Page 1

Sınıf mücadelesini şiddetlendirecek yeni bir dönem Bugüne dek işçi yığınlarının bölünmüşlüğünün bir göstergesi olan kamu emekçisi, ofis çalışanı, tekstil işçisi, sendikalı-sendikasız, Kürt/ Türk ayrımları anlamlarını yitirerek belirsizleşirken, kuvvetli bir yoksullaşma ve proleterleşme süreci, mücadeleleri birleştirerek işçi sınıfının bağımsız bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmasını dayatıyor

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 19 • Temmuz 2010 • Fiyatı 2 TL

Arka Plan, sayfa 8-9'da...

Halkların Özgürlüğü, Emekçilerin Birliği! PKK, uzun süredir sürdürdüğü “barışçı çözüm” stratejisini, Türkiye devletinden olumlu cevap alamadığı için sonlandırma kararı aldı ve tek taraflı ateşkesi bozarak yeniden silahlı eylemlere başladı. PKK, silahlı mücadeleyi öne çıkaracağı bu dönemi “dördüncü dönem” olarak niteliyor. Kararın ardından gerçekleşen eylemlerde çok sayıda PKK militanı ve asker kaybı yaşandı. Ve elbette Kürt sorunu yeniden ülke gündemine oturdu. Kürt sorunu, bir Hükümet/Devlet projesi olan “Kürt açılımı” nedeniyle aslında hem muhalefet, hem iktidar tarafından hararetle tartışılıyordu. PKK de bu gelişmelere olumlu yaklaştı. Öcalan’ın çağrısı ile Habur sınırına gelen PKK’lilerin tutuklanmaması, bu olumlu havanın sürmesini sağladı. Ancak hükümetin Kürt sorununu çözmekten kastının ne olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Türkiye burjuvazisi aslında açılımla PKK önderliğini tasfiye etmeyi planlıyordu. Seçilmiş belediye başkanlarının ve çok sayıda BDP üyesinin KCK operasyonu kapsamında tutuklanması, askeri operasyonların hız kazanması, Kürt çocuklarına verilen cezaların devam etmesi ve son olarak Habur’dan giriş yapan PKK’li militanların tutuklanması, AKP hükümetinin niyetini açığa çıkarmış oldu. Ardından da PKK silahlı eylemlere başladı. Çatışmalar sonucunda gerçekleşen ölümlerin artarak sürmesi, Türk, Kürt bu coğrafyada yaşayan tüm emekçileri olumsuz olarak etkilemektedir. Hem militan, hem asker emekçilerin ölümleri hepimizi derinden yaralamaktadır. İşçi sınıfı, kitlelerin mücadelesinin yerini alan bir silahlı mücadele anlayışını savunmaz ve doğal olarak bu eylemleri onaylaması mümkün değildir. Ancak Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerine Cumhuriyet’in kuruluşundan beri inkâr ve şiddetle karşılık veren baskı rejimi bu çatışmanın, 40 binin üzerinde ölümün ve elbette dökülen gözyaşının sebebidir. Burjuva medya kanallarında yaratılan milliyetçi histeri ve gerçekliğinden koparılmış dram, aslında bu inkâr politikasının meşrulaştırılmasından başka bir işe yaramamaktadır.

Burjuvazinin yarattığı milliyetçi histeriden etkilenen çok sayıda Türk emekçisi, Kürt kardeşlerine şüphe duymakta ve öfke ile yaklaşmaktadır. Bu tam da işçi sınıfının düşmanlarının istediği tablodur. Oysa biz işçiler, Kürt kardeşlerimizle birlikte tüm emekçi halkların özgürleşeceği bir mücadeleyi kucaklamalıyız. Tam da bu nedenle mücadelemizi Kürt kardeşlerimizin mücadelesiyle ortaklaştırmamız gerekmekte. Biz işçiler, MHP Genel Başkanı Bahçeli ve benzeri burjuva siyasetçilerin, OHAL ve benzeri baskı rejimi önerilerinin, askeri operasyon tekliflerinin kardeşliğimize ve mücadelemize zarar vereceğini unutmamalıyız. Bu tür anlayışlar akan kardeş kanından beslenmektedir. Oysa bu bizim siyasetimiz değildir. Her türden faşistin Kürt kardeşlerimize dönük saldırısının karşısında durmalıyız. Onları linç girişimlerine, her türden tacize karşı savunmalıyız. Bu Türkiye işçi sınıfının en temel görevlerinden biridir. Bugün başta TÜSİAD olmak üzere burjuvazinin bir kısmı da demokratikleşmeden, sorunun çözümünden bahsetmektedir. Bu tartışmaların geldiği noktanın bile bir olumluluk olduğunu ifade etmeliyiz. Ancak Kürt halkının iradesini hiçe sayan, onun özgürlük taleplerini görmezden gelen hiçbir öneri çözüm noktasında başarılı olamayacaktır. Ancak bu talepleri savunan işçi sınıfı, bu özgürleşmenin yolunu açabilir. Biz işçi ve emekçiler, Kürt halkı özgür olamadan eşit bir birliğin olmayacağını biliyoruz. Bu kanın ve şiddetin tek sorumlusu baskı rejimidir ve işçi sınıfının mücadelesi olmadığı sürece de ne bu baskı rejimi değişecek, ne de Kürt sorunu çözülecektir. Türkiye işçi sınıfı Kürt kardeşleri özgür iradeleriyle kendi kaderlerini tayin etmedikçe, Türkiye işçi ve emekçilerinin de asla özgür olamayacağını unutmamalıdır.

İşçi Cephesi, 29 Haziran 2010

Anayasa tartışmaları ve Kurucu Meclis talebi... Sayfa: 04

Demagoji AKP'yi kurtarabilir mi? Sayfa: 06

Erkek şiddetinden kurtulmuş kadın yoktur

Sayfa: 07

Açılım bitti mi? Sayfa: 10

Kırgızistan’da sırada ne var? Sayfa: 14


2

İLAN TAHTASI

Geleneksel pikniğimizi gerçekleştirdik İC – Haber, 5 Temmuz 2010

açıktı.

Sabahın erken saatlerinde İstanbul'un çeşitli semtlerinden kalkan servislerle piknik alanına ulaştık. Kahvaltımızı yaparken İşçi Cephesi Halk Oyunları Grubu’ nun yöresel oyunları ile temposu yüksek bir açılış yaptık.

Öğle yemeğimizi her yıl gelenekselleştiği gibi ortak sofrada yedik. Böylece pikniğe katılanların malzeme ve temizlik sorununu da ortadan kaldırdık ve yemeğimizi kollektif bir biçimde gerçekleştirmiş olduk.

Ardından İşçi Cephesi adına bir yoldaşımız Türkiye ve dünyadaki gidişatı anlatan, mücadeleyi birleştirmenin ve şovenizme karşı durmanın önemini vurgulayan bir konuşma yaptı. Serbest kürsüde ise birçok işçi ve öğrenci arkadaş iş yerlerinde ve yaşamlarının her alanında karşılaştıkları problemlerden bahsettiler. Her yıl olduğu gibi bizi yine yalnız bırakmayan müzik grupları Sapan ve Grup Doğangüneş ile halaylar çektik, dans ettik. Bilgi yarışmasında bilgilerimizi sınarken birçok kitap kazandık. Ayrıca gün içinde kitap standımız hep

Yemek sonrası bulunduğumuz yeşil alanda futbol, voleybol ve yakan top gibi oyunlarla eğlendik. Ayrıca hep beraber oynadığımız grup oyunlarında beraber yürümeye, hareket etmeye çabaladık. Yine işçi ve öğrenci arkadaşlardan oluşan İşçi Cephesi Tiyatro Grubu bize bu yılki gündemden süzüp derledikleri bir oyunu izlettiler. Sendika, patron ve işçiler arasında geçen oyunda ne kadar basitleştirilmiş olsa da bu üçlü arasındaki derin ilişkilerin ayrımına vardık tekrardan. Forumun bu yılki konusu ise mücadeleleri birleştirmekti. Söz alan birçok işçi arkadaş kendi meselesinin aslında hepimizin meselesi olduğunu ve mücadeleyi

birleştirmekten anlaşılan şeyin yan yana oturmak değil ortak eylem ve politikalarla bir sınıf olarak hareket etmek olduğunu vurguladılar. Ve bu yıl pikniğimize gelen İspanya’dan yoldaşlarımız (Lucha Internacionalista – Enternasyonalist Mücadele) ile UPS'de direnen işçi arkadaş bunun bir adımını attı. UPS İspanya'da da büyük olan ABD asıllı bir firma. İspanya'daki işçiler sendika üyesi, ayrıca kendi içlerinde de bir işçi komitesine sahip, yoldaşımız onlarla iletişime geçip buradaki durumu aktaracak ve dayanışmayı daha da güçlendirmeye çalışacaklar. Zaten Avrupa Sosyal Forumu için ülkeye gelen sendikalı işçilerin ziyareti ile güçlenen UPS direnişi bu tarz bir enternasyonal birlikle daha da güçlenecek gibi. Forumdan sonra Grup Mayıs sahne aldı. Grup Mayıs’ ın bütün şarkıları gibi bize hep birlikte söylettiği enternasyonal marşı da çok güzel ve anlamlıydı.

Mesafe’nin 5. sayısı çıktı! Üç Aylık Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe’nin 5. sayısı çıktı. Bu sayının dosya konusu 4. sayıda olduğu gibi yine Kürt Sorunu. Yeni sayıda konuyla ilgili devam yazıları olduğu gibi yeni başlıklar da açılmış durumda.

da, artık sosyalist çevrelerde Mesafe’nin bu tanımlama, konumlanma, ideolojik hegemonyanın kırılması ve doğru sorularla sürece devrimci müdahaleler geliştirilmesi çabasında bir referans olduğunu söyleyebiliriz.”

Yeni sayının sunuş bölümünde 4. sayının aldığı olumlu tepkilerden hareketle şöyle bir tespitte bulunuluyor: “Ayrıca, satış rakamlarına yansıyan talebe bakarak

Yeni sayının dosya konusu bağlamında başlıklarına bakınca sunuş bölümünde altı çizilen bu noktanın nedenini de görmüş oluyoruz.

Görüş, öneri, katkı ve mektuplarınızı bekliyoruz... iscicephesi@gmail.com

SAYI: 19 • TEMMUZ 2010 Aylık Siyasi İşçi Gazetesi Sahibi ve yazı işleri müdürü Atakan Çiftçi (Enternasyonal Yayıncılık) Yönetim yeri Caferağa Mah. Sarraf Ali Sok. Saraçoğlu İş Hanı No: 36/17 Kadıköy - İstanbul 1 yıllık abonelik Yurtiçi: 25 TL • Yurtdışı: 25 € Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com Baskı Estet Ajans Matbaacılık Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı - İstanbul Fiyatı: 2 TL

Yusuf Barman’ın Emperyalizm ve Kürt Devrimi başlıklı yazısı, emperyalizmin ve bölgedeki egemen ve sömürgeci rejimlerin yeni yönelişinin Kürt devrimi üzerindeki etkisini ve yol açtığı sonuçları ele alıyor. Sunuşta da belirtildiği üzere Barman’ın bu yazısını, onun Mesafe’nin bir önceki sayısında yayımlanan Rejim ve Kürtler yazısıyla birlikte ele almak gerekiyor.

değinilmeyen bir konuyu analiz eden Kırgızistan: “Anlat, düşünü dinleyelim” yazılarının mutlaka okunması gerektiğini düşünüyoruz. Mesafe’nin yaz sayısının Ağustos 1940’ta katledilen Troçki’nin 70. ölüm yılına denk gelmesi nedeniyle Troçki’yle ilgili bir de Ek Dosya hazırlanmış durumda. Mesafe’nin Güz sayısının dosya konusu ise “Enternasyonal” olacak...

Erol Yeşilyurt’un Devrimci Marksizm ve Kürdistan Devrimi yazısını da yine geçen sayıdaki Devrimci Marksizm ve Kürdistan Devrimi yazısıyla birlikte ele almak yerinde olacaktır. Yeşilyurt’un konu bağlamında fazlasıyla göz ardı edilmiş olan GAP projesini ve onun sömürge tezleri üzerindeki ağırlığını irdeliyor olması makalesini çok daha önemli hale getiriyor. Recep Maraşlı’nın Rizgarî’nin Sosyalist Hareket ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesindeki Yeri Üzerine Bir Deneme adlı geçen sayıdan devam eden yazısı Kürt hareketinin önemli bir bileşeni olan Rizgarî hareketinin tarihinin tanımlanmasına, önemli bir bakış açısıyla, katkıda bulunuyor. Ulusal sorun bağlamında Josep Lluís’in İspanya’da Geçiş Dönemi: Bir İhanetin Tarihi, Lev Troçki’nin Katalunya’da Ulusal Sorun ve Oktay Orhun’un özellikle sosyalist sol açısından neredeyse hiç

NE SAVUNUYORUZ?

neyi hedefliyoruz?

İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Türkiye'de devrimci bir işçi partisinin inşası için mücadele ediyoruz. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Sermayenin baskı ve şiddet rejimine karşı mücadele ediyoruz ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.


EMEK GÜNCESİ

3

UPS'de (United Parcel Service) direniş sürüyor İC – Haber, 1 Temmuz 2010 Türk-İş’e bağlı TÜMTİS’te (Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası) sendikalılaştıkları için işten çıkartılan UPS işçileri sendika hakları için 5 Mayıs tarihinden beri direnişlerini sürdürmekte. Biz de bu süreç içerisinde, hem direnişteki son durumu öğrenmek hem de gelişmeleri okurlarımızla paylaşabilmek, bu haklı mücadelelerinde UPS işçilerinin yanında olabilmek adına onları ziyaret ediyoruz.

Türkiye’de bulunan Belçikalı sendikacıların da desteğiyle gerçekleştirilen basın açıklamasında TÜMTİS, mücadele kazanımla sonuçlanana kadar işçilerin yanında olacağının bir kez daha altını çizdi. Belçikalı

Direniş süreci boyunca hem buradaki sendikalardan ve siyasi gruplardan hem de ITF’ den (Uluslararası Taşıma İşçileri Federasyonu) gelen destek işçilerin moralini yükseltmiş durumda. 30 Haziran günü Mahmutbey aktarma merkezi önünde gerçekleştirilen basın açıklaması bunun en önemli örneklerinden biri. Avrupa Sosyal Forumu kapsamında

sendikacılar ise bu mücadelelerinde UPS işçilerini sonuna kadar desteklediklerini vurguladılar. Bu ve benzeri ziyaretler direnişteki işçilerin moralini yükseltmekte ve mücadeleye bağlılıklarını sağlamakta önemli bir yere sahip. Ancak son dönemde sınıf mücadelesindeki hareketlilik bize, direnişteki işçilerin içeride çalışan arkadaşlarından destek bulamamaları halinde ya da aynı sorunları yaşayan farklı direnişlerdeki işçilerin ortak talepler al-tında biraraya gelemeyip, mücadeleyi birleştiremedikleri durumlarda kazanım elde etmelerinin oldukça zor olduğunu gösterdi. Olası kazanımların kalıcı olmasının en önemli koşullarından biri mücadelelerin birleştirilmesidir. Bu bağlamda bizlere düşen ise bu haklı mücadelelerinde UPS işçilerinin yanında olmaktır.

Bursa'da ‘Taşeronlaşmaya Hayır!’ deniyor, mücadele sürüyor İC – Söyleşi, 28 Haziran 2010 Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde temizlik görevlisi olarak çalışan Dev Sağlık-İş üyesi işçiler 15 Haziran günü taşeronlaşmaya karşı mücadele deneyimleri ile İşçi Filmleri Festivali’ne konuk olmuşlardı. Dev Sağlık-İş işyeri temsilcisi Fikret Sarıgül’ün de dâhil olduğu 3 direnişçi işçiyle yaptığımız röportajı yayımlıyoruz.

İşçi Cephesi (İC): Sendikalılaşma sürecinizi ve bu süreçte yaşadığınız problemleri anlatabilir misiniz? 2006 yılında 4-5 kişi ile beraber sendikalaşmaya karar verdik ve zamanla sayımız hızlı bir şekilde arttı. Taşeron şirketlerle çalıştığımız için ne iş güvencemiz vardı ne de hukuksal haklarımızı kullanabiliyorduk. Son zamanlarda çalışma saatlerimiz 40 saatten 45 saate, ardından 48 saate çıktı. Vardiya sistemi çoğaldı, sağlık bir fabrikasyon sistemi olarak işlemeye başladı. Bu şartlara karşı sendikalaşmaya başladığımızda üzerimizdeki baskılar, yıldırma politikaları ve tehditler arttı. Haksız yere işten çıkartmalar başladı. Bütün bu baskılara rağmen şu anda işyerindeki 1260 işçiden 900’e

yakını sendikalı ve taşerona karşı mücadelemizi veriyoruz. İC: Taşerona karşı hukuksal süreçte neler yaşadınız? Öncelikle 2007 yılında işten atılan arkadaşlarımız için işe iade davası açıldı. Yargıtay’ın kararıyla bizim üniversitenin çalışanları olduğumuz kabul edildi, taşeron firmanın değil. Müfettiş raporu tutuldu ve 2009 Ağustos ayında yapılan teftiş sonucu sağlıkta taşeron tespiti yapıldı. En son mahkeme kararıyla işçilerin taşeron firma üzerinde çalışıyor görünmeleri kanuna aykırı bulundu, işçilerin üniversitenin asli işçisi olarak üniversite hastanesi adına tescil edilmelerinin gerektiği belirtildi. Fakat bütün bu kararlara rağmen uygulamaya geçilmiyor; çünkü üniversite rektörlüğünün taşeron şirket ile sözleşmesinin bitmesine daha 1,5 yıl var. Mahkeme kararı ile ihale feshedilmeli ancak şirkete tazminat ödenmesi gerektiği için bu karar uygulanmıyor. İşe iadeler ve güvenceli çalışma koşullarımız sağlanana kadar direneceğiz. İC: Eylemlilik ve kazanımlarınızdan bahsedebilir misiniz? Taşerona karşı mücadelede imza kampanyası başlattık. Sendikalı olduktan sonra yatırılmayan maaşlarımızı

talep için iş bırakma eylemi yaptık ve kazandık. Bölge çalışması yaparak izin haklarımızı aldık. 2007 yılında Türkiye genelinde Sağlık Bakanlığı önünde gerçekleşen sağlık emekçilerinin eyleminde oradaydık ve taşerondan kurtulma amaçlı hastane talebinde bulunduk. Bu seneki 1 Mayıs’ta diğer işçi arkadaşlarla beraber Taksim’deydik ve ortak eylemlilikler sürdüğü müddetçe bunlara katılacağız. Yine bu sene işten çıkarılan Mesut Özdemir’e karşı uygulanan yıldırma politikalarına karşı üniversitenin kliniği önünde basın açıklaması yaptık. *** 17 Haziran’da Bursa SGK binası önünde güvencesiz çalışmaya karşı 70 kişinin katıldığı coşkulu geçen bir

eylem düzenleyen sağlık işçileri burada basın açıklaması yaptılar. Ankara TBMM ve Başbakanlık önünde 24 Haziran’da hukuksuz çalıştırılma biçimlerine karşı Dev Sağlık-İş bir eylem daha gerçekleştirdi. İşçiler “İnsan ihaleyle çalıştırılmaz, sağlıkta taşeron olmaz”, “Sağlıkta taşeron ölüm demektir”, “Güvenceli iş, güvenceli gelecek istiyorum” demeye devam ediyor.


4

POLİTİKA

Anayasa tartışmaları ve Kurucu Meclis talebi... Oktay Benol, 1 Temmuz 2010 İşçi Cephesi’nin son iki sayısında, bu sayfada, anayasa ve referandum tartışmalarına yer verdik. Bu yazılarda özellikle sorduğumuz bir soru oldu: 12 Eylül Anayasası’ndaki kısmi değişiklikler AKP’nin şahsi ihtiyaçlarının bir gereği midir? Bu soruyu sorma nedenimiz –içinde bazı sosyalist unsurların da yer aldığı– geniş bir kesimin Anayasa’daki kısmi değişiklikleri doğrudan AKP’nin sivil diktatörlük girişimi olarak görmesiydi. Doğal olarak bu kesimlere göre kısmi değişiklikler doğrudan AKP imalatıydı. Bu nokta önemli çünkü meseleye AKP imalatı diye bakanlar için kısmi değişikliklere karşı olmak AKP’ye karşı olmalarının da doğal bir sonucuydu. Diğer bir ifadeyle karşı oldukları değişiklikten önce AKP’nin bizzat kendisiydi.

nün esas kopma nedeni Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yapısının ve işleyişinin değiştirilmesi, üye seçiminin ve üye sayısının arttırılmasına dair maddeler nedeniyle gerçekleşmekte. AKP’nin kendi anayasasını yaptığı ve sivil diktaörlük kurduğu suçlamaları (ve korkusu) buradan yola çıkılarak iddia ediliyor. Oysa tekrar edersek patronların bu konudaki açıklamaları ne olduğunu açıkca ortaya koymakta. Geçen sayıda bu durumu şöyle ifade etmiştik: “Farklı burjuva kesimlerin kısmi Anayasa değişikliği konusundaki tavrı da, bu konuda bizlere iyi bir fikir veriyor. AKP ile doğrudan organik bağı olan MÜSİAD, ‘Meclis tarafından kabul edilen Anayasa değişikliğiyle ayaklarımızdaki prangalar çözülecektir’ diyerek pakete koşulsuz destek veriyor. Rakipsiz konumunun

ihtiyacımız emekten yana yeni bir anayasadır. Yeni bir anayasa ancak bir Kurucu Meclis tarafından hazırlanabilir. Başta işçi sınıfı olmak üzere toplumun emekten yana tüm kesimlerinin söz ve karar sahibi olması, olmazsa olmazdır. Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Lazların, Çerkezlerin, Boşnakların, Romanların, Alevilerin, Süryanilerin, kadınların, LGBTT’lerin bu topraklar üzerinde yaşayan her halktan, etnisiteden, dil, din ve mezhepten temsilcinin yer alabileceği bir platform olmalıdır bu Kurucu Meclis. Ve kuşkusuz işyerleri özelleştirilip 4C statüsünde çalışmaya zorlanan TEKEL işçileri... Sendikalı oldukları için işten atılan Esenyurt Belediye işçileri... Sendikalaştıkları için çalışma hakları ellerinden alınmak istenen İtfaiye işçileri... Taş attığı gerekçesiyle çocukları onlarca yılla yargı-

Madem davul işçi-emekçinin boynunda tokmak neden başkasının elinde olsun? Bu anlamda Kurucu Meclis işçilerin, emekçilerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerine hep birlikte tartışıp karar verebilecekleri bir zemin oluşturma talebidir Biraz daha açalım. Mevcut kısmi anayasa değişiklik paketi örneğin CHP ya da MHP aracılığıyla gündeme gelseydi bugün karşı çıkanlar yine karşı çıkacaklar mıydı? Şu ana kadar yapılan tartışma ve alınan tutumlardan gördüğümüz bugün hayır diyenlerin büyük bir kısmının böylesi bir durumda evet diyecekleri yönünde. Dolayısıyla sorun kısmi anayasa değişiklik paketinin özünden öte gündeme getirenin (AKP’nin) bu kesimler tarafından “güvenilmez” ilan edilmiş olmasıyla ilgili. Bu güvenilmezlik öyle bir boyutta ki “AKP olmasın da gerekiyorsa 12 Eylül Anayasası olduğu gibi kalsın” anlayışını doğuruyor. Bu anlayış sahiplerinin siyaseten “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” çizgisini sürdürdüklerini de ayrıca görüyoruz. Kuşkusuz meseleye böyle bakınca aslında ne olduğu anlaşılmıyor. Belli ki siyasi partilerin kurum olarak varlıklarının, temsil ettikleri ekonomik-sosyal-kültürel çıkar grupları üzerinden gerçekleştiğini, anlam kazandığını ve parti programı denilen metnin de bu çıkarların bir yansıması olduğunu hatırlamak (ya da öğrenmek) gerekiyor. Öbür türlü AKP ile CHP ve MHP arasında işçi-emekçi düşmanlığı konusunda bir fark olduğunu sanabilir; kısmı anayasa değişiklik paketinin “demokrasi ve özgürleşme” yolunda ileri doğru bir adım olduğu yanılsamasına kapılabilir; bütün meselenin aslında burjuvazinin (bilmem hangi kanadının) ne istediğiyle ilgili olduğunu hepten es geçebilirsiniz. Geçen sayıdaki ilgili yazımızda AKP’nin rolünü de, kısmi anayasa değişiklik paketinin hangi arayışa ve ihtiyaca karşılık geldiğini de oldukça açık belirtmiştik: “AKP'nin bir alamet-i farikası varsa o da, burjuvazinin Özal'dan bu yana yaşadığı önderlik krizine ciddi bir alternatif sunmuş olmasıdır. Sekiz yıllık iktidarında AKP, tekelci büyük sermayeyi, Anadolu sermayesini ve askerisivil bürokrasiyi kendi etrafında toplayarak, rejim krizini ABD ve AB yanlısı programıyla çözümleme gayreti içinde oldu. Fakat bu durum burjuva bloklar arasındaki çatışmayı otomatik olarak ortadan kaldırmadığı gibi; dünya kapitalizminin en büyük krizlerinden geçtiğimiz bir dönemde, her bir ihalenin, en küçük bir artı-değer kırıntısının önem taşıdığı bir ortamda, bu çatışmaların kaçınılmaz bir biçimde sertleşeceği yeni bir dönem açıldı. AKP'nin kısmi anayasa değişikliği de bu bağlamda bir anlam kazanıyor.” Kuşkusuz kısmi anayasa değişiklik paketinde gürültü-

-bir süredir- sarsılmakta oluşundan rahatsız TÜSİAD ise AKP'nin alternatifsiz bir biçimde güçlenmesini istemiyor. Bu nedenle pakete cepheden bir tavır almasa da doğrudan açık bir destek de vermiyor, çeşitli eleştiriler getiriyor.” Görüldüğü üzere iş, istihdam, üretim, vergi vb alanlarda Türkiye’nin ağır topu olduklarını söyleyen TÜSİAD dâhil patronların AKP ile çözülemeyecek bir sorunu var gibi görünmüyor.

lanan ve/veya mahkûm edilen Kürt anne babalar... Partileri kapatılan DTP’liler... Tutuklanan seçilmiş Kürt belediye başkanları... Karakolda, cezaevinde baskı ve işkence görenler... Çocukları, yakınları 30 yıldır süren çatışmalarda yitip gidenler... Eşit ve parasız eğitim isteyenler... Ve cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye uğrayanlar... Bu Kurucu Meclis’in asli unsurları olmalıdır.” Neden Kurucu Meclis talebini dile getiriyoruz? • Bunun üç temel nedeni bulunmakta: 1) Parlamentonun kapısı işçi ve emekçilere kapalı! Yüzde 10’luk seçim barajı işçi sınıfının ve başta Kürt halkı olmak üzere toplumun emekçi yoksul kesimlerinin hak ve özgürlük taleplerini parlamentoya –yeterince, çoğunlukla da hiç– taşıyabilmelerine olanak vermiyor.

Kurucu Meclis • Onlar için sorun görünmüyor ama biz işçi ve emekçiler için soru ve sorun oldukça fazla. Bu ve benzeri gelişmelerin bugüne dek biz işçi ve emekçiler için olumlu hak ve sonuçlar doğurmadığından hareketle umutlu olmak için az; kaygılı ve sorgulayıcı olmak için fazlasıyla nedenimiz bulunmakta. Her şeyde olduğu gibi anayasa ve referandum meselesinde de işçi ve emekçileri burjuvazinin çıkarlarının kuyruğuna bağlamayı marifet sayanlara inat kendi alternatiflerimizi ortaya koyabiliriz, koymalıyız. Bu noktada İşçi Cephesi olarak bir çözüm önerisi olarak Kurucu Meclis talebini dile getirmiştik. Geçen sayımızda ilgili yazımız şöyle bitmişti: “Burjuva kesimler, demokrasi söylemleriyle, işçi-emekçi kesimleri kontrolleri altında tutmaya çalışırken, ‘ehven-i şer’ci tutum, sosyalist olduğunu iddia edenler açısından bir siyasi cinayettir. Referandum sürecinde de bizlere düşen görev, rejimin baskı ve şiddet aygıtlarını teşhir ederek, '82 Anayasası'nın tümüyle çöpe atılarak asker-polis rejiminin lağvedilmesi, Kürt halkının kendi kaderini tayin dâhil, politik haklarının tanınması, iş güvencesi ve herkese çalışma hakkının tanınması için propaganda yapmak, bu talepler için bir Kurucu Meclis çağrısında bulunmaktır.” Mayıs sayımızda da yine Kurucu Meclis talebimizin ayrıntılı olarak çerçevesini çizmiştik: “Hiç tartışmasız

2) İşçi ve emekçiler toplumun ezici çoğunluğunu oluşturuyor ama siyaseten dilsizler! Siyasi partilere seçimlerde aldıkları oy oranına göre devlet tarafından verilen yüz milyonlarca lira ödenek önde gelen burjuva siyasi partilerin (AKP, CHP, MHP) en yaygın propaganda ve ajitasyon imkanlarından yararlamalarını sağlayarak eşitsiz bir durum yaratıyor. Medyanın da bu partileri sürekli ön planda tutması eşitsizliği giderilemez boyutlara taşıyor. 3) Başta anayasa olmak üzere akla gelebilecek tüm düzenlemelerin kararları parlamento çatısı altında gerçekleşiyor. Bu nedenle –bugünkü kısmı anayasa değişiklik paketinde olduğu gibi- parlamento dışında kalmak düzenleyici siyasetin dışında kalmak anlamına geliyor. İşçilerin, emekçilerin, toplumun ezilen ve sömürülen en geniş kesimlerinin siyasetin yapımına katılması ise sadece seçimler ve referandumlarla sınırlı olabiliyor. Bu ise benzeri her durumda olduğu gibi sadece sunulanlardan birini tercih etmek anlamına geliyor. Tabir caiz ise patronlar ve “adamlarının” kendilerinin çalıp, kendilerinin eğlendiği bir düzen sürüp gidiyor ama davul işçinin-emekçinin boynunda, tokmak onların elinde. Biz de diyoruz ki madem davul işçi-emekçinin boynunda tokmak neden başkasının elinde olsun? Bu anlamda Kurucu Meclis işçilerin, emekçilerin, ezilen ve sömürülen tüm kesimlerin kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerine hep birlikte tartışıp karar verebilecekleri bir zemin oluşturma talebidir.


POLİTİKA

5

Dünya kapitalizmiyle uyum sürecinde Türkiye’de hayvancılık

Değişen gündem işçi direnişlerini örtüyor

Görkem Duru, 30 Haziran 2010

Oktay Benol, 2 Temmuz 2010

Türkiye’de son dönemde et fiyatlarındaki aşırı artış ve bunun arkasından alınan et ve damızlık hayvan ithalatı kararı gündemin bir parçasını oluşturmakta. Burada öncelikle et fiyatlarındaki artışın nedenleri üzerinde durmak gerekir. Belirtmek gerekir ki, AB uyum sürecinde uygulanan Ortak Tarım Politikası kapsamında tarımsal nüfusun azaltılması, devletin bu alandan desteğini çekmesi hedeflenmektedir. Bu ise küçük üreticilerin tasfiyesini ve bu alanda büyük şirketlerin egemenliğini pekiştirmektedir. Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle bütünleşmesi sürecinde bu ayrım önemli bir yere sahiptir ve tarım alanında bu politikaların devamının geleceği aşikârdır. Bu noktada ikinci bir ayrım ise devletin inkâr ve imha politikasının bir sonucu olarak Kürt illerinde tarım ve hayvancılığın durma noktasına gelmiş olmasıdır. Mevcut yasaklar altında, buradaki küçük üreticiler ya iflasın eşiğinde ya da çoktan iflas etmiş durumdadır. Bu politikaların sonucu olarak hayvancılık önemli oranda sekteye uğramıştır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri doğrultusunda, 1991 yılında 12 milyon olan büyükbaş hayvan sayısı 2009’da 11 milyona, küçükbaş hayvan sayısı ise 51 milyondan 26 milyona düşmüştür. Hayvancılık sektöründeki bu gerileme et üretimini önemli oranlarda düşürmüş, küçük üreticilerin yok olmasına göz yumulması ve devletin bu sektörden

desteğini çekmesi ise mevcut sektörde büyük şirketlerin hareket alanını genişletmiştir. Bu sayede şirketler kendi kazançlarını arttırabilmek doğrultusunda piyasayı yönlendirmekte ve bu da et fiyatlarındaki aşırı artışın temel nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sonucunda, ilk olarak, iflas eden küçük üreticiler açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalmaktadır. İkinci olarak da zaten açlık sınırında yaşamaya mecbur bırakılmış olan kesimler ise en önemli besin maddesi ete ulaşamaz olmuştur. Türkiye’de, yılda kişi başına 6 kg et tüketilmesi durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Et fiyatlarındaki bu artış nedeniyle oluşan tepki karşısında ise hükümet uzun bir aradan sonra Et ve Balık Kurumu’na ithalat yetkisi vermiştir. Yapılan ithalat sonucunda et fiyatlarındaki artışın önüne geçilmiş ve fiyatlar bir nebze düşmüş olmasına rağmen bu gibi uygulamaların sadece “günü kurtarmak” ve ilk anda tepkilerin önüne geçmek adına yapıldığının farkındayız. Sonuçta ithalat yoluyla getirilen hayvanlar da, küçük üreticilerin iflasın eşiğindeki durumları göz önüne alındığında, sadece büyük şirketler tarafından satın alınabilecek ve uzun vadede onların egemenliğini pekiştirmekten öteye geçmeyecektir. Günü kurtarmış olmak hükümeti ve kapitalist odakları rahatlatmış olabilir ama bizler sürekli rahatsız edileceğimizin bilincindeyiz.

Eylül 2008’de açığa çıkan dünya ekonomik krizinin en açık ve doğrudan sonucu olan kitlesel işsizliğin işçi direnişlerini çoğaltması bir yerde kaçınılmazdı. Nitekim en çok ses getireni TEKEL olsa da irili ufaklı yüzlerce işçi direnişi söz konusu oldu. Çok değil sadece birkaç ay öncesine kadar da Türkiye gündeminin birinci maddesi TEKEL işçilerinin Ankara direnişiydi. Ardından TEKEL direnişi türlü ayak oyunlarıyla sönümlendirilmeye çalışılırken Taksim Meydanı’nın 32 yıl sonra 1 Mayıs mitingine açılması gerçekleşti. Direnişteki işçilerin 1 Mayıs’ta kürsüyü, sonrasında Türk-İş 1. Bölge temsilciliğini işgal etmesi yine gündemin ön sıralarında yer buldu. Direnişler ve işgaller, işçilerin talep ve beklentilerinin boşa çıktıkça hayal kırıklıklarının ve öfkelerinin artmasının bir sonucuydu. En zor ve ihtiyacı oldukları zamanda yanlarında görmeyi bekledikleri sendika bürokrasilerinin işbirlikçi tutumları ise bu öfkelerini daha da büyüttü. İşçilerin öfkelerinin daha da büyümesi ve taleplerinin daha da görünür hale gelmesi kaçınılmazdı. Haklıydılar. Eylemleri meşru idi. Dertleri bağcıyı dövmek değil gerçekten üzüm yemekti. Aldıkları karşılık ise tam da patronlardan ve hükümeti AKP’den beklenecek şekilde oldu. İşçileri terörist olmakla, PKK’li olmakla suçlamak zamanın ruhuna da en uygun yoldu. Bir yandan sendika bürokrasilerinin işbirlikçiliği, bir yandan hükümetin ve yanlısı medyanın bu karalamalarıyla işçi direnişlerinin her an patlamaya hazır hali dizginlenmeye çalışılıyordu. Sonra Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine saldıran İsrail askerlerinin katliamı geldi. Ardından PKK nin 31 Mayıs itibariyle ateşkesi bitirdiğini ilan etmesiyle şiddetlenen çatışma ve artan ölümler gerçekleşmeye başladı. Bir de bunlara BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik yaptırımlara Türkiye’nin (Brezilya ile birlikte) hayır oyu vermesiyle yeniden alevlenen “ne olacak bu Türkiye-ABD ilişkileri” faslı eklendi. Ve geriye Türkiye’ nin bir gündemi olarak ne işçi direnişleri kaldı, ne de işsizlik. Hepsinin üstü örtüldü.

Üçüncü köprü cinayettir! Dilçem Sarin, 1 Temmuz 2010 Trafik sorununu çözmek için yapılması istenen 3. köprü, sorunu çözmek bir yana, İstanbul'a beraberinde yeni sorunlar getiriyor. 3. köprü trafiğe çözüm olmayacak, aksine kendi trafiğini yaratarak İstanbul'u içinden çıkılmaz bir trafiğe mahkûm edecek. Yeni köprü ile araç trafiği daha da artacak ancak taşınan yolcu sayısında önemli bir artış olmayacaktır. Zaten her köprü yapımı bir sonrakini de gerektiriyor ve yeni karayolları açmak insanları özel araç kullanımına teşvik ediyor. Peki, bu durumda kimler kazanıyor? Petrol şirketleri ve otomobil sanayisi! Bunun yanı sıra İstanbul'da toprak rantı üzerinden önemli bir sermaye birikimi sağlanıyor. Arsa vurguncuları daha köprü güzergahı açıklanmadan ortalığı karıştırıyor, nedense doğru tahmin edilen güzergah üzerindeki arsaların fiyatları fırlıyor ve şehrin kuzeyinde arsa kapatma yarışı hızla devam ediyor. Köprünün yapım aşamasında inşaat şirketlerine ödenecek milyarlarca dolar da cabası. Hani 3. Köprü cinayetti? Kendi belediye başkanlığı döneminde “3. köprü cinayettir!” diyen Tayyip Erdoğan'ın şimdi bu köprü ya-

pımına neden bu kadar istekli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Her köprü yapımında İstanbul'un kentsel yapısında ciddi değişimler yaşanıyor ve 3. köprünün yapılmasıyla İstanbul kuzeye doğru yayılacak. Bu da korumamız gereken kuzey ormanlarının ve su havzalarının yok olması anlamına geliyor. Çevre ve bağlantı yolları ile Belgrad Ormanı büyüklüğünde ormanlık alan ve bir o kadar da tarım alanı talan ediliyor. Ayrıca bu alanların yapılaşması, gerekli altyapının oluşturulması büyük maliyetlere neden olacak. Bu maliyetler ise yine biz işçi ve emekçilerin cebinden çıkacak. İstanbul'un ulaşım sorunlarını yeni köprüler çözmeyecektir. Ulaşım sorununda taşıta değil, insana öncelik veren yaklaşım istiyoruz. Yeni karayolları değil, yolcu taşıma kapasitesi yüksek raylı sistem ve metronun yaygınlaştırılmasını istiyoruz. Sermayenin değil, İstanbul halkının çıkarlarını gözeten, doğal ve tarihi dokuya zarar vermeyen bir planlamanın hayata geçirilmesini istiyoruz. Yani bu ortak taleplerimiz çerçevesinde ya yaşanabilir bir kent yaratacağız ya da köprüler ve tüp geçitlerle dolu bir kentte yaşamak zorunda kalacağız.

Muhtemelen AKP hükümeti ve sendika bürokrasisi şimdi zil takıp oynuyordur. Hükümet belki de ilk seçimlerde alaşağı olmasına yol açacak toplumsal bir basınçtan – en azından şimdilik– kurtulurken, sendika bürokratları işçilerin giderek artan talep ve beklentilerini savuşturmuş durumda. Patronların keyfinin yerinde olduğuna da şüphe yok. Son günlerin popüler ifadesiyle “ver gazı!” söylemiyle bir yandan İsrail’e savaş açmalar, bir yandan ABD’ye haddini bildirmeler (tabii ikisiyle de hiçbir şeyin kesildiği yok, bütün anlaşmalar-görüşmeler devam ediyor) bir yandan da PKK üzerinden “vurun Kürtler’e” diyerek şovenizmi körüklemeler... Böyle bir ülkeyi idare etmek herhalde zor olmasa gerek. Lakin bu kesimler işçi ve emekçilerin gözlerinin kör, kulaklarının sağır olduğunu sanıyorlarsa yanılıyorlar. Üç maymunu kendileri oynar, işçiler değil. Örneğin işsizlik, yoksulluk altında işçiler, emekçiler kırılırken bir tane işçi direnişinde görünmeyen Hak-İş yönetiminin sözüm ona Filistin’e destek için Ankara’da İsrail Büyükelçiliği önünde başta Salim Uslu olmak üzere ortaya çıkmasını bir kenara kaydedelim. İşçi örgütünü AKP’nin arka bahçesi haline getiren bu yüz karalarını kuşkusuz işçi ve emekçiler unutmuyor, diğerlerini unutmadığı gibi. Çok açık ki bu ortamda işçi ve emekçilerin işi şimdi çok daha zor. Lakin akıntıya karşı kürek çekmemiz gerekiyorsa onu da yapmalıyız. Kuşkusuz şovenizme ve “ver gazı!” şişirmelerine boyun eğecek değiliz.


6

POLİTİKA

Gülen'den Türkiye-İsrail ilişkisi üzerine ders Sedat D., 5 Temmuz 2010 Fethullah Gülen'in bir ABD gazetesine verdiği röportajın “Mavi Marmara”ya ilişkin kısmı AKP'de soğuk duş etkisi yarattı. Röportajında AKP'nin yangına körükle gittiğini belirten Gülen, İsrail ile ilişkiye geçilmeksizin doğrudan Gazze'ye yardım gönderilmesini yanlış olarak niteledi. Bunun yanı sıra saldırının kendisini kınamak yerine, “gördüklerim çirkindi” gibi bir geçiştirme ile aslında Filistin'i hiç umursamadığını belirtmiş oldu.

geçmemiş olsa da burjuvazi içerisinde bir kaygı yaratmış durumda. Başta rejim krizleri olmak üzere, açılım sürecini yönetmek ve ekonomik kriz gibi pek çok zorlukla karşı karşıya olan AKP pek çok hassas dengeyi tutturmaya çalışmaktadır. Krizin tüm yükünü işçi ve emekçilere yıkarken, Kürt önderliğini tasfiye edip Kürt halkının seferberliğini sonlandırmaya çabalamakta ve tüm bunları yaparken de emperyalizmin Ortadoğu politikala-

Gülen'in Filistin davasına yaklaşımı Bu açıklama Filistin sorununa dair Gülen cemaatinin tavır değiştirdiği anlamına gelmiyor. Daha kuruluş aşamasında dahi Gülen cemaati açıkça ABD ve İsrail'i hedef alan hiçbir yazı yayımlamamıştı. Hatta sonrasında sermaye birikimini sağladıkça doğrudan doğruya ABD ve dolayısı ile de İsrail müttefikliğine girişmişti.

Türkiye-İsrail ilişkileri ve AKP Geçtiğimiz dönem içerisinde “Hamas terör örgütü değildir” açıklaması ve “one munite!” şovunun ardından, Mavi Marmara saldırısı sonrasında Erdoğan'ın yaptığı çıkışlar her ne kadar sembolik olmanın ötesine

Fethullah Gülen'in rahatsızlığı işte tam da bu noktadan kaynaklanmaktadır. Ortadoğu pazarında yerini koruyabilmek için emperyalizmin ona biçtiği rolün dışına çıkmamak gerektiğini bilen Gülen, açıklamaları ile Erdoğan'a tutturması gereken bir dengeyi daha hatırlatmış oldu: Seni kitleler değil burjuvazi iktidarda tutuyor! Kitleleri hoş tutayım derken, burjuva yatırımları huzursuz etmeyeceksin! Halife mi, sıradan bir vatandaş mı? Gülen'in röportajının ardından AKP'li yetkililerin yaptığı açıklamalar, “hoca ne derse haklıdır” içeriğini taşımakta idi. Peki, bu durumda Fethullah Gülen kim olarak konuşmakta? Onun bu açıklamaları Türk siyasetine olan etkisini arttırmak niyetini mi taşıyor? Yoksa kendisinin son röportajında da dediği gibi, O “sadece sıradan bir Türk vatandaşı” mı?

Gülen daha öncesinde İsrail ve ABD'nin müslüman halklara yaptığı saldırılara karşı çok kez sessiz kalmış ve hatta direnişleri karalamaya varan beyanlarda dahi bulunmuştu. 2009 yılında Gazze'ye yapılan saldırının ardından ise, Zaman gazetesinde İsrail saldırısı kuru bir haber dili ile, geçiştirilerek ele alınmakta idi. Bu bağlamda Fethullah Gülen'in yankı uyandıran son açıklamalarını sermaye sınıfının hızla gelişmekte olan bir kanadının görüşü olarak ele almak gerekir.

nı bir dış politika değil, doğrudan doğruya bir iç hamle olarak okumak gerekir. Ancak İsrail konusunda attığı bu adımlar, maksadını aşar niteliklere bürünebileceği için AKP'yi köşeye sıkıştırmaktadır.

Bu sorunun cevabını patronlar ile her konuda çıkarının farklı olduğunu bilen bir işçi verebilecektir. Gülen ne ülkesinden sürgün sade bir vatandaş olarak, ne de bir halife olarak konuşmakta. O; bir yatırımcı, bir burjuva olarak konuşmaktadır. rına Türk burjuvazisini en iyi şekilde eklemlendirecek yönelişler geliştirmek zorundadır. Bu noktada AKP tüm bu yıpranmışlıklara karşı kitlelerin güvenini arttırmak için türlü oyunlara başvurmaktadır. Bunlardan biri de sözü dinlenen bir devlet haline gelindiği imajını yaratmaktır. Bu doğrultuda AKP'nin İsrail çıkışları-

Bu yüzden yapmamız gereken Gülen'in söylediklerinin tam zıttıdır. Görevimiz Gülen'in Ortadoğu pazarındaki yatırımlarının artması için İsrail'e destek vermek değil, barış ve emeğin kurtuluşu için Filistin halkı ile dayanışmak ve tüm Ortadoğu'da proletarya enternasyonalizmini yaratmaktır.

Demagoji AKP'yi kurtarabilir mi? Atakan Çiftçi, 2 Temmuz 2010 Burjuva medya ve siyasetçiler ne kadar yalanlamaya çalışsa da, dünyada ekonomik krizin giderek derinleştiği bir sürecin içindeyiz. Türkiye'de ise burjuva siyaset, yeni bir krizin eşiğinde bulunuyor. Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliği paketini ister kabul etsin, isterse iptal; yaklaşan referandum ve/ya erken seçim öncesi, burjuva bloklar arasındaki çatışmanın yeniden şiddetleneceği bir döneme giriyoruz. AKP hükümeti ise bir süredir, birçok faktörün basıncı altında bir sıkışma içine girmiş durumda. Bu faktörlerin başında, ekonomik krizin etkisiyle artı-değer pastasının küçülmesi geliyor. Bu durum burjuvazi-içi çatışmayı şiddetlendirirken, AKP'nin meşruiyet zeminini de giderek daraltıyor. Diğer bir faktörse, “açılım” sürecinde bugün gelinen nokta! Bundan yaklaşık bir yıl evvel Kürt sorununun “çözümü” vaadiyle ilan edilen “açılım” süreci, mevcut durumda, 8 yıllık AKP hükümeti döneminde savaşın hiç olmadığı kadar şiddetlendiği bir evrede. Bu noktada Kürt halkına dağıtılan sahte umutlar, hükümete yönelik kin ve nefrete tahvil olurken; Batı'da Türk milliyetçiliğinin etkisi altındaki kesimlerde ise, çatışmaların da şiddetlenmesiyle birlikte “açılım” sürecinde,

Türk şovenizminin iradesi güçlendi, CHP ve MHP' nin etkisi arttı. Buna bir de, CHP'de yapılan operasyon sonucunda Kılıçdaroğlu CHP'sinin, AKP'ye alternatif olarak parlatılmasını da eklersek; AKP'yi tehdit eden tablo berraklaşır. Son dönemde yaşadığı sıkışmayı AKP, dış politikadaki salvolarıyla göğüslemeye çalıştı. Özellikle, İsrail' in Gazze yardım filosuna saldırmasının ardından, Filistin’de çözümün hamiliği rolüne soyunan AKP; sürdürdüğü diğer politikalarla birlikte, bölgede bir “barış elçisi”, bir bölgesel büyük güç imajı yaratma çabasına girişti. Bu noktada Erdoğan'ın kullandığı kimi söylemler özellikle dikkat çekici oldu. Batı emperyalizminin “terör örgütü” olarak tanımladığı Hamas'ın, aslında bir direniş örgütü olduğunu belirten Erdoğan, Hamas'ın milyonların oyunu arkasına aldığını, haklı bir davanın savunucusu olduğunu açıkladı. Kadın, çocuk demeden insan öldüren İsrail'in, caniyane bir politika uyguladığını belirtti. Dönemsel çıkarları gereği İsrail-karşıtı bir söylem tutturmuş olan AKP hükümeti, esasında meseleyi kendisi açısından epey tehlikeli bir noktaya çekmiş oldu. Erdoğan bilinçli ya da bilinçsiz olarak “yadsımanın yadsınmasını” gerçekleştiriyordu. Milyonların oyunu alan

Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'ni muhatap almayan, onu terörist ilan eden ve kadın, çocuk, yaşlı demeden insanlar ölmeye devam ederken; Filistin ulusal sorununu ve direnişini tanıyarak, Kürt ulusal sorununda inkâr ve imha politikası güttüğünü, kendi ağzından itiraf etmiş oluyordu. Demagojiyle yeni meşruluk zeminleri yaratmaya çalışsa da, AKP'nin dört başı mamur güzel günleri artık geride kalmış görünüyor. Ekonomik kriz, şiddetlenen çatışmalar, artan sefalet ve yoksulluk, faturayı kesmek üzere muhatap arıyor. İşçi hareketi ve sosyalist sol açısından asıl sorun ise, AKP hükümetinin yitirdiği, yitireceği meşruiyet zemininin kimler tarafından, nasıl doldurulacağı? Burjuvazinin farklı sektörlerine yedeklenmeyen bağımsız bir politik hat, burjuvazi-içi çatışmanın yaratacağı çatlaklardan da yararlanarak, işçi hareketi ve sosyalist sola yeni fırsatlar sunabilir. Ne var ki, liberal ve/ya ulusalcı politikaların sosyalist sola bugünkü gibi hâkim olduğu bir ortamda; burjuvazinin farklı biçimlerde ama hegemonyasını yeniden tesis etmesi çok da zor olmayacak. Dünya ekonomik krizinin ortasında, sınıf mücadelesinin sertleşeceği, fırsatlar ve tehlikelerle dolu yeni bir dönem bizleri bekliyor.


KADIN SAYFASI

7

Erkek şiddetinden kurtulmuş kadın yoktur Canan Yılmaz, 27 Haziran 2010 Son istatistikler, 2009’un ilk yedi ayında 953 kadın cinayetinin işlendiğini, yedi yılda cinayetlerin yüzde 1400 arttığını söylüyor. 2010'un istatistiklerine bakmaya cesareti olan kaldı mı? Daha dün telefonundaki mesajları göstermediği için göğsünden bıçaklanan Hemşire Hilal' in (24) haberini almışken ya da geçen hafta güpegündüz yolda kurşuna dizilen Mimar Hülya Yolcubal (36) hatırımızdayken... Erkek şiddetinden kurtulmuş kadın kaldı mı? Kadınlar öldürülüyor. Devlet suskun kalmış bile değil, aksine tüm kurumlarıyla kadın cinayetlerini, kadına yönelik erkek şiddetini, cinsel istismarı teşvik ediyor. Adım adım bir suçlunun nasıl korunduğunu gösteriyor. Hülya Yolcubal da dâhil birçok kadın tehdit edenin farkında; polise, savcılığa başvuruyorlar. Karı-koca arasına girilmez diyerek polisler şikâyetleri tutanaklara geçmiyor. Zaten katiller de durumun farkında; “o bana hakaret etti ve beni hayatından çıkardığını, hakkımda suç duyurusunda bulunduğunu (...) söyleyince kendimi kaybettim. Neyi nasıl yaptığımı bilmiyorum, çok pişmanım” diyor, amaç kadının kendisini haksız yere tahrik ettiğini ispatlayıp ceza indirimini kapmak! Ağır tahrik, pişmanlık derken bir kadını katletmenin neredeyse hiçbir yaptırımı kalmadığı bir düzende kıskanan, öldürüyor! Kadın katilleri elini kolunu sallaya sallaya sokakta dolaşırken, neredeyse mağdurlara “öldü de kurtuldu” deniliyor. Bir de şiddet görenler ne yapsın? Her üç kadından ikisi hayatındaki erkek tarafından hem seviliyor hem dövülüyor. Devlet suskun kalmış değil, aksine biri cinsel

şiddet mi görmüş, tecavüze mi uğramış, onu Adli Tıp Kurumu'nun (ATK) koridorlarında kolunda mühürle kapı kapı dolaştırıyor, ne kadar memur varsa hepsine olayı defalarca anlattırıyor. Üzerine bir de “ruh sağlığı bozulmamış” raporu veriyor. Erkek adalet değil, gerçek adalet! • Birkaç yıl önce, İstanbul ve Ankara’da 10-16 yaşlarında 10 kız çocuğuna tecavüz ettiği belirlenen operacı Şahin Öğüt tutuklanmıştı. Yerel mahkeme 16 yaşındaki mağdurun evine zorla girilip, ağır şekilde şiddet uygulandıktan sonra tecavüz edilmesi, sonra da küçük kızın ellerinin ve ağzının bağlanması nedeniyle, mağdurun -tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Hastanesi’nin raporuyla- beden ve ruh sağlığının bozulduğu gerekçesiyle Öğüt'ü 21 yıl hapis cezasına hükmetmişti. Yargıtay 5. Ceza Dairesi ise; mağdurun koluna mühür vurulup ATK'ya gönderilmediği için bu davada eksik soruşturma kararına vardı. ATK’da iş yoğunluğu nedeniyle iki yıl sonrasına verilecek randevunun mağdurun ruh sağlığının tekrar tekrar bozacağı gerçeğini hiçe sayarak hem de... Ancak geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanlığı çocuk mağdurlar için Üniversite Hastanesi raporlarını kabul etmeye başladı ve elbette bu, Bakanlığın yaşadığı ani bir aydınlanmanın sonucu değil, bu konuda feminist çevrelerin süren davaları takip etmeleri ve hepimizin bu konudaki büyük adaletsizliği her fırsatta teşhir etmemizin ürünü. Bu şimdilik yalnızca çocuk mağdurları kapsasa da, yarın tüm kadınların adli tıp travmasını engelleyecek önemli bir adım ve mücadelemizin ve müca-

dele yöntemlerimizin de haklılığını gösteren önemli bir kazanım. Peki ne yapacağız? • Kadınlar öldürülüyor. Çünkü devlet açıkça, kanunlarıyla, kurumlarıyla mağdur kadınları değil, cinnet geçiren erkekleri koruyor. Kadın şiddet gördüğü erkekle aynı evde yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Çünkü sığınma evi yok! Kadın cinsel şiddet görüp, hakkını aradıysa, tüm süreç boyunca olayı tekrar tekrar yaşamayı göze almalı. Kadın ruh sağlığının bozuk olduğunu kanıtlamak için köhnemiş ATK'nın koridorlarında kolunda mührüyle yıllarca sürünmeli. Çünkü Üniversite Hastanelerinin bünyesinde çalışan Tecavüz Kriz Merkezleri yok. ATK'nın çekinmeden kolladığı mahkemelerin utanmadan saldığı katiller, sokaklarda dolaşıyor. Pek kültürlü, tahsilli bir erkek bizi canımızdan edebilir ya da daha da kötüsü yıllarca hem sevip hem dövebilir. Polis, devlet korumuyor diye, tecavüze tacize kader mi diyeceğiz? Hayır! Yaşamak için mücadele edeceğiz, aile içi ufak tefek geçimsizlik demeyeceğiz, erkek şiddetinden kurtulmuş kadın yoktur diyeceğiz ve hemcinslerimize sahip çıkmak, en çok da kız çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakmak için katillerden, katilleri koruyanlardan hesap sormak için örgütleneceğiz. Adli Tıp Travması'na son! Tecavüz Kriz Merkezleri Açılsın! “Haksız tahrik ceza indirimi” kalksın, suçu önlemeye yönelik yasalar çıksın! Kadın sığınma evlerinin sayısı arttırılsın!

Gey Onur Yürüyüşü gerçekleşti Birol Dinçer, 30 Haziran 2010 1969 Haziran’ında New York’taki bir gey bara polis rutin saldırılarından birini düzenler. Ancak polis beklemediği bir karşılık alır. Ellerindeki şişeleri polise fırlatan eşcinseller, o geceyi giderek güçlenecek olan bir özgürlük ve isyan mücadelesine dönüştürürler. Bu nedenle tüm dünya metropollerinde ve pek çok şehirde haziran ayının son haftaları bu direniş anısına “gey onur” haftası olarak kutlanır. 27 Haziran 2010 Pazar günü saat 17.00’da İstanbul Taksim Meydanı’ndan Tünel’e doğru yürüyüşe geçen eşcinseller, travestiler, transseksüeller ve eşcinsel özgürlük mücadelesine destek verenler Türkiye’de 2003’ten bu yana gerçekleştirilen gey onur yürüyüşünü tamamladılar. 2003’te elli civarında kişiyle başlayan gey onur yürüyüşleri, her sene katlanarak büyüdü ve popülerleşti. Bu seneki yürüyüşe katılanların sayısı 4 bin civarındaydı.

Coşkulu kalabalık, dans ederek, slogan atarak döviz, pankart ve büyük gökkuşağı bayrağı etrafında çevrelenerek renkli bir görüntü oluşturdu. “Susma haykır, eşcinseller vardır”, “İstifa et Kavaf!”, “Tecavüzcü Polis Hesap Verecek”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza” gibi sloganlar atıldı. Bu seneki gey onur yürüyüşüne İşçi Cephesi okurları da katılım gösterdi. 1968 devrimci sürecinde filizlenen direnişlere referansla gelişen gey onur yürüyüşlerinin, Avrupa, Amerika ve Avustralya kıtalarındaki pek çok şehirde büyük şirketlerin sponsorluklarıyla birer ticari pazara dönüştüğünü de belirtmek gerekir. Örneğin Sydney’li eşcinseller 25 yıl öncesine dek hiçbir hak ve görünürlük sahibi değilken, bu sene düzenlenilen Sydney gey onur haftasını kutlayan 700 bin civarındaki kişinin yaklaşık 45 milyon dolarlık bir gey tüketim pazarı oluşturduğu tahmin ediliyor. Bu rakam 3 milyon civarındaki eşcinselin katılımıyla gerçek-

leşen Brezilya Rio De Janeiro gey onur yürüyüşünde üçe katlanıyor. Buna karşılık 68’in devrimci eşcinsel mücadelesinin karakterine karşı gelişen bu eğilime ve eşcinsellerin müşterileştirilmesine dikkat çekmek için Berlin gibi bazı şehirlerde alternatif eşcinsel onur yürüyüşleri de tertip edildi. Türkiye’de böyle bir pazarın Türk sermaye sınıfınca henüz keşfedilmediği düşünülürse, eşcinsel hareketin ve bu yürüyüşün gündeminde bu sorunların olmaması da anlaşılmaz görünmüyor. Devrimci Marksistler ise din kurumuyla günah, hukuk kurumuyla suç, burjuva tıp kurumuyla hastalık olarak tanımlanan eşcinselliğin kapitalistlerce müşterileştirilerek “özgürleştirilmesine” karşı savaşacak. Eşcinsellik ne günah, ne suç, ne hastalık ve ne de pazar alanıdır... Gerçek özgürlük, siyasal ve toplumsal eşitlikle mümkündür. Eşcinselliğin özgürleşmesi, işçi sınıfının ve ezilenlerin zincirlerini kırmasını ve sosyalizmi çağırmaktadır.

İlk değil! A. Ela Toprak, 1 Temmuz 2010

tespit edildi.

İstanbul'da Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) üyesi bir kadın kaçırıldı. Kadın cinsel işkenceye maruz kaldı ve kendisine tecavüz girişiminde bulunuldu.

K.S. ve DÖKH'lü avukatlar; polis oldukları tahmin edilen saldırganlar hakkında Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundular.

17 Haziran akşamı dört kişi tarafından zorla bir araca bindirilen K.S. (21) bayıltıcı bir madde ile bayıltılarak kaçırıldı. Yaklaşık 10 saat sonra kendine geldiğinde; üzerindeki giysiler çıkarılmış, yerleşim yerlerinin dışında metruk bir gecekonduda buldu kendini K.S. Oradan yarı baygın halde uzun bir yol yürüdükten sonra bindiği araçla yakınlarının yanına gelen K.S Türkiye İnsan Hakları Vakfı'na (THİV) götürüldü. Oradan sevk edildiği hastanede K.S.'nin tecavüz girişimine maruz kaldığı, yaşadıklarının etkisiyle şoka bağlı ağır bir travma geçirdiği

Saldırının haziran ayında gerçekleşmesi (2003 yılında yine haziran ayında DEHAP İstanbul Kadın Kolları yöneticisi 4 sivil polis tarafından kaçırılarak işkence ve tecavüze maruz kalmıştı), ve dolayısıyla DÖKH'ün 7 yıl önce başlattığı “Demokratik özgür mücadelemizi yükseltelim, tecavüz kültürünü aşalım” kampanyasının yıldönümüne denk gelmesi dikkat çekici. Olayın ardından birçok yerde, farklı kurumlarca basın açıklamaları gerçekleştirildi. Yapılan basın açıklamaların-

da politik alanda çalışma yürüten K.S.’nin uğradığı cinsel işkence ve tecavüz girişimi kınandı. Saldırının bilinçli olarak tecavüz karşıtı kampanyaya karşı geliştirilmiş olduğu vurgulandı. Daha önce de BDP Kadın Meclisi üyesi kadınların, DEHAP İstanbul Kadın Kolları yöneticisinin uğradığı saldırıların ve bu saldırıların faillerinin ortaya çıkarılmamasının politik alanda faaliyet yürüten kadınlara karşı sistemli bir sindirme politikası olduğu dile getirildi. Son yıllarda Kürt kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve kaçırma olaylarının giderek arttığı belirtildi. (Kaçırılarak tecavüze uğrayan kadınların yüzde 90'ı Kürt) Son 5 yılda “Gözaltında tecavüz” vakasına rastlanmadığı ancak “kaçırılarak gözaltı” (kayıtsız gözaltı) yapıldığı belirtildi.


8

ARKA PLAN

Sınıf mücadelesini şiddet l Devasa ekonomik kriz, olanca şiddetiyle hükmünü sürmeye devam ediyor. Tüm bir yıl boyunca dünya kapitalizmine yeniden istikrar kazandırmak için emekçilere ait kaynaklardan finans dünyasına çok büyük miktarlarda para enjekte edildi. Bankaların kurtarılması için ABD, İngiltere ve Avro bölgesinde 14 trilyon dolar, Çin'de 1,4 trilyon dolar harcandı. Ancak yine de bu çabaların ekonomide sürdürülebilir bir iyileşme yaratacağı şüpheli Murat Yakın, 1 Temmuz 2010 Emperyalist metropollerde büyüme hızı düşük kalmaya devam ederken, işsizlik ve sınıf mücadeleleri yaygınlaşıyor. Büyük Bunalım'dan beri görülen bu en şiddetli kriz, “Teğet geçti” zırvasının aksine Türkiye’ deki siyasi dengeleri de şiddetli bir biçimde belirlemeye başlamış durumda.

yorumlayışı. Bu faslı rakamlarla açtık, rakamlarla bitirelim. Yine 30 Haziran tarihinde (TÜİK) verilerine göre açıklanan Türkiye’nin ekonomik büyüme oranları bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 11,7 olarak bildirildi. Hükümet yetkilileri bu oranı tünelin ucunda ışık

nüz 2008 yılındaki oranlar yeni yakalanabildiği gibi, Türkiye nüfusunun aradan geçen 2 yılda yaklaşık 2 milyon kişi arttığı gerçeği göz ardı ediliyor. Dahası bu büyüme oranları istihdam hedefini hiç mi hiç gözetmiyor zira aynı verilerin arasında gözlerden uzak tutulan bir başka gerçek de, yaklaşık 100 bin kişilik bir istihdam kaybının yaşanmış olduğu.

Ekonomik kriz derinleşiyor

“Bölgesel güç” siyaseti

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine bakılırsa, 2008 yılında 2,5 milyon olan resmi işsiz sayısı içinde bulunduğumuz 2010 yılında 3 milyon 438 bine ulaştı. Türlü hokkabazlıklarla bu rakamların içinde kendilerine yer bulamayarak kaderlerine küsmüş durumdakileri de dâhil edersek, 5,5 milyonu aşkın bir işsizler ordusu söz konusu. Rakamlar içinden geçmekte olduğumuz yıkımın acımasız birer göstergesine dönüşmüş durumda. Geride kalan 9 yıl boyunca yüzde 9 dolaylarında seyreden işsizlik oranları önce yüzde 10 düzeyine sıçradı ve şimdi de yüzde 14,5’e demir atmış durumda. Kronik bir hal kazanmış durumdaki işsizlik sorununa ilişkin olarak “Türkiye’nin meselesi” yakıştırmasını yapan Başbakan’a göre, tam bir felaket haline gelmiş sorun esasen katlanılması gereken doğal bir bedel. Yani yıllardır uygulanan emperyalizme bağımlı, yeni liberal ekonomi politikalarının, krizde emekçileri değil kapitalistleri gözeten çizginin bu korkunç tabloda hiç rolü yok kendisine göre.

Geride kalan dönemde, Türkiye burjuvazisinin emperyalizme bağımlı bir bölgesel güç olarak alanını genişletme çabalarına tanık olduk. Bir yandan komşu ülkelerle geliştirilen yeni ekonomik anlaşmalar diğer yandan Ortadoğu sorununa müdahil olma çabaları, AKP hükümetinin “komşularla sıfır sorun” siyasetinin bir yansıması olarak sunuldu. Nihayet Türkiye uzun yıllardır boşladığı Ortadoğu’da büyük devlet olmanın gerektirdiği inisiyatifi üstlenmekteydi. Bu gerçek miydi?

O halde, krizin “Teğet geçtiği” Türkiye’nin sahteciliklerden arınmış ekonomik göstergelerini değerlendirmekte yarar var. Geride kalan yıl boyunca ulusal gelir yüzde 7,9 oranında küçüldü. 270 milyar doları

göründü çığlıklarıyla karşıladı. Öyle ya Türkiye bu büyüme oranı ile G–20 ülkeleri arasında en hızlı eko-

Türkiye ve Brezilya’nın 17 Mayıs tarihinde İran ile imzaladıkları nükleer takas anlaşmasının dünya ve Türkiye kamuoyunda estirdiği eksen kayması tartışması gerçekleri perdeleyici bir işlev gördü. Oysa Obama’nın her iki ülkeye hitaben yazdığı ve Brezilya devlet başkanı Lula’nın sonradan açık ettiği mektuptan anlaşıldığı kadarıyla ABD hükümeti her iki devleti yalnızca İran’la böyle bir anlaşma yapmak doğrultusunda cesaretlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda söz konusu anlaşmadaki maddelerin ABD emperyalizmini tatmin ettiğini belirtiyordu. Şurası çok açık ki, AKP hükümeti iddia ettiğinin aksine takas anlaşması girişimiyle ABD’nin bölge politikasına kafa

Bugüne dek işçi yığınlarının bölünmüşlüğünün bir göstergesi olan kamu emekçisi, ofis çalışanı, tekstil işçisi, sendikalı-sendikasız, Kürt/Türk ayrımları anlamlarını yitirerek belirsizleşirken, kuvvetli bir yoksullaşma ve proleterleşme süreci, mücadeleleri birleştirerek işçi sınıfının bağımsız bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmasını dayatıyor aşkın dış borcun yaklaşık 54 milyar dolarlık bir kısmının vadesi yaklaşmış durumda. Yıllardır bir türlü yama tutmayan bütçe açığının kapatılabilmesi ise ancak 100 milyar dolar civarında bir sıcak paranın ülkeye giriş yapmasına bağlı. Rakamlar yalan söylemiyor, yalan olan burjuvazinin ortaya çıkan rakam ve verileri -işçi sınıfının güçsüzlüğünden yararlanarak- sahtekarca

nomik büyüme gösteren Çin’in ardından ikinci hızlı büyüyen ülke olarak görünmekteydi. Sahtecilik şurada; 2008 yılının ilk çeyreğinde yüzde 14,5 gibi tarihi bir çöküş yaşayan ekonomi, yoğunlaşmış sömürü koşullarının burjuvazi açısından yarattığı vaha durumuna rağmen bu yılın ilk çeyreğinde ancak yüzde 11,7 oranında büyüyebilmişti. 2010’un ilk çeyreğinde he-

tutmamış, aksine bağımlı bir güç olarak demokratik gericilik politikasının, İran üzerinde oynanan havuç/ sopa politikasının taşeronluğuna soyunmuştu. Emperyalizmin arayışları bu inisiyatifin askıya alınmasıyla sonuçlandı. Bu şok atlatılamadan İsrail birliklerinin Gazze’ye yönelik ambargoya karşı oluşturulan filoya özellikle de Mavi Marmara’ya yönelik katliamı gün-


ARKA PLAN

9

lendirecek yeni bir dönem deme geldi. Yaşanan katliama ilişkin başbakanın tumturaklı çıkışları İsrail ile hayati önemdeki ekonomik ve askeri ilişkilerin kesilmesine yol açmadıysa da, yaşanan gelişmelerin hükümetin ekonomik kriz ve Kürt sorunu bağlamında hayli sarsılan meşruiyetine bir payanda olduğu kesin. Hükümet bugünlerde önce ABD yönetimi, ardından Hoca Efendi’nin uyarıları doğrultusunda İsrail’le lüzumundan fazla gerilmiş ilişkilerin tamiri yönünde adımlar atma uğraşında.

artık olanaksız hale geldiğini ortaya koymakta. CHP yönetiminde gündeme gelen değişiklik, Cumhurbaşkanı Gül’ün ve TÜSİAD’ın çıkışları, Anayasa referandumu ve bu günlerde iyice kaynayan Kürt sorunu karşısında Kürt sivil toplum kuruluşlarını böylesi bir zemine çekme çalışmaları hep bu yönde bir arayışın ürünü. Mevcut rejim üzerindeki çok başlılık ve kutuplaşma-

alan açma çabalarının önündeki en önemli engellerden biri karşımıza çıkıyor: sermaye birikiminin yetersizliği! Dünya ekonomik krizinin iyice tetiklediği bu sorunu çözebilmenin yegâne koşulu, iş gücünün daha da ucuzlatılması ve emek verimliliğini arttırıcı yeni bir saldırı dalgasının hayata geçirilmesi. Yani krizin yol açtığı enkazı derinleştirecek daha yoğun bir sömürü rejiminin oluşturulması. Bu yoğun sömürü rejiminin başlıca hedefi, güvenceli ve sürekli bir “iş” olgusunun

Mücadeleleri birleştirebilmenin yolu, türlü sahte ayrımlarla birbirleriyle karşı karşıya getirilen işçi yığınları ortak talepler etrafında bağımsız bir kutup olarak bir araya getirmek; ve bu birlikteliği sürekli ve etkin bir güç haline dönüştürecek ulusal bir mücadele ve koordinasyon ağı yaratabilmekten geçiyor Hükümetin Kürt sorunuyla yeni sınavı 12 Eylül günü gerçekleştirilecek anayasa referandumunun ve 2011 genel seçimlerinin öncesinde AKP hükümetinin görece üstünlüğünü tehdit edecek iki faktör söz konusu; kabaran krizin yol açtığı işsizlik, sefalet ve yoğunlaşan sömürünün yol açtığı hoşnutsuzluk ve Kürt sorununun aldığı yeni seyir. Gerçekte Kürt hareketinin muhatap alınmamasına dayalı bir politika olan “açılım” siyasetinin iflas etmiş olduğu, DTP’ nin kapatılması, yüzlerce parti yöneticisinin tutuklanmasına yol açan KCK operasyonları, çocuk yaştaki tutuklular, Ahmet Türk’e yönelik saldırı gibi örneklerle çoktan tescillenmişti. Şimdi 13 aylık tek yanlı ateşkesin son bulmasıyla hükümetin “açılım” politikası birçok cephede birden sorgulanır hale geldi. Dahası AKP hükümetinin, işbaşına geldiğinden bu yana Kürt sorununda ciddi bir çatışmalı süreçle karşı karşıya kalmamış olduğu gerçeğinden hareketle, bu kez hem askeri hedefleri hem de sanayi kentlerindeki ekonomik hedefleri tehdit edebilecek bir savaşın yaygınlaşması olasılığı, hükümet açısından başlı başına bir tehdit unsuru. Yeni cepheler, yeni arayışlar • TÜSİAD’ın geçtiğimiz ay gerçekleştirilen yüksek istişare toplantısı sonuç bildirgesinden de anlaşılacağı gibi, emperyalizme bağımlı Türkiye kapitalizminin, bölgede alan genişletme çabaları iç politikayı belirleyen unsurlar üzerinde de kapsamlı değişiklikler gerçekleştirilmesini zorunlu kılıyor. Bu son derece kırılgan bir zeminde dans etmek anlamına geliyor, zira mevcut Anayasa, yargı işleyişi, Kürt sorunun kazandığı yeni görünüm, bu kapsamlı değişiklikleri mevcut yapı üzerinden sürdürmenin

lar, istikrarsızlığın giderilmesi için daralan siyaset alanını genişletmek, farklı kutupları ortak bir zeminde birbirine yakınlaştırabilme gayretleri, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesine yeni bir seyir kazandırabilecek kırılma dinamiklerini de taşıyor. Bu noktada, hükümetin ve burjuvazinin bölgesel bir

gündemden kaldırılması. Bu uğurda zaten gülünç düzeylerdeki sendikal örgütlülük oranlarının tırpanlanması, mevcut işyerlerindeki direnişlerin sınıfa güç verecek örneklere dönüşmeden yalıtılıp tahrip edilmesi, Kürt ve Türk işçiler arasında ayrımı körükleyecek provokasyonlar, her yol mubah. Hükümetin anayasa “reformu” ve yaklaşan seçimler arifesinde yangından mal kaçırırcasına gündeme getirdiği yeni saldırılar krizle birlikte mutlaklaşan yoksullaşma göz önüne alındığında yenilir yutulur cinsten değil. Devlet memurlarına iş güvencesinin ortadan kaldırılması, kıdem tazminatlarının iptali, işçilerin “kiralanmasına” olanak sağlayacak özel ajansların kurulması, esnek ve güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılmasına dönük tedbirler ve son olarak bölgesel asgari ücret yönündeki adımlar saldırı dalgasının büyüklüğünü gösteriyor.

Mevcut rejim üzerindeki çok başlılık ve kutuplaşmalar, istikrarsızlığın giderilmesi için daralan siyaset alanını genişletmek, farklı kutupları ortak bir zeminde birbirine yakınlaştırabilme gayretleri, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesine yeni bir seyir kazandırabilecek kırılma dinamiklerini de taşıyor

Bugüne dek işçi yığınlarının bölünmüşlüğünün bir göstergesi olan kamu emekçisi, ofis çalışanı, tekstil işçisi, sendikalı-sendikasız, Kürt/ Türk ayrımları anlamlarını yitirerek belirsizleşirken, kuvvetli bir yoksullaşma ve proleterleşme süreci, mücadeleleri birleştirerek işçi sınıfının bağımsız bir güç olarak siyaset sahnesine çıkmasını dayatıyor. Mücadeleleri birleştirebilmenin yolu, türlü sahte ayrımlarla birbirleriyle karşı karşıya getirilen işçi yığınları ortak talepler etrafında bağımsız bir kutup olarak bir araya getirmek; ve bu birlikteliği sürekli ve etkin bir güç haline dönüştürecek ulusal bir mücadele ve koordinasyon ağı yaratabilmekten geçiyor. TEKEL deneyimi, 1 Mayıs’ın yığınsallığı, 26 Mayıs eylemlilikleri, ülke sathına yayılan işyeri direnişleri böylesi bir ihtiyacın ne denli acil olduğunun açık kanıtları.


10

ULUSAL SORUN

Açılım bitti mi? Ayaz Demir, 1 Temmuz 2010

etkin güç olma yolunda ilerleniyordu.

Çatışmalar yeniden başladı. PKK’nin tek taraflı olarak yaklaşık iki yıldır devam ettirdiği ateşkes ve çatışmasızlık dönemi, İskenderun’da bir askeri tesisin hedef alınması ile sonlandı.

Bu yeni duruma uygun olmayan ve tabiri caizse Türkiye devletinin elini zayıflatan bir durum yaşanıyordu kendi topraklarında: yıllardır her türlü askeri müdahaleye rağmen dindiremediği, pratikte önemli bir kitleselleşme yakalamış olmasıyla bütün dengeleri tehdit edici varlığı ile Kürt hareketi.

Bu döneme gelindiğinin işaretleri yok değildi. Özellikle son dönemde İşçi Cephesi’nin sayfalarında da yer verdiğimiz üzere Kürt belediye başkanlarının tutuklanmaları, DTP’nin kapatılması, özellikle batı şehirlerinde tırmandırılan şovenizme karşı, Kürt hareketi, kendi meşru savunma hattına dönebileceğinin sinyallerini de veriyordu. Ve sonuç olarak; “korkulan oldu” ve “silahlar yeniden konuşmaya başladı”. Çatışmaların başlaması ile liberal ve sol liberal çevreler, “açılım”ın da bittiğini ifade etmeye başladılar. Başbakan’ın açılıma devam edileceğini açıklamasına rağmen, üstelik. Başbakanın sözlerine güvenleri, eskiden olduğu kadar sağlam olmasa gerek. Aslında “açılım”ın bittiğine inanmak için, açılımın gerçekten Kürt bölgelerinde bir sorunu çözerek, barışı sağlayabileceğine de güvenmek gerekiyordu. Oysa daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bizce açılım diye dillendirilen ve sorunun çözümü olarak gösterilen, Türkiye devleti açısından son birkaç yıla yayılan bir strateji değişikliğiydi. Türkiye devleti için “Kürdistan Kurulur” paranoyasına dayalı dış politika, ABD’nin Irak’a müdahalesi ile Irak’ın kuzeyinde oluşan “fiili durum”a uyum sağlama çabası ile yer değiştirdi. Bu dönem boyunca Türk şirketleri Kuzey Irak’ta oldukça önemli yatırımlar vb. ile de zaten “fiilen” işbirliğine girmiş oldular. Bölgede özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun stratejik derinlik adını verdiği yeni yönelişe uygun bir biçimde anlaşmalarla ve dış ilişki yönetimi ile bölgede

Yukarıda söylediğimiz mevcut durumun korunması için bölgede ABD ile işbirliği ile terörist listesine aldırılan ve önderliği bizzat ABD-İsrail ortak operasyonu ile tutuklanarak devlete teslim edilen Kürt hareketinin fiilen geri döndürülemez bir noktada olduğu çok geçmeden anlaşılmıştı. Bu nedenle, bizzat sistem ideologları ve hatta MGK tarafından doğrudan veya dolaylı olarak dile getirilen, “Kürt sorunu sadece silahla çözülemez, çözmek için birtakım yasal ve politik adımlar atılmalıdır” ifadesinde kendini somutlayan bir yeni döneme girildi. TRTŞeş’ten, anadilde eğitim yapılmasına varan bir çerçevede devletin çok minik kımıldanmalarıyla da savaş bir süre durduruldu bile denebilir. Tam bu dönemde, devlet, karşısına oturacak olan muhatabın süreci belirlediği bir takım adımları görünce, bu adımlara karşılık vermeye başladı. Ancak, bütün bu adımların Kürt kitlelerin de kimliğine sahip çıkmasına neden olması, sürecin tamamen sonlanmasa da yeni bir rotaya girmesine neden oldu. Altını çizmek isteriz ki, açılım döneminin rotasının değişmesine neden olan, Habur’dan girişler sırasında Kürt kitlelerinin kitlesel karşılamasıydı. Bilirkişiler tespit yaptı: “Aşırıya kaçılmıştı.” Bir tür paniğe neden olan olay ise Kürt kitlelerindeki devrimci seferberlik tehlikesiydi. Tam bu noktada, sistem içerisine çekileceği umut edilen önderlik, bir kez daha hedef tahtasına oturtulmaya başladı.

Net söylemek gerekirse, Kürt kitlelerinde ya da somut koşullarda hiçbir değişim olmamasına rağmen devletin çark etmesini sağlayan, PKK’nin yaptığı eylemler değildi. Çünkü bir süredir PKK, somut sonuçlar talep etmeye başlamış ve bunun olmaması durumunda da yeniden eski konumuna döneceğini bildirmişti. Bizzat saldırıya uğrayan garnizona bile saldırı öncesinde yeni saldırıların başlayabileceğine dair sunulan uyarılara bakılırsa da, bu yeni saldırı süreci bizzat devlet tarafından da biliniyor, bekleniyordu. Bu değişim, bizzat Ortadoğu coğrafyasında oluşan yeniden kümeleşmelere yansıyan bir talep meselesine dayanıyor. Barzani’nin uzun bir aradan sonra Türkiye’de Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı sıfatıyla karşılanarak yeni anlaşmalar üzerinden konuşulması da bu yeni yönelimin ipuçlarını taşımakta. Hedeflenen, bizzat Kuzey Irak’ta oluşan yeni durumun hamiliğini üstlenmek ve bu noktadan kaynaklı yaşanabilecek bütün ticari girişimlerin tek adresi olmak. Bu ihtiyacı tehdit eden iki temel unsur var; birincisi, krizle birlikte giderek artabilecek kitlesel eylemler ile yeni bir “Yunanistan olma” tehlikesi, diğeri ve en önemlisi de, bu mevcut durumu parçalayabilme dinamiğini, çözümde muhatap alınma talebi ile varlığını belli edecek Kürt hareketi. Tam da bu açıdan bakılırsa en son TÜSİAD patronlar kurulunda, “artık hoşumuza gitmeyen kişileri de muhatap alabilmeliyiz” mealinde yapılan açıklamalar oldukça manidar. Eğer bu yönde bir gelişme kaydedilecek olursa da, burjuvazinin bu fırsattan da yararlanarak yeni bir tahakküm sürecini el birliği ile öreceğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

OHAL mi dediniz? Dicle Nadin, 1 Temmuz 2010 Kürt halkına yönelik operasyonların arttığı şu günlerde, “terörle mücadele” adı altında MHP'den 'OHAL istiyoruz!' çığlıkları yükseldi. Gül ile görüşen MHP Başkanı Devlet Bahçeli'nin önerileri; 'Öcalan'ı asalım, BDP'li milletvekillerini Meclis'ten atalım, Irak Kürdistan Bölgesi'ni işgal edelim ve hükümet, olağanüstü hal uygulaması (OHAL) için gerekli kararı almalı ve bu yetkisini acilen kullanmalı' şeklindeydi. Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un, Bahçeli ve savaş kışkırtıcısı medyanın 'Kürt illerinde olağanüstü hal ilan edilsin' çağrılarına, 'söz konusu değil' diyerek yanıt vermesi, AKP'nin sözcülerinin ise, demokrasiye zeval gelir mealinde kaygılarını dile getirmesi sorgulanmaya değer. Asıl ilginç olansa, MHP-AKP arasında süren bu tartışmanın, 1987'den 2002'ye kadar “Siirt, Van, Hakkâri, Tunceli illerinde uygulanan OHAL uygulamalarını kim kaldırdı?” şekline dönüşmesidir. İki taraf da savaşsız bir Türkiye için önce biz kaldırdık derken, bir yandan da kirli savaş üzerinden 'vurun Kürtlere!' demekten geri durmuyor. Bu partiler, barışı getirmekten ne kadar uzak olduklarını, şu an “terörle mücadele” adı altında sürdürülen uygulamaların OHAL'i aratmamasına göz yumarak gösteriyorlar.

Öncelikle şunu söylemeliyiz ki, AKP demokrasi adına OHAL'e uzak durduğunu açıklarken, bir yandan da anayasada bizzat hükümete, OHAL ve sınır ötesi askeri harekât yetkisi tanınıyor. Yani burjuvazi Anayasa’daki yetkilerine dayanarak -istediği gibi- milyonlarca insanın köyünü yakabilir, eğitim hakkını elinden alabilir ve terörü önlemek adına onları öldürebilir de! Ve bunu kimsenin denetleme hakkı yoktur. Ve yeni anayasa paketiyle darbe anayasasını kaldırdığını söyleyen AKP, Anayasa’nın direkt sonucu olan OHAL'i es mi geçmiştir? Eğer partiler gerçekten OHAL'siz bir ülke isteminde samimilerse, yani savaşın olmadığı bir ülke özlemi, Kürt halkına en basit bir anadil hakkını bile tanımazken nasıl mümkün olacaktır bu? Diğer taraftan MHP' nin “terör”ü önlemek adına OHAL istemesi ise, Kürt halkının yaşamı, hak ve özgürlüklerinin gasp edilmesi üzerinden yürütülen bir seçim hareketidir. Bu partiler cephesinden “barışçıl bir Türkiye” her halükarda Kürtlere yönelik baskı ve imhadan geçiyor. Ne olmuştu? OHAL uygulamaları 1987'den 2002'ye kadar sürdü. Bu süreçte köyler yakıldı ve boşaltıldı, milyonlarca Kürt yerinden ve toprağından edilerek göçe ve dolayısıyla yoksulluğa itildi. Sokağa çıkmanın yasaklanmasın-

dan, eğitim hakkının gasp edilmesine kadar tüm hak ve özgürlükler ihlal edildi. Meclis Araştırma Komisyonu' nun raporuna göre, birçok gazete ve derginin bölgeye girişi, yayımı ve dağıtımı ile çok sayıda radyo ve televizyonun yayını yasaklandı. 855 devlet memuru bölge dışına çıkarıldı, pek çok dernek ve vakıf kapatıldı, faaliyetleri engellendi. Toplam 67 bin köy korucusu silah kuşandı. Yaklaşık 4 bin korucu ise öldürmeden köy yakmaya kadar yüzlerce suça karıştı. Bunun yanı sıra AKP, 2002 yılında OHAL'i kaldırmasıyla övünedursun, 8 yıllık iktidarı boyunca bölgede 114 bin 498 hak ihlali yaşanırken, 763 yargısız infaz gerçekleştirildi. Bu süreçte aralarında çocukların da bulunduğu 205 kişi, mayın veya arazide bırakılan patlayıcı maddelerin patlaması sonucu yaşamını yitirdi, 107 kişi de yaralandı. Şimdi soruyoruz, OHAL'i kim kaldırabilir? MHP ve AKP, OHAL i önce biz kaldırdık deyip seçmen kazanma telaşındayken, zaten doğu illerinde fiili OHAL, çıkartılan TMK VE TCK yasalarıyla, operasyonlarla, tutuklamalarla sürdürülmektedir. Kürt halkı üzerinde uygulanan imha politikalarının burjuvazinin partileriyle kaldırılamayacağı açıktır. Barışı ancak savaştan çıkarı olmayan başta Türk ve Kürtler olmak üzere tüm emekçi halkların mücadelesi getirebilir.


GENÇLİK

11

İşletmeci rektörler, çok kazandıran puan sistemleri:

İşte yeni üniversite modeli! Dicle Nadin, 3 Temmuz 2010 Geçtiğimiz günlerde YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan' ın açıklamaları ve ardından gelen YÖK'ün yeni kanun taslağı, üniversitelerde uzun bir süredir yürütülen şirketleşme çalışmalarının ivme kazandığını gösteriyor. Yusuf Ziya Özcan, ilk olarak üniversitelerin artık kendi rektörlerini seçebileceğini duyuruyor. Özcan'a göre, bu oldukça “demokratik” uygulamayla, üniversitelerin başına "işletme özellikleri olan bir insan" gelmesi daha iyi bir durum olacak. Üstelik bu "işletmeci rektörleri" de mütevelli heyetleri belirleyecek. Mütevelli heyetleri de belediye başkanları, sanayici iş adamlarından oluşan kurullar... Özcan sözlerine şöyle devam ediyor: “ABD'de ve birçok dünya ülkesinde bu iş böyle yürüyor. Her okulun başında profesyonel işletmeciler var.” Bu gelişmelerin ardından YÖK hazırladığı yeni kanun taslağını açıkladı. Bu taslakta ise öncelikle herkesin sonsuza kadar öğrenci olabileceği duyuruluyor. “Müjde, artık atılma yok!” Bu çok samimi sözler, üniversitenin işsizliği ertelemek anlamına gelen bugünkü işlevini de açıklar nitelikte, hem de daha kârlı bir şekilde. Böylece her yıl zamlanan fiyatlarda harç ödeyerek ölene kadar öğrencilik yapabiliyoruz! Kanun taslağında, bir dersi üçüncü kez alan öğrencilerin harçları yüzde 100 artarken -ki bazı bölümlerde bu durum olağan olup, birçok öğrenci çalışmak zo-

runda olduğu için de okulunu uzatıp bir dersi birkaç kez alabilmekte-, akademisyenlerse yaptığı proje, yayın, araştırma oranına göre puan kazanarak ödüllendiriliyorlar. Bu durum akademik faaliyeti proje temelli (ki bu proje ödenekleri elbette kârlılık getiren araştırmalara yönelik) çalışmaya indirgeyerek, patron öğretim görevlileri ve işçi asistanlar yaratıyor. Genç bilim insanlarına güvencesiz çalışma ortamı yaratan bu durum, aynı ölçüde mücadelenin de önünde büyük bir engel. Çalıştıkça puan kazandıran bu sistem akademik çalışmaları metalaştırırken, çalışanlar arasındaki rekabeti de arttıracaktır. Aynı zamanda, kâr getirmeyen birçok bölümün işlevsiz hale gelmesine yol açacak ve ayrılan ödeneklerin azaltılması sonucunu doğuracaktır. Büyük olasılıkla yakın gelecekte bazı bölümlerin kapatılmasıyla karşılaşacağız. Yaz okulları, tekno kentler ile başlayan şirketleşme süreci Bologna antlaşmaları kapsamında üniversitelere, birçok liberalin özlemini çektiği “mali özerklik” in tanınmaya başlamasıyla devam ediyor. Bu demokratik yanılsama birçok kesim tarafından dile getirilen “özerk üniversite” söyleminin de altını oymuş durumda. Çünkü Bologna sürecinde mali özerklik, her üniversite (şirket) kendi sermayesi ile kendisini döndürecek, daha fazla projeyle de bu sermayeyi artırmanın yollarını bulacak anlamına geliyor. Bu noktada elbette bilim insanları yerine işletmecilerin rektör olması burjuvazi

MEB'den satılık kelepir okul Doğan Koca, 30 Haziran 2010 Geçtiğimiz yıl temmuz ayında, basında, İstanbul'daki bazı liselerin satışa çıkacağı açıklanmıştı. Bu haberler Milli Eğitim Bakanlığı ve İstanbul Valisi tarafından önce yalanlandı. Daha sonra sadece çarşı, sanayi ve işyeri gibi alanların içinde kalan ve okul olarak kullanılmasına ihtiyaç duyulmayan yerlerdeki okulların satılacağını açıklamışlardı. Okulların satılması okul satışlarından elde edilen gelirlerin ihtiyaç duyulan yerlerde okul yapımı ve onarımında kullanılacağı söylenerek meşrulaştırılıyordu. Satılacak okullar listesinde Kabataş Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, Kandilli Kız Lisesi gibi tarihi eser niteliğindeki okullar da vardı. Yani burjuvazinin eğitime bütçe sağlamak için getirdiği çözüm eğitim kurumlarının arsalarını ranta açmaktı. Geçtiğimiz günlerde ise Etiler Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi Başbakanlık Toplu Konut İdaresi'ne (TOKİ) satıldı. Etiler Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi, İstanbul içinde bulunduğu konumla rant getirmeye çok müsait bir alan. Lisenin arazisiyle birlikte, kuruluş amacı 'yoksul vatandaşlara toplu konut sağlamak' olan TOKİ'ye devredilmesi okul alanının özelleştirilmesini sağlayan bir ilk adım. Son yıllarda TO-

Kİ'ye devredilen kamu arazilerinin TOKİ'nin açtığı ihalelerle burjuvaziye peşkeş çekilmesi alıştığımız bir yöntem. Daha önce uygulanan bütün 'kentsel dönüşüm projeleri'nde aynı hikaye terennüm etmişti. Görev alanı genişletilen TOKİ kentin sermaye odaklı değişiminde büyük rol oynuyor. Kamu binaları, hastaneler, okullar şehrin merkezinden sürülüyor. Sulukule, Başıbüyük rantiyeye dönüştürülüyor. Peki öğrenciler ne olacak? Henüz bu konuya cevap veren bir yetkili yok. Öğrencilerin okullarının bulunduğu alana yakın bir yerde gidebilecekleri bir turizm-otelcilik lisesi mevcut değil. Etiler Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi'nin yerine ise alışveriş merkezi yapılmak istendiği söyleniyor. Geçtiğimiz yıllarda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Beşiktaş yerleşkesinin bir kısmı da özel bir üniversiteye satılmıştı. Şimdi Beşiktaş'ta eğitim gören öğrenciler Çağlayan Bomonti'ye sürülüyor. Galatasaray Üniversitesi için geçtiğimiz ay Esenyurt'ta bir yerleşke inşaatı ihalesi açıldı. Sulukule halkı şehrin yedi fersah uzağında, Taşoluk'ta. Kentsel 'bölüşüm' son hızıyla devam ediyor, TOKİ ise devlet ve sermayeyi buluşturan aracı rolünü oynuyor.

açısından bakıldığında çok mantıklı gözüküyor! Yükseköğretim alanındaki bu ticarileşme aslında emekçilere dönük bir sınıf saldırısıdır. Bugün yüksek lisans yapan asistanın güvenceli iş talebi, üniversitede çalışan taşeron işçilerin taleplerinden ayrı tutulamaz. Bir dersten kaldı diye yüzlerce lira akıtmak zorunda kalan öğrencinin ya da sırf bu yüzden üniversiteye giremeyen emekçi ailelerin çocuklarının bu piyasalaşmaya dur demesi gerekmektedir. Bizler ancak bu şekilde mütevelli heyetlerinin değil de işçi ve öğrenci denetiminin olduğu, piyasacı değil politeknik (türlü teknik bilgilerin ve uygulamalı fen derslerinin öğretimine ağırlık tanıyan) eğitimin verildiği okullarda okuyabilir, iş güvencesizliği kaygısını taşımadan akademik bilgi üretiminde bulunabiliriz.

Okur Mektubu İstanbul’dan bir grup lise öğrencisi, 1 Temmuz 2010 Merhaba, Bizler lise öğrencileriyiz. Kendi okulumuzdaki sorunlardan yola çıkarak lise öğrencilerinin birkaç problemini sizlerle paylaşacağız. İyi bir lise eğitimi alabilmek için evlerimizden çok uzaktaki okullara gitmek zorunda kalıyoruz. Bu durum çoğumuzun okula servislerle gidip gelmesine sebep oluyor. Bu bizim için büyük bir zaman kaybına neden olurken ailemizin bütçesini de oldukça zorluyor. Ailelerimiz bu yükün altından kalkamadığı için bizler okulun yurdunda ya da okula yakın yurtlarda kalmak durumundayız. Ancak hemen hemen hiçbir okulun yurdu yok. Aynı zamanda çevredeki yurtlar da ücretli ve başka amaçlara hizmet ediyor. Tüm bunlara karşı bizim istediğimiz temiz bir ortama ve çalışmaya uygun koşullara sahip ücretsiz özgür yurtlar. Şimdi de okulumuzdaki en önemli sorunlardan biri olan kantin konusundan bahsedelim. Kantinde bizi rahatsız eden iki konu var. Bunlardan biri temizlik, diğeri ise fiyat-kalite orantısızlığı. Bizim kantine ne denli ihtiyaç duyduğumuzu bilen kantin çalışanları temizliğe hiç dikkat etmiyor. Çünkü kantin dışında yiyecek alabileceğimiz başka bir alternatifimiz yok. Üstelik okul dışından yiyecek almamız da okul yönetimince engelleniyor. Gelelim fiyat-kalite orantısızlığına. Okulumuzda kaliteli ürünler kullanıldığı söylenip fiyatlar buna göre belirleniyor. Ancak gerçekte kullanılanlar kalitesiz ve ucuz mallar. Bunlar bize değerlerinin çok çok üstünde satılıyor. Kapalı ürünler ise dışarıdaki satış fiyatlarının neredeyse iki katı. Bu sorunları kantin çalışanları ve okul yönetimiyle konuşarak çözmeye çalıştık. Ancak gördük ki bu konuşularak halledilecek bir mevzu değil. Eğer okuldaki çoğunluğu biz öğrenciler oluşturuyorsak her konuda söz hakkına sahip olmamız gerekir. Ve biliyoruz ki bireysel çabalarla hiçbir şey yapmamız mümkün değil. Bunun için, lisemizdeki öğrenciler olarak örgütlü hareket etme mücadelemiz sürecektir.


12

İŞYERLERİNDEN

METAL Patron yalancı şahitlik teklif ediyor • Geçtiğimiz günlerde muhasebe bölümünde çalışan arkadaşlarımızdan birinin işten atıldığını duyduk. Arkadaşımızın yanına giderek neden işten attıklarını sorduk. Arkadaşımız da anlattı. Patron kendi isminin geçtiği bir dava kağıdına, arkadaşımızın yalancı şahit olarak imza atmasını istemiş. Arkadaşımız da "ben kesinlikle böyle bir şey yapamam, başımı belaya sokmak istemem demiş." Bunun üzerine patron da arkadaşımızı hakaret ederek odasından kovmuş ve çıkışının verilmesi talimatını vermiş. Arkadaşımız haksız nedenlerden ötürü işten atıldığı için çok üzüldü; ama patronun kirli işlerine ortak olmadığı için de pişman değildi. Patronlar bizi sömürmekle kalmıyor daha fazla kazanmak ve yaptıkları kirli işlerden kurtulmak için bile bizi piyon olarak kullanmak istiyor. Patronun bu tür davranışlarına karşı birlikte karşı çıkmalı tüm hukuki haklarımızı aramalıyız. İC okuru bir işçi Bu da kelek çıktı • Merhabalar, yeni fabrikadan yazmaktayım bu haberi. Ambalaj ürünleri üreten 1200 kişinin çalıştığı fabrika, beş büyük fabrikanın yan yana bulunduğu bir bölge üzerine kurulu. Şirkette taşeronlaşma ile tamamen atölye sisteminin yerleştiğini görebiliyoruz. Bu sistemde de vardiyalı çalışmak, 12 saat çalışmak, esnek çalışmak, ödünç işçilik, tempolu çalışmak gibi sorunları görmek mümkün. Bir önceki işyerim gıda sektöründeydi. Orada 600 kişi çalışıyordu ve sorunlar daha fazla ve daha ağır idi. 12 saat çalışma ve paydossuz çalışma, mesai ücretlerinin yüzde 50 değil yüzde 0'dan ödenmesi ve ağır baskılar altında çalışma gibi. Ondan önceki işyerim yine metal sektörü idi. Psikolojik baskılar, sürekli üreyen sorunlar buraya da hâkimdi. Gres yağının su gibi kullanıldığı bir işyerinde lavaboda sabun dahi bulunamıyor, patron bilinçli olarak ufak tefek sorunlar yaratıyordu ki, asıl sorunu kimse göremesin. İşçiler o ufak tefek sorunlarla uğraşırken patron da çalacağını çalsın... Sürekli olarak işyerlerinden kaçıp dururuz, ağır şartlara dayanamayıp; ama gittiğimiz yerde de, bu da kelek çıktı diyor, ha bire temiz fabrika arıyoruz. Sorunlar bir türlü bitmek bilmiyor çünkü, bütün fabrikaların patronları birlik içerisinde. Birisi değil hepsi çalıyor işbirliği ile. Biz ise sefalete, açlığa mahkûm ediliyoruz. Üretenler biziz, var edenleriz ama ürettiklerimizden faydalanamayanlar da biziz. Bizler insanca yaşam istiyorsak, patronların yaptığını yapmalıyız ve tüm fabrikalarda birliğimiz, beraberliğimiz olmalı. Kendi haklarımız için mücadele etmeliyiz. Yaşasın işçilerin birliği... İC okuru bir işçi

TEKSTİL

diyenler de olacaktır. İyi de aynı patron işçisinin hakkını vermeye gelince kolaylıkla dini imanı unutabiliyor. Bir işçi arkadaş anlatıyor: “Abi patronun odasına girdim, mesai paralarını defalarca istememe rağmen alamıyordum. Yine mesaimi istedim, hesaplamaya başladı. Paramı alacağımı düşünürken yine havayı aldık.” Aynı gün patron çalışanlara, “Kuran kursunun doğalgaz parası çok gelmiş, gönüllü olanlardan para toplayacağım” dedi. Yani anlayacağınız evimizin faturalarını ödeyemezken bir de patronun iyilik yapmasına sponsorluk yapmamız isteniyor. İmam ne dedi meraktayım. “İşçinin hakkını yeme” dedi mi? Sanmıyorum... Sizce demiş midir? İC okuru bir işçi En ufak hatamız bile atılma sebebi olabiliyor • Ben 11 kişilik bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Her ayın 15 ve 20’si tarihlerinde düzenli yüklemelerimiz oluyor. Her yüklemede en az 1700-1800 adet gömlek gönderiyoruz. Bu gömlekler 20 değişik modelden oluşuyor. Yaptığımız bu modeller çok zor olduğundan ister istemez çalışma esnasında sorunlar çıkıyor. Yaklaşık 2 yıldır burada çalışıyorum. Bu güne kadar gönderdiğimiz işlerde bir sorun çıkmamıştı. Bizim aldığımız duyumlara göre de gömlekler çok satılıyormuş ve herhangi bir şikâyet olmamış. Geçtiğimiz mayıs ayında ayın 15’inde yükleme yaptık. Gönderdiğimiz modellerden birinde 15 gömlekte sorun vardı ama hemen onardık, yani ortada büyütülecek bir sorun yoktu. Fakat işyeri sorumlusu yanımıza gelip "neden bu işlerde sorun çıkıyor, dikkat etmiyor musunuz" diye sordu. Biz de "sorun çıkmasının nedeni modellerin zor olması" dedik sorumlu da "ben bu gömlekleri göndermeyeceğim, bundan sonra dikkat edin yoksa işinizden olursunuz" diye uyarı yaptı. Görüyoruz ki bizim ürettiğimiz binlerce gömlekten yüz binlerce avro kazandıkları halde en ufak bir sorunda bizi kapı önüne koymakla tehdit ediyorlar. Kapitalizmin mantığı bu şekilde işliyor. Sadece çalışmamız yetmiyor bir de hatasız çalışmamızı istiyorlar. İC okuru bir işçi

HİZMET Baskılara sessiz kalmazsak kazanabiliriz • Ben hizmet sektöründe kasiyer olarak çalışıyorum. Tanınmış ve büyük bir firma. Toplam 4 bin 200 çalışanı var. Benim bulunduğum bölümde, 15 kişi çalışıyoruz. İşyerinde sendika var. Tez-Kop İş’e üyeyiz. Benim bölümümde çalışanların hepsi kadın. Müdürler erkek. Sürekli baskı altında çalışıyoruz. Asgari ücret alıyoruz. Aynı zamanda vardiyalı çalışıyoruz. Her ay farklı baskı yaşıyoruz. Geçen hafta da firmanın kartlarını müşterilere satmamız için bize baskı uyguladılar. Kasiyer değil neredeyse pazarlamacı olduk. Zorla kasalarda bir şeyler satmamızı istiyorlar.

Akşam 19.00’dan sonra bir imam gelip işçilere vaaz verecekti. Buna tepkiler farklı oldu. Bazı işçi arkadaşlar paydostan sonra sıra sıra dizilen sandalyelerdeki yerini aldı. Bazıları -aralarında ben de vardım- bu emrivaki harekete sinirlenerek işyerini terk etti.

Müdür bu kartları müşteriye satmadığım için beni odasına çağırıp, yazılı ihtarı imzalamamı istedi. Benim de bilgim olmadığından dolayı, imzamı attım (sonradan araştırıp öğrendim üç yazılı ihtar tazminatsız işten atılmak demekmiş!). Haksızlığa ugradığımı düşündüğümden, hemen istifamı verdim. Arkadaşlarımın yanına gidince hepsi çok üzüldü ve beni istifadan vazgeçirdiler. Gidip istifa dilekçemi geri aldım. Daha sonraki süreçte de sendikayı aradım. Sendika idari sekreteri çok ilgilenmedi. Ben de sendika başkanını aradım. Şube idarecisinin benimle ilgilenmediğini, işyerindeki yaşadığım sorunları anlattım. O da ilgileneceğini söyledi.

“E ne var bunda? Adam işçisinin ahiretini düşünmüş”

Diğer gün işyerine gittiğimde müdür beni tekrar oda-

İş yerinde vaaz var, hak aramak yok • Merhaba, bir tekstil işçisiyim. İşçi Cephesi’nin okur köşesine daha önce de mektup yazmıştım ama bu sefer ben de şaşkınım. Geçen perşembe patron bantları dolaşarak akşam 19.00’dan sonra kimsenin gitmemesini söyledi. Sebebi ise patronun bize sürprizi idi...

sına çağırdı (anlaşılan kulağı çekilmişti) baskı yapmaya çalıştı. Ben de kendisini Çalışma Bakanlığı’na ve sendikaya şikayet edeceğimi söyledim. Müdür, “beni yaktın, ben de seni yakacağım” dedi. Ben tekrar sendikayı arayıp, yeniden baskıya uğradığımı anlattım. Sendika bölge müdürü ve genel müdürler perşembe günü toplantı yaptılar. İzinden sonra müdürün başka mağazaya sürüleceğini ögrendik. İşyerindeki arkadaşlar da çok sevindi. Beni tebrik edenler, yanağımdan makas alan arkadaşlarım oldu. Hakkımızı aradığımızda kazanma şansımız var. Pes edip istifa edip gitseydim ya da baskılara sessiz kalsaydım, baskılar devam edecekti. İC okuru bir işçi Örgütlenmek zorundayız • Merhaba arkadaşlar, ben bir bilişim şirketinin 'müşteri hizmetleri' bölümünde çağrı merkezi çalışanıyım. Sizlere daha önceden de çağrı merkezlerindeki ve çalıştığım yerdeki sorunları yazmıştım. Esnek çalıştırmalar, performans değerlendirmeleri, yemek yediğin, tuvalete gittiğin dakikanın, hatta saniyelerin hesabının yapılması, telefonların 'müşteri memnuniyeti’ kisvesi altında dinlenmeleri... Kısacası sömürünün teknolojik hali... 7/24 çalışan bir bölüm olduğumuzdan vardiyalı olarak çalışıyoruz. Her arkadaşımız haftada beş vardiya çalışıyor. Geçtiğimiz hafta iki arkadaşımız istifalarını verdiler. Ve iki arkadaşımızın işten ayrılmasıyla beraber vardiyalarda eksiklikler oldu. İşçi alımını olabildiğince sınırlı tutmak isteyen patron ise alacakları yeni işçileri -parayı içerde tutarak- bir ay gecikmeli alacak. Hal böyle olunca müdürümüz tüm vardiyalı çalışanlara e-posta atarak çıkan arkadaşların vardiyalarına dört hafta boyunca bizim bakacağımızı ve böylece haftada altı vardiya çalışacağımızı iletti. Fazla mesai için ücret alamayacağımızı yazmamıştı. Daha sonra sorduk da öğrendik. Şirket haftada altı vardiya çalıştırma hakkını saklı tutuyormuş. İsterse bizi sürekli altı vardiya olacak şekilde çalıştırabilirmiş. Bir de her yeni işçi aldıklarında daha çok koyun gibi olmasını istiyorlar; malum çalışma koşulları... Çünkü sesini çıkaran, hakkını arayan, örgütlü olmasını bilen ve örgütlü olmak için mücadele eden işçiden korkuyorlar, istemiyorlar. Henüz hâlâ bir iş kolu olamadığımız çağrı merkezi çalışanları olarak bütün hedeflerimiz örgütlenmekten geçiyor. İC okuru bir işçi


EMEK ATÖLYESİ

İş Yasası’ndan Fazla çalışmanın yasal boyutu Fazla çalışmayı anlayabilmek için öncelikle normal çalışmanın tespit edilmesi gerekmektedir. İş yasası “Genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saattir” der. Bu durumda fazla çalışma; iş kanununda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmaları, fazla sürelerle çalışma: Haftalık çalışma süresinin sözleşmelerle 45 saatin altında belirlendiği durumlarda bu çalışma süresini aşan ve 45 saate kadar yapılan çalışmaları ifade eder. Haftalık en fazla 45 saat çalışma süresi belli mücadelelerin kazanımıdır. 18. yüzyılda fabrikalarda, madenlerde, çalışma süresinin günlük 16-18 saat olduğu bilinmektedir. Şimdi ise günlük çalışma saati haftanın 6 işgünün çalışan iş yerlerinde 7,5 saati; cumartesi günleri tatil edilmek suretiyle haftada 5 gün çalışan işyerlerinde 9 saati; cumartesi günleri kısmen tatil edilen iş yerlerinde cumartesi günü çalışılan süre 45 saatten çıkarıldıktan sonra kalanın 5’e bölünmesiyle bulunacak süreyi geçmez. 63'üncü maddenin son fıkrasında yazılı sağlık nedenlerine dayanan kısa veya sınırlı

süreli işlerde ve 69 uncu maddede belirtilen gece çalışmasında fazla çalışma yapılamaz. Fazla çalışmanın da bir zaman sınırı vardır. İş yasasına göre “Memleketin genel yararları, yahut işin niteliğine veya üretimin arttırılması gibi sebeplerle kanunda yazılı günlük çalışma süresinin dışında fazla çalışma yapılabilir. Fazla çalışma süresi günde 3 saati geçemez. Fazla çalışma yapılacak günlerin toplamı 1 yılda 90 iş gününden fazla olamaz. Her 1 saat fazla çalışma için verilecek ücret normal çalışma ücretinin saat başına düşen miktarının yüzde 50 yükseltilmesi suretiyle ödenir.” Fazla çalışma Bölge Çalışma Müdürlüğü iznine bağlıdır. Fazla çalışma için işçinin muvafakatinin alınması gerekir. Fazla çalışma kurallarına işveren uymazsa beşyüzbinlira para cezası ödemek ve eksik ödemeleri tamamlamak durumda kalabilir. Ama bunun ne kadar caydırıcı bir önlem olduğu tartışılır. Çalışma bakanlığına şikâyet edildiği takdirde fazla çalışma durdurulabilir. Üçüncü bir yol ise ödenmeyen ücretin tahsili için dava açılabilir fakat bu da işten atılma tehlikesi yaratabilir. Bu durumda da işe iade davası açılabilir.

Yaşlı işçiler açlıktan ölsün mü? Kemal Boran, 6 Temmuz 2010

kimin hükümeti olduğunu da gösteriyor.

AKP iktidarı yeni bir teşvik yasası çıkarmak niyetinde. Yeni yasaya göre işveren 29 yaşın altında yeni işçiye istihdam sağlarsa sigorta primi ödemeyecek. İyi bir şey gibi görünse de orta yaşlı işçilerin durumu açısından durum hiç de iç açıcı değil. Zaten iş bulmakta zorlanan 40 yaş üstü işçiler için iş bulmak iyice imkânsız hale gelecek.

İktidarlar burjuvaziye yaltaklanmadıkları zaman iktidarda kalamazlar. AKP hükümet de böyle yapıyor, yoksa medya, “büyüme hızımız yüzde bilmem kaç, oh oh ne kadar şahane” diye göbek atmazdı.

Bu işin bir yanı, ya diğer yanı? Yani patronlara yapılan kıyak? İşçiye gelince çay kaşığı ile veren AKP iktidarı sıra patronlara gelince kepçeyle veriyor. Asgari ücretten sigorta payı, vergi vs. derken işçiden tam 207 lira kesinti yapılıyor. Bu kesintilerin bir kısmı da işsizlik sigortasına gidiyor. Bu fon işçiler işsiz kalınca iş bulana kadar kullansın diye var ama hükümet bu paradan patronlara teşvik veriyor. Oysa işsizlik sigortası ister sigortalı olsun isterse de olmasın tüm işçilere, geçinebilecekleri bir iş bulana kadar verilmelidir. Kısacası işçiye kendi parasını verirken türlü engeller çıkaran AKP sıra patronlara gelince peşkeş çekiyor ve

Evet, işler gıcırında ama biz çoğunluk olan işçi ve emekçiler yani yoksullar için değil paradan para kazananlar için işler tıkırında. Ya emeği ile geçinenler, ya işsizler? Kısacası işçi düşmanları ekmeğimizi çalmaya devam ediyor. 40 yaşını geçenlerin iş bulmaları çok zor ama emeklilik yaşı 65! Peki, iş bulamayan bizler, yaşı 40’ı, 50’yi geçenler çalışamaz isek nasıl emekli olacağız? Tayyip Bey’in tuzu kuru. Onun böyle bir derdi yok. Tabii milletvekillerinin de! Bizden alınan vergiler teşvik için patronlara verilmemeli, yeni iş alanları yaratmada, işsizlere iş olanakları sağlamada kullanılmalıdır. İşsizlere sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın maaş bağlanmalıdır. İş güvenliği sağlanmalıdır. İşten atmalar yasalarla yasaklanmalıdır. Hükümet taleplerimizi görmezden geliyor. Oysa bu taleplerin yerine getirilmesi hiç de zor değil. Sadece savaşa harcanan para ile çok daha fazlası yapılabilir. O yüzden bütçe savaşa değil eğitime, sağlığa, işsizliğin engellenmesine ayrılmalıdır.

13

BİR KAVRAM Devlet Nedir?

Engels Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde “devlet”i şöyle tanımlıyordu: “...Devlet, daha çok, belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun bir ürünüdür; bu toplumun, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin, önlemekte yetersiz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır. Fakat bu karşılıkların, yani karşıt ekonomik çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir mücadele içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde duran, çatışmaya gem vurması, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç haline gelmiştir ve işte toplumdan doğan, fakat kendisini onun üstüne çıkaran ve ona gitgide yabancılaşan bu güç, devlettir.” Engels’in bu tanımı üzerine Lenin Devlet ve Devrim’de şunları söylüyor: “Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmazlığının ürünü ve tezahürüdür. Devlet, sınıf çelişkilerinin objektif olarak uzlaştırılamadığı yerde, zamanda ve ölçüde ortaya çıkar. Ve tersine, devletin varlığı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu kanıtlar.” Engels’ten ve Lenin’den alıntıladığımız pasajlar burjuvazi ve onun ideologlarının gösterdiği gibi devlet, sınıfların üzerinde yükselen ve onları uzlaştırmak yani ‘toplumsal barışı’ korumak amacıyla ortaya çıkmış bir kurum değildir; tam tersine, devlet, sınıf egemenliğinin bir organı yani bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki tahakkümünü mümkün kılan bir mekanizmadır. Ezilen sınıfları sömürmenin bir aracı olan devlet, hâkim sınıfın çıkarlarını korumak ve sistemin sürekliliğini sağlayabilmek için silahlı insanlardan oluşan özel formasyonlara (bugünkü anlamıyla kapitalist devletlerin orduları, polisleri ve tüm silahlı güçleri), hapishanelere, kanunlara ihtiyaç duyar. Bunların hepsi bir sınıfı sömürmek için devlet aygıtını elinde bulunduran sınıfın hâkimiyetini ‘sınıflar üstü’ görünen bir toplumsal mekanizma üzerinden meşrulaştırılmasının araçlarını oluşturur. Antik ve feodal devlet köleleri ve serfleri sömürmenin organıydı, “...modern temsili devlet de, sermayenin ücretli emeği sömürmesinin aracıdır.” Tarihsel sürecin diyalektiğinde el değiştiren devlet, nihayet proletaryanın eline geçtiğinde sönümlenecektir: “Proletarya devlet erkini ele geçirir ve üretim araçlarını önce devlet mülkiyetine dönüştürür. Fakat bununla, proletarya olarak bizzat kendini ortadan kaldırır, bununla tüm sınıf farklılıklarını ve sınıf karşıtlıklarını, ve böylece devlet olarak devleti de kaldırır. Sınıf karşıtlıkları içinde hareket eden şimdiye kadarki toplumun devlete, yani her defasındaki sömürücü sınıfın kendi dış üretim koşullarını sürdürmek, yani özellikle sömürülen sınıfı mevcut üretim tarzının verili baskı koşulları (kölelik, serflik ya da bağımlılık, ücretli emek) içinde tutmak için kurduğu bir örgüte gereksinimi vardı. Devlet, tüm toplumun resmi temsilcisi, onun gözle görünür bir organ içinde toplanmasıydı, fakat sadece, kendi döneminde bizzat tüm toplumu temsil eden sınıfın devleti olduğu ölçüde böyleydi: ilk çağlarda köle sahibi yurttaşların, orta çağda feodal soyluların, çağımızda burjuvazinin devleti. Sonunda gerçekten tüm toplumun temsilcisi haline gelerek, kendi kendisini gereksiz hale getirir. Baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca, sınıf egemenliği ve –bugüne kadarki üretim anarşisinde yatan- bireysel var olma mücadelesi ile birlikte, bundan doğan çatışma ve aşırılıklar da ortadan kalkınca, artık özle bir baskı erkini, bir devleti gerekli kılan baskı altında tutulacak hiçbir şey yoktur. Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak ortaya çıktığı ilk eylem –üretim araçlarına toplum adına el konması- aynı zamanda onun devlet olarak son bağımsız eylemidir...”


14

ULUSLARARASI

Kırgızistan’da sırada ne var? İC - Haber, 1 Temmuz 2010 Nisan ayının başında Kırgızistan’da gerçekleşen isyan sonucunda hükümetin devrilmesinin ardından şimdi de ülkenin Güney kesimlerinde gerçekleşen ÖzbekKırgız çatışması gözlerin bir kez daha bu ülkeye çevrilmesine neden oldu. Aslında Türkiye basınına pek yansımasa da, bu olayların öncesinde Kırgızlarla Ahıskalar arasında benzer bir çatışma, toprak işgalleri bazında, küçük çaplı olarak yaşanmıştı. Oş İli’nde başlayıp Celalabat’a sıçrayan Kırgız-Özbek çatışmasında ise ölenlerin sayısının iki bine yaklaşmış olabileceği, bizzat resmi rakamlar tarafından dile getiriliyor. Yüz bin Özbek’in, Özbekistan sınırına dayanması bir mülteci sorunu doğuracak gibi olduysa da bölgeden gelen son haberler, bunun gerçekleşmediği yönünde; Özbekler evlerine geri dönüyorlar. Olayların başlatıcısı, görünen neden ise henüz bilinmiyor. Ancak tüm bunların arkasında yatanın ne olduğu belirgin: Stalinizm

döneminde kurgusal bir varsayımla, bürokratik diktatörlüğün çıkarları ekseninde inşa edilmeye çalışılan etnik ayrımcılığın, bugün emperyalizm tarafından sürdürülüyor oluşu... Bu arada Kırgızistan’daki geçici hükümet de, “geçici” niteliğini yitirmiş gözüküyor: Seçimler, 2012 yılının Ocak ayına ertelendi. Hükümetin ve meclisin tekrar

Bu çerçevede Türkiye, Kırgızistan’a 21 milyon dolar hibe edecek. Bunun 10 milyon doları doğrudan parasal yatırım, geri kalanı ise Türk İşbirliği Kalkınma İdaresi (TİKA) aracılığıyla geçekleştirilecek konut projeleri... Ayrıca Kırgız, Ahıska ve Özbek temsilcileri Türkiye’de bir araya gelecek ve son olayları değerlendirecekler. Bir önceki sayıda, rejim içi hükümet değişikliğine neden olan kalkışmanın nedenlerine değinilmişti. Bu yazının sonunda ise Türkiye’nin aldığı “cüretkâr” pozisyonu belirleyeninin bölgede artan ekonomik ve politik etkinliğini derinleştirme istemi olduğunu anımsatmakla yetinelim.

faaliyete geçmesi için yapılan törenlere Türkiye Dışişleri Bakanı da katıldı. Bu çerçevede emperyalizmin bölgedeki taşeronu Türkiye’nin, çıkarları doğrultusunda bir plan hazırladığını vurgulamakta yarar var.

Yine de Türkiye’nin “bölge istikrarı” anlatısının içi boş: Ülke kronikleşmek üzere olan bir bulanımın içine düşmüş gözüküyor. Güney ile Kuzey arasındaki ciddi toplumsal-ekonomik uçuruma, emperyalizm tarafından fitillenen etnik görünümlü çatışmalar eklenince Kırgızistan tam bir kaynayan kazan, bakalım sırada ne var?

Meksika Körfezi’nde petrol felaketi Tekin Güven, 6 Temmuz 2010 Dünyayı tüketirken, gelişme namına geride hiçbir canlı bırakmıyoruz. “Değişim” için geldiğini halka her seslenişinde dile getiren Obama ise, maalesef güç sahiplerinin istediği gibi sadece BP’ye ceza vermekle işin içinden kurtulabileceğini düşünmekte. Aslında bunu bile yapmayabilirdi, petrol kendi topraklarını kirletmeseydi!

Yaklaşık üç aydır yok olma yolunda hızla ilerleyen bir körfez var, bir habitat ve canlılar var. Ama bir elin parmaklarını geçmeyen sivil toplum örgütü dışında maalesef buna karşı sesini çıkartan yoktu ve hâlâ yok. Bu sessizliğe Türkiye penceresinden baktığımızda ise durum oldukça vahim. Greenpeace, internet sitesindeki habere göre, Obama’nın BP’ye ceza vermesini ve Kuzey Kutbu’nda petrol aramalarını yasaklamasını “Amerikan petrol endüstrisine büyük darbe” olarak müjdeliyor. Bu karar uygulamaya alınır mı bilinmez ama ya Kuzey Kutbu’nda petrol aramayı sürdüren diğer şirketler ve onların üretim süreçlerinde benzer olaylara meydan vermemek için aldıkları önlemler?

Araştıran, inceleyen ve sorgulayan var mı? Korkarım ki kapitalist üretim tarzının her zamanki sendromu ile karşı karşıyayız: Üretim, her ne pahasına olursa olsun üretim! 1979’da, İstanbul Boğazı'nda 95 bin ton petrol yüklü geminin patlamasıyla büyük bir çevre kirliliği ortaya çıkmıştı. Devam eden yangından dolayı İstanbul ve çevresi hava yoluyla da ciddi bir biçimde kirlenmişti. Bu kadar büyük bir kirlenmenin etkilerini silmek için yılların geçmesi gerekmişti. Şu an Meksika Körfezi'nde gerçekleşmekte olan kirlenme ise daha vahim, günde yaklaşık olarak 20 bin varile yakın (23.06. 2010'da 60 bin varil) petrol denize karışmakta, nesli tükenmekte olan canlıları öldürmekte, deniz habitatını yok etmekte ve Atlantik Okyanusu'na doğru dip akıntılarıyla yayılmakta. Üç aylık sürecin başına dönecek olursak, 10 Nisan'da meydana gelen patlamada 17 kişi yaralanmış, 11 kişi ölmüştür. Transocean'ın sahip olduğu bu platform, BP tarafından 2013’e kadar kiralanmıştı ve deniz yüzeyinden 1500 metre derinlikte petrol çıkarılıyordu. İki aylık süreçte çeşitli yöntemlerle sızıntıyı durdurmanın yolları arandı; fakat derinliğin fazla olması ve sızıntının şiddetli oluşu, ne beton kalıplarla durdurmaya izin verdi, ne de kendilerine ait çeşitli teknolojilerin kullanılmasını sağladı. Kazaya ilişkin rapor ise

maalesef hâlâ BP tarafından kamuoyuna sunulmuş değil. NASA’nın çektiği fotoğraflarda, petrol kirlenmesinin vahim boyutları gözler önüne seriliyor. Etkilenecek bölge 24 bin metrekare ve eğer önlem alınmadan sızıntı devam ederse, sızıntının 6 milyon varile çıkmasından korkuluyor. Diğer korkulan durum ise, deniz yüzeyine yayılmış olan petrol, fırtınalar yüzünden anakaranın içine kadar yayılabilecek ve mısır ile pirinç tarlalarını etkileyecektir. Bunun gerçekleşme payı fırtınaların etki alanıyla doğru orantılı olup, bölgede her yıl kıta Amerika’sını birden çok etkileyecek fırtına oluşmaktadır ve bu tarım alanları için felakete neden olacaktır. Bu felakete karşılık BP, İngiliz petrol devi, 16 Haziran'da Amerikan Senatosu'na 20 milyar dolarlık bir fon ayırdığını ve böylece doğa katliamını engelleyebilecek bir önlem aldığını bildirdi. Bu ceza, sadece emek hırsızlarının kendi arasındaki anlaşmadan öteye gidememiştir, ne yazık ki! Bu umarsız durum karşısında sesimizi daha güçlü bir biçimde çıkarabilmemiz gerekiyor. İnsanlık bu durum karşısında üç maymunu oynarsa, ortak değerlerinin sorumsuzca tüketilmesine ve kullanılamaz hale getirilmesine seyirci kalırsa, benzer süreçlerin cezasını ne yazık ki gelecekte yine kendisi ödemek zorunda kalacaktır!


ULUSLARARASI

15

Emperyalist ikiyüzlülüğe son Canan Yılmaz, 30 Haziran 2010 Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi İran'a yeni yaptırımlar öngören karar tasarısını kabul etti. 15 üyeli konseyde, Türkiye ve Brezilya "Hayır" oyu kullanırken, ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ile geçici üyeler Avusturya, Japonya, Meksika, Uganda, Bosna-Hersek, Gabon ve Nijer ise tasarıya destek verdi.

"dünya barışı"nı garanti ediyorken, İran'ın olası bir nükleer silahının, “dünya barışı” için en büyük tehdit olması tam da emperyalist bir akıl yürütmenin ürünü. BM'nin açıkça İran'ı Ortadoğu'nun en tehlikeli ülkesi ve olası bir savaşın baş aktörü olarak yansıtması ise aynı emperyalist mantığın başka bir yansıması. Zira İsrail'in tasarı kabul olmadan birkaç gün önce yardım gemilerine saldırması, uluslararası anlaşmaları ihlal ede-

BM'nin İran'a 4. yaptırım tasarısında, saldırı helikopterleri ve füzeler gibi bazı ağır silahların İran'a satışının engellenmesi, tüm ülkelerin İran'a nükleer silah yapımında kullanabilecek malzeme taşıyan gemileri denetlemeye teşvik edilmesi, nükleer faaliyetler ile bağlantısı olduğundan şüphe duyulan bankaların mali işlemlerini engelleme çağrısı yapılması gibi kararlar var. ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya'nın yanı sıra Almanya tarafından hazırlanan bu tasarı, açıkça kendisine yönelik olası bir saldırı durumunda İran’ın elini kolunu bağlamayı amaçlayan emperyalist bir birleşmeyi işaret ediyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsünün 2009 yılı verilerine göre, ABD’nin stratejik nükleer savaş başlıklarının sayısı 2202, Rusya’nın aynı kapsamdaki savaş başlıklarının sayısıysa 2787. Ancak iki ülkenin taktik ve stratejik nükleer savaş başlıklarının sayısı (ellerinde bulundurdukları yedeklerle ve daha önceki anlaşmalar kapsamında 2022 yılına kadar sökeceklerini vaat edip halen depolarda beklettikleriyle birlikte) toplam 22.600. Tasarıyı hazırlayan bu devletlerin tümünün açıkça birer nükleer güç olmaları ve bu büyük nükleer güçler

ABD'nin Hindistan ve Pakistan'ın nükleer güç haline getirilme çabası, kurulan diplomatik ve ticari ilişkilerin tümüyle mevcut emperyalist cephelerin çıkarlarına göre belirlendiğini açıkça gösteriyor. Emperyalist kampların doğası gereği, silahlanma sayesinde ettiği kârları kaybetmeyi göze alarak nükleer silahlara karşı olmaları veya barış elçiliğine soyunmaları kendilerinden beklenemez. Bu nedenle tasarıya “Hayır” oyu vermeleri ne Türkiye ve Brezilya'nın ne de İran'ın kendisini dünya barışı için bu rekabetin gerisine atacağı anlamına gelmiyor. BM'nin tarafsızlığından söz edilebilir mi?

rek nükleer silahlara sahip olması ve hâlihazırda Filistin halkına yönelik katliamların sorumlusu olduğu halde tüm bunların “görmezden gelinmesi” emperyalistlerin çok da dünya barışını önemsemediğinin bir kanıtı. Karşıtında, başka uluslararası anlaşmalarla

BM, sık sık büyük burjuvazi ve onun sözcüleri tarafından, olası savaş durumunda bir arabulucu ve tarafsız bir “barış gücü” olarak sunuluyor. Bu yanılsamayla, BM çoğu zaman bazı kesimler tarafından yeterince cesaretli olmadığı söylenerek göreve çağırılıyor. Oysa, IMF, BM gibi oluşumlar gerek açıkça yerel direnişleri bastırarak, gerekse ulusal burjuvazileri destekleyerek sömürü ve işgalleri daha rafine bir şekilde sürdürmeye yarıyorlar. BM'nin kararları, hiçbir zaman emperyalizmin çıkarlarıyla ters düşmemiştir, hatta emperyalizmin kirli savaşlarını diplomasinin karanlık perdesiyle örtmeye yaramıştır. BM, Filistin'in bölünme planını oylayarak bugün İsrail'in tüm savaş suçlarının ortağıdır! BM barış gücü adı altında Haiti' de, Kosova'da, Bosna'da emperyalizmin bekçiliğinden öte bir şey yapmamıştır. Afrika'da kışkırtılan etnik savaşların, emperyalist saldırganlıkların sorumlusu BM'nin ta kendisidir! Emperyalist ikiyüzlülüğe son!


Operasyonlar Durdurulsun! Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı tanınsın! PKK’nin tek taraflı ateşkesi sonlandırdığını açıklamasının ardından yeni çatışmalar döneminin içine girdik. Kürt sorununun en önce ve en fazla bir terörle mücadele sorunu olduğu görüşü etrafında bir yandan operasyonlar artarken, diğer yandan da şovenizmin seferberliğine hız verilmiş durumda.

meşrulaştırıyor. Bu kanallar vesilesiyle şovenizm toplum içinde yaygınlaştırılıyor.

Kürt ve Türk gençler ölmeye devam ediyor. Toplum, körüklenen Kürt düşmanlığı odağında yeniden bir girdabın içine çekiliyor.

Bu vesileyle, çıkarları, anti-demokratik uygulamalara karşı rejime ve sermaye sınıfına karşı mücadele etmekten geçen kesimler;

Savaş baltaları yeniden gömüldükleri yerden çıkıyor. Devlet Bahçeli son 26 yılda ölen 46 bin insana rağmen daha sert önlemler için olağanüstü hal istiyor... Kemal Kılıçdaroğlu Kürt sözcüğünü ağzına almadan Kürt sorununu çözmekten bahsediyor... Başbakan Erdoğan sorumlular olarak BDP ve PKK’ ye işaret ediyor. Devletse sütten çıkmış ak kaşık! Cumhuriyet’in kuruluşundan beri inkâr, baskı ve imha politikalarıyla Kürt halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesini sindirmeye çalıştığı gibi, gelinen noktada da, Kürt halkının taleplerine yine en iyi bildiği yolla, şiddetle karşılık veriyor. Açılımın diğer yüzü Çünkü, sürecin en başından bu yana söylediğimiz gibi bir devlet/hükümet projesi olarak “Açılım” öncelikli olarak Kürt hareketinin ve önderliğinin tasfiyesi planını içeriyor. Bu nedenle, süreç en başından beri bir muhatapsızlaştırma, etkisiz bırakma, yıldırma ve açıkça görüldüğü gibi yok etme politikası üzerinden ilerliyor. Burjuva medya ise, bu politikaları, söylemine yerleştirdiği milliyetçi vurgularla

Sermaye sınıfının onayıyla sürdürülen bu ikircikli politikanın sonuçları ise emekçi kitlelerin hayatında beliriyor. Kürt ve Türk emekçi kesimler arasındaki ayrım derinleştirilip talepler ayrıştırılırken, mücadeleler de yalnızlaşıyor.

rına sürdürülen bir savaştır. Bugün aynı sınıfın çıkarları bu sorunu daha fazla görmezden gelemeyecek aşamaya vardığında, bu sefer bu, yine sorunun bizzat kaynağı olan, bu sınıfın çözümü konuşulmaya başlamıştır. Bu çözüm görüldüğü gibi, inkârbaskı ve imha politikalarını yadsımaz, yalnızca bunları birtakım demokratik-gericilik politikaları ile birlikte sürdürür. Yani bir yandan havuç uzatır, bir yandan sopayı vurur. Amaç, sindirmek ve kendi çözümlerine ikna etmektir. Bir kez daha amaç, Kürt sorununu çözmek değil, kontrol altına almaktır. Bu, kitle hareketini ve seferberliklerini de kontrol altına almayı gerektirir. Ve elbet tersi de doğrudur. Durum böyle olunca sorunun tek çözümü, “gönüllü, özgür ve eşit birliktelik” unutturulmaya, bu amaca hizmet eden her çaba bastırılmaya çalışılır. Bugün başta Türkler olmak üzere tüm emekçilerin hatırlaması ve hatırlatması gerekense bu gerçek çözümdür.

çıkarları yalnızca daha fazla kâr olanlara karşı güçsüzleştiriliyor.

Bu çözüm etrafında bir mücadelenin örülmesi için ise tüm emekçi kesimlerin, 1. Operasyonların durdurulması,

Bu politikalar karşısındaki tek direnç noktamız, kan ve gözyaşı üzerinden süren siyaset karşısındaki tek mevziimiz ise “Halkların Özgürlüğü, Emekçilerin Birliği” şiarından geçiyor. Bu şiar, birbirine eklemli iki olmazsa olmazı ifade ediyor: “Halkların özgürlüğü için emekçilerin birliği” ve “Emekçilerin birliği için halkların özgürlüğü”.

2. Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınması, 3. Kürt halkının her türlü demokratik hakkının anayasa ile güvence altına alınması talepleri etrafında Kürt halkıyla mücadelesini ortaklaştırması gerekmektedir. Bugün gerçek çözümün ve şovenizme karşı mücadelenin yolu ancak bu taleplerle döşenebilir.

Halkların Özgürlüğü, Emekçilerin Birliği! Kürt halkına karşı yıllardır yürütülen savaş, sermaye sınıfının icazetinde ve çıka-

İşçi Cephesi, 7 Temmuz 2010

www.iscicephesi.net

19.Temmuz2010  

Demagoji AKP'yi kurtarabilir mi? Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 19 • Temmuz 2010 • Fiyatı 2 TL Sayfa: 06 Sayfa: 04 Sayfa: 07 Sayfa: 10 S...