Issuu on Google+


The Wise Editor

Tanrıça’ya Selam Olsun... -

Sana teşekkür etmek istiyorum, Hasan.

-

Neden Feride?

- Biliyor musun benim annem de çevirmendi ve yazları Bodrum’a geldiğimizde sahilde gün boyu çeviri yapardı. Ben de onunla dalga geçerdim, yahu gelmişsin tatile halen çeviri yapmak için uğraşıyorsun diye ve bugün sahilde çeviri yapan bendim. Deli gibi rüzgar esiyordu, ama ben yine de bitirmeye çalışıyordum çevirimi ve biliyor musun, bugün benim annemin ölüm yıldönümü. Yukarıdan bakıp, bu kız bana söylendi söylendi; şimdi kendisi neler yapıyor öyle diyordur… Ama sana çok teşekkür ederim bu fırsatı yarattığın için… Bu sayımızda okuyacağınız “Kara Tren Gecikir, Belki Hiç Gelmez” yazısının çevirmeni sevgili Feride Sabuncuoğlu bunları söylüyordu telefonda bana. Tatil falan dinlemeyip görev aşkıyla kendini çeviriye vermesini takdir etmekle birlikte, Feride’nin bunları hissetmesinden ve böyle özel bir gün yaşamasından çok mutlu oldum. Eminim izlediği yerden annesi de aynı mutluluğu hissetmiştir. İzledikleri yerden atalarımız da bizlerle gurur duyuyorlardır umarım. Ataları onurlandırmak, varoluşlarını anmak, yaptıklarına ve yapmaya çalıştıklarına saygı göstermek ve gerçekleştirmeye çalıştıkları misyonu sürdürebilmek… Biliyor musunuz bunları yaparak aslında kendi varlığımızı onurlandırırız; kendi yaşamlarımızı zenginleştiririz; Dünya ile bağlarımızı güçlendiririz. Modern yaşam bizleri bu çok önemli değerlerden uzaklaştırdı ve unutturdu. Ama yine biliyor musunuz ki yaşadığımız sorunların çoğunun temelinde, dünya ile bağımızın zayıflaması; köklerimizin güçsüzleşmesi yatıyor. Oturup sabah akşam meditasyon yaparak bu bağı güçlendirmeye çalışabiliriz, ama eninde sonunda aynı yere döneriz. Çünkü yapmanız gereken “şifalandırmak” değil, “onurlandırmak”tır ve sadece anne babanızı da değil; varoluşuna etki eden tüm atalarınızı. Peki

nasıl mı yapacaksınız bunu? Size ben bir reçete sunamam. Sadece niyetinizi koyun, evren size bir yol sunacaktır. “The Wise”ın ikinci sayısı da bir onurlandırma, bir saygı duruş, ama bir yandan bir yeniden doğuşu karşılama aynı zamanda. Bir zamanlar gezegenimizde önplanda olan ve medeniyetlerin gelişiminde başrolü oynayan Tanrıça’ya, Tanrıça’mıza, annemize, eşimize, dişi enerjiye bir saygı sunusu. Dişi enerji, ataerkil toplum yapısı ve erkek enerjinin dengesiz yükselişiyle önce geri plana itildi, sonra baskılandı ve nerdeyse yokedilmeye çalışıldı; ama artık onun geri dönüşünün zamanı geldi. Dişi enerji olmadan, eril enerjinin nasıl dengesizleştiğini ve gezegenimizi ne hale getirdiğiniz gördük. Savaşlar, katliamlar, cinayetler… aldı başını gitti; karmakarışık ve acı dolu bir dünya yarattık. Birbirinden korkan, korktukça daha da saldırganlaşan; birbirini düşman belleyen ve o düşmanları altetmek için nice planlar yapan varlıklara dönüştük. Ama artık ruhlarımız kaldırmıyor bu düzeni, böyle bir dünyada yaşamayı istemiyoruz. Herkesin dilinde “Barış” var ve “Barış”ın yolu da Tanrıçanın Tanrıyla, dişinin erkekle, Yin’in Yang’la, sağ beynin solla bütünleşmesinden geçiyor; ama bunun için de önce “Tanrıça’nın insanlığa yeniden bedenlenmesi” gerekiyor. İşte bu yüzden dünyamızda içsel yolculuklarına çıkan; barışı arzulayan ve bunun için de öncelikle kendi içsel barışlarını sağlamaya çalışan ruhların sayıları katlanarak artıyor. Artık reddedişin değil, kabullenişin; bastırmanın değil, sarılmanın, ötelemenin değil, birlikte kolkola olmanın zamanı… Biz de “The Wise” olarak bu sürece, elimizden geldiğince, yazılarımız aracılığı ile katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Umarım ikinci sayımızdaki yazılarımızla yaşamlarınıza dokunabilir ve bu yolculukta yalnız olmadığınızı; hep birlikte kolkola yürüdüğümüzü hatırlatabiliriz… Tanrıça’ya saygılarımızla…


The Wise İçindekiler

The Wise Feature Burak Eldem

8

Öner Döşer

12

Venüsün Geri Dönüşü

Erhan Altunay

18

Hathor ve Isis : Mısır’ın Büyük Tanrıçaları

22

Dünyayı Kadınlar Kurtarabilir mi ?

Tanrıçanın Dönüşü

Sonsuz , Burak Eldem , Cem Şen

The Wise Soul A. Kerim Soley 28

Bir Varoluş Felsefesi Olarak Sufizm

Zeynep Sevil Güven

32

Varolan Herşeye %100 Evet

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

36

Arayarak Bulmazsın

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

38

Evrensel Sipariş Verme Sanatı

Dost Can Deniz 39

Aferim Evlat

Gülüm Omay 40

Olmak Mı?Gibi Olmak mı?

The Wise Life Hakan Arabacıoğlu

43

Neden Bazı İlişkiler Yürümez

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

44

Terör ve Spirtüel Camia

Berna Köker

48

Supermanyada Süper Anne

Filiz Baştüzel 50

İlk Şok

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

52

Ama Ruhlarımız Geride Kaldı

Aycan Aşkım Saroğlu

54

Göbeklitepe: Dünyanın İlk Tapınağı

Burak Eldem

58

Shemsu-Hor: 5.000 Yıllık Bir Peri Masalı

Seyit Aydoğmuş

66

Kara Tren Gecikir Belki de Hiç Gelmez

Pelin Özdoğru

70

Efsanevi Gümüşlük

The Wise Mystery


The Wise Yazarlar

The Wise Yayıncı ve Editör Hasan “Sonsuz” Çeliktaş The Wise İngilizce Editörü Beatrice Vanni The Wise Çeviriler Feride Sabuncuoğlu Nur Banu Uğurlu Sibel Oltulu Selin Kartal The Wise Tasarım Tuğçe Gerek The Wise Yazarlar A. Kerim Soley Aycan Aşkım Saroğlu Berna Köker Burak Eldem Cem Şen Dost Can Deniz Erhan Altunay Filiz Baştüzel Gülüm Omay Güzin Yener Hakan Arabacıoğlu Öner Döşer Pelin Özdoğru Seyit Aydoğmuş Zeynep Sevil Güven The Wise Website www.thewisemag.com editor@thewisemag.com

SPONSORED BY

Hasan Sonsuz Çeliktaş 1976’da Mersin’de doğdu. Toros Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü bitirdi. 5 yıl süren üniversite araştırma görevlisi kadrosundan ayrıldıktan sonra kendini derKi’ye ve yazmaya verdi. Halen derKi dışında, Esquire, Cosmopolitan ve Yeni Aktüel dergilerinde yazıyor. “Bu spiritüalizm ne ola ki?” ve “Birileri kadınlarımızı fena kandırıyor” adlı iki kitabı mevcut. Yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.

Burak Eldem , Boğaziçi Üniversitesi Turizm Yöneticiliği ve ardından da Marmara Üniversitesi İşletme Fakütesi’ni bitirdi. 1984 yılından bu yana gazetecilik ve yazarlık yapıyor. Stüdyo İmge ile başlayan dergicilik serüveni, Dönemli Yayıncılık’ta (Gergedan) ve Karacan Yayınları’nda (Playboy) sürdü. Gazeteciliği, 1987-95 yılları arasında çalıştığı ve “okul” olarak nitelediği Cumhuriyet’te öğrendi. Çok sayıda dergi ve gazeteye yazı yazdı, TRT televizyonuna ve özel radyolara program hazırladı, bir dönem müzik endüstrisinde de görev aldı. 2003 Temmuz’unda yayımlanan “’2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabıyla “Saklı Tarih” adını verdiği üçlemenin ilk adımını attı. Dizinin ikinci kitabı “Fraternis: Kayıp Kitaplar, Gizli Kardeşlik”, 2006 Nisan’ında, üçüncü kitabı “Kozmik Okyanus” ise 2011’de yayınlandı “Seni Tılsımlar Korur” (2004) ve “Günbatımı Fandango” (2007) adlı, birbirini tamamlayan ya da birbirine eklemlenen iki romanı bulunuyor.

Aycan Aşkım Saroğlu İngiliz Dili ve Edebiyatı Mezunu. Hürriyet Vakfı’nda gazetecilik eğitimi aldı. Sırasıyla TV’de 7 Gong, Hürriyet Dış Haberler, Gezi Traveler, Aktüel dergilerinde; Akşam ve Habertürk gazetelerinde çalıştı. Tam onyedi yıllık gazeteci, doğduğundan beri spritüel. “Kum Saatinden Ezoterik Manzaralar” adında bir kitabı mevcut. derKi.com’da düzenli olarak yazmaya devam ediyor.

Öner Döşer İstanbul doğumludur. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İş İdaresi Bölümü mezunudur. Dört kuşaktan beri süre gelen aile geleneğini bozmayarak, tatlı mecburiyetler sonucunda başladığı ticaret hayatını, bu başlangıçtan tam 20 yıl sonra, 2003 Haziran ayında, gençliğinin büyük bir bölümüne ev sahipliği yapmış olan Kapalıçarşı’dan ayrılarak noktaladı. Bu tarihten itibaren sadece gönülden sevdiği astrolojiyle ilgilenmekte, astroloji danışmanlığı ve eğitmenliği yapmaktadır. Astroloji Okulu’nun kurucusu olan Öner Döşer’in, şu ana kadar yayınlanmış sekiz kitabı bulunmaktadır:

Filiz Baştüzel received a bachelor’s degree in International Relations from Middle East Technical University in Ankara, Turkey. She has worked in managerial positions in several multinational companies, and for the past seven years, worked as a European Union (EU) Funds Consultant. She has experienced and investigated different types of healing, energy transformation and consciousness techniques and teachings. Filiz has used her experiences to heal herself and others, and now works as a teacher and therapist in Istanbul, Ankara, Adana and Izmir, Turkey.

Zeynep Sevil Güven şifacı ve eğitmendir. 1994 yılında merkezi Tel-Aviv’de bulunan “The İsraeli College for the Alternatif&The Complementary Medicines” Okulunun Shiatsu Bölümü’ne kayıt oldu. Söz konusu okulda, Geleneksel Çin Tıbbı ve Akupunktur başta olmak üzere, pek çok alternatif tıp dalında temel kurslar ve derin eğitimler konularında eğitim aldı. 1999 ocak ayından başlayarak spiritüel şifa alanında profesyonel olarak çalışmaya başladı.


Güzin Yener 1977’den beri Hatha Yoga yapıyor. Dinler tarihi, Uzakdoğu felsefeleri özellikle Mahayana ve Zen üzerine çalışmalar yaptı. Krishnamurti’yi ve “Dördüncü Yol” düşüncesini derinliğine inceledi; Sufizm konusundaki araştırmalarına yaşam boyu kaydıyla devam ediyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın ve Yayın Yüksek Okulu (bugünkü İletişim Fakültesi), 1974 mezunu. Basılmamış iki kitabı ile deneme ve makaleleri var. Vakit buldukça klasik müzik ve caz dinliyor; tai c’hi, c’hi kung... ve diğer çalışmalarına devam ediyor.

Cem Şen 1968 yılında doğdu. 1987 yılında Zen Budizm’in Türkiye’deki temsilcisi olan İlhan Güngören ile tanıştı ve 1987-1990 yılları arasında Güngören’in asistanlığını yaptı. Halen ustalar ile çalışmalarını ve dünyanın farklı yerlerinde bulunan yaşayan büyük bilgelerle iletişimini ve arayışlarını sürdürmektedir. 1991 yılında Dharma Yayınları’nı ve ardından 2003 yılında bu yayınevinden ayrılarak Klan Yayınları’nı kurmuş olan Cem Şen’in 8 kitabı ve yaklaşık 40’a yakın çeviri eseri bulunmaktadır.

Pelin Ozdogru studied Classical Archaeology and received a master’s degree in Cinema and Communication. She worked as a film critic for some years with the press. Pelin always had an interest in spiritual growth and issues of childhood. Living in a Mediterranean town in southern Turkey, Pelin writes, thinks and tries to develop her spiritual life.

A. Kerim Soley 1977’den beri Hatha Yoga yapıyor. Dinler tarihi, Uzakdoğu felsefeleri özellikle Mahayana ve Zen üzerine çalışmalar yaptı. Krishnamurti’yi ve “Dördüncü Yol” düşüncesini derinliğine inceledi; Sufizm konusundaki araştırmalarına yaşam boyu kaydıyla devam ediyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın ve Yayın Yüksek Okulu (bugünkü İletişim Fakültesi), 1974 mezunu. Basılmamış iki kitabı ile deneme ve makaleleri var. Vakit buldukça klasik müzik ve caz dinliyor; tai c’hi, c’hi kung... ve diğer çalışmalarına

Dost Deniz MareFidelis’in kurucusu ve baş danışmanı, ve bir çok danışman, koç ve terapist yetiştirmiş olan ABD’deki Gestalt Institute Of Cleveland, Organizations & System Development Center’ın öğretim görevlilerindendir. Dost Deniz’in ilk kitabı “Cesur Sorular” Kasım 2003’te yayınlanmış ve en çok satan kitaplar arasına girmiştir.

Berna Köker 1971 Ankara doğumlu. Hacettepe Üniversitesi Işletme Bolümü mezunu. 1990 yilindan beri spiritüel konularla ilgileniyor. 1996 yılında ilk aşamasını, 2001 yılında hocalığını aldığı Reiki eğitimine hala devam ediyor.

Hakan Arabacıoğlu İşi, insanların kendilerine hiç sormadıkları soruları sormak. Ve böylece hiç bakmadıkları gibi bakmalarını, hayallerine doğru yeni adımlar atmalarını sağlamak. Boğaziçi Üniversitesi İşletme bölümü mezunu. Ford Otosan, P&G gibi firmalarda çalıştıktan sonra hayallerindeki işi bulup profesyonel koçluk yapmayı seçti. Web sitesinde bildiklerini, keşfettiklerini ziyaretçileri ile paylaşıyor. Hayali herkesin keyif içinde yaşadığı bir dünya.

Bea Vanni builds collaborative partnerships to crack the code to self-publishing and online visibility challenges. She partners with spiritual creatives who are non-fiction authors, educators and multipreneurs gifted to share spiritual, health, or how-to business content. As the Solution Master, Bea provides hands-on remedies for your publishing quandaries with her years of experience as a copy editor, writer, project manager and certified author’s assistant. Her enthusiasm for her partners’ projects produces solid results and implements Remarkable Solutions. For a consult, reach Bea at http://www.remarkablesolutions.com.

Seyit Aydogmus, MD, comes from Gaziantep, Turkey and lived Erhan Altunay İstanbul doğumludur. Saint Joseph Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi’nde Nükleer Enerji Mühendisliği okumuş, konuyu öğrendikten sonra para kazanmak gerekliliğinden Marmara Üniversitesi’nde İşletme master’ı yapmıştır. Bu yüzden de hayatını dış ticaretten kazanmaya çalışmaktadır. Yıllarca TRT Radyo-3’te Aykut Sporel, Sezen Cumhur Önal, Engin Arman, Faruk Yener gibi ustaları hayranlıkla dinledikten sonra, radyoculuk ile Yapı Radyo’da tanışmış olup orada dört yıla yakın bir süre “Vanilya ve Çikolata” , “...Ve Jazz” gibi jazz programları ile “Troubadour” ve “Barocco” gibi klasik müzik programları ve “Kleopatra’nın Burnu” gibi mitoloji programları hazırlamıştır. Yapı Radyo’nın yayın hayatına veda etmesi ile Troubadour programını Açık Radyo’ya, Vanilya ve Çikolata’yı da Radyo 92nokta3’e taşımıştır. Daha sonra Radyo Kozmos’ta Troubadour’u ve Vanilya ve Çikolata’yı devam ettirmiş, Feride Sabuncuoglu Alem FM’de de “Deniz ve Mehtap” isimli bir program yapmıştır. Translator

in Northern Cyprus for his formative years. He is an ENT surgeon who graduated from Istanbul University, Cerrahpasa Medical Faculty in Otorhinolaryngology. Dr. Aydogmus now works in a private hospital in Istanbul, Turkey. He is married with two daughters and enjoys outdoors sports, motobikes and parachuting.

Nur Banu Uğurlu Translator

Sibel Oltu Translator

Sibel Oltu Translator

Tuğçe Gerek Graphic Designer


The Wise Kapak

Burak Eldem

burak.eldem@thewisemag.com

G

örece hayli yakın zamanlara dek, insan uygarlığının erken evreleriyle ilgili anlayışımız, şehirleşmenin dördüncü binyıl sonlarındaki Sumer ve Mısır kent-devletleriyle başladığı görüşü üzerine kurulu, genel kabul gören bir modelle sınırlıydı. 1900’lerin başlarında birçok saygın bilim adamı, Eridu, Nippur ve Ur’un “kent” olarak adlandırılabilecek ilk insan yerleşimleri olduğuna ve bunları Nil Vadisi boyunca dizilen Memphis, Thebes, Heliopolis gibi kentlerin izlediğine inanıyordu. Bu büyük kadim uygarlıkların öncesine ait tüm sosyal örgütlenmeler, üzerinde “tarih öncesi” yazan büyük bir kutunun içine yerleştirilmişti.

O halde tarih, neydi; ya da meseleyi doğru biçimde ortaya koyarsak, tarih ve “tarih öncesi” arasındaki ince çizgiyi hangi ölçüt belirliyordu? Yerleşmiş düşünceye göre ana kriter, insan aklının en etkileyici ürününün, yani yazının geliştirilmesi ve yoğun biçimde kullanılmaya başlamasıydı. Arkeologların o dönemde bulabildikleri en eski yazı örnekleri Güney Mezopotamya’nın Sümerlerine aitti ve Mısır’daki çağdaşları neredeyse aynı zamanlarda o büyüleyici Medu-Neter’i ya da Helenlerin verdiği adla “hiyeroglifleri” geliştirerek, onları izlemişti.


Bu nedenle, Sümeroloji uzmanı Samuel Noah Kramer, Mezopotamyalıları çok önemli icatlarla taçlandıran ünlü kitabına “Tarih Sümer’de Başlar” adını vermişti. Kramer’i Sümerlerin modern insan uygarlığının öncüsü olduklarını düşünmeye yönlendiren şey, yalnızca hecelere dayalı bu yazı sisteminin dahice tasarlanması değildi; tarihin kozmogoni ve kozmolojiden ilk eğitim sistemine ve ilk yasal düzenlemelere dek birçok konudaki “ilk”lerini bu halka mal etmişti kitabında. Dolayısıyla onun düşüncesine göre “verimli hilal”in en güney uçlarında yer alan topraklar, tarihin başladığı yerlerdi. Sümer ve Mısır uygarlıklarının öncesinde kurulan tüm insan yerleşimleri (yazıyı icat edemedikleri için) tarih öncesine aitti ve bunlar yetenekli, çalışkan ama bir biçimde “ilkel” çiftçi kabilelere ev sahipliği yapan basit tarım köylerinden ibaretti. Kapsamlı bir kozmoloji ve kozmogoni anlayışı ancak yüksek soyutlama düzeyi ve gelişmiş bir sembolizme sahip toplumlarda ortaya çıkabilirdi ki, pre-neolitik dönemin bu niteliklerden yoksun insanları, yalnızca, doğanın bilinmeyen güçlerinden duyulan korku ve boş inançlar üzerine kurulu basit bir “totemizm” geliştirebilmişlerdi. Derken, 1960’ların başında, Sümer ve Mısır’dan daha eskilere ait dönemlerin insanlarıyla ilgili görüşlerimizi güçlü biçimde etkileyebilecek bir şey oldu: Ünlü bir İngiliz arkeoloğu, James Mellaart, Orta Anadolu’da etkileyici “kentleşmesi” ve üst düzey sosyal örgütlenmesiyle bilim çevrelerini şaşkınlığa düşüren, geniş bir neolitik yerleşimin kalıntılarını çıkarmıştı ortaya. Konya’nın Çumra ilçesi yakınlarındaki bu yerleşimin adı, Çatalhöyük’tü. Sürmekte olan kazılardan gelen verilerin ışığında yapılan ilk araştırmanın ardından, Çatalhöyük yaklaşık olarak İ.Ö. 7500-5700 arasına tarihlendi ki bu, yerleşimin Sümer kentlerinden en az dört bin yıl daha eski olması demekti. Eskiliğinin ötesinde site, o güne dek keşfedilen neolitik kentler içinde en iyi korunmuş olanıydı. Ama Mellaart’ı en çok etkileyen şey ne bu neolitik kentin nüfus yoğunluğu (10,000 dolayında insanı barındırdığı tahmin ediliyor) ne de yayıldığı geniş alan olmuştu. Çatalhöyük’ün büyüleyici yanı, şaşırtıcı derecede gelişmiş duvar resimleri ve yerleşimi inşa eden gizemli insanların “kültürleri”ni yansıtan çok sayıdaki figürinlerde saklıydı. Mellaart’ın “Çatalhöyük kültürü”nün belirleyici unsurlarını spiritüel karakteriyle birlikte keşfetmesi, fazla zamanını almayacaktı. Yerleşimin birçok bölümünde gün ışığına çıkarılan, birbirine benzer görünümdeki çok sayıda figürin, zaman içinde buranın sakinlerinin doğum, ölüm ve evrenin temel ilkeleriyle ilgili düşünceleri hakkında kapsamlı bir fikir vermeye başlayacaktı. Aralarında şu ünlü “oturan- doğuran kadın” heykelciğinin de bulunduğu söz konusu figürinler, “kült objesi” olabilecek her tür diğer bulguyu gölgede bırakarak, belirgin bir dişil ilahi güç çevresinde oluşmuş bir dünya görüşünü ortaya koyuyordu. “Kutsal odalar”ın iç duvarlarındaki betimlemeler, “yaşamın yenilenmesi” ve bitmeyen doğum-ölüm-yeniden doğum döngüleriyle bağlantılı, hamilelik ve “rahim”i evrenin yaşam veren kaynağı olarak işaret eden spiritüel kavramlar üzerine yoğunlaşmış gibi görünüyordu. Çatalhöyük insanları, bugün “Ana Tanrıça Kültü” dediğimiz inanç sistemini ilk geliştirenlerden biriydi.

Çoğu bilim adamı altmışlı yıllardan itibaren Mellaart’ın çalışmalarını izleyerek, yalnızca Çatalhöyük’te değil, Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve hatta batıda Balkanlar ve Doğu Avrupa’ya dek uzanan geniş alanda ortaya çıkmış pre-neolitik yerleşimlerdeki tanrıça kültünün genel karakteristikleri üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Artık tarihçilerin önündeki masanın üzerinde, bazı temel ilkeleriyle birlikte eşsiz bir evren anlayışına sahip bir kültür yer almaktaydı. Söz konusu önemli bilim insanları arasında, yetmişlerin sonlarında atalarımızın spiritüel yaşamlarına ışık tutan yoğun araştırmaların öncüsü olmuş, ünlü Litvanyalı arkeolog Marija Gimbutas’ın adını mutlaka belirtmemiz gerekiyor. Bunca az ipucuyla, parçaları dört bir yana dağılmış bir büyük bulmacayı çözmek hiç de kolay altından kalkılır bir iş değildi; ama Gimbutas ve meslektaşları, erken neolitik ile Bronz Çağı arasındaki boşluğu doldurmak için çalışan tarih öncesi uzmanlarının yoğun çabalarına katkıda bulunabileceğiumudu veren bu karmaşık resmi çözme çalışmalarına, bir noktadan başlamak zorunda olduklarını biliyorlardı. Yapılacak ilk iş, bazıları bizzat Gimbutas tarafından yapılan çok sayıda kazıda ortaya çıkarılmış devasa boyutlardaki veriyi elden geçirip, kategorize etmekti. Gimbutas Balkanlar ve Yunanistan’dan Ege Adaları’na ve Anadolu’ya dek uzanan bir coğrafyada onyıllar boyunca çalışmıştı ve bu yoğun emek ona, “Tanrıça’nın Dili”, “Tanrıça’nın Uygarlığı” ve “Yaşayan Tanrıçalar” gibi anıtsal önem taşıyan kitaplarında kullanabileceği değerli malzeme birikimini sağlamıştı.


Gimbutas’ın çalışmalarının sağladığı değerli katkıyla birlikte ortaya çıkmaya başlayan resim, binlerce yıl önce neolitik düşünürlerce geliştirilip kullanılan sembolojinin karanlıktaki bölümlerine ışık tutarak tarih öncesi dönemlere ilişkin düşünce ve anlayışımızdaki boşlukları doldurmaya yardımcı oldu. Bu, insan tarihin en eski kozmoloji ve inancını yeniden ortaya çıkarmak demekti; daha azı değil. Ana Tanrıça ya da daha doğru olarak Gimbutas’ın ortaya koyduğu biçimiyle “Evrensel Tanrıça”, günümüzden yaklaşık on bin yıl öncesinde Eski Dünya’da yeşermeye başlayan neolitik köylerin insanlarına göre, her şeyin kaynağıydı. O, evrenin özüydü; yaşamı oluşturan ve koruyandı. Doğanın kendini yenilemesi aracılığıyla bütün sistemin sürekli olarak evrilmesini sağlayandı. O, “bir ve tek”ti ama heterojen bir evrenin değişik güçlerinin manifestosu niteliği taşıyan farklı görünümleri içinde barındırıyordu; dolayısıyla bu karmaşık sistemi bir bütün halinde birleştiren o görünümlerin her birini vurgulayan, farklı lakapları vardı. Bununla birlikte, karışık, sezilmesi zor ve fiziksel evrenin özünden ayrı tutulan “soyut” bir varlık da değildi: Görünen ve görünmeyen tüm bileşenleriyle, evrenin ta kendisiydi o; ne daha azı, ne de daha fazlası. Doğu Avrupa, Balkanlar, Ege Adaları ve Anadolu’daki erken neolitik toplumlar üzerine yapılan çalışmalar, bunların sosyal organizasyonlarıyla ilgili de oldukça değerli ipuçları sağladı. Eski yerleşimlerdeki düzen yalnızca cinsiyetler arası mutlak eşitliği içermekle kalmıyor, dişil nitelikleri de yüceltiyordu – bu, Gimbutas’ın “matrist” ya da “matrifocal” (anne merkezli) adını verdiği ve spiritüel yaşamın liderliğini kadınların üstlendiği bir düzendi. En dikkat çeken nokta, bu erken toplumların kesinlikle barışçı bir karaktere sahip olmalarıydı: Savaşın, silah üretiminin ya da düzenli bir “savaşçı yetiştirme” sisteminin varlığına ilişkin en küçük bir iz bile bulunamamıştı kazılarda. Mutlak bir eşitlik içinde birlikte çalışıyor, üretiyor, hasat yapıyor ve ortaklaşa paylaşıyorlardı. “Tanrıça Halkı”nın barışçıl yaşamı, kritik bir kırılma noktasının ortaya çıkmasına dek, binlerce yıl sürdü: Asya’nın orta ve kuzey bölgelerindeki steplerden gelen yeni ve yabancı halklar, ülkelerini ve topraklarını işgal etmeye başlamıştı. Bu yeni göçmenlerin metal silahları vardı, ata binmeyi biliyorlardı ve güçlü savaşçı niteliklere sahiptiler.

Kendileri de benzer bir savaşçı birlik sistemi oluşturup aynı yöntemlerle direnmediği sürece, neolitik kentlerin naif insanlarının bu bitmek bilmez akın ve işgallere fazla dayanabilmeleri mümkün değildi; dolayısıyla bilinen dünyanın görünümü, şiddet yanlısı, erkek-egemen değerlerin lehine, hızla değişmeye başlayacaktı artık. Bu aynı zamanda, seven, koruyan, şefkatli Ana Tanrıça’nın barışçı egemenliğinin de sonuydu; gazap dolu, kıskanç, cezalandırıcı eril tanrılar, onun yerini almak üzere sahnede beliriyorlardı. “Tarih çağları” adıyla andığımız son beş bin yıl, kültürümüze her anlamda ağırlığını koyan ve elbette kadınların sosyal statüsünü düşürürken tanrıçanın rolünü de buna paralel olarak arkaya itmekle işe başlayan “ataerkilliğin”, ürkütücü hikâyesine sahne oldu. Tanrıça Kültü birdenbire ortadan yok olmadı tabii; hatta aslına bakılırsa teslim olmadan önce yüzyıllar boyunca yeni duruma direndi. Bronz Çağı’nın “çoktanrılılık” olarak adlandırılan inanç sisteminin içinde tanrıça figürleri de bulunuyordu ama bunların statüleri eril baştanrıya “yardımcı”, “anne” ya da “eş” olmaya indirgenmişti. İ.S. dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğu erkek-egemen tektanrıcılığı kabul ettiğinde, “tanrıça kültü”nün sonu da ufukta belirmişti artık. Şimdi, aradan neredeyse 1500 yıl geçtikten sonra, modern dünyanın çocukları ya da daha gerçekçi olmak gerekirse onların küçük bir bölümü, tanrıçayı ve “yaşam veren, yaşamı koruyan nitelikleriyle” evrensel dişil enerjiyi yeniden keşfeder görünüyor. Bunlar, yeni milenyumun ikinci on yılına girdiğimiz şu dönemde, dünyaya “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” altın ilkelerini yeniden getirecek bir çağa doğru atılmış ilk adımlar olabilir mi? Bir şey söylemek için henüz çok erken ama en azından elimizde iyimser olmamızı sağlayacak bir şeyler var.


The Wise Kapak

Öner Döşer oner.doser@thewisemag.com

Venüs’ün Geri Dönüşü 21 Aralık 2012’de önemli bir döneme adım atacağız.! Gerilimli olaylara rağmen Venüs’ün yükselişi bize çözümleri de getirecek.

“Zamanların Sonu” olarak adlandırılan ve insanoğlunun önemli bir değişim sürecine giriş yapacağını işaret eden 21 Aralık 2012 tarihine yönelik çıkartılan astroloji haritasında, stresli açı kalıplarının yanı sıra, bu streslerin çözüm yolunu gösteren “Bumerang” açı kalıbının odak noktasında bulunan Venüs, bize 2012 stresinin çözümüyle ilgili önemli mesajlar vermektedir. Astroloji’de Venüs, insan ilişkilerini temsil eder;

iyilik, huzur, barış, paylaşım gibi iyicil kavramlarla özdeşleştirilir. Açı kalıbına ismini veren Bumerang’ın kelime anlamları arasında, geri kazanılma ya da insanın geri dönüşü gibi açıklamalar da vardır. Bu şartlarda, iyilik yapanın iyilik bulacağını, insani değerlerin takdir bulacağını, insanoğlunun içbenliğinde var olan sevgi gücü sayesinde, tüm olumsuzlukların üstesinden gelip, galaktik platforma geri kazanılacağını düşünebiliriz.


2012 haritasında çok önemli bir açı kalıbının çıkış noktasında olduğuna göre, Venüs’ün astrolojide sembolize ettiği anlamları iyi kavramak gerekir. Bu yerleşim, insanlığın kurtuluşunun ve yükselişinin sağlanmasının ancak barış, uyum ve sevgi sayesinde olacağını göstermektedir. Haritada Venüs Yay burcundadır ve bu yerleşim insanların yeni yerleri keşfetmesi, geleceğini yeniden yapılandırması ve yeni inanışlara yelken açması için enerji verecektir. Haritada, Venüs’ün merkezinde yer aldığı ve Jüpiter, Satürn ve Plüton gezegenleri tarafından oluşturulan açı kalıbına astrolojide “bumerang” adı verilmektedir. Bumerang açı kalıbındaki karşıtlığın merkezindeki gezegen, bir denge noktası olarak kullanılabilir ve zorlayıcı nitelikler taşıyan açı kalıbının genel halini değiştirebilir. Bu şartlarda Venüs gezegeninin niteliklerine iyi bir şekilde odaklanabilir ve farkındalığımızı yükseltebilirsek, insanoğlu olarak bizler ilerlemekte olduğumuz bu çok zorlu şartları iyiye çevirebilir, gelişim fırsatlarını değerlendirebilir, verimli sonuçlar ortaya çıkarabilir, bu zorluklardan özel bir kapasite ortaya çıkarabiliriz. Bumerang’ın ucunda, Yay burcundaki Venüs ve biraz uzak toleransla da olsa Merkür vardır. Sonuçta, zorluğu aşmamızın temelinde sevgi, paylaşım ve hoşgörü; öğrenme, hayata geniş pencereden bakma, açık ve dürüst iletişim yatmaktadır. Batı Astrolojisi’nde Venüs’ün sembolizmi özellikle önemlidir, çünkü diğer insanlarla temasa geçmeye çalışan insan bireyselliğine dayanır. Bu şartlarda 2012 sürecinde karşılaşılacak stresli durumların çözümü, yine insanın kendisindedir. İnsanların farkındalıklarını artıran her tür ilişki Venüs doğasındadır. İnsanlara dünyalarında bir uyum duygusu vermek de Venüs doğasında bir enerjidir. Demek ki, 2012 sürecinde sevgi, barış, kardeşlik, uyum, huzur gibi iyicil temalar, stres ve ikilemleri aşmanın anahtarı olacaktır.

insanlığın hangi yöne gideceğini belirlemede çok önemli bir faktör haline gelecek olan kadınların, bu inisiyatifi almak üzere uyarılmaları gerekmektedir. Buna yardımcı olmak, kadınlar ve erkekler olarak hepimizin sorumluluğudur.

Kadınlar Sahne Alıyor Kadınlar, 1900’lü yıllara kadar en uygar toplumlarda bile, ikinci sınıf yurttaş konumlarını kabul etmişlerdi. 19. yüzyılın sonlarında kadınların oy verme hakkına kavuşabilmesi konusu, kadın hakları hareketi için önemli bir aşama olmuştu. Ama kadın hakları konusunun vurgu kazandığı zamanlar biraz daha gerilerde, 1800’lü yılların ortalarına başlamıştı. 1848 yılı, Seneca Falls Kadın Hakları Kongresi’nin de ortaya çıktığı yıldı. Bu hareket, bugünkü kadın hakları hareketinin başlangıcı “bir bilinç dönüşümüne ve özneleşme” hareketine yol açan bir girişimdi. 1848’de, Cady Stanton ve bir başka kadın hakları savunucusu olan Lucretia Mott, New York’un Seneca Falls kasabasında, dünya tarihinde ilk kez, bir kadın hakları kongresi düzenlediler. Kongreye katılan temsilciler, kanun karşısında erkeklerle eşit haklar, oy kullanma hakkı, eğitim ve istihdamda fırsat eşitliği talep eden bir bildiri yayınladılar. 1848’i takip eden on yıl, radikal uluslar arası feminist hareketi vardı. Pek tabii ki, gökyüzünde bu gelişmeleri işaret eden ilginç senkronizasyonlar da vardı. Dişil prensibi temsil eden gezegenlerden biri olan Neptün, yöneticisi olduğu Balık burcuna henüz geçiş yapmıştı ve ayrıca özgürlük ve radikal çıkışların göstergesi Uranüs, dönüşümü temsil eden Plüton’la, cesur girişimleri ve öncü adımları temsil eden Koç burcunda kavuşum yapmaktaydı.

21 Aralık 2012 tarihi için çıkarılmış astrolojik haritanın odak noktasında bulunan Venüs, Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit’le bağdaştırılır ve bu yüzden astrolojide dişil prensibi temsil eder. 2012 astrolojik haritasında kadersel temaları anlatan bumerang açı kalıbı ve açı kalıbının çıkış noktasında da, dişil enerjinin temsilcisi olan Venüs gezegenin duruyor olması, yeni bir bilinç seviyesine yükseleceğimiz bu önemli geçiş sürecinde, dünya kadınlarının önemli bir rol üstlenmeleri, bu geçiş sürecine öncülük etmeleri gerektiğini göstermektedir.

Venüs gezegeninin üst oktavı olan Neptün, dişil arketiple ilişkilidir. Yöneticisi olduğu Balık burcu da dişil bir burçtur ve Neptün Balık burcuna 2011 yılında bir müddet için, 2012 yılında ise artık 2024 yılına kadar bu burçta kalacak şekilde tamamen geçiş yapacaktır. Neptün’ün Balık burcuna bir önceki geçişi 1848 yılında olmuştu. Daha önce de bahsettiğim gibi, kadın hakları konusunda ortaya çıkan bu hareketi sadece Balık burcuna geçiş yapan Neptün’le açıklayamayız. Dönüşüm Zamanı kitabımda, gezegen döngüleri bölümlerinde, kadın hakları konusunun Uranüs-Plüton döngüsüyle ilişkisini tespit etmiştim. Şimdi hem Neptün’ün Balık burcuna geçişi, hem Uranüs-Plüton gezegenlerinin ikili döngüleri içerisinde bulunmamız, hem de Venüs’ün 21 Aralık 2012 haritasında odak noktasında bulunması, kadın hareketlerini bu sürece damgasını vuracak olarak görmek için haklı nedenlerimizdir.

Astroloji’de Venüs, dengeyi temsil etmektedir. 21 Aralık 2012 haritasının odak noktasında Venüs’ün olması, bilinen tarihin özellikle son dönemlerinde eril enerjiye nazaran geri planda kalan dişil enerjinin tekrar devreye girmesi ve dengenin yerine gelmesine işarettir. Bu şartlarda, dünyaya yeniden denge getirecek olan, dişil prensibin temsilcisi olan kadınlardır. Kova Çağı arifesinde olan

Şu anda içinde bulunduğumuz ve 2011 yılına dek etkin olacak Satürn-Uranüs döngülerinde de, gerek insan hakları, gerekse kadın hakları konusunda önemli adımlar atılmıştır. Satürn, toplumun kabul ettiği ve değiştirmek istemediği genel geçer kuralları; Uranüs ise, gelişmek için kuralların modernize edilmesi gerekliliğini sembolize eder.

2012 Sürecinde Dişil Prensibin Öne Çıkışı


atanma isteklerini reddederek, ayrımcı ve cinsiyetçi tavrını sürdürmektedir. 2012 sürecinde kadınlar, Katolik kilisesinin erkeği öne çıkaran sistemine karşı çıkacaktır. Bu ve benzeri konularda, kadının toplumsal alandaki rolünde ciddi anlamda yeniden yapılanmalar bekleyebiliriz.

Seni Olduğun Gibi Seviyorum

Erkeklik egosu, iradeyi Tanrı’ya teslimiyet aşamasında engelleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle, Yeni Çağ’a geçişte, kadınlar sahnede olmalıdır. Satürn-Uranüs açıları, muhafazakarlığa karşı çıkışla ilgilidir. 2012 yılında gireceğimiz Uranüs-Plüton ilk dördün fazında, feminist hareketler daha da belirginleşecektir. Astroloji’de Plüton sömürü ve baskı uygulamayla; Uranüs ise, insanoğlunun baskı, zulüm ve sömürü getiren bu düzene karşı çıkma eğilimiyle ilişkilendirilir. Uranüs-Plüton karesinin etkisini arttırmaya başlayacağı 2010 yılından itibaren, dünya genelinde işçilerin, emekçilerin, sömürülen zümrelerin, sokakta tacize uğrayan, evde köle gibi çalıştırılan, töre cinayetlerine kurban giden kadınların hak arama, mücadele alanlarına çıkma eğilimleri giderek artacaktır.

Dünyamızın barışa, huzura ve sevgiye ihtiyacı var. Bunun oluşabilmesi için, öncelikle birbirimize tahammül etmeyi ve farklılıklarımızı çeşitliliğin bir gerekliliği olarak görüp, birbirimizi olduğumuz gibi kabullenmeyi öğrenmemiz ve fedakarlık bilincini geliştirmemiz gerekiyor. Astroloji’de fedakarlık, tahammül, kabullenicilik, alıcılık, şefkat ve duygudaşlık gibi kavramlar dişil arketipler olan Ay, Venüs ve Neptün gezegenlerine atfedilmiştir. Klasik dönem astrologları (Helenistik dönem, Ortaçağ ve Rönesans dönemi) astrolojik sistemde henüz, tüm bu kavramların evrensel düzeyde kullanımını temsil eden Neptün gezegenini bilmedikleri için, dişil prensipte barınan bu kavramlar söz konusu olduğunda, Ay ve Venüs gezegenlerini kullanıyorlardı. Örneğin, Ortaçağ dönemi astrologu Guido Bonatti, gündüz doğanların astroloji haritalarında Venüs’ü, gece doğanların astrolojik haritalarında Ay’ı anne arketipinin temsilcisi olarak değerlendiriyordu. Günümüz astrolojisinde anne arketipini karşılamak üzere sadece Ay ele alınıyor olsa da, bazı modern dönem astrologları Venüs’ün de önemini belirtmektedir. Örneğin, Amerikalı astrolog Robert Hand’e göre Venüs de, Ay gibi, anne sevgisi ile büyütülmeyle ilgilidir. Ay ile birlikte, annelik kavramının gezegensel enerjisini verir. Hand’e göre Venüs’ün parolası şudur: ”Seni şunu ya da bunu yaptığın için sevmiyorum, seni seviyorum çünkü varsın ve ben de varım ve seni olduğun gibi sevmek benim doğamda var. Buna en güzel örnek, kişinin ebeveyni, özellikle de annesi tarafından sevilmesi deneyimidir. Venüs de tıpkı Ay gibi farklılıklar ve detaylarla fazla ilgilenmez. Özgürce ve uygun olup olmadığını ya da karşısındaki kişinin buna değip, değmediğine endişelenmeksizin vericidir. Tüm bunlar bizi Venüs’ün koşulsuz sevgiye açılan penceresine ulaştırır.

2012 yılında, 1960’larda ortaya çıkan konularda bir paradigma değişimi meydana gelecektir. 1960’larda başlatılan insan hakları, özgürlükler, kadınların toplumdaki yeri, çocukların eğitimi, cinsel yaşam, inançlar, tüketim, şifalandırma teknikleri, ekolojik fikirler, teknolojik globalleşme gibi konuların acil bir şekilde yeniden ele alınması gerekecektir. Kadınların toplumdaki yeri konusu, diğer konu başlıkları arasında önemli bir yer tutacaktır. Günümüzde, birçok kadının kendi mesleği ve ekonomik gücü var. Fakat feminen değerlerin topluma entegrasyonunun henüz istenilen düzeyde olduğunu söyleyemeyiz. Özellikle de geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde durum, daha da vahimdir.

2012 Stresinin Çözümü: SEVGİ

İnançlar konusunda da, yeni dönemin belirlenmesinde kadınların rolü çok önemli olacaktır. Erkeklik egosu, iradeyi Tanrı’ya teslimiyet aşamasında engelleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle, Yeni Çağ’a geçişte, kadınlar sahnede olmalıdır. Erkek egemen kilisenin inançlar konusunda önemli bir reforma gitmesi, geri planda kalan kadınları dengeye getirmesi gerekecektir. Bu konuda ayrımcılık devam etmektedir. Örneğin İngiliz Kilisesi, kadın rahiplerin papazlığa

Sevgi, evrendeki en büyük iyileştirici ve şifa vericidir. Depresyonu ve kötümserliği ortadan kaldırabilecek en önemli şey, sevgi alışverişidir. Sevgi alışverişinin bağışıklık sistemimizi güçlendirdiği söylenmektedir. Sağlığımızı korumanın, bireysel ve toplumsal olarak şifalanmanın en güzel yollarından biri, sevgi bağımızı güçlendirmektir. Sevgi alışverişinin yarattığı yüksek frekans, yaşamsal enerjinin frekansını olumlu yönde etkiler.

Dünyamızın titreşim frekansı giderek yükselmektedir. 2012 sürecinde bilinçli bir şekilde yapmamız gereken en önemli şey, dünyanın frekansına uyarlanabilmek için, kişisel titreşimlerimizi artırmaya devam etmemizdir. Peki bunu nasıl yapabiliriz? Aslında yaşadığımız her gün, frekansımızı artırmak için bir dizi fırsat ile karşılaşırız. Titreşim frekansımızı yükseltmemiz, bu olaylara verdiğimiz tepkilerle ilgilidir. Tepkimizin kalitesini ise sevgi potansiyelimiz belirler.


Sevgi kavramı deyince akla ilk gelen gezegen olan Venüs, bir şeyleri bir araya getirmekle ilişkilendirilir ve bir arada olmanın verdiği güç sayesinde, yaşamla daha yaratıcı bir uyum sağlanabileceğinin ifadesidir. İnsan, hayvan, bitki, araba, masa, bilgisayar olsun, canlı veya cansız şeylere sevgimizi yansıtmamız bile, titreşimimizi arttırmamızı sağlar. Materyalist anlayışın had safhaya vardığı 20. yüzyıl sonlarından beri bunalan insanoğlu, sevgi ve anlayıştan iyice yoksunlaşmıştır. İçinde bulunduğumuz dönemin karşımıza getirdiği sorunların, doyumsuzluğun, güvensizliğin üstesinden gelebilmenin formülü, sevgidir. Titreşim frekansı hızla artan dünyaya uyum sağlaması ve yükselişe geçmesi gereken insanoğlunun, sevgi ve anlayış yoksunu olduğu sürece bunu başarması neredeyse imkansızdır. Kolektif evrim sürecinde çok önemli bir aşamaya gelmiş olan insan, bir sonraki aşamaya geçebilmesi için en temel unsurun sevgi olduğunun farkına varmalıdır. Sevgi kavramı deyince akla ilk gelen gezegen olan Venüs, bir şeyleri bir araya getirmekle ilişkilendirilir ve bir arada olmanın verdiği güç sayesinde, yaşamla daha yaratıcı bir uyum sağlanabileceğinin ifadesidir. Gönüllü bir şekilde bir araya gelmeyi ifade eden Venüs, ayrı gözüken iki unsurun bir araya gelerek farkları ortadan kaldırmasına, birbirlerini tamamlamasına, birlikte iken, tek başlarına olduklarından daha mükemmel yeni bir bütün oluşturabilmesine imkan sağlar. Sevginin birleştiriciliği ve toplum yaşantısındaki önemi, kadim filozof ve düşünürler tarafından da vurgulanmıştır. 9. yüzyılda yaşamış ünlü filozof Farabi, eserinde nesilleri bir araya getirip kaynaştıran en önemli gücün sevgi olduğunu vurgulamıştır. 11. yüzyılda yaşamış mutasavvuf ve şair Ahmet Yasevi’ye göre sevgi, gelişmiş insanlık vasfıdır. 14. yüzyılda yaşamış ünlü sosyolog ve tarihçi İbn-i Haldun da bunun altını çizmiş ve “toplumun değişmesi ve gelişmesinin temelini, sevgi oluşturmaktadır” demiştir. Evrenin her yerinde, bitmeyen ve aksamayan bir sevgi dolaşımı vardır. O sevgi dolaşımı bittiği anda, sistem durur, hayat biter. Hayat yalnız sevgi dolaşımının aktığı yerde bulunur. 11. yüzyılda yaşamış büyük filozof ve hekim İbn-i Sina’ya göre sevgi hayattır, yaşama kaynağıdır. 20. yüzyıla damgasını vurmuş isimlerden biri olan Hindistan’ın siyasi ve ruhani lideri Mahatma Gandhi “Sevgi olan yerde hayat vardır.” der. Bu sevgi dolaşımını aktive edecek şuurlu varlık insandır ve insan, sistemin devamını sağlamak ve gelecek nesillere ulaştırmak için, sevgi frekansını yüksek tutmayı başarmalıdır. Her şey enerjidir ve en yüksek frekansta titreşen sevgi enerjisi, bir ruhun bedenindeki elektriğe, tüm organlara ve hücrelere hükmedebilmesi için en temel enerjidir. Sevgi, yaşam enerjimizi yükseltir. Yaşam enerjimizi yükselttikçe de, içinde yaşadığımız dünyaya, hatta daha da öteye gidersek, tüm aleme faydamız olur. Çünkü, her şey birbirine bağlıdır. Mutluluk, neşe ve sevinç, sevgi bağını oluşturan Venüs doğasındaki niteliklerdir.


2012 sürecinin streslerini aşabilmemiz için önemli şeyin, birbirimizle bağlarımızı geliştirmek olduğunu unutmamalıyız. Sahip olduğumuz birlik ruhunu fark etmemiz gerekli.

Bu duyguları yoğun bir şekilde hissettiğimizde, yaşam enerjimiz de güçlenir ve adeta bir verici gibi davranarak, bunu başkalarına da aktarırız. Astroloji’de, gezegenlerin sayısal karşılıkları vardır. Venüs’ün sayısal karşılığı 6’dır. Karakterinde insancıl öğeler barındıran 6 sayısı, bütün koşullar altında sevmeye ve mutlu etmeye dayalıdır. Evrensel dost arketipidir. Yardımlaşma teması içerir. Öte yandan, 6 sayısı, 360 derecelik bir tam daireyi ifade eden Zodyak’ı, 60 derecelik açılarla böler. Böylece oluşan sextil açıya (altmışlık açı) benzetebileceğimiz gezegen Venüs’tür ve bu gezegen iki farklı unsurun sevgi dolu birlikteliğini, insancıl bir biçimde yardımlaşmasını ve işbirliği içerisinde birlikte hareket etmesini anlatır. Altmışlık açı, farklı fakat birbirine uyumlu elementler arasında meydana gelir. Yani farklı niteliklerin bir araya getirilmesi söz konusudur ve bu da ancak karşılıklı gayret ve vericilik sayesinde olacaktır. Farklı olan iki şeyin bir araya gelmesinde, bir araya gelen varlıkların içgüdüsel doğalarının ihlali değil, ifade edilebilmesi söz konusudur. Bu birleşme gönüllü olarak gerçekleşmiştir ve bu birleşmede varlıkların aralarındaki farklar birbirlerini tamamlamaktadır. Birlikte, tek başlarına olduklarından daha mükemmel yeni bir bütün oluşturabilirler. İnsanlarda bu güç aşk şeklinde deneyimlenir. Ama burada ortaya çıkan şey romantik aşk değil, insan sevgisidir. Bu gönüllü birliktelik insanları zorlamaya veya karşılıklı faydaya dayalı birlikteliklerden daha sıkı bir şekilde bir arada tutar.

Sevgiyle Bütünleşmek Sevgi, öncelikle tahammül ve hoşgörüyü, ardından da kişisel egoyu aşmayı gerektirir. Sevgi ve hoşgörü, kendi benliğini aşmış, kamil insanda en geniş, en anlamlı ifadesini bulur. Yunus Emre’nin tabiriyle, “Yaratılanı sevmelidir Yaratan’dan ötürü”. İrlandalı yazar ve şair Oscar Wilde’a göre sevmek, insanın kendi kendini aşmasıdır. Kendine hizmet etmek yerine, başkalarına hizmet etmek kavramı iyi anlaşılırsa, sonuçta kazanacak olan tüm insanlık olacaktır. Pek tabii ki bu hiç de kolay değildir. Hiç karşılık beklemeden, koşulsuz bir şekilde sevgi göstermek, sevgiyle bütünleşmek, egoyu aşmayı gerektiren bir iştir. Zihin egonun etkisinde kalmaya çok müsaittir. Doğrudan paylaşım, ancak egonun ortadan kalkmasıyla mümkündür. Her şey benimle ilgili yönelmesini bırakıp, sevgi dolu bir işbirliği yapmayı gerektirmektedir. Ancak egomuzun üstesinden gelebilir, sevgi dolu bir işbirliğine yönelebilirsek, bu olumsuz gidişatın yönünü, olumlu yöne çevirebiliriz. Bencillikten ne kadar hızlı uzaklaşırsak, o kadar hızlı ilerleriz. Bu dönemde, başta egomuzun bizi yönelttiği birçok şeyden feragat etmemiz gerekebilir. Yönümüzü bulmak için karşımızdakilerin duygularını dinlemeli, onları sevmeli ve birlikte aydınlanma için alan yaratmalıyız. İçinde hızla ilerlemekte olduğumuz bu hassas dönemde, en önemli şey derin ve koşulsuz sevgidir. Bunu sağlamak için, derin bağlar geliştirmeyi ve paylaşmayı yeniden keşfetmemizin zamanı çoktan gelmiştir. 21 Aralık 2012 için çıkartılmış astroloji haritasında, Kuzey Ay Düğümü’nün Akrep burcunda olması bize bunu işaret etmektedir zaten. Akrep burcunun ana teması, derin bağlar geliştirerek kaynakları paylaşmak, ortak kullanıma açılan yeni bir düzen sağlamaktır. 2012 sürecinde, koşulsuz sevginin kilitleri kırıp, kalbimize girmesine, yeniden vücut bulmasına izin vermemiz gerekiyor. İnsanlığın geldiği noktada, zaman çok hızlanmış gibidir. Kendini sürekli bir şeylere yetişme ihtiyacında hisseden insanoğlu, en çok önem vermesi gereken şeyi, insan ilişkilerine zaman ayırmayı ihmal etmektedir. Belki de zamanın bu kadar çabuk geçmesinin sebebi, birbirimize zaman ayırmamamızdan kaynaklanıyordur. Zaman, algı merceğimizi bozarak, bizi bütünlükten koparan yapay bir ayırma birimidir. Zamana tabi tutulan her şey, koşullu olur. Koşulsuz sevmeye vakit yoktur. Çünkü sürekli yapmamız gereken şeyler vardır. Şu işi yapmalı, şu parayı kazanmalı, geçimimizi sağlamalıyızdır. Pek tabii ki günlük sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Ama bunların yanı sıra, mutlaka birbirimizle ilişkilerimize daha fazla zaman ayırmalıyız. 2012 sürecinin streslerini aşabilmemiz için önemli şeyin, birbirimizle bağlarımızı geliştirmek olduğunu unutmamalıyız. Sahip olduğumuz birlik ruhunu fark etmemiz gerekiyor. Hatırlanması gereken en önemli şey, insanın özünün sevgi olduğu, sevgi enerjisinin paylaşıldıkça ve birlikte hareket ettikçe büyüdüğü ve sevginin de şu anda çözümsüz hale gelmeye başlayan şeylerin tek çaresi olduğudur...


The Wise Kapak Erhan Altunay

erhan.altunay@thewisemag.com

Hathor ve Isis: Mısır’ın Büyük Tanrıçaları Günümüz küresel kapitalizminin insanı doğadan ve kendi doğasından uzaklaştırması, günümüzün aydınlanmayı arayan insanlarında eski kadim bilgiye ve paganizme bir dönüşü de beraberinde getirdi. Kadim Tanrıça öğretisi de, günümüze uygun şekliyle yeniden Dünya ile kucaklaşmaya hazırlanıyor.

E

ski Mısır bilgeliği, tarih içinde Yunan ve Roma başta olmak üzere bütün uygarlıkların ilgisini çekmiştir. Yunan’da eski Mısır bilgeliğinden etkilenen birçok kişi olurken, Roma’da son dönemde Mısır kökenli kültler büyük rağbet görmüştür. Bu noktada Mısır paganizminin çağların ötesine geçip, günümüze de ışık tutacak bir bilgelik olduğunu ve ele alınması gerektiğini söyleyebiliriz. Fakat bunu yapmadan önce paganizm hakkındaki bilgilerimizi bir daha gözden geçirmek gerekiyor. İnsan her şeyin ötesinde doğa içine varolan bir bireydir ve doğa ile uyumlu yaşamak zorundadır. Bugün zorunluluktan “paganizm” diye adlandırdığımız bu öğreti aslında insanlığın ilk inanç sistemini oluşturur ve insanın Doğa ile olan ilişkilerini belirler. Günümüzde yaşayan paganizm ise kadim temellerini koruyarak gezegenimizin tüketilmesine karşı bir duruş göstermeyi amaçlayan ve yaşamın kutsallığını yeniden tesis etmeyi amaçlamış bir yaşam biçimidir. Öyleyse paganizm bir

bakıma yeniden doğa ile barışmak, onunla bir bütün olmak ve uyumlanmak için yapabileceğimiz kişisel ve toplumsal eylemleri de kapsamaktadır. Bu bağlamda eski pagan uygarlıklardan öğrenecek çok şeyimiz var ve Mısır bilgeliği de buna bir örnektir.

Kemet’in Tanrıları Mısır Uygarlığı (antik adıyla Kemet), tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden ve daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için, Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur. Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden önce yerel birçok kült vardı ve her kabile farklı bir tanrının takipçisiydi. (Bu kültler en sonunda Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarının dinini oluşturmuştur.) Ayrıca bir savaş sonrasında galip kabile, yenilen kabilenin tanrısını da kendi panteonuna dahil ediyordu. Günlük yaşam ise Mısır bilgeliğinin oluşumunda en büyük rolü oynamıştı. Nil nehrinin armağan ettiği bu yaşam, Mısır halkını birçok konuda düşünmeye ve aslında Batı uygarlığının


temelini oluşturacak bir kültürü oluşturmaya sevk etmiştir. Mısır kültürü Mezopotamya’yı etkilediği kadar, o dönemlerde gelişmekte olan Batı kültürünü de etkilemiştir. Batı kültüründe Mısır etkisi, Girit medeniyetiyle başlar, Ortaçağ boyunca devam eder ve günümüze kadar da uzanır. Günümüz paganizmine ışık tutması açısından iki Mısır Tanrıçası’nı incelemek, söylemek istediklerimizi daha iyi anlatacaktır.

Tanrıça İsis İsis, aslında Mısırlılar tarafından “Aset” ya da “Eset” diye bilinen tanrıçanın Yunanca’da ismidir. Yunanlılar İsis’i kendi tanrıçalarından Demeter, Hera ya da Selena ile birleştirmeyi düşünmüşlerdir. İsis, Roma’da da önemli bir tanrıça olmuştur. İsis kuşkusuz Mısır tanrıçaları içinde de önemli bir yer tutmaktadır ve birçok farklı tanrıçanın özelliklerini de zamanla kendinde toplamıştır. İsis tapımının ilk önce Kuzey Mısır’da başladığı düşünülmektedir. Ancak Osiris’in karısı olmasıyla birlikte Osiris-İsis-Horus üçlüsü Mısır’da oldukça popüler olmuş ve İsis’in önemi daha artarak tapımı Mısır’a yayılmıştır. İsis bütün Tanrıça özelliklerinin yanı sıra yaşayan bir bilge kadındır. Günümüzün kadını için de bir ideal, ulaşılması gereken bir figürdür. Kadim anlatılardaki hali ile İsis halen günümüze seslenmeyi, erkeği erkek yapmayı sürdürmektedir. Bunu daha iyi anlayabilmek için, Plutark tarafından nakledilen İsis ve eşi Osiris mitini bir kez daha anımsayalım.

İsis ve Osiris Tahta geçmeyi arzulayan Seth, kardeşi Osiris’i yok etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth, Osiris’in ölçülerine göre bir sandık

hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir; büyük bir yemek verip Osiris’i de çağırır. Osiris, hiç bir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth, kimin ölçülerine uyarsa sandığın sahibinin onun olacağını söyler. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir. Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler, eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. Bu şekilde Osiris’ten kurtulacağını ve hüküm süreceğini ummaktadır. İsis, bunu duyunca, üzüntüsünden saçlarını keser, elbiselerini parçalar ve Osiris’in kapatıldığı sandığı aramaya çıkar. Osiris’in kapatıldığı sandık, Fenike’ye Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır. Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır. Bu olay İsis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur. İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis artık kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır. İsis sandığı vatanına geri getirdikten sonra, Buto şehrine, oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı güvenli zannettiği bir yere saklayarak bırakır. Gece dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine, Seth Osiris’in bedenini ondört parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır. Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın birçok yerinde, içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen tapınaklar vardır.


İsis’in Temsil Ettikleri

Hather/Hathor

İsis bu mitte Osiris’i, erkeğini kurtaran ve onun bütün “arketiplerini” tamamlayan kadın rolündedir. Erkek erginleşmesinde çok büyük rol oynayan bu öykü, Mısır’ın birçok bölgesinde yer alan Osiris mezarları ile de büyük anlam kazanmaktadır. Çünkü bu mezarlar aslında erkek erginlenmesinde kullanılan simgesel ölüm ve yeniden doğum ritüelinin yapıldığı sembolik mezarlardır.

Hather, Mısır’ın en eskilerinden olan bir gökyüzü tanrıçasıdır. Çeşitli inanışlara göre ya gök tanrı Horus’un ya da Ra’nın karısı ya da annesi olarak geçer. Bir efsaneye göre ise, Horus her akşam onun ağızına girer ve sabah oradan çıkar. Yunanlılar bu tanrıçayı Afrodit ile özdeşleştirmişlerdir.

İsis öte yandan oğlu Horus’u büyüten annedir; bu bakımdan da Meryem ikonografisinin önceli hatta temelidir. İsis, Horus ile yeniden doğmayı anlatırken; İsa, Meryem ile aynı ikonografi ile bir Puer Aeternus’a (sonsuz çocuk, büyümeyen çocuk) dönüşmüş, toplumun büyümeyen çocukları da yine İsisleri’ni bekler olmuşlardır. İsis aynı zamanda Osiris ile birlikte Mısır’ı eğitmiş, uygarlaştırmış ve onlara tahıl öğütmeyi, keten eğirmeyi ve giysi yapmayı öğretmiştir. İsis ayrıca şifacılık yönüyle de önemlidir ve bu yeteneği insanlara da vermektedir. İsis bir yandan da Osiris’in Mısır’ı uygarlaştırmak için yolculuğunda, güçlü bir yönetici olduğunu da göstermiştir. Bu da Ana Tanrıça’nın uygarlaştırıcı rolünün İsis tarafından oynanmış halidir. İsis, Ana Tanrıça olarak şifacı, iyileştirici aynı zamanda da büyücüdür de. Gerçi Ra kadar güçleri olmasa da ve buna hep özense de İsis önemli bir büyücüdür. Bir efsaneye göre İsis Ra’nın gücüne sahip olmak istemiş ve bir düzen kurmuştur. Ra’nın hiç bir zaman sırrını ve özellikle de gizli ismini vermediğini bilen İsis, yaşlılığında Ra’nın uyurken ağzından akan tükürüğü bir kapta toplamış ve tanrının üzerinde gezindiği topraklarla bunu karıştırmıştır. Bu karışımı önce bir yılan şekline sokan İsis, sonra da sihir kullanarak yılanı bir oka dönüştürmüştür. Daha sonra da yaptığı bu oku almış ve Ra’nın ertesi gün geçeceği yolda saklamıştır. Ra, yoldan geçerken bu oka rastlamış ve ok da yılana dönüşerek Ra’yı bacağından sokmuştur. Zehrin bütün vücuduna yayıldığını hisseden Ra hiç bir çare bulamamış ve “kendisi kadar güçlü” bu gücün karşısından ne yapacağını şaşırmıştır. Hiç bir tanrının çare bulamaması üzerine İsis gelmiş ve Ra’nın gizli olan adını söylemesi karşılığında iyileştirebileceğini söylemiştir. Ra önce razı olmamış sonra da sıfatlarını söyleyerek İsis’i kandırmayı denemiştir. Ancak İsis bunlara kanmamış ısrarcı tavrını sürdürmüştür. Sonunda Ra, diğer tanrıların bakışlarından uzak bu adı kalbinden İsis’in kalbine göndermiştir ve İsis de onu iyileştirmiştir. Böylece İsis tanrıçaların ve tanrıların en kuvvetlisi olmuştur. İsis birçok sembolle ilişkilendirilmiştir; taht, ay, güneş gibi sembolleri de taşıdığı olmuştur. Ancak İsis en yaygın olarak Sirius ile ilişkilendirilmiştir. Sothis olarak da bilinen bu yıldızın adından İsis’e İsothis olarak ayinler düzenlendiği de olmuştur. İsis, bilinçdışında her zaman var olan, sesini her zaman duyabileceğimiz en gerçek Tanrıçalardan biridir.

Hather genellikle inek olarak ya da boynuzlu ve inek kulaklı bir kadın olarak gösterilir; zaten inek de Hather’in kutsal hayvanıdır. Hather öte yandan Ana Tanrıçanın ve kadınlığın özelliklerini de taşır. Hem kadınların koruyucusu, gözeticisidir, hem de onların bakımıyla alakalıdır. Ayrıca aşk, müzik, şarkı, dans ve şenliklerle ilişkilendirilir. Göğüslerinden çıkan süt aynı zamanda Mısır yöneticilerine kuvvet verir. Hathor bu hali ile bize Afrodit’ten çok Hera’yı anımsatmaktadır. Homeros’un “inek kollu” dediği, ineğin kendisi için kutsal kabul edildiği Hera aynı zamanda inek kılığına girmiş Io’nun da peşindedir. Bu öyküler bize Mısır’dan gelen bir inek kültünün de son kalıntılarını anlatır. Kimbilir belki de Tevrat’ta Musa’ya karşı Altın Buzağı’ya tapanlar gibi, bu kült de bilinçdışında bir yerlerde yaşamaktadır. Hather hem hayat veren hem alan tanrıçadır. Bu bağlamda, Ana tanrıça özelliği olarak ekinlerin yetişmesi ile de alakalıdır. Hather ayrıca Batı’nın Kraliçesi olarak öbür dünyaya giden ölülere yardımcı olur, yeni ölenlerin ihtiyaçlarını karşılar ve aynı zamanda Thebai nekropolünü korur. (Tıpkı yaşama ve ölüme hükmeden, her an sesini duyduğumuz Anadolu Ana Tanrıçası Kybele gibi...) Aslında Mısırlılar Hather’e pek çok özellik atfetmişlerdi. O hem ay, hem gökyüzü hem de güneş ile alakalı idi. Hem doğu hem batı ufukları onunla ilişkilendirilmişti. Zamana ve yere bağlı olarak, bir ana tanrıça figürü olarak İsis ve Nut ile de karıştığı olmuştur. Hather’in en önemli tapınağı Dendera’da kurulmuştur ve burada tanrıçanın adına bayramlar kutlandığı bilinmektedir. Tanrıça adına kutlanan en önemli bayram ise aynı zamanda onun doğum günü olan yılbaşıdır. Bu gün bol bol içki içerek kutlanırdı. Aslında bu tapınağın zamanın “eğlence merkezi” olduğu da düşünülmüştür. İsis ve Hathor... Geçmiş zamanlardan gelen iki Tanrıça. Her ikisi de baktığımızda Ana Tanrıça’nın özelliklerini taşımakta. Her ikisi de Kybele gibi yaşama ve ölüme hükmetmekte. Her ikisi de bu toprağın yaratıcı gücü ile bolluk ve bereket katan güzel yüzünü yansıtmakta ve her ikisi de Ana Tanrıça gibi bilinçdışılığın koridorlarında bizi beklemekteler ve bize çağrılarını yapmaktalar. Üzerinde yaşadığımız bu eşsiz gezegen Dünya ve doğa için... Duymak bize kalıyor.


The Wise Kapak

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş Burak Eldem & Cem Şen

Dünyayı Kadınlar Kurtarabilir mi? Editörümüz Hasan “Sonsuz” Çeliktaş ile yazarlarımız Burak Eldem ve Cem Şen, gittikçe sorunları artan dünyamızı kurtaracak gücün, kadınlar yani dişi enerji olup olmadıklarını tartışıyorlar. Sonsuz

Cem Şen

Söyleşimize şu soruyla başlamak istiyorum hemen: Spiritüel, mistik, alternatif tarih araştırması gibi konularla niçin kadınlar erkeklerden daha ilgililer? Niçin okurlarımızın daha büyük ağırlığını kadınlar oluşturuyor? Ya da tüm bu sorulardan önce, bu görüşüme katılıyor musunuz? Sizleri de daha çok kadınlar mı okuyor?

Evet genel olarak bu tür konulara kadınlar daha ilgili görünüyorlar. Bunun neden böyle olduğuyla ilgili iki teorim var: İlki, spiritüel dünyanın teslimiyeti ve sezgisel anlayışı gerektirmesi ve kadınların erkeklere oranla doğaları gereği daha kabullenici ve sezgisel olmaları. İkincisi, günümüzde spiritüellik başlığı altında sunulan konuların “Yin” konular olması. Yani öğretilerin yang tarafı eksik. Bunlar bilinmiyor batıda. Durum böyle olunca da spiritüellik sanki genellikle kadınlara daha fazla hitap ediyor gibi görünüyor. Örneğin savaş sanatları gibi biraz daha yang olan konular erkeklere hitap edermiş gibi görünürken meditasyon benzeri daha naif daha yin konular kadınlara hitap ediyor algısı var. Elbette bunları uygulayan hem kadınlar hem de erkekler var, ama yine de sanki “spiritüellik” başlığı altında sunulanlara kadınlar daha ilgili gibi. Elbette bu teorilerim tartışma götürür.

Burak Eldem Ben daha genel ve olabildiğince yalın bir yanıt vermeye çalışayım. Evet, benim okurlarımın da ağırlıklı bir bölümünü kadınlar oluşturuyor. Tam bir oran vermek elbette mümkün değil ama tahmini olarak yüzde 60’ın üzerinde kadın okurum olduğunu sanıyorum. Benim fikrim, bu oranın yalnızca belli konulara, belli disiplinlere ya da ilgi alanlarına özgü olmayıp, “genel bir eğilim” sergilediği. Yani, tümüyle kişisel görüşüm, kadınların genel anlamda daha ilgili, bilgilenmek istediği konunun üzerine daha derinlemesine giden, daha kolay konsantre olabilen ve daha analitik düşünen bir yapıya sahip olduklarını düşünüyorum. Tabii bunun evrensel bir saptama olduğunu ileri sürecek durumda değilim; yalnızca, gözlemleyebildiğim ve inceleyebildiğim kadarıyla,


ortaya çıkan tablonun bende uyandırdığı izlenimden söz ediyorum. Bu görünüm, bir anlamda kendi dünya kavrayışımın içindeki anahtar bileşenlere de uyuyor bir şekilde. Yani, yerleşik uygarlığı başlatanlar, kadınlar; tarımı bulanlar, kadınlar; tapınak sistemini oluşturanlar, kadınlar. Günümüzde, erkek-egemen toplumun koşullamaları altında bazı nitelikleri geçici olarak “körelmiş” gibi de görünse, kadınlar bu “temel” özelliklerini, bu “genetik” karakterlerini sürdürüyorlar.

Sonsuz Cem az önce “spiritüellik” gibi uygulamaların daha yin olduğunu söyledin. Kadınlara daha hitap ettiğini. Yang uygulamaların ise savaş sanatları gibi erkeklere daha uygun olduğunu. Bu konuyu biraz daha açabilir misin? “Yin”e fazla dalmak erkekliği zedeler mi yoksa?

Cem Şen Tüm öğretileri iki temel grup altına toplamak mümkün. Bunlardan ilki yin, diğeri ise yang çalışmalar. Yin çalışmalar genel olarak daha yumuşaktır, gevşeticidir, kabullenmeyi ve inancı gerektirir, Yang çalışmalar daha dinamik, daha sert ve daha canlandırıcıdır. Spiritüel çalışmalar, daha yin çalışmalar olarak, içe dönüktür ve kişinin kendi iç dünyası ile, duyguları ile, korkuları ile, zayıflıklarıyla yüzleşmesini gerektirir. Samimi olmak gerekirse erkekler, belki kendilerine öyle öğretildiği için belki de yalnızca erkek oldukları için, iç dünyalarıyla, korkularıyla temasa geçmekten pek hoşlanmıyor olabilirler. Kadınlar ise ağlama yetenekleriyle, duygusallığı zayıflık olarak görmeme yetenekleriyle belki bu anlamda içe dönmeye erkeklere oranla daha rahat uyum sağlıyor olabilirler. Spiritüel çalışmalar erkekliği zedeler mi konusunda ise şunu söyleyebilirim. Yang çalışmalar eğer yin çalışmalarla desteklenmezse erkekleri biraz maçolaştırabileceği gibi yin çalışmalar da tam ters bir etki yapabilir. Yine de bunun yalnızca cinsel anlamda kullanmıyorum. Bu kategoriye pek çok şey giriyor.

Mesela gece daha fazla yaşayan birisinin cinsel enerjisi gündüz yaşayan birine göre biraz daha düşük olabilir. Kuzey iklimlerinde yaşayan insanların cinsel enerjileri de aynı şekilde biraz daha düşük olabilir. Yani bu dıştaki enerjinin içi etkilemesi ile ilişkili. Ben her ne kadar cinsel temelli kullanmasam da konu ister istemez cinselliğin alanına giriyor. Bunun nedeni de ruhsal gelişimin cinsel enerji ile ilişkili olması. Yani cinsel enerjinin doğru bir şekilde kullanılması ruhsal gelişim için gerekli bir şey.

Sonsuz İkinizin yanıtlarından öyle bir noktaya geldik ki dişi enerjiyi hem sosyokültürel, hem de spiritüel açıdan konuşabiliriz ki aslında yine dönüp dolaşıp dünyanın yaşamakta olduğu değişim süreciyle bunu birleştirmek istiyorum. Sevgili Burak, her ne kadar erkek egemen bir dünyada yaşıyor gibi görünüyor olsak da değişimleri yaratanın kadınlar olduğunu söyledin. Peki olası bir “yeni dünya”nın yaratımında kadınlar mı önde olacak yine? Bu değişim süreci, kadınların yeniden uyanacağı bir dönem mi? Bu bağlamda üç kıtanın kesişim noktasındaki bir ülkede kadınların iyice baskı altına alınmaya çalışılması, sembolik bir anlam taşır mı, değişime karşı duran muhafazakârlık adına.

Burak Eldem Çok basit, çok yalın bir noktadan girerek başlayayım yine. Her şeyden önce, bir “varoluşsal nitelik”, belki daha doğru bir nitelemeyle “genetik” bir ana karakter söz konusu: Uygarlığın başlamasının öncesine bile gitseniz, kadın her zaman “yerleşik” ve “ev sahibi” konumunda, erkekse daha hareketli, daha değişken, daha dinamik bir rol üstleniyor. Çocukları doğuran, yetiştiren ve sosyal yapıya hazırlayanlar, kadınlar. Barınılan yerleşim yerinin “sahibesi”, kadınlar. İlk büyük ve kalıcı yerleşimlerden itibaren kadının bu konumu, doğal bir rol paylaşımını birlikte getirmiş.


Daha uzun vadeli planlar, daha genel ve kapsayıcı konularda fikir yürüten, planlama yapanlar kadınlar olurken, erkekler daha pratik, daha kısa vadeli alanlarda rol üstlenmişler. En az altı bin yıl öncesinden söz ediyoruz. O günün spiritüel anlayışına bakalım: Bir “Dünya Anne” var, doğurgan, gözetici ve koruyucu. Bu, aynı zamanda, “Evren Anne” gibi de anlaşılabilir. Bu temel ilke uzantısında, sosyal yapının süreğen ve uzun vadeli işlerinin planlamasında, toplumun değiştirilmesinde kadın ağırlığı son derece belirgin. Bilgiyi sistematikleştiren, koruyan ve geliştiren ilk spiritüel/düşünsel merkezler de, yine bu “Dünya Anne” için yapılan tapınaklar. Şimdi, bu süreç için “anaerkil” teriminin kullanılmasına modern araştırmacı ve uzmanlar karşı çıkıyor. Çünkü, bugünün “ataerkil” yani erkekegemen sisteminin tam karşı kutbunda, bir “kadın-egemen” sistem gibi algılanıyor bu terim. Bunun yerine önerilen, “matrifocal” yani “anne-merkezli” sistem. Burada cinsiyetlerin birbirine üstünlüğü yok; tam bir eşitlik ve görev paylaşımı söz konusu. Ne var ki, tarihin belli bir evresinde şiddet ve kaba gücün üstünlük sağlayıcı, zorlayıcı gücü fark edildiğinde, bu sistem tersine dönmüş ki, yaklaşık beş bin yıla yakın bir süredir bu evreyi yaşıyoruz. Kadınlar, süreç içinde giderek daha baskı altına alınmış; toplumun temel işlevlerine yapabilecekleri katkılar engellenmiş ve “sınıflı toplumlar”ın ortaya çıkışında ilk adım, kadını zapturapt altına almak olmuş. Eğer bu uzun süreç içinde yeniden bir altüst oluş ve dalganın tersine dönmesi eğilimi sezebiliyorsak ve kadının daha özgür, daha verimli olacağı bir toplumun ufukta görünüp görünmediğini sorguluyorsak, şunu söylememiz gerekiyor: Sınıfların ortadan kalktığı ve insanların bireysel nitelik ve çabalarıyla toplumsal yapıda yerlerini aldığı ideal bir sisteme doğru yürüyüş için, ilk önce, tarihin o uzak evresindeki kırılma noktasının onarılıp, değişime o evreden başlanması lazım. Yani ilkin kadının özgürlüğü net ve tartışılmaz biçimde gelecek, sınıfsız toplum ancak o zaman bir “ütopya” olmaktan çıkacak. Böyle bir tarihi değişime doğru yaklaşıldığı aşikar ama bunun ne kadar zaman alacağını kestirmek zor. Ama senin sorduğun soruya, kısa bir yanıt vereyim: Bu topraklar, yani Anadolu, bilebildiğimiz kadarıyla uygarlığın tohumlarının ilk ortaya çıktığı, Ana Tanrıça düşüncesinin ve Annemerkezli sosyal yapının anayurdu. Binlerce yıl sonra bugün, kadının hala akıl almaz sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik ve elbette cinsel baskılar altında tutulmak istenmesi, son derece ironik ve rahatsız edici. Bir şeyi net olarak söylemek lazım: Kadınların özgürlüğü, dünyasının kuralları içinde “erkekleşen kadınlar” için geçerli bir özgürlük olmayacak, sözünü ettiğimiz.

Bu topraklar, yani Anadolu, bilebildiğimiz kadarıyla uygarlığın tohumlarının ilk ortaya çıktığı, Ana Tanrıça düşüncesinin ve Annemerkezli sosyal yapının anayurdu.

Kadınlar bunu, kendileri sağlayacak, kendileri sahip çıkacak, kendileri geliştirecek. Bu süreç içinde “ben özgürlüğümden gönüllü olarak vazgeçiyor ve erkek-egemen bir inanç anlayışının gerektirdiği biçimde, kendi özgür irademle kendimi zincirlemek istiyorum” diyenlerce oluşturulacak “zahiri” umut kırıcı görüntülerle de karşılaşacağız tabii. Ama son tahlilde, ivmenin kadınlardan yana olduğunu ve değişimin anahtarının onların elinde olduğunu düşünüyorum.

Sonsuz Sevgili Cem, Burak Eldem’in az önce söylediklerinde dikkatimi çeken bir cümle oldu: “Tarihin o uzak evresindeki kırılma noktasının onarılıp, değişime o evreden başlanması lazım.” Bu onarımın, günümüzde yaşadığımız spiritüelliğe olan ilgiyle bağlantısı var mı? İnsanoğlunun içine dönüp, kendini keşfetmesi; içindeki dişi enerjinin ortaya çıkartılması ve bunu yapan çokça insanın varlığı, bir “devrim”i tetikleyip, bu iyileşmeyi gerçekleştirebilir mi?

Cem Şen İlk olarak günümüz spiritüel yaklaşımlarından bahsederken sanırım dünya genelindeki durumu değerlendirmek lazım ki bu hiç de kolay bir iş değil. Bölgesel olarak baktığımızda, örneğin Türkiye’de spiritüalizmin durum ile Çin’deki ya da ABD’deki spiritüalizmin durumu farklı. Temelde, tarih boyunca spiritüalizm o yöre topraklarına uygun şartların bir sonucu olarak belirmeye başlıyor ve genellikle de yalnızca o kabilenin, o toprakların öğretisi oluyordu. Bildiğiniz gibi tek tanrılı dinlerin neredeyse tamamı, aynı şekilde farklı şaman kültürlerinin Şamanizm yöntemleri, hepsi bulundukları bölgeye ve doğduğu kabileye göre değişkenlik gösteriyor. Bu da ister istemez acaba benim bölgemdeki öğreti benim ihtiyacım olan öğretidir ve geri kalanına ihtiyacım yoktur diye mi düşünmeliyim sorusu beliriyor. Konunun kadın mı yoksa erkek mi kaynaklı olduğu ise bana göre biraz daha farklı bir mesele. Evet ilk dönem spiritüalizminde pek çok bölgede kadınlar önem taşımaktaydı. Hatta Altay bölgesinde günümüzde bile eğer erkek şamanın bir elbisesi yoksa kadın kıyafetleri giyip öyle ayin yapar. Elbette bunun nedeni o öğretinin durumu ile ilişkili. Şamanizm, ruhlarla (iyi ya da kötü) bağlantı gerektiren bir öğreti olduğu için benim az önce söylediğim yin öğretiler sınıfına giriyor. Fakat farklı kültürlerde Şamanizm aynı değil. Çin’deki Şamanizm ile Amerika kıtasındaki Şamanizm farklı. Hepsi de alt, orta ve üst dünyaları kullansa da yöntemleri arasında bir takım farklılıklar var. Bu girizgahtan sonra şu yaygın kanıya aksi bir şey söylemek istiyorum: Spiritüalizm modern çağla birlikte kayboldu; biz yeni akımlarla onu keşfediyor ve dünyayı daha yaşanacak bir yer yapmaya çalışıyoruz. Oysa manevi akımlar hiçbir zaman kaybolmadı. Onlar insan denen yaşam formunun donanımının ayrılmaz bir parçası olarak geliyor.


Yani eğer bilgisayar terimleri ile konuşursam, maneviyat bir insan için “default”. İnsanın daima inanmaya ve kendinden büyük olan sorulara yanıt bulmaya ihtiyacı var; bu da çok normal. Bu nedenle ben günümüzde bir şeyler kayboldu ve şimdi onları geri getirmeliyiz diye düşünmek yerine, geçmişte olanlar geçmişte kaldı, bugün yeni bir gerçeklik var; acaba biz bu gerçeklikte ne yapabiliriz sorusunu sormayı tercih ediyorum. Bu gerçeklik değişiminin kadınlar tarafından mı yoksa erkekler tarafından mı başlatılacağını bilemiyorum. Ama tanrıça kültü ve dişi enerji 90’lardan bu yana yeniden popüler oldu ve bu enerjinin nasıl uyandırılacağı tartışıldı. Tanrıça ya da dişi enerji aslında kadınlara ya da kadınlığa özgü bir şey değil. O, kadın ya da erkek hepimizin içindeki bir enerji türünü ve bir anlayışı tanımlıyor. Genellikle de korumaya, kollamaya, bakmaya ve beslemeye eğilimli, affedici bir enerji türü. Eğer dünyaya verdiğimiz zararları bu tür bir enerji tamir edecek dersek yanılmış olmayız sanırım. Elbette ilgi, şefkat, koruyuculuk, affedicilik çok değerli ve insana huzur veriyor. Buna karşın bu duygunun ya da bu tarz bir enerjinin mesela bizi elli kilometre çapında bir asteroidden koruyacağını düşünmek biraz iddialı bir yaklaşım. Yani eğer bir yokoluş ihtimalinden bahsediyorsak bunun nereden ve nasıl geleceğini bilmiyoruz. Bu tür bilgiler ne yazık ki bize ait bilgiler değil. Biz sadece günümüzdeki sorunlara işaret edebilir ve onların çözümü için öneride bulunabiliriz. Bu bile ne kadar yeterli, HATTA gerekli tartışılır. Bunun nedeni şu iki kelimede gizli: ZAMANDA USTALAŞMAK. Pek çok şeyin sırrı işte burada. Zamanda ustalaşmadan eldeki bir durumu doğru tahlil etmek mümkün değil. Zamanı ne yazık ki geleceğe doğru değil yalnızca geçmişe doğru değerlendiriyor ve eğer şu olduysa o zaman bu olabilir diye bir çıkarımda bulunuyoruz. Fakat zaman ya da gerçeklik böyle işlemiyor. Bugün baktığımızda Helen Uygarlığının Roma’ya katkısını, Roma’nın Bizans’ı yaratışını, Bizans’ın Avrupa ve Osmanlı üzerindeki etkilerini izleyebiliyoruz ama Roma dönemindeyken bunun Bizans’ı yaratacağını asla bilemeyecektik. Selçuklunun Osmanlı’ya dönüşeceğini bilemeyecektik. Bilebileceğimiz tek şey şu olacaktı. Doğan her şey ölür, yaratılan her şey yok olur, yükselen her şey düşer. Bunlar kesin olgular. Bu durumda bir şeyin düşüşünü ne kadar kötü algılarsak algılayalım bu, yeni bir başlangıç yaratıyor. Selçuklu için kötü olan son, Osmanlı için şanslı bir başlangıçtı. Bu nedenle insanların günümüzde biraz fazla endişeli olduklarına inanıyorum. Eğer bu bir son ise, o zaman bırakın bir son olsun. Bitişler hayatın kaçınılmaz parçalarıdır. Bırakın bitsin ve yerine yenisi başlasın.

Sonsuz Sevgili Burak, değişim anahtarının kadınların elinde olduğunu söylemiştin. Bunun altının çizilmesi ve daha da açılması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum. Kadınlar nasıl yapabilirler böyle bir değişimi? İlla sokaklara mı dökülmek gerekiyor birşeylerin değişmesi için, yoksa bunun yolu yöntemi daha mı farklı? Ayrıca erkeğin konumu nedir böyle bir durumda? Ya da daha dar bir ifadeyle, bu röportajı okuyan, konular üzerine düşünen, kendini dinleyen, tanımaya çalışan erkeğin konumu diyelim.

Burak Eldem İlkin, kısa bir giriş yapayım: Cem’in söylediklerinde, özellikle de tarihe gönderme yapan noktalarda tartışmaya açık şeyler var ama bunlara girersek içinden çıkamayız. O yüzden, yalnızca kısa bir düzeltmeyle yetineyim: Ben “geçmişte yitirilmiş bir şeyleri bulup geri getirmek”ten söz etmedim.

İnsanların günümüzde biraz fazla endişeliler. Eğer bu bir son ise, o zaman bırakın bir son olsun. Bitişler hayatın kaçınılmaz parçalarıdır. Bırakın bitsin ve yerine yenisi başlasın. Koşullar bugünün koşullarıdır ve yaygın deyişle “su yolunu bulacaktır” zaten. Bugüne nereden geldiğimizi görmenin yolu, geçmişe bakmaktan ve kırılma noktalarını doğru saptamaktan geçiyor. Bitişlerden korkmama meselesine katılıyorum; elbette, evren zaten bitiş-başlangıç ya da ölüm-yeniden doğum üzerine kurulu. Yalnızca “biteni” görmek ve “başlamaya hazırlananı” iyi sezmek gerektiğini düşünüyorum. Senin soruna gelince: Kadınların sokağa çıkıp, erkeklerle barikat savaşı yapmaları değil tabii, değişimin anahtarını taşımak. Her şeyden önce, kadının kendi varlığını, potansiyelini, sahip olduklarını görmesi ve bunları kullanarak bizzat hayatın içinde yer almayı bilmesi gerekiyor ki, ben genetik olarak bu niteliğe sahip olduklarını düşünüyorum zaten. Burada önemli olan nokta şu: Modern dünya içinde kadınları “üretime aktif olarak çekme” yolundaki işgücü simsarlığının, kadının özgürlüğü ya da bağımsızlığını sağlama yolunda atılmış adım olmaktan çok, sistemin kendi bağışıklığını güçlendirme çabaları olduğunu doğru saptamak gerek. Başarılı, özgür kadın imgesi altında, aslında erkek-egemen sisteme ve onun kurallarına uyum sağlamış, yani giderek “erkekleşmiş”, sertleşmiş, şiddeti (açık ya da gizli) bir yöntem olarak benimsemiş farklı bir kadın imgesi dayatılıyor ki, bu aslında özgürlüğe ve eşitliğe giden yolu kısaltmak şöyle dursun, önüne set bile çekebiliyor. “Kadın kadının kurdudur” sözünü doğrulayacak derecede, salt bu belirlenmiş, verili “modern dünya”da güç edinebilme adına kendi doğal karakterinin dışında rollere bürünen kadını dışta tutarak düşünmek ve bunu “sistem ürünü” olarak görmek gerek. Kadın, kendi varlığının farkına varmalı; kendini erkek dünyası içinde onun kurallarıyla var edecek yöntemleri zorlamak yerine, yeni bir dünyanın hızlandırıcısı ve eşit ağırlıktaki aktörü olarak görmeli. Erkeklerin de kadını nasıl gördükleri önem kazanıyor. Modern, özgürlükçü ve sağduyulu dediğimiz erkeklerde ble kadına “özgürlük bahşedilecek” bir varlık olarak görme eğilimi var. Kadın ne “fethedilecek bir kale” olmalı, ne de dizlerinin dibine oturup sığınılacak bir liman. Birlikte, yan yana yürümenin, gerçek anlamda “eş” olmanın yol ve yöntemlerini, kendi doğallığı içinde bulmamız ve geliştirmemiz gerekiyor.


Kendine saygı duyan, erkek kurallarına ve erkeğe teslim olmayan kadınlar ile, yine kendine saygı duyan ve kadını “elde etmeye”, sahip olmaya ve hükmetmeye çalışmayan erkeklerin oluşturacağı bir çekirdek toplumun lokomotifi olmaya başladığı anda, çok temel bir sorun, “gerçek aşk” dediğimiz o spiritüel olguyu da tüm yalınlığı ve gerçekliğiyle yaşamaya başlayabileceğiz. Tabii, onun ayrılmaz parçası olan gerçek cinselliği, yani “üreme” ve “yatakta tahakküm” üzerine kurulmayan, coşkulu, heyecan verici ve paylaşımcı cinselliği. Spiritüel unsur, bu noktada daha da önem kazanıyor benim düşünceme göre. Evrenin yapısı içindeki farklılıklarımızı ve birbirimizi tamamlayışımızı fark ettiğimiz ve bunu özümlediğimiz oranda, doğru dürüst sevişmeyi de öğrenebileceğiz. Dolayısıyla, kadınla erkeğin yürümekte olduğu yolu, zaten gelmekte/doğmakta olan koşullar büyük oranda belirliyor. Eğer bu süreç içinde olumlu anlamda bu değişimle baş etmeyi ve yönlendirmeyi becerebilen bir nesil yetişirse, çok daha sağlıklı yönde bir değişimin başlayabileceğini düşünebiliriz. Ama tarihte her şey “idealize edildiği” gibi yürümeyebiliyor. Bambaşka yönlere, bambaşka eğilimlere doğru da gidebilir bu değişimin vektörü. Diyebiliriz ki, yaklaşmakta olan yeni dönemi, kadın ve erkeğin ayrı ayrı kendini tanıması, algılaması ve birlikte yürümeyi başarıp başaramaması belirleyecek.

Sonsuz Sevgili Cem, 68’lerin “Savaşma Seviş” sloganı vardı. Peki bu kuşağın sloganı ne olabilir sence? “Seviş, ama hakkını vererek” mi? Kısacası aslında konumuz bağlamında cinselliğe ve cinsel yönden kadın-erkek iletişimine girmek istiyorum biraz.

Cem Şen Öncelikle biraz Burak ile uğraşayım. (Ama eğlenmek için yalnızca.) Burak’ın söylediği bir iki şeye karşı çıkacağım ya da belki de genişleteceğim; bilemedim. İlk olarak neler geleceğini sezip ona hazırlanmak kavramını sorgulamak istiyorum biraz. Neler geleceğini sezen bir çok iyi düşünür var bu dünyada; bence içlerinden bir tanesi de kesinlikle Burak’tır. Yağcılık olsun diye söylemiyorum gerçekten. Bununla birlikte Burak ve benzeri insanların yaptırım güçlerine baktığımızda neredeyse güçlerinin sıfır olduğunu görüyoruz. Ellerinde bir plan var mı dersen ne yazık ki o da yok. Bunun nedeni onların öneri sunmaktan çok sorunu işaret etme misyonlarının olması. Yani bu bir eleştiri değil. Zaten böyle yapmalılar.

Eğer birisi bana çıkar da dünyayı kurtaracak bir planım var derse ona asla inanmam hatta tehlikeli bile bulurum. Geleceği sezme konusunda sözüne en güvendiğim insan Daniel Quinn’dir. Yazdıkları ile milyonlara ulaşmasına karşın bir değişim yaratabildi mi? Evet ama çok kısıtlı. Uzun vadede bu çok kısıtlı etkinin büyük ve istediğimiz anlamda bir sonuca ulaştırıp ulaştıramayacağını bilmiyoruz. Yani sorunu sezmek ve ona hazır olmak küresel çapta biraz zor bir ütopya; neredeyse romantik bir fikir. Geleceğin ne olacağı yalnızca dünya düzeni belirleme gücüne sahip olan gruplar tarafından net olarak biliniyor ya da bu gruplar çok hızlı hareket ederek bu gelişimi mümkün olduğunca manipüle edebiliyorlar. Elbette bu Burak’ın geleceği sezip bunu yazmayacağı anlamına gelmiyor. Tabi ki bunu yapacak. Ama ne yazık ki sanırım etki alanı çok sınırlı olacak. Belki bireysel olarak az sayıda insana faydası olacak. Kaldı ki bunda da bir sorun yok. Karşı çıkacağım ikinci konu ise, meseleyi biraz fazla kadın temelli ele alışımız. Açıkçası ya ezilen ve gücünü kullanamayan ya da erkekleşen ve gerçek rollerini yitiren kadınlardan bahsediyoruz. Allah aşkına “artık adam gibi adam kalmadı” “Nerede bütün erkekler” gibi lafları duyan bir tek ben mi varım? Yoksa benim fazla mı kadın arkadaşım var? Kadınlar erkekleşirken, erkekler de bir anlamda kadınlaşmaya başladılar. Elbette toplumsal yapı üzerinde belirleyici rolleri kısıtlı olan insanlara baktığımızda onların hala ataerkil bir toplumda yaşadıklarını söyleyebiliriz. Buna karşın karar mekanizması olan ve onu yöneten güçler artık yalnızca erkeklerin elinde değil. Kadınlar rollerini unuturken erkekler de rollerini unutuyorlar. Bunun ileride nereye gideceği konusunda tıpkı Burak gibi ben de bir tahminde bulunabilirim ama bunun gerçek olup olmayacağını bilmiyorum. İlk olarak bildiğiniz gibi kadın nüfusu hızla azalıyor. Bu, üremeyi kontrol altına almak için etkili bir doğal yöntem gibi. Erkeklerin sperm sayısı hızla düşüyor. Bugün artık 50 yıl önceki oranlara sahip değiliz. Kadınlar bir zamanlar erkeklere özgü hareket ve davranış kalıplarını benimserken erkekler de kadınlara özgü davranış kalıplarını benimsemeye başladı. Yakında çalışan kadın ve evde oturup çocuk bakan erkek gerçekliğini bugün olduğundan daha fazla görecek ve bunu garipsemeyeceğiz. Bu iyi mi yoksa kötü mü bilmiyorum. Yalnızca buna doğru, yani cinsiyetlerin ortada bir yerde buluşmaya başladıkları bir geleceğe doğru ilerleyeceğimizi “seziyorum”. Peki ama bu konuda ne yapacağız? Ya da ne yapabiliriz? Kendi adıma ben cinsel enerji çalışmaları biliyorum. Yani diyeceğim siz kendi halinize yanın. Haha. Neyse şaka bir yana, gerçekten bunun gideceği yeri tam olarak bilmiyorum. Belki bu anlamda bir adım sonrasını görebiliyorum ama bir kaç adım sonrasını görmekte zorlanıyorum. Görsem bile bunu nasıl engelleyeceğimi, engelleme gücüm olsa bile bunu yapmam gerekip gerekmediğin bilmiyorum. Yani bu çağ 68 kuşağı gibi savaşma seviş çağı olmayacak sanırım. Her şey bir yana seks, iki bedenin doğru miktarda dişi ve erkek enerji yaratması ile oluşur. Yani, bu iki karşıt enerji bir tür gerilim yaratır ve bu gerilim cinsel uyarılma ile birlikte seksi başlatır. Fakat kadının gittikçe yanglaştığı yani erkekleştiği, erkeğin ise gittikçe yinleştiği yani kadınsılaştığı bir durumda bu nasıl mümkün olacak? Sanırım pek kolay olmayacak. Bu durumda belki yeni kuşağın mottosu “Savaşma, sevişme” olabilir. Hepimiz biliriz ki dünyada en eski iki neden bulunur. Bu iki neden her şeyin altında bulunabilir: 1. Para, 2. Seks. Hal böyleyken, anladığımız kadarıyla seks azalıp savaşlar da azalırsa o zaman insanlara yapacak pek az bir şey kalır. Peki bu durumda insanlar ne yapabilir? Belki insanlar yeni bir insan türü yaratabilir:


Mesela Ruhsal İnsan. Latincesi nasıl olur? Homo-Spiritus filan belki. Bunun nedeni ise şu olabilir. Denklemden cinselliği çıkarmayı başardığımızda, enerji doğrudan doğruya ruhsal kanallara yönelmeye başlar. Yani seksin azalması belki o çok arzulayıp durduğumuz aydınlanmayı beraberinde getirebilir. Bilinen bir durumdur; kadınlar dominantlaştıkça, erkeksileştikçe, iş dünyasında başarılı olmaya başladıkça tuhaf bir şekilde seksten de uzaklaşmaya başlıyorlar. Kadın ne kadar dominantsa sekse duyduğu ilgi o kadar azalırken, erkek tercihi de biraz pasif, kadınsı erkeklere yönelik oluyor. Yani roller tam anlamıyla olmasa bile büyük oranda yer değiştiriyor. Yani bu ortada buluşma hali sanırım en fazla cinsel hayatımızı etkileyecek gibi görünüyor ki belki de bu iyi bir şeydir. Belki de bu sayede nüfusumuz biraz azalır; kim bilir? Yani gerçekten olan şeyin iyi mi kötü mü olacağını nereden bilebiliriz?

Sonsuz Sayın Burak Eldem, karşı masadan sataşma geldi. Buyrun söz sizde.

Burak Eldem Vallahi doğrusunu söylemek gerekirse, Cem beni fena halde hayal kırıklığına uğrattı. Benim söylediklerime karşı çıkacağından söz ettiğinde umutlanmıştım, şimdi “Taocu Seks” kıvamında kallavi bir yanıt gelecek diye. Ama güvendiğim dağlara kar yağdırdı, bize bu kadarcık aydınlanmayı bile çok gördü, üstelik erkek milletini de “yumuşak ve metroseksüel” bir kıvama gelmekle suçlayıp, delikanlılığımızı da yerle bir etti. Susma hakkımı kullanmak istiyorum. Şaka bir yana, tek bir şey söyleyeyim: Sosyal etkiler, değişimler, biyoloji dışı faktörler ne kadar güçlü olursa olsun, çok sağlam bir DNA var ortada ve hormonlar, erkekler evde çocuk bakıyor diye çalışmaktan vazgeçmiyorlar. Görünürde böyle bir değişim ne kadar geneldir, onu da bilmiyorum. Belki kentli çevrelerde, belli bir kesim için geçerli olabilir. Ama genelde “Haydi kadın, yat aşağı” diyen erkeklerin hala ezici çoğunlukta olduğu; “töre cinayetleri”nin asla eksilmediği bir toplumda yaşadığımızı da akılda tutmakta yarar var gibi geliyor bana.

Sonsuz Böyle yoğun konuşmalardan sonra biraz gevşeyelim istiyorum. Hazır karşımızda bir üstat, hatta kitabını yazmış birisi de varken. Sevgili Cem, bu Kamasutra, Taocu Sevişme teknikleri gibi konuların, insanlığın kendi cinselliğini keşfetmesi konusundaki etkisi nedir? Yani cinsel enerjiyi coşturmak için illa ki böyle teknikler şart mıdır? Yoksa klasik yöntemlerle de kundaliniyi hareketlendirebilir miyiz?

Cem Şen Önce Burak’a bir kez daha taş atayım. Çok eğlendim ben bu işten. Sevgili Burak, elbette DNA’lar çok güçlüdür ama en babayiğit adama biraz fazla kadınlık hormonu versen bıyığı düşer. İstersen bir sonraki sohbetimize kadar her gün iki litre soya sütü iç. Sonra yeniden konuşalım bu meseleyi. Benim uzmanlık alanım ya tutma beni Burakçım. Soya sütü derken, cidden bu süt feci halde tüketiliyor erkekler tarafından. Üstelik günümüzde sosis, bisküvi, ekmek dahil aklınıza ne gelirse içinde bol miktarda soya var ve soya yapısı itibariyle aşırı derecede Yin’dir. Bu kadar yin olunca da gerçekten hormonal yapıyı değiştirebilir.

Genlerimiz ne kadar güçlü olursa olsun, içinde bulunduğumuz şartlar, beslenmemiz, hayata yaklaşımımız, kimlerle zaman geçirdiğimiz, nasıl nefes aldığımız gibi bir sürü şey bizim cinsel yapımız ve zihin durumumuz üzerinde belirleyici bir rol oynar. Şimdi sevgili editörümüzün sorusuna gelecek olursak... Genel olarak doğru uygulanan bazı ruhsal çalışmaların cinsellikten alınan tadı ve hazzı artırdığı bir gerçektir. Bunun için pek çok yöntem var. Bu yöntemlerin içinde Taocuların teknikleri de haklı bir üne sahip desem abartmış olmam sanırım. Yani gerçekten de Taocuların konuya yaklaşımları anlaşıldığında cinsel yaşamın renkleneceği, alınan hazzın artacağı ve buna paralel olarak sağlığın da daha iyiye gideceği bir gerçek. Erkekte ve kadında cinsel enerjinin nasıl artırılacağının, yine hem kadın hem erkekte cinsellikten alınan hazzın nasıl artırılacağının incelendiği pek çok yöntem bulunuyor. Bu yöntemler gerçekten oldukça etkili yöntemler. Fakat kadının başka erkeğin başka çalışmalar uygulaması gerekiyor. Buna ek olarak biraz önce bahsettiğim gibi beslenmenin büyük bir önemi var. Daha doğrusu beslenme stratejisinin. Örneğin et, fazla yang bir besindir ve bu nedenle de aşırı et tüketmek erkekte cinsel enerjinin artmasına neden olabilir. Ama bu tek başına güçlü bir cinsel enerji için yeterli midir? Kesinlikle hayır. O zaman sperm sayısı düşük herkes et yerdi olur biterdi. Üçüncü önemli etken zihnin durumu ki bu meditasyonun alanına giriyor. Dördüncü etken ise nefes. Nefes belki de bu denklem içinde cinsel enerjiyi en fazla artıran şey diyebiliriz. Elbette tek başına cinsel enerjinin artması da iyi bir cinselliği garanti etmeyecektir. Cinselliğin kalitesi insanların ruh durumu, bedenlerinin durumu, hatta o gün iklimin durum tarafından bile belirlenir. Fakat genel olarak karşı çıktığımız bir şeyi cinsellik için de kullanabiliriz. Açgözlülük sanırım bu dünyada bir insanın başına gelebilecek en büyük belalardan biridir. Hayatta olduğu kadar cinsellikte de açgözlülük ve beklenti seksin kalitesini bozar. Yani daha fazla daha iyi değildir. Hatta bazen biraz daha az daha iyi bile olabilir. Cinsel enerjinin ılımlı ölçülerde yüksek tutulması çok önemlidir. Ben bazı çalışmaları öğrencilerime öğretirken çok temkinli davranırım. Örneğin öyle nefes teknikleri vardır ki, bir erkeği viagra almaktan daha beter uyarırken bir kadını da aynı şekilde afrodizyak almaktan daha fazla uyarabilir. Üstelik bu egzersizler, kişinin eylem sonrasında bir tükenme ile karşılaşmasına da izin vermezler. Yanıtımı biraz uzattığımın farkındayım o nedenle kısa bir özetle yanıt vereyim: Evet, bu öğretilerden cinsel enerjimizi artırmak ve cinsel hayatımızı daha kaliteli hale getirmek için faydalanabiliriz.

Sonsuz Ben her ikinize de teşekkür ediyorum. Birlikte olan sohbetlerimize sonraki sayılarımızda da devam edeceğiz.


The Wise Ruh A.Kerim Soley

kerim.soley@thewisemag.com

İ

Bir Varolus’Felsefesi olarak Suf izm

nsanın ve içinde yer aldığı evrenin yaradılış amacını araştıran Sufîlik, temelinde mistisizm olan, varoluşun nedenselliğini irdeleyen; bunun için de sürekli olgunlaşıp aydınlanması gerektiğini öngören bir yaşam felsefesidir. Sufizmin etimolojisine ilişkin öngörüler herkesin çekirdek inancına göre farklı biçimlerde olabilir. Gerçekte o ‘dinler ve inançlar ötesi’ bir felsefedir. Kaldı ki sözcüğün anlamını sadece dinsel veya mistik terimlerle açıklamak da hayli zordur. Çünkü tarihin her döneminde mistikler gibi sufî düşüncesi de varolmuştur. İnayet Han’a sormuşlar; ‘Sufizm bir din mi, felsefe mi, yoksa mistisizm midir?’ Yanıtı şöyle olmuş: “Her üçü de. Eğer ondan dini öğrenmek istiyorsanız, bir dindir; bilgelik öğrenmek isterseniz, felsefedir; ruhun gelişiminde rehberlik etmesini istediğinizde mistisizm olur. Gerçekte ise üçünün de ötesindedir.” Böyle olduğu içindir ki belirli bir inancın tekelindeki bir öğreti değildir. Aksine, İslam Sufizmi olarak bilinen tasavvuf da dahil olmak üzere, Sufî inanç ve araştırmalarının tümü klasik-organize-tutucu dinlerin ortodoks nitelikteki tutumlarına tepkiden doğmuşlardır. Yani bir bakıma ‘din’ düşüncesini ‘aslına döndürme’; ona doğallığını yeniden kazandırma çabasıdır. Buna kanıt olarak öncelikle, bütün Ortadoğu kökenli din ve inançların düalist olmalarına karşın, Sufîliğin monist olmasını, onun da köklerinin Uzakdoğu’da olmasını gösterebiliriz. O nedenle Sufîlik, Doğu mistisizmi bilinmeden anlaşılıp üzerinde fikir yürütülebilecek bir felsefe değildir. Sufîliğin Eski Mısır’dan etkilendiğini, hattâ oradan doğduğunu öne sürenler de olmuştur.

Etkilendiği doğrudur, tabii etkilediği de. Ama görünen o ki tek başına hiçbir yere ve inanca mâledilemeyecek kadar ‘evrensel’dir. O nedenledir ki Sufîliği dilerseniz hiçbir inançsal formata bağlı kalmaksızın da öğrenebilirsiniz.

Sufi Terminolojisi Sufî düşüncesini yeterince anlayabilmek için önce terminolojisini doğru bilmek gerekmektedir. Gündelik hayatta dilimize yer etmiş, kimi sıradan görünümlü sözcük ve kavramların Sufîlikte çok özel ve önemli anlamları olabilmektedir. Örneğin, İbn’ül Ferîd, inançlar sistemleştirilmeden önce de sufîliğin varolduğunu şöyle anlatırdı: “Dostun adıyla içtik şarâbı, onunla sarhoş olduk, üstelik daha bağ bile yaratılmamışken…” Buradaki üzüm ve bağ, okul ve sistem (kurulu düzen); şarapsa onun zihinleri sarhoş eden ürünüdür. Ancak şarap, üzümün ve bağın niteliği ile onu tadacak kişiye göre, kimi zaman huzur verici kimi zamansa zihni bulandırarak idraki engelleyici olabilmektedir. Ürünün ‘aşk şarabı’ olabilmesi üçünün de niteliğine bağlıdır… Öyle ki bu şarâbı içmeyen ‘Varlığın Birliği’ düşüncesine ulaşamayacak; ulaşabilenlerse adetâ yeniden doğarak bir üst zihin boyutuna erişecek; bu durumda idrakin kapıları açılmış, zaman ve mekân sınırlamaları aşılmış olcağından, sufi gerçekte bir önceki yaşamının ‘sarhoşluk hâli’, eriştiğininse ‘farkındalık hâli’ olduğunu fark edecektir.


ufîlikte her şeyin ‘sonrası’ ve ‘daha da sonrası’ vardır. Buradan Varoluş’un kesintisizliği ve ardından da sonsuzluğu kavramına ulaşılır. Hiçbir şey yok olmaz; Taoculukta ve budizmde de öngörüldüğü gibi sadece ad ve biçim değiştirir.

Sufi Akımları

Sufizm’de Zaman

Anadolu’daki en yaygın ve etkileri günümüze kadar ulaşabilmiş Sufî akımı ‘Mevlevilik’ olmuştur. Diğerleri arasında ‘Nakşbendî – Kâdirî - Subût’ hareketi keza önemli bir yere sahip olmakla birlikte, yine de burada sayılan ve sayılmayan bütün Sufî hareketlerinin hemen tamamında “kaynaktan uzaklaştıkça bozulmalar” ve çeşitli farklılaşmalar meydana gelmiştir. Bu tür bozulmaların en yaygın nedeni, zamanla yeniden skolastik ve ritüelik dinselliğin etkisine girmeleri olmuştur.

Sufîlere göre zihin ‘zamanda’, bilinç ise ‘sonsuzlukta’ varolmuştur. O nedenledir ki ‘zaman ve mekân’ olmayınca işlev göremeyen, daha açık bir ifade ile ancak onlar var ise ve tamamen onlara ‘bağımlı’ biçimde işleyen sınırlı ve sonlu zihin, sonsuz ve sınırsız olan bütünsel bilinci algılamakta zorluk çeker. Ne ilginçtir ki bu görüş Bodhidharma’dan Arabî’ye, Krishnamurti’den Wolf’e kadar hemen bütün büyük mistiklerin ortak anlayışıdır. Meseleye dinler boyutunda baktığımızda; İsa’nın ‘zamanın olmadığı yere gideceksiniz’ söylemi ile, islam inancındaki ‘zamandan ve mekândan münezzeh’ olan tanrı anlayışının esasta ne denli örtüşmekte olduğu fark edilebilecektir.

Sufîlik ‘yaşayan’ ve kendisini sürekli ‘yenileyen’ bir akım olduğundan, çağdaşlarımız olan Sufîlerin de bilim ve teknolojiyi, davranış bilimlerini bilen ya da en azından doğru anlayıp yorumlayabilen kişiler olması doğaldır. Kanımızca yakın dönemin önemli Sufileri arasında Meher Baba, İnayet Han, Gurdjieff, Ouspensky, Nicoll’ün adlarını saymak mümkün olduğu gibi; bize göre, yaşayan en büyük Sufîlerden birisi de ‘Dr. Quantum’, yani Fred Alan Wolf’tür.

Sufi Felsefesi Sufîlik, doğrudan yanlışlığını kanıtlama çabasını göstermemiş olsa da, esas olarak ve bütün söylemlerinde düalitenin çarpıklığını ve yanlışlığını ortaya koyar. Bunu da bir takım öykülerle, meseller, semboller ve alegorilerle yapar. Zihinsel bölünmüşlüğü gizliden gizliye sorgular. Zihni sevgiyle eğitir, aklınızı kalbinize yönlendirir ve doğru gözlemleme ile içsel derinleşmenizin ancak dinginlik içerisinde mümkün olabileceğini gösterir. O bakımdan, örneğin Zen’e göre daha sabırlıdır. Sufîlik yolunda zamanla daha fazla şeyle ‘buluşur’, giderek onları özümser ve bütünlüğün gerçekliğine erişirsiniz. O zaman korkularınızın yerini ‘bir olabilmenin coşkusu’na bırakmaya başlayacak, yaşamınız daha bir anlam kazanacak ve evrensel bilince doğru dönüşümünüzdeki ivmenin artmakta olduğunu fark edebileceksiniz. İşte asıl o zaman bütün din ve inançların sadece birer araç olduğu; onların değişmez sanılan bütün kural, ritüel ve dogmalarının bir yerden sonra nasıl ayakbağı olmaya ve esasın kaçırılmasına neden olduğu görülecektir. Çünkü aşılamayan, ötesine geçilemeyen kural ve ritüeller zamanla sadece zihinleri esir alan ya da karartan, gerçek amacı gizleyip onlara ulaşılmasını engelleyen dogmalar hâline gelmişlerdir. Gerçek ‘din’ içsel bilinçte saklıdır; Sufînin çabası önce ona ulaşmak, sonra da oradan hareketle varoluş ile ‘bir olmak’tır. Çünkü dinlerde inanç ‘dışarıdan’ verilir, görevli kurumlar ve kişilerce sürekli desteklenip güçlendirilir ve hiçbir biçimde ‘sorgulanamaz’. Yani organize dinlerde gerçek anlamda bir ‘arayış’ yoktur. Sufîlikteki şuurlu inancın kaynağı insanın kendi derinliklerindedir. Yanlışlık inanmayı istemekte değil; insanın doğasında mevcut olan bu isteğinin sömürülmesinde ve onu koşullandırmaya çalışmaktadır. Mistikler, kendi özlerini benlik duygusundan olabildiğince arınmış, özgür ve tarafsız biçimde görebilme çabası içerisindeki kimselerdir. Sufizm ise, kendini bilme yolunda önceliği karşılıksız sevgiye vermiş, zihnin aşılabildiği ölçüde arınıp aydınlanılabileceğini kabul etmiş olan doğal dindarlığın adıdır.

Sufîlikte her şeyin ‘sonrası’ ve ‘daha da sonrası’ vardır. Buradan Varoluş’un kesintisizliği ve ardından da sonsuzluğu kavramına ulaşılır. Hiçbir şey yok olmaz; Taoculukta ve budizmde de öngörüldüğü gibi sadece ad ve biçim değiştirir. Ümitsizliğe kapıldığımızda, hayatın anlamını yitirdiğimizde mutlaka bir şeyler yanlış gidiyor, zihnimiz ve aklımız bize oyun oynuyordur. Böylesi durumları ancak yaşam ırmağına şuurla katılabilmiş olanlar kolaylıkla aşabilecek; onunla ‘bir’ olmayı başarabilenler ise öyle olumsuz zihin hâlleri ile hiçbir zaman karşılaşmayacaklardır. Kendi yolunda ilerleyebilmiş bir Sufî de tıpkı bilinçli bir Zen mensubu gibi geçmişle düşünmez, “Bugün yeni bir şeyler söylemek lâzım, Cancağzım!” der. Çünkü ona göre de “sonsuz yaşam ancak ‘şimdi’dedir”. Dün geçmiştir, yarınsa henüz gelmemiştir. O halde geçip giden ile henüz gelmemiş olan hakkında gereksiz yere eni-konu konuşmak ve olup bitenler hakkında kederlenip tasalanmak boşunadır. Bir Sufî için yaşam sürekli bir kutlama ve şükürdür; bunun mümkün olabilmesi için de kendisinin, onun bir parçası; yaşamın da kesintisiz varoluş hâli olduğunun bilincinde olmak gerekmektedir. O zaman varolan her şeye saygı ve sevgi duymak kolaylaşacaktır. Ancak o zaman yaşam olduğu gibi kabullenilir, geliştirilebilir; zihnin oyunları olan sanal korkular son bulur, yaşama sevinci artar, hattâ tüm yaşam coşku ve dua olabilir. Bu anlayış, yolda oldukça mesafe alabilmiş Sufîlerin yaşam felsefesi olmuştur. Böyle bakarsanız, her ne şekilde adlandırmış olursanız olun; ister doğrudan isterseniz dolaylı sözedin, hattâ dilerseniz hiç sözetmeyin; örneğin Lao Tzu’nun Tao’suyla da, Buddha’nın ‘büyük boşluk’uyla da, Gurdjieff’in ‘aşkın enerji’siyle, hattâ Wolf’ün ‘sonsuz parçacıklar okyanusu’yla da hep tanrıyı kastetmiş olursunuz. Ama ne zaman ondan sembollerle, yüceltme kastıyla da olsa sıfatlarla sözetmeye ve hele bir de ‘kişileştirme’ye kalkar, idrakinize sığdırmaya çabalarsanız asıl o zaman tanrısal gerçeklikten uzaklaşırsınız.

Sufizm’de Birey Hemen bütün dinlerin amacı sizi organize inançların ve onlara uygun biçimde oluşturulmaya çalışılan toplumun sıradan bir parçası hâline getirmektir. Sufîlikte ise öncelikle ‘birey’, yani ‘tekbaşına bir değer’ olursunuz. Kişiliğiniz üzerinde herhangi bir baskı hissetmezsiniz. Bu da size özgürlük verir.


özüne ve kısmen de varoluşun gizemlerine varabilmiş olmaktan doğan o sevgi ve şefkat dolu olgunluk ve şükür hâlinin dışarıya yansıması ve ona erişemeyenlerin gözündeki yanlış anlamaya müsait bilgelik hâlidir. Ancak bütün bunları, dünyayı hiçbir biçimde unutmadan, yok saymadan, şuura yönelmiş açık bir zihinle yapabilirseniz bir anlam ifade edebilecektir. Sufîler sıcak ve samimidir. En çok karşı çıktıkları şeylerden birisi, ‘olduğundan farklı görünme’ diğeri ise ‘gerçek dışı, yanıltıcı sevgi ve saygı gösterisi’ demek olan ‘riya’dır.

Öncelikle herhangi bir inanca ve ısmarlama vaatlere değil, kendinize güvenir ve inanırsınız. İnanç duyacağınız şeyin öncelikle kendiniz olması size huzur ve güç verir. Böylesi bir durumda gerçek ve katışıksız sevgiyi duyumsamak çok daha kolay olacaktır. Sufîler acının, kederin, ıstırabın olduğu gibi sevincin, coşkunun ve aşkın tohumlarının da insanın içinde olduğuna; hangisini önemser ve beslersek onun gelişeceğine inanırlar. Algılama, yorumlama içsel bir şey olduğundan değişim de içsel olmalıdır. Dışarıdan dayatılacak değişimler insanın bilince yönelmesini sağlamayacağından sadece zihnin beslenmesine yarayacaktır. Zihnin yeterince arınmış ve özgür olamaması durumunda dışsal etkilerin gelişmeye, tekâmüle olumlu bir katkısının olamayacağı kolaylıkla anlaşılacaktır. Mevlânâ’ya da ilham veren büyük Sufîler arasında yer alan Ferideddin-i Attâr da insanın zihinsel ve bilinçsel gelişimini anlatıp ‘ruhun mükemmelleşmesi’ni işlediği Mantık-ut Tayr adlı yapıtında iki ana temayı işlemiştir. Bunlar ‘tekâmül yolculuğu’ ve ‘arayış’tır. İçinden çıktığı dinsel kültür ve gelenekler bunları vermiş olsaydı, hiç ‘arar mıydı?’ Nitekim o da İslam şeriatı tarafından dışlanmıştır. O nedenledir ki Sufîlerin en önemli özelliklerinden birisi, hemen hiç birisinin öğretisine katı kurallar koymamış, dünya görüşlerini sistematize etmemiş, kendilerini izleyenlere de diğer dinadamları gibi ‘işte bu tam ve kesin bir açıklamadır’ diyerek herhangi bir şeyi veya prensibi dayatmamış olmalarıdır. Çünkü Sufîler hiçbir zaman dinadamı gibi davranmamışlar; aksine öğretilerini öykü, mecaz ve alegoriler yanında müzik, şiir ve hattâ dansla aktarmaya çalışmışlardır.

Ruhun Yolculuğu Varoluş’a sevgi duymadan Sufizmin anlaşılabilmesi olanaksızdır. Sufîler insanın ‘insan olma’ yolculuğunun sürekliliğine inanır ve bu yolculuğa zihinle, yani ‘ayık halde devam edilemeyeceği’ni savunurlar. Pek çok şiirde geçen ‘sarhoşluk’ hâli, aslında hakikatin zihinlerde neden olduğu o yumuşak ‘esrime’ durumudur. Bu hâlin süresi ne kadar uzatılırsa o kadar olgunlaşırsınız. Yani kastedilen, uyarıcı maddeler veya alkollü içki kullanımıyla sağlanan zihin ötesi bir fiziksel sarhoşluk değil; içsel

Sufilikteki olgunluk aşamaları Budha’nın, Zen’in, Çakralar Sistemi’nin, hattâ Gurdjieff’in nitelikli enerji kullanımı ile tanımladığı ‘tekâmül’ anlayışına çok benzer. Sıradan zihne sahip olduğu varsayılan kişi, önce çalışma düzenine ilişkin olarak konulan başlangıç kurallarına ve erdemlilik için vâzedilmiş olunan genel tavsiyelere uyar. İkinci aşamada sıradan bir izdeş olmanın ötesine geçerek doğanın nedenselliği üzerinde düşünmeye başlar; böylelikle algısal boyutta bir basamak daha ilerlemiş olur. Üçüncü aşamada ‘Kalp Gözü’ açılmaya başlar ve artık özgürce akıl yürütüp özgün değerlendirmelerde bulunabilecek, dervişlerin tartışmalarına katılabilecek hâle gelir. Böylelikle sıradan insanların ya da henüz ilk iki aşamada bulunanların duyumsayamayacağı bir takım gerçeklere vâkıf olmaya başlar. Sonraki aşamalar ‘Varoluşa katılma’ ve nihayet ‘bir olma’ aşamalarıdır. İnsan-ı Kâmil olduktan sonra artık buradaki fiziksel ve zihinsel dünya ile ilişkisi sona erip daha yüksek boyutlara doğru yol alarak Vahdet-i Vücûd’a, yani ‘varlığın birliği’ne erişir. Ondan sonraki aşamaları ise hâlen burada bulunan insanların henüz hiç birisi anlayabilecek durumda değildir.

Barış ve Aşk Kültürel bakımdan farklı din ve inançların içinden çıkmış olan Sufîlerin söylemlerinde, o inançların resmî tutumlarına göre yasaklanmış olan yakınlaşmaları gözlemleyebilirsiniz. Çünkü gerçek Sufî, kendi yolunda ilerlerken hiç kimseyle çatışmaz. Bu eleştirmez anlamında alınmamalıdır; kavga etmez, her görüşe saygı duyar, eleştirilebilir de eleştirir de, ama sonunda mutlaka gönül alır. Yüreğini varoluşa açtığı ve burada yaşanılacak her şey gibi, her duygu ve düşüncenin de eksik, yanlış veya yanıltıcı olabileceğini bildiği için bütün görüşlere hoşgörü ile yaklaşır. Sufî de tıpkı bir Budist gibi veya gerçek İsa düşüncesinde olduğu gibi ‘şiddet karşıtı’dır. Çünkü onun amacı hiç kimseyi bir görüşü kabule zorlamak değil, varoluşa duyduğu aşk ve şükranla kendi yolunda ilerlemektir. O nedenledir ki Sufîleri dinadamları veya misyonerlerle karıştırmamak gerekir. O denli barışçı kişilerdir ki Sâdî bunu şöyle dile getirir: “Tüm yeryüzüne hâkim olmak bile bir damla kan akıtmaya değmez”. Öte yandan Sufizm öylesine hoşgörülüdür ki, örneğin tanrı inancı söz konusu olduğunda dahi “kişilerin sayısı kadar farklı inanç biçimi olabileceği”ni öngörür. Sufîlikteki aşk, varoluşa karşı duyulan şükran ve minnetle yoğrulmuş olan ‘ilâhî aşk’tır; Sufîler ona ‘ışk’ derler. Onun fark edilebilmesi de ‘aydınlanma’da alınan yola bağlıdır. Fiziksel evrene ilişkin sufî görüşüne göre; yaratılmış olan herşey gibi dünyamız (ve tabii ki dünya hayatı da) sonsuz varoluş’un aynadaki bir tür ‘yansıması’ gibidir. Aynada görülenler gerçekliğin kendisi olamaz, olsa olsa aslından yansıyanın görülebilen (fark edilebilen) kısımları için bir ‘görünüm mahalli’ olabilir. Üstelik aynalar, görülebilecek olanın da bütününü gösteremezler. O nedenledir ki sufîler aşk derken, gündelik yaşamdaki gibi ‘varolmuş’ olana duyulan şiddetli arzu ve bağımlılığı, ona dair tutku ve ihtirası


değil; ‘bütün varolmuşu vareden’e olan sevgiyi ve bağlılığı kastederler. Amaç o yolda ilerlemek ve sonunda onunla ‘bir olmak’tır. ‘İlâhî Aşk’ budur; onun dışındakiler, sufîlere göre ancak ‘Mecâzî Aşk’ sayılabilir. Böylelikle insanın algısı, bilgisi, şefkati… de ilâhî aşk yolunda aldığı mesafe ile orantılı olarak artacaktır.

Dünya Meseleleri Bugün de zihinlerini alabildiğine sevgiye ve özgürlüğe açanların, katı kurallara sahip inançsal sistemlerin insanları olamayacaklarını görüyor ve biliyoruz… Sufî için yaşam kavga yeri değil, daha önce de belirttiğimiz gibi ‘tekâmül ve aydınlanma fırsatı’dır. Yani gerçek Sufîler her ne kadar herkes gibi belirli inançların etkin ya da hâkim olduğu ortamlarda yetişmiş olsalar da, hiçbir zaman diğerleri gibi o yöredeki yerleşik inançlara tutsak ya da o tür sistemlerin parçası olmamışlardır. Kültürel geçmişine saygılı, ama sisteme muhalif çok sayıda Sufî o tür yerleşik inançların siyasal iktidarı ellerinde bulunduran tutucu yandaş ve izdeşlerince dışlanmış, suçlanmış veya yargılanarak mahkûm edilmişlerdir. O nedenledir ki Sufîler siyasetle aktif olarak uğraşmamışlardır. Yukarıda da açıklamaya çalıştığımız gibi Sufizm bir tür ‘doğal dindarlık hâli’dir. Yani herhangi bir dinin veya inancın mensubu olmaktan çok ‘tekâmül yolunda olma’yı önemser. Osho bu durumu şöyle açıklar: “İsa dindardır, Hristiyan değildir; bence o bir Sufîdir. Budha Budist değil, dindardır; bence o da bir Sufîdir. Sufî dinin temellerine bakarak gereksiz ayrıntıları eleyebilmiş olan kişidir.” Sufîlerin söylemleri de buna benzer ve özetle şöyle ifade ederler: “Sufîlik dinden derindir!”

Sufizm’de Kader Sufîlik hiçbir zaman kaderciliğe prim vermemiş, kader kavramını yüceltmemiş; insanın kendi aklı, gücü ve çabasıyla bir yandan kendini geliştirirken diğer yandan da yaşamı etkileyip ona yön verebileceğini, onu değiştirebileceğini öngörmüştür. Bu açıdan bakıldığında fatalist değil, aksine ‘varoluşçu’dur. Önceki yaşamlarımızı birer birer geçerek bugüne geldiğimizi, bu fırsatı en iyi ve en doğru bir biçimde değerlendirebilirsek daha üst gelişim basamaklarına çıkabileceğimizi öngörür. Her inançtan önemli ve büyük Sufîler, kültürel teolojileri yasaklamış olsa da, o resmî söylemlerin aksine reenkarnasyona inanmışlar, hattâ inanmaktan da öte bunu Varoluş’un sonsuz adaletinin gereği ve rahmeti kabul etmişlerdir. Sufî düşüncesine göre evren sonsuz, yaşam sürekli, bilinç ölümsüzse; tekâmül de zorunlu ve kesintisiz bir süreç olmalıdır. Hemen tüm Ortadoğu kökenli klasik dinlerin karşı çıktığı, insanın biyolojik, fizyolojik ve ruhsal evrimi, kuramsal olarak Sufî düşüncesinde müstesna bir yere sahiptir.

Ruhun Değeri Sufî söylemlerinde sıkça karşılaşılan tamlama, yakıştırma ve benzetmelere kısaca göz atarsak, kadim Uzakdoğu inançlarıyla ne denli yakın bir sembolizmaya sahip olduğunu kolaylıkla fark edebiliriz: Yaşam ırmağı, aşk şarâbı, kalp gözü, aydınlanmanın ışığı, kesintisiz evrim, doğanın nedenselliği ve ona bağlı diyalektiği, akla güvenmeme, içsel-ben… Bunlardan sadece birkaçıdır. İçsel yolculuğumuzda daha fazla yanılmamak ve yanıltmamak için bugün yapılması gereken şey fizikle akılcı metafiziğin birlikte yürüyebileceği bir ortamı oluşturmak olmalıdır.

Bunun için de öncelikle ‘sanal-kendi’ni aşarak, ‘bir ben vardır bende, benden içeru’ biçiminde anlatılmaya çalışılan ‘gerçek-kendi’ne erişmek gerekir. Böylesi bir erişimin önündeki en ciddi engel, içeriğinde her türden gereksiz yükü barındıran ‘ego’dur. Şiddetli arzular, tutku ve ihtiras da ‘ruhsal’ olan yanımızdan gelmezler mi? Bütün bunlar öznel ruhun doyum amaçlı olarak bir takım maddesel ve göreceli değerlerin peşinden koştuğunu gösterir. Zihinselliğin böylesine öne çıktığı bir durumda hâlâ öznel ruhu ve ruhsallığı da, o türden geri kalmış ruhların dünyasını (spatyom, ahiret, âraf… vd) da, üstelik bugün içinde yer aldığımız yaşamı feda edercesine, bilmeden yüceltmenin anlamı ve değeri olabilir mi? Demek ki varoluşun unsurlarından sadece birisi olan ruhun tekâmül etmeyeceğini söylemek de, o noksan ve yeterince gelişmemiş hâliyle onu ‘aslî tanrısal unsur’ olarak kabul etmek de yanlış ve yetersiz bir açıklamadır.

Anadolu Sufiliği Genel olarak Sufizm, özel olarak da ‘Anadolu Sufîliği’ gerçekte o kadar çağdaştır ki, yüzyıllar önce dahi, statik olan hiçbir vasıta ile (organize din, taassup, dogmalar, şuursuz inanç… gibi) aydınlanma yoluna girilemeyeceğini açıkça ifade etmiştir. Sonlu olan hiçbir vasıta ile sonsuz olanı kısmen de olsa algılamanın mümkün olamayacağını fark etmiştir. O vakit önümüzde iki seçenek kalır: Ya sonsuzluktan (bugünkü gelişmiş kuantal söylemle ‘sonsuz enerji okyanusu’ndan) içimize ‘üflendiği’ varsayılan cevherin peşine düşerek mistik olmak; ya da nihilist anlamda ‘yokoluşu kabullenerek’ kaba maddeci bir ateist olmak… Bu ikisinin dışındaki ara yollar, varlık ile yokluğu, sonsuz ve sınırsız olanla sonlu ve sınırlıyı bağdaştırmaya çalışan sentetik ve zorlama uyarlamalardır. Çokları için böylesine yapay, sentetik ve kolaycı bir orta yolu hiç düşünmeksizin kabullenmek gerçekte bir başka türde zihinsel tembellik, bilmeksizin inanmaya razı olma ve ‘kendini bilmekten vazgeçme’ demektir. Oysa ki yeterince bilinçlenilmediği sürece ‘maddeden ruha kaçış’ da, ‘ruhsallıktan maddeye yönelmek’ de hiç kuşkusuz ne zihinsel ne de akılsal çözüm sağlayabilecektir. Yani Mevlânâ Celaleddin’in dediği gibi ‘tek kanatlı kuş’ uçmayı başaramayacaktır. Anadolu Sufîliği başka hiçbir coğrafyada üstesinden gelinemeyen bir şeyi başarmıştır. Bu da, engin bir ‘hoşgörü’ ortamında, ufak tefek inanç farklılıklarını önemsemeden, yerleşik inanç biçimleriyle çelişmeden, hattâ kimi zaman onlardan yola çıkarak ya da yararlanarak insanın zamanla aydınlanabileceğini öngörmesidir.

Son Sözler Kısacası Sufizm, herhangi bir dinsel inanca bağlı olmayan dindarlıktır. Şunu açıkça belirtmeliyiz: Sufizm, sanıldığı gibi ‘gizli’ bir öğreti değildir; ama ‘dışarıya kapalı’dır. O nedenledir ki Sufizm hakkında, Sufîlerden çok Sufî olmayanlar, kimi araştırmacılar ve din tarihçileri çok daha fazla yazıp çizmişlerdir. Tabii bütün bunlar da onun hakkında bir takım yanlış ve yanıltıcı fikirlerin, kanaatlerin oluşup yaygınlaşmasına neden olmuştur. Okurlara önerimiz, kendileri Sufîliğe yakın olmayan dinler tarihi uzmanlarının yorumlarıyla yetinmeyerek, en verimli dönemini Anadolu’da geçirmiş olan Sufîliğin özgün kaynaklarına inebilmeleri olacaktır.


The Wise Ruh

Zeynep Sevil Güven zeynep.sevil@thewisemag.com

Varolan Herşeye Yüzde Yüz

Evet!

Her şey karşıtıyla birlikte bütündür ve o yüzden AN’dan AN’a karşıtını yaratmayı sürdürür.

Y

azı öncesi mağara resimleri, yazılı tarih ve hatta dinler bize hep aynı savaşımdan söz ediyor. İyi ile kötü, aydınlık ile karanlık, yaşam ile ölüm arasındaki savaşım. Ya var ya yok olacaksınız. İyi yandaysanız hem yaşamda hem yaşam sonrasında varsınızdır var olmaya devam etmeye hak kazanmışsınızdır ve değilseniz hem yaşamda hem sonrasında yoksunuzdur ve zaten buna hakkınız da yoktur. Kabul görmeyen “yok” kabul edilir. Tarih sayfaları size bunu hatırlatan deneyimlerle dolu. İnsanın var olmaya başladığından bu yana bitmemiş “savaşmazsan varlığını sürdüremezsin” pompası hala etkili. Herkes barışın ne kadar da hoş olduğunu biliyor, sürmesini istiyor ama savaş hiç bitemiyor. Neden acaba? Karşıt güçler arasındaki savaşı anlatan en eski, neredeyse tüm sembollerden daha bilinen ünlü Yin/Yang formu artık neredeyse bebeklerin bile tanıdığı, üzerinde fikir yürütebildiği, çıkarsayabildiği anlama göre yaşamını düzenlemeye başladığı bir görsel tema oldu. Buna göre var olan her şey bir bütündür ve o bütünlük dünyanın kutupluluk yasasının kurallarına bağlıdır. Aydınlık, iyi, güzel, akıllı, halim, sevgi dolu ne varsa sembolün bir yanında beyazla temsil edilirken, karanlık, kötü, çirkin, cahil, saldırgan korku dolu olanlar sembolün diğer yanında siyahla alan buluyor. Aydınlık taraf içinde karanlık olanın tohumunu ve bunun gibi karanlık olan da içinde aydınlık olanın tohumunu taşıyor. Buna bağlı olarak aydınlık yanın genişlediği bölgelerde karanlık olan daralıyor ve tersi… Bu sembolle ilk çalışmaya başladığımda ben de diğerleri gibi bana anlatılanlara göre (içime bakmadan önermeleri tartışmasız doğru kabul ederek) yorum yapmakta olduğumdan, bu genişleme ve daralma anında birinin diğerine göre artıp azaldığını varsaymaktaydım.


Aradan geçen yıllar, zihinsel olarak esnemeye gayret etmem ve diğer çalışmalarım bu düşüncemizin mutlak doğru olmayabileceğini fark etmeme yardımcı oldu. İşin doğrusu mutlak doğru diye bir kavramın olmadığı, olamayacağı düşüncesini daha çok benimsedim.

Seviyeyi korumak kibriyle susmaksa enayilik, aptallık, basiretsizlik ya da en azından bilgisizliğin sonucu sayılacaktı.

Aynı sembole şimdi baktığımda beyazın ya da siyahın genişlemesinin ille de artış anlamına gelmediğini düşünüyorum. Alan çalmak için titreşimini yükselterek genleşme ve buna bağlı genişleme de pekâlâ iki boyutlu bu resimde büyüyen beyaz alan olarak resmedilmiş olabilir. Durum buysa diğer tarafta azalma değil sıkışmaya bağlı daralma olacaktır.

O kişiler böyle davrandıkça, bazen inanarak bazen de çaresizce ve anlayamadan “var OL’AN her şey birbirine aynadır” diyor, elimden geldiğince bu aynaya bakmaya özen gösteriyordum, bu kadarını biliyordum. Anlamasam da ezberlemiştim, önermişlerdi ben de kabul etmiştim. Bunu görmek yeter sanılsa da yetmiyordu. Bu deneyimi hayatımdan % 100 çıkaracak biçimde değişemiyordum. İşin doğrusu neyi anlamadığımı ya da göremediğimi hatta daha da kötüsü neden anlaşılamadığımı da pek anlayamıyordum.

Dikkat etmişsinizdir: “Alan çalmak” kavramından söz ettim. Bu rastlantısal ya da talihsiz bir söylem değil. Beyaz olanın da “hırsız” olabileceğini net olarak biliyoruz. İçindeki kara nokta, kötülüğün tohumunun beyaz ya da “iyi” olanda zaten var olduğunu açıkça dile getiriyor. İşte bunu ayrımsadığım andan bu yana bütünlüğün içinde taraf tutmanın sadece diğer tarafa sıkışma ve bunalma etkisi yapıyor olduğunu da düşünmeye başladım. Ayrıca kimlik kazanmak ve o kimliğin değerli olması da gerekli ve bu değer ancak karşıtı değersiz bir şey olduğunda ortaya çıkabiliyor. Kısacası her şey karşıtıyla BİR ve BÜTÜN ve aynı zamanda ancak karşıtı daha az iyi ise ilkinin iyiliği anlam kazanıyor. Yin Yang içindeki bu anlayışımı insana uyarladığımda ilginç ve sarsıcı saptamalarım oldu. Paylaşayım. Sosyal kimlik, daha refah içinde bir yaşam, sevilme ve aidiyet gereksinmesi hepimizi toplum tarafından kabul gören “iyi ve aydınlık” ne varsa onları ön plana getirmeye zorunlu kılıyor. Konu açıldığında biz özgür seçimimizle “iyi” olduğumuzu söylesek de bunun hiç de dürüst bir söylem olmadığını kavradığımda hayatımın tokadını yemiş gibi oldum. Yin içinde yang tohumunu ilk kez bu kadar net biçimde görüp kavramıştım. Adeta kendi elimle kendi suratıma izi yıllarca kaybolmayacak bir şamar indirmiştim. Ben, benim için söyledikleri kadar iyi olsam da dürüst değildim. Zaten o kadar iyi de değildim. Sadece o kadar iyiymiş gibi davranıyor ve her seferinde de bana, tavrıma ya da söylemlerime karşı çıkan, iteleyen, tersleyen kişi veya kişiler yüzünden ortamları terk etmek zorunda kalıyordum. O kişilerle kavga etmek bana yakışmazdı. Seviyeyi koruyarak tartışmak bir süre sonra olanaksızlaşıyordu. Herkes kendince haklı olduğundan diğerinin kendi fikrini kabul etmesi koşul oluyordu.

Bunu nasıl kabul edebilirdim? O zaman geriye tek ve “onurlu” seçenek olarak istifa etmek yani o ortamdan ayrılmak kalıyordu.

“Bu nasıl ayna? Ben ne zaman, kime böyle davranıyorum” diye sorup duruyor, “göremediğim gölge yanım nerede acaba” diye merak ediyor yine de bu durumdan bir türlü kurtulamıyordum. Şimdi anlıyorum. O insanlar gibi olmasam da onların bu tavırlarını yargılıyor, beni anlamamış olmalarına içerliyor, anlaşılmama konusunda kendime izin vermediğim için bu izinsiz olduğum halimle sık sık karşılaşıp kabul edemediğim için de içerlemeye ve onu dışlayıp büyütmeye/güçlendirmeye devam ediyordum. Onlar bana “anlamamaya ve anlaşılmamaya da izinlisin” diyorlardı da ben duyamıyordum. Anlamamayı ya da anlaşılmamayı reddettikçe içimdeki bu parça da büyüyüp güçleniyor ve kendini bana gösterme çabasına giriyordu. Tıpkı bir sınıfta öğretmenin tüm ilgisinden yoksun bir öğrencinin kendini belli etme çabasıyla yaramazlık yapması gibi içinizde görmeyi reddettiğiniz parçalar da dışarıdaymışçasına kendilerini siz göstermeye başlarlar. Gerçekte yaptığıma şimdi bakınca… Özgür seçimimle iyi olmaya değil sevilmeye yönelmiştim. İyi ve aydınlık olanı içimden öyle geldiği için değil sadece aidiyet hakkımı yitirmemek, sevilmek ve saygın biri olarak kabul görmek için kullanıyordum. En son yine böyle kendi gibi düşünmediğim için aptal olduğumu ima eden, çok bilmişçesine davranan bir arkadaşa “seni görüyorum ve varlığını onurlandırıyorum, sana yüreğimde bir yer veriyorum ama seni sevmiyorum” deme cesaretini gösterdim. O arkadaşım bunu anlamadı ve benim çelişkili biri olduğumu “yürekte ancak sevilene yer verildiğini” söylediyse de ben o söylemimden bu yana o tür insanlarla karşılaşmamaya başladım. Onu sevmediğimi ve yine de varlığını onurlandırdığımı kabul edince onun tavrıyla yaklaşan tüm yansımalar da benden uzaklaşmışlardı işte…


Peki sadece ben mi -en azından- kendine karşı riyakar ve iki yüzlü biriyim? Reddettiğiniz her şey büyür ve güçlenir, kabul ettiğiniz her şey enerjisini ve gücünü sizinle paylaşarak sizi güçlendirir. Hangimizin içinde bir katil, yalancı, tacizci, düzenbaz, çıkarcı yok ki? İnsan mikro kozmossa eğer, makro kozmosta ne varsa onların hepsine sahip olmalı değil mi? Aksi halde makro kozmos gibi BİR ve BÜTÜN olabilir mi? Zayıf olanın içinde şişmanlık, iyi olanın içinde kötülük, şifacı olanın içinde büyücülük üstelik de karşıtıyla eşit miktarda olmalı. Aksi halde bütünlük ortadan kalkar ki bu da olanaksızdır. Özürlü olan, eksik organla doğmuş olan bile kendi özünde BİR ve BÜTÜN iken her hangi parçamız ve nasıl zıddından ayrı ya da eksik olabilir ki? Var olan her şey karşıtı ile bir bütündür dedik. Bunu şöyle de açıklayabiliriz. Diyelim ki merhameti yüksek, esirgeyen ve destekleyen yanımız güçlü olsun. Karşıtıyla bütünlük açısından bakınca zalim, zorlayan ve itekleyen yanımızda tam da merhametli yanımızla aynı miktarda olacaktır. (Diyelim ki merhamet kilo ile ölçülebilir ve diyelim ki merhametimiz bir kilo olsun. Bu durumda mezalimimizde bir kilodur.) Biz sürekli sevgi ve saygı kazandıran merhametli yanı ön plana çıkarır, diğer, kıran, döken, üzen yanımız yokmuş gibi davranırsak zalim yanımız sıkışır daralır ve daralıp sıkıştıkça da güçlenir. Sonunda “beni görmezsen, kabul etmezsen, varlığımı onurlandırmazsan patlayacağım” dercesine hareket etmeye başlar. Patlama noktası geldiğinde, içindeki merhameti dışlayan, yokmuş gibi davranan, adının yanına zalim, kötü, hain gibi sıfatlar yakıştırdığımız bir başka kişi aracılığıyla gelir karşımıza dikilir (BEN, SEN BİRİZ ve ben sende yansıyorum). O zalim dediğimiz aslında “bak bende sana ait bir şey var onu dışlaman doğru değil, o sana ait ve bulunması gereken yer senin hayatın, işte şimdi onu ait olduğu yere gönderiyorum” demektedir. Başka bir deyişle o kişi: “Senin içindeki parçalardan biri olan zulmü sen kabul etmedin. Bedeninden, varlığından dışarı yolladın. Her şey aslına, kaynağına dönmek zorundadır. O da sana dönmek istiyor ve işte ben de sana onu getirdim” demektedir. Biz bunu görmeyi reddettiğimizde ona kızar öfkelenirsek alttaki mesaj daha da keskinleşir. İçimizdeki mezalim her reddedişimizde daha da sıkışmakta ve haliyle daha da keskinleşmektedir. Her inkâr daha da sert, katı, zalim aynalarla karşılaşmamıza ve buna bağlı olaraki veren, seven, anlayışlı, dürüst yanımıza daha da çok sarılıp onu daha da fazla sömürmemize yol açar. Elbette bu hal yaşamın her alanında kendine sahne bulabilir. Örneğin dürüstlükle davranan, en fazla dürüstlüğünüzü ön plana çıkaran ve “yalandan ve yalancılardan nefret ederim” diyenlerdenseniz büyük bir olasılıkla yaşamınızda çok fazla yalana maruz kalıp en çok yalancılardan çekiyorsunuzdur. Eli açıklık, paylaşımcılık, bolluk bilinci ise genel tavrınız, geleni paylaşmak ve gideni onurlandırmaktansa “elimin kiriydi hiç olmazsa temizlendi” ise söyleminiz, hayat karşınıza cimrileri, sizi maddi şeyler için kullananları getiriyordur çoğunlukla.

İntikam duygunuzun varlığı utanç veriyorsa yaşamınızın her alanında sizi kıran, kızdıran ve hatta size son derece haksız davranan birilerine toslayıp cezalandırmak istediğinizde onlara değil kendinize kızıp suçluluk duygusu ile kavruluyorsunuzdur. Reddettiğimiz her ne olursa olsun, karşımıza başkalarının bedeninde, tavrında ve söyleminde çıkmaya devam eder. Bu kısır döngü içimizdeki reddedilenin artık dayanamayıp “göööööööörseeeeeeeeeennnnnneeeeeeeeeeeeee” diye fışkıracağı noktaya kadar sürecek olursa birden içimizden bir işkenceci fırlar, karşımızdakine öyle bir saldırır ki kendimiz bile olana inanamayız. Cinnet geçirmek mi dediniz? Peki ne olacak? Ne yapacağız? Hepimiz içimizdeki zulmü, yalanı, cinayet, taciz, tecavüz arzusunu ortaya, eyleme mi dökeceğiz? Teksas’ı aratır bir şehir, korkunun başrolde olduğu bir ülke, katillerin cirit attığı bir dünya mı yaratacağız? Elbette hayır. Yapmamız gereken bunca yıldan beri devam ettirdiğimiz ayrılık bilincini ortadan kaldırmak. Var OL’AN her şeyin BİR ve BÜTÜN olduğunu % 100 kabul etmek. O bütünlüğün kendi içimizde de tıpkı dış dünyadaki gibi tezahür ettiğini ve onurlandırmadığımız her parçanın bütünlüğümüze zarar vereceğini kavramak. Hastalığın içimizde olduğunu reddettiğimiz bir olgunun, duygunun, düşüncenin kendisine madde dünyasında alan bulmaktan öte olmadığını kabul edip hastalandığımızda bize içsel dünyamız hakkında tartışılmaz bilgi sunan bedenimizin varlığına şükran duymak. Sadece iyi, aydınlık, paylaşımcı, dürüst, sevecen, şefkatli, halim ve selim olan “ideal insan” kavramını geldiği yere, sevilme ve kabul görme arzumuzun doğduğu alanımıza, zihnimize, geri göndermek.


Zihnimizdeki “mükemmel” kavramı ulaşıldığı anda yükselen çıtanın adıdır. Oysa var OL’AN tam da OL’duğu haliyle zaten mükemmeldir ve tekâmül yolu ancak bunu kabul ettiğimizde açılır. Bu gerçeği artık görmek, onurlandırıp kabul etmek ve buna uygun yaşamak hem çıtayı hem de bizleri zahmetsizce yükseltecektir diye inanıyorum. Bunun için uzun zamandır kullandığım ve yararını cidden gördüğüm basit ve etkili bir yol var. Olanı kabul etmek ve VAR OL’AN her şeye % 100 EVET demek. Sevilmemeyi, aç kalmayı, fukaralığı, şişmanlığı, hastalığı, dışlanmayı ve korktuğumuz ne varsa hepsini göze alarak içimizdekini dürüstçe kabul edip dile getirmek. Her şeye izinli OL’mak. “Allah korusun” değil, “Allah fark ettirsin” demeye başlamak. Karşıtlıklar bir araya geldiğinde birbirlerini yakarak dönüştürür ve bu dönüşüm sonucu ortaya ışık ve ısı çıkar. Evinizdeki her türlü elektrikli eşyada bunu kolayca görebilirsiniz. Elektriği açma kapama düğmesi devrenin kapanıp artı (+) ve eksi (-) enerjilerin birbirlerini yok etmesine yardımcı olduğunda siz bu hali ışık ve ısı olarak fark edersiniz. Devre kapalı oldu��u sürece ve akım kesintiye uğramadıkça ısı ve ışık orada kalmaya devam ederler. Sizin her hangi bir suça izinli olmanız farkındalığınızı daima o ısı ve ışık yayan bölgeye kaydırır. Farkında bile olmadan sürekli ısı ve ışık yayan bir alandan desteklenmeye başlar, karşıtlıkları ise kendi aralarında savaştırarak kullanılır enerjiye dönüştürmüş olursunuz. Üstelik hiç de yorulmadan J. Neye kızgınsanız ona % 100 EVET deyin, o kızdığınız şeye izinli olun. Kendinize suçlu olma izni vermek sizi suça yöneltmez. Bu izni verirsem suç işlerim endişenizden arının. Suça her haliyle izinli OL’un. Ancak kendinize bu tür bir izin vermeniz sizi izne rağmen suç işlememeye yani gerçekten özgür seçiminizle “iyi” kalmaya yönlendirir. Sevilmek için değil, diğeriyle BİR ve BÜTÜN olduğunuzu anladığınız için “iyi” kalmaya. Bence, sayılmak ve sevilmek için değil, diğerinin size tuttuğu aynaya bakabildiğiniz, o aynayı tutmasına müteşekkir olduğunuz için “iyi” kalabildiğinizde aynaya olan gereksinmeniz kendiliğinden ortadan kalkar. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Yalana ve yalancılara % 100 EVET, yalana izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Talana ve talancılara % 100 EVET, talana izinliyim.

Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Hastalığa ve sağlığa % 100 EVET, hastalığa ve sağlığa izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Fukaralığa ve zenginliğe % 100 EVET, fukaralığa ve zenginliğe izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Şişmanlığa ve cılızlığa % 100 EVET, şişmanlığa ve cılızlığa izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Suça ve suçlulara % 100 EVET. Suça ve suçlulara izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Bilmemeye ve öğrenmemeye % 100 EVET, bilmemeye ve öğrenmemeye izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Anlamamaya ve anlaşılmamaya % 100 EVET, anlamamaya ve anlaşılmamaya izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Sevmemeye ve sevilmemeye % 100 EVET, sevmemeye ve sevilmemeye izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Yargılanmaya ve yargılamaya % 100 EVET, yargılanmaya ve yargılamaya izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Dışlanmaya ve dışlamaya % 100 EVET, dışlanmaya ve dışlamaya izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Yalnızlığa ve topluluğa % 100 EVET, yalnızlığa ve topluluğa izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Bağımlılığa ve bağımsızlığa % 100 EVET, bağımlılığa ve bağımsızlığa izinliyim. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Yalana, talana, hastalığa, fukaralığa, şişmanlığa, suça, bilmemeye, öğrenmemeye, anlamamaya, sevmemeye, sevilmemeye, yargılanmaya, dışlanmaya, yalnızlığa, bağımlılığa ve var OL’AN ne varsa hepsine izinliyim. Benim aklıma bunlar geldi, örnek OL’sun diye yazdım. Siz kendi dışladıklarınızı bulun, aynı kalıbı kullanarak zikredin. Dediklerimi saçma, fazla hayalci hatta aptalca bulmuş olabilirsiniz. OL’sun, saçmalamaya, hayal kurmaya ve aptallığa da izinliyim . İşin doğrusu, inanmasanız da çalışıyor, biliyorum çünkü ben de inanarak başlamamıştım, denedim işe yaradığını gördüm. Siz de “deneyin” demek isterim. Kim bilir benim gibi sizin de işinize yaradığını görebilirsiniz. Var OL’AN her şeye % 100 EVET. Kabul görmeye ve reddedilmeye % 100 EVET, kabul edilmeye ve reddedilmeye, hatta dalga geçilmeye izinliyim.


The Wise Ruh

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş sonsuz@thewisemag.com

Arayarak Bulamazsınız! Kovaladığınız her ne ise, siz onu kovaladığınız sürece onu yakalayamacaksınız! Ne zaman bu kovalamaca sona erecek, işte o zaman o size gelecek...

K

ızımız uluslararası bir şirkette yöneticidir, 30’lu yaşlarını geçmiş, sürekli yurtdışına gelip giden tipik bir büyükşehir kadını. Bir iki uzun süreli ilişkisi olmuştur, ama bir türlü aradığını bulamadığından yakınır. Derken günlerden bir gün, bir adamla tanışır. Pardon vurulur, yanar biter kül olur. Adam da ona ilgi duyunca bizimki iyice uçar. Artık “Facebook durumu”na “I found the one” (O’nu buldum) tarzı cümleler döşenmeye başlar. Sonra bir gece aniden “durum”da “Life sucks!” (Yaşam berbat!) mesajını görür ve ona mesaj atar ne olduğunu sorarsınız, morali “down”dır. “Herkes mi yalancı” diye isyan eder size; “Aradığımı bulduğumu sandım, ama gene çuvalladım” diye dert yanar. Ama aslında evrensel bir gerçek vardır: Aradığınız her kim veya ne ise, onu zaten arayarak bulamazsınız!

Bu noktada bizim evin kedisi Zuma ile annemin sıcak(!) ilişkisine değinmek lazım. Annem Zuma’yı sevmez ve geceleri üstüne atlayacak diye kovalamaya çalışır. Bana da sürekli “al bu kediyi odaya, yatamıyorum” der. Ama Zuma öyle bir yere girmiştir ki yakalayamazsın kesinlikle. Ona şunu derim, anne kendi haline bırak, o zaten az sonra yanıma gelir benim, alır odaya koyarım. Ama o diretir ve Zuma’yı kendi kovalar, kedi hayvanı da kaçar durur. İşte size bir evrensel gerçek daha: Peşinde koştuğunuz her ne ise, siz yakalamaya çalıştıkça o sizden kaçacaktır. Ama kendi haline bırakılınca, o size kendiliğinden gelir. Nitekim annem yatar, kovalamaca biter, Zuma da tıpış tıpış gelir yanıma, ben de alır odaya koyarım onu.


Kuyruğunu kovalamaktan vazgeçmiş kedi Yine kedi hayvanıyla ilgili sevdiğim bir hikaye de şudur: Küçük kedi sürekli kuyruğunu kovalar, büyük kedi bunu neden yaptığını sorar. Küçük kedi, kuyruğunu yakarlarsa mutluluğu bulacağını söyler. Büyük kedi gülümser, “Ha o mesele mi, ben de senin gibiydim ama bir türlü yakalayamadım, sonra yürüyüp gittiğimde o benim arkamdan geldi” der. İşte ben de o küçük kedinin yaptığını yıllarca yapmış biriyim. Aradığım aşkı bulacağım, mutlu olacağım diyerek yıllarca eşeleyip durdum. Her yeni tanıştığım insan da “evet, tamam şimdi buldum” hissini verdi ilk başta. Ama sonrasında, yine hayalkırıklığı, yine hüzün, yine hüsran… Derken 10 Ekim 2004 öğleden sonrasında artık evrene şu çığlığı attım, “Tamam, yeter, ben bırakıyorum, artık hayatımda kız mız istemiyorum, kendimi yalnızlığıma tamamen kapatacağım ve bir daha da böyle sorunlar yaşamayacağım. Benim için aşk, meşk, sevgili vs. konuları tamamen bitmiştir!” Gümüşsuyu Yokuşu’ndan Taksim AKM’nin önüne doğru ağır ağır yürürken içimdeki hisler böyleydi. Bitmiş, çökmüş, bırakmış bir Hasan. Birazdan kitabımı okuyup bana benimle tanışmak istediğini söyleyen bir okurumla buluşacaktım. Aslında mailini ilk gördüğümde içimde bir ses, dikkat et bu maile demişti, farklı bir enerjisi vardı. Bu yüzden tanışma teklifini reddetmemiştim, ama işte buluşmaya giderken anlattığım haldeydim. Uzun süren bir ilişkiden çıktıktan sonra yıllarca kendini toparlayamayıp, başka kişileri denemiş ama her seferinde de kendini parçalanmış hissetmiş bir ben. Ağır ağır yürüyordum yokuştan yukarı tüm geçmişimi düşünüp, kendime acıyarak… Aradan tam 45 dakika geçmişti ve o gecikmişti. “Bununla sevgili olan yandı, hele es kaza senle bişi olursa yandın, çok bekletir adamı” diye söylenirken içimden, uzaktan gördüm kendisini. Sonra yavaş yavaş yaklaştı… Yanıma geldi… Yüzüne baktım ve o an içimde sadece tek bir ses vardı: “İşte eşin geldi.” Aradan 10 saniye bile geçmemişti ve karşımdaki insanın eşim olduğunu biliyordum. İşin daha da ilginç noktası onunla, aşka dair tüm arayışlarımı bıraktıktan ve bunu evrene söyledikten yaklaşık 1 saat 45 dakika sonra tanışıyor olmamdı.

Geçmişe dönebilsem… Şimdi o andan bugüne 5 seneden fazla bir süre geçti. Ben bu yazıyı yazmaya çalışırken o içeride bebelerimizle ilgileniyor. Her kapıdan çıkışımızda da onu 1.5 saate yakın bir süre bekliyorum. Ben akrep, o aslan burcu olduğumuz için de hayatımız bayağı da şenlikli. Gayet de mutluyum yaşamımdan. Geçmişe dair pişmanlığın var mı diye sorarsanız eğer, pişmanlık değil de, imkanım olsa şunu yapmayı isterdim… 18 yaşıma gider ve onu karşıma alıp şunları söylerdim ona: Sevgili Hasan, önündeki 10 yıl boyunca hep aşkın peşinde koşacaksın, ama hep canın yanacak. Aslında canını yakanlar karşındakiler değil doğrudan kendin olacaksın. Karşındaki insanlara hep bir beklentiyle yaklaşacağın için o insanlarla olmanın tadını da çok çıkartamayacaksın ne yazık ki. Halbuki sevgili bir hocanın “Siz gençler, ilişkilerinize ad koymaya o kadar meraklısınız ki onu yaşamayı unutuyorsunuz” sözünden ne kadar etkilenmiştin… Ama hayatında uygulamadın bunu ve hep adlandırmalar peşinden koştun. Bunun yerine gel, onlarla geçirdiğin zamanı, zihinsel beklentilerinin oyunlarının peşinde olmak yerine, cidden onlarla geçir ve yine çok sevdiğin şu benzetmeyi unutma…

İnsanlar ırmaklar gibidir, kendini akışına bırakırsan bir bakarsın ki başka bir ırmak sana karışıvermiş, birlikte akıyorsunuz. Zamanı geldiğinde de o ırmakla yollarınız ayrılır, bir başka ırmakla karışıverirsiniz… Yaşamın akışı budur. Bırak kendini evren sana getirsin o anda kiminle akman gerekiyorsa… Tabii 18 yaşındaki Hasan bu sözlerimi dinler miydi? Muhtemelen hayır! Zaten dinlemeyeceği için de hayattan “arayarak bulamazsın” dersini öğrenecek ve sizlerle bu bilgiyi paylaşabilecek deneyime sahip olacaktı. Çünkü ben 18 yaşındayken, sanki gelecekten birinin kulağıma fısıldadığı bu cümlelere pek aldırmamıştım ve işte size bu satırları yazıyorum. Aramalarınızı durdurmanız ve aradığınızın size gelmesine izin verebilmeniz dileğiyle…


The Wise Ruh

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş sonsuz@thewisemag.com

“Evrensel”

Siparis Verme Sanatı

H

ikaye bu ya, adam Tanrı’ya sormuş: “Tanrım, dileklerim nasıl gerçekleşecek, lütfen bana bir yol göster.” Tanrı yanıtlamış, “İçinde bir posta kutusu düşün ve dileğini beyaz bir kağıda yazıp, o posta kutusuna at. O kağıt bana ulaşacaktır, ben de dileğini gerçekleştirmen için sana yardımcı olacağım. Ama sakın bunun nasıl olacağını düşünme, o kısmını bana bırak…” İşte meşhur “sır” budur. Ne istiyorsanız dileyip, bir “içsel” beyaz kağıda yazıp, evrene yollayın. Ama “Nasıl olacak?” kısmına takılmayın, bırakın evren onu halletsin en uygun haliyle. Bunu yıllarca çevremdeki herkese anlattım, ama benden başka dinleyen pek olmadı, çünkü inanmadılar bu söylediğime. Zihinlerimiz “nasıl olacak yahu?” sorusuna o kadar kurulu ki, dileğimizin olacağı varsa da engel oluyoruz. Mesela PC’nizde Photoshop ikonuna tıkladığınızda, program bir süre sonra açılır değil mi? Peki üstüste aynı ikona tıklarsanız ne olur? Sistem, programı üst üste açmaya çalıştığından kilitlenir ve reset atılmadan da çalışmaz hale gelir.

Ya da bir restorana gidip, siparişinizi verdiğinizde ne yaparsınız? Yemek gelene kadar arkadaşınızla sohbet edersiniz, tuzluklarla oynarsınız, gazete okursunuz veya etrafı izlersiniz… Ama şunu söyler misiniz? Arkadaşlar yahu sipariş verdik, ama gelecek mi? Ya gelmezse? Ya aç kalırsak? En iyisi ben gidip bir şefin başına dikileyim bir ya da şu sıska garsonu sıkıştırayım. Bunları yaparsanız ne olur? Restoranın kapısına “kibarca” konursunuz. İşte “nasıl olacak?” sorusuna takıldığımızda da, evrensel işleyişe yaptığımız aynen budur. Endişe ve korkularımızla her şeyi manipüle etmeye çalışır ve eninde sonunda da yüzümüze gözümüze bulaştırırız. Ama akıllanmaz, daha da hırsla saldırırız zihnimizde “nasıl olacak?” takıntısıyla… Ezelden ebede varolan evrensel sistemde bir mikron kadar bile yer kaplamayan bizler, o sonsuz evrenden daha iyi biliyoruzdur çünkü neyin nasıl olup, nasıl olamayacağını ve ona işini öğretmeye kalkarız. Halbuki karşımızda “dile benden ne dilersen” diyen bir sistem var. (Her ne kadar biz buna –kendimizi değer bulmadığımız için- inanmasak da.) Dilediğiniz her şey, ama her şey gerçekleşiyor, amma velakin tam da olması gereken zamanda. “Dileklerim neden hemen gerçekleşmiyor ya da ne zamandır bekliyorum, neden olmuyor?” sorularının yanıtı da burada yatıyor işte. Siz restoranda siparişi verdiğinizde, her yemeğin bir pişme süresi vardır ve ona uygun olarak beklersiniz. Ben hatırlıyorum, hayatımda ilk defa sufle siparişi verdiğimde garson bana, 45 dakika civarında hazır oluyor bilginiz olsun demişti. Kalkıp 15 dakika sonra, garsonun yakasına yapışmamıştım hani. Dileklerimiz için de geçerli bu, her şeyin bir pişme süresi var ve o süre tamamlandığında, kaşığı içine daldırdığınızda harika lezzetler alabileceğiniz bir deneyim sizleri bekliyor olacak. Ama ne olur aşçıbaşının işine burnunu sokmayın. Sadece siparişinizi verin ve sonra – beklemeye değil- yaşamaya devam edin. Nasılsa o sizin masanıza gelecek. Şimdiden afiyet olsun hepinize…


The Wise Ruh Dost Can Deniz dost.can.deniz@thewisemag.com

Aferin Evlat! Ü

nlü yazar Ayn Rand’ın muhteşem kitabı “Atlas Silkindi”de sorulan bir soru var: “Eğer öldüğünüzde, sizden önce yaşamış o bütün büyük insanlar, fark yaratmış büyük beyinler tarafından karşılansaydınız, ne duymak isterdiniz onlardan?” Kitapta bu soru sanki karakterlerden birine soruluyormuş gibi, ama aslında hepimize soruluyor gibi değil mi sizce de biraz? Evet, siz, ey okuyucu, diyelim ki öldünüz, ve öldüğünüzde her nasıl bir yerse orası öte dünyada baktınız ki sizi karşılayanlar o sizin büyük kabul ettiğiniz, hayranlık duyduğunuz kişiler, bilim adamları, sanatçılar, yaratıcılar, düşünürler, devlet adamları, kaşifler, mucitler, yazarlar, müzisyenler, iş adamları... Karşınızda duruyorlar. Ne duymak isterdiniz bu kişilerden, ne demelerini isterdiniz size, nasıl karşılasalar sizi mutlu ederdi, hangi sözleri yüreğinize dokunurdu, eve geldim hissi uyandırırdı sizde? Yazının devamını okumadan biraz düşünmenizi, hatta belki not almanızı öneririm. Düşünüp yazdınız mı? Ayn Rand’ın buna yanıtı, benim içimde bir şeyleri yerinden kıpırdatıyor, gözlerimin dolmasına yol açıyor: “Aferin evlat, iyi iş çıkardın!” Evet, gerçekten de tarihteki bu büyük insanlardan, büyük zihin ve kalplerden duyulacak bundan daha güzel bir şey var mı sizce? “İyi iş çıkardın, aferin, bu dünyadaki zamanını layık olduğu şekilde geçirdin!”

Peki yaşamınıza, seçimlerinize, ve odaklandığınız şeylere baktığınızda, bu cümleleri duyabilecekmişsiniz gibi geliyor mu size? Sakın yanlış anlamayın, yaşamınızın ve ulaştıklarınızın değerini sorgulamıyorum, sadece yaşam yöneliminizi sorgulamanızı rica ediyorum. Yani yeni buluş yapıp yapmadığınız veya yeni bir kıta veya gezegen keşfedip keşfetmediğiniz değil ilgilendiğim. Benim sorduğum soru bunlarla alakalı ama bambaşka bir soru: “Yaşamınızı, size verilenleri, elinizde olanları en iyi şekilde kullanmayı amaçlayarak, yapabileceğinizin en iyisini yapmaya çalışarak mı yaşıyorsunuz, yoksa bahanelerin ve yaşamın arkasına saklanarak mı?” Belki bir bilim adamı olabilirsiniz, belki bir müzisyen, belki bir öğretmen, belki bir yönetici, belki bir işçi, belki bir muhasebeci, belki bir mühendis, belki bir anne, belki bir baba, ve belki bir öğrenci. Soru şu: Her ne olursanız, her nerede olursanız olun, yaptılarınıza, şu anda yaptığınız seçimlere, söylediklerinize, başkaları ile kurduğunuz ilişkilere, ürettiklerinize, ürettiklerinizin kalitesine ve miktarına, kendisi için ayakta durduğunuz şeylere, yani yaşamınızın şu anki resmine baktığınızda, “işte yapabileceğimin en iyisi bu!” diyebiliyor musunuz hiç kimseyi, koşulları ve kendinizi suçlamadan, suçluluk hissetmeden? Böyle gelmiş böyle gider demeden yaşayabiliyor musunuz? Canım, bir şeyler de eksik kalsın demeden elinizden gelenin en iyisini yapabiliyor musunuz? Aslında bunu yapmamam lazım ama diyerek yaptığınız şeyler var mı? En önemli değerim dürüstlük dediğiniz ve buna inandığınız halde nedenini pek de bilmeden derinlerde bir yerlerde kendinizi belirli belirsiz üçkağıtçı hissediyor musunuz? Sonuçlardan bahsedildiğinde kendinizin haksızlığa uğradığını savunmak için harcadığınız enerji, o sonuçları üretmek için harcadığınızdan daha mı fazla? Hep başkaları mı suçlu? Gerçekten, eğer “aferin evlat, iyi iş çıkardın, yanımıza gelmen bizi onurlandırır” cümlesini duymak bir hayal olmasaydı, gerçekten olabilseydi böyle şeyler, neler yapardınız? Hangi seçimleri farklı yapardınız? Şu anda yapmakta olduğunuz neleri yapmayı bırakır, neler yapmaya başlardınız? Kim olurdunuz? Yaşamınızı hangi temel değer ve prensipler üzerine kurardınız? Nelerden kesinlikle feragat etmezdiniz? Yaşamınızda kesinlikle olmasını istediğiniz neler olurdu? Neleri yaşamınıza kesinlikle sokmazdınız? Bırakın öte tarafı, bırakın geçmiş büyükleri... Sizin, bu akşam yatağınıza yatarken kendinize “aferim evlat, iyi iş çıkardın bugün, ben olmaktan gurur duyuyorum” diyebilmeniz için ne lazım?


The Wise Ruh

Gülüm Omay gulum.omay@thewisemag.com

Olmak mı? Gibi Olmak mı?

İ

nsanoğlu çok genel anlamıyla dış ve iç olarak iki benlikten meydana gelir. İç benlik ancak ona fırsat verilip fark edilmeye başlandığında, zamanla ortaya çıkabilir. Bize düşen, onun varlığını fark etmemizdir. Ama kendimiz olarak kabul ettiğimiz ve dışarıya yansıttığımız benlik, dünya yaşamının güncelleştirdiği haliyle bu fark ediş ve ortaya çıkışı önlemeye çalışır. Bu iki benliğimizin ayırdında olmayarak yaşadığımız süreçte, gerçek olan benliğimiz ortaya çıkıp bize rehberlik edemez. Halbuki, gerçek benliğin farkında olursak, dış benliğin özlediği olması gereken duyguya ulaşmak daha kolaydır. İnsanın kendini fark edebilmesi, dış benliğin iç benlik üzerindeki etkinliğini azaltabilmekle mümkün olacaktır. Böylece kişi, şuuru daha gelişkin olan bir varlık olmaya başlar. Zaten insanlar, birbiriyle çelişen benliklerin toplamı olduklarını fark edemedikleri sürece; gerçek İNSAN olma yolundaki sürece girmeleri zorlaşır. Bunu geliştirmek için insanın kendini gözlemlemeye başlaması gerekir. Şimdilerde böyle bir şeyler yaptığını sananlar, ne yaptıklarını bildiklerini ısrarla söylemektedirler. Ama asıl gözlem bu değildir. Çünkü aldıkları bazı eğitimler ve yaptıkları çalışmalarla, ortaya koydukları davranış biçimlerine baktığımızda; iç benliklerinin özlemini duyduğu davranış halini halâ kazanamamış olduklarını görürüz. En basit deyişle doğru gözlem çalışmasında benliğimizi ikiye ayırarak, inceleyen ve incelenen olarak gözlemeye gayret etmeliyiz.

Sahte peygamberlerden sakının! Kuzu postuna bürünerek gelirler size, ama özde yırtıcı kurtlardır.

Kendilerini geliştirmeye uğraşırken, çalışmanın gereken zaman ve doğrulukta yapılmamasından kaynaklanan başarılı olmama hali, insanları çok bilenler (!) haline getirip, aslında ulaşmaya çalışılan tekamül yolundan tam tersine uzaklaştırmaktadır ve sözde tekamül yoluna sürüklemektedir. Bunun sonucunda ise, bu kişiler gerçek anlamda gelişemeyen güçler olarak başka insanlar için ruhsal anlamda bir karmaşa yaratarak tehlikeli olmaya başlarlar. Bu insanlar, çevrelerindeki her şeye -farkında olmadan- etkitepki yasasını uygulayarak yaşamaya devam ederler. İyi haberlere sevinip, kötü haberlere üzülmek onlar için duyarlı olmaktır mesela. Temelde yaşama karşı, bu şekilde bir mekanik yaklaşım içindedirler. Yaşamın bu şekilde sürdürülmesi de onların giderek daha mekanik varlıklar haline gelmelerine neden olacaktır.

Mekanik Bir Yaşam Kendimizin farkında olma hali, yaşamımızda o güne kadar kaçtıklarımızla yüzleşmeyi de beraberinde getirir ve bu yüzleşmeler esnasında incinmekten kaçınmamız, içinde bulunduğumuz mekaniklikten de kurtulmamızı zorlaştırır. Ol’mamız gereken hale ulaşamayız bir türlü. Bu mekanik olarak tabir ettiğim durum, ezoterik bilgilerde insanın uykuda olma hali olarak yer alır ve kendini gözlemlemeye başlama hali, insanın uykudan uyandırması için başlangıçtır aslında. Kişiler kendilerini fiziksel dünya ile sınırlı sandıkları sürece uyku halleri de sürecektir. Ama sabırlı ve dikkatli bir gözlem sonucunda mekanik, yani dünyevi davranış halinde olduğumuzu fark etmeye başlayabiliriz. Yalnızca dünyevi konularla özdeşleşme halini sürdürdüğümüz sürece, söz konusu olan bu gözlemi sürekli farkındalık haline dönüştürebilmemiz


mümkün olmaz. Dünyevi olanda “eleştiri”, “sahte benlik”, “bana kimse bunu yapamaz hali” ve “olumlu eleştiriye açık olmama” gibi şeyler vardır. Dünyevi halden kaynaklanan bu davranış biçimleriyle özdeşleşme halini terk etmeye başladığımızda kişisel gelişimimiz için büyük adımlar atmaya başlarız. Dünyevi hallerle özdeşleşme durumunda duygular ön plandadır. Muhtelif duygularla özdeşleşiriz. Üzülürüz, kızarız, öfkeleniriz vs. ve karşı savunma haline çok kolay geçeriz. Sevgi sözcüklerini tebessümle kullanırken, birden ayağımıza basan birisine süratle öfkeleniriz ve o esnadaki varlığımız hemen öfke duygusuyla özdeşleşir. Bu hali yaşamımızdaki her olayda deneyimlerken, gerçek benliğimizi bu duygu selinin içinde kaybederiz. Henüz sesi kuvvetsiz olan gerçek benliğimiz, üzerindeki bu tür etkilerden ezilerek sesini duyuramaz. Bildiğimiz psikolojideki iç gözlem halinden farklı olarak, kendimizi gündelik halimizin dışında gözlemlemeye başladığımızda dünyevi benlikten sıyrılmaya başlarız. Hepimizin ağzında ve entelektüel anlamda olan “içe dönmek” dediğimiz şeyle, kendini gözlem birbirine karıştırılmamalıdır. Her ikisi birbirine son derece aykırıdır. Kendimizi dikkatli biçimde gözlemlemeye alabildiğimiz de, dünyevi kimlikten sıyrılmaya başlar ve gündelik hayattaki benliğimizin; yani dış benliğimizin zayıf ve bizleri ruhsal olarak aşağıya çeken taraflarını fark etmeye başlarız. Böyle bir farkındalık bilinci devam ettiği takdirde, gündelik yaşamdaki halimizin bir hayli şuurlu hale gelmesini sağlayacaktır. Kendini gözlem yöntemi ruhsal gelişim yolunda ilerlemek isteyenler için tek yöntemdir aslında. Kısaca dikkatleri çekmeye çalıştığım ve kendini gözlemden yola çıkarak gelmek istediğim nokta şudur: Henüz kendini ruhsal yönden ıslâh edememiş ve henüz daha üst düzeye ulaşamamış olmalarına rağmen birçok eğitmen, öğrencilerim dediği başkalarını ıslâh etme çabalasındadır. Bu kişiler, dünyevi benlikleriyle algıladıkları bilgileri, çeşitli “master” sıfatlarının ardında başkalarına sunmaya çalışmaktalar. Bir kaç günde verilen sözde aydınlanma eğitimleri, çok süratli işleyen enerjiler… derken ortalık sahte öğreticilerle dolmuş durumdadır ve bu sahte eğiticiler, “insanın kendini fark etmesini” yüzlerine yapıştırdıkları ruhu olmayan gülümseme maskesi olduğunu sanmaktalar ne yazık! Gündelik hayatın içinde sahte benlikleriyle bütünleşmekle o kadar meşguller ki, derindeki gerçek benliklerini fark etmeye zaman ayıramıyorlar. Temelinde pazarlama yatan sözde yeni öğretilerle etraflarındakileri daha aşağı bilinç seviyelerine çekerek zehirlemeyi sürdürüyorlar.

Olması Gereken Bu mu? Evet, dünya karanlık çağa doğru hızla ilerlerken olması gereken bu. Dünyanın üzerine çökmüş olan çok güçlü karanlığın içinden geçerken, gözlerimizin hakikate açılabilmesi için insanoğlunun da bu karanlığın içinden geçmesi gerekiyor. Karanlığın içinden geçmeden gözlerimizi aydınlığa açamayacağımız için, olması gereken durum tam da bu. Ama hepimizin de karanlığa gömüleceği anlamına gelmemeli bu. Ruhsal anlamda gerçek bir İNSAN olma yolunda ilerleyen her bireyin kendi farkındalığına sahip çıkması gereken dönemdeyiz.

Aksi takdirde insanın ruhsal gelişimine hiçbir katkısı olmayan sahte aydınlanmalarla karanlığın içine her geçen gün biraz daha fazla gömülebiliriz. Dünyanın bu sahte aydınlanma akımlarının içinde nereye sürüklendiğini biraz olsun görmeye başlayıp, bunlardan kendi farkındalığımızla korunarak kurtulmamız gerekmektedir. Gündelik hayatın içinde güçlüklerle karşılaştığımız anlarda, bu güçlüklerle özdeşleşen kimliğimizi fark edip gerçek benliğimizi her an hatırlayarak ön plana çıkmasını sağlamaya çalışmalıyız. Eğer bunu başarabilirsek kendimizi olmamız gereken daha yüksek seviyelerde bulmamız kolaylaşır. Hem de dünyevi kimliğin yani dış benliğin en baskın olduğu anlarda onun egemenliğinden iç benliğimizi kurtarıp, dış benliğin gücünü kırabilir hale geliriz. Dünyevi benliğin egemenliğinden çıkmayı başarabildiğimiz zamanlarda ise iç benliğimiz bizi gerçek üstatlara doğru yönlendirecektir. Yani, her şeyi sözde eğitim veren insanların eline bırakmak değil, tam tersine önce kendi farkındalığımızı kazanıp ondan sonra gerçek öğreticiyi seçme şansını yakalamak zorundayız. Yoksa kendi gerçek benliğinin farkında bile olmayan sözde öğreticilerin elinde ruhsal yolculuğumuz yavaşça geri dönüşü olmayan bir biçimde giderek kararmaya başlayacaktır. Ki, bu zaten ruhsal bakımdan uykuda olan insanlar için fark edilmesi daha bile zor olacak bir süreçtir.

Kuzu Postundaki Kurtlar Yazının bu kısmında İncil’den bir alıntı yapmak istiyorum: Matta Bölüm-7:15 “Sahte peygamberlerden sakının! Kuzu postuna bürünerek gelirler size, ama özde yırtıcı kurtlardır.” Gezegenimizin bu sancılı günlerinde ne yazık ortalığı kuzu postuna bürünerek gelen sözde eğitmenler kaplamıştır. Gerçek öğreticinin bu posta ihtiyacı yoktur. Onun üzerinde abartılı bir giysi göremezsiniz, çünkü göz boyamaya ihtiyacı yoktur. Belki çok yumuşak sevgi dolu sözleri de yoktur. O sadece bildiklerini söyler ve çekilir. Bu yüzden sıradan insanın gözünden kaçması çok normaldir bu öğreticinin.


İşte, bu noktada hatalarımızı ve yanlış yaklaşımlar içinde olduğumuzu kabullenerek başlayabiliriz kendimizi gözlemlemeye. Kendimize karşı dürüst olarak, olumsuz duygularımızı gözlemleyip onlarla özdeşleşmeyi bırakabildiğimiz nokta da gerçek benlik (iç benlik) yönetimi ele geçirmeye ve sesini bizim bildiğimizden daha farklı bir biçimde hissettirmeye başlayacaktır. Kızgınlığı, öfke ve şiddet duygularını yaşamımızdan çıkartarak, iç çatışmaları yöneten içsel konuşmayı bırakmamız gerekir. Başka insanların eleştirel davranışlarına verdiğimiz tepkiler bize tahminimizin üzerinde bir enerji harcatır. Bu gereksiz harcadığımız enerjiden kurtulmaya başladığımız zaman sahte benliğimizin bize verdiği savunma amaçlı kibirden kurtulup, başkalarına daha nazik davranma şansını yakalayabiliriz. Bu nezaket iç dünyamıza müthiş bir zenginlik katacak ve alma-verme noktasını dengeleme yeteneğini kazandıracaktır.

Gerçeğe Giden Yol “Susmak şeytanla işbirliği yapmaktır” denir. Bu yüzden gerçeği konuşmaktan ve aramaktan asla çekince duymamalıyız.

Kuzu postundakiler ise örtünme, yani kamufle olma ihtiyacındadırlar gerçek yüzleri görünmesin diye. Şu var ki, Yaratıcı insanoğluna kullanması için bir akıl vermiştir. Bunu kullanmayı engelleyen her türlü faaliyet insan evrimine karşı olan karanlık güçlere aittir. Öncelikle insan olarak gerçek benliğimizi hatırlamakla ve onu bulup çıkartmak ve güçlü olmasını sağlamakla görevli olduğumuzu unutmamalıyız. Kendimizi kendimize karşı savunmaktan vazgeçip dış benliğimizin düşüş gösterdiği noktaları tüm açıklığıyla görebildiğimizde, zaten kuzu postları bize hiç de cazip gelmeyecek ve ışıltılı bilgilere (!) ihtiyaç duymamaya başlayacağız. İçimizde yerleşmiş olan ve kendi gerçek benliğimiz sandığımız, sahte benliğin bizden beklentisi rol yapmamızdır. Biz de buna uyup rol yapmayı bırakmadığımız sürece yapılan tüm çalışmaların etkisi, sahte benlik üzerinde eriyip gidecek ve kaybolacaktır. Biz bedenimizi terk ederken bu çalışmalar bedenimizle birlikte dünya da kalmaya mahkum olacak ve tekamül etmesi gereken ruhumuza hiçbir katkısı olmayacaktır. Sahte benlik kendini, değerli ve gerçek benlik zannettiği için kendini korumaya çalışmaktadır ve bu nedenden dolayı gerçek benliğimizle egemen olma konusunda müthiş bir mücadele vermektedir. Bu yüzden tüm savunma ve saldırı mekanizmaları onun hizmetindedir. Gerçek benlik ise kendini asla savunmaz ve saldırmaz, çünkü savunmaya ve saldırmaya ihtiyacı yoktur. O sadece fark edilmeyi bekler sessizce.

Gerçeğe giden yol ise, sahte peygamberlerden değil, kendi farkındalığımızı kazanmaktan ve bu farkındalıkla sahte olanı ayırt edebilmekten geçer. Kendi farkındalığını kazanamayanlar ise kuzu postlarının peşinden bir oraya, bir buraya sürüklenip, belki biraz olsun edinmiş oldukları ruhsal kazançlarını savurmaya mahkumdurlar şuursuzca. Sadece yenilik olsun diye yenilik imal etmeye çalışmak kısırlıktır. Gerçek yenilik kaynaklara dönüşle başlar. Gerçek olan öğreti bulunduğu zaman bunun çok eski zamanların bilgeliğinden süzülüp geldiğini anlayabiliriz. O zaman ortalığa dökülmüş olan sahte aydınlanma bilgilerine ve önüne gelenin yarattığı inisiyasyonlara ihtiyaç hissetmeyiz. Yaratıcının bizden beklediği hem dünya yaşamımızı, hem de ruhsal gelişimimizi kısır ve insanı çıkmaz yollara sokan öğretilere teslim etmememizdir. Hakikâtin arayışı içinde olmak insan olmanın getirdiği temel görevimizdir. Naçiz’ane tavsiyem bu gerçeği kavrayıp, bu doğrultuda hareket etmemiz gerekliliğidir. Son sözüm şudur ki: Gibi olmayın, sadece Ol’un.


The Wise Yaşam

Hakan Arabacıoğlu

hakan.arabacioglu@thewisemag.com

Neden

bazı ilişkiler yürümez?

Aşağıda yazanları kendi ilişkimizde fark etmek işimizi kolaylaştırabilir diye düşündüm. Bu yazıyı kendi yaşadıklarım, gözlediklerim ve danışanlarımla keşfettiklerimi bir araya getirerek yazdım. Bakalım bazı ilişkiler neden yürümüyor? Ne istediğini net olarak bilmemek: Bir yandan “Ben özgürlüğümü seviyorum, böyle mutluyum, hayatımda kimse olmasın” derken diğer yandan “Ah benim de huzurlu mutlu bir birlikteliğim olsa” demek o ilişkiyi başlarken bitiriyor. Tıpkı bir arabanın aynı anda hem gazına hem frenine basmak gibi, böyle olunca ilişki de bir yere gitmiyor. Üstelik bunu yaptığımızın çoğu zaman farkında bile olmuyoruz. -> Bir ilişkiden neler istediğinizi netleştirin. Mümkünse kağıda dökün. İlişkide kadın ve erkek rollerininin karışması: Erkek dansta kadını yönetendir. Erkek yönlendirdiğinde kadın da o komuta uyarsa dans akmaya başlar. Ancak erkek kadını sağa döndürmeye çalışırken kadın kendi başına sola dönmeye çalışırsa dans bozulur. Figür karışır. Dans her iki taraf için de yorucu hale gelmeye başlar, akmaz. Yapana da seyredene de keyif vermez. -> Sağlıklı yürüdüğünü düşündüğünüz ilişkilerdeki kadın ve erkek modellerini inceleyin. Karşı cinsi sevgi testlerine sokmak: Kişi kendisini sevmediğinde, karşısındakinin kendisine olan sevgisini de sınar. Göze en çok çarpan iki şekli: a) Herhangi bir nedenle ilişkideyken çekip gitmek, sonra aramasını bekleyerek karşı cinsin sevgisini sınamak. Az aradığında “Yeterince aramadı”, çok aradığında “Üff, üstüme fazla geldi” demek. b) Herhangi bir konuda karşı cinsi zorlamak: Yaptığınız şeylerin dozunu abartarak karşı cinsin dayanıklılık

sınırını ölçmek, dayandığını gördükçe dozu arttırarak ne kadar sevildiğinizi anlamaya çalışmak. Bıktırana kadar seni seviyorum demek, istemediğini söylediği bir şeyi defalarca yapmaya devam etmek gibi... -> Sevilip sevilmediğinizin onayını aramak yerine önce kendinizi sevmenin yollarını bulun. Kendinizi hoş tutacak şeylerin listesini döküp bunları kendiniz için de yapın. Bu konuda çok etkili olduğunu düşündüğüm bir yöntem de, her gün aynaya, gözlerinizin içine bakarak defalarca “seni seviyorum” ve “kendimi seviyorum” demek. Eski ilişkiyi temizlemeden yenisine başlamaya çalışmak: Kalbinize ancak bir kişi sığabilir. Öncekinin kırıntılarını temizlemeden yenisini içeri almaya çalışıyorsanız o kişi tamamen kalbinize ve hayatınıza giremez, ilişki de yarım olur. -> Üyelere özel bölümündeki yazıların arasında bulunan mektubu bolca yazıp kalbinizi ve zihninizi temizleyin. İstemediğini söyleyen kişilerde ısrar etmek: Karşınızdaki kişi herhangi bir nedenle sizi ve ilişkiyi istemediğini söylediğinde o kişide ısrar etmek. Bu hem öz saygınızı incitir, hem de bir yere varamazsınız. -> Sizi istemediğini söyleyen birisine takılıp kalmak yerine yaşadığınız şehirde aradığınız kriterlerde kaç ihtimal daha olduğuna bakın. Sizi istemediğini söyleyen bir kişide ısrar etmek niye? Sevgilisi olmayanlara son not: Geriye değil daima ileriye bakın. Kendinizi, tanımladığınız mutlu ilişkinizin içinde hayal edin. Bir de hepsinden önemlisi boş verin. Hayatı “oldu da olmadı da” diye kederlenerek ziyan etmeyin. “Sevgilim olduğunda şunu yaparım” dediğiniz ne varsa onları şimdiden yapmaya başlayın.


The Wise Yaşam

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

sonsuz@thewisemag.com

Terör ve Spiritüel Camia Ne oldu hani bizim o eşsiz bilgilerimize, o nötr duruşlarımıza, o korkunun etkisini en aza indirmiş benliklerimize, o yol gösterici kişiliklerimize, o birleştirici özelliklerimize?

T

erör ve terörle birlikte yaşamak ülkemiz için pek de alışılmadık bir durum değil ne yazık ki. Fakat Dünya çapında yaşanan terör olayları, özellikle de 11 Eylül sonrasında yaşanan ardı ardına büyük terör eylemleri, artık başka ülke vatandaşlarını da tıpkı bizler gibi terör ve terörle yaşamaya alışma noktasına getirmekte. 11 Eylül olayı, İspanya’daki bombalanan trenler, Kuzey Osetya’daki okul katliamı, İstanbul HSBC Bankası ve Neva Şalom olayları ve bunların arasına sıkışan irili ufaklı birçok eylem… Terör ve yaşanan olayların tabii ki incelenmesi ve tartışılması gereken birçok yönleri mevcut ki zaten Dünya bu olayları tartışıyor sürekli. Ben sadece aynayı spritüel camiaya bir çevirmek istiyorum. Daha sonra da sevgili hocam Ahmet Taner Kışlalı’nın “Siyaset Bilimi” derslerinde bize “terör” hakkında anlattığı bilgileri kısaca paylaşacağım sizlerle… Spiritüel bilgileri okuyup ayılıp bayılmak, mutluluktan uçmak ve sonra da birbirine forward edip karşılıklı birbirini tatmin etmek son derece kolaydır. Ama esas durum gerçek bir olay karşısındaki tavırlarda görülür. Spiritüel konular ağırlıklı e-mail gruplarında son zamanlarda sıkça yaşanan terör olaylarından sonra gelen mailleşmelerde genelde iki yönelimin önplana çıktığını gözlemledim: Ya lanet okuma, ya da büyük bir şok ve üzüntü içinde yazılan çoğu bol kanal bilgisi sosu serpilmiş mesajlar. Arkadaşlar hani evrende olan herşey mükemmeldi ve olması gerektiği için yaşanıyordu? Hani bu tarz olayların olabileceğini belirten mailleri birbirimize forward ederken, o bilgilerde bize önerilen “olacak olan her neyse, biz dengemizi koruyarak olduğumuz yerde duracaktık” ve bu bilgilerin güzelliğiyle mest olup kendimize sözler veriyorduk? Daha da geriye gidelim, hani 95’li yıllarda gelen bilgilerde “hasat” olacağı ve sadece titreşimi yüksek olanların dünyada kalıp yeni dünya düzenini kuracağı söyleniyordu da bizler o kişilerin bu bilgileri bilenler olduğunu düşünüp, “yeni dünya düzeni”ni bizlerin kuracağına inanıyorduk?


Ya da yaptığımız onca ışık gönderme, çapalama, gübreleme temizleme faaliyetleri sonucunda herşey hani daha da güzel olacaktı? Hani herkes panik ve korku içindeyken, bizler olanlara karşı metanetimizi koruyup onlara “doğru yolu”, “gerçeği” gösterecektik? Ne oldu hani bizim o eşsiz bilgilerimize, o nötr duruşlarımıza, o korkunun etkisini en aza indirmiş benliklerimize, o yol gösterici kişiliklerimize, o birleştirici özelliklerimize? Bir olayın ardından yağan lanetin haddi hesabı yok. “Nasıl yapıyorlar bunu anlamıyorum?”lar siye şaşkın şaşkın bakanların da.. Hu huuuu biz halen dünyadayız hatırladınız mı ve dünyada böyle şeyler var ve olmaya devam edecek de... Kimsenin de gelip göklerden bunu değiştirecek durumu yok, bir şeyleri değiştirebilme gücünü taşıyan bunca varlık da dünyada iken...

Peki ne yapacağız? Bir kere “teröristler de sevgiyle kucaklayalım, onlara ışık şifa gönderelim” gibi tavırlar bana hiç gerçekçi gelmiyor hayalperestlikten öte. Olayın derinine indiğinizde zaten herşeyin BİR olduğu ve olan her şeyin olması gerektiği durumu vardır, ama ben şu anda kimsenin bu kadar derin bir içgörüye ve hoşgörüye sahip olduğunu düşünmüyorum tanıdıklarım veya okuduklarım arasında. İçsel görüymüşçesine yazıların çoğunda da ya spiritüel papağanlık ya da korkusunu bastırmışlık mevcut.Ayrıca şunu da kabul etmemiz şart ki bizler tüm kimliklerimizin ötesinde İNSAN’ız ve insanların duyguları, güçlü ve zayıf yönleri vardır. Spiritüel bilgiler kişiye herşeyden önce kişinin kendisine, çevresine, yaşamına vs. daha geniş bir açıdan bakabilmesi için gereken keskin gözlem ve içgörüyü kazandırma potansiyeli açısından önemlidir ki benim burada spiritüel bilgi olarak kastettiğim felsefe, dinler tarihi, sosyoloji, mistisizm, psikoloji, biyoloji, kanal bilgileri vs. hepsinin bir arada harmanlanması sonucu ortaya çıkan insanının “kendini tanıma” bilgisidir. İnsan bilgilendikçe kendini tanımaya başlar ve güçlü yönlerini olumlu kullanabilme, zayıf yönlerini geliştirebilme şanslarını da yakalar gözlem gücüyle birlikte. Bunun içinde mutlaka kendine canını acıtabilecek kadar dürüst olması ve aklını kullanabilmesi şarttır. Diğer türlü sadece bir “copy-paste” insanı olmaktan öteye gidemez ve karşısına çıkan ilk sorunda (ki mutlaka çıkacaktır) aynen çöker gider. Sorunlar eninde sonunda çıkacaktır ama o sorunları aşacak gücünün de olduğunu anlayan insan, paniklemez ve paralize olmaz. (Ha tabii ki ürkecektir, korkacaktır, acıyacaktır canı sonuçta bizler insanınz ama şu da var ki cesaret, hiç korkmamak değil; korkusuna rağmen hareket edebilme gücüdür.) Bugün şirketlerde kriz yönetimi bölümü boşu boşuna yok ve ilk krizde kriz masasındakiler “eyvah şimdi napacağız, hani bu kadar güçlü bir şirkettik neden başımıza geldi, allah belasını versin” tavrına girer paralize olurlarsa şirket bu sefer harbiden çöker. Ulan sen orada “kriz masası”sın sonuçta, şirket eninde sonunda başına böyle olayların gelebileceğini bildiği için kurmuş seni ve güvenip koymuş oraya ama seni krizden çıkartacak bir masa lazım. İşte “kendini tanımak ve gücünün farkına varmak” da bir nev’i hayatın içindeki kriz yönetimi masasında doğal görevliliği getirir bence.

İnsan bilgilendikçe kendini tanımaya başlar ve güçlü yönlerini olumlu kullanabilme, zayıf yönlerini geliştirebilme şanslarını da yakalar gözlem gücüyle birlikte. Bunun içinde mutlaka kendine canını acıtabilecek kadar dürüst olması ve aklını kullanabilmesi şarttır. Çevredeki herkes paniklemiş ve korkuyla kaçışırken önce “Olan oldu, şimdi ortalığı nasıl toparlayabiliriz ve düzenleyebiliriz”i olay anında düşünüp eyleme geçen, daha sonra da yaralar sarılırken “neden oldu bunlar acaba ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz”i düşünen insanlara ihtiyaç var dünyada. Ha bu insanların karşısına çıkabilecek bir zorluk da, panikleyen insanların onun sakinliği karşısında “sen neden paniklemiyorsun?” sataşmaları karşısında halen sakinliğini koruyabilme yetileridir ki kaçımız bunları yapabilecek düzeydeyiz bilemiyorum.


Terörizm, ‘hesaplı’ bir şiddettir. Amacı olabildiğince çok insan öldürmek değil, kitlelerin ‘eylemlerinden etkilenmesini’ sağlamaktır. Şurası da var tabii: Ateşin düştüğü yerdeki insanlara, olaylarda yaralananlara; yakınlarını kaybedenlere bunları tabii ki söyleyemezsin ve tabii ki de olaylardan hepimizin canı yanıyor ve üzülüyoruz çünkü sonuçta insanız, ama işin şu noktası da var ki herkes “vah vah”modunda paralize olacaksa esas o zaman o eylemler esas amaçlarına ulaşıyorlar ki Ahmet Taner Hoca’nın notlarında da terör eylemlerinin esas amacının kişileri öldürmekten öte insanları korku ve dehşete düşürmek olduğunu belirtiliyor (bkz. Aşağı satırlar) Bu noktada korkunun etkilerini bunca okuyan ve metanet noktasında durmanın önemini bilen “spiritüel” kişiliklerin –yaşanan son olaylar çok büyüktü ve etkilenmemek imkansızdı tabii ki de- en ufak olay karşısında bile paniklemeleri, halen “uygulanması gereken” çok şeyin olduğunun göstergesi ve dönüp kendimize daha acımasızca dürüst olmamızın gerekliliğinin de. Bunu derken ben birçok şeyi çok başardım da eleştiri getiriyorum anlamına gelmesin sakın. Sadece içinizden biri olarak kendime de tekrarlayarak bunları söylüyorum, çünkü benim de daha çoook uygulamam gereken bilgi mevcut. Bu olaylar karşısında toplum tepkisini gösteriyor çeşitli eylemlerle ve böyle olayların çok yönü vardır üzerinde durulması gereken. Ben sadece kişi olarak öncelikli kendi üzerime düşen görevleri belirtmek istedim dışarıdaki birçoklarına göre kendini bu kadar inceleyen ve bu kadar gözlem yapmaya çalışan biri olarak. Hadi onlar bilmiyorlar ve böyle davranıyorlar; sen onca bildiğini düşündüğüne rağmen ne diye böyle davranıyorsun demezler mi adama ki dışarıdaki “bilmeyenlerin”, bildiğini iddia edenlerden çok daha “bilgili” davrandığı durumlar da mevcuttur hani... Dönüp bir kendimize bakalım ve dünyadaki karanlık enerjiye yaptığımız katkıları inceleyelim, önce kendi içimizdeki bakamadığımız karanlık noktaları inceleyerek (Karanlıklar, onlara bakma cesareti gösterdiğimiz anda aydınlanır). Sonra halen kabul edemediğimiz gücümüze ve değerimize bir göz atalım ve krizler karşısında kullanabileceğimiz, ama üzerinde konuşmaktan zevk almaktan öteye gidemediğimiz aletlerimize de ele alamıyorsak bile en azından göz atalım. Önce içimizde kendimize karşı yarattığımız terörü bir sona erdirelim ama bunu yaparken çok dürüst olalım. Bunu gerçekleştirdiğimiz de dünyanın kaotik enerjisini besleyen bir ruh daha azalacak ve dengeleyici tarafa geçecektir (1 ruh 1 ruhtur). Krizler karşısında paniklemeden, korkumuza rağmen hareket etme ve aklımızı

kullanabilme gücümüzü yaşayalım. Böyle böyle birşeyler değişimine katkıda bulunur yaşadığımız dünyanın bence. Yoksa sabah akşam otur meditasyon yap, ışık göndermekle falan sadece bir yere kadar gidilebilir. (Bunlar gereksizdir demiyorum yanlış anlaşılmasın. Kesinlikle iyi niyetli faaliyetlerdir. ama sadece bir özel gün de enerji gönderen biri olmaktansa, hergün dünyanın üzerinde adımlar atan “sevginin ve huzurun kendisi” olmak daha faydalıdır diye düşünüyorum)

Ahmet Taner Kışlalı’dan Terörizm Üzerine… Sevgili hocam Ahmet Taner Kışlalı, bizlere İletişim Fakültesi’ndeki derslerinde “Terörizm”i uzun uzun anlatmıştı. Hatta sınavında da sormuştu. Son zamanlarda gelişen olaylardan sonra onun anlattıklarını hatırladım ve sizlerle paylaşmak istedim. Latince kökenli ‘terör’ sözcüğü ‘büyük korku’ ya da ‘korkudan titreme’ anlamında kullanılır. Toplumun -ve dolayısıyla topulumu yönetenlerin- direncini kırman için ‘ortak korku yaratmak’, daha doğrusu ‘dehşet salmak’ amacına yöneliktir. Terörizm, ‘zayıf’ olanın seçtiği bir tür ‘siyasal şiddet’ biçimidir. Terörist -zayıf olduğu için- kendini gizler. Beklenmeyen bir anda ve beklenmeyen bir yerde ‘vurup kaçmaya’ çalışır. Çünkü devletin güvenlik güçleri, sayıca ve silahça kendinden üstündür. “Adi şiddet”te, amaç bir varlığa zarar vermek ya da onu yoketmektir. Oysa terörist için şiddet bir amaç değil ‘araç’tır. Örneğin sıradan bir katil, bir insanı ‘ölmesini istediği için’ öldürür. Terörist içinse, önemli olan o insan ya da insanlar değil, onları öldürdüğü zaman toplumda yaratacağı etkidir. Bir trene bomba koyduğunda, trende kimlerin olduğu, ölecek olanların kimliği ‘doğrudan’ bir önem taşımaz. Bu nedenledir ki; şiddetsiz terör olmaz, ama her şiddet de terör değildir. Atilla Yayla’nın da altını çizdiği gibi; terör eylemlerinde, psikolojik sonuçlar, fiziksel hedeflerden çok daha önemlidir. Terörizm, ‘hesaplı’ bir şiddettir. Amacı olabildiğince çok insan öldürmek değil, kitlelerin ‘eylemlerinden etkilenmesini’ sağlamaktır. Kitlelerin ‘dehşete’ kapılmasını, bir umutsuzluk içinde ‘teröristin isteklerine boyun eğilmesi’nden başka çare olmadığını düşünmesini sağlamaktır (s.36-37). ”Teröristi yönlendiren bireysel etkenler nelerdir? Terörist “gerçeği” nasıl algılar? Bir kere terörist genellikle kendisini bir “saldırgan”dan çok bir “kurban” olarak algılar. Şiddetin asıl sorumlusunun “düşman” olduğunu; şiddet eyleminin bireysel bir “tercih” değil, tarihsel bir “zorunluluk” olduğunu düşünür. Kendi özgür iradesi dışında, yüce bir otoritenin askeri olarak hareket ettiğine inanır. Yoldaşları öldürüldüğü ya da tutuklandığı zaman, kendi yaşadığı ve özgür olduğu için “suçlu” hissedebilir. (s.41.)


Terörü en çok özendirecek anlatım biçimi ise, terörizmin bir “savaş” olarak nitelendirilmesidir. Böyle bir nitelendirme, teröristin kendisine ve “dava”sına olan saygısını arttıracaktır.

Terörizme karşı ne yapmalı? Terörizme karşı verilen savaşımda öncelikle göz önüne alınması gereken üç temel noktadan söz edilebilir: 1) Tek başına silahlı savaşım hemen hiçbir zaman terörü sona erdirmeyeceği gibi, terörün silahsız çözümü de yoktur. (Bir uzmanın deyimiyle “hiçbir ödün teröristi tatmin etmez”) 2) Gerçek dünya ile “teröristin dünyası” arasında büyük fark vardır. Teröristin inançları ile gerçek olaylar ve olgular arasındaki “çelişkiler” somutlaştıkça, teröristin direnci azalır. 3) Terör grubunun inançlarını değiştirmeye çalışmak yanlıştır. Ancak tek tek teröristler üzerinde etkili olunabilir. Bir bütün olarak grubun değiştirilebilmesi çok zordur. Terörist’in istemlerini kabul etmek “şantaj”a boyun eğmek anlamına gelir. Ve yeni terörist eylemleri özendirmekten başka bir işe yaramaz. Ama silah ve şiddet karşısında toplumun boyun eğdiğini göstermek ne kadar yanlış ise; terörü yaratan ortamın değişmesi için gerekli “demokratik” adımları atmaktan kaçınmak da, o ölçüde hatalıdır. Resmi ya da özel kitle iletişim araçlarının terörizmle ilgili tutumu da, teröre karşı savaşımda önem taşır. Haberler doğrulara dayanmalı, ama şiddet eylemleri teröristlerin bir “başarı”sı ya da toplum açısından bir “panik” havasından sunulmaktan kaçınılmalıdır.

Terörü en çok özendirecek anlatım biçimi ise, terörizmin bir “savaş” olarak nitelendirilmesidir. Böyle bir nitelendirme, teröristin kendisine ve “dava”sına olan saygısını arttıracaktır. Teröristin direnme gücünü kıran iki temel etken vardır: Temel inançlarına yönelik kuşkular duymaya başlaması ve silahlı savaşımın başarısızlığa “mahkum” olduğu bilincine varması. Terörizmle ilgili haber ve yorumlar şu noktayı vurguladığı ölçüde -bu amaca yönelik olarak- etkili olurlar: 1)

Terörizm “masum kurbanlar”a zarar verir.

2)

Terörizmle hedeflenen amaca varılamaz.

3)

Barışçı yollar, siyasal amaçlara ulaşmada daha etkili ve saygındır.

Son olarak şunu söyleyebiliri: Terörizm, giderek toplumdaki “demokratik iletişim kanalları”nı tıkar ve bir kutuplaşmaya neden olur. Mantığın değil duyguların önplana çıktığı böyle bir ortamda, geniş kitleleler genellikle devletin yanında yer alır ve “en sert önlemler”in destekçisi kesilirler. Bu koşullar -özellikle demokrasi deneyimi az olan toplumlarda- “baskı rejimleri”nin oluşumuna çok elverişlidir. (s. 42 -43) (Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler: Siyasal Çatışma ve Uzlaşma (4. Baskı), Ankara: İmge Yayınevi)


The Wise Yaşam

Berna Köker berna.koker@thewisemag.com

Superman ya da Superanne H

afta içleri 08:30-18:30 arası, cumartesi günleri ise bir kaç saatliğine ofisteyim. Sayılarla uğraşıyor olmam sebebi ile işim dikkat gerektiriyor; öyle uykusuzluğu, yorgunluğu kaldırmıyor. Özel bir şirkette çalıştığım için de kolay maaş diye bir durum söz konusu olmuyor ve çok çalışıyorum kısaca. Gelelim “diğer” kısımlara. İki harika çocuğum var. İkisi de benden ilgi bekleyen, onlarla oyun oynamamı, yedirmemi, içirmemi, yıkamamı, kitap okumamı, gezmeye götürmemi, beraber televizyon seyretmemi, dansetmemi, kısacası bütün vaktimi onlarla geçirmemi isteyen iki küçük ve harika velet. Dünyada başıma gelen en iyi şey onlar. “Diğer” kısımlar kısmı henüz bitmedi, hatta daha yeni başladım. 1996 senesinde tanıştığım Reiki o gün bu gün hayatımın bir parçası. 2001 yılında hocalığı aldığımdan beri eğitimler veriyorum. Reiki uygulamayı ve öğretmeyi çok seviyorum ve onsuz bir yaşam düşünemiyorum. Yazmayı da çok seviyorum; günlüğüme yazıyorum; hikayeler yazıyorum; The Wise’da yazıyorum. Bir gün basılı kitapları olan bir yazar olmayı istiyorum. Sporun faydasına inanıyorum. O yüzden hava durumuna aldırmaksızın işe her gün yürüyerek gidip geliyorum. Yani toplamda günde 1 saat yürümüş oluyorum. Kitap okumak bir diğer vazgeçilmezim. Günde 5 sayfa olsun kitap okumaya çalışıyorum. Bu durumda kitapların bitmesi biraz zaman alıyor ama olsun, ben gene de kütüphanemi kitaplarla doldurmaya devam ediyorum.

Fiziksel olarak koyduğum efor dışında tüm bunları yapabilmek için bir de düşünsel efor koyuyorum. Tüm organizasyon yeteneğimi sonuna kadar kullanmam gerekiyor.

Ailemi çok seviyorum ve onlarla elimden geldiğince vakit geçirmeye çalışıyorum. Annem ve babamla, ablalarımla, yeğenlerimle paylaşımlarım hiç azalmasın istiyorum. Tabii aynı şekilde sevdiğim ve görüşmek istediğim bir dolu arkadaşım ve diğer akrabalarım var. Onları da ihmal etmiyorum. Eee haliyle ne kadar yardımcım olsa da ev işlerinin ve alışverişin ucundan tutuyorum. Bir bayan olarak saçıma başıma özen gösteriyorum. Tiyatroya, operaya, sergilere gitmeye bayılırım. Ayda iki kez bile olsa içlerinden seçim yapıp gidiyorum. Bir de hayatımı paylaştığım insan var. Onunla da birlikte güzel vakit geçirmeyi istememiz en doğal hakkımız. Bunu da yapmaya çalışıyorum. Fiziksel olarak koyduğum efor dışında tüm bunları yapabilmek için bir de düşünsel efor koyuyorum. Tüm organizasyon yeteneğimi sonuna kadar kullanmam gerekiyor. Bir gün toplamda 24 saat. Bunun da 6-7 saati uykuda geçiyor. Geriye kalıyor 18-19 saat. Şimdi siz düşünün bakalım bunların hepsi birden nasıl sığıyor benim hayatıma?


Zamansızlık ve yorgunluk her zaman en büyük bahanemiz. Eğer bunlar ortadan kalkarsa başka bahaneler bulacağımızdan eminim. Otomatik pilota takılmış vaziyette yaşıyoruz.

Kendi Seçimim Bu

Süperanne

“Kadın olmak zor işte” noktasına getirmek istemiyorum konuyu. Çünkü bir şeyden zor diye şikayet etmem için karşılığında ondan aldığım getirinin yeterli olmaması lazım. Hatta o şey ne ise, bana zorla yaptırılıyor olması lazım. Yukarıdaki listeye baktığım zaman bunların içerisinde bana zorla yaptırılan hiç bir şey yok. Ayrıca birer birer hepsini yaparken aldığım tatmin tüm koşturmacalara değiyor. Anlatmak istediğim bu değil. Kendimi bildim bileli hiç bir zaman evlenmek, güzel bir gelinlik giymek, düğün töreni yapmak, çoluk çocuğa karışmak gibi hayallerim olmadı. İnsanın ilerleyen yaşı değişiklikleri de beraberinde getiriyor. Hayallerim, isteklerim değişti. Hobilerim bir azaldı bir arttı. Kendi isteğimle evlenip kendi isteğimle çocuk yaptım. Hatta çocuğumun olmasını o kadar çok sevdim ki dayanamadım bir tane daha yaptım. Bana bütün bunları, şu anda sahip olduğum hayatın temposunu ve koşturmacasını çok değil 10 sene önce söyleselerdi büyük bir olasılıkla “hadi canım, yok artık” derdim. “Deli miyim kendimi niye bu kadar zora sokayım, hiç dayanamam ben bu kadar çok koşturmaya.” der kestirir atardım. Ama insan düşündüğünden daha güçlü, dayanıklı ve yaratıcı bir varlık. Hele bir de mini minnacık bebeğinizi kucağınıza aldığınız zaman hem onun hayatını hem kendi hayatınızı daha yaşanabilir kılmak için yapmayacağınız kalmıyor.

Zamansızlık ve yorgunluk her zaman en büyük bahanemiz. Eğer bunlar ortadan kalkarsa başka bahaneler bulacağımızdan eminim. Otomatik pilota takılmış vaziyette yaşıyoruz. Otomatik pilot bizi yeniliklere açık olmamızdan, yaratıcılığımızı kullanma olasılığımızdan, gerçek potansiyelimizi idrak edebilme gücümüzden koruyor. Çok şanslıyım ki çocuk sahibi olmak beni otomatik pilotun kontrolünden çıkardı. O yüzden vakitsizlikten hiç şikayet etmiyorum. Yorgunluktan sızlanmayı bırakarak gereken zamanı yoktan var edebiliyorum ve her seferinde elde ettiğim sonuca bakıp şaşırıyorum. Zamanın baskısı, aslında bizim onu ne sıklıkla bir bahane aracı olarak kullandığımıza göre değişen bir kavram, bunu her geçen gün daha iyi görüyorum.

Neler neler anlatıyor bu küçücük insan yavrusu size: Yaşınızın ilerlediğini, yapmak istediklerinizin ne kadarını yapıp ne kadarını yapmadığınızı, tembelliğinizi, çalışkanlığınızı ve en önemlisi hayatın ne kadar hızlı geçtiğini. Bebeklerimi emzirirken geçirdiğim her dakika hem onlarla yakınlaşmak, hem de hayatımı daha nasıl yaratıcı ve verimli geçirebileceğimi düşünmek için harcadığım mükemmel fırsatlardı. Doğum ve bebeklerim bana bu sorgulamayı yaşattılar. Ya hayatın son damlasına kadar karışıp elinden ne geliyorsa, ne yapmak istiyorsan en iyisini yapacaksın; ya da yaratıcılığını ve dayanıklılığını hiç test etmeden arkana yaslanıp, elindekiyle yetinip bahaneler üretmeye devam ederek yaşlanacaksın. Memur ve memur olmayan zihniyetin farkı budur işte. Çocuklarımın yaşamdan zevk almalarını, dünyayı her istediklerini gerçekleştirebilecekleri bir oyun bahçesi olarak görmelerini ve bunu yapabilecek gücün içlerinde olduğunu anlamalarını istiyorum. Söylediklerim ve yaptıklarım uyum içinde olsun istiyorum. Eğer bunu ben anlamamışsam, ben kendi gücümü ve yaratıcılığımı kullanmıyorsam bunu çocuklarıma nasıl anlatabilirim?

Kimbilir, belki de bizim kendimizden yarattığımız Süpermenlerle yarışamayacağını anlayan Süpermen tahtını çoktan bizlere bırakıp kaçtı bile. Eğer öyleyse kendisini ancak yaşamımızı renklendiren bir hayal kahramanı olarak özleyeceğim. Ben ve çevremdeki diğer “Super anneler”, potansiyelimizin elimizden geldiğince fazlasını ortaya koyarak onun yokluğunu aratmayacağız nasıl olsa...


The Wise Yaşam

Filiz Baştüzel filiz.bastuzel@thewisemag.com

İlk Şok

...Sadece olmuştur. O, ölümü seçmiştir ve gitmiştir...

Ö

lüm neden korkutucu? Gittiğimiz yeri bilmediğimizden mi? Dinlerden öğrendiğimiz dizi dizi korkutma senaryolarından mı? Yoksa toprağın altına gireceğiz böcekler bizi yiyecek korkutmalarından mı? Ya da bu dünyayı öyle seviyoruzdur ki (!) bir daha onu göremeyeceğimiz korkusundan mı? Ya da öldüğümüzde artık yakınlarımız bir daha göremeyeceğiz korkusundan mı? Veya karşılaşacağımız bilinmeyenin korkusundan mı? Öyle ya da böyle hepimizin bildiği gibi, dünya da insanları birçok şeye motive eden hep bu ölüm korkusu olmuştur. Peki, şimdi başka bir şey düşünelim bakalım, yakınlarınızı kaybetme korkusu nasıl geliyor size? O ölüm korkusundan daha mı baskın, daha mı fazla esir ediyor sizi yoksa içinizde? Hiç size şimdiye kadar öğretilenlerin ötesinde, çevrenizde yaşananlara uymayan, bana olmaz dediğiniz ve ona rağmen bir anda sizinde başınıza geliveren bir şey oldu mu? Sadece sizin yaşadığınız trajik bir olay karşısında, “ya bu durum karşısında ne yapmam gerekir, bununla nasıl başa çıkarım?” diye hiç kendinize sordunuz mu?

Peki, hiç uzatmadan soracağım, sizin hiç oğlunuz öldü mü? Evet benim oğlum öldü… Vefat etti bana çooook süslü geliyor. Diğer tarafa geçmeyi seçti ve öldü? Bu bilgiyi başkasıyla paylaştığınızda ya suratınıza vah vah diye acıyarak bakar, ya özür dileyerek konuyu kapatır, ya da çoğunluğun yaptığı gibi peş peşe şu soruları sorup: Nasıl? Niçin? Neden? Sorularına verdiğiniz her cevaba da “Keşke… yapsaydın.” “Keşke… yapmasaydın” diye anlamsız akıl fikir verme cümleleri kurarlar... Ne “keşke” si? Bunlar hep “Bana olmaz, benim başıma gelmez, ben çok iyiyim, ya da önlem aldım ben bak, o nedenle benim başıma gelmiyor böyle şeyler.” egosundan ya da korkusundan kaynaklanır genelde. “Olanla ölene çare yok” diye bir atasözü vardır çok severim… Bir de hızını alamayıp, şaşkınlık ve korkuyla zihni patinaj yapanların ağzından şu kelimeler savrulur.


“Aaa halinden tavrından hiç belli olmuyor ama?”(!), “Sen hiç değişmemişsin, bozulmamışsın?”(!) O ne saçma bir dil kaymasıdır anlam veremezsin. Cevap vermeye söyleyecek laf bulamazsın. Nasıl giyinir, nasıl davranır, ne yer, ne içer ki insan bir evlat kaybedince ki, sen taaa karşıdan anlayasın, gönlünün nasıl yanmış olduğunu karşıdan sezesin… Mümkün mü bu acaba? Hiç kimse sormaz ne hissettin o haberi aldığın anda, nasıl atlattın, onu nasıl hatırlıyorsun, hayata bakışın nasıl oldu, ne öğrendin bu olayları yaşadıktan sonra diye…

Gerçekle yüzleşme anı… Önce duymak istersin, tüm kalbinle” Yaşıyor, yok bir şey demelerini.” Meraklı ve umut dolu bakışlarınla tararsın karşında geçmiş sessizce duran her yüzü her sureti. Yaşıyor değil mi? Ölmemiştir değil mi? Kıpır kıpırdı daha 15 saat önce hopluyor, zıplıyor, yerlerde taklalar atıyordur herkesi güldürmek için. Neşesi kahkahası her yerde konuşuyordu, daha 6 ay önce ilk doğum gününü kutlamıştık, hem de iki kez, sevenleriyle. İçinden yakarırsın Tanrıya, ne olur yok bir şey desinler, ne olur Allah’ım ölmemiş olsun diye… Bu bir kabus olsa gerek diye geçirirsin içinde, bak şimdi uyanacaksın işte… Bir yandan sen bunları yaparken, çevrendekiler gözlerini bir yere dikmiş, kilitlenmiş dua ettiğini görürler ve bir şey yapamazlar, söyleyemezler, kıyamazlar hayallerine… Neden sonra bakarsın, boşa çabalıyorsun zaten onlar demeden anlarsın, alırsın birden havadaki ölümün ağır tadını… Sonra biri bu görevi üstlenir ve söyler sana gerçeği, olanı biteni…

Donarsın… Söyle bir olduğun yerde yalpalarsın, anlamsızca sağa sola devinirsin, kalırsın öylece. Ağzından kimsenin duyamayacağı kısıklıkta birkaç söz dökülür, sen bile duyamazsın. Yaşadığın tüm bu duygu fırtınasının bir Kabusun kalıntıları olması için dua edersin, kendini rüyadaymış gibi hissetmemeye çabalarsın, hissizleştirirsin vücudunu, dilini, zihnini, uyanmaya çabalarsın, ama nafile… Sanki gök kararmıştır, sanki bahar havası, bir anda sonbaharın iç ürperten karanlık serinliğine bürünmüştür. Kuş cıvıltıları bile sana kuş çığlıkları, uğursuz kuş bağrışları gibi gelir, kulakların çınlar, için tırmalanır, yer ayağının altında sarsılır. Birden anlarsın, yapılabilecek hiçbir şey kalmamıştır, O gitmiştir. Bir çığlık çıkar ağzından sonu gelmeyen. Sesin kendi içine kıvrılır, bir yerlerde düğümlenir. Sonunu getiremezsin ne çığlığın, ne içinden fışkıran haykırışın, ne yalvarışın, ne de isyanın… Her şey susar…

Her şey susar… Kimse sormadı, hiçbir kitapta bulamadım, hiçbir haberde okuyamazsın… Bir anne çocuğunu kaybettiğinde ne hisseder, onu toprağa verirken hücreleri nasılda titrer onunla gitmek için, nasıl da aldığı her nefes için suçluluk duyması gerektiğini yakınları her fırsatta hatırlatırlar bilmezsin… Kimse de bilmez, anlayamaz senden başka ne hissettiğini çevremde, kimse sormaz kimseye oğlunu kaybedince sen neler hissettin diye. Bunlar paylaşsaydın azalırdı derler? Azalır mıydı bilmezsin, azalır mıydı, yoksa deli diye kliniğe mi kapatırlardı seni hiç bilmezsin…

Her şey susar… İlk şok ve titreme, elin ayağın içinin tüm hücrelerinin titremesi… Kocaman bir sessizlik… İçinde ve dışında kocaman ve çığ gibi büyüyen bir sessizlik… Hatta belki de fazla huzurlu bir dinginlik… Her milimetrekarenin, ürpermesi, çekilmesi, büzüşmesi içe doğru her hücrenin… Göğsünün tam ortasında kör bıçakla açılan kocaman bir delik ve içinden geçen soğuk hava tünelinin kalbini dondurması… O soğuk boşluğun sana kalbinde yeri doldurulamaz kaybını, içindeki boşluğun heybetini, sürekli içini ürperterek hatırlatması. Akıl tutulması, zihin tutulması, dil tutulması, hissedilen, yaşanan ilk şokla beraber… Sonrasında iç sesinle konuşmaya başlarsın. Neden oldu? Düşünür düşünür bulamazsın… Sana hep kötü şey yaparsan, kötü şeyler yaşarsın diye öğretilmiştir. Sen kötü bir şey yaşıyorsundur sonsuz acı çekiyorsundur. Ne yaptım ben neden oldu böyle bir şey diye kendini suçlamaya başlarsın. Ne yaptım ki bu neyin cezası diye muhasebeye eski kayıtlara bakmaya başlarsın… Hiçbir şey bulmazsın. Birden anlarsın ki o senin yaptığın bir şeyin cezası değildir. O kimsenin yaptığı bir şeyin cezası değildir. O kimsenin yaptığı bir şey de değildir.

Sadece olmuştur… O ölümü seçmiştir ve gitmiştir. Sizin hiç oğlunuz öldü mü? Benim bir kere öldü, dünyam lâl oldu, zihnim lal oldu, dilim lal oldu. Oğlumun son nefesini verdiği gün, ben de kapılarımı mühürledim. Bebekken ben yıkardım onu, öldü; yıkadılar, aldılar, götürdüler. Onu yıkadıkları gün beni yıktılar. Onu gömdükleri gün yüreğimi paraladılar… Siz hiç ciğerinizin yandığını hissettiniz mi? Sizin hiç nefes almaya utandığınız anlar oldu mu? Benim oldu. Ve benim oğlum öldü.


The Wise Yaşam

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

sonsuz@thewisemag.com

Ama Ruhlarımız Geride Kaldı

Ç

ok sevdiğim bir Kızılderili hikayesi vardır. Beyaz adamla ata biner ve dörtnala giderler, derken Kızılderili bir anda durur. Beyaz adam şaşırır ve sorar, neden bekliyoruz? Kızılderili yanıt verir, çok hızlı gittik, ruhlarımız geride kaldı. “Avatar”ı izlerken hep bu hikaye aklımdaydı. İnsanlık olarak teknolojinin dibine vurduk, demirden atlarımıza bindik son sürat gittik, acayip iletişim teknolojileri yarattık, gördükçe kendimizin bile şaştığı aletler ürettik… Ama ruhlarımız geride kaldı. Bu teknolojileri üretirken, yaşadığımız dünyayı yok ettik; yarattığımız teknolojilerin esiri haline geldik ve o teknolojiler de bizden hep “daha”sını talep etti. Daha fazla para, daha fazla petrol, daha fazla enerji, daha fazla hammadde… Hep “daha fazla”. Teknolojimizin talepleri uğruna sadece doğamızı değil, birbirimizi de yok ettik. Petrol uğruna milyonlar öldü, insanlar birbirine kırdırıldı, acılar ve gözyaşları sel oldu, ama bunların hiçbir

Acımasızca kıydık, yok ettik, öldürdük, yaraladık, işkence ettik… Yoketmek ve talepkar tanrılarımıza adaklar sunmak için elimizden ne geliyorsa yaptık.

ifadesi yoktu. Çünkü tanrılar kurbanlar istiyorlardı ve biz de onlara kendimizi çoktan adamıştık. Ruhlarımız mı, onlar zaten geride kalmıştı. Kontrolsüz biçimde aşırı çoğalan nüfusumuza yetsin diye, milyarlarca hayvanı mezbahalarda katlettik, yiyeceklerimizin yapısını bozduk; evlerimiz için yok ettiğimiz doğa yeterli gelmedi, bir de üstüne yılda bir ay gitmek için koylarda körfezlerde apartmanlar diktik, orada yaşayan diğer varlıkları hiçbir zaman düşünmeden. Zaten dünya insanlar için yaratılmıştı, hayvanlar bizim yiyeceğimiz, tüm doğa sahip olduğumuz evimizdi. Parselleyip parselleyip satabilir ve onun üzerinde hak iddia edebilirdik ve herhangi bir itiraz karşınızda silahlı güçlerimiz vardı insanlık tarihi boyunca bizleri haklı çıkaran, iddialarımıza destek olan. Acımasızca kıydık, yok ettik, öldürdük, yaraladık, işkence ettik… Yoketmek ve talepkar tanrılarımıza adaklar sunmak için elimizden ne geliyorsa yaptık. Durmamıştık, durmayacağız, taa ki son ağaç kesilene, son balık ölene kadar….


Sonra birileri çıktı geldi. Teknoloji, yaratmak için de kullanılabilir, bakın size bir örnek dedi ve insanlık tarihinin en güzel filmlerinden birini çekti. “Hayalgücünü” kullandı ve yeni baştan bir dünya yarattı. “Yeah, adam bilimkurgunun dibine vurmuş adamım, helal olsun” dedik sinemadan çıkışta. Ama o filmi izleyenler arasında içi sızlayıp, konuşamayanlar vardı; Na’viler’i izlerken ve Pandora’yı gezerken aslında hiç de fantezi bir gezegeni izlemediklerini gören… Kızılderililer, Aborjinler veya diğer “ilkel” kabileleri anan… Dünya’daki yağmur ormanlarını hatırlayan… Hani o dev alışveriş merkezlerimizin duvarlarındaki istatistik sayaçlarında, “Dünya’da şu anda şu kadar kilometrekare yağmur ormanı yokoldu” diye yazarken başımızı bir saniye çevirip “hadi ya” dedikten sonra, en yakın dükkana doğru koşa koşa ilerlediğimiz zaman hatırladığımız yağmur ormanları. Hani “Avatar”da insanlar ağaçlara dozerlerle dalarken onlara kızdığımız, ama sonrasında “film olm ya“ deyip rahatladığımız zaman; o dakikalarda türdaşlarımızın yok ettiği ormanlar. Tabii aynı türdaşlarımız, “vahşiler” dedikleri “ilkel” kabileleri zamanında hepten yok ettikleri için artık gündemimizde değil o konu. Ayrıca etini giga-hiper-ultramarketten, “kapalı, hijyenik ambalaj”la satın alan insanoğlunun da, vurduğu geyiğe kendisiyle yaşamı paylaştığı ve canını sunduğu için şükreden bir kızılderiliyi anlamasına imkan yok. Tıpkı filmde mecburiyetten öldürdüğü varlıklardan özür dileyen Na’vi gibi… Ben “Avatar”da fantezi bir dünya izlemedim, ben kendi yaşadığım dünyayı ve türdaşlarımı gördüm. Evet, filmde insanlardan nefret ettim ve insanlığımdan utandım. Ama aynı insanoğlunun böyle bir film yapabildiğini de görünce nasıl bir dualite evreninde yaşadığımızı tekrar andım. “Mona Lisa”yı da yapan aynı insanoğluydu, 2. Dünya Savaşı’nı da. Ruhumuzu dinlendiren müzikleri de besteleyen bizlerdik, sokakta sırtında gitarla yürüyen kızın ağzını kapatıp, ona tecavüz edip öldüren de. Atom enerjisini de, atom bombasını da yaratan bizlerdik. Yaratmak ve yıkmak… Yapmak ve bozmak… Doğurmak ve öldürmek… Yaşatmak ve yok etmek… Üretmek ve tüketmek… Dinginlik ve saldırganlık… İyilik ve kötülük… Daha buraya yazabileceğimiz yüzlerce ikilem. İşte Dünya adı verilen gezegende yaşayan insanoğlunun portresi ve bu portrenin güzelliğini ve çirkinliğini tek bir şey belirliyor: O geride kalan ruhlarımız… Çok yakında insanlık olarak hepten frene basacağımız zamanlar yaklaşıyor gibi görünüyor. Ama bu fren çok sağlıklı olacağa da hiç benzemiyor hani. Son sürat giderken, yaşanacak muhtemel olaylar bizlerin frene asılmasına yol açacak, ama son sürat giden

Yavaş yavaş dinginleşmeye başladığınızda, aslında yaşamınızın değişmeye başladığınızı göreceksiniz araçta da frenlere asılmanın sonuçlarını hepimiz biliyoruz. İşte bu noktada her birimizin birey olarak, şu anda yapabileceğimiz bir şey var: Kendi içsel frenlerimize asılmak. Kendimizi durdurmak. Durdurmak ki ruhlarımız yetişebilsin. Peki nasıl mı yapacağız bunu? Size varolan teknolojiyi kullanmayın, her şeyi bırakın, doğaya dönün demiyorum. Böylesi biraz fantezi olur. Önce içsel olarak bir durun ve kendinizi dinleyin. Bırakın hayat yanınızdan akıp gitsin, siz sadece durun ve hiçbirşey yapmayın. Bu işinizi bırakın da ortalardan yokolun anlamına da gelmiyor. Yapmanız gerekenleri yapın ama kendinizi akışa kaptırmayın, durun ve gözleyin sadece. İzleyin. Yaşadığınız hayatı, soluduğunuz havayı, üzerinde yürüdüğünüz dünyayı, çevrenizdeki insanları izleyin ve gözleyin. Yavaş yavaş dinginleşmeye başladığınızda, aslında yaşamınızın değişmeye başladığınızı göreceksiniz. Bakın size teknikler, taktikler, çalışmalar önermiyorum, sadece içsel freninize basın diyorum, tıpkı bir dağ yolunda arabanızla yol alırken bir an durmanız ve etrafı izlemeniz gibi. Arabanızın gürültüsü sustuğunda ortalık nasıl sessizdir değil mi? İşte yaşamınızda da bunu yapabilirsiniz. Bunu yapabildiğinizde de yıkıcılığınızdan eser kalmaz, sadece bu dünyaya nasıl katkıda bulunabilirim diye düşünür ve üretmeye başlarsınız. Ürettikleriniz insanların ruhlarına dokunur ve onlar da bir şeyleri tetikler. Sonrasında mı… Ne kadar çok insan frene basmışsa o kadar az hasarla atlatırız önümüzdeki dönemi, ayrıca siz içinizde durmuşsanız, insanlık ne kadar sert fren yaparsa yapsın en az şekilde etkilenirsiniz. Çünkü siz artık o demir attan inmiş ve gerçek bir ata binip, son sürat ilerleyenleri izler hale gelmişsinizdir. İçinizdeki frene şu anda basabilmeniz dileğiyle.


The Wise Gizem Aycan Aşkım Saroğlu aycan.saroglu@thewisemag.com

Göbeklitepe

Dünyanın İlk Tapınağı

B

undan tam 17 yıl önce Alman arkeolog Klaus Schmidt Urfa’nın 15 km kuzeydoğusundaki Göbeklitepe’de kazılara başladı... Kazılar ilerledikçe Göbeklitepe’nin bütün dünya uygarlık tarihini ters yüz edecek bir sırrı içinde barındırdığı ortaya çıktı... Zira kazılar bundan tam 12 bin yıl önceye ait bir tapınağın izlerini birer birer ortaya çıkarıyordu...

Japonya Hindistan, Kanada gibi ülkelerde Atlanta Belgesel Filmler Festivali’nin En İyi Eğitici Belgesel Ödülü de sahibi...

İnsanlığın avcı-toplama döneminde, yani henüz insan yerleşik düzene geçmeden ve din olgusuyla tanışmadan yapılmış bir tapınağın izleri...

Neden Göbeklitepe sorusuyla başlasak?

Tüm dünyayı şaşırtacak bir gerçek vardı ortada.... Arkeolog Schmidt’e göre, bölge Mezopotamya’daki ilk şehirlerden 5 bin 500 yıl, İngiltere’deki ünlü Stonehenge’den de 7 bin yıl daha yaşlıydı. Uygarlık Kronolojisini altüst eden Göbeklitepe, Alman Stern dergisi tarafından ‘Adem’le Havva’nın Sarayı Bulundu” başlığıyla gündeme taşındı. Halihazırda Göbeklitepe’de kazılar devam ediyor... Her geçen gün uygarlık tarihinin yeniden yazılmasını sağlayacak bilgiler ortaya çıkıyor... Sinemacı Ahmet Turgut Yazman kişisel ilgisini mesleğiyle birleştirerek 5 yıllık bir çalışmanın ardından Göbeklitepe’de gerçekten ne olduğunu irdeleyen, muhteşem bir belgesele imza attı... Göbeklitepe: Dünyanın İlk Tapınağı Belgeseli. İran, Amerika, Çin,

Uzun süren bir çalışmadan sonra Göbeklitepe: Dünyanın ilk Tapınağı adlı belgesele imza atan Ahmet Turgut Yazman’la The Wise için konuştuk...

Bugün bu topraklarda yaşayan biri olarak artık şunu çok net söylemeliyiz, şu anda dünyanın en önemli ilk üç arkeolojik kazısından biri Göbeklitepe’dir ve benim şahsi fikrim, Göbeklitepe dünyanın en önemli arkeolojik kazısıdır. Çünkü Göbeklitepe’de insanlık tarihi adına bilinen bir çok bilgiyi yeniden gözden geçirmemizi gerektirecek önemde bulgular var. Bildiğimiz tarihi kurgu insanın biyolojik evriminin son aşaması olan ve o dönemde avcı toplayıcı yaşayan türümüz Homo Sapiens’in günümüzden yaklaşık 8 bin yıl once tarımı keşfederek yerleşik düzene geçtiği ve “Neolitik Devrim” denilen bu değişimin ardından dini inanışları ya da kültleri adına tapınaklar inşa ettiği şeklinde. Göbeklitepe bu bilgiyi değiştiriyor. Göbeklitepe’de günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce henüz tarım keşfedilmeden, yerleşik düzene geçilmeden inşa edilmiş tapınaklar var. Bu yapıların tapınak olduklarından bilimsel olarak eminiz, ama burada ne tip törenler ya da ayinler yaptıkları hakkında ancak tahmin yürütebiliriz. Bu anlamda hem tarihi süreçte hem de andaki var oluşunda insanın kendini anlaması açısından çok önemli bir olgu Göbeklitepe.


Kısaca her her şey nasıl başladı senin için? 2006 yılında 13’üncü yüzyılda Anadolu’da yeşeren Mevlevi- Bektaşi – Alevi inanışlarının tarihsel batıni yapısı üzerine bir araştırma yaparken okuduğum bir gazete haberi ile keşfettim Göbeklitepe’yi. Arkeolog Prof. Klaus Schmidt Berliner Post gazetesine verdiği bir demeçte Göbeklitepe tapınaklarında bulunan hayvan kabartmaları ve soyut sembollerin o dönemin insanın aşkın düşünme becerisine işaret ettiğini anlatıyordu. Konu çok ilgimi çekti ve Şanlıurfa’ya gidip Göbeklitepe’yi gezdim. Tepenin mistik hali ve atalarımızın bizlere bıraktığı mesaj o kadar ilgimi çekti ki burasının ne olduğunu anlama çalışmasının dünyaya duyurulması gerektiğini hissettim ve projeyi oluşturmaya başladım. Dört yıllık çalışmanın sonucu, çekim ve yapım sonrası aşamasında toplam kırk kişinin emeği geçen bu öznel belgesel ortaya çıktı.

Nasıl başladı, kimlerle nasıl oluşturdun, neden başladı? Önce bilim dünyasının görüşünü anlamaya çalıştım, kazı başkanı arkeolog Prof. Klaus Schmidt ile görüştüm, İstanbul Üniversitesi Neolitik Arkeoloji kürsü başkanlarından Prof. Mehmet Özdoğan ile görüştüm. Daha sonra mitoloji ve dinler tarihi konularının perspektifinden anlamaya çalıştım, tasavvuf ve batıni gelenek konusunda uzman olan araştırmacı yazar Metin Bobaroğlu ile görüştüm. Sembolik anlatımların çok belirgin özelliklerini ve bunların kaynaklarının Göbeklitepe‘de olma olasılıklarını araştırdım, Mısır’a gittim Ejiptolog Wafaa El-Saddik ile görüştüm. Tapınakların pozisyonlarının astronomik bir açılımı olup olmadığını anlamak üzere Hintli astronom B.G. Sidharth ile görüştüm. Üstelik kendisinin Vedik Astronomi ile ilgili kurduğu bağlantılar sonucu aslında Göbeklitepe’nin bulunmasından yaklaşık 10 sene once böyle bir yerin varlığından bahsetmiş olduğunu öğrendim, kısacası aslında bir şekilde proje benimle beraber kendi yolunu çizdi. Fakat en önemli gelişme ortağım Kerem Akalın’ı bulmam ile oldu. Kendisinin projeye getirdiği vizyon, iki ve üç boyutlu animasyonları oluşturabilmemiz için kurduğu ekip ve işin yapılışına getirdiği enerji filmin hayata geçmesini sağladı.

Belgeselde özellikle D Tapınağı üzerinde çok duruluyor. Tapınağın 12 sütündan meydana gelmesi derinlemesine anlatılıyor. Şimdiye kadar ortaya çıkarılan ve aynı döneme ait olduğu bilinen toplam dört tapınak var. Sembolik anlatımın en yüksek seviyede olduğu tapınak D tapınağı, ayrıca bu tapınağın şimdiye kadar bulunan tapınakların arasında en eskisi olduğu tahmin ediliyor. Bu tapınak T biçiminde 12 sütun ile çevrelenmiş. Bu T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan tasvirleri olduğu düşünülüyor. Yani 12 insanın bir araya gelmesi, elips benzeri bir halka oluşturması tasvir edimiş bu tapınakta, bir çeşit toplanma durumu var. Tabii bu bana ister istemez dinler tarihindeki 12 sayılarını düşündürdü, Musevilik’te 12 kavim var, Hristiyanlık’ta Hz. İsa’nın 12 havarisi olmuş, İslam inancında 12 İmam olgusu var, tabii ayrıca Sümer’lerden, Hint’ten, Çin’den bildiğimiz 12 burç, 12 takım yıldız kavramı da var, ben bu bilgilerin kaynağını Göbeklitepe’de aradım, bağlantılar araştırdım ve sonuçları izleyici ile paylaştım. Hindistan’daki Bilim Akademisi başkanı astronom B. G Sidhart’a göre –ki kendisi bugün baraj altında kalan bölgedeki Nevali Çöri’de Alman arkeolog Harold Haupman ile beraber çıkarılan buluntulara bakmış bir bilim adamı- yılanlı başın Veda kültürünün oluşturduğu bir uygarlıktan gelebileceği tahminini yapıyor.

Ortada bir şey yokken Göbeklitepe’nin bulunabileceği bölgede Vedic bir medeniyet olabileceği tahminini yapmış...

Yine tapınaklarda rastlanan H harfinin gizemi? T harfinin gizemi nedir desem? T yani Tau aslında tanrısal bir semboldür. Antik Mısır geleneğinde Ankh işareti olan, Hristiyanlık’ta haç formunu alan aslında T’dir. Burada benlik bilincinin oluşmadığı, bireyselliğin oluşmadığı, kendi iç dünyasının daha inşa edilmediği insan dönemini anlattığı söyleniyor, yani mitlerin oluştuğu dönem, mitolojik bilincin oluştuğu algıya ait bir dönem olarak bakılıyor bu bulguya, gerçekten gizemli bir durum var T sembolü etrafında.

Sütünlarda çok çeşitli hayvan figürleri var, bunların bir sembolizmi bir anlattığı şey var mı? Göbeklitepe’de bir çok hayvan figürü var: tilki, yılan, yaban domuzu, turna kuşu bunların başlıcaları ve bunlar sanatsal açıdan da çok etkileyici estetik özelliklere sahipler, özellikle kabartmalar. Arkeologların bir kısmı bu sembolleri farklı kabilelerin kendilerini temsil eden işaretleri olarak yorumluyorlar.


Kundalini Sanskritçe’den çevrildiğinde çöreklenmiş olan anlamına geliyor. Çöreklenmiş olanın ayağa kalkması, bedende bu enerjinin uyanması başka bir bilince işaret ediyor. Aynı şekilde Mısır’da firavunların ve tanrıların üçüncü gözleri denilen yerde alınlarından çıkan yılan var. Yılan motifi için belgeselde Metin Bobaroğlu yılanın Hazreti Musa’nın asasında iradeyi ya da bilinci tasvir ettiğini söylüyor...

Bir diğer görüş bu hayvanlar ile o dönemde yaşanan hikayelerin anlatıldığı yönünde, mağaralardaki av sahneleri gibi. Ama sembolik anlatım tarihine bakarak söyleyebiliriz ki hayvanlar aslında insana dair özellikleri sembolize ediyor. Yani Lafontaine ya da Mevlana’da kullanıldığı gibi; tilki kurnazlığı sembolize ediyor. Yılan değişimin sembolü, yılan aynı zamanda Hint öğretilerinde insanda çöreklenmiş olduğu varsayılan Kundalini enerjisinin sembolü. Mesela Bektaşi – Alevi inanışında Turna kuşu ruh göçünü temsil ediyor, aynı kuş Avustralya Aborji’lerinde veya Japonya’daki geleneksel inanışlarda da önemli bir sembol. Dolayısıyla Göbeklitepe’deki hayvan figürlerine taştan bir hayvanat bahçesi ya da heykel parkı şeklinde bakmak yerine bu figürlere gizlenen sembolik anlatımları anlama niyetiyle baktım.

Yorumlardan biri de bu T’lerin insanı simgelediği üzerine... Arkeologlar böyle söylüyorlar. Çok bariz bir özellik var. Bu T biçimindeki sütunların yan tarafından hafif kabartma gibi, çizgi ile belli edilmiş kollar ve eller çıkıyor. Parmakları gördüklerinde bunun aslında bir insanı sembolize ettiği sonucuna varıyorlar. Bu 12 insanın biraraya gelmesi, bir toplanma anlamını da içerebiliyor. Kimi arkeologlar bir sürü kavim olabileceğini , her klanın da bir sembolü olabileceğini söylüyorlar.

Yine bu sütunlardaki güneş ay sembolizmleri de ilginç... Sembol dediğimizde bir işaretten bahsetmiyoruz; o işaretin çok çeşitli anlamlara gelebilme özelliği var. Mesela yılandan bahsettiğimizde yılanın sadece koruma özelliğinden söz etmiyoruz. Yılan Mısır’da koruma anlamını taşıyor ama o aynı zamanda değişimin de sembolü. Yılan çörekleniyor, çöreklenip durmasına baktığımızda Hindistan’da kundalini enerjisinin temsilini görüyoruz.

Yılan sembolü Musa peygamberle birarada kullanılmış... Kuran-ı Kerim’de çok çeşitli yerlerde geçiyor. Asanın iradeyi temsil etmesi gibi bir yorum var. Ayrıca yılan bilincin uyanmış olmasını da simgeliyor. Firavun büyücülerini topluyor ve büyücüler Hazreti Musa’ya birtakım becerilerini gösteriyorlar. Kuran’da ayette geçtiği şekliyle Hazreti Musa asasını yere atıyor ve o asa bir yılana dönüşüp büyücülerin yaptığı şeyleri yutuyor ve tekrar asaya dönüşüyor.

Sence Göbeklitepe’nin sana sordurduğu en çarpıcı üç dört soru nelerdir? Bence Göbeklitepe’de günümüzden 12 bin yıl öncesine ait yaklaşık 20 tapınak tespit edilmiş olması, bu tapınaklardan henüz gün ışığına çıkarılan 4 tanesinde hayvan figürlerinin yanında soyut sembollerin bulunmuş olması ilk göze çarpan önemli konular. Ama daha derinde bu tapınakların kimler tarafından yapıldığı, yani geçmişe yönelik bilimsel tahminlerde avcı toplayıcı olduğu, henüz kültür nesnesi bile oluşturmadığı varsayılan insanların böylesine büyük bir organizasyon nasıl gerçekleştirdikleri ve daha da önemlisi hangi amaç için geçekleştirdikleri en çarpıcı sorular. Bu sorulara bulunabilecek cevaplar bildiğimiz anlamdaki insanlık tarihi ve dinler tarihini değişebilir.

Batı dünyası nasıl yaklaşıyor Göbeklitepe konusuna ? Neden bunca zamandır gözardı ediliyor? Sanırım Batı dünyası Göbeklitepe’yi anlamaya çalışmakta biraz yavaş davranıyor. Bu durumun Göbeklitepe olgusunun yerleşik bilgileri alt üst etme potansiyelinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yani onlarca yıldır Göbeklitepe’den yaklaşık yedi bin yıl sonra inşa edilmiş, mana adına üzerinde çok daha az iz olan Stonehenge üzerine gösterilen ilginin artık biraz da Göbeklitepe’ye kayması gerekiyor. İnsanlık tarihini anlamak için buraya bakmak zorunda, Göbeklitepe gözardı edilemeyecek kadar önemli bir keşif.


The Wise Gizem

Burak Eldem

burak.eldem@thewisemag.com

Elf’ler, yani Peri’ler, hatta şu Şemsu-Hor... Bunlar egemenliğin kadınların elinde olduğu, çok eski bir “üstün toplum”a ilişkin silik anılar mıdır? Dahası, böyle bir ırk gerçekten var mıdır, yoksa düşlerde yaratılmış bir ideal midir? Eğer gerçekten var idiyse, kimdir bunlar ve nereden gelmiş, sonra ansızın nereye gitmişlerdir? Birçok insan için “peri masalı” tamlaması, aydınlık, pırıl pırıl, insanın içine umut ve yaşama gücü veren bir dizi olumlu imgeyi çağrıştırır. Masalları hemen hepimiz severiz; hele işin içinde “peri”ler varsa, anlatılacak hikâye inanılırlık sınırlarının ne kadar dışına çıkarsa çıksın, tadından yenmez. Bu nedenle perileri günlük konuşma dilimizin içine de sıklıkla taşırız. Büyüleyici güzellikte bir kadın için, “peri kızı gibi” deyişini kullanmak epey yaygındır sözgelimi. Eğer fiziksel güzellikle birlikte ruh olgunluğunu, evrensel iyi niyetin bir kişide somutlanmasını ve orijini çok eski, bilinmeyen dönemlere dek varan bir “soyluluğu” vurgulamak istiyorsak, “Peri Padişahının Kızı” deyişini, masallardan ödünç alırız.

Bütün bu yönleriyle çoğu kez büyüyü, güzelliği ve karşı konulmaz bir çekiciliği ifade eder peri sözcüğü. Ama kolektif kültürde peri kavramıyla ilgili çağrışımlar her zaman bu kadar olumlu imgeleri içermeyebilir. Sözgelimi “cinler ve periler” dendiği zaman, gözle görünmeyen ve varlığı fiziksel bir hacme hapsedilemeyen, ama buna karşın fiziksel dünyaya etkide bulunma gücüne sahip, ürkütücü varlıklar gelir akla. Terkedilmiş bir mekân ya da içinde kimsenin yaşamadığı, eski ve korkunç görünümlü bir yapıya “perili ev” denmesi günlük konuşma kültüründe oldukça yaygındır ve buradaki “peri” sözcüğünün, “peri masalı” ya da “peri kızı” ifadelerindeki olumlu niteliklerle yüklenmediğini hepimiz iyi biliriz: Uzak durulması gereken, insanlara zarar verebilecek “karanlık yaratıklar”dır cinler ve periler. Eğer Wes Craven uslubunda çekilmiş korku filmlerine özel bir düşkünlükleri yoksa, bu tür varlıkların gerçekliğine ilişkin inançları olan insanlar, “perili ev”lerden uzak durmayı yeğlerler. Batı kültüründe peri kavramı, en yaygın kullanımını, Kilise’nin “sapkın mezhepler”le mücadele ettiği 12. yüzyıl ve hemen sonrasında bulmuş gibi görünürse de, hem dilbilimsel hem de folklorik anlamda bu kavramın kökeni oldukça eskilere dayanıyor: Elimizdeki bölük pörçük sınıflanmış bilgilerin bile iyice seyrekleştiği, bugün “yazının kullanımından önceki zaman”ı vurgulamak üzere, “tarih öncesi” dediğimiz devirlere.


Ama o çağdan bugüne uzanan süreç üzerinde “peri” kavramını merkez alarak yapacağımız yolculuğa, bir yerlerden başlamamız gerekiyorsa, işaretleyebileceğimiz en uygun evre Katolik Kilisesi’nin “sapkın avı”nı başlattığı 12. yüzyıl gibi görünüyor. İngilizce’de “peri” sözcüğünün karşılığı, “fairy”; buna paralel olarak “peri masalı”na da “fairytale” deniyor. Yapısal olarak, hem dürüstlüğü ve adilliği, hem de güzelliği ifade eden “fair” sıfatı, peri için kullanılan bu karşılıkla akraba. Ancak, Avrupa’da Aydınlanma dönemi sırasında yoğunlaşan dilbilimsel araştırmaların çoğunda, “fairy” sözcüğünün kökeni, “yazgı” anlamına gelen Latince “fata” ya da “fatae” sözcükleriyle bağlantılı ele alınmış. Bu durumda, İngilizce’de yine “yazgı” sözcüğünün karşılıklarından biri olan “fate” de, peri kavramıyla ilintili hale geliyor. Latince’de “fata”dan türeyen “fatare” fiil köküyse, “büyülemek” (enchant) anlamını vermekte. Onyedinci yüzyılda Kilise baskısının azalmaya başlamasıyla birlikte folklorik inançlar üzerinde çalışmalara başlayan araştırmacılar, sözcükler arası bu çapraz ilişkilerde, “büyü yoluyla yazgı belirleyen güçler” anlayışını, doğrudan “peri” kavramıyla bağlantılı ele alıyorlar. İlginç noktalardan biri de, perinin “dişil” (feminin) bir sözcük olması. Ortaçağ Avrupası’nın folklorik birikiminde sık sık karşımıza çıkan, hem insanların hem de tanrıların yazgısını belirleme yeteneğine sahip “Fate” adı verilen üç dişi periye gönderme var bu bağlantıda. Kuzey mitolojisinde, Edda’da, bu dişi perilerin Odin tarafından “Nornir” olarak adlandırıldığından söz ediliyor. Yine Yunan kültüründe, belki onun da önceli olan Minos folklorunda biçimlenip Tuna’nın kuzeyinden, Britanya’ya dek yayılan, tarihin ilk “teslis”iyle (trinity), “Üç Tanrıça” kültünün türevleriyle karşılaşıyoruz burada: “BakireAnne-Kocakarı” formlarının üçünü de bünyesinde toplayan “Hekate” kavramının, yazgı belirleyen “Fate” adlı üç dişi periyle yakın ilişkisi olduğu, neredeyse kesin. Sözcük, İtalyanca’ya “Fata”, Eski Fransızca’ya “Fée” ya da “Faée”, Güney Fransa’nın (Provençal) diline “Fada” ve İspanyolca’ya da “Hada” biçimleriyle giriyor. Her versiyonun, hem Latince “Fata” ile, hem de “Hekate” kavramıyla yakınlık içerdiği söylenebilir.

Cathar mezhebi: Albi’nin “Işıldayanlar”ı Batı Avrupa kültüründeki bu dilbilimsel yakınlıklara kısaca göz attıktan sonra, “peri” sözcüğünün bu bölgelerdeki ilk yaygın kullanımına dikkatlerimizi yoğunlaştırmakta yarar var şimdi. Her ne kadar yüzyıllar içinde bu eski kullanım unutulmaya yüz tutmuş olsa da, yirminci yüzyılda dinler tarihi ve folklor üzerine yapılan araştırmalar, “peri” sözcüğünün onikinci yüzyılda oldukça özel bir grubun üyelerini belirtmek üzere ve ayrımcı, küçümseyici bir tavırla kullanıldığını günışığına çıkardı: Bunlar, Fransa’nın güney bölgelerine yerleşen ve bütünüyle Kilise’nin sunduğundan çok daha farklı ve radikal bir inanç biçiminin sözcülüğünü üstlenen, “Cathar” mezhebinin mensuplarıydı. Maddi değerlerden ve onların getirdiği ilişkilerden uzak durmayı, doğayla (ve dolayısıyla Tanrı’yla) uyumlu basit bir yaşamı, vejetaryen bir diyeti ve paylaşımı seçen insanlardı Cathar’lar.

Ama her şey bu kadar basit olsaydı, Kilise bu mütevazı mezhebi kendi varlığı için bu kadar büyük bir tehlike olarak görmezdi tabii. Ruhani bir iktidarın varlığına itirazla başlıyordu, Kilise tarafından “Cathar sapkınlığı” olarak nitelenen inanç biçimi. Buna paralel olarak, dünyayı ve evreni doğru kavrayabilmek, Tanrı’ya yakın olabilmek için, “saflaşmak” ve maddi tutkulardan arınmak gerektiğini savunuyorlardı. Bir görüşe göre, bu ilkelerini Matta gospelinin bir ayetinden almışlardı (“İsa ona dedi ki, eğer kusursuz olmak istersen, git malını mülkünü sat, yoksullara ver ki, hazinen göklerde olsun. Sonra gel ve beni izle” Matta 19:21) ve kendilerine seçtikleri ad (Cathari) eski Yunan dilinde “kusursuz” anlamına geliyordu. Mülkiyet ve maddi zenginlik, Tanrı’ya ve gerçeğe ulaşma yolunda insanın önündeki temel engeldi Cathar’lara göre ve bu nedenle, dünyevi değeri olan hiçbir şeyin mülkiyetini kabul etmeyip, temel ihtiyaçlarını ortaklaşa paylaşımla giderecekleri bir alternatif yaşam ve örgütlenme biçimi geliştiriyorlardı. Saflığa ve kusursuzluğa ulaşmak (Cathari) herkesin kolayca varabileceği bir aşama değildi elbette; sabır ve olgunluk gerektiriyordu. İlkin “saf ve kusursuz” olma yoluna girecek, sonra da “aydınlanma” aşamasını yaşayacaktı bu yaşam biçimini seçenler. Bir başka deyişle, Cathar yolunu izlemek, arınmak ve Tanrı’nın ışığıyla aydınlanmak demekti. Bu yazı, Cathar ve diğer Ortaçağ “sapkın” mezheplerini analiz etme gibi bir amacı taşımıyor; zaten hacim olarak da bir dergi çerçevesi içinde bunu yapmak pek kolay değil. Bu nedenle, Güney Fransa’ya yerleşen Cathar’ların, onikinci yüzyıldan itibaren Kilise otoritesi için ciddi biçimde başağrısı olduğunu belirtmekle yetinelim. Üstelik bu başağrısı, yeni bir şey de değildi: Hıristiyanlık Roma topraklarında devlet dini haline geldikten ve Kilise’nin sunduğu ibadet biçiminin dışındaki bütün dinsel düşünceler “sapkınlık” ilan edildikten sonra, eski pagan inançlarının köklü ve yaygın olduğu hemen tüm topraklarda benzeri gruplaşma ve mezhepleşmeler yaşanmış, sıklıkla da sert biçimde ezilmişti. Bir görüşe göre, dokuzuncu yüzyılda Balkanlarda “Bogomil” (Tanrı Dostları) adıyla


anılan muhalif mezhebin soykırımı çağrıştırır bir koğuşturmaya uğramasından sonra, İmparatorluğun elinden kaçabilen bir grubun Güney Fransa’ya sığınmasıyla başlamıştı zaten Cathar hareketi. Bogomil’in öncülleri, Anadolu’da bir direniş olarak ortaya çıkan “Paulisyen” cemaati ve eski Ermeni Kilisesi’ydi. Onların öncülleriyse, Hıristiyanlık öncesi dönemin eski Pers düşüncesine ve kısmen antik Mezopotamya inançlarına dek varıyordu. Bir başka deyişle Cathar mezhebi, aslında Kilise’den çok daha eski ve köklü inanç biçimlerinin yüzyıllara yayılan ve zaman içinde bir tür kesintisizlik izleyen direniş zincirindeki halkalardan biriydi. Bu nedenle, durumun ciddiyetini çok iyi analiz eden Papa Innocent, salt onları ezmek için Güney Fransa’ya bir Haçlı Seferi düzenledi, bütün Cathar’lar ya kılıçtan geçirildi ya da ilk kez onlar için yaşama geçirilen ünlü Engizisyon heyetleri tarafından sözde yargılanıp, işkenceyle öldürüldü. Hareket bütünüyle ezildiğinde Cathar’lar dehşet verici bir katliama uğramışlar, yalnızca bir avuç şanslı “kusursuz”, Pireneleri aşıp İspanya’nın kuzeyinde saklanmayı başarabilmişti. (Cathar serüveninin bundan sonra izlediği seyir de oldukça ilginç ama bu yazının sınırları içine sığacak gibi değil.) Elbette fiziksel şiddetin yanı sıra, Cathar düşüncesine karşı ideolojik savaş da uyguladı Kilise. Tanrı yolundan sapıp “cinlere-perilere karışmış günahkârlar” anlamına gelmek üzere, Catharlardan söz ederken alaycı bir dille “periler” nitelemesi de kullanılıyordu. Çünkü Hıristiyan teokrasisi, “peri”lerin şeytanla işbirliği içindeki karanlık varlıklar olduğuna ve perilere yakınlık duyanların “cadı ve büyücü” olarak yargılanıp “sapkın” ilan edileceğine ilişkin bir fetva da yayımlamıştı. Ne gariptir ki, bir aşağılama olarak seçilen peri sözcüğü, Cathar inanlıları için bir övgü, bir iltifat niteliğindeydi aslında.

Kelt ülkesinin Elf’leri Cathar mezhebine verilen adlardan biri de, “Albigenses”di; yani, Albi kasabasında yaşayanlar. Onuncu yüzyılda Bogomil hareketinin ezilmesi sırasında kaçabilen birkaç kişinin buraya sığındığını ve düşüncelerini yeniden yaymaya çalıştığını ileri sürüyor bazı araştırmacılar. Ama Bogomil hareketinden etkilenmiş olsun ya da olmasın, Albi kasabasının Cathar düşüncesine ev sahipliği yapmasını sağlayacak faktörler, bu yerleşim yerinin kuruluşundan

itibaren var olmuş zaten. Dördüncü yüzyıl kadar erken bir tarihte kurulduğu biliniyor Albi’nin; yani, Roma’nın hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul edip bütün pagan tapınaklar ve eski inanç mensupları üzerinde terör estirmeye başladığı tarihlerde, birileri bu bölgeye yerleşmişler. Kasabaları için seçtikleri isimse, “Albiga”; yani, “Albi’lerin Yeri”. “Alba”, Latince’de sözlük anlamı olarak “parlak beyaz” demek. Bir başka deyişle, “ışıldayan” ya da “parlayan”. Fransa, İsa’dan önce sekizinci yüzyıldan itibaren, Keltlerin gelip yerleştiği ülkelerden biri. Albi’nin yer aldığı Güney bölgelerini de içerecek biçimde bölgenin Romalılarca bilinen adı, ikinci yüzyıla dek “Galya”, yani “Kelt Ülkesi”. Dolayısıyla, Albi’nin kurulduğu yıllarda kentin ilk sakinlerinin Romalılaştırılmış da olsa Kelt asıllılar olduğunu söylemek mümkün. Peki Kelt dilinde Albi ne demek? İlginç bir biçimde, “ışıldayan” ya da “parlayan” olarak anılan, seçkin ve özel bir ırkı tanımlamakta kullanılıyor bu sözcük: Folk hikayelerinden “Elf” adıyla bildiğimiz, efsanevi bir ırkı. Elf’ler, neredeyse bütün Kelt toplumlarının kültüründe karşımıza çıkıyor ve çoğu kez “aşkın” bir konumu, hatta belki biraz “insanüstü” bir niteliği de sahipleniyor folk hikâyelerinde. Tıpkı Latin dilindeki “Alba” sözcüğünde olduğu gibi, bu ırka ya da topluluğa verilen ad, “parlaklık” ve “ışıltı” kavramlarını aynı anda içeriyor. Çoğu eski Britanya folk hikâyesinde “Elf” ve “shining” (ışıldamak) sözcüklerinin birlikte ve birbirlerinin anlamını tamamlar biçimde kullanıldığını görüyoruz. Daha da ilginci, Chaucer da dahil kimi ozanların yapıtlarında, Elf ve “Peri” (fairy) sözcüklerinin eşanlamlı değerlendirildiklerine ve birbirlerinin yerini aldıklarına da tanık oluyoruz. Resme böyle baktığımızda, Kilise ideologları onları alaycı ve aşağılar bir dille “periler” olarak nitelemeden yüzyıllar önce de, Cathar’ların merkez seçtiği Albiga (sonraları Albi) kasabasının sakinlerinin, “Peri” kavramını bildiği ve yücelttiği çıkıyor ortaya. “Peri” sözcüğünün Keltik kültürde karşılığı, çok eski zamanlardan beri, Elf; ayn�� sözcük Tötonik folklordaysa “Alb” ve “Albi” olarak çıkıyor karşımıza. Ortaçağ Fransız masallarında söz edilen Periler Kralı Oberon, daha eski versiyonlarda “Alberon” adıyla biliniyor. Nibelungen’de anlatılan koruyucu bekçinin adıysa, “Alberich”, yani “Elf Kralı”. Günümüzde bile Kelt-Cermen kökenli popüler isimlerde Elf kavramı hâlâ yaşıyor: Alfred, “Elf Yöneticisi” demek; Albert ise, “Elf Işıltısı”. Dördüncü yüzyılda Albi kentini kuranların kültüründe “Işıldayan Elf - Parlayan Peri” kavramlarının çok canlı ve güçlü imgeler içerdiğini gördük. Sözü edilen ışığın, fiziksel olarak güçlü bir ışık kaynağını değil, “Tanrısal bir ışığın yansıtıcılığını” vurguladığını unutmamak gerek. Yani aslında burada bir tür mecazdan söz ediyoruz: Tıpkı, “aydın insan” dediğimizde, üzerine projektör tutulmuş bir adamı kastetmediğimiz, tinsel bir aydınlanmayı vurguladığımız gibi. Bir başka deyişle Elf ya da Peri kavramlarındaki “aydınlanmış/ışıldayan ırk” anlayışı, aslında zaaflara ve eksikliklere sahip “insan ırkı” için öngörülen bir ideal modeli de içeriyor: Kusurlarından arınma, saflaşma, ışıldama. Ancak insanlık bu aşamaya ulaştıktan sonra


yeryüzünde “Altın Çağ” başlayabileceğini ve adil, eşitlikçi bir düzenin hüküm sürebileceğini satır aralarında vurgulayan bir inanışın ürünüdür bu. İnsan için varılması gereken hedef, “eski zamanların Işıldayanları (Elfleri) gibi olmak”tır. Bu yönüyle Elf ya da Peri, doğaüstü güçlere sahip ve “diğer dünyaya ait” bir cin ya da hayalet olmaktan çok, örnek alınması gereken ve zaaflarından arınmış aşkın bir model haline gelir. Tıpkı, kasabanın kuruluşundan altı yüz yıl sonra Albi’de ortaya çıkan Cathar’ların, “kusursuzluk” modelleri gibi.

Alba Longa: Roma’ya çıkan yollar Peki Kelt-Töton folkloruyla Cathar inancı arasındaki köprüyü sağlayabilecek gibi görünen Latin dilindeki “Alba” sözcüğünün, Elf ya da Albi kasabasıyla aynı bağlamda bir ilişkisini bulabilir miyiz? Görünüşe bakılırsa, bu hiç zor değil. Alba’nın “ışıldayan beyaz” ya da “parlak beyaz” anlamına geldiğini söylemiştik. Diğer yandan, Albi’nin eski adı olan “Albiga”, bize başka ipuçları da veriyor: Kasabanın kurucuları belki de yalnızca Kelt-Töton kültüründen yola çıkmadılar isim seçerken; belki bu adın Roma tarihi açısından da sembolik bir anlamı vardı. Roma’nın köklerinin, efsanevi Romus ve Romulus kardeşlerin de doğduğu, Alba Longa kentinde olduğu kabul ediliyor. Roma tarihçisi Titius Livius’a göre bu kentin kurulduğu tepe, Jüpiter’in de aralarında olduğu “gök tanrıları”na, yani “Tanrı’nın ışığıyla göklerde parlayanlar”a aitmiş ve “Alba Longa” adı da bu nedenle seçilmiş. Bir başka deyişle, bir kuruluşun ya da yeni bir başlangıcın gerçekleştirilmesi için merkez seçilen kente verilen ad, yine “Tanrı’nın ışığıyla parlama” kavramını içeriyor ve bunun yanı sıra bize bir “yıldız izleme kültürü”nün de ipuçlarını veriyor. Hıristiyanlığın Roma’nın devlet dini haline geldiği ve pagan topluluklara baskının başladığı bir dönemde, Güney Fransa’da Albiga kentini kuranların, “Eski ve seküler Roma”yı özleyerek, yeni bir başlangıç yapma adına, Roma’nın çekirdeği olan Alba Longa’dan yola çıkarak kente bu adı verdikleri düşünülebilir. (Benzer paralellikler, Avrupa’nın başka bölgelerinde de karşımıza çıkıyor: Sözgelimi, Keltik Britanya’nın Roma jargonunda adı, Alba. İngiltere’nin en eski adlarından biri de, Albion. Balkanlar’da, Cathar’lara esin kaynağı olabileceği düşünülen Bogomil hareketini yaratanların yaşadığı bölgeye Albania deniyor - tıpkı bugünkü Arnavutluk’a dendiği gibi.) Albi’nin kuruluşunda ister bu güdünün izleri olsun, ister Kelt folklorundaki Elf-Peri kavramının içerdiği anlamlar ağırlıklı rolü oynasın, iki şey kesin gibi görünüyor: 1. Sonradan Cathar’lara da ev sahipliği yapan Albi, tarihsel kökleriyle birlikte Roma’nın hıristiyanlaşmasına direnen yerleşim yerlerinden biriydi.

2. Kökeni büyük olasılıkla Keltlerden de eskiye dayanan bir “ışıldayan - parlayan ırk” anlayışı bu bölgenin kültüründe her zaman canlı tutulmuştu. Yine “Peri” ve “Elf” kavramlarının izlerini sürmeye devam edersek, yolumuz kaçınılmaz biçimde bu kez Roma’nın kurulduğu Alba Longa’dan geçiyor. “Tanrı’nın ışığıyla parlayanlar”a adanan tepedeki kent, yine Titius Livius’a göre, Aenias’ın oğlu Arcanius tarafından kurulmuş. Aenias, hem Livius’a hem de Virgilius’a göre, Troya kökenli ve şu ünlü savaş sonrasında yanındakilerle birlikte bir gemiye binip, büyük yıkımdan kaçmayı başaranlardan biri. Dolayısıyla, Roma’nın kökeni, Titius ve çoğu tarihçi tarafından Troya’ya dek dayandırılıyor. İlk yerleşimlerin İsa’dan önce üçüncü binyılda kurulduğu Troya’nın kökleriyle ilgiliyse, rivayet muhtelif. Yine de, bu ilk katmanların üçüncü binyıla tarihlenmesi, Troya’yı bir biçimde Ege’nin denizci uygarlığı Minos Krallığı’yla yakınlaştırıyor. Belki de hem Minos hem de Troya, aşağı yukarı aynı dönemlerde Yakındoğu’dan, Anadolu’dan, Karadeniz’in kuzey kıyılarından ve İran’ın batısından Akdeniz’e yönelen göç hareketleri sırasında, benzer kültürleri paylaşan halklar tarafından kuruldu. Bu konunun ayrıntılarını tartışmak da bu yazının konusunun bir hayli dışında kalıyor. O nedenle, şimdilik sadece şu “Işıldayan - Parlayan” kavramının aşikâr kaynağı olarak karşımıza çıkan Yakındoğu’ya çevirelim gözlerimizi. Hazar Denizi dolayları, Kafkaslar ve Kuzey Karadeniz stepleri, Keltlerin ve Latinlerin de aralarında bulunduğu Hint-Avrupa kavimlerinin hem göç yollarını oluşturmuş, hem de bazıları için “geçici yurt” işlevi görmüş. Bir başka Hint-Avrupa halkı olan İranlılarsa, Hazar’ın doğusuna ve güneyine yerleşmişler. Cathar düşüncesini etkileyen faktörler arasında, beşinci yüzyıldan sonra Roma topraklarında Kilise’nin epey başını ağrıtan Pers kökenli Manişeizm’in de sayılması, olası bağlantılar bulmak üzere dikkatimizi İran’a yöneltmemiz için yeterli neden.


Antik Pers kültüründe ve Manişeizm’e de kaynak oluşturan Zerdüşt düşüncesinde, Batı dillerine “fairy, faée, fata” biçimlerinde giren sözcüğün en eski örneklerinden birini buluyoruz: “Peri”. Evet, Türkçe’de kullandığımız “peri” sözcüğünün kökeni, Pers dilinden geliyor. Anlamı, bizim günlük konuşma dilimize “peri kızı” formunda giren kavramla paralelliğe sahip: “Göklerde dolaşan ve ışık saçan güzel.” Zerdüşt kültüründe peri ile aynı anlama sahip bir diğer kavram, “fravaşi”. Bu da tıpkı peri gibi dişil bir sözcük ve yine “parıltılı güzellik” niteliğine vurgu getiriyor. Pehlevi dilindeyse peri, “feroi” ya da “ferai” biçimini alıyor. Ancak eski Pers düşüncesinde peri, “ışık saçma” ve “parıldama” kavramlarını barındırmakla birlikte, kesinlikle “göksel” bir niteliğe sahip. Diğer yandan bu göksellik, aynı zamanda periyi doğaüstü niteliklerle donatarak hem olumlu hem de olumsuz görünümlere sahip bir “ruh” haline de getirmekte. Tıpkı “iyilik perisi” ve “perili ev” kavramlarının içerdiği karşıtlık gibi, Pers düşüncesinde perinin iyisi de var, kötüsü de. Tıpkı iyi tanrı (Ahura Mazda) ve kötü tanrı (Ahura Mainyu) düalizmi gibi. Şimdi elimizde, kökleri Anadolu’ya, Yakındoğu’ya ve İran’a dek uzanan; “ışıldama ve parlaklık” niteliklerini vurgulayan; çoğu kez “özenilesi” bir ırkın (Elf) altını çizerek saflık ve kusursuzluk için de bir model oluşturan; göksel ya da göklerle ilgili bir niteliğe sahip; tanrı olmamakla birlikte Tanrı’ya insandan daha yakın bir mertebede olduğu varsayılan bir “Peri” kavramı var. Belki yeni bir bağlantı ya da zincire eklenecek yeni bir halka için gözlerimizi Mısır’a çevirebiliriz artık.

Peri ve Per-Ra: “Işıldayanlar” Hanedanı Sözcüklerin bir dilden diğerine taşınması sırasında, birbirinin yerini alan bazı harfler var ki, P ve F de bunlardan. Çoğu kez, diller arası yakınlaşma ve alışverişlerde P ve F harfleri birbirlerinin yerine kullanılabiliyorlar: “Peri” sözcüğünün, “Fairy” ya da “Faée” haline gelmesi gibi. Az önce sözünü ettiğimiz, Pehlevi dilinde peri anlamı veren “Ferai” sözcüğü de bu tür bir değişimi yaşamış izlenimi veriyor. Eğer değişimi tersine çevirir ve hece düzenini Eski Mısır dilinin yapısına uygun hale getirirsek, “Per-Ra” sözcüğü çıkıyor karşımıza: Eski Mısır dilinde, “Ra’nın Evi”. Rahmetli Sir Wallis Budge, bunu “Güneş Tanrısı’nın Evi” olarak çevirirdi büyük olasılıkla. Zaten Ra’nın bütünüyle “Güneş Tanrısı” kavramıyla yapışık hale getirilmesinin mimarlarından biri de bizzat Budge.

Oysa “Ra” sözcüğü, zaman içinde güneş tanrısı için kullanılmakla birlikte, bir isim değil, bir nitelik ya da daha doğru bir deyişle, bir unvan. “Işıldayan”, “Parlayan” ya da “Işık saçan” anlamlarını içeriyor Ra ve Eski Mısır dilinde “göksel” alanlar için, yani tanrısal nitelikleri vurgulamak üzere kullanılıyor. Bir başka deyişle, o kısacık tek hece içinde hem “ışık” hem de “yücelik” kavramlarını içselleştiriyor. (Ayrıca Yakındoğu kültürlerindeki “Efendi” kavramının da öncüllerinden biri.) Dolayısıyla Güneş için de sık sık yinelenen “Ra”, yani “Yükseklerde Işıldayan” ünvanı, zaman içinde onun adı haline gelmiş. Yoksa Ra ne özel isim, ne de salt “güneş” anlamı veren bir sözcük. Bunu göz önünde bulundurarak sözcüğe yeniden baktığımızda, “Per-Ra”, bir başka anlam daha kazanıyor bu kez: “Işıldayan Ev”. Ama Eski Mısır dilinde “ev” sözcüğünün de, tıpkı Batı dillerinde olduğu gibi, fiziksel bir yapıyı belirtmenin yanı sıra “hanedan” ya da “sülale” anlamını verdiğini gözden uzak tutmamak gerek. Yani “Per-Ra”, aslında tam olarak bir insan grubunu vurguluyor: “Işıldayan Hanedan” ya da “Parlayan Sülale” gibi bir şey. Bu noktada, Kelt kültüründeki o çok özel ırkın, Elf’lerin adıyla ciddi bir paralellik çıkıyor karşımıza. Peki Mısır’da böyle bir hanedan biliyor muyuz? Bütün firavun sülaleri kendilerini “tanrılar gibi ışıldayan” olarak nitelerler; zaten firavun anlamına gelen “Per-o” sözcüğü de aslında “Büyük Ev” demektir. Az önceki mantıktan gidersek, “Büyük Sülale”. Ama Per-Ra’nın daha farklı bir “ışıldama”yı vurguladığını söylemek mümkün. Mısır’la ilgili kapsamlı tarih çalışmalarının en eskisi, Manethon’un İsa’dan önce dördüncü yüzyıl sonlarında kaleme aldığı “Mısır Tarihi”. Bu yapıtın orijinali elimizde yok. Ama çeşitli yazarların yaptığı alıntılardan, Manethon’un Mısır tarihini yeniden eskiye doğru üç aşamada değerlendirdiğini biliyoruz. Bugün modern Mısır tarihçilerinin de kaynak kabul ettiği Torino Papirüsü ile belli paralellikler de taşıyan Manethon kronolojisine göre, Mısır’da hanedanlar, yani “insan-krallar” dönemi, günümüzden aşağı yukarı beş bin yıl önce, ilk firavun olduğu varsayılan Menes’le başlıyor. Onun öncesinde, Mısır’ın yarı-tanrılar ya da oldukça özel bir ırk tarafından yönetildiği bir “ara dönem” var. Mısır tarihinin ilk evresindeyse Manethon, ülkeyi uzun süre tanrıların (Neteru) yönettiğini anlatıyor. Tabii ki modern tarihçilerimiz son derece seçici davranarak, Manethon kronolojisi ve Torino Papirüsü’nde “Hanedanlar Dönemi”ne ilişkin verileri gerçek kabul edip, önceki iki evreyi bütünüyle “hayal ürünü” olarak değerlendiriyor ve “mitoloji” başlığı altında yarattıkları farklı bir çuvala dolduruyorlar. Yani aynı kaynağın yarısı “kabul edilebilir somut bilgi”, diğer yarısıysa “fantezi ve düşgücü ürünü.” Ejiptologların yaklaşımlarını tartışmanın yeri de bu yazı değil; o halde biz yolumuza devam edelim: Manethon’un kronolojisinde “insan krallar çağı”nın, yani Hanedanlar döneminin başlamasından önceki zaman dilimini oluşturan evrenin yöneticileri, farklı bir ada sahip: “Şemsu-Hor”. Yani, “Horus’un İzleyicileri.” Acaba bu, toplumsal bellekten izleri neredeyse tümüyle silinecek denli eski, insandan farklı, yetkin ve “kimliği meçhul” yöneticiler,


Peri ve Elf kavramlarıyla paralelliği olduğunu düşündüğümüz “Per-Ra”, yani “Işıldayanlar Hanedanı” olabilir mi?

“Şem İnsanları” ve “ŞemsuHor” Bu noktada belki Mısır kültüründen kısa bir süreliğine uzaklaşıp, Eski Ahit’in sayfalarını biraz karıştırmakta yarar olabilir: “O günlerde ve sonrasında, yeryüzünde Nefilim vardı. Bunlar eski zamanların güçlü adamları, ünlü insanlarıydı.” (Tekvin 6:4) Bilindiği üzere bu ayetler, üzerinde her dönem yoğun tartışmalar yaşanan, Musa’nın ilk kitabı Tekvin’in (Genesis) oldukça kritik bir bölümünde yer alıyor: Yani, Tanrı’nın insanlığı Tufan’la cezalandırmasının hemen öncesini anlatan bölümlerde. Sümer Kral Listeleri’nde, Tufan öncesi ülkeyi yöneten, olağanüstü uzun ömürlü, hatta bir tür yarı-tanrı çağrışımı yaratan bir dizi hükümdar sıralanır. Benzer biçimde, Tekvin de bize garip bir ipucu veriyor yukarıya aldığımız ayette: “Eski zamanların güçlü adamları, ünlü insanlar”. Hangi “eski zaman”dır bu ve söz konusu kişilerin “ünleri” nereden gelmektedir? “Ünlü” olarak diğer dillere çevrilen sözcüğün İbranice’de karşılığı, “adı bilinen, tanınan” anlamlarına sahip “Şem”. Yani aslında Tekvin’deki ayette şöyle deniyor: “Bunlar, eski zamanın güçlü Şem insanlarıydı.” “Şem” ile ilgili muammalar bu kadarla da kalmıyor: Yine Tekvin’de, ellerinde taş yerine kerpiç tuğlalar olan insanların Babil kulesini inşa etmeye çalıştıklarını anlatan ayette, bu sözcüğe bir kez daha rastlıyoruz: “Haydi gelin kendimize bir kent ve başı göklere erişecek bir kule inşa edelim, bir nam yapalım!” (Tekvin 11:4) Tufan sonrası yerleşilen Mezopotamya’da Babil kentinin kurulmasını dile getiren bu ayette, kentin kurucularının kendilerine bir “nam yapmak” istediklerinden söz ediliyor. Kutsal Kitap yorumcularına göre bu, kendilerine ün kazandırmak, adlarını ölümsüzleştirmek isteğini vurgulamakta. Ancak bizim için ilginç olan nokta, yine İbranice orijinalde “nam” ya da “ad” yerine, “Şem” sözcüğünün kullanılmış olması. “Adlandırılmak, adı bilinmek” kökünden gelen Şem, İbrani dilinde “ad, isim” olarak da kullanılmış. Ancak biraz dikkatli bir taramayla, söz konusu “ad”ın, fazlasıyla özel bir varlıkla, Tanrı’yla bağlantılı olduğunu görmek güç değil. Yani Şem, sıradan bir adı değil, “önemli” bir adı ifade ediyor. Sözgelimi, Şemiramot, İbrani kabilelerinden Levililerde kullanılan bir kadın ismi. Asurolog Eberhard Schrader, bu sözcüğün kökeninin,

Asur dilinde bir kadın ismi olan Sammumarat’tan geldiğini ve bu ada en çok Nimrod’da, Nabu adına dikilen anıtların üzerinde rastlandığını belirtiyor. Ancak bir başka uzmana, Paul G. Hoffmann’a göreyse Şemiramot, bir yer adı. Anlamıysa, “Şemiram’ın İmgesi (Sureti)”. Şemiram sözcüğünün açılımıysa, Ram’ın (yani “Yüce Olan”ın) Adı. Bu noktada, “yüce olan” anlamına gelen Ram sözcüğüyle, “yücelerde ışıldayan” Ra arasındaki paralelliği anımsatmanın gereği var mı? Mezopotamya ve yakındoğu kültürleri uzmanlarının çoğuna göre Şem sözcüğü, Akatça “Şumu”dan geliyor. Çevirisi “O’nun Adı” olarak yapılan bu sözcük, “en yüce tanrı” için kullanılan bir sıfat. Bu yaklaşım, İbrani kültüründe Tanrı’dan söz etme biçimine ilişkin bir gelenek ya da “tabu” ile de oldukça uyumlu. Bilindiği gibi Tanrı’nın adı (YHVH) çok ender ibadetler ve Kutsal Kitap okumaları dışında telâffuz edilmez; bu bir tabudur. Hatta, “halkın” okuduğu Kutsal Kitap’ların büyük bölümünde bu tabu geleneğine uygun olarak Tanrı’dan “Ha-Shem” olarak söz edilir: Yani, “O’nun Adı”. O halde Şem sözcüğünün Tanrı Adı ile bağlantılı olduğunun altını çizebiliriz. Zecharia Sitchin, oldukça radikal bir teoriyi sunduğu ünlü “12. Gezegen” adlı kitabında, hem Nefilimlerin “ünlü insanlar” olarak nitelenmesine, hem de Babil kulesini inşa edenlerin “kendimize bir nam yapalım” dediklerinin ileri sürülmesine, “Şem” sözcüğü ekseninde itiraz ediyor. Oldukça akla yakın bir öneriyle ortaya çıkıyor Sitchin ve “Şem” sözcüğünün başta Akatça olmak üzere çoğu Sami dilinde karşımıza çıkan “Şamu” ve “Şamaim” sözcükleriyle akraba olması gerektiğine dikkat çekiyor. Her iki sözcüğün de anlamı, “gökyüzü”. Ancak Sitchin bu saptamanın devamında iddiasını daha ileri bir noktaya götürüyor ve gökyüzü ile ilgili bir kavramın, “başı göklere erecek bir yapı inşa etme” bağlamında kullanılmasının ancak uzay araçlarını, yani “roketleri” kastetmiş olabileceğini ileri sürüyor. Dolayısıyla, Sitchin’e göre Tekvin’de Nefilimlerden söz eden ayet, “Şem insanları” nitelemesiyle “uzay gemisi kullanan bir halka” gönderme yapıyor. Benzeri biçimde, Sitchin’in yorumuyla Babil’de kule inşa eden insanlar da “Kendimize bir ad yapalım” değil, “Gelin bir uzay gemisi inşa edelim” diyorlar! Bütünüyle “saçma” deyip elimizin tersiyle bir kenara itemesek de, Sitchin’in yorumlarının fantastik olmaktan öte, biraz fazla “cüretkâr” nitelik taşıdığını düşünüyorum. “Şem” ile “Şamaim”in ya da “Şamu”nun dilbilimsel anlamda bağlantılı olduklarınaysa bir itirazım yok. Hatta belki bu bağlantı, izini sürdüğümüz “Elf” ve “Peri”lerin olası en eski kökenlerini anlamamıza da büyük oranda yardımcı olabilir.


Şimdi, eğer burada “izlemek” fiili, Türkçe’de (ve birçok başka dilde) olduğu gibi, “peşinden gitmek” dışında bir de “seyretmek” anlamını veriyorsa, bir başka deyişle “televizyon izlemek” fiilinde olduğu gibi Mısırlılar da “yıldızları izlemek, izini sürmek” anlamında “Şemsu” terimini kullandılarsa, Hanedanlar öncesi dönemin yöneticilerini belirtmekte kullanılan bu özel ad, (Şemsu-Hor) “Venüs’ün izleyicileri” de olabilir, “Güneş’in izleyicileri” de. Yine her durumda, “yücelerde olan, ışıltılı gök cisimlerinin” izlenmesinden söz ediyoruz.

“Yitik Uygarlık” izleri mi? “Orion Gizemi” kitabının yazarı Robert Bauval ile “Tanrıların Parmak İzleri”nin yazarı Graham Hancock ‘un ilk ortak çalışmaları olan ve Eski Mısır’ın ezoterik yıldız kültürünü sorgulayan “Keeper Of Genesis” adlı kitapta “Şemsu-Hor”, doğrudan doğruya, kökü çok eski, bilinmeyen bir uygarlığa dayanan astronomi bilgeliğini yaşatanlar olarak ele alınıyor. Bir başka deyişle, Bauval ve Hancock’a göre “Şemsu-Hor”, Heliopolis teolojisinin Hanedanlar öncesi dönemde yaşamış “bilge rahipler”i kastetmekte kullandığı bir özel ad. Peki kim bu rahipler hanedanı? Yazarlar bu çok eski ve engin astronomi bilgisinin sahiplerinin, günümüzde anıları neredeyse tümüyle belleklerden silinmiş, “yitik uygarlığa”, yani Atlantis’e ait olduğunu düşünüyorlar. Giza piramitlerinden Karnak Tapınağı’na dek bütün görkemli Mısır yapıtları da, bu uygarlığın bize bıraktığı “zaman kapsülleri”.

Yıldızları izlemek Şimdi yeniden Manethon’a ve eski Mısır kayıtlarına dönelim. Hanedanlar, yani “insan krallar” döneminin başlamasından hemen önce, Manethon kronolojisine göre Mısır’ı “Horus’un İzleyicileri” adlı, üstün bir ırkın yönettiğinden söz etmiştik. Sözcüğün Mısır dilindeki orijinaliyse, “Şemsu-Hor”du. “Şemsu” (Şmsw) sözcüğü, “izlemek” fiilinden (Şemsi/Şmsj) türetilmiş ve izleyen, takip eden anlamını veriyor. Horus içinse farklı tapınak kültleri ve inisiye okullarına göre değişen yorumlar söz konusu: Güneş (Ra ile bağlantılı) ya da Venüs (Osiris’le bağlantılı). Ufuk anlamına gelen “Akhet” sözcüğüyle yapılan oldukça ünlü bir tamlama var: “Hor-Akhti”, yani “Ufuktaki Horus.” Güneş kültünün öne çıktığı görece daha geç dönemlerin teolojisinde bu, doğmakta olan güneşi ve yenilenmeyi vurgularken; daha eskilere giden kimi astronomik ve dinsel kaynaklarda “Hor-Akhti” tamlamasıyla Venüs’ün sabah yıldızı halinin belirtildiğine ilişkin işaretler var. Her durumda Horus, mitolojilerdeki bütün rollerinin dışında, “göksel” ve “ışıldayan” bir varlık. Bu nedenle, Mısır astronomlarının gökyüzü gözlem kayıtlarının tutulduğu ve yıldız hareketlerinin incelendiği çizelgeler, Mısır’ın Büyük İskender’in işgali sonrasında Hellenistik hanedanlarca yönetildiği dönemlerde, Yunanca “Horoskop” olarak adlandırılmış; yani “Horus’un izlenmesi”.

Yine bütünüyle elimizin tersiyle itemesek de, “batık kıta” varsayımlarını (asla hafife almamak üzere) bir kenara bırakalım şimdi. Uygarlık tarihinin bilinen en eski “yönetici ırkı” olarak karşımıza çıkan ve yarı-tanrı imgeleriyle donatılan “Şemsu-Hor”, büyük oranda gökyüzüyle, “yücelerde ışıldayanlar”la, bilgelik ve aydınlanmışlıkla kopmaz biçimde bağlantılı görünüyor. Ne kadarı mecaz, ne kadarı gerçek anlam içeriyor bilemiyoruz (büyük olasılıkla her ikisi de söz konusu) ama efsanevi “Şemsu-Hor”, 1. Birçok bakımdan “sıradan” insanlardan üstün bir bilgeliği, olgunluğu ve aşkınlığı simgeliyor. Yani “ışıltı” ve “parlama”yı buluyoruz onların doğalarında. 2. Bir biçimde, “yüceler” kavramıyla, “gökyüzü” ile bağlantılı oldukları görülüyor. Bunun gökyüzüyle ilgili engin bir bilgiyi ve “Horus’u izleme” pratiğinin getirdiği ayrıcalığı mı, yoksa sözcüğün tam anlamıyla “göklerde gezinme”yi mi kastettiğiyse, belirsiz. (Eğer Mısır’da “Şemsu-Hor”la ilgili bulduğumuz verileri, Eski Ahit’teki ayetlere yeniden yansıtırsak, “Şem insanları” olarak adlandırılan Nefilimler, hem gökyüzüyle ilişkilendirilmiş oluyorlar, hem de bir “yıldız izleme kültünün temsilcisi” durumuna geliyorlar. Babil Kulesi ile ilgili ayette söylenense şu biçimi alıyor bir anda: “Haydi gelin kendimize göklere dek yükselen bir gözlemevi yapalım!” Yani, Ziggurat’ların ilk ve kusursuz örneklerini inşa eden bir topluma ilişkin ipuçları veriyor.)


Bu yönleriyle, “Şemsu-Hor”, sözünü ettiğimiz, “insan-kral” hanedanları öncesinde Mısır’ı yöneten hipotetik “Per-Ra” hanedanı için en uygun aday olarak çıkıyor karşımıza. Tıpkı, Pers kültüründeki “ferai” ve “peri” ya da KeltTöton folklorundaki Elf ve Albi’ler gibi. Belki de Albi kasabasında arınmayı ve “aydınlanma”yı vaaz eden, bu nedenle Kilise tarafından “sapkın” ilan edilen Cathar’lar da Tanrı’ya yakın olmak için “eski zamanlardan ünlü insanlar”ı kendilerine örnek almaya çalışıyorlardı, kim bilir? Tanrı’nın ışığıyla aydınlanma ve ışıldama, böylelikle eskinin kusursuzluğuna ulaşma iddiasındaki bu insanların karşısına Kilise, “Onlar Şeytan’ın uşaklarıdır” iddiasıyla çıkıyordu.

İyi de, kimdi ki bu Şeytan? Kilise Babaları, ilkin İsa’yı baştan çıkarma görevi üstlenen, ardından “Tanrı’nın Düşmanı” kimliğine bürünen Şeytan’a “Lucifer” adını vermişlerdi. Bunun oldukça ilginç bir ironiyi içerdiğini söyleyebiliriz, çünkü “Lucifer” adının sözlük anlamı, “Işıldayan” ya da “Işık Getiren”dir! Tarih öncesi kültürlerin hemen tümünde baskın niteliği görünmesine karşın “insan-krallar” çağında ikinci plana itilen “Ana Tanrıça Kültü”nün geç dönemdeki kalıntıları içinde en ünlüsü, Sümer tanrıçası İnanna’dır; yani Babil’in İştar’ı ve Kenan’ın Astarte’si. Eski Yakındoğu’nun hemen her yerinde izlerine rastladığımız bu tanrıçayı simgeleyen maddeyse, “lapis lazuli”dir; yani “lacivert taşı”. Dilimizdeki lacivert sözcüğü de, Farsça’da bu taşa ve onun yansıttığı renge verilen addan gelir. Adı üzerinde, parlak laciverttir lazuli taşı ve kendisi ışık vermese de, üzerine düşen ışığı, parıltılarla yansıtır: Yani, bir diğer adı da “ışıldayan taş”tır; tıpkı gökyüzü gibi! (Zaten bu nedenle eski dilde “Kubbe-i Lacivert” tamlaması, “gökyüzü” anlamını verirdi.)

Şeytan Lacivert sever! Artık söylemeye gerek var mı bilmiyorum, Kilise Babaları’nın Şeytan’a layık gördükleri “Lucifer” adı, “Lacivert” ile aynı kökten gelir: Yani “Işık Getiren” ya da “Işığı Yansıtan”dan. Daha da önemlisi, lacivert, İnanna’nın, yani bir “tanrıça”nın, ezcümle, “bir kadın”ın taşı ve simgesidir. Lucifer, Şeytan’dır; ona taptığı ileri sürülenlerse, cadılar: Yani kalıtımsal olarak anadan kıza iletilen bir bilginin taşıyıcıları olan kadınlar. “Hekate” modelindeki “Bakire – Anne – Kocakarı” kimlikleriyle üç rolün ve evrenin tek varlıkta birleşmesini simgeleyen kadınlar.

“Peri” dişi bir sözcüktür ve Kilise baskısı döneminde Şeytan’la bağlantılı düşünülmüş, hatta Cathar’lara aşağılama ve suçlama için “Periler” denmiştir. Kelt dilinde Elf sözcüğünün ilk kullanımı, dişil nitelik taşıyan Albi’dir. Bütün bunlardan sonra, ister istemez şu soru geliyor akla: Tektanrılı dinlerin erkek egemen ideolojileri içinde kadınların her zaman “günah”a ve kötülüğe yatkın değerlendirildikleri de göz önüne alındığında, acaba Kilise Babaları’nın “dirilmesinden” korku ve endişe duydukları eski kültür, tarihin en eski dönemlerinde bile izleri belirgin olarak karşımıza çıkan Ana Tanrıça Kültü müdür? Şeytan’la işbirliği yapmasından korkulan kadınlar, aslında kolektif bilinçaltındaki çok daha eski bir korkuyu mu çağrıştırmaktadırlar? Hepsi bir yana, “yüceler”le bağlantılı görülen şu “aydınlanmış” ırk... Yani, Elf’ler, yani Peri’ler, hatta şu ŞemsuHor... Bunlar egemenliğin kadınların elinde olduğu, çok eski bir “üstün toplum”a ilişkin silik anılar mıdır? Dahası, böyle bir ırk gerçekten var mıdır, yoksa düşlerde yaratılmış bir ideal midir? Eğer gerçekten var idiyse, kimdir bunlar ve nereden gelmiş, sonra ansızın nereye gitmişlerdir? İnsanlık tarihinin bilinen en eski evrelerine varmaya çalıştığımızda, geçmişle ilgili ulaştığımız her aşamada, bir “şipşak” fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Bu fotoğraflarda, arka planda bir türlü kim olduklarını seçemediğiz birilerini görüyoruz hep; fotoğraf bir hayli flu çıkıyor çünkü. Bunlar Şemsu-Hor mudur, Peri midir, Elf midir, yitik uygarlık Atlantis’in bilgeleri midir, uzaydan gelen yabancılar mıdır, yoksa aslında bizim gibi “sıradan” insanlar mıdır? Yoksa yoksa, aslında arka planda bir şey yoktur da biz sağdan soldan uzayan gölgeleri birtakım siluetlere mi benzetmekteyizdir? Ne olursa olsun, bu fotoğrafın netleşmesini sağlamanın, kim olduğumuzu anlama sürecinde kilit öneme sahip olduğunu düşünüyorum ben. Ve ne derseniz deyin, elimde değil, o fotoğrafın çekildiği bölgeden hep bir “kadın kokusu” alıyorum. Koruyucu, kollayıcı, bilge, sevecen, üretken, sıcak, baştan çıkarıcı ve sağduyulu bir kadın kokusu.


The Wise Öykü

Seyit Aydoğmuş

seyit.aydogmus@thewisemag.com

Kara Tren Gecikir, Belki de Hiç Gelmez Birden durdu, başını öne eğdi, yere, sanki saydammışçasına toprağın binlerce metre derinindeki bir noktaya bakarak: “Sanırım artık gelmez” dedi… Anlamamıştım, daha doğrusu konuştuğumuz konuyla bir alaka kuramadım. Bu nedenle söylediğini teyit ettirdim. Sonra da saf saf “kim gelmez?” diye sordum. Başını kaldırdı, önce gözlerimin taa içine, sonrada ufka baktı: “Babam…” dedi. “Sanırım artık gelmez!”

Anlamamıştım, daha doğrusu konuştuğumuz konuyla bir alaka kuramadım. Bu nedenle söylediğini teyit ettirdim. Sonra da saf saf “kim gelmez?” diye sordum. Başını kaldırdı, önce gözlerimin taa içine, sonrada ufka baktı: “Babam…” dedi. “Sanırım artık gelmez!” Yıl 1915, Osmanlı birçok cephede savaşıyor, silah, cephane, erzak, her türden levazım gerek.

Her şeyden önce de savaşacak asker… Yıllardır, Balkanlar’da, Trablusgarp’ta, Yemen’de binlerce asker kaybedilmiş. Ordu yorgun, bitkin, çaresiz. Oysa savaşacak asker; düşmanın topu, tüfeği ve tankına karşı duracak etten duvarlar gerek. Emir çıkıyor iki oğuldan biri askere gidecek. Çare yok devlet buyurduğuna göre gidilmeli elbet! Büyük oğul isteksiz, hem çocukları da var! Küçük oğul ise ateş parçası, canlar canı… Babasını içine düştüğü zor durumdan kurtarmak için kendi gönüllü oluyor Kadir. Gidip kaydoluyor, birkaç aylık güzeller güzeli eşi Pembe’sini babasına teslim ederek. Helalleşip, vedalaşırken kimse pek konuşmuyor, ağlamıyor; Pembe’den başka…


Büyük oğula şöyle bir bakıyor sadece; sıra senindi, gitmek sana düşerdi, der gibi babası… (Yıllar sonra önce alkole sonra da kumara müptela oluyor büyük oğul. Bütün malını kaptırıp kendini tükettiği bir anda ise: “Baba biliyorum, kardeşimin yerine ben gitmeliydim. N’olur beni affet, beni de onun gibi sev!” diyecektir.) ****** Öte yandan savaş bütün hızıyla devam ediyor. Cepheye gideli daha birkaç ay olmuşken öğreniyor “baba” olduğunu Kadir. Sevinçle cevap yazıyor müjdeli mektuba hemen: “Komutanımın Kamil koydu oğlumun adını. Ölüme git desin giderim onun için... Önce Allah’a sonra da emanetim ben…” O zamana kadar Mehmet olan bebeğin ismine Kamil de ekleniyor hemen... ****** Cepheden her gün kötü haberler geliyor. Düşman adım adım ilerliyor. Osmanlı geri çekiliyor. Büyük kayıplar veriliyor… Birçok giden geri dönmüyor çoğunun akibeti bilinemiyor. Halk hummaya tutulmuş gibi istasyonlarda sabahlıyor. Oysa ümitle beklenen kara trenler kara haber getiriyor çoğu zaman. Her dönen asker, her yorgun gazi sorguya çekiliyor. Zamana karşı amansız bir yarış var… Yürek burkan, insanın kanını donduran sorular yankılanıyor boyuna: Ahmed’i mi gördünüz mü? Mehmet oğlu Ali’yi bilir misin yiğidim? Ökkeş onbaşıyı, Kamil Çavuşu tanıyor musun acep? De hele, öyle savuşup gitme kurban olduğum? Al sana su. Bi soluklan hele… Şeyh Hüseyin’i mi. Koçumu gördün mü cephede? Aha bak bu da fotoğrafı yiğidimin, Nizipli… Hasan oğlu Kadir, aslanı mı tanır mısın, gördün mü hiç? Allah rızası için deyiverin… Küçük Kamil’imin babasını yok mu bir gören, duyan yok mu bir haber? Nadir kavuşmaların gıptayla izlendiği, feryadı figanların, yalvarmaların arş-ı alaya çıktığı, gözpınarlarının çoktan kuruduğu, ümitlerin acıya, çaresizliğin isyanlara ve kahreden çığlıklara dönüştüğü anlar. Analar, bacılar, eşler, sevgililer... Ama illa da karalara bürünmüş, gözleri ağlamaktan fersiz düşmüş çaresiz kadınlar… Belki erkekleri bir defa ölmüş ama o her kara tren gelişinde bir defa daha ölen kadınlar… Yorgun, bitkin ve başı eğik kara trenin acı bir çığlık atarak uzaklaşmasıyla, inadına yaşatılmaya çalışılan bir ümitle, o korkunç bekleyiş bir ağıta dönüşüyor; “Kara tren gecikir belki hiç gelmez...”* ****** Pembe üzgün, Pembe çaresiz, Pembe bir anne ama pembe aynı zamanda bir kadın. Genç, güzel ama bahtsız binlercesi gibi. Şartlar çok ağır. Çare yok durumu biraz iyi olan orta yaşlı bir adama veriyorlar Pembe’yi. Küçük Kamil kalıyor... Öyle olmak zorunda…

O bir emanet, bir teselli, canların canı, bir hasret, doyulmaz bir evlat kokusu o… Küçük Kamil dedesine baba diyerek büyüyor. 6-7 yaşına geldiğinde, Arabistan, Çanakkale, Büyük Taarruz derken, yıllar sonra cepheden dönen bir asker anlatıyor babasından son hatıraları: “Çok çetin bir savaştı” diyor, “Çok azımız sağ kaldık. Kalanların çoğu da yaralıydı zaten. Esir düştük. Ben hafif yaralıydım ama Kadir’in yarası daha ağırcanaydı. Bir hafta sonra yürüyebilenleri başka bir yere sevk ederlerken ben kaçmayı başardım. O zamandan sonra da hemşerim Kadir’den hiç haber alamadım… Muhtemelen… Ağam neden hükümete başvurmuyorsun… Kan parası falan… Ben şahit olurum isterseniz... Şu yetime bir iaşe bağlarlar en azından...” Dedenin cevabı tereddütsüz ve net olur: “Oğlum senin gibi vatan için savaşa gitti. Onun dökülen kanını nasıl satılık ederim. Emanetine de ben bakıyorum çok şükür...” Küçük Kamil’e bakarak devam eder. “Hem ne belli şehit olduğu, belki iyileşip yeterince güçlenince çıkıp geliverir bir gün!” Günler, yıllar geçer. Babasını getirmeyen her günün akşamında, ümidi bir sonraki güne devretmektedir. Küçük Kamil evlenir, askere gider. 2. Dünya Savaşı yıllarında 4.5 yıl sıhhiye çavuşu olarak askerlik yapar. Çok zor günlerdir yine.


Canı gibi bakar yaralılara, sarıp sarmalar. Bir “baba” şefkatiyle okşar sever onları. Aynı zamanda yaman bir pehlivandır o, bileğini büken yoktur. Çocukları olur ama ilk iki evladını salgın hastalıklar nedeniyle peşpeşe kaybeder. Baba hasreti, evlat acısı arasında yitip gidecektir. Küçük Kamil, Kamil Usta olmuştur artık. Becerisiyle ün yapmıştır çevresinde. Elinden her iş gelir. “Bu işi yapsa yapsa Kamil Usta yapar” denmeye başlanır. Pratiktir, yaratıcıdır, titizdir, çalışkandır, merttir… ADAMDIR… Bir Cuma günü, yolda kalmış bir kamyon için gelirler ona. İş bitmek üzeredir ama hiç kaçırmadığı cuma vakti de gelip çatmıştır. “Aman ustam,” derler, “ocağına düştük, çoluk çocuk perişanız, en fazla 5 dakika daha… Bitir işimizi de sal bizi… Ücreti ne ise verelim ağam… Koma bizi yollarda kulun olam…” Tabi ki ücret değildir önemli olan… Ama... Ama o son söz içine oturur ustanın... Kimse yollarda kalmamalıdır çünkü!... Evine dönebilmelidir herkes... Tekrar alır eline çekici... Bir vurur, bir daha, son bir daha derken… Ezan sesi çekiç seslerine karışmaya başlamıştır artık!.. Dannnnnnnnnnnn!!!…. Çekiç bir yana düşer. Kurşun gibi fırlayan çelik parça kafatasında koca bir delik açar ustanın... Kan, kemik ve beyin parçaları dört bir yana saçılır. Hastaneye kaldırmak için cumaya gidenlerin dönmesi beklenir çaresiz. Ameliyat edilir ama doktorlar hiç ümitli değillerdir, her an her kötü sonuca hazır olmaları istenir!.. Yas tutulmaya başlanmıştır bile… Ameliyat sonrası yoğun bakıma kaldırılan Usta’nın ölüm haberi beklenir günlerce... Kimse kurtulacağını ümit etmez… Herkes yas tutarken yalnızca durumun vehametini bilmeyen çocukları minik avuçlarını O’na açmakta, ümitle dua etmektedirler... Koca çilingir Kamil günlerce direnir… Dayanmalıdır, yaralılar ölmemelidir...

Mutlaka iyileşmeli, onu bekleyenlere, sevenlerine geri dönmelidir çünkü! Döner de… Kafatasında avuç büyüklüğünde bir delikle yaşayacaktır... Eski gücüne de kavuşur zamanla ama biraz deli doludur artık!… ****** Yeniden işinin başındadır. Günler hızla akıp gider. Tam 8 çocuğu olur hayatta kalan. Kamil Usta bütün enerjisini işine vermektedir artık. Ustalığını, fırsat buldukça da pehlivanlığı oğullarına öğretmektedir. Bir de şart koşmuştur, evlenmek isteyen önce güreşte babalarını yenmelidir. Başka yolu yoktur. İsimleri Cebbar, Kadir ve Ali olan büyük oğullar ancak babalarını yendikten sonra evlenmeye hak kazanırlar… Küçük oğul ise ergen bir delikanlı olduğunda artık yetmişine merdiven dayamıştır. Bir gün bahçede çalışmakta iken kendini tutamaz: “Hadi gel evlat” der, ”senle bir güreş tutalım”. Etrafta kimseler yoktur, yaz güneşi ortalığı kavurmaktadır. Belden üstler soyunulur. Güreş başlar. Yaşlı pehlivan daha ilk hamlede altına alır toy delikanlıyı. Yaptığı numarayla galip gelmekten pek bir keyiflenir. Demek hala galip gelebilmekte, bir delikanlıyı alt edebilmektedir ha! Keyfine hiç diyecek yoktur. Sonra bir daha tutuşurlar güreşe… Hatasını anlamış, saçı sakalı ağarmış bir ihtiyarı hafife almanın bedelini ödemiştir delikanlı. Oldukça çekişmeli bir mücadelenin sonunda bu kez galip gelmeyi başarır. Çok kızar ihtiyar, “hadi” der,” gel, bir daha...” Tekrar güreşe tutuşurlar. Yaşlı kurdun bütün hileleri, bütün manevraları başarıyla savuşturulur. Üst-baş toz-toprak içinde kalır. Tere karışan toprak çamura dönüşmüş, güreşi daha da zor hale getirmiştir. Gözler yanmakta, göğüs kafesleri sık sık inip kalkmaktadır. Ancak geri dönüş yoktur artık. Belki de son kez yapılacak bu güreşten tek bir galip çıkacaktır. Zaman geçtikçe güçler tükenir, yorgunluk başlar. Koca pehlivan iyice yorulmuştur, hareketleri zayıflamaya, hamleleri cılız kalmaya başlamıştır. Genç adam, canını dişine takıp inatla mücadele eden bu ihtiyar pehlivana son hamleyi yapmaya kıyamaz bir türlü. Galip bellidir, bir süre sonra pes eder zaten, “Zor oyunu bozar evlat” der nefes nefeseyken ve ekler: “Bildiğim bütün oyunları denedim sana oğul ama kuvvetine gücüm yetmedi”… Arıktan akan suyla üst-baş, el- yüz yıkanır. Dinlenmeye başlarlar. Temmuz güneşinden sakınmak için incir ağacının gölgesine otururlar. Soğuk sularını içerken, genç adamın üçüncü bardağı uzatan elini tutar ve bir anda öper: ”Bükemediğin bileği öpeceksin” derken, gözlerinden gurur ve şefkat okunmaktadır. *****


Sonra başını hafifçe öne eğdi, derinlere, sanki saydammışçasına toprağın binlerce metre altında bir noktaya bakar gibi: “Herhalde artık gelmez” dedi… Anlamamıştım, daha doğrusu bir alaka kuramamıştım. Bu nedenle söylediğini teyit ettirdim. Sonra da saf saf “Kim gelmez?” diye sordum. Başını kaldırdı, önce gözlerimin taa içine, sonra da ufukta bir yerlere baktı ve beni şu an bile delik deşik eden o sözü tekrarladı: “Babam…” dedi. “herhalde gelmez artık!... Ölmüştür o… Şehit olmuştur…” Baban mı gelmez? Senin baban mı? Nasıl gelecekti ki, yani 70 yıl önce…!” “Hep bir gün çıkar gelir, evladımmm... Kamilimm der, beni sever, başımı okşar, koklar diye bekledim... Bana oyuncaklar, yeni elbiseler falan alır… gezdirir dedim... Ne bileyim… belki yarası iyileşmiş, cepheden cepheye koşmuş, esir düşmüş... kaybolmuştur… olabilirdi. Sonra belki de evlenmiştir. Çocukları olmuştur, onları bırakamıyordur... Belki bir gün bir oğlu olduğunu hatırlarda gidip onu göreyim der, dedim… Şu an benden de ihtiyar bir adam olsa bile babamdır o benim… Ah bir kez olsun sarılabilseydim!…” Koca adam hüngür hüngür ağlıyordu…

“Sen bu ümidi bilir misin oğul?!… Ümit hiç bitmez, en karanlık gecede bile ufak bir mum ışığı gibi aydınlatır içini. Hiç bitsin istemezsin… Bittim ben dediğinde bir ses sana ‘dayan’ der, ‘dayanmalısın’. En önemlisi de eğer bir gün önce, azıcık da olsa bir ümidin varsa, neden o ümit bir sonraki gün de olmasın ki! Dünden bugüne değişen nedir? Ümit hiç tükenmez, sadece sen zamanla onsuz da yaşamaya alışırsın, hepsi bu…” Sonra toparlandı: “Ama aha şimdi ilk defa söylüyorum. O artık gelmez… ölmüştür o!… şehit olmuştur!...” ******* O günden sonra hızla yaşlandı babam. Belki o babasını unuttu ama bu duyguyla baş etmek bana miras kaldı! Öldüğünde kendi elleriyle diktiği ağaçların gölgesinde namazını kılarken bile böyle dolmamıştım… Demek ki her şeyin bir zamanı varmış… Şu anda beni duyduğunu ve o nasırlı ellerinle yanaklarımı sildiğini biliyorum baba… Küçük oğlun, ‘Akkezen’ seni hiç unutmadı bilesin. Ruhun şad olsun!


The Wise Gezgin

Pelin Özdoğru pelin.ozdogru@thewisemag.com

EFSANEVİ GÜMÜŞLÜK

B

odrum yarımadasının en batı ucundan dünyaya bakan Gümüşlük; antik adıyla Myndos sakin tatil severleri olduğu kadar ruhsal aydınlanma yolundaki ziyaretçilerini de bir başka memnun ediyor. Nedeni perdeli bir efsane... Biz de bu pek dile getirilmeyen efsanenin kapısını araladık, içeri girip bakması sizden. “... Akillarını hep Bodrum’da bırakıp gittiler” der ya Halikarnas balıkçısı Bodrum ziyaretçileri için, Gümüşlük için de “Kalplerini hep Gümüşlük’de bırakıp gittiler” demek uygun düşüyor zannımca. Pek popüler tatil beldesi Bodrum’un bir başka yüzü daha vardır. Eylül sonlarında göstermeye başlar bu yüzünü Bodrum. Mayıs’a kadar görülür ıssızlaşmış sokaklarında, yerliler, yerleşmişler, balıkçılar ve sokak kedilerine kalmış sahillerinde. Kışı bahar sanır bodrum kırları. Yazın bozlaşan dağlar kışın yeşile döner. Nergisler basar tarlalarını, ağaçlar bahar çiçeklerine durur. Kışı bilmez ki. Üç mevsim yaşar; İlkbahar, Yaz, ve Sonbahar. Şanslı bir azınlığın tanık olduğu ‘soğuk’ aylarında paltolu insanlar yürümez sokaklarında, en çok balıkçı yelekleri ve çizmeleri yeğlenir. Yün eldiven nedir, kar botu nedir bilmez Bodrum sakinleri... Bodrum sadece Bodrum merkezden oluşmaz, çevresi dağ köyleri, sahil beldeleri ile doludur... Bir Ege ilkokulunda bize öğretildiği

şekliyle: “Horoz ibiği biçiminde bir yarımadadır” Ege denizine uzanan. Bu Horozibiğinin en batı ucunda ise çok özel bir balıkçı köyü yer alır. Gümüşlük’tür adı. Karşısında açık denizden başka bir şey yoktur. En yakın kara parçası komşu Yunanistan’a aittir. Yalıkavak ve Turgutreis arasında kalan Gümüşlük’e giden en keyifli yol Dereköy yoludur. Ana yoldan “Gümüşlük/Myndos” yazan kahverengi tabeladan döndükten sonra bambaşka bir evrenin sınırlarına girdiğinizi hissedersiniz. Bendeki ritüeli, vitesi küçültmek, müziği kısmak ve iki karşılıklı camı açarak Dereköy yolunu solumak şeklinde olur. Daracık asfalt yolda ilerlerken iki yanınıza düşen köy evlerinden tüten ocak dumanı kokusunu içinize çeker hatta bir yerlerde sağa çekip yola boynunu uzatmış ağaçtan bir mandalina koparıp yersiniz. Kızmaz bahçe sahipleri. Sonra devam eder Dereköy’ün içinde bal kabaklarından yapılan avizelerin sergilendiği “Le Kabbak”ın önünden devam edersiniz. Şanslı gününüzdeyseniz köy pazarına denk gelir ve biraz meyve alarak yola devam edersiniz. Ardından tepedeki değirmenleriyle Peksimet köyü gelir ve rampayı tırmanıp dönünce “denizi göreceksiniz, sakın şaşırmayın”... Gümüşlük denizidir sizi selamlayan. Birazdan dikkatli bakarsanız solda Latife Tekin ve dostlarının kurduğu “Gümüşlük Akademisi” tabelasının önünden geçeceksiniz. Biraz sonra bir kavşağa düşecek yolunuz ve tuhaf bir his başınızı sağa çevirecek. Orada “Karakaya Köyü” tabelasını göreceksiniz. Yokuş yukarı gizemli ve sükûnetli bir yol yatacak önünüzde. Bir tuhaf dürtüyle direksiyonu sağa kırıverirseniz şaşırmayın. Hele ki ruhsal yönünüzü besleyenlerdenseniz hiç... Tırmandıkça tırmanın, döne döne, çıka çıka... Tam olarak anlamadığınız bir nedenden yukarı doğru çekiliyorsunuz. Karşıdan araç gelmeyecektir pek, belki üzerinde “Tel Dolap” yazan bir minibüs... İleride iki tabela size bu gizemli yolculukta seçenek sunacak. Yukarı Karakaya mı, Aşağı Karakaya mı? Mavi hapı seçip Aşağıda karar kılar ve yola devam ederseniz sizi restore edilmiş taş evler, dar sokaklar ve ileride manzaraya hakim “Tel Dolap” restoran karşılayacak. Yolculuğun bu kadarıyla yetiniyorsanız bari Tel Dolap’ta takılıp gece olmasını bekleyin. Güzel yemekleri, hoş sohbetli sahipleriyle güzel bir gece geçirin hele bir de dolunaysa... Ama kırmızı hapı seçip “yukarı, daha yukarı” dediyseniz...


Paralel evrenlere açılan köy Efsane odur ki dünyada sayıları iki elin parmaklarından belki biraz fazla olan yöreler varmış. Bunların bilgisi kalabalıklara perdeliymiş, ancak meselenin erbabı, konuya yıllarını ve yollarını harcamış yolcular bilgi sahibiymiş. Bu kadim ve sırlı bilgi pek açık edilmez ancak yolculuklarında belli bir dönemece gelenlerin kulaklarına fısıldanırmış. Bizim kulağımıza da nereden geldi bilinmez bir yerlerde fısıldanmış. Bu bilgi çağında hakkında pek doyurucu bilgi de bulunamazmış. Ne kitaplarda ne dünyayı birbirine bağlayan internet ağında. Ama bir gün söz dönmüş dolaşmış, başka yollar tıkanıp onun yolu açılmış ve bu bilginin bendenizi kanal ederek paylaşılası gelmiş. Şimdi yolculuğunun dönemeçleri uygun düşen yolcular dinlesin, geri kalan okuyucular bir gezi yazısı gibi okumaya devam etsin... Dedik ya dünyada iki elin parmaklarını ancak geçen yöreler varmış, işte bu yörelerde kimilerinin başka alemler dediği, kimilerinin paralel evrenler dediği bilgisi sırrı ancak gidip dönende gizli olan yerlere açılan kapılar varmış. Bu kapılara terminolojide “ley hatları” denirmiş. Ley hatları, dünyanın enerji merkezleri yani çakralarını oluştururmuş. Kadim bilgilere, bilginlere yurtluk yapmış bereketli Anadolu topraklarından da Ley hatları geçmekteymiş. Paralel evren kapılarından ise üç tanesi mevcutmuş. Farketmemiz o ki bu üçünün de adı “Ka” ile başlar, ki “ka” çoğu antik kültürde yaşam enerjisi ile ilişkilendirilir. Diğer ikisini şimdilik söylemeyeceğiz. İşte bu gizemli, vakur, yüksek bakışlı Karakaya da bu yörelerden biriymiş. Yine denilen o ki, bu üç merkezin özel ziyaretçileri olurmuş. Bu gizli kapıların bir de rehberleri. Uzak memleketlerden gelen yolcularını bu kapılara getiren rehberler kapıda onların geçişlerini ve dönüşlerini beklerlermiş. Kara delik misali bu Ka kapılarından hangi evrenleri ziyaret edip ne yaralarına merhemler bulurlarmış bilinmez... Kendi adıma Karakaya’da bu kapıya rastlamak için çok dolaştım. Henüz kesin bir sonuca ulaşabildiğim söylenemez. Bu aralar ley avcılığı üzerine biraz çalışacağım. Ama ulaştığım sonuç şu ki, belki de bu yönünden gücünü alan Karakaya çok güçlü bir enerji merkezi; öyle ki bu enerji Gümüşlük’ün de insanlarda bıraktığı açıklanması güç ruhsal hazzın kaynağı gibi görünüyor bize. Zaten Karakaya eski Gümüşlüklülerin köyü. Yörenin bin yıllar öncesi sakinleri Leleg halkından kalma alışkanlıkla savunma amaçlı olarak gizli bir dağ eteğine kurulan köyde Cumhuriyet döneminde deniz akınları tehlikesi geçip su sıkıntısı baş gösterince yerli halk bugünkü Gümüşlük köyünün olduğu sahil ve çevresine göç etmiş. Uzun süre yarı yıkık taş binaları ile hayalet köy gibi yaşayan Karakaya’da ise bugün yeni bir yapılanma söz konusu. Eski binaları sahiplerinden satın alıp restore ettirenler bu dingin dağ köyünde yaşama şansına sahip oluyorlar. Fakat bunun oldukça pahalıya mal olduğu da biliniyor. Zira araziler ilgi ile doğru orantılı değer kazanmış durumda ve köye ancak deve yüküyle inşaat malzemeleri taşınabiliyor ki bu da maliyetleri iki katına çıkarıyor. Gümüşlük’ün güzelliklerini yaşarken başınızı kaldırıp yukarılardan, tarihin bir yerlerinden ve belki de paralel evrenlerden aşağıya bakan o köyü görün... Orada bir Karakaya köyü var uzakta... İşte o köy bizim enerji merkezi köyümüzdür..

Gümüşlük’e gitmişken:

Maya’nın Mutfağı’nda öğle yemeğinizi yiyin Limon Cafe’de günü batırın Jazz Cafe’de canlı müzik dinleyin Arriba’nın bungalowlarında kalın Eklisia’da denk gelirseniz klasik müzik konserine katılın El işi tezgahlarını gezin Antik kalıntılarla dolu bütün sahil boyunca deniz sizin, en batı ucu deneyin! Gümüşlük (antik adıyla Myndos): Bodrum yarımadasının en batı ucunda, merkeze 25 km, Bodrum havaalanına 60 km uzaklıkta Denizi, balığı, antik kalıntıları ve huzurlu atmosferi ile bilinir Bodrum- Muğla- Ege Bölgesinde



The Wise - Sayı 2 (Tanriça'nın Dönüşü)