Page 1

Aziz Muhammed Duman ● Caner Berker ● Ferhat Özkan ● İbrahim Halil Koçuşağı ● Mehmet Berk Yaltırık ● Mustafa Köker ● Oğuz Ateşoğlu ● Baran Güzel ● Kutlu Altay Kocaova ● Şevket Önder ● Nuray Tekin ● Bahattin Ceyhan ● Melodi Şule Devekaya ● Kenan Açıkgöz


Tımarhane e-Dergi Editörler Adil Öztürk Bahattin Ceyhan İ. Halil Koçuşağı

Yayın Ekibi Eray Usta Furkan Meriç İ. Halil Koçuşağı

İç Tasarım Bars Elsa Kapak Çizimi Jeremiah Morjers http://www.morjers-art.de Kapak Tasarımı Bahattin Ceyhan

Eser gönderimi ve sorularınız için editor.dergibirlik@gmail.com www.facebook.com/TimarhaneDergi


İÇİNDEKİLER DENEME ve DOSYA YAZILARI 7.-8. Sayfalar: Melodi Şule Devekaya: Aşk ve Kendi Gerçeğin 9. Sayfa: Berk Payat: Ölü Sevgiliden Mektup 10. Sayfa: Caner Berker: Dört Düşünce 11.-12. Sayfalar: Bahattin Ceyhan: Müzik Kapitalist Dünyaya Yenildi mi? 13.-16. Sayfalar: Kenan Açıkgöz: Çanakkale! Asırlara Uzanır Yolculuğum 17.-18. Sayfalar: Nuray Tekin: İki Kadın İki İsyan Biçimi: J. Joplin P.Smith ve Dönemin İsyan Yetmezliği

ÖYKÜLER: 21.-22. Sayfalar: Baran Güzel: Telefondaki Ses 23-25. Sayfalar: Kutlu Altay Kocaova: Her Şey ve Hiçbir Şey 27.-30. Sayfalar: Bars Elsa: Gülşah Elikbank Söyleşisi 31.-36. Sayfalar: Mehmet Berk Yaltırık: Cadı’yla Boğuşmak 38.-41. Sayfalar: Şevket Önder: Zekalar Savaşıyor

ŞİİRLER: 44. Sayfa: Aziz Muhammet Duman: Hakir 45. Sayfa: Caner Berker: Efendimin Efendisi 46. Sayfa: Caner Berker: Sevgilim 47. Sayfa: Ferhat Özkan: O An 48. Sayfa: İbrahim Halil Koçuşağı: Sana Aşığım Diyebilir misin? 49. Sayfa: Mustafa Köker: Mektup 2 50. Sayfa: Oğuz Ateşoğlu: Deliliğimin Raporunda Hiç Hastane Adı Yok

HABERLER: 52.-57. Sayfalar: 2012 Hugo Adayları 58. Sayfa: Türkiye’nin İlk Edebiyat Oteli


4 TIMARHANE KİTAPLIĞI Yazar: Honore De Balzac İsmi: Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti Yayınevi: Can Yayınları Sayfa Sayısı: 688 Ön Sipariş Tarihi: 17 Nisan 2012 Etiket Fiyatı: 38 TL İndirimli Fiyat: 32,30 TL

Tanıtım Bülteninden: Balçıkta debelenen küçük bir “fare”ydi, hamurunda yosmalık vardı gelecek vaat eden. Henüz eğitimle bozulmamıştı, okuma yazması yoktu. Çok güzeldi. Gübrenin içinde açan bir zambaktı… çiçek tanrıçası Flora kadar güzel… rüzgar tanrısı Zephyros gibi yakışıklı Lucien’e aşık oldu. Böyle aşklara hak tanınmaz. Üstelik böyle aşıklar kendilerine de hak tanımaz. Hele Lucien’in arkasında, onu soylu ve zengin bir kızla evlendirerek sınıf atlatmak isteyen bir babası varsa… Lucien’i sevgilisinden ayırmak istediğini söylerse ikisini birbirine daha çok bağlayacağını bilen, gizlice Esther’i ayak altından çekerek bir manastıra gitmeye ikna eden yalancı rahip bir baba: Herrera. Manastır, bir sokak yosmasından melek yaratmaz, sonuçta kibar bir fahişe çıkar kapıdan. Tarihi değiştiren meslektaşları gibi… Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, Balzac’ın kendi deyimiyle, “dünyayı düşüncelerine sardığı, yoğurduğu, işlediği, içine sızarak anladığı” eserlerinden biri.


5

DUYURU 0,5. Yıl Öykü Özel Sayısı Tımarhane’nin üçüncü sayısını da çıkarabildiğimize göre artık özel sayılar yapmanın zamanının geldiğini düşündük ve kuruluşumuzun 0,5. yılı şerefine bir öykü özel sayısı çıkarma kararı aldık. Tahmin edebileceğiniz üzere öykü sayısı Temmuz’da çıkarılacaktır. Bu bir seçki olacağından dolayı öykülerin de aynı tema üzerine kurulu olması gerektiğinden bir konu seçmemiz gerektiğini de uzun uzun düşündük ve sonunda konunun TIMARHANE olmasında karar kıldık. Tımarhane temalı öykülerinizi oyku.thane@gmail.com adresine, tahoma yazı türünde ve 13 yazı büyüklüğünde, word dosyası olarak gönderebilirsiniz. Öyküleriniz en az 5 sayfa uzunluğunda ve konuya tabii olmakla birlikte türünü seçmekte tamamen serbestsiniz. Korku-gerilim, fantastik kurgu, polisiye, gotik ve psikolojik türündeki öykülere öncelik tanıyacağımızı bilmenizi isteyeceğimiz gibi öykülerinizin özgün ve sadece Tımarhane için yazılmış olması da bizim için özel bir önem arz etmektedir. Öykülerinizi en geç 13 Haziran 2012 tarihine kadar yukarıda belirtilen posta adresine göndermelisiniz. Öykülerinize, illüstrasyon, çizim, fotoğraf, resim ve benzeri gibi yan öğeler eklemekte serbestsiniz. Eserlerde Türkçenin güzel ve doğru kullanımına, yazım ve imla kurallarına özen göstermeniz gerekmektedir. Bu özelliklere uymayan öyküleri düzeltme gereği duymadan “geri dönüşüm kutusu”na atmak öykü seçicilerin tasarrufundadır. Dosyalarınıza ek olarak kısa bir öz geçmişinizi gerçek isimlerinizle ve mahlaslarınızla gönderiniz. Seçki, gerçek isimlerin yanında mahlasınız adı altında yayınlanacaktır. Konu: Tımarhane Tür: Öykü Son Gönderim Tarihi: 13 Haziran 2012 Gönderim adresi: oyku.thane@gmail.com


6

7-18 Denemeler ● Melodi Şule Devekaya: Aşk ve Kendi Gerçeğin ● Berk Payat: Ölü Sevgiliden Mektup ● Caner Berker: Dört Düşünce ● Bahattin Ceyhan: Müzik Kapitalist Dünyaya Yenildi mi? ● Kenan Açıkgöz: Çanakkale! Asırlara Uzanır Yolculuğum ● Nuray Tekin: İki Kadın İki İsyan Biçimi: J. Joplin - P. Smith ve Dönemin İsyan Yetmezliği


7 ‘RUHUMUN MELODİSİ’ Melodi Şule Devekaya “Aşk ve Kendi Gerçeğin”

Y

aşam akıp gidiyor ve herkes bir gün karşılaşacağı ve onun gözlerinde varlığında eriyeceği bir elmanın diğer yarısını arıyor. Herkesin hayalinde bir Leyla, bir Aslı var ve herkesin hayalinde bir Mecnun, bir Kerem var.

Oysa gerçekte yaşananlar hiç de masallardaki büyük aşklar gibi değil. Yaşantımıza bu efsanevi aşkları getiremeyişimiz neden acaba? Bu yaşamda ne istediğimizi bilemeyişimizle doğru orantılı olsa gerek. Bir gün dünyaya geldik, anne ve babamız tarafından bize bir isim verildi ve işte hikâyemiz de burada başladı. Aile, çevresinin yaşama dair inanç kalıpları neyse, doğal olarak bize de onu verdiler ve biz, dünyaya doğduğumuz bu çevre yaşamı nasıl algılıyorsa o algılarla büyütüldük. Yaşama dair belli düşünce yapıları oluşturduk ve yavaş yavaş büyüdükçe, ancak bizimle benzer düşünce yapısında olan insanlarla anlaşabilir hale geldik. Farklı düşünce yapılarına kendimizi açamayışımız, aslında bizi belli bir çevrenin içinde tuttu ve o çevreden de ötesine genişleyemedik. Bize aktarılmış olan düşünce yapılarının içinde nasıl giyineceğimiz, ne tür yemekler yiyeceğimiz, nasıl konuşacağımız, nelere nasıl güleceğimiz, bir sistem programı gibi yüklüydü sanki ve bizler dünyaya geldiğimiz o çevre hangi programa sahipse, onu farkında olmadan kendimize yükledik. Bu programlara kültürümüz dedik ve elbette başka başka kültürler vardı dünya üzerinde. Aslında belki çeşit çeşit yaşamı algılayış ve yaşayışa dair programlar. Ve doğduğumuz çevre hangi programa sahipse bu, içinde bizim âşık olma şeklimizi de barındırıyordu. Âşık olmanın şekli, sınırları vardı, nasıl hissedebileceğimizin şekilleri çiziliydi, hatta dinleyeceğimiz şarkılar bile! Âşık olduğumuz erkeğe yazacağımız aşk şiirleri ya da âşık olduğumuz kadına aşkı ifade ediş şeklimiz bile sanki sahip olduğumuz bu çevresel kültürün ortak bir ürünü gibiydi. Bu yüzden bazılarımız aşkı için Orhan Gencebay dinlerken, bazılarımız Sezen Aksu şarkılarıyla yaşadı aşkını... Bazılarımız için aşkı yaşamak demek çeşme başında su doldururken iki çift laf edebilmek demekken bazılarımız için bir kafede buluşabilmek, bazılarımız için âşık olduğu kızı/erkeği akşam yemeğine davet edip ailesi ile tanıştırabilmek demekti. Şimdi bunların elmamızın diğer yarısını aramakla ne ilgisi var derseniz, söyleyeyim. Yaşamımızda, kendi düşüncemiz sandıklarımızın ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının toplumsal düşünce denizinden sorgulamadan alıp kendimize ait sandığımızı


8 anlamadan kendimizi tanımamız mümkün değil. Kendini tanımamış, kendini olduğu gibi kabul edememiş, kendine şefkat duyamamış, kendi yaşamıyla yüzleşememiş birinin ise bir başkasına bunu hissetmesi mümkün değil. Kendimizi kucaklayamamış isek, yaşamda kendimizi tam anlamıyla bulamamış isek, sadece içimizdeki boşluğu doldurması için bir başkasını arayacağız. Bir başkasına kendi içimizde hissetmediğimiz yaşam enerjisini hissetmemize yardımcı olduğu için âşık olduğumuzu sanacağız. Âşık olan insanlara hepimiz dikkat etmişizdir, aşk onları güzelleştirir, gözlerinden yaşam fışkırır, hayatta hiç bir şeyi aşk duygusu esnasında dert etmezler, bulutların üzerinde uçuyorlardır. Ta ki, bulutlardan gerçek dünyaya düşünceye kadar! İşte bu yüzden biten bir ilişkinin hemen ardından insanlar yaralarını sarıp sarmadıklarının bile farkında olmadan yeni bir aşka yelken açmak isterler. Çünkü o bulutların üstünde uçma hissini getiren aşk dedikleri duyguya bağımlıdırlar ve o duyguyu hissetmek isterler, kişi önemli değildir, bu duyguyu hissedebildiğiniz kişiye âşık oldum sanırsınız. Ve bir süre sonra bulutların üstünden yine düşersiniz ve aa bu da değilmiş! Öyleyse beyaz atlı prensiniz ya da ruh eşiniz başkası olmalı. Arayışa devam... Ya da belki bir gün bir yerde durursunuz ve hiç bir elmayı başka bir elmanın yarısının dolduramayacağını fark edersiniz. Her elmanın kendisiyle tam ve bütün olduğunu... O zaman belki yaşamınıza bakar ve bu benim kişiliğim dediğiniz, kendiniz olduğunuza inandığınız, savunduğunuz şeylerin ne kadarının size ait, ne kadarının bir illüzyon olduğunu fark edersiniz. Ve tüm bu inandıklarım, ben sandıklarım değilsem, ben kimim sorusunu sorarsınız kendinize... İşte o zaman gerçek yolculuğunuz başlar. İçinizdeki boşluğu asla bir başkasının aşkıyla ya da parayla ya da şanla, şöhretle dolduramayacağınızı fark ettiğinizde, oraya tek bir şeyi koyabileceğinizi fark edersiniz... Kendinizi... İşte o zaman gerçeğe yolculuğunuz başlar... Kendi gerçeğinize... Melodi Şule Devekaya


9 ‘CEBİRSEL DÜŞLER’ www.berkpayat.wordpress.com

Berk Payat

“Ölü Sevgiliden Mektup” avi, parlak bir gökyüzünden sesleniyorum sana. Tanrı sonunda yakarışlarımı duydu ve beni yanına almak istedi. Sesim bitmişti, artık bende değil, başka kulaklarda yaşamak istiyordu. Tıp oyunu oynarken zaman zaman hatırlıyorum burada seni. Zaman bir hiçlik burada biliyor musun, seni hala özlüyorum. Yaşadığımız bu düzende ölümü görmemezden gelmemek neden? Ölüyoruz hepimiz, bak ben öldüm, sen de öleceksin. Tanrı bunu istiyor. Tanrı sirkülâsyonu (dolaşımı) seviyor. Tanrının tek kulu sen değilsin ki ayırsın seni diğer kullarından. Ben özel olduğumu düşünürdüm onun için ama değilmişim, bunu buraya geldikten sonra öğrendim. Goethe ile karşılıklı ırmak suyu içerken bunları tartıştık, romantizmi başlatan amca da buradaydı. Kızdım ona, senin yüzünden yıllarca içimde minik bir kız çocuğu büyüttüm ben diye. Duymazlıktan geldi beni. Ben öldüm, sen de öldün dedi. Şimdi sıra diğerlerinde... Birileri doğacak ve birileri ölecek.

M

● Ölümü ilk defa anladığım anı hatırlamıyorum. Keşke hatırlayabilsem. Ama biliyorum, ellerin benden uzaklara doğru giderken ölümü hissetmiştim. Bir mantının sol gözünde yakaladığımız, bir güvercini yakalarken bulduğum bu aşk bitti mi bilemedim hiç bir zaman. Beni kaybedebileceğini hissetmek istiyordun, bunu başaramadım ancak, belki teselli olur, beni gerçekten kaybettin. Burada saplantılara yer olmadığını söylüyorlar ama ben seni izliyorum bazen. Sürekli aklımdasın. Peygamberlere sordum bunu, günahsız onlar diye, bana bunun aşk olduğunu söylediler. Sabrımı verdi ama Tanrı, seni burada beklerken sıkılıyorum ama yaşarkenki gibi değil. ●

Cenazemde ağladın, çok ağladın hem de. Gördüm. Beni seviyordun, ondan önce de seviyordun ama ben bunun daha fazlasını istiyordum senden. Bir minicik kız çocuğu var içinde diyordun, bir sarışın, benden sürekli ilgi bekliyor diyordun. Evet, bunu kabul ediyordum. Ama bu benim canımın acısını engellemiyordu, şu anda gördüğüm senin de benim yanıma katılmak istediğin. Yapma, yanıma katılmana zaman varmış daha, ben sabrederim. Aşık olacaksın ama benim kadar değil... Beni sevdiğin kadar kimseyi sevmeyeceksin. Buraya döndüğünde Tanrının suretine birlikte katılacağız. Şimdilik beni bağışla sevgilim, ölümüm bile sükseli oldu. Motor işte, ne yaparsın. Bazan yazarım sana yine.


10 ‘KENDİMİ AFFEDİYORUM” www.yolgecenhani.wordpress.com

Caner Berker

“Dört Düşünce” Anne babanın çocuklarının üzerinde sorumluluk iddia etmesi kut hakkından ileri gelir. Bu hakkın onlara Tanrı tarafından verildiğini düşünürler. Dolayısıyla aile, antik çağların basit düşünce sistemlerinin büyüyüp geliştiği yuvalardır. Aile yapısı toplumdan tamamen silinip atılmadıkça yeni nesil her zaman bir şakadan ibaret olacaktır. Camdan dışarı baktığınızda gördüğünüz insanlar, geldiğimiz noktayı gösteriyor. Bu nokta hakkında ister olumsuz, ister olumlu düşünün. Sistemimizin ürettiği en iyi mal bu.

1-

2- Neden yemeğimizi salonda değil de mutfakta yaparız? Çünkü totalitarizm nesillerdir koynumuzda yatıp bizimle sevişiyor.

3- Bilinçlerimiz toplumun ortak bilincidir. Kendini bir toplulukla özdeşleştirmiş insanlar tüm değer yargıları ve şartlanmışlıklarıyla bir diğerinin aynısıdır. Her birimiz, birbirimizin birer kopyasıyız. Zihinlerimiz aynı yargı ve şartlanmalarla dolu. Kimimiz nohutlu pilav seviyor, kimimiz etli dolma. Kıvanç duyduğumuz bireyselliğimiz bundan ibaret.

4- Yaşam, sen onu nasıl görmek istiyorsan odur. Aradığın şey neyse onu görürsün. Neyi yargılarsan onu bulursun. Aradığını bulamazsan kendine dön, kendine bakın. Çünkü sende olmayan hiçbir yerde yoktur. Hali hazırda kendi gözlerinden görüp yorumladığın yaşam, senden başkası değil. Bunca zamandır o gözlerden kendine bakıyorsun. Tüm yorumların, tepkilerin, iç sesin, düşüncelerin ve şartlanmalarınla bedeninin içinden dışarıya bakan sen, bu zihni yaşamın kendisi sandın. Öyleyse bir de zihnin olmadan bakmayı dene. Kendini affet. Caner Berker


11 ‘MARSTAN GELEN MESAJ’ Bahattin Ceyhan “Müzik Kapitalist Dünyaya Yenildi mi?” mut Kaya ile başlamak istiyorum. Yeni klibi müzik kanallarında görüntülenmeye başladı; “Yanıma Yataydı”. Şarkı eski, klip yeni. Adını unutmuştum diyemem belki ama müzik listelerimde görünmez olmuştu. Açıkça söylemek gerekirse klip oldukça güzel olmuş. Umut Kaya yeni şarkılarla gelmek için ön yoklama mı yapıyor acaba? Mimikleriyle konuşuyor sanki klipte… Kendini hatırlattı Umut Kaya!

U

Manga önce “Fly To Stay Alive” şarkısı ile çıktı karşımıza, geçen yaz turnelerinde söylediği “Rezalet Çıkarasım Var” gözüktü. Şimdi Yıldız Tilbe düeti “Hani Biz” klibi müzik kanallarında. E-akustik albümün adı. Eski şarkılarını akustik olarak sunuyorlar. Üç tane de yeni şarkı var. Farklı enstrümanlar kullanarak değişik bir tarzla dinleyeceğiz onları. Zaten Rap ve Rock’ ın karması bir müziği ilk onlardan dinlemedik mi? Hala da onların bir eşi yok. Albümleri hakkında uzunca bir yorum yapacağım daha sonra… Ayrıca bir konu daha var ki: Kim bilebilirdi Manga Yıldız Tilbe ile düet yapacak. Yapmışlar, şarkı güzel, müzik sıra dışı! Evet gerçekten elektro-rock-akustik karması gibi bir şey olmuş. Henüz dinlemediyseniz, denemelisiniz! Ferman Aklgül ile oldukça uyumlu olmuş Yıldız Tilbe ’nin sesi. Emre Aydın ön albümü Beni Biraz Böyle Hatırla’ yı yayınladı. İki şarkılık albüm bildik Emre Aydın müziğinin Rock tınılarından uzaklaşmış hali. En belli olan Bas Gitar sesleri. Şarkılar hayranlarına göre güzel olabilir, daha bir slow pop kitlesi var… Ama ortada koca bir sorun var: Ağlak Rock tanımlaması: Afili yalnızlık albümünde geniş kitleye hitap eden şarkılarının benzeri şarkılarla dolu Kağıt Evler albümü ile dönen şarkıcı, ikinci albümü ile tepki toplamaya başladı. Sanırsam bu anti grupların oluşmasında Şanışer ’in de etkisi var. Zeynebim şarkısını ilk dinlediğimde aklımda iki düşünce vardı. Bildiğim rapçi Şanışer ’in müziği değişmişti. Ayrıca sonrasında dinlediğim şarkılar Emre Aydın müziğinden çok ta uzak değildi. Biraz konumuza dönecek olursak sanatçının içsel düşüncelerini okuayamamakla beraber, pek çoklarımız para kazanmanın peşinde olduğu hakkında yargılarda bulunarak Ağlak Rock gibi bir tür tanımlamasını ortaya çıkardık. Kişisel tavrım yaptığı müzik kulağıma hoş geldikçe sanatçının kişisel değer yargılarıyla uğraşmam. Sanatçının yeni şarkılarını Manga Yıldız Tilbe düetini dinlediğim sıklıkla dinlemesemde listemde. Emre Aydın’ın amacı ister müziğini satmak olsun ister müzikle yaşamak olsun, bu beni alakadar etmez. Dünya kapitalist, bu düzene en sert karşı çıkanlar bile yolunda tavizler verirken. Emre Aydın’dan çokça farklı bir şey bekleyemeyiz değil mi?


12 Kargo yeni bir vokal bulmuş kendine:Ozan Anlaş. Serkan Çeliköz ve Koray Candemir ’in ayrılmasıyla birlikte grup dağıldı diye düşünmüştüm. Ama nasıl bir düşünceye kulluk ettiler de RRDP gibi rezil bir albüm çıkardılar şaştım doğrusu. Mirkelam’ı da severim Kargo’yu da ama ikisi birlikte hiç hoş olmamış bence! Şimdi Ozan Anlaş ile birlikte üç kişi yoluna devam ediyor Kargo… Ozan Anlaş sesi gruba yakışmış. RRDP’ yi silersek grubun müziği değişmemiş. Sonbaharda albüm çıkarmayı planlıyorlarmış güzel olacak sanırsam. Grubun silinmesi iyi olmazdı. “Kehribar” Ozan Anlaş ile ilk şarkıları dinleyin… Klibi izlediğimde beni ayrıca kendine çekti şarkı, kendimden bir şeyler buldum… Ve Ozan Anlaş’ ı Bertuğ Cemil’e benzettim. Sesini duyduğumda bir yerden hatırlıyorum ben bu sesi demiştim, yüzü de benziyor Haksız mıyım? Zakkum iki albümü’nü ve Ahtapotla’ın yeni düzenlemesinin yer aldığı Box set’i ni satışa sunuyormuş. Ahtapotlar’a yeni bir klip çekmiş. Eski hali de güzeldi ama yeni bir fragman dinledim sadece, taze taze bekliyoruz… Doğa İçin Çal 4 çıkmış dinleyin. Söz yok, sözsüz de güzel olmuş ama söz de olsaydı… Athena Pis’ e klip çekmiş izleyin. Özge Fışkın yeni albüm çıkarmış, oldukça pop’a kaymış… Sagopa Kajmer-İstakoz dinlemelisiniz. Oldukça güzel şarkı, Sagopa hayranları için iyi oldu bu ara şarkı. Bahattin Ceyhan


13 DENEME

Kenan Açıkgöz

“Çanakkale! Asırlara Uzanır Yolculuğum…” sya ve Avrupa’nın birbirinden ayrıldığı eşsiz coğrafya Çanakkale; tarihe yaptığı şahitlik, tarihi zenginliği ve mitolojik değerleriyle görülmeye değer bir kültür mirasıdır. Çanakkale Boğazı, Gelibolu Yarımadasını ve Biga Yarımadasını yeşil koylarla ve billur sarısı kumsallarla birleştirir. Tarihi M.Ö. 3000’li yıllara kadar dayanan Çanakkale, dünyada bilinen ilk güzellik yarışmasının yapıldığı ildir. Özgürlük sevdamızın önsözünün yazıldığı Çanakkale Muharebeleri, insan gücünün yüksek teknoloji karşısında kazandığı büyük olanaksızlıklar ve haksızlıklardan kurtulmak için bir çıkış yolunun her zaman var olduğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. Çanakkale Muharebeleri; Anadolu’dan yükselen bir haykırış, bir vatanın kalbine sokulmuş bir hançerdir. Kimi sevdiğini bırakmış kimi de eşini dostunu düşmüş yollara, geriye dönmeyi hiç düşünmemişler. ”Anam geri döneceğim diyememiş hiçbiri...” Ecdadımızdan geri kalanlar muharebenin hezimetinin yanında canlar yakıyordu. “Şehitlerin üzerlerinden çıkan künyeler, pusulalar, eşyalar komutana ulaştırılır. Komutan pusulalardan birini elleri titreyerek açar ve göz yaşlarına artık hakim olamaz. Pusulada şöyle yazmaktadır: “Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil’e 1 mecid borç vermiştim, kendisi beni göremedi…biraz sonra taarruza kalkacağız, belki ben dönemem… Arkadaşıma söyleyin; Ben Hakkımı Helal Ettim...” Çanakkale Feribot iskelesinden Gelibolu yarım adasına uzanan yolcuğumuzda, “Dur yolcu ! Bilmeden gelip bastığın bu toprak, bir devrin battığı yerdir.” dizeleri bize karşıladı. Boğazı çevreleyen dağların bağrına kor ateşlerden dövülmüş bir kılıç gibi dağın bağrını yarar bu sözler, okuyanında yüreğini. Denizden ve Boğaz’ın Anadolu yakasından belirgin bir şekilde görülebilen anıt-yazı, TC Deniz Kuvvetleri Çanakkale Deniz Komutanlığı tarafından yapılmıştır. Dizeler, Necmettin Halil Onan’ın Çanakkale muharebeleri anısına yazdığı birkaç dizeden oluşmaktadır.

A

Dur yolcu! Bilemeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak veri bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir...


14 Hayallerin, ümitlerin, yakarışların insani tüm duyguların örtüştüğü erler meydanında ki ilk durağımız olan Kilitbahir Kalesi, Çanakkale Boğazı’nın güvenliğini sağlamak ve İstanbul’a giden ulaşım yolunu kapamak amacıyla Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Kale tüm sağlamlığıyla boğazdan geçen gemilere selam durur ve Ecdadımızın boğazda yankılan sesine kulak verir. Adını tarihe gömmüş aziz şehitlerin kanının suladığı bu topraklardan yükseldi bir milletin haykırışı ve en büyük şahidiydi yıldızlar. Ağır bir süngü yarası alan asker arkadaşına derki; “Ahretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harp ediniz! Ediniz ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” Şehitlerin manevi dünyasıyla bütünleşen, kan ile toprakların sulandığı bir sonra ki durak Namazgah Tabyası; Çanakkale Boğazının savunulmasında en önemli unsurlardan birisidir. Abdül Aziz tarafından 1892’de restore edilen tabya ismini, kalede görevli personelin toplu olarak namaz kıldığı mekan olmasından almıştır. İçine 7 adet tabya bulunan bu mevki Çanakkale Muharebelerinde aktif bir rol üstlenmiştir. İşgalci kuvvetler o kadar eminlerdi ki boğaza geldiklerinde yaşayacakları hezimetin farkında değillerdi... İngiliz, Fransız komutanlar smokinleri, kendilerine özgü oyun aletleri ve en önemli aşçılarına kadar getirmişlerdi. Çanakkale’nin düşeceğine kesin gözüyle bakıyorlardı. Hatta işgalci kuvvetlerin boş vakitlerini spor yaparak bile geçirdiği oluyordu. Bir futbol sahası kurmuş aralarında turnuvalar düzenliyorlardı. Türk askeri de bu ortamdan yararlanarak yaralarını sarıyor güç topluyordu. Bazı cephelerde Anzak askerleri ile Türk askerleri arasında dostluk bile başlamıştı. Anzaklar, Türklere konserve et atıyor karşılığında tütün alıyordu. "Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın... dizeleri anlatır o şanlı yiğitleri. Öyle zordu ki şartlar cesetlerden kimse önünü göremiyordu. Hepsi bir yudum su, bir parça ekmeğe hasretti. Kafa, gövde, kol, bacak vadilere sağnak sağnak boşalıyordu. Orada öyle bir yiğit vardı ki 215 okkalık mermiyi sırtladığı gibi sürdü namluya. Bedr’in aslanlarının diyarında ki yolculuğumuz “Seyit Onbaşı Anıtı” ile devam ediyor. Bir falezin üstünde sırtında mermisi ile karşılar gelenleri Koca Seyit. 1915’te yabancı deniz kuvvetlerinin Mecidiye Tabyasını bombalaması üzerine 61 Türk topçusu şehit düşmüş, sağ kalanlardan Seyit Onbaşı 215 okkalık mermiyi tek başına sırtlamış ve İngiliz Savaş gemisi Ocean’ı boğazın derin sularına gömmüştür. Havuzlar Şehitliği Ve Anıtı; Kilitbahir köyüne yakın bir mevkide bulunan anıt, Fransızlara karşı çarpışırken şehit düşen iki subayın anısına dikilmiştir. Havuzlar Anıtı, müttefik deniz kuvvetlerini bozguna uğratmada önemli rol oynayan 4 adet muharasa bataryasının bulunduğu bölgeyi işaret etmektedir. Soğanlı Dere-Sargı Yeri Şehitliği; adından da anlaşıldığı üzere savaşın etkilerinden uzak bu bölgede sardı yaralarını Mehmetler, Hasanlar, Hüseyinler... Tüm seyyar hastaneler burada kuruldu. Bu mevkide savaş döneminden kalma mezarları görmek mümkündür. Restore edilen şehitlikte 600 asker üstüne isimleri yazılı sembolik taşlarla anılmaktadır. Soğanlı Dere Şehitliği, savaş sırasındaki şehitliğin hemen yanındadır.


15 “Sargı yerine sırtından ağır yara almış olarak bir asker getirildi. Yarası o kadar ağırdı ki akan kan kıyafetinden yerlere damlıyordu. Yarayı dikecek malzemeler olmadığından yarası dikilemedi. Doktor askerin yarasına bir keçe sıkıştırıvermişti ve o yiğit oradan doğrulduğu gibi süngü hücumuna kalktı. Çok sürmedi aynı asker yeniden getirildi. Karşı hücumda yaralanmış, bir ayağı kangren olmuş ve bacağının kesilmesi gerekiyordu. Ama nasıl kesilecek ? Sargı bezi yok, uyuşturacak hiçbir şey yok... Doktor o askerin yarasına tıkadığı keçeyi aldı ve “hadi evlat sıkabildiğin kadar sık bunu” dedi. Bacağı kesilen asker can acısından o keçeyi öyle bir sıkmıştı ki dişleri keçenin üstünde yapışmıştı...” Şahindere Şehitliği; Seddülbahir cephesinde savaşan ve alaylardaki şehitlerin gömüldüğü gerçek bir şehitliktir. Etrafı demir parmaklıklarla çevirili olan bu şehitlikte 2177 şehit yatmaktadır. Bağımsızlığı , atardamarı sayanların eşitliğe ve adalete aşklarının cenneti Çanakkale’de ki yolculuğumuza hiç ara vermeden “Çanakkale Şehitler Anıtı” ile devam ediyoruz. Bu anıt Çanakkale savaşlarında verilen yaklaşık 250.000 Türk kaybının anısına Ömer Kaptan Tepesi’nde Eski Hisarlık Sırtlarında yapılmıştır. Dört sütun üzerine oturtulan abide milletimizin sağlam temellere dayandığını ve yıkılmaz olduğu anlamını taşımaktadır. Uzaktan bakıldığında da Mehmetçiğin M harfi şeklinde gözüken Anıtın tavanına mozaikten Türk bayrağı işlenmiştir. Kana doymayan topraklarda bir sonraki durak Yahya Çavuş Anıtı Ve Şehitliği; Gelibolu Yarımadası'nda Ertuğrul Koyu'na çıkarma yapan 3000 askerden oluşan İngiliz kuvvetini, komutasındaki 67 askeriyle on saat mavzer atışlarıyla sahilde durduran Ezineli Yahya Çavuş'la kahraman askerlerinin hâtırasını yaşatmak amacıyla Gelibolu Yarımadası'nda yaptırılmıştır. İngiliz Generali Nepier, Yahya Çavuş ve askerlerinin yoğun ateşi karşısında, karşılarında bir tümen bulunduğunu sanmıştır. 57.Alay Şehitliği; Ve Anafarta’nın dünyaya ışık saçan sarı çiçeği, her adımıyla Çanakkale’yi titreten, o ki ölmeyi emreden kumandan Mustafa Kemal 57. Alay’dan vermiştir ölüm emrini... "Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir." Mustafa Kemal'in komutasındaki 57. Alay’ın gerçek şehitliği Yarbay Hüseyin Avni Bey'in mezarı karşısında bulunan Çatal Dere Vadisi içerisindedir. Bomba Sırtının kuzey ucunda yer alan sembolik şehitlik, şadırvan, açık namazgah, ana mezarlık ve anıttan oluşmaktadır.


16 Şehitliğin hemen girişinde 10 Eylül 1994'te 108 yaşında vefat eden Türkiye’nin en yaşlı gazisi Hüseyin Kaçmaz'ın bronz heykeli bulunmaktadır. Azmin ve cesaretin en güzel örneklerinin verildiği bu topraklarda, şehitliğin inşası esnasında Yüzbaşı Woister ve 57. Alay, 6. Bölük Komutanı Üsteğmen Mustafa Asım Bey'e ait iki iskeletin yan yana bulunmuş olması bu durumu kanıtlar niteliktedir. Çanakkale savaşlarında bir kolu ile bir bacağını kaybeden Fransız komutanı General Guro Türk askerini şöyle anlatıyor... “Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış, onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Sorduk ona; niçin, öldürmek istediğin askere şimdi yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi: Bu Fransız yaralanınca yanıma düştü. Cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi! Anlamadım!.. Ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok! İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün!.. Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı!.. O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşların donduğunu hissettim! Çünkü, Türk askerinin göğsünde, bizim askerinkinden çok daha ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı!.. Az sonra ikisi de öldüler !!!” Namı hür Şanı büyük ecdadımıza Mehmet Akif dizelerinde şöyle seslenir… Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın... Kana doymayan topraklarda kağnılar ilerliyor, işgalci güçler ummadıkları durumlarla karşılaşıyordu. Türk askerinin ne derece vicdanlı olduğu karşısında hayretler içinde kalan Müttefikler, farklı düşünceler içine giriyordu. Hangi ülkede hangi dilde olursa olunsun gözyaşlarının rengi, özlemler ve yakarışlar aynıdır. Yan yana yatan iki beden... Biri Anzak biri Türk ikisinin de yaşı yirmi beş. İkisinin de sol göğsünde bir mektup yazılmış sevgiliye. Ucu kana bulanmış resmi, biri Mary biri Ayşe... Tarihe sığmayan kahramanlar; kanlarının bedelini, destanlaşan kahramanlıklarını tarihten zafer olarak aldılar. Adını tarihe altın harflerle yazdıran ecdadımın ruhu şad, yattığı yer nur olsun VATAN SAĞOLSUN... Kenan Açıkgöz


17 DENEME “İki Kadın İki, İsyan Biçimi: J. Joplin - P. Smith ve Dönemin İsyan Yetmezliği”

Nuray Tekin

önemin "isyan yetmezliği” üzerine düşünüyorum bir kez daha... Bu, 10-12 yıldır zaman zaman düşündüğüm bir şey. Bunun görünümleri, eski dilde ifadeyle tezahürleri belki başka bir düşünme seansının* konusu... Buradan, bir süre önce aklıma düşen Janis Joplin - Patti Smith karşılaştırması gibi bir düşünme seansına geçiyorum. Gelelim “isyan biçimleri”ne... ve Joplin ile Smith’e… İsyanın bir türü, isyan edenin kendisini de “yok etmesi”ne yol açar. “Duygusal” ya da “romantik" isyankârlar... Köken, “duygu”dur onlarda ve hep öyle kalır belki de... Diğeri daha “akılcı”dır. Burada köken, duygu da olabilir, “akıl” da... Bence ideal olan, duygudan kök alan, akıl ve düşünce ile bütünleşen isyan.

D

Neyse, bence Joplin birinci türe, Smith ikinci türe örnek. Bunlara örnek yalnızca bu iki kişi değil tabii ki. Jim Morrison, Jimi Hendrix; Eric Clapton, Pink Floyd’un yaşayan üyeleri ve mumya gibi hâlâ sahnelerde tepinen Rolling Stones üyeleri, falan falan... Ama bu ikisi hemcinslerim olduğu için, belki anlamam daha kolay... Joplin ve Smith: Çocuksu ve olgun... Joplin, kendini çirkin ve şişman bulur; derdi sivilceleri... Bir konser öncesi sevgilisi gelmeyince bir otel odasında aşırı dozdan gider... Doğal isyankâr! Smith ise kardeşini ve kocasını arka arkaya kaybedince uzun bir süre müzik yapmaz.. Şarkı sözlerinin çoğu ona ait. Aslında bir şair... Morrison gibi… Joplin, “beyaz blues”cu.... Gerçekten çok güzel ve güçlü bir sesi var; zor bulunur türden... “Summertime”ı bir söylemeye kalkın anlarsınız. Siyah blues’un tüm melankolisini, hüznünü hissedebilirsiniz ve şaşırırsınız. Bu kadın, sanki siyah blues’un tüm bireysel ve toplumsal “hüznü”nü özümsemiş gibidir duygusal düzlemde. Belki de öyledir, kimbilir. İçinde çok derinlerden bir yerden çıkarmış gibi yükselen pürüzlü sesi, onun, “sivilcelerine ve fazla kilolarına takmış biri” olduğuna inanmakta zorlar bizi... Yaşamını anlatan bir belgeselde onu tanıyanlardan biri “Onun içinde küçük bir kız çocuğu var” diyordu...


18 Smith’in sesi ise çok rahat “çıkar”. Ama bir “I don’t care” ya da “I don’t mind” deyişi vardır ki... İşte ona bayılıyorum... Bob Dylan’ın sesindeki o hafif “alaycı” tonu duyabilirsiniz. Zaten kendisi de İstanbul'da düzenlediği bir basın toplantısında bunu gösterdi; çok güzel Dylan taklidi yapıyor! Şarkı sözleri de hafiften varoluşçu; "Existing will stop" falan... Bu arada, bu yazıyı Tımarhane dergisi için tekrar gözden geçirirken, kısa bir süre önce ölen Amy Winehouse’u da anmadan geçmek olmaz. “Onu rehabilitasyona götürmek istediklerinde”, daha ergen bile olamamış küçük kız çocuğu şirretliğiyle, dudaklarının kenarında nefret, küçümseme, “sizin hiçbir şeyinizi istemiyorum” kıvrımları dans ederken ağzını doldura doldura “No, no, no” deyişiyle onu da birinci gruba, Joplin’in yanına koymak gerekir sanırım. Erkekler cephesinde ise J. Hendrix ve J. Morrison bir tarafta; B. Dylan ve E. Clapton bir tarafta. Bu arada, Clapton’ın en büyük acılardan birini yaşadığını; küçük oğlunun 20. kattan düşerek öldüğünü belirtelim. Ve “Slow Hand”in sesi de ne kadar olgun ve rahat çıkar... Pink’in R. Waters’ı ve D. Gilmour’ı hâlâ müzik yapar; Rolling Stones dimdik ayakta; Mick Jagger, o rüyalarıma giren koca ağzıyla, sahnede maymun gibi zıplıyor... Her boku yiyorlar, arada bir “rektifiyeden” geçiyorlar falan. Para! Sen nelere kadirsin… Bütün bunları ve bir süre önce bir başka düşünme seansının ürünü olan “sistemdışılık” üzerine tekrar düşündüğümde... Yine diyorum ki duygu “ilk”tir... Duygularıyla yaşayan, duygularının yönettiği bir kişi olarak belki "taraflı" düşünüyorum ama.... Böyle... Ne yapayım “duygu”suz isyanı... Düşüncelerin duygusal karşılıkları, duyguların da düşünsel karşılıkları olması meselesi; duygu-düşünce (ya da akıl) parallelliği önemli. Başka bir alana, politik alana geçersek, Chavez’e âşığım... Ve sinemadan Michael Moore’a... Sanırım, dünya bir kez daha “agresif”liğe ihtiyaç duyuyor... Ve İsyan güzeldir... Her biçimiyle...

Nuray Tekin


21-42 Öyküler ● Baran Güzel: Telefondaki Ses ● Kutlu Altay Kocaova: Her Şey ve Hiçbir Şey ● Mehmet Berk Yaltırık: Cadı’yla Boğuşmak ● Şevket Önder: Zekalar Savaşıyor ● Bars Elsa: Gülşah Elikbank Söyleşisi


20 TIMARHANE KİTAPLIĞI Yazar: Hande Altaylı İsmi: Kahperengi Yayınevi: Doğan Kitap Sayfa Sayısı: 324 Yayımlanma Tarihi: Nisan 2012 Fiyatı: 18 TL İnternet Fiyatı: 13,49 TL Kitap Hakkında: Hayat engebeli olmaktan çıkıp engebenin kendisine dönüştüğünde… Başladığınız yere dönebilmek için dünyayı dolaşmanız gerekir. Aşka Şeytan Karışır ve Maraz adlı çok satan romanların yazarı Hande Altaylı’dan yeni ve sarsıcı bir roman Ege’nin küçük bir kasabasının çok yoksul bir mahallesinde başlar Narin’in hikâyesi. Sevginin değil, mecburiyetin bir arada tuttuğu bir ailede büyüyen Narin ilk kez âşık olduğunda büyük bir hayal kırıklığı yaşayacak; hem ailesinden hem de bu aşktan kaçmak için eğitimini bahane ederek, gizlice İstanbul’a taşınacaktır. Büyük şehirde de zor günler beklemektedir genç kızı. Bir rastlantı sonucu tanıştığı Deniz, hem dostluğu hem de İstanbul’un renkli hayatını tanıtacaktır ona. Yıllar geçer… Narin artık meslek sahibi, kendi ayaklarında üstünde duran ve Deniz’le birlikte renkli İstanbul hayatının tadını çıkaran bir kadın olmuştur. Ve karşısına yeniden o eski aşk çıkar. Yine imkânsız bir erkek olarak, başkasının sevgilisi olarak… Hem de… Hande Altaylı tam bir metropol hikâyesi anlatıyor bize. Tabii küçük kasaba sıkıntısının izleri de var bu hikâyede… Geçmişten de gelse, o izler de seziliyor hikâyede. Ve büyük bir aşk var. Karşı konulmaya çalışılan, direnilen ama vazgeçilemeyen. Okuru kendine sımsıkı bağlayan, ustaca kurgulanmış, günümüze ait bir roman Kahperengi. Baharın yüzünü gösterdiği şu günlerde keyifle okumak için ideal bir seçim.


21 ÖYKÜ

Baran Güzel

“Telefondaki Ses”

dadaki bütün havayı solumak ister gibi hızlı hızlı soluk alıyor, soluk almayı bıraktığı anlarda ise sigara dumanıyla dolduruyordu ciğerlerini adam. Oksijen alıp karbondioksit vermek gibi hayati bir görev üstlenen ciğerleri odanın içinde büyük adımlarla volta atan adamın öksürmesine sebep oldu bir uyarı göndermek istercesine. Sigarası elinden düştü. Halıda kenarları erimiş plastikle kaplı gibi duran yuvarlak bir leke oluşacaktı. Okullarda kimyasal değişmeye örnek olacak cinsten.

O

Üçlü koltuğun ortasına oturdu. Telefon oturduğu koltuğun önündeki sehpada saati ayarlanmış bomba gibi bekliyordu. Çalmayı. Adam ise kafası dumanlı canlı bomba gibi bekliyordu. Patlamayı. Sigara halıyla ilişkiye girerken adam bir dal daha götürmüştü ağzına. Titreyen elleriyle yakmaya çalışırken sigarasını, gözünü sehpanın üzerindeki telefondan ayırmıyordu. Tüm bunların sıradan çaresizlik hareketleri olduğunu anlamış da aslında hiçbir şeyin sıradan olmamasını istiyormuş gibi volta atmayı bıraktı. Oturdu, telefona bakmak yerine iki parmağı arasında bekleyen ölüm,den çıkan mavimsi dumanı izledi. Kalbi kendini ölümün uysallığına kaptırıp yavaşlamaya başladı. Artık sakince düşünebileceğine karar verip “Hayır,” dedi. -Öykünün diyalogsuz ilerlemesine gönlü razı olmamış gibiydi.“Saçmalama amına koyayım.” Telefon küfre cevap vermek istercesine titremeye başladı masanın üzerinde. Titrerken bir yöne doğru hareket etmek ister gibi bir hali yoktu sanki. Diğer telefonlar gibi değildi yani. Kendini dinlenmeye alan kalp bir anda tekrar hızlanmaya başlamıştı şaşkınlık içinde. Sigarayı tutan eliyle aldı telefonu, açtı. Telefondaki ses beklemeden konuştu: “Lütfen yardım et.” Ardından bir arabanın patinaj sesi. Gerisi sağır sessizlik. Yine aynı ses, diye düşündü. Yine aynı ses... Klasik bir anlatımla; hayır hayır saçmalıyordu ona kalsa öyle bir şey olmamıştı, duydukları yaşadıkları sadece bir hayalden ibaretti, ya da birisi şaka yapıyordu, peki kim günlerdir aynı şakayı yapıyor olmaktan zevk alabilirdi, o ihtimal de saçmaydı, ama tüm bunların gerçek olması kadar saçma değildi, ya tüm bunları kendisi uyduruyorsa, işte bu inanılabilecek bir şeydi, uykusuzdu, sahi kaç gündür uyumuyordu? -


22 Bu öyküde bu soruların yanıtı var mıydı, bilmiyordu.Telefonda duyduğu acının çemberine takılmış, çilekeş kadın sesini silemiyordu beyninden. Sonra telefon yine titredi. Sigarası elinden düştü yine. Arayan numara başkaydı, sevindi. Açtı “Lütfen yardım et.” Telefonu duvara fırlatıp çıktı evden. Kapıyı kapatırken yıllardır telefon kullanmadığını hatırladı. Durum giderek karışıyordu. Taksiye binip cebindeki bütün parayı taksiciye verecek kadar uzak bir yere gitti. Şehrin hemen dışındaki bir otobandı burası ve öyle yer-zaman-kişi-mekan olayında çok da afili bir yer kapladığı söylenemezdi. Taksici geri dönerken şaşkındı. Adam ileriye doğru yürüyordu. Havayı keskin bi’ fren sesi kesti, o ses gözyaşlarını harekete geçirdi adamın. Koşmaya başladı, sesin geldiği yeri iyi biliyor gibiydi. İleride yolun kenarında kaportası yerde kanlar içinde yatan kadından daha perişan bir araba vardı, yerde yatan kadın henüz ölmemişti. Kazayı yapan adam arabadan inmiş saçlarını yoluyordu. Sonra yerde yatan kadının sesini duydu, o kadar uzaktan bu kadar net duymasına şaşırmıyordu adam “Lütfen yardım et.” Kadına çarpan adamın geri döndüğünü gördü. Sonra yüz yüze geldiler bir an. Kadına çarpan adamın yüzü kendisiyle aynıydı. Kadına çarpan adam arabasına bindi. Sonra keskin bir patinaj sesi duydu adam. Sonrası sağır sessizlik… Baran Güzel 12.12.2011 / Adana


23 Öykü

Kutlu Altay Kocaova

“Her Şey ve Hiçbir Şey” endine geldiğinde, yerde dizlerini bükmüş, ağlıyordu. O, çok sevdiği, sürekli temiz tutmaya çalıştığı salonunun ortasında koca bir hiçlik ve hiçliği kaplayan kızıllık vardı. Sinir krizi geçiriyordu. Sürekli çığlık atıyor, bağırıyor, ağlıyordu. Bu görüntünün bir yanında ise küçük bir çocuk, hiçliğin yanına gelmiş, hem annesine, hem de hiçliğe ağlıyordu. Her şey çok çabuk gelişmişti. Çok çabuk yaşanmış, çok çabuk büyümüş ve çok çabuk bitmişti. Ama bu nasıl olmuştu? Ya da böyle bir şey olabilir miydi? Hakikat miydi, yoksa rüya mıydı? Bir kâbus olmasını dua etti ve kendine, olanca gücüyle bir yumruk attı. Hayır, rüya değildi. Hakikatin ta kendisi idi. Ayağa kalktı, ellerine baktı. Ellerinde kızıla boyanmış bir demir parçası vardı. Elleri de bu demir parçasından dolayı kıpkızıldı. Kızıl renk, ellerini de boyamıştı. Kendine gelmeye çalıştı. Kendine tekrar vurmak istedi, yapmadı. Bir kere yapmıştı. Bir daha yapmayacaktı. Ne kendisi, ne de bir başkası, bundan böyle asla ona vuramayacaktı.

K

●●● Huzursuz bir evliliği, huzurlu bir evi vardı. Evini seviyordu. Her köşesini, kendi zevkine göre döşemiş ve düzenlemişti. Ev, resmiyette kocasınındı. Ama aslında bu ev, her anı ile onundu. Bir başkasının olamazdı. Çünkü o, zaten küçük bir parça hâline gelmiş olan ruhunu, bu eve vermişti. Evin, her odası; odaların, her eşyası; eşyaların, her noktasında onun ruhu vardı. Bu yüzden de evini çok seviyordu. Evi ile arasında çok huzurlu bir birliktelik vardı. Ama aynı durumun, evliliği içinde geçerli olduğunu söylemek imkânsızdı. Evine verebildiği ruhunu, hiçbir şekilde kocası ile paylaşamamıştı. Kocası istemese de onun ruhunu kendi bünyesine katmış ama kendi ruhunu kocasınınkine katmayı başaramamıştı. Bu yüzden de hep, “Belki bir gün…” umuduyla günlerini geçirmişti. Umutlu bir kadındı. İlk zamanlar kocasının, kendisini sevdiğini düşünüyordu. Sonraki zamanlar, bunu ummaya başladı. “Bir gün mutlaka…” diyordu. Geçen zaman, umutlarını azaltsa da uzun süre yok etmedi. “Belki bir gün…” demeye başladı. Sonunda o da anladığında ise pek bir şey demedi. Sadece ara sıra “Belki…” diyordu, o kadar. “Asla…” kelimesini pek kullanmazdı. Aslında pek değil, hiç kullanmazdı. Sadece bir defa kullandı ve ondan sonra hep kullanacağına dair yemin etti. Düşüncelerini yıldırım hızıyla beyninden geçirdi. Artık olan olmuştu. Yapacak bir şey yoktu. Kocası, her şeyiydi. Ama artık bir hiçlikti. Hiçlik olmayı, kocası istemişti. O da kabul etmişti. Çocuğunu alıp, dışarı çıkmak üzere kapıya yöneldi. O sırada, hiçlik konuştu ve bütün bir hayatı, tek kelime ile sorguladı. “Neden?”. Bir anda, beklemediği bir ses


24 karşısında, donup kalmıştı. İster istemez, arkasını döndü ve yüzünü çevirerek, hiçliğin sorusunu, sessizlikle cevapladı. Kapıdan çıktıktan sonra içinde bulunduğu günü düşünüyordu. Önceki günleri düşünmesine gerek yoktu. Çünkü o günlerin, hepsi sevgi doluydu ve işte bugün, sevgi ölmüştü. Ölen günleri ise hatırlamaya gerek yoktu. Ama bugün… Bugünü hatırlayacaktı. Çünkü bugün, tarihi bir gündü. Bugün, tarihti. ●●● Kocası eve geldiğinde, sessizdi. Kelimenin tam anlamı ile sessiz. Sessiz bir ruhtan bile daha sessiz. Bir şeylerin olduğu ya da olacağı muhakkaktı. Genelde kocasının, sessizliğine alışkındı ama bu seferki sessizlik, her şeyi ile kendini diğerlerinden ayrı tutuyordu. Sakin bir kadındı ve her zamanki sakinliğiyle kocasının yanına gelip, sordu. “Ne oldu?”. Bu alelâde, öylesine sorulmuş bir soru değildi. Kadınlık içgüdüsüyle, içinden geldiği gibi, içinden geldiği için sorulan bir soruydu. Kocası ise böyle bir soruyu, basit bir sırıtma ile karşıladı. Bir gülümseme değildi. Çünkü çok rahatsız edici bir gülme idi, gördüğü. “Geç, şuraya” dedi ve devam etti. “Bu gece, bu evdeki son gecen!” Damdan düşercesine, buz gibi bir suratla, söylemişti, bu sözü. “Anlamadım” dedi. “Nasıl oluyor? Neyin son gecesi?” “Anlamayacak, ne var? Yarın def olup, gidiyorsun.” Donup kalmıştı. Bunca yıllık kocası, çocuk verdiği kocası, eşi… Ruhunu verdiği evden, kovuyordu. “Nereye” diyemedi. “Neden?” dedi. “Ben, başkası ile beraberim. Bu konuda senden izin falan da istemiyorum. Sadece gideceksin. Geldiğin gibi sessizce gideceksin.” Gözleri bir anda pınara dönmüştü. Ağlıyordu. Ama ağladığını da belli etmek istemiyordu. Gözleri evine ve çocuğuna takılmıştı. Onlar ne olacaktı? Çocuğu babasız ya da, aman Allah’ım düşünmesi bile korkunç, annesiz mi büyüyecekti. Ruhunu verdiği bu evin, odalarında, eşyalarında, başka biri, başka bir kadın mı oturacaktı? “Sen içtin mi? Sarhoş musun? Peki, ben ne yapacağım? Çocuğumuz ne olacak?” “Ben iyiyim ve hiçbir şey içmedim. Sen, ne mi yapacaksın? Hiçbir şey… Çocuğumu, son kez öpüp, sessizce çıkıp, gideceksin…” “Asla…” Daha önce hiç kimseye, hiçbir zaman “asla” dememişti. Bu kısa kelimenin, gücünü o an keşfetti. Çok güçlü bir kelimeydi. Bu yüzden de kocası, kelime ile karşılık veremedi. Çok sert bir yumruk ile karşılık verdi. Yumruğun ne acısı, ne de kırılan burnu ve dişlerinden akan kızıllık, onu ilgilendirmiyordu. Çünkü geçmişte “Her şeyim…” dediği hiçlik, elindeki her şeyi alıp, hiçbir şey almadan gitmesini istiyordu. Gidemezdi. Gitmeyecekti. Ayağa kalkmak istedi. Bu isteğinin cevabı, ikinci yumruk ve ardından gelen bir tekme oldu. Bu arada hiçliğin ağzından, sayısız tehdit ve küfür çıkıyordu. Ama o, bunların hiçbirini duymuyordu.


25 Artık bir uçurumun kenarındaydı. Her şeyi vardı ve işte, her şeyim dediği hiçlik, onu hiçlik uçurumundan aşağı atmak istiyordu ve atacaktı da. Ama hayır, bir kere ağzından “Asla…” kelimesi çıkmıştı. Bu kudretli kelimeyi tekrarladı. “Asla…”. Kelimenin kudretine dayanmak istiyordu. Kudret… O da çok güzel bir kelime. Ama kavramın sesi olsa da, “asla” kadar kudretli değil. Hiçlik, döndü arkasını ve son kez yumruklamak istedi. Belki de kesin olarak bitirmek istiyordu. Bunca yıllık karısını, çocuğunun annesinin, hiçlikler âleminde kaybolmasını istiyordu. O an, vücudunun karın kısmında, ani bir sıcaklık belirdi. Hiçlik vücudundan ayrılmak isteyen kızıllık, ilk bulduğu delikten, bu vücudu terk ediyordu. Kadın aslında, daha yukarıya saplamak istemişti. Ya da belki hiç saplamak istememişti de hiçlik, onu buna yöneltmişti. Ama işte, elindeki bir demiri, karnına saplamış ve kızıla boyamıştı. Hiçlik şaşırdı ve yere düştü. Ama yaşıyordu. O ise bundan kuvvet aldı. Şimdi olanlar, kelimelerden daha kudretli idi. Hatta ‘asla’dan bile daha kudretli idi. Demiri, ikinci kez, bu sefer, daha yukarıdan, bir daha kızıla boyadı ve hiçlik, kesin olarak yere düştü ve gözlerini kapadı. Artık ruhu mutluydu. Evdeki ruhu, onu alkışlıyordu. Ama beyni, buna alışamamıştı. Bu yüzden de bedenine, “sinir krizi” talimatı veriyordu. Geçmişte “hiç” olan kendisi, şimdi “her şey”di. Şunu da anlamıştı ki, geçmişte sık sık tekrarladığı, “Belki bir gün…”, işte bu gündü… Kutlu Altay Kocaova


26 TIMARHANE KİTAPLIĞI İsmi: Kalbimde Bir Şiir Gizli Şair: Cezmi Ersöz Yayınevi: Tekin Yayınevi Basım Tarihi: Nisan 2012 Sayfa Sayısı: 208 Fiyatı: 17 TL İnternet Fiyatı: 14,45 TL Bana en sevdiğin şiiri söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! Yeryüzünün en eski sesi şiir, sanatın her alanını sözün anası olarak hep besledi. Şiirin gücü, edebiyatın öykü ve roman macerasına öncülük etti. Sözün yalvacı şairlerin, yüz yıllardır süren amansız koşusu, insanlığa yaratıcılığın en yüksek ürünlerini sundu. Belki bu nedenle insanın şiirle ilişkisi ekmek ve su ihtiyacı gibi vazgeçilmezdir. Sözün hasıdır şiir. Her sanatçı için, suyu hiç eksilmeyen bir kaynaktır. Her bir şiir, günlük yaşantımızda, hatıralarımızda, gerçekle yüzleştiğimiz zorlu anlarda bir deniz feneri gibi yol gösterir bize. Şiirle iletiriz sevgiliye hislerimizi, şiirle ağlar ve güleriz açık ya da gizli. Anlatmakta zorluk çektiklerimizi, şairin iki dizesiyle söyleyiveririz en anlaşılır belki de en zor dilde. Çok sevdiğimiz şiirler vardır. Bizim olan, büyümemize, geçmişe ve hatta geleceğe tanıklık eden; kalbimizden hiç düşürmediğimiz. İşte bu en sevdiğimiz şiirler bizi bize en doğru anlatan sözlerdir. Kişiliğimizin aynasıdır sanki o şiirden gelen o ölümsüz sesler. Hepimizin kalbinde saklı bir yüz gibi en sevdiği bir şiir yok mudur 'bu benim' dediği? Cezmi Ersöz, sözün anayurdu bu ülkede, şiirin eşsiz örneklerinin söylenip, yazıldığı bu topraklarda, en sevilen sanatçılara en sevdikleri şiirleri sorarak bir gül bahçesi oluşturmuş: Kalbimde Bir Şiir Gizli. Kimi sanatçı, tek bir şiir adı söylemiş, kimileri birden çok, ama bir tanesini seçmek zorunda kalmış. Aynı şiiri seçenler olmuş hiç habersiz birbirinden. Ama hiçbir sanatçı, ' ben şiir bilmem, anlamam' dememiş gül bahçesinden gül seçerken. İnsanın ilk ve son sözü şiiri yaşatmaya adanmış bu kitapta yer alan dizeler, aslında hepimizin en sevdikleri. En sevdiklerimizin de en sevdikleri. O zaman kim olduğumuzu çok iyi biliyoruz, kalbimizdeki şiirleri bir daha okuyup, yaşarken, yaşatırken.


27 SÖYLEŞİ

GÜLŞAH ELİKBANK

“Kadına Karşı Şiddete Aşk'la Karşı Duralım” “Her Zaman Erkekler Kahraman Olacak Değilya!” Günebakan Üçlemesi’nin ilki 2010 yılında diğer ikisiyse 2011 ve 2012 yıllarında yayınlanmış. Birer yıl arayla yayınlanması özellikle mi? Okurlarınızı heyecanlandırmak için? Aslında pek sayılmaz. Ben bu seriye zaten bir üçleme olarak başladım, yani en başından sonu belliydi benim için ama yayınevleri sık kitap yayınlamayı doğru bulmuyor. Hem bu sebep hem de o arada doğum yapmak üzere olmam bir yıllık bir ara getirdi. Zira serinin son kitabı da tam bir yıl sonra çıkmış olacak, bu da tamamen yayınevinin tercihi. Günebakan Üçlemesinin başkahramanı bir kadın. Kadın bir karakteri, daha rahat tasvir edebileceğinizden dolayı mı yazdınız başka bir nedeni var mı? Hem kendi tecrübelerimi daha rahat aktarabilirdim hem de bir kadının fantastik bir macerada daha şık duracağını düşündüm. Her zaman erkekler mi kahraman olacak yani! Aşkın Gölgesi, Günebakan’ın aksine, fantastik kurgu değil ama yine de karşımıza bir kadın ve aşk öyküsü çıkıyor? Aslında ben de bir erkek hikayesi yazmak isterim ama ülkemizde kadınların sorunu ve yaşadıkları problemler bitmedikçe onlara sıra gelmeyecek :) Ayrıca kadın hikayelerini yazmak benim için daha doğru, biz 4 kuşak kadını aynı evdeyiz hala... Aşkın Gölgesi - Gülşah Elikbank


28 “Kadının Gücü Erkeği Korkutuyor…” Sizin kadına şiddete karşı bir duruşunuz ve bu konuda yaptıklarınız olduğundan haberdardım, bir kez de bizim için bahseder misiniz bunlardan? Evet, geçen ay, bu konuya dikkat çekmek için, “Kadına karşı şiddete aşk'la karşı duralım” diye bir etkinlik yaptık İzmir’de, mayıs ayında da “Kadın neden yazar?” diye bir panelde konuşmacı olacağım ve beni kadın hikâyeleri yazmaya iten toplumsal nedenleri insanlarla paylaşacağım. Bu konu benim için çok önemli çünkü yaşadığım çevrede şiddet gören çok kadın vardı ve ne yazık ki hala var... Bu noktada bir şey ekleyeyim, kadınsal sorunlarda yardımcı olmak için, kadın örgütlerine açık çağrı da yaptım ama hiçbiri bu konuda yardım istemedi :) Bir de böyle bir problem var yani her örgüt kendi içine dönük, her projeyi tek başına yapmak ve alkış almak istiyor. Amaç çözüm üretmekten ziyade görünür olmak sanki! Din ve kültürlerin etkisiyle gelen “kadının rolü” sözleri ne yazık ki hala Günebakan Üçlemesi 1 - Siyah Nefes bazı çevrelerce dillendiriliyor ve kaGülşah Elikbank dın eve kapatılmak isteniyor. Bu konuda söyleyecekleriniz nelerdir? Kadının gücü erkeği korkutuyor, din sadece kendi düşüncelerine destek bulmak için kullanılıyor. Oysa yaşam, kadının rahminde yeşeriyor. Kendileri bile can bulmak için bir kadına muhtaç bu erkeklerin. Böylelerine sadece acıyorum ve karşılarında ne kadar güçlü kadınlar olduğunu düşünüp gülümsüyorum.


29 “Asla Kendime Şair Diyemem, Bunu Ancak Okur Diyebilir” Türkiye’de aşkı anlatan romanlar genellikle çok satanlar listelerinin başındadır ama sizin kitaplarınız çok satan değil de daha çok, sadık okuyuculara hitap eden kitaplar. Ne dersiniz? Türkçeye “Ucuz kurgu” olarak çevrilen ve çoksatar, zengin ve popüler bir yazar olmak varken neden zor olan yolu seçtiniz? Ben daha yolun çok başındayım ve okurlarım benimle birlikte büyüyor. Pembe aşk hikâyeleri yazmak kolay ama hayat o kadar kolay değil ve ben edebiyatın bu zorluğu dile getirmesi gerektiğine inanıyorum. Yazdığım fantastik öyküde bile bu zorluklar anlatılıyor, sadece seçtiğim yol farklı. Çok satan değil çok okunan ve takip edilen bir yazar olmayı tercih ederim. Türk edebiyatında kadın yazar ve şair azlığı malum. Neye yoruyorsunuz bu durumu?

Günebakan Üçlemesi - 2 - Mavi Dağ Gülşah Elikbank

Okurların yüzde yetmişinin kadın olmasına :) Ayrıca şair olmak öyle kolay bir iş değil. Benim neredeyse 200 şiirim var ama asla kendime şair diyemem. Bu farklı bir şey, bunu ancak si-

ze okur söyleyebilir. İlk kitabınız çıktığında ne gibi tepkiler aldınız? ( En klasik soruyu sormasam olmazdı! ) :) Ben harika tepkiler aldım. Kitap çıktığında yöneticilik yapıyordum ve yazar olma yolunda pek de kararlı değildim. Ama okurların beğenisi ve desteği beni yazarlığa yaklaştırdı.


30 Belki biraz da Gülşah Elikbank’ın kişisel yaşantısı hakkında konuşabiliriz. Siz hangi yazarları, şairleri takip ediyorsunuz? Ben tam bir Ayşe Kulin ve Jane Austen, Ursula le Guin hayranıyım... Cezmi Ersöz’ü şair olarak beğenirim, Nazım Hikmet ve Tanpınar da öyle. Son dönemden Hakan Günday da takip listemde tabii. Barış Müstecaplıoğlu da fantastikte favorim. Kendinize örnek aldığınız "o gibi olmam gerek" değil de "onun kadar yetenekli ve başarılı bir yazar olmak isterim" dediğiniz yazarlar var mıdır? Tam olarak değilse de Tolkien gibi yüzyıla damga vurmak isterim. Ama bir kadın olarak; Betül Mardin gibi olmayı çok isterim. Hangi müzik türlerinden ve sanatçılardan hoşlanırsınız? Ruh halime göre her müziği dinlerim... İyi bestelenmiş her müzik diyebiliriz. Metalicca, Scorpion favorim. Türkçede yeni grupları severek dinliyorum, Emre Aydın çok başarılı bence Dergimize göz attıysanız, fikirlerinizi alabilir miyim? :) Dergiye kısaca göz attım, henüz detaylı okuma şansım olmadı, zaten internette çok kalamıyorum bu ara yeni projeler dolayısıyla. ama bence farklı bir format geliştirmişsiniz. Zamanla daha da gelişecektir. Okurların desteği yorumlarıyla tabii… Başarılar ve teşekkürler.

Günebakan Üçlemesi - 3 - Kızıl Ölüm Gülşah Elikbank

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Bars Elsa


31 ÖYKÜ

Mehmet Berk Yaltırık

www.songulyabanininyeri.blogspot.com

“Cadı’yla Boğuşmak” llerine geçen tuhaf bir define haritası onları Rumeli’nin bu bölgelerine sürüklemişti. Yaptıkları bu iş akıl kârı mıydı? Yaptıkları hangi iş akıl kârıydı ki? Her biri ömrünü Balkan dağlarında eşkıyalıkla geçirmekte, köy basan yol kesen, haydut kere haydut, eli kanlı zalim adamlardı. Güç getirdikleri mezraları, köyleri basar, yolcuları soyar, zenginleri dağa kaldırıp haraç isterlerdi. Topladıkları ganimeti yedi köyün en namlı orospularıyla oturak alemlerinde yerler, bitleri kan çekince yeniden bir elde tüfek bir elde kama garibanın tepesine çökmeye başı dumanlı dağlardan mor yaylalara inerlerdi. Bir yanda eli tüfekli taifesine para yediren kafasında kırk tilki dolanır derebeyleriyle, diğer yanda bir ellerinde ferman bir ellerinde Kur’an, bellerinde kama padişahtan destur alıp eşkıya kellesi almadan Dersaadet’e dönmemeye yeminli paşalarla tepişen, ömürleri daima sürekle, takiple geçip, ya jandarma kurşunuyla ya rakip çetenin kıstırmasıyla cavlağı çekecek olan bu adamların hangi yaptıkları iş akıl kârıydı ki? İşte şimdi de her biri kılık değiştirmiş, ellerinde kazma kürek, bellerinde ip, tarla ırgatı kılığında, bir hazine söylentisi uğruna buralara düşmemişler miydi?

E

Kendilerine Gegalı çetesi derlerdi. Başlarında Gega Arnavutlarından, kan davasından zindana, zindandan Balkan dağlarına yol almış, namlusunda seksen, kamasında elli kişinin kanı olduğu rivayet edilen Gega Niyazi Kaptan bulunuyordu. Sağdan soldan kah tecavüzden kah cinayetten, kah haramilikten dağlarda gezen kendisi gibi korkunç görünüşlü adamları yanına toplayıp Balkan dağlarını mesken tutmuş sayısız çeteden biriydiler. Lofça taraflarında zengin bir ağadan elde ettikleri hazine haritasının peşinde kılık değiştirerek hiç isimlerinin duyulmadığı, İstanbul’un burnunun dibi sayılabilecek Istranca dağlarına kadar gelmişlerdi. Neredeyse yüz senesi olan bir hazine haritasıydı ki, bunu en değerli hazinesinin içinde saklayan Lofçalı Salim Ağa’nın demesine göre babasına Vaka-yı Hayriye zamanlarında bir yeniçeri satmış, demesine göre Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeni ordu kurmak için yanında taşıdığı hazinesi yahut Kabakçı Mustafa’nın kellesini alıp İstanbul’dan yağmaladığı hazineye konan Kırcaali çetelerinin baş baskıncısı Hacı Ali’nin gizli definesiydi. Ardında bu denli söylentilerin olduğunu işiten Gega Niyazi, adamlarıyla birlikte üstlerine başlarına ırgat kılıklarını geçirip, tabancalarını kamalarını gizleyip, silahlarını tilki gezmez ıssız yerlere gömerek Rodop dağlarından düze inerek Istranca dağlarına dek gelmişti. Haritayı okutmak için dağa kaldırmadıkları papaz, imam, kalem efendisi kalmamış, haritayı okuyamayanlar, sırrı mezarda saklamaya devam etsin diyerek kesik başlarıyla birlikte uçurum diplerini boylamışlardı. Neyden sonra hangi aklı evvel bilinmez adamın biri haritanın kenarına ayna koyarak yazılan yazıları okumayı akıl etmiş böylece haritayı çözmüştü. Istrancaların göbeğinde "Karabat” isminde bir köyün yerini göstermekte,


32 köyün dibinde binanın sureti bulunmaktaydı. Suretin tepesine işaret amacıyla haç işareti çizilmişti ki definenin köy civarında olduğunun işaretiydi. Haritayı okuyabilen aklı evveli, sırrı korumak adına bir uçurum dibine kesik başıyla birlikte yolladıktan sonra define işaretlerini okuyabilen usta definecileri gizlice el altından aratmaya başlamışlardı. Onların aradıkları iyi bir define ustasıyken genelde karşılaştıkları eski define meraklıları, ejderha gördüğünü söyleyen çok eski defineciler ve define bulsalar dünyayı satın alabilecekleri hayaliyle yaşayan fuzuli insanlardı. Sonunda köyün birinde define işaretleri okumasıyla ünlü, para karşılığı kiralanabilen bir define ustası bulmuşlar, hazinenin belli bir hissesi karşılığında onunla anlaşmışlardı. Define ustası sadece defineler konusunda değil başka şeyler konusunda da uzmandı. Hazine tılsımları ve koruyucu cinler hakkında bilgisi vardı ki bu metafizik bilgi üstünlüğüne dayanarak eşkıyalarda “kanını dökmeleri halinde onlara uğursuzluğunu bulaştırabileceğini” intibaını uyandırabilmişti. Eşkıyalar normal şartlarda ölümle oynadıklarından inançları zayıf olurdu ve dünya hayatına pek düşkün olduklarından dinsel öncelikleri pek olmazdı. Söz konusu metafizik olduğundaysa onlar daha pratik şeylerden korkardı –kemik kemiren mezar gulyabanileri, terk edilmiş köylerde yaşayan cinler, toprak altından gelen kan içen cadılar gibi şeyler daha korkutucu gelirdi. Bu korkuyu iyi bilen usta define avcısı Mümtaz Osman, eşkıyaların bu yönünü deşeleyerek hem canını hem de hazineden alacağı iyi bir hisseyi garantilemişti. Günler geceler boyu yolculuk etmişler, dikkat çekmemek için yirmi kişilik eşkıya çetesi beşerli gruplar halinde Istrancalara farklı yollardan gelerek Karabat’ın bulunduğu yerin yakınlarında, düzlükte yer alan bir köy olan Sofular köyüne geçerek ve orada toplandıktan sonra Karabat köyüne çıkmaya karar vermişler. Sayısız çatışmalara girdikleri jandarmalara ve evlerini bastıkları köylülere yakalanmamak adına binbir kılığa girerek, tilki geçmez baykuş ötmez ıssızlardan Sofular köyüne İstanbul’a mal almaya giden zengin Rumelili tüccarlar gibi gelerek köyün yakınlarındaki bir hanı ellerindeki bir kısım parayla kapatmışlar, civarın en namlı pezevengine para saçıp hana getirttikleri rakkaseleri sinilerde oynatıp çalgı çaldırarak günlerini gün etmektelermiş. Köye en önce Gega Kaptan ile Defineci Mümtaz Osman’ın bulunduğu grup geldiğinden, diğer grupların kısa süre içerisinde gelmesini beklemektelerdi. Kaptan tez zamanda bu hazineyi alıp oralardan savuşmayı düşünmekteydi zira köylülerin kendilerinden işkillenmeye başladığını fark etmişti. Bunda sadece ölümle kol kola gezen bu adamların altıncı hislerinin gelişmiş olmasının payı yoktu. Geceleri sinilerde kadınlar göbek atıp zurnalar öterken havaya tabanca atıp naralarla birlikte en sunturlu küfürleri savurursanız insanlar kısa sürede sizin tüccardan ziyade bir külhanbeyi yahut haydut olduğunuzu anlayabilirdi o dönemlerde. Üstüne üstük adamlarınızdan biri köy kabadayılarından biriyle kavga edip öldüresiye dövebiliyorsa insanlar sizin tüccardan başka her şey olabileceğiniz konusunda hem fikir olabilirdi. İşte Gega Niyazi böyle sabırsızca beklerken çetenin geri kalanı da kısa sürede hana gelmişti. Sabah ezanından önce yola çıkmak üzere karar almışlar, geceyi beklemeye başlamışlardı. Aksilik olacağı varsa olur derler, köyün kahvesine gidip gelen eşkıyalardan birisi akşama doğru beti benzi atmış bir şekilde dönmüştü hana. Onun bu suskun ve durgun hali diğer eşkıyaları da huzursuz etmişti ki bu tip durgunluk ve yılgınlık hali haydut arasında hemen fark edilirdi. Gega Niyazi durumdan işkillenerek tabancasını çekip adamın kafasına dayayıp suratının halini sorduğunda koca haydut ağlayarak olduğu ye-


33 çöküp, diğerlerinin şaşkın bakışları altında hazine işinden vazgeçtiğini, Niyazi Kaptan’ı da bu yoldan vazgeçirmek için yana yakıla çırpındığını görünce bir hayli şaşmışlardı. Haydutu hisseden vazgeçiren şey neydi? Neden beti benzi atmıştı? Bir eşkıyayı altından defineden vazgeçirebildiğine göre hiç birisi bunun hayra alamet bir şey olduğunu iddia edemezdi. Gega Niyazi adamı ağzından bir şey kaçırıp kaçırmama ihtimaline karşı uyarıp namluyu alnına dayayıp ne olduğunu tekrarladığını adamın korkudan ağzının düğümlendiğini görünce rakı getirmelerini emretti. Adamın gırtlağından aşağı yarım testi boğma rakıyı döktükten sonra konuşturmaya muvaffak olmuştu. Adam köy kahvesinde bazı gençlerin konuşmalarına kulak misafiri olmuş, gençler kurt muhabbeti, kuş muhabbeti, puşt muhabbetinden sonra haydut lakırdılarına geçmişler ardından cin-peri menkıbelerini konuşmaya başlamışlardı. Karabat köyünün bahsini duymuş, köyün yıllar önce terk edildiğini, geceleri cin-peri alaylarının düğün dernek yaptıklarını, sakallı cücelerin cirit oynadığını, kesik başlarının sisli sabahlarda ortalıkta yürüdüğünü, kaçırılıp gaibe karışan gelinleri, boğazları yarılmış ve kanlı ciğerleri ağızlarından dışarıya doğru sökülmüş insancıkları, beşiğinden kaçırılarak sabahına kanı çekilere bulunmuş bebekleri yeminlerle birbirlerine anlatmışlardı. Gega Niyazi bunu duyunca namluyu adamlarına çevirip define olayını birinin ağzından kaçırdığını bu nedenle gençlerin kendilerini korkutmak için bunu uydurabileceğini söyleyince herkes yemin vermiş kimse bu olayı kendi aralarında bile konuşmadıklarını söylemişlerdi. O vakitten sonra her birinin içine korku tohumu düşmüş, definenin başında bağlı cinlerin varlığıyla birlikte gidecekleri köyün perili olması korkularının üzerine adeta tüy dikmişti. Sabah ezanı okunmazdan çok vakit evvel tilki uykusundan kalkan eşkıyalar, eşyalarını hazırlayıp alelacele hanı terk ettiler. Ortalığın mavi bir karanlıkla parıldadığı gece vaktinde bir anda bomboş Karabat köyüne girmişlerdi. Defineci Mümtaz Osman, mesleği gereğince adamları köyün dört bir tarafına gönderterek işaret aramalarını söylemişti. Haç, hilal, yılan, yıldız, köpek, bıçak veya sayı yahut harf, gördükleri her işareti kendisine bildirmelerini söylemişti. Ayrıca yerdeki taşlara, garip şekillere, hayvan kemiklerine, tuhaf nesnelere dikkat etmelerini söylemişti. Eşkıyalar köye dağılarak ay ışığı altında, görebildikleri ölçüde işaretler ararken, Mümtaz Osman orada burada dolanırken çete reisi Gega Niyazi, bir ağacın altına çökmüş yanındaki kırbadan rakısını içmekteymiş. Ne olmuş ne bitmiş adamlardan birinin “Sandık buldum! Sandık!” diye bağırması üzerine herkes elindeki işi bırakıp sesin geldiği yere seğirtmiş. Boş evlerden birinin içinde pencereden vuran ay ışığı altında, upuzun bir sandukanın bulunduğunu gören haydutların tüyleri diken olmuştu. Gega Niyazi ayağıyla dürttüğü zaman içinin dolu olduğunu anladı. İçinden bir ses tabutu açmasını istiyor gibiydi. Adamlarına dönerek sandukayı açmalarını emrettiğinde içinde boylu boyunca uzanmış, çürümüş, kara kuru bir ölünün yattığını gördüler. Haydutların her biri alışkın olmadıkları halde içlerinden türlü çeşit dualar okumaya başlamışlar, en ufak bir mevzuda anında dışarıya kaçmayı bekler hale gelmişlerdi. İçlerinden bir tek bunca senenin tılsımlı definelerini kovalaya kovalaya metafizik durumlara alışmış, ifrit görse “Ne olmuş işte define ve başında bağlı olan ifrit” diyebilecek denli metanet sahibiydi. Ancak Rumeli’nin hortlaklı cadılı söylentileriyle büyümüş Gega Niyazi ölülü, defineli, cinli, mevzulardan hiç hazzetmezdi ki cesaretine de halel getirmemek için belinden tabancasını çıkarıp cesede ateş etti. Ölüde gözle görülür bir kıpırdama olmayınca defineciye dönüp bunun ne anlama geldiğini sordu. Mümtaz Osman’a göre üç ihtimal vardı. Birinci ihtimal bu cesedin bir tür nazarlık olduğuydu ki, kendisi bazı eski paşa saraylarında uğur olsun diye Mısır’dan ve sair memleketlerden


34 böyle nazarlık amaçlı tahnitli cesetler, mumyalar getirtildiğini duymuştu. Tabi “boşaltılmış köyde neyi neyden koruyacaktı da nazarlık bırakılacaktı” düşüncesiyle bu ihtimali es geçmişti. İkinci ihtimal definenin altına gömüldüğü yerdi, koruma amaçlı olarak gelen korksun diye buraya bırakılmış olabilirdi. Cahil köylülerin böyle kurnazca bir şeyi akıl etmediğini en azından koca definenin önceleri köy olan böyle bir yere gömülemeyeceği ihtimalini düşünerek bundan da vazgeçti. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Hazineye dair bir işaret olmasıydı. Ya etrafında ya içinde bir işaret taşımaktaydı. Eşkıyalara meşale yaktırarak cesedin sağını solunu kurcalayacağını söyledi. Definecilik töresine aşina olanların bilebileceği gibi çizilmiş bir işaret kadar, ölünün kesik parmak sayısı, elinin gösterdiği yer veya üzerinde gizli bir pusula, her türlü define işareti olarak yorumlanabilirdi. Eşkıyalar meşaleleri yakıp cesedin üzerine eğildiklerinde gördükleri şey karşısında bir kez daha dehşete düşmüşlerdi. Sıradan birini pek ilgilendirmezdi ama Rumeli kültürüyle büyümüş birisi için kalbinin olduğu yere çakılı kazık bulunan bir ceset, nefes alan bir aslandan daha ürkütücüydü. Gega Niyazi kendi kendine söylendi: “Köyün perili olduğu yetmez, bir de çıktı içınden cadi!” Defineci Mümtaz Osman kazığı işaret ederek her şeyi korkutma amaçlı yaptıklarını yahut bunun bir işaret olabileceğini söyledi. Rumeli dağlarında ömür geçirmiş eşkıyalar huzursuzlandılar ve onun kadar sakin değildiler. Neticede bir defineci, defineciydi ve Rumelili de Rumeliliydi. Kafası kesilmiş ve ıssız bir yerde kolları göğsüne bağlanarak gömülmüş bir ceset gördüklerinde bu haydutlar türlü dualar okuyup oradan sıvışırken bir defineci bunun bile bir işaret olduğu zannıyla günlerce o yeri inceleyebilirdi. Mümtaz Osman çürümüş cesedin üzerine eğildiğinde burnuna oldukça kötü bir korku çarptı. Baktığı ilk yer cesedin parmakları oldu daha sonrada cesedin kalbine çakılı kazığı oynamaya başladı. Diğerleri kabadayılıklarına halel gelmesin diye açıktan müdahale edemedilerse de gizliden gizliye bir cadının cesedini böyle kurcaladığı için bu adamın başlarına sayısız musibet çekeceği kanaatindeydiler. Adam kazığı yerinden çıkarıp incelemeye başladığında her biri artık nefes almayı bırakmış başlarına gelebilecek herhangi bir şey için dua etmeye koyulmuşlardı. Karanlığın içinden gelen ani bir rüzgarla meşalelerin sönmesiyle birlikte nereden geldiği meçhul iri bir yarasanın içeride kanat çırpmaya başlaması üzerine erkekliğin onda dokuzunun kaçmak olduğunu addeden eşkıyalar reislerini bile beklemeden dışarıya uğradılar. Gega Niyazi ve Mümtaz Osman bile bu durumdan işkillenerek dışarı çıktılar. Mümtaz Osman defineyi başka bir yerde arayabileceklerini söyledikten sonra tekrar işaret aramak üzere o evden uzak durarak etrafa yayıldılar. Hiç biri evin içinde, tabutun içerisinde vukua gelen hareketlenmeyi görebilecek kadar kalmamıştı. Eşkıyalardan birisi işaretleri ararken karanlıklar içerisinden bir şeyin kendisine doğru koşturduğunu gördü. Belinden silahını çekerek o tarafa doğrulttuğunda kendisine gelen şeyin yarı çıplak bir kadın olduğunu fark etti. Kadının gece gibi siyah saçları ve kuyu dibini andıran siyah gözleri vardı. Eşkıya olduğu yerde donup kalmıştı. Kadın ona yaklaşarak tuhaf, yakası açılmadık kelimeler söylemekteydi. Eşkıyanın kafasına giren tek fikir kadının ona ait olduğu ve diğer herkesin kendisine düşman olduğuydu. O derece ki elini koluna koyan arkadaşını doğrulttuğu namluyla tek kurşunda haklamaktan çekinmemişti. Kadının kendisine verdiği şehvetle birlikte namluyu indirmeden uzakta gördüğü öteki bir arkadaşını görerek ona ateş açmış ve haydudu devirmeye muvaffak olmuştu.


35 Kadına bir an için döndüğünde gördüğü şeyi çokça anlayamadan karanlıklar alemine karışmıştı. Silah seslerini duyan Gega Niyazi, kendisini görebilen adamlarıyla birlikte silah seslerinin olduğu yere seğirttiğinde çeşitli yerlerde yerde yatan üç ceset görmüştü. Kolcuların yahut köylülerin kendilerini sargıya alma ihtimaline karşı silahlarını çıkararak köyün meydanına doğru gerilemişlerdi. Her birisinin fark ettiği karanlığın daha da kesif bir hale bürünüp ay ışığının bulutlar ardına gizlenmesiydi. Her biri etrafında dolanan ve kendilerine yırtıcı hayvanlar gibi bakan tuhaf bir varlığın pençesi altında hissediyorlardı kendilerini. Gega Niyazi hemen hemen etrafındaki adamlara bakındı. Kendisi dahil sekiz kişi sayabilmişti. Kalanların silah seslerine rağmen gelmemelerini hiç hayra yormamıştı. Erkekliğin onda dokuzunu uygulamakla, postu bilmediği bir varlığa deldirmek arasında gidip geliyordu zihni. Tam o sırada defineci Mümtaz Osman, Gega Niyazi’den haritayı isterken diğer haydutlara meşale yakmalarını söylemişti. Gega Niyazi haritayı uzatırken kendisini bu durumdan kurtarıp kurtaramayacaklarını sorduğunda cevap olarak hiç bu tip şeylerle karşılaşmadığını almıştı. Gega kendisinin metafizik mevzulara olan meylini ve bilgisini sorduğunda ise Mümtaz Osman’ın yaptığı tek şeyin dua okumak olduğunu, şimdi ise karşılarında görülmemiş tipte bir tılsım veyahut insanüstü varlık bulunduğunu öğrendi. Mümtaz Osman, haritayı açarak haydutlardan birinin yaktığı meşaleyi haritanın yüzeyinde tuttu. Bir anda yüzünün sarardığını gördüler. Anormal şartlarda bile sinirlerine hakim olduğunu bildikleri bu adamın halden hale girmesinden dolayı her birinin yüreğine derin bir korku düşmüştü. Gega Niyazi’ye haritada ısındığı zaman, bir tür özel karışımlı mürekkeple hazırlanan bir yazı bulunduğunu söylediğinde Gega Niyazi bu bilginin kendisinin ve adamlarının hayatlarını kurtarıp kurtaramayacağını sordu. Mümtaz Osman haritadaki bilgiye bakış açısına göre değişeceğini, bu haritanın bir define haritası olmadığını söyledi. Notta yazanlara göre bu haritayı “işi yarım kalmış” bir cadıcı hazırlamıştı. Aşağı yukarı şunlar yazmaktaydı: “Oğlum, habis cadıyı kalbinden kazıklamaya muvaffak oldum, saklandığı köyü buldum. Bu haritaya kazıdım. Bu eline ulaşınca tez elden yola çıkıp kalan işi bitiresin, zira bu habis varlık alelade bir hortlak değildir. İşi hallettikten sonra Rusçuk’a gel, Kasap Fahri’nin dükkanına haber bırak.” Kaderin bir cilvesi olarak mektup yazmak yerine define haritasına benzetilebilecek bir haritayla oğluna mesaj gönderen, ama yolda bunu hazine haritası zannedenlerce ele geçirilip paşaya satılan bu uğursuz haritanın dönüp dolaşıp kendilerine gelmesi, onların bu hortlağın kucağına düşmeleri, cinli bir köyde bir avuç ateşle zifiri karanlıkta bekleşmeleri kendilerince işledikleri günahların kefaretiydi. Gega Niyazi çıkış yolunu göremeyince her eşkıyanın yapacağı şeyi yapmıştı. Kadın kısmının şerrinden oldu olası yılarak dağlara kaçmış bu adam, zoru görünce bir anda tüm dayılığı ve zorbalığı bırakmıştı. Adamlarına dönerek gebermek isteyenin kaçabileceğini, kurtulmak isteyenin ruhları karşılığında bu beladan kurtulabileceğini söyledi. Karanlığa dönerek tüm dehşetine ve korkusuna rağmen üzerine üzerine yürüdü. O tüm batıl inanışları bilen bir dağ köylüsüydü ki yeri geldi mi bunları kendisi için kullanmasını bilirdi. Yarı çıplak surette bir kadını karşısında görünce hiç tepki vermeden üzerine doğru yürüdü. Cadı sivri dişlerini göstererek tam kendisine yaklaştığı sırada birden üzerine atılarak cadıyı öpmeye başladı. Cadı dünya dışı çığlıklar atarken ve pençelerinden kurtulamazken diğer haydutlar ona ve yapabildiğine şaşkınlıkla bakmaktaydı. Gega Niyazi bir hamlede kamasını çekerek hortlağın kafasını vücudundan ayırmaya muvaffak olmuştu. Ancak musibet bu kez de başsız bedeniyle çırpınmaya devam ediyordu. Gega Niyazi bir yandan köyün bir tarafına doğru koşarken diğer yandan adamlarına cesedi zapt etmelerini söyledi. Koca eşkıyalar kah


36 korkuyla kah yılgınlıkla cadının koluna bacağına yapışıp zapturapt altına almayı becerebildiler. Gega Niyazi, sönmüş meşalelerden birini kaparak bir ucunu sivrilttikten sona çırpınan bedene sapladıktan sonra kafayı bedenin dibine bırakarak her ikisini ateşe verdi. Musibet yok olurken hiç biri tek kelime etmedi. Bir an önce oradan sıvışmanın yoluna baktılar ve çok oyalanmayıp köyün yolunu tuttular. Yolda giderlerken Mümtaz Osman, Gega Niyazi’ye cadıyla nasıl boğuşabildiğini, nasıl ona güç getirebildiğini sordu. Gega Niyazi sakalındaki bitlerden bir kaçını parmaklarıyla haklarken gürledi: “-Ben Arnavut ciğerinı pek severım more. Em de isterım olsun sarımsaklı. Lakin olsun insan olsun cadı istemez avrat kısmı sarımsak kokan yiğıt. Dedım hem karıdır hem ortlaktır, ver ettım sarimsaği, ver ettim sarimsaği!” SON

Mehmet Berk Yaltırık 26 Mart 2012 – EDİRNE


37 TIMARHANE KİTAPLIĞI Yazar: Adam Phillips İsmi: Tekeşlilik - Sadakat ve İhanet Üzerine Aforizmalar Çeviri: Bülent Somay Yayınevi: Metis Yayınları İlk Basım: Ekim 1997 Üçüncü Basım: Mart 2012 Etiket Fiyatı: 12 TL İnternet Fiyatı: 9,44 TL Tanıtım Bülteninden: "İki kişiden ancak arkadaş olur; çift üç kişiden oluşur." Hepimiz, en azından büyük çoğunluğumuz, bir aile içine doğuyor, ilk eğitimimizi, insan olma eğitimimizi, orada alıp orada büyüyoruz; bunun ardından, bir sonraki kuşağı yetiştirmek üzere kendimiz de bir aile "kuruyoruz". Bu asırlardır bitmeyen tekrarın temelinde yatan esas kurum "tekeşlilik". Edebiyatımızı, şarkılarımızı, felsefemizi ve hatta politik düşüncemizi belirleyen temel kavramların hepsi, aslında tekeşlilik tarafından içeriliyor: Sevgi, ihanet, sadakat, saygı, kıskançlık, bağlılık, arzu, yalan, kural, ev, ceza, özgürlük, ahlak, merak, görev, suç, özgürlük; aklınıza daha ne gelirse. Adam Phillips ciddi, psikanalitik bir yaklaşımla alaycı, denemeci bir yaklaşımı birleştiriyor tekeşliliğe bakarken. "Dışlama" üzerine kurulmuş gibi görünen bu yapının aslında daima kendisinden başka şeyleri içereceğini, sadakatin ihanete, bağlılığın sadakatsizliğe durmadan dönüşeceğini, ve tanımı gereği "iki kişilik" bir kurum olan tekeşliliğin ebedi bir "üçüncü" olmadan yapamayacağını söylüyor.


38 ÖYKÜ

Şevket Önder

“Zekalar Savaşıyor” ava düne rağmen daha soğuktu. Yapılacak onca iş dururken Nermin yeni aşklar peşindeydi. Sosyal paylaşım sitesi facebook’tan tanıştığı biriyle öğle yemeği yemek üzere Çark Caddesindeki Şelale Kafeye geldi. Saatini kontrol etti. Buluşmaları gereken saate daha on dakika vardı. Etrafı baştan aşağı süzdü.

H

Nermin lise son sınıf öğrencisidir. Uzun boylu, etine dolgun, aşırı zeki bir kızdır. Deniz mavisi gözleri, kumral teniyle adeta birbirlerini tamamlamaktadır. Geniş alnının altında, yüksek tepeleri anımsatan pembemsi yanakları ona ayrı bir çekicilik katmaktadır. Annesini ve babasını çok küçük yaşta kaybetmiş, belli bir süre çocuk esirgeme yurtlarında yaşamıştır. Ta ki zengin bir aile onu evlatlık edinene kadar. Caddenin sağ köşesindeki ara sokaktan, resimlerinden görmeye alışık olduğu o adamın kendine doğru geldiğini fark etti. Kalbi göğüs kafesine yüklenmeye başladı. Eğer biraz daha güçlü atacak olsa orada ne kadar kemik varsa hepsini kırıp dışarı fırlayacaktı. Hemen çantasından o yanından hiç ayırmadığı küçük aynasını çıkarttı. Aynanın kenarları aşınmıştı. Kırmızı renkli kaplamanın altından gri-beyaz karışımlı renkte yeni bir tabaka çıkmıştı. Yuvarlak ve küçük olduğu için ayna yüzünü tamamıyla göstermiyordu. Yüzünün tamamına bakabilmek için bir sağa bir sola çekiştirdi aynayı. Her şey yerli yerindeydi. ‘’Gayet güzelim’’ dedi kendi kendine ve aynayı çantasına koydu. Şevket Önder

Adama keskin bir bakış fırlattı. Resimlerinde göründüğünden daha heybetli duruyordu. Kahverengi deri montunun altına gri v yaka kazak giymişti. Buz mavisi kot pantolonu tamamlayan spor ayakkabılarıyla gayet şık gözüküyordu. Yaklaştıkça orman yeşilliğinde patlayan gözleri, sarışın teni iyice belirginleşti. Saçları aşırı sıktı. Bu yüzden kıvrışık gözüküyordu. Adam Nermin’in yanına iyice sokuldu. Sağ elini uzattı. Tokalaşırken “N’aber tatlım” dedi. Sonra kazanılması zor bir savaştan galip çıkmış gibi sinsice sırıttı. Nermin adamın gözlerinde erirken, “Adına yaşamak denirse yaşıyoruz işte…” dedi. Adam neden durumdan memnun olmadığını anlamak için “Hayırdır güzelim neden bu kadar sitemkârsın.” dedi. “Beni anlamak için benim yaşadıklarımı yaşamalısın ama kimseyi benim


39 yaşamadıklarımı yaşamadığı için de yargılayamam” dedi ve sırıttı. Bu arada isminiz Kayahan idi değil mi? Adam evet anlamında başını salladı. Az sonra başlarında biten garson alelacele siparişleri alıp diğer masalara yetişmek için hızlıca yemek menüsünü ve içecekleri sıraladı. Oraya yemek yemeğe gelmişlerdi ama ikisi de sadece bir fincan kahveyle yetindiler. Siparişi alan garson yanlarından uzaklaştı. Adam gayet rahat görünüyordu. Nermin ise suya inmiş ceylan tedirginliğinde sandalyesinde oturmaya çalışıyordu. 40-45 yaşlarında bir adamı kendine sevgili olarak seçmek gerçekten büyük riskti. Üstelik onunla ilgili reel olarak hiçbir şey bilmiyordu. Kendini güvende hissetmek için cebinden çıkardığı not defterini adama uzattı. Ardından da çantasından çıkardığı dolma kalemi adamın eline tutuşturdu. Adamın az önceki rahatlığından eser kalmadı. Huzuru kaçmış görünüyordu. O yayvan ağzını gere gere konuştu. “Bunlar da ne demek oluyor Nermin?” “Önemli bir şey değil Sinan sadece senden benim için güzel birkaç cümle kurmanı isteyeceğim.” “Öyle mi?” dedi adam gevrek gülüşüyle. “Yalnız bir şartım olacak içinde benim söyleyeceğim kelimeler de geçmeli.” “Olur, tabi tatlım” dedi adam şüpheli bakışlarla. “İçinde yalnızlık ve kalabalık geçen bir cümle kurmanı istiyorum.” Sinan eline tutuşturulan kalemi aldı masanın üzerine koyduğu not defterine yazmaya başladı. Cümlesini tamamlayınca Nermin’e uzattı. “Al bakalım şeker kız” dedi. “Mesela; yalnızlığa aşık bir kalabalığım ben” yazılıydı kağıtta. Nermin’in içine azcık da olsa rahatlık çökmüştü. Ancak hala çözemediği bazı şeyler vardı. Bu yüzden tam anlamıyla huzura erişmiş sayılmazdı. Kahveleri gelmişti o aralıkta. İkisi de kahvelerinden birer yudum aldılar aynı anda. Sonra göz göze geldiler. Sinan gözlerini Nermin’in gözlerine çivilemişti adeta. “Rahat gözükmüyorsun bilmediğim şeyler mi var.” dedi Nermin suçunu itiraf etmeyen zanlı misali inkâr mekanizmasını kullandı. Biraz sesini yükseltti, biraz da sertleştirdi. “Nerden çıkarıyorsun bunu anlamadım ben oldukça rahatım.” “Pardon seni kızdırmak istenememiştim. Sadece eğer burada rahat değilsen başka bir mekâna gidebiliriz diyecektim hatta istersen evime. Yanlış anlama sadece rahat olmanı istiyorum.’’ Nermin beynini kemiren kurtları bir kenara itip adamın teklifini değerlendirmeye aldı. Aslında o kadarda korkulacak yanı yoktu. İyi birine benziyordu. Hem ne de olsa artık birer sevgiliydiler. Olur, sana gidelim dedi. Kararlıydı. Sesinden en ufak titreme dahi yoktu. Ayağa kalktılar. Cebinden çıkardığı beş lirayı masanın üzerine bıraktı Sinan. Sonra yan yana yürümeye başladılar. Cadde her zamanki gibi kalabalıktı. Ara sokağa girene kadar çoğu kez ayrı ayrı yürümek zorunda kaldılar. Ara sokakta tekrardan yan yana geldiler. Nermin, Sinan’ın elinden tutmak istiyordu. Lakin kendini kolay lokma konumuna düşürmekten çekiniyordu. Kolay lokmaların kıymeti pek bilinmezdi. Bunun da farkındaydı. Sokağın sonunda ki eve geldiler. Çok büyük değildi ev açıkçası. Kutu gibi duruyordu dışarıdan. Merdivenlerden girip ikinci kata çıktılar. Sinan montunun cebinden çıkardığı anahtarlarla kapıyı açtı. İçeri önce kendisi girdi sonra da Nermin’i buyur etti.


40 Nermin eve adım atar atmaz vücudunu ateş kapladı. Sinan eliyle odayı işaret etti. “Buradan lütfen” dedi. Çok heyecanlanmıştı Nermin. Midesi bulanıyordu. Odaya geçti kanepenin tam orta yerine kuruldu. O sıra telefonu çalmaya başladı. Arayanın babası olmasından çok korktu. Elini titreye titreye cebine soktu. Arayan sınıftan arkadaşı Sude’ydi. “Efendim Sude!” Sesi hala titriyordu. “Nerdesin kızım sen ya sabahtan beri Ahmet hoca seni soruyor.” “Ya ona ne nerdeysem nerdeyim Allah Allah ya. Her şeye karışmaktan bir türlü vazgeçmedi şu adam.” “Sizinkileri arayacakmış” dedi Sude. Fena halde sinirlenmişti Nermin duruma. “Ararsa arasın napalım ya’” dedi. “Kapatıyorum canım sonra görüşürüz hadi bayyyy!” telefonu Sude’nin yüzüne kapadı. Sinan odaya geldi o sırada. “Hayrola canım bir durum mu var?’” “Sınıftan arkadaş merak etmiş de bu gün neden okula gitmediğimi o yüzden aramış önemli denilecek hiçbir şey yok anlayacağın” dedi. “Sen biraz burada takılsan ben duş alsam olur mu çok fena halde ter kokuyorum da” dedi Sinan. “Tabi canım keyfine bak sen, ben beklerim.” İki dakika sonra duşun sesi gelmeye başladı. Nermin yaşının da verdiği heyecanla daha fazla dayanamadı. Sinan’ı dikizlemek üzere banyo kapısının önüne geldi. Kapı deliğinden içeri baktı. Sinan arkası dönük yere bağdaş kurmuş vaziyette öylece oturuyordu. Sonra şampuanın kapağını açtı avucuna sıktı ve kafasına sürdü. İyice köpürünce başını tekrardan şofbenin altına soktu ve duruladı. Ayağı kalacağı sıra geri çekildi Nermin. Hemen odaya döndü. Sinan az sonra üzerinde eşofmanlarıyla odaya girdi. Yüzüne yerleşen o aptal sırıtık ifadeyle Nermin’e baktı. “Kapı deliklerinden insanları gözetlemek hiç hoş değil” dedi. Nermin fena halde utanmıştı. Ağzını dahi açmadan öylece kala kaldı. Sinan yanına geldi. Başını çenesinden tutarak kaldırdı. “Utanmana gerek yok bu senin doğanda var” dedi. İyi ama bunu nasıl anlamıştı bu soru Nermin için hava da kaldı. “Gitmem gerek” dedi ve ayaklandı. Çantasını kaptığı gibi kapıya yöneldi. Seri adımlarla kapı önüne geldi. Arkasından da Sinan... Nermin kapıyı açtı hışımla ayakkabılarını giydi. Arkasına döndü Sinan’ın yanığına öpücüğünü kondurduktan sonra kaçar adımlarla indi merdivenlerden. Sinan ona dokunduğunda anlamıştı cümlelerindeki aşırı özgüveni. Ve aslında kendini sevmediğini faklı bir şeylerin peşinde olduğunu… Bir hafta sonra Nermin gözlerini açtığında daha önce hiç görmediği ofis gibi bir mekânda hapsedilmişti. Etrafında takım elbiseli adamlar vardı. Ayrıca hepsi güneş gözlüğü takmıştı. FBI ajanlarına benziyorlardı. Adamın biri Nermin’in gözlerini açtığını fark edince “Efendim kız uyandı” dedi. Diğerlerine oranla daha yaşlı olan adam Nermin’e doğru geldi. “Bak kızım şu an neden burada olduğunu bilmek istiyorsun, hepimizin de öğrenmek istediği şeyler var senden. Sana burada bir iş teklif edeceğiz seni buraya getiriş şeklimiz için kusura bakma ama prosedür böyle.”


41 Nermin kafasında kiremit kırılmışçasına fellik fellik adama baktı. Gözleri yorgunluktan içine geçmişti ya da arabanın bagajında buraya kadar getirildiği için az oksijen almıştı o yüzden bu haldeydi. Sesi titreyerek: “Ne işiymiş bu?” o sırada sevgilisi Sinan’ı gördü orada. Gözleri kocaman açıldı. Göğsünü kabarttı sesini keskinleştirdi. “Senin ta ilk günden beri ajan olduğunu anlamıştım lakin beni bu işlere karıştırıp karıştırmayacağından tereddütlüydüm. Hepsinin üstü olan o yaşlı adam tekrar müdahalede bulundu. “İşte kızım senin bu yeteneğini kullanmak üzere buraya getirdik. Sende trilyonda bir görülen bir yetenek var. İnsanların yazı şekillerine ve cümlelerine bakarak onların karakterlerini ve ruh hallerini okuyor olman sana Allah tarafından gönderilmiş bir lütuf ve ülke geleceği için sen bize lazımsın” dedi. Nermin adamın gözlerine odaklandı. “Peki, ama sizler kimsiniz?” adam ağzını gülermişçesine gerdirdi. “Bizler bu ülkenin temel taşıyız yani BKA(Bölgeyi Koruma Ajanları). Eğer inanmıyorsan yazayım” dedi yaşlı adam. Nermin afallamıştı. “Lütfen” demekle yetindi. Adam elini havaya kaldırdı. Hemen kâğıt ve kalem geldi. Kâğıda az önce söylediklerini yazdı ve uzattı. Nermin yazılanları okur okumaz kendini geriye fırlattı. Dehşete kapılmıştı. “Ne yani sizden biri olmayı kabul etmezsem beni öldürecek misiniz?” dedi. Adam: “Ölmek ya da yaşamak senin elinde kızım. Senin kadar etkili bir silah ya bizim elimizde olmalı ya da ölmeli başka ellere geçmene müsamaha gösteremeyiz.” “Ya geçmişim cümleye bakılırsa onu da bir çırpıda silip atmam gerekecek.” Buna sen de biz de mecburuz kızım merak etme evine sevdiğin adamla kaçtığına ve çok mutlu olacağına ara sıra kendilerini ziyarete geleceğine dair mektup bırakıldı bile. Ailen seni sevdiğin biriyle kaçtığını zannediyor. Ancak bundan daha önemli bir mesele var ki; yaklaşan ABD Ortadoğu savaşı. Ya yanımızda olur bizimle birlikte savaşırsın ya da bir gece çöp bidonun da kaçırılan sevgilisi tarafından öldürülmüş kızlardan biri olarak gazetelerin baş haberlerinden kendine yer bulursun seçim senin.” Nermin yapacağı pek fazla bir şey olmadığının fakında olduğu için teklifi kabul etmek zorunda kaldı. “Efendim! Bakar mısınız? Sizinle omuz omuza verip savaşmaktan onur duyarım.” Adam bu söze hayli sevindi. Bana Kaptan de. Burada herkes bana öyle hitap eder” dedi. Orada bulunan orta yaşlı bayana döndü: “Nisa, Nermin’den sen sorumlusun. Ona kalacağı yeri göster ayrıca kullanabileceği banka kartları ver. Yarından itibaren çalışmalara başlayacak…” Şevket Önder


42 TIMARHANE KİTAPLIĞI İsmi: Galeyan Yazar: Katherine Howe Çevirmen: Cihat Taşçıoğlu Yayınevi: April Yayıncılık Sayfa Sayısı: 416 Yayımlanma Tarihi: Mart 2012 Fiyatı: 20 TL İnternet Fiyatı: 15 TL

Kimsenin gitmek istemediği bir kasaba. Herkesin peşinde olduğu bir kitap. Tüyler ürperten atmosfer, gerçek karakterler, şok eden bir kurgu ve kan donduran final. Asırlardır süren büyü bozuluyor. Galeyan başlıyor… “Ürkütücü olduğu kadar derinlikli bir kitap. Kadınların gizli güçleri karşısında okur şaşkına dönecek.” Boston Globe “Simya ile edebiyatın buluşması… Güçlü, keskin, yoğun.” Science Monitor “Soluksuz bırakacak bir öykü. Howe’un kendisi de kalemi de büyülü.” USA Today “Dan Brown ve Stephen King’den sonra aynı keskin duygu ve gücü Katherine Howe’un kitabında buldum. Howe genç bir usta.” Portland Oregonian “Bu alıştığınız cadı, melek, vampir öykülerinden değil, büyük bir sıçrama yapan bir yazara rafınızda yer açın.” New York Daily News


44-50 Şiirler ● Aziz Muhammet Duman: Hakir ● Caner Berker: Efendimin Efendisi ● Caner Berker: Sevgilim ● Ferhat Özkan: O An ● İbrahim Halil Koçuşağı: Sana Aşığım Diyebilir misin? ● Mustafa Köker: Mektup 2 ● Oğuz Ateşoğlu: Deliliğimin Raporunda Hiç Hastane Adı Yok


44 ŞİİR

Aziz Muhammet Duman www.meczup00.tumblr.com

“Hakir” Hakir Şaşılacak bir dünyada yaşamak olsa gerek ki insanın vazifesi, sevap bizden çok uzakta. Önümüzde bir fahişenin ayak izleri; terkedilmiş yalnızlığa götürürken, solumakta ayaklarımız malum havasının terini derinden, kaçan çocuğu gördüm loş ışıklı sokakların, gözlerimize yaptığı taarruzun akabinde. Kırmızı bir gülün isteğiydi en son, sevgili tarafından reddedilmek. Yürekli savaşçılar değil miydi? Halkının sonunu görmemek için ölen… o en derinden gelen haykırışlar; bana gardiyanın anlattığı mahkumların değil, mahsustan yaşanılan hayata karşı, esnaf lokantasında ki mağdurların, tabaklarına yaptığı hızlı hamlelerdir. Gençliğin herkese vermediği, o yalancı mükemmeliyet, er geç alacaktır intikamını kalacağım pis çarşaflı otel yatağında… Aziz Muhammet Duman


45 ŞİİR

Caner Berker www.yolgecenhani.wordpress.com

“Efendimin Efendisi” EFENDİMİN EFENDİSİ Nizam böyle söyler: "Gökyüzüyle pazarlık etme." Yıllar geçse de nafile, söz kalkmaz efendiye. Korku satan adam der ki hayat budur. Utanmadan bir de sana buyurur: "Pişmiş, olmuş bu yürek; haydi cennete." "El pençe divan dur efendine." Unuttuk kendimizi arar olduk her yerde. Bulmak için bakındık kendimizden başka yerlere. Aradan yıllar geçti, dünya oldu kocakarı. Masallar toz tuttu, bize kaldı birer anı. Dünya böyle gelmiş böyle mi gider? Niçin secdeden kalkmaz bu yürekler? Tüküreyim karanlık ağzına ey koca kitap. Yırtayım sayfalarını ta ki ben nefessiz, bitap. Açılsın bir şişe şarap, kadınlar da cabası Oynasın köçekler, basayım kahkahaları Hayat budur haz ve dedikodu. Kimi zaman üzüntü, biraz avuntu. Yer yok efendiye, can dediğin çok kısa. Kimseye kıyâm etme sarılsalar bile boğazına. Biz Dünya'nın çocuklarıyız, aynı şarkıyı söyleyen. Ateşin etrafında dans edip, küfürler eden. Kimisinin boynu büküktür, soru sormaz garibim. Kimisi korku bilmez, sorar durur, "Ben kimim?" Yetmez bir ömür içip bitirmeye hayat iksirini, Oldu da içtim; alır götürür mü benden benliği? Ben benim. Sen de sen. Herkeste bir ben. Ne kimseye boyun eğ, ne de buyruk al bir efendiden. Önce kendini bil, sonra yine kendini. Sen seni bil oğlum, sen seni. Sen seni bilmezsen eğer; Kim bilebilir sendeki seni? Caner Berker


46 ŞİİR

Caner Berker www.yolgecenhani.wordpress.com

“Sevgili”

SEVGİLİ Bir gemi alsın okyanusa yelken açsın, Tayfası ben olayım dümeni gönlü olsun. Kader vurmuş cebi boş; simit satsın, Her gün bir tane alayım mutlu olsun. Gençliği yitmiş ölümle huzur bulsun, Uzanayım yanına son nefesim olsun. Keder dokunmasın kahkahalar atsın, Gülüşü güneş gibi, neşesi veba olsun. Kalbi çok büyük; gözyaşlarım pınar olsun, Dizinde uyuyayım nefesi ninnim olsun. Uçsuz bozkırda bembeyaz bir kurt olsun, Titrek bir geyik olayım açlığı çare bulsun. Güneş ve Ay gibi hiç bitmeyen bir saklambaç, Sonsuza dek beklerim yeter ki beni bulsun.

Caner Berker


47 ŞİİR

Ferhat Özkan “O An”

O An Gecenin ihtiyarlığıyla bekleyince Gelmiyordun... Hıçkırıp durmaksızın sevdiğimi söyleyince Geldin o an Tesadüf müdür bilmem. Birden telaş sarıyordu seni de Beni de İki lafımla aldatışın dilimden düşünce Başın omzuma, Gözlerin gözlerime varıyordu Ve o an yine bunu yapıyordun Kollarımdan kayıp Gidiyordun… Ferhat Özkan


48 ŞİİR

İbrahim Halil Koçuşağı

“Sana Aşığım Diyebilir Misin?” Sana Aşığım Diyebilir misin ? Çıkabilsem ya bir gün karşına, aşk cesaret ister derler hani, Cesaret ya ,gerçekten karşına çıkıp birtanemsin demek , Senin özlemine doymak var, sana aşığım diyebilmek , Denize gömülü bir gemi gibi kalbim her an, hep sensizlikte , Nasıl unuturum demek bile aklıma gelmiyor be gülüm, Senin o ıssız gülüşün olmak için neleri vermezdim bee, Sarılmak ,öpmek , koklamak seni yaşamak isterdim ruhumda, Canım deyip ,canımı canına boğuşturmak isterim ya hep... Senle olamayacağımı bilmek koyuyor be kalbime, Gülüm deyip koklayamamak sılası var be yüreğimde, Keşkeler doğuyor hep ruhumda ama çok acı bir keşke, Biliyorum benim olamayacaksın ama seni seviyorum be yine, Bu dünyada kavuşamazsam cennette benim olur musun be gülüm, Karşıma çıktığında bir gün sende diyebilir misin seni seviyorum diye, Şu ceset gibi bedenime hayat verebilir misin? Dokunabilir misin kalbime tıpkı bir Meltem gibi, İçinden gelerek sana aşığım diyebilir misin? … İ. Halil Koçuşağı/Gaziantep


49 MEKTUP

Mustafa Köker

“Mektup 2” Gelirsin diye masamı hazırladım sevgilim. Ortasında kırmızı güllerim, yanında mumlarım, mezelerimiz tabi ki de bir ufak rakım da baş ucumuzda. Onlarda ben gibi seni bekliyor ve tabi ki gramofonda plağım takılı o sevdiğimiz şarkıyı çalarım diye. Hatırlayamadın mı Zeki Müren’in ‘Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim’ şarkısı. Hani her dinlediğimde seni daha bir umutla beklediğim şarkı. Ve hep o şarkıyı dinledim sevgilim. Gelmeyeceğini bildiğim halde bekledim. Bazen penceremde küçük arkadaşlarımı izliyorum ve dalıyorum o olmayacak hayallere. Bekli de o olmayacak hayallerle biraz mutlu oluyorum ve sonunda yine bir hüzün kaplıyor dört bir yanımı. Dışarı çıkıyorum bir yalnızlık karşılıyor beni yolun başlarında. Ayaklarım sendelercesine korkak basıyor bazen kaldırıma. Bir sigara daha yakıyorum ardından kül bile rüzgarla dans kalkıyor. Arada üşüyorum yine, merak etme kalın giyiniyorum ama kalbim hala sıkışıyor. Ve seni düşündükçe baş ağrılarım bir nebze olsa da azalıyor. Bahsettim ya küçük arkadaşlarım var diye yaşayamadığım çocukluğumu onlar yaşatıyor bazen. Onları seyretmek huzur veriyor insana. Bazen de resimlere bakıyorum ve de gözlerin denizin semasına uzanmış resmin hala duvarımı süslüyor. Bu şehir biraz daha soğudu sen gidince. Donuk tavrını gösteriyor bana gizlice geceden geceye yıldızlar bile beni kıskandırmak için bir aradalar ve ben hala seni bekliyorum. Özlüyorum seni; senle gecen her günü, her saati, her dakikayı, her saniyeyi, bazen saat bile geçmiyor sen yokken ve yelkovanla akrep bana kızıyordur gelmeyecek diye ama onlar da alıştı zaten seni beklememe. Bu gün seni aldığım otobüs durağında oturdum ve sen o otobüsün içinden hiç inmedin sevgilim. Seni görme ümidiyle gezdiğimiz yollarda yürüdüm biraz. Hani ilk tavlada sana yenildiğim çay bahçesinde bir çay daha içtim yine tek başıma hatırladın mı? Orada bir anahtarlık vermiştin bana şimdi o anahtarlık hayalini kurduğun evin anahtarını süslüyor ve sen eksiksin. Demiştim; eşim ol, küçük bir evimiz ve bir de sana benzeyen kızım olmasını çok fazla gördüler bana mutlu olmayı ya da ben beceremedim. Ve masamda güllerimiz soldu sevgilim. Eridi mumlarım, umutlarım, hayallerim... Tek değişmeyen plağımdı bu gece yine aynı şarkı, yine aynı sözler çaldı, süsledi gecemi ve ben hala seni bekliyorum. Mustafa Köker


50 ŞİİR

Oğuz Ateşoğlu

“Deliliğimin Raporunda Hiç Hastane Adı Yok”

Kadar şizofreni koğuşlarda yalnızım; psikiyatr katledip,bıçaklarla saldırdım güllabici pençeleri beni vurup timsahdı Yok yok pençelerde tüfeklerdi sesin; psikiyatr katlinin suçunu kabul ettim ama: şizofrenik mahluk gibi öldür beni sevgilim! hastane raporunda deliliğimin adı yok! kadar seanslara gömleğimle beklerim Depresyon mu,şizofreni karar ver bir hangisi Diye Tabletinden eczaneler yuttum dün.. Boynuzluat görürdüm toynakları pörsümüş. Pegasus ve, unicorn Ah Kanatlı toynaklar! tekboynuzlu kanat ve mitolojik sanrılar! Tüm sanrılar bunlardı çöplük bilinçaltım dar..Çok dar ve çöplük fareleri az. Bütün bu sürrealist sağanakların altında; gömlekdelisini giyinmiş heykellerim. Tımarhane bahçesinde heykel öldür sevgilim! Raporunda hastane deliliğimin adı yok!

Psikanaliz seansında sürüngen gömlekleri Giyiyor zehirlerle katatonik heykelim enjeksiyon çöplüğü Doluiçim kükreyip gırtlağıma paranoid mitralyözler çevirdin kurşun yeyip şizofrenler hep çürüyor geldim paranoid şizofreni nasıl ağızdan yırtıyor İrrasyonel bu gibi mantıksıza denilir Denir işte koğuşlarda çıldırıpı isteyip; Ağızyırtılması diye bıçaklara seslendin Cinayetle parçalayın doğra kesilmiş beni! trajik bir diyalogtur bu saçmalıklar sevgilim! Yoksa komik bir halüsinasyon değil çünkü diktatörlüğün gövdelenmiş halidir Tüm hücreler.tımarhane.mapushane her neyse... Kadar allenginsberg küfredip hastanede.. Beyin loblarım cerrah insafında ve, Neşterim Ben birdenbire ameliyatlar içinde: lobotomi denir Buna cerrahlar söylemiştir Trajik Bir monolog bu acınacak haldeyim! deliliğimin raporunda hiç hastane adı yok! Yok ve sevgilim de sanrı elbette biliyorum Şizofren bir şair onu hücrelerde uydurdu Oğuz Ateşoğlu


51 TIMARHANE KİTAPLIĞI İsmi: Gece Sirki Yazar: Erin Morgenstern Çevirmen: Sevinç S. Tezcan Yayınevi: Pegasus Yayımlanma Tarihi: Nisan 2012 Sayfa Sayısı: 512 Fiyatı: 25 TL İnternet Fiyatı: 17,50 TL

Gece Çökünce Açılır Şafak Vakti Kapanır Sirk, haber vermeden gelir. Gelmeden önce hiçbir duyuru yapılmaz, kimseye haber verilmez. Dün yokken, birden ortaya çıkar. Hayal bile edemeyeceğiniz mucizelere hazır olun. Ortasında gizemli bir şenlik ateşinin yandığı, nadide ve olağanüstü çadırların her birinde büyüleyici bir gösteri sizi bekliyor. Bulutların arasındaki bir labirentte kaybolmaya, buzdan yapılma bir bahçede yürümeye, mürekkep denizinde kitaptan bir gemiyle seyahat etmeye, lastik kız kendini camdan bir kutuya sokarken hayretle izlemeye, havada süzülen tarçın ve karamel kokusuyla acıkmaya var mısınız? Gece Sirki’ne Hosgeldiniz… Gizemli ustaların buyruğunda, hayal gücünün ve sevginin sınırlarını zorlayan, büyüleyici bir sihir ve aşk romanı. “Sarsıcı bir roman, Gece Sirki sizi karanlık olduğu kadar göz alıcı, tamamıyla gerçek ama yine de bir rüyadan çıkıp gelmiş hissi veren bir dünyaya çekiyor. Ayrılmak istemeyeceksiniz.” -Téa Obreht “Büyülü gerçekçiliğe batırılmış bir Romeo ve Juliet masalı.” -The Boston Globe “Karanlık ve bir rüya gibi. İnsanı esir alan bir aşk hikâyesi.” -Stylist Magazine “Kurum kadar koyu, kıvılcımlar kadar parlak. Erin Morgenstern’ün önünde eğilin. Bu, okuyacağınız en iyi kitaplardan biri.” -Brunonia Barry “Bu gizemli sirkin ve gerçekten sihirbaz olan iki yıldızının romanında birkaç sayfa ilerleyince, sıra dışı bir romanla karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.” -The Daily Beast “Erin Morgenstern’ün ilk romanı Gece Sirki, sessiz ve büyüleyici bir kusursuzlukta. Bu romanı okumak muhteşem bir rüya görmek gibi.” - Newsday


52 EDEBİYAT HABERLERİ 2012 HUGO ADAYLARI AÇIKLANDI 1953’ten bu yana aralıksız devam eden ve bilim kurgu ile fantastiğin çeşitli kategorilerinde birincilerini seçen Hugo Ödülleri‘nin adayları açıklandı ! Adını usta bilim kurgu dergisi Amazing Stories’in kurucusu Hugo Gernsback‘ten alan ödülün adayları yine bilim kurgu, fantastik, çizgi roman ve daha pek çok hayranın iştahını kabartmış durumda! Bu senenin en iyi roman adayları arasında, beklenildiği üzere George R.R. Martin‘in Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin beşinci kitabı A Dance With Dragons (Ejderhalarla Dans) bulunuyor. Ayrıca Kral Fare, Perdido Sokağı İstasyonu gibi romanlarıyla tanıdığımız China Miéville, Embassytown adlı romanıyla en iyilere aday. Bunlar dışında John Scalzi, Brandon Sanderson, Steven Moffat gibi isimler de adaylıklarda yer alıyor. EN İYİ ROMAN DALINDA; 1- Eser: Among Others, Yazar: Jo Walton [Tor] 2- Eser: A Dance With Dragons, Yazar: George R. R. Martin [Bantam Spectra] 3- Eser: Deadline, Yazar: Mira Grant [Orbit] 4- Eser: Embassytown, Yazar: China Miéville [Macmillan / Del Rey] 5- Eser: Leviathan Wakes, Yazar: James S. A. Corey [Orbit] ●●● EN İYİ KISA ROMAN DALINDA; 1- Eser: Countdown, Yazar: Mira Grant [Orbit] 2- Eser: The Ice Owl, Yazar: Carolyn Ives Gilman [The Magazine of Fantasy & Science Fiction November/December 2011] 3- Eser: Kiss Me Twice, Yazar: Mary Robinette Kowal [Asimov’s June 2011]


53 4- Eser: The Man Who Bridged the Mist, Yazar: Kij Johnson [Asimov’s September/October 2011] 5- Eser: The Man Who Ended History: A Documentary, Yazar: Ken Liu [Panverse 3] 6- Eser: Silently and Very Fast, Yazar: Catherynne M. Valente (WSFA) ●●●

EN İYİ ROMANCIK DALINDA; 1- Eser: The Copenhagen Interpretation, Yazar: Paul Cornell [Asimov’s July 2011]

The Magazine of Fantasy and Science Fictions

2- Eser: Fields of Gold, Yazar: Rachel Swirsky [Eclipse Four] 3- Eser: Ray of Light, Yazar: Brad R. Torgersen [Analog December 2011] 4- Eser: Six Months, Three Days, Yazar: Charlie Jane Anders [Tor.com] 5- Eser: What We Found, Yazar: Geoff Ryman [The Magazine of Fantasy & Science Fiction March/April 2011] ●●● EN İYİ KISA HİKAYE DALINDA; 1- Eser: The Cartographer Wasps and the Anarchist Bees, Yazar: E. Lily Yu [Clarkesworld April 2011] 2- Eser: The Homecoming, Yazar: Mike Resnick [Asimov’s April/May 2011] 3- Eser: Movement, Yazar: Nancy Fulda [Asimov’s March 2011] 4- Eser: The Paper Menagerie, Yazar: Ken Liu [The Magazine of Fantasy & Science Fiction March/April 2011] 5- Eser: Shadow War of the Night Dragons: Book One: The Dead City: Prologue, Yazar: John Scalzi [Tor.com] ●●●


54 EN İYİ KURGUSAL OLMAYAN KİTAP DALINDA; 1- Eser: The Encyclopedia of Science Fiction, Third Edition, Düzenleyen: John Clute, David Langford, Peter Nicholls, ve Graham Sleight [Gollancz] 2- Eser: Jar Jar Binks Must Die… and Other Observations about Science Fiction Movies, Yazar: Daniel M. Kimmel [Fantastic Books] 3- Eser: The Steampunk Bible: An Illustrated Guide to the World of Imaginary Airships, Corsets and Goggles, Mad Scientists, and Strange Literature, Yazar: Jeff VanderMeer ve S. J. Chambers [Abrams Image] 4- Eser: Wicked Girls, Yazar: Seanan McGuire 5- Eser: Writing Excuses, Season 6; Yazarlar: Brandon Sanderson, Dan Wells, Howard Tayler, Mary Robinette Kowal, ve Jordan Sanderson ●●● EN İYİ ÇİZGİ ROMAN ÖDÜLÜ; 1- Eser: Digger, Yazar: Bill Willingham ve Mark Buckingham [Vertigo] 2- Eser: Locke & Key Volume 4, Keys to the Kingdom, Yazar: Joe Hill, Çizen: Gabriel Rodriguez [IDW] 3- Eser: Schlock Mercenary: Force Multiplication, Yazan v e Çizen: Howard Tayler, colors by Travis Walton [The Tayler Corporation] 4- Eser: The Unwritten (Volume 4): Leviathan created by Mike Carey ve Peter Gross, Yazan: Mike Carey, Çizen: Peter Gross [Vertigo] ●●● EN İYİ FİLM (UZUN METRAJ); 1- Eser: Captain America: The First Avenger, Senarist: Christopher Markus ve Stephan McFeely, Yönetmen: Joe Johnston (Marvel) 2- Eser: Game of Thrones (Season 1), created by David Benioff ve D. B. Weiss; yönetmen: David Benioff, D. B. Weiss, Bryan Cogman, Jane Espenson, ve George R. R. Martin; yönetmen: Brian Kirk, Daniel Minahan, Tim van Patten, ve Alan Taylor (HBO) 3- Eser: Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2, senarist: Steve Kloves; yönetmen: David Yates (Warner Bros.)


55 4- Eser: Hugo, senarist: John Logan; Yönetmen: Martin Scorsese [Paramount] 5- Eser: Source Code, Senarist: Ben Ripley; Yönetmen: Duncan Jones [Vendome Pictures] ●●● EN İYİ FİLM (KISA METRAJ); 1- Eser: “The Doctor’s Wife” (Doctor Who), Yazan: Neil Gaiman; Yönetmen: Richard Clark [BBC Wales] 2- Eser: “The Drink Tank’s Hugo Acceptance Speech,” Christopher J Garcia ve James Bacon [Renovation] 3- Eser: “The Girl Who Waited” (Doctor Who), Yazan: Tom MacRae; Yönetmen: Nick Hurran [BBC Wales] 4- Eser: “A Good Man Goes to War” (Doctor Who), Yazan: Steven Moffat; Yönetmen: Peter Hoar [BBC Wales] 5- Eser: “Remedial Chaos Theory” (Community), Yazan: Dan Harmon ve Chris McKenna; Yönetmen: Jeff Melman [NBC] ●●● EN İYİ EDİTÖR (KISA YAPITLAR) 1- John Joseph Adams 2- Neil Clarke 3- Stanley Schmidt 4- Jonathan Strahan 5- Sheila Williams Stanley Schmidt EN İYİ EDİTÖR (UZUN YAPITLAR) 1- Lou Anders 2- Liz Gorinsky 3- Anne Lesley Groell 4- Patrick Nielsen Hayden 5- Betsy Wollheim Anne Lesley Groell


56 EN İYİ PROFESYONEL SANATÇI; 1- Dan dos Santos 2- Bob Eggleton 3- Michael Komarck 4- Stephan Martiniere 5- John Picacio Bob Eggleton ●●● EN İYİ SEMİPRONİZE; 1- Apex Magazine, Düzenleyen: Catherynne M. Valente, Lynne M. Thomas, ve Jason Sizemore 2- Interzone, Düzenleyen: Andy Cox 3- Lightspeed, Düzenleyen: John Joseph Adams 4- Locus, Düzenleyenler: Liza Groen Trombi, Kirsten Gong-Wong, et al. Apex Magazine

5- New York Review of Science Fiction, Düzenleyen: David G. Hartwell, Kevin 6- J. Maroney, Kris Dikeman, ve Avram Grumer

EN İYİ FANZİN; 1- Banana Wings, Düzenleyen: Claire Brialey ve Mark Plummer 2- The Drink Tank, Düzenleyen: James Bacon ve Christopher J Garcia 3- File 770, Düzenleyen: Mike Glyer 4- Journey Planet, Düzenleyen: James Bacon, Christopher J Garcia, et al. 5- SF Signal, Düzenleyen: John DeNardo Banana Wings Fanzin


57 EN İYİ HAYRAN YAZAR; 1- James Bacon 2- Claire Brialey 3- Christopher J. Garcia 4- Jim C. Hines 5- Steven H. Silver Christopher J. Garcia

Steven H. Silver

EN İYİ HAYRAN SANATÇI; 1- Brad W. Foster 2- Randall Munroe 3- Spring Schoenhuth 4- Maurine Starkey 5- Steve Stiles 6-Taral Wayne Taral Wayne ●●● EN İYİ YAZAR İÇİN JOHN W. CAMPBELL ÖDÜLÜ 1- Brad W. Foster 2- Randall Munroe 3- Spring Schoenhuth 4- Maurine Starkey 5- Steve Stiles 6- Taral Wayne Spring Schoenhuth


58 EDEBİYAT HABERLERİ Türkiye'nin Edebiyat Konseptli İlk Oteli Açılıyor Türkiye'nin edebiyat konseptli ilk oteli 14 Nisan'da İzmir'de açılıyor. Otelin her odasına bir edebiyatçının ismi verildi. Türkiye’nin ilk edebiyat konseptli oteli İzmir’de açılıyor. Türkiye’nin fantastik roman serisi yazan tek kadın yazarı Gülşah Elikbank’ın yöneticiliğinde açılacak Mini Fuar Otel, odalarından lobisine sahip olduğu özel konsept ile tüm konaklayanlarını edebiyat sevgisiyle kucaklayacak. Otelin her odası Türk edebiyatının usta bir kalemine atfedilmiş durumda. Nâzım Hikmet’ten Rıfat Ilgaz’a, Ayşe Kulin’den Hakan Günday’a Türk edebiyatının 15 ismi görselleriyle, eserleriyle, şahsi eşyalarıyla Mini Fuar Otel’de bir araya geliyor. Otel açılışı 14 Nisan Cumartesi günü saat 15:00’da, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdür Vekili Prof. Dr. Onur Bilge Kula ve bazı yazarlarımızın katılımıyla gerçekleşecektir.

Gülşah Elikbank


59 TIMARHANE KİTAPLIĞI İsmi: İçiyorum Öyleyse Varım Yazar: Roger Scruton Yayınevi: Aylak Kitap Türü: Felsefe Sayfa Sayısı: 272 Sayfa Fiyatı: 20 TL İnternet Fiyatı: 16 TL

Descartes'ın modern felsefenin temelini atmış şu meşhur sözünü duymamış olanımız yoktur herhalde: "Düşünüyorum öyleyse varım". Felsefeci Roger Scruton ise bambaşka bir şey söylüyor: "İçiyorum öyleyse varım". Şarabını yudumlayarak son derece akıcı ve nükteli bir üslupla hemen her büyük medeniyetin baştacı ettiği bu görkemli içkiyi anlatıyor bize. Platon'dan Nietzsche'ye, İbn Sina'dan Sartre'a, Schopenhauer'den Kant'a pek çok filozofla muhabbete giriyor, herbiriyle farklı bir şarabın tadına bakıyor. Elinden şarabı hiç düşürmeksizin antik çağlardan günümüze şarabın hikâyesini anlatıyor bizlere. Ama daha önce duyduklarımıza hiç benzemiyor bu hikâye: Hem Antik Yunan'dan İslam coğrafyasına kadar çeşitli medeniyetlerde şarabın oynadığı rolü ortaya koyuyor, hem de Ortadoğu'dan Fransa'ya, Güney Amerika'dan Avustralya'ya kadar, dünyanın dört bir yanından şarabın özgün tarihini anlatıyor, toprağın ve bağların kokusunu taşıyor bize. Şimdi, Scruton gibi, biz de Hayyam'a bırakalım sözü: "Dünya dertleri zehir, şarap da panzehir".


“Dünyada her şey kadının eseridir…” Mustafa Kemal Atatürk

Tımarhane e-Dergi 3 - Nisan Sayısı  

Tımarhane Nisan Sayısı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you