Issuu on Google+

Zonguldak Madencileri’nin Yürüyüşünden Tekel İşçilerinin Direnişine Her şeye rağmen ‘sınıf var’ diyen, hakkını arayan Tekel işçileri, İtfaiye işçileri, Sinter işçileri, Esenyurt Belediye işçileri umutturlar, sınıfın devrimci dinamizminin örnekleridirler. Tüm bu direnişleri ülkedeki diğer mücadelelerle birleştirecek bir talepler programı hazırlanmalıdır Arka Plan, sayfa 8-9’da...

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 14 • Şubat 2010 • Fiyatı: 2 TL

TEKEL direnişi; Türkiye’nin yol ayrımı

12 bin TEKEL işçisinin aileleriyle birlikte 17 Aralık 2009’dan bu yana sürdürdükleri direniş, sınıf mücadelesinin geleceğini belirleyecek bir yol ayrımı karakteri kazanmış durumda Rejim, Darbe Girişimleri, Kürt Açılımı ve Demokratikleşme Üzerine Sayfa: 04

Kriz, zamlar ve AKP hükümeti

Sayfa: 05

Türkiye’nin yeni ikonu: ‘Mesih’ Ağca

TEKEL işçisinin mücadelesi kendiliğinden ve ekonomik kazanımları savunma temelinde başlamış olsa da, bugün kendi sınırlarını aşarak tüm işçi sınıfının ve toplumun diğer kesimlerinin çıkarlarını temsil eden bir düzeye ulaştı.

Sayfa: 06 Zira böylece proletarya bir toplumsal dönüşüm dinamiği ola-

rak görünür hale geliyor, önderliğini üstlendiği tüm kesimler açısından burjuvaziden bağımsızlaşma yolunda güvenilir bir alternatife dönüşüyor. Sınıf sahneye çıkarken • TEKEL işçilerinin mücadelesi, aslında Türkiye’nin son 25 yılına damgasını vuran neoliberalizmin ve özelleştirme politikalarının bıraktığı enkazın bir sonucu.

Özelleştirme mağduru kadın olmak

4/C statüsüne karşı direnmekten başka yolu kalmayan Tekel işçileri, daha ilk andan Başbakan Erdoğan tarafından, “yattıkları yerden para kazanmak istemekle” suçlandı. Sermayenin kullanmakta olduğu bu pervasız dil ve saldırgan üslup bize, içinde bulunduğumuz yeni aşamada artık sınıf mücadelesinin şu ana dek sahip olduğu kısmi ve parçalı görünümü aşmasının kaçınılmaz olduğunu göstermekte. Bundan böyle gündemi işçi sınıfının belirleyebilmesi ihtimali,

Sayfa: 07 egemen sınıflar cephesinde de bir tür safların sıklaştırılması sü-

Dün Halep’çe, bugün kelepçe!

Sayfa: 10

“İnsani yardım” mı, emperyalist işgal mi?

Sayfa: 14

Uluslararası Birlik Komitesi Deklarasyonu

Sayfa: 15

recini beraberinde getiriyor. Bütün uğraş, geniş halk yığınlarının bu mücadelenin etrafında kenetlenmesini engellemek yönünde. Bunun en açık göstergesi, basın kuruluşlarının eylemlerin başından beri yaşananları bir tür insani trajediye, zavallılığa indirgemeye, magazinleştirmeye dönük yoğun çabası. Meselenin bir başka boyutu ise özelleştirme yanlısı politikaların başlıca destekçileri olarak, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarının temellerini atan ve bizzat TEKEL işçilerinin mağduriyetine yol açan CHP ve MHP’nin şimdi bu yükselişi arsızca sömürmeye, ehlileştirmeye dönük uğraşıları. Öte yandan krizle birlikte patlak veren mücadelelerin bundan böyle salt kazanılmış hakları korumanın dar kalıplarına hapsedilemeyeceği de gün gibi ortada. Mücadeleyi bu dar kalıplara sıkıştırmak ve konfederasyonlarla pazarlık konusu haline getirmek tam da AKP hükümetinin istediği şey zaten. TEKEL direnişinin taşıdığı potansiyel ve zaaflar bu çerçevede açığa çıkacak. Ünlü bahar eylemlilikleri ve Zonguldak işçi seferberliğinden bu yana, tüm burjuva hükümetlerin ortak çizgisi, sendikal bürokrasi ile gerçekleştirilen pazarlıklar üzerinden işçi sınıfını günlük çıkarlar temelinde oyalayıp, uzun vadeli stratejik hedefleri

olan yeni liberal dönüşümü gerçekleştirmek, esnek ve güvencesiz çalışma ortamını yaratmak şeklinde özetlenebilir. Oysa belediye işçilerinin, itfaiye işçilerinin ve son olarak TEKEL seferberliğinin gösterdiği gibi bu politika işçi sınıfı ve sendikal mücadelenin geleceği açısından artık bir ölüm kalım savaşına dönüşmüş durumda. O halde nereden başlamalı? • 17 Ocak’ta Ankara’da gerçekleştirilen mitingde yükselen “Genel grev genel direniş” sloganı ve kitlesel irade Türk-İş yönetimini iyice köşeye sıkıştırdı. Kumlu yönetimi ise kamuoyuna mücadelenin politik karakter taşımadığına dair teminatlar vermekle meşgul. Türk-İş yönetiminin, 28 Ocak akşamı Başbakan ve hükümet yetkilileriyle gerçekleştirdiği pazarlıklarda kullandığı en önemli kart, genel grev kisvesi altında savsaklayıcı bir iş bırakma eylemi. Gerçekçi olalım, TEKEL emekçilerinin, sendikal bürokrasinin manevralarını aşmayı olanaklı kılacak taban örgütlenmelerinden yoksun oluşu başlıca eksikliklerden biri. Mevcut koşullar ve işçi hareketinin verili bilinç ve örgütlülük düzeyi göz önünde bulundurulduğunda, TEKEL mücadelesinin AKP hükümetini alaşağı edecek bir dinamik yaratacağını ummak, erken ve yanılgıya açık bir değerlendirme olur. İşçi hareketinin bu koşullarla malul olmasına yol açan sendikal yapıların yeni bir kalkışmaya önayak olabileceklerini ummak ise saflıktır. Yine de gerçekçi olmak umutlu olmaya engel değil. Öncelikli görev, ciddi ve kitlesel bir seferberlik için gerekli hazırlık ve alt yapının kurulmasını sağlamaktan geçiyor. Bu doğrultuda atılacak ilk adım, bir ulusal grev komitesi oluşturulması ve tüm konfederasyonları, sendikaları, işçi örgütlerini kapsayacak şekilde geliştirilmesidir. Doğal olarak mücadelenin genel greve kadar gidecek bir planının ve hazırlığının yapılması gerekiyor. Ayrıca bu hazırlık, tüm emekçileri kapsayacak bir talepler programı ile birleşmeli. Mücadelenin bu evresinde merkezi sorun, 12 bin TEKEL işçisinin, kriz koşullarına, neoliberal yıkım politikalarına, güvencesiz ve esnek çalışma şartlarına karşı verdikleri savaşımın, dar kalıpları parçalayarak, milyonlarca işçi ve işsiz için bir çekim alanına dönüşüp dönüşemeyeceği. Mevcut saldırıları tek bir işyeri, işkolu ya da konfederasyon temelinde yanıtlayabilmek imkânsızlaşmış durumda. Şimdi her zamankinden çok mücadeleleri birleştirmeye ihtiyacımız var.

İşçi Cephesi; 29 Ocak 2010


2

İLAN TAHTASI

“Looking For Eric” filmi üzerine: Hayat futbola benzer mi? Başlıktaki sorunun cevabını bilmiyoruz. Ancak zaman zaman kendi sahamıza sıkıştığımız, üst üste karşı ataklar yediğimiz dönemler olmuştur; onu biliyoruz. Ken Loach imzalı Looking For Eric (Hayata Çalım At) filmi de kendi sahasına sıkışmış bir adamın, Eric Bishop’un hayatının bir dönemini anlatıyor “her şey güzel bir pasla başladı” B. Turgut, 20 Ocak 2010

E

ric başından iki evlilik geçmiş orta yaş üstü bir posta işçisidr.

İlk evliliği, eşinin doğum yapmasının ardından giderek büyüyen bir sorumluluk almama isteği nedeniyle bitmiştir. Daha sonra terkedilmiş, evinde bu evliliğinden olan iki çocukla yaşamaya başlamıştır. Evi, işi, yaşamı Eric için neredeyse bir kapana dönüşmüştür; kendine saygısı, güveni ve dolayısıyla yaşama duyduğu istek giderek zayıflamış, artık birlikte çalıştığı işçi arkadaşlarının kaygısını arttırır hale gelmiştir. Eric, onun için hâlâ bir idol olan eski futbolcu Eric Cantona ile hayali iç konuşmalar yaparak, kendi hayatını, giderek de etrafındaki insanların hayatını belirler hale gelmeye başlamıştır. Bizler bu filmin işaret ettiği mercekten insan-kitle psikolojinin bazı temel taşlarını anlamaya ve anlatmaya çalışacağız. Özellikle son 20 yıldır kitlelerin politika sahnesinden yavaş yavaş çekilmesi, dönem dönem yükselişler yaşamalarına rağmen belirleyici olabilme güçlerinin de aşındığı bir dönemi beraberinde getirdi. Her ne kadar kitle mücadelesi dönem dönem artan bir yükseliş grafiği gösterse de, çoğunca yine bizzat hareketlerin aktörleri aracılığı ile yenilgiye uğruyor, bizzat sınıflarının içinde gelişen kimi “yeni öncüler” çarpıştıkları güçlerle ittifak arar ya da ondan medet umar bir savunma çizgisine mahkûm ediliyor, bu da giderek kitle hareketlerinin özgüven sorunları yaşamasına neden oluyordu. Kendini “değiştirmekte” sınır tanımayan politik öncü-

SAYI: 14 • ŞUBAT 2010 Aylık Siyasi İşçi Gazetesi Sahibi ve yazı işleri müdürü Atakan Çiftçi (Enternasyonal Yayıncılık) Yönetim yeri Caferağa Mah. Sarraf Ali Sok. Saraçoğlu İş Hanı No: 36/17 Kadıköy - İstanbul 1 yıllık abonelik Yurtiçi: 20 TL • Yurtdışı: 20 € Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com Baskı Estet Ajans Matbaacılık Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı - İstanbul Fiyatı: 2 TL

ler, sosyalist sol ve sendikalar belki de bir tek bizzat içinden çıktıkları kitlelere güven vermiyor, her virajda ters yöne savrulan arabalar gibi istikrarsız ve hatta yenilginin bizzat hazırlayıcısı bir çelik yolda ilerliyorlardı. Sol siyasi oluşumlar, partiler, sendikalar sadece programatik bir teslimiyetle süreçlerini tamamlamakla kalmadılar; aynı zamanda kitle seferberlikleri içinde yeralan “ajan”larıyla yine bizzat kendilerini var eden hareketlerin de marjinalleşmesine/yalnızlaşmasına neden oldular. İnsanların yığınsal olarak bir arada durdukları bütün organizmalar; sendikalar, partiler, meslek odaları vs. dağıldıkça da, yine, kitlelerin bilinçaltlarında da bir araya gelmenin ve ortaklaşa bir şey yapmaya dayalı inancın erozyona uğradığını gördük. Belki bu nedenle, geçenlerde yapılan bir kamuoyu araştırmasının sonuçlarında örgütlenmeden ne anladıkları sorulan deneklerden yüzde 80 i “terör” diyerek cevap vermiş durumda. Yalıtılan kitleler kendilerine benzeyen ötekine güvensizliği, ortak bir şey yapma duygusunu başka/yeni bir vesile ile yeniden kazanana kadar, kendi dar çeperlerinde karşılıyorlardı. İntiharın giderek toplumsal bir vaka olması, kitleselleşmiş depresyon, sosyal fobinin yaygınlaşması, aşırı bilgi bombardımanı vasıtasıyla kendi hayatına müdahale edememe eblehliğine ve/veya bu müdahaleyi başkalarından bekleme/umma gibi bir ironik sürecin yaşandığı bir evreye girildi. Kişisel hayatların tüm dünyada yaşadığı ortak belirleyen de aşağı yukarı yukarıda anlattığımız sürece paralel bir seyir izledi. Medya ve ideolojik bombardımanlar ile belirlenen yığınların hayatları, yine insanın “özne” olarak tarih sahnesini terkettiği ideolojik balonunu da beraberinde getirdi. Tam bu dönemde Ken Loach’un bu filmi bazı temel hayat argümanlarını yeniden hatırlatmaya katkıda bulunuyor.

Eric hayatı ile yüzleşiyor • Eric Bishop kendi beyninin içinde yarattığı adaşı Eric Cantona’nın hayali vasıtası ile kendi hayatıyla yüzleşiyor. İşçi Eric, hayır demeyi öğrenerek ve yaşamak istemediği basit şeylere tepki göstererek başlıyor bu sürece. Kendisi için zor olanı beyninden uzakta tutarak, onu görmezden gelerek değil, sonuçları ne olursa olsun bizzat onun üzerine giderek çıbanı deşmeye başlıyor. İlk önce nedensizce terkettiği eski eşiyle rastlaşmayı göze alıyor, ardından da onunla hesaplaşmayı. Tüm hatalarını açıkyüreklilikle ifade edebilmeyi deniyor, sonuçlarını karşılamaya hazır olarak. Bütün bunlara rağmen kendisinin belirleyemeceği, aşamayacağı bir sorunla rastlaşıyor. Oğullarından birinin bir tür mafya ile başı belaya giriyor ve Eric kendi kendine bu kavganın altından kalkamayacağını anladığı an eski haline dönmek ile devam etmek arasında bocalıyor. Eric Cantona’nın hayatında en mutlu olduğu anının bir golün pasını verdiği an olduğunu öğrenmesinin ardından yeniden toparlanıyor ve işçi dostlarının ve birlikte şarkılar söylediği maç arkadaşlarının da yardımıyla ufak bir “kitle şiddeti” yaratarak bu beladan da kurtulabiliyor. Yalnızlaşan insanın bu girdaptan, yine sosyalleşerek, bir araya gelerek kendi hayatını ve başka hayatları dert ederek, kendi ve başkalarının hayatına müdahale ederek iyileşebileceğini görüyoruz işçi Eric ile beraber. Filmin içinde endüstriyel futbola göndermelerin de olduğu bir tartışma sahnesi de var görülmesini ısrarla tavsiye edebileceğimiz. Başlıktaki “Hayat futbola benzer mi?” sorusunun cevabını hâlâ bilmiyoruz. Ancak yüzlerce yıllık ortak bilincimizin “yakaları kaldırmanın” yoluna dair bildiği bir cevabı Ken Loach ve Looking for Eric aracılığı ile yeniden hatırlıyoruz; başarmak için takım olunmalı.

NE SAVUNUYORUZ? neyi hedefliyoruz? İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Egemen sınıfın her türlü diktatörlük rejimine karşıyız ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.


EMEK GÜNCESİ

3

İtfaiyede taşerona karşı direniş Haziran 2008’den beri sendikalı olan itfaiye işçileri bu yılın Mart ayında toplu iş sözleşmesi yapabilme hakkına kavuşacaktı. Ancak belediyenin açtığı ihaleyi Makro adlı şirket kazanınca itfaiye emekçileri tüm haklarından mahrum edilmeye çalışıldı ve olumsuz koşullarda çalışmaya zorlandı. Daha direnişlerinin başından itibaren polis ve zabıtanın türlü zorbalıklarıyla karşı karşıya kalan itfaiye emekçileri direnişlerini kararlılıkla sürdürmeye devam ediyor.

İC - Söyleşi, 12 Ocak 2010

İşçi Cephesi olarak İtfaiye emekçilerine 2 Ocak tarihinde yaptığımız ziyarette onlarla gerçekleştirdiğimiz röportajı kısaltarak sizlerle paylaşıyoruz. Röportajın tamamına www.iscicephesi.net sitesinden ulaşabilirsiniz. İşçi Cephesi gazetesi olarak itfaiye işçilerinin haklı direnişlerini selamlıyoruz! İşçi Cephesi: Sizi direnişe iten sebepler nelerdi? İtfaiye işçileri: Bizler bundan önce Bimtaş adlı bir şirkete bağlı olarak çalışıyorduk. Yaptığımız belirli iş sözleşmesine göre itfaiye işçisi ve itfaiye şoförü olarak çalışabiliyorduk. Sonrasında Bimtaş belediyenin açtığı ihaleyi kazanamadı. İhaleyi Deniz Feneri Davası ile de bağları bulunduğu söylenen Makro adlı şirket kazandı. Bu dönemde Bimtaş bize kıdem tazminatımız dâhil tüm haklarımızı vereceğini söyleyen “Sözleşme Feshi İhbarnamesi”ni imzalatmaya çalıştı. Bu kâğıtların altında küçük harflerle şirketten tüm haklarımızı ve alacaklarımızı aldığımızı belirten bir cümle de yer almaktaydı. Maalesef pek çok arkadaşımız bu kâğıtları imzaladı. Makro-Lapis şirketi ile olan iş sözleşmesi ise ayrıca berbat koşulları içeriyor. “Belirsiz iş sözleşmesi” adı verilen bu sözleşmede, maaş azalmalarını sorgulayamıyoruz. Ayrıca bu sözleşme uyarınca bizden gerektiğinde garsonluk, komilik vs. de yapmamızı istiyorlar. Hayır deme hakkımız da yok. Ayrıca, bu sözleşmeyi imzalayan arkadaşların işe başlama tarihleri yazılırken, işin son bulma tarihi ise boş bırakılıyor. Yani hukuksuzluğun her türlüsü mevcut! Çalışma saatleri de aynı şekilde esnekleştirilecek. Biz itfaiyeciyiz, herhangi bir işi yapmıyoruz. Hatırlarsınız sel olmuştu. Ben o gün 38–40 saat çalışmıştım. “Neden çalıştım?” denmez. Gerekirse kalırız zaten. Ama esnek çalışmayı keyiflerine göre kullanmak istiyorlar.

Bunun yanı sıra “iş talep formu” diye bir kâğıt daha imzalatmaya çalışıyorlar. Bu formda herhangi bir derneğe veya partiye üye olmamız yasaklanıyor. Normalde amirin emirlerine karşı koyulamaz ancak, bu forma göre amire fikir vermek dahi yasak. Yani tamamen antidemokratik bir dayatma. Zaten burada bir demokrasi çadırımız vardı, ona bile tahammül edemediler. Gecenin saat 3.30’unda sivil polis ve zabıtalar eşliğinde onu söküp götürdüler. O kadar gözleri dönmüştü ki, bir sivil yanmakta olan sobamıza çıplak elle sarılıp onu kaldırıp götürmeye çalıştı. Tabii ki başaramadı ve yandı. İC: Direnişinizde sendikanızdan destek alıyor musunuz? Sendikalaşma çalışmanıza nasıl başladınız? İşçiler: Sendika şubemiz yanımızda. Yemek, yakacak vs. hep şubemiz karşılıyor. Biz sendika çalışmasına 2008’den itibaren başladık. Yaşça bizden ileri olan memurlar bize sendikayı ve sendikanın faydalarını anlattılar. Birkaçımız ile beraber sendikalaşma işinin başını çektiler. O dönemde de büyük sıkıntılar yaşamıştık. Sendikalı olma hakkımızın olmadığını söylemişlerdi. Sendikalı olma hakkımız olduğu açığa çıkınca derhal 898 kişi sendikalı olduk. İC: Direnişiniz şu anda ne durumda? Katılımı arttırmak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? İşçiler: Tüm sendikalı arkadaşların direnişi sürdürdüğünü söyleyemeyiz. Çünkü şirket kâğıtları imzalamamız için çok sayıda baskı yöntemine başvurdu. Kimi-

mizi kahvede yakalayıp zorla imzalatmaya çalıştılar. Kimimizi gece saatlerinde köprü altlarında yakalayıp imzalatmaya çalıştılar. İmzalamayan kimselerin ise aileleri ile irtibata geçip onlar üzerinden baskı uygulamaya çalıştılar. Buna benzer daha birçok şey var. Buna karşı biz arkadaşlarımızı uyarmak ve bizimle hareket etmelerini sağlamak için elimizden geleni yapıyoruz. Sadece bugün yüzlerce kilometre yol kat ederek diğer itfaiye şubelerini dolaştık. Arkadaşlarla konuştuk. Burada 7 gün 24 saat sesimizi duyurmak için bekliyoruz. Hukuki yolları da kullanıyoruz. İşe iade davası, ihale iptali davsı ve sendikal haklar (alacak) davası olmak üzere üç tane açılmış davamız var. Bunlar gibi daha pek çok çalışma yürütüyoruz. Sonuç olarak da her şeye rağmen, halen 120 kadar arkadaşımız imzayı atmadı. İC: Direnişinizin geleceği ile ilgili olarak ne düşünüyorsunuz? İşçiler: Bize hep Büyükşehir’in büyük olduğu söylendi. Bu yüzden bir yolunu bulur ve yenilmez dendi. Bu doğru olabilir ama ben hala belediyeyi düşman olarak görmüyorum. Sadece yanlış yapıyorlar ve bir takım yanlış insanlardan ötürü hatalılar. Ama biz haklıyız. Hem de her yönden haklıyız. İhaleyi düşüremesek de kazanabileceğimiz pek çok hak var. Sorun bu kadar basit. Ayrıca burada gördüğünüz insanların hepsi kararlı insanlar. Bu işi sonuna kadar götüreceğiz.

Esenyurt’ta yılgınlık yok, direniş var! İC - Haber, 25 Ocak 2010

nün yanında olduğunu da tescilliyor.

S

Direnişin ilk meyveleri ve sendikaların tavrı • İşlerine son verilen işçilerin direnişe geçmeleri ile belediye yönetimi işten atmalara ara vermek zorunda kaldı. Aslında direniş daha ilk günlerinde meyvesini vermeye başlamıştı. Öte yandan, belediye içerisinde sadece Belediye-İş değil, 70’ten fazla üyeye sahip, DİSK’e bağlı Genel-İş de aralık ayına kadar örgütlüydü. Fakat gerekli sayıya ulaşamadığı için yetkisini yenileyemeyen Genel-İş’in Aralık ayı itibariyle örgütlülüğü sona erdi ve bünyesindeki işçiler şu an toplu sözleşmeden yararlanamıyorlar. Her iki sendikanın, işçilerin haklarını gasp eden belediye yönetimine karşı ortak bir mücadele mevzisi oluşturamaması, üzerine gidilmesi gereken bir sorun durumunda.

endikalarından vazgeçmediklerinden dolayı işlerine son verilen Esenyurt belediye işçileri, direnişlerinin beşinci ayını devirip altıncı ayına girdiler. İlk günden bugüne taleplerinden en ufak bir taviz vermeyeceklerini kararlılıkla ifade eden Belediye-İş’li işçiler, bir yandan işyerleri olan Esenyurt Belediyesi önünde fire vermeden nöbet tutarken, diğer yandan da açmış oldukları işe iade davalarının sonuçlanmasını beklemekteler. İlki Aralık ayı içerisinde karara bağlanan dava işçilerin lehine sonuçlandı ama belediye yönetiminin bu karara itiraz ederek Yargıtay’a başvurması bekleniyor. Bununla, konu haksızlığa uğrayan emekçi olduğunda adaleti askıya alan yargı sistemi, haklının değil güçlü-

Direnişler hepimizindir ve dayanışmayı gerektirir • Esenyurt’taki direniş sadece dışarıda bekleyen 16 işçinin değil tüm işçi sınıfının bir mevzi direnişidir. Bunun en basit örneği direnen işçilerin, belediye yönetimini işten atmaları durdurması konusunda mecbur bırakmasıdır. Esenyurt belediye işçileri Boğaz Köprüsü’nü trafiğe kapattıkları günkü ya da direnişteki itfaiye işçileriyle polis darbına rağmen dayanışma içinde olduklarını gösterdikleri günkü gibi aynı azim ve iradeyle mücadeleye devam ediyorlar. Esenyurt Belediye, Tekel, Sabiha Gökçen Havalimanı, itfaiye işçileri ve diğerleri... Tüm bu direnişler aynı sınıfa mensup insanların, aynı çıkarları savundukları mücadelelerdir. Bu nedenle de bir olmayı, iri olmayı, diri olmayı hayati ve mecburi kılmaktadır...


4

POLİTİKA

Yusuf Barman ile Rejim, Darbe Girişimleri, Kürt Açılımı ve Demokratikleşme Üzerine İC - Söyleşi, 25 Ocak 2010 İşçi Cephesi (İC) - Türkiye’deki rejimin kronik bir kriz içinde oluğu malum. Fakat özellikle son dönemde bir tarafta deşifre olan darbe planları, Genelkurmay’ın “kozmik odasına” girilmesi, diğer tarafta telefon dinlemeleri, sivil darbe tartışmalarıyla bu konu güçlü bir biçimde Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. Siz bu mücadelenin taraflarını nasıl tanımlıyorsunuz ve rejimin bir dönüşüm geçirdiğini düşünüyor musunuz? Yusuf Barman (YB) - Türkiye’de on yıllardan beri, 12 Eylül darbesini de içine alan, bir rejim içi mücadele sürmekte. Sorun yalnızca bazı subayların darbe planları hazırlamış olmasında değil, ülkenin üzerine daha cumhuriyetin kuruluşu sırasında giydirilmiş olan Bonapartist yapının kendisinde. Bonapartizm derken, sınıf mücadeleleri sonucunda elde edilmiş demokratik hakların ve yapıların geleneksel mutlakiyetçi kurumlarla sınırlandığı ve kuşatıldığı, ve bunların hepsinin üzerinde de, son tahlilde “her şeye karar veren” bir otoritenin (bu sivil ya da asker bir devlet başkanı, bir tek parti, bir kurum, örneğin Milli Güvenlik Kurulu vb olabilir) yer aldığı politik sistemleri kast ediyoruz. Bunlar özünde monolitik, taşlaşmış rejimlerdir ve Türkiye de böyle bir rejimle yönetilmekte. Bu rejimin temel amacı, ülkedeki kapitalizmin ve egemen sınıfların bu egemenliğini garanti altına almaktır. Ama iki noktayı göz önünde tutmamız gerekiyor: Birincisi, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısı o denli farklı ve bileşik ögelerden oluşuyor ki, bu durum bu denli monolitik rejimin bile içinde parçalanmalara, ayrışmalara yol açıyor. Bu anlamda, Türkiye’deki rejimin “çok kutuplu” olduğunu söylüyoruz. Zaman zaman ülkeyi kimin

“kronik kriz” diye adlandırdığınız olgu, sanırım bu süreçten kaynaklanıyor. İC - Türkiye’de asker-sivil bürokrasinin eski gücünü yitirdiği ve bu bağlamda rejimin bir demokratik dönüşümden geçtiğinden söz edilebilir mi?” YB - Türkiye’deki Bonapartist rejimin ağırlıklı kanadını bugüne değin kuşkusuz asker ve sivil bürokrasi ve onun Genelkurmayı oluşturuyordu. Bir anlamda Bonapartlar hep onun içinden çıkıyordu. Bu geleneği Özal bozar gibi oldu, yani rejimin otoritesini kendinde toplayan popülist, sivil bir Bonapart olma sevdasına kapıldı, canından oldu. Ama o da bu rejimin bekasından yanaydı, yani politik üstyapıdaki demokratik ögelerin otoriter kurumlarca (ya da kişilerce) denetlendiği ve güdümlendiği bir politik sistemden yanaydı. Eğer o başarıya ulaşsaydı mevcut asker-polis rejimi son bulmuş olmayacak, sadece rejimin iç bileşimi yeni bir yapıya ulaşacaktı. Dolayısıyla, askerin rejim içindeki ağırlığının azalması mutlaka demokratikleşme anlamına gelmez. Sadece, bürokrasinin pastadaki payının yeniden tanımlanması anlamına gelir. AKP’nin çabası da biraz bu yönde. Yükselen yeni egemenlere rejim içinde bir yer bulmaya çalışıyor, bu yüzden de kimi zaman askerlerle çekişiyor, Ergenekonlara hedef oluyor. Ama tutun ki AKP bir sonraki seçimlerde yüzde 60 oy aldı, MGK’yı lağvetti, Genelkurmay başkanını (bir zamanlar Menderes’in yapmak istediği gibi) kendine palto tutan bir memur düzeyine itti. Bu çok hoş bir manzara olurdu, ama 1 Mayıslara, Newrozlara tahammül edemeyen bir burjuva partinin bu tip bir iktidarının işçi ve emekçi yığınlar için yeni felaketlere yol açacağını görmek de zor değil. Dolayısıyla rejim içi çekişmeler asla demok-

çası haline getirebilir. İspanya’dan Hindistan’a hatta Çin’e kadar uzanan örneklerle karşı karşıyayız. Bir halk ya da bir ulus, içinde bulunduğu idari bütünün dışına çıkıp yeni ve bağımsız bir birim oluşturma hakkına sahip olmadığı sürece, kendi kaderini belirleme hakkından yoksun demektir. Ne İspanya ya da İtalya’da, ne Hindistan’da, halkların böyle bir hakkı bulunmakta. Hayal kurmayalım. İspanya ordusu, monarşinin iddia ettiği gibi, “felakete uğrayan halklara yardım ekiplerinden” oluşmuyor; o, 1977’de Falanjistler ile sosyalistlerin ve Stalinistlerin üzerinde uzlaştıkları Anayasa gereği, hâlâ bir iç savaş ordusu. Başlarına da Bonapart olarak kralı koymuş durumdalar; Bask ulusunun İspanya Devleti’nden herhangi bir ayrılma girişimini “terörizm” diye bastırmaya hazır tanklar bekletiliyor Madrid’de. Bu arada Bask ülkesinde okullarda Euskera dilinde eğitim yapılıyor, Basklıların tarihsel milliyet kimliği tanınıyor. Ama bu ulusun kendi kaderini tayin hakkı, yani kendi politik ve idari sistemini bağımsız olarak belirleme hakkı yok. Dolayısıyla, AKP hükümetinin, ya da rejim içi herhangi bir başka hükümetin getireceği “çözüm” önerileri, “demokratik açılımlar” vb. (ki hükümetin çare diye sunduğu uygulamalar, İspanya ve Hindistan örneklerinin bile çok çok gerisinde) rejimin Kürt basıncını kendi içinde eritip kendini kurtarma çabalarından başka bir anlam taşımıyor. İC - Süregiden rejim-içi çatışmalarda, “demokratik açılım” konusunda, işçi sınıfı ve sosyalistler nasıl bir tutum almalılar? YB - Rejim içi çatışmalara gözlerimizi kapayamayız, “burjuvazi içi çatışma bizi ilgilendirmez” diyemeyiz, zira bu çatışmalar sınıf mücadelesinin bütünü üze-

Askerin rejim içindeki ağırlığının azalması mutlaka demokratikleşme anlamına gelmez. Sadece, bürokrasinin pastadaki payının yeniden tanımlanması anlamına gelir. AKP’nin çabası da biraz bu yönde. Yükselen yeni egemenlere rejim içinde bir yer bulmaya çalışıyor, bu yüzden de kimi zaman askerlerle çekişiyor, Ergenekonlara hedef oluyor veya hangi kurumun yönettiği belirsiz hale geliyor: Parlamento mu, hükümet mi, Genelkurmay mı, Anayasa Mahkemesi mi, Polis teşkilatı mı, MİT mi, bunların içindeki yeraltı örgütlenmeleri mi vb. belli olmuyor. Tabii bunların hepsinin üzerinde MGK vardı, ama son yasal değişikliklerle bu kurul içinde “siviller” ağırlık kazandı, bu nedenle de Genelkurmay bildirileri, elektronik darbe girişimleri çoğaldı. Göz önünde tutulması gereken ikinci nokta da, Türkiye’deki kapitalist gelişmenin ve bunun tekelci kapitalist küreselleşme içinde kendine yeni yönler çizme çabalarının rejim içinde yeni basınçlara yol açmakta olduğu. Devlet kapitalizminden ve rejim içindeki yönetici mevkilerinin getirdiği ayrıcalıklardan nemalanan asker ve sivil bürokratlar ile, onların yetiştirmesi olup İstanbul, Kocaeli, İzmir üçgeninin güçlenerek modern bir tekelci burjuvaziye dönüşen özel sektör patronları, (1970’lerden itibaren TÜSİAD’lılar) bir dönem fazlaca sorunlu olmayan bir tarzda geçinip giderken, daha sonraları onlara başka egemen güçler katılma çabasına girdi. İzmir-Adana eksenli tarım ve ticaret burjuvazisi, ardından Karadeniz’in zenginleri, ardından Anadolu’da modern ölçeklere göre küçük de sayılsa bir imalat sektörü geliştiren eski ticaret erbabı, hatta tarım kapitalistlerine dönüşmeye başlayan çoğu Kürt toprak ağaları vb. Bunların hepsinin desteğe, krediye, pazara ihtiyacı var; bunu edinmenin yolu da sadece serbest piyasanın “gizli elinden” değil, iktidar kurumlarından geçiyor. Hepsi kendine rejim içinde yeni bir yer açmaya çabalıyor. Bu çabalar da yansımasını politik partilerde, rejimin farklı kurumlarının içinde çekişmeler biçiminde, farklı politik programlar ve hatta ideolojiler biçiminde açığa vuruyor. Bir de bunlara özellikle kentlerde şişmeye başlayan orta sınıfların kaygıları eklenince, rejimin kordonları iyice geriliyor. Sizin sorunuzdaki

ratik dönüşüm anlamına gelmiyor. Türkiye’de demokrasi havasızlığına yol açan üç ana tarihsel-toplumsal tıkaç var: Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkından yoksun olması, tarımdaki (en azından belirli bölgelerde) kapitalizm öncesi ekonomik ve toplumsal yapıların ve topraktan yoksunluğunun süregitmesi, kitlelerin söz ve eylem özgürlüğünü çelikten bir cendere içinde ezen, bunu birbiri ardına gelen Anayasalarla garanti altına almış mevcut Bonapartist rejimin bizzat kendisinin varlığı. Bu üç sorunu çözmeye girişmeyen hiçbir politik akım rejimi demokratik dönüşüme uğratamaz. Zaten rejim içinde kendine yer bulmaya çalışan burjuva kesimlerin böyle bir niyeti de yok. Bu tip bir devrimci dönüşümü, bu rejimin varlığından hiçbir çıkarı olmayan işçi sınıfı ve emekçi kitleler gerçekleştirebilir. İC - 12 Eylül Anayasası’yla sınırları çizilen asker-polis rejiminin, temel dayanaklarından biri de Kürt halkının inkârı üzerine kurulu olması. Sizce hükümetin “demokratik açılım” projesi, Kürt sorununa çözüm sağlayabilir mi? YB - Bir önceki yanıtımda da belirttiğim gibi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkına sahip olmasını koşulsuz kabul etmeyen ve hayata geçirmeyen hiçbir “açılım” ya da “çözüm” bu tarihsel ulusal sorunun, bu haksızlığın sona ermesini sağlayamaz. Bu hak, Kürtçe yayın yapan bir iki TV kanalıyla, Kürtçe kurslarıyla, hatta Kürtçe eğitim yapan okulların varlığıyla ya da mahkemelerde Kürtçe konuşulabilmesiyle sağlanamaz. Hatta dahasını söyleyeyim: Anayasa’da Kürtlerin ayrı bir ulus olarak tanınması bile bu ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğuna işaret etmez. Bonapartist rejim bütün bu hakları kendi sistemi içinde yoğurup biçimlendirebilir, kendisinin bir par-

rinde etkili oluyor, hatta çoğunlukla onu yönlendiriyor. Bir yandan gerçekleri veya gerçekliği yorumlayışımızı işçi ve emekçi yığınlara anlatırken ve çözümün Bonapartist rejimin kitlelerin devrimci seferberliğiyle yıkılmasında olduğuna işaret ederken, bir yandan da en dar demokratik mevzileri bile (basın özgürlüğü, sendikal haklar vb.) dişimizle tırnağımızla korumaya çalışmamız gerekir. Daha büyük bir örnek verecek olursak; hükümete karşı bir askeri darbe karşısında, halkın temsilcilerinin oluşturduğu parlamentoyu savunmamız gerekir. Ama bunu burjuva hükümeti bir an bile desteklemeden, onun bu darbe girişimleri karşısındaki uzlaşmacılığını, yetersizliğini, son tahlilde darbeye imkan sağlayan rejimi koruma çabasını teşhir ederek, ve elbette darbe karşısında kitleleri seferber olmaya çağırarak yapmalıyız. “Demokratik açılım” konusunda da “ya hep, ya hiççi” olamayız. Biz egemen ulusun sosyalistleri olarak, Kürt halkının mücadelesine destek konusunda görevlerimizi yerine getirdiğimiz sürece, Kürt işçi ve emekçilerine görüşlerimizi anlatmakta kendimizi özgür hissetmeliyiz. Yani onlara, Kürt halkının ezilen ulus konumundan çıkışının yegâne yolunun kendi kaderini tayin hakkını elinde bulundurmasından geçtiği ve bu mücadelenin başını işçi ve emekçilerin çekmesi gerektiği, bu anlamda orada devrimci Marksist bir önderlik boşluğunun bulunduğu konusundaki görüşlerimizi iletebilmeliyiz. Ama esas enternasyonalist görevimiz Türk şovenizmine karşı mücadele etmek, işçi ve emekçi yığınlar arasındaki bu türden zihin bulanıklarına karşı durmak, bölgede uygulanan asimilasyon ve yok etme çabalarına karşı kendi egemenlerimize karşı çıkmak ve Kürtlerin mücadelesini koşulsuz desteklemektir. Gerisine onlar karar vereceklerdir, yeter ki bu karar hakkına sahip olabilsinler.


POLİTİKA

AKP kuzu postuna girmiş bir kurttur Nergis Çayır, 24 Ocak 2010 AKP hükümeti iktidara geldiğinden bugüne halkı iğneden ipliğe yaptığı zamlarla daha da yoksullaştırdı. Ardından da emeklilere müjde olarak yüksek zam yapacağını duyurdu. Nihayet bu müjdeli haberi Başbakan canlı yayında duyurdu. İlk altı ay için en düşük emekli aylığına yüzde 20,4; en yüksek emekli aylığına ise yüzde 4,5 zam verileceğini açıkladı. Bu haber, emeklilerde büyük beklentiye sebep oldu. Ancak ocak ayı ücretlerini bankadan almaya giden emekliler gördüler ki Başbakan’ın heyecanla duyurduğu zam ortada yoktu. Örneğin, 608 lira emekli maaşı alan işçi emeklisi 63 TL zam alma umudu ile bankaya giderken yanlızca 27 liralık bir zamla karşılaştı. Bunun açığa çıkmasıyla hükümet hemen bir açıklama yaptı. Zamlar şubat ayına kalmıştı. Emeklilere yapılan zam devede kulak kaldı • Emeklilerin cebine girmeden açıklanan zamlar ise çoktan temel ihtiyaç maddelerinden elektriğe, otobüs ücretlerine kadar yapılan zamlarla birlikte tekrardan devletin cebine girmiş oldu bile. Ayrıca, emekliler son aylarda ücretlerini bankadan aldıklarında ilk kez yüksek oranlarda sağlık harcamalarına giden kesintilerle karşılaştılar. Sadece muayene ücreti değil, ilaç parası, tahlil ve tetkikler için kesilen paralar. Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları, devrimci gruplar AKP iktidarının SSGSS yasasıyla sağlığı paralı hale getirdiğini mücadeleleriyle anlatmaya çalıştılar, anlatmaya da devam ediyorlar. Ama emeklilerden sendikalı olanların dışında tepki gelmedi. Bunun için suçlamıyoruz emeklileri, hükümetin çıkardığı yasaların ne an-

lama geldiğini ancak ücretlerindeki sağlık giderlerindeki kesintiden anlayabildiler çünkü Etrafınızdaki hasta emeklilerle bir konuşun ücretlerinden sağlığa ne kadar kesildiğini size anlatsınlar. Emekliler bordro alamadığı için bu kesintiler keyfi ve hiçbir denetimi yok. Emekli bir işçi 20 ile 25 yıl çalışmış, en yüksek oranlarda aylığı eline geçmeden devlete vergi vermiş. Bugünkü genç kuşaklar açısından şanslı sayılan bir kuşak (ölmeden yaşayacak kadar ücret alıyorlar.) Bir de emeklilik yaşının uzatılmasıyla birlikte eski yasayla yıllar önce emekli olması ve maaş alması gereken ama alamayan (şanssız) emekçilerin bütün hakları devlete kalmış durumda. Bir örnekle açıklamak gerekirse, eski yasaya göre bir kadın işçi 1986 yılında işe başladığında, 5 bin işgünü sigorta pirimi ödediğinde, 2006 yılında emekli olmaya hak kazanıyordu. Yeni yasayla prim gün sayısı 5 bin 150 güne, emekli yaşı da 43’e çıkarıldı. Bu kadın işçi 2006 yılından 2010 yılına kadar dört yıldır emekli maaşı almış olsaydı. Her ayı 500 TL olarak hesaplandığında bir yılda 6 bin TL, dört yılda ise 24 bin TL yapar. Şu durumda bu para devlete kalmış durumda. Bu durumda olan milyonlarca emekçi var. Bir de bunun dışında kalan mezarda emekli olacak genç kuşaklar var. Emekliler, emeklilik hakkı uzatılanlar ve mezarda emekli olacaklar olarak mücadele etmekten başka seçeneğimizin olmadığı ortada. İşçi sınıfı zor harekete geçer. Harekete geçtiğinde de onu durdurmak zordur. Yeter ki işçi sınıfının gücüne güvenelim.

Yeni zamlar yolda! Salih Şimşek, 26 Ocak 2010 2010 yılı bütçesi duyurulurken, hükümetin yeni yılda yeni ek gelirler beklediğini öğrendik. Akaryakıt, sigara, motorlu taşıtlar ve beyaz eşya gibi ürünlerden gelecek vergi gelirlerinde artış öngörülüyordu. ÖTV’den beklenen gelir artışı yüzde 31,6 idi. Bunun doğal sonucu olarak zamlarla yılın ilk günü tanıştık: 1 Ocak’tan itibaren akaryakıt, köprü geçişi, Motorlu Taşıtlar Vergisi, sigara, alkol ve değerli kâğıtlar (pasaport, sürücü belgeleri, nüfus cüzdanları, noter kâğıtları vs.) zamlandı. Akaryakıta geçen temmuz ayında benzer bir zam yapılmıştı. Sigara ve alkol ise 2010’da beklenen bütçe gelirleri hesaba katıldığında yeniden zamlanabilir ürünler ara-

sında. Ekmeğe, doğalgaza, suya ve elektriğe de zam kapıda. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da metrobüs dâhil toplu taşıma araçlarının bilet ücretlerinin artırılmasının ardından mahkemece zam uygulamasının durdurulması kararı alınmıştı, fakat belediye tarafından uygulanmadı. Özelleştirmelerin yavaşlamasıyla birlikte gelirleri azalan hükümet, krizin ve tüm giderlerin yükünü emekçilerin sırtına bindiriyor. Gelir dağılımı uçurum oluştururken, gelir gözetmeksizin yapılan dolaylı zamlar, emekçilerin zararına bir baskı oluşturuyor. Maaşların durumu belliyken, enflasyonun bile üzerinde olan bu zamlar ya geri çekilmeli ya da maaşlara ve asgari ücrete insanca yaşam koşulları seviyesine ulaşacak iyileştirme yapıldıktan sonra aynı oranda zam yapılmalı!

Mahkeme metrobüs zammını iptal etti, Kadir Topbaş ısrarcı! Deniz Naz, 27 Ocak 2010 Enflasyonun yıllık yüzde yedi olduğu bir ortamda, metrobüse yapılan yüzde 33’lük zam İstanbul 10. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Ulaşım zammının mahkemece iptal edilmesine Kadir Topbaş’ın tepkisi “Zarar ediyoruz” oldu. Kadir Topbaş’ın “Zarar ediyoruz” dediği metrobüs zammının gerekçesi ise aslında İstanbul Belediye Başkanlığı’nın, belediyeyi ne kadar kötü yönettiğinin göstergesi. Neden mi? Hollanda’dan tanesi 1 milyon 300 bin Avro’ya satın alınan 50 adet metrobüs, Türkiye’deki otomotiv sanayicileri tarafından çok daha kalitelisinin 400 bin Avro’ya yapılabileceği söylendi.

Kadir Topbaş’ı Hollanda’dan metrobüs almaya iten gerekçe neydi? Halkın parasını çarçur eden, hesapsızca harcamalar yapan, sık sık bozulması neticesinde tamirat parası, yedek parça derken masrafın katmerlendiği, kimlerin cebine hangi paraların girdiği belli olmayan bir ihaleyle Hollanda’dan getirtilen metrobüsler İstanbul halkının cebine zam olarak yansıdı. Kadir Topbaş yasaları çiğniyor; mahkemenin verdiği kararı dahi uygulamıyor ve savcılar görevlerini yerine getirip yasaların uygulanmasını sağlayamıyor. Mahkemeleri göreve, başta işçi ve emekçiler olmak üzere İstanbul halkını da haklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz.

5

Kriz, zamlar ve AKP hükümeti Oktay Benol, 28 Ocak 2010 2008 yılının son çeyreğinde açığa çıkan ekonomik kriz derinleşerek devam ediyor. En iyimser tahminle Eylül 2008’den bu yana, geride kalan 17 ayda, bir milyonun üzerinde insan kriz nedeniyle işini kaybetti. Ve mevcut işsiz sayısı resmi rakamlara göre 3,5 milyona, reel rakamlara göre ise 6,5 milyona ulaştı. Yeni bir iş bulamayan milyonlarca işsizin varlığı yüz binlerce aileyi doğrudan açlık ve barınma tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Krizin başından bu yana bu nedenle “İşten atmalar yasaklansın!” talebini dile getiriyoruz. Hükümet ise krizin en başından bu yana işsizler için koşulları daha da ağırlaştırmanın dışında hiçbir şey yapmadı. İşten atmalara karşı tedbir almadı. Büyüyen işsizler ordusu için işsizlik fonunun kullanımını kolaylaştırma ve yaygınlaştırmayı da düşünmedi. Aksine hükümet işsizlik fonunda biriken parayı krizi bahane ederek patronlar yararına farklı alanlara kaynak olarak aktardı. Bu durum karşısında talebimiz, “İşsizlik fonu tüm işsizlerin kullanımına tahsis edilsin!” oldu. Öte yandan henüz bir işe sahip olanlar ise yoğun işsizlik koşullarında ücret düşürme, zam vermeme, ücretsiz izin, esnek ve daha yoğun çalışma, sosyal haklarda kısıntı gibi saldırılara maruz kaldı. Yoğun işsizlik ücretler, sosyal haklar ve örgütlenme üzerinde parçalayıcı ve geriletici bir etkiye yol açtı. “Mevcut tüm işler çalışanlar arasında paylaştırılsın; ücretlerde herhangi bir kesinti olmaksızın 4 vardiya 6 saat çalışma düzeni!” talebini bu nedenle dile getirdik, getiriyoruz. Bu koşullar rağmen eldeki tüm kaynakları patronların hizmete sunan AKP hükümeti krizin faturasını işçi sınıfına ve emekçilere çıkarmak konusunda ne kadar kararlı olduğunu iğneden ipliğe her şeye zam yaparak bir kez daha gösterdi. Milyonlarca insanın işsiz olmasına ve çalışanların da ücretlerine zam alamamasına rağmen AKP hükümeti her tür ürün ve hizmete zam yaparak ne demek istiyor? Bu sorunun biri güncel diğer gelecekle ilgili iki açıklaması bulunmakta: Bir; krizin faturasını -ücretleri düşürüp çalışma koşullarını ağırlaştırma yöntemiyle- işçi sınıfına ve emekçilere fatura etmek. İki; daha yoğun sömürü sadece bir kriz dönemi uygulaması olmayıp kalıcı bir sisteme dönüştürülmek isteniyor. 30 yıldır devam eden neoliberal saldırılar mevcut kriz uygulamalarıyla harmanlanarak yeni ve kalıcı bir sistem devreye sokulmak isteniyor. Tabii ki AKP hükümeti kriz politikasını ve zamları böyle sunamayacağı için her tür kandırma araç ve yöntemini devreye sokuyor. Örneğin asgari ücretin, emekli maaşlarının ve kişi başına düşen milli gelirin kendi dönemlerinde önceki dönemlerin çok üstüne çıktığı iddia ediyor. Bu nedenle iğneden ipliğe her şeye zam yaparken emeklilere 63–101 lira arası zam yapmayı da ihmal etmiyor. Birçok insanın da kafası karışıyor. Oysa AKP hükümeti döneminde emeklilik yaşı 65’e, prim gün sayısı 8 bine çıkarıldı. Bu Türkiye koşullarında çalışanlar için emekliliğin imkânsız olması anlamına geliyor. Kısacası AKP kaşıkla verdiğini kepçeyle alacağını bildiği için de ekonomik açıdan bir kaybı olmuyor. AKP hükümetinin adalet ve demokrasi söylemlerinin içinin ne kadar boş olduğu, kandırma amacı taşıdığı ortada. Bulunduğumuz alanlarda -işyerimizde, okulumuzda, mahallemizde- gittikçe kötüleşen yaşam koşullarımızı, krizin neden ve sonuçlarını, zamları, hükümetin sermaye yanlısı işçi düşmanı niteliğini ve en önemlisi; sessiz kalır, örgütlenip mücadele etmeksek bütün bu sürecin gelecekte çok daha kötü koşullara dönüşeceğini bıkıp usanmadan, sabırla anlatmamız gerekiyor.


6

POLİTİKA

Türkiye’nin yeni ikonu: ‘Mesih’ Ağca Doğan Koca, 26 Ocak 2010 Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’ye düzenlenen suikastın tetikçisi, Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca adaleti simgeleyen(!) mavi kazağıyla 18 Ocak’ta serbest bırakıldı. Serbest bırakılmasının Hrant Dink’in ölüm yıldönümü olan 19 Ocak’ın bir gün öncesine denk gelmesi bu ülkede ‘tetikçisi belli, faili meçhul’ cinayetlerin nasıl kolayca işlenebildiğini göstermesi açısından manidardı. Cezaevinden davul zurnalı bir uğurlamayla yolcu edilen ‘Mesih’ Mehmet Ali Ağca GATA’dan ‘Askerliğe elverişli değildir’ raporu alıp ilk gecesini geceliği 464 dolar olan bir otelde geçirdi. GATA’nın verdiği raporda ‘Mesih’ için “uzun süre cezaevinde kalmasından kaynaklı ileri

düzeyde anti sosyal kişilik bozukluğu” teşhisi yer alıyordu. Ayrıca katil Ağca silaha karşı olduğunu, vicdani retçi olduğunu da açıkladı! Ağca hapishaneden çıkar çıkmaz tekrar Mesih olduğunu, yanlışlarla dolu olan İncil’i tekrar yazacağını söyledi. Ağca’nın ağabeyi Adnan Ağca ise “Bu kadar acı bir duruma getiriyorsunuz ki, adam ‘Mesihim’ diyor. Bu kadar acı peygamber yapar” buyurdu. Komediye buyurun! 12 Eylül’de Diyarbakır Zindanında acı çeken devrimciler babanızın katına yani Tanrı’nın katına yükselmişler midir ‘Mesih Ağca’? Sizden fazla acı çektikleri muhakkak. Onların arkasında ‘devlet babaları’ da ‘Tanrı babaları’ da yoktu, biliyorsunuz. Üstelik onlar ne ilk gecelerini ne sonraki gecelerini, hatta hiçbir gecelerini lüks bir otelde geçireme-

diler. Onları koruyacak 26 kişilik ‘gönüllü’ koruma orduları da yoktu. Ağca serbest olduktan iki gün sonra basına yaptığı açıklamada ise komünistleri hedef gösterdi. Bir avuç ülkücü dışında hiçbir kurumla ilişkisi olmadığını ifade eden Ağca, Abdullah Öcalan’ın öldürülmesine karşı çıkan ‘komünist çetelerin’ kendisinin idamını istediklerini ifade etti. MHP Başkanı Devlet Bahçeli ise yaptığı açıklamada Ağca’nın teşkilatlarıyla hiçbir ilişkisinin olmadığını açıkladı! Görünürde kimsenin sahip çıkmadığı ama sahip çıkanlarının çok olduğunu bildiğimiz, muhtemelen anıları ve İncil’i milyonlar satacak, Tanrı’nın oğlu, katil ve aynı zamanda kahraman Mehmet Ali Ağca aramızda!

Tam gün tam hizmet mi? Ela Toprak, 25 Ocak 2010 Tam gün yasası meclisten geçti. Başbakan ve Sağlık Bakanı yaptıkları açıklamalarda sağlık hizmetine erişimin önündeki tam gün engelini kaldırdıklarının söylediler. Peki, ama yasa geçmeden önce Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerde yarım gün çalışan hekim 08.00-16.00, tam gün çalışan hekim 08.00-17.00 arası çalışıyordu. Üniversite hastanelerinde ise 08.00–12.00 saatleri arası. Sağlık hizmetlerine erişimde tek sorunumuz tam gün çalışmamak mı? O zaman bir saat bunu nasıl çözecek? Öncelikle hatırlatmakta fayda var: Hükümetin uyguladığı sağlıkta dönüşüm programı, sağlık hizmetini bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıyor, piyasalaştırıyor. Kamu hastaneleri ticarileştiriliyor. Döner sermaye ve performansa dayalı ücretlendirme sistemi bunun ilk ayakları. Bu uygulamalar, bir ekip çalışması olan sağlık hizmetinde hekimlerin birbirleriyle ve diğer sağlık personeliyle arasındaki uyumu bozuyor, sağlık hizmetlerini niteliksizleştirdiği gibi hata riskini de arttırıyor. Tam gün yasasına dönersek, iyi bir sağlık hizmeti ve eğitimi için tam gün çalışma gerekli. Fakat bunu daha önce de, şimdi de söyleyen meslek örgütleri ve Türkiye Tabipler Birliği (TTB) bu yasaya neden karşı çıkıyor?

özelde veya kamuda mümkünse 24 saat çalıştırmak) ve bunların dışında meslek icrası yasağı getiriyor. b)Hekim ücretlerinin artacağını vaat ediyor. Ancak kamu hastane birlikleri kurulduğunda devlet kamu hastaneleri için bütçeden pay ayırmayacak. Hekim maaşları bizden elde edilen gelirden ödenecek. Bu da hekimlerin maaşlarında değil artışı şu anki maaşlarını bile almalarını bile imkânsızlaştırıyor. Hekimlerin maaş artışlarıyla ilgili bir diğer konu da mesailer. Mesaiyle birlikte alabilecekleri söylenen bugünkü maaşı alabilmeleri için hekimlerin 130 saat mesai yapmaları gerekiyor ki bu da bir ayda 6 hafta sonu mesai yapmaları anlamına geliyor. c)AB standartlarını öne sürerek radyoloji çalışanlarının haftalık çalışma sürelerini de 25 saatten 35 saate çıkarıyor. Acaba AB’de bizdeki gibi günde 60–70 hasta mı bakılıyor? AB’de radyoloji çalışanlarının periyodik muayeneleri yapılıyor ve doz limitleri sınırlandırılıyor. AB standartlarını gözeten hükümet anlaşılan bu uygulamalara göz kırpıp geçmiş.

Yasa;

d)Eğitim ve bilimsel araştırma odaklı olması gereken üniversite hastanelerine de bu uygulama getiriliyor. Ancak performans uygulamasıyla ve yetersiz altyapıyla birleştiğinde yasa üniversite hekimlerini maaş derdiyle daha fazla hasta almaya itiyor.

a)Kamu hastanelerinde çalışan hekimlere tam gün çalışma zorunluluğu (yasanın tam gün anlayışı hekimi

e)Üniversite ve Sağlık Bakanlığı hastaneleri arasında belli bir süre ile ya da belli bir vaka için karşılıklı (he-

kim isteği sorulmaksızın) görevlendirmeyi getiriyor. f )Belediye ve kurum hekimleri asıl görev yerleri dışında işyeri hekimliği yapabilecek. Bu da esnek çalıştırmanın bir diğer ifadesidir. Ayrıca, hekimlerin içine itildikleri bütün bu hengâmenin ortasında artacak hatalara çözüm ise zorunlu mesleki sigorta. Bu sigortanın primlerinin yarısı hekimlerden yarısı da kurumdan kesilecek. Bu durumdan özel sigorta şirketleri nemalanacak. TTB ise nitelikli sağlık hizmeti, tıp eğitimi ve bilimsel çalışmalar için; iş güvencesini, insancıl bir ücretlendirme yöntemini içeren, bir tek işte çalışarak insanca yaşama yetecek, emekliliğe yansıyan bir ücreti, mesleki gelişimi özendirici ve destekleyici bir izin ve karşılıklandırma sistemini, makul çalışma saatlerini içeren çalışma düzenini, sosyal ve ekonomik hakları demokratik bir biçimde güvence altına alacak toplu sözleşme ve grev hakkını içeren sendikal hakları, her türlü şiddetten arınmış sağlıklı ve güvenli çalışma koşullarını, hastalarla güvene dayanan insani ilişki ortamını tesis eden, hekimleri cezalandırmayı değil, tıbbi hataları önlemeyi ve hastaların zararlarını derhal karşılamayı amaç edinen kamusal bir zarar karşılama kurumunu içeren alternatif bir tam gün yasası öneriyor. Kabul edilen biçimiyle tam gün yasasının hiçbir derde deva olamayacağını vurguluyor. Açık ki, hükümet uyguladığı neoliberal politikalarla sağlığı piyasalaştırırken, ortaya çıkan çarpıklıkları çamuru hekimlere atarak kapatmaya çalışıyor.

Arap dünyasının Nobel’i Erdoğan’a verildi Ümit Yılmaz, 25 Ocak 2010 1976 yılında kurulan “Kral Faysal Fonu” tarafından verilen ve Dünya’nın en ‘saygın’ ödülleri arasında yer alan, Arap dünyasının Nobel’i “Kral Faysal” ödülü ilk kez 1979’da beş ayrı dalda verilmeye başlandı. Bu ödüle layık görülenler; İslam Hizmeti, İslam Araştırmaları, Edebi ve Arapça Araştırmalar, Bilim ve Tıp Ödülü dallarında çalışma yürütenler arasından seçiliyordu. Bu yıl da bu ödüle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ‘layık’ görüldü. Bu haberin ardından İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri ve Kral Faysal Ödülleri jüri üyesi olan, Ekmeleddin İhsanoğlu yaptığı açıklamada, “Bu ödül İslam’a en büyük hizmet edenlere verilen bir ödüldür. Erdoğan’ın İslam dünyasında erdemli bir liderlik örneği göstererek, başarılı ekonomik, kültürel kalkınmayı sağlayarak, Türkiye’yi sanayileşmiş, iktisaden kalkınmış ülkelerin seviyesine ulaştırdığını ve bütün bunları yaparken demokrasi ve adalet duygusuna sahip olduğunu” belirtti. Peki, bizim bildiğimiz Başbakan Erdoğan ile Kral Faysal

Ödülü’ne layık görülen Erdoğan aynı kişi değil mi? Ödülünü buyursun alsın, ödülü verenin alandan farkının olmadığını biliyoruz. Fakat bir değerlendirme de kendi penceremizden yapmak istiyoruz; bakalım hangi pencere olayları daha net gösteriyor. Örneğin bizim penceremize, Erdoğan’ın İslam dünyasına hizmeti olarak (ki bu ifadeden Ortadoğu’ya yönelik politikalarını anlamamız gerekiyor herhalde) Irak’ın işgaline verdiği destek, Afganistan’ın işgal edilmesinin ardından başlayan direnişi bir an önce kırmak için emperyalistlerle yapılan askerî işbirlikleri ve Siyonist İsrail’in Filistin halkının üzerine bomba yağdırdıktan sonraki Davos çıkışı yanıltmasıyla birlikte İsrail’le birçok ekonomik ve askeri işbirlikleri imzalanmış olduğu gerçeği yansıyor. Bunun yanında ekonomik kalkınmadan anladığımız sokaklardaki milyonlarca işsiz, açlığa mahkûm edilen ve bir torba kömüre muhtaç bırakılan toplum. Demokrasi ve adalete gelecek olursak o kavramlar uzun yıllardır

bu topraklara uğramadı zaten. Hâlâ insanlar gözaltında kaybediliyor, yargısız infazlar yapılıyor, demokratik hakkını kullanmak isteyen sendikalı işçilerin gözlerine biber gazı sıkılıyor ve iş bıraktıkları gerekçesiyle haklarında soruşturma başlatılıyor. Evet, tüm bunlar Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde yaşandı ve niceleri de yaşanıyor. Ama onların penceresine yansıyanların toz pembe olması normal. Çünkü onların kalkınmadan anladığı Türkiye’de artan milyoner sayısı. Demokrasi dedikleri elimizde var olan tüm hakların bir bir alınması, kültürel kalkınmadan anladıkları asimilasyon politikalarıdır. Ne pahasına olduğunun ise hiçbir önemi yok! Bu nedenle de ne demokrasi ve insan haklarından nasibini almamış burjuvazinin temsilcisi Erdoğan’ın aldığı Kral Faysal Ödülü’nün ne de emperyalizmin savaş çığırtkanlarının başında bulunan Obama’nın aldığı Nobel Barış Ödülü’nün bizim gözümüzde zerre değeri yoktur. Ödülü verenin de alanın da çıkarları, hiçbir zaman çıkarımıza olmamıştır, olmayacaktır.


KADIN SAYFASI

Özelleştirme mağduru kadın olmak Özelleştirmelerin kadınlar açısından bedelini gözlemlemek için Tekel örneği oldukça manidar ve bu sonuçlar bugün Ankara’da direnen Tekel’li kadın işçilerin direnişinin haklılığını bir kez daha ortaya koyuyor Dicle Nadin, 26 Ocak 2010 ‘70ler bunalımının ardından düşen kâr oranlarını yeniden arttırmanın bir yolu olarak özelleştirmeler neoliberal politikaların temel direği olmuştur. Türkiye’de de hükümetler sermaye için kârlı yeni sektörler açmanın yolu olarak kamudaki işletmeleri sermayeye peşkeş çekme politikaları izlemişlerdir -bugün Tekel’de olduğu gibi-; ya da özel işletmelerin zararlarını kamulaştırırlar, yani faturayı emekçilere keserler. Özelleştirmenin bedelini de, çoğunlukla kadınlar ağır bir şekilde öder. Özelleştirmelerin hız kazandığı ekonomilerde, işine son verilenlerin azımsanmayacak oranını kadınlar oluşturur. İşlerini bir şekilde ellerinde tutsalar bile, devam etmenin sonuçları ağır olur. Çünkü özel sektör, uzun mücadeleler sonucunda elde edilmiş ve kamuda bir yükümlülük olarak sunulan annelik izni, kreş ve çeşitli sosyal yardımları tırpanlar. Bütün bunların sonucunda, kadınların aile ve iş yaşamlarını birlikte yürütmelerine olanak sağlayan birçok sosyal hak kaybedilmiş olur. Özelleştirmelerin kadınlar açısından bedelini gözlemlemek için Tekel örneği oldukça manidar ve bu sonuçlar bugün Ankara’da direnen Tekel’li kadın işçilerin direnişinin haklılığını bir kez daha ortaya koyuyor. Tekel’in 2001’de özelleştirme kapsamına alınmasından

bu yana birçok işletmesi kapanmış ve çalışanlarının birçoğu işten atılmış ya da zorunlu emekli edilmişti. Özelleştirme başladığından beri kadın çalışanlar yüzde 30 oranında azalmış ve daha önce sözleşmeli de olsa yılın 12 ayı ücretli çalışan kadınların, 2002 yılından itibaren sözleşmeleri beş ay ile sınırlı tutulmuştur. Tüm bu saldırılar 2003 yılında zirveye çıkmış ve Tekel, 1695 kadının işine son vermek istediğini bildirmiştir. Bunun üzerine Tek Gıda-İş’te örgütlü kadın işçiler, mücadele ederek Tekel yönetimine, başka şehirdeki işletmelere gönderilerek çalışmaya devam etmelerini kabul ettirmiştir. Ve kadınlar bu mücadele sonucu hem işlerini kaybetmemişler hem de kadrolu olmuşlardır. Bu önemli başarıya rağmen, elbette ki birçok kadın için ailelerini bırakarak yeni bir şehirde hayat kurmaya çalışmak son derece yıpratıcı ve maddi anlamda zor olmuştur; çünkü özelleştirilen şirketin yönetimi kadınlara kalacak yer ve ek yardım temin etmemiştir. Bu yüzden büyük şehirde geçim sıkıntısı yaşayan birçok kadın işlerini bırakarak, yaşadıkları şehre geri dönmek zorunda kalmıştır. Bu mücadele deneyimi gibi, bugün Ankara’daki direniş de, kadınların her şeyden önce emeklerine sahip çıkmalarının ve örgütlenmelerinin önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Gücümüz var; yeter ki hak ettiklerimizi talep edecek cesareti birlikteliğimizde bulalım.

Eşcinsellik hastalık değildir! Doğan Koca, 26 Ocak 2010 “Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlanacak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; kişisel bazda tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir.” Halk Cephesi’nin Yürüyüş Dergisi’nin 201. sayısında ‘Direnemeyen Çürüyor’ başlıklı yazısından bir paragraf okudunuz. Nereden başlamalı, bilmiyorum. Böyle durumlarda söz söyleyesi gelmiyor insanın, dili kuruyor, boğazı düğümleniyor. Bahsettiğimiz metin Hasta Tutsaklar Platformu’nda LGBTT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel Dayanışma Derneği) ile ilgili tartışmalardan sonra yayımlanan bir metin. Platformda hasta devrimci tutsakların salınmaları için mücadele eden çeşitli sivil toplum örgütleri ve devrimci gruplar yer alıyor. Platformun bir bileşeni olan LGBTT “karar alma mekanizmasında” görev almak istiyor. Ancak Halk Cephesi “Çünkü eşcinselliği, bir cinsel sapkınlığı böyle bir platform içinde meşrulaştıramazdık” gibi bir argümanla bu isteğe karşı çıkıyor. LGBTT’nin hasta tutsaklar ölmeye devam ederken bu gereksiz işlerle uğraştığını söylüyor.

Oysaki LGBTT de aynı platform içinde, aynı amaç için mücadele ediyordu. Tabii ki sorun kendi cinsel kimliklerinde ısrarcı olmaları! Sınıflı toplumların ilgasını ve sosyalizmin inşasını savunan grupların eşcinselliği bir hastalık olarak yorumlaması, Ortaçağ’ı aratırcasına lgbtt’lerin söz hakkını tanımamaları ise başka bir hastalıklı duruma işaret ediyor. Çürüme nereden başlıyor? • Eşcinsellik bir hastalık değildir. Eşcinsellik kapitalizmle birlikte var olmamıştır. İnsanlık ortaya çıktığından beri eşcinsellik hem insanın hem hayvanların cinsel faaliyetinin inkâr edilemez bir parçası. Ancak sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla özel m ülkiyetin nesilden nesile aktarımını olumlayan aileyi korumak için egemen sınıflar tarafından pompalanan ve insanın kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaşmasının en somut ifadelerinden biri olan homofobi (eşcinselliğe ve/ya eşcinsellere karşı duyulan nefret, ayrımcılık) bir sapkınlık ve hastalıktır. Bu homofobi illeti kişisel bazda değil, toplumsal bazda tedavi edilmelidir. Bu tedavinin reçetesinde Devrimci Marksizm’in programı yazıyor. Biz Devrimci Marksistler yabancılaşmanın her türlüsünün ortadan kalktığı bir dünya için, kadının ve eşcinsellerin üzerindeki baskıyı olumlayan ataerkilliğin, sınıflı toplumların ilgası ve sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyanın inşası için mücadele ediyoruz. Bizim dünyamızda eşcinselliğe yer var, ancak homofobiye yer yok. Bütün baskılara rağmen cinsel kimlikleriyle var olmaya çalışan bütün lgbtt’leri selamlıyoruz.

7

Evlilik Kıdem Tazminatı Nedir? Hukuk Köşesi Evlilik kıdem tazminatı; 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14/1’deki hükmünde açıkça belirtilen ve 4857 sayılı İş Kanunu’nda da korunan bir kıdem tazminat çeşididir. Yasa uyarınca; kadın işçiye, evlendiği tarihten itibaren bir yıl içinde kendi isteği ile işten ayrıldığı takdirde; işe başladığı tarihten itibaren hizmet sözleşmesinin devamı süresince her geçen tam yıl için işveren tarafından 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Yani, kadın işçi a) 4857 sayılı İş Kanunu’na göre çalışmış olma ön şartı ile b) Ayrılmak istediği tarihte en az 1 yıldan beri o işyerinde çalışıyor ise c) evlenme tarihinin üzerinden en fazla 1 yıl geçmişse iş akdini tek taraflı olarak, evlenmesini sebep göstererek feshedebilecek; buna karşılık yukarıda açıklandığı biçimde kıdem tazminatını da tıpkı işten çıkarılmışçasına alabilecek durumdadır. Peki, çalışma hayatında kadınlar için pozitif ayrımcılık denilerek korunan bu hükmün evli ve çalışan kadın işçileri gerçekten koruduğu doğru mudur? Öncelikle söz konusu hak yalnızca kadın işçiler için uygulanabiliyor, aynı yasanın erkek işçileri kapsamaması önemli bir vurgu. Bu noktada cinsiyete dayalı pozitif ayrımcılık gibi gözüken bir hakla karşı karşıyayız. Oysa hükmün koruduğu kadınlar; evlendikten sonra çalışma hayatından uzaklaşan kadın işçiler. Üstelik normal koşullarda alınması çok güç olan kıdem tazminatının burada kadına evlilik cüzdanını göstermesiyle işverence verilmesi zorunluluğu var. Gündelik hayatta ise, kocasının evlenen kadının çalışm asına rıza göstermediği durumlarda sıklıkla uygulanan bir yasa. Yani bu yasayla; kadının, kocası çalışmasına izin vermediği için işten ayrılması, haklı sebep olarak tanınıyor ya da sebep ne olursa olsun evlenen kadının evlenmesi sebebiyle işten çıkması bir tür ödüllendirmeye tabi. Uygulamada çoklukla ‘aile birliğinin korunması’ şeklinde meşru gösterilen bu kanunla, evlenen kadın iş hayatından çekiliyor ve ‘asıl yeri olan evine’ geri dönüyor. Kadının eve dönmesi ise, ekonomik bağımsızlığı olmayan ‘ev hanımının’, ‘ailenin reisi erkeğin’ eline bakması ve sosyal kültürel alanlarda da yalıtılmasıyla daha da eşitsiz bir konuma düşmesi anlamına geliyor. Aynı kadınlar bir sonraki dava sahnesinde aile birliği direklerinin enkazı altında ezilmiş, sadaka-nafaka için uğraşıyor. Bu noktada cinsiyetlendirilmiş bu kanun kadınlar için gerçekten pozitif bir ayrımcılık mı oluyor? Öte yandan bu yasa dolaylı olarak, evlenme hatta hamile kalma ihtimali yüksek olan kadınların işe kabul edilme konusunda aksi bir ayrımcılığı karşı karşıya getiriyor. Hatta kriz döneminde de ilk kapı gösterilenlerin kadınlar oluşunu pekiştiriyor. Yasanın bu noktada, kadın işçiden çok, işverene pozitif ayrımcılık uyguladığını söylersek abartmış olmayız. Aynı işverenler, kadın işçiyi eve göndererek, işçilerin gerekli temizlik, yiyecek gibi ihtiyaçlarını temin etmek, çocukları için kreş açmak gibi kendi yasal yükümlülüklerinden de kurtulmuş oluyor, nasılsa evde yapan var! Negatif değil, Pozitif Ayrımcılık! Kadının evlilik sebebiyle iş hayatından uzaklaşmasını haklı kılan uygulamalar gerçekte negatif ayrımcılık yaratıyor, kadının ikincil konumunu pekiştiriyor. Kadının asıl yerinin evi, asıl işinin ev işleri olduğu algısını destekleyen tüm yasaların değişmesi olmazsa olmaz. Tersine, evli kadının çalışmasını teşvik eden hatta çalışma hayatını kolaylaştıracak önlemlerin (kreşler vb.) işverence sağlanmasını zorunlu kılan yasalar istiyoruz!


8

ARKA PLAN

Zonguldak Madencile Tekel İşçilerin Her şeye rağmen ‘sınıf var’ diyen, hakkını arayan Tekel işçileri, İtfaiye işçileri, Sinter işçileri, Esenyurt Belediye işçileri umutturlar, sınıfın devrimci dinamizminin örnekleridirler. Tüm bu direnişleri ülkedeki diğer mücadelelerle birleştirecek bir talepler programı hazırlanmalıdır Fuat Karahan, 26 Ocak 2010 Ocağın ayazında Ankara’yı mesken eyleyen Tekel işçilerinin direnişi, işçi sınıfı ve elbette sosyalist hareket için bir umut olurken, sınıf hareketinin geleceğine dair birçok soru ve tartışmayı da gündeme taşıdı. En önemli soru şu; Tekel işçileri cüret ve direngenlikleri ile Türkiye işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını atıp, yükselen bir mücadelenin artçıları olabilecekler mi? Tekel işçilerinin kararlı eylemini değerlendiren çok sayıda siyasi çevre, işçi sınıfının mücadelesinde yeni bir evre tanımı yapmaktalar. Umarız haklı çıkarlar. Biz de böyle olması için elimizden geleni yapacağız. Ancak Tekel işçilerinin direngen mücadelesine rağmen, sınıf hareketinde bir yükseliş tanımlaması yapmak için henüz çok erken. Doğal olarak sınıf mücadelesinin acil görevlerini tarif ederken nesnel durumu doğru analiz etmemiz hayati önemdedir. Geçtiğimiz bir yıla baktığımızda, önceki yıllara oranla daha fazla mücadele yaşandığı ortada. Özellikle krizin başında çok sayıda grev, direniş ve hatta işgal yaşandı. 15 Şubat 2009 İstanbul mitingiyle kitlesel bir ifade bulan bu mücadeleler, daha sonra durma noktasına geldiler. 1 Mayıs’taki alan tartışmaları da sınıf hareketini zayıflatan, yönünü şaşırtan bir rol üstlendi. Bu dağınıklıktan yararlanan AKP hükümeti, burjuvazinin çıkarları doğrultusunda neoliberal yıkım yasalarını bir bir hayata geçirdi. Kamu emekçileri, 25 Kasım’da bir günlük iş bırakma eylemi ile saldırılara cevap verdiler. Grev uzun bir sessizliğin ardından sınıfa moral verdi. Grevin ardından çok sayıda kamu emekçisi soruşturmaya tabi tutuldu, 16 demiryolu işçisi işten atıldı. Demiryolu işçileri, işten çıkarılan arkadaşlarını savunmak için bir kez daha iş bırakarak cüretkâr bir eyleme daha giriştiler. Onlara İstanbul Belediyesi İtfaiyecileri ve Esenyurt Belediye işçileri katıldı. Birlikte Boğaziçi Köprüsü’nü işgal ettiler. İtfaiyeciler belediye güvenliklerinin, polisin fiziki saldırısına ve psikolojik baskılara rağmen direnişe devam ettiler. Tüm bunlara Sinter işçilerinin bir yılı aşkındır süren direnişlerini, yine Sabiha Gökçen işçilerinin direnişlerini de eklemek gerekir. 15 Aralık’ta direnişlere, Tekel işçileri de katıldı ve eylemleri kitlesel olarak devam ediyor. Direniş, 17 Ocak mitingi ile son yılların en büyük işçi eylemi haline geldi. Tekel işçisi ne için mücadele ediyor?• Bildiğiniz üzere burjuva hükümetler (ANAP, CHP, DSP, MHP, RP, DYP ve diğerleri) yoğun bir özelleştirme saldırısı ile tüm Tekel işletmelerini özelleştirdiler. Yaklaşık iki yıl önce AKP hükümeti, bugünkü sendikal yönetimlerle de anlaşarak, 12 bin Tekel işçisinin 31 Ocak 2010’a kadar eski ücretlerinden çalışmasını, bu tarihten sonra da 4/C statüsüne geçmelerini onayladı. Özelleştirmelere ses çıkarmayan Türk-İş yönetimi ve doğal olarak Tek Gıda-İş yönetimi de bu uygulamayı o dönemlerde ka-

bul etti. O günkü kargaşada devletin lütfu gibi geldi emekçilere ama burjuvazi unutmadı. İki yıl sonra hesabı kapatmak için işçilerin karşısına tekrar geldiler. Ama bu kez Tekel işçisi sendikasını da dinlemedi, “Biz varız!” dedi. Pek, nedir bu 4/C? Neden bu karda kıyamette işçileri Ankara’nın meydanlarına dikti? Hükümetin ‘yan gelenlere’ bir lütfu mu? Yoksa yıllardır üreten, kâr yaratan emekçilerin dizginsiz sömürülenler kervanına katılması mı? Öncelikle 4/C statüsüne geçecek işçilerin, yaklaşık bin 350 TL olan ücretleri ilköğretim mezunları için 772, lise mezunları için 856 ve üniversite mezunları için 938 TL’ye düşecek. 4/C statüsünde çalışan işçiler 11 ay çalıştırılacak. (Başlangıçta bu süre 10 aydı, hükümetin geri adım atmasıyla 11 aya çıktı.) Bunun dışında bir yan ödeme ya da fazla mesai yok. Her yıl sözleşmeleri yenilenecek, yani iş güvencesi de yok. Üstelik emekli maaşları da yaklaşık yarı yarıya düşecek. İhbar, kıdem tazminatı da alamayacaklar. Sendika hakları da yok. Tam bir kölelik düzeni! İşte bu yüzden Ankara’nın soğuğunda polisin dayağına, soğuk suyuna ve her türlü yoksunluğa rağmen 15 Aralık 2009’dan bu yana direniyorlar. Abdi İpekçi Parkı’ndan polis dayağı ile atıldıktan sonra Türk-İş’in önünde beklemeye devam ediyorlar. İşte bu direngen işçiler 19 Ocak’ta, 1980 sonrasının en kitlesel işçi eylemlerinden birine öncülük ettiler. Kararlılıkları ile tüm işçi sınıfına örnek oldular, umut oldular. Tekel işçilerin bu kararlı mücadelesi bizlere ‘91 yılı başındaki Zonguldak madencilerinin uzun yürüyüşünü hatırlattı. Zonguldak madencilerinin uzun yürüyüşü • Ocak 1991’de Zonguldak madencileri hükümeti düşürmeye kadar gidecek kitlesel bir yürüyüş örgütlediler. Zonguldak işçisinin mücadele geleneği karşısında ocakları bir türlü özelleştirmeyen dönemin ANAP hükümeti, çalışma koşullarını ağırlaştırıyordu. İşçilerin artan tepkileri Genel Maden-İş üzerinde de etkili oluyordu. Toplu görüşmelerde hükümetle anlaşamayan Genel Madenİş, hem düşük ücretlere hem de özelleştirme saldırısına karşı grev kararı aldı. Genel Maden-İş’e 30 Kasım 1990’da grev pankartını astıran işçiler, halkın da desteğiyle kitlesel yürüyüşler organize ettiler. Hükümetin geri adım atmaması üzerine, Türk-iş Başkanlar Kurulu (tabanın baskısı sonucunda) 20 Aralık’ta yaptığı toplantıyla, 3 Ocak’ta genel greve gitme kararı aldı. 4 Ocak’ta da maden işçileri Ankara’ya yürüyecekti. 3 Ocak’ta grevi desteklemek için ülke çapında iş bırakıldı. Grev komitesinin öncülüğünde işçiler 4 Ocak sabahı Zonguldak’tan yola çıktılar. Barikatlara, soğuğa, olanaksızlıklara rağmen dört gün yürüdüler. Birçok barikatı aştılar, Mengen barikatında hükümet işçileri durdurmakta kararlıydı. Üstelik Şemsi Denizer de; elbette Türk-iş yönetimi de hükümetle bir an önce anlaşmak istemekteydi. Sendika yönetimi 4. gün yani 7 Ocak ak-

şamı grevi bitirme kararı aldı. 8 Ocak günü hükümetle anlaşıldığı söylenerek, işçiler apar topar geri gönderildi. 6 Şubat’ta hükümetle toplu sözleşme imzalandı. Elbette maden işçilerinin taleplerinin altında bir sözleşmeydi. İşte Mengen’deki o barikat, aslında işçi sınıfının o dönemki yükselişine de bir barikattı. Tekel ve Zonguldak mücadelelerindeki benzerlikler birçok siyasi çevreye bu analojiyi kurdurmaktadır. Örneğin her iki direnişte de sendikal bürokrasiye ve devletin baskılarına rağmen işçilerin direnme iradesi vardır. Otobüs tutmayan Genel Maden-İş’e rağmen Zonguldak madencileri Ankara’ya yürümüştür. Tekel işçileri de sendikaya rağmen Ankara’da direnmektedirler. Her iki direniş de hükümeti ve doğal olarak Ankara’yı hedef almıştır. Her iki direniş de geniş bir toplumsal desteğe sahiptir. Her ikisi de işçi sınıfı için önemli bir moral olmuştur. Her iki direniş de Türk-İş bürokrasisini genel greve doğru sürüklemiştir. Ancak Zonguldak madencilerinin mücadelesinin, ‘86 Netaş grevi ile başlayan, kamu emekçilerinin mücadelesi ile güçlenen ve ‘89 baharındaki kitlesel eylemliliklerle düzeni sarsan bir sürecin devamcısı olduğunu söylemeliyiz. Doğal olarak ANAP hükümetinin de yıprandığı bir süreçtir. Yani ‘80 darbesinden sonra yeniden sahneye çıkmaya çalışan işçi sınıfı, devlet-sendika işbirliğiyle, Mengen barikatlarında durdurulmuştur. Bugün durum böyle değildir. Mücadele uzun süredir geri çekilmiştir.


ARKA PLAN

9

eri’nin Yürüyüşünden nin Direnişine

Türk-İş yönetimi grev kararında samimiyse ivedilikle bunun çalışmalarına başlamalıdır. Öncelikle bir ulusal grev komitesi oluşturulmalı ve tüm konfederasyonları, sendikaları, işçi örgütlerini kapsayacak şekilde geliştirilmelidir. Aksi halde Tekel işçisinin de direnci düşecektir altındaki toprak kayan sendikacıların, sol maskelerini takması bir tiyatrodan başka bir şey değildir. Sınıf hareketinin ve sosyalist hareketin geriliğine rağmen Tekel işçileri çok önemli bir mücadeleye önderlik etmektedirler. Onlar direngenlikleriyle tüm ezilenlere bir umut olmaktadırlar. Sorun bu mücadelenin nasıl geliştirileceğidir. Sonlarının dün Mengen barikatında ya da SEKA’da kandırılan işçi kardeşlerimiz gibi olmaması için neler yapılması gerekiyor? Tekel işçilerinin mücadelesini diğer işçilerin mücadelesi ile nasıl birleştirmeliyiz? Dahası Tekel mücadelesini de içeren ama tüm emekçileri de kapsayan bir talepler programıyla burjuvazinin karşısında nasıl dikileceğiz? Genel Grev talebi üzerine • 19 Ocak mitinginin ardından genel grev talebi daha güçlü atılmaya başlanmıştır. İşçilerin bu talebi karşısında altı sendika konfederasyonu bir araya gelmiş 26 Ocak Salı günü saat 17’ye kadar hükümete süre vermiş ve sürecin sonucunda bir günlük dayanışma grevine gideceklerini açıklamışlardır. Ancak 26 Ocak günü gerçekleşen toplantıya Hak-İş ve Memur-Sen katılmamıştır. Toplantının sonucunda grev günü 3 Şubat olarak kararlaştırılmıştır. Aynı gün hükümet de Türk-İş’le 28 Ocak’ta görüşmek istediğini ifade etmiştir. Doğal olarak hükümetle anlaşmanın zemini aranmaktadır. İşçi sınıfı savunma hattındadır. Tekel direnişi de böylesi bir savunma eylemidir. Kısmi mücadeleler de olsa, ‘89 benzeri bir yükselişten değil, ancak böylesi bir yükselişin ilk adımlarından bahsediyor olabiliriz. Zonguldak madencileri fiili olarak çalışan, sendikalı ve aynı şehirde yaşayan işçilerdi. Doğal olarak şehrin ve tüm bölgenin desteği üzerlerindeydi. Tekel işçileri başka şehirlerden gelmektedirler. 31 Ocak itibari ile Tekel işçisi olmaktan çıkacaklar ve 4/C kapsamında çalışmaya başlayacaklardır. Doğal olarak henüz bir direniş komiteleri yoktur. Daha çok geldikleri şehirlerin temsilcileri üzerinden hareket etmektedirler. Bu onları zorlamaktadır. Zonguldak madencilerinin içerisinde ve genel olarak o dönem toplumda mücadeleci bir işçi kuşağı olduğunu ifade etmeliyiz. Zonguldak madencileri o döneme kadar birçok mücadele deneyimi görmüşlerdi. Ve hatta aralarında siyasi işçiler de vardı. Buna Zonguldak’ın sol ve emek eksenli bir şehir olmasını da eklemek gerekiyor. Yine o dönemde, ‘89 bahar eylemlerine de öncülük eden çok sayıda işçinin, başta kamu emekçileri olmak üzere, mücadele içerisinde olduğunu ifade etmeliyiz. Sosyalist solun da daha örgütlü olduğu bir dönemdi. Bugün mücadelelere öncülük edebilecek deneyimli işçi sayısı çok azdır ve maalesef uzun süredir kontrol burjuvazinin elindedir. Sendika bürokrasisi ise mücadelelerin önündeki en önemli engeldir. Bugün ayaklarının

Öncelikle böylesi bir genel grevin 12 Eylül yasalarında yasak olduğunu ifade etmeliyiz. Doğal olarak zorlu bir mücadeleyi önümüze koymuş durumdayız. Genel grevler ekonomik taleplerle olabileceği gibi, politik taleplerle de olabilir. Ekonomik genel grevlerle daha sık karşılaşılmakla beraber, politik genel grevler nadiren gerçekleşmektedir. Politik genel grev, burjuva düzeni felç etmeyi amaçlar, bu nedenle burjuva iktidara karşı işçi sınıfının bir meydan okuması ve aynı zamanda kendi düzenini kurma girişimidir. Yani bir isyan provasıdır. Ekonomik genel grevler de kimi zaman hükümete karşı politik grevlere dönüşebilirler. Bu nedenle sınıf güçlerinin daima böylesi bir olasılığa karşı hazırlanması gerekir. Doğal olarak bizlerin bu slogana hayır demesi mümkün değildir. Ancak böylesi bir sloganın atılmasından öte, genel greve dönük bir hazırlığın yapılması gerekmektedir. Ancak böylesi bir hazırlık yoktur. Böylesi bir hazırlığı yapacak örgütlülük maalesef yoktur. Türk-İş yönetimi grev kararında samimiyse ivedilikle bunun çalışmalarına başlamalıdır. Öncelikle bir ulusal grev komitesi oluşturulmalı ve tüm konfederasyonları, sendikaları, işçi örgütlerini kapsayacak şekilde geliştirilmelidir. Aksi halde moral bozukluğu daha da artacak, Tekel işçisinin de direnci düşecektir. Sendika bürokrasileri kendi koltuklarını korumak için bir yandan hükümetle pazarlık yaparken, bir yandan da genel grevi hazırlamaktan kaçınacaklardır. Bu bağlamda bir saatlik iş bırakmalara hiç önem vermeyen sendika yönetimleri benzer bir yol izleyecek, grev kararı almak zorunda bile kalsalar bunun

güçlü olması için yeterince çaba sarf etmeyeceklerdir. Ayrıca işçi sınıfının büyük bir kısmının sendikasız olduğunu hatırlatmalıyız. Sendika konfederasyonlarının da ciddi kan kaybında olduğunu defalarca yazdık. Sosyalist solun böylesi bir direnişi örgütleyebilecek gücü ve böylesi bir deneyimi de yoktur. Grev kararının alınmaması kadar, bu kararın layığınca yerine getirilmemesi de işçi sınıfının moralini bozacaktır. Doğal olarak mücadelenin genel greve kadar gidecek bir planının ve hazırlığının yapılması gerekir. Üstelik tüm emekçileri kapsayacak bir talepler programı ile birleşmelidir. Bu bağlamda şu dönemde faydalı olmadığını düşündüğümüz bir eylem biçimi de açlık grevi ve ölüm orucudur. Sendika bürokrasisi işçileri açlık grevi ile oyalamaktadır. Bu dönemde aktif bir ajitasyon ve propaganda faaliyetine girilmelidir. Örneğin komiteler oluşturulmalı, bu komiteler Ankara’nın her yerini eylem yerine çevirmeli ve daha fazla sayıda emekçiyi mücadelelerine desteğe çağırmalıdır. Mesela Sincan Organize Sanayi’de eylemler yapılabilir. Örneğin Tuzluçayır’ın emekçi halkı mücadeleye çağırılabilir. Ya da birçok sendikada ve okullarda da toplantılar düzenlenebilir. Direnişi desteklemek için komiteler etrafında bağış kampanyaları düzenlenebilir. Böylece hem direniş moral kazanır, hem daha fazla maddi desteğe ve insan desteğine ulaşır. Tekel işçisi mücadelesini diğer emekçilerle buluşturabildiği ölçüde daha da güçlenecek, mücadelesi daha da uzun soluklu olacaktır. Olasılıklar ve görevler • Tekel direnişi ile sınıf hareketi önemli bir moral kazanmıştır. Ancak bu morale eşlik edecek bir örgütlülük ne Ankara’da ne de ülke çapında söz konusu değildir. Adına layık bir devrimci parti de yoktur. Sosyalist solun sınıf refleksi zayıftır, halkçıdır, hareketçidir. Tüm bu olumsuzluğun içerisinde bizleri umutlandıran tek şey işçi sınıfının devrimciliğidir. Her şeye rağmen ‘sınıf var’ diyen, hakkını arayan Tekel işçileri, İtfaiye işçileri, Sinter işçileri, Esenyurt Belediye işçileri umutturlar, sınıfın devrimci dinamizminin örnekleridirler. Tüm bu direnişleri ülkedeki diğer mücadelelerle birleştirecek bir talepler programı hazırlanmalıdır. Tekel ve diğer kamu emekçileri için özelleştirmelerin durdurulması, işten atılan ve 4/C’ye geçirilen işçilerin tüm hakları korunarak yeniden işbaşı yapması, asgari ücretin -öncelikle- açlık sınırının üstüne (812 TL’ye) çekilmesi, kamu emekçilerinin ücretlerinin iyileştirilmesi, işten atılmaların yasaklanması, işsizlik maaşlarının işsizler iş bulana kadar ödenmeye devam etmesi, işsizlik maaşının alt sınırının açlık sınırı olan 812 TL’ye çıkarılması vb... Bu talepler bir program haline getirilmeli, işçilerden oluşan ülke çapında bir komite bu taleplerin etrafında tüm emekçileri örgütlemeye çalışmalıdır. Bunun zor olduğunu biliyoruz ama ancak böylesi bir yöntemle bir genel grevin etkili olabileceğini de biliyoruz. Hazırlıksız bir genel grev mücadeleyi daha da zora sokacaktır. Sınıf güçlerini emekçilerin etrafında seferber etmek bugün dünden daha fazla önemlidir.


10

ULUSAL SORUN

Dün Halep’çe, bugün kelepçe! Doğan Koca, 28 Ocak 2010 24 Aralık 2009’da başlayan ‘KCK Operasyonu’ devam ediyor. Operasyon kapsamında çok sayıda eski DTP’li, yeni BDP’li belediye başkanının yanı sıra 20 Kürt aydını ve sanatçısı, eski milletvekilleri, yerel parti yöneticileri PKK’nin ve Kürt ulusal hareketinin çatı örgütü KCK’ye (Koma Civakên Kurdistan yani Kürdistan Halklar Konfederasyonu) üye olmaları bahanesiyle tutuklandı. Ayrıca Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde okuyan 18 öğrenci de operasyon kapsamında gözaltına alındı. Operasyon yani tutuklamalar devam ederken Barış ve Demokrasi Partisi Meclis Grup Başkanı Nuri Yaman 26 Ocak’taki meclis grup toplantısında son bir yıl içerisinde 800’e yakın Kürt siyasetçisinin gözaltına alındığını ifade etti. Operasyonların İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın denetiminde yapıldığını söyleyen Yaman, hükümetin açılım koordinatörü Beşir Atalay için “Açılım koordinatörü olan Sayın İçişleri Bakanı da kelepçe koordinatörü olmuştur.” dedi. Yaman ayrıca AKP hükümetinin hedefinin BDP kadrolarını, seçilmiş belediye başkanlarını, halkın özgür iradesini tasfiye etmek ve Kürt coğrafyasında kendilerine siyaset alanı açmak olduğunu ifade etti. Gazetemiz İşçi Cephesi’nin geçen ayki sayısında Oktay Benol, DTP’nin kapatılması üzerine yazılan “Kürt halkının siyasal demokrasi hakkı engellenemez!” başlıklı yazıda hükümetin bu hedefine dikkat çekerek “DTP kapatıldı çünkü Kürt sorununda muhatap istenmiyor. İstenen de buydu zaten. Kürt sorunu başından itibaren Kürt halkının siyasi önderlikleri devre dışı bırakılarak çözülmek istenmekteydi. Kürt siyasal figürlere düşen ya da onlardan beklenen sadece sermaye sınıfının ve hükümetin/devletin çizdiği rolü oynamalarıydı. Onlar ellerine verilen rolleri oynamak istemedikçe daha fazla oranda minderin dışına itilmek

durumunda kaldılar.” diyordu. Kürt siyasi hareketi içinde bulunduğumuz açılım sürecinde dahi ‘alışıldık’ baskılarla cebelleşirken AKP, 22 Ocak’ta DTP’nin kapatılmasının ardından daha az tartışılmaya başlanan Demokratik Açılım’ı halka anlatmak amacıyla bir kitapçık yayınladı. Recep Tayyip Erdoğan’ın konu ile ilgili konuşmalarını ve AKP’nin programından alıntılar da içeren kitapçık 30 soruda Kürt Açılımına dair özet cevaplar veriyor. AKP bu kitapçıkta Kürtçe’nin öğrenilip öğretilebileceğini ancak eğitim dili olamayacağını, ‘tek devlet, tek millet, tek bayrak’ prensibinden asla vazgeçilmeyeceğini söylüyor, yani ezberleri tekrarlıyor. Öte yandan son 30 yıl içerisinde ‘terörle mücadele’ için harcanan para ile 15 bin adet 24 derslikli okul, 900 adet 400 yataklı, tam teşekküllü eğitim ve araştırma hastanesi, 150 adet Boğaz Köprüsü, 120 adet Atatürk Barajı vs. yapılabileceğini söylüyor. AKP kitapçıkta, bunların yanında “terörle baskının karşılıklı olarak

birbirinden beslendiği gerçeğinden hareketle baskıların ortadan kaldırılacağı”nı vaat ediyor. Kürt halkının üzerindeki baskının kaldırılacağını iddia eden AKP ile KCK Operasyonu kapsamında Kürt belediye başkanlarını ve siyasetçilerini, sanatçılarını tutuklayan aynı AKP. Hükümetin açılım programı ikiyüzlülüğün programı: Anadil eğitimini serbest bırakacağız ancak anadilde eğitim imkânsız! Kürt realitesiyle yüzleşeceğiz ancak Kürtleri bir ulus olarak değil, bir ‘zenginlik’ olarak tanıyacağız! Kürt halkı üzerindeki baskıları kaldıracağız ancak önce açılım çevresinde hareket etmeyen Kürt hareketinin başını ezeceğiz! Kürt hareketinin başını ezdikten sonra Türkiye’nin partisi Ak Parti olarak Kürtlere, Alevilere, Ermenilere, Romanlara bütün demokratik hakları vereceğiz, burjuva hukukunun temelini oluşturan metinlerce dahi güvence altına alınan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı dışında!

Avcılar av olunca… Kemal Boran, 26 Ocak 2010 Beyoğlu Dolapdere’de DTP’nin kapatılmasını protesto eden Kürtlere Roman vatandaşlar silahlı saldırıda bulunarak bazı DTP’lileri yaralamıştı. Aralık ayının ortalarında gerçekleşen bu saldırının 2 hafta sonrasında, bu defa Manisa’nın Selendi ilçesinde saldırıya uğrayan Romanlardı. Toplum o kadar ayrışmış ki, kimin kime saldırdığı çok da umursanmıyor. Av olan bir süre sonra avcı, avcı olan da av olabiliyor. İster Ermeni olsun, ister Kürt ya da Roman veya herhangi bir etnik grup bunlar çok önemli değil. Birlikte yaşamanın yollarını aramak dururken, birilerinin maşası olarak birbirimize saldırmanın hiçbir mantığı yok. Selendi’de bir kahvehanede çıkan münakaşa sonrasında Romanlara karşı bir linç girişimi gerçekleştirildi. Saldırıya uğrayan Romanlar ilçeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Vali Celalettin Güvenç Roman vatandaşların güvenliklerini sağlayamayacağını, ilçeyi terk etmelerinin kendileri açısından iyi olacağını söyledi ve Romanlara “Kendi isteğimle ilçeyi terk ediyorum.” yazan bir kâğıt imzalattırıldı.

Baktığımızda sistem vatandaşını korumakta aciz duruma düştüğünde mazlumun yanında değil zalimin yanında saf tutuyor. Gayemiz birbirimize tahammül etmek, birlikte yaşamanın kültürünü oluşturmak ve dinsel inançlara, kültürel özelliklere saygı göstererek yaşamayı öğrenmektir. Bugün Romanlar, dün Kürtler, Ermeniler, Rumlar vs. saldırıya uğramış yerlerinden, yurtlarından edilmişlerdir. Egemen ulusların azınlıklara saldırmadığı, ulus devletlerin olmadığı, sınıf temelli dayanışma içerisinde yaşam sürülen bir dünyanın özlemini duymaktayız. Amacımız dünyanın gök kuşağı renklerini bir arada yaşatabilmek, Kürt’ün Kürt olduğu için, Roman’ın Roman olduğu için daha doğrusu insanın insan olduğu için, renginden, dininden, dilinden dolayı aşağılanmadığı en temel insani ve kültürel haklarının sağlandığı bir yaşamı paylaşmak, birbirimize saygılı olmaktır. Diğer yandan milliyetçiliğin tırmandırıldığını, bir iç çatışmanın gerçekleşmesinin istendiğni görüyoruz. Çünkü burjuva devlet bu politikalarla ayakta kalabilmekte, bu çatışmalardan nemalanmaktadır.

Dolapdere’de para karşılığında Romanları Kürtlere saldırmaya teşvik eden bizce malum kişiler aynı Romanları Selendi’de bu defa saldırıya uğrayan durumuna düşürdü. Anlamamız gereken şu ki Kürtleri ve Romanları birbirine düşürmeye çalışanlar için bu durum hiç de önemsenecek bir şey değil. Sıradan, rutin, her zaman yapmaya çalıştıkları iç çatışma ve yeni linçlere kapı aralamak. Bugün Romanları Kürtlere karşı kullananlar, yarın başka bir milleti de kullanabilirler. O yüzden yönümüzü birbirimize karşı değil bizi kışkırtmaya çalışanlara karşı döndürmemiz ve bu oyunlara gelmememiz gerekiyor. Paylaşacak güzel bir dünya dururken düşmanlığa ve nefrete kapı aralamadan sevgiye, birlikte yaşam kültürüne sıkı sıkıya sarılarak demokrasinin sadece bazı zümrelere değil herkese gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Yaşasın halkların kardeşliği!


GENÇLİK

11

Soruşturma terörü Dicle Nadin, 26 Ocak 2010 Yükseköğretim ticari bir iş kolu haline geldiğinden beri, devletin YÖK ve kolluk güçleri vasıtasıyla üniversite öğrencilerini zapturapt altına alması kolaylaştı. Hak arayan ve tepki gösteren öğrencilere açılan soruşturmalar, eğitim ve barınma hakkının elinden alınması gibi baskılar öğrencilerin susturulması işlevini görüyor. Bugünlerde Türkiye’nin dört bir yanında öğrenciler, en anlamlı taleplerinde bile yalnız ve suçlu ilan edilmiş durumdalar. Birkaç aydır süratle açılan soruşturmalar, bu durumun nedenleri konusunda bize bir veri sunabilir. KATÜ’de okullarına gelen İsrail Büyükelçisi Gaby Levy’yi protesto eden 31 öğrenciye soruşturma açıldı; 15 öğrenci de 1 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle yargılanmakta. Adana’da kaldıkları devlet yurdunda çıkan yemeklerin at eti olmasını protesto eden 18 öğrenciye Çukurova Üniversitesi soruşturma açtı ve bu öğrencilerin yurttan atılmasına karar verildi. Yani yediği yemekten ölmek istemeyen öğrencilerin artık yatacak yerleri yok. Osmangazi Üniversitesi’nde öğrenci belgesinin 5, transkriptin (not çizelgesi) 20 liraya satılmasını protesto eden öğrenciler; Gaziantep Üniversitesi’nde de faşistler tarafından darp edilen öğrenciler soruşturma aldı. Kocaeli Üniversitesi’nde ise 1 aylık süreçte 4 farklı konudan yaklaşık 68 öğrenciye soruşturma açıldı. Gerekçeler ise şöyle, Tekel işçileri ile dayanışmak ve DTP’nin kapatılması protestolarında katledilen üniversite öğrencisi Aydın Erdem için yürüyüş düzenlemek... Üniversite yönetimleri soruşturma açmakla yetinmiyor; öğrencileri “rehabilite etme” bahanesiyle öğrencilerin ailelerine ‘çocuğunuz bölücülük yapıyor’ diye mektuplar yolluyor. Zaten ailelerimizden iş bulamayacağımız

gerekçesiyle yeterince baskı gören bizler, daha fazla yıpratılıp susturulmaya çalışılıyoruz. İşsizliğin sorumlusu olmadığımız gibi, üniversitelerdeki müşteri politikaları da ağzımızı açıp söz söylemedikçe katmerlenerek büyüyecek ve en ufak hakkımızı bile para ile satın almak zorunda kalacağız. Sorun sadece sözüm ona “gençlik hevesleri” ile tepki gösteren öğrenciye ‘akıllı ol’ uyarısı yapmak değil; bu ikna ve yıldırma politikaları kişiyi daha öğrencilik yıllarında sindirmek ve işçiyken de tepkisiz hale getirmek amaçlı. Bu baskıyı sadece öğrenciler yaşamıyor; Tekel, Esenyurt, İtfaiye direnişlerinde de görüldüğü gibi işçi sınıfının da mağduru olduğu bir baskı bu. Devletin demokratik bir hak olan örgütlenme hakkına tahammülü olmadığı açık.

80’den sonra bir gelenek haline gelen tüm bu baskılara karşı tepkilerimiz bireysel ve anlık olmamalı; sıkıntılarımızı tüm arkadaşlarımıza yaygınlaştırmaya çalışmalıyız. Bir öğrenci belgesinin parayla satılıyor oluşundan ya da okuldaki ziyaretçi yasağından bütün öğrenciler rahatsızdır; fakat bu rahatsızlık kolektif bir tepkiye dönüşmediği takdirde, bir grup bilinçli öğrencinin sınırlı tepkisi önemli olsa da, yalnız ve yalıtık hale gelebilir. Zaten okul yönetimlerinin de istediği bir kesimi soruşturmalarla yalnızlaştırmak, diğer öğrencilere de gözdağı vermektir. Bu yüzden baskılara karşı bütün öğrenci arkadaşlarımıza durumu anlatmaya çalışmalı, soruşturmaların geri çekilmesi ve örgütlenme hakkımız için birlikte hareket etmeliyiz.

Okul-aile işbirliğinde son nokta! Canan Yılmaz,26 Ocak 2010 İlköğretimin ilk basamaklarından beri çocuğun okula, sosyal hayata alışabilmesi için okul-aile işbirliğinin önemi bilinir. Okula başlayan çocuğun okul içindeki tavırları aileye aktarılır, aileler de çocuklarını yetiştirmek için okulla her türlü işbirliğine hazırdır. Ancak çocuğun yetişmesinden ‘vatana millete hayırlı bir evlat’ olması, çocuğun sosyalleşmesinden toplumsal cinsiyet kalıplarına sıkıştırılarak toplum içinde ‘oturmasını kalkmasını bilmesi’ anlaşıldığında bu dayanışma ağları daha çocukken bizi saran örümcek ağlarına dönüşür. Meryem Sökmen, Doğubayazıt’ın Tendürek Dağı eteklerindeki Somkaya Köyü’nde daha 12 yaşında, 5. sınıf öğrencisiydi. Okula gittiği o gün, dördüncü derste iddiaya göre ‘Seni seviyorum.’ yazılı notu bir arkadaşına verirken, sınıf öğretmenine yakalandı. Öğretmen de, ‘sınıfta dedikodu çıkmaması için’, notu Meryem’in okula çağırdığı koruculuk yapan babasına verdi. Ertesi gün okula gitmeyen Meryem, iddiaya göre, babasının kalaşnikofuyla kendisini 3 kurşunla öldürdü. Diğer kızının da 17 yaşında intihar ettiğini öğrendiğimiz anne ise, olay üzerine “Ben fazla bir şey bilmiyorum. Eğer kızım sevdiği birisi olduğunu söyleseydi, ben onunla evlendirirdim.” diyebildi. Ya üniversitelerde? • Dayanışma temellerini bir kez atan okul idaresi ve aile, yıllar geçtikçe daha da kaynaşmış olacak ki; üniversitelerde de bu dayanışmanın etkileri sürüyor. Geçtiğimiz

günlerde

bunun

örneği

Gaziantep

Üniversitesi’nde görüldü. Rektör okuldaki ABD Büyükelçiliği yetkilisini protesto eden öğrencilerin ailelerine bir mektup gönderdi: “Huzur ve güvenli eğitimin sürekli kılınması için hoşgörülü ve anlayışlı yaklaşımımıza rağmen, üniversitemiz öğrencisi ...’nın kampus içerisinde yasadışı bildiri dağıtma, yürüyüş, toplantı gibi eylemlere katıldığı tespit edilmiştir. Öğrencinin olumsuz sonuçlarla karşılaşmaması bakımından (...) ailenizin de çocuğunuzla yasadışı eylemlere katılmaması bakımından görüşmesinin yararlı olduğu düşünülmektedir. Rektörlüğümüz ile işbirliği içerisinde güvenli eğitime yapacağınız katkılardan dolayı teşekkür ederiz...” Rektörün mektupla ilgili açıklamaları ise en az mektup kadar korkunç: “Birinci hedefimiz bu öğrencileri eğitime kazandırmak ve rehabilite etmek. Emniyetle işbirliği içindeyiz elimizde bazı ipuçları var. Her ay emniyetten terör uzmanlarıyla, sosyal dairelerden arkadaşlarla ortaklaşa toplantı yapıp karar veriyoruz.” Rektörlük tarafından çocuklar açıkça rehabilite edilmesi gereken suçlularmış gibi gösterilmiş, artık ‘veli’ dahi olmayan ebeveynlerden de çocuklarının ajanı olmaları istenmişti. Her iki olayda da gördüğümüz; bugün eğitim kurumlarındaki idarecilerin, öğretmenlerin rejimin baskıcı karakterini ne denli içselleştirmiş olduğu. Bu baskının aileler vasıtasıyla, öğrencilerin yalnız okul hayatlarına değil, hayatlarının geri kalanına etkisinin ne kadar yıkıcı olabildiği. Bir tarafta düşüncelerini ifade ettiği için korkutulan, bastırılan

gençler; diğer tarafta bu korku ve baskıyla hayatına son veren ya da öldürülen bir çocuk var. Üstelik bu iki olay yalnızca olayı yaşayanlara değil, yaşıtlarına küçüklerine de ibret olsun diye verilmiş dersler adeta. Bu toplumun çürümüş değerlerini pekiştiren, bizi birbirimizin polisi haline getiren eğitim sisteminin tamamen değişmesi Meryemlerle birlikte ifadelerimizin de ölmemesi için acil bir zorunluluk.


12

İŞ YERLERİNDEN

Petrokimya Birleşip mücadele edersek kazanırız!

Küresel mali kriz derinleştikçe patronlar biz işçi sınıfına daha da çok baskı yapmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Ellerindeki bütün kozları sonuna kadar kullanmaya devam ediyorlar. Biz isçiler aldığımız üç kuruş ile kira, su, elektrik faturaları ve doğal günlük ihtiyaçlarımızı nasıl karşılarız diye kara kara düşünürken, patronlar aldığımız üç kuruşa da göz dikmişler, onu da nasıl geri alırız diye düşünüyorlar. Oylarımızla seçtiğimiz milletvekilleri bizlerin sorunlarını çözeceğine, sermayenin sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Yani biz yoksul işçi sınıfını unutup patronlara hizmet ediyorlar. Meclisten geçirdikleri yasalar biz işçileri yoksulaştırıp köleleştirirken, patronlara rahat nefes aldırıp, servetlerine servet katıp bizleri daha da köleleştirmenin yolunu açıyor. Örneğin benim çalıştığım fabrikada yılda iki kere zam yapılırdı. Şimdi ise 2010’un ilk zam ayı geldi, ama patronlardan ses yok. İşin ilginç yanı çalışan arkadaşlardan da ses çıkmayınca bu durum patronların da sessiz kalabilmesini sağlıyor. Sesimizi çıkardığımız zaman ise bize kapının yolunu gösteriyorlar. Ben işyerimde zam konusunu dile getirdim. Benimle birlikte birkaç arkadaş daha var zam konusunu dile getiren. Ama bu da yetmiyor. Daha çok kişinin dile getirip konuşması gerekiyor. Kısacası biz çalışanların iyi örgütlenmesi gerekiyor. İyi örgütlenmediğimiz ve böyle dağınık kalıp sesimizi çıkarmadığımız sürece patronların istediğini yapmış oluruz. Ancak birleşip mücadele edersek kazanırız. *****************************************************

Tekstil Ücrette artış yok, ücret indiriminde artış var!

Tekstil sektöründe parça başı üretim yapan bir atölyede çalışıyorum. Sosyal güvencesiz, iş garantisi olmayan, esnek üretim tarzına mahkûm bir durumdayım. Daha önce aldı��ımız ücretlerin altına inen ücretler yüzünden zaten geçinmekte zorlanırken patronun gözü yine bizim cebimize uzandı. Diktiğimiz işler lüks mağazalarda satılan bayan giysileri. Çoğunluğu ihraç edilmekte. Satış fiyatları o kadar uçuk ki biz bile ’bu fiyata bu giysileri alan var mı’ diye şaşırırken bize verilen parça başı ücretin düşürülmesi karşısında gerçekten tam anlamıyla şoke olmuş durumdayız. Diktiğimiz bir pantolonun satış fiyatı 100–150 Euro arasında. Bir bluzun 300 Euro’dan daha pahalıya satıldığı bir durumda bize ödenen ücrette %35-%40’a varan düşüşe gidilmesi karşısında yaptığımız itirazların asıl iş sahibine yani imalatçı firmaya iletileceği ve kabul edilirse önceki ücretlerimize kavuşacağımızı müjdeleyen atölye sahibi, kendisinin de bu duruma şaşkın olduğunu, bizim ücretlerimizin azalmasının kendisini de etkilediğini fakat kendisinin de çaresiz olduğunu, dikmezseniz bu fiyatlara diken çok atölye var denilerek ‘işinize gelirse’ kabilinde cümleler sarf ettiklerini söylüyor. Her şeye zam geldiği bu ortamda ücretlerimizin düşürülmesi bizi de zor durumda bıraktı. Arkadaşlarla bir araya gelmeye çalıştık. Tek tek itirazımızın fayda etmeyeceğini, birlikte hareket edersek isteklerimizin kabul edilme olasılığının daha yüksek olduğunu aramızda konuştuk. Hep birlikte hareket ederek hafta sonu patronun karşısına çıkmayı hedefliyoruz. Gelişmeleri aktaracağım. *****************************************************

Patrona çok kazandırıyoruz ama yine de az ücret alıyor, çok kötü koşullarda çalışıyoruz

Ben bir tekstil atölyesinde çalışıyorum. Çalışan sayısı 31. Bu çalışanların 20 kişisi alt katta, 11’i üst katta çalışıyor. Kişiye özel gömlek üretimi yapıyoruz. Gömleğin tanesini 45-85 TL arasında yapıyoruz. Günde yaklaşık 110 gömlek üretiyoruz. Yani ortalama günlük gelirleri 7000 TL’yi buluyor ama işyerimizde yemek yok. Yemeği dışarıda kendi cebimizden yemek zorunda kalıyoruz. Ayrıca servis aracımız yok ve ulaşım parasını da cebimizden veriyoruz. Bu patronlar önceleri bizim gibi işçilermiş, yaklaşık 15 yıl işçilik yaptıktan sonra şimdi kendi atölyelerini işletiyorlar. Patronlarımız iki

ortak ve aylık giderleri çıktıktan sonra net karları kişi başına 25 bin lirayı geçiyor. Ama buna rağmen, kendileri de işçilikten geldikleri halde, işçilerin ihtiyaçlarını görmezlikten geliyorlar. Örneğin; yemek ve servis sorunu yetmezmiş gibi birde bu kışın ortasında ısınma sorunu yaşıyoruz. Alt katta pres ve ütü sayısı fazla olduğu için ısınma sorunu fazla hissedilmiyor. Çünkü bu makinelerde çalışma esnasında oluşan ısı sayesinde üşümüyoruz. Ama üst katta ısınma tam bir sorun. Cam ve çerçeveler kırık olduğu için içeride bir morg soğukluğu var! Bu bölümde ısınmak için sadece bir elektrikli soba var -ki bu soba en fazla 1 metrekarelik bir alanı ısıtabiliyor. Bu nedenle üst katta çalışan kadın arkadaşlar ısınabilmek için sobayı kendi yakınında tutmaya çalışıyorlar. Hal böyle olunca, ister istemez, soba paylaşımından kaynaklı sorun çıkıyor. Hatta kavgalar bile oluyor. Biz bu sorunu patronla konuştuk ama patronlar şu anda maddi olarak iyi durumda olmadıklarını söylediler. İşte görüyoruz ki patronun kârı ne kadar yüksek olursa olsun ve hatta patronlar isterse işçi kökenli olsun, mantık aynı mantık! Kafalarına sürekli, ‘işçileri nasıl daha fazla sömürebilirim’ düşüncesi hâkim olduğu için bizim sırtımızdan milyon dolarlar dahi kazansalar bizleri her zaman kötü koşullarda çalışmaya ve yaşamaya mahkûm ediyorlar. Biz çalışanlar olarak patronların bu saltanatına boyun eğmek zorunda değiliz. Fakat bu sorunlar bir-iki kişiyle çözülecek sorunlar değil. Bu yüzden çalışan arkadaşlarımızın tümünün bu sorunlara birlikte karşı koyabilmesi lazım. Ancak bu şekilde kazanım elde edebiliriz.

dar birçok sorun var. Patron piyasadaki en ucuz malzeme nerede varsa onu buluyor ve alıyor. Kendisi yemediği için yemeğin lezzetinin veya içine konulan malzemelerin yarattığı olumsuz etkilerin onun için önemi yok. Oysa ağır sanayi de çalıştığımız halde yemeklerimiz yetersiz. Çoğu zaman doymamamız bir yana içine katılan malzemeleri ve tadını da hesaba katarsak yediğimiz yemeğin pek bir yararı olmuyor. Ama zararı var tabi, yemeklerde kullanılan yağdan dolayı yemekten sonra hepimizin midesi yanmaya başlıyor. Normalde iş kolunun özelliğinden dolayı yoğurt vermeleri mecburi. Zaten o da olmasa büyük ihtimalle zehirlenecek ya da aç kalacağız. Birçok arkadaşımız yemek almıyor, sadece ekmek ve yoğurt yemeyi tercih ediyor. Bir de haftada bir gün cacık çıkardı. Son iki haftadır çıkmayınca aşçıya sordum, “Neden artık cacık yapmıyorsunuz?” diye. Aşçı da “Ben alınacak malzemeler listesine yazıyorum ama patron listeyi kontrol edip üzerini çiziyor.” dedi. Bizim patronun servetini hesaplamaya matematiğimiz yetersiz kalıyor ama patron bizim üç beş kuruşluk yemeğimizden nasıl kesinti yapacağının hesabından yine de geri durmuyor. İşin özü şu ki; ne bu sorun diğer sorunlarımızdan çok farklı bir sorun, ne de bu sorunları yaratan mantık farklı. Fabrikada yaşadığımız tüm sorunların sebebi patronun kapitalist kâr mantığına dayanıyor. Çözüm de aynı tabi. Çözüm işçiler olarak patronun bu uygulamalarına karşı örgütlülüğümüzü sağlamaktan ve taleplerimizi tek bir ağızdan haykırmaktan geçiyor. Bunu başaramadığımız için açlığa mahkûm edilmiyor muyuz zaten?

*****************************************************

*****************************************************

Hizmet

Lojistik

Hepimiz işçi sınıfının üyeleriyiz!

Ben özel bir okulun temizlik işlerini yapıyorum. Bu okulda benimle aynı işi yapan beş işçi arkadaşım daha var. Bu arkadaşlarımın ikisi erkek, üçü kadın. Çalışan kadın arkadaşlarımızdan biri kilolu olduğu için çok seri hareket edemiyor, bir diğer kadın arkadaşımız da erkeklerin yapabildiği ağır işleri yapamadığı için müdürler ve şefler tarafından sürekli azarlanıyor. Yalnız bu baskı sadece şefler ve müdürler tarafından yapılsa anlamak olanaklı. Fakat çalışan erkek arkadaşlarımız da bu gibi nedenlerden dolayı kadın arkadaşlarımıza sözlü tepkiler gösteriyorlar. Örneğin geçen hafta bu tür konulardan kaynaklı bir tartışma yaşandı. Erkek arkadaşlarımızdan biri, kadın arkadaşlara, “Benimle aynı maaşı alıyorsunuz ama aynı işi yapamıyorsunuz. Elimde imkân olsa kadın işçilerin hepsini buradan gönderir, yerine iş yapacak eleman aldırırdım.” dedi. Bunun üzerine kadın arkadaşlarımızdan biri de, “Ben ve diğer kadın işçiler altı yıldır burada çalışıyoruz, daha önce burada çalışan erkek arkadaşlardan hiçbiri bize böyle bir tepki göstermedi, sen işinle uğraşmak yerine bizimle uğraşıyorsun” diye tepki verdi. Buna benzer tartışmalar daha önce de yaşanmıştı ve ben de erkek arkadaşımı bu tür davranışlardan uzak durması konusunda uyarmıştım. Biz işçi sınıfının üyeleri olarak birbirimizle değil hakkımızı alabilmek için kol kola patrona karşı mücadele etmeliyiz. Doğru olan budur. Bu tartışmalar bizi gerçek sorunlarımızdan uzaklaştırmaktan ve patronun ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey ifade etmez. *****************************************************

Metal

Yemeklerimiz yetersiz ve sağlıksız Daha önce çalıştığım fabrikada birçok sorundan bahsetmiştim. Bu kez de en büyük sorunlarımızdan biri olan yemek sorunumuzdan bahsetmek istiyorum. emeklerimiz dışarıdan hazır gelmiyor, fabrikada pişiyor. Bu yemeğin ne şartlarda hazırlandığını görmek ve ne tür malzemeler kullanıldığını bilmek açısından avantaj gibi görünebilir. Fakat durum hiç de öyle değil. Çünkü aslında yemeğin yapıldığı ortamın hijyenik olmamasından tutun da, yemeklerde kullanılan gıda malzemelerinin ambalajlarında yazan isimleri ilk defa burada görmüş olmamıza ka-

Her şeye zam var, maaşlara yok! • Öncelerde işyerimle ilgili yazılar yazıp farklı sorunların yanında üç yıldır zam alamadığımızdan da bahsetmiştim. Bu durum halen devam ediyor. Biz işçiler boğazımıza kadar sorunların içine batmışız. Yiyeceğe zam, yakacağa zam, eğitime zam, ulaşıma zam; yani yaşam alanımızdaki her şeye zam gelirken, maaşlarımıza halen zam verilmemesi sinirlerimizi alt üst ediyor.Hatta öyle bir hale geldik ki işçiler olarak birbirimizle tersleşmeye, tartışmaya başladık. Tabii ki bu ailelerimize de yansıyor. Ev içerisinde de tartışmalar başını alıp gidiyor. Hal böyleyken patron kanadında bir sorun yok, kendisi kâr etmeye devam ediyor. Bir zam dönemi daha geldi. Patronumuzun kötü bir huyu var. Hiçbir açıklama yapmaz, kabuğuna çekilir bu dönemlerde. Bizler de sessiz kalmıyoruz. İstiyoruz hakkımızı. Her yıl toplantı talep ediyoruz. Açıklama bekliyoruz. Farklı zamanlarda farklı tepkiler verdik; ama faydalı olmadı. Muhatap arayıp durumumuzu konuşmak istiyoruz. Müdürler, genel müdüre gönderir. O da şirketin zor durumda olduğundan bahsedip, “İşine gelmeyen çıkar gider” deyip bitirir. İşten çıkanlar olur, kalanlar olur. Yeni bir yılla birlikte bir zam dönemi daha geldi. Hepimizde beklentiler vardı, bu yıl zam olur diye ama tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. Her yıl mart ayına kadar sabredip sonra tepki verirdik. Bu yılki tepki erken oldu. İşçilerin çoğunun çalıştığı Yeşilköy şubesinde (yaklaşık 40 kişi çalışıyor) arkadaşlar üç hafta önce maaşlarımıza zam yapılması için patronla konuşmak istediklerini söyleyip, kısa süreli işi durdurup şefle haber göndermişler. (Bizlerde İkitelli’de telefonla haber aldık.) Bayan patron da elebaşı aramak derdiyle (Çünkü daha öncesinde de aynısını yaptı) birkaç kişi gelsin konuşalım demiş. İşçiler de “O gelsin, hepimizle konuşsun” demişler. Patron işçilerin yanına gitmemiş, “Konuyu değerlendirip haber veririm.” demiş. İşçiler çalışmaya devam etmişler. Bir hafta sonra diğer patronla da konuşmuş ve müdürlerle toplantı yapmış. Bu yıl da zam veremeyeceklerini, ancak maaşları zamanında vermeye çalışacaklarını açıklamış. Karar bizlere geçen hafta söylendi. Öyle görünüyor ki tepki yeterli olmamış. Bizlerin de iki şubeyi kapsayacak tepkiler göstermemiz gerek. Bir taraf ses çıkarırken diğer tarafın haberi olmadığında kopukluk oluyor. Birkaç arkadaşla konuştuk. Geçmiş yıllarda yaptığımız hataları yapmadan, hep beraber mücadele etmenin koşullarını konuşmak için bir araya geleceğiz.


EMEK ATÖLYESİ 4/C nedir?

4/C sözleşmeli personel statüsüdür. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre, memurlar ile sözleşmeli ve geçici personeller; A, B, C fıkralarıyla tanımlanmaktadır. C fıkrası, özelleştirmelerden dolayı başka kamu kurum ve kuruluşlara yerleştirilecek geçici personelleri kapsamaktadır. C statüsünü göre çalışma bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet kapsamına girmektedir ve bu şekilde çalışanlara da 4-C’li denmektedir. “C) Geçici personel: Bir yıldan az süreli veya mevsimlik hizmet olduğuna Devlet Personel Başkanlığı ve Maliye Bakanlığının görüşlerine dayanılarak Bakanlar Kurulunca karar verilen görevlerde ve belirtilen ücret ve adet sınırları içinde sözleşme ile çalıştırılan ve işçi sayılmayan kimselerdir.” Bu maddeye göre (yeni düzenleme ile) bir işçi en çok 11 ay çalışabilmektedir. Bu süre 4 aya kadar inebilmektedir. Geçici personellere, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık ücretler ödenmekte ve bu ücretler, Bakanlar Kurulu Kararı ile her yıl yayınlanmaktadır. 2009 yılında öğrenim durumuna göre ayda 600-700-800 TL(brüt) ücret ödenmektedir. Ancak, yılda en fazla 10 ay çalıştırılabilecekleri için, yıllık ortalaması hesaplandığında 4/C personeline ödenen ücret asgari ücretin bile altına düşmektedir. 4C’li işçiler hiçbir sosyal ödeme (ikramiye, prim vb.) alamamaktadırlar ayrıca hizmet sözleşmesi feshedilen işçilere ne kıdem ne de ihbar tazminatı ödenmektedir Son dönemde Tekel işçilerinin direnişleri ile gündeme gelen bu statü, son yasa değişikliği ile çalışma süresini 11 aya çıksa ve kısmi zamlar yapılsa da görüldüğü gibi çalışmadan öte bir kölelik statüsüdür.

13

BİR KAVRAM

Genel Grev Nedir? Genel grev; bir şehirde, bir bölgede ya da ülke genelinde kritik sayıdaki emekçinin katılımı ile gerçekleşen grevdir. Genel grev politik, ekonomik ya da hem politik hem de ekonomik sebepler ile gerçekleşebilir. ‘Genel grev’ terimi, tüm sektörlerdeki işçilerin iş bırakması olarak algılanabileceği gibi, yalnızca bir sektördeki tüm işçilerin grev yapması da o sektördeki işçilerin genel grevi olarak adlandırılmaktadır. 1934 yılında Amerika’da gerçekleşen tekstil işçileri genel grevi -ki bu grev Amerikan tarihindeki en büyük grev olarak bilinmektedir- bu tipteki grevlere örnek olarak gösterilebilir. Bir genel grev sendikalı iş yerlerinde sürdürülebilir. Ancak tarihteki en etkin genel grevlere sendikasız iş yerleri de katılmıştır ve zaman zaman işsizler de genel greve bizzat katılmışlardır. Bunun en bilindik örneği 1934 yılında Amerika’da Minneapolis’te gerçekleşen kamyon şoförleri grevidir. Bu grev sadece kamyon şoförlerinin sendikal ve özlük haklarını korumak için başlayan bir grevken polisin grevcilere uyguladığı zorbalıkların ardından hem taşımacılık şirketlerine hem de polisin zorbalıklarına karşı talepler içeren ve kamyon şoförlerinin yanı sıra pek çok sendikalı-sendikasız çiftçi ve işsizin de yer aldığı bir genel grev haline gelmiştir. Grevin bu başarısında kuşkusuz ki, 4. Enternasyonal’in inşasının aktif parçası olan ve sonrasında Sosyalist İşçi Partisi’ni kuran Amerikan Komünist Birliği’nin aktif yönlendirmesinin büyük katkısı olmuştur. Kapitalizm altında, burjuvaziye karşı proletaryanın ilk genel grevi 1842 yılında İngiltere’de yapılmıştır. Çartistlerin temel işçi özlük haklarını içeren ve 10 bin kişinin imzaladığı dilekçe parlamentodan ret alarak dönünce İngiltere genelinde yarım milyon işçinin katılımı ile bir genel grev başlamıştır. Bu grevde hiçbir politik talep yer almamıştır. Grevin sonucunda maaş düzenlemeleri ve günde on saatlik çalışma hakları kazanılmış oldu. Ve bu mücadele ile dünya işçi sınıfı etkili bir mücadele aracı ile tanıştı.

Marmaray’da Grev

Marmaray Projesi’nin Yenikapı Şantiyesi’nde, projede alt taşeron olan Polat İnşaat Müteahhitlik ve Ticaret Limited Şirketi’ne bağlı çalışan işçiler maaşlarının düzenli ödenmemesi, üç yıldır zam alamamaları ve ay başında 27,5 lira olan yevmiyelerine yalnızca 1 lira zam yapılması nedeniyle greve çıktı. Maaşlarının yanı sıra sigortalarının da tam yatırılmaması sorunlarının başında geliyor. Grevin üçüncü gününde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvuran işçiler, çalışma koşullarının incelenmesi için bakanlıktan müfettiş talebinde bulundu. Başvuruyla birlikte avukatları aracılığıyla hukuki süreç de başlattılar. Bu başvurudan sonra içeri alınmayan işçiler yaklaşık 10 gündür kapı önünde bekliyor. Marmaray İşçileri Belediye ve İtfaiye İşçilerinin Oturma Eylemine Katıldı DİSK-KESK-TMMOB-TTB tarafından Taksim Gezi Parkı’nda yapılan Sendikal Hak ve Özgürlüklerin Takipçisiyiz oturma eyleminin Türk-İş’e bağlı belediye ve itfaiye işçileriyle birlikte Marmaray işçileri de katıldı. Eylemde Tekel ve Belediye işçilerini desteklediklerini söylediler. Şantiye Önünde Basın Açıklaması 29.01.2010 günü saat 12’de, 20 civarında işçi, şantiye önünde toplandı. “İnsanca yaşamak istiyoruz” şeklinde slogan atan işçiler, ücret zamlarını protesto etti. Sorunlarının sadece ücretle alakalı olmadığını sağlık kontrollerinin de düzenli olarak yapılmadığını, ücretlerini zamanında alamadıklarını öne sürdü. İnsanca çalışma koşulları istediklerini belirten Erhan, TEKEL ve itfaiye işçilerine de destek verdiklerini söyledi. İC - Haber (29 Ocak 2010)

20. yüzyıla gelindiğinde ise işçi sınıfı bu silahı siyasi taleplerini savunmak için de kullanmaya başladı. Bunun en büyük örneği, 1905 yılında Rusya’da yapılan Ekim Grevi’dir. Bu grev, doğrudan doğruya Çarlık düzenini karşısında almaktaydı ve çok sayıda er ve düşük rütbeli subay tarafından da desteklenmekte idi. Politik grevlere başka örnekler Almanya’da 1920’de yapılan ve başarısızlığa uğrayan hükümeti ele geçirme grevi ve de 1922’de İtalya’da yine başarısızlığa uğrayan Mussolini’ye karşı yapılan genel grev sayılabilir. Ayrıca politik genel grevler yalnızca Avrupa’da yaşanmamış, 1936 yılında Filistin ve Suriye’de de sömürgeciliğe karşı genel grevler baş göstermeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından genel grev silahı çokça işçi sınıfı tarafından kullanılmıştır. Bu dönemin en güçlü genel grev örneği Fransa’da tüm hayatı durduran 68 grevidir. Ayrıca 70 ve 80’li yıllarda Latin Amerika ve Uzakdoğu’da da genel grev dalgaları başlamıştır. 2000’li yıllarda da işçi sınıfı kendine yapılan saldırılara karşı korunmak amacı ile dünyanın dört bir yanında genel grev silahını yine kullanmıştır. Tüm genel grevler tarihini inceleyecek olursak, genel grevlerin kalıcı kazanımlarla sonuçlanmasındaki en büyük faktör işçi sınıfına önderlik edecek bir partinin varlığıdır diyebiliriz.


14

ULUSLARARASI

Haiti depreminin ardından:

“İnsani yardım” mı, emperyalist işgal mi? Depremin ardından Obama yönetimindeki ABD’nin ilk işi, Haiti’ye binlerce yeni asker ve savaş ekipmanları yüklenmiş bir uçak gemisi göndermek oldu güçleri tarafından ezilmişti. Depremin ardından aynı güçlerin tek yaptıklarınınsa, BM yerleşimlerini ve yüksek görevlileri korumak olduğu belirtiliyor. Öte yandan, en çok ihtiyaç duyulan dönemde, BM’nin Haiti’deki tonlarca gıda stokunu dağıtmadığı, hatta varlığını dahi sakladığı gelen haberler arasında. Böyle bir ortamda, burjuva medya tarafından, Haiti halkının yaşamak için acilen ihtiyaç duyduğu su, gıda, sağlık malzemeleri temin çabalarının “vahşi yağmalamalar” olarak lanse edilmesi; öte yandan, emperyalist hükümetlerin cafcaflı bir biçimde duyurdukları “insani yardım” misyonları, iğrenç ikiyüzlülükler olarak ortada duruyor.

Atakan Çiftçi, 26 Ocak 2010 Haiti, 12 Ocak günü büyük bir depremle sarsıldı. Deprem, ülkede büyük bir insani felakete neden oldu; 10 milyonluk ülkede, 200 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği ve 3 milyondan fazla insanın da yaralandığı veya evsiz kaldığı tahmin ediliyor. Nüfusunun yüzde yetmişinin günlük 2 doların altında bir gelirle yaşamını sürdürdüğü Haiti, dünyanın en yoksul ülkelerinden birisi ve depremin bu boyutta bir felaket yaratması da bundan kaynaklanıyor. Halkın çoğunluğu dayanıksız, derme çatma evlerde, barınaklarda yaşıyor. Depremin bu kadar çok can almasının temelinde de bu var. Öte yandan, sağlık sisteminin neredeyse olmayışı, kurtarma ekiplerinin bulunmayışı gibi faktörler, depremin ardından ölüm oranlarını dramatik bir biçimde arttıran diğer sebepler arasında yer alıyor. Peki, Haiti’deki bu denli yoksulluk nereden kaynaklanıyor? Bu durum, Haitililerin “geri” veya tembel bir halk oldukları gibi şeylere dayandırılabilir mi? Haiti’nin siyasal tarihine şöyle bir göz atmak bile, bu sefaletin sorumlusunun 200 yıla dayanan emperyalist sömürü ve işgaller olduğunu görmek için yeterli. Haiti, bir Fransız sömürgesi iken, mücadele ederek siyasi bağımsızlığını kazanan ilk sömürgelerden biri (1804). Diğer sömürge halklarına örnek olan direnişiyle Haiti, emperyalistlerin haklı nefretini kazanmış ve o tarihten itibaren; ekonomik ambargolarla, askeri işgallerle, emperyalizm destekli kanlı diktatörlüklerle cezalandırılmaya çalışılmıştır. Son yıllarda ise, Haiti’nin işgal ve sömürüsü daha rafine bir biçimde, IMF, Birleşmiş Milletler (BM) gibi ku-

rumlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Son 20 yılda IMF ile yapılan anlaşmalar sonucu, işsizlik ve yoksulluk devasa oranlarda artmıştır. IMF programlarına karşı çıkan bir aday (Aristide) halkoyuyla devlet başkanı seçildiğinde ise, ABD destekli darbelerle saf dışı edilmiştir. 2004 yılından bu yana da, Haiti BM kontrolündeki işgal orduları (Minustah) tarafından yönetilmekte. Bu süreçte, BM’nin ne kadar yol kat ettiği ise (!), deprem felaketiyle birlikte bir kez daha açığa çıkmış oldu. Latin Amerika’daki en düşük ücretlerle, çokuluslu şirketler için bir ucuz emek cenneti Haiti’de, asgari ücretlerin arttırılması için verilen mücadele, BM

Bu “insani yardım”ların en çarpıcı olanlarıysa, ABD tarafından gerçekleştirilenlerdi. Depremin ardından Obama yönetimindeki ABD’nin ilk işi, Haiti’ye binlerce yeni asker ve savaş ekipmanları yüklenmiş bir uçak gemisi göndermek oldu. Ülkenin havalimanları ABD ordusunun kontrolünde ve ABD’nin, kendi ordu birliklerinin yerleşmesine öncelik verdiğinden yardım malzemelerinin girişini engellediği belirtiliyor. Bu şartlar altında, “insani yardım” çabaları en çok, işgalin derinleştirilmesine yarar sağlamışa benziyor. Bu noktada, işçi ve halk örgütlerinin inisiyatif alarak, devletler ve emperyalist örgütlerden bağımsız olarak Haiti halkıyla örecekleri işçi ve halk dayanışması büyük önem taşıyor. Bu yardım malzemelerinin doğrudan yerinde ulaşması için de tek garanti yol. Haiti’deki işçi örgütü Batay Ouvrière yardım malzemeleri dağıtımının Haiti halkı tarafından kontrolü için çabalara girişmişken, çeşitli ülkelerden işçi sendikaları, bu örgütle temas halinde dayanışma kampanyalarına başlamış durumdalar. İşçi Cephesi olarak bu çalışmaları selamlıyor, proleter enternasyonalizmini hayata geçiren değerli adımlar olarak görüyoruz.

Filistin İçin İsrail’e Boykot Girişimi Atölye Duyurusu Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi İsrail, BM kararları dâhil uluslararası hukuk ve sözleşmelere kulağını tıkayarak Filistin halkını tecrit altında tutuyor. Aynı zamanda, Filistin toprağını işgal altında tutarak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engelliyor. Batı Şeria’yı küçük parçalar halinde bantustanlaştıran ve Filistinlileri açık hava hapishanesinde yaşamaya zorunlu bırakan ayırım duvarı ve yerleşim bölgelerini kurmaya devam ediyor. Gazze’de bir buçuk milyon Filistinliyi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakarak insanlık tarihinin en utanç verici ablukalarından birini uyguluyor. BM’nin 194 sayılı kararını reddedip sayıları altı milyona ulaşan Filistinli mültecilerin geri dönüşünü engelleyerek, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını elinden alıyor. İsrail hapishanelerinde on bini aşkın Filistinli esir işkence ve tecrit uygulamalarına tabi tutuluyor. İsrail nüfusunun beşte birini oluşturan İsrail vatandaşı Filistinli Araplar ise İsrail ‘in ırk ayrımcısı (apartheid) sisteminde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor. “Ulusal çıkar” bahanesine sarılan Türkiye hükümetleri, ordusu ve kâr etme imkânlarından hiçbir biçimde vazgeçmeyen sermayesi İsrail’le ikili ilişkilerden taviz vermiyor. Filistin ve Lübnan halkına ölüm yağdıran uçakların pilotları Konya’da eğitiliyor, İsrail ekonomisini güçlendiren ticari bağlantılar kurulmaya devam ediyor, Siyonist İsrail devletinin bölge üzerindeki tahakkümünü arttıran, yükselen ırkçılığına, sömürgeciliği-

ne ve katliamcılığına rağmen bu devleti normalleştiren ve meşrulaştıran diplomatik ilişkiler sürdürülüyor, İsrail silah sanayinin yağlı müşterisi olmaya devam ediliyor. Türkiye üniversiteleri, kimi kültür ve sanat çevreleri İsrail devletiyle akademik, kültürel ilişkiler yürüterek bu devletin meşrulaşmasına katkıda bulunmakta tereddüt etmiyor. Ortadoğu’nun bir parçası olarak bizler Ortadoğu’da emperyalist güçlerin gerçekleştirdiği bütün işgal ve sömürü biçimlerine karşı durmakta tereddüt etmedik. Yanı başımızda direnen Filistin halkı, Ortadoğu’da önemli bir antiemperyalist cephe oluştururken bizler bu cephenin ayrılmaz bir paçası olarak İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’de, İsrail’e ve Siyonizme karşı etkin bir boykot kampanyası örgütlemenin bugün Filistin halkı ile tutarlı ve etkili bir anti-emperyalist/antisiyonist enternasyonal dayanışma için atılacak en anlamlı adım olacağına inanıyoruz. Filistin halkına uygulanan bütün bu hak ihlallerinin suç ortağı olmayacağımıza ve bu topraklarda Siyonizmi hangi varlık biçimiyle olursa olsun barındırmayacağımıza söz verdik. Türkiye yerelinde örgütlenecek olan bu çalışmanın yaygınlaşması, sağlam argümanlar üzerinde temellenmesi ve Türkiye’de hedef alacağı noktaların belirlenmesi ve bu eksende sürecin planlanması amacıyla kolektif bir araştırma, inceleme ve teorik üretim süreci örgütlemeyi

hedefliyoruz. Bu hedefte alttaki başlıkların inceleneceği teorik üretim atölye çalışmaları başlayacaktır: • Filistin tarihi ve Filistinlilerin hakları • Siyonizm, İsrail devleti ve toplumunun iç yapılanması • İsrail’e karşı Boykot çalışmaları tarihi ve ilkeleri • Türkiye-İsrail ilişkileri tarihi İsrail’in Türkiye’deki varlığı özelinde ise şu başlıklar incelenecektir: • Türkiye-İsrail askeri ve diplomatik ilişkiler • Türkiye-İsrail ekonomik ilişkiler • Türkiye-İsrail su, tarım ve enerji ilişkileri • Türkiye-İsrail akademik ilişkiler • Türkiye-İsrail kültürel ilişkiler Filistin halkıyla dayanışmayı yükseltmeyi ve mücadelesine omuz vermeyi amaçlayan herkesi bu çalışmaya davet ediyoruz. İlk toplantı 6 Şubat Cumartesi günü Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesinde saat 16.00’da yapılacaktır. İrtibat: filistinicinboykot@gmail.com


ULUSLARARASI

15

UBK Deklarasyonu

Burjuvaziden bağımsız, devrimci bir işçi enternasyonali için

Tarih Dördüncü Enternasyonal’in yeniden inşası için göreve çağırıyor! UBK (Uluslararası Birlik Komitesi), Ocak 2010 Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, 19–20 Kasım 2009 tarihlerinde Caracas’ta gerçekleştirilen Venezüella Birleşik Sosyalist Parti (PSUV) Kongresi esnasında düzenlenen Dünya Sol Partiler ve Hareketler Toplantısı’na katılan 26 ülkeden 40 kadar grubun temsilcilerine hitaben, V. Sosyalist Enternasyonal’in kurulması çağrısında bulunması geniş bir yankı uyandırdı. Chavez, Marx’ın öncülük ettiği I. Enternasyonal’in (1864–76), Engels’in kuruluşuna katıldığı II. Enternasyonal’in (1889), Lenin’in eseri olan III. Enternasyonal’in (1919–43) ve nihayet Troçki’nin önderliğinde inşa edilen IV. Enternasyonal’in (1938) artık “var olmadıklarını” belirtiyor. Chavez’e göre “mevcut kriz karşısında, emperyalizme ve kapitalizme meydan okuyabilecek, gerçekten sol bir sosyalist” dünya örgütünün kurulması gerekli ve yeni Enternasyonal PSUV’un çevresinde inşa edilebilir. Bu amaçla yeni örgütün içeriğini, programını ve biçimini belirlemek üzere bir Hazırlık Komitesi’nin kurulması gündeme gelmiş durumda. Proletarya açısından enternasyonal, daima sosyalist devrimin dünya partisi olageldi. Öte yandan, PSUV’un uluslararası toplantısına katılan ve Chavez’in çağrısını şimdiden coşkuyla selamlayan politik yapıların karakteri aynı zamanda hem “yeni enternasyonal’in” sınırlarını çiziyor, hem de son 20 yıldır dünya sol hareketlerine egemen olan ve burjuva liberal ideolojik kasırganın sonuçlarını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. Ulusal burjuva sektörü temsil eden bir “kumandan” ve partisinin (PSUV) önderliğinde bir “enternasyonal” proletaryanın uluslararası devrimci partisine dönüşmek bir yana, bizzat gerçek bir işçi sınıfı enternasyonalinin örgütlenmesinin önünde engele dönüşecektir. Bu nedenle Chavez’in, “enternasyonaline, işçi devletini imha edip, Çin işçi sınıfını neredeyse kölelere dönüştüren ve kapitalizmin hizmetine sunan Çin Komünist Partisi’ni, halkın sefaleti pahasına özelleştirmeleri ve liberal ekonomik politikaları hayata geçirerek ülkeyi emperyalist sistemle bütünleştirme uğraşındaki Arjantin Adalet Partisi’ni ya dada halkı ve demokratik kurumları 60 yıllık Bonapartist bir baskı rejimiyle yöneten Meksika Kurumsal Devrimci Partisi’ni davet etmesi bir tesadüf değil. İşte bu karşı devrimci örgütlerin temsilcileri şimdi canı gönülden alkışlıyor Chavez’in söylevlerini. Diğer yandan Bolivya, El Salvador, Nikaragua ve Ekvador’da iktidarda bulunan milliyetçi partilerin temsilcileri öneriyi açıkça destekliyor. Küba’da işçi sınıfının kazanımlarını adım adım tasfiye eden “reformların” uygulayıcısı Küba Komünist Partisi temsilcisi öneriyi mükemmel olarak niteliyor. “Avrupacı”, yani (Sosyalist bir Avrupa’nın değil) Avrupa emperyalizminin kurumlarına katılma yanlısı partiler arasında Portekiz’de Sol Blok, Almanya’da Sol Parti ve Fransa’dan Sol Parti öneriyi olumlu bularak tartışmaya açıyor. Sözü geçen partilerin hemen tümünün ortak özelliği, burjuvazinin dolaylı ajanları olarak oynadıkları rolle, işçi sınıfının devasa seferberliklerini imha eden Stalinizm’in, sosyal demokrasinin ve silahlı reformizmin kılıç artıkları olmaları. Bu listeye başta Dördüncü Enternasyonal Birleşik Sekreterliği olmak üzere bir dizi Troçkist akımın da ilgiyle yaklaşmakta oluşu çerçeveyi tamamlamakta.

O halde tartışmayı berraklaştırmakta yarar var; bize göre bir enternasyonalin inşası basitçe rakamlar sorununa indirgenemez. Devrimci bir Enternasyonal her şeyden önce bir program ve örgütsel, taktiksel ve stratejik metodlar bütününe dayanır. Chavez’in, tüm sosyalist parti ve hareketleri çevresinde bir araya getirmeyi hedeflediği Bolivarcı hareketinin programı, dünya sosyalist devriminin programı değil, Venezuela’da gelişmekte olan yeni (militarist) burjuvazinin ulusalcı kaygılarının bir ifadesidir. Venezuela’daki rejimin, Kolombiya destekli emperyalist bir saldırıya maruz kalması durumunda, IV. Enternasyonal güçleri şüphesiz Venezuela emekçilerinin saflarında emperyalizme karşı mücadele edecektir. Ama bu tehdit karşısında Chavezci burjuvazinin ABD’ye karşı bir “anti-emperyalist cephe” oluşturabilmek adına yeni bir Enternasyonal çağrısı yapmasının, dünya işçi sınıfını aldatmaya yönelik bir girişim olduğunu görmezden gelemeyiz. Enternasyonal, dünya devriminin partisidir. Dünya devriminin Venezuela’daki somutlanışı ise, bu ülkede tüm burjuvazinin mülksüzleştirilmesinden, burjuva devletin yıkılarak yerine işçi demokrasisine dayalı proletarya diktatörlüğünün kurulmasından, üretimin ve dağıtımın işçilerin denetiminde merkezi olarak planlanmasından geçmektedir. Bu programın önündeki en büyük engel bugün, grevleri bastıran, grevci işçileri ve sınıf sendikacılarını katleden Bolivarcı rejimdir. Kendi ulusal devrimi önünde bürokratik, militarist bir engel olan bu burjuva rejiminin, proletarya adına yeni bir En-

ternasyonal çağrısında bulunması, ulusalcılığın işçi sınıfının dünya mücadelesine indirebileceği en büyük darbelerden bir haline dönüşebilir. IV. Enternasyonal’in bugün oldukça zayıf ve parçalanmış halde olduğu doğru. Birçok nedenden ötürü... Herşeyden önce IV. Enternasyonal, daha öncekiler gibi dünya devriminin yükseldiği bir aşamada değil, sosyal demokrasinin ve Stalinizm’in ihanetleri sonucunda dünya işçi sınıfının ardı ardına yenilgiler aldığı bir dönemde devrimci Marksist geleneği canlı tutabilmek amacıyla kurulmuştu. Stalinizm’in tüm saldırılarına, ihanetlerine ve cinayetlerine karşın IV. Enternasyonal bu görevini yerine getirmiştir, halen de getirmektedir. İkincisi, IV. Enternasyonal, kendinden önceki tüm enternasyonallerin Leninist parti ve Troçkist sürekli devrim anlayışlarında somutlanan devrimci geleneğinin sürdürücüsü olmuş ve halen de olmaktadır. IV. Enternasyonal’in Geçiş Programı, dünya proleter devriminin programıdır ve halen gerçekleştirilmeyi beklemektedir. Bu program gerçekleştirilip aşılmadığı sürece, IV. Enternasyonal var olmaya devam edecektir. Lucha Internacionalista ve İşçi Cephesi tarafından oluşturulan Uluslararası Birlik Komitesi güçleri açısından, IV. Enternasyonal’in programı, emperyalist çağda dünya sosyalist devrimi uğruna mücadele edilmeyi hak eden yegâne Marksist program olmaya devam etmektedir.


Zamlara hayır! İşsize iş, ücretlere zam, herkes için insanca yaşam!

İstanbul 2010 Kültür Başkenti

neyi ifade ediyor? Sedat D., 26 Ocak 2010 İşçi Cephesi, 28 Ocak 2010

G

elmiş geçmiş hükümetlerin en başarılısı olduğunu söyleyen AKP hükümeti işçilerin, emekçilerin, dar gelirlilerin yeni yılını havai fişekler yerine adeta zam yağmuruyla kutladı. Tabir caiz ise iğneden ipliğe akla gelebilecek her ürün ve hizmete zam yapıldı. Üstelik zam yağmuru bitmiş değil, devamı var ve en fahiş oranlarda uygulanması söz konusu… Örneğin 2009 yılı resmî enflasyon oranı yüzde 6,53 olarak açıklandı. Oysa Ocak 2010’da yapılan son zamla birlikte 2009 yılı başından bu yana elektriğe yapılan zam yüzde 10,4 oldu. Son iki yılın elektrik zammı ise yüzde 70’i aştı. Dört kişilik bir ailenin asgari yaşam standartlarına göre aylık enerji tüketimi ortalama 230 kilovat/saat kabul ediliyor. Bu, yılda yaklaşık 700 lira elektrik faturası ödemek anlamına geliyor. Yıllık bazda, geçen yıl yaklaşık 590 lira, önceki yıl da yaklaşık 440 lira fatura ödemekteydik. Diğer bir ifadeyle sadece son iki yılda elektriğe yapılan zam nedeniyle cebimizden 260 lira daha fazla para çıkıyor. Başbakan ise emeklilere verdiği ortalama 80 lira zammın cakasını satmakla meşgul. Hesap ortada, sadece elektrik zammı emeklinin alacağı farkın üçte birini götürüyor. Doğalgaz, su, ulaşım, ekmek zammı derken emeklinin cebinden, aldığından çok daha fazlası çıkıyor. Bunun için yüksek matematik bilmeye gerek yok. Sayıları 8 milyonu aşan emeklilerin yüzde 70’i aşağı yukarı asgari ücret düzeyinde maaş alıyor. Diğer bir ifadeyle emekliler 12 aylık maaşlarının bir aylığından daha fazlasını sadece elektrik faturasına veriyorlar. Bu arada asgari ücret 31 lira gibi muhteşem bir zamla 577 lira oldu. Başbakan Erdoğan ise işin reklamında; hükümet oldukları yedi yılda asgari ücreti 184 liradan 577 liraya çıkardıklarını böbürlenerek anlatıyor. Türkİş’in araştırma verilerine göre ise dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 812 lirayı aştı. Türk mucizesi bu olsa gerek: Açlık sınırının altında bir asgari ücret! Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre her 100 kişiden 44,5’i herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmadan çalışmakta. Bu ne anlama geliyor? Sağlık desteği yok! İş güvencesi yok! Kıdem tazminat hakkı yok! Emeklilik hakkı yok!

Kimileri asgari ücretli çalışan sayısının beş milyon civarında olduğu söylendiğinde inanmadığını söylüyor. Kuşkusuz bu bir inanç meselesi değil. Örneğin her 100 tarım emekçisinden 86,3’ü hiç bir sosyal güvenlik sistemine kayıtlı değil. Kent dışı çalışabilir tarım nüfusunun yaklaşık 16 milyon olduğu düşünülürse bu tablonun korkunçluğu daha net anlaşılabilir. Bu kadar da değil. Her 100 kişiden sadece 48,8’i işgücüne dâhil durumda. Nüfusun işgücüne katıl(a)mayan yarısından fazlasının ne yaptığı, nasıl yaşayıp geçindiği ise bir bilinmez. Kentlerde her 100 gençten 26’sının işsiz durumda olması; her 100 işsizden 27’sinin bir yıl ve daha uzun süredir iş arayıp bulamaması gerçeği ise bu bilinmezin işsizlik, yoksulluk ve hatta açlıkla belirlendiğini göstermekte. Kısacası mevcut haliyle asgari ücret dahi toplumun çoğunluğu için tutunacak bir dal haline gelmiş durumda. İşte AKP hükümeti böylesi bir Türkiye tablosuna rağmen iğneden ipliğe herşeye zam yapmaktan çekinmedi, çekinmiyor. Özel sektör çalışanlarının büyük kısmı iki yıldır zam almadı. Kamu emekçilerinin yüzde 3-5’i geçmeyen tek haneli zamları resmî enflasyonu karşılamaktan dahi uzak durumda. Herşeye zam var ama ücretlere yok! Çünkü patronlar krizin faturasını çoktan işçi ve emekçilere çıkardı, AKP hükümeti de tahsilâtı yapmakla meşgul. Kuşkusuz zamlara dur diyecek olan işçi ve emekçilerdir. Adaleti ağzından düşürmeyen ve lafa geldiğinde “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir.” diyen AKP hükümetine gereken cevabı işçi ve emekçiler mücadele ve kararlılıklarıyla vereceklerdir. Böylesi bir mücadelede taleplerimiz açıktır: Yapılan tüm zamlar geri alınsın! Asgari ücret, açlık sınırı olan 812 liranın üzerine çıkarılsın! Tüm işsizler için 812 liranın üzerinden işsizlik sigortası ödensin! İşten atmalar yasaklansın! İşsize iş, ücretlere zam, herkese insanca yaşam!

www.iscicephesi.net

İ

stanbul Kasım 2006’da, 2010 yılı için belirlenen üç Avrupa Kültür Başkenti’nden (AKB) biri olarak seçilmişti. 16 Ocak tarihinden itibaren ise resmen Avrupa Kültür Başkenti olmuş durumda. Kültür başkenti etkinliklerinden ya da kültüre dair yapılacak herhangi bir faaliyetten bizim neler beklediğimiz ayrı bir tartışma olsa da, burjuvazinin bu süreçten beklentileri oldukça net: Avrupa’ya İstanbul’u tanıtarak burjuva ortaklıklarına zemin hazırlamak, bunun dışında da Amerika ve Arap burjuvazisi ile kültür başkenti etkinlikleri aracılığı ile çeşitli ortaklıklar geliştirmenin yollarını bulmak. Kültür başkenti projesi sadece bu yönü ile bile İstanbul’un tarihi ve kültürünü yaşatmak hususunda geleceğe hiçbir şey bırakmayacağa benziyor. Ancak proje bunun dışında kendi içerisinde de sürekli krizler yaşamakta. Bu kriz özellikle Avrupa Kültür Başkenti’nin iki yürütme kurulu üyesi, Faruk Pekin ve Halim Bulutoğlu’nun istifa etmeleri ile zirveye ulaştı. Pekin’in istifa gerekçelerinden biri (ve en önemlisi); “sanat ve kültür projeleri yerine, içinde kültür işlevi olmayan yapım ve restorasyon projelerinin tüm çalışmayı kapsar hale gelmesi”. Projenin bütçe ve ihale komisyonunda yapılan çalışmalar ise tam bir gizlilik ile yürütülmekte ve bilgiler sivillere açılmamakta. Bu bağlamda Pekin’in istifasında şu ibare de yer almakta: “Bütçe ve İhale Komisyonu’nun oluşumunun yasa dışılığı nedenleriyle YK üyeliğinden istifa ediyorum.” Bazı burjuva yazarları ise, bu olan bitenlerden ötürü duydukları üzüntüyü ve projenin amacından saptırıldığını ifade etmekteler. Onlara göre Avrupa’da işler böyle yürümezmiş. Kültür projelerinde ticaret kaygısı güdülmezmiş. Kendilerine en iyi cevabı, Avrupa Birliği’nin ilgili komisyonları vermiş durumda. Komisyon ‘Avrupa Boyutu’ ve ‘Şehir ve Şehirliler’ kriterlerini yerine getirdiği gerekçesi ile İstanbul AKB Ajansı’nı ödüllere ve hediyelere boğmakta. Anlaşılan o ki, İstanbul’un yaşanılabilir bir şehir olması, bununla beraber geçmişini de yeniden kazanabilmesi ve İstanbullunun Konstantinopolis ile barışabilmesi için öncülük edecek kimseler yalnızca işçi ve emekçilerce desteklenen bilim ve kültür insanları olabilir.


İşçi Cephesi 14