Issuu on Google+

1 Mayıs’a doğru işçi direnişleri sürerken… Sınıf bilinçli öncü işçilerin ve devrimci sosyalist militanların görevleri üzerine… İşçi sınıfı bugün birleşik bir mücadeleye hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacın giderilmesi yolunda birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ın birleşik ve kitlesel bir şekilde kutlanması gerçek bir başlangıç olabilir.

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 16 • Nisan 2010 • Fiyatı 2 TL

Arka Plan, sayfa 8-9'da...

Krize, İşten Çıkarmalara, Güvencesiz Çalışmaya Karşı

Birleşik, Kitlesel 1 Mayıs! Bir tekstil fabrikasının örgütlenmesi sırasında dertleştiğimiz bir işçi kardeşimiz, canına neden tak edip sendikalaşma çalışmasına giriştiğini şöyle anlatıyordu: “Önce mesaileri arttırdılar. Sonra mesai ücretlerini ödememeye başladılar. Yetmedi maaşlar gecikmeye başladı. Hep fedakârlıktan bahsettiler. Ha bitti bitecek dediler, burası bizim dediler, aynı gemideyiz dediler. İnandık, sabrettik, değişen bir şey olmadı. Maaşları düşüreceğiz dediler. İşsiz kalma korkusuyla sustuk. Yetmedi sipariş azaldı bugün git yarın gel dediler. Canımıza tak etti, örgütlendik.”

kalksın diyorlar. Esnek çalışma artsın diyorlar; yani “bugün git, yarın gel” demek istiyorlar. Sigorta payını ödemek istemiyorlar. İşte bize patron düzeninin reva gördüğü çalışma hayatı... Onlar kârlarına kâr katacak, bizlerse onların saltanatı uğruna köle gibi çalışacağız! Elbette bunlara karşı çıkan binlere emekçi var. Fabrikalarda bir direniş bitiyor, yenisi başlıyor. Saldırılara karşı işçi kardeşlerimiz örgütlenmeye, direnmeye çalışıyorlar. Örneğin Antep’te Çemen Tekstil işçileri ta-

Aslında tekstil işçisi kardeşimizin sözleri, bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca emekçinin yaşadıklarının kısa bir özeti. Krizi bahane eden patronlar sınıfı, kârlarını korumak için her türlü tiyatroyu çevirmeye devam ediyor. İşlerine geldiğinde “Kriz bizi teğet geçti”, “Hükümet krizi iyi yönetti” diyenlerin tamamı patronlar sınıfının temsilcileri. Eğer bu dedikleri doğruysa neden hâlâ ağlıyorlar? Neden aynı yukarıdaki fabrikada olduğu gibi bize bunca cefayı layık görüyorlar? Madem kriz yok, neden güvencesiz, kıdem tazminatsız işçi çalıştırmak istiyorsunuz?

Ancak tüm bu direnişleri birleşik bir sele döndürme yönünde bir irade boşluğu var. Bu yerel/tekil mücadeleler birleşmediği sürece burjuvaziye geri adım attırabilmemiz kolay değil. Aslında TEKEL işçilerinin mücadelesi böylesi bir yolu bizlere açmak üzereydi. Bunun farkına varan patronlar sınıfı ve elbette onların işçi sınıfı içerisindeki ajanı olan sendika bürokratları bu mücadelenin önünü bin bir manevra ile kestiler. Bugün sınıf güçlerinin önündeki en temel görev mücadeleler arasında bir koordinasyonun sağlanmasıdır. Bu yönde atılan adımların güçlendirilmesi gerekmektedir. Panellerde, mitinglerde bir araya gelen işçi temsilcileri, ortak bir komite ve talepler programı etrafında büyük bir mücadele inşa etmemizin önünü açabilirler. Bizler tüm gücümüzle böylesi bir çalışmanın birleşeni olmaya çalışacağız. Saldırıların ve elbette mücadelelerin yoğunlaştığı ve belki de daha da artacağı bir ortamda 1 Mayıs’a doğru ilerliyoruz. Patronlar sınıfına karşı işçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta, temel talepler etrafında birleşik ve kitlesel olarak durabilmek çok önemli.

Evet, bu ülkede ciddi bir kriz var. Evet, bu kriz siz patronları teğet geçti. Ama biz emekçileri teğet geçmedi. Her gün soframızdaki ekmeğimiz biraz daha küçülüyor. İşsizlik tehdidi ile daha fazla sömürülüyoruz, sigortasız, sendikasız, esnek çalışmaya mahkûm ediliyoruz. Milyonlarca kardeşimiz işsiz. İşte, kısa çalışma ödenekleri de bitmeye başladı. İşverenler işten çıkarmalara yeniden hız verdi. Battı denen Yunanistan’da bile işsiz sayısı Türkiye’nin onda biri ve işsizlik oranı Türkiye’nin yarısı kadar. Buna rağmen patronlar işçileri daha kolay işten çıkarmak istiyorlar. Yani köle işçi istiyorlar. Patronlar kıdem tazminatı

leplerini işverene kabul ettirdiler. ATV-Sabah işçileri yeniden grev pankartlarını diktiler. İşten çıkarılan 150 İSKİ işçisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde direnişe geçtiler. Esenyurt işçilerine yenileri katıldı ama direnme azimleri hiç kesilmedi. TEKEL işçilerinin bir kısmı yaşadıkları illerde mücadele etmeye devam ediyorlar. TARİŞ işçileri işten çıkarmalara karşı direniyorlar. İşten çıkarılan 108 Akardan işçisi fabrika önünde beklemeye devam ediyor. Eko Depar Metal işçileri sendikal nedenlerle işten atıldılar, fabrika önünde İzmir’de beklemeye devam ediyorlar. Bunlar gibi birçok direniş mevcut.

Direnen İSKİ işçileri ile söyleşi

MSGSÜ’de direnişler birleşti!

Yunanistan’da son durum

Sayfa: 03

Sayfa: 11

Sayfa: 14

“Yeni Anayasa” tartışmaları üzerine

Üçüncü İntifada’nın ayak sesleri

Fransa’da yerel seçimler ve genel grev

Sayfa: 04

Sayfa: 14

Sayfa: 15

Çağrımız tüm sendikal konfederasyonlara ve elbette tüm devrimci, demokrat sınıf güçlerinedir. İşçi sınıfının mücadelesini kısır alan tartışmalarıyla kilitlemekten vazgeçelim! Bir yandan mücadeleleri birleştirmenin öneminden bahsederken, bir yandan alan tartışmaları ile sınıfı bölmek sadece patronların işine yarar. Birleşik, kitlesel yani mücadelelerimizi birleştiren tek bir eylem için güçlerimizi birleştirelim. Sınıf mücadelesi bu sorumluluğu bizlerden bekliyor. Kitlesel ve birleşik 1 Mayıs için görev başına.

İşçi Cephesi, 31 Mart 2010


2

İLAN TAHTASI

Bir kolej filmi konusu olarak; Troçki ve Troçkizm B. Turgut, 6 Nisan 2010 İstanbul Film Festivali kapsamında da gösterilen "Troçki" isimli filmi seyrettikten sonra dudağımızda oluşan buruk gülümseme; bize bu film üzerine bir iki şey söyleme ihtiyacı hissettiriyor. Kanada yapımı bir film Troçki. Yahudi bir ailenin Lise çağlarında çocuğu olan Leon Davidoviç'in, Troçki'nin reenkarnasyonu (ruhu) olarak doğduğuna inandığı bir konu etrafında gelişen eğlenceli olayları anlatıyor, film. Film başlarken genç Leon'un yatak odasında, Troçki'nin resimlerinin bir rock yıldızı gibi duvarları süslemesini görüyoruz. Bunda pek de bir sorun yok, ama sahnenin devamında yine duvara yapıştırılmış bir takvim yaprağının üzerine iliştirilmiş notları görünce filmin kurgusu da başlıyor. Notlarda; Troçki'nin Hayatım isimli kitabından alınmış tarihlemelerle, genç Leon'un kendi hayatı için aldığı notları görüyoruz. "Natalya ile evlen", "Lenin'ini Bul" gibi. Bu "psikomatik" durumun sadece Troçki'ye duyulan bir tür hayranlıktan öte bir şey olduğunu, genç Leon'un babasının işyerinde örgütlemeye çalıştığı "grev" ve "devrim"e uzanınca anlıyoruz. Film boyunca babası ile bir tür "ergen kimlik mücadelesine" girişmiş olan genç Leon, bu grevin ardından, önce işten atılıyor, ardından evinden ayrılıyor. Ufak bir tür işletme sahibi olan babası, Troçki'nin devlet okuluna gittiğini öğrenmesinin ardından, genç Leon'u, bir tür ceza olarak; özel kolejden alarak devlet okuluna veriyor. Genç Leon, bu devlet okulunda düzenlediği "sosyal adalet" temalı bir "dans partisi"nin ardından bu okulda bir konsey örgütlemeye çalışıyor. Topladığı imzalar bir işe yaramıyor, örgütlediği başarılı ders boykotundan çıkan öğrencilerin "neden devrim yapmadığı" sorusu da moralini bozunca bu sefer "faşist" diye nitelediği, otoriter okul müdürünü rehin alıyor.

Bu rehin alma eyleminden sonra, o eyalette bir daha okula gitmesi yasaklanınca kendi deyimiyle "Sibirya sürgününü" de yaşayarak başka bir eyalete sürgün ediliyor. Yine bu arada takvimi gereği kendinden yaşça büyük, Natalya adında bir kadın ile tanışıyor. Yine reenkarnasyonu gereği ilk evliliğini onunla yapması gerektiğine kadını ikna etmeye de çalışıyor. Ayrıca yine takvimi gereği telefon fihristinden bulduğu "Vladimir İliç" isimli insanlara telefon ederek onları da Lenin olmaya ikna etmeye çalışıyor. Hakkını teslim etmek gerekir ki; film, psikosomatik ve takıntılı bir gencin kolej hayatı ve ailesi ve çevresiyle kurduğu kimlik mücadelelerini oldukça eğlenceli bir dille anlatıyor. Ancak yönetmen ve senaryo genç Leon'un sosyal sınıfından bir çocuğun devrimci olması ve yorulmaz ve ısrarlı bir şekilde devrimci faaliyet yürütmesi için yukarıda bahsettiğimiz gibi, Troçki ya da başka bir devrimci şahsiyetin reenkarnasyonu olduğuna inanması dışında bir neden bulamıyor.

Aslında başarılı oyunculukları ile birlikte film, birkaç nedenle zaman zaman tebessümle izlenecek bir "sabun köpüğü" gençlik komedisi dışına çıkıyor. Bunlardan biri; genç Leon'un bazen birtakım saçma durumlarda da olsa, ısrarının her seferinde sonuç veriyor olması. Bu durum, sırf ismi Natalya ve yaşça kendinden büyük diye, bir kadını zaman zaman tacize vardıracak denli ısrarı ile "kazanmasında" da var. İkincisi, genç Leon tavırlarıyla Troçki'ye benzeme kurgusu ile devrimci bir küstahlığa, ya da açık sözlülüğe diyelim, sahip. Bahsettiğimiz küstahlık, söylenmeyeni söylemek, kralı rahatsız eden çocuk küstahlığı. Yine genç Leon, örgütlenme araçları konusunda sınır tanımıyor. Bu bir dans partisi de olabiliyor, pon pon kızların dans gösterisi için greve davet edilmeleri de. Filmin kurgusu içinde eskiden aktif bir şekilde mücadele etmiş bir eski tüfeği yine yukarıda bahsettiğimiz ısrarı ile kazanıyor.

Halbuki bu nedenler, filmin içinde genç Leon'un "dans kulübünden" bir "yoldaş"ının bir fast food dükkanında yaptığı propaganda konuşması sırasında söylediklerinde gizli; "madem şikayet ediyoruz, ve madem başka türlü bir okul-hayatın mümkün olduğuna inanıyoruz, neden biz de bir şekilde harekete geçmiyo-ruz"

Eski devrimci ve onun sosyal sorumluluk projeleri ile uğraşan okul aile birliği başkanı arkadaşı Leon'un etrafında geliştirdiği örgütlenmeyi önceleri kendi bildiklerine benzemiyor diyerek küçümsüyorlar. Yaşlı devrimci "devrime katılmak için onun daha kaç kişi olmasını bekliyoruz" diyerek Leon'un yanında yer alıyor.

Elbette her film bir kurgudur. Avatar filmindeki yerel karakterlerin "tilili" çekmesinden hareketle, kimlik tanımlamaları yapacak kadar dogmatik değiliz.

Yine de bir Troçkist olarak kendimize, genç Leon eğer gerçek hayatta yanımızda, dokunabildiğimiz bir yerde olsaydı ne yapardık, sorusunu sormaktan alıkoyamıyo-ruz.

Ancak söylememiz de lazım ki, genç Leon, ya da yönetmen, rehin alma eylemine girişmek, dersten çıkan öğrencilerin neden devrime doğru yürümediklerini düşünmek gibi temellerle Troçki'den okuduklarını tam manasıyla da kavrayamamış görünüyor. Yine de, bir tür gençlik komedisinin konusunu, devrimci olmaya çalışan bir çocuktan seçmesinin ve devrimci olmakla "Troçki olmak" arasında kurduğu organik ilişkinin ayrı bir ironisi de yer alıyor.

Bu genci, hemen bir tür tıbbi önlem ile psikiyatrik bir tedaviye mi yönlendirirdik; yoksa, okuduklarını gerçekten anlamasını mı sağlardık, örneğin yakınlarda bir gerçek işçi hareketi bulması ve orada gerçek bir inşa hareketi geliştirmesinin Troçki'nin "ruhuna" daha faydalı olacağını mı söylerdik? Bugün Troçki olmaktansa, Troçkist olmanın daha anlamlı ve doğru olduğu gibi üstelik.

Mesafe’nin 4. sayısı çıktı! SAYI: 16 • NİSAN 2010 Aylık Siyasi İşçi Gazetesi Sahibi ve yazı işleri müdürü Atakan Çiftçi (Enternasyonal Yayıncılık) Yönetim yeri Caferağa Mah. Sarraf Ali Sok. Saraçoğlu İş Hanı No: 36/17 Kadıköy - İstanbul 1 yıllık abonelik Yurtiçi: 20 TL • Yurtdışı: 20 € Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com Baskı Ser Matbaacılık Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı - İstanbul Fiyatı: 2 TL

Dosya konusu: “Kürt Sorunu” Sosyalist Düşünce Dergisi Mesafe’nin 4. sayısı 8 Mart’ın 100. yılı vesilesi ile 100. yılında 8 Mart ve Kadının Kurtuluşu Üzerine başlıklı makale ile açılıyor... Bu sayının dosya konusu ise “Kürt sorunu”. Özellikle, “demokratik açılım” süreciyle birlikte Kürt sorununda “çözüm” tartışmalarının yoğun biçimde gündeme geldiği bir dönemde, Mesafe, konuyu devrimci Marksist perspektifle irdeleme çabasında. Mesafe’yi kitapçılardan; ayrıca www.imge.com.tr, www.kitapsan.com.tr ve www.idefix.com internet sitelerinden edinebilirsiniz.

NE SAVUNUYORUZ?

neyi hedefliyoruz?

İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Egemen sınıfın her türlü diktatörlük rejimine karşıyız ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.


EMEK GÜNCESİ TARİŞ işçileri direniş çadırlarından TEKEL’i selamlıyor Umut Devrim, 16 Mart 2010 TARİŞ; İncir, Üzüm, Pamuk ve Yağlı Tohumlar Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri, Ege Bölgesi’nde 57 yerleşim biriminde, 73 tarım satış kooperatifi, 75 bin 600’ü aşkın üretici ortağı ile Türkiye’nin ilk ve en büyük kooperatif kuruluşudur. Kooperatifin merkezi İzmir Alsancak’ta, üretim yeri ise sanayi bölgesi Çiğli’dedir. TARİŞ, üzüm, pamuk, yağlı tohumlar ve yemiş gibi üretim bölümlerinden oluşmaktadır. TARİŞ’te 2008’den bu yana işverenlerin fedakârlık isteklerini kabul etmek zorunda kalan işçiler buna rağmen kapının önünde kalmaktan kurtulamadılar. İşletme yönetimi ve hükümet, işletme kâr etmiyor, burayı kapatmak zorundayız diyerek işçileri kapının önüne koydular. Üstelik işçi kardeşlerimizin tazminatlarını ödemeyeceklerini beyan ederek… TARİŞ’te işveren, biz işçilerin kazanılmış haklarından biri olan kıdem ve ihbar tazminatlarını ödememeyi göze alacak kadar pervasız olmuştur. İşçi kardeşlerimiz, yönetimin ve hükümetin kendilerine reva gördüğü bu haksızlığa karşı 1 Mart 2010’dan beri Tariş’in Alsancak’taki binası önünde sabahtan akşama kadar direnişlerini sürdürmektedirler. TARİŞ işçisinin öncelikli talebi, kanuni haklarını güvence altına almaktır. Ancak bununla yetinmeyip işletmenin üretime devam etmesini de sağlamak istiyorlar. Aynı TEKEL işçileri gibi onlar da “ölmek var dönmek yok” diyorlar. TARİŞ işçileri, TEKEL gibi diğer direnişlerle birleşirse bu süreci geri çevirebilir. Bizler tüm sınıf güçlerini TARİŞ direnişini desteklemeye ve mücadelelerini birleştirmeye çağırıyoruz. TARİŞ işçileriyle çadırlarında yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşmak istiyoruz. Mücadelenizin temel talebi nedir? Haklarınızı almak mı, yoksa bu işletmenin tekrar faal duruma gelmesi mi? • İlk öncelikli talebimiz kıdem ve ihbar

tazminatımızı almak ve bu konuda kamuoyu desteği oluşturarak direnişimize destek bulmak. Fabrikaya gelince temennimiz tabii ki çalışır hale gelmesi ama bundan bizim umudumuz yok. Direnişinizi sadece İzmir'le mi sınırlı tutmayı planlamaktasınız? Ürün aldığınız illere veya TEKEL işçileri gibi Ankara'ya bu süreci taşımayı düşünüyor musunuz? • Bu süreçte eylemimizi İZMİR yerelinde sürdürme kararındayız. 15 Mart tarihinde Aydın’da bulunan işçi arkadaşlarımızın da “kısa süreli çalışma” hakları bitiyor. Bu süreçten sonra gücümüzü birleştirerek tazminat haklarımızı alıncaya dek mücadelemize devam edeceğiz Bu sürede sizlere sendikanızın desteği nasıl oldu? • Sendika eylem kararı aldığımız günden itibaren yanımızda oldu. Öğle yemeklerinde kumanyamızı sağlıyorlar ve şimdi CHP ve MHP milletvekilleri ile görüşecekler, süreç hakkında bilgi sunacaklar. Ayrıca kanaat önderleri, ticaret borsası, sanayici ve iş adamlarına gidileceğini sendika yetkililerinden öğrendik. Aydın'da pamuk üretici ve işçileri ile ilişkiniz nasıl? Bu süreçte size destek sunuyorlar mı? • Aydın’da bulunan pamuk üreticilerinin çoğu fabrikanın tedarikçileri, yani bu durum onlar için oldukça kötü. Çünkü burası kapandığı zaman tamamen özel sektöre muhtaç olacaklar ve bu üretici için kayıp olacak. Değerin altında fiyat verecek özel sektör, üretici ise satmak zorunda kalacak yoksa ürünü elinde kalacak. Desteğe gelince mücadelemize destek oluyor üretici arkadaşlarımız. Geçen günlerde Aydın’ın Söke ilçesinden gelerek bize yanımızda olduklarını belirttiler. Daha sonraki süreçte ne planlıyorsunuz? • Şu andaki planımız tazminat haklarımızı alıncaya kadar mücadeleyi sürdürmek. Gerekirse mücadelemizi daha merkezi hale getirip tekel işçileri ile birleştirmektir.

Esenyurt işçisi yalnız değil Deniz Mesut, 31 Mart 2010 Direnişlerinin 224. gününde Esenyurt belediye işçilerine destek olmak amacıyla Esenyurt'ta binlerin katıldığı coşkulu bir miting düzenlendi. Yürüyüş, sendikalı çalışmak istedikleri için işten atılan 68 işçinin işyeri olan Esenyurt Belediyesi önünden başlayıp sloganlarla Esenyurt/Köyiçi Meydanı'na kadar devam etti. Kortejin en önünde işten atılan işçiler ve işçilerin ailelerinin olduğu mitinge çeşitli sendika şubeleri ve aralarında gazetemizin de bulunduğu siyasi gruplar, işçi örgütleri destek verdiler. Esenyurt'un AKP'li belediye başkanı Necmi Kadıoğlu işçi oyları ile seçilmesine rağmen bugünkü tüm icraatlarında ana gayesi halka hizmet olmayan, rant ve kâr peşinde koşan bir belediyeciliktir. Yağmur yağdığında işçi mahallerinin sular altında kalmasıyla altyapının yetersizliği, fabrika atıklarının arıtılmadan mahalle içinden geçen derelere akıtılması ile çevre ve insan sağlığının hiçe sayılması, semt kahvelerinin dolup taşmasına rağmen işsizliğe yönelik bir girişimde bulunulmaması, ulaşımın zorluğu, milyon dolarlara sahip belediye bütçesinden üretilen hizmetin gerçek yüzünü göstermektedir. Aslında Başbakan'ın yakın dostu olan belediye başkanı sadece işten atılan 68 işçiye değil semt halkına da zulmetmektedir. Kuşkusuz 28 Mart yürüyüşü Necmi Kadıoğlu'na ö-

nemli bir uyarı niteliğindedir. Bu haklı direnişin emekçi Esenyurt halkına sokak sokak anlatılması, semt halkının tam desteğinin alınması için de önemli bir ihtiyaca karşılık gelmiştir. Diğer yandan, her geçen gün İstanbul'da direnişlere bir yenisi eklenmektedir. Esenyurt Belediye, Marmaray, İSKİ, Sin-ter ve diğer tüm direnişteki işçiler aynı sorunlar için mücadele etmektedir. Hepsi ekmeğinin derdinde olan işçilerdir... Küçük çaylar bir araya gelerek yaz sıcağında kurumayan nehirleri oluşturarak istikrarı sağlarlar. Bizim de, direnen işçiler olarak, zor zamanlarda daha kuvvetli olarak nihai amaca ulaşmak için birleşmemiz gerekmekte. Bu da sadece direnişteki işçilerin söz sahibi olduğu, hiç bir siyasi ya da kişisel çıkarın gözetilmediği bir direnişteki işçiler platformu ile mümkün olabilir. Bugün direnişlerin ileri taşınması için birliğin hayati bir öneme sahip olduğunu vurguluyor ve tüm sınıf bilinçli direnişteki işçilere bu birlik için önderliklerine basınç uygulaması çağrısında bulunuyoruz. Yaşasın direnişteki işçilerin ortak mücadelesi!

3

Direnen İSKİ işçileri ile söyleşi İC - Söyleşi, 23 Mart 2010 Geçtiğimiz günlerde İSKİ, anlaşmalı olduğu taşeronla sözleşmesini iptal etmiş ve yaklaşık 300 işçiyi işten atmıştı. 60’a yakın işçi, işten atıldıklarından beri İSKİ binasının önünde direniş başlatmışlardı. Direnişlerinin 9. gününde İşçi Cephesi gazetesi olarak işten atılan işçileri ziyaret ettik. Direnişteki bir işçiyle direnişe nasıl başladıkları, talepleri ve bundan sonraki süreç üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Ne kadar süredir çalışıyordunuz? İşten atılma sürecinizi bizlere aktarabilir misiniz? • Ben yaklaşık 10 yıldır burada çalışıyorum. Hiç bir zaman kadrolu olmadım, üç büyük taşeronla anlaşmışlardı. Biz bir taşeronda günde 10-12 saat çalışıyorduk. Son 3 aydır bir kere maaş almıştık zaten. Çalışma koşullarımız çok kötüydü. İSKİ hep zararda olduğunu açıklıyor. Ama zaten taşeronlaştırmalarla hiç yoktan para kazanıyorlar, nasıl zarardalar anlamıyoruz. Hatta taşeron da maaşlarımızı yarı elden yarı bankadan veriyordu, maaşlarımızı eksik göstermiş. Sigortalarımız eksik yatmış ve işsizlik maaşlarımız bile az. Toplam kaç kişi işten atıldı? Direnişe katılımı nasıl buluyorsunuz? • Şimdi su sayacı okuma, açma-kapama ve bilgi işlem işlerinde anlaştıkları üç ayrı taşeron şirketle sözleşmeleri feshettiler. 300'e yakın işçi işten atıldı. Ayrıca aşamalı olarak 2500 kişi de atılacak diğer taşeronlarla birlikte. Direnişe kaç kişi katılıyor, henüz bilmiyoruz. Zira bir sendikamız yok, bazen Eğitim-İŞ geliyor, o da numaralarını aldığı işlere direniş, eylem için mesaj çekiyor. Ama bazı işçiler İSKİ binasının önünde görünmek istemiyorlar. Kimileri tanıdık kullanarak yine girerim, kötü bilinmeyim düşüncesinde. Ama biz zaten 10 yıldır en zor koşullarda buraya emek harcadık. Hatta Anadolu yakasında çalışanların 2008'den beri alacakları varmış, insan bu koşullara nasıl tamam der, anlamıyorum. Şimdi tanıdıklarla birileri işe alınmamalı, biz direnişe öncelikli olarak kadrolu olarak biz işe alınalım diye başladık. Önce işimizi geri istiyoruz. 9 gündür işverenle herhangi bir görüşmeniz oldu mu? • Hayır, 9 gündür kimseden bir ses gelmedi. Üzerine bir de yeni işçiler alınacakmış haberleri geliyor. Ama biz eylemlerimizi arttırıp, sesimizi duyuracağız. Bugün de belediyenin önüne yürüyüp, oturma eylemi yapacağız. Yarın (24 Mart) öğlen 2'de de Taksim'de yürüyeceğiz, Galatasaray'ın önüne kadar. Orada basın açıklaması yapmayı düşünüyoruz. Tüm haklarımız, işimizi geri alana dek uğraşacağız. Taşeron güvencesizliği değil, kadro istiyoruz. Biraz ileride Marmaray işçileri de benzer talepler için mücadele ediyor. Onlarla irtibata geçip, mücadelelerinizi birleştirmek gibi bir hedefiniz var mı? • Evet, Marmaray işçileri de birkaç defa ziyaret ettiler bizi. Onların da aynı koşullardan muzdarip olması, işçi düşmanı hükümetin işi. İşçilerin emekleri görülmüyor, hep bizim kaybedeceğimiz bir düzen bu. Onun için yıllardır onlar kazandılar, ama bu sefer biz sesimizi duyuracağız, işimizi geri alacağız. Sohbetimiz, "İşimiz, aşımız, ekmek için kavgamız!”, “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganlarıyla kesilerek, işçilerin Büyükşehir Belediyesi'ne doğru yürüyüşe geçmesiyle sonlandı.


4

POLİTİKA

“Yeni Anayasa” tartışmaları üzerine

Bize gereken sözde değil özde temizlik! Bu satırların yayımlandığı günlerde bir kez daha “yeni bir anayasa önergesi” meclis gündemine gelmiş olacak. Tüm kamuoyu nezdinde artık bıktırıcı bir tartışma konusuna dönüşen Anayasa tartışmalarının, sol liberal kesimlerde yarattığı yanılsamalar temelde, 12 Eylül Anayasası tümden değiştirilemeyecekse bile, bir dizi kritik iyileştirmenin ve reformun ön görülmesi umut vericidir şeklinde özetlenebilir. Murat Yakın, 4 Nisan 2010 Öncelikle şunun altını çizmekte yarar var; geçtiğimiz günlerde meclis gündemine oturan anayasal değişiklik çabaları, yedi yıl boyunca mecliste mutlak çoğunluğa sahip AKP’nin gerçekte bir askeri darbe anayasası olan mevcut metne yönelik üçüncü “düzeltme” girişimi. Hükümet olarak işbaşına geldiği günden bu yana AKP’nin, en önemli politik vurgularından biri olan demokratik dönüşüm ve “yeni anayasa” konularında yaşanan hayal kırıklığını basit bir zaaf ya da gecikme olarak nitelememek, meclisteki dengelerle gerekçelendirmemek gerekiyor.

girişiminin” sınırlarını göstermektedir. Bir askeri darbe anayasası olan ve önceki hükümetler tarafından tam 16 kez değişikliğe uğrayarak 83 maddesi “yenilenen” 1982 Anayasası, neredeyse bir dokunulmazlık zırhına bürünmüş durumdadır. Rejim üzerinde denetim mücadelesine giren tüm burjuva sektörlerin ortak paydası, o anayasada vücut bulan Bonapartist ruhta somutlanmaktadır. Nitekim, AKP’nin yeni anayasa taslağı mevcut olanı özenle korumaya yoğunlaşmış bir çabanın bıktırıcı ve yeni bir örneği. İşçi sınıfına sendikal özgürlüklerin

Zira, sorunun ipuçları, AKP’nin karakterinde yatıyor. AKP iktidarları, Özal’ın ölümünden sonra burjuvazinin neredeyse gelenekselleşmeye yüz tutan önderlik krizine ciddi bir alternatif sundu. Belirli bir dönem olumlu ekonomik koşulların da etkisiyle tabanını genişletti. Ekonomik gelişme, sosyal iyileştirmeler, palazlanan ulusal burjuvazinin çevresinde kümelenen emek pazarı, görece olumlu tüketim koşulları vs kitlelerde AKP’nin bu istikrarı sağlayabilen tek parti olduğu inancını pekiştirdi.

Türkiye’de sözde değil özde bir demokratik dönüşümün yolu, varoluşunu askeri bir darbe anayasasından alan asker-polis rejiminin son bulmasından, Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından, toprak devriminin gerçekleştirilmesinden ve emperyalizmden kopulmasından geçmektedir

Eski ağza yeni taam! Bu profil bize aynı zamanda, AKP’nin “yeni anayasa

Türkiye’de sözde değil özde bir demokratik dönüşümün yolu, varoluşunu askeri bir darbe anayasasından alan asker-polis rejiminin son bulmasından, Kürt halkına kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından, toprak devriminin gerçekleştirilmesinden ve emperyalizmden kopulmasından geçmektedir. Oysa Türkiye’de burjuvazi tüm kanatlarıyla birlikte, bu dönüşümün ne programına, ne de önderlik kapasitesine ve isteğine sahip. Burjuvazi, kendi gelişimini engelleyen bir dizi köklü engeli törpülemek istemekle birlikte emekçi kitleler karşısında

AKP yeni anayasa tartışmasında da temkinli yürüme, ordu ile doğrudan karşı karşıya gelmemeye çalışma, tedricen dönüştürme stratejisini sürdürecektir. Reforme edilmiş yeni anayasa girişimleri ise esas olarak 12 Eylül ruhunun ve Bonapartizmin cilalanarak yeniden meşrulaştırılmasından başka bir anlam taşımayacaktır

Kuşkusuz, yakın dönemdeki e-muhtıra girişimlerinin ve Ergenekon sürecinin ortaya koyduğu gibi, burjuvazinin fraksiyonları ara-

sındaki çatışma rejim sorununu defalarca gündeme getirmiştir ve bu gerilimin sürdürülemez hale geldiği de bir gerçektir, zira tüm bu sektörlerin çıkarı Bonapartist rejimin devamlılığında yatmaktadır. Bugün bu rejimi devrimci bir dönüşüme uğratabilecek, bunu talep edecek hiçbir burjuva kesimden söz etmek mümkün değil.

mayacağı ise çoktan anlaşılmış durumda.

duyduğu korku, onu baskı rejimini korumaya ve yeri geldikçe kullanmaya itmekte, emekçi halk yığınları üzerinde doğabilecek denetim boşluklarını muhafazakâr liberal ideolojinin uyuşturucu etkisiyle denetim altına almak cazip bir politikaya dönüşmektedir. AKP yeni anayasa tartışmasında da temkinli yürüme, ordu ile doğrudan karşı karşıya gelmemeye çalışma, tedricen dönüştürme stratejisini sürdürecektir. Reforme edilmiş yeni anayasa girişimleri ise esas olarak 12 Eylül ruhunun ve Bonapartizmin cilalanarak yeniden meşrulaştırılmasından başka bir anlam taşımayacaktır. önünü açmaya yanaşmayan, bütün ağız oyunlarına karşın kamu çalışanlarına grev olanağı sunmayan, 4C kölelik düzenine anayasal meşruiyet kazandıran, Kürt ve sol partiler üzerinde kapatma tehdidini ortadan kaldırmayan bu “yeni anayasa girişimi” özünde ‘82 Bonapartist Anayasası’nı meşrulaştırma ve kalıcılaştırma aracından başka bir anlam taşımamakta. Darbecilerle anayasal ve hukuki zeminde hesaplaşıl-

1 Nisan 2010 günü Ankara Sakarya'da basın açıklaması yapmak isteyen ve yeni eylem planını açıklayacaklarını bildiren TEKEL işçilerine ve onlarla dayanışma eylemi yapan sendika, parti ve diğer sol gruplara yönelik polis şiddeti AKP iktidarının nasıl bir “Demokratik Dönüşüm” öngördüğünü göstermesi bakımından tarihsel bir öneme sahiptir.


POLİTİKA

1 Nisan TEKEL eylemi İC - Haber, 2 Nisan 2010 TEKEL işçilerinin 1 Nisan’da Ankara’daki TÜRK-İş önüne gelerek yapacakları eyleme valilik izin vermedi. Eylemi yasadışı ilan eden valilik Sakarya Caddesi ve Kızılay’ı polis ablukası altına aldı, TEKEL işçilerinin TÜRK-İş önünde toplanmalarını engelledi. Sabah saatlerinde eyleme katılmak için değişik illerden gelen TEKEL işçileri Ankara sokaklarında polis barikatlarıyla karşılaştılar. TÜRK-İş önünde toplanmaları engellenen TEKEL işçileri Tuna Caddesi’nde bir araya geldiler. Tuna Caddesi’nde bir araya gelen TEKEL işçilerine direnişte olan TARİŞ, İSKİ ve İtfaiye işçileri de destek verdiler. “TARİŞ, TEKEL, Ölümüne Direniş”, “Birleşe Birleşe Kazanacağız”, “Barikat Kalksın Yürüyüş Başlasın” sloganlarını atan işçilere sendikalar ve devrimci yapılar da destek verdiler. TEKEL işçilerinin eylemine destek veren KESK, Ziya Gökalp Caddesi’nde toplanarak TÜRK-İş önüne yürümek isteyince polis ablukası altına alındı. TÜRK-İş önüne yürümekte kararlı olan KESK üyelerine polis bir süre sonra gaz ve copla müdahalede bulundu. Burada bazı yönetici ve üyeler gözaltına alındı. Polisin müdahalesinden sonra tekrar bir araya gelen KESK üyeleri TEKEL işçilerinin bulunduğu Tuna Caddesi’ne giderek bekleyişe katıldılar.

za” sloganları atıldı. Sakarya Caddesi’ne girmek isteyen KESK üyelerinin önü polis tarafından kesilerek içeriye girmeleri engellendi. Kararlılıklarını sürdüren KESK üyeleri bir süre sonra Sakarya Caddesi’ne girebildiler. Burada kitle tarafından sloganlarla karşılaşan KESK üyeleri yaptıkları açıklamada; “Emniyetin saldırgan tutumunu kınayarak, gözaltına alınan KESK üyelerinin serbest bırakılmasını” dile getirdiler. TÜRK-İş de 2 Nisan’a kadar Sakarya Caddesi’nde oturma eylemini sürdüreceğini, saat 11:00’de de eylem programının açıklanarak işçilerin Ankara’dan ayrılacağını belirtti. KESK üyeleri Sakarya Caddesi’ne girdikten sonra alanda toplananların etrafı TOMA ve polisler tarafından kuşatıldı. Yapılan eylemin izinsiz olduğu ve kitlenin dağılmaması durumunda zor kullanacakları ve müdahale edeceklerini sürekli anons ediyorlardı. Sakarya Caddesi’ndeki esnafa da çağrı yapan polis önlem almalarını söylüyordu. Polis kitleye saldırmaya hazırlanırken TKP ve Halkevleri yöneticileri polisle görüşme gerçekleştirdiler. Yapılan görüşme sonucunda 1 saat içerisinde eylem bitirildi.

Gün içerisinde TEKEL işçilerine destek vermek amacıyla farklı yerlerde toplanan gruplara polis müdahalede bulundu. KESK polisin yaptığı saldırıyı kınamak için Kolej Meydanı’nda toplanarak Sakarya Caddesi’nde oturma eylemi yapan işçilere destek vermek amacıyla bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu yürüyüşe Çağdaş Hukukçular Derneği pankartlarıyla katılarak destek verdi. Yürüyüş boyunca; “Baskılar Bizi Yıldıramaz”, “Yaşasın Sınıf Dayanışması”, “Faşizme Karşı Omuz Omu-

12 Eylül yasakları kalkmadan, darbeciler yargılanmadan

“demokratikleşme” mümkün mü? Umut Devrim, 28 Mart 2010 Son günlerde ülke gündeminin üst sıralarında yer alan anayasa değişikliği konusu gün geçtikçe şekillenmeye ve safları belirlemeye başladı. Bir yandan 12 Eylül Darbesi’nin ürünü olan 1982 Anayasası, diğer tarafta ise demokratikleşme süsü verilmiş AKP’nin değişiklik paketi... AKP'nin değişiklik önerileri, yürürlük maddesi hariç 22 maddeden oluşuyor. Teklif, Anayasa'nın 10, 20, 23, 41, 53, 69, 74, 84, 94, 125, 128, 129, 144, 145, 146, 147, 148, 149, 156 ve 159. maddelerinde değişiklik öngörüyor. Anayasa'nın geçici 15. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını da düzenleyen teklif taslağında, üç geçici madde de yer alıyor. Teklif taslağının yayımı tarihinde yürürlüğe girmesi ve halkoylamasına sunulması halinde ise tümüyle oylanması öngörülüyor. 15. madde darbecilerin yargılanmasını kapsıyor, fakat 12 Eylül Darbesi’nin mimarlarından biri olan Kenan Evren'i yargılanmaktan zaman aşımı nedeniyle kurtarıyor. 650 bin kişinin gözaltına alınmasından, 1 milyon 683 bin kişinin fişlenmesinden, 7 bin kişinin idam cezasına çarptırılmasından ve bunlardan 51’inin idam edilmesinden sorumlu olan ve binlerce insanın ülke-

den kaçmasına neden olan darbeci Kenan Evren'in, hâkim karşısına çıkması gereklidir. Yaşamasa bile mahkeme önünde darbeci sıfatını almalıdır. Biz emekçiler, iki burjuva kamptan birine çekilmek isteniyoruz. Ya sokağa çıkışımızda haykırıp protesto etiğimiz, kardeşlerimizin, yoldaşlarımızın katillerinin anayasasına “evet” demeye ya da demokrasi maskesi takan, Kürt halkının seçilmiş temsilcilerini kelepçeleyen, işçi ve emekçilere her türlü saldırıyı reva gören, yasal alanda ezilenlere söz hakkı tanımayan, Ermeni kardeşlerimizi sürme tehdidinde bulunan AKP’nin anayasasına... Oysa bu ülkenin 12 Eylül Anayasası’ndan kurtulmaya ihtiyacı var. Ancak örgütlenmenin önündeki engeller de kalkmalı, sendikal yasaklar sona ermeli, Kürt halkını ve ezilen tüm kesimleri yok sayan tüm maddeler kaldırılmalı, basın-yayın özgürlüğü garanti altına alınmalı. Cezaevlerindeki tüm siyasi tutsaklar serbest bırakılmalı. Kenan Paşa dâhil olmak üzere tüm darbeciler yargılanmalı. Var mısınız? Biz emekçiler olarak varız! Çok zor bir süreç bizleri bekliyor. Emekçilerin, öğrencilerin Kürt halkının gerçek taleplerine uygun bir gelecek için gücümüzü birleştirerek kazanalım.

5

Cinayet şebekeleri ve burjuva medyanın günahları Oktay Benol, 1 Nisan 2010 Bir korku imparatorluğu yaratmak için gözü dönmüş canilerden oluşan bir cinayet şebekesi kurmak yetmez. Korkuyu ve cinayetleri haklı ve gerekli gösterecek hatta sempatik kılacak bir kamuoyu desteği de gerekir. Bu sempati ve desteği günümüz dünyasında kitle iletişim araçları kadar güçlü şekilde hiçbir araç yerine getiremez. Kuşkusuz silah ve istihbarat gücünün sağladığı egemenlik çok önemlidir. Lakin hükümranlık için zor sadece bir avantajdır, anlık başarılar getirir ama asla kalıcı sonucu tayin edemez. Belirli bir an ve mekânda herkes bir güce sahip olabilir. Zafer için ‘zor’un ve ‘ikna’nın bir araya gelmesi gerekir. Bütün bir toplumun desteğinin kazanılması, ayak direyenlerin pasifleştirilmesi bu yolla sağlanır. Günümüz sermaye düzeni tam da bu yalan imparatorluğu üzerine kuruludur. Yalanı doğru, sahteyi gerçek kılmak • Radyo-televizyon, gazete-dergi, sinema vb. kitle iletişim araçlarıyla güç ve iktidar sahipleri yalanı doğru, sahteyi gerçek kılacak bir taklit dünya inşa edebildiler. Modern kapitalizmin en büyük başarısı da budur! Mevcut dünya düzeni bütün bir topluma aleyhine olan ne varsa lehineymiş gibi gösterirken lehine olan her şeyi de kötü olarak benimsetebilme gücüne erişmiştir. Bu sayede küçük bir azınlığın çıkarı toplumun genel çıkarı haline getirilmiştir. İkna işlevi kitle iletişim araçları vasıtasıyla kanaat önderleri tarafından yerine getirilir. Gerçekte küçük bir azınlığın sözcüleri olan bu kanaat önderleri şapkadan tavşan çıkaran hokkabazlar gibi el çabukluğu ve göz boyamayla dar bir çevrenin çıkarını toplumun genel çıkarı haline getirirler. Kuşkusuz toplumu oluşturan insanlar düzayak aptal değillerdir. Yalana ve sahteye karşı şüphe ve itirazı içlerinde hep taşırlar. Lakin sosyalleşme sürecindeki birçok rol ve davranış gibi yalanın doğru kabul edilmesi de öğretilir-öğrenilir. Din-mezhep, vatan-millet, bayrak-sancak, tarih-kültür gibi icat edilmiş değer ve yargılar daima korku ve yalan imparatorluğunun çimentosu olarak kullanılır. İnfazlar, kirli savaş, linç ve talan ya da medyanın marifetleri • Korku ve yalan imparatorluğunun propaganda aygıtları aracılığıyla insanların sokaklarda “resmi kurşun”larla infaz edilmesi, on binlerce insanın “kirli savaş”ın kurbanları olması, linç ve talan girişimleri meşru hale getirilir. Ve tabii ki geçmişte ve bugün işlenen bütün bu cinayetler reddedilir, olmadı kurbanlar suçlanır, olmadı fazla üstümüze gelmeyin yine yaparız tehditleriyle gerçeğin karanlık yüzü kendini en açık şekilde ifşa eder. Bu karanlık yüzün sahipleri katillerin kahraman muamelesi görebildiği bir toplum yarattıklarına öylesine güven duyarlar ki ceberut dünyalarının selameti konusunda en küçük bir şüphe yaşamazlar. Bunlar bilinen ve yaşanan gerçekler. Eski bir gazete patronuyla halen “gazetecilik” yapan eski bir genel yayın yönetmeninin açıklamaları ise burada ifade ettiklerimizi yalnızca doğrulamıyor aynı zamanda fazlasıyla da aşıyor. Kirli bir savaşın, askeri bir darbenin, infaz ve katliamların nasıl alçakça planlanıp gerçekleştiğini, ajan gazetecileri, tek elden-merkezden gelen sözüm ona haberleri ve daha nicesini birinci elden görüyoruz. Kendileri de bu sürecin içinde yer alan bu kişilere göre medyanın bir kısmı gerekli dersleri çıkardı. Artık demokrat oldu! Demokratlığın ölçüsü nedir? TEKEL işçisine, göçmen Ermeni’ye, varız diyen Kürde, işten atılmaya hayır diyen işçiye sopa gösteren AKP hükümetinin icraatlarını desteklemek! Burjuva medyanın marifetleri biter mi?


6

POLİTİKA

İşten atılan TÜBİTAK işçisi Aynur Çamalan ile söyleşi İC - Söyleşi, 22 Mart 2010

sendika desteklemiyor ki...

TEKEL işçileri ile dayanışma amacıyla katıldığı 1 günlük iş bırakma eyleminin ardından işten çıkarılan TÜBİTAK işçisi Aynur Çamalan’ı direnişinin 15. gününde İşçi Cephesi gazetesi olarak ziyaret ettik. Aynur Çamalan’la neden işten atıldığı, direnişe nasıl başladığı ve bundan sonraki süreç üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

Örgütlü olduğunuz Tez Kop-İş sendikasının direnişinize karşı tutumu nasıl? • Usulsüz bir şekilde işten atıldım. Ben sendikalı bir işçiyim ancak sendikam benim sahiplenmiyor. Günlerdir direnişteyim ancak sendikam yanımda yok. Sendika hukuksal anlamda destek veriyor ancak mücadele anlamında hiçbir destek vermiyor. Tez Kop-İş hukuk bürosu gibi çalışıyor. Hukuksal destek vermesi tek başına yetmiyor. Direnişin kazanıma dönüşebilmesi için sendikamın yanımda olmasını ve birlikte mücadele etmeyi isterdim.

İşten atılma sürecinizi bize biraz anlatır mısınız? • Benim direnişim bir birikimin sonucu aslında. Çalıştığım işyerinde yaklaşık 2,5 yıldır diğer işçi arkadaşları bilinçlendirmek amacıyla sendikal çalışmalar yapıyordum. Sendikanın yapması gereken işi ben yapıyordum açıkçası. Sadece işyerindeki arkadaşlarıma yönelik değil buradaki taşerona bağlı işçi arkadaşlara da yönelik bir çalışma yapıyordum. Ancak TÜBİTAK yönetimi bu durumdan fazlasıyla rahatsız oluyordu. İşyerinde sendikalı bir işçi olduğumdan dolayı TÜRK-İŞ konfederasyonunun aldığı karar doğrultusunda 4 Mart’ta TEKEL işçileriyle dayanışma amacıyla gerçekleştirilen 1 günlük genel greve katıldım ve mesai bitiminde de TÜBİTAK yetkilileri tarafından işime son verildiğini öğrendim. Ve 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde de direnişe başladım. İşten atıldıktan sonra, diğer TÜBİTAK işçilerinden destek alabildiniz mi? • Çok fazla olmamakla birlikte destek vermeye çalışıyorlar. Son olarak TÜBİTAK’ta çalışan işçi arkadaşlarıma yazdığım mektubu dağıtmak için içeriye girdiğimde beni desteklediklerini söylediler ama bu çok yeterli değil. Çünkü örgütlü olduğum

illerdeki TEKEL işçisi arkadaşlar beni arayarak destek çıkıyorlar. Hatta bugünlerde bir grup TEKEL işçisi arkadaş da ziyarete gelecek. Demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların ve çevredeki insanların direnişe karşı tutumu nasıl? • Çağdaş Hukukçular Derneği direnişin ilk gününden beri yanımda. Sendikalar ve değişik kurumlar da destek sundu. Gazetelerde direnişe dair haberler çıktı, ancak bunlar bizim çabamız sonucu olan şeyler. Çevredeki insanlar ve esnaf direnişi sahipleniyorlar ve desteklediklerini dile getiriyorlar. Ben biliyorum ki bu direniş bugün bitmeyecek ve devam edecek. Elimizden geldiğince daha çok şeyler yapmalıyız. Özellikle TEKEL işçileri olmak üzere, direnişleri devam eden diğer işyerleri ve sendikalar ile şu andaki ilişkileriniz ne durumda? • Evet bugün birçok işyerinde devam eden direnişler var. Henüz ortaklaşa bir şeyler yapmadık. 31 Mart gecesi TEKEL işçisi arkadaşlarla birlikte TÜBİTAK önünde bir günlük oturma eylemi yapacağız ve buradan 1 Nisan günü TÜRK-İş’in önüne yürünecek.

TEKEL işçileriyle dayanışma grevine katıldığınız için işten atıldınız. Peki, TEKEL işçisinin direnişinize yönelik tavrı nedir? • 78 gün boyunca TEKEL işçilerinin yanındaydım ve TEKEL işçisi arkadaşlardan birçoğunu da evimde misafir ettim. Şimdi değişik

Sınıf dayanışması “suçuyla” işten atılmış biri olarak, diğer sınıf kardeşlerinize ne söylemek istersiniz? • Mücadeledeki işçilere yürekten destek veriyorum. Sendikalar mücadele anlamında işçilerin yanında olmalıdır. TEK SES, TEK EL ve TEK YÜREK OLMALIYIZ, mücadeleler birleştirilmelidir. Teşekkür ederiz • Ben teşekkür ederim, yüreğinize sağlık.

ATV-Sabah grevi her şeye rağmen sürüyor! İC - Söyleşi, 26 Mart 2010 ATV-Sabah grevi, işyerindeki sendika üyesi sayısındaki azalma iddiasıyla mahkeme kararıyla durdurulmuştu. Yargıtay, 1 Mart 2010 tarihiyle, üye sayısındaki azalmanın tespitinin, grev kararının ilan edildiği tarihten sonraki verilere göre yapılması gerektiği gerekçesiyle durdurma kararını bozdu. Bu karar üzerine işten çıkarılan işçiler, “Bu işyerinde grev var” pankartını yeniden ATV binasına astılar. Biz de İşçi Cephesi gazetesi olarak, grevlerinin 177. gününde onlarla bir söyleşi gerçekleştirdik. Merhaba, pankartın asılmasıyla beraber grevin kaldığı yerden devam ettiğini gördük. Son durum nedir? • Mete Öztürk: Sizlerin de takip ettiği üzere biz greve çıktığımızda, grevin daha dördüncü gününde 10 kişi işten atıldık. Grevdeyken işçileri işten çıkarmak suçtur. Bunun üzerine hepimiz işe iade davalarımızı açıp, suç duyurusunda bulunduk. Sadece bir arkadaşımız, diğer 9'umuzdan ayrı dava açmıştı. İşe iade davasından çıkan karar, 9'umuzun sendikal tazminatının yanı sıra kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi ve iş akdimizin feshedilmesi oldu. Yani bu kararın yasalara göre anlamı şu; tazminatları aldıktan sonra grev devam etse bile, işçiler grevci olamıyor. Oysa biz işveren sendikayı kabul etmediği ve bizimle masaya oturmadığı için greve çıktık, tazminatlarımızı alıp grevi sonlandırmak için değil. Şu an davası henüz sonuçlanmayan bir arkadaşımız yalnızca yasal olarak greve devam

edebiliyor. Onun da davası bitince, grevci işçi kalmayacak. İşe iade edilmeniz yerine tazminatlarınızın ödenmesi nasıl bir süreç başlattı? • Sendika da işveren de bizim davamız sonlanınca, bize “Siz artık grevci değilsiniz” dedi, Zira, Ahmet Çalık gibi bir patrona para

ödemek koymaz. O, anayasal bir suç işledi, biz grevci işçileri işten atarak. Sonuçta greve katılan işçi işten atılırsa, sonra da mahkeme tazminatların ödenmesiyle işçiyi grevci statüsünden çıkarırsa grev hakkımızı nasıl kullanacağız? İşin ilginç tarafı ortada grevci işçi kalmasa bile, grev pankartını indirme yetkisi sendikaya ait olduğundan “işçisiz grevler” mümkün olabiliyor. Örneğin, TGS'nin örgütlü olduğu Cumhuriyet gazetesinde beş yıldır grev var, ama sendika pankart asmıyor ve ortada grevci işçi de kalmamış durumda.

Sendikanın da temel talebi, sizlerin sendikalı olarak işe iadeniz ve toplu sözleşme hakkınız değil miydi? • Sendika bize “artık grevci değilsiniz” diyerek, işverenle aynı tutumu benimsiyor. Böylelikle de davanın sonucunu meşrulaştırıyor. Sendikanın bu tavrıyla biz de kendimizi grevci tanımına sokamıyoruz. Paranızı aldınız gidin diyorlar. Adeta sendikaya yük oluyoruz. Bundan çok muzdarip olduk. Bize göre zafer ancak bu hukuksuzluğun ifşa edilerek, sendikalı olarak işe geri alınmamız olmalıdır. İşe iade davamız kazanımla sonuçlanıyor, ama bu talep ettiğimizi almamıza neden olmuyor, hatta grevi bitirmemizi hızlandırıyor. Aldığımız kıdem, ihbar tazminatlarının miktarı hiç önemli değil. Zira burada medyaya karşı bir grev yapıyoruz ve adeta “Kötü bir star” oluyoruz, bir daha hiçbir işveren bizi işe almak istemeyebilir. Bu durumda tazminatların ödenmesi asla bir zafer anlamına gelmiyor. Bu süreçten sonrasını nasıl görüyorsunuz? • Dediğim gibi, zafer ancak sendikanın bu binadan içeri girmesi ve grevcilerin işe iadesi ile olabilirdi. Bu süreçten sonra, grevcisiz grev devam edecek gibi gözüküyor. Kalan tek arkadaşımız da tazminatını alırsa, grevci kalmayacak ama grev sürecek. Bu da biz işçilerin aleyhine bir durum. Yine de bu sürecin bize öğrettiği bir şey var ki, direnen işçiler her zaman kazanamayabilir, ama kazananlar daima direnenlerdir.


KADIN SAYFASI

Söyleyecek sözümüz, dönüştürecek gücümüz var Dicle Nadin, 27 Mart 2010 AKP'nin kadın-erkek eşitliğinden ne anladığını belki de en iyi Sosyal Güvenlik Yasası anlatıyor. Hatırlayalım, bu yasayla kadınların ödemek zorunda olduğu emeklilik prim günleri erkeklerinkine eşitlenmiş, üniversite kazanamayan kadınlar sigortalı bir iş bulamazlarsa, sağlık haklarından yararlanmak için evliliğe mahkûm edilmişti. Biz biliyoruz ki, emekli olmak için erkeklerle aynı gün prim ödemek, kadının evde harcadığı emeğin, yıpranma payının yok sayılması anlamına geliyor. Sağlık hizmeti alabilmek içinse evlenme zorunluluğu kadınları erkeklere mahkûm ediyor. Birbirine eşit olmayan iki cins arasındaki bu sözde “eşitlik” kurma çabası, elbette ki kadınların aleyhine sonuçlar doğuruyor. Bu ikiyüzlü eşitlik anlayışının bir başka yüzü de geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanlığı'nın açıklamasıyla gözler önüne serildi. Kadınların, bir erkekle cinsel ilişkiye ve evlenmeye gerek duymaksızın, anne olmalarını sağlayan, 'sperm bankası yöntemi' ile hamile kalmaları yasaklanmıştı ve bu yöntemle hamile kalan kadınlara hapis cezaları öngörülüyordu. Nasıl bir zihniyet kadının kendi bedeni üzerinde bir karar almasını hele ki Türkiye'de böyle bir yöntem dahi yokken cezalandırmaya kalkışabilir? Kararın gerekçesi Türk soyunu korumakmış! Bu 'yabancı erkek sperm'lerinden hamile kalacak anne ve doğacak çocuklar Türklük için nasıl da büyük bir tehdit oluşturabiliyor? Hem de Türk olmayan kadınlarla evlenen Türk erkekleri ayakta alkışlanırken! Kendi bedenimiz üzerinde bile söz hakkına sahip olamamak elbette erkek egemenliğinin bir sonucu. Söyleyecek sözümüz olmadıkça, söz söylemek için bir araya gelmedikçe bu po-

litikaların bir sonucu olarak, üzerimizdeki denetim ve söm��rü daha da güçleniyor. Adıyaman TEKEL işçisi Fatma Altan'a kulak verelim. “Yıllarca hem işte erkek gibi çalıştık, hem de evde kadınlık görevlerimizi yaptık. İşyerinde hep ağır işler kadınlara yaptırılırdı. Üretim esas olarak kadınların elindeydi. Ancak bizim fabrika haziranda kapanacak olmasına rağmen 130 tane kadın işçi ile sonradan gelen 20 erkek işçi şimdiden çıkarıldı...” TEKEL işçisi bir kadın olarak Fatma'nın vurguladığı gibi; iş koşullarına gelince 'erkek' gibi olmamız istenip, işten çıkarmalarda 'kadın' olduğumuz hatırlatılıyor. Konu yıpranma payımıza, emeklilik yaşımıza gelince erkeklerle eşit olduğumuz, ev işlerine gelince de 'kadınlık görevlerimiz'in olduğu söyleniyor. Üstelik bu 'kadının', çocuk doğurup doğurmamasına, ne şekilde doğuracağına dair söz hakkı bile olmasın isteniyor! İşte erkek, evde kadın gibi çalış, üç çocuğunu yap, kendin büyüt! Kadın olarak doğmamız sistemin yarattığı bu kadere razı olacağımız anlamına gelmiyor. Erkek egemen kapitalizmin, kadını güvencesizliğe ve erkeğe mahkûm eden politikalarına karşı durmak, kadınlar olarak emeğimize, bedenimize ve kimliğimize sahip çıktığımızı göstermek için mücadele etmemiz gerekiyor. En başta, bu ezilmişliği ve sömürüyü yaratan düzene karşı. Tam da bu yüzden biz kadınlar için 1 Mayıs'ta alanlarda, 'söyleyecek sözümüz var' demek, ve taleplerimizi kadın-erkek omuz omuza haykırmak bir kez daha büyük anlam kazanıyor. Evde ve işte kendi başımıza verdiğimiz mücadeleyi, hep birlikte, sömürünün ve cinsiyetçi ideolojinin hâkim olduğu bir dünyaya karşı verilen mücadeleye dönüştürelim.

8 Mart’ın 100. yılında 6 Mart İstanbul mitingi değerlendirmesi Damla Tezcan, 10 Mart 2010 Dünya Emekçi Kadınlar Günü bu yıl da birkaç yıldır olduğu gibi İstanbul’da iki mitingle kutlandı. İstanbul 8 Mart Kadın Platformu’nun düzenlediği miting 6 Mart Cumartesi günü Kadıköy’de gerçekleştirildi. Aynı yerde 7 Mart Pazar günü de kadın-erkek karma bir miting düzenlendi. 6 Mart günü İstanbul’da binlerce kadın öğle saatlerinden itibaren Tepe Nautilus önünde toplanmaya başladı. Saat 14.00 sularında, binlerce kadın, Kadıköy İskele Meydanı’ndaki miting alanına doğru yürüyüşe geçti. KESK, DİSK, TMMOB, Demokratik Özgür Kadın Hareketi, TEKEL işçilerinden bir grup kadın, pek çok kadın grubu ve sol çevre de pankartlarıyla alandaydı. İşçi Cepheli kadınlar da “Bedenimiz, Emeğimiz, Kimliğimiz Bizimdir” yazılı pankartlarıyla alandaydılar. Bu yıl ana pankart ve slogan “8 Mart'ın 100. Yılında Yaşasın Kadınların Örgütlü Mücadelesi” oldu. Bunun yanı sıra “Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Jin, Ji-

yan, Azadi”, “Görünmeyen Emek Sesini Yükselt”, “Kimsenin Namusu Olmayacağız”, “Cinsel, Ulusal, Sınıfsal Sömürüye Son” sloganlarda ve pankartlarda kullanılan taleplerdi. Barış talebi de binlerce kadının haykırışlarıyla dile getirildi. Yürüyüş sırasında ve miting alanında aralıksız devam eden sağanak yağmur nedeniyle miting programı tam anlamıyla gerçekleştirilemedi. Platformun bileşenlerinin hazırladığı ortak basın metni okunduktan sonra, Sebahat Tuncel, TEKEL işçisi bir kadın temsilci ve KESK kadın sekreteri Songül Morsümbül’ün konuşmalarının ardından miting sonlandırıldı. Kadının ikinci cins oluşuna, baskı ve şiddete uğramasına karşı çıkışının, kimlik ve sınıf mücadelesinin simgesi haline gelen 8 Mart, 100 yıldır kutlanıyor. Kadın sorunu sona ermedikçe de kutlanmaya devam edecek. İki ayrı miting düzenlemek aslında gücümüzü bölmek niteliği taşımaktadır. Miting düzenlemek için ortaklaşmak, mücadeleyi ortaklaştırmak için bir başlangıç olarak düşünülebilir. Umudumuz, tek ve güçlü bir mücadeleyi yaşatacak olan 8 Martları kutlamak...

7

Kürtaj Hakkı Hukuk Köşesi Kürtaj, genel anlamıyla, kadının istenmeyen gebeliğini sona erdirmek için rahmin tahliye edilmesi işlemidir. On yıllardır, bu işlem, günah mı değil mi, salt kadının tasarrufunda olmalı mı olmamalı mı diye tartışıla gelmiştir. Kürtajın bir hak olarak, steril koşullarda ücretsiz, ve erkek rızası aranmaksızın gerçekleştirilmesi, kadın hareketlerinin en temel taleplerinden biri olmuştur. Biz de bu yazıda, ilgili kanunları ve bunların kadın bedenine yönelik algısını irdelemeye çalışacağız. 1983 yılından bu yana yürürlükte olan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun uyarınca, “gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar, annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir.” Ancak, gebelik süresi on haftadan fazla olsa dahi, annenin veya doğacak çocuğun hayatını tehdit eden/edecek gebelik durumlarında ilgili uzman raporlarıyla kürtaj gerçekleştirilebilir. Gebeliği sona erdirmek kadar son verileceği süre de bir o kadar tartışma konusu olmuştur. Dine ve ahlak kurallarına göre anne karnındaki cenine, bedenin bir uzantısından fazla anlamlar yüklenmekte ve kadın istememesine karşı korkutma veya sindirme yoluyla anne olmaya zorlanmaktadır. Oysa uluslararası sözleşmelerde kürtajın tıbbi olarak kadına zarar vermeyeceği süre 12 haftadır. Aynı şekilde hukuk normlarınca ceninin kişiliği ancak anneden tam ve sağlıklı olarak ayrılmasıyla başlar. Buna karşın, Türkiye'de bu 10 haftalık sürecin 8 haftaya indirilmesi bile konuşulmuştur. Oysa bu konuda son söz, tıp biliminin olmalıdır. Gebeliğin sona erdirilmesiyle ilgili hükümlerin ardından, kürtaj için izin hükümleri öngörülmüştür: “Önceki maddede belirtilen müdahale, gebe kadının iznine, küçüklerde küçüğün rızası ile velinin iznine, vesayet altında bulunup da reşit veya mümeyyiz olmayan kişilerde -ayırt etme gücü olmayan- reşit olmayan kişinin ve vasinin rızası ile birlikte sulh hâkiminin izin vermesine bağlıdır. (...) Söz konusu kişiler evli iseler, sterilizasyon veya rahim tahliyesi için eşin de rızası gerekir.” Yani, kadının kendi bedenindeki gebelik durumunu sonlandırabilmesi için, ergin değilse, veli; vesayet altındaysa vasi; evliyse de eşin rızası gerekir. Veli olarak babanın rızasının istenmesi, biyolojik temelli bir baba hakkı gerekçesine dayandırılırken, eşin rızasının aranması, kadının bedeni üzerinde hak iddiası taşıyan bir anlayışın ürünüdür. Bu durum kadının yasal olarak kendi bedeni üzerinde tasarrufunu kısıtlar ve kocaya bir sahiplik yetkisi getirir. Yeni Ceza Kanunu'nda eşin rızasının aranması ile ilgili bir madde koyulmamasına rağmen, 83'ten beri Nüfus Planlama Kanunu'nun değişmemesinden ötürü, hekimler eşin yazılı rızası olmadıkça, kürtaj yapmaktan kaçınmaktadırlar. Oysa Türkiye'nin de imzacısı olduğu Lizbon, Bali gibi uluslararası sözleşmeler hasta haklarının gizliliğine özel vurgular yapmaktadır. Hekimlerin kürtaj için eşin rızasını aramak bir yana, hastasının gebelik durumunu bile kadın izin vermedikçe hiç kimseye açıklayamaması gerekir. Uygulamadaki bu ikililik, hem hasta-hekim arası kurulması gereken gizliliğe aykırıdır, hem de kadının kendi bedenine olan hakkını kısıtlar niteliktedir. Gebelik, kadın bedeninde gerçekleşen bir süreçtir ve doğurganlığı konusunda karar vermek, kadının temel insan haklarından birisidir. Ayrıca, bebek doğduktan sonra bütün bakım işlerini kadına yükleyen bir toplumsal sistemde, bebeğin doğması kararında erkeğe söz hakkı tanımak bu eşitsiz durumu daha da pekiştirmektedir. Bu açıdan, başta Nüfus Planlama Kanunu'nun değiştirilmesi ve kadının bedeni üzerinde tahakküm kuran tüm yasaların iptali şarttır. Kürtaj, en uygun koşullarda, ilk başta kadın sağlığı gözetilerek ve kadının rızası dışında bir onay aranmaksızın, devlet hastanelerinde ücretsiz olarak yapılmalıdır.


8

ARKA PLAN

1 Mayıs’a doğru işçi

Sınıf bilinçli öncü işçilerin ve devrimci s Oktay Benol, 4 Nisan 2010 İmkân ve sınırlılıkları, ilerilik ve gerilikleri bir arada görebilmek sınıf bilinçli öncü işçilerin ve devrimci sosyalist militanların birincil görevidir. Bu görev tüm olasılıkların hesaba katıldığı devrimci bir perspektif oluşturabilmemize imkân sunar. Devrimci işçi hareketinin bütün deneyimi göstermektedir ki sınıf mücadelesi gerçekler üzerine inşa edilmelidir. Bunun anlamı tüm olasılıkların gerçekçi bir analizinin yapılmasıdır. İşçi sınıfının devrimci dönüştürücü gücüne inanıyoruz. İşçi sınıfının toplumsal kurtuluşun öznesi olduğuna inanıyoruz. Lakin yine biliyoruz ki tek tek işçiler kendiliğinden dönüştürücü bir güce sahip olmadığı gibi bir bütün olarak işçi sınıfı da durduğu yerden dönüştürücü devrimci bir güç olamaz; toplumsal kurtuluşun öznesi haline gelemez. Eğer işçi sınıfı toplumsal kurtuluşun ve tarihsel dönüşümün otomatik olarak öznesi olsaydı kuşkusuz ezen ve ezilenlerin tarihi bugüne dek olduğundan daha farklı yazılırdı. Sınıf mücadelesinin tarihinde enternasyonalist devrimci işçi partilerinin işlev ve öneminden, bu partilerin kitlelerin devrimci seferberlikleri içinde inşasından, bilinç ve deneyimden değil bir başka şeyden kendiliğindenciliğin dönüştürücülüğünden bahsetmemiz gerekirdi. Oysa sınıf mücadelesinin tarihi ve bizatihi muzaffer tek proleter devrim olan Bolşevik Devrim, kendiliğindenciliğin değil, program, plan ve örgütün, diğer bir ifadeyle baştan sona bilinçli bir müdahalenin zaferi getirebileceğini göstermiştir.

her bir sol grubun kendi varlığını yüceltip desteklediği oranda kıymetli sayılmakta, bu amaca hizmet etmeyen işçi direnişleri ise yok sayılmaktadır. Direniş seçme bu durumun en açık görünümlerindendir. Küçük burjuvazinin düğün ve cenazelerde en güzel kıyafetleriyle boy göstermesi gibi bu sol da vitrine çıkma anı geldiğinde alanlarda en iyi fotoğraf karesini verecek şekilde yer almayı sınıf mücadelesi sanmaktadır. Bütün direnişleri kucaklamak • Türkiye’nin dört bir yanında sürmekte olan hangi direnişe giderseniz gidin işçiler yeterince destek göremediklerini, mücadelelerinin zayıf kaldığını, seslerini duyuramadıklarını söyleyecektir. Birçok durumda orada bulunmanızın kendileri için ne kadar önemli olduğunu gözyaşları içinde ifade edeceklerdir. Bu tür vitrin dışında kalmış mücadeleler içinde emek harcayan bütün sınıf bilinçli işçiler ve devrimci sosyalist militanlar da bu gerçeği teyit edeceklerdir. TEKEL gibi bir dönem televizyonların her gün ana

hareketçilik sapmasına yol açtı. İşçi sınıfının başına çöreklenmiş siyasi ve sendikal bürokrasiler direnişleri pazarlıklarının bir aracı haline getirdi. Ve gün geldi işçi sınıfı için en iyisini kendilerinin bildiğini iddia edenler ortaya çıktı. Sınıf bilinçli işçiler ve devrimci sosyalist militanların görevi sınıf mücadelesi tarihinin tüm deneyimlerini özellikle de yenilgiler kısmını en iyi şekilde öğrenmektir. Kuşkumuz olmasın ki bugün sürmekte olan her bir direniş ve bu direnişler çerçevesinde dile getirilen görüşlerin neticelerine dair sayısız örnek sınıf mücadelesi tarihinde yer almaktadır. Çok uzaklara gitmeye de gerek yok! TEKEL işçileri 1 Nisan’a nasıl geldi? • İşçi Cephesi gazetesi olarak 78 gün boyunca Ankara’yı mesken eyleyen TEKEL işçileri çadırları söküp geri dönmeye karar verdiğinde bunun çok büyük bir yanlış olduğunu ifade etmiştik. Danıştay’dan çıkan 4C’ye geçme süresinin 7 ay daha uzatılma kararıyla birlikte TEKEL işçilerinin zafer kazandığı ilan edildiğinde bunun bir aldatmaca olduğunu söylemiştik. Tek Gıda-İş Başkanı 1 Nisan’da yeniden Ankara’ya gelerek AKP hükümetini bir kez daha ikaz edeceklerini söylediğinde TEKEL işçilerinin 78 gün boyunca kazandıkları mevzileri kaybetmenin eşiğinde olduğunu belirtmiştik. Israrla mevzilerin asla terk edilmemesi gerektiğinin ve TEKEL işçisi bir kez Ankara’yı terk ederse direnişin tamamen belirsiz bir sürece gireceğinin altını çizmiştik.

Dünya ekonomik krizinin de eşlik ettiği neoliberal saldırılar altında işçi sınıfının mücadeleleri birleştirmek dışında bir seçeneği bulunmuyor. İşten atma yasaklanmadan, tüm çalışanlar için iş güvenceli çalışma olanağı sağlanmadan mevzilerin korunup geliştirilmesi söz konusu olamaz. İşçi sınıfı bugün birleşik bir mücadeleye hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacın giderilmesi yolunda birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ın birleşik ve kitlesel bir şekilde kutlanması gerçek bir başlangıç olabilir.

Daha da ötesi sınıf bilinci olmayan işçilerin genel tutumu direniş ve devrimci seferberlik anları dışında mevcut düzenin devamından yanadır. Bu tespit işçi sınıfına inançsızlık değildir; tam tersine bir grevi örgütlemenin, bir mücadeleyi sürdürmenin zorluk ve sorumluluklarının farkına varmaktır. Bu gerçeği göz ardı etmek genellikle bir felaket anlamına gelir.

Politik sarkaç • Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra sosyalist hareket bu çerçevede giderek daha fazla ve belirleyici oranda bir eksen kaymasına uğramıştır. Bir yandan sınıf mücadelesinin durgun ve işçi direnişlerinin görece az sayıda olduğu dönemlerde proletaryanın varlığı bu sol tarafından unutulmakta; diğer yandan sınıf hareketinin görece yükselişe geçtiği dönemlerde ise proletarya yine bu sol tarafından adeta kutsanmaktadır. Kısacası işçi sınıfını merkeze alarak bağımsız bir sınıf mücadelesi ve hareketi inşa etmekten uzaklaşan sol bu iki nokta arasında salınmaktadır.

haber bültenlerinde birinci haber olarak verdiği bir direnişin parçası olmak kuşkusuz çok önemlidir. Çünkü hepimizin söylediği gibi, “TEKEL kazanırsa bütün işçi sınıfı kazanacaktır!” TEKEL nasıl kazanır? Mücadeleyi birleştirme perspektifiyle dört bir yanda sürmekte olan direnişlerle TEKEL’i birbirine bağlayacak bir politik hat izleyerek. Mücadeleleri birleştirerek! Mücadeleler nasıl birleşir? Öncelikle TEKEL işçilerinin direnişinin bir parçası olmanın sadece Ankara’da çadır bölgesinde yatıp kalkmayla sınırlı olmadığının farkına vararak. En kıyıda köşede kalmış direnişleri duyulur görülür hale getirerek. Bu direnişlerin arasında koordinasyon sağlayarak! Şu direniş işime yarar, bu işime yaramaz demeyerek. Direnişleri sahibiymiş gibi parsel parsel bölüp parçalamayarak.

Bu, bir keşfedip bir unutma sonucunda işçi sınıfı toplumsal dönüşümün öznesi olmaktan çıkarılmakta ve dahası bu anlayıştaki sol için nesne haline gelmektedir. Bu noktadan sonra sınıf hareketi bu anlayıştaki

İkameciliğe ve hareketçiliğe karşı proleter çizgi • Bir politik hastalık olarak ikamecilik on yıllar boyunca sınıf hareketinin gelişip büyümesinin önünde bir engel oldu. Sınıfın yerine kendini geçiren güçlerin çizgisi

1 Nisan günü AKP hükümeti kendinden beklendiği gibi Ankara’nın kapılarını TEKEL işçilerine kapadı. Basın açıklaması yapıp dağılacaklarını söyleyen Tek Gıda-İş Başkanı’nın tehdit süsü verilmiş yalvarmaları ise polisi yumuşatmaya yetmedi. Neticede yanındakilerle birlikte bir iş hanına kaçarak cop ve gazdan korunmaya çalışan TEKEL işçilerinin başkanının Ankara’yı terk etme kararının sonuçları ortaya çıkmış oldu. Üstelik on binlerin doldurduğu Ankara meydan ve sokaklarında bu kez işçilerle birlikte sayıları 3 bini geçmeyen bir topluluk ancak olabildi. Polis 300–500 kişiden daha fazlasının bir araya gelmesine ise şiddet dolu bir tutumla karşı koydu. 78 gün boyunca kararlı bir şekilde birbirine kenetlenen TEKEL işçilerinin kazandığı moral ve güvenin bu tablo neticesinde yerle bir olduğunu söylemek ne kadar üzücü olsa da abartı olmayacaktır. Buna rağmen ortaya çıkan bu tabloyu zafer olarak ilan edenlere ise söyleyebilecek tek sözümüz olabilir: Ankara’da polis marifetiyle basın açıklaması yapmaları şiddetle engellenen TEKEL işçilerinin durumu sadece onların değil sürmekte olan bütün direnişlerin de aynı oranda moral ve güven kaybına yol açmıştır. Bir anlamda olumlu bir örnek olarak bir dönem sınıf mücadelesinin taşıyı-


ARKA PLAN

9

direnişleri sürerken...

osyalist militanların görevleri üzerine... öncü işçiler ve proleter devrimci sosyalist militanlar için tek ölçü işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı kazandıysa yapılan doğrudur! İşçi sınıfı alan tartışmalarıyla ortaya çıkan bölünmüş 1 Mayıs’tan ne kazanmıştı? O bölünmeden bugüne ne kaldı? Kuşkusuz ikamecilik, hareketçilik, “ben yaptım oldu” dışında! Hayatın cilvesine bakın ki o tarihten bu yana sınıf hareketinin yönünü tayin eden bütün işçi sınıfı eylemlilikleri TEKEL ve belediye başta olmak üzere Kadıköy’de yer alan Türk-İş ve bağlı sendikaların etrafında gelişti. Taksim tercihini öne çıkaran DİSK ve KESK dâhil diğer tüm sendikalar ve sol, Türk-İş ve bağlı sendikalar etrafında gelişen işçi eylemliliklerinde yer alarak sınıf mücadelesine müdahil oldular. Bu tablo bugün Kadıköy’den TEKEL’e, Esenyurt belediye işçilerine dek açılan yolda devam ediyor. Şimdi soru şu: TEKEL işçileri, onlarla birlikte hareket etme eğiliminde olan itfaiye, İSKİ, Tariş, Esenyurt belediye işçileri ve diğerleri sendikalarının (Türk-İş) belirlediği bir alanda 1 Mayıs’ı kutlamak istediğinde mücadele alanı neresi olacak? Birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs mutlaka sağlanmalıdır çünkü…

cı gücü olan TEKEL direnişi bugün 1 Nisan’da karşılaştığı polis duvarıyla birlikte diğer direnişler için ulaşılabilecek doğal bir sınır gibi görünerek tersine bir örnek haline gelme tehlikesiyle karşı karşıyadır. TEKEL neden Zonguldak değildir? • İşçi Cephesi olarak kitleselliği ve yarattığı etki açısından TEKEL direnişinin Zonguldak madencilerinin mücadelesiyle birlikte anılabileceğini söylemiş ama çok önemli iki noktanın altını çizmiştik: Bir; Zonguldak madencilerinin mücadelesi 1986’da Netaş işçilerinin direnişiyle başlayan yaklaşık 5 yıllık yükselen bir işçi sınıfı hareketinin bir uzantısı olarak gelişmişti. İki; bu 5 yıllık mücadele döneminde hem çok ciddi bir sınıf bilinçli öncü işçi kuşağı oluşmuş hem de yine bu mücadeleler içinde pişen ve deneyim kazanan sınıf perspektifi sahibi bir proleter devrimci sosyalist militan kuşak da yetişmişti. Bu iki faktör dönem hükümetlerini sarsıp yıkabilmiş, siyasi ve ekonomik önemli kazanımlar elde edilmesini sağlamıştı. TEKEL direnişi ise giderek gerileyen, büyük ölçüde savunma hattında mevzilenen bir işçi sınıfı hareketinin derin boşluğu içinde ortaya çıkıp var olmaya çalışmaktadır. Ardında ne mücadeleler içinde büyüyüp serpilen bir sınıf bilinçli öncü işçiler kuşağı vardır ne de bu süreci sevk ve idare edebilme ehliyetine sahip bir proleter devrimci sosyalist militan kuşağı bulunmaktadır. Kuşkusuz bu tablo az sayıdaki sınıf bilinçli öncü işçiye ve proleter devrimci sosyalist militana hayati önemde görevler yüklemektedir. Bu nedenle başından bu yana TEKEL işçilerine olmayan vasıflar atfetme politikasını yanlış bulduğumuzu söyledik ve yapılması gereken temel ve birincil görevin mutlak şekilde mücadeleleri birleştirmek olduğunu

ifade ettik. Biz bunu söyledikçe, “iyi de nasıl” sorusu soruldu. İzah ettik: İki temel talep (İşten atmalar yasaklansın! Tüm çalışanlar için iş güvenceli çalışma hakkı!) etrafında bütün direnişler arasında bir koordinasyon kurulmalıdır. Bu koordinasyon tüm eylemliliklerin birleşik bir sınıf hareketi temelinde gerçekleşmesini sağlama hedefiyle hareket etmelidir.

Dünya ekonomik krizinin de eşlik ettiği neoliberal saldırılar altında işçi sınıfının mücadeleleri birleştirmek dışında bir seçeneği bulunmuyor. İşten atma yasaklanmadan, tüm çalışanlar için iş güvenceli çalışma olanağı sağlanmadan mevzilerin korunup geliştirilmesi söz konusu olamaz. İşçi sınıfı bugün birleşik bir mücadeleye hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyacın giderilmesi yolunda birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ın birleşik ve kitlesel bir şekilde kutlanması gerçek bir başlangıç olabilir.

Şimdi soru şu: TEKEL işçileri, onlarla birlikte hareket etme eğiliminde olan itfaiye, İSKİ, Tariş, Esenyurt belediye işçileri ve diğerleri sendikalarının (Türk-İş) belirlediği bir alanda 1 Mayıs’ı kutlamak istediğinde mücadele alanı neresi olacak? 1 Mayıs 2009’dan TEKEL direnişine • Bu perspektifi bir gereklilik olarak sadece TEKEL direnişi özelinde de geliştirmedik. Bundan bir yıl önce 1 Mayıs 2009 öncesinde birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ın gerçekleştirilmesinin sınıf hareketi için hayati önemde olduğunu belirttik. Alan tartışmalarının işçi sınıfını bölmesine izin vermemek gerektiğini, 15 Şubat 2009’da İstanbul’da 50 bin işçi ve emekçinin katıldığı mitingin sınıf hareketine verdiği moral ve güveni temel alarak 100 hatta 200 bin kişilik bir 1 Mayıs’ı hedef haline getirmenin öneminden bahsettik. Sonuçta toplamda sayısı 15 bini geçmeyen iki 1 Mayıs gerçekleşti. İnanılmaz ama solun büyük bir kısmı bu tablonun bile zafer olduğunu iddia etti. Oysa hükümetin icazetiyle birkaç bin kişi Taksim Meydanı’na girerken, birkaç bin kişi de Kadıköy’de yer aldı. Baştan bu yana ısrarla ifade ediyoruz; sınıf bilinçli

Böylesi bir birleşik sınıf hareketinin yaratılması Kürt sorununun çözümünden baskı ve şiddet rejiminin dönüştürülmesine kadar güçlü adımlar atılmasını da sağlayacaktır. Bu adımlar sadece Türkiye’de değil tüm bir Ortadoğu coğrafyasında devrimci bir dalgaya dönüşebilir. Emperyalizmin bölgeden defedilmesi ve gerici bölge rejimlerinin yıkılması dâhil birçok adımla Türkiye işçi sınıfı hareketinin birleşik bir cephe oluşturması arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor. Bu ilişkinin kurulup geliştirilmesinde sınıf bilinçli öncü işçiler ve proleter devrimci sosyalist militanlar kuşkusuz başı çekecektir. İlk görev mücadeleleri birleştirme yolunda birleşik ve kitlesel bir 1 Mayıs’ı gerçekleştirmektir.


10

ULUSAL SORUN

Biji Newroz! Yaşasın Newroz! Bahadır B., 28 Mart 2010 Bahar bayramı ya da doğanın uyanışı denilse de, Ortadoğu halkları için; -çıkışı itibariyle- ezilenin ezene bir başkaldırısı olan Newroz, birçok şehirde belki de hiç olmadığı kadar coşkuyla kutlandı. Adeta bir şölen havasında geçen kutlamaların en görkemli adresi; kuşkusuz Diyarbakır’dı.

söylendiği, sendikaların ve sol grupların da katıldığı, BDP öncülüğündeki mitingler olaysız geçti. Alanlarda yapılan konuşmalarda; son bir yıldır hükümet tarafından sürdürülen ve “açılım” adıyla kamuoyuna sunulan Kürt hareketini tekele alıp tasfiye etme politikasına karşı sitem dolu tepkiler dile getirildi.

Yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı Diyarbakır Newroz’u, Ciwan Haco’nun şarkılarıyla coştu. Mitingde halka seslenen Barış ve Demokratik Çözüm Gurubu Sözcüsü Mehmet Şerif Gençdal; “çoğu kez ateşkes ilan edip barış elini biz uzattık, bugün de barış elini uzatmış ve bu barış eli hala havada kaldı. Kürtler bu sorunu çözmeye hazırdır ya siz hazır mısınız?” diye sordu. Kürt halkının talepleri, “AKP hükümeti, tutuklamalara son versin. Tutuklanan Hatip Dicle, belediye başkanlarımız, çocuklarımız, BDP üyelerimiz ve Nisan 2009 ayından bu yana tutuklu bulunan Kürt siyasetçiler serbest bırakılsın. Askeri operasyonlar durdurulsun. Öcalan'ın koşulları düzeltilerek ev hapsine alınsın” çerçevesindeydi. Aynı gün İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin gibi büyük şehirlerde de Newroz sevinci vardı. Özellikle İstanbul, tarihinin en kalabalık Newroz’unu yaşadı. İzmir’de ise TEKEL ve TARİŞ işçileri de Newroz’a katılarak kitleleri selamladı. Ateşlerin yakıldığı, şarkıların

Tüm bu olanlara karşı hükümet cephesi bildiğini okumaya devam ediyor. Geçmişte Newroz’u ağzına almak istemeyen burjuva hükümetler bugün bunu olabildiğince resmiyete dönüştürme çabasındalar. Son yıllarda “resmi Nevruz” kutlaması denen, valilerin, belediye başkanlarının ve Türkî cumhuriyetlerden ge-len konukların katılımıyla küçük çaplı tören-ler düzenlenmektedir. Bu törenlerde New-roz’un aslında bir “Türk” bayramı olduğu vurgulanarak sadece siyasi değil aynı zamanda kültürel olarak da Kürt halkını boyunduruk altına alma çabasını hükümet, tekrar tekrar göstermektedir. Alanlarda da belirtildiği gibi Kürt halkının gerçek anlamda özgürlüğü üniversitelerde Kürtçe eğitim vermek ya da Kürtçe yayınlanan TV kanalları açmanın çok ötesindedir. Biz devrimci Marksistler olarak bu tarihsel sorunun “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde çözülebileceğine inanıyoruz. Kürt halkını yok sayan, barışa yanaşmayan, onlarla masaya oturma zahmetine bile girmeyen bir zihniyetle bu sorun zaten çözülemez.

Adeta bir yılın bilânçosu çıkartıldı. 2010 Newroz’u, Kürtlere karşı yürütülen planlı taarruza, DTP’nin kapatılmasıyla artan şovenizme, ardı arkası kesilmeyen konvoy saldırılarına ve bazı şehirlerde faşist çetelerce gerçekleştirilen linç girimlerine yönelik bir haykırıştı aslında.

İşte Newroz alanlarında genel olarak bu haykırışlar dile getirildi. Kürtler biz buradayız mesajı verdi. Biz de bu haklı davalarında Kürt halkının yanındayız, olmaya da devam edeceğiz. Yaşasın halkların özgürlüğü ve kardeşliği!

Özür dilemek erdemdir... Erdemli misiniz? Kemal Boran, 28 Mart 2010 Bir süredir medyada açılım haberleri ve bu haberlerin detayları yayınlanıp duruyor. Bir türlü neyin açılacağına karar verilemedi. Kürt açılımı mı olsun, Alevi açılımı mı, demokratik açılım mı yoksa Roman açılımı mı?.. Memnun etmek istedikleri, oy rantına çevirmek istedikleri her halk kesimi için bir açılım icat eden AKP hükümeti son dönemde de “Roman Açılımı” ile karşımıza çıktı. Romanların yaşadıkları yerlerden alınarak daha iyi koşullarda yaşama vaadiyle mahallelerine, oturdukları yerlere el koymaya çalışıyorlar. Fakat herkesi saf, kendilerini de çok uyanık zanneden AKPli bürokratlar Romanların Sulukule, Kuştepe ve Feriköy’deki gecekondu semtlerine ve İstanbul’un çeşitli bölgelerinde barındıkları yerlere göz dikmiş durumda. Romanların yaşadıkları semtler mesela Kuştepe; Mecidiyeköy’ün hemen yanı başında tam da rant getirecek güzel ve pahalı arsalara sahip bir mekan. Romanlara bu bölgeyi lüks görenler, Romanların evlerini yıkarak oraları “kentsel dönüşüm” adı altında zengin, parası bol insanlara peşkeş çekecekler. Sulukule de buna benzer durumlarla karşı karşıya. Türkiye’nin birçok yerinde bu ve buna benzer kentsel dönüşümleri uygulamaya sokmak istiyorlar. Romanların yaşam alanları kendileri gibi özgür mekânlar. Apartman katlarında yaşamak onlar için gerçekten de sıkıcı olsa gerek. Ama bazıları rahat yaşasın diye yoksul semtlerine göz dikmek birçok iktidarda olduğu gi-

bi AKP iktidarında da rant sağlayan bir durum. Roman açılımı çerçevesinde bir takım vaatlerde bulunan Başbakan, Romanların daha insani ortamlarda yaşamasını da vaat ediyor. Başbakan, devletin yaptıklarından dolayı Roman vatandaşlardan özür diliyor. Daha önce de bazı kesimlerden özür dilemişti. Tayyip Erdoğan’a şunları sormakta sakınca görmüyoruz:

dolayı özür dilemeyi düşünüyor musunuz? Dilini yasakladığınız Kürt halkından, toprağından uzaklaştırdığınız, ülke içinde sürgüne gönderilen Türkiyelilerden ya da gördükleri eziyetten dolayı yurt dışına göç etmek zorunda kalan Türkiyeli halklardan özür dilemeyi düşünüyor musunuz? Yoksa sadece Romanlar’dan mı özür dileyeceksiniz? Peki, bu özrünüzde ne kadar samimisiniz? Ben şimdi özür dilerim, sonra yine aynı tas aynı hamam misali devam ederim diye mi düşünüyorsunuz? Gerçekten açılım yapmak mı istiyorsunuz? Bunun adı çok da önemli değil. Eğer samimiyseniz tam da dedikleri gibi, hodri meydan. Açılımın Türkiye halklarının daha özgür, daha demokratik bir ortamda yaşamasını sağlayacak, özgürlüklerin sınırının birileri tarafından çizildiği değil insani ihtiyaçların gerektirdiği kadar olmasını sağlayın.

Sayın Başbakan, Ermeniler’den 1915 Soykırımı için özür dilemeyi düşünüyor musunuz? Sayın Başbakan, Kürtlerden yapılan ve yaptığınız zulümden dolayı özür dilemeyi düşünüyor musunuz? Sayın Başbakan, Alevilerden özür dilemeyi düşünüyor musunuz?” Sözü çok uzatmadan soralım: Türkiyeli halklardan devletin yaptığı uygulamalardan

Bunu yapmayacaksınız, biliyoruz; çünkü daha önce de gördük ki burjuva iktidarlar hiçbir zaman işçi sınıfının ve emekçi yoksul halkların çıkarı için kanunlar çıkartmamıştır. Göstermelik yasalar çıkararak günü kurtarmış ve gündemi değiştirmek adına bir takım parlak, içi boş vaatlerde bulunmuştur. Bir de şunu hatırlatmak gerekiyor; özgürlüklerden bahsederken yüzde 10’luk seçim barajlarının arkasına sığınıp Kürt halkının temsiliyet hakkını elinden alarak ne kadar demokrat olduğunuzu da göstermiş oldunuz.


GENÇLİK

11

Korkulan gerçekler Rukiye B., 27 Mart 2010 13. sayımızda Dicle Nadin'in “Soruşturma terörü” isimli yazısında da değindiği, ve sürekli vurguladığımız bir gerçek var: “Öğrenciler, en anlamlı taleplerinde bile yalnız ve suçlu ilan edilmiş durumdalar. Hak arayan ve tepki gösteren öğrencilere açılan soruşturmalar, eğitim (...) hakkının elinden alınması gibi baskılar öğrencilerin susturulması işlevini görüyor.” En basit demokratik hakkını kullanan, hakkını arayan işçiler bir yana, öğrencilerin de marjinalleştirilmesi, AKP hükümetinin mensubu olduğu sınıfın korkusunu çok iyi yansıtıyor. Bu korku bireysel değil tarihsel; kapitalist rejimin iç çelişkilerinin açığa çıkmasından duyulan bir korku. Öyle ki, 24 Şubat'ta İstanbul Çekmeköy'de 24 liseli öğrenci, okullarında TEKEL işçisiyle dayanışma eylemi yaptıkları için okuldan atıldılar. Çok geniş bir kamuoyunun desteklediği bu direnişe sessiz kalmamak ve belki de anne, babasının hakkını savunmak bir suçtu, ve bir öğrenci için en ağır cezayla yargılanmalıydı: eğitim hakkını elinden almak.

Dahası 14 Mart'ta Başbakan'ın katıldığı “Roman buluşmasında” pankart açan iki genç tutuklandı. Peki, bu iki genç apar topar kollarından tutulup dışarı çıkartılacak, tutuklanacak ne yapmışlardı? Sadece en temel haklarını ücretsiz almak istiyorlardı. Pankartın üzerinde “Parasız Eğitim İstiyoruz Alacağız! Gençlik Federasyonu” yazıyordu. Bir anda en demokratik haklarımızdan biri yasa dışı slogan, Gençlik Federasyonu Derneği yasa dışı örgüt oluverdi. Çünkü parasız eğitim bu sistemde elde edemeyeceğimiz bir hak. O zaman dile getirmekte suç!

Yaşanan olayın ardından, Belediye Başkanı Gökçek'in yaptığı açıklama da epey manidar. Gökçek, devlet malına zarar verdikleri ve kamu hizmetini engelledikleri için öğrencilerin suç işlediklerini, dahası üniversitelere polis giremediği için otobüs göndermeyebileceğini açıkladı. Yaptığı yolsuzluklar, “işlediği suçlar” epeyce uzun bir yazının konusu olabilecek Gökçek'in unuttuğu ise, bir kamu hizmeti olan toplu ulaşımı sağlamakla yükümlü olduğu, bu konuda keyfi davranamayacağı, aksi takdirde, “suç işleyen” tarafın kendisi olacağıydı.

Bitmiyor! 17 Mart'ta ODTÜ ve Hacettepeli öğrencilerin, güzergâhı üniversitelerinin içinde olan otobüslere parasız binmeye çalışmasının sonucunda 127 öğrencinin gözaltına alınmasıyla sonuçlanan olaya bir bakalım. Öğrenciler otobüslere binip, para vermeyi reddettiğinde, çevik kuvvetin gelerek, öğrencilerin ellerini kelepçeleyip gözaltına aldığı sahneyi gözümüzün önüne getirelim. Olayın devlet tarafından bu denli bir polisiye vaka haline getirilmesinin tek bir amacı olabilir; olayı terörize ederek eylemi yapan öğrencileri sindirmek ve diğer öğrencilere de gözdağı vermek.

Sözde demokratikleşme • Bütün bu olayların, “demokratik açılım” sürecinde yaşanıyor olması da özellikle anlamlı. Demokrasi maskesinin altında AKP hükümetinin ve rejimin aldığı bu tavır ve uyguladığı baskı gençleri sindirmek ve geleceğin emekçilerini itaatkâr kılmak için hayata geçirilen bir stratejidir ve sistem değişene kadar da bu değişmeyecektir. Baskılara cevap vermenin tek yoluysa; ifade, toplantı, örgütlenme özgürlüğümüz için mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Hemen bugünden gözaltına alınan tüm öğrenciler serbest bırakılmalı, soruşturma terörüne bir son verilmelidir!

Öğrenciler kimin umurunda, yaşasın yeni katsayı değişiklikleri İC – Haber, 28 Mart 2010 2009 ÖSS’nin ardından, YÖK, meslek lisesi ve genel lise mezunlarına uygulanan katsayıları eşitlemiş, bunun üzerine İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın, Danıştay’a başvurarak, katsayı kararının iptali için dava açmıştı. Danıştay, iptal kararını onaylamış, YÖK de “Aradaki fark en aza insin” diyerek bu sefer de 0,13-0,15 oranlarını belirlemişti. Bu iki oran arasındaki farkı az bulan Danıştay, bu kararın da yürütmesini durdurmuştu. Geçtiğimiz günlerde YÖK tarafından yeni katsayıların 0,12 ve 0,15 olarak belirlendiği açıklandı. Burada bittiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz! En son yapılan değişikliği Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu alkışlarken, TÜSİAD ve Yargıtay Onursal

Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu tarafından kararın ve yönetmeliğin iptali için Danıştay'a gitmenin yeterli olacağına dair yeni bir açıklama daha geldi. “Gençlerin kendi geleceklerini, kendi kaderlerini tayin etme haklarının eşitsiz biçimde ellerinden alınması doğru değil” sözlerini Çubukçu hangi yüzle sarf ediyor bilmiyoruz ama var olan sistemin milyonların eğitim hakkını elinden aldığını ve bu eğitim sisteminin de yapısal olarak işsiz yetiştirdiğini ne yazık ki çok iyi biliyoruz! Kaderlerimizin rejim içi egemen güçlerin çekişmesine bağlı olduğu kapitalist sistemde, iktidar kaygısıyla yapılacak bir düzenleme, eşitsizliklerin ancak üzerini örtebilir. Biz herkesin ulaşabileceği eşit, parasız eğitim hakkımızı istiyoruz!

MSGSÜ’de direnişler birleşti! Dilçem Sarin, 29 Mart 2010 Geçtiğimiz ay 12 Mart Cuma günü Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde "Dünden Bugüne Emek Hareketi ve İşçi Direnişleri" başlıklı, işçileri ve öğrencileri bir araya getiren bir panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak İstanbul Üniversitesi'nden Dr. Sinan Yıldırmaz ve direnişte olan Esenyurt, Marmaray, İtfaiye, TEKEL işçileri ile direnişlere destek olmak ve direniş süreçlerini öğrenmek isteyen 80 kadar öğrenci katıldı. Açılış konuşmasını yapan Yıldırmaz, yakın tarihteki işçi direnişlerini değerlendirerek bugünkü mücadeleleri analiz etmeye yönelik bir çerçeve çizdi. Kendisi de bir anti-50d'ci* olan konuşmacının da öncelikli problemi iş güvencesiydi -tıpkı direnişte olan diğer işçiler gibi. Ardından söz alan Marmaray, İtfaiye, TEKEL ve Esenyurt işçileri direniş süreçlerini bizlere aktararak işçi sınıfının sorunlarının aslında nasıl da ortak olduğunu gözler önüne serdiler.

Direnişçi işçilerin ortaklaştığı noktalardan en önemlisi güvencesiz iş sorunuydu. İşçiler 4C gibi bir kölelik düzenine ve sendikalı olma sebebiyle işten atılmalara karşı olduklarını belirttiler. Bunun yanı sıra işçiler, işverenin, devletin kolluk kuvvetleri ile baskı ve şiddet uygulama, direnişe geçen işçilere saldırma, her türlü düzenbazlığı kullanarak süreci baltalama gibi yöntemlerine maruz kalırken; diğer taraftan da işçi lideri ha-

valarında, hükümete kafa tutar gibi görünen ama aslında direnişleri sönümlendirmek için ellerinden geleni yapan sendikal bürokrasi ile mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Panele katılan biz öğrenciler ise yarının işçileri (ya da işsizleri!) olarak sınıf mücadelesine kayıtsız kalamayacağımız gerçeğini bir kez daha anladık. Çünkü direnişte ve grevde olan işçiler sadece kendileri için değil; tüm işçi ve emekçiler için de mücadele veriyorlar. Bunun üzerine konuşma, mücadeleleri birleştirmek için ne gibi şeyler yapılabileceği, örneğin ortak bir komite örgütlenmesinin mümkün olup olmayacağı ve de tekrar bir araya gelme gerekliliği üzerinden devam etti. Çünkü açgözlü patronların saldırıları karşısında kazanabilmek için direnişleri birleştirmek, ortak talepler ileri sürmek ve güçlü bir dayanışma ağı örerek mücadeleleri yükseltmek gerekir! * 50-d: asistanların iş güvencelerini ellerinden alan yasanın adı.


12

İŞYERLERİNDEN

METAL Kaza geçiren de suçlu sayılan da biz oluyoruz! • Çalıştığım fabrika 1989 yılında üretime açılmış ve hâlâ daha o dönemde kurulan makinelerle çalışıyoruz. Patron bu makinelerin modernize edilmesi gerektiğini çok iyi biliyor; ama cebinden para çıkmasın diye pek yanaşmıyor. Eğer makinelerin modernize edilmesi üretimin artmasını sağlayacaksa yeşil ışık yakabiliyor ama söz konusu olan işçinin daha rahat ve daha güvenli bir şekilde çalışması olunca gerek duymuyor. Örneğin, makinelerden herhangi birinde arıza çıktığında arızanın nedenini anlatıp giderilmesi için malzeme alınmasını istediğimizde "çok masraf çıkarıyorsunuz, bir şeyler uydurun, çalıştırın, zaten zarar ediyoruz, bir de ona harcama yapamam" deyip ortadan kayboluyor. Biz işçiler geçici olarak bir şekilde makinenin çalışmasını sağlasak da çözüm olmuyor; en nihayetinde makine bir süre sonra çok daha büyük bir arıza veriyor ve bu arızadan kaynaklı herhangi bir arkadaşımız iş kazasına maruz kaldığında, suçlu yine biz işçiler oluyoruz. Neymiş dikkatli çalışmıyormuşuz. Suçlu ilan edilen işçi işten bu sebeple çıkarılabiliyor, yani biz işçiler patronun cebinden para çıkmasın diye iki kez mağdur olmaya itiliyoruz.

TEKSTİL Fabrikayı denetlemeye gelen iş güvenliği uzmanları da tamamen göstermelik. Örneğin, iş güvenliği için kullanmamız gereken malzemelerimiz yok ya da eksik, iş güvenliği uzmanı her geldiğinde aynı soruyu tekrarlıyor papağan gibi, "iş güvenliği için kullanmanız gereken malzemeler neden eksik?" diye. Bizde patron tarafından verilmediğini söylediğimizde "ben bunları not alıyorum, eksiklikler giderilecek ama malzemeler geldikten sonra kullanmayıp iş kazasına maruz kalırsanız siz sorumlusunuz" deyip gidiyor. Ama değişen bir şey yok, kaza geçiren de biz oluyoruz, suçlu olan da. Yani devlet kurumları da patronlarla işbirliği içinde bu iş kazalarına ve cinayetlerine seyirci kalıyorlar. Zaten aksi olsaydı patron bu kadar pervasız olamazdı. Biz işçilere ne patrondan ne devletten hayır var; çözüm yine ellerimizde. Biz işçiler fabrikadaki birlikteliği sağlayabilir ve iş güvencesiz çalışma-yız diye haykırdığımızda bu sorunun çok kısa bir za-manda çözüleceğinden eminim. Patronun kâr mantığı gereği o makinenin çalışmamasını göze alamaz. Gü-venli bir iş ortamında çalışmanın yolu biz işçilerin bir-lik olmasından geçiyor. Bir İşçi

Filler ve çimen • Tekstil işkolunda işler çoğaldı. Bu nedenle çalışma koşulları da çok ağırlaştı. İşe giriş saati belli, çıkış saati belli değil. Yoğun mesailer ve çalışma koşulları yüzünden birçok işyeri değiştirmek zorunda kaldım. En son çıktığım işyerinde bir olaya tanık oldum. Daha önce o işyerinde iki hafta çalışıp çıkan bir kadın işçi, çalıştığı işyerinde sigorta yapmıyorlar diye sigortaya şikâyette bulunmuş. İşyerine 60 bin TL ceza gelmiş. Patron bu nedenle atölyenin giriş kapısını demirlerle çevirmiş, her isteyen içeri giremiyor ve dışarı çıkamıyor. Asansör de Akbile benzer bir aletle çalışıyor ve bu alet de herkes de yok. İlk gördüğümde bu önlemlere şaşırmıştım. Patronların, hakkını arayan işçilerden ne kadar korktuğunu gördüm. Fakat yağmurdan kaçarken doluya tutuldum. Yeni bir atölyeye girdim. Burada da mesailer bitmiyor. Herkes parça başı çalıştığı için canla başla çalışıyor. Benim gibi aylıkla ve arada çalışanlarda filler ve çimen misali eziliyoruz. Her işçiyi kendi patronu yaptılar, işçileri hem ucuza çalıştırıp, hem de sağ olsunlar patron yerine koyuyorlar. Bir İşçi

Boğaziçi Üniversitesi'nde ulaşım eylemi Boğaziçi Üniversitesi Etiler-Bebek arasında yer alan Kuzey, Güney ve Hisar Kampuslar ile Kandilli Rasathanesi ve Kilyos'ta yer alan Sarıtepe Kampusu olmak üzere beş kampusta eğitim veriyor. Şehir merkezine yakın yerlerde yer alan Kuzey, Güney, Hisar ve Kandilli kampusları arasındaki ulaşım shuttle adı verilen okulun ücretli servisleriyle, şehir merkezinden oldukça uzak olan Sarıtepe Kampusu'nun ulaşımı ise İETT otobüsleriyle sağlanıyor. Sorunun nedeni? • Sarıtepe Kampusu Kilyos'ta, orman ve deniz arasında sıkışmış, en yakın köye 3 km mesafede yalıtık bir kampus. Kampusa ulaşmak için İETT'nin iki hatta bazen üç saat aralıklarla Güney Kampus'tan kaldırdığı, çift bilet tarifeli otobüsler dı-şında bir alternatif yok. Üstelik İETT bu hatta çalışmak üzere şu an kullanılan en eski otobüsleri, körüklü İkarusları gönderiyor. Bu eski araçlar adım başı arıza yapıyor. Seferlerin seyrekliği nedeniyle öğrenciler balık istifi yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Şehir dışından Boğaziçi Üniversitesi'ne yerleşen öğrenciler hazırlık eğitimleri boyunca bu kampustaki yurtlarda kalıyor, hazırlık eğitimlerini de yine bu kampusta alıyorlar ve ulaşım sorunu nedeniyle öğrenciler sadece hafta sonu şehre inebiliyorlar. Sarıtepe Kampusu kurulduğundan beri her yıl Kilyos öğrencileri ulaşım sorununu protesto etmek amacıyla eylem yapıyorlar. Ancak bu eylemlilik okulun diğer öğrencileriyle birlikte örülemediği için başarılı olamıyor. Yani aslında eylemlilik de ulaşım sorunundan muzdarip. Bu yıl da ulaşım sorununa bir çözüm bulunması amacıyla Kilyos'ta toplantılar alınmaya başlandı. Her öğrencinin katılımına açık olan toplantılarda önce dilekçe toplanması kararlaştırıldı. 800 kişilik kampusta 480 tane dilekçe toplandı. Dilekçeler rektörlüğe sunuldu

ve öğrencilerin seçtiği bir heyet rektörden randevu istedi. Rektör lakayt bir tavırla dilekçelerin hiçbir işe yaramayacağını, zaten sorunun okulla değil İETT'yle ilgili olduğunu söyledi. Heyet rektörle yapılan görüşmeyi Kilyos’lu öğrencilerle paylaştı. Yapılan toplantılarda tek yolun eylem olduğu sonucuna varıldı. Eylemin tarihi 1 Nisan olarak

kararlaştırıldı. Ayrıca 1 Nisan'a kadar düzenli toplantılar alındı. Taleplerimiz Kilyos'la merkez kampus arasındaki ulaşımın okul tarafından ücretsiz, güvenli araçlarla daha sık seferlerle yapılmasıydı. Eylem • 1 Nisan saat 15.00'da Güney Kampus Etiler Kapı'da (yani ana kampsun ana kapısı) yaklaşık 250'si Kilyos'tan olmak üzere 350 öğrenci toplandık. Sloganlarımız arasında “Ulaşım hakkımız engellenmez!”, “Ulaşım haktır, satılamaz!”, “Bagaj değil öğrenciyiz!”, “Kilyos burada, rektör nerede?”, “Rektör uyuma, öğrencine sahip çık!” vb. vardı. Etiler Kapı'dan Güney Meydan'a rektörlüğün önüne yürüdük. Burada yarım saat kadar rektörün öğrencilerle görüşmesi için slogan attık. Rektörün çıkmayacağını anlayınca Etiler Kapı'ya tekrar çıkıp oturma eylemi yaptık. Okula araçların

girmesini ve çıkmasını engelledik. Ayrıca okul araçlarının otoparkının da girişini kapadık. Oturma eylemimiz boyunca rektör yardımcıları ve güvenlik müdürü bizi ikna etmeye çalıştı. Ancak biz rektör gelene kadar kalkmamaya niyetliydik. Rektör yardımcısı arkadaşlarımıza sefer başına 5 lirayı ödemeyi kabul edersek okulun Kilyos için shuttle alabileceğini söyledi. Arkadaşlarımız rektör yardımcısının yanında bize bunu duyurdu. Biz de reddettik. Bu arada personel için paydos saati gelmişti. Servis araçlarıyla Etiler Kapı'ya gelen personelin ve servis şoförlerinin bir kısmı bizim çağrımız üzerine oturma eylemimize katıldı. Saat 16.00'da nihayet rektör teşrif etti. Rektöre taleplerimizi bir kez daha sıraladık. Rektör okulun bütçesinin olmadığını, devletin ulaşım için kaynak ayırmadığından bahsetti. Ayrıca okulun mezunlar derneği olan BÜMED aracılığıyla sağlanan 1 milyar liralık (eski parayla 1 trilyon) paranın öğrencilere burs olarak dağıtıldığını, Kilyos için araç alınırsa bu bursu dağıtmaktan vazgeçeceklerini söyledi. Sorunun okul yönetiminin değil İETT'nin sorunu olduğunu tekrarladı. Öğrencilerin bir gün için İETT'yle Kilyos'a öğrencilerle birlikte gitme ve yemekhanede yemek yeme teklifini geçiştiren rektör İETT'yle yapılabilecek bir görüşmeye aramızdan seçeceğimiz öğrencilerle kendisinin de gidebileceğini söyledi. Yani aslında yine somut bir çözüm sunmadı. Harvard Üniversitesi'nden 150 kişilik bir misafir grubunun olduğunu söyleyen rektör Güney Meydan'a ineceğini söyledi. Biz de rektörün arkasından tekrar Güney Meydan'a yürüdük. Ancak bir cevap alamadığımız ve çok yorulduğumuz için eylemi sonlandırma kararı aldık. Şimdi rektörün verdiği sözde durmasını, İETT'yle bahsedilen görüşmeye katılmasını bekliyoruz. Boğaziçi Üniversitesi’nden bir İC okuru


EMEK ATÖLYESİ

İş Mahkemeleri Türkiye'de İş Mahkemeleri ilk iş yasasının çıkmasından 14 yıl sonra 1950 yılında kurulmuştur. Kurulma amacı iş uyuşmazlıklarının bu konuda uzmanlaşmış yargıçlar ile hızlı bir şekilde çözülmesini sağlamaktır. İş Mahkemeleri özel mahkemelerdir. Diğer mahkemelerden uyguladıkları yargılama sistemi ile farklılaşırlar. Görev alanları İş Yasası, Sendikalar Yasası, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ve Sosyal Sigortalar Yasası’ndan kaynaklanan uyuşmazlıklarla sınırlandırılmıştır. İş Mahkemeleri’nde “Sözlü Yargılama” kullanılır. Sözlü yargılama usulünün ilk özelliği, yazılı bir dilekçe vs bulunmadan tarafların mahkemeye sav ve karşı savlarını sözlü olarak bildirme olanağına sahip olmalarıdır. Bu durumda 1) Sözlü yargılama usulünde, okuma yazma bilmeyen birileri de mahkemeye başvurabilir. 2) Davalı ya da davacı tek bir dilekçe ile başvurabilir. 3) Dava dilekçesinin yazıldığı durumda davalının cevap verme süresi ilk oturuma kadardır. Davalı bütün savunmasını birinci oturuma kadar bildirmelidir. 4) Sözlü yargılamada kural olarak davanın üç oturumda bitirilmesi gerekmektedir. 5) Tarafların delillerini ilk oturumda göstermeleri gerekir. Ama yargılamanın araştırması bitene kadar yeni kanıtlar gösterebilirler. 6) Sunu-

HİZMET Öğrenci işçilerin çalışma koşulları! • Merhaba, ben okuyabilmek için çalışan bir öğrenciyim. Üniversitede sosyoloji okuyorum. Alanımda çalışabileceğim belirli bir iş yok. Bu işsizlik ortamında çok şansımın olduğu da söylenemez. Genellikle araştırma şirketlerinde ya da halkla ilişkiler gibi bölümlerde iş bulabiliyoruz. Şimdi çalıştığım yerde bir araştırma şirketi. Bir sigor-tam ya da kaydım yok. Başta çalışma saatlerini okul saatlerime göre ayarlayabilecek olmam çok cezp edi-ciydi. Daha sonradan bunun bir kabus olduğunu an-ladım. Öncelikle bu esneklik hiç de derslerime girmemi sağlamadığı gibi bir de gecelerime kadar uzadı. Şöyle ki bu şirkete biri gelip araştırılacak bir konu veriyor, biz de en tabandakiler olarak araştırma işini yapıyoruz. İstanbul'un hiç bilmediğim yerlerine gidip, hiç tanımadığım insanların evinde anket yapmam gerekiyor çoğu zaman. İnsanlar sizi evlerine almıyorlar, konuşmuyorlar, korkuyorlar, tersliyorlar; hatta hakaret ettikleri de oluyor. Sürekli onlara bizden bir zarar gelmeyeceğini açıklamamız gerekiyor, kimse bize bir zarar gelebileceğini düşünmüyor. Eğer biraz ağzınızı açarsanız bir sonraki projeye çağrılmama ve işsiz kalma durumunuz var. Çünkü hiç bir şeyin garantisi yok hatta paranızı alabileceğinizin bile. Ödeme proje kabul edildikten iki ay sonra yapılıyor, yani üç aya kadar alabiliyorsunuz paranızı, dahası proje kabul edilmezse para alamıyorsunuz. Sırf öğrenci olduğum için oradaki kadrolu elemanlardan daha nitelikli ve daha çok çalışsam bile parça başına alınan ücretin yarısını alıyorum. Diğer çalışanlarla karşılaşma gibi bir durum çok sık olmadığı ve kimse düzenli olmadığı için örgütlenme gibi bir durum da olmuyor, olsa bile diğer projeye çağırmaz seni olur biter. Bir de ücretlerin de bir sabitliği yok sadece bir kez

lan kanıtlar ilk oturumda incelenir, ikinci oturumda ilkinde olmayan kanıtlara bakılır. Üçüncü oturumda ise yargıç taraflara ikişer kez söz hakkı verdikten sonra hüküm verip hükmü sözlü olarak anlatır. İsterse sonuç için 15 gün içinde tekrar bir oturum yapabilir. Temyiz süresi karar taraflara açıklandıktan itibaren 8 gündür. Dava işyerinin olduğu yer mahkemesinde de açılabilir. Davaların sonuçlandırılmasında süre sınırlaması vardır. Fakat bu kurala genellikle uyulmaz ve bir yaptırımı da yoktur. İş mahkemeleri özel mahkemeler olduğu için işçiler ve sendikalar davalarının bir an önce bitmesini beklemektedirler. Mahkemelerse iş yükünden, yetersiz personelden yakınmaktadırlar. 31.12.2001 tarihli verilere göre bir önceki yıldan iş mahkemelerine sarkan dava sayısı 57 bin 427; yeni gelen dava sayısı ise 80 bin 818; bozularak gelen 4 bin 376 olmak üzere 145 bin 621'dir. 12 Eylül 1980'den sonra “İş Mahkemesi’ne açılan davalar tebligat ücretlerinden ve her türlü resmi borçtan muaftır” hükmü kaldırılmış ve zaten aylar süren mahkemelerde mağdur olan işçiler bir de yüksek harç ve avukat paraları nedeniyle haklarını arayamaz duruma gelmişlerdir.

üç gün çalışıp 400 TL kazandım; ama çoğu kez başka işlerde bir-iki haftada 75 TL gibi paralar kazanabildim. Cebime birkaç kuruş girer diye çalışan öğrenciler yoğun emek sömürüsüne iş hayatına atılmadan alıştırılıyorlar bu şekilde. Bir Öğrenci İşçi İşçiler birbirine sahip çıkmalıdır • Ben özel bir okulun temizlik işlerini yapıyorum. Çalıştığım bu okulun yemekhane bölümünde çalışan 6 arkadaşımız daha var. Temizlik ve yemekhane de çalışanlar olarak hepi-miz aynı taşeron şirkete bağlıyız. Geçen hafta okul müdürü yanında misafiriyle birlikte öğlen yemeği saatinde yemekhaneye geldi. O sırada yemekhanede çalışan arkadaşlar harıl harıl çalışıyorlardı. Bu sırada bir öğrencinin tabağı devrildi ve yerler kirlendi. Müdür de yemekhanede çalışan arkadaşımıza "buranın hali ne, yerler hep yemek, çabuk temizleyin buraları" dedi. Arkadaşımız da o sinirle "gördüğünüz gibi çalışıyorum, yetiştirmeye çalışıyorum, daha ne yapabilirim ki?" dedi. Müdür de bunun üzerine bağlı olduğumuz şirketi aradı ve şikâyette bulundu. Ancak arkadaşımızın işten çıkarılması için bir şahit gerekiyordu. Ben de arkadaşlarıma "kimse şahitlik yapmasın bu duruma, tutanak tutamazlarsa bir şey yapamazlar" dedim. Arkadaşlar da bunun bilincindeydi zaten onlarda "merak etme hiçbirimiz şahitlik yapmayız, zaten bunlara güven olmaz üç-beş ay sonra bizi de işten atarlar" dedi. İşçi arkadaşlarımın tespiti çok doğruydu ve zaten şahit bulamadıklarından dolayı tutanak tutamadılar, arkadaşımız hâlâ bizimle birlikte çalışmaya devam ediyor. Tabii ki bu biz işçiler için güven veren bir şeydi, birlikten güç doğar sözünün yansımasıydı adeta. Bu örneğin de gösterdiği gibi haklarımıza sahip çıkmak ve yeni haklar elde etmek istiyorsak işçiler olarak birleşmemiz ve bilinçlenmemiz şart. Bir İşçi

13

BİR KAVRAM Propaganda, ajitasyon ve eylem. Sloganların önemi Marksizm, propaganda ile ajitasyon arasındaki ilişkiyi ve ayrımı yüzyılın başından beri net bir şekilde tanımlamıştır. Propaganda, pek çok fikrin birkaç insana açıklanmasıdır ve diğer yanda ajitasyon ise birkaç fikrin pek çok insana açıklanmasıdır. Ajitasyon sloganlar aracılığıyla, propaganda ise makaleler, söyleşiler, konferanslar, dersler ve kitaplar aracılığıyla gerçekleştirilir; ama bu durum, sloganlarımızı makaleler ve hatta bildiriler, söyleşilerle de açıklayıp desteklemediğimiz anlamına gelmez. Fakat ajitasyon yoluyla netleştirmeye çalıştırdığımız az miktardaki düşünce, sloganlar içinde ifade edilmelidir; sloganlar, işçilerin ve halkın konuşma tarzına hitap edebilen ve aktarmaya çalıştığımız düşünceyi net bir şekilde biçimde belirten ifadelerdir. Amacımız kitlelerin seferberliğini sağlamak olduğundan, Marksizmin en zor tarafı bu ifadeleri veya sloganları yaratabilmektir. Bu bir bilimdir, bir sanattır. (...) İşçi hareketinin kavrayabileceği ve bu kavrayışı üzerinden seferberliğe, eyleme geçebileceği sloganlar ve deyimler bulmalıyız. İki tür slogan vardır. Bazı sloganlar, yakın zamanda bunun bir olanağının olmadığı durumlarda dahi kitle hareketini eyleme geçmeye ikna etmeye çalışır. Bu sloganların ajitasyonunda bulunmamak için ortada hiçbir sebep yoktur. (...) Bunun yanında başka bir türden sloganlar da vardır: bir bütün olarak kitle hareketinin veya öne çıkan bazı kesimlerinin, bir eylemi lehindeki ya da bir eylemini veya bir seferberliğini olanaklı kılan sloganlar. Örneğin, işçilerin içinde greve dair önemli bir bilinçliliğinin bulunduğu ve bir greve veya benzeri bir seferberliğe gitme yönünde güçlü bir basınç bulunduğu bir durumda bizim bir grev çağrısında bulunmamız. Bunlar eyleme geçme lehindeki sloganlardır. Parti, hangi sloganın eylem için uygun olduğunun tahlilini yaptıktan sonra bu eylemin kitle hareketi tarafından gerçekleştirebilmesi için her türlü çabayı sarf eder çünkü bu eylem mümkündür, bu eylem için gerekli koşullar mevcuttur. (...) Bir Marksist için kesinlikle gerçekten zor olan şey, sınıf mücadelesinin durumundaki değişimlere göre sloganları değiştirmeye devam etmek için gerekli çabukluğa sahip olmaktır. Dünyanın tüm ülkelerinde sınıf mücadelesinin her dakika değişmekte olduğu gerçeği dolayısıyla sloganları çabuk değiştirebilmek ihtiyacı mutlak bir ihtiyaçtır. Şöyle bir yasa ifade edebiliriz: İçinde yaşadığımız bu devrimci çağda hakiki bir Troçkist parti, sloganlarını yöntemli olarak birleştirmeyi ve değiştirmeyi sürdüren partidir. Sınıf mücadelesinde bu kesintisiz değişimler zamanında aynı sloganları ve analizleri sürdüren her Troçkist parti hatalıdır ve sahte bir Troçkist partidir. Bolşevik Parti şu sloganları yükseltmişti: “Kurucu Meclis”, “Bütün iktidar sovyetlere”, “Burjuva bakanları reddedin”, “Kahrolsun Kornilov”. Birkaç aylık kısa bir zaman zarfında, farklı sloganlar ortaya çıkmış ve öne çıkmaya başlamıştı; fakat bu sloganlar, “Bütün iktidar sovyetlere” sloganı ekseni etrafında kurulmuş (ki bu eksenin kendisi de sürekli değildi) bir bileşke içindeydi. Bu mükemmel örnekler, tüm Troçkist partilerce özümsenmelidir. Partilerimize karakterini veren ana faaliyetimiz budur: Eğer bu faaliyet propagandist ise, kitle hareketine yönelik değilse ve eylem için değilse, o zaman partilerimiz propagandist sektler halinde kalmaya devam edecek ve kitle partileri olamayacaklardır. Nahuel Moreno, Geçiş Programının Güncelleştirilmesi için Tezler, Tez 35, 1979


14

ULUSLARARASI

Üçüncü İntifada’nın ayak sesleri Atakan Çiftçi, 30 Mart 2010 İsrail'in geçen yıl ki Gazze operasyonundan bu yana yaygın medya, Filistin sorununda derin bir sessizliğe gömülüydü (Başbakan Erdoğan'ın demagojik söylemleriyle ilgili haberleri bir kenara bırakırsak, kuşkusuz). Mart ayı ise, bu sessizliği bozan gelişmelere sahne oldu. İsrail ajanlarının Birleşik Arap Emirlikleri'nde bir Hamas yöneticisine düzenlediği suikast, Heron'ların Türkiye'ye gelişi, yine İsrail ajanlarının Macaristan'da bir Filistin savunucusunu katletmesi ve buna Türkiye'nin hava sahasını açarak dolaylı destek sunması ve nihayet Filistin'deki çatışmalar... Filistin'deki çatışmaları tetikleyen, Netanyahu hükümetinin geçtiğimiz ay içerisinde aldığı iki karar oldu. İsrail'in, 1967'de işgal ettiği Doğu Kudüs'ü Yahudileştirme politikasının bir devamı olarak aldığı kararlardan ilki, Harem-ül Şerif civarındaki bir sinagogu restore edip tekrar ibadete açma kararıydı. İkincisiyse, Doğu Kudüs'te 1600 yeni konut inşa edeceğini açıklaması oldu. Öte yandan, bir grup aşırı-dinci, ırkçı Yahudi'nin, İsrail polisinin koruması altında El-Aksa Camii'ne girmesi, Doğu Kudüs'te Filistinlilere ait 20 konutun, turistik tesis inşa etmek amacıyla yıkılacağının açıklanması, İsrail devletinin bu ay içerisinde gerçekleştirdiği diğer provokasyonlardı. İsrail'in aldığı bu kararlar, Filistinli kitlelerin sokaklara dökülmesini beraberinde

getirdi. Çıkan çatışmalarda dört Filistinli genç İsrail ordusu tarafından katledildi, onlarca kişi yaralandı

ve/veya tutuklandı. Filistin'deki birçok gazeteci, gözlemci ise Filistinlilerin ruh halinin Üçüncü bir İntifada için fazlasıyla olgunlaştığını ve pek de uzak olmayan gelecekte, bunun kaçınılmaz olduğunu belirtiyor.

Üçüncü İntifada'nın ayırt edici özelliğinin, yalnızca İsrail devletine karşı değil Filistinli bir güce, FUY'a karşı da mücadele edecek olması olduğu söylenebilir

Bunun böyle olmasında, “iki devletli çözüm” hayalinin kitleler nezdinde gerçekliğini büyük ölçüde yitirmesi ve Batı Şeria'yı kontrol eden El-Fetih yönetimindeki Filistin Ulusal Yönetimi'nin (FUY) varmış olduğu noktanın etkisi büyük. FUY bugün, emperyalist devletlerin Filistin'e gönderdiği fonları kontrol etmekle palazlanan, yozlaşmış Filistin burjuvazisinin kontrolünde. Ve emperyalizm tarafından varlık nedeni de, Filistinli kitlelerin seferberliklerini “içeriden” durdurmak, engellemek şeklinde tasarlanmış bir yapı. FUY'un en gelişmiş (belki de tek gelişmiş) idari aygıtının polis kurumu olması da, bu nedenle bir tesadüf değil. Dolayısıyla, çıkan son olaylarda, İsrail ordusunun FUY'a gönderdiği, “Seferberlikleri durdur, yoksa ben durdururum” ültimatomu da ne yeni ne de şaşırtıcı bir durum. Daha önce İsrail'in “teröristlerin sızmasını önlemek amaçlı” inşa ettiği duvara karşı eylemleri durduran, geçen yılki Gazze operasyonuna karşı seferberlikleri engelleyen de FUY polisiydi. Bu durumda, Üçüncü İntifada'nın ayırt edici özelliğinin yalnızca İsrail devletine karşı değil Filistinli bir güce, FUY'a karşı da mücadele edecek olması olduğu söylenebilir.

Yunanistan’da son durum Sedat D., 30 Mart 2010 Kişi başına düşen gelir miktarının yüzde 113’ü kadar borca sahip olan Yunanistan’da kriz, tüm yükü ile işçilerin üzerine yıkılmaya devam ediyor. Bir yandan işçilerin maaşlarında kesintiye gidilip, kamu harcamaları şimdiden kısıtlanmışken; emeklilik yaşının arttırılması, emekçilerin maaşlarının yeniden azaltılması ve vergi artışı planlarında bir netlik sağlanmış durumda. Yunanistan krizinin önemi • Oldukça küçük bir ekonomiye sahip olmasına rağmen, Yunanistan krizinin bu denli önemli olmasının üç sebebi var. Birincisi, daha öncesinden Macaristan, Romanya ve Ukrayna gibi ciddi krizler yaşamış AB üyesi ülkeler Avro para birimlerini kullanmamaktaydılar. Bu yüzden bu ülkelerde yaşanan bir krizin Avro üzerinden diğer ülkeleri de etkilemesi söz konusu olamazdı. İkincisi, Avro bölgesi, özellikle de krizin derin etkilerinin yaşandığı İspanya gibi ülkeleri göz önünde bulunduracak olursak, ciddi krizlere gebedir. Bu yüzden de burjuvazi için acilen bir müdahale yönteminin geliştirilmesi gerekiyor. Üçüncüsü ise, Yunanistan’a yapılacak herhangi bir yardımda Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) da sürece dâhil olma çabası, Avrupa Birliği Merkez Bankası üzerinde IMF ve dolayısı ile ABD denetimini getirmiş ve güçlendirmiş olacak.

22 milyar Avroluk kredi onaylandı, fatura emekçilere • Bu tablo içerisinde Almanya’nın bastırmaları ile Yunanistan’a üçte birini IMF’nin karşılayacağı, kalan kısmını ise Avrupa Merkez Bankasının finanse edeceği 22 milyar Avroluk bir kredi onaylandı. Krizin derinliği ve kredinin geri ödemelerinin yükü düşünüldüğünde bu “yardım”ın ne denli işlevsel olacağı tartışılıyor olsa da, Avrupa kapitalizmi açısından örnek bir kriz reçetesi çıkmış durumda. Kredi sayesinde, Yunan hükümetine ve Alman bankalarına soluklanma fırsatı sağlanacakken, öte yandan; Yunanistan’daki tüm emek gücünün yüzde yirmisi olan kamu çalışanlarının maaşlarındaki kesinti arttırılacak; emeklilik yaşı yükseltilecek; hastanelere ayrılan bütçede ciddi bir kesintiye gidilecek; iskân, petrol, tütün, alkol ve işçi maaşlarından alınan vergilerde genel bir artış olacak. Böylece krizin tüm yükü Yunan işçi ve emekçileri üzerine yıkılmaya devam edecek. Yunan emekçilerinin bu saldırılara karşı mücadelesi Avrupa’daki direnişler ile birleştikçe ve Avrupalı emekçilerin işçi düşmanı Papandreou hükümetine destek vermesini engellemek için harekete geçmeleri sağlandıkça Yunanistan işçi sınıfının gücü daha da artacak. Böylesi bir seferberlik hali ve böylesi bir program

ise, Yunanistan’da devrimci bir işçi partisinin inşasının olanaklarını arttıracaktır. Türk burjuva basınının Yunan işçisinden korkusu • Geçtiğimiz ay içerinde Yunanistan kitlesel 8 Mart eylemleri ve geniş katılımlı grevler ile sarsılmaya devam etti. Bu mitinglerin hemen tamamında Yunan işçileri Tekel işçilerine ve Türkiye işçi sınıfına selamlarını gönderdiler. Bu tablo Türk burjuvazisini rahatsız etmiş olacak ki, Türk basını birdenbire yıllarca düşman gösterdiği Yunan hükümetinin ve Devlet Başkanı Papandreou’nun fedakârlıklarını överken (Papandreou kamudaki işçi maaşlarının azalmasına zemin hazırlamak için kendi maaşında da göstermelik indirimler yapmıştı) diğer yandan da Yunan halkının vurdumduymazlığı, krize rağmen tavernaları dolduruşu ve de aslında mitinglerinin de o denli kalabalık olmadığı yönünde düzenli olarak yazılar yazdı, haberler yaptı. “Mirasyedi Yunanistan Krizde”, “Krediler Yetersiz” gibi manşetlerle aslında Türkiye burjuvazisi Yunan emekçilerinin mücadele azminin Türkiye’ye de sirayet etmesinden ve Yunan ve Türkiye emekçi sınıflarının mücadelelerini birleştirmesinden ne denli korkmuş olduğunu bir kez daha gösterdi.


ULUSLARARASI

15

Fransa’da yerel seçimler ve genel grev Fransa’daki yerel seçimlerde oy dağılımı yüzde 59’a yüzde 41 solun lehine sonuçlandı. 22 bölgeye ayrılan ülkede sosyalist parti zaten 20 bölgenin yönetimini elinde bulunduruyordu. 26 yıldır sağın yönetiminde olan Korsika’nın da bu seçimlerde solun yönetimine geçmesiyle sağın elinde bir tek Alsace bölgesi kaldı. İC – Haber/Fransa, 30 Mart 2010 Seçim sonuçlarını ülke genelinde bir sıralamaya dönüştürürsek: 1.Sosyalist Parti (PS) 2.Halk Hareketi için Birlik (UMP) 3.Avrupa Ekoloji 4.Ulusal Cephe (FN) 5.Sol Cephe (FG) 6.Yeni Antikapitalist Parti (NPA) 7.İşçi Mücadelesi (LO).

memesi olarak yorumlansa da, LO daha fazlasını zaten beklemediğini açıkladı.

hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini bildiklerini, bu yüzden de oy vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Sağda ise tedirgin edici olan; faşist Ulusal Cephe'nin yükselişte oluşu! Ekonomik krizin yıkıcı etkileriyle yükselen milliyetçi dalgadan faydalanan FN, yerel se-

Kısacası, yerel seçimler gösterdi ki; yerinde sayan bir sosyal demokrat gelenek, gerileyen bir sol, yükselen bir milliyetçilik, parçalanan bir sağ ve tüm bunların karşısında partilere ve seçimlere inancını/güvenini yitirmiş bir seçmen kitlesi var.

Yalnızca bu verilerle meseleye bakan biri için seçim sonuçları solun zaferi olarak yorumlanabilir, ancak durum öyle değil. 21 bölgede kazanan sol, seçimde “Sarkozy karşıtlığı” dışında bir politika izlemedi. Programlarının sömürü düzenine karşı işçi sınıfının birlikte mücadele etmesini sağlayacak temellerden yoksunluğu ve “daha iyi / ahlaklı bir kapitalizm yaratılabilir” biçimindeki eğilimleri sebebiyle sabit oylarından fazlasını alamayan ve yerinde sayan sol partiler, yine de durumu bir zafer olarak adlandırmaya çalışıyorlar. Bu seçimlerde iyi bir çıkış yapan tek parti Avrupa Ekoloji idi. Programına asgari ücret, konut hakkı, çalışma saatlerinin azaltılması gibi konuları ekleyerek klasik “toplumsal meselelerden uzak yeşiller“ imajını kırmayı şimdilik başarmış görünüyorlar. Seçim sonuçlarında da işçilerin yoğun olduğu bölgelerde başarılı olması bunun göstergesi olarak yorumlanıyor. Fakat bu durum onların, sınıf mücadelesinden kopuk, burjuva karakterli bir hareket olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmiyor. “Yeni sol” akımıyla ortaya çıkan NPA, Genel Kurulu'ndan hiçbir bildiri çıkaramamasının sarsıntısını aşmaya çalışırken gelen kötü seçim sonuçlarıyla ikinci bir darbe aldı. Şimdiden birçok militan kaybettiği

Fransa’da bugün gündemde seçimlerden çok mücadeleler var. Total ve Philips işçilerinin iş kaybına sebep olacak düzenlemelere karşı işgal ve grevleri sürüyor. Ulaşım, eğitim ve sağlıkta da grevler sıklaşıyor. Bugünkü durumun en önemli yönü; kaybedilen hakların geri kazanılması için başlayan, direniş nitelikli grevlerin yerini; daha çok maaş, daha iyi çalışma koşulları gibi isteklerle yola çıkan grevlerin almaya başlamış olması. Bu durumun en güncel örneği, yönetimin yüzde 1'lik maaş artış planına karşı çıkıp mağazaları işgal eden ve grev yapan İKEA çalışanları. Sayısı ve süresi artan grevlere bir de seçim sonuçları eklenince, sendikalar işçi hareketlerinin baskısına daha fazla direnemeyip bir araya geldi ve 23 Mart günü için genel grev çağrısı yaptılar.

çimlerde yüzde 11,6 oranında oy aldı. Savundukları göçmen karşıtı / yabancı düşmanı politikaları hatırlayarak bu oranın tehlikeli bir yükseliş olduğunu söyleyebiliriz. FN’nin bu yükselişi, zaten seçmenin güvenini kaybeden Sarkozy’nin partisi UMP’nin oylarını da böldü. Buna rağmen UMP ikinci sıraya yerleşti.

Bugünkü durumun en önemli yönü; kaybedilen hakların geri kazanılması için başlayan, direniş nitelikli grevlerin yerini; daha çok maaş, daha iyi çalışma koşulları gibi isteklerle yola çıkan grevlerin almaya başlamış olması söylenen NPA’nın önümüzdeki dönemde bölünmeler yaşaması bekleniyor. NPA’nın yaşadığı bu süreç, pek çok yerde eş zamanlı ortaya çıkan “yeni sol” partilerin de uzun ömürlü olamayacağının işareti olarak yorumlanıyor. Seçimlere yalnızca görünür olmak ve programlarını tanıtmak için girdiğini açıklayan LO, yaklaşık 205 bin oy aldı ve ikinci tura kalamadı. Bu durum, LO’nun programının da işçi sınıfı tarafından yeterli görül-

Seçimlerin asıl dikkat çeken yönü, katılım oranının düşüklüğüydü. Seçimlerin genelinde katılım yüzde 50’yi geçmedi. Ülke genelinde yaygın olan bu durumun özellikle işçi bölgelerinde yoğunlaşıyor olması çok önemli. Seçim öncesi bu bölgelerde yapılan röportajlarda konuşan işçiler; sol veya sağ partiler arasında bir fark olmadığını, her iki tarafın da sermaye merkezli hareket ettiğini, işçi sınıfı merkezli bir partinin var olmadığını, dolayısıyla seçimlerin onlar için

23 Mart günü işçiler, işsizler, emekliler, göçmenler, kayıt dışı işçiler ve öğrenciler meydanlardaydı. Paris’-teki eylemde işçiler; “İşçi, işsiz, öğrenci, göçmen, e-mekli, birlikte mücadele edeceğiz, birlikte kazanaca-ğız”, “Seçimlerde değil, sokaklarda kazanacağız”, ka-yıt dışı işçiler; “Burada çalışıyoruz, burada yaşıyoruz, burada kalacağız!” , öğrenciler ise; “İşçi çocuklarına açık, özel çıkarlara kapalı üniversite” pankartları ile yürüdüler. LİT’in Fransa seksiyonu GSİ ise, “Bütçeyi bankalara ve savaşa değil eğitime ve sağlığa ayırın, Afganistan’daki orduları geri çekin, Ortadoğu’dan çıkın” sloganıyla başlattığı kampanyasıyla alanlardaydı. Katılım oranı yarıdan az olan seçimlerin hemen ardından gelen bu bir günlük genel greve katılım çok yüksekti. Özelleştirilmesi planlanan demiryolu, posta, eğitim ve sağlık çalışanlarının grevi hayatı durdurdu denebilir. Başarılı geçen grevin ardından mücadelelerin birleştirilmesinin gerekliliğini bir kez daha vurgulayan kamu ve özel sektör çalışanları, sendikaların uzlaşma yoluyla mevcut işçi hareketlerinin dinamiğini yok etmesinden çekinerek, gelecekteki mücadeleleri işçi sınıfının önderliğinde ve birliğinde geliştirmenin yollarını arıyor.


1 Mayıs 2010: Mücadeleyi Birleştirelim! İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücade- larda olan işsizliğe karşı, “iş güvencesi” istemi, bugün İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği le Günü 1 Mayıs’a doğru ilerlerken geçen yıllardan tüm direnişlerin olduğu gibi, her an işten atılma teh- Ancak bu birleşik mücadele, bugün egemen sınıfın farklı olmayan bir gerçeklikle karşı karşıyayız: Ekme- didi altında bulunan, ve bu tehditle esnek, düşük üc- tüm baskı ve saldırılarına karşı bir mevzi oluşturabilir. ğimiz küçülürken, sırtımızdaki yük artıyor. Dünya ça- retli ve sağlıksız koşullarda çalışmaya mecbur bırakılan Kürt sorununu çözümden, baskı rejimini dönüştürpında işçi ve emekçiler alıştırıla gelmiş sömürü çarkı- tüm işçi ve emekçilerin ortak talebidir! Bu ve bunu meye yönelik güç, sınıf hareketinin bu birliğinden nın yanı sıra, ya hiç gelmediği ya da gelse de gittiği id- destekleyen “İşten Çıkarmalar Yasaklansın” vb talepler beslenecektir. dia edilen krizin sonuçlarıyla mücadele ediyor. Artan etrafında mücadeleyi örmek büyük önem taşımaktaBu yüzden, 1 Mayıs 2010’u önceki 1 Mayıslarda da yoksulluk ve işsizlik bu dönemin ilk sonuçları ve bun- dır. dile getirdiğimiz aynı vurguyla örları, yaygınlaştırılmak istenen ‘yeni gütlemek gerekliliğini ısrarla dile çalıştırma düzeni’ yani esnek, gügetiriyoruz. 1 Mayıs, uluslararası vencesiz, yok paraya çalışma kobirlik ve dayanışma günüdür! Önceşulları izliyor. likli tartışma birleşik ve kitlesel bir 1 İlk 1 Mayıs’ı kutlama düşüncesi 1856 yı- dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asıDiğer yandan, yaşamlarımızı bir Mayıs’ın nasıl örgütleneceği olmalılında Avusturyalı işçiler tarafından ortaya lırsam cani olduğumdan değil, emekçi hayatta kalma mücadelesine dödır, bu bakış açısıyla hareket edebilolduğumdan asılacağım." atılmıştır. Avusturyalı işçilerin 8 saatlik iş nüştürenlere karşı mücadele de işdiğimizde, ancak o zaman, sayıca da günü için düzenlediği miting ve gösteri1889 yılında Uluslararası İşçi Kongresi yerlerinden sokaklara doğru ilerligündemce de alanları aşabiliriz. leri, 21 Nisan 1856’da bir günlük iş bı(II. Enter-nasyonal) toplandığında, Franyor. Direnişler artıyor, Fransa’dan rakma kararı izlemiştir. Ve yalnız bu bakış açısı, Avrupa’dan sız sendikalarının temsilcisi Lavigne, seYunanistan’a grev dalgası yükseliOrtadoğu’ya emperyalist saldırgankiz saatlik işgünü talebinin tüm ülkelerde Ardından, bu örneği Amerikalı işçiler izyor. Süre giden saldırılara karşı salığın diplomatik, ekonomik, askeri evrensel iş bırakma ile dile getirilmesi ölemiştir. 1886 yılının 1 Mayıs’ında Amevunma güçlü tutulmaya çalışılıyor. bin bir yüzüyle karşı karşıya olan nerisini sunmuştur. Ve kongre 1 Mayıs rika’nın her yerinde işçiler 8 saatlik işgüFakat birçoğu yerel ve dağınık savuemekçi kitleler için bir çıkış açabilir. 1890’da tüm ülkelerin işçilerinin bu tanü talebiyle grevler, mitingler ve eylemler nular olmanın ötesine varamıyor. 1 Mayıs’ın simgesi olduğu, uluslarlep için hep birlikte gösteriler yapmasını düzenlemişlerdir. Chicago’da 200 bin işTürkiye’de de durum dünyadaki arası dayanışma, birlik ve mücadelekararlaştırmıştır. Rosa Luxemburg’un ifaçi iş bırakırken, burjuvazi gösteriyi bomgenel eğilime ters düşmüyor. Direyi sağlama yolunda attığımız her ade ettiği gibi, kimse bu kutlamanın daha ba atarak sabote etmeye çalışmış ve dört niş sayısında geçen yıllara göre ardım Filistin’den Türkiye’ye, Fransonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz işçi önderi, Albert PERSONS, Adolph tışlar da olsa, bunlar birbirini çoğasa’dan Yunanistan’a sınıfsal, ulusal, etmese de “1 Mayıs’ın her yıl kutlanacak FISCHER, George ENGEL ve August ltan, besleyen, güçlendiren bilinçli cinsel her türlü sömürüye ve baskıya sürekli bir kurum haline getirilmesinin geSPIES’ı, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş bir etkileşimde bulunmaktan uzakkarşı dile getirdiğimiz ortak tepkiyi rekliliğini herkesin kavraması ve hissetmesi günü mücadelesine önderlik yaptıkları lar. Sendika bürokrasileri bunun için, 1 Mayıs’ın yalnızca 1 kez kutlanması ve benzer talepleri güçlü kılacaktır. için idam etmiştir. gerçekleşmesi önüne çeşitli engeller yeterli oldu.” Böylece, 1 Mayıs, işçi sınıfıAlbert PERSONS isimli işçi, özür dileme Emperyalist saldırganlığa, koyarken, sınıf önderlikleri de yönnın uluslararası birlik, mücadele ve dayaşartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerilendirici olamıyor ve kendi gerçekbaskı ve şiddet rejimlerine, nışma günü olarak tarihlerdeki yerini alne, mahkeme heyetinin karşısında tarihe liklerini ve ihtiyaçlarını sınıfın günmıştır. neoliberal saldırılara karşı! geçecek şu sözleri söylemiştir: "Bütün dem ve ihtiyaçlarının önüne geçiriyor. İşten çıkarmaların yasaklan-

1 Mayıs’ın tarihi

Tüm bu engel ve çelişkiler karşısında ise mücadelelerimizi birleştirme gerekliliği aciliyetini koruyor. Mücadeleyi birleştirmeliyiz; çünkü… Mücadeleyi birleştirmeliyiz; çünkü taleplerimiz ortak. Sin-ter’den TEKEL’e, TEKEL’den Esenyurt Belediye’ye İSKİ’ye, TARİŞ’e vb baktığımızda her direnişin kendine özgü bir gelişim süreci ve çeşitlenen talepleri olduğunu görebiliriz; ancak aynı zamanda her birinin (4C’nin iptali, işe iade vd) özünde ortak bir talebin varlığını görmek gerekir. Bu talep iş güvencesi talebidir. İşten çıkarmalara ve halihazırda yüksek boyut-

ması için…

Mücadeleyi birleştirmeliyiz; yoksa… Aksi, tüm bu savunu mücadelelerini kendi içinde sönümlemeye mahkûm edecektir. Yerel mücadeleler içinde elde edilebilecek kısmi kazanımları her defasında daha büyük saldırılara karşı korumakla karşı karşıya bırakılacağız. Çünkü elimizden bu kazanımları almaya çalışan patronlar sınıfı, her seferinde kendi çıkarına dersler alarak, eksikliklerini gidererek, daha güçlü karşımıza çıkacak. Karşısında yapmamız gereken, onların bir sınıf olarak topyekûn sürdürdüğü saldırıya topyekûn cevap verebilmek… Ortak taleplerimiz etrafında birleşik bir mücadele sürdürmek…

İş güvenceli çalışma hakkı için… İnsanca çalışma ve yaşam koşulları için… Halkların kardeşliği ve uluslararası dayanışma ve birlik için.. Birleşik-kitlesel 1 Mayıs! İşçi Cephesi

www.iscicephesi.net


16.Nisan2010