyla oluyordu) çalışma saatlerini azaltmak, bunu yaparken ücretlerde herhangi bir

kesintiye gitmemek esastır. Böylece, haalık 35-36 saatlik bir çalışma uygulamak mümkün olabilir. Bunların yanı sıra, işlerini kaybeden işçiler için, kendilerine onurlu bir iş bulana kadar devlet ve şirketler bir ailenin gereksinimlerini karşılayan bir işsizlik sigortasını sağlamalıdır. Bunlarla beraber, işsizliğe son verebilmek için, hükümetten kamusal işler talep etmek çok önemlidir. Böylece milyonlarca insana iş sağlanırken, kamu hizmetlerinin düzeltilmesi, hastanelerin, okulların, kamu üniversitelerinin ve kaliteli yaşam mekanlarının yaratılması mümkün olacaktır. Başka bir nokta, emeklilik yaşının düşürülmesidir ve her emekli kişi için yasa önünde aynı haklara sahip bir işçinin işe alınması sağlanmalıdır; patronluk pozisyonlarının ve emeğin esnekleşmesini sağlayan reformlar reddedilmeli, kazanılmış işçi hakları ve sosyal haklar koşulsuz olarak savunulmalıdır. İşçi hakları ve tüm sosyal kazanımlardaki gerilemeleri ortadan kaldırmak çok önemlidir; çünkü geçmişte işçilerin kanı ve canı pahasına elde edilen bu kazanımlar ortadan kaldırılmış, reformlar sadece şirketlerin faydalarını garanti altına almıştır. Son olarak, kriz yoksulluğu artırmaktadır ve işçilerin alım gücünü azaltmaktadır. Bu yüzden, maaşların ve ikramiyelerin artması için mücadele elzemdir.

Bağımsız bir örgütlenme ile ilerlemek gerekir Bahsettiğimiz tüm mücadeleler tabandaki baskının ve tartışmaların sonucu olarak ortaya çıktı. Örgütlenmelere fren yaptıran ve hükümetlere büyük yardımda bulunan bürokratik aygıtlar, esas olarak sendikalar ve özellikle son devirde ‘refahtan’ nasibini almış işçi aristokrasileridir. Böylece kendi bürokratik imtiyazlarını güçlendirirken, patronlarla ve hükümetlerle birlik kurup belirsizliği ve emekçilerin çoğunluğu için düşük maaşları (özellikle de gençlik için) genelleştirdiler, göçmen işçilerin ayrımcılığa uğramasına ve aşırı sömürülmesine, Avrupa işçi sınıfının en alt kesimlerini oluşturmasına yardımcı oldular. Bu yıllar boyunca Avrupa işçi sınıfı çok önemli darbeler yese de, tarihsel bir yenilgi olarak adlandırılabilecek yenilgiler yaşamadı ve kapitalizmin krizinin kendisini hedef aldığının gayet farkında. Ancak ciddi bir öznel geriliğin varlığını da belirtmek gerekir; sendikal bürokrasiye karşı, devrimci solun da içinde yer aldığı, sınıfa dayalı güçlü bir muhalefet mevcut değildir. Şimdi, giderek artan işsizlikle beraber, işçilerin kazanımlarına ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılar arttıkça, sendika bürokrasisinin zemini de çatlamaya mahkumdur; çünkü kapitalistler artık sadece işçi sınıfının en alt kesimlerine saldırmakla yetinmiyor, aynı zamanda işçi aristokrasiden orta sınıfa kadar her kesime saldırıyorlar. Bürokratların sendika aygıtlarına ve böylelikle işçilerin çoğunluğuna hakim olduğu açıktır; bu durumda onları hükümetle ve şirketlerle yapılan anlaşmaları bozmaya ve gerek ulusal, gerekse Avrupa ölçeğindeki mücadeleleri doğru bir çizgide yönlendirmeye zorlayacak bir acil eylem planına ihtiyaç vardır. Bu noktada, hükümetlerin ve patronların saldırılarına karşı tüm işçi örgütlerinin birliğini sağlamayı ve güçlü kitle seferberlikleri için harekete geçmelerini savunmak zorundayız. Elbette tüm bunların yanı sıra, mevcut duruma, hükümetin ve patronların saldırılarına karşı hak ettikleri yanıtın verilebilmesi için, gerçekten demokratik bir işçi sınıfı örgütlülüğünün yaratılması, bürokratlara ve onların bürokratik aygıtlarına alternatif geliştirilebilmesi hayati bir önem arz etmektedir. Bu açıdan, İtalya’daki alternatif sendikaların, Portekizli öğretmenlerin bağımsız örgütlerinin ve de Madrid’deki sağlık işçileri koordinasyonun deneyimleri bize yol gösterebilir.


yurtta kriz, cihanda kriz!

Irkçılık ve yabancı düşmanlığı büyüyor

G

eçtiğimiz yıllarda, Avrupa burjuvazisi daha çok ve daha kolay sömürmek ve ekonomiyi büyütmek için göçmenleri kullanıyordu. Şu an, ekonomik krizin patlak vermesiyle birlikte oluşan buhranın sonuçları da ilk olarak bu kesime yansıyor. Burjuvazi krizin faturasını sömürülen ve savunmasız işçilere kesiyor. Sanayi ve inşaat sektörlerinde yaşanan işten çıkarmalarla birlikte, işsizliğin göçmenler üzerindeki acı yansıması da gözler önüne seriliyor. Avrupa hükümetleri göçmenlere karşı ayrımcı ve baskıcı kanunlarıyla kurtulma yoluna gitti. Geçen yıl AB’de çıkarılan ‘geriye dönüş talimatı’ -ki bu ‘utanç talimatı’ olarak da bilinir- kaçak göçmenlerinin işten çıkarılmasını kolaylaştırmak için 18 aya kadar tutuklamayı mümkün kıldı. Çalışma ve oturma izni esas olarak büyük ölçüde iş güvencesi anlamına gelirken, bunların ortadan kaldırılmasıyla beraber işten çıkarmalar ve sınırdışı etmeler de yasal ve mümkün hale geldi. AB hükümetleri yasalarını bu yönde düzenliyor. 27 AB üyesi ülkenin gerçekleştirdiği ‘göçmen ve iltica anlaşması’ kaçak göçmenlere uygulanan yaptırımları artırıyor, kitlesel düzenlemeleri mümkün kılıyor ve böylece sınırlar ‘daha iyi’ korunabiliyor. Berlusconi hükümetinin uygulamalarından biri şöyle: ‘Kaçak’ göçmenlerin gözaltına alınma süreleri 2 aydan 6 aya yükseltildi ve şehirleri gözetlemek üzere ‘gece devriyesi’ oluşturulmasını onayladı -bu oluşum eski polis, asker ve siviller tarafından gerçekleştirildi-. Bu devriyeler Mussolini dönemindeki faşist grupları ve yabancı düşmanlığı kampanyalarını hatırlatıyor. İtalya’da suç oranları düşmüş durumda fakat yabancı suçlulara karşı oluşan psikozla devriyeler daha kolay meşrulaştırılıyor. Göçmenler için ayrıca şehirlerin dışına da giriş ve çıkış kampları kuruluyor. Fakat ‘sağ’ hükümetlerin göçmenlere karşı tutumu bununla sınırlı değildir. İspanya’da Zapatero hükümeti yabancılara uygulanan güncel kanunlarda reforma gideceğini duyurdu. Bunlardan bazıları plan uygulamaya geçmeden değiştirilmeye, daha da katılaştırılmaya başladı. Bu reform, “İspanya’da kim yasadışı kalmaya kalkışırsa” 30 bin avroya kadar ceza uygulanmasına izin veriyor. Bu, kim evinde izinsiz ve yasadışı birisine yardım ve yataklık ederse

suç işlemiştir anlamına geliyor. Bu zulüm ‘göçmen avı’na dönüşüyor. Madrid polisi haftalık payını kaçak göçmen kovalayarak kapatıyor ve bu kovalamaca konsolosluklara kadar sürüyor. Bütün bu kötü muamelenin ortasında, göçmenler kovulana kadar tutuklu olarak bekletiliyor. Sarkozy’nin Fransa’sı, Avrupa’nın en organize göçmen düşmanı, göçmenlerin girebilmeleri için Fransızca öğrenmeyi şart koşuyor –en büyük dil öğrenimi pazarı Marsilya’dadır. Fakat son 4 ay içinde öğrencilere ders veren 3000 öğretmene iş bıraktırıldı. Britanya Hükümeti ise, Lindsay Oil grevinin ardından, AB yönetmeliklerinden yerel işçilerin yararına olacak değişiklikleri talep etti. Bu durum göçmen işçilere karşı ayrımcılığı çok daha kolay hale getiriyor. Sağlık ve eğitim Ekonomik krizle beraber, hükümetler kaynaklarını bankalara

ve çeşitli kurumlara verdiklerini ve bütçeleri kısıp harcamaları en aza indirdiklerini duyurdu. Böylece eğitim ve sağlık harcamalarında da kısıtlama meydana gelmeye başladı. Göçmen işçilerin ailelerinin de kamu hizmetlerinden yararlanma olasılığı yok. Aşırı sağın birer yansıması haline gelen Avrupa hükümetleri, bütçe kısıntıları ve özelleştirmelerde ifadesini bulan bozulmayı kendi üzerlerinden atarak, göçmen sayısının fazlalığını bahane etmeye başladı. Bürokratik sendikalara karşı işçi sınıfının birliği İspanya’da İşçi Komisyonu (CC.OO) ve İşçi Birliği (UGT) uzun zamandan beri çalışma izni olmayan göçmen işçilere karşı ayrımcılığı kabul ediyor. Irkçı ve yabancı düşmanı mesajlar yayınlıyor, çalışma düzenine ilişkin olarak yerli işçilere karşın ‘göçmenlerin kötü çalışma koşulları ve düşük maaşı kabul ettikleri’ni belirtiyor -sanki göçmenler istedikleri işe sahip olabiliyor ve bunu seçiyor!

Hükümetler yabancıların ikinci sınıf insan muamelesi görmesinden sorumludur. Fakat bürokratik sendikalar da bu ayrımcılığı destekleyen mesajları yaymıştır. Faşist örgütlerin ve söylemleri emekçiler karşısında galip gelmektedir. Faşist çetelerin tehlikeli büyümesi Avrupa’da faşist çeteler ‘göçmenlerin sınırdışı edilmesi’ ekseninde hareket ediyor. Göçmenlerin işleri aldığını ve bu ekonomik krizde Avrupalıların üzerindeki yükün onlar yüzünden daha da ağırlaştığı propagandasını yayıyorlar. İngiliz BNP gibi faşist partiler, en kötü sektörlerde çalışan İngiliz işçiler arasında örgütlenmeye başladı. İspanyol gençlerin yüzde 14’ü, göçlerin artması durumunda ırkçı partilere oy vereceklerini söylüyor. İtalya’da, sokak devriyelerini kuran hükümet başlı başına bir tehdit haline geliyor… İşçi sınıfının birliğinde ısrar zorunludur Avrupalı işçiler, işten çıkarmalar, hayat pahalılığı, kamu hizmetleri standartları gibi uygulamalara karşı mücadele edebilmek için, hükümetlerin ve sendika bürokratlarının da beslediği yabancı düşmanlığına karşı savaşmak zorundadır. Bütün işçilerin başka ülkedeki işçilerle sorunları aynıdır ve aynı olacaktır. İşçi sınıfı içindeki herhangi bir bölünme, krizin sonuçlarıyla birlikte sadece patronların planlarını uygulamasına, kamu hizmetlerin zarar görmesine ve faşist örgütlerin büyümesine hizmet eder. Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal işçi sınıfının birliği mücadelesinin ertelenemez bir görev olduğunu savunmaktadır. Son dönemde bu anlamda güzel örnekler de görüyoruz: Yunanistan’da geçtiğimiz aralık ayında göçmen işçiler de hareketin bir parçası haline geldi; yeni gelenler polis şiddetine ve baskısına karşı, ikinci jenerasyon da yoksulluğa karşı mücadele yürüttü. Avrupa’nın büyük bir bölümünde, binlerce işçi, Arap kökenli işçilerle birlikte Gazze için İsrail’e karşı yürüdü. Madrid metrosu temizlik işçileri, ki göçmen işçilerin büyük bir bölümü buradadır, taşeron sistemine karşı ve vatandaşlık hakkı için mücadelede büyük bir iş başardı. Bugün göçmenlere karşı yapılan bürokratik ayrımcılığın, işçi sınıfına karşı büyük bir ihanet olarak teşhir edilmesi de mücadelemizin merkezine oturmaktadır.

29


yurtta kriz, cihanda kriz!

Doğu Avrupa: isyan geliyor mu? Ö

nceki öngörüler Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik krize Batı Avrupa ülkelerinden daha iyi konumda girdiklerini söylüyordu. Ama gerçek gösteriyor ki Doğu Avrupa ülkeleri de krizden şiddetli bir şekilde etkileniyorlar ve krizin tesiri oldukça ağır. 90’lı yılların başında bu ülkelerde, işçi devletlerini yıkıp yerine kapitalizmi restore ettiler. Slovakya ve Slovenya, bugün Avrupa’ya entegre olmuş halde. Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Letonya gibi bazı ülkeler de AB üyesi oldu. Ukrayna ve Rusya gibi diğerleri ise bu birliğin dışında kaldı. Bu farklılıkların ötesinde, kapitalizmin restorasyon süreci, Batı Avrupa ülkelerinin büyük şirketlerinin destek vermesiyle devam etti. (e Economist dergisinin verdiği bilgilere göre, “Batı Avrupa Bankalarının Orta ve Doğu Avrupa’da 1.5 milyar avro değerinde yatırımları var.”) Bu ülkelerin çoğunluğu şu anda Avrupa iktidarlarının yarı sömürgeleri halinde. Maliyeleri ve başlıca sanayi şirketleri Batı Avrupa merkezli şirketlerle ya ortak, ya da bu şirketlerin taşeron firmaları halinde; bu şekilde ucuz iş gücünden ve de kalifiye emekten faydalanıyorlar. Bu ülkelerin, krizin etkilerinden (en azından hafif olsa bile) kaçmaları katiyen imkansızdı. Tam tersine, daha sert bir şekilde etkileneceklerdi. Batı Avrupa şirketlerinin hükümetleri, en başta, bu şirketlerin merkezlerine yardım sağlıyor ve bu da Doğu Avrupa’daki kollarına zarar veriyor. Doğu Avrupa’daki hükümetler, AB’nin merkeziyetçiliğine kendi şirketlerinin ve bankalarının krizini bölge ekonomisine ‘ihraç’ etmekle ve kapalı bir korumacı ekonomi gütmekle itham ediyor. Örneğin, Fransa, kendi otomobil sektörüne krediler ve sübvansiyonlar sağlıyor (6 milyon avro) ama hükümet, şirketlerin istihdamını Fransa içinde sürdürmeleri ve hiçbir koşul altında üretimin bir kısmını Peugeot-Citroën ve Renault fabrikalarının olduğu Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Romanya’ya taşımamalarını şart koşuyor. (EFE, 24/2/2009)

Tuna Nehri’nde Arjantin

Doğu Avrupa ülkelerinin mali sistemleri hızla çöküyor, zaten hükümetlerinin maliyeyi ayakta tutmak için, Batı Avrupa’nınki gibi kaynakları ve kapasitesi yok. Letonya gibi ülkeler çoktan iflas eşiğine geldi.

30

Ukrayna’da endüstriyel üretim serbest düşüşte, enflasyon oranı 2008 yılı için yüzde 22,3 (Avrupa’daki en yüksek rakam) ve dış yatırımcılar çoktan ortadan kayboldu. Bölgesel bir güç olmak için kavga veren Rusya’da, üretim kasım ayında yüzde 6, aralık ayında yüzde 8 düştü ve son altı ayda üretim hacmindeki toplam düşüş yüzde 35,5 civarında. e Economist ‘Tuna Nehri’nde Arjantin’ başlığını (Arjantin’de 2001 yılının sonunda yaşanan vahim krize referans olarak) öngördüğü senaryoyu analiz etmek için kullanıyor: “Kriz gösteriyor ki, Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden geçen 20 yıl ve AB’nin eski Doğu Bloku ülkelerine doğru genişlemesinin üzerinden geçen beş yıl sonra, bu ülkelerin elindeki tek kaynak, Avrupa’daki iktidarlardan ve IMF’den destek için yalvarmak (…) Bu ülkelerin devasa ekonomilerini, bankalarını ve otomotiv sanayisini ayağa kaldırma korkusu yok, sanki Avrupa’daki büyük şirketler gibi hareket ediyorlar. (…) Doğu Avrupa ülkelerinin parası değer kaybediyor, birçok insan ve şirket avro ve İsviçre frankı ile borçlandı ve şu anda borçlarını geri ödemenin imkansız olduğunu görüyorlar. Yazdan beri, avro karşısında Polonya Zlotysi yüzde 48, Macar Forinti yüzde 30, Çek Kronu ise yüzde 21 değer kaybetti. (…) AB’nin sorunu, Doğu’daki bankalar batarsa, Batı’dakileri de yanında götürecek olması; çünkü bu bankalar, Leh, Macar, Çek, Romen ve Baltık ülkelerinin piyasalarıyla iç içeler. Toplamda, Batı Avrupa bankalarının Orta ve Doğu Avrupa’da 1.5 trilyon avro değerinde yatırımları var. Sadece Avusturya’nın, gayri milli safi hasılasının dörtte üçüne tekabül eden 220 milyar avro kadar yatırımı var.”

İşçilerin yanıtı

Bu durum şimdiden bazı etkilere neden oluyor. Bir yandan, Batı yanlısı hükümetleri güçsüzleştiriyor -Letonya’nın batmasından zaten bahsetmiştik- aynı zamanda devalüasyona neden olan enflasyon, kârların azalması ve işsizlik oranının hızla artması nedeniyle bu hükümetleri işçilere daha sert saldırmaya zorluyor. Diğer yandan, basının deyimiyle, ‘son 20 senede görülmüş en geniş örgütlenmeleri ve grevleri’ yaratıyor. (Reuters, 3/2/2009) Bunlardan bir kısmını görelim: Macaristan: Demiryolu İşçileri Sendikası’nın başlattığı grev ile geçen Şubat’ın 15’inde, demiryolları felç oldu. İşçilerin talepleri maaşlarda yüzde 10 artış ve her çalışana bir avroluk bono verilmesiydi. Budapeşte’de şehir içi ulaşımında çalışan işçilerin bağlı olduğu sendika, yarım günlük iş bırakma eylemi ile şirketin daha istikrarlı bir mali düzene kavuşturulmasını talep etti. Bunların üzerine demiryolu işçileri ve ülkenin önde gelen sendikaları tekrardan bir bildiri kaleme aldı. Bu açıklamalar, sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve primlerin en alta çekilmesini öneren Macaristan Sosyalist Partisi’ne karşı genel greve çağrısına dönüştü (EP/AP, 17/2/09) Letonya: Tarımla uğraşan kesimlerin gelirlerinin azalmasına karşı bir dizi seferberlik sonucu düzenlediği protestolar Tarım Bakanı’nın istifa etmesiyle sonuçlandı. (Reuters, 3/2/09) Bu yıl, işsizlerin çok geniş protestolarına da sahne oldu. Polonya: 2008’in ikinci yarısında, Polonya genelinde bir grevler dalgası hüküm

sürdü. Fiyat artışlarına, işçilerin satın alma gücünün giderek düşmesine karşı gelişen grevlere, ülkenin farklı kesimlerinden gelen binlerce kişinin gösterileri eşlik etti. Aynı zamanda temmuz ayında da Kuzey Denizi’nde çalışan tersane işçilerinin özelleştirmeye karşı, Michelin veya Fagor gibi yabancı şirketlere karşı maden işçilerinin (Leh işçi sınıfının önemli başka bir sektörü) ve bir de elektrik ile otomotiv gibi diğer sektörlerinde protestolar ve kitlesel seferberlikler yaşandı. Gösteriler 80’ler ve 90’lardan beri yapılmış en geniş çapta gösterilerdi. Çek Cumhuriyeti: Geçen senenin ortasında, çok önemli bir genel grev yapıldı. Grev çağrısı, Çek ve Morava Sendikalar Konfederasyonu ile bağımsız sendikalar tarafından, Mirek Topolánek, hükümetinin ekonomik ve sosyal reformlarını protesto etmek adına yapıldı. Tahminlere göre 1 milyondan fazla kişi greve katıldı ve taşıma sektörü üzerinde büyük bir etkiye neden oldu. (czech.titio.cz.es, 24/6/08) Ukrayna: Geçen şubat ayında, üretimin durması üzerine tarım aletleri üreten XMZ şirketi çalışanları fabrikayı ele geçirdi ve hükümetten şirketin işçi denetimi altında kamusallaştırılmasını talep ettiler. Birkaç gün öncesinde de Ukrayna Sendikalar Forumu Başkanı (FNSU) Miroslav Yakibchuk, otoriteleri ülke çapında önü alınamayacak bir genel grev ihtimaline karşı uyardı: “Ukrayna toplumu, devlet için öngörülemeyecek sonuçları olabilecek kontrol dışı bir genel greve gitmenin ucuna gelmiştir. (…) Bu gibi eylemler, otoriteye karşı kolektif ve şiddet yanlısı sonuçlar olarak geri dönebilir. (…) Binden fazla şirketin çalışanları işten çıkarıldı ve radikal eylemler yapmaya hazır.” Yakibchuk, sendikalar hükümetle her ne kadar ‘bir diyalog aracı’ olma amacında olsalar da ‘işsiz ve yaşam kaynaklarından yoksun kalan binlerce umutsuz insan kitlesinin agresifliği önünde hiçbir şey yapamayacaklarını’ belirtiyor. (Novosti, 24/2/09) e Economist’in belirttiği gibi, Doğu Avrupa’daki durum patlamak üzere. 2001 yılının Arjantin’i ile karşılaştırma, Letonya, Litvanya ve Bulgaristan’da işsizlerin geniş çaplı ve zaman zaman şiddete dökülen gösterilerinin yaşandığını gördüğümüzde daha sağlam bir temele oturuyor. 90’larda, Arjantin’de moda olan bir şarkının sözünü hatırlamak gerekirse: İsyan geliyor mu?


H

erkesin paranoyası kendine… Ama bütün bir toplum paranoyak olduysa, herkese... Paranoya: Kısaca herkesten ve her şeyden kuşkulanma duygusu. Güven duygusunun kaybolduğu toplumlarda, doğal olarak kuşku başlar. Herkes arkasında duyduğu ayak sesiyle ve tedirginlikle adımlarını hızlandırırken, arkadan gelende bu hızlanmanın nedenini algılayamadığı için korkup, tedbirli davranmak zorunda hisseder kendini. Kimse kimseye bir şey yapmayacak oysa ki… Belki de? Sabah okula gitmek için evden çıkan çocuğumuz, eve dönünceye kadar yaşamımız kilitlenmiş ve üretimimiz bitmiştir aslında. Gelecek, hatta bugün korkusu, hiçbir şeyi görmemiz gereken yerden göstermemektedir artık bize. Cesaret ölümle burun buruna bir anlam ifade ediyorsa doğal korku başlamış, kafa karışmış demektir. Aksi halde şuursuzluk vardır artık. Bu tür kafa karışıklıkları hayatı karşılayacak ve anlayacak donanımlarımız yoksa doğaüstü güçlere ve metafiziğe yönlendirir aklımızı. İşte tam burada iyi okumak gerekir hayatı. Artık akıl sağlığınız tehlikededir çünkü. Bütün öğretileri bir yana bırakıp tarafsız bakabilmek bile, bazen iyi özümsenmiş sağduyuyla, yüzleştirebilir insanı. Bize çözüm gibi sunulan geçici çareler ve küçücük çıkarlarla bulduğumuzu sanmaksa, aldanmaktır ve aldatmaktır kendimizi. Yaşadığı çağa tanıklık etmek çok entelektüel bir söylem gibi algılansa da sadece yaşadıklarını fark etmekten ibaret bir cümleyi içerir. Benim hayatımın en değerli olduğu noktada, bizim hayatımız önemini yitiriyorsa, insanın varlığı tartışılabilir bir konuma gelir. Sosyal insan olgusu, emeği dışlayan toplantılar ve çılgın

Paranoya!

‘Ekmeğin karne ile verildiği dönemler’den bir ekmek karnesi... partilere kaldığında, Darwin’e çarşaf giydirip Galileo’ ya çember çevirtebilirsiniz bilim kurullarınızda. Metafizik düşüncenin kendini bilime egemen saydığı cehaletinin algısızlığıyla hayatın sorunlarını, hayatın sonuna ertelerken, ıskaladığınız ve başkalarına dar ettiğiniz ta kendisidir hayatın. Birey onuruyla çalışıp, ayakta durmayı başarabilen ve yaşama katkı sağlayabilen insan olarak algılanırken, egoist (bencil) olmak da birey olmanın karşılığı olarak yerini aldı hayatta. Çıkarına düşkün insan tipleri yaşamın vazgeçilmezleri haline gelirken, hayatın içinden kayıp gidenleri fark etmez, fark ettiklerini de konumunu korumak için görmezden gelir. Hep daha fazla kazanıp daha fazla tüketimi körüklemeyi sınıf atlama olarak anlayıp, tek amaç haline getirmiştir artık. Bu bireyselleşmeyi topluma yaydığımızda toplumsal çöküşün, dayanışma duygusunun, insan sevgisinin onarılmaz yaralarla hayatın dışına atılması yepyeni, temelsiz ve uyduruk bir kapitalizmin saldırgan sarmalında

boğmaya başlar yaşamları. Toplumsal kurtuluş programlarının yerini, ucuz bireysel yırtma projeleri aldığı için, kimse kimsenin derdiyle uğraşacak gücü kendinde bulamamaya başlar. Her şeyin metalaştığı bu dönemlerde, insan eti de özellikle çürütülür, alınıp satılan bir mala dönüşür ki, ısıtılmış kurbağa kıvamı bir nevi uyuşturucu etkisiyle, duygusuz ve duyarsız insanları maymun eder Darwin tartışmalarına inat.

Şuursuz ‘büyük’ler

Yakın tarihi bile unutacak şuursuzluğa eriştirilen toplum, ulusal bir kurtuluş mücadelesi sırasında yaşananlarla dalga geçip eleştiren şuursuz ‘büyük’leri, halka elleri patlayıncaya kadar alkışlatır meydanlarda. Bir ülke düşünün, bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş, dünya savaşının yaralarını sarmaya çabalarken İkinci Dünya Savaşı patlamış ve eli silah tutan herkes, seferberlik ilan edildiği için teyakkuz halinde. Ülkenin tarımsal üretimini ayakta tutacak güçlerinin birçoğu

SERHAT ÖZCAN

olası bir saldırıya karşı ülkenin dört bir yanında nöbette. Dolayısıyla üretim düşmüş, buğday stokları kısıtlı ve ekmek karneye bağlanmış. Neredeyse bir asırdan söz ediyoruz yani. Babamın babası Halil İbrahim Hoca (bildiğiniz cami hocası) şöyle anlatırdı o dönemi çocukluğumuzda bizlere: “Atlar bizim her şeyimizdi. Kendi boğazımızdan kısardık ama atların karnını doyurmak için kısıtlı da olsa, arpalarını, yulaflarını temin ederdik. Sonra dışkılarından topladığımız arpa ve yulafları yıkayıp, biz karnımızı doyururduk.” Çocukken utanırdık dedemle yürümeye. Yolda bulduğu her şeyi toplardı. Ağaç parçası, teneke, ip, kablo, ekmek… Şimdi gururla anlatıyorum tabii dedemi. Ekmeğin karneyle dağıtıldığı dönemlerden söz ederken biraz gerçekçi, biraz da insaflı olmak gerekir kanımca. Ya da, “Ben aslında hilafetin kaldırılmasını, eski yazıdan yeni alfabeye geçilmesini içime sindiremedim. Onun için Kurtuluş Savaşı’na da karşıyım. Bir sürü ‘aydın’ın dediği gibi keşke düşman işgalinde kalıp manda olsaydık,” türünden saçmalıkları kabulleniyorum gibi bir itiraf gerekebilir. Yüksek koltuklardan aşağı bakarken, her şeyin boyutu mesafeye göre küçülür gözlerinizde. Aşağı inmek istememek bu yüzdendir. Aşağıda cisimler doğa ve insanlar büyüdükçe korku kaplar yükseklerin geçici sahiplerini. Korkunun ecele faydasının olmadığı bu dönemde, ensenizde hissettiğiniz rüzgar bile ruh sağlığınızı bozabilir. Gün gelir padişah da çıplak kalır. Çünkü her insan bir gün ölür. Ve bilge Diyojen ile alakası yoktur Romen Diyojen’in. Ayrıca Kazazedeler de “kaza’zade” yani kazagillerin çocuğu değildir. Gün gelir padişah da çıplak kalır…

mSayı 31, Nisan 2009, Aylık süreli yayındır mYayımcı: LM Basın Yayın Ltd. Şti. mİmtiyaz Sahibi: Tuncay Akgün mYazıişleri Müdürü: Hakan Gülseven mMüessese Müdürü: Ali Yavuz mTel: 0212 292 95 65 (4 hat) mFaks: 0212 245 38 06 mAbonelik: 0212 292 95 65 mBaskı: İmpress Tesisleri Adres: Tevfik Bey Mah. Tahsin Tekoğlu Cad. No:2 Küçükçekmece Sefaköy-İstanbul. Tel: 0212 540 40 45 Faks: 0212 540 39 99 mGenel Dağıtım: D.P.P. A.Ş. mAdres: İmam Adnan Sok. No: 14 Beyoğlu / İstanbul mMERKEZ İRTİBAT BÜROSU: RED LOKAL, İstiklal Caddesi, Rumeli Han, B Blok No:18, Beyoğlu İSTANBUL me-posta: editor@redciyiz.biz mDağıtımla ilgili sorular: dagitim@redciyiz.biz m(0212) 252 44 53

www.redciyiz.biz

31


AHMET DOĞANÇAYIR

T

Krize çözüm var!

ürkiye’de Aralık 2008 itibariyle üç aylık dönem için işsizlik oranının yüzde 13,6 olduğu açıklandı. İşsiz sayısının 3 milyon 274 bin kişiye çıktığı söyleniyor. Bu rakam elbette ‘kayıtlı’ işsizleri ifade ediyor. Bu işsizlik diğerlerinden farklı. Tıpkı bu ekonomik krizin diğerlerinden farklı olduğu gibi. Çünkü işsiz kalanların çoğu zaten borç içinde. Şimdi ellerindeki kredi kartlarına bakıp, kara kara düşünüyorlar. Yalnız kredi kartları mı? Bir kısmının tüketici kredisi, konut kredisi gibi başka borçları da var. Ve bu borçlar hiç de az değil. Merkez bankası finansal istikrar raporuna göre hane halkı borcu 2008 Eylül ayı itibariyle 2007’ye göre yüzde 24, faiz ödemelerinde ise yüzde 19,8 artış gösterdi. Borç türlerine göre 2007 sonuna kıyasla 2008 Eylül ayı itibariyle yüzde 22,1, diğer kredilerde yüzde 35,3 oranında artış kaydedildi. Ocak 2008’de tasfiye edilen tüketici kredisi ve kredi kartları tutarı 2,7 milyar TL iken bu rakam 3,9 milyar TL ye ulaştı. Açıkça görülüyor ki, kriz derinleştikçe iflaslar, işten çıkarmalar arttıkça bu rakamlar da artacak… Sermaye çok üretmeye, dolayısıyla çok satmaya ve tabii çok kâr etmeye göre hareket eder. Ne var ki, 1970’lerin ortalarıyla beraber başlayan neoliberal saldırı emeğin hem gücünü hem de geliri azalttı. Emekçilerin düşen alım gücüne sermayenin yanıtı her türden borçlandırma oldu: Mortgage, kredi kartları, ihtiyaç kredileri, tüketici kredileri… Emekçiler ve yoksullar giderek devasa bir borç batağına sürüklendi. Gelinen noktada, krizin faturası yine emekçilere ödettirilmek isteniyor. Mücadele buna karşı, ‘Faturayı bu kez patronlara ödettireceğiz!’ diyerek geliştirilmek zorundadır. İşsizliğe karşı net bir plan ortaya koymalıyız. Buna göre: İşten çıkarmalar, ücretsiz izinler yasaklanmalıdır. Mevcut işler çalışmak isteyenler arasında paylaştırılmalı, bu yapılırken, ücretlerde bir düşürmeye gidilmemelidir. Başta eğitim, sağlık ve barınma

hizmetleri olmak üzere, halkın yararına bir kamu hizmetleri programı oluşturulmalı, bu alanlarda istihdam açılmalıdır. Örneğin kadro bekleyen tüm öğretmenlere kadro verilmeli, eğitimdeki açıkların tamamı kapatılmalı, halihazırda çalışan öğretmenlerin üzerindeki ders yükü azaltılmalıdır. Bütün hekim adaylarının atamaları yapılmalı, parasız sağlık hizmeti genelleştirilmelidir. Özellikle büyük kentlerde, son derece sağlıksız koşullarda yaşayan yoksul nüfusa, insanca yaşanabilecek, sosyal hizmetleri de içeren sağlıklı konutların inşası için büyük bir seferberlik başlatılmalıdır. Kentsel dönüşümü gecekondulardan sıkış-tepiş yerleşim birimlerine dönüşmüş olan kenar mahallelerden başlatmak

gerekir. Zarar ettiği gerekçesiyle ya da iflasını ilan ederek kapatılmak istenen tüm işletmeler, işçilerin denetiminde kamulaştırılmalı, buralardaki istihdam devlet güvencesine alınmalıdır. Bütün bunların kaynağı vardır. İlk olarak, dış borç ödemeleri derhal durdurulmalı, tefeciye düşmüş gibi emperyalist ülke ve kuruluşlarına yapılan borç ve faiz ödemeleri halk yararına bir kaynağa dönüştürülmelidir. Patronların zararlarını karşılamaya yönelik verilen hibe ve teşvikler derhal durdurulmalı, zararlar patronların bugüne kadar işçileri sömürerek oluşturdukları kişisel servetlerinden karşılanmalıdır. Tüm bunlar için mücadele sürecinde işçi denetimi kritik bir önemdedir. İşçilerin bugün

birbirinden bağımsız ve zayıf kalsa da gerçekleştirdikleri fabrika işgalleri, direnişler büyük önem taşıyor… Aşağıdan başlamak, fabrikadan, atölyeden başlamak zorundayız. Kalkış noktası olarak özellikle açık spekülasyon durumları; lokavt, ücret azaltma, ücretli veya ücretsiz izin denilen gizli lokavtlar, bunların yapılmasına gerekçe olarak gösterilen kârların gizlenip olduğundan az, maliyetlerin şişirildiği durumlar ele alınmalıdır. Sorun en açık biçimde ortaya konmalıdır. Fabrikalarda oluşturulacak fabrika konseyleri işçi denetiminin organları haline gelebilecektir. Bu sendikaları ve sendikalı işçileri dışlamak anlamına gelmez. Ancak uzlaşmacı kesimler ve yönetimler bunun yanında yer almayacaktır. İlk hareket vasıflı işçiler ve ileri işçilerden gelecek bu belki de sendika bürokrasilerinin sınırlarının aşılması anlamına gelecektir. Fabrika konseyleri yasada belirtilen bir şey değil, işçilerin ortaya çıkardığı şeylerdir. Belli bir aşamada işçiler yasaların çerçevesini de kaldırıp bir yana atarlar. İşletmelerde ve bir bütün olarak üretim sürecinde olup bitenler işsizler içinde önem kazanacaktır. İşsizler de üretimin kontrolüne çekilmelidir. Hem çalışan, hem de işsizleri kapsayacak biçimler bulunabilir. Bu örgütsel biçimler mücadelenin içinde çıkacaktır. İşçilerin üretimin denetlenmesi için vereceği mücadeleler, işçilerin birleşik cephesinin ilk aşaması olacaktır. İşçi sınıfının bugünkü dağınık durumu ele alındığında, tüm bu hedefleri gerçekleştirmek oldukça güç görünebilir. Ne var ki, böylesi kriz dönemlerinde bazı başarılı yerel deneyimlerin bölgeye ve genele yayılma imkanı her zaman mevcuttur. Burada esas alınması gereken, işçi mücadelelerinin her açığa çıktığı alanda, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmelerini oluşturmak, mücadele deneyimlerini genele ulaştırabilmek ve nihayet dayanışmayı örgütleyebilmek büyük önem taşımaktadır.


31