Issuu on Google+

işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

1960’tan sonra sendikalar nasıl güçlendi? 27 Mayıs’tan sonra hazırlanıp yürürlüğe konulan 1961 Anayasası, kapitalist ülkelerde uygulanan sosyal devleti temel almış, temel hak ve özgürlükleri geniş biçimde anayasal güvenceye almıştı. İşçi sınıfı da çalışma, parasız eğitim ve sağlık gibi başka hakların yanı sıra sendika ve grev hakkına kavuşmuştu. İstanbul İşçi Sendikaları Birliği, 31 Aralık 1961’de anayasada yer alan hakların kullanılmasını sağlamak amacıyla, Saraçhane’de 100 bin kişilik bir miting düzenledi. Bu miting işçi sınıfının bu boyuttaki ilk eylemi oldu. 1963’te Maden-İş Kavel Kablo Fabrikası’nda greve gitti. Kanun henüz çıkmamasına karşın işveren sendikayla toplu sözleşme imzaladı. Bu eylemler sonrasında 1963’te çıkan 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu Sözleşme Grev Yasası Anayasa’da yer almamasına karşın işverenlere sendika kurma ve işçilerin grevine karşı lokavt hakkı tanıdı. Siyasal planda 1961’de 12 sendikacının Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurmaları önemli bir gelişmedir. Sendikalar gelişti, grevler yaygınlaştı. Türk-İş kuruluşundan itibaren hükümetle iyi ilişkiler geliştirmeyi temel bir anlayış olarak benimsemişti. 1960’lardan sonra ise İstanbul’da özel sektör yatırımları

Türkiye’de sendikalar nasıl doğdu ve gelişti? Türkiye’nin geç kapitalistleşmesine koşut olarak sendikalar da Avrupa ülkelerine göre daha sonra kuruldular. İlk işçi örgütleri 19. yüzyılın sonlarında görülür. 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla çok sayıda sendikanın kurulduğu, grevler yapıldığı bilinmektedir. Osmanlı devleti Tatil-i Eşgal kanunu ile kamuya dönük hizmetlerde sendikalaşma yasağı ve grev yapılmasına ilişkin ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile sendikal etkinlik yasaklanmıştır. 1946 Haziran’ında, Cemiyetler Kanunu’nda değişiklikler yapılarak sınıf esasına dayanan cemiyetlerin kurulması serbest bırakıldı. İşçilerin sendika kurma özgürlüğüne kavuşmalarıyla kurulan çok sayıda sendika, iktidarı telaşa düşürdü. 1946 Aralık ayında sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim bütün işçi kuruluşlarını kapatma ve yöneticilerini mahkemeye verme kararı aldı. Bu hareketlilik yasaklanmış olsa da, uluslararası gelişmelerin de etkisiyle 1947 yılında ilk Sendikalar Kanunu çıkarıldı. Yasa işveren sendikalarını da kapsıyordu; toplu iş sözleşmesi yapılabilecekti ama grev yasaktı. Bu yasayla kurulan sendikalar 31 Temmuz 1952’de Türkİş’i kurdular. Türk-İş 1960 yılında Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu ICFTU’ya üye oldu.

1


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım baskı altına alındı, kamu emekçileri sendikaları kapatıldı, yöneticileri yargılandı. 12 Mart’ın hemen sonrasında işçi sınıfı hareketliliği artarak sürdü. Kapatılan sendikaların yerine aynı amaçlı dernekler kuruldu. Sosyalist örgütlerin sendikalarda, kitle ve meslek örgütlerinde etkin olması süreci hızlandı. Bunların arasında en önemlisi TKP’nin DİSK yönetimi üzerindeki etkisi oldu. 1 Mayıs’ların kitlesel kutlanması, DGM’lere karşı kitle örgütleri ile ortak eylemlilik gibi gelişmelere tanık olundu.

hızla artmaktaydı. 1966’da yaşanan Paşabahçe grevine destek verilmesini isteyen sendikaların Sendikalar Arası Dayanışma (SADA) biçiminde birleşmesi nedeniyle Türkİş, bu sendikaların üyeliklerini askıya aldı. 13 Şubat 1967 tarihinde beş sendika Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’i kurdular. Bu beş sendikanın genel başkanlarından dördü TİP’i kuran sendikacılar arasında da yer almıştı. Özel sektörde örgütlenen DİSK’e bağlı sendikaların başarıları iktidarı harekete geçirdi. Sendikalar Kanunu’nda yapılan değişikliklerle DİSK fiilen kapatılmış olacaktı. Bu gelişme işçi sınıfının 15-16 Haziran 1970’teki büyük direnişine yol açtı. İstanbul ve Kocaeli’ndeki Türk-İş’e bağlı sendikaların da katılımıyla yapılan direniş Sıkıyönetim ilanıyla durduruldu. 15-16 Haziran direnişinden hemen sonra milliyetçi çizgiyi benimseyen Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) kuruldu. 1965’te çıkarılan 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu kamu emekçilerinin toplu sözleşme ve grev haklarını içermiyordu ancak Anayasa’da sendika hakkı tanınmıştı. Bu yasayla birlikte 12 Mart 1971’e kadar yüzlerce memur sendikası, çok sayıda konfederasyon kuruldu. Bu sendikalar arasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) önemli bir örgütlenme ve eylemlilik gerçekleştirdi. Özellikle 15-19 Aralık 1969’da gerçekleştirdikleri 4 günlük “genel öğretmen boykotu” işçi sınıfı tarihinin önemli grevlerinden birisi olmuştur. 12 Mart 1971 darbesi döneminde sosyalist sol ağır bir

12 Eylül’den sonra sendikalar nasıl etkisizleşti? Kamu emekçilerinin ayrıksı çıkışı neden devam etmedi? 12 Eylül işçi sınıfını hedef almıştı. 12 Eylül darbesiyle uygulanmaya başlanan neoliberal programın temel unsurunu ucuz, güvencesiz, kayıt dışı işgücü oluşturmuştur. Bu politikanın zorunlu uzantısı işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi olmuştur. Sermaye sınıfı işçi sınıfının gücünden ve elde ettiği haklardan rahatsızlık duymaktadır. O kadar ki TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı “Onlarca yıl biz ağladık, onlar güldü; şimdi gülme sırası bizde” demekten çekinmemişti. 12 Eylül’ün sınıfsal niteliği, cunta liderinin darbeyi Türkiye kamuoyuna açıklayan ilk TV/Radyo konuşmasında sendikal hareketi hedef almasıyla (ve bu arada kendi maaşı ile bir “garson” ücretini karşılaştırmasıyla) ortaya çıkmıştı. Darbenin hemen arkasından işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi amacıyla sosyalist örgütlerle birlikte DİSK kapatıldı. Darbeyi destekleyen Türk-İş varlığını korudu, Genel Sekreteri Sadık Şide ilk 12 Eylül Hükümeti’nde Sosyal Güvenlik Bakanı oldu. Grevler yasaklandı, toplu sözleşme görüşmeleri Yüksek Hakem Kuruluna bırakıldı. Fiyatlar serbest bırakıldı, emek-gücünün fiyatı yani ücretler denetim altına alındı. 12 Eylül’deki yasal düzenlemelerle, grev, sadece toplu iş sözleşmesine bağlanarak büyük ölçüde kullanılamaz bir duruma düşürülmüş, hak grevi, iş yavaşlatma gibi haklar yasaklanmış, yetki sürecine sayısız bürokratik engel konulmuş, kıdem tazminatlarına sınırlar getirilmiş, fiili baskılarla örgütlenme zayıflatılmış, grev yasakları genişletilmiştir. İşçi sınıfının sendikal mücadele araçlarının bu olumsuz durumuna karşın 1986’da NETAŞ’ta başlayan büyük grev yeni mücadeleler için ortam hazırlamıştır. 80’lerin sonundaki dönem, işçi sınıfının yüz yüze kaldığı reel ücret kayıplarının çekilmez boyutlara ulaştığı, ancak ANAP iktidarının gerilediği bir dönemdir. 1989’daki toplu sözleş-

2


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

sıklaşmıştır. Bu eylemliliklerde sendikaların rolleri mücadele başlıklarına göre farklı olmakla birlikte genel bir etkisizlikten söz edilebilir. Hak kayıpları sadece açık seçik hale gelmesi ve yakın bir tehlike olması durumunda mücadeleye konu olmuş, işçiler asgari taleplerle en geri savunma hattında yer tutmuşlar, sınıfın bütünlüğü, mücadele ve irade birliği sağlanamamıştır. Örneğin yıllarca özelleştirme mağdurları olarak bir araya gelip hak arayan işçiler, Türk-İş konfederasyonun siyasi iktidarla görüşmeler süreci içinde kaybolmuşlardır. 1990’larda kamu emekçilerinin sendikal hak ve kuruluş eylemleri başlamıştır. 1982 Anayasası sendika hakkını sadece işçilere ve işverenlere tanımış, ancak memurlara da yasaklamamıştı. Bu yasal boşluktan yararlanan ve 89 Bahar Eylemlerinden etkilenen kamu emekçileri, sendikalarını kurmaya başladılar. İlk kamu emekçileri sendikası EĞİTİM-İŞ 1990’da kuruldu. Bu sendikaların pek çoğu güç ve eylem birliği yaparak “Kamu Çalışanları Platformu”nu, daha sonra da “Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu”nu oluşturdular, 1995’te KESK kuruldu. Kamu emekçilerinin “hak verilmez, alınır” şiarıyla sendikalarını kurduğu, sendikaların kapılarına vurulan mühürleri söktüğü günlerde sendika hakkının Anayasa’da bulunmadığını, sendikaların illegal olduğunu savunanlar 1992 yılında Türkiye Kamu-Sen konfederasyonunu kur-

me sürecinde patlayan Bahar Eylemleri yaklaşık altı yüz bin işçiyi kapsayan toplu iş sözleşmesi sürecinde ortaya çıkmıştır. Bahar Eylemlerini Büyük Madenci Yürüyüşü izlemiştir. Direniş yine bir toplu sözleşme sürecinde ortaya çıkmış, ama bu kez eylemin gerekçesine düşük ücretlerin yanı sıra maden ocaklarının kapatılması, özelleştirilmesi konuları da eklenmiştir. Sendikanın yönlendiriciliğinde gelişen hareket içinde grevlerin yanı sıra işçilerin baskısı ile başlayan yürüyüş tüm ülke emekçilerinin desteğini kazanmıştır. Grevler ve toplu sözleşme sayısı 1990’ların başından itibaren hızla azalmaya, eylemlerin gerekçeleri ve talepleri değişmeye başlamıştır. Sermaye sınıfının topyekûn saldırısı karşısında, özellikle 1990 sonrasının eylemliliklerinde ekonomik sosyal hakları geliştirme hedefi büyük ölçüde geri planda kalmış, toplu sözleşme görüşmelerindeki uyuşmazlıklardan çok hak kayıplarının önlenmesi öne çıkmaya başlamıştır. Esnek istihdamın yaygınlaşmasına koşut olarak eylemlerin araçları da değişmeye başlamış, kurallı emek rejiminin mücadele araçları yerine fiili-meşru mücadele daha sık görülmüştür. Kamu sektöründe özelleştirmelere, özel sektörde sendikalaşma çabalarından dolayı işten çıkarmalara, şirket kapanmalarına, taşeron şirket işçilerinin sözleşmelerinin yenilenmemesine, ücret ödemelerindeki gecikmelere karşı direnişler

3


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım gündeme getirmektedir. Sendikaların bugünkü etkisizlik sorunu nasıl çözülür? Sendikaların etkileri 2000’li yıllarda iyice zayıflamaya başlamış, birçok alanda ve olayda sendika işçi sınıfının haklarını geliştiren mücadelede önderlik konumundan, hakların geri alınmasında moderatör konumuna düşmüştür. Bu durum bir bütün olarak işçi sınıfının güçsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Ancak bu güçsüzlükte sendikaların da payı olduğu açıktır ve tartışılmaktadır. İşçi sayısının artmasına karşın sendikalı işçi sayısı azalmaktadır. Kimi zaman sendika çevreleri sendikaların olumsuz durumunu genel koşullara bağlayarak edilgen bir tutum almayı yeğlemektedirler. Sendikaların güçsüzlüğü küreselleşme politikalarına, esnek veya kayıt dışı istihdama, işsizliğe, hizmet sektörünün gelişmesine, 12 Eylül’ün yarattığı tahribat ve yasal düzenlemelere, AKP iktidarının kuralsız emek düzeninin en önemli yasal düzenlemesi olan yeni iş kanununa bağlanmaktadır. Kuşkusuz bütün bu etkenlerin rolü vardır. Ama öte yandan sendikaların üyeleriyle ilişkisi zayıflamış, yer yer bütünüyle kopmuştur; sendika yönetimleri örgüt içi demokrasi kanallarını tıkamışlardır; sendikacılık bir meslek haline gelmiştir, yolsuzluk davaları açılmaktadır; sendikacıların aldıkları ücretler asgari ücretin 30-40 katına çıkabilmekte, yararlandıkları kolaylıklar holding yöneticileriyle kıyaslanır hale gelmektedir. Dolayısıyla sendikaların içine yönelik bir müdahale kaçınılmazdır.

dular. Devlet güdümlü, aşırı milliyetçi çizgideki bu sendikaların kuruluşunun ardından, bu kez de 1995’te Refah Partisi çizgisindeki Memur-Sen adında bir konfederasyon oluşturuldu. 1993’te bölge mitingleri, 1994’de tüm çalışanların ortak genel grevi gibi eylemler sonrasında 16-17 Haziran 1995 tarihinde Türkiye’nin her yerinden gelen kamu emekçileri Kızılay meydanını iki gün boyunca işgal ederek, grevsiz, toplu sözleşmesiz bir sendika yasasını kabul etmeyeceklerini açıkladılar. 13.07.1995 tarihinde Anayasanın 53. maddesinde yapılan değişiklikle kamu emekçilerinin sendikalaşma hakları anayasal düzeyde tanındı. 1998’de siyasal iktidarın grev ve toplu sözleşmeyi kapsamayan yasa tasarısı geri çekildi. Ama KESK’in tüm direniş ve karşı koyuşuna rağmen 2011’de grev ve toplusözleşme haklarından yoksun Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu kabul edildi. KESK’in toplumdaki meşru ve saygın yerini sendika yasası öncesinde yürüttüğü fiili, meşru, militan mücadelesiyle elde ettikten sonra karşı çıktığı sahte sendika yasasının uygulanmasına katılması, eylemliliğin ön plana çıkarak siyasi çalışmanın aksatılmış olması gibi nedenlerle kamu emekçilerinin KESK’ten ve sendikal örgütlerden beklentilerinin iyice zayıfladığı görülmektedir. AKP’nin KESK’i geriletmek için önce Kamu-Sen’i desteklemesi, sonra da Memur-Sen’i en çok üyeye sahip konfederasyon haline getirmesi yeniden fiili ve meşru mücadeleye dönüşü

4


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

li kaynaklardan yoksundur. Sendikaların güçlenmesi, işçi sınıfının mücadele araçlarından biri haline gelmesi, sendikaların iç dinamiklerine terk edilebilecek bir hedef değildir. Sendikalara üye diri işçilerin de içinde yer aldığı bir “dış” müdahale olmaksızın sendikal yapılarda köklü değişiklikler beklenmemelidir” (TKP-YC 2007 İşçi Kurultayı, Üçüncü Bölüm: Sendikalar ve Ara Örgütlenmeler Üzerine Tezler, tez no 9). Bu derste de tekrar edilmesi gereken husus, işçi sınıfının sendikal işlevleri üstlenecek, mücadeleci örgütlere olan ihtiyacıdır. TKP 2010 İşçi Kurultayı’nın bir kararını tekrar anımsamak yararlıdır: “... Bugünkü yasal mevzuatı reddeden, sınıfın birliğini hedefleyen, işçi sınıfının değişik katmanları arasındaki farklılıkları siyasal mücadelenin yardımıyla aşmaya çalışan, ekonomik mücadele ile siyasi mücadele arasındaki ilişkiyi dünya ve Türkiye’nin bugünkü koşullarını hesaba katarak yeniden kuran örgütlenmeler yaratmak, sendikal başlık olmaksızın gerçekleşemez, sendikal başlığa hapsolarak hiç yerine getirilemez” (TKP-YC 2007 İşçi Kurultayı Belgeleri, Üçüncü Bölüm: Sendikalar ve Ara

Sendika içi demokrasinin geliştirilmesi, mali şeffaflığın sağlanması, sendikacı ücretlerinin ve görev sürelerinin sınırlandırılması, sendikacılığın ayrıcalıklı bir mesleğe dönüşmesinin engellenmesi mutlaka gerçekleştirilmelidir. Bu alandaki başarı sendikal mücadelenin siyasallaşmasının yanı sıra üyelerin işyerlerinden başlayan bir hareketlilikle örgütlerine sahip çıkmasıyla çözülebilir. Sorunun yönetim değişikliklerine indirgenmesinden ısrarla kaçınılması gereklidir. Sendikaların uluslararası üyelikleri de onları mücadeleci bir çizgiye çekecek durumda değildir. Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve KESK, bir yandan (Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU) ile Dünya Emek Konfederasyonu (WCL)’nin birleşmesiyle oluşan) Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ITUC, diğer yandan Avrupa Sendikaları Konfederasyonu ETUC üyesidirler. ETUC’un AB Komisyonu ile yakın işbirliği içinde bulunduğu, sosyal diyalogun en önemli kurumsal yapısı Ekonomik ve Sosyal Konseyi üyesi olduğu, AB fonlarından yararlandığı kaydedilmelidir. TKP 2010 İşçi Kurultayı’nda sendikalara yönelik olarak şu karar alınmıştır: “Sendikalar bir iç silkiniş için gerek-

5


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

Örgütlenmeler Üzerine Tezler, 20).

TARTIŞMA SORULARI 1- Türkiye’nin siyasal ve sendikal mücadele tarihine baktığınızda Türkiye işçi sınıfının temel devrimci güç potansiyelini gösterdiği hangi örnekleri verebilirsiniz? 2- Günümüzde ekonomik/sendikal mücadele kimi dirençli örneklere rağmen neden yetersiz kalmaktadır? Sınıfın sırf ekonomik mücadelede birlik olması geçen derste anlatıldığı gibi teorik olarak mümkün olmadığına pratik olarak da giderek zorlaştığına göre sınıfın birliği nasıl sağlanacaktır? 3- KESK,1980 sonrası en önemli sendikal oluşum olmasına rağmen bugünkü tıkanıklığının sebepleri nelerdir? 4- Siyasi bilinç sınıfın birliği için zorunlu olmakla birlikte sendikaların yapısına dair neler önerebilirsiniz?

OKUMA ÖNERİLERİ 1. TKP 2010 İşçi Kurultayı Belgeleri 2. 10 Derste Sendika, http://www.sendika.org; 3. Yıldırım Koç, Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi - Osmanlı’dan 2010’a, Epos Yayınları, 2010

6


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

7


işçiokulu

FASİKÜL 8:

Türkiye’deki sendikaları tanıyalım

8


fasikul8