Page 1

Aylık Siyasi İşçi Gazetesi • Sayı: 03 • Mart 2009 • Fiyatı: 1,5 TL

Ekonomik krizin hayatlarımıza damgasını vurduğu bir süreçte sandığa gidiyoruz. Bu süreçte, patronlar ve hükümet, krizin faturasını işsizlikle, hayat pahalılığıyla emekçilere ödetirken; Türkiye egemen kesimleri arasındaki mücadele de giderek kızışıyor. Bu mücadeleyse, seçimleri AKP-CHP ekseninde kutuplaştırıyor.

Düzen

Sonuç olarak, AKP, CHP ve diğer düzen partilerine gidecek her oy, sömürü ve baskı politikalarının onaylanması anlamına gelecek ve bu durumun sürmesine yol açacak. Bu yüzden, “İşçilerden, emekçi, yoksul kesimlerden düzen partilerine oy yok!”, diyoruz.

Emekten ve özgürlükten yana

Krizin faturasını bizlere ödeten politikalardan sorumlu düzen partileri, bir kez daha bizlerden oylarımızı talep ediyorlar. Yaptıkları birkaç “açılım” ve tazeledikleri makyajlarıyla, bizlerin, sürdürdükleri politikaları unutmamızı bekliyorlar. Örneğin, iktidar partisi AKP bu süreçte, toplumun bütün kesimlerine mavi boncuk dağıtmaya büyük özen gösteriyor. TRT Şeş’ten Alevi açılımına, Davos çıkışından Nazım’ın vatandaşlığa kabulüne dek yaptıklarıyla, adeta baştan aşağı bir estetik operasyondan geçiyor. Yine CHP, çarşaf, Kuran kursu, başörtülü kadın aday gibi konularda attığı adımlarla oylarını arttırmayı hedefliyor.

partilerine

oy

İşçi Cephesi, 24 Şubat 2009

Ancak yapılan bu rötuşlar; AKP’nin altı yıllık iktidarında uyguladığı sömürü politikalarını, Kürt sorununu baskı ve şiddetle “çözme” girişimlerini ve emperyalizme göbekten bağlı uygulamalarını unutturmaya, kuşkusuz yetmiyor. Ve CHP’yle diğer düzen partilerinin, bu politikalara ortaklık ettiğini de...

adayları

Kürt illerinde ise seçimler, AKP ve DTP arasında geçiyor. AKP, devletin ve diğer bütün düzen partilerinin desteğini arkasına alarak, DTP’nin elindeki belediyeleri almaya çalıyor. Bu noktada Kürt illerinde, daima baskı ve şiddet politikalarına maruz kalan, bu seçimlerde de iradesi baskı altına alınan Kürt halkının ve temsilcisi DTP’nin yanında yer alınmalıdır. Emekçilerinse seçim yoluyla nihai kurtuluşa ulaşması mümkün değildir; ancak seçimleri sermaye düzenini teşhir etmek ve taleplerimizi daha güçlü bir şekilde dile getirmek için kullanabiliriz ve kullanmalıyız. Seçimlerin AKP ile CHP arasında kutuplaştığı ve emekçilerin bu iki parti arasında bir tercihe zorlandığı bir süreçte, emekten ve özgürlükten yana ortak adayların çıktığı yerlerde, bu adayları desteklemeliyiz. Bu şekilde, sermaye partilerini mahkûm ederken, taleplerimizin güçlenmesine de katkıda bulunabiliriz.

DESTEKLEYELİM

Öte yandan, yapılacak yeni “açılım” kalmadığında bu partiler, aslında bir diğerinin nasıl “soygunculuk, rüşvetçilik” yaptığını kanıtlama yarışına giriyorlar. İşte bu noktada, sermaye partileri doğru söylüyorlar; çünkü birbirlerine yönelttikleri “hırsız, rüşvetçi, soyguncu” gibi suçlamaların tümünde haklılar.

yok!

Ancak, yalnızca sandıkta bu adaylara oy vererek taleplerimizin gerçekleşeceğini umarsak, yanılırız. Taleplerimizin gerçekleşmesi, fabrikalardaki, sokaklardaki gücümüze bağlı bir durum. Ve bu adaylar ancak, buralardaki gücümüze katkıda bulunduğu oranda emekçiler için bir anlam ifade edecek.

8 MART Şubat sayımızda yer alan Yerel Seçimlere Giderken (1) yazısını, “belirleyici olan tercihler olacak” diye bitirmiştik. Aradan bir ay geçti ve bu söz daha yakıcı bir anlam kazandı. Emekçilerin payına daha çok işsizlik, daha fazla yoksulluk düşüyor bu krizden. Kadını ve erkeği ile genci ve yaşlısı ile emekçi kesimler bir hayatta kalma mücadelesi veriyor.

29 Mart dönemecinin eşiğinde Türkiye... AKP tam anlamıyla tasfiye edilirse DTP, Kürt illerinde rakipsiz kalacak. AKP tasfiye edilmezse bu kez devlet içi güç dengesi özellikle mevcut asker-sivil bürokrasi aleyhine değişmeye devam edecek. Bu durum rejim güçleri arasında çok yönlü bir uzlaşmayı ve hassas dengeler üzerine kurulu bir ilişkiyi gündeme getirmekte.

Gündem yazısının arkaplanı sf. 8’de...

Politika yazısı sf. 4’de...

Kadın sayfası 7’de, 8 Mart yazısı sf. 16’da...


2

İLAN TAHTASI

Homur bizi de buldu Emekçi kesimlerin son günlerde suyun ticarileştirilmesine karşı oluşturdukları platformun çalışma-

larıyla evlerimize giren, sokaklarda suyun ticarileşmesine karşı anti-kapitalist bir tavır koyması ile tanınan karikatürcü Canol Kocagöz ile çıkardıkları mizah gazetesi Homur üzerine sohbet ettik

zaman ve mekâna özgü ilişkileri içerir. Sanat yapıtları da işte bu toplumsal yaşam içinde yaratılır ve yeşerir. Sanatın gelişmesi, toplumun gelişmesine, sosyal sınıflarda meydana gelen değişmelere sıkı sıkıya bağlı olduğu için yaşamda aktif mücadele eden sanat, kültür ve karikatür sürekli değişim ve gelişim içinde olmak zorundadır. Tabii ki bunu üreten sanatçılar da. Gelişim ve değişimden yana olan sanat ile bunu üreten sanatçının sınıf mücadelesindeki tavrı da genç sınıf yani işçi sınıfından yana olmak zorundadır.

İC, 20 Şubat 2009 Sevgili dostumuz, bize Homur Mizah Gazetesini tanıtabilir misiniz? • Atay Sözer, Cabbar, Devrim Demiral, Dinçer Pilgir, Canol Kocagöz’ün kolektif editörlüğünü yürüttüğü Homur Mizah Gazetesi yürüttüğü farklı çizgisiyle şu anda piyasada bulunan diğer mizah dergilerinden ayrı bir mizah kulvarında yürümektedir. Türkiye’nin usta yazarlarından Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ile karikatürcü Mustafa (Mim) Uykusuz tarafından çıkarılan, mizah tarihimizde önemli ve farklı bir yeri olan “halk için mizah yapma” ilkesiyle çıkan Markopaşa Mizah Gazetesi’ni önder olarak gören bir mizah gazetesiyiz. Her şeyden önce içeriğiyle daima emekten ve emekçiden yana tavır alan bir dergi olması Homur’u diğer dergilerden farklı hale getirdi. Daha çok örgütlü işçi ve emekçi topluluğun sorunlarını işleyerek diğer mizah dergilerinden ayrı kulvarlarda mizah yapmaya çalıştı. Yukarıda saydığım İstanbul’da yaşayan yazar ile çizerlerden oluşan yayın kurulunun yanısıra aynı koşullarda söz ve karar hakkına sahip yurt dışında yaşayan Türkiyeli yazar-çizer arkadaşlarımız da olmak üzere hemen hemen her sayı da 40’a yakın imza yer almaktadır. Gazetemiz, şimdiye kadar iki yüze yakın çizerin yer aldığı potansiyel yazar-çizer kadrosuyla işçi ve emekçileriyle beraber yürümeye devam edecektir. İşçi ve emekçiler bizimle beraber olmak istedikleri sürece Homur Mizah Dergisi çıkmaya devam edecektir.

Homur Mizah Gazetesi ile Kriz Mizah Dergisine nasıl ulaşılabilir? • Cumhuriyet gazetesi bizi tanıtırken söyle bir cümle kullanmış: “Bu kadar laftan sonra Homur’u boşuna aramayın bulamazsınız. Homur sizi bulur.” Doğru da kullanmış, hepimizin çok hoşuna gitmişti. Evet doğru, Homur bir şekilde sizi bulur. Nitekim şimdi sizi bulmuş gördüğüm kadarıyla. Demek ki bu saptama doğruymuş. Mizah Grubunun iki mizah dergisi var: Gerek duyulduğu zaman çıkan Homur Mizah Gazetesi ile iki ayda bir yayımlanan DİSK Birleşik Metal-İş gazetesine ek olarak çıkan Kriz Mizah Dergisi.

Homur Mizah Gazetesi ve Kriz Mizah Dergisi parayla satılmıyorlar . Tirajı da çıktığı yere bağlı olarak 15 bin ila 30 bin adet olarak değişiyor. Bize ulaşmanız için Homur’un blog adresi ile homur@ hotmail.com adresine isim, adres ile telefonunuzu yazarsanız size hemen ulaştırabiliriz. Ayrıca Kriz Mizah Dergisini DİSK Birleşik Metal-İş Sendikasının herhangi bir şubesinden veya genel merkezinden isteyebilirsiniz. Sendikanın sahifesinde ve Homur’un blog adresinde dijital taranmış sayılara ulaşabilirsiniz. Blog sahifemizi incelerseniz bizi daha iyi tanıma fırsatı bulabilirsiniz. Görüşmek dileğiyle.

Size göre genel anlamı ile sanat, karikatür sanatı ve sınıf mücadelesi arasındaki ilişki nedir? • Sanat yapıtları bildiğiniz gibi duyu ve algıların ötesinde, aklın erişemeyeceği, açıklanamayan ve çözülemeyen sır dolu şeylerin ürünü gibi gösterilemeyeceği gibi; sanatçının ürününü yaratırkenki ruh durumu ile de tanımlanamaz. Eser, hayatı kavrama ve algılama biçimini yansıttığından, ortaya çıktıHomur Mizah Gazetesi’nin kardeş mizah dergi- ğı dönemin toplumsal yaşantısından ve toplumsal si KRİZ’den de biraz bahseder misiniz? • Homur ilişkilerinden bağımsız değildir. İçinde bulunduğu (tamamı internet sitemizde...)

SANAT GÜNCESİ aylık kültür/sanat rehberi

SAYI: 03 • MART 2009 Aylık Siyasi İşçi Gazetesi Sahibi ve yazı işleri müdürü Oktay Orhun Enternasyonal Yayıncılık Yönetim yeri Caferağa Mah. Sarraf Ali Sok. Saraçoğlu İş Hanı No: 36/17 Kadıköy - İstanbul 1 yıllık abonelik Yurtiçi: 20 TL • Yurtdışı: 20 € Her türlü haberleşme ve abonelik talebi için e-posta adresimiz iscicephesi@gmail.com Baskı Ser Matbaacılık Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı - İstanbul Fiyatı: 1,5 TL

İnternet Sitesi: www.krizdekadindayanismasi.org Bu site krize karşı kadın dayanışma ağının örülmesi için bir portal niteliği taşıyor. Basın-İş, Birleşik Metal-İş, Dev Sağlık-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristalİş, Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Tez koop-İş Sendikaları ve TAREM”in birlikte oluşturdukları “Krizde Kadın Dayanışma Hattı”nın ilk işi işte bu site. Sinema: İstanbul’dan usanıp günün birinde izbe bir köye taşınan bir berberin hikayesi anlatılıyor Gölgesizler filminde. Köyün muhtarının çok önemli olduğu bu yerleşim biriminde garip kaybolma olayları olmaya başlar. Ardarda insanlarının kayboluşunun ardından muhtar, devlete başvurmak amacıyla ilçeye gider. Ancak muhtardan da haber alınamaz ve o da kayıplara karışır. Bütün bu kayboluşlar köyü daha gizemli ve gergin bir yer haline getirmeye başlar. Hasan Ali Topbaş’ın romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğu; 9, Ara ve Anlat İstanbul’dan tanıdığımız Ümit Ünal’a ait.

NE SAVUNUYORUZ? neyi hedefliyoruz?

İşçi Cephesi, Troçkist bir yayın organıdır. Hedefimiz sosyalist devrim, kapitalizmin ilgası ve sosyalizmin inşasıdır. İşçi sınıfının ve gençliğin mücadelesini destekliyor, işçi demokrasisinin yaygınlaşması için uğraş veriyoruz. Egemen sınıfın her türlü diktatörlük rejimine karşıyız ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını destekliyoruz. Mücadelemiz uluslararası ölçeklidir ve kendimizi, işçi sınıfının dünya partisi olan IV. Enternasyonal’in yeniden inşasının bir parçası olarak görüyoruz.


EMEK GÜNCESİ

3

15 Şubat Kadıköy mitingi: “İşten çıkarmalar yasaklansın!”

15 Şubat tarihinde Kadıköy, krizin faturasını ödemek istemeyen ve krizin sonuçlarını protesto eden on binleri ağırladı. Eylemin düzenleyicisi Türk-iş, DİSK ve KESK’ti yazan bir pankart ile katıldık. Miting sürecine, “Krizin Faturası Patronlara!”, “Krize Karşı İşçi Seçeneği”, “İş, Ekmek, Özgürlük!”, “İşsizlik Fonumdan Elerini Çek!” gibi sloganları öne çıkararak dahil olduk. Kortejimiz içerisinde coşkulu geçen miting, mitingin kendi içerisindeki tüm eksikliklerine rağmen, krize karşı Ortak Mücadele Seçeneği’nin (yani işçi seçeneğinin) gerçekçi, olası ve zorunlu bir şey olduğunu bizlere yeniden gösterdi.

Sedat D., 22 Şubat 2009

Bu düzeydeki bir katılım işçi sınıfının, en azından örgütlü kesiminin krizin faturasını ödemek istemediğini ve krizin sonuçlarını üstlenme niyetinde olmadığını göstermesi adına önemli idi. Ancak yinde de sendikaların; eylem öncesi dönemdeki yetersiz hazırlıklarının, çağrıda bulunmak için iş yeri ve mahalle çalışmalarına girişmemelerinin, şehir dışından yapılan katılımı iyi organize etmemelerinin, esasında eylemin potansiyel gücünü oldukça düşürdüğü aşikâr.

Bürokratların ellerine bırakılmış bu mitingde, mitingin içeriğinden, anlamından ve geleceğe dair yapılan işçi emekçi planından çok Türk Metal-iş ile Birleşik Metal-iş arasında çıkan kavga konuşuldu. Ancak bu kavganın mitingin önüne geçmesinin tek sebebi, beklenmedik(?) olması vs. değil, kitlelerin krize karşı somut talepleri etrafında şekillenen bir seferberliğin olmamsı ve dolayısıyla bu iradenin mitingde ortaya koyulamamasıdır.

Anlaşılıyor ki, eylemin çağrıcısı ve düzenleyicisi olan bazı emek örgütleri bürokratları, bu eylemi krize karşı mücadele etmenin bir aracı olarak değil, kitlenin gazını almak için düzenlenen bir etkinlik olarak görüyorlar. Ancak alanı dolduran kalabalık, tüm tatsızlıklara rağmen, sınıf mücadelesini terk etmediğini ve krizin faturasını patronlara ödetmek istediğini, Kadıköy’e son dönemlerinin en kalabalık mitingini yaşatarak göstermiştir.

Taleplerimizin hayata geçebilmesi ve de eylemlerimizin bürokratlar tarafından hiç edilmemesi için, hepimiz krize karşı Ortak Mücadele Seçeneği’ni yaratma çalışmalarımıza devam etmeliyiz. Bu yol ile krizin faturasını patronlara ödetmeye kararlıyız!

Bizler de İşçi Cephesi gazetesi olarak, 15 Şubat mitingine, üzerinde “İşten Çıkarmalar Yasaklansın!”

Anlaşılan sağlık sistemi yeterli değil

Sevk kağıdı verecek sadece bir doktor var. O da saat 10.00’da geliyor, bir saat sonra gidiyor. Bu aşamayı Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın hastaneye kaldıda atlatırsanız, sevk edildiğiniz bölümde kalbinizrıldığını televizyondan duyduk. den rahatsız olduğunuzu unutup uzun kuyruklara Gazeteciler ısrarla rahatsızlığının ne olduğunu öğ- Peki ya emekçiler ve yoksullar için durum nasıl iş- girerek, her tetkik için uzun tarihli randevu alabiliyorsunuz. Belki de bu tetkikleri yaptıramadan renmek istedileri, hastane yetkilileri ve aile ısrarla liyor. Küçük bir örnek vermek gerekirse. hastalığı konusunda bilgi vermediler. Devlet sırrı Kalbinden rahatsızlanan yeşil kartlı bir hastayı ne- “hakkın rahmetine kavuşacaksınız”. Zamanınızı gibi saklandı. Nedir gizlenen? Birkaç gün son- ler bekliyor? Birçok devlet hastanesinde Kardiyoloji alacak bir çok ayrıntı ve detayı da sıralamıyoruz. ra Unakıtan’ın kalp sorunu olduğunu, anjio mu, bölümü yok. Olanlarda da sadece bir doktor var. Başbakan hastanelerde sıraların bittiğini söyleyerek bypas ameliyatı mı olacağını ABD’ye gittikten songözümüzün içine baka baka yalan söylüyor. Haseki Öncelikle telefon ya da internetten randevu alınıve diğer devlet hastanelerinin koridorları semt para doktorların karar vereceğini açıkladılar. Türkiyeyor. Ondan sonra yapılacak tetkiklerin çoğu o haszarları gibi kalabalık. deki doktorlar buna karar veremedi mi? tanede yapılmıyor, ya sevk almanız gerekiyor ya da Unakıtan’ın ABD’ye gitmesi akıllara birçok soruyu ücret ödeyerek tetkikleri yaptırmaya başlıyorsunuz. Talebimiz herkese ücretsiz, eşit sağlık sistemi olmalıdır. Çiğdem Çiçek, 18 Şubat 2009

da beraberinde getiriyor. Yetersiz olan uzmanlaşmış doktor sıkıntısı mı, yoksa hastanelerdeki cihazların yetersizliği mi? Ya da parası olanın dünyanın her yerine gidebileceği gerçeği mi?

Direnen Sinter işçisine selam olsun! A. Ela Toprak, 22 Şubat 2009 Dudullu Organize Sanayi Bölgesi’nde sendikalaştıkları için işten atılan Sinter işçilerinin direnişi 61. gününde hâlâ ilk günkü coşkusuyla devam ediyor. Bu coşkunun alanlara yansımasına 15 Şubat’ta Kadıköy’de de şahit olduk, on binlerin katıldığı mitingde Sinter işçisi de haklı olarak yerini aldı.

mamış; çünkü savunma yapacağı bir delile sahip değil, bundan dolayı işveren delil toplamak için sınırsız zaman istiyor ancak bu yargıç tarafından kabul edilmiyor. İşverene delil toplaması için 20 gün süre verilerek duruşma 20 Mart’a erteleniyor. Mahkeme salonuna Sinter işçilerinin tamamı alınmıyor, işçiler mahkemenin bitimini tıpkı fabrikanın önünde olduğu gibi polislerle birlikte bekliyorlar tek farkı fabrika önünde polis içeride onlar ise dışarıda bekliyorlar. Mahkeme sonlandığında Birleşik Metal İş’ten Özkan Atar mahkeme süreciyle ilgili işçilerle birlikte bir basın açıklaması yapıyor. İşçiler slogan atarak adliyeden ayrılıyorlar.

Direnişin Seyri • Bu süreçte içeride çalışanlardan 11’i dayatılan bölüm değişikliğini kabul etmedikleri için işten atıldılar ve onlar da direnişteki arkadaşlarına katıldılar. Açılan işe iade davasına atılan bu 11 işçinin dosyaları da dahil edildi ve ilk duruşma 20 Şubat’ta gerçekleşti. İşverenin bütün çabalarına karşın işçiler mücadeDuruşmayı izleyen işçilerden biriyle yaptığımız lelerini aynı azimle örmeye kararlılar. Desteklerin sohbet esnasında ilk duruşmanın olumlu geçtiğini ve dayanışmanın sürmesi bu kararlılığı daha da öğreniyoruz. İşveren herhangi bir savunma yapa- perçinliyor.


4

POLİTİKA

29 Mart dönemecinin eşiğinde Türkiye…

AKP tam anlamıyla tasfiye edilirse DTP, Kürt illerinde rakipsiz kalacak. AKP tasfiye edilmezse bu kez devlet içi güç dengesi özellikle mevcut asker-sivil bürokrasi aleyhine değişmeye devam edecek. Bu durum rejim güçleri arasında çok yönlü bir uzlaşmayı ve hassas dengeler üzerine kurulu bir ilişkiyi gündeme getirmekte 2007 seçimlerinde yüzde 46,58 alarak bu kez oyla- çıkarılmış kesimlerini tasfiye etmeye devam ederını 5 puan daha arttırmayı başardı. En yakın rakibi bilecek. Bir yandan burjuvazinin çeşitli sektörleri Türkiye’de 29 Mart günü yerel yönetim seçimleri CHP ise sadece yüzde 20,88 oy alabildi. Bütün bu arasında birleştirici rolünü sürdürecek. Ama en yapılacak. Partiler başkan adaylarını açıkladı ve se- sonuçlar AKP’nin burjuvazi açısından çok önemli önemlisi büyük sermaye adına giriştiği neo-liberal çim kampanyaları başladı. Yarış, AKP ile CHP arabir boşluğu doldurduğunun göstergesi. saldırı politikalarını kriz koşullarında da devam etsında geçecek. Kürt illerinde ise DTP, belediye baştirmek için gerekli siyasi desteği kazanmış olacak. kanlıklarını kazanmaya en yakın parti. Devlet bu Burjuvazi AKP ile uzun yıllar yaşadığı siyasi meşdurumdan çok rahatsız... Çünkü devlet, DTP’nin ruiyetini aştı. İşçi sınıfına ve emekçi kesimlere karşı AKP bunu yapabilirse batı illerinde en büyük rakialdığı her oyu, kazandığı her belediye başkanlığını neo-liberal saldırılar AKP döneminde en üst nokta- bi olan CHP’yi kaçınılmaz şekilde bir parçalanma PKK’nin onaylanması olarak görmekte. Kısacası ya çıktı. Sadece ekonomik alanda değil siyasi alan- sürecinin içine sürükleyecektir. Bu gelişme AKP’ye devlete göre DTP’nin kaybetmesi için her şey mu- da da büyük baskı, saldırı ve şiddet uygulamaları karşı umudunu CHP’ye bağlamış siyasi ve toplumonun döneminde sıradan hale geldi. İşçi sınıfının sal kesimlerin de yeni arayışlar içine girmesini kabah. 1 Mayıs kutlamalarına karşı AKP’nin izlediği sal- çınılmaz kılacaktır. Bu durumda CHP ya mevcut DTP şu an 56 belediye başkanına ve 20 milletvedırgan politika bunun en iyi örneklerinden biridir. yönetimini ve politikalarını değiştirerek yeniden kiline sahip. Kürt illerinde DTP’den sonra en güçKürtlere karşı girişilen uygulamalar da bu saldırgan sahneye çıkmaya çalışacak ya da onun ardından lü parti AKP. İşte bu nedenle devlet, DTP’nin tek politikaya birer örnektir. parlamentonun üçüncü büyük partisi MHP, sarakibi olan AKP’yi zımnen de olsa destekliyor. Bu durum gerçek anlamda bir ironi! Çünkü TSK dâhil Şimdi ABD’de açığa çıkıp bütün dünyayı etkisi al- bırla beklediği fırsatı değerlendirip aradan sıyrılıp devlet içinde birçok kurumun çeşitli kesimleri tına alan kriz Türkiye’de de yıkım yaratmaya devam ana muhalefet partisi pozisyonuna geçebilecektir. 2002 yılından bu yana AKP’nin alanını daraltmak ediyor. Özellikle Eylül 2008 tarihinden itibaren Özellikle kriz koşullarının bu ikinci seçeneğe daha ya da tasfiye etmek için uğraştı, uğraşıyor… Nite- Türkiye’de de etkisini göstermeye başlayan krizin ilk fazla imkân verecek koşulları hızla hazırladığını kim şu an 41’i tutuklu 86 sanık, Türkiye Cumhu- sonuçları işten çıkartma ve işyeri kapanmaları oldu. unutmamak gerekir... Kürt illerinde de eğer AKP, riyeti hükümetine karşı DTP’yi geriletebilirse tam başkaldırı suçlamasıyla anlamıyla bir devlet paryargılanıyor. Bu dava Eğer AKP 22 Temmuz seçimlerinde aldığı yüzde 46,5 oyu mutisi haline gelecek altyapıErgenekon adıyla anılıya ulaşacaktır. Diğer yandan hafaza eder ya da trajik bir düşüş yaşamaz ise bir yandan yor. DTP mevzilerini yitirmez ise Oktay Benol, 20 Şubat 2009

Türk siyasetinin ironisi! • İşte burjuvazinin çeşitli sektörleri arasında birleştirici bu kez bir denge oluşacaktır. AKP ironi de burada! AKP tam anlamıytam bir zafer kazanamamış olsa da bu rolünü sürdürecek. Ama en önemlisi büyük la tasfiye edilirse DTP, Kürt illerinde durumda dahi devlet açısından önemini rakipsiz kalacak. AKP tasfiye edilmezse koruyacaktır. DTP 56 belediye başkanlığı sermaye adına giriştiği neo-liberal salbu kez devlet içi güç dengesi özellikle mevsayısını 80’e çıkarmayı hedefliyor. Bu hedefine cut asker-sivil bürokrasi aleyhine değişmeye dırı politikalarını kriz koşullarınulaşır ya da yaklaşırsa AKP bu kez batıda elde etdevam edecek. Bu durum rejim güçleri arasında tiği zaferlere rağmen ciddi bir engelle karşı karşıya da da devam ettirmek için çok yönlü bir uzlaşmayı ve hassas dengeler üzerine kalacaktır. kurulu bir ilişkiyi gündeme getirmekte. gerekli siyasi desteği Kuşkusuz sadece Kürtlerin değil, mevcut kriz koDiğer yandan Başbakan Erdoğan ve partisi AKP, şulları devam ettiği sürece işçi sınıfı ve emekçi kazanmış olaKemalistlerin gözünde iflah olmaz şeriatçılar olarak yoksul kesimlerin hoşnutsuzluğu da daha belirgin görülüyor. Birçok Kemalist, AKP’nin laik cumhu- Türkiye’de son 6 ayda cak. hale gelecektir. Bu durum çok daha mücadeleci riyeti yıkıp yerine ABD’nin “ılımlı İslam” projesi- 1 milyonun üzerinde kişi- bir sınıf hareketinin oluşması için gereken bütün ni geçireceğini düşünüyor ve ordunun bu nedenle nin işsiz kaldığı tahmin ediliyor. imkânları kendi içinde taşımaktadır: Batıda işçi sıdarbe yapmasını istiyor. Genelkurmay 27 Nisan’da Türkiye’de çalışabilir her beş kişiden biri nıfı ve emekçi yoksul kesimler, doğuda Kürt emekyaptığı gibi askerî muhtıralar vermekten geri dur- işsiz. Kriz koşullarında bu rakamlar sürekli çileri… muyor. Lakin bu muhtıralar tam tersi etki yapıyor. artıyor. AKP’nin 22 Temmuz’da oyların yüzde 46,58’ini Tabii ki kazanımlarını hızla yitiren işçi sınıfının Türkiye’nin siyasi geleceği • İşte Türkiye bu koalması da bunun bir göstergesi. Üstelik bu güçle savunma hattından aktif mücadeleci bir hatta sıç28 Ağustos’ta bir AKP’li, Abdullah Gül, cumhur- şullarda bir seçime gidiyor. Seçimler AKP için refe- raması için sınıf hareketinin birleşik ve örgütlü bir randum niteliğinde olacak. Eğer AKP 22 Temmuz yapıya kavuşması en önemli gerekliliktir. Bugünkü başkanı oldu. seçimlerinde aldığı yüzde 46,5 oyu muhafaza eder koşullarda sınıf hareketinin dağınık ve örgütsüz, Şubat 1997 yılında gerçekleşen ‘yarı’ askerî darbe ya da trajik bir düşüş yaşamaz ise, örneğin yüzde mücadelelerin yerel ve koordinasyondan yoksun sırasında, sonradan AKP’yi kuran lider kadro o gün Refah Partisi’nin üyeleriydi. 28 Şubat süreci 40’ın üzerinde kalmayı başarırsa, bu mevzilerini durumda olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. sonucunda önce Refah sonra yerine kurulan Fazilet koruduğunu gösterecek. Davos sonrası oluşan at- Evet, sendikal önderlikler henüz uzlaşmacı pozispartileri kapatıldı. Erdoğan ve Gül önderliğinde- mosfer devam eder ve AKP oylarını yüzde 47’lerin yonlarını terk edecek noktada da değiller. Ve evet, ki lider kadro bu süreç sonucunda “Milli Görüş” üzerine çıkarırsa işte bu, Erdoğan için tam bir zafer sol sosyalist siyasi partiler de mücadelenin ihtiyaç geleneğinden koptu ve AKP’yi kurdu. AKP kurul- anlamına gelecek. duyduğu birleşik devrimci mücadele hattına ve duktan kısa bir süre sonra girdiği 3 Kasım 2002 Bu durumda AKP bir yandan asker-sivil bürokraparlamento seçimlerinde yüzde 34,29 oy aldı ve siyle girdiği güç savaşında mevzilerini daha da güç- programına yanıt verme olgunluğundan bugün için uzaktalar. Bunların hepsi doğru ama koşullar tek başına hükümeti oluşturdu. Ardından 28 Mart lendirmiş olacak. Bir yandan Ergenekon davasıyla işçi sınıfı ve emekçi yoksul kesimler için hiç olma2004 yerel seçimlerinde yüzde 41,67 alarak oylarıgiriştiği derin devlet ve kontr-gerillanın gözden dığı kadar da uygun bir hale gelmekte… nı 7 puan daha arttırdı. Ve ardından 22 Temmuz


POLİTİKA

Ergenekon’da bir adım geri

AKP, yargıyı sıkıştırıyor, ordu AKP’yi ve son olarak Veli Küçük, orduyu sıkıştırıyor. Bu davanın kendi başına sonuçlanmayacağını bir çocuk dahi anlar... Şefik Sandıkçı, 23 Şubat 2009

Hâlihazırda Ergenekon davasından tutuklu bulunan generallerin birer birer tahliye edildiğini görüyoruz. Şener Eruygur ve Hurşit Tolon bunların başlıcaları. Tahliye sebepleri arasında en yaygın olanı sağlık problemleri. Ergenekon tutuklamaları “dalgalar” halinde yapıldığından ve bu dalgalar ne hikmetse manalı zamanlara denk düştüğünden olsa gerek mevcut tahliye dalgasının altında da bir mana aramamak elde değil. Bilindiği gibi, tutuklanan generaller başta darbe girişimi olmak üzere çeşitli suçlarla itham ediliyorlardı. Şimdi ise rahatsızlandılar, hem de neredeyse aynı anda... Ve tahliye edildiler. Üniforma giymişlere has bu rahatsızlık aslında ordunun darbe planlamak gibi anayasal bir hakkından vazgeçmek istemeyişinin sonucudur. Evet, Türkiye’de askerî darbeleri meşru kılan bir anayasa varsa darbe planlamak da orduyu göreve çağırmak da meşrudur. 12 Eylül anayasası ortadan kalkmadan darbeciler

yargılanamaz. Tam da bu yüzden Ergenekon davası AKP’nin ellerine bırakılamaz.

Son gelişmelere bakınca, “acaba AKP davadan umduklarını büyük ölçüde gerçekleştirdi ve uzlaşma sürecine mi girdi” sorusu akla geliyor. Eğer böyle ise bu uzlaşma -birkaç günah keçisi dışında- ordu mensuplarının dava sürecinden uzak tutulması yolunda gerçekleşecek, ancak “günah keçileri” de Umut Kitapevi olayında olduğu kadar mütevekkil görünmüyor. Ortaya çıkan ses kayıtları bunun bir göstergesi. Kısaca özetlemek gerekirse; AKP, yargıyı sıkıştırıyor, ordu AKP’yi ve son olarak Veli Küçük, orduyu sıkıştırıyor. Bu davanın kendi başına sonuçlanmayacağını bir çocuk dahi anlar... Sonuç olarak süreç böyle devam ederse ayan beyan katillerin dahi paçayı sıyırdığı bir dava ile karşı karşıya kalacağız. Bütün bunlara rağmen kesin olan bir şey var, ortaya çıkan kirli çamaşırlar artmaya devam edecek...

Ekonomik paketler krizi çözecek mi?

Bu paket krizin çözümü değil, işsizliğin çözümü hiç değil. Kamu kaynaklarının patronlara peşkeş çekilmesi, vergi indirimleriyle ceplerinin şişirilmesi, başka bir şey değil Salih Şimşek, 22 Şubat 2009 18 Şubat günü hükümetin krize yönelik sunduğu kanun tasarısı yasalaştı. Yasa, çalışanlardan ziyade ‘önlerini görememekten’ yakınan patronlara pek çok ‘kıyak’ getirdi. Kanunun içeriğine bakılırsa patronlar ne istediklerini çok iyi biliyor ve kapının önüne koydukları işçiler hariç önlerindeki her şeyi görüp, bunlara göz dikiyorlar. OSB alanları cebimizden çıkan paralarla kamulaştırılacak, bir yandan da arsa bulunamayan yerlerde hazineye, idarelere veya belediyelere ait arazileri büyük indirimlerle 49 yıl süreyle kullanma izni verilebilecek. Bunların yanında teşviklerin süresi uzatıldı, patronlara yönelik vergilerde çok büyük indirimlere gidildi. Peki, bize ne getirdi? Borç içindeki emeklilerin aylıklarına uygulanan hacze yasak getirildi. Ama yerlerde sürünen aylıklar arttırılmadı, yani hacizler de fiilen devam edecek. Kısa çalışma ödeneği 3 aydan 6 aya uzatıldı, miktarı da yüzde 50 arttırıldı. Fakat ödenekten yararlanabilme koşulları işsizlik ödeneğinden yararlanabilmek için gerekenlerin aynısı. Bu koşullar SSGSS yasasıyla zorlaştırıldığından, bundan yararlanacak işçiler de çok az olacak. Dolayısıyla bu değişikliği ve işsizlik fonunu krize panzehir diye yorumlayan kapitalistler aslında işi altmış altıya bağlamaya çalışıyorlar. Kanunun yasalaşmasının hemen ardından yeni bir kurtarma paketi de gündeme geldi. Peki, saydıklarımızla birlikte yeni paketler çare olacak mı? Böğrümüze saplanan krizi atlatmamıza yetecek

mi? Elbette hayır. Bilinçli ve birleşik mücadeleler yaratamadığımız sürece patronları kollayan yasalar çıkacak. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, kısa çalışma ödeneği, istihdam, teşvik gibi konularda önemli düzenlemeler (!) yapıldığını, işverenlerin, bu kanundan sonra işçilerin iş akitlerine son vermeyi en son düşünmesi gerektiğini söyledi. Fakat işçilere hiçbir umut vermedi, veremezdi. Bu paket krizin çözümü değil, işsizliğin çözümü hiç değil. Kamu kaynaklarının patronlara peşkeş çekilmesi, vergi indirimleriyle ceplerinin şişirilmesi yalnızca, başka bir şey değil. O yüzden patronlara ve hükümete sözümüz: İşsizlik ve kısa çalışma ödeneğine hak kazanabilmek için gerekli olan koşullar kolaylaştırılsın. Asgari ücret insanca yaşamak için yükseltilsin. İşten çıkarmalar yasaklansın!

5

Kendi kanını içerek ölen kutup ayısı Oktay Benol, 24 Şubat 2009 Önce ağzı jilet gibi keskin bir baltayı buza gömüyorlar. Sadece baltanın jilet gibi keskin ağzını birkaç milim dışarıda bırakıyorlar. Sonra baltanın dışarıda kalan bu jilet gibi keskin ağzına kan sürüyorlar. Çok geçmeden bir kutup ayısı kan kokusunu alıp baltanın gömülü olduğu yere geliyor. Kutup ayısı kanı yalamaya başlıyor. Kanı yaladıkça dili kesiliyor. Dili kesildikçe kanı akıyor. Kanı aktıkça yalamaya devam ediyor. Bir süre sonra kutup ayısı kansız kalarak ölüyor. Kendi kanını içerek ölen kutup ayısına bu tuzağı kuranların bir amacı var: Kürkünün zarar görmemesi. İsteseler kurşunla da öldürebilirlerdi. Lakin delinmemiş kürk çok fazla para ediyor. Düşünebiliyor musunuz? Bir takım “insanlar” bir araya geliyor, kutup ayısının kürküne zarar vermeden onu nasıl öldürebileceklerini planlıyor. Sonra planı uyguluyor ve kendi kanını yalatarak kutup ayısını öldürüyorlar… İnsanın uyguladığı bu vahşetin doğada bir başka örneği yok! Bilinen hiçbir canlı böylesi bir vahşet potansiyeline sahip değil. Üstelik insan bu vahşeti sadece kendisi dışındaki canlılara değil, kendi cinsine karşı da uyguluyor. İnsanın kendi cinsi dâhil bütün canlılara karşı en vahşi, en acımasız uygulamalarının zirve yaptığı bir dönem yaşıyoruz. İnsan bu vahşeti neden sergiliyor? • Bir kürk nedir? Ona sahip olan hayvanı soğuktan koruyan bir giysi. Onu öldürüp, kürkünü üzerinden kazıyıp çıkarıyorlar. Sonra bir zengin için binlerce dolarlık bir giysi haline getiriyorlar… Düşünebiliyor musunuz? Yukarıdaki sahneyi aklınıza getirin! Bu kürkü giyen kişilerin kan gördüğünde bayılacak kadar hassas olması onların insan olmasına yeter mi? Sadece hayvanları mı kürkleri için vahşice katlediyorlar? Dünyanın dört bir yanında sadece bir lokma ekmek için saatler boyu çalışan 250 bin çocuk var. Dünyada aç insan sayısı 1 milyara yakın. 2 milyar insan içecek temiz su bulamıyor. 500 milyon insan işsiz. Üstelik ne savaşlar son buluyor, ne de baskı ve şiddet. Bir kürk nedir? Kendi kanında ölmesi için tuzak kurulmuş bir canlının geride bıraktığı utanç belgesi! Bu kürkü giyen zenginler oturup plan yapıyorlar. Nasıl daha fazla zengin, daha fazla güç ve iktidar sahibi oluruz diye. Bir önceki yazımızda dünyadaki milyarderlerden bahsetmiştik. Türkiye’den de her yıl daha fazla sayıda zenginin bu milyarderler listesine girdiğini söylemiştik. Ne pahasına? Türkiye milyonlarca işsizin, aç ve yoksul insanın olduğu bir ülke. Ve siz çok zenginsiniz ve bununla övünüyorsunuz, öyle mi? Patronlar kulübü TÜSİAD -onlar kendine sivil toplum kuruluşu diyor- ilk 10 yılını iki ayrı kitapta topladı. Nasıl hükümet devirdiklerini, nasıl sıkıyönetim komutanlıklarıyla ilişki kurduklarını anlatıyorlar. TÜSİAD’ın eski başkanlarından Berker yine de üzgün. “TÜSİAD bir lobidir. Dünyadaki benzerlerimiz başbakanları seçtirir ama bizim öyle bir gücümüz olmadı“ diye… Adamdaki hırsa ve özleme bakar mısınız? Lakin kendi kanımızı yalamaktan bıktık. Kürklerimizi üzerimizden kazıyıp çıkarmalarından bıktık. Utanmadan insanlıktan, masumiyetten, vicdandan bahsetmelerinden bıktık. Gerçekten bıktık! Gerçekten! Bıktık!


6

POLİTİKA

Kirli akan para: Su! Su üzerinde oynanan oyun öylesine adi ve tehlikeli ki; sorun insanlığın neslini tehdit eden bir seviyeye

varmış bulunmakta. Bugün suyun başı, emperyalizm ile işçi sınıfı ve yoksul kitleler arasındaki bir savaş alanına dönüşmüştür. İşçilerin ve yoksulların bu savaşı kazanması suyun ve insanlık neslinin devamlılığını sağlayacak Sedat D., 22 Şubat 2009

Dünyadaki içilebilir su miktarı gittikçe azalıyor, suyun geri dönüşümüne dair yeterli ve gerekli önlemler alınmıyor. Bu koşullar altında patronlar suyumuzun mülkiyetini alıp, onu bize istedikleri gibi satabilmek istiyorlar. Onlar, temiz su azaldıkça daha çok kâr elde edeceklerini görüyorlar ve iştahları kabarıyor. Bu adi düzeneğin en büyük öncüsü Dünya Su Forumu’dur ve bu forum bu ay İstanbul’da toplanıyor. Gazetemizin geçen sayısında bu konu ile ilgili olarak şöyle yazmıştık: “İşçi ve emekçiler olarak suyumuza sahip çıkmalıyız ... [Bizim] Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’na (STHP) destek vermemiz ve onu geliştirmemiz hayati bir önem taşıyor. Yoksa, kapitalizm krizinden kurtulurken, bizlerin yakın gelecekte umumi tuvaletlerde dahi içecek bir bardak suyumuz olmayacak.” Böyle yazarken hiç mi hiç abartmamıştık. Su üzerinde oynanan oyun öylesine adi ve tehlikeli ki; sorun insanlığın neslini tehdit eden bir seviyeye varmış bulunmakta. Bugün suyun başı, emperyalizm ile işçi sınıfı ve yoksul kitleler arasındaki bir savaş alanına dönüşmüştür. İşçilerin ve yoksulların bu savaşı kazanması suyun ve insanlık neslinin devamlılığını sağlayacak. Sağlıklı suya ulaşımı ve yeniden ulaşımı garanti altına alacak. Ancak suyun başında emperyalizm kalırsa, dünya burjuvaları kârlarına kâr katarken, su kaynakları aşırı sömürü altında tükenip, kalitesizleşecek ve su krizi nihayetinde susuzluk haline gelip insanlık neslini yok edecek. İşte karşımızdaki tablo ve büyük savaş budur. Dünyadaki bu “yaklaşan felaketin” küçük örnekleri emperyalizm tarafından tüm dünyaya yayılmak isteniyor. Hem de bunun kararını bizim topraklarımızda alıp, ilk önce de bizim topraklarımızda uygulamak istiyorlar. Gazetemiz İşçi Cephesi’nin de bir bileşeni olduğu STHP bu adi talana karşı sesini yükseltmek için aşağıda sıralanan gün, saat ve yerlerde şu etkinlikleri düzenleyecek: 3 Mart Salı, İski önü; 9 Mart Pazartesi, Çevre ve Orman Bakanlığı önü; 10 Mart Salı, Sütlüce AKP Kongre Merkezi önü... Her seferinde saat 12:30’da basın açıklamaları şı sesimizi yükseltmemizin gerekliliğidir. ve de 15 ve 16 Mart (Dünya Su Forumu’nun başlangıç günü) günleri kitlesel eylemler tasar- İkincisi ise: Suyun ticarileştirilmesi sorunu tüm lanıyor. dünyanın sorunudur ve tüm dünya yoksul kitBu eylemlere katılmanın ne denli önemli oldu- leleri ile dünya işçi sınıfını tehdit etmektedir. ğunu iki şekilde açıklayabiliriz. Bugün suyun ticarileştirilmesine karşı verdiğiBirincisi; hayatımıza kast eden burjuvalara kar- miz her tepki, dünya yoksul kitleleri ve işçi sı-

nıfı için beraber hareket edilebilecek bir mevzi haline gelecektir. İşte bu mevzi üzerinden başlatılan bir taarruz, İstanbul’da toplanan Su Forumu’nun aldığı her kararı ait olduğu yere, çöplüğe götürecektir. İşte yaklaşan felakete karşı, tek ve en gerçekçi korunma çaremiz budur!


KADIN

Kadına yönelik şiddet

Kadın, cins olarak üretimden uzaklaştırıldığı andan itibarendir ki -bu da özel mülkiyete geçiş ile başlar- erkek, gücünü, aile ve toplumda kanıtlama çabasını, şiddet eylemine dönüştürmeye başlamıştır Özüm Tanır, 24 Şubat 2009 Türkiye ve dünyada kadınların büyük bir kısmı şiddete maruz kalıyor. Kadınlar, aile içinde ölüme varan dayaklar, tecavüzler, aşağılamalar ile karşı karşıya kalırken; işyerlerinde, sokaklarda ve toplumsal her alanda şiddetle karşılaşıyor. Kadınlar, fiziksel saldırıların yanı sıra; aşağılama, sindirme gibi pek çok psikolojik şiddet biçimlerine de maruz kalıyor. Türkiye’de ve doğu ülkelerinde bunlara töre cinayetleri eklenirken, tecavüz, taciz gibi cinsel şiddete dünyanın her yerinde sıklıkla rastlanıyor. Son günlerde Türkiye basınında çok sık yer alan sokak tacizleri de şiddetin toplumsal boyutunu gözler önüne seriyor.

mümkün değildir. Özellikle devlet bu konuda göstermelik çabalar dışında hiçbir şey sunmamaktadır. Aile içi şiddet gördükleri için polise giden kadınların, polisler tarafından kocalarıyla zorla barıştırılması gibi sorunu çözümsüz kılma politikası bir yana, kadının kendini yeniden var edebilmesi için düzenlenmesi gereken kadın sığınma evlerinin törenlerle açılması gibi tutumlarını örnek olarak gösterebiliriz. Oy toplamak için yapılan bu büyük açılışlarda, sığınma evlerinin yerleri herkese gösteriliyor ve buraya sığınan kadınların güvenlikleri hiçe sayılıyor. Ayrıca zaten çok az sayıda olan kadın sığınma evleri ihtiyaçları da karşılayacak özelliklere sahip değil.

Öte yandan, devlet şiddeti de her geçen gün kendini hissettiriyor. Sisteme ya da devlete karşı muhalefet eden, hakkını aramaya çalışan, doğuda özgürlük mücadelesi veren kadınlarımız; kimliklerinden ve hayattaki duruşlarından dolayı gözaltılarda, cezaevlerinde sistemli tacize, tecavüze maruz kalıyor. Tüm bunlar bize sistemli ve politik bir şiddet poliTürkiye’de kadına yönelik şiddete karşı ne tür ön- tikasının ipuçlarını veriyor. Kadına yönelik şiddete lemler alındığına bakacak olursak; hukuki ve top- karşı sınıf eksenli, eşitlikçi bir örgütlülük hedefilumsal alanda büyük adımlar atıldığını söylemek miz olmalı. Kadın, cins olarak üretimden uzaklaştırıldığı andan itibarendir ki -bu da özel mülkiyete geçiş ile başlar- erkek, gücünü, aile ve toplumda kanıtlama çabasını, şiddet eylemine dönüştürmeye başlamıştır. Erkek evinde ve hayatın her alanında kadınları baskı altına almaya çalışır ve egemenliğini hissettirir.

Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu - Arjin Balaz -

10 yılı aşkın bir süredir askıda bekleyen ve kadın örgütlerinin kurulması için uzun bir süredir mücadele ettiği, mecliste kadın-erkek eşitliği komisyonu kuruluyor. Baştan olaylı başlayan komisyonun, önce yasasının oylanması yüzde 91,9’u erkek olan mecliste yeterli çoğunluk sağlanamadığından ertelendi. Sonra komisyon kuruldu fakat bu sefer de AKP tarafından adının “fırsat eşitliği” komisyonu olarak değiştirilmesi istendi. Kadın erkek eşitliği komisyonu, çıkan kanun tasarılarını ve tekliflerini, kadın hakları çerçevesinde incelemek ve denetlemek amacını koyuyor kuruluş bildirgesinin girişinde. Tabii hiçbirimiz şu an için bu vaatlerin nasıl hayata geçirileceğini bilmiyoruz. Fakat ona rağmen kurulan bu komisyonun bir adım olduğuna inanıyoruz. Kadının siyasette temsilinin çok az olduğu ve kadının eve hapsedilmek dışında bir “özgürlüğünün” kabul edilmediği bir ülkede yaşıyoruz. Kadının her alanda görünür olması adına yapılan komisyonun bile isminin değiştirilmeye çalışılması gelişmelerin ardındaki ataerkil zihniyetin bir ifadesi olup, Başbakanın bu gelişmeyi de kadınlara yalnızca bir sus payı olarak sunduğunu açıkça belli ediyor. Başbakanın isteği kadın sorununa çözüm bulmak değil, fakat onu AB’ye uyum sürecinde bir şablon olarak kullanmaktır. Bunlara rağmen, kadının sesinin duyulur hale gelmesi ve yasalarda ve gerçek hayatta görünür hale gelebilmesi için bir denetleme aracı oluşturulması kayda değer bir gelişme. Komisyon nasıl kurulursa kurulsun, kadınların vaatlerini gerçekleştirebilmek için komisyonun adını bile dayatmaya çalışan bu ataerkil zihniyete karşı toplu halde mücadele etmemiz gerekiyor.

7

8 MART

Tarih, 8 Mart 1857 idi. Günde 16 saat ve erkeklere göre daha düşük ücretlerle çalışan 40.000 dokuma işçisi kadındık. Çalışma saatlerimizin düşürülmesi ve eşit işe eşit ücret taleplerimizle greve çıktık. Kolluk güçlerinin çıkarttığı yangında 129’umuz katledildi. Yıl 1886, gün yine 8 Mart’tı. Bir başka kentte, iplik işçisi kadınlardık. İşten çıkarmaları protesto etmek için, sendikalaşma ve oy hakkı için fabrikayı işgal ettik, mücadelemiz kana boğuldu... Böylece 8 Mart, emekçi kadınlar için hem mücadelenin miladı hem de sembolü oldu. Ve bugün 2. Enternasyonal’e bağlı Uluslararası Kadın Konferansı’nda , “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul edildi.

Krize karşı önce ve önde kadınlar Başak Kahriman, 22 Şubat 2009

leyen kadına yüklenir; hazır giyim ürünleri, çocuk, yaşlı ve engelli bakımı vb. gibi dışarıdan alınabilen birçok hizmeti artan yoksullukla beraber kadının karşılaması beklenir. Bu da elbette kadının karşılıksız ev-içi emeğinin artması anlamına gelir. Öte yandan, yoksulluk ve işsizlikle birlikte tırmanan sosyal gerilim bu dönemlerde kadına yönelik şiddetin de artmasına sebebiyet verir.

Kapitalizmin dayandığı cinsiyetçi iş bölümünden dolayı sömürülen sınıfın içinde bile daha çok sömürülenler kadınlar olmuştur. Kadınlar bu işbölümü nedeniyle karşılıksız bir biçimde ev-içi ve bakım hizmetlerini yüklenmek zorunda kalmış, çoğunlukla sigortasız ve fason işlerde çalışabilmiş ve eş değer iş karşılığında erkeklerden daha az mikKriz zamanlarının özellikle ezilen halkların kadıntarda ücrete boyun eğdirilmiştir. larına yönelik en önemli sonucu ise yükselen milliÖte yandan, kadın aleyhine şekillenen bu koşul- yetçilikle birlikte artan baskıcı ve ayrımcı politikalar, yasalar yoluyla da desteklenmiş; kadının ikin- lardır. Artan cinsel ve sınıfsal sömürü, artan ulusal cil konumu, kimliği ve bedeniyle birlikte emeği sömürü ile de birleşerek tıpkı Kürt kadınlarında de kimi zaman görmezden gelinerek kimi zaman olduğu gibi hayatları kuşatır. acımasızca sömürülerek pekiştirilmiştir. Yakın zamanda çıkan SSGSS yasasının kadını kocasına ya Sonuç olarak, erkek egemen kapitalist düzenin da babasına mahkûm eden yüzü bu örneklerin en çifte mağdurları olan biz emekçi kadınlar, bu düönemlilerinden biridir. Bu yasa ile kadınların bir- zenin krizlerinden de en çok etkilenenler oluruz. çok sosyal hakkı ellerinden alınırken, ev-içi emek- Hayatımıza giren bu kriz bu durumu bir kez daha leri yine görmezden gelinmiş ve kadına, babadan doğrulamakta. Kendini kurtarmaya çalışan sisteve kocadan bağımsız bir sosyal güvence hakkı yine min ilk feda ettikleri bizleriz ve karşı çıkmadığımız sürece “Önce kadınlar ve çocuklar...” ifadesindeki es geçilmiştir. ‘önce’lik katmerli bir mağduriyetten fazlasını getirBu koşullar elbette krizin etkilerini kadınlar için meyecek. çok daha ağır kılmaktadır. Kriz dönemleri, cinsiyetçi uygulamaların en belirginleştiği dönemlerdir. Karşı çıkabilmek içinse örgütlü olabilmemiz önemBu dönemlerde, ilk işten çıkarılanlar çalışmaları bir li; maruz kaldığımız cinsel, sınıfsal ve ulusal sömühaktan öte bir katkı olarak görülen kadınlar olurlar. rüye karşı direnebilmemiz, ancak böyle olanaklı. İşlerini korumayı başaran kadınlar ise karşılığında Öte yandan, erkek egemen kapitalist bu düzene birçok haklarından vazgeçmek zorunda kalırlar. karşı verdiğimiz mücadelede yalnızca emekçi değil Maaşlarının iyice düşmesi, kreşlerin kapanması, emekçi ve kadın olarak sorunlarımızın ve talepleemzirme sürelerinin kısalması vb... Ayrıca krizden rimizin görünür kılınması da ancak kimliğimize, dolayı iyice yoksullaşan hanenin yükü, evi düzen- bedenimize ve emeğimize sahip çıkarak mümkün!


8

ARKA PLAN

Ye r e l S e ç i m l e r

Kâr amaçlı değil, ihtiyaç odaklı! Sermayeden de

Kimimiz işsiziz, kimimiz işimizi kaybetmek üzereyiz. Yoksuluz, güvencesiziz. Açız, kimimiz. İş, insanca koşullarda çalışmak ve barınmak, sağlık, eğitim, su en temel haklarımız olduğu halde, bunlara ulaşmamız engelleniyor. İhtiyaçların giderilmesinde öncelik, emekçilerin ihtiyaçlarından öte sermayenin çıkarlarına uygunluk esasına göre belirleniyor Cemre Sava, 23 Şubat 2009 Şubat sayımızda yer alan Yerel Seçimlere Giderken (1) yazısını, “belirleyici olan tercihler olacak” diye bitirmiştik. Aradan bir ay geçti ve bu söz daha yakıcı bir anlam kazandı. Hayatımızın tam ortasında, etkisi tüm dünyada gün geçtikçe artan, sonuçları can yakmaya/almaya başlayan bir kriz var. Emekçilerin payına daha çok işsizlik, daha fazla yoksulluk düşüyor bu krizden. Yaşamak gittikçe zorlaşıyor. Kadını ve erkeği ile genci ve yaşlısı ile emekçi kesimler bir hayatta kalma mücadelesi veriyor.

gibi manipüle edilen bizler, seçilme sürecinin ardından görünmeyen değil görmezden gelinen o çok iyi bildiğimiz yere geri gönderiliyoruz.

Özne, biziz! • Oysa, kimimiz işsiziz, kimimiz işimizi kaybetmek üzereyiz. Yoksuluz... Güvencesiziz... Açız, kimimiz. İş, insanca koşullarda çalışmak ve barınmak, sağlık, eğitim, su... en temel haklarımız olduğu halde bunlara ulaşmamız engelleniyor. Bu ihtiyaçlarımızı karşılamak için gerekli bütçeyi belediyelere ayırmak devletin; bu bütçeyi ve bizden topladığı diğer vergileri yine bizlerin ihtiyaçlarının Fabrika var, kapalı; makine var, bağlı; işçi var, üre- önceliğine göre kullanmak ise belediyelerin görevi. tilecek ürüne talep de var, ama üretim yok. İşte Ancak, bir önceki yazıda da belirttiğimiz gibi, sürebolluk içinde yokluk! İşte, bolluk krizi! Düşük giden belediyecilik anlayışında öncelik emekçilerin kârla üretimi sürdürmek istemeyen patronların ihtiyaçlarından öte sermayenin çıkarlarına uygunluk esasına göre belirleniyor. tercihinin belirleyici olduğu bir sistem. Diğer tarafta ise, Kürt halkına yönelik artan bir inkâr ve imha politikasının parçası kılınmak isteniyoruz. Sindirilen ve yadsınan bir halkın üzerinden politika üretilmeye çalışılıyor, onlara yasaklanan bu

İşçi sınıfı ve emekçi kesimlere verilen vaatler seçim sonrası unutuluyor, ihtiyaçların belirlenme sürecine katılımımız engellendiği gibi, ihtiyaçlarımız da görmezden geliniyor. Oysa, işçiler ve emekçi ke-

Yoksullaşıyoruz ve yoksunlaşıyoruz, sermayedarlar asker-polis rejimi ile uyum içinde bu koşulların garantörlüğünü üstlenirlerken, sermaye partileri ve onların belediye başkan adayları ise bu koşulları bir oy potası haline çevirmeye çalışıyor

alan; sorun, isimsiz ve çözümsüz kılınarak, bu inkar ve imha üzerinden nefretle yeniden üretiliyor.

simler olarak yani her alanda hayatı yeniden üretenler olarak hayatımızı ilgilendiren her tür sürecin Yoksullaşıyoruz ve yoksunlaşıyoruz, sermayedarlar öznesi de biz olmak durumundayız! asker-polis rejimi ile uyum içinde bu koşulların ga- Özne olabilmemiz, bilgi edinme kanallarına ularantörlüğünü üstlenirlerken, sermaye partileri ve şabilmeyi, karar alma süreçlerine katılmayı, alınan onların belediye başkan adayları bu koşulları bir oy kararların uygulamalarını ve sonuçlarını denetlepotası haline çevirmeye çalışıyor. meyi gerektirir. Yoksulluk, sadaka ver- oy al alışverişinin bir koşulu Oysa kâr odaklı, sermayeden yana hiçbir belediyeolarak görünür kılınırken; Kürt düşmanlığı genel cilik anlayışı bu gerekleri yerine getirmez, yerine seçimlerde olduğu gibi yerel seçimlerde de oy ver- getirmediği gibi düzenlemelerini bunları dışlayan me eğilimlerinin öncelikli belirleyeni oluyor. Öyle biçimde örgütler. Çünkü bu anlayışın öznesi serki, AKP ile CHP’nin batıdaki rekabeti, doğu ve maye sahipleridir, patronlardır. Zaten, bu anlayışta güneydoğudaki Kürt illerinde DTP’ye karşı kabul- bir belediyecilikte belediyenin kendisi çöp toplama lenilmiş bir ittifaka dönüşüyor. ve temizlikten, konut ve işyeri inşaat izni ve ruhsatı Türlü açılımlar, bin bir vaatler bir yanda; kapışma- verilmesine; emlak vergisi toplama işinden, bir dizi lar, çekişmeler öte yanda bir oy telaşıdır ki gidiyor ihalelerin özel şirketlere verilmesine kadar birçok sermaye partilerinin adayları arasında. Hâl böyle konuda bir “patron” konumundadır. Bu belediolunca da emekçi kesimler olarak bu seçimlerin yelerde taşeronlaştırmanın devamı özelleştirme, yalnızca birer nesnesiymiş gibi algılanıyoruz. İh- özelleştirmenin devamı ise sendikasızlaştırma olatiyaçlarımız, seçilme sürecini yönlendiren ve hatta rak gelir. Ve “patron” belediye, yüzünü bu sefer de bu süreçte buzdolabı dağıtımları vb. örneklerdeki belediye işçilerine karşı hak gaspları ile gösterir.

Ye re l S e ç i m l e r İ ç i n 1. Belediyelerde emekçi denetimi • Seçenlere, seçtiklerini geri çağırma hakkı! • Her düzeyde işçi denetimi! • Bütün defterler ve kayıtlar açılsın! • Gizli meclis toplantılarına hayır! • Belediye meclisleri mahallelerden tek tek seçilmiş ve seçmenler tarafından geri alınabilen temsilcilerden oluşturulmalı! • Seçilmemiş bürokratların denetimindeki belediye encümeni lağvedilmeli! • Belediye zabıtasının görevleri emekçiler ve ev kadınları tarafından seçilmiş semt komitelerine devredilmeli! • Belediye emekçileri değil, emekçiler belediyeyi denetlemeli! 2. Herkese bir konut • Bir konut, herkesin toplumsal hakkıdır! Herkes için suyu, elektriği, merkezi ısıtması olan depreme dayanıklı sağlıklı konut! • Boş arazi ve konutlar işçi denetiminde ihtiyaç sahiplerinin kullanımına açılsın! • Belediyeler, herkese bir konut için toplu konut kooperatifleri kursun! • Kâr elde etmek amacıyla uygulanan ‘kentsel dönüşüm’ projelerine, ranta dayalı çarpık kentleşme uygulamalarına son verilmelidir! 3. Kadının, erkek egemen toplumsal sistemden kaynaklı mağduriyetine duyarlı bir belediyecilik! • Belediyelerde kadınlara eşit temsil, söz ve karar hakkı! • Belediyelerde kadın meclisleri! • Mahallelerde, kadınların sağlık sorunlarına ilişkin danışma ve hizmet merkezleri! • Dayağa, şiddete maruz kalan kadınlara kadın sığınma evleri! • Kadınların gece sokağa çıkabilmeleri için bütün sokaklarda aydınlatma! Çocuklar sadece kadınların değildir; • Her mahalleye kadınlar ve erkekler için 24 saat hizmet veren yuva, kreş, çamaşırhane, çocuk bakımevi! • Ucuz ve temiz yemek yenebilecek yemekhaneler! 4. Herkese ücretsiz sağlık, ücretsiz eğitim • Sağlık, özel hastanelere bırakılamaz! • Her mahalleye sağlık ocağı! Tam teşekküllü bir devlet hastanesi!


ARKA PLAN

9

re Giderken (2)

eğil, emekçi kesimlerden yana bir belediyecilik! A c i l Ta l e p l e r i m i z • İşsizler, çocuklar ve yaşlılar başta olmak üzere herkese ücretsiz ve kaliteli sağlık hizmeti! • Müteahhitler için imar planı değil, yeşil alan ve çocuk parkları için düzenleme! • Tüm fabrikalara arıtma tesisi zorunlu olmalıdır! Çevreyi ve doğayı kirleten fabrikaların üretimi durdurulsun! • Sağlıksız üretim yapan ve işçi sağlığını tehdit eden işyerlerinde üretimi durdurma ve önlem alınıncaya kadar engelleme hakkı! Eğitim ihtiyacına öncelik veren ve eğitimi ücretsiz, demokratik ve kaliteli hale getiren bir belediye; • Eşit, ücretsiz, bilimsel, anadilde eğitim 5. Kâr gözetmeyen, güvenli toplu ulaşım • Güvenli, kâr gözetmeyen bir ulaşım için toplu taşımacılık! • Yolu yapılmamış tek bir semt kalmasın! • Yolda geçen zaman iş süresinden sayılsın! 6. Belediye çalışanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve sendika hakkı • Sendikasızlaştırmaya, taşeronlaşmaya hayır! Tüm işçi ve emekçiler için sendikalaşma hakkı; örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılsın! • İşten çıkarmalar yasaklansın! Sigortasız, kayıt dışı çalıştırma ve çocuk emeği yasaklansın! İşsizlikle ve kayıt dışı ile mücadele belediyelerin de işidir! • Ücretlerde azaltma olmaksızın iş saatleri kısaltılsın. Tüm işler çalışan nüfus arasında paylaştırılsın! Haftalık çalışma süresi 35 saat ol-sun! • Çıraklara, genç işçilere, kadın işçilere farklı ücret uygulamasına son! Eşdeğer işe eşit ücret! 7. Belediyelerden anadilde yararlanma hakkı 8. Belediyeler krize ve işsizliğe karşı istihdam olanakları yaratmalıdır • Belediyelerdeki özelleştirme ve taşeronlaştırılmaya son! • Belediyelere bağlı çalışan tüm taşeron işçiler belediyenin kadrolu işçisi olsun! • Belediyelerde çalışan işçilerin işten çıkarılmaları yasaklansın! Kaynak mı? • Vergi, patronlardan, zenginlerden alınsın! • Yolsuzluk yapanıan mallarına el konulsun! • İç ve dış borçlar ödenmesin! • IMF’ye, faize, hortumcuya, orduya değil emekçiye bütçe!

Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı savunmamız gereken, kaynak yaratıcı, yönlendirici, düzenleyici, katılımcı; Kürt halkının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleplerine ve kadın-erkek eşitliğine duyarlı; emekçi kesimlerden yana bir belediyeciliktir. Ve oyumuz, bu anlayışı sahiplenen adaylara gitmeli Sermaye partilerine oy yok! • Sonuçta, belediyeler büyük rant kapıları olarak zenginlerin cebini daha çok doldururken, hem o belediyenin hizmet sunmakla yükümlü olduğu yoksul belde halkı hem de bizzat o belediyenin çalışanları, kaderlerine mahkûm edilir.

manın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, İstanbul’da büyükşehir belediye başkan adayı olan Akın Birdal, Ankara büyükşehir belediye başkan adayı Kamile Öncel, Bursa büyükşehir belediye başkan adayı İkbal Polat, İzmir büyükşehir belediye başkan adayı Arif Ali Cangı, Adana büyükşehir belediye başkan adayı Şiar Rişvanoğlu ya da İstanbul Bahçelievler’den belediye başkan adayı sendikacı Ayşe Yumli Yeter, Kadıköy’den aday Nursel Şengül vb. gibi solun ortak adayları olarak öne çıkan isimlerin desteklenmesini bu anlayışın asgari düzeyde de olsa birer temsili oldukları için önemli buluyoruz.

Yıllardır acımasızca sürdürülen döngü işte bu. Bugün yerel seçimlerle yeniden karşımıza dikilen sermaye partileri kendilerine oy getirecek vaatlerin altında işte bu gerçeği saklıyorlar. Bu nedenle, bu seçimler için öncelikle, sermaye partilerini ve bu partilerin ve adaylarının temsil ettiği sermaye odaklı, rant peşinde koşan anlayışı mahkûm edelim diyoruz. Emekçilerden sermaye partilerine oy Kürt illerinde DTP’nin adaylarını destekliyoyok! ruz! • Öte yandan, Kürt illerinde seçimin ayrı bir Oyumuz, emekçi kesimlerden yana bir belediye- anlamının olduğunu geçen sayımızda da belirtmişciliğe! • Sermaye partilerinin aldatmacasına karşı tik. Bu illerde AKP’nin DTP’den belediyeleri alsavunmamız gereken, kaynak yaratıcı, yönlendiri- mak için bizzat iktidar partisi olma olanaklarını da ci, düzenleyici, katılımcı; çevreye duyarlı; Kürt hal- kullanarak giriştiği mücadelenin kendi lehine sokının ve tüm ezilen kesimlerin demokratik taleple- nuçlanması, Kürt halkı üzerinde sürdürülen baskı,

Emekçi kesimler olarak bu seçimlerin yalnızca birer nesnesi olarak algılanıyoruz. İhtiyaçlarımız, seçilme sürecini yönlendirir ve hatta bu süreçte buzdolabı dağıtımları vb. örneklerdeki gibi manipüle edilirken, seçilme sürecinin ardından görmezden geliniyoruz rini benimseyen; kadın-erkek eşitliğini ve kadına pozitif ayrımcılık anlayışını gözeten; ve emekçi kesimlerden yana bir belediyeciliktir. Ve oyumuz, bu anlayışı sahiplenen adaylara gitmelidir.

inkâr ve imha politikalarının da güvenoyu alması anlamına gelecek. Bu koşullar içinde, önümüzdeki yerel seçimlerde Kürt illerinde DTP’nin adaylarını desteklemeyi, sürdürülen bu politiAncak bu adaylarla, belediyelerde emekçi denetimi; kayı mahkum etmek için; ve Kürt halkının deherkese bir konut; belediyelerde kadına eşit temsil, mokratik haklarının kabulü ve yok sayılmaya söz, karar hakkı; herkese ücretsiz sağlık ve eğitim; çalışılan siyasi iradesinin tanınması için zorunlu kâr gözetmeyen güvenli toplu ulaşım; belediye çalı- görüyoruz. şanlarına ve bütün emekçilere yeterli ücret, sigorta ve *** sendika hakkı gibi taleplerimizin sahiplenilmesinin Belki, bu yazıyı “sonuç olarak...” diye bitirmek yolu açılabilir. yerinde olabilirdi; öte yandan genel seçim ağırAyrıca bu anlayışa verilen her bir oy, bugün krizin lığında geçen bu sürecin sonucunu sandıktan çıfaturasını emekçilere ödetmeye çalışan işçi düşma- kan oy sayısının belirlemeyeceği de bir gerçek. nı politikaların da, Kürt halkına uygulanan baskı, Ancak şu açıkça söylenebilir, işçi sınıfı ve başta inkâr ve imha politikasının da reddi anlamına gele- kadınlar ve gençler olmak üzere tüm emekçi kecektir ve bu açıdan “bir” oydan çok daha fazlasını simler, ortak mücadelemizi ve irademizi emekten ifade edecektir. ve özgürlükten yana taleplerimiz ve hedeflerimiz 29 Mart Yerel Seçimleri’nde mahallemizin muhta- ekseninde örgütlemediğimiz sürece; sonuçlar, rının seçiminden, büyükşehir belediye başkanının sermayenin saltanatında hep borç hanemize yaseçimine kadar bu kıstasları göz önünde bulundur- zılacak.


10

ULUSAL SORUN

Davos’un Ardından…

Kahraman olmak ne kadar kolaymış meğer!

Dışarıda barış güvercini içerde şahin olmayı tercih eden Başbakan Erdoğan’ın niyetini, neyin peşinde olduğunu tabii ki anlıyoruz. Kaldı ki “aynası iştir kişinin lafa bakılmaz!” Gerisi laf-ı güzaftır… Burjuva politikacılar en çok neden korkar; hafızadan! En çok neyi sever; unutkanlığı! Bu durumda korkarız biraz Başbakanı üzeceğiz… nel Başkanı Baykal söyledi. Eğer Başbakan Erdoğan söylediklerinde samimi olsaydı bunların hiçbirinin Başbakan Erdoğan, Davos’taki çıkışıyla gündeme olmaması ya da bu aşamadan sonra gereğinin yabomba gibi düştü. “Gazze-Orta Doğu İçin Model” pılması gerekirdi. isimli panele Tayyip Erdoğan ile Şimon Perez arasındaki gerginlik damgasını vurdu. Panel yönetici- Dışarıda barış güvercini içeride şahin olmayı tercih sinin sürenin bittiğini söyleyerek söz hakkı vermek eden Başbakan Erdoğan’ın niyetini, neyin peşinde istememesine karşılık Erdoğan, Perez’e dönerek: olduğunu tabii ki anlıyoruz. Kaldı ki “aynası iştir “Sesin çok yüksek çıkıyor. Benden yaşlısın, biliyo- kişinin lafa bakılmaz!” Gerisi laf-ı güzaftır… rum ki sesinin benden çok yüksek çıkması suçluluk Burjuva politikacılar en çok neden korkar; hafızapsikolojisinin bir gereğidir. Benim sesim bu kadar dan! En çok neyi sever; unutkanlığı! Bu durumda çok yüksek çıkmayacak. Bunu böyle bilesin” dedi. korkarız biraz Başbakanı üzeceğiz… Peres’in konuşmasının salonda alkışlanmasıyla ilgili olarak da Erdoğan, ‘’Şu zulme alkış tutanları İsrail’e Hamas ile konuş diyen başbakan DTP da ayrıca kınıyorum. Çocukları öldürenleri kalkıp ile neden konuşmuyor? • Başbakanın Davos’ta en da alkışlamak öyle zannediyorum ki insanlık suçu- çok üzerinde durduğu konulardan biri Hamas’ın dur’’ dedi. Başbakan Erdoğan, oturum yöneticisine kabul görmemesiydi. Başbakan Erdoğan, Hamas’ın de dönerek, ‘’Sana da çok teşekkür ediyorum. Be- seçimlere katıldığını, bu şekilde en azından bir denim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha mokratik niyet gösterdiğini, Filistin ve Gazze’de Davos’a gelmem’’ diyerek toplantıyı terk etti... Baş- de hatırı sayılır oy aldığını söyledi. Bu noktadan bakan Erdoğan da sesini çok yükseltmişti, acaba hareketle İsrail’e Hamas ile masaya otur, konuş dedi. Bunları söyleyen Erdoğan, DTP ile kesinliksuçluluk psikolojinden mi? le konuşmuyor. DTP’yi yok sayıyor. Her fırsatta Dışarıda güvercin, içeride şahin • Başbakan DTP’yi terörizmle ilişkilendirmekten kaçınmıyor. Erdoğan’ın söylediklerine illa muhalif olalım diye Başbakan Erdoğan insanları bu kadar mı cahil satu-kaka demeyeceğiz. Ama şunu hatırlatmak da nıyor! Bir yandan İsrail’e ve dünyaya Hamas’ı tanı, boynumuzun borcudur: Evet, İsrail Filistin’de inona bir şans ver diyeceksin, diğer yandan DTP’ye sanlık dışı uygulamalarda bulunuyor. Bu insanlık her yeri dar edeceksin. Bu nasıl bir anlayıştır, bu dışı uygulamaları birileri İsrail’e söylemeliydi. Başnasıl bir çifte standarttır! bakan Erdoğan bu açıdan haklıdır… Lakin İsrail bu insanlık dışı uygulamalarını ilk kez Gazze’de Hamas silahlı bir örgüt. Başbakan Erdoğan bungerçekleştirmedi. İsrail onlarca yıldır bu vahşeti Fi- dan hiç bahsetmiyor. İsrail, Hamas’ın bomba attılistin topraklarında sürdürüyor. Bu nedenle henüz ğını söylüyor, Erdoğan bunu da bir kenara bırakıTürkiye hükümetlerinin, AKP de dâhil herhangi yor. Sonra DTP’ye, ya PKK’ye terörist dersin ya da bir somut tutum aldığı görülmüş de değil. Kaldı ki seni muhatap almam, tanımam diyor. Bu durumda İsrail ile askerî anlaşmalar, silah alımları, istihbarat Erdoğan, AKP, hükümet, devlet ne kadar inandıpaylaşımları son hız devam ediyor. Konya’da İsrailli rıcı olabilir? Türkiye’de, dünyada bu sözlere kim pilotların eğitim uçuşları yaptığını bizzat CHP Ge- inanır? Kimse!

Erdoğan meselenin şiddetle değil diyalogla çözülmesini öneriyor ve masaya oturup konuşulmasını öğütlüyor. Pekiyi kendisi DTP ile bunu neden yapmıyor?

1990’lı yıllarda JİTEM tarafından öldürülen birçok kişi öldürüldükten ve asitle yakıldıktan sonra 80’li yılların ortasından itibaren Kürtlere, devrim- BOTAŞ’ın tesislerine ve Cizre-Silopi hattındaki cilere ve muhaliflere dönük neredeyse her kaçırma, bazı kuyulara atılmıştır. İşte Ergenekon davası ile işkence ve öldürme eyleminde adı geçen, bölge il- birçok aile bu kuyuların açılmasını talep etmektelerinde adı bir dönem neredeyse ölümle eş anlama dir. gelen JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle MüDiğer olay ise Güçlükonak katliamıdır. 15 Aralık cadele), Ergenekon davasıyla birlikte bir kez daha 1995’te PKK’nin tek taraflı ateşkesini bozmak isgündeme geldi. PKK’ye karşı mücadele amacıyla, teyen devlet güçleri, JİTEM’in gerçekleştirdiği 1985-1987 yılları arasında kurulduğu iddia edilen korkunç bir katliamla PKK’yi yalnızlaştırmayı deJİTEM’in varlığını, bugüne kadar hiçbir devlet nemişlerdir. 12 Ocak 1996 günü Şırnak’ın Güçlükurumu (varlığını kanıtlayan birçok delil olmasına konak ilçesine bağlı Çevrimli ve Yatağan köylerine rağmen) resmî olarak kabul etmiş değil. baskın yapan askerler, PKK’ye yardım ettiklerini JİTEM’in Ergenekon davası içerisinde yargılanma- öne sürdükleri bir dizi korucuyu ve köylüyü gösı tartışması, yakın tarihte gerçekleşen bir dizi kat- zaltına aldılar. 15 Ocak günü taburdan çıkarılan liamın da yeniden tartışılmasını sağladı. Bunlardan köylülerden bir kısmı, bir minibüse bindirildikten biri Asit kuyularında öldürülen insanlar, diğeri de kısa bir süre sonra taranarak öldürülmüş, daha sonGüçlükonak katliamı... ra araç ateşe verilmiştir. Olayın ardından, her ne

kadar devlet suçu PKK’ye atsa da, öldürülenlerin yakınları ve tanıklar devleti suçlamıştır. Hatta bazı korucular, daha sonra bu katliamı JİTEM’in gerçekleştirdiğini itiraf etmişlerdir. Ayrıca Türkiye bu katliamdan dolayı AİHM’de mahkûm olmuştur.

Kemal Boran, 20 Şubat 2009

Çocuk her yerde çocuktur! • Başbakan Erdoğan’ın Perez’e kükremesinin en önemli nedenlerinde biri de Gazze’de bombardıman sırasında ölen çocuklardı. Gerçekten de yüzlerce çocuk hayatını yitirdi. Bu kabul edilemez bir katliamdır. Çocukların dünyanın hiçbir yerinde ölmemesi gerekir. Nedeni ne olursa olsun! Oysa Biz Başbakan Erdoğan’ın aynen şunları söylediğini dün gibi hatırlıyoruz: “Kadın da olsa çocuk da olsa gereken yapılacaktır!” Evet, gereken yapıldı. Bu sözlerin ardından Diyarbakır’da, 28 Mart 2006 günü, çıkan olaylarda 14 kişi öldürüldü… 7’si çocuktu… Birçoğu polis kurşunlarıyla can verdiler… Ya Uğur Kaymaz! Maalesef türlü sebep ve hikâyeyle tüyü bitmemiş çocuklar öldürüldü, öldürülüyor bu ülkede… Başbakanın bunları görmezden gelip başkalarına vicdan ve insanlık dersi vermesine kim inanır? Davos, güzel bir seçim yatırımı! • Başbakan fırsatı tepmedi. Davos’taki ortamı derhal seçim yatırımına dönüştürdü. Davos dönüşü gece yarısı İstanbul’daki karşılama da bu niyetle organize edildi… Ardından hemen İsrail ile ara düzeltme çalışmaları gizli olarak yapılmaya başlandı. Böylece Başbakan 15 dakikalık tek kişilik bir gösteriyle bir değil birçok kuş vurma kıvraklığını göstermiş oldu. Başbakan’ın Davos sonrası çeşitli defalar asıl amacının İsrail’i eleştirmek olmadığını ifade etmesi de bu durumun bir açıklamasıdır. Kısacası Davos Davos’ta kaldı. Getirisi iç politikaya hemen taşındı. DTP ise AKP hükümetinin Hamas liderleriyle içeride dışarıda görüşmeler yapmasını traji-komik bir film gibi izlemeye devam ediyor…

Güçlükonak Katliamı, Asit Kuyuları ve JİTEM Fuat Karahan, 24 Şubat 2009

Yakın döneme ait tüm bu gizli dosyaların tekrar gündeme getirilmesi anlamlıdır ama yeterli değildir. Devletin bir dizi korucuyu ve alt kademe subayı hedef göstermesine izin vermemeliyiz. Çünkü gerçekleşen eylemlerin gerçek failleri bu cinayet şebekelerini kuran ve besleyen, hükümetler ve ordu yönetimleridir. Bu bağlamda Ergenekon soruşturmasının genişletilmesi, JİTEM ve onun gerçekleştirdiği katliamların açığa çıkarılması, sorumluların yargılanması, gizli belgelerin kamuoyuna açıklanarak katledilenlerin yakınlarından özür dilenmesi için mücadele etmeliyiz.


GENÇLİK

11

İnsanca yaşamak hakkımız!

Barınma yalnız bir ihtiyaç değil, aynı zamanda bir haktır da. Milyonlarca ev boşta. Öğrenciler ise açıkta. Yurtlar ise, adeta birer cezaevi... Yurtlara zor bela yerleştikten sonra, bu sefer de kötü yaşam koşullarıyla baş etmek zorunda kalıBarınmak, insanın en temel ihtiyaçlarından biriyoruz. 6-12 kişilik odaları, pahalı ve sağlıksız yedir. Her canlı, yaşayabilmek için koşulları uygun mekleri, yetersiz etüt salonlarıyla insanca yaşamak bir ortama ihtiyaç duyar. Fakat kapitalizmin, bize imkânsız. Bunun yanı sıra, sınırlı sayıda bulunan sunduğu hayat hiçbir canlıya reva görülemeyecek ve hijyenden uzak tuvaletleri sağlığımızı tehdit etkadar korkunç! Hatırlayacak olursanız, çok yakın mekte. bir zamanda patlak veren kapitalist kriz, milyonlarca evin üretilip hiç kimsenin satın alamamasından Sadece biraz daha ucuz oldukları için tarikatlara ötürü çıkmıştı. Öyleyse soruyoruz: Milyonlarca ev bağlı yurtlarda okuyan öğrenciler ise, azımsanamahâlihazırda boşken, biz öğrenciler neden bir barı- yacak kadar çok. Bu yurtlarda öğrencilerin, İslami nağa dahi, sahip olamıyoruz? kurallara göre yaşamaları şart. Örneğin buralarda, Rant alanı barınaklarımız • Her türlü ihtiyacımızı kadın öğrenciler akşam ezanından sonra yurda piyasanın hizmetine sunan, neo-liberal politikalar alınmıyor, öğrenciler namaz kılmaya yönlendirilisayesinde patronlar, eğitim hizmetlerine dolayısıyla yor. Hatta okul içinde bile, karşı cinsle olan arkada, barınma hakkımıza el atmış durumda. Bu poli- daşlığınız, yurtta kalan ablalarınız ve ağabeyleriniz tikalar sayesinde, sosyal konut, parasız yatılı eğitim tarafından denetleniyor! gibi barınma destekleri sunan sosyal devlet anlayışı Cezaevlerine dönüşen devlet yurtları • Devlete tasfiye olmuş ve buna paralel olarak, yüksek kira bağımlılığın maddi şartlarını sağlayan yurtlar, kışla fiyatları ile öğrenciler, devlet yurtlarındaki sağlıksız disipliniyle birlikte ideolojik bağımlılığı da sağlıve pahalı barınma koşullarına mahkûm edilmiştir. yor. Ağır kurallar taşıyan, cinsiyetçi ve baskıcı yurt Dicle Nadin, 22 Şubat 2009

Bizlerin ilk seçeneği olan devlet yurtları, barınma ihtiyacının yalnızca yüzde 14’ünü karşılıyor. Bu yurtların fiyatları her sene artıyor ve eğer yurdun ücretini bir süre ödeyemezsek, yurtlardan kovuluyoruz. Bu da “parası olmayana barınacak yer yok” anlayışının somut bir ifadesidir.

disiplin yönetmelikleri, bizleri kişiliksizleştiriliyor, kontrol altında tutmaya çalışıyor. Özellikle devrimci ve Kürt arkadaşların barınma koşulları bütün bunlarla birlikte çok daha zor bir halde. Çünkü her adımları fişleniyor ve atılma tehdidi ile yaşıyorlar. Ve yurttan atılmak, mezun olduktan sonra devlet

ÖSS’de değişen ne?

dairelerinde çalışmamızı engelleyen yüz kızartıcı bir suç sayılıyor. Kışla Disiplinine Hayır; Yurtlarda Öğrenci Denetimi! • Yurtların bu durumu biz öğrencilerin insanca yaşamasının önünde çok büyük bir engeldir. Biz kaldığımız yeri orada yaşayanlar olarak denetleyebilir ve ihtiyaçlarımıza uygun nitelikte düzenleyebiliriz.

Yurtlarda baskı kurmaya yönelik tüm uygulamaların kaldırılması, yurtlardaki tüm hizmetlerin ücretsiz, koşulların sağlıklı ve eğitim sürecinin gereçlerini karşılayabilir nitelikte olması için Yurt Komitelerimizi oluşturalım! Yalnız bununla da sınırlı değil, biz barınma sorunu olan tüm öğrenciler olarak, bu sorunun çözümü için, barınma ihtiyaçlarımızı karşılayacak yeni yurtların yapılmasını, devlet yurtlarının ücretsiz olmasını, özel yurtların kamulaştırılmasını, evde kalan öğrenciler için de kira yardımı yapılmasını talep etmeliyiz. Yaşam alanlarımızın düzenlenmesi, ortak kuralların belirlenmesi ve uygulanması için söz, yetki ve karar hakkı yine biz öğrencilerin denetiminde olmalıdır. Bütün bunların gerçekleşmesi ise, biz öğrencilerin örgütlü mücadelesine bağlıdır.

2010’dan itibaren ÖSS sistemi değişiyor. Ey genç, asker-polis rejimi senin iyiliğin için neleri düşünüyor! Sadece seni mi? Dershane patronlarını da! Doğan Koca, 20 Şubat 2009

Geçtiğimiz günlerde ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan bir basın açıklaması yaparak 2010’dan itibaren ÖSS sisteminin değiştiğini duyurdu. ÖSS 1999 öncesinde olduğu gibi iki aşamalı yapılacak. Nisan sonu gibi yapılması planlanan Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda 2006’dan beri uygulanan sistemdeki 1. bölüme benzer, haziran sonunda yapılması planlanan EdebiyatCoğrafya, Matematik-Geometri, Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler ve Yabancı Dil olmak üzere 5 adet Lisansa Geçiş Sınavında ise 2. bölüme benzer sorular çıkacak. Soru sayıları artıp, konular ve puan türleri çeşitlenirken meslek liselilerin önünü kapayan katsayılarda herhangi bir değişiklik yok.

mıştı. Ey genç, asker-polis rejimi senin iyiliğin için neleri düşünüyor! Sırf sen ders çalış, aman başka meşgalen olmasın, aman bağlı olduğun zincirleri göremeyesin diye uğraşıyor. YÖK, ÖSYM; asker-polis rejimin tekmili birden sen sınıf atlama (burada kinaye var, evet ÖSS’ye hazırlanan genç) hayalleri kur, derslerine daha sıkı sarıl diye çalışıyor!

Sadece seni düşünmüyorlar, başkalarını da düşünüyorlar; misal dershane patronlarını! Her yerde reklamlar görüyoruz; “biz 30 senedir bu sektördeyiz”, “bu işi biz biliyoruz” gibi. Sakın bu pazarı siz yarattığınız için olmasın! Nitekim ÖSS kadar eski ticarethanelersiniz. Biliyoruz ki boşuna dersleri daha ayrıntılı sormayı planlamıyorlar, krizde olan dershanecilik sektörünün başındaki canavarlar gak diyor guk diyor; Peki, nedir bu değişikliğin sebebi?• Yarımağan’a ÖSYM yetişiyor. Daha fazla kâr istiyorsanız soracak olursanız bir öğrencinin kaderi 195 her iki üç senede bir alın size daha çok kâr gedakikada belirlenemeyeceği için sınav sistemi tirecek bir yeni ÖSS sistemi! değişiyor. Bunun nedenini de şöyle açıklıyor; öğrencinin bilgisini ölçecek kadar soru soramı- ÖSS mefhumuyla gençliğimizi tüketmek istemiyoruz! Birer holding haline gelen dershaneyoruz! lerin patronlarının ceplerini doldurmak isteBiz Yarımağan’ın açıklamalarına alışığız. 2006’ miyoruz! Okulöncesinden başlayarak herkese, da da sadece 9. sınıf konularından sorduğumuz yeteneğine göre, parasız, anadilde eğitim! Dersiçin öğrenciler derslerle ilgilenmiyor diyerek sı- haneler kapatılsın! ÖSS kaldırılsın! İsteyen hernav sistemindeki değişikliği açıklamaya çalış- kes üniversiteye, giderlerimizi devlet ödesin!


12

İŞYERLERİNDEN Yılmayacağız!

OFİS

Mezun olmadan...

BİR KADIN’DAN

Düzenli olarak çalışmaya 21 yıl önce başladım. Ondan önce de okuldan arta kalan zamanlarda yarı zamanlı olarak çalıştım. İlk çalıştığım tarihten bu yana tam 26 yıl geçti. İnşaatlarda, atölye ve fabrikalarda çalıştım. Çok değişik işler yaptım.

Merhabalar… Ben bir üniversite öğrencisiyim. Geçtiğimiz sene kendime ek gelir sağlamak ve biz öğrencilerin en büyük sorunu olan, “Mezun olunca ne iş yapacağım?” sorusuna yanıt alabilmek için aylık bir dergide çalışmaya başladım. Çalışmaya ilk başladığım zaman bana stajyer maaşı (asgari ücretin altındadır) ve yemek parası vereceklerini söylediler. Çalıştığım süre ve kendimi geliştirmem ile orantılı olarak bu ücreti arttıracaklarını ve üç ay içerisinde kadrolu olacağımı belirttiler. İşteki ilk ayım, işi öğrenmekle geçti. Bu esnada giriş çıkış saatlerim son derece normaldi.

Daha 20 yaşında bir kadın olarak yaşadığım ortamda var olan sorunları görüp belli bir farkındalık yaratmak adına İC’yle bu sorunları paylaşmak istedim. Bu sorunların en başındakilerden biri taciz:Yer-zaman sınırlaması olmadan her kadının başına gelebilecek bir sorun. İşyerinde, sokakta, toplu taşımada, okulda… İşyerinde sekreter olarak çalışan, etrafı sırf ‘kadın’ olduğu için kendilerinde onu taciz etme hakkını gören, çalışanından tut patronuna uzanan bir erkek topluluğuyla çevrili olan arkadaşım. Yolda yürürken ‘atılan’ lafları duymamak için kulaklık takan ben.

TEKSTİL

Türkiye bütün bu yıllar boyunca birçok kriz yaşadı. Her krizde birçok işçi kardeşim gibi ben de mutlaka fatura ödeyenlerden oldum. 1989’da, 1992’de, 1994’te 2000’de işten çıkarıldım. İkisinde kıdem ve ihbar tazminatımı aldım. İkisinde ise hiçbir hakkımı alamadım. Şubat 2001 krizinde işten atılmadım ama yarı zamanlı ve eksik ücretle çalışmak zorunda bırakıldım. Ve geldik bugünlere… Şimdi bütün dünyayı etkileyen bir krizi hep birlikte yaşıyoruz. Ben henüz işten atılmadım ya da şimdilik herhangi bir hak kaybına uğramadım. Ama onlarca arkadaşım işten çıkarıldı. En son 2001 yılında birkaç gün içinde 600 kişi işten çıkarılmış ve benim gibi birçok kişi de yarı zamanlı esnek çalışmaya mecbur bırakılmıştı. Bugün birçok sektörde, birçok işyerinde böylesi kitlesel işten çıkarmaların da yaşandığını biliyoruz… İşsizliği yaşayan ne demek olduğunu çok iyi bilir. Yılların bize öğrettiği bir şey varsa o da korkunun ecele faydasının olmadığıdır. Ağzınızla kuş tutsanız patronun sizle işi bittiğinde sıkılmış portakal gibi bir kenara atılmaktan kurtulamazsınız. Ne yazık ki her bir işçi kardeşim bunu kendi hayatıyla yaşayıp öğrenir. Tabii bu arada nice zaman yitirilir, nice darbeler de yenir… Yılların bize öğrettiği tek bir ders var; o da, işçinin, emekçinin, ezilen ve sömürülenin birbirlerine kenetlenmekten, safları sıklaştırmaktan başka bir çarelerinin olmadığıdır. Bugüne kadar döktüğüm alın teriyle bir göl olurdu. Hep çalıştım, kimseye muhtaç olmamak için didindim, asla dilenmedim, boyun eğmedim ve kendi ekmeğimi hep taştan çıkardım. Çalışmaktan utanmadım. Üçkâğıtçılıktan, hileli hurdalı işlerden utandım, korktum, uzak durdum. İyi ki de böyle yaptım. Asla pişman olmadım. Belki bu satırları sizler okurken işten atılmış da olabilirim. Ama asla doğru bildiğim yoldan ayrılmayacağım. Tecrübeyle biliyorum ki birleşen işçiler yenilmezler. Dalaverelerle, zorbalıkla yenilseler bile çocuklarına bıraktıkları onurlu bir gelecek olur. Ve o umut bir gün mutlaka onların da kendi çocuklarına aktaracağı mücadele dolu, onurlu bir hikâyeye dönüşür. Bu dünyayı ellerimizle bizler inşa ettik. İnşa etmekten de asla vazgeçmeyeceğiz…

Ben de hayatımda büyük bir karar alarak, bir sene okulumu dondurmaya ve bu işte çalışmaya karar verdim. Üstelik bana okula geri döndüğümde dışarıdan yazı yazabileceğimi ve bu sayede ek gelir elde edebileceğimi de belirtmişlerdi. Fakat neredeyse ilk ayımın sonunda giriş çıkış saatlerim belirsizleşmiş, hafta sonlarım kalmamış ve günde 14 saat çalışmaya başlamıştım. Bazen sabahlıyorduk ve bu süre 24 saat de olabiliyordu. Ayrıca, basın toplantılarına gitmek çalışmaktan sayılmıyordu ve orada geçirdiğimiz zaman ve emeğin karşılığını almamız gibi bir şey söz konusu olamazdı. Üstelik basın dünyasında yaşanan maymunluklar, basın işçilerinin hayatlarında göremeyecekleri bir lükse şahit olmaları, bu sayede sınıf atlamaya çalışmaları, fakat yanısıra, asgari ücret ya da ona yakın rakamlarla çalışmaları büyük bir çelişkiydi. Kullandığımız, fakat asla bizim olmayan ileri teknolojideki ürünler, en lüks otellerde verilen yemekler basın işçilerini, patrondan yana hale getirmiş ve adeta gözlerini kör etmişti. Oysa bizler, bu yanılsamanın içinde, en ağır sömürü koşullarına tâbi işçilerdik. İşe başlamamdan birkaç ay sonra ne zaman kadro veya zam gibi konular açılsa derginin krizden etkilendiğini, var olan kadroların boşaltıldığını ve işimiz olduğu için şükretmemiz gerektiği belirtiliyordu. Üstelik okulumu dondurmuş olmam onlara çok önemli bir koz veriyordu. Birkaç ay içinde derginin yarısından fazlasını ben yazıyordum ve şartlarım hâlâ değişmemişti. Hastalandığım zaman hastaneye bile gidebilmem mümkün değildi; çünkü sigortam yoktu. Bunu müdürlerime belirttiğim zaman, kriz zamanı daha ne istiyorsun anlamına gelen bir tavır takınıyorlardı. Kısacası yaklaşık bir sene boyunca stajyer maaşı alarak ve bana iyilik yapılıyormuş gibi bir muamele görerek çalıştım. Fakat derginin neredeyse tümünde emeğim ve katkım bulunuyordu. Geçtiğimiz ay artık dayanamayacağımı belirterek işten ayrıldım ve şu an işsizim. Okulumun açılmasına ise yaklaşık altı ay var. Bu altı ay içerisinde başka bir iş arayacağım; fakat şimdi de, mezun olunca da iş bulabileceğimden pek emin değilim.

Erkek egemen sisteme son

İkincisi, şiddet: Yarı yarıya mal paylaşımı istediği için dayak yiyen bir kadının veya Türkiye’deki her üç kadından birinin aile içi şiddete maruz kaldığının haberi. Bir diğeri, ayrımcılık: “Karım da ben de çalışıyoruz ama ben karımın eve geldiğimde yemeğimi yapmasını, evi temizlemesini isterim!” diyen lisedeki tarih öğretmenim. Cinsiyete dayalı iş seçim:. Aileleri tarafından mühendisliğe zorlanan erkek, öğretmenliğe zorlanan kadın arkadaşım. Ve, kadın bedeninin metalaştırılması:En çok okunan gazetelerin arka sayfalarını ‘süsleyen’ bikinili kadın fotoğrafları, “kapak güzeli” kavramı. Bu aktardığım bireysel olay veya belirlenimler farklı çeşit ve görünümlerde sanıyorum ki her kadının ve bu konuda duyarlı her erkeğin varlığından haberdar olduğu sorunlar. Sorun feminist kavramını hakaret gibi kullanıp hakkını arayan her kadına bu damgayı vurarak onu düzen bozucu ilan eden görsel medyayla mı çözülecek, yoksa kadın sorunu üzerinde bir kere bile konuşma yapmayan örgün eğitim ortamında yetişen gençlerle mi? Galiba tek bir çözüm var: Erkek egemen sisteme son!

BİR İŞSİZ

İşkur’dan işsizlere tavsiyeler “İşkur’un tavsiyeleri”... Cümle aynen böyle, duyunca doğrusu ben de şaşırdım. İşkur işsizlere şu tavsiyelerde bulunuyor: “İş bulmak için her gün 20 -30 telefon görüşmesi yapın. İş bulamazsanız eşinize dostunuza haber verin. Yine iş bulamazsanız umudunuzu yitirmeyin.” Bunu söyleyen, görevi işsizlere iş bulmak olan bir kurum. Önce İşkur’a şunu soralım: Hangi para ile 20-30 telefonu edeceğiz? Verdiğiniz 255 TL 46 kuruş ile mi? İşsizlere iş bulmak sizin işiniz değil mi? Siz İşkur değil de tavsiye kurumu musunuz? Neresinden bakarsanız bakın aymazlık. Kendi asli görevlerinin işsizlere iş bulmak olduğunu unutup, utanmadan alay eder gibi tavsiyelerde bulunuyorlar. Bizlere “Umudunuzu yitirmeyin” diye telkinde bulunuyorlar. Bizlerin sizin tavsiyelerinize ihtiyacımız yok. Siz kendi işinizi yapın ve işsizlere iş bulmaya çalışın. İnsanların işe ihtiyacı var, İşkur’un saçma sapan tavsiyelerine değil.


EMEK ATÖLYESİ

13

İŞ YASASI’NDAN

BİR KAVRAM

İhbar tazminatı nedir? • 4857 numaralı İş Kanunu’nun 17. maddesine göre belirsiz süreli iş sözleşmelerinin feshinden önce durumun diğer tarafa bildirilmesi gerekir. Bildirim şartına uymayan taraf (işçi veya işveren), bildirim süresine ilişkin ücret tutarında tazminat ödemek zorundadır.

Marksizm, Karl Marks ve Friedrich Engels’in 19. yüzyılda, ortak çabalarıyla yarattıkları ve günümüze kadar gelişimini sürdüren düşünce sistemine verilen addır. Bu sistem, politikadan fiziğe, ekonomiden felsefeye kadar pek çok alanda ifade bulan bilimsel bir anlayış olarak tanıtılabilir.

İhbar tazminatı

Bildirim süresi nasıl hesaplanıyor? • İş sözleşmesi, bildirimin diğer tarafa yapılmasından başlayarak; a) İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için iki hafta sonra, b) İşi altı aydan bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için dört hafta sonra, c) İşi bir buçuk yıldan üç yıla kadar sürmüş olan işçi için altı hafta sonra, d) İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için sekiz hafta sonra feshedilmiş sayılır. Bu süreler asgari olup sözleşmeler ile artırılabilir. İşveren bildirim süresine ait ücreti peşin vermek suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. Feshin geçerli sebebe dayandırılması • 18. maddeye göre otuz veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır. Özellikle aşağıdaki hususlar fesih için geçerli bir sebep oluşturmaz: a) Sendika üyeliği veya çalışma saatleri dışında veya işverenin rızası ile çalışma saatleri içinde sendikal faaliyetlere katılmak. b) İşyeri sendika temsilciliği yapmak. c) Mevzuattan veya sözleşmeden doğan haklarını takip için işveren aleyhine idari veya adli makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak. d) Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile yükümlülükleri, hamilelik, doğum, din, siyasi görüş ve benzeri nedenler. e) 74 üncü maddede öngörülen ve kadın işçilerin çalıştırılmasının yasak olduğu sürelerde işe gelmemek. f ) Hastalık veya kaza nedeniyle 25 inci maddenin (I) numaralı bendinin (b) alt bendinde öngörülen bekleme süresinde işe geçici devamsızlık. Sözleşmenin feshinde usul • Ayrıca 19. maddeye göre işveren fesih bildirimini yazılı olarak yapmak ve fesih sebebini açık ve kesin bir şekilde belirtmek zorundadır. Hakkındaki iddialara karşı savunmasını almadan bir işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesi, o işçinin davranışı veya verimi ile ilgili nedenlerle feshedilemez. Ancak, işverenin 25 inci maddenin (II) numaralı bendi şartlarına uygun fesih hakkı saklıdır.

SGK’dan bir nisan şakası! Doğan Koca, 21 Şubat 2009

SSGSS kapsamında sağlığın piyasalaşması son sürat devam ediyor. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanı Fatih Acar, 1 Nisan’dan itibaren geçerli olmak üzere SGK’lı bir hastanın 10 gün içerisinde sadece bir kez muayene olabileceğini açıkladı. Ayrıca türüne göre röntgenden de ilk çekimden belli bir süre geçtikten sonra para alınacak.

Marksizm

Uygulama alanı bu kadar geniş olduğu halde Marksizm’in temel yapıtları felsefe ve ekonomi-politik alanlarına dâhildir. Bunun sebebi Marksist düşüncenin kaynağının bu alanlarda daha önce yapılmış çalışmalar olmasıdır. Örnek vermek gerekirse; bugünün insan topluluklarının sınıflardan teşekkül ettiği Marks’tan önce de bilinirdi. Bu ekonomipolitik biliminde kabul gören bir anlayıştı. Ancak Marks’tan önce sınıf ilişkilerinin tarih boyunca aynı olup olmadığını inceleyen ve bunun özel mülkiyetle bağını kuran olmamıştı. Marksizm bu tarihsel yöntemi Alman filozof Hegel’den alır. Genel olarak bir Marksist, incelediği konuya somut, tarihsel verilerin ışığında bakar ve bu verilerin ilişkilerini kurmaya çalışır. Filistin sorunu ile ilgili fikrini Tevrat’a dayanarak söylemek yerine çokuluslu şirketleri veya savaş sanayiini inceler. Bu o denli verimli bir yöntemdir ki sonunda Davos zirvesinde yaşananların Filistin’e gönderilmesi planlanan askerî birliklerin bir ön hazırlığı olduğu sonucuna ulaşmak mümkün olur. Marksistlerin büyük çoğunluğunun devrimci olması, başlangıçta anlatılanlarla çelişiyormuş gibi görülebilir. Ne de olsa bilimsel bir anlayışın politik bir tutumla özdeşleşmesi ilk bakışta şaşırtıcıdır. Oysa tam da bu şaşkınlığın nedeni; burjuvazinin, yani günümüz toplumlarının hâkim sınıfının ideolojisinden başka bir şey değildir. Toplumu tüm yönleriyle, bilimsel bir biçimde inceleyen Marksist, kapitalizmin de önceki üretim biçimleri gibi sonlanmak zorunda olduğunu bilir. Burjuva ise kendi saltanatının sürmesi için elinden geleni yapar. Okulları bilimle en küçük ilişkisi bulunmayan hocalarla doldurur; gazeteleri, televizyonları emekçi kitlelerin uyuşturucusu haline getirir. Sonuç olarak politikayı bilimin bir konusu ve parçası olarak ele alan Marksist, toplumu devindirecek yegâne güç olarak gördüğü işçi sınıfının yanında olarak politikanın kendisine de katılmış olur.

Acar yaptığı basın açıklamasında 10 gün içerisinde ikinci kez muayene olmak durumunda olanlara, doktor değiştirmek isteyenlere “hastalık hastaları” diyerek SGK’yı zarara uğrattıklarını ve bu değişikliği bu yüzden yaptıklarını açıkladı.

Kısacası Marksizm, “gideni ve gelmekte olanı” anlamanın yöntemidir...

Sağlığımızı ve sosyal güvencemizi rantiye olarak gören zihniyete bakın hele! 10 gün içerisinde kendini ikiye katlayan kanser türleri bir yana, ikinci muayeneyi cebinden ödemek zorunda olan işçi, emekçi bir yana! Birçok hakkımız SSGSS ile tırpanlandı. Bu gibi bir değişikliği de 29 Mart seçimleri sonrasına bırakan hükümet seçim mitinglerinde ‘sağlığı ücretsiz yaptık’ diye bas bas bağırıyor. Hani, nerede ücretsiz sağlık?

MEKTUPLARINIZI

Birçok hakkımızı tırpanlayan SSGSS geri çekilsin! Herkese sosyal güvence! Herkese parasız sağlık!

BEKLİYORUZ


14

ULUSLARARASI

İşte özgür dünya!

Geçtiğimiz haftalarda, İngiltere’de göçmen işçilere karşı yükselen bir grev dalgasına tanık olduk: Total’a ait Lindsey petrol rafinerisi çalışanlarının, rafineri yönetiminin yabancı işçi çalıştırma kararına karşı çıkarak başlattığı fiili grev yayılarak, İngiltere’nin en büyük nükleer enerji tesislerine ulaştı Canan Yılmaz, 22 Şubat 2009 Yaklaşık 5 bin enerji sektörü çalışanı, Lindsey rafinerisi yönetiminin anlaştığı İtalyan taşeron firma aracılığıyla Portekizli ve İtalyan işçi çalıştırması girişimini engellemek amacıyla grev başlattı. Bu kendiliğinden hareketin dinamiğinde, ülke genelinde üretim yapan yabancı firmaların göçmen işçilere asgari ücret dışında hiçbir şey ödemek zorunda olmayışı yatıyor. Krizi kayıpsız atlatmak için işçi ücretlerini düşürmeyi, işten atmayı çözüm gören; bu uğurda her türlü çamura yatan işverenler ve işbirlikçi hükümetler; işsizliğin sebebini, bizzat kendi getirdikleri göçmen işçiler olarak gösteriyorlar. Oysa 2006’da, ‘Britanyanın işleri Britanyalı işçilere’ sloganıyla vatandaşlarını, iş garantisi verdiğine inandırmaya çalışan İngiltere İşçi Partisi yönetiminde, yabancı iş gücü iki misli arttı. İktidara gelirken böyle milliyetçi duyguları okşayan İşçi Partisi, şimdi yine aynı gazla Lordlar Kamarası Ekonomik İşler Komisyonu’nun yayımladığı bir raporla, göçmenlerin ülkedeki refah seviyesinin artmasına yok denecek kadar az katkıda bulunduğunu iddia ediyor! Geçtiğimiz yıl İngiltere’de toplam işgücünün % 13’ünü oluşturan bu emek gücünü inkar edişin, bu pis iki yüzlülüğün altında kar hırsını gizlemek, gizlerken de işçileri birbirine düşürerek bir taşla iki kuş vurma amacını görüyoruz. Lindsey grevinde hükümetin koltuk değnekliğini yapan sendika yönetimine rağmen, grevci iş yeri temsilcileri İtalyan-

ca bildiriyle eylemlerini anlattıklarını hatta ırkçı BNP (İngiltere Ulusal Partisi) üyelerini de grev alanına sokmadıklarını görüyoruz. İşverenin göçmen işçileri işe alarak ucuz emek sömürüsünü protesto eden işçiler; eşit ücret ve eşit işe alımını savunarak, tüm göçmen işçilerin sendikalaştırılması, tüm göçmen işçilere sendikalar tarafından tercümanlar vasıtası ile yardım edilerek sendikal haklara ulaşımı sağlanması gibi talepleri öne sürdüler.

dolaşım ilkesini öne atarak istediğini ‘özgür dünya’ illüzyonuyla meşru kılan hükümetler; şimdi işsizliğin sebebi olarak, göçmen işçileri hedef haline getiriyorlar.

İtalyada insanlık dışı koşullarda tutulan yüzlerce göçmenin isyan etmesini bu çerçeveden okumak gerekir. Faşistlerce Hintli bir evsizin benzin dökülerek yakılması, Almanya’da göçmenlerin bıçaklanması, yine İsviçre’de de bir göçmenin işkence Ama, patronlar açısından krizi kazasız belasız at- görmesi, Moskova’da göçmen işçilere karşı sık sık latmak öyle kolay değil elbet. Avrupa genelinde katliam boyutuna varan cinayetlerin yaşanması ve hükümetlere yönelik grev ve eylemlilikleri kırmak İtalya’da Roman kamplarının polis destekli çeteler için alınan son önlemlerden biri de Berlusconi’den tarafından basılıp yakılması, hükümetlerin krize geldi. Grevlerin ülkesine sıçramasından korkan karşı aldıkları bu ‘önlem’lerin bir sonucudur. İtalyan yönetimi işçilerin birliğini engellemek için, Her gün on binlerce kişinin işten atıldığı, bir parça meclisten göçmenler aleyhine yeni bir paket geçir- ekmeğe, temiz suya ulaşamayan insanların sayısıdi. Bu, ‘Güvenlik Paketi’ sayesinde yasa dışı göç- nın katlanarak arttığı bu ‘özgür’ dünyada, tam da menlik de İtalya’da suç olarak tanımlanıyor artık. en geniş örgütlülüğe, birliğe, dayanışmaya ihtiyaç Yasa dışı yollarla ülkeye giren göçmenler güvenlik duyduğumuz bugünlerde işverenin yarattığı bu güçlerince yakalandığı anda 5 ila 10 bin Avro arası düşmanlık oyununa gelmeyelim. Krize karşı öncezaya çarptırılıyorlar. İtalya topraklarında yaşa- lem ne düşmanlık ne de ücret düşürülmesi olabilir! yan yaklaşık 4 milyon yasal ve 500 bin yasa dışı Burada “eşit işe eşit ücret” söz konusu, ayırt etmekgöçmen İtalyan ekonomisinin %10’una varan bir sizin herkese alın terinin kuruşu kuruşuna ödenhacmi karşılıyor ki bu rakam İtalya’nın sanayi baş- mesi söz konusu. Patronların milliyetçi oyunlarına kenti Milano’nun bulunduğu Lombardia eyaletinin değil, bütün göçmenleri kapsayacak mücadeleye, toplam üretim hacmine karşılık geliyor. Bu demek göçmen işçiler arasında örgütlenme programı olan oluyor ki, özellikle kapitalist genişleme döneminde sendikalara ihtiyacımız var. Sınıf kardeşimiz milher yıl, ucuz emeği sömürmek için gemi gemi on letinden, dilinden, dininden ötürü düşmanımız binlerce göçmen işçiyi yasaldan ziyade ucuz yoldan olamaz. Krizin ve işsizliğin sorumlusu işçi değildir; ülkesine sokan patronlar ve Avrupa Birliği serbest bizzat hükümetler ve işverenlerdir!

Venezüella’da bir işçi kıyımı daha!

28 Kasım’da üç Troçkist sendika önderi, 12 Ocak’ta da grevdeki iki direnişçi işçi. İşte, Chavez’in “işçi dostu” Venezüella’sı...

Venezüella’da bu tip bir durumla ilk kez karşılaşmıyoruz. Örneğin, 28 Kasım’da da, bir fabrika Venezüella’da 12 Ocak’ta, işten atılan Mitsubishi direnişini örgütleyen üç Troçkist sendika önderi, işçileri, bu durumu kabullenmeyerek kararı protes- sokak ortasında, paramiliter güçler tarafından katto etmişler, ardından da fabrikayı işgal etmişlerdi. ledilmişti ve üstelik yoldaşlarımızın katilleri, hâlen Ocak ayının sonunda, mücadelelerini büyük bir yargı önüne çıkarılabilmiş değil. kararlılıkla sürdüren işçilere, Türkiye Newrozlarında yaşananları hatırlatan bir vahşilik ve gaddarlıkla Neyse ki, polisin bu vahşi saldırısı, Mitsubishi işsaldıran polis, işgali sonlandırmaya çalışmış, bu sı- çilerinin direnişini kırmaya yetmedi, aksine; işçirada iki işçi, polis kurşunuyla katledilmiştir. lerin kararlılığını daha da artırdı. Öte yandan, bu Oysa bu olayın yaşandığı eyalette, polisin silah ta- olay Venezüella işçi sınıfnda büyük bir tepki yarattı şıma hakkı bulunmuyor ve eyaletin valisi Chavez’e ve sınıf mücadeleci sendika ve partiler Mitsubisyakınlığıyla tanınan bir kişi. Yine, polisin işçilere hi işçileriyle dayanışma seferberlikleri düzenledisaldırısı, Bölge yargıçlarının, fabrika işçileriyle yap- ler. Ayrıca, bu ve buna benzer olaylar, “Sosyalizm tığı arabuluculuk görüşmesinin olumsuz sonlanŞampiyonu” Chavez’in, emekçi kitleler nezdinde masının ardından gerçekleşiyor. Yani bu katliam, valinin açıkladığı gibi, “kendini bilmez” birkaç itibarının giderek düşmesini de sağlamıştır. Bu dupolisin gerçekleştirdiği bir eylem değil. Bizzat Ve- rum da Venezüella’da, gerçekten işçiden ve emeknezüella devletinin kontrolü ve bilgisi dâhilinde çiden yana bir iktidar alternatifinin doğmasını körükleyecektir. gerçekleşen bir katliamla karşı karşıyayız. 24 Şubat 2009


ULUSLARARASI

15

Seferberlikleri sürdürelim! Gazze şeridinde ambargo ve işgal devam ediyor! Filistinliler enkaz altındaki ölülerini toplayıp, 23 günlük vahşi İsrail saldırısının yıkıcılığında evlerinden geriye ne kaldıysa dönme uğraşındayken, Zapatero, Merkel ve Sarkozy birlikte akşam yemeği yiyerek katliamcı Olmert’i kucaklamaktaydılar. Sanırız ikiyüzlülüğün ve suç ortaklığının bundan daha iyi bir görüntüsüne rastlamak mümkün olmaz İsrail’in sistematik bir biçimde işlemekte olduğu savaş suçları karşısında İsrail ile tüm diplomatik, askeri ve ekonomik ilişkiler kesilmelidir. İsrail devleti, ırkçıdır ve ABD emperyalizmine hizmet eden yayılmacı bir rejime sahiptir. Bu karakteriyle İsrail devleti, Ortadoğuda sürekli bir savaş tehtididir. İsrailin 23 gün süren katliamı boyunca, Gazze şeridindeki “Filistin bağımsız işçi komiteleri sendikasından” yoldaşlarla ilişkide olduk. Tüm seferberlik ve gösterilerde kuşatma altındaki yoldaşlarımızın sesini yansıtmaya çalıştık. Şimdiyse İsrail ve batılı emperyalist güçlerle pazarlık konusu yapılamayacak önemdeki yeniden inşaya yönelik taleplerinin destekçisi olacağız. Gazze şeridindeki ambargoyu kıralım! Emperyalist birlikler Lübnan’dan ve Gazze sınırından dışarı! Ağızlarından demokrasicilik düşmeyenler, özgürlük ve hakların şampiyonları, diğer hükümetleri dünya barışını tehdit etmekle suçlayanlar ekonomik ve politik çıkarları uğruna soykırımcılara kefil olan bir avuç ikiyüzlü olarak yakalandılar kameralara o gecede.

Ama ne savaş ne de Filistin halkının ızdırabı sona ermiş değil! Dahası yaşanan dehşetli yıkıma karşın, İsrail ve ünlü dörtlü – ABD, AB, Rusya ve BMGazze şeridine yönelik ambargoya son vermeyi gündemlerine almıyorlar. Bu 3 yıldır sürmekte olan ve bir başka savaş, bir başka öldürme biçimi anlamına gelen bir ambargo. Bu ambargoya son verilmesini sağlamak dünya işçi sınıfının başlıca taleplerinden biri haline getirlmeli.

İsrail cezasız kalmamalı, işlediği tüm savaş suçlarınınbedelini ödemelidir! İsrail devletiyle tüm diplomatik ve politik ilişkiler kesilsin! Gazze’ye İnsani yardımların dağıtımı, İşçi örgütlerinin denitiminde gerçekleştirilmeli!

Yaşasın kahraman Filistin halkının direnişi! İsrail tümüyle bir dokunulmazlığa sahip. Bundan yaklaşık 3 yıl önce şimdi Gazze şeridinde yol açtığı türden bir yıkımı Lübnan’da gerçekleştirmişti. Bu olayın ardından, Avrupa hükümetleri Lübnan’ın Ama daha fazlası gerekli; Pek çok batılı ülkeye ait Lucha İnternacionalista (Enternasyonalist Mücadele) - İşçi Cephesi yeniden inşasını emekçilere ait kamu fonlarından birlik, Lübnan’ın güneyinde yalnızca israilin hizüstlenmeye girişmişti. metinde bir işgali sürdürmekle kalmıyor, aynı zaİletişim Komitesi manda Gazze ile Mısır arasında yer alan Refah sınır Siyonist devlet, sistematik olarak beyaz fosfor bombası ya da çivi bobmbası türünden yasaklanmış sa- bölgesindeki kuşatmayı garanti altına alma görevivaş araçları kullanmaktadır. Birliklerinin ilerleme- ni üstleniyor. Bu sınır kapısı, Gazze hastahanelesini garanti altına almak için genç filistinli esirleri rinde maddi yetersizlik nedeniyle 300 kişi ölürken, zırhlılarına bağlamakta ve onları canlı kalkan olarak gazze halkı açlıktan kırılırken yardım beklenen tek kullanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, Birleşmiş nokta. Milletler ve Avrupa Birliği gibi oluşumlar, Türkiye ve İspanya gibi devletler, İsrail ile olan ayrıcalıklı ilişkilerini sürdürmeye devam etmekteler. İşte “politik liderlerimizin” çifte ahlakı. Bize “teröristlerle görüşülmez” deyip, daha Gazze sokaklarındaki ölülerin kanı kurumamışken soykırımcılarla akşam yemekleri tertip etmekteler. İsraili’in cezasız bırakılmasına, yaşananlar karşısındaki ikiyüzlülüğe son! İsrail savaş suçlarının bedelini ödemelidir. BM ve AB soykırımcıların suç ortaklığını üstlenmektedir.

Gazze’ye yönelik bu kuşatma, tarımsal ve endüstriyel alt yapının yok edilmesi politikasıyla, gazze ekonomisinin çökertilmesine hizmet etmiştir. Bu kuşatmanın başlıca sonucu gazze nüfusunun %80’nin işsizliğin pençesinde kıvranması ve temel besin maddelerine ulaşmayı engelleyen enflasyondaki korkunç yükseliştir.

Bu günlerde batılı güçler ve bölgedeki Arap hükümetleri, “Hamas’ın yeniden silahlanmasını engellemek” amacıyla bölgeye karadan ve denizden uluslararası güçlerin konuşlandırılmasını talep Çok yakında, kaderine terk edilmiş Filistin halkı- etmekteler. Bu işgal girişimini teşhir etmeli ve nın ızdırabını ve Gazze şeridini yalnızlığa mahkûm Lübnan’ın güneyinde ve Gazze şeridinde İsrail’in etmek için yeni bir medyatik ve politik kampanya- çıkarlarının bayraktarlığını yapan yabancı güçlerin ya tanık olacağız. geri çekilmesini talep etmeliyiz.


KİMLİĞİMİZ, BEDENİMİZ, EMEĞİMİZ BİZİM!

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ

Sınıflı toplumların tarihi, kadınların yaşamında ayrımcılığın, tâbi olmanın ve ezilmenin tarihidir. Kadınların ezilmişliğini ve ikincil varlık olarak görülme koşullarını bugün yeniden üreten ise bizzat sınıfsal ve toplumsal eşitsizlikler üzerinde yükselen kapitalist sömürü ilişkileridir. Dolayısı ile bu sistem, cinsiyetçi iş bölümünü muhafaza ederek ve pekiştirerek, erkek egemenliğini sürekli var ederek; burjuvazinin bizleri daha iyi sömürebilme koşullarını örgütlemiştir. Bu cinsiyetçi iş bölümü, aile, devlet gibi baskıcı kurumlar aracılığı ile kadını eve daha çok kapatmış ve üzerindeki baskıyı sürekli kılmış; belirli işleri ve en kötü sömürü koşullarını kadına layık görmüş; hukuk ve eğitim sistemi, ahlak yapısı ve diğer tüm kurumlarıyla kadının ikincil muameleye tâbi olmasının ve kadına yönelik şiddetin görünürlüğünü yitirmesinin koşullarını yaratmıştır. Bu toplumsal kurumların devamlılığı ve kadını ezerek hükümranlığını daha iyi sürdürebilen erkek-egemen kapitalist düzen var oldukça; kadın ve erkeğin eşit bir şekilde var olması mümkün değildir. Dolayısı ile hiçbir yasa, reform kadın pratiğindeki bu ezilmeyi, bütünüyle değiştirmeye yetmeyecektir. Diğer yandan aynı sistemde işçi sınıfı üzerindeki sömürü, kadın emekçilerin üzerinde katmerleşir ve erkek-egemen kapitalist yapının yarattığı ve sürekli kıldığı şiddet, kadın olarak ezilmenin, baskı altında tutulmanın koşullarını canlı kılar. Dolayısı ile kadın sorunu, bu sistemden bağımsız olarak görülemeyeceği gibi, bunun için verilecek mücadele de kapitalist düzene karşı verilecek mücadeleden ayrı görülemez. Bu yüzden sorunu bir tür cinsler arası savaşa indirgeyemeyiz. Çünkü iki ayrı cins olsak da, aynı sınıfın mensubu, emekçiler olarak, prangalarımızla bu sisteme bağlıyız. İşte tam da bu nedenledir ki, eşitliğimizi elde etmemiz, erkek emekçilerle birlikte; bu sistemi ilga etmemizle mümkün olacaktır; fakat yüzyıllardır zihinlerimize sinmiş erkek egemenliğini kırmak; kadın olmamızın getirdiği özgül taleplerimizi, sınıf taleplerimizle birlikte haykırmak; yine biz emekçi kadınların örgütlülüğü ve erkek-egemenliğine karşı sürekli mücadelesi ile mümkündür. Kapitalizmde kadının ev-içi emeği görünmez, çalışma hayatında da emeği, geçici ve ucuz niteliklidir. Türkiye’de, kadınlar ağırlıklı olarak ev-eksenli üretimde, çağrı merkezlerinde, temizlik ve hizmet sektörlerinde, serbest ticaret bölgelerinde, hiçbir sosyal hakkın ve örgütlenmenin olmadığı fabrikalarda çalışıyorlar. Ayriyeten sendikalı kadın işçi yüzde on civarında ve sendika yönetimlerinde kadının adı yok denecek kadar az. Hele ki; günümüzdeki gibi kriz dönemlerinde emeğimizin maliyeti daha da düşer. Bizler ilk işten çıkartılanlar ya da ev-eksenli, enformel çalışma biçimlerine mahkum edilenler oluruz. Çoğunlukla ait olduğumuz yere, yani “ev”e gönderiliriz. Çalışma koşullarımız ağırlaşır, sosyal güvencemiz azalır. Yine bizim gibi krizden etkilenen kocamıza, babamıza destek olabilmek için ev içinde de harcadığımız emek artar. Ücretlerimiz normal zamanlarda erkeklerin biraz daha altındayken, bu gibi dönemlerde yarıya düşer. Bunca sömürüye maruz kalırken; bir de, erkekler tarafından, sistemli olarak, şiddete maruz kalırız. Ve kadının uğradığı şiddet, yasalarla korunur, haksız tahriklerle cezasız kalır, tıp kurumlarının sahte raporlarıyla sokağa sürekli salıverilir. Dünyada her üç kadından biri fiziksel şiddete maruz kalıyor. Eşinden boşanan kadınların yüzde 76’sı ayrıldıktan sonra şiddete uğruyor. Sokakta, işyerinde, otobüste tacize uğrama korkusuyla yaşıyoruz. İşyerlerimizde patronlarımız bizi sömürmekle yetinmiyor, kadın olduğumuz için bizi taciz etmekte de sakınca görmüyor. Yalnız bununla da sınırlı değil. Bu sistemde öldürülmemiz için; kadın olmamız yeterli! Türkiye’de son altı yılda 1091 töre ve namus cinayeti, 1190 can aldı. Adalet bunların birçoğuna “haksız tahrik” indirimi verdi. Sadece töresel değil, küresel cinayetleri de emperyalist savaşlar ile, bu dünyada görmek çok mümkün. Çünkü tecavüz bir savaş silahı; buna her ırk, dil, dine sahip kadın maruz kalıyor. Irak’ta, Filistin’de, Kürt coğrafyasında yaşanan savaş, kadınları daha da fazla mağdur ediyor. Öte yandan gözaltında emekçi ve devrimci kadınlar, taciz ve tecavüz yolu ile işkenceye maruz kalıyorlar. Yaşadıklarımız alın yazısı değil, el yazısı! Bu yazgıya karşı kadınlar, tıpkı 8 Mart’ı kazandıkları gibi tarih boyunca sayısız mücadeleler verdiler ve hâlâ da vermeye devam ediyorlar. 1848 işçi devrimlerinde, 1872 Paris Komünü’nde, 1917 Rusya’da Ekim Devrimi’nde kadınlar işçi sınıfıyla birlikte en ön saflardaydılar. İşçilerin kazanımlarıyla birlikte kadınlar birçok hak elde ettiler. Fakat bunların sürekliliğinin sağlanması, örgütlü birlikteliğimizle ve taleplerimizi her yerde ifade edebilmemize yarayacak araçları yaratmamızla mümkün! İşte bu nedenle kurtuluşumuzu ne tarihi belli olmayan bir zamana erteliyor; ne de o günlerin bizi mucizevi bir şekilde kurtarmasını bekliyoruz. Bu yüzden, sendikalarımızda, partilerimizde, siyasi gruplarımızda erkek-egemen işleyişe karşı duralım, kadın olarak özgül sorunlarımızda bilinç sahibi olmak, taleplerimizi sınıf taleplerimizle birlikte örebilmek için kadın komisyonlarımızı yaratalım. Taleplerimizi, sınıf alanlarında haykırarak, daha çok emekçi kadınla bir araya gelelim! Biz emekçi ve devrimci kadınlar, kurtuluşumuzu devrimci bir perspektif içine yerleştiriyor ve bunu sınıf mücadelesinden ayrı görmüyoruz. Dolayısıyla, erkek egemen kapitalist-emperyalist sistemin, zulüm gömleğini kadın ve erkek emekçiler olarak; ancak birlikte yırtabiliriz! SSGSS yasası kaldırılsın! Kayıt dışı, esnek, taşeron çalıştırma yasaklansın! Ev-içi emek ücretlendirilsin, ev kadınlarına kocaya veya babaya bağlı olmayan sosyal güvence ve emeklilik hakkı! İşyerlerinde kadına yönelik şiddeti önleme birimleri! Her mahalleye kadın sığınma evi! İşyerlerinde doğum öncesi ve sonrası üçer ay ücretli izin! Her işyerine kreş ve emzirme odası! Kadın cinayetlerine ağır yaptırım! Tüm işyerlerinde pozitif ayrımcılık! Eşdeğer işe eşit ücret! Tüm kadınlara ücretsiz doğum kontrol ve kürtaj hakkı!

www.iscicephesi.net

İşçi Cephesi 3  

İşçi Cephesi 3

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you