Issuu on Google+

The Wise 1


2 The Wise


The Wise Editor

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş sonsuz@thewisemag.com

Büyülü Zamanların Şafağına Hoşgeldiniz… Zaman makinası icat olunup 1789’a dönsek ve yoldan geçen bir Fransız’ı durdurup “Birader, sizin bu yaptıklarınız dünyayı değiştirecek, o kadar özel zamanları yaşıyorsunuz ki” desek, adam elindeki sopayla sizi Bastille Hapishanesi’ne kadar kovalardı herhalde. Evet, o dönemde dünya tarihinin akışını değiştiren olaylar yaşanıyordu, amma velakin bu süreci yaşayan insanların da canı çıkıyordu. İşte yine benzer bir devrim sürecine, ama bu sefer çok daha “derin”inden giriyoruz. İnsanlık tarihinin binlerce yıldır yaşadığı belki de en önemli zamanlara şahit olacağız. Sadece şahit olmak mı, bilakis süreçte aktif olarak yer alan aktörler de bizleriz bu sefer. Tarih sayfalarında hep okuduğumuz ve bizlere daha çok film senaryosu gelen dönemlerin birisinde bu sefer katılımcı olarak yer alacağız; hatta yer almaya çoktan başladık bile. Ben neyimi anlatıyorum? Aslında yıllar önce başlayan ve 2012’ye girişimizle hızlanıp 21 Aralık 2012’yle birlikte doruk noktasına ulaşacak bir akışı: insanlığın “karanlık çağlar”ıyla vedalaşma sürecini. “Karanlık Çağlar”ımızın başlangıcı binlerce yıl öncesine dayanıyor. İnsanlığın kendinin ruhsallığını bilişinden kopuşuyla başlayan bir dönem bu. “The Wise”ın dördüncü sayısında Esra Erdoğan’ın “Rahip Bruno” yazısını okuduysanız, o dönemin bilge rahiplerinin insanlığın böyle bir sürece gireceğinden haberdar olduğunu ve ellerindeki bilgileri yeraltına indirdiklerini hatırlarsınız. İnsanlık ortak bilinci, kendisinin kim olduğunu daha derinden tanımak için karanlıkta kalan yanlarını ortaya çıkartmayı seçti ve bilinen mevcut bilgileri, daha sonradan yeniden ortaya çıkartmak üzere derinlere gömdü. Bunun görünürdeki yansıması İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılması gibi can acıtıcı hadiseler olurken; aslında evrensel perspektifte insanlık kendini yeniden keşfedilmek için önce kendinin ruhsal varlığını unutmayı seçiyordu. Diyeceksiniz bunlara gerek var mıydı? Eğer yaşam adı verilen akışı sadece görünen lineer formuyla değerlendirmeyi seçiyorsanız elbette yoktur; ama onu bir oyun; deneyim süreci olarak görür de, ruhların belli durumları deneyimlemek için farkla zaman dilimlerinde bedenlenen oyuncular olduğunu biliyorsanız; o zaman sizin için yaşananlar daha anlamlı ve eğlenceli olmaya başlar. Bizler, kim olduğumuzu anlamak için; binlerce yıldır kim olmadığımızı deneyimlediğimiz olaylar yarattık. Aslında “kim olmadığımız” da tam doğru ifade değil; çünkü onlar

da bizleriz birebir. Katil, tecavüzcü, hırsız, zalim, açgözlü, öfkeli, hak yiyen… taraflarımız da bizlerin kanlı canlı parçaları, nitekim insanlık olarak bizler bu parçalarımızı da dibine kadar deneyimledik ve deneyimlemeye de devam ediyoruz. Taa ki “Tamamdır artık, bunlar da benim parçalarım; ben bu parçalarımı da kabul ediyorum ve ben artık Bütünün bir parçası olarak diğer parçalarıma zarar vermeyi değil, onlarla bütünleşerek daha farklı deneyimler yaratmayı seçiyorum” diyene kadar. İşte insanlığın “karanlık çağlar”ıyla vedalaşmasının anlamı da, insanlık ortak bilincinin artık bu seçimi yapması demek. Binlerce yıl önce derinlere gömdüğümüz, ama yeraltında bizlerle birlikte ilerlemiş bilgilerin günyüzüne çıkması ve bizlerin yeniden kim olduğumuzu hatırlamamız demek. İçimizdeki karanlığı kucaklayıp, yaşadığımız tüm deneyimleri onurlandırıp, onları içimizdeki Öz’e döndürmek ve yaratıcı gücümüzü artık ayrıştırıcı değil; birleştirici kullanmak demek. Bu birleştirici güçle de sadece daha yaşanabilir, daha mutlu, daha huzurlu bir dünya değil; şu anda aklımızın alamayacağı kadar güzel bir gezegen yaratmak demek. İşte bu yüzden ben artık içine girdiğimiz 2012 senesiyle birlikte hızlanan bu sürece “büyülü zamanlar” diyorum. Belki önümüzdeki günler çok da kolay geçmeyecek, hemen tüm devrim dönemlerinde olduğu üzere; ama “karanlığın” en uzun yaşanacağı gün olan 21 Aralık 2012’yle birlikte artık insanlık olarak “aydınlığı” yıldan yıla daha fazla hissetmeye başlayacağımız günlere gireceğiz. Her ne kadar kış gündönümünün etkilerini ve güneşin yüzünü bizlere daha fazla göstermesini ancak NisanMayıs gibi farketsek de ve insanlığın “aydınlık” çağlarını görmek zaman alacak olsa da; buna yaşam sürelerimiz boyunca şahit olacağımıza inanıyorum. Ama elbette ki yan gelip yatmak yok hani. Herkes kendi üzerine düşeni yapacak elinden geldiğince. The Wise da bizlerin elinden gelen faaliyetlerden birisi. Kendi deniz yıldızımızı denize fırlatmak işin özetiyle ve bizler sürekli daha başka neler yapabiliriz diye kurcalıyoruz ruhumuzun derinliklerini. İnsanlık için yapabileceğimiz her ne varsa da yapmaya hazırız. Ve eminim sizler de bu süreçte elinizden gelenin en iyisini yapmaya hazırsınız veya çoktan yapmaya başladınız bile… O zaman hepimize şunu söylemek kalıyor: Hadi bakalım, büyülü zamanları kutlayıp, tadını çıkartalım birlikte. Eğer henüz partiye katılmadıysanız bile, ne duruyorsunuz? Bekliyoruz sizi… Hepimiz… İnsanlık ailesi olarak… Müzik başlasın…

The Wise 3


4 The Wise


İçerik

The Wise Editor Hasan “Sonsuz” Çeliktaş The Wise English Editor Jim Newall

The Wise Kapak

The Wise Çevirmenleri Feride Sabuncuoğlu Sibel Oltulu Nur Banu Uğurlu Ayşe Dağıstanlı Derya Yüksek

Sonsuz&Cem Şen

The Wise Tasarım Tuğçe Gerek

The Wise Ruh

The Wise Yazarları Burak Eldem Burçe Boşnak Burcu Cedetaş Cem Şen Cihangir Gener Deniz Yalım Kadıoğlu Dost Can Deniz Ebru Dengiz Hakan Arabacıoğlu Melike Belkıs Doğar Müjde Özdemir Sibel Oltulu Öner Döşer Zeynep Sevil Güven

Burak Eldem

6

Tarihte ‘Kırılma Noktası’ ve ‘Yanlış Uygarlık’

&Burak Eldem

10

2012’ye Girerken...

Öner Döşer

16

Kova Çağı Şafağı

Cem Şen

22

Karanlık

Zeynep Sevil Güven

26

Karanlığa Veda

Zeynep Oğuz

30

Şeytanın Şarabı

Melike Belkıs Doğar

30

Korkan Gerçekten Sen misin?

Burcu Cedetaş

34

Nane Ruhlu İnsanlar

Zeynep Sevil Güven

38

İnsanlığı Yeniden Dengeleme Yolları

Deniz Yalım Kadıoğlu

42

Oysa Bir Yolculuktur Öğrenmek

Müjde Özdemir

44

Teşekkürler Tanrım

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

46

Spiritüel Kadın Nasıl Tavlanır?

52

Bir Parça Daha

Dost Can Deniz

54

Usta Bu Yol Nereye Gider?

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

56

Kutsal Kase Bulundu mu?

Cihangir Gener

60

Mu Uygarlığı ve Naacallar

64

Tanrı’nın Irmağında...

The Wise Yaşam Sibel Oltulu

The Wise Gizem The Wise Öykü

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

The Wise 5


The Wise Kapak

Burak Eldem

burak.eldem@thewisemag.com

Tarihte

‘Kırılma Noktası’ ve

‘Yanlıs Uygarlık’

Eski Dünya’nın (bizim tanıdığımız ve izini bulduğumuz) ilk uygarlıkları, aşağı yukarı İ.Ö. dördüncü binyılın sonlarından itibaren biçimlenmeye başladı: Gelişmiş bir kent yapısı; yerleşik ve sistemli bir tarım etkinliği; derinleşmiş ve çeşitliliği artmış bir toplumsal işbölümü (ki mimari, madenciliğin ilk örnekleri ve genel anlamıyla zanaatların gelişimi sağlamıştır bunu); yazının gelişimiyle büyük bir sıçrama yaşamış “kültürel kimlikler” ve otoritenin merkezinde yer alan, kurumsallaşmaya başlamış bir inanç sistemi, bu uygarlıkların “varoluş harcı”ndaki önemli unsurlardı. Ekonomik yapılanma esas olarak tarımsal üretim üzerinde yükseliyordu ve ticaret hareketlenmeye başlamış olsa bile henüz “yerel” bir etkinlik olmanın pek de ötesine geçebilmiş değildi. Toprak üzerindeki haklar, uygulamada bölgelere göre farklılıklar göstermekle birlikte, tapınak rahiplerinin ve kendisi de Başrahip olan “Kral”ın denetimindeydi ama mülkiyet, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde toprağı işleyene aitti. Tapınaklar ve Krallık, tarım üretiminden büyükçe bir payı kendine ayırmakla birlikte toplumsal yapı içinde sınırları netleşmiş “sosyal sınıflar” oluşumuna sıcak bakmıyordu hiç. Ordu harcamaları ve yerel yönetim giderleri (imar etkinlikleri ve festivaller gibi) toprağı işleyenlerden alınan “katkı” ile karşılanırken, az sayıdaki yönetim görevlisi ve subay dışında, Kral’ın ve rahiplerin iktidarına ortak olacak sınıfsal tabakalaşmalar söz konusu olmuyordu. 6 The Wise

Bir başka deyişle, bugün ortodoks tarih anlayışının vurguladığı “Köleci Toplum” dinamikleri ufukta bile görülmemişti. Bir “kurum” olarak kölelik, sarayda, tapınaklarda ya da evlerde çalıştırılan hizmetkârların ya da bazen taş ocaklarında çalıştırılan esir alınmış “yaban kabile” üyelerinin ötesine uzanmıyordu; dolayısıyla, ülke halkının bir sınıfsal farklılaşma içinde “köleler ve köle sahipleri” gibi bir ayrışma yaşaması, hele tarımsal üretimin merkezine köle emeğinin yerleşmesi gibi bir durum söz konusu değildi. İşte İ.Ö 3100 dolayında ortaya çıkan Mısır, Sümer, Harappa ve Minos gibi, Eski Dünya’nın başlıca öncü uygarlıkları, böyle bir tablo çiziyorlardı tarihin söz konusu evresinde. Uygarlık tarihinin bu ilk evresinde, “devletin hegemonya araçları” sanıldığı gibi despotik bir askeri/polisiye örgütlenmeye değil, tapınak rahiplerinin sahip olduğu “gizemli evrensel bilgi”ye ve bu bilginin kitlelere sunuluş biçimi olan “din”lere yaslanıyordu. Rahip, “bilinmeyeni bilen”di; göklerdeki yıldızların hareketini, zamanın akışının ölçülmesini, mevsimlerin dönüşümünü yalnızca o anlar ve o izlerdi. Bunu, “Tanrısal” bir bilgelikle yürüttüğü düşünüldüğü için, tarihin ilk dönemlerinden itibaren rahiplere hem saygı duyulmuş, hem de onlardan korkulmuştu. Tarımı bilen; ekim ve hasat zamanını doğru planlayan; hava durumu ve yağmurlar, nehir taşkınları hakkında “önceden haber veren” bu insanların, toplumsal örgütlenmenin


savaş esirleri de bu toprağı işleyecek kölelere dönüştürülüyordu. Mısır, Mezopotamya ve Yakındoğu’nun tamamında eşzamanlı olarak başlayan bu dönüşüm, “Köleci Devlet” şablonunun ilk prototiplerini ortaya çıkarmıştı çıkarmasına ama hegemonyanın paylaşılması, yeni yönetsel sorunları da beraberinde getirmişti: Merkezi yönetim hatırı sayılır biçimde zayıflıyor; başkentlere uzak yerlerdeki yerleşimlerin yerel yöneticileri ve bürokrasileri palazlanıp güç kazanıyordu. Çok sayıda farklı “tapınak erbabı” ortaya çıkıyordu imparatorlukların sınırları içinde ve bunlar arasında bir egemenlik yarışı yaşanıyordu.

merkezine yerleşmelerine kim itiraz edebilirdi ki? Söyledikleri her şey gerçek çıkıyor; yaptıkları her uyarı doğrulanıyordu. O halde “otorite”, rahibe ait olacaktı. Başlangıçtan itibaren “Kral” dediğimiz yöneticiler, sanılanın aksine “kahraman askerler”den değil, “bilge rahipler”den çıktı. Yönetim kademelerini, daha alt düzeydeki diğer rahipler oluştururken “Kraliyet Sarayı” da, aslında “gözlemevi” işlevi gören ama halka “ritüel merkezi” olarak sunulan tapınaklar olacaktı.

“Egemen Sınıf” genişliyor Aşağı yukarı bin yıl kadar sonra, İ.Ö ikinci binyılın başlarına gelindiğinde, hemen bütün büyük uygarlıklarda kaçınılmaz yönetsel dönüşümler yaşanmaya başladı: Güvenli kentler ve teknolojik gelişim ölümleri azaltıp ömürleri uzatıyor, dolayısıyla da ciddi bir nüfus artışı ortaya çıkıyordu. Büyük krallıklar, artık eskisi gibi bir “merkez kent” ve onun çevresinde dağınık biçimde bulunup himayesi altında yaşayan birkaç küçük kasabadan oluşmuyordu: Çok sayıda yerleşim yeri ortaya çıkmıştı ve buralarda da hem tarımsal üretim gelişiyor, hem zanaat etkinlikleri çeşitleniyordu. Bu durum, doğal olarak ticareti de hatırı sayılır biçimde hızlandırmış ve ekonomiye göreceli bir canlanma getirmişti. Diğer yandan, ilk büyük uygarlıklar “kendi topraklarını tanıma ve koruma” sürecini çoktan geride bırakmış; etkinlik alanını coğrafi olarak geliştirme düşleri peşinde koşmaya başlamıştı. Artık askeri seferler yakın çevreyle sınırlı kalmıyor, komşu kent-devletleri ya da küçük bağımsız yerleşim birimleri zaptedilerek “fetihler çağı” başlatılıyordu. Savaşı sık yaşanır bir olgu haline getiren bu dönüşüm hem savaş esirlerini köleleştirerek “ekstra bedava emek” sağlıyordu yöneticilere, hem de çevre kent-devletlerin sahip olduğu kaynak ve zenginliklere “ticaret dışı” yöntemlerle sahip olma açgözlülüğüne kapı açıyordu. Bu dönüşüm, büyük imparatorluklarda “hegemonya mekanizmasını” ve devletin temel yapısını ciddi değişimlere zorluyordu: Devlet şemsiyesi altına dahil edilen yeni yerleşim birimlerinde, “yerel yönetim ofisleri” kurma gereği ortaya çıkmıştı ve bu durum, iktidar sahibi Tapınak Rahipleri’ne ek olarak, yeni bir katmanı, “bürokrasi”yi ortaya çıkarıyordu. Diğer yandan askeri seferler nedeniyle komutanların önemi ve ağırlığı artmaya başlıyor; yeni ele geçirilen bölgelerde onlara toprak hediye ediliyor;

Mezopotamya’da bu dönüşümün liderlerinden biri, Akat Kralı “Büyük Sargon” olmuştu. Sargon (ya da Akadcadaki söylenişiyle “ŞarruKin”, yani “adil kral”) kalabalık göç hareketleri sonrasında çözülmeye başlayan Sümer uygarlığının kültürel mirasını almış ve Sami topluluğuna maletmişti; dahası, “yayılmacı” hükümdarların da ilk örneğiydi bölgede ve Akat İmparatorluğu’nu Yakındoğu’nun en etkili gücü haline getirdi. Ne var ki bürokratik genişleme ve bunun sonucunda merkezi yönetimin hem iktidar gücü hem de ekonomik olarak zayıflaması, torunu NaramSin’den itibaren (İ.Ö 2200) bu güçlü devleti de sarsmaya başlayacaktı. Tıpkı bir köpekbalığının yüzmeye devam etmesi için enerji kazanmaya ve bu amaçla yoluna çıkan her canlıyı yutmaya zorunlu olması gibi, Naram-Sin de yeni ortaya çıkan “emperyal devlet”in varlığını korumak ve artan masraflarını karşılayacak ekonomik güce ulaşmak için “savaş ve fetih hareketlerini süreklileştirmek” durumunda olduğunu ilk fark eden hükümdarlardandı. Suriye’ye dek çıktı, Ebla kentini ele geçirip yağmaladı ve kendine bağladı; ardından Kenan dolaylarına yürüdü, önüne çıkan her yerleşim birimini yuttu. Ama bütün bunlar, büyüdükçe hantallaşan imparatorluğun çürümesini engellemeye yetmedi. Artık Başrahip-Kral ve tapınak ileri gelenlerinden oluşan basit bir iktidar çekirdeği değil, yerel yöneticileri, bürokrasisi ve askeri/polisiye gücüyle çok daha genişlemiş bir “egemen sınıf” söz konusuydu ve “iktidar nimetleri” bu sınıfın her kademesini doyuracak biçimde yeniden düzenlenmeliydi. Ama nasıl?

Yasalar, reformlar, dönüşümler Benzeri sorunları Mısır da çok ciddi biçimde yaşıyordu. Eski Krallık döneminin sonlarına doğru (aşağı yukarı İ.Ö 2200 sonrası) Aşağı ve Yukarı Mısır bölgeleriyle sınırlı kalmayıp doğuda Sina’yı, batıda Libya çöllerini ve güneyde Nubya’yı da içine alacak biçimde büyüyen ülkede hem etnik yapı çeşitlenmiş, hem de farklı rahip gelenekleri arasında sürtüşmeler yaşanmaya başlamıştı. Dahası, yaygınlaştırılmış iktidar mekanizmalarının palazlandırdığı yönetim bürokrasisi, “Büyük Ev”in (“Pero” - Firavun) ekonomik anlamda giderek daha fazla sıkıntı yaşamasına neden oluyordu. Zenginleşen ve nüfuzlarını artıran bürokratların keyfi uygulamaları, Orta Krallık’tan itibaren tıpkı Mezopotamya’da olduğu gibi Mısır’da da yeni ve heterojen bir “egemen sınıf”ın tanımlanması gereğini ortaya koyuyordu. Savaş ve fetih politikalarının süreklileştirilmesiyle oluşturulmaya başlayan “köleler ordusu” tarım alanlarında kullanılarak zenginlik artırılmak istendi.

The Wise 7


Eski Dünya sallanıyor İ.Ö 1649’da, Doğu Akdeniz’de başlayan bir deprem dalgası, bütün dünyayı hatırı sayılır biçimde sarstı.

Yaşanan, gerçek bir “kırılma noktası”ydı ve eski düzenin başarısız hanedanları, olan bitenden ders çıkarmayı iyi bildiler: Zayıf düşmemek gerekiyordu, bu bir. Savaş, haraç ve fetih politikası sonuna dek götürülmeli ve süreklileştirilmeliydi, bu iki. Ancak yerel halklar, olan bitenden tedirgin olmaya başlamış; imparatorlukların etki alanları içindeki kentlerde kaos ve huzursuzluklar yaşanmaya başlamıştı. Aşağı yukarı İ.Ö 18. yüzyıl başlarında, Akat İmparatoru Hammurabi, “tanımlanmış sosyal roller”i de içeren ünlü yasalar sistemiyle yeni dönemin yaşama ve yönetme koşullarını belirleme çabasını başlattı. Aslında Hammurabi’nin yasaları bir hukuk sisteminden çok, eski dönem gelenekleri ve alışkanlıkları uzantısında, uyulması gereken bir “ilahi ve ahlaki” kurallar bütününü tanımlıyordu ve yaptırım gücü de çok tartışılacak durumdaydı. Ama yine de, bu öncülük Mısır’da da izlendi ve “yerleşik yerel halkı rahatsız etmeyecek”, savaş tutsakları ve fethedilen bölgelerin esir alınmış köylüleri üzerine kurulu bir “köleci devlet” anlayışını biçimlendirmeye başladı. Hükümdarın “kendi halkı” asla köle olmayacaktı; ama yönetici sınıfın artan ekonomik gereksinimlerini karşılamak üzere kölelik, tutsaklar aracılığıyla kurumsallaştırılacaktı. Bu politika, yüz yıl kadar hem Babil’de, hem de Mısır’da şiddetle uygulandı. Ne var ki, merkezi krallıkların zayıflayışı engellenemedi. Diğer yandan, katmanları çeşitlenen yalnızca egemen sınıf da değildi: Ekonomik dengesizlik ve eşitsizlikler, “sade vatandaş”ı da ciddi biçimde yoksullaştırmaya başlamış, endişe ve homurdanmalar artmıştı. Yavaş yavaş isyanlar, iç karışıklıklar ufukta belirmeye başlıyordu ama imparatorluklar hâlâ güçlüydü ve büyüyen askeri/ polisiye mekanizmalarıyla, despotça yöntemler kullanarak denetimi elde tutmayı sürdürüyordu hükümdarlar. Ta ki, o “meş’um” güne kadar...

8 The Wise

Ege’de, güçlü Minos Krallığı’nın görkemli kenti Akrotiri yerle bir oldu; Girit ve Kıbrıs defalarca sallandı; tsunamiler Lübnan dolaylarındaki Byblos’tan, Mısır’ın delta çıkışındaki yerleşimlerine dek bütün Akdeniz kıyılarını vurdu. Art arda gelen depremlerin şoku tam atlatılır gibi olmuştu ki, bu kez Ege’de Thera Yanardağı, dehşet verici biçimde faaliyete geçti. İnsanlık tarihinin bu en büyük volkanik patlamasında, İtalya’dan Karadeniz kıyılarına, Mısır’dan İran’a dek çok büyük bir bölge, karanlığa gömüldü: Binlerce metre yukarı püsküren kül ve duman, gökyüzünü tümüyle kaplamıştı çünkü. Gündüzleri güneş, geceleriyse ay ve yıldızlar görünmedi uzun süre. Nehirlere yağan kül ve sülfür atıkları, suları tıpkı efsanelerde anlatıldığı gibi “kan gibi kırmızı” yaptı, zehirledi. Hayvanlar öldüler, tarım alanları ve tarlalar ışıksızlıktan çürüdü, daha da kötüsü, iklimde “volkanik kış” denen değişim yaşandı ve “yaz sabahlarında don olayı” görüldü. Bu büyük felaketler zinciri, yalnızca can kaybı ve ekonomik çöküntüye yol açmakla kalmamış, halkların üzerinde de “psikolojik çöküntü” yaratmıştı. Merkezi krallıklar tümüyle çöktü, ordular dağılmaya, yöneticiler daha güvenli buldukları yerlere kaçmaya başladılar. Tam bir “kaos” görüntüsü egemen olmuştu eski dünyanın görkemli uygarlıklarına. Ve bu kaos, tarihin en büyük “kırılma noktası”nı oluşturdu. Güçsüz düşen imparatorluklar, o güne dek sınırlardan içeri sokulmayan göçebe çapulcu kabilelerin yağma ve talanlarına uğradı; hanedanlar ve eski dönemin egemen sınıfı tam bir hezimeti yaşadı. Sözgelimi Mısır’da, otorite boşluğunu fırsat bilen ve zaten yönetimden hoşnut olmayan yoksul kitleler, yağmacılar işlerini bitirip gittikten sonra krallığa “el koydular”. Tarihçilerin “Hiksos Devri” olarak andıkları bu dönemin, Mısır’ın işgalcilerce ele geçirilmesine değil, bir ihtilal sonucu “varoş insanları”nın tahta el koymasına sahne olduğunu, “2012: Marduk’la Randevu”da uzun uzun anlatmıştım. Babil, aynı günlerde kuzeyden gelen göçebe Hint-Avrupalı kavimlerin saldırılarına direnemeden çökmüş; doğal afetler zinciri Minos Krallığı’nın sonunu getirmiş ve İndüs kıyısındaki Harappa kentleri yerle bir olunca, kuzeybatılı barbar kavimler Hindistan’ın batı ve kuzey bölgelerine egemen olmuştu. Yaşanan, gerçek bir “kırılma noktası”ydı ve eski düzenin başarısız hanedanları, olan bitenden ders çıkarmayı iyi bildiler: Zayıf düşmemek gerekiyordu, bu bir. Savaş, haraç ve fetih politikası sonuna dek götürülmeli ve süreklileştirilmeliydi, bu iki. Ve hepsinden önemlisi, egemen sınıflar “kendi halkları”na uygulamadıkları baskı ve şiddete dayalı köleleştirmeyi, bundan böyle sistematik biçimde yaygınlaştırmalıydı, bu üç. Çünkü, nüfus artmıştı ve “cahil kitleler” kontrol edilemez hale gelmişti. Buldukları ilk fırsatta hükümdarlarına “ihanet” etmeye hazır, yönetimi eline geçirmeye istekli bu kitle, bundan böyle “zapturapt” altında tutulacaktı. “Köleci Devlet” şimdi tam anlamıyla örgütleniyor ve uygarlık tarihinin seyrini sürekli bir “sınıf savaşımları” rotasına sokuyordu. İ.Ö 1550’den sonra kendine gelen eskinin büyükleri, despotizmin en kanlı görüntülerini uyguladılar. Halklar köleleştirildi, egemen sınıfın hegemonya mekanizmaları arasında “din” en ağırlıklı unsur olarak kullanılmaya başladı ve yasa sistemlerinin elden geçirilmesiyle devletin reorganizasyonu tamamlandı. İşte o kritik dönemde, o büyük facialar zincirinden sonra olanlar ve alınan kararlar, uygarlık tarihinin bugün vardığı noktanın da belirleyicisi olacaktı.


The Wise 9


The Wise Kapak

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş & Cem Şen & Burak Eldem

2012'YE GIRERKEN... Uzun süredir beklenen “meşhur” 2012 senesine girmiş bulunmaktayız. Peki önümüzdeki günlerde bizleri neler bekliyor olabilir? “The Wise” yazarları kendi aralarında bu konuyu tartıştılar. Sonsuz Sevgili Burak önce seninle başlamak istiyorum. “2012: Marduk’la Randevu” kitabın 2004’te yayınlandı ve şimdi 2012’nin içindeyiz. 2012’ye yaklaştıkça, kitabında altını çizdiklerinin birer birer gerçekleşmeye başladığını gördük. İşin gerçeği, 2012’ye yaklaştıkça hepimiz üzerinde gerilim arttı ve dünyadaki kaos arttı; özelikle de ekonomik kriz hepimizi etkiledi. Senin genele dair görüşün nedir? Ne alemde bu gezegen? Nereye doğru gidiyor? Kısa bir özet alabilir miyiz?

Burak Eldem Aslında şu günlerde dünyanın yaşadığı süreç, yeni ortaya çıkmış koşullara ya da beklenmedik gelişmelere bağlı değil. Adım adım yürüyen bir sürecin kritik aşamalarına daha henüz varmaya başladık, bütün mesele bu. Ben “Marduk’la Randevu” ilk çıktığı aylarda yapılan röportajlarda hep şunu söylüyordum: “2012’yi ya da herhangi bir tarihi, mistik bir şeymiş, bir kehanetmiş gibi düşünmeyin. Hele bu süreç içinde ‘ani bir kırılma noktası’ gibi beklenmedik anda, birdenbire ortaya çıkacağı kanısına varmayın. Toplumsal süreçler (tabii jeolojik vb süreçler de) geniş bir zaman aralığında oluşur. Bu nedenle, 2004’te, bugünkünden farklı düşünecek ve belli gelişmeleri kanıksamış olacaksınız. 2005’te, bir önceki yıla göre çok şey değişecek, 2006’da yine öyle...yani 2012’ye birdenbire, bir adımda, sihirli bir değişim gibi gidilmiyor.

10 The Wise

Bu nedenle, o döneme girerken siz şu an aklınızda bile olmayan sorun ve gelişmelere öyle odaklanmış olacaksınız ki, dünyaya böyle bakmayacaksınız.” Gördüğümüz de bu zaten. Her gün, her hafta, her ay, her yıl, koşullar kendi getirdikleri yeni içeriği gündeme taşıyor ve konjonktürü aşama aşama örüyorlar. Ben bu kitabı ilk yazdığım günlerde “iklim değişimi” sorununu bir avuç insan biliyordu. Şimdi gelinen noktada kuraklık ve tarım krizi tehlikeleri var ve dünya gündeminde iklim ilk sıralara yükseldi. Yani aslında “ani sıçrama”lar ve sürprizlerle olmuyor bir şeyler. Yarın olacakları, dün ve bugünün gelişmeleri hazırlıyor. Bu hem sosyal/siyasal konular için böyle, hem de jeolojik, atmosferik vb konular için. Elbette süreçlerin ivme kazandığı ve dönüşümlerin daha keskin virajlar aldığı evreler de olur tarihte. Biz de bunlardan birini yaşıyoruz. Aşağı yukarı, 1990’ların sonlarından bu yana bu böyle. Bugün yaşadıklarımız, tarihin “kayda değer” dönüşümlerinden birine tanıklık etmek.

Sonsuz Bu dönüşüme tanıklık etmek, belki bir 100 sene sonra dönüp bakacaklar için “Vay bee! O zamanlarda yaşamak vardı” dedirtebilir ama sanırım her dönüşüm döneminde olduğu gibi, o dönemin içinde yaşayanların imanı gevriyor.


Şimdi son bir kaç bin yıllık tarihe bakarsak içinde acı, kıyım, kan, nefret ve hepsinden önemlisi KORKU olduğunu görüyoruz. Bu cehalet Budizm’de Mara ya da şeytan olarak adlandırılan kendi yanılgımız, kendi karanlığımız. Üstelik o kadar uzun süre tekrar ettik ki bunları artık kendini maddileştirme avantajı yakaladı. Yine Taocu ezoterizme göre bir düşünce formu eğer güçlü bir şekilde beslenirse madde olarak kendini varlık alanına çıkarır. Bu durumda asıl soru bu konuda ne yapmamız gerektiği. İşte burası çok önemli; çünkü bu bizim, evrimimizin bu aşamasında ne şekilde ilerleyeceğimizi belirleyecek. Şu anki evrim bizi yok oluşa götürüyor. Sanırım tam bu aşamada bir evrim değil bir mutasyon gerekiyor; yani ani bir sıçrama. Eğer bu ani sıçramayı yapar ve kendimizi bir tür mutasyona döndürürsek kazanacağız.

Sonsuz

Cem’le yaptığımız bir röportajda benzer bir cümleyi, ülkemiz çerçevesinde kullanmıştı: Yani bir yenilenme ve değişim dönemine girdiğimizi ve bunun birkaç yıl süreceğini. Senin bakış açını alabilir miyiz Cem? Sen neler görüyorsun bu gezegende?

Cem Şen Sanırım bir tür kritik kütle meselesi ile karşı karşıyayız. Bu açıdan Burak’a katılıyorum. Duruma ister tarihi, ister ezoterik, ister sosyolojik anlamda yaklaşalım kaçınılmaz olarak karşımıza şöyle bir durum çıkıyor: Bir kütle büyüdü ve geldiği bu noktada artık daha fazla büyüyemeyip kendini başka bir şeye dönüştürmek zorunda. Belki de kendini doğurmak zorunda. Mayalar, Samanyolu’nun hamile kaldığını ve 2012’de doğuracağını söylüyorlardı yanlış hatırlamıyorsam. Burak daha iyi bilecek konuyu şüphesiz. Kendi konularım açısından baktığım zaman şunu çok net görebiliyorum. Cehalet olarak adlandırdığım hafıza kaybı ya da farkında olmama hali o kadar iliklerimize işlemiş durumdaki insanlık olarak, bir kabusun içinde, bunun bir kabus olduğunu anlayamayan insan gibiyiz. Dönüşüm zamanına yaklaşırken sanırım karşı karşıya olduğumuz en ciddi tehlike de kendi bilincimizden ve gerçeklik modellerimizden kaynaklanıyor. Budha şunu söylüyor: Karanlık arttı. Onu aydınlatmak için binlerce yıl önceden verilmiş bir kararla geldim. Tabii ki dünyayı kurtaracağım filan demiyor yanlış anlaşılmasın. Söylediği, cehaletimizin neden olduğu karanlığımızdan, Mara’dan ya da batı terminolojisiyle konuşursak şeytandan arınmazsak (şeytan batıda kullanıldığı anlamda değil) hepimizi kötü bir gelecek bekliyor. İlginçtir ben kendimin ve tanıdığım bazı arkadaşlarımın 2012 yılındaki numerolojilerini inceledim ve çok ilginç bir durum ile karşı karşıya kaldım. Örneğin o yıl benim için bir başlangıç yılı ve bana liderlik yapmamı söylüyor. Oysa benim en hoşlanmadığım ve rahatsız olduğum şey liderlik yapmaktır. Bana bu kadar zor gelen çok az şey vardır bu hayatta. Diğer arkadaşlarımın da kendi zorlandıkları durumlar ile karşı karşıya kalacaklarını gördüm ve ister istemez bunun bir rastlantı olamayacağından kuşkulandım. Sanki bu yıl itibariyle hepimiz kendi karanlık tarafımızla, cehaletimizle, zayıflıklarımızla boğuşmak zorunda kalacak gibiyiz. Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağ gerçekten kritik kütleye ulaştığımız bir dönemi işaret ediyor gibi ve sanırım 2012 bir tür doğumun başlangıcı olacak.

Buradan anlıyoruz ki, gezegenimizde yaşanan değişimler sadece sosyolojik, ekonomik, politik değil; bununla birlikte İNSAN’a, BENliğe dair de gelişimler. Maddi ve manevi anlamda evriliyoruz ve bu DEVRİM değil, bilakis EVRİM her anlamda. Sen ne dersin Burak?

Burak Eldem Belli bir yerden durup bakınca, sanki üç ayrı perspektif varmış ve birbirinden bağımsızmış gibi algılanabiliyor: Fiziksel/kozmolojik, yani maddesel diyebileceğimiz değişim; toplumsal yapıların yaşam damarlarında, yani ekonomi, siyaset ve kültürde ortaya çıkacak değişim; nihayet, insanda, yani “bireyde” ortaya çıkan/çıkacak algı/kavram ya da yaygın deyişle “farkındalık” değişimi. Ama bu bir illüzyon. Bunların üçü de, birbirleriyle doğrudan bağlantılı ve iç içe. Cem Maya’ların “galaksinin gebeliği” ile ilgili sembolojilerinden söz etti. Gerçekten de “çağ değişimi” dedikleri şey, “eskinin ölümü, yeninin doğumu” anlamına geldiği için metaforik olarak da 2012 düşüncesine uyuyor. (Bu işin felsefi tarafı biraz.) Mayalar yeniçağın yeryüzünde başlayacağını ama değişimin kozmik düzeyde olacağını düşünüyor ve bunun bize yansımasından payımızı alacağımıza inanıyorlardı. Kendi ezoterileri içinde “evrenin rahmi” ve “zamanın mekan içinden doğumu” bu anlamda doğru. Diğer yandan, Cem’in sözünü ettiği “bireysel aydınlanma” da bütün bu değişim ve dönüşüm sürecinin önemli bileşenlerinden biri. Aydınlanma denen şey, ister insanlar ister toplumsal yapılar için söz konusu edilsin, bir anda, aniden, “vahiy” gelmiş gibi falan yaşanmaz. Bir süreç içinde adım adım oluşur. Bireyin kendi gelişiminde bir noktaya varması ya da dönüşmesi de böyle, toplumların değişimi de. Fransız Devrimi’yle özetlenen büyük değişim, 1789’da çikletten çıkmadı tabii birden; on ikinci yüzyıldan itibaren ince bir damar halinde başlayan “yeni akış”ın belli bir noktadaki doğal sonucuydu. Şimdi de benzeri bir durum söz konusu. Her şeyden önce, kozmik anlamda, içinde bulunduğumuz yapı ciddi biçimde değişiyor ve yenilenme sinyalleri veriyor. “Marduk’la Randevu”nun yayınlanmasını izleyen günlerde, bütün bunların ani bir dönüşüm tetikleyicisiyle ortaya çıkacağını düşünmemek gerektiğini söylemiş ve “Marduk, bütün bu evrensel süreçler içinde yalnızca bir ayrıntı” demiştim. İşin çok küçük bir parçası - her ne kadar sonuçları ya da birlikte getirdikleri önemli olsa da. Bugün bu kozmik sürecin kritik dönüm noktalarından birine yaklaşıyorsa evrenin bizim bulunduğumuz köşesi, “maddesel” ya da “spiritüel” anlamda (bence ikisi de aynı şey ama bu uzun bir konu) bireyin bundan etkilenmemesi düşünülemez.

The Wise 11


içinde yaşanır. Bu nedenle, her şey sessiz sedasız “durağan” biçimde giderken, birdenbire 2012 yılının Aralık ayı geldi ve bir şeyler değişiverdi gibi bir beklenti, bütünüyle yanılsama ve eksik düşünmeden kaynaklanıyor. Bu anlayışı destekleyen damarlar, toplumsal ideolojinin içinde var ama. İşin kötüsü de bu. Dinlerdeki, “iman sistemleri”ndeki bir “kıyamet”i bekliyor bazıları mesela. Ya da işi iyice ayağı yerden kesilmiş boyutlara taşıyanlar, kerameti kendinden menkul “kanallar”dan mesaj aldıklarını falan söyleyebiliyorlar. Bunlarla vakit kaybetmeye değmeyeceğini düşünüyorum, biz yine bildiğimiz yoldan devam edelim: 21 Aralık 2012, sembolik, daha doğrusu “süreç sınırlayan” bir tarihtir. Bir işaret ya da bir kilometre taşı gibi. O gün aniden, birdenbire, beklenmedik biçimde olacak dehşetengiz gelişmeleri işaret etmez. Söz konusu tarih, dünyanın Güneş çevresindeki yörüngesinin önemli tropik duraklarından “Kış Gündönümü”dür ve Mayalar, diğer birçok eskiçağ toplumu gibi, Kış Gündönümü’nü başlangıç olarak alıyorlardı, bunun için öyle “gün işaretleme” gereği duymuşlar. Yoksa süreç, zamana yayılmış biçimde geliyor zaten. Dediğim gibi, bugün içinde yaşadığımız dünya ile altı yıl önceki dünya arasında ciddi farklar var, o zamanlar bunların birçoğunu bilemiyorduk. 2012 için de aynı şey geçerli. O kritik dönüşüm noktasını hazırlayan her şey, yavaş yavaş oluşuyor zaten: İklim paternlerinin çöküşü, jeolojik dönüşümler, bu arada toplumsal çalkantılar, bunlara bağlı siyasi ve diplomatik değişimler sırayla devreye giriyorlar. Bu anlamda, kestirme bir tahmin, kehanet gibi bir şey olur. Ama ayağı yere basarak çok genel bir şey söylemek gerekirse, 2012 sonunda dünyada siyasi, ekonomik ve kültürel anlamda çok farklı bir konjonktürün ortaya çıkacağını düşünebiliriz. Kaynakların daha çok tükendiği, toplumsal yapıların ciddi biçimde sarsıldığı, “yarın” kaygısının arttığı ve savaşların “sıradan” hale gelmeye başladığı bir dünya modeli görünüyor ufukta.

Yalnız, mesele şurada: Eğer “insan türünün evrimi” perspektifinden bakarsak bu duruma, “türün tamamına özgü bir evrim” modelinin söz konusu olmadığını gözden uzak tutmamamız lazım. İnsanlar bir sabah kalkıp aniden “değişmiş” olarak uyanmayacaklar. Hatta büyük bir çoğunluğunda değişim meğişim olmayacak, yalnızca olanları izlemeye ve kavramaya çalışacaklar. Değişim, farkındalık ve kavrayış, her dönem olduğu gibi, küçük bir azınlığa özgü... Ha, ama o azınlığın belirleyiciliğini de sacayağının üçüncü parçasında, yani toplumsal dönüşümde görme durumu söz konusu. Sosyal yapıları değiştirecek momentum, bu azınlığın içinde büyüyüp gelişiyor ve bizden sonraki kuşaklarda da böyle olacak. Toparlarsam, şu dönemde ruhsal uyanış yaşayan insanlar artıyorsa, hem kozmik olarak, hem toplumsal anlamda bu dönüşümü hazırlayan koşullar da gelişmiş demektir.

Sonsuz Bu noktada konunun derinliği ve anlamının yanında bence çok yüzeysel kalan bir soru sormak istiyorum; çünkü eminim ki zaman yaklaştıkça bu konu medyanın elinde sakız edilip, iyice yıpratılacak ve dezenforme edilecek. Sevgili Burak, 22 Aralık 2012’de ne olacak bu gezegene? Güne nasıl başlayacağız.

Burak Eldem Şimdi, tekrar edeyim o zaman bir kez daha: Bu tür dönüşüm evreleri, zamana yayılan ve çok sayıda parametre tarafından belirlenen bir süreç

12 The Wise

Sonsuz Yani hiç de öyle “Laylaylom, ay 2012 geçti de dünya aydınlık çağa erdi. Yaşasın kurtulduk!” durumları söz konusu görünmüyor. Bilakis karanlığın yoğunlaştığı ama yavaş yavaş aydınlanmaya da başlayacağı bir gündönümü gibi bu tarih. Ben bu noktada Cem’e şunu sormak istiyorum. Dünya üzerindeki karanlığı, onun neler yapmaya çalıştığını, bu krizlerdeki rolünü, bir yandan da aydınlığı tetikleyici rolü olup olmadığını ve gelecek günlerin bizleri aydınlığa götürüp götürmeyeceği konusundaki görüşlerin nelerdir? Az önce belirsiz bir durum yeterince kurcalanırsa bir “duruma” dönüşür demiştin. Aydınlık üzerine yoğunlaşmak, bu süreci kolaylaştırır mı, yoksa hayal mi görüyoruz?

Cem Şen İlk olarak Burak’a katılıyorum. Şu an Devrim-i Kebir yani kıyametin geldiğini söyleyen dini ekoller de var, DNA sarmallarımızın değişeceğini söyleyenler de... Ama bence bunlar gerçekten konunun özünden sapmaktan başka bir şey değil. Kaybolan insan daireler çizerek dolaşır ki bu zihinsel durumumuz için de geçerlidir. Genellikle kayıp olan insan aynı şeyi tekrarlar durur. Einstein boşuna “Bir sorunu, onu yaratan zihinle çözemezsiniz” dememiş. Demek ki asıl mesele lineer bir hatta yani düz çizgide ilerlemeyi başarmakta. Bu nedenle de ilk olarak merkezimizi kaybetmememiz gerekiyor. Şimdi dikkatinizi çok ciddi bir duruma çekmek istiyorum: Her şey önce zihinde başlar sonra maddi gerçeklikte kendini varlık alanına çıkarır. Örneğin samuraylar çocukları infaz yerlerine götürür onlara ölen insanları seyrettirir ve çocuklarının ölüme hazır olmalarını sağlamaya çalışırlarmış.


Günümüzde Amerikan Seal komandoları genellikle mezbahalara götürülür ve boğazlanan hayvanları izleyerek vahşete alıştırılmaya çalışılırlar. Şimdi arkadaşlar, televizyona bir bakın. Vahşetin ve katliamın bu kadar ayrıntıyla, farklı kamera açılarından, yavaş yavaş, bir tür sanat gösterisi gibi izlendiği bir dönem hatırlıyor musunuz? Ben hatırlamıyorum. Benim çocukluğumda ki, tarih olarak bakarsak aman aman bir zamandan bahsetmiyoruz, korku filmleri bugünün çocuk çizgi filmlerinden daha az vahşet içeriyordu. Günümüzde katliam ve vahşet son derece sıradan ve zihinsel olarak göre göre alışkanlık geliştirdiğimiz bir şey oldu. Yani eskiden sokakta bir adamın kolu kopsa pek az insan midesi bulanmadan buna bakabilirken günümüzde kafası kopan adamın yanına gidip “Aaaa adama bak” filan diye konuşuyor insanlar. Vahşetin bu kadar rahat kabul gördüğü, daha önemlisi “bir eğlence aracına” dönüştüğü tek dönem belki de Roma’da arenalarda oyunlarının olduğu dönemdi. Kaldı ki o zaman bile vahşet bu kadar yakından bu kadar farklı açıdan bu kadar açık açık izlenemezdi. En nihayetinde bir gladyatör diğerini öldürür biterdi. İzleyici uzaktan izler, olay tekrarlanamaz, o olayı farklı açıdan göremez, heyecanın dozunu artıran bir müzik duyamazdı. Oysa bugün bütün bunları inanılmaz bir gerçekçilikle izliyor ve normal, sıradan kabul ediyoruz. 20 yıl önce televizyonda bir yumruklaşma sahnesinde adamın burnu kanasa “Ne kadar gerçekçi bir sahne,” derdik, bugün ise seri katil öldüren seri katil ile ilgili olarak yapılan en basit dizilerde bir seri katilin zihnini anlıyor, onunla özdeşleşiyor, ona sempati duyuyor ve yaptığı katliamı tam bir gerçekçilikle izliyoruz. Hatta bırakın gerçekçi izlemeyi, artık gerçek yeterince “canımızı acıtamadığı” için abartılmış bir gerçekçilikte izliyoruz. Yani şiddet ve vahşet artık son derece günlük ve normal bir durum. Bu durumun alıştırmasını yapan bir insan için öldürmek inanın bana çok zor değil. Peki ama bütün bunlar nasıl oldu? Dünyayı yöneten bir akıl yavaş yavaş bunları damarlarımıza mı zerketti, yoksa bu, doğal bir sürecin bir sonucu mu? Ben her iki kuramın da geçerli olduğuna inananlardanım. Sözlerim biraz komplo teorisi gibi algılanabilir bunun farkındayım ama şöyle ya da böyle bir takım akılların dünyaya şekil verdiklerine inanma eğilimindeyim. Eğer bunu tartışmak istersek gerçekten uzun uzun yazmam gerekir ve eminim ki güzel bir zihinsel jimnastik olur ama sanırım konumuz bu değil. Fakat ister doğal süreçlerin bir parçası olarak isterse bir takım akılların ürünü olarak gelişmiş olsun, ortada bir gerçek var ki karanlık ya da karmaşa, ya da her ne isim verirsek verelim bu tatsız durum, şu anda kritik bir düzeye ulaşmış durumda. Bunu pek çok yerde tartıştım. Günümüzde, “sürdürülebilir” bir yaşam modeli içinde yaşamıyoruz. Bu yaşam modeli ile dünyanın bu nüfusu kaldırması olanaksız. Ne derseniz deyin ister şöyle ister böyle nüfus azalmak zorunda. Bunu acısız yapmak harika olurdu. Eğer elimizdeki teknolojik gelişimi dünya üzerinde mesela 500 milyon insanla kullansak ve nüfusu bu sayıda tutsak gerçekten bir cennet yaratabilirdik. Biliyorsunuz bunun örnekleri var tarihte. Fakat kitleler bireylerden farklı bir düşünceye sahiptir. Kitle ne yazık ki bireyden daha kaba, daha akılsız ve daha vahşidir. Toplumsal olaylarda bunun örneklerini sürekli görürüz. Bir insan birilerinin malını yağmalamayı aklından geçirmez ama bin insan bir araya geldiğinde çapulcu oluverir. Yani kitle tehlikelidir ve düşünmez.

Günümüzde kitleyi yönetme becerisine sahip olan güçler aynı zamanda dünyanın kaderi üzerinde de belirleyici bir role sahipler şüphesiz. Bu güçlerin yenilgiye en fazla yaklaştıkları dönem bence 68 hareketi sırasında oldu. Ama o dönemin gençlerinin aklı tıpkı şimdi bizlerin olduğu gibi dağıldı. Asıl konuyla uğraşacaklarına yan konulara saptılar. Bir gecede tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip bir güç böylece eriyip yok oldu gitti. Günümüzde de durum aynı ama biraz daha zor ve tehlikeli bence. Bu sefer cidden insanlığın bilinci ve anlayışı ile ilgili bir sorun var ve bunu sık sık yaşıyoruz. Ekonomik krizler ve benzeri şeyler ise varolan korkumuzu ve güvensizliğimizi artırıp bizi karanlığa sürüklüyor. Sonuç olarak eğer 2012’de dışarıdan gelen bir güç sonucunda dünyada bir felaket yaşanmayacağını varsayarsak, yani göktaşı çarpmayacaksa ya da ne bileyim bir güneş fırtınası olmayacaksa filan, bu durumda kendimizi soktuğumuz bu durumdan elbette gene kendimiz çıkacağız. Lise yıllarımda bir kasetçalarım vardı; yıllarca kullandım ve hiç bozulmadı. Sonra bir gün yeğenime verdim ve ikinci gün bozuldu. Ablam bana çamaşır makinesini vermişti. Bozuk ama seni altı ay idare eder diye. Üniversitedeydim o zaman ve çamaşır makinesi bir anda kendine geldi, yıllarca kullandım. O zaman şunu farkettim: zihnimdeki sakinlik bir şekilde maddi dünya üzerinde de bir anlamda olumlu etki sağlıyordu. Öyle mucizevi bir şeyden bahsetmiyorum aslında basit bir şey bu. İki insan aynı arabayı kullanır; biri kullanırken araba durmadan sorun çıkarır diğeri kullanırken sorunsuz çalışır. Dünya ile iletişimimizde de işte böyle bir etkileşim var. Dolayısıyla da sorduğun soruya vermem gereken kısa yanıt aslında “Evet, zihinsel durumumuzdaki değişim olumlu ya da olumsuz sonuçların doğmasına neden olacak” olurdu.

Sonsuz 1929’daki ekonomik kriz, 2. Dünya Savaşı sayesinde çözülmüştü ve bugünkü dünya şekillenmişti. Yeni krizleri aşmak için illa bir savaşa ihtiyaç duyacak mı bu insanlık? Nüfus azalmasından bahsetti Cem az önce ki, nüfusumuz cidden çok fazla. Savaşın bu yönde bir katkısı olur mu? Olursa da geri kalanlar durumu toplayabilirler mi? Ya da şunu sorayım: Çok mu umutsuz durum, sevgili Burak?

Burak Eldem Cem sözlerinin arasında üç kritik noktaya dokundu ki, başlı başına bunlar üzerine ayrı bir oturum yapılabilir. Birincisi, “kitleler insanlardan (bireylerden) daha vahşi olabilir” dedi. Bu, aslında nereden ve nasıl baktığınıza bağlı. Eğer sözünü ettiğiniz bireyler, o vahşi devinimi içselleştirebilen grup içinden seçilmişse, çok doğru değil. Ama o eğilimin dışından gözlem yapan ve uzak duran bir başka grup, “bir azınlık” için söylenirse doğru. Mesele şu: Kitle dediğimizde, hemen her zaman çoğunluğu, “majority”yi anlamamız lazım.

The Wise 13


Azınlık hareketiyle, tepeden inme “darbeciliği” deneyen “iyi niyetli”ler de oldu, kitlenin içinde eriyip onu öne çıkararak ve misyonla yükleyerek yönlendirmek isteyenler de.

Böyle baktığınızda, çoğunluğun değerleri de, algılayışı da, reaksiyon ve refleksleri de, daha “vahşi” bir potansiyel taşıyacaktır her zaman. “Linç” dediğimiz histeri, böyle ortaya çıkar ve manipüle edilir. Bir başka deyişle, bir kitle söz konusu olduğunda, örneklenen grubun çoğunluğu ele alınıyorsa, o vahşilik potansiyelini zaten göz önünde bulundurmak lazım. Çünkü bir grubun sahip olduğu potansiyel, içlerinde düzeyi en düşük olan bireyinkine eşit ya da onunki kadardır. Bu nedenle, normal hayatta hiç tanımadığı bir adama durduk yerde hakaret etmeyecek, bu gereği duymayacak insanlar, stadyum tribününde bir ağızdan kolaylıkla küfredebilirler. Futbol kültürü, buna en somut örnek aslında. Yani kitle, zaten içerdiği bireylerin toplam düzeyi kadar ve o doğrultuda bir potansiyele sahip. Bunu gözden uzak tutmamak lazım. Cem’in söylediği ikinci nokta, yine bununla bağlantılı ve çok önemli: “Kitlelerin hareketini yönlendirebilecek güç sahibi grup” dedi. Bu gerçekten de kilit nokta, çünkü tarihin önemli bir bölümü, kitlelerin momentumunu elinin altında tutabilecek grupların tercih ve eğilimleri doğrultusunda oluşuyor. Yani sözgelimi faşizmden söz ettiğimizde, büyük bir çoğunluk üzerinde tahakküm kurup o çoğunluğa zulmeden ve sömüren bir ayrıcalıklı küçük grubu anlarsak, algı yanılması içine gireriz. Faşizm ve benzeri despotik yönetimler, “kitle kültürü” ve psikolojisini denetimli biçimde kullanmayı iyi bilen stratejistlerce yönlendirilir. Yani bir küçük azınlık, büyük çoğunluğun canına okurken ve o çoğunluk bunun farkına varmakta zorlanırken, durumu doğru değerlendirip karşı çıkan bir başka küçük azınlığı, faşizmin yönlendiricileri, o “büyük kalabalıklara” parçalattırır, aslanlara yem atar gibi. İdeoloji dediğimiz şey, kültürle birlikte bu nedenle önemli. Cem’in sözünü ettiği üçüncü önemli kavram, “dünyayı değiştirmek”. Yani diğer iki noktaya doğrudan eklemleniyor. Şimdi üçünü aynı düzlem içinde bir araya getirirsek: Birincisi: Kitlelerin çoğunluğu (yani insan toplumunun çoğunluğu) daha “geri” (bu sözcüğü dikkatli kullanmak gerek aslında) daha “kaba” ve daha şiddete eğilimli, daha “bencil” niteliklere sahiptir. Bu bir seçkincilik ya da aşağılama falan değil, durum tespiti; bir göreceliliğin altının çizilmesi. Dolayısıyla, bu büyük çoğunluğun sahip olduğu toplumsal/fiziksel gücü yönlendirmek ya da denetimini elde tutmak, tarihin akışını ve geleceği belirlemekte de önemli oluyor. Dünyayı değiştirmek isteyenler (her zaman “azınlık”tır aslında) tarih boyunca bunun için zamana ve koşullara göre değişen yöntemler denedi. Çoğu başarısız oldu son kertede; belki insanın zihinsel- vicdani sorunlarıyla bağlantılıdır.

14 The Wise

Sosyalizm, bu ikinci eğilimin ürünüdür mesela ve kitleyi figüran olmaktan çıkarıp kaderini eline almaya zorlamakla önemli bir adım atarak değişimi sağlayacağını düşünmüştür. Sonucun çok da başarılı olduğunu söyleyemeyiz ne yazık ki, bugün geldiğimiz nokta ve sosyalist sistemin “reel” anlamda çöküşü düşünülürse. Bu noktada, kilit konu, kitlenin momentumunu harekete geçirecek gücün artık bu sefer “karanlık”tan değil, “aydınlık” içinden çıkması. Yani, yine bir azınlıktan, dünyayı “herkes yararına” değiştirmeye kendini adamış, vicdan/sağduyu açısından daha yetkin bir azınlıktan söz ediyoruz. Denetimin ne kadarını bu azınlığın sağlayabileceği, önem taşıyor. Ama böyle bir şeyi düşünebilmek için, her şeyden önce: 1. O azınlığın kendi farkındalığını geliştirmesi 2. Yan yana olmayı ve “değişimi” kendinde ve yakın çevresinde başlatmayı bilmesi ve 3. Dünyayı olumlu anlamda, kararlı biçimde değiştirmeyi istemesi gerekiyor. Şimdi senin sorunu bu noktaya bağlayayım: 1929 bunalımı, ilk örnek değil. Kapitalizmin doğası, bunalımı tetiklemeye ve kaosa eğilimlidir ve ilk büyük ciddi çöküntü 19. yüzyıl sonlarında yaşanmış, Birinci Dünya Savaşı’yla aşılmıştı. 1929-33 bunalımı hem teorik anlamda ekonominin sorgulandığı Keynesçi yaklaşımla, hem de elbette İkinci Dünya Savaşı’yla geride bırakıldı. Peki şimdiki durum ne? Benim fikrim, 1929-33 bunalımından çok daha ciddi bir noktaya doğru gittiğimiz. Bunu, benzeri bir “dünya savaşı” dahi çözemez ama hırs, açgözlülük ve korku içindeki egemenler, kitlelerin momentumunu yönlendirmeyi yine başarırlarsa, bizi o noktaya sürüklemek için ellerinden geleni yapacaklar. Mesele, sözünü ettiğimiz diğer küçük azınlığın, yani kendimize de birtakım değerler vehmederek tanımladığımız azınlığın, buna karşı bu kez neler yapacağı. “Aydınlık” ile “karanlık” arasında, kimbilir kaçıncı yüzleşme olacak.

Sonsuz Karanlık egemenlerin elinde çok fazla seçenek ve silah var. Ama aydınlığı kullanabileceklerin ellerinde çok fazla seçenek yok gibi. Böyle bir karşılaşmada denge nasıl oluşacak? Aydınlık bu dünyayı yönlendirmeyi başarabilecek mi? Birey olarak bizler neler yapmalıyız? Oturup izlemeli miyiz? Cem seni dinliyoruz.

Cem Şen İlk olarak her tezin varolabilmek için bir anti-teze ihtiyacı vardır. Bu nedenle Burak’ın da son derece iyi bir analizle aktardığı gibi kitlelerin belli bir yöne doğru harekete geçirilebilmeleri için onlara bir “düşman” verilmesi gerekir. Bu sayede aslında savaşmaları gereken şeyin düşman sandıkları şey olmadığını anlayamadan belli bir yöne doğru ivme kazanırlar. Satranç türevi zeka oyunlarında, asıl hedefinizi daima bir seri küçük hedefin ve saldırının ardına gizlersiniz. Bu en bilinen taktiklerden biridir çünkü savaş, aldatma ile eş anlamlıdır. Yani bir zahiri saldırı vardır bir de batıni, görünen ve gizlenen saldırı. Mesele karşıt gücü görünen saldırıya çekerken asıl saldırıyı görünmeyen taraftan yönetebilmektir. Büyük bir kütleye hareket vermek, ona ne yönde ve nasıl bir güç uygulanacağı ile ilişkilidir.


Mesela bir tonluk bir taş kütleyi eğer 100 kilo ile hareket ettirmeye çalışırsanız, taşı itmeniz gereken yer onun tabanına yakın kısmı değil, üst kısmıdır. Yani eğer o taşı en üstünden ve belli bir açı ile yalnızca 100 kiloluk bir güç ile iterseniz o zaman devirebilirsiniz. Dolayısıyla küçük bir güç, doğru kullanıldığında büyük bir hareket başlatabilir. Elbette mesele bu hareketin nasıl yapılacağında. Dünyanın tüm çağları yükseliş ve düşüş eğilimindedir. Evrendeki hemen her şey de bu temel yasayı izler. Her şey yükselir ve sonra çöker ve ardından yeniden yükselir. İçinde bulunduğumuz durum kaçınılmaz olarak bir çöküşü beraberinde getirecek. Burada dünya üzerindeki “yaşamın” yok olması tehlikesinden bahsetmiyoruz. Ben bunun olacağına inanmıyorum. Bununla birlikte bu çöküş “insanların” büyük bir kısmının yok oluşuna neden olabilir ve muhtemelen de olacaktır. Ben bu yok oluşun engellenebilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Belki yumuşatılabilir, en az acıyla atlatılabilir ama engellenemez. Eğer engellenirse daha büyük bir yıkım bizi bekliyor olacaktır. Fakat her kötü durum iyi bir durumun mayasını içinde barındırır, aynı şekilde her iyi durum da kötü bir durumun mayasını. Aynı zamanda en büyük karanlığın yaşandığı çağlar aynı zamanda en büyük zihinlerin doğmasına neden olur. Yani karanlık aynı zamanda ışığın mayalandığı kozadır. Aynı şekilde, içinde bulunduğumuz karanlığın ışığı kozaladığına inanıyorum. Bu durumda yapılması gereken en önemli şey, ışığı besleyecek bir bilinç durumu geliştirmektir. Ama bu, hafta sonu kurslarında kundalini enerjisini uyandırmak ya da iki nefes egzersizi ile aydınlanmak filan gibi komik şeylerle olmayacaktır. Eğer oluyorsa o zaman sanırım ben ve benim gibi 20-30 yıldır kendini ruhsal çalışmalara adayan ve bu insanların bahsettiği seviyelere yaklaşamayan insanlar cidden son derece yeteneksiz olmalıyız. Elbette mümkündür ve yeteneksiz de olabiliriz. Fakat günümüz New Age akımı ya da ondan türeyen bütün bu garip uygulamaların, eğer bir karanlık taraftan bahsedebilirsek, O’nun çok işine yaradığını söyleyebiliriz. İçteki değişim zaman içinde ve yavaş yavaş oluşuyor ne yazık ki. Bu nedenle de sabırla işlenmesi gerekiyor. O nedenle içimizdeki ışık da sabırla işlenmesi gereken bir şey.

Bunlar, aynı dalga boyunda dolaşan insanları zaten ister istemez bir arada durmaya yönlendirecek diye düşünüyorum. Tarihte böyle kritik dönemlerde hep böyle olmuş. Belki de en kritik nokta, iki ilkeyle özetlenebilir şu dönem için: Hayatta kalma ve ayakta kalma. Bunu “bireysel” anlamda söylemiyorum; kendi gibi, kendine yakın olanlarla birlikte, ayakta ve hayatta kalma.

Cem Şen Aslında konuyu bir kaç noktadan ele almakta fayda var ama yazıyı çok uzatmamak için sanırım en uygulanabilir ve en önemli konunun “gerçek ihtiyacı belirlemek” olduğunu söyleyebilirim. Yapılması gereken şey birey olarak her düzeyde gerçek ihtiyacın belirlenmesi. Bizler, yüzyıllardır (hatta sanırım bin yıllardır) ihtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız varmış gibi kandırıldık. Günümüzde de durum aynı. İhtiyacımız olmayan şeylere ihtiyacımız olduğunu yanılgısı, onları elde edemeyince hissettiğimiz mutsuzluğu ve korkuyu da beraberinde getiriyor. Sanırım bu da, şu anki karanlık düzeni devam ettirmemize yol açıyor. Gerçek ihtiyaçlarımızı belirlemek içinse belli bir ruh huzuruna ulaşmak gerekiyor gerçekten. Huzurlu insan tüketmeyi fazla sevmez, varolduğunu hissedebilmek için tüketme ihtiyacı duymaz. Sakin ve çevresi ile dengeli bir ilişki kurar. Sanırım başlangıcı burası yaparsak dünya üzerinde bir “ışık savaşçısı”nın (popüler bir terim kullandığımı biliyorum) yapabileceği en etkili hareket planını yapmış olabiliriz; çünkü karanlığın varolabilme aracı olan ihtiyaç ve tüketim dengesini kalbinden vurabiliriz bu sayede.

Sonsuz Ben her ikinize de çok teşekkür ediyorum bu güzel sohbet için. “The Wise” olarak 2012 süresince bu konuyu işlemeye devam edeceğiz ve sonraki sayılarda tekrar bir araya geleceğiz gelişmeleri değerlendirmek üzere.

Sonsuz Durum tespitleriniz, analizleriniz çok aydınlatıcı. Fakat her zaman aklımıza şu geliyor? Ben kendi adıma nerede durduğumu biliyorum ve bunun adına kendi yapabildiklerimi yapmaya çalışıyorum. Siz de yapıyorsunuz. Mesela bu konuşmamız bile bir çalışmadır. Fakat bu yazıyı okuyup da, “ben ne yapabilirim?” sorusu aklına gelen ve “aydınlığı” içten arzulayan okurlarımız mevcut. Fakat ne yapacaklarından da emin değiller. Sizlerin önerileri ne olabilir bu konuda. Ne yapmalıyız, dünyamız ve geleceğimiz için?

Burak Eldem Ben çok kısa bir iki şey söyleyeyim: Herkes kendi tercih, düşünce, sezgi ve “iç ses”ine göre karar verecek nasıl davranacağına. Ama bilinmesi gereken şu: Gerçekten de tarihin oldukça kritik bir evresine tanıklık ediyoruz ve bunun devamında hayat, dünyanın hiçbir yerinde “eskisi gibi” olmayacak. Bunu düşünerek kendisini, sevdiklerini, yakınlarını ve değer verdiği insanları gözünün önünden birer birer geçirip, bu insanlar ve kendisi için “nasıl bir dünya” özlemi duyduğunu aklından geçirmesi yeter insanın. Zaten şu an bu söyleşiyi okuyorsa, o da “azınlıktan” demektir ve ne yapması gerektiğini ona birilerinin söylemesine gerek yok. Sezgiler, vicdan, akıl ve sevdiği/istediği dünyaya ilişkin tercihler...

The Wise 15


The Wise Kapak

Öner Döşer

oner.doser@thewisemag.com

KOVA ÇAĞI Şafağı Dünya dönüş ekseni üzerinde büyük oranda Güneş’in ve biraz da Ay’ın çekim etkisinden dolayı yalpalama yapar. Bunu bir topacın dönüşü sırasında yaptığı devinime benzetebiliriz. Bu devinim sonucunda 25.920 yıllık (yaklaşık 26.000) bir döngü oluşturur. Bu döngü süresini 12’ye bölersek 2,160 yıl gibi bir sonuca ulaşırız ki bu bize bir burcun yönetimindeki astrolojik çağın süresini verir. Bir burç 30 derecedir ve astrolojik olarak Kova Çağı, İlkbahar Noktası’nın Balık burcunun sıfırıncı derecesinden, Kova burcunun otuzuncu derecesine kayması ile başlar. Çağların ayrımına yönelik bu sınıflandırma Batı Astrolojisi’nin uzun tarihsel zaman periyotlarını tanımlama tarzıdır. Bu çerçeveye göre, birçok insan “Balık Çağı”nı bitirmekte ve “Kova Çağı”na yaklaşmakta olduğumuza, bazılarıysa bu sürecin yaşanmaya başladığına inanmaktadır. Bazı astroloji çalışmaları MS 1962, 1999, 2012, 2030 yıllarını geçiş zamanı olarak vermişlerdir. Fransa Ulusal Coğrafya Enstitüsü bilim insanları, gerçek astronomik geçişin MS 2010 yılında olacağını söylemektedirler. Yakın zamanda Kova burcundan gezegen geçişlerine bakarak, bu konuyu astrolojik açıdan netleştirmeye çalışalım. Kullanacağımız gezegenler, jenerasyon gezegenleri olarak anılan Uranüs, Neptün ve Plüton’dur. Zira bu gezegenler, insanlığın kolektif yaşamında radikal değişimleri sembolize ederler, kolektif bilinçdışı ya da bireylerarası bilinç şeklinde insan ruhunun içinde yer alırlar. Bu enerjiler kolektif bilincin içine işlediğinden, bireysel krizlerimiz ve bilinçsel gelişimimiz insanlığın tümünü etkiler ve global bilincin genişlemesini sağlayacak değişimler meydana gelmesine yol açar. Dış gezegenler olarak da adlandırdığımız bu üç gezegen, kendi doğalarının genel özelliklerini vurgulayarak, sınırlı ego yapımızın özünü etkileyerek, zihnimizi daha geniş bir realite anlayışına açmamızı ve bir parçası olduğumuz büyük gerçekliği daha geniş bir çerçeveden görmemizi sağlarlar. 16 The Wise

Kova burcunun kolektif yöneticisi Uranüs, 1 Nisan 1995’te Kova burcuna giriş yapmıştı. Aynı yılın yaz aylarında bir müddet için Oğlak burcuna geri dönüş yaptı ve 12 Ocak 1996 itibariyle artık Kova burcuna kesin girişini tamamlamıştı. Bunu, yani 1995-96 yıllarına denk gelen Uranüs’ün Kova’daki transitini, Uranüs’ün Kova Çağı’nı uyandırması olarak görmemiz mümkün. Uranüs’ün hemen ardından, 29 Ocak 1998’de Neptün Kova burcuna giriş yaptı. Aynı yılın yaz aylarında bir müddet için Oğlak burcuna geri dönüş yapmasını takiben, 28 Kasım 1998’de artık Kova burcuna kesin girişini yapmıştı. Neptün de daha önce belirttiğimiz gibi, 4 Nisan 2011’de bir müddet için Balık burcuna giriş yapacak. 5 Ağustos 2011’de tekrar Kova burcuna geri dönüş yapacak ve 3 Şubat 2012’ye kadar Kova’da kaldıktan sonra, artık Balık burcuna kesin giriş yaparak bu burçta yaklaşık 14 yıl kalacak. Neptün’ün, Kova enerjisini rüyalar ve benzeri enerji formları şeklinde kolektif bilinçaltına yaymaya devam edeceği bu yakın süreçte, ruhsal ve fizikötesi konular hakkında algımız ve bilgimiz artacaktır.


İçinde bulunduğumuz 2009 yılında Jüpiter, Kiron ve Neptün Kova burcunda kavuşum yapıyorlar ve ruhsal açılımlar için mükemmel zamanlarda olduğumuzu işaret ediyorlar. Kavuşumun Kova burcunda olması, görünmez durumdaki spiritüel dünya ile maddi dünya arasındaki bağlantının daha görünür hale gelmeye, birey ve kozmos bağlantısının güçlenmeye başlayacağına işaret etmekte. Ezoterik bilgilerin toplumsal alanda form bulmaya başlayacağı ve topluma aktarılacağı bir döneme doğru hızla ilerlediğimizi söyleyebiliriz. KironNeptün kavuşumu Balık burcunda da uzun bir müddet devam edecek ve ruhsal açılımların alanını bildiğimiz sınırların ötesine genişletecek. Plüton 23 Mart 2023’te ilk kez Kova burcuna giriş yapacak. Bir müddet bu burçta hareket ettikten sonra, 11 Haziran 2023’te bir müddet için Oğlak burcuna geri dönüş yapacak. 21 Ocak 2024’te bir müddet tekrar Kova’ya giriş yapıp, 2 Eylül 2024’te kısa bir süre için Oğlak’a geri dönüş yapsa da, 19 Kasım 2024 itibariyle artık kesin olarak Kova burcuna giriş yapacak ve bu burçta yaklaşık 2044 yılına kadar kalacak. Plüton’un Kova burcuna girişi, Kova Çağı’nın kolektif tohumlarını uyandıracak ve insanoğlunun artık tamamen bir dönüşüm geçirmesini sağlayacak. Bu dönemde, yüksek ideallere yönelmek ve bu doğrultuda dünyayı bir araya getirmek arzusu en tepe noktasında olacak. Düşüncenin ve bilincin kullanım gücü artık tamamen değişmeye başlayacak. Grup bilinci gerçek değerini bulacak. Kova burcunun genel özellikleri ve onun yöneticisi Uranüs gezegeninin genel özellikleri, insanoğlunun beyin devrelerinde binlerce yıldır uyumakta olan bölgeleri uyandıracak ve sinir sistemini geçtiğimiz yaklaşık 2000 yıldan daha farklı bir şekilde etkilemeye başlayacak. Bu yüzden, Plüton’un Kova burcuna giriş yapacağı 2024-25 yılları, Kova Çağı anlayışının ve kapasitesinin daha iyi anlaşılacağı ve kullanılmaya başlayacağı zamanları işaret etmektedir. Jenerasyon gezegenlerinden başka, Dünya Astrolojisi’nde JüpiterSatürn kavuşumlarının çok önemsendiğinin altını çizerek, Yeniçağ’ın enerjisini güçlü bir şekilde yansıttığı söylenen Kiron’un da Kova burcundan geçişini dikkate almamız gerektiğini belirtmeliyim. Kiron, Kova burcuna 6 Aralık 2005’te giriş yaptı ve 20 Nisan 2010’a kadar bu burçta kalmaya devam edecek; 20 Nisan 2010 ile 8 Şubat 2011 tarihleri arasında bir müddet için tekrar Kova burcuna dönüş yapacak, ancak bu tarihten sonra artık tamamen Balık burcuna geçiş yapacak. 21 Aralık 2020’de Jüpiter-Satürn ikilisi Kova burcunun ilk derecesinde kavuşum yapacaklar. Jüpiter-Satürn döngüsü hava burçlarına girerek 200 yıllık bir periyodu başlatmış olacaklar. Bu döngü, materyalizmin sonunu ilan edecek, yüksek sosyal değerler önem kazanacaktır. Bu yüzden bu tarihi, önemli bir milat olarak görmemiz mümkündür. Bu önemli ikilinin kavuşumunun yine bir kış gündönümüne (21 Aralık) denk geliyor olması dikkat çekicidir!

Bilgi ve Bilgelik Çağı Kova, bilginin, bilimsel gelişmelerin ve keşiflerin burcudur. Teknoloji ve iletişimle ilgili konuları sembolize eder. Kova Çağı, bilgide ve bilimde devrim çağıdır. Kova burcunun sembolündeki, küfesinden insanlığa bilgi akıtan bilgeyi biliriz. İşte Kova Çağı’nda bilgiler böylesi dolu ve hızlı akacaktır. İçinde bulunduğumuz dönemde teknolojideki baş döndürücü hızdaki gelişmeleri hayretle izliyoruz. Bilgisayarların kapasiteleri ve kullanıldıkları alanlar her gün giderek artıyor. Artık bilgisayarlar iş hayatında olduğu kadar, kişisel yaşamda da geniş bir kullanıma sahip oldular. Gelişmiş ülkelerde neredeyse bilgisayarsız ev kalmazken, gelişmekte olan ülkelerde de bu sayı giderek artıyor. İnternet kullanımı her geçen gün daha da yaygınlaşıyor. Genetik mühendisliğinde bundan 100 yıl öncesinde hayal bile edilemeyecek gelişmeler yaşamaktayız.

Bir’liğe erişmemize imkan tanıyacak bir enerjiye yöneliş içerisine doğru ilerlemekteyiz. Kova burcuna girişle birlikte, insanoğlunun daha üstün bir işlev düzeyine ulaşması ve daha ulu amaçlara hizmet etmesi hedeflenmektedir. “Klonlama, doku nakli” gibi sözcükleri normal kabul etmeye ne kadar da çabuk alıştık. Bazı insanlar pek çok işe tek başlarına yetişemediklerinde şöyle serzenişte bulunuyor: “Bunlara yetişebilmem için ancak klonlanmam lazım!” Halbuki çok yakın geçmişte, klonlanma hadisesi ilk ortaya atıldığında ortalık nasıl da karışmıştı. Düşünsenize, eğer bu Kova Çağı’na giriş döneminde böyle ise, kim bilir önümüzde daha nasıl gelişmeler bizleri bekliyor? Kova burcu, hava elementi burçlarının en etkilisi olması nedeniyle uzay teknolojisiyle en çok ilişkilendirilen burçtur. Bu şartlarda başka evrenleri keşfetmenin zamanı artık gelmiştir. 2009 yılında, Kova burcunda hareket eden Jüpiter, bu burcun özelliklerini büyüttü ve vurguladı. Kova burcu, astrolojinin yanı sıra astronomiyle ve uzay bilimleriyle ilişkilendirilir. Birleşmiş Milletler’in 2009 yılının astronomi yılı ilan etmiş olmasına şaşırmamalı! NASA, Aries-1 uzay aracının ilk test uçuşunu 2009 yılında yapacağını duyurdu. Aries-1, insanları Ay’a götürme projesinin belki de ilk önemli adımı. Düne kadar uzay turizmi denilen şeye fantezi gözüyle bakardık. Oysa bu “Orion” adı verilen projenin 2020’de hayata geçirilmesi planlanıyor. 2020 yılında, Kova burcunda Jüpiter-Satürn kavuşumu gerçekleşecek ve pek çok astrolog tarafından bu kavuşum “Uzay Çağı”na girişin en büyük işaretçisi olarak görülmektedir.

Kova Burcu Arketipi Kova Çağı, bireysel ego bilincinden, grup bilincine ve evrensel bilince yöneliş çağı olacaktır. Bireysel egonun sınırları ötesine ve evrensel enerjilerle temasa geçmemiz sayesinde Bir’liğe erişmemize imkan tanıyacak bir enerjiye yöneliş içerisine doğru ilerlemekteyiz. Kova burcuna girişle birlikte, insanoğlunun daha üstün bir işlev düzeyine ulaşması ve daha ulu amaçlara hizmet etmesi hedeflenmektedir. The Wise 17


İşlevsel olabilmek için insanoğlunun, Kova burcunun bilinçaltındaki işlevlerini, bilinç düzeyine taşıması gerekir. Kova burcu, kolektif ve evrensel akıl ile aramızda bir bağ kurar. Bu bağın nasıl kurulacağının anlaşılması için, öncelikle Kova burcu arketipinin ne olduğu anlaşılmalıdır. Kova burcu arketipi, toplumun bir parçası olma arzusuna sahip olmakla birlikte, bireysel özelliklerini ve özgürlüğünü kaybetmeden bunu gerçekleştirebilmekle ilişkilidir. Kova burcunda bireysel yeteneklerin, toplumun geliştirilmesi için büyük bir amaca hizmet ederek kullanılabilmesi için, kendi bireysel kimliğini koruması teması vardır. İdealde Kova burcu, yenilikçi fikirler ve evrensel bilinç getirerek insanlığa hizmet eden, gökyüzünden insanlara yardımcı olmak üzere gönderilen bir bilge haberci olarak sembolize edilir. Toplum bilincinin yükseltilebilmesi için, öncelikle bireysel bilinç düzeyinin yükseltilmesi gereklidir. Kova Çağı’na giriş bir anda her şeyin olumlu hale dönüşeceğini garantilemez. Çağ’ın olumlu ve olumsuz gelişimi, bireysel çabaların niteliği ile alakalıdır ve bu çabaların doğru hedefi bulması için bir süreç gereklidir. Bu yüzden Kova burcuna girişin, 21 Aralık 2012’de, hemen bir gün veya bahsedilen gibi 6 gün içerisinde tamamlanacağını düşünmüyorum. Geçiş yapılan burcun özelliklerinin tam olarak algılanması için, en az elli yıllık zaman dilimi gereklidir. Bazıları bu süreci daha uzun zaman alacağını iddia ederler ki, onlara katılmamak elde değildir. Genel görüşe göre, bir çağ uzunluğunun %10’luk kısmı, ara geçiş dönemi olarak kabul edilmektedir. Ki bu da bir çağın 2160 yıl olduğunu dikkate alırsak, 216 yıllık bir süreyi kapsamaktadır. Kova bilincinin toplumda tam olarak oturması ciddi bir zihinsel, duygusal, spiritüel ve fiziksel süreç isteyecektir. Bireyler, grup aklının yüksek bir noktaya ulaşması sürecine olumlu katkıda bulunabilmek için, kendi bilinç düzeylerini de en üst noktalara çekmelidirler. Kova burcu, aynı ideale sahip kişilerle bir arada büyük ve idealist işler çıkarma arzusundadır. Aradaki bağlantıyı sağlayabilmesi için, benzer fikirli bireylere, ciddi bir zihin ve yürek işbirliğine ihtiyacı vardır.

Kova burcu, Uranüs ve Satürn gezegenleri tarafından yönetilmektedir. Bu şartlarda Kova Çağı insanı, Uranüs’ün vizyonu sayesinde, sebep ve sonuç bağlantısını önceden görebilen, olaylara sadece kendi düzleminden değil, daha yukarıdan bakabilen, global bilgiye sahip bir yapıya bürünecektir. Aynı vizyona, amaca ve sosyal kabule sahip, kendini özdeşleştirebileceği bireylerle ilişki içinde olma arzusundadır. Evrimini tamamlamamış Kova, bireyselliğe fazla vurgu yapar ve mesafeli tavırlar takınarak toplumdan kendini izole eder. Bu izolasyona sebebiyet vermemek için, zihnimizin tüm insanlığın umutlarını kapsayacak şekilde yönlenmesi, sevgi ve Bir’lik şuurumuzun yerleşmesi gereklidir. İnsanlık, bireysellik ve evrensellik ilkelerinin daha üst bir bilinçte ve ortak bir paydada bir araya gelebildiği takdirde, Kova burcu da amacına erişip gerçek potansiyelini kullanabilir. Yüreğimizi ve zihnimizi ne kadar açarsak, insanlık ile o kadar daha fazla bağlantı halinde olur ve ortak konuları paylaşırız. Kova burcu, yüreğiyle hareket etmekten çok, aklı ile hareket etme eğilimindedir. Bu bağlamda, karşıt burç olan Aslan’dan öğrenilecek çok şey vardır. Astrolojide karşıt burçlar birbirlerini tamamlarlar. Aslan burcu, diğer insanlarla gerçek bir paylaşım kurabilmemizin yüreğimizi açmamızla mümkün olacağını öğretir. Bu şartlarda, bu çağı idrak edebilmemiz için, bu iki temel prensibi, Kova – Aslan polaritesinde entegre edebilmemiz gerekir. Yüreğimizi açmamızın yolu, insanlık için aklımızı kullanmak ve idealistçe çalışmamızdan geçmektedir. Bu aynı zamanda bizi, bilincimizdeki yalnızlıktan da kurtaracaktır. Diğer insanlarla sağlam bir etkileşim seviyesi kurmayı gerçekten istersek, içimize yönelip kalbimizde temasa geçmeliyiz. Kova burcunu 1. burç olarak düşünüp yükselen derecesine yerleştirdiğimizde, 7. burca Aslan denk gelmektedir ki bu da bize açık ve dürüst iletişimin öne çıktığı, sıcak ve samimi ilişkiler dönemine girmekte olduğumuzu göstermektedir.

Kova Çağı ve Hayatımıza Yansımaları Kova Burcu Çağı’nda insan yaşamının nasıl gelişeceğini tahmin etmek için, 12 burçluk Zodyak’ta Kova burcunu referans noktası yaparak, yani astrolojik haritanın 1.evine alarak, diğer evlere düşen burçlara ve bu burçların yöneticilerine göre değerlendirmelerde bulunulabilir. Böyle bir değerlendirme içerisinde, haritanın tüm evlerine dayanarak çok detaylı yorumlar yapılabilir. Ama bu kitapta, hayatımızın daha öne çıkan alanlarına yönelik genel değerlendirmeler yapacağım. Aşağıdaki şekilde, Kova burcu referans alındığında, diğer burçların yerleşim sırasını görüyorsunuz. Kova burcunu referans aldığımızda, ikinci burca Balık, üçüncü burca Koç düşer ve sırasıyla diğer burçların Kova’ya göre hangi alanlarda bulunduklarına göre değerlendirme yapılır. Kova burcu, Uranüs ve Satürn gezegenleri tarafından yönetilmektedir. Bu şartlarda Kova Çağı insanı, Uranüs’ün vizyonu sayesinde, sebep ve sonuç bağlantısını önceden görebilen, olaylara sadece kendi düzleminden değil, daha yukarıdan bakabilen, global bilgiye sahip bir yapıya bürünecektir. İnsan iradesi, zaman enerjisinin ne olduğunu

18 The Wise


anlayacak, zamanı bizlerin kullandığından farklı kullanabilecektir. Üst boyutları kavrayabilecek algıya sahip olacaktır. Şuur genişlemesi yaşayacak, kozmik bir varlık haline bürünecektir. İnisiyatif sahibi olarak, insanlar kendi yaşamlarının sorumluluğunu yüklenecektir. Herkes kendi yolunu ve ahlakını seçerek, tüm ideoloji ve dogmaları reddedecektir. İnsanoğlu kendi ilahi boyutuyla bütünleşecek ve hayret verici bir değişim sonucu, zihinsel olanaklarında çok yüksek derecede bir artış olacaktır. Bu çağda, teknolojik anlamda önemli gelişmeler kaydedilecektir. Teknolojik olarak her şey iyi, güzel de, peki sosyal alanda, günlük hayatımızda ne tip gelişmeler bekleyebiliriz? Zira, iletişim ile ilgili olmasına rağmen Kova, diğer insanlardan uzak durma eğiliminde olan bir burçtur. Bunun örneklerini son on yılda daha belirgin bir şekilde görmeye başladık. Yeni nesil çocuklar bilgisayarların başından kalkmaz oldular. Arkadaşlarıyla sokakta oynamak yerine, evde bilgisayarları üzerinden arkadaşlarıyla oynuyorlar. Birlikte ders çalışmanın da modası geçmiş durumda. Artık her çocuk ödevini internet sayesinde yalnız hazırlıyor. Yetişkinler de, her ne kadar bilgisayar çocuğu olmasalar da, bu duruma ayak uydurdular. Artık yüz yüze görüşmek yerine, internetten görüşmeyi tercih edebiliyorlar. Bazıları, bir araya gelmeleri gerekmeksizin evlerinden, diğer insanlardan izole bir şekilde çalışabiliyor, internet üzerinden toplantılar yapabiliyorlar. Peki ya duygular, aynı ortamda bulunmanın, gözgöze olmanın getirdiği sinerjinin avantajları, insani hisler ve sezgiler? Kova toplumsal, ama bir o kadar da bireysel bir burçtur. Çok sayıda tanıdığı olan, ama yakın dostları hayli az insanlar mı olacağız? Belki de fazla mübalağa ediyoruz. Zira Kova, işbirliği ve hümanizm ile ilişkilidir ve bu şartlarda Kova Çağı’nı bir nevi “Kardeşlik Çağı” olarak da görebiliriz. Ama bunu fiziksel anlamda “kardeşlik” ile karıştırmamak gerekiyor. Buna daha ziyade “Amaç Kardeşliği” diyebiliriz. Zira aynı amaç uğrunda bir araya gelme olgusu, tüm burçlar içerisinde en ileri seviyede Kova burcunda vardır. Dolayısı ile Dünya’mızın karşılaşacağı global sorunlara da hep birlikte çözüm bulmaya çalışabilir, aynı ideal uğrunda zekice ve mantıklı bir şekilde gayret gösterebiliriz.

Arkadaşlık, amaç kardeşliği kavramları kulağa çok hoş geliyor. Peki ya aile ilişkileri? Kova duygularından bağımsız burçtur. Ailevi bağları pek de gelişkin değildir. Aile odaklı değil, arkadaş odaklıdır. Bu nedenle eski yerel yapıların artık değişmeye başlayacağını düşünebiliriz. Kova Çağı astrolojik haritasının sosyal ilişkiler ve organizasyonları temsil eden 11. evine Yay burcu düşmektedir. Yay burcu, sosyal ilişkilerde idealizm temasını desteklemektedir ve geniş gruplarla birlikte toplumcu çalışmalar yapılmasına yatkındır. Yay burcu, uluslar arası aktiviteleri temsil eder ve Kova Çağı anlayışında bunu gezegenler arası ilişkiler ve hatta galaksiler arası ilişkiler olarak görmemiz mümkündür. Bu durum, aile içi ilişkilerin kalmayacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Kova Çağı astrolojik haritasında, aile içi ilişkiler ve yerleşimle ilgili konuları temsil eden 4. eve Boğa burcu düşmektedir. Aile içerisinde huzuru temin etmek daha kolay olacak, insanoğlu doğal yaşamla iç içe yapılarda yaşayacaktır. Doğayla yeni bir birlik kurarak, dünyanın canlı bir bireyi olduğunu anlayacaklardır. Kova Çağı astrolojik haritasının gençler, çocuklar, onların eğitimleri ve eğlence anlayışı ile ilgili alanına İkizler burcu düşmektedir. Çocuklar ve gençlerin yetiştirilmesinde akılcı ve bilgilendirici bir profil izlenecektir. Hobiler ve eğlenceli aktiviteler zekayı geliştirmeye yönelik olacaktır.

The Wise 19


Kova Çağı, kendine güven eksikliğini aşmamıza, otoriteyi temsil eden kişilere kontrolü bırakmamızın son bulmasına, kabuğumuzu kırmaya ve tarihte ilk defa kendi doğamızı keşfederek, gerçek anlamda özgür olmamıza yardım edecek ve bu sayede insanoğlu ve dünya dönüşümü gerçekleşecek. Kova Çağı astrolojik haritasının ikili ilişkiler alanına Aslan burcu düşmektedir. Bu şartlarda ilişkiler açık kalplilikle, sıcak kanlı, dürüstçe ve spontane akacaktır. Sadakat ön planda olacaktır. İlişkilerde hayattan tat ve keyif alma, neşe duyma arzusu hakim olacaktır. Peki, Kova Çağı’nda maddi değerlere yönelik konularda nasıl değişimler bekleyebiliriz? Kova Çağı astrolojik haritasında parasal konularla ilgili 2. eve Balık burcu denk gelmektedir. Bu şartlarda parasal kavramlara bakış, daha manevi ve paylaşımcı olacaktır. Maddeye olan hakimiyet, ondan özgürleşmekten kaynaklanacaktır. Materyalist düzen, şimdiye kadar insanoğlunu yeterince hırpalamıştır. Şimdi artık bu alanda fedakarlık ve vazgeçebilme temaları önemli rol oynayacaktır. İnsanlar evrensel temalara ve fedakarca çalışabileceği alanlara yönelebilir ve bu alanlardan kazanç elde edebilir. Bütçesinden kayda değer bir kısmı hayır işlerine ayırabilir. Kova Çağı astrolojik haritasının müşterek değerler, miraslar, ölümle ilgili konular, borç ve alacaklarla ilgili 8. evine Başak burcu düşmektedir. Başak burcu organize hareket etmeye ve planlamaya meyillidir. Bu şartlarda ortaklaşa değerler, borç ve alacaklar çok daha iyi hesaplanacak, detaylara önem verilecek, kişilerin vergi benzeri ödemeleri titiz bir şekilde düzenlenecektir. 8. ev metafizik konularla da ilgili olduğundan, burada yerleşmiş olan Başak burcu sayesinde, metafizik konuların artık bilimin bir parçası haline gelmesi mümkün olacaktır. Hoşgörülü ve insancıl yönleri güçlü olan Kova burcu, farklı kültürlere ve geleneklere saygılıdır.

20 The Wise

Bu nedenle kimine göre Kova Çağı aynı zamanda Altın Çağ’dır. İnsanlar eskiden olduğu gibi özgür olacak ve adalet sistemi doğru çalışacaktır. Halklar, dünyada barış ve adaleti temin için bir araya gelecekler, dünyayı gelecek nesillere güzel bir şekilde bırakma konusunda önemli adımlar atacaklardır. Kova Çağı astrolojik haritasının bilimsel konular, din ve inançlarla ilgili konular, hukuk sistemi ve adaleti anlatan 9. evine Terazi burcu düşmektedir. Bu şartlarda tüm dünya milletlerini bir gözle görme eğilimi, hoşgörü kavramlarının yanı sıra, eşitlik ve adalet kavramları değer kazanmaya başlayacaktır. Sevgi kavramı, tüm inançların ortak noktasında gerçek yerini alacaktır. Şuur ve vicdan bilimle birleştirilecek, teknolojik gelişmeler gelenek ve dinlerle bağdaştırılacaktır. Hedef dengeli ve doğru olanı aramak, orta yolu bulmak, özgürlük, sevgi ve ahenk dolu bir dünyanın yapılanmasına katılmak olacaktır. Balık Çağı’nda spiritüel dünya ile bağlantılar daha psişik boyuttaydı. Yani, görünür halde, cismani değildi. Balık burcunun, Astroloji’deki 12. ev benzerliğinden yola çıkarsak, henüz belirginleşmemiş ruhsal ve sezgisel bağlantılardan bahsedebiliriz. Kova Çağı’nda ise görünmez durumdaki bu spiritüel dünya ile maddi dünya arasındaki bağlantının daha görünür hale geleceğini düşünebiliriz. Birey ve kozmos bağlantısının güçleneceğini düşünebiliriz. Dolayısı ile şimdiye kadar fantezi gibi gözüken konuların artık daha kabul edilebilir şekilde açıklanacağını, bilginin somut ve kullanılabilir hale geleceğini iddia edebiliriz. Eğer astrolojik 12. ev arketipinden çıkıp (Balık), 11. ev arketipine yöneliyorsak (Kova), bu şartlarda ezoterik bilgilerin toplumsal alanda form bulacağı ve topluma aktarılacağını söyleyebiliriz. Bu konular içerisinde yer alan, kadim bilgelerden bizlere miras kalmış olan Astroloji’nin de gerçek değerini bulacağını düşünmemiz yerinde olacaktır. Balık Çağı boyunca, bireysel potansiyelimizi ve yaratıcı yeteneklerimizi yeterince ön plana çıkartamadık. Kendimize yeterince güvenmememiz ve fazla kabullenici olmamız, şartların kontrolümüzün dışına taşınmasına sebep oldu. Otoriteye, üzerimizde kurulmak istenen baskıya karşı boyun eğdik. Sahip olduğumuz şeylerin gerçek değerlerini sorgulamadık bile. Çünkü beyin devrelerimiz ve sinir sistemimiz, Balık burcunun yöneticisi olan Neptün gezegeninin sorgulamadan inanan, dini ve ilahi konularda kabullenişi, gerçeği, bize sunulan şekilde kabullenen özellikleri yönünde kozmik uyarılar alıyordu.


Kendini iyi tanımak, toplumla ilişkilerini de daha iyi düzenlemeye imkan sağlayacaktır. Kova Çağı’nda bilgi alma ve ilahi aydınlanma sadece belli zümrenin onayında veya kılavuzluğunda değil, her birimizin kendi içindeki ışığı uyandırmasıyla, bireysel olarak da yaşanacak. İçimizden gelen sese kulak vermesini öğrenecek, kendi yaşamımıza kılavuzluk edecek ışığı, yine kendimiz bulacağız. İnançlarımızla ilgili bilgileri ilk elden edineceğiz. Asıl bilinç kaynağı ile bağlantı kurarak, Yaradan’ın İlahi Kanun ve Planları’nı bilinçli bir şekilde anlayabilecek hale dönüşeceğiz. Eski düzenden ayrılan ve kendilerini Kova ritmine uyumlayan kişiler, yeni bir kültür ve yeni bir bilincin gelişeceği uygun bir ortam oluşturacaklar. Materyalizme kendini adayanlar ise eski değerlerini kaybetmek durumunda kalacaklar. Toplumlar, maddi anlamda sömürücü davrananları, kendi inançlarını diğerlerine empoze ederek onları kendi amaçları için kullanmaya çalışanları daha iyi fark edebilecekler. Uranüsyen enerji yaşamımızı etkilediğinde, otorite veya gelenekler ile çatışmalar tarzında ani krizlerle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır.

Kova Çağı’na girişle birlikte, Uranüs gezegeninin özellikleri beyin ve sinir sistemimizi etkileyecek ve insanlığın kaderini kendi kontrolü altına alacağı, kendi standartlarını kendisinin belirleyeceği bir dönem başlayacak. Kova Çağı, kendine güven eksikliğini aşmamıza, otoriteyi temsil eden kişilere kontrolü bırakmamızın son bulmasına, kabuğumuzu kırmaya ve tarihte ilk defa kendi doğamızı keşfederek, gerçek anlamda özgür olmamıza yardım edecek ve bu sayede insanoğlu ve dünya dönüşümü gerçekleşecek. Ancak kendi seçimlerimizi yapmakta özgür olduğumuz, seçimlerimizin sonuçlarını yaşadığımız ve deneyimlerimizden bir şeyler öğrenebildiğimizde gelişebiliriz. Kova Çağı bireysel özgürlüğün yanında, kişisel sorumluluğu da alma çağıdır. Kova Çağı’nda ilerledikçe, kendi yaşamlarımızı kontrol altına alıp yönlendirmeyi öğreneceğiz. Kova Çağı astrolojik haritasının, bilgi ve öğrenme, eğitim kavramlarıyla ilişkili alanına Koç burcu düşmektedir. Bu şartlarda bilginin açık ve direkt akışından söz edebiliriz. Bilgi kitabi değil, hayatın içerisinde yaşayarak kazanılacaktır. Algılama hızlanacak, bilgi çok daha aktif kullanılacaktır. Koç burcu, insanın kendine yönelik bilgiye daha fazla eğileceğini göstermektedir. Şuurlu bir bilgi elde edebilmesi için insanın önce kendisi hakkında bilgisini geliştirmesi gereklidir. “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözü boşuna söylenmemiştir.

Kova burcu, Uranüs’le birlikte, Satürn gezegeni tarafından yönetilmektedir. Uranüs’te haksızlığa karşı çıkma, Satürn’de ise herkes için genel geçer kurallar koyma prensibi hakimdir. İdeal bir toplum için doğru olan, bu iki prensibin birlikte çalışmasıdır. Kendisini sömüren, haksızlık yapan otoriteye karşı çıkma güdüsü, her türlü kuralı reddetmeyi gerektirmez. Hiçbir kurala bağlı olmayan toplumlar, kaos yaşarlar. Bireyler, diğer insanların inançlarına, isteklerine hak ve özgürlüklerine daha geniş bir ahlaki yaklaşım ile saygı duydukları takdirde, Kova arketipi ile temsil edilen daha yüksek seviyeli ancak daha az kurallı bir topluma ulaşılabilir. Toplumsal değerlerimizin bugün ciddi anlamda erozyona uğradığı bir gerçektir. Bu bozulmayı da, toplumsal arenada yeni bir düzenin tekrardan tahsis edileceğine dair bir gösterge olarak alabiliriz. Dejenerasyon olmadan, rejenerasyon olmaz. Kova Çağı astrolojik haritasının toplumsal hedef ve düzenleri temsil eden 10. evine Akrep burcu düşmektedir ve Akrep burcu, yeniden yapılanmayla ilişkilendirilir. Bu şartlarda toplumsal hiyerarşiler yeniden yapılandırılacak demektir. Amaç ve isteklere ulaşmak için, özverili ve gayretli çabalar gerekmektedir. Akrep burcu cerrahi ve tıpla bağdaştırılır ve şifalanma ile alakalıdır. Kova Çağı astrolojik haritasının toplum sağlığı, hizmetler ve çalışma koşullarını temsil eden alanına Yengeç burcu düşmektedir. İnsanlar yaptıkları işe duygusal olarak daha fazla kendilerini verecek, başkalarına hizmetten keyif alacaklardır. Yengeç, başkalarına annelik etme güdüsü en güçlü burçtur. Diğer insanların kendini güvende hissetmelerini sağlama güdüsüne sahiptir. Empati, duyarlılık, ilgi ve fedakarlık duyguları güçlüdür. Bu şartlarda toplum sağlığına yönelik işlere, çok daha merhametli bir hizmet etme şekli hakim olacaktır. Sağlık konusunda doğal terapiler daha fazla kullanılacaktır. Şüphesiz, Yeni Çağ’a geçiş hemen bir günde veya tek bir olayla olmayacaktır. Çok şey öğreneceğimiz bu geçiş döneminde, yeni dünyalara yelken açma arzumuz ve beklentimiz de giderek yükselecektir. Bunu tam anlamıyla başarabilmek için, her şeyden vazgeçebilmeyi, bütünle bir olmak için kendimizi ve zihnimizi serbest bırakabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

The Wise 21


The Wise Kapak

Cem Şen

cem.sen@thewisemag.com

Karanlık

Eğer mutlu bir aldırmazlığın, bir tür uyuşmanın içindeysek bir süreliğine mutlu bile sanabiliyoruz kendimizi ama sonuç değişmiyor: karanlık da tıpkı temeldeki mutsuzluğumuz gibi orada duruyor.

22 The Wise


Mutsuz hayatlar yaşıyoruz. İnsanlar, modern hayatın bizi çıldırttığını söylüyorlar. Daha doğal bir hayatta yaşarsak, sağlıklı ve doğal ürünler kullanırsak, yeterince egzersiz yaparsak, sosyal ilişkilerimizi düzenlersek, ruhsal bir disiplinle uğraşıp kendimizle yeniden bağlantı kurabilirsek, farkındalığımızı artırabilirsek, yeterince para sahibi olabilirsek ve karanlığı aydınlatabilirsek mutlu olabileceğimize inanıyoruz. Deniyoruz da bunları. Denemelerimiz ve çabamız arttıkça karanlık gücünü eskisinden daha da fazla artırıyor. Eğer mutlu bir aldırmazlığın, bir tür uyuşmanın içindeysek bir süreliğine mutlu bile sanabiliyoruz kendimizi ama sonuç değişmiyor: karanlık da tıpkı temeldeki mutsuzluğumuz gibi orada duruyor. Bizden daha akıllı ve bilge olanların ya da olduğunu düşündüklerimizin peşine düşüyoruz. Bizim bilmediğimiz bir sırra sahip olabileceklerine inanıyoruz. Bizim unuttuğumuz ya da farkında olmadığımız bir sırra. Mutluluğun, sağlığın, ruhsal olgunluğun ve aydınlığın sırrına... Bir süre bir mutluluk denizinde yüzüyoruz bu insanların gözetimi altında. Nihayet ışığa ulaşmaya yaklaştığımıza inanıyoruz. Dünyaya onların bize açtığı pencereden bakmaya başlıyoruz. Hayatımızı bu yeni resme göre düzenliyor, yaşamımızdaki her şeyi, ilişkilerimizi, işimizi ve duygularımızı bu yeni resmi dayanak noktası alarak düzenliyoruz. Fakat yeterince yakınlaşırsak bu insanlara ve eğer gözlerimizdeki perdeyi kaldırmayı başarabilirsek, bu insanların da en az bizim kadar mutsuz ve karanlık içinde olduklarını görüyoruz. Aşık oluyoruz bazen. Yeni aşk, hormonal sistemimizi en üst kapasitede çalıştırırken dünyayı daha olumlu, daha uyumlu, daha ılımlı ve daha ışıltılı bir gözle görmeye başlıyoruz. Hayatımızda eksik olan şeyi, ruh eşimizi bulduğumuzu düşünüyoruz. Sonunda kendimizi bütün, tam ve eksiksiz hissediyoruz. Arkadaşlarımıza akıl veriyoruz, bir ilişkinin nasıl olması gerektiği konusunda.

Kendimizi şanslı hissediyor ve geleceğe, uzun süredir olmadığı kadar umutla bakıyor ve uzun vadeli planlar kuruyoruz. Yine de zaman geçmeye başladığında kendimizi sürekli tekrar ettiğimiz bir kısır döngünün içinde buluyoruz. Bir zamanlar birlikte olmak için fedakarlıkta bulunduğumuz insanın yanında boğuluyor gibi hissediyoruz kendimizi. Işık, yerini loş bir sıkıntıya bırakıyor. Yeni bir felsefe geliştiriyoruz kendimize çoğu zaman. Bir zamanlar bir olmak, birbirini bütünlemek olan bakış açımız, artık iki ayrı birey olarak bir durumu paylaşmaya dönüyor. Birbirimize alan tanımanın öneminden bahsediyoruz. Bizim uğraşlarımız, benim ve senin uğraşlarına dönüyor. Sonunda doğru insan kim sorusunu sormaya başlıyoruz bir kez daha ve karanlığın içinde yeni bir ışık aramaya koyuluyoruz. Modern hayatın gelişmeleri sayesinde daha uzun yaşamaya başladık. Hatta içinde bulunduğumuz çağda yaklaşık olarak her yirmi yılda insanın ortalama ömrü birbuçuk ile üç yıl kadar uzamaya başladı. Bilimdeki gelişmeler yakın bir zamanda organlarımızın bile yenilenmesini sağlayabilecek. Yani biraz dişimizi sıkarsak yüz yaşımızı kolayca görebileceğiz. Yine de herkesin uzun yaşamak istediğini ama kimsenin yaşlanmak istemediğini unutuyoruz. Sosyal güvenceye sahibiz artık ki çağlar boyunca hiçbir zaman sahip olmadığımız bir şeydi bu güvence. Bu güvence sayesinde biliyoruz ki ölünceye kadar devletin sunduğu olanaklarla hastanelerde bakılabilir, her ay bankaya yatan maaşımızla, lüks bir hayatımız olmasa da karnımızı doyuracağımıza ve başımızın üzerinde bir çatı olacağına emin olabiliriz. Peki ama niçin endişeli ve umutsuzuz? Bütün bu gelişmemize karşın niçin dünya genelindeki her dört insandan biri ciddi akıl hastalıklarının pençesinde boğuşuyor?

The Wise 23


Bu etkiler durumumuzu sorgulamamıza neden olur ve yeterince uyanıksak eğer bizde değişen bir şeyin olmadığını, temelde her zamanki kadar mutsuz ve karanlık içinde olduğumuzu fark ederiz. Aydınlanma peşinde koşmaya başlarız bazen mutluluğu bulacağımız inancıyla ama aydınlanma çabasının kendisinin bile karanlıkların içinden geçerek olduğunu fark ederiz. Geçmişin bilgeliğinin bizi mutlu edeceğini düşünürüz zaman zaman. Eskiden insanların daha mutlu yaşadığına inanırız ama ardından eski bilgelerin hayatlarını okur ve temeldeki karanlığın o zamanda da şimdi olduğu kadar yoğun olduğunu fark ederiz. Yoksa Budha, rahat ve mutlu hayatını, canından çok sevdiği karısını ve çocuğunu bırakıp da çıkmazdı ışığın ve aydınlanmanın arayışına. Belki de bizim de böyle bir arayışa girmemiz gerekiyordur diye düşünür ve kendimizi bilinmeyene atar bazılarımız. Bilinmeyen ürkütücü olsa da garip bir çekiciliği vardır. Bir süre kendimizi karanlıktan uzak, aydınlığa ve aydınlanmaya doğru hareket eder buluruz. Derken...

Niçin dünyanın en modern ve en gelişmiş ülkesi kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’nde günümüzde, neredeyse nüfusun üçte biri intiharın eşiğinde yaşıyor? Niçin daha ilkokula giden çocuklarımıza anti-depresanlar veriyoruz? Niçin dünyayı yok edebilecek en büyük tehlikelerden bir tanesi, nükleer silahların yarattığı tehlikeden bile daha büyük bir tehlike olarak görülen akıl hastalıkları olabiliyor? Modern bilimimiz hem akıl hem de beden sağlığımızı koruyacak bunca donanıma sahipken nasıl oluyor da hem bedenlerimiz hem de ruhlarımız acı çekiyor? Nasıl oluyor da “sağlık” olarak kabul edilen durum kendini sürükleyerek yataktan çıkarmak, günü stres içinde geçirmek ve tam dinlenemediğimiz evlerimize dönmek olabiliyor? Günümüzde sağlıklı kabul edilen insan, enerjisiz ve mutsuz bir insandır. Modern toplum olarak adlandırılan makine için sağlıklı olmak demek, sosyal olarak iş görür olmak demektir. Mutluluk ise bir muammadan başka bir şey değildir. Bunun üzerine modern hayatın bizi mutsuz ettiği yargısına varıp doğanın kucağına kaçar bazılarımız. Burada bir anda sağlıklı beslenmeye, doğa ile uyum içinde yaşamaya başlar. Çoğu zaman doğa ile uyum içinde yaşamak yokluk içinde yaşamakla aynı anlama gelse de mutlu oluruz bir süre bu durumun içinde. Zorunlu olarak şehire gelmemiz gerektiğinde insanların bu koşuşturmacaya nasıl tahammül ettiklerine inanamayız. Yine de bir süre sonra doğal hayat içimizde bir şeylerin yavaşlamasına neden olmaya başlar. Değişim yaratamadığımızı görürüz. Uzak kaldığımızı... Varoluş amacımızı gerçekleştiremediğimizi... Mutluluk olarak adlandırdığımız bir sakinlik içindeyizdir belki ama bu, gerçek bir mutluluk değil yalnızca sakinliğimizi ve huzurumuzu engelleyen dış etkenlerin en aza indirilmesinin sonucunda meydana gelen bir durumdur. Elbette hayatın içinde zaman zaman beklenmedik etkiler oluşur.

24 The Wise

Tapınakta, bir öğrencinin aydınlandığını duyarlar. Diğer öğrenciler aydınlanan öğrencinin çevresini sarar ve ona sorular sormaya başlarlar. “Aydınlandığını duyduk,” der bir öğrenci. “Doğru mu?” “Evet,” der aydınlanan öğrenci. “Peki nasıl bir duygu? Ne hissediyorsun?” “Her zamanki kadar mutsuz,” diye yanıt verir aydınlanmış öğrenci. Ekonomik ve siyasi sistemlerimizde kurtuluşu arayanlarımız vardır. Eğer daha iyi bir siyasi ya da ekonomik sisteme sahip olursak, açlar doyarsa, herkes iş bulur ve insani koşullarda çalışırsa dünya daha iyi bir yer olur ve ışık karanlığa hakim gelebilir diye inanırız. Siyasi yapıları inceler, kurtuluşun belli bir siyasi ya da ekonomik yapıda olduğuna inanır ve onu desteklemeye başlarız. Elbette bizim gibi düşünmeyen karşıtlar karanlık tarafta biz ise aydınlık tarafta durmaktayızdır. Yine de 2008 yılındaki son global ekonomik krizde olduğu gibi görürüz ki, siyasi ya da ekonomik yapılarımız, biz onların ne kadar güçlü ya da iyi olduğuna emin olsak da yıkılıp bizi siyasi ve ekonomik bir bilinmeze, bir karanlığa mahkum edebilirler. Karşı taraf haklı değildir merak etmeyin; çünkü onlar da bizim kadar büyük bir karanlığın içinde yüzüp ışığı aramaktadırlar. Yürümeyen sistemlerimiz için çözümlerimiz ortadadır: Bugünden ders alıp yarın daha iyisini yapmak. Buna karşın daha iyisini başarmak çabasıyla yaptığımız bütün girişimlerimiz “bugünün hatası” olarak ders alınacaklar listesine eklenir ve bizi yeni bir karanlık ile başbaşa bırakırlar. Bazılarımız doğayı korumanın karanlıktan çıkış için bir anahtar olduğuna inanırlar. Eğer türleri korursak, daha az tüketirsek, ormanları yok etmezsek, işimize bisikletle gidersek dünyanın kurtulacağına ve herkesin daha mutlu olacağına inanırız. İnsan eliyle verilen zararları engellemeye çalışırken, tek bir süper volkan patlamasının, bir göktaşının ya da güneşteki bir patlamanın dünyaya,


insanlığın yüzlerce yılda verdiği kadar zarar verebileceğini fark eder ve kurtuluşun garanti olmadığını anlarız zamanla. Dahası, biz ne yaparsak yapalım, tüketen insan tüketmeyi sürdürecektir. Kendimizi yeldeğirmenlerine karşı savaş veren Don Kişot gibi hissederiz. Yine de büyük bir irade ve inançla, yeryüzünde doğayı korumaya çalışan son insan da olsak yaptığımızı yapmayı sürdürme kararında oluruz. Fakat karanlık sürekli artmayı sürdürmektedir. Rahat ofislerinde kazandıkları parayı hesaplayan insanların, bu paraları kazanmak için binlerce insanın kanserin pençesinde ölmesine neden oldukları gerçeği karşısında çaresiz hissederiz kendimizi. Derken, mazlum kabul ettiğimiz insanların “başka bir çarem yok” savunmasıyla kendilerini zehirleyen şirketler için çalıştıklarını fark ederiz. Bu anlamsız olayın ardındaki gerçeği araştırırken işin ardında ekonomiden insan psikolojisine kadar geniş yelpazede bir nedenler ağı olduğunu görür ve meselenin yalnızca çevreyi koruma meselesi olmadığını fark ederiz. Fakat çaresizizdir ve bu karanlığın içinden çıkmak için, eğer yeterince bütüncül ve geniş açılı bir bakışımız varsa yeni ışıkların arayışına girişiriz.

Biraz daha ayrıntılı baktığımızda kendimizin her şeyi doğru yapmasının dünyanın daha aydınlık bir yer olmasını sağlamadığını görürüz. Dünyayı aydınlatmakla uğraşmaz yalnızca bulunduğumuz yeri aydınlatmaya çalışırız. Fakat en yakınımızdakileri, canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı bile aydınlatamadığımızı fark ederiz. Herkes kendi gerçeğini bulmaya çalışırken ve herkes kendi deneyimini yaşarken en sevdiklerimizin karanlık içinde bocaladıklarına tanık oluruz.

Tüm körlerin içinde görenlerimiz vardır. Onların karanlık sandıkları bir dünyanın içinde renklerin olduğunu bilen bazılarımız. Görmeyenlere renkleri anlatmaya, ışığı göstermeye çalışırız. Kimimiz çarmıha gerilir, kimimiz alay konusu olur, kimimiz ise körlerle dolu bir dünyada gerçek karanlığa hapsolanın kendimiz olduğunu hissederiz. Işığı görmek yetmez bize, diğerleri de görsün isteriz. Fakat onlara renkleri ve ışığı anlatmak için giriştiğimiz bütün çabalarımız, en iyi ihtimalle boş, çoğu zamansa tehlikeli bir çabadan öteye geçmez. Derken uzaklaşırız... Kendimizi yalnızlığın karanlığında buluruz. Işığı anlatmaya çalıştığımız körler kadar körleşir ve ışığı aramaya başlarız...

Karanlık nedir?

Her şeyi doğru yapan ya da doğru yaptığını düşünenlerimiz vardır. Doğru yoldan gidersek mutluluğu ve ışığı yakalayacağına inananlarımız. Yine de hayatın bize sürprizler hazırladığını ve bizimkinden farklı planları olduğunu fark ederiz.

Peki bu bir kader mi? Ne yaparsak yapalım dönüp dolaşıp geleceğimiz yer karanlık mı? Farkında olsak da olmasak da, unutsak da hatırlasak da, sevsek de sevilsek de yok mu karanlığın içinde ışığın parlamasının bir yolu? Bazılarımız, önemli olanın yanıt değil sorunun kendisi olduğunu anlayan bazılarımız, doğru soruları sormaya başlarız sonunda.

Işık nedir? Bunları anlamama ya da ışığa ve mutluluğa ulaşmama neden olan şey nedir? Derken bir çözüm belirmeye başlar yaratıcı karanlığın içinde, yaratılışın ilk ışığı olarak. İlk ışık bana şunu söyler: cahilsin! Ben de bildiğimi sanmayı bırakarak, cehaletimi anlamaya çalışırım önce. Ve karanlığın içinde cılız bir ışık parlamaya başlar! The Wise 25


The Wise Kapak Zeynep Sevil Güven

zeynep.sevil@thewisemag.com

Karanlığa Veda

26 The Wise


Pek çok ünlü spiritüel guruya göre dünyamız, onların “Karanlık Çağ” olarak adlandırdıkları bir dönemin sonuna doğru yaklaşıyor. Haklı ya da haksız olabilirler, ama kendimizi ikna etmenin bir yolunu ararsak, günlük hayatımızdan önemli kanıtlar bulabiliriz. Bir taraftan, daha fazla insan sevgiden, ışıktan, barış ve uyumdan söz ediyor. Çoğu, daha derin bir kendinibiliş kazanmaya çalışıyor. Daha fazla kişi şiddetten, yalanlardan, dedikodudan, haksız kazanç artışından, hileden, ihanetten ve diğer yasa dışı ya da toplum yararına karşı olan davranışlardan kaçınıyor. Diğer taraftan, dünyanın sonu ile ilgili karanlık kehanetler gerçekleşiyor ve pek çok insana ciddi şekilde acı veriyor. Her birinde pek çok insanın öldüğü çok güçlü depremler, sel baskınları, tsunamiler ve diğer felaketler sıradan hale geliyor. Çok sayıda tarihi yapılar ve diğer hazineler yok oluyor. Hem maddi hem manevi kayıplar son derece fazla, ancak durdurmak için bir şey yapamıyoruz. Spiritüel gurulara göre, bu kayıplar için yakınmamalıyız. Onlar, bunun dünyanın kendisini yeniden dengelemesinin yolu olduğunu ve her şeyin olması gerektiği için olduğunu iddia ediyorlar. Spiritüel insanlar ayrıca korkmak yerine bu zor koşulları değiştirmeye çalışmak için bir şeyler yapabileceğimizi iletiyorlar : Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek ve sevmek, sonrasında var olmanın yeni yollarını aramak. Karanlık Çağ’ın sonlarına yaklaştığımızı hayal etmek kalplerimize büyük umut telkin ediyor. Çoğu insan yüksek güçlerin dünyadaki sevgi ve ışık eksiğini çözüme kavuşturacağına inanmak istiyor. Bu mümkün müdür? Ben mümkün olduğuna inanıyorum. Eğer gerçekten harekete geçmeye ve kendi içimizin daha derin alanlarına ulaşmaya niyetli olursak, sonunda varlığımızın en karanlık yerine ulaşabiliriz. Onu bir kez bulduğumuzda, kendimize daha fazla sevgi ve ışık gönderebiliyor olacağız. Biz, insanoğlu, bir oyun için dünya üzerindeyiz : İkililik oyunu. Bu sebeple, enerjiyi karanlık ve aydınlık olarak böldük. Bu oyunun asıl amacı hislerin ve duyguların vücudumuz ve ruhumuz üzerindeki etkilerini deneyimlemektir. Bunu gerçekleştirirken, duyguyu ve bu duygu tarafından yaratılan enerjiyi tanımlamamız gerekir. Daha sonra da bunu günlük hayatın gereklilikleri için kullanmalıyız. Bunu daha iddialı yapabilmek için, toplumsal kuralları da içine katarak oyunu daha zor hale getirdik. Örneğin, sadakat (bağlılık) kavramını yarattık. Sadakat pek çok şeye yönelik olabilir : Ebeveynlerimize, ortaklarımıza ve ülkemize ya da liderimize.

Öncelikle, sadık olacağımıza dair söz veririz, daha sonra, her ne olursa olsun kendimizi bu sözü tutmak zorunda hissederiz. Bize, sözünde durmamanın toplumun bize olan sevgisini ve saygısını azalttığı öğretilmiştir. Benzer şekilde, kendimize, korku, öfke ve kırgınlık gibi temel duygularımızı açığa çıkarma izni vermeyiz. Dolayısıyla,bu duygularımızı sadakatimizi kanıtlamak için bastırırız. Yıllar boyunca duygularımızı, ölümümüzden, sonraki hayatlarımıza aktararak bastırmaya devam ederiz. Öyle bir zaman gelir ki, bu birikmiş kök duygular zapt edebileceğimizden çok fazladır. Er ya da geç patlarlar ve tüm bastırılmış enerji bizim enerji alanımızı bozar ve zihinlerimizin işleyişini tehlikeye atar. Bu, bizim iredemizi kaybedebileceğimiz ve birilerini öldürebileceğimiz noktadır. Birisi bunu yaptığında, ruhunun bir parçası hemen ayrılır ve kurbanın ruhuna katılır ve tam tersi. Geçen seneye kadar, bu ruh değişimi hakkında hiç bir fikrim yoktu. İşte bunu nasıl öğrendiğimin hikayesi.

Ruhlarımızdaki Yabancı Ruhlar 2011 yılının Mart ayında, varlıklarımızda çok sayıda yabancı ruh taşıdığımızı fark etmeye başladım. Bu ruhlar geçmiş hayatlarımızda atalarımızı hatta bizleri öldürmüş ruhlar olabileceği gibi atalarımız ya da bizler tarafından geçmiş hayatlarımızda öldürülmüş kişilerin ruhları da olabilir. Bu gerçeği şans eseri öğrendim. Bir kadın danışanım ciddi depresyon şikayetiyle seansa geldi. Enerji alanını dengelemeye başladığımda, aniden, alışılmadık bir enerji türüyle karşılaştım. Bunun ne olduğuyla ya da alanını nasıl dengeleyeceğimIe ilgili hiç bir ipucum yoktu. Yüksek benliğime teslim oldum ve kadının durumu için en iyi çözümü sordum. Bana, yabancı ruhların onun enerji alanına sıkıştığı söylendi. Kendimi tamamen çaresiz ve şaşkın hissettiğimi hatırlıyorum. Sorular sormaya başladım, ama, tabi ki, cevapları dinlemedim. Tartışma aşağı yukarı şu şekilde devam etti, “Yabancı ruhlar? Nedir bu? Şaka mı? Hiç komik değil. Vesaire, vesaire…” Neyse ki, yüksek benliğim bana karşı sabırlıydı ve ben rahatlayana ve dinlemeye hazır olana kadar bekledi. Daha sonra, “Bu uzun yolda sana rehberlik etmeme izin ver. Şu andan başlayarak, benzer şikayetleri olan çok daha fazla insanla karşılaşacaksın ve teker teker hepsine yardım edeceksin. Bu esnada ben sana öğreteceğim.

The Wise 27


Biraz karışık ancak endişelenme; ihtiyacın olan tüm bilgiyi yeteneğine ve zamana göre elde edeceksin. Her danışan, bu yeni teknikle ilgili sana daha fazla şey öğretmemi sağlayacak” dedi. Yüksek benliğim beni eğitirken bir kez daha teslim oldum ve seansa devam ettim. Danışan bağırmaya ve ağlamaya başladı, aynı anda tüm vücudunda da acı hissediyordu. İkimiz de korkmuştuk, ancak ruhların serbest kalma prosedürünü tamamlamak için yüksek benliğimin talimatlarını uygulamaya devam ettim. Yarım saat sonra yeniden sakinleşti ve ağzının kenarları yukarı doğru hareket ettti. Gülümsedi ve “Son on yıldır ağız kaslarımı hiç bu şekilde kullanamamıştım. Ne zaman gülümsemek istesem, bir şeyler ağzımın kenarlarını aşağı bastırıyormuş gibi hissettim. Aşağı itilme hissi gitti, artık hissetmiyorum” diyene kadar gülümsemeye bir süre daha devam etti. O ilk tecrübeden itibaren, çok daha fazla insan enerji alanlarının yeniden dengelenmesi gibi sade bir niyetle bana geldi. Ne yazık ki (ya da olaya nasıl baktığınızla ilgili olarak iyi ki) pek çoğunda yabancı ruhlara rastladım. Bu ruhları varlıklarından serbest bırakmalarına yardımcı oldum. Rahatlamalarına tanıklık ettim ve yeni derin bir özgürlük duygusu tecrübe etmelerini izledim. Bütün bu tecrübelere, mükemmel sonuçlara, danışanların şaşırtıcı geri bildirimlerine rağmen hala şüphe içindeydim. Hatta, bir kaç gün için zihnimi meşgul eden şüpheli bir düşünceyi hatırladım, “Ben şizofren miyim?”

Master Sha Terapisi 2011 yılının Kasım ayında, şifa mucizeleriyle ünlü Çinli şifa ustası Dr. Zhi Gang Sha, Frankfurt’taydı. Bazı dersler verdi ve tüm dünyadan hasta insanlar için bir çok şifa seansı yönetti.

Eklem iltihabı sıkıntısı çeken bir akadaşım var. Son dört yılda alışılmış ve alışılmışın dışında pek çok şifa yöntemi denedi. Diğer şifacılar ve ben onun için pek çok şifa ve enerji dengeleme tekniğini denedik. Pek çok Aile Dizimi’ne katıldı, hatta bizzat Bert Hellinger’e kendisi için dizim açtırdı. Bir tıp doktorunun ulaşabileceğinin ötesinde bir şifa seviyesine ulaştığımızı kesinlikle iddia edebilirim, ancak yine de sağlığı mükemmel değildi. Bu yüzden, Master Sha’nın ziyaretini duyunca Franfurt’a uçtu. 3 gün derslerine katıldı. Master Sha’nın yardımcılarına enerji kontrolü yaptırdı ve bizzat Doktor Sha’nın kendisinden şifa seansı aldı. Dr. Sha ona vücudunun (zihni ve ruhu dahil) karanlık ruhların saldırısı altında olduğunu söyledi. Bir süredir karanlık ruhların onun bedeninde nasıl tutsak kaldıklarını açıkladı. Bu ruhlar onun geçmiş hayatlarına aitti, ancak arkadaşım ve karanlık ruhlar affetme prosedürünü tamamlayıp karmalarını tatmin etmedikleri için ışığa gidememişlerdi. Doktor Sha arkadaşımın 144,000’den az olmayan bir sayıda karanlık ruhla birlikte yaşadığını iddia etti. Bunu çözümlemek için, karanlık ruhları ışığa göndererek arkadaşımı özgürlüğüne kavuşturacak bir prosedür uyguladı. Bu bilgiyi doğrudan ilahi yoldan aldığını söyledi. Arkadaşım Türkiye’ye döndü ve deneyimini bana anlattı. “Teşekkürler Tanrım, her şeye rağmen şizofren değilmişim” diye düşündüm. O andan sonra, kendimden emin oldum ve yüksek benliğimden bana daha fazla şey öğretmesini istedim. Yüksek benliğim : “Yüksek güçler Karanlık Çağı çok yakında sonlandıracaklar. Buna rağmen, siz insanların öncelikle bütün tutsak ruhları serbest bırakmanız gerekiyor. Bazı ruhlar tamamen insanların enerji alanlarında sıkışıp kalmışlar. Bir kişi, geçmiş hayatlarındaki deneyimlerine bağlı olarak iki milyardan fazla tutsak ruhla yaşıyor olabilir. Tutsak ruhların sayısında ve diğer koşullarda çok büyük farklılıklarla karşılaşacaksın. Bazen, insanların ruhtan yalnızca bir parça taşıdıklarını göreceksin, ancak özgürlüğe kavuşturma prosedürü aynı olacak” dedi. Günümüze kadar, bu ruhlar gerçekten tutsak kalmış değillerdi; sadece, intikam güdülerini tatmin etmek için diğer insanların alanlarında kalmayı seçtiler.Şimdiyse kutsal yere ulaşmak istiyorlar, Işık‘a.

Hastalıktan Alınan Dersler Her varlığın içinde, özellikle ona nasıl ulaşacağını ve kullanacağını bilen spiritüel yetenekleri olanlarda, hastalıkla ilgili birtakım bilgiler vardır. Onlar için hastalık doğrudan iç farkındalığa giden bir şeydir. Bir hastalıktan sonra, spiritüel insanlar şu soruyu sorar, “Bu hastalığın bana göstermeye çalıştığı şey nedir?” Doğru zaman geldiği için, tüm tutsak ruhlar serbest kalıp Işık‘a gitmek istiyorlar, ancak ev sahiplerinin enerji alanlarından kaçamıyorlar. Bu sebeple, bazen insanları hasta ediyorlar. Bu davranış (insanları

28 The Wise


hasta etmeleri), iki taraf için de fırsatlar yaratıyor. Yabancı ruhları taşıyanlar için, durumun farkına varmaları için bir fırsat oluyor. Tutsak ruhlar için, kaçmaları ve Işık‘a yönelmeleri için harika bir fırsat olabilir.

Oraya nasıl bir enerjinin ya da varlığın çekileceğini asla bilemezsiniz. Bundan dolayı, boşluğu doldurmak için kişinin diğer parçalarını istemelisiniz yoksa kişi bilhassa karanlık ruhlar tarafından ele geçirilebilir. Bu bilgiyi verdikten sonra yüksek bilincim bana prosedürü de öğretti.

Onların Işık‘a giden yolu bulmalarına yardımcı olmak tüm insanlığın yükseliş sürecini hızlandıracak. Yüksek benliğim evrenimizde bütün ruhların bir araya geldiği göz kamaştırıcı tek bir yerin olduğunu söylüyor, ve onun evrensel ismi “Işık”. Bu yüzden onu özel isim olarak görüyorum. Bu bilgiyi aldığıma şaşırdım, mutlu oldum ve onur duydum. Elimden gelenin en iyisini yapacağıma söz verdim ve daha fazla rehberlik istedim. Bir kaç gün sonra, bütün hayatım boyunca yapmışcasına prosedürü tamamlıyordum. Bağırmak, ağlamak ya da acı çekmek yoktu artık, yalnızca basit bir rahatlama. Bir hafta sonra, yeni ve farklı bir durumla karşılaştım. Bazı danışanlarım prosedürlerini tamamladığımın ertesi günü beni aradılar. Tanımlayamadıkları derin bir duygu deneyimlediklerini söylediler. Bir çeşit yalnızlık, eksiklik ya da belirsizlikten söz ediyorlardı. Bütün olamamak hissinden bahsettiler, ancak hiçbiri anlamam için somut bir tarif verecek durumda değildi. Sonuçta, bir kez daha kendimi yüksek benliğime bıraktım ve daha derin rehberlik istedim. Yüksek benliğim bana: “Şimdi ikinci kısımla uğraşacaksın : değiş tokuş (takas). Eğer bir kişinin parçası başka bir varlık içinde kalıyorsa tam tersi de doğru olabilir. Bunu kontrol etmek zorundasın ve eğer durum buysa, eksik tüm parçaları geri çağırman ve bütün varlıkla yeniden birleştirmen gerekiyor. Bu prosedürü tamamladıktan sonra, kişinin başka varlıklarda, evrenlerde ya da zaman dilimlerinde başka parçaları kalıp kalmadığını sorman gerekiyor. Eğer öyleyse, kişinin tüm parçaları için bu prosedürü tekrarlamak zorundasın” dedi.

Boşluk Yasası Pek çok Evrensel Yasa vardır ve bir tanesi de Boşluk Yasası olarak adlandırılır. Bu yasa, “Doğa boşluktan nefret eder” der. Bir alan boşaldığında, farklı bir şekilde programlanana kadar aynı enerjiyle doldurulacaktır. Bir alanı temizleyin, bir müddet bekleyin ve aynı enerjinin geri geleceğini fark edeceksiniz. Bu yüzden, bu boşluğu kişinin bilinçli tercihlerine uygun olacak şeylerle doldurmalısınız; bu sevgi, ışık, sağlık, bolluk, barış, ve hatta bunların ve diğerlerinin bileşimi olabilir..

Bugünlerde, Theta Şifalandırma Prosesinde, tutsak ruh parçalarını Işık’a göndermenin benzer bir yolunu bulabileceğinizi fark ettim. Biz insanların kendimizi tutsak ruhlardan azat ederken onların Işık’a ulaşmalarına yardımcı olacak pek çok yol bulabileceğimize tamamen ikna oldum.

Veda Etmek… Karanlık Çağ’a “elveda” demek için, tutsak ruhların yerini saptayıp serbest bırakmamız gerekiyor. Ancak tüm tutsak ruhları serbest kıldıktan sonra “karanlık çağa veda”ya tanıklık edebileceğiz. Benim anlayışıma göre çoğu şifacı Karanlık Çağ’dan daha aydınlık bir çağa yükselişimizi kolaylaştırmak için kendi yollarında çalışıyorlar. Ben yükseliş prosedürünü hızlandıracak ve yumuşatacak yeni bir olanak hakkında sizleri bilgilendirmek için bu makaleyi yazdım. Danışman bulmak vedanızı kolaylaştırabilir. Bu şansı kullanmak için direnç göstermek ya da geri çevirmek sizi parlak bir gelecek için gerçek potansiyelinize ulaşmanızdan alıkoyabilir. Lütfen bir danışmanla çalışın ve hızlı ve yumuşak bir yükseliş elde etmemize yardımcı olun. Sizlere daha fazla tavsiye verebilmek isterdim, bunu kendi kendinize yapmanın bir yolu gibi. Ne yazık ki yüksek benliğim, ben bu yeni prosedür üzerinde gerçek bir uzman olana kadar bunu öğretmeye iznim olmadığını iddia ediyor. Gelecekte mümkün olabilir, ama zamanını bilmiyorum. Dolayısıyla, benim fikrimi sorarsanız, harekete geçmeden önce tutsak ruhların serbest kalması için Tanrı’ya dua edebilirsiniz. İkinci seçenek ise yüksek benliğinize teslim olmak ve uygun yardımı istemektir. Diğer bir seçenek de size yardım etmekten memnun olacağından ve onur duyacağından emin olduğum Master Sha’yı ziyaret etmek olacaktır. Ayrıca, kendi bölgenizde Theta Şifa Uygulayıcısı araştırabilirsiniz. Dilerseniz , her zaman benimle irtibata geçebilirsiniz. Sevgi ve ışık sizinle olsun!

Bu noktada, serbest kalmış ruh Işık’ta olduğudan boşluğu doldurmak için geri gelmeyeceği tehlikesi vardır. Boşluk Yasasına göre, alanın bu parçası boş kalamaz, bu yüzden başka bir şeyler tarafından doldurulacaktır. The Wise 29


The Wise Kapak

Zeynep Oğuz zeynep.oguz@thewisemag.com

Cadılık: Şeytanın Şarabı

30 The Wise


Hem Havva, Adem’in kürek kemiğinden yaratılmıştı. Yani hem kötüydü, hem zayıf. “Her birinizin birer Havva olduğunu biliyor musunuz? Cadı sözcüğü telaffuz edildiğinde, kafanızda ne gibi imgeler uyanıyor? Tahmin edeyim; yeşil suratlı, üzerinde koca siyah bir ben olan karga burunlu, kızıl süpürge saçlı, yaşlı ve şeytani bir kadın. Bir de siyah, sivri uçlu şapkasıyla uçan süpürgesi var. Bu ya da buna benzer bir betimleme insanların çoğunluğunun sahip olduğu yerleşik cadı imajı işte. Hem bu kelimeyi birbirlerine karşı iltifat niyetine kullanmıyorlar genellikle. Mesela, çocukken sınıf arkadaşlarımdan biri bana “Cadı!” diyerek bağırmıştı. Rahatsız olsam da, derinlerde bir yerlerde bu “hakaret”ten pek bir memnundum. Çünkü cadı, farklı olan, kendini savunan, dominant, inatçı ve cazgır dişilere yöneltilen bir tür suçlamaydı. Sonra cadı kelimesinden hoşlanmaya başladım. Cazgır ve dominant yapım zaman geçtikçe törpülense de cadı imgesi, benim için asiliğin, farklılığın ve güçlü bir kadın imajının simgesi oldu. Filmlerden, kitaplardan, belgesellerden ve hikayelerden, Ortaçağ’daki cadı avlarını, daha sonraki tarihlere baktığımızda ise ünlü Salem kasabasını çoğumuz biliriz. Cadılar, ve onlarla ilgili efsaneler hemen hemen her yerdedir. V. Hugo’nun Notre Dame’nin Kamburu’nda, Oz Büyücüsü, Hanse ile Gratelmasallarında, Shakespeare’nin Macbeth’indedir cadılar. Hepsi kadındır, hepsi şeytanidir. Peki, bu neden böyledir? Ancak, yazımda buna bir cevap ararken değinmek istediğim temel nokta, cadıların kim ve cadılığın gerçekten ne olduğu değil. Günümüzdeki Wicca prensipleri ve bunların tarihi kökeni tamamen apayrı bir konu olmakla beraber, benim amacım genel olarak kadınlar üzerine odaklanarak, tarihte var olmuş tutucu, ataerkil ve dogmatik bir düşünce sistemiyle toplum yapısının keskin ipinin, korku ve şiddetle harmanlanarak nasıl büyücülük ve cadılık kılfları ile kadınların boyunlarına geçirildiğidir. Tarihin başlarda, kadınlar şifa verici olarak hayatlarını sürdürüyorlardı toplumda. Ezilmek veya horlanmak bir yana, saygı görüyor, toplumun beynini oluşturuyorlardı. Tanrıça’ya inanıyorlar, bitkiler ve “kocakarı ilaçları”yla hastaları iyileştiriyorlardı. Anaerkil bir hayat düzeninde, bu pek de sorun teşkil etmiyordu zaten. Ancak zamanla düzen değişti, ataerkil bir yapıya geçildi. Avrupa Hristiyan oldu, kilise en küçük birimlere kadar uzanıp onları da kendi dininden yapmak istedi. Ama her birimde başarılı olması imkansızdı. Bazı uzak köy ve kasabalarda, hala eski inançlarını sürdürmeye çalışan halka da “Pagan” yani köylü adını verdi. Paganların bu pek uzak, yabancı inançları bir tehdit unsuruydu kendi dinlerine karşı. Erkek egemen toplum nası kadını tanımaya hiç çalışmamışsa, Hristiyan toplum da eski geleneklerini bırakamayan Paganları tanımak istemedi. Bilgisizlik de, her zaman olduğu gibi korkuyu doğurdu. 17. yüzyılda Şampanya ilk kez üretildiğinde, ona Şeytan’ın Şarabı deniyordu. Çünkü kimse köpüklerin nerden ve nasıl çıktığını bilmiyordu. Şampanya, Erkek egemen Orta Çağ Avrupası’nda da kadınlar haline geldi. Bu şifacı kadınlar ne yapıyorlardı? Hem tek doğru yol olan Hristiyanlığı kabul etmemişlerdi, hem de gizemli, başlarına buyruk ve garip işler peşindeydiler sanki.

Yalnız yaşıyorlardı, yanlarında onları koruyacak kocaları neredeydi! Bilimsel kabul edilmeyen bitkisel veya ruhsal yollarla şifa da veriyorlardı. Ama bu kadınların başka şansları olduğu da söylenemezdi. Doktor olmalarına izin verilmiyordu, Tıp eğitimi almaları bile yasaktı zaten. O zaman için Hristiyanlıkta cinsellik de günahtı, şeytanla işbirliğiydi. Cinselliği bir tabu olarak saymayan eski inanışlar da doğal olarak, şeytanla ilişkilendirdiler. Bu farklı insanlar otoriteleri, erkekleri ve diğer kadınları kızdırdı. Farklı veya yenilikçi olan her şeye “şeytani” damgasını vurmaya başladılar. Ve şöyle düşündüler: “İyileştirebilen kimse, öldürebilir de.” Bilmedikleri şeyden korktular ölesiye. Sonra da bu kimseleri öldürmeye karar verdiler. Büyü ve büyücülük inancı eskiden beri batı toplumunda yer etmişti zaten. Ancak şimdi tüm bunlardan korkma devresi başlıyordu. Havva Şeytan tarafından tetiklenmiş, sonra da Adem’i kandırıp yasak meyveden yedirmişti. hhTanrı’nın cinsiyetiniz üzerindeki hükmü bu çağda da hala yaşıyor, suçu da mutlaka yaşamalı.

The Wise 31


veya eril olarak nitelendirilen yolları kullanan herkes artık birer potansiyel cadıydı. Zaten geriye dönülüp bakıldığında, 14 ve 17. yüzyıllar arasında cadıcılıkla suçlanan ve infaz edilen binlerce insanın yüzde sekseninin kadın, bu kadınların da çoğunun dul, yalnız yaşayan, arsa sahibi, orta yaşlı, toplumun gelenek ve göreneklerinden bir yerde ayrılan kadınlar oldukları görülüyordu. Tüm bu düşmanlığın ve Ortaçağ’ın karanlığının arasında birden cadılar hakkında korkutucu, karanlık mitler yaratılmaya başlandı. Yeni doğmuş bebekleri kaçırıp yedikleri söylenen cadılar, ayda bir Sabbat adını verdikleri ayinlerine katılmak üzere süpürgelerine biniyor ve orada Şeytan’la buluşmaya gidiyorlardı. Orda çırılçıplak soyunuyor ve Şeytanla cinsel ilişkiye giriyorlardı. Tüm bu cadı çılgınlığı, edebiyata bile yansıdı zamanla. Dünyaca ünlü oyun yazarı Shakespeare, çok bilinen eseri Macbeth’te cadılara yer veriyordu. Öyle yapmak zorundaydı, çünkü o zamanın İngiltere kralı James cadılara inanıyor, onların kendisine kötülük yapmaya çalıştıklarını düşünüyordu. Macbeth’te de 3 tane çirkin mi çirkin, lanetli mi lanetli cadı kızkardeş, Şeytani tanrıçaları Hecate’nin önderliğinde Macbeth’in başını güç ve hırsla döndürüp, hayatını mahvediyorlardı. Kral James de Demonologie adlı kitabında cadıları, onların kötülüklerini, kendisine bir cadı kadın tarafından (bir sefer dönüşü gemisine) yapılan ölümcül büyüleri anlatıyordu.

Siz Şeytan’ın kapısısınız. Yasak meyvenin mührünü açansınız: Siz ilahi kanunu ilk terkedenlersiniz. Siz Şeytan’ın saldırmaya cesaret edemediği Adem’i ilk baştan çıkaransınız...” Aziz Tertullian kadınları kastederek bunları söylemişti. “Doğası gereği, kadın, noksan ve değersizdir.” diyen Skolastizmin mimarlarından Thomas Aquinas (1225-1274), aynı zamanda kadın için “mas occasionatus”, yani “yarım kalmış erkek” sıfatını kullandı. “Kadınlar dövülmek içindir,” diyen Martin Luther ve buna benzer tüm diğer örnekler, o çağlarda kadının toplumdaki yerini açıkça anlatıyordu. Kadın zayıf, korumasız, eksik ve doğasından şeytani idi. Eski dine olan tepki ve korku, kadınlara duyulan korkuyla birleşince tam bir felaket oldu. Kadınlardan neden korkuluyordu peki? Çünkü kadınlarda da erkekler kadar zekalarını kullanabilme potansiyeli vardı. Bastırılan bir potansiyel. Çünkü kadın, erkeğin cinsel arzularını harekete geçiriyordu ve bu kimi zaman erkeği zayıf kılıyordu. Ama erkekler zayıf olmamalıydı, bu kötü, baştan çıkarıcı yaratıklar, kadınlar birer günah keçisi haline getirilmeliydiler. 14. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da oluşacak o Toplu Histeri’nin temelleri atılmaya başlanmıştı. Doktorlardan bile daha çok rağbet görmeye başlamış olan Şifacılar aslında kötüydü. Fırtına, sel, deprem gibi istenmeyen doğa olayları bile onlara atfediliyordu. Kadın, üretken, doğurgan yapısı nedeniyle zaten hep doğayla özdeşleştirilmişti. O zaman doğada meydana gelen tüm bu kötü olaylar da onun başının altından çıkıyordu. Erkek egemenliği tehdit altındaydı. Kurban buluması lazımdı. Tedavi gücü olan bu insanlar, birden sadece kötülükle bezenmiş cadılar haline getirildi. Suçlamalar başladı. Kadınların sessiz, pasif ve itaatkar olmasını öngören bu evrensel arzu da artık sesli olarak dile getiriliyordu. Diğer kadınların ve erkeklerin işine gelmeyen, otoritelerini sarsabilecek 32 The Wise

Mitler, hikayeler, dedikodular gerçeğe dönünce suçlamalar da aldı başını gitti.Yargılamalar ve infazlar başladı. Malleus Maleficarum adındaki rehber kitap ise, bunca vahşetin kaynaklarından biriydi belki de. “Kadın, dostluğun düşmanı olmaktan başka nedir ki! Kaçınılmaz bir cezadan, gerekli bir şeytanilikten, doğal bir günah nesnesinden, cazip bir felaketten, hoş bir zarardan, güzel renklere boyanmış doğanın şeytanından başka nedir ki...”.... “Kadınlar zeka olarak çocuk gibidirler. Erkekten daha şehevidirler... Kusurlu bir hayvandır kadın, devamlı aldatır. Kadınlar her şeye inanmaya daha müsait olduklarından, imanı çökertmeyi amaçlayan şeytan, erkeklerden ziyade onlara yanaşır. Bu yüzden lanetli bir kadın, doğası gereği inancında daha çabuk bocalar ve dininden döner, ki bu da cadılığın temelidir...” Cadının Çekici anlamına gelen Malleus Maleficarum, önce Şeytanın varlığını doğruluyor, sonra da Şeytana hizmetkarlık eden cadıların nasıl farkedileceğine dair bilgiler veriyordu. Kitaba göre, cadı olduğundan şüphelenilen kadının vücudun her hangi bir yerinde bir ben veya nokta varsa, bu şeytan’ın onda bıraktığı ize işaretti, yani kadının suçu kanıtlanmış oluyordu. Kadın, suçunu itiraf edene kadar işkence görmeliydi. Dahası, uygulanan işkencelerin çoğu fiziksel nitelikte ve kadının cinselliğini yok etmeye yönelikti. Kadınların çoğu işkencenin verdiği acıya dayanamıyor ve şeytanla işbirliği yaptığını, bir cadı olduğunu söylüyordu. Zaten otoritelerin de istediği buydu. Bir kez suçlanan herkesin iki seçeneği vardı; ya işkenceden ölecekti, ya da itirafta bulunup bir cadı olarak yakılacaktı. Şüphelinin cadı olup olmadığını anlamanın bir başka yolu daha vardı. Cadı olduğu sanılan kimse önce suya atılıyordu. Eğer suya batmazsa o bir cadıydı, hemen yakılmalıydı. Ama batarsa masum olduğu kanıtlanmış oluyordu. Yazık, suya batan kimsenin oradan geri çıkabildiği de görülmemişti ki!... Bu derece adil ve mantıklı (!) yargılama ve işkence yöntemlerinin sonunda ölümler hızla artmaya başladı. Artık yanlızca az önce bahsettiğim profile uyan kadınlar değil, insanların çıkarına dokunan, sinirini bozan, menfaatlerini zedeleyen herkes bu suçlamaya maruz kalma riskine sahipti. Komşu evin kızı kocama çapkın bir bakış mı attı, o bir cadıydı!... Yarın tüccar beyin karısıyla kavga ettiğim için ben de aynı şekilde suçlanabilirdim. Ve kurtuluşum bir mucize olurdu. Basit bir batıl inancın tetiklenmesi ile başlamış görünen tüm bu


tırnakladıklarını, ısırdıklarını söylediler. Tüm bunlar kızlara olan aşırı ilgiyi daha da arttırdı ve suçlamalar, kızların verdikleri isimler doğrultusunda tam gaz devam etti. Zaten, kızların tek sahip olmak istedikleri şey, dogmatik, tutucu ve misojinist toplumlarında ezildikleri dişi kimliklerini aşarak, bir nebze de olsun ilgi merkezi olabilmek idi belki de. Kızlardan birinin olayların bir son bulup durulmasından sonraki yıllarda, tüm o ayılıp bayılma hikayelerinin bir oyundan ibaret olduğunu acı bir biçimde itiraf etmesi bir yana, kızlar amaçlarına ulaşabilmiş olsalar bile, 14. yüzyıl Avrupa’sındakine benzer bir biçimde, bir sürü masum insanın ölümüne açtılar. Hatta, bir sürü masum “canlı” tabirini bile kullanmak yanlış olmaz. Evet, Salem’de cadı suçlamasıyla yargılanıp asılanlardan bir tanesi de bir köpekti! olaylar silsilesi, zamanla çıkar çatışmalarının, güç savaşlarının, basit oyunların bir maşası haline gelmişti. Tüm bu toplu histeri Avrupa’da dirildikten sonra, Amerika’nın Massachusetts’e yakın bir kasabası olan Salem’de yeniden hortladı. Salem son derece katı ve muhafazakar inançlara sahip, İngiltere’den Amerika’ya göç etmiş bir koloniden gelen, Püritan bir toplumdan oluşuyordu. Seçilmiş kullar olduklarına inanan Salem halkı, dinlerine aşırı bağlıydı. Tanrı’nın buyrukları eksiksiz yerine getirilmezse, cezalandırılabilirlerdi. Kadınlar içinse durum pek parlak değildi. Erkeklerden daha aşağı bir cins olduklarına inanılan kadınların küçük yaştan itibaren, çok özel durumlar dışında kadınların evden çıkmaları yasaktı, çalışamazlar, itaatsizlik edemezlerdi kesinlikle. Böyle bir kasabada, yaklaşık 130-140 kişinin tutuklanmasına, 19 kişinin asılmasına ve 1 kişinin de ezilerek öldürülmesine sebep olan tüm bu cadı avı olaylarının tetikleyicisi ise 9-11 yaşlarında birkaç kız çocuğu idi. Çocukların bakıcılığını yapan köle Tituba, boş zamanlarında, zaten evde dışarı çıkmaları yasak olan bu kızlara kehanet oyunları gösteriyor, bir bardak içindeki suya yumurta akı koymak süretiyle ilkelce oluşturduğu kristal kürelerde kızların fallarına bakıyordu. Zamanla kızlar da tüm bunlardan etkilenip, kendi aralarında Tituba’nın onlara öğrettiklerini uygulamaya başladılar. Ve ne olduysa oldu. Kızlar durup dururken saraya benzer nöbetler geçirmeye, garip sesler çıkarmaya, acı içinde eğilip bükülmeye başladılar. Nedenleri sorulduğundaysa parmaklarıyla Tituba’yı gösterdiler. Zaten halk oldum olası büyüden, cadılardan ölesiye çekiniyor, tüm bunları şeytanla ve kötülükle ilişkilendiriyordu. Kızların anormal davranışlarını da hemen büyüye bağladılar, ve Tituba’nın suçluluğuna inanmaları hiç de zor olmadı. Soruşturma başladığında, kızlar bazı isimler vermeye başladılar. İlk suçlananlar; Tituba, kocasının yokluğu zamanında ailesiyle tek başına kalan Sarah Good, ve uşağı ile evlenmeden aynı evde nikahsız yaşayan yaşlı kadın Sarah Osborne oldular. Kadınların sorguları esnasında ise küçük kızlar yine sara nöbetleri geçirmeye başladılar ve cadıların hayaletlerinin mahkeme salonunda dolaştıklarını, onlara; saldırıp

Tüm bu yanlış anlaşılmalar, suçlamalar, işkenceler deliliğinin sorumluluğu, aslında ne erkekler, ne kadınlara; ne aşırı dinciliğe ne de başka tek bir olay veya olguya ait. İnsanlar olarak çoğunlukla tek bir şeye özlem duyuyoruz, o da güç. Ve bu güce ulaşmak pahasına güçsüzlerin üzerine çıkma savaşı veriyor, sahip olduğumuz güce karşı duran potansiyel tehditleri de içimizi saran korkunun yarattığı öfke ve panik ile yok etmeye çalışıyoruz. Bilgisizliğin ve dar görüşlülüğün kurbanları tarihte yalnızca kadınlar olmamış. Gözümüzü açıp baktığımızda tarihte bu tarz örnekleri bulabileceğimiz onca olay var. Hele günümüze bakarsak hiç mi hiç zorlanmayız. Tüm bu Şeytanla ilişkilendirme vakaları şu an bile devam ediyor. Çoğu, büyücülükle veya bu tarz pratiklerle alakası bile olmadığı halde bir çok Wiccan, Batıda yanlış algılanıyor, Kilisenin Ortaçağ’da yarattığı bu hayali imajla karıştılıyor. Günah keçisi bulma işinde ise ne Batı’ya ne de başka bir yere bakmamıza gerek var aslında. Yakın zamanda bazı liselerde intihar eden gençlerin ardından, onlara vurulan Satanist damgası, belki de sorunu asla kendinde aramayı akıl edemeyen veya akıl edip de görmek istemeyen bizlerin ilk çıkış kapısıydı. “Vah, vah gençler yoldan sapmış, vallahi bizim suçumuz yokmuş, bakın ine cine şeytana tapıyorlarmış. Kalan sağlar bizimdir.” Sonra yine tarihi andırır bir biçimde, yabancı olduklarımıza, gözümüzün tutmadıklarına çamur attık. Polislere her küpeli, uzun saçlı, siyah tişörtlü delikanlıyı toplattırdık. Görünüş yeterliydi damgayı basmak için. Başka bir olayda da, ölen gencin Fantastik Rol Yapma oyunu (FRP, Fantasy Role Playing) oynadığını öğrendiğimiz anda da gazeteye manşetler attık “FRP Öldürüyor!” diye. Bakın, bunda da hiç suçumuz yoktu. Bir şeytani mi şeytani oyun yüzünden yitip gitmişti gençler. Çünkü kolaydı böyle bizden uzak, ayrı, bilgimiz olmadığı şeylere yüklemek tüm sorumluluğu, sonra da kuş gibi hafiflemek, kim bilir hangi nedenlerle oluşmuş bazı üzücü olayların üzerimizdeki bunaltıcı gölgesinden sıyrılmak, gerçeklerden kaçmak. “Şeytan’ın Şarabı” diyorduk yine canımızı sıkan her şeye ve sıyrılıyorduk. Karanlıktan doğan bilgisizlik, ve onun çocuğu korkuyla büyüyen “günah keçileri” avının yansımaları mıydı bunlar? Ortaçağ düşüncesinin hayaleti 21. yüzyılda bile bizleri kovalıyordu galiba. Vallahi bizim bir suçumuz yoktu.

The Wise 33


The Wise Ruh

Melike Belkıs Doğar melike.belkis@thewisemag.com

Korkan Gerçekten

Sen misin?

34 The Wise


işlemi kolaylaştırır. En başında, beden işlemlerinizi hatırlamanız gerekmez, otomatik olarak yerine getirilirler. “Hadi, nefes almayı unutma” demek tuhaf olurdu -dakikada 15 kez nefes aldığımız düşünürsek oldukça da zahmetli!- ya da akşam 11 civarı karaciğere şimdi çalışabilirsin demek… Bu temel ihtiyaçların bu kadar kolay karşılanması ne güzel ama, hayatın çok yönlülüğü işin içine girince herşey farklı bir yüze sahip oluyor. Diyelim ki hep alıştığınız bir iş ve ilişki içindesiniz ancak bazı yönleriyle sizi artık yeterince tatmin etmiyor, değişim istiyorsunuz, sürüngen ve memeli beyin panik halinde devreye girecektir. Evet, endişe ve korkularla yüzleşmeye hazır olun! Nerden buldular bunların kaynağını? Çok da uzakta aramayın, kendi içinize bakın!

Başka kim olabilir ki? Öyle mi diyorsun? İstersen bir daha düşün… Korkuların kaynağı nedir? Belki ancak doğduğumuz ana geri gidersek korkusuz ne demek anlayabiliriz. Eh, biz o güne dönemeyeceğimize göre yeni doğmuş bebeklere bakın. Duyabilecekleri korkular hayatta kalmak üzerine; yani koruyucu ve besleyici olan annenin uzaklaşması, bedenin yaşam şartlarının tehdidi… sorabilsek onlar buna korku bile demiyordur ya! Geçenlerde sevgili arkadaşım Cem Şen’in son kitabını -Nefes Kitabıokurken insan beyniyle ilgili yazdığı bir bölüm oldukça hoşuma gitti. Beynimizin üç bölümden oluştuğunu anlatıyordu kısaca: Sürüngen beyin denilen ilkel beyin sadece yaşam fonksiyonlarıyla ilgileniyor ve alışkanlık geliştiriyor, ikinci memeli beyin ise duyguları yönetiyor, bunun üzerinde insanı insan yapan soyut düşünme, geleceği planlayabilme, strateji kurabilme ve mantık yürütebilme gibi özellikleri veren beyin var nam-ı diğer serebral korteks ve en önemli parçası neo-korteks! Özetlerken bile durumun genel çerçevesi kendini belli ediyor: yaşam fonksiyonları = ilkel beyin, buna hayatta kalmayı sağlayan öfke, korku, çiftleşme dahil ve tabii alışkanlıklar; duygular = memeli beyin, sevgi, paylaşma, koruma ve de bunlarla birlikte sosyal yaşam… en üstte ise hani o kıvrımlı kıvrımlı bildiğimiz beyin var ya, düşünebilen parçamız, bizi biz yapacak farklılaştıracak bölüm. İşte “gerçekten korkan sen misin?” sorusunu ona soruyorum… Eğer kontrol sürüngen beyinde ya da memeli beyinde ise tamamen onların ihtiyaçları doğrultusunda bir karar alınacaktır. Sürüngen beyin hayatta kal diyecek ve statükoyu korumak isteyecektir -herhangi bir çatışma durumunda sürüngen beyin çoğunlukla galip gelen!-. Memeli beyin ise -daha iyi mi kötü mü bilemedim- duyguları devreye sokacaktır. Her ikisi de görevlerini yapar ama ilerlemeye yönelik bir karar alınmasını iyi niyetleriyle (!) sabote edebilirler. Özellikle statüko, yenilikçiliğin ve gelişmenin en büyük düşmanı olur. Tabii ki, bize kattığı çok şey var, hayatı hergün yeniden keşfetmek pek de keyifli olmazdı, mevcut bir alışkanlıklar zinciri bize çoğu günlük

Doğduğunuz andan itibaren yüklenen her bilgi bunun kaynağını oluşturacaktır. Bir çocuk için karanlık -hatta öcüler vardır- masallarda devler ve kötü şeyler yapan cadılar, kaybetmek vardır, ödüller ve cezalar, sevgi bile korku konusudur cezaların parçası olarak. Gizlemeye çalışsak da ölüm vardır, her bir ebeveyn kendi korkarken ölümden nasıl anlatsın ki bu aslında doğal diye. Bir düşünün doğmak aslında en korkulası şey olurdu bu zihniyetle, yoktan var olmak, büyümek değişmek… Sevinçle karşılarız her doğumu, olmayan dişlerimiz çıkarken mutlu oluruz ya da boyumuz uzadığında, cinselliği keşfetmek cazibelidir… Ya kaybetmek, yaşlanmak, yok olacağını düşünmek… Neden korkarız bu kadar? Sadece kaybetmekten mi? Sahip olmak neden bu kadar önemli? Kimliğimizi neden sahip olduklarımızla sınırlamak isteriz hep? Ne kolaydır kimliğini yitirtmek o zaman, elinden al yeter… İnsan yaradılışı itibariyle amnezi halindedir. Yani, unutmuştur. Nereden geldiğini, kim olduğunu ve nereye gideceğini… Gelişler bizi korkutmaz ama gidişler hep korkutur. “Her son yeni bir başlangıçtır” diyen o söyleme kinayeli bir gülümsemeyle karşılık veririz. Bugün yaşlılıkla başlayıp çocukluğa dönen tuhaf (!) bir hayat film konusu olmuştur, fantastik Hollywood yapımları işte… Ben size korkmayın demiyorum, aslında korkun, hayatta kalmak için korkun, karşınızda sizi tehdit eden gerçek (!) bir durum varsa durmayın kaçın ya da kendinizi savunun, ama her korkuda bir sorun kendinize “gerçekten korkan sen misin?”… Eğer korkunuz yaşamsal değilse, eğer korkunuz size anlatılan hikayelerle bezenmişse, o zaman derim ki bu korku size ait değil! Yüzyılların korkuları, insanları kontrol altında tutmak için icat edilmiş korkular, bugün korku kültürleriyle yaşamaya mahkum olmuş toplumlar… Bilgisizliğin getirdiği korkular ya da günümüzde fazla bilginin…Farkında mısınız? Artık fark edin. Her zehirin bir panzehiri vardır. Korkularınızın panzehiri de içinizde, yine sizin düşünce sisteminizde, harekete geçirin yeter. Hani, o kıvrımlı kıvrımlı tanıdık beyin var ya, düşünebilen beyin, tüm çözümlerin kaynağı da orda. Tek yapmanız gereken sürüngen beyni sakinleştirip düşünmek. Artık fark edin -ya da etmeyin- ama, en temel görevimiz sadece düşüncelerimizi kontrol etmektir.

The Wise 35


The Wise Ruh

Burcu Cedetaş

İnsanlar Nane Ruhlu

Hiç nane yetiştirdiniz mi? Siz ne kadar nanesiniz? Hayatınızdaki nane adam ve nane kadınlarla nasıl başa çıkacaksınız? Bu güne kadar nanelik yapıp kaç hayatı yok ettiniz? Katil nanelerden nasıl korunacaksınız? Nane’nin nasıl olup ta en azılı katillerden daha seri bir cinayet planlayıcısı olduğunu anlamak için önce doğadaki naneyi tanımalıyız. Nane, güzel kokusu, ferahlatıcı tadı, şifasıyla pek çok yemeğin, içeceğin parçası olmuştur. Nane aynı zamanda çok rahat yetişen, yetiştirmek için tohumuna bile gerek duymayacağınız bir bitkidir. Kolaylıkla yetişir, dayanıklıdır, bahçıvanlar arasında “arsız” olarak bilinir. Bir kez nane yetiştirdiyseniz, bir daha ki sefere onun alanını sınırlamanız gerektiğini, aksi takdirde tüm bahçeyi ele geçirdiğini, diğer hiçbir bitkiyi yaşatmadığını bilirsiniz.

36 The Wise

Bu nedenle bahçıvanlar naneyi plastik bir saksıyla toprağa gömerler ki, kökleri bu plastik saksıyı aşıp diğer alanları ele geçirmesin. Yani bir anlamda naneyi hapsederler. Hapsedilmediğinde tüm alanı ele geçiren “nane”, bunu yaparken iyi niyetli gözükür. Zehirli otlar gibi belirgin bir yıkım amacı yoktur. Saygısızca gerçekleştirdiği bu katliam, onun yaşam mücadelesinin doğal sonucudur. “Nane”nin derdi, ne olursa olsun var olmak, her yerde olmak, fark edilmek, alan kaplamak ve böylece güçlü olmaktır. Nanenin genetik kodu: “yayıl, alan kapla, var ol, dayanıklı ol, gerisi önemli değil” der ona. Her nasılsa nane, evrim sürecinde, güçsüz olduğu, yayılmaz ve alan kaplamaz ise yok olacağı yanılgısına kapılmıştır. Nane, yaptığını, doğası gereği yapar.


Önce boş alanları doldurur, sonra yavaş yavaş diğer bitkileri kenara çekilmeye zorlayarak, alanını genişletir, ta ki naneden başka hiçbir bitki kalmayana kadar. Sonuçta artık bahçeniz yoktur, nane tarlanız vardır. Naneden başka hiçbir şey kalmamıştır ve eğer naneyi çıkartırsanız hiçbir şeyiniz kalmaz. Nanenin bu yayılışı size tanıdık gelmiş olmalı. Hepimizin hayatında Nane olduğu dönemler olduğu gibi bize Nane olanların bulunduğu dönemlerde var. Belki hala böyle bir dönemdeyiz.

Nane’yi nasıl tanırsınız? Ya da Nane’lik nasıl olur? Hayatınızda mutlaka Nane adamlar ve Nane kadınlar vardır. Hatta siz de dönem dönem Nane’lik yapmışsınızdır. Aksi mümkün değil, çünkü yaşadığımız toplum bize Nane olmayı iyi bir şey olarak öğretiyor.

Naneler: - İyilik adı altında, her işe yardım ediyoruz deyip atlarlar, asıl amaçları bağımlılık yaratmaktır. Bu nedenle diğer kişinin bu işleri yapmasına müsaade etmezler.h - İşleri öyle bir yaparlar ki bir süre sonra sadece onlar ne olup bittiğini anlar olurlar. - Paylaşıyoruz, birlikteyiz adı altında 24 saatin her anını sizinle geçirmeye bakarlar, kuş uçsa haberleri olsun isterler. Ve tüm bunları vicdanınızı sızlatarak yaparlar. Hayır demeye vicdanınız izin vermez. - Sürekli egonuzu beslerler, öyle ki onlar olmadan yeteri kadar rahat ve güçlü hissetmemeye başlarsınız. - “Yaptığım bunca şeyden sonra bana yeteri kadar”la başlayan cümleler kurarlar ve gittikçe daha fazla kendiniz olmaktan çıkıp, onların sizden istediği kişilik olmaya başlarsınız. Çünkü sizde Nane’nin hizmetlerinden faydalanıyor ve rahat ediyorsunuzdur. - En sonunda tamamen erozyona uğrayıp Nane’nin istediği kişiliğe dönüştüğünüzde, Nane için büyünüz biter. Artık istila edilecek bir alanınız kalmamıştır. Artık, karşınızdaki Nane kişilik için verebileceğiniz bir şey yoktur, onlar ne kadar çok işi onlara yıktığınızdan şikâyet edip sizi sıkıştırmaya başlarlar. Ve sonunda da sizi yok edilmiş olarak bırakıp giderler. Geride kalan, karmakarışık, nereyi nasıl toparlayacağınızı bilemediğiniz bir hayat, tahrip edilmiş bir kişiliktir. Sizi öldürmüştür, cesedinize basıp giderken bir katil gibi değil, bir kurban gibi tavır takınır. Hem öldürülen hem de suçlu olarak arkada cansız yatan sizsinizdir. - Ya da yarattığı tahribatın farkına varırsınız, zaten öldüğünüzü bilir, onsuz kalmayı göze alamazsınız ve onu hayatınızda tutmak için ne gerekiyorsa yaparsınız. Artık bir hayatınız yoktur, Nane’nin sizin için belirlediği hayatı uslu bir çocuk olup yaşarsınız. Nane gibi davranmak da bir tür katliam, cinayettir. Önce her şeyi yaparım deyip, sonra bundan rahatsız olup, çekip gittiğimizde geride yok edilmiş bir hayat bırakıyorsak, o hayatı öldürmüş olmaz mıyız? Evet, oluruz ve bu bizi katil yapar. Bunu pek çok kez yaptıysak seri katiliz demektir.

Nanelikten Korunma Nanelik özgüven eksikliğinden beslenerek ortaya çıkar. Nane kişilik başka hayatları ele geçirip, onların onayını, takdirini almadan kendini güvende hissetmez. Her zaman eksik özgüven sorunu olacağı için, her zaman yeni hayatlara, yeni istila alanlarına ihtiyaç duyar. Tüm bunları sevgi adı altında gizlenerek yapabilmesine olanak sağlayan toplumsal yapılar yüzyıllar önce kurulduğu için işi çok kolaydır.

The Wise 37


1. Devamlı ihtiyaç sahibi olup, kendini taşıtacak yer arayanlar. 2. Sadece kendileri için yaşayıp, başkalarının yaşam haklarına saygı duymayan, insan kullanıcılar. “Kendini yıkacak yer arayanlar” zaten Nane’yi hemen kabul edip, istediklerini yaparlar, ölümleri hızlı ve kolay olur. Bu kişilikler terk edildikten sonra kolayca Nane kişiliğe dönüşüp katilleri gibi av peşinde koşmaya başlarlar. Bir nevi vampirleştirilen kurbanlardır onlar. Nane’nin çekici bulduğu diğer insan türü olan “kendinden başka kimseyi düşünmemeye alışmış, insan kullanıcılar” eğer zaaflarının farkındalar ise Nane’yi biraz çiğneyip, tadını çıkartıp, iş kokuşmadan fırlatıp atarlar. Eğer zaaflarının farkında değillerse ya da Nane işin uzmanı çıkıp, kendini çok iyi frenleyip, çalışmasını derinden ve sinsice yaparsa, durum değişir. Nane kişilik hayatlarının vazgeçilmezi haline gelmiştir. Dışarıdan ne kadar güçlü gözükürlerse gözüksünler artık Nane kişilik olmadan yapamazlar. Tek yapabilecekleri bir Nane’yi bir başka Nane’yle değiştirmektir.

Naneden arındırılma hali Naneler hayatınıza sızmaya çalıştığında ise ayak seslerinden hemen tanırsınız, bedelin ne olduğunu bilir, bu oyuna dahil olmazsınız. Onları çiğneyip atmak da size göre değildir artık. Bütünün hayrına olmayan hiçbir şeyi yapmak içinize sinmez. Egonuz arada kafanızı karıştırmaya çalışsa da, kalbiniz sizi

Egonuzu dengeleyip, özgüveninizi sağlamlaştırıp, kalp çakranın koşulsuz sevgisine çıkmaya başladığınızda nane olmayı kendinize yediremezsiniz.

Nane kişilik, tahrip edeceği avını da kendisi gibi özgüven sorunlulardan seçer. Bu avlar dışarıdan egosu çok yüksek, çok güçlü görünebilirler. Ancak içten içe dayanacakları bir duvar arayan kişilerdir. Nane onların dayanağı olmayı vaat eder. Onların istediği her şey olmaya hazır gibidirler. Nane önce kendini vazgeçilmez yapar sonra da yıkıma başlar. Yani bir Nane kişilik ile birlikteyseniz, siz “siz” olmaktan çıkıp onun istediği kişilik olma yolunda ilerliyorsunuz ya da oldunuz bile demektir.

Naneler hayatınıza sızmaya çalıştığında ise ayak seslerinden hemen tanırsınız, bedelin ne olduğunu bilir, bu oyuna dahil olmazsınız. Onları çiğneyip atmak da size göre değildir artık. Bütünün hayrına olmayan hiçbir şeyi yapmak içinize sinmez. Egonuz arada kafanızı karıştırmaya çalışsa da, kalbiniz sizi doğru yolda tutar.

Nane kişilikten korunmanın yolu, kendi öz değerinizin farkına varmış, yaşam hakkına saygı duyan bir olgunluğa erişmiş olmanızdır. Bu durumda Nane kişilikler zaten size kafayı takamayacaktır. Çünkü takabilmesi için gerekli zayıf noktaları bulamayacaktır. Hayatınızda bir Nane kişilik varsa lütfen hemen dönüp egonuza bakın. Nane sizin hangi ihtiyaçlarınızı karşılıyor, egonuzu nasıl besliyor? Siz tüm bu ihtiyaçların karşılanış biçiminde ne kadar adilsiniz? Bana ne kendi istiyor veriyor, gerisi beni ilgilendirmez, ben de sonuna kadar bu şansı kullanırım mı diyorsunuz? Sizin çıkarınız ne? Nane kişilikler genel de iki tür insanı çekerler:

38 The Wise

Göz göre göre katliam yapmak artık içinizden gelmez. Kalp çakranın koşulsuz sevgi titreşimi, hem kendi var oluşunuzu hem de karşınızdakinin var oluşunu tahrip edemeyecek kadar değerli buluyor ve seviyordur. Nane’lik yapmak yerine uzaklaşmayı seçersiniz.

Nane olmamak ve nane’lerden uzak durmak cesaret ister, en önemlisi ise sevgi ve saygı ister. Çünkü onları çiğneyip tükürebilecekken bile hayır diyebilmeyi gerektirir. Bu oyunu seninle oynamayacağım, ben gerçek olanı, samimi olanı, kişilerin özlük haklarına saygılı olanı arzuluyorum diyebilmeyi gerektirir. Birey olmaktan korkmayın, birey olmadan bütünlüğe varamazsınız. Kendi yaşam hakkınıza sevgi ve saygı duymuyorsanız, başka varlıklarınkine de duyamazsınız. Kendini paspas yaptıranla, başkalarını paspas yapan arasında fark yoktur. Kendi bireysel duruşuna sevgisi, saygısı olan kişi başka varlıklarınkine de aynı sevgi ve saygıyı duyabilir. En temel ilişki kendimizle olan ilişkidir. Bu temel ilişkide olan tüm sorunlar hayatla, başka varlıklarla olan ilişkimize yansır. Naneden şikayetçiysek kendi nane taraflarımıza bakmamızda fayda var.


The Wise Ruh

Ebru Dengiz ebru.dengiz@thewisemag.com

Kendim Olamayacaksam,

Kim OlacağIm? Kendine iyi bak” deme, denmez, saçma…

O kadar yandı ki canım

Kendime bakarım elbet, sen hiç korkma

Sonunda karşıdan baktım

Kendine kalıyor insan, eninde sonunda

Ne göreyim… Kendime yıldızlardan daha uzaktım

Sen bize iyi bak tanrım, sevdalı kullarına

Asıl çetrefil “benzediğim şey miyim?” kısmında. Aynada gördüğünüz surata tıpa tıp benzemediği kesin. Biraz daha cilveli, canı daha tatlı, hafif toplu ve biraz da tutkulu… Hah işte!

Sizin derdiniz kimle bilmiyorum ama benim derdim her daim ve en çok kendimle olmuştur. Benim nazarımda “kendini kurcalamak, kendini didiklemek, kendini irdelemek ve kendiyle yapılan bilumum aktiviteler” başlı başına birer iştir. Kanımca insanlar ikiye ayrılır, kendini kurcalayanlar ve kurcalamayanlar… İlk bakışta özenilecek bir veçhe gibi dursa da, bu itki aslında lanet gibi bir şeydir. İnsanda ya vardır ya yoktur. Yaştan mı alışkanlıktan mı kabullenişim bilmem, artık kabullensem de, bu “kendini kurcalama itkisi”nin neden onca kul arasından bana düştüğünü uzun uzun sorguladığım bir ergenlik geçirdim. Neden normal olamıyordum? Neden herkes gibi kendimi kabullenip kendime rağmen yaşamak kolay bir şey değildi.

Şaka bir yana, benzediği şey olanına rastlamadım pek şahsen. Herkeste bir kibir, bir egodur gidiyor… Tanımlamalara sıkışıyoruz. Mesleki etiketlerimiz üzerimize ayakkabımıza yapışan sıcak sakız misali yapışıyor. Ailedeki konum ve tanımımıza uygun davranmaya çalışıyoruz. “Aaa, o mu, o çok tutarlıdır” ya da “Benim kızım pek güvenilirdir” tarzında betimlemelere benzemeye çalışmaktan, kendimize benzeyemiyoruz. Belki o gün yalan söyleyesin var di mi? Yok, sen güvenilir birisin, öyle tanınıyorsun, öyle davranman lazım… deyip yutuyoruz tatlı yalanımızı. (Yalan diyip geçmeyin, insan olmanın ayrıcalıklarındandır küçük pembe yalanlar, teşvik ettiğim düşünülmesin ama bilinçli olarak dozunda kullananlara da lafım yoktur asla.)

Sadece uyusam rahatça olmaz mı dedirtecek kadar zihnimi zorladığım ve hep en sonunda boş ver bunu düşünecek daha çok vaktin var diyerek kendimi uykunun güvenli ellerine bıraktığım nice geceler geçirdim.

Özetle çevresel ve toplumsal faktörlere uyum sağlamak adına, kendimizden taviz veriyoruz çoğu zaman. Yazının amacı, herkesi çıldırırcasına bir isyana sürüklemek ve çevresine başkaldırtmak da olmadığına göre, yeni argümanlarla konuyu bağlayalım.

Neden sonra, bunu bir oyuna dönüştürdüm. Ve bugün ilgilendiğim konuların her biri aslında birer kendini kurcalama aracıydı benim için… Biriktirdiklerim, öğrendiklerim, tanıdıklarım, tanıştıklarım; hepsi de bu devasa sahnenin kıdemli dekorları ve oyuncularıydı.

Kendimiz olmanın ne zor bir zanaat olduğu, kadim Delfi Apollon Tapınağı’nda “gnothi seauton” yani “İnsan, kendini bil!” şeklinde özetlenmiş.

Kendinizi yeterince kurcalarsanız, bir noktada şu sorunun yanıtına muhatap kalıyorsunuz: “Kendim neye benziyor acaba?” Neye benziyorum ben? Demeye başladığınız an, aslında diğer köşeden bir kavram daha çıkıyor: Benzediğim şey miyim gerçekten?

Tapınağın kapısında bir taş olmayı dilemek yetmiyor. Burada kalıp savaşmaya, kendimize giden yolda kendimizi tanımaya ihtiyacımız var. Kendimizi hayal meyal değil, net ve berrak olarak görmeye. Ve mümkünse, neye benzediğini bilmeye. Bildiğimizi düşünüyorsak, ikinci kez kontrol etmeye.

Pusula olarak da kalbinizin sesini kullanıyorsunuz. Hepsi bu.

Tüm bunlardan sonra ancak kendimiz olma cesaretini gösterebiliriz belki. Toplumun tanıdığı kişiye değil, bizim yıllarca üzerine titrediğimiz, yoğurduğumuz, doldurduğumuz, boşalttığımız, sevdiğimiz, hırpaladığımız, taşıdığımız, bıraktığımız, umutlandığımız, lanetlediğimiz, tebrik ettiğimiz, hor gördüğümüz kişiye benzemeye çalışabiliriz… Kısacası, sadece ve sadece bizim var ettiğimiz kendimize benzemek için, güvenli ve kendimizden emin bir adım atabiliriz.

Ne gemiler yaktım

Zor mu? Hangisi kolay ki? Başkası olmak daha mı kolay?

Ne gemiler yaktım

Hem, kendim olamayacaksam, kim olacağım ben? demez mi içimizdeki akıllı çocuk… Ve eğer derse, ona ne cevap vereceğiz?

Neye benzediğini bulmaya çalışmak eğlenceli bir oyun. Tarafsızlık ilkesine sadıksanız çok da eğlenceli üstelik.

The Wise 39


The Wise Ruh

Zeynep Sevil Güven

zeynep.sevil@thewisemag.com

İnsanlığı Yeniden DENGELEMEK İÇİN

Yollar ve Yöntemler

Tarih yalnızca güçlü ile zayıfın bitmek bilmeyen mücadelesini anlatan bir hikayedir. Bu uzun, çok uzun hikayenin ilginç bir tarafı vardır: Her bölümün sonunda, güç her zaman karşı tarafa geçer. Zayıf olanlar, yaşamsal güçlerinin son noktasına ulaştıkları ilk anda güç toplamaya başlarlar. Aynı zaman zarfında, güçlü olanlar güçlerinin doruk noktasına eriştikten hemen sonra üstünlüklerini kaybetmeye başlarlar. İster iki kişi, iki millet, ya da kadınlar ve erkekler gibi herhangi karşıt iki taraf arasında bir çekişme olsun, bu hiç değişmez.

40 The Wise

Nesilde nesile Dünya gezegeni üzerine kaç neslin geldiğini kimse bilmez. Bildiğimiz şey, en son gelen neslin bilinçli ya da bilinçsiz olarak atalarının tüm bilgi ve deneyimlerine her zaman sahip olduğudur. Yaşam, tekerlekler üzerine inşa edilmiş bir araç gibidir; sonraki nesillere, ilkten sonuncuya kadar, bilgiyi taşıyabilir ve meydana getirebilir.


Yaşam bizden kapanışı olan deneyimlere sahip olmamızı ister. Tamamlanmamış herhangi bir hikaye eninde sonunda tamamlanana kadar bilinçaltını meşgul edecektir. Bu tür hikayenin enerjisi, gelecek nesilleri, önceki nesillerin bitmemiş deneyimlerini tamamlamak için bir yol bulmaya zorlar. Örneğin 5. nesil torun, soy ağacına bakması ve hikayelerini derinlemesine inceleyecek şekilde atalarını araştırması için kendisini zorlayacak çok güçlü bir içgüdüye sahip olacaktır. Özellikle, failler ve kurbanlar arasındaki açık uçlu ve tamamlanmamış hikayeler, gelecek nesilleri bu hikayelere bakmaya ve sonlandırmaya zorlamayı hiç bırakmayacaklardır. Bu baskı, iki taraf da, fail ve mağdur, birlik içinde birleşecekleri yere ve zamana ulaşana kadar sürecektir. Birlik kavramı çok derin bir bilgelik gerektirir. Her iki taraf da, iki karşıt tarafın aslında deneyimin benzer enerjisine ait olduklarını ve ayrılığın ancak bilinçte var olabileceğini tam anlamıyla anlamalı ve kabul etmelidir. Spiritüelliğin, hayattaki zorlukların çoğunun atalarımızdan bize miras kalan bitirilmemiş görevler ve hikayelerden gelirken, diğer zorlukların kendi geçmiş hayatlarımızdaki tamamlanmamış deneyimlere bağlı olabileceğini iddia etmesi bu yüzdendir. Ani kayıplar; tekrarlayan, zor deneyimler; boşanmalar; açlık noktasındaki yoksulluk; çocuk sahibi olamama; katil ya da kurban gibi hissetme; ve diğer istenmeyen deneyimlerin hepsi atalarımızın bitmemiş hikayeleri ile ilgilidir.

Dünya bir sahnedir Spiritüel teorilere göre, bir ruh grubunun üyelerinden biri bitirilmemiş bir hikayeyi tamamlamayı seçtiğinde çoğu zaman maddi hayata aynı ruh grubunun diğer üyeleri ile birlikte geri döner (ya da ilk kez

gelebilir). Hayata geri dönmeden/gelmeden önce kendi aralarında kontrat yaparlar. Gezegene geri döndüklerinde, onları aile üyeleri, arkadaş ya da çoğu zaman bir sorunun iki karşıt tarafında kavgaya katılan iki insan olarak görebiliriz. Yalnızca çok az sayıda ruh tek bir ömürde birden fazla hikayeyi tamamlamaya karar verir. Bunlar genellikle genç, hatta muhtemelen hızlı ilerleme kaydetmek isteyen bebek ruhlardır. Bu ruhlar, görevi yerine getirmek için çok sayıda fırsat yaratacak ya da içerecek özel bir senaryo planlarlar. Oyuncu, senaryo ya da roman yazarı, film veya televizyon yapımcısı, ya da farklı türde bir sanatçı olmayı seçebilirler. Sanatçılar olarak, geçmiş hikayelere dönmek ve onları olası herhangi bir sonla tamamlamak için sayılamayacak kadar çok yol bulurlar. Mutlu, üzgün, yorucu, rahatlatıcı, yumuşak, sert, neşeli, kederli ve pek çok başka türlü son önlerinde bulunur. Hatta aynı hikayeye çeşitli sonlar yazma ve ,tabi ki, hepsinde oynama şansını da bulurlar. Senaryodaki her rolde, film, çizim, şiir, roman, şarkı ya da başka bir işte, sanatçılar bilinçsizce atalarından eksik hikayeler ödünç alırlar. Aynı hikayeyi baştan sona kadar deneyimlerler, ama farklı bir farkındalık seviyesinde ve farklı bir sahnede, yeni rol arkadaşlarıyla. Aynı senaryoda farklı varyasyonlar ortaya çıkar ve hikaye zamana ve mekana, toplumsal normlara ve harekete geçen kişinin kişiliğine göre bir son bulur.

Hikaye Tamamlama Örneğin, karısı tarafından aldatılmış ancak boşanamamış ve bilinçli ya da bilinçsiz intikam arzusunu tatmin edemeden ölmüş bir atamızdan bahsedelim.

The Wise 41


Vaka çalışması Bu vakada, roman yazarı, senarist ve ana oyuncuların her ikisi de atalarının bitmemiş deneyimlerinden kendilerini olabilecek en olumlu yolla bağımsız kılıyorlar. Bu tür bir son, yapıma katılan hatta filmi ya da performansı seyreden kişileri bile özgürlüğüne kavuşturabilir. Bu, gerçek ve kişisel hayatlarına barış, sevgi ve uyum getirir. Büyük olasılıkla, hiçbiri benzer bir senaryoyu yeniden yaratmak ya da yaşamak istemeyecektir. Ruhlarındaki diğer yaraları şifalandırmak için hayata geri döneceklerdir.

Bilinçaltı her anın hatıralarını tarar ve tamamlanmamış herhangi bir verinin bitirilmeyi bekleyen bir görev olduğunu düşünür. O zaman, gizlenmiş hatırayı, bizi görevi tamamlamak için bir yol bulmaya zorlamak niyetiyle, fiziksel dünyamızda görünür yapmak için çok çalışır. Burada tamamlanmamış bir hikayemiz var : Barış isteyen yaralı bir ruh. Hayat izleyen nesillerin bu hikayeyi tamamlamasını isteyecek. Hayat, hikayenin hangi şekilde tamamlandığına; iyi ya da kötü bir son ile mi bittiğine önem vermez; yalnızca bir son talep eder. Aynı ailenin 3. neslinde bir sanatçı, örneğin, bilinçli ya da başka türlü, hikayeyi bitirmeyi üstlenebilir. Bu görevi üstlenen kişi oyuncu ya da yazar, ya da belki ressam veya farklı tür bir sanatçı olabilir.Tabi ki en kolay yol benzer bir senaryo yaratmak ve oynamaktır. Yazar, benzer bir hikaye yaratır. Senarist onu belirli bir sıraya koyar ve oyuncu kendi yorumu ve hisleriyle oyunu oynar. Bir şekilde, hepsi birbirine kurgusal bir hayat hikayesi ile bağlıdır. Bu yeni uyarlamada rol alan herkes bir fayda elde eder : Kısmen veya tamamen serbest olurlar. Büyük olasılıkla, yazarın bilinçli zihni onu para kazanmayı vaat eden birşeyler yazmaya zorlayacaktır. Zengin olma konusundaki bu bilinçli arzuya rağmen, yine de miras kalan bir hikayeyi en uygun sonu yazarak tamamlamak için bir bilinçaltı zorunluluğu tarafından yönlendiriliyor olacaktır. Hikayeyi tamamlamak ve her iki tarafı da özgür kılmak amacıyla, hikayeyi adamın karısını affettiği bir şekilde bitirecek. Bu uyarlamada kadın bir süre suçlu hisseder, ama sondan önce belli bir noktada kendini suçlamayı bırakır. Sonra kendini olduğu gibi kabul eder. Şimdi gelecek nesiller için kontrat yenileme gerekliliği olmadan iki taraf da özgür. Birlik içinde bir hale geldiler.

42 The Wise

Hikayenin intikam güdüleriyle devam ettiği, ve ana karakterlerden birinin öfkeyi canlı tuttuğu ve bir şekilde diğerini cezalandırdığı bir sonla bittiği durumda, bu ayrıca bilinçaltını var olan herşeyle yeniden birleşme noktasına getirecektir, ve kalp hikayenin tamamlandığını hissedecektir. Yine de, bu zihnin özgür kalacağını garantilemez. Evet, dünyaya gelen ruh bütün bir hikaye deneyimleyecektir ve bilinçaltı zihin tatmin edilecektir. Ancak, cezalandırmadan sonra yüzeye çıkan acı sebebiyle, bilinçli zihin kişinin tam olarak özgür kaldığına inanmayabilir. Yazarlar, iki ana oyuncu, ve diğer dahil olanlardan bazıları (kadro, seyirciler, vs.) onlara tam özgürlüğü verebilecek buna benzer ama daha basit başka bir senaryoda kendi yerlerini almak için hayata geri döneceklerdir.

Arınma Yolları Ruhları arındırmanın ve karmalarından romanlar ve senaryolar kullanarak bağımsız hale getirmenin başka olası yolları vardır. Örneğin, senaryo gereği diğer oyuncuya işkence eden birisi yasa ile cezalandırılabilir. Tabi ki, bu ceza gerçek olmayacak, daha ziyade filmin bir parçası olacaktır. Ne olursa olsun, bilinçaltı yine de bunun bir çeşit nihai eşitlik olduğuna inanacaktır. Daha sonra bunu tam veya kısmi özgürlük takip edecektir. Diğer bir yol ise bir savaş ya da çete hikayesi yazmak veya bu tür bir senaryoda rol almaktır. Eğer atalarından biri, birden fazla kişi tarafından saldırıya uğrama ve öldürülmeyi deneyimlemişse, ruhu büyük olasılıkla derin yaralar taşıyor olacaktır ve hatta derin bir intikam isteği barındırıyor olabilir. Bu durumda, bir savaş ya da çete senaryosu ruhunu arındırmak amacıyla hikayeyi tamamlamak için mükemmel bir araç olarak kullanılabilir. Daha yeni nesilden birisi hikayeyi bitirme görevini asker, kahraman ya da sokak çetesinin bir üyesini oynamak suretiyle üstlenir ve hikaye boyunca pek çok insan öldürür. Atasının ölümünün faillerini temsil eden, (kendisi tarafından öldürülecek) diğer oyuncularla birlikte atasının temsilcisidir. Bir kez daha, bu duruma dahil olan herhangi biri – roman ya da senaryo yazarı, oyuncu, seyirci, vs. gibi – biliçaltında benzer bir tamamlanmamış hikaye taşıyan biri, kendi hikayesini tamamlama şansına sahip olacaktır.


Yeniden dengelenecekler, ve kalpleri, zihinleri, bütünleşmiş biliçaltı düşünceleri onları atalarının hayatlarından bağımsız hale getirecektir. Hepiniz teorimi kullanabilirsiniz. Hayatınızı daha fazla sevgi, barış ve uyumla doldurmanıza yardımcı olabilir. Kendi yararınıza nasıl kullanabilirsiniz? Çok kolayca!

Ne Yapmalı? Sadece atalarınızın tamamlanmamış hikayeleri hakkında düşünmek arzu edilen özgürlüğe erişmenizde size yardımcı olabilir. Bu, hayatınıza köklerinizle bağlantılarınızı muhafaza etme olasılığını getirebilir, böylelikle kendinizi özgür, sağlıklı, güçlü ve mutlu tutarsınız. Bu şekilde, kendi düşünce, hislerinizi ve duygularınızı yine onlarınkilerden bağımsız kılarken, bir de atalarınızın gücüyle beslenebilirsiniz. Özgürlük her zaman güç ve mutluluk getirir. “Bu nasıl gerçek olabilir?” dediğinizi duyar gibiyim. Biliminsanları, bilinçaltının gerçekle kurguyu ayırt etme yetisinin olmadığını iddia ediyorlar. Gördüğümüz, söylediğimiz, düşündüğümüz ya da duyduğumuz her şeyi, biz fark etsek de etmesek de hatırlar. Bilinçaltı her anın hatıralarını tarar ve tamamlanmamış herhangi bir verinin bitirilmeyi bekleyen bir görev olduğunu düşünür. O zaman, gizlenmiş hatırayı, bizi görevi tamamlamak için bir yol bulmaya zorlamak niyetiyle, fiziksel dünyamızda görünür yapmak için çok çalışır. Bilinçaltı içimizdedir ve kesintisiz olarak bizi bütün, tamamlanmış, özgür ve mutlu olduğumuzu fark etmemiz için zorlar. Bilinçaltının isteğimiz ya da beklentimiz olduğunu düşündüğü herhangi bir şeyi elde etmek için nereye gitmemiz gerektiğini gösterecek güdüler yaratır. İsteğimize ve/veya beklentimize ulaşana ya da bu hoş olmayan durumu bilinçli bir şekilde durdurana kadar hayatlarımıza tekrar tekrar aynı deneyimi getirir.

Bilime göre, bilinçli zihin bir saniyede 5 ila 9 bitlik veriyi toplayabilir ya da işleyebilirken, bilinçaltı zihin aynı zaman içinde bir milyon bitlik veriyi toplayabilir ve işleyebilir. Toplarken, işlerken ya da veriyi tekrarlarken, bilinçaltı, deneyimin basit ya da zor, mutlu veya hüzünlü, bol ya da az olduğunu önemsemez; yalnızca tamamlanması gereken bir deneyim olarak hayatlarımıza yeniden getirir. Bilinçaltının bu tutumu ucu açık her hikayeye bir son yarattığımız zamana kadar devam edecektir. Bunun anlamı, kendimizi atalarımızın kaderlerinden azat etmek ve – geçmişten herhangi bir kesinti olmaksızın – kendi hayatlarımızı yaşayabilmemiz için; öncelikle onların hikayelerini tamamlamamız ya da, engelimizi kabul ederek bilinçaltını aynı senaryoyu tekrarlamayı durdurması için tam olarak ikna etmemiz gerekmektedir. Ayrıca harekete geçmeli ve engelimizin bağlarını koparmalıyız. Bunu yaparken, bunun atalarımıza ve onların deneyimlerine tam bir saygı içinde yapılması gerektiğini aklımızda tutmalıyız. Yani, arkadaşım, eve git ve hayatında tekrarlayan deneyimleri bulmaya çalış. Not et ve akla gelen tüm olası sonları hayalinde canlandırmaya başla ya da yaz. Aşk, birleşme, ayrılık, çatışma, mücadele, anlayış, şefkat, hastalık, sağlığına kavuşma, hüzün, keder, mutluluk, neşe, coşku, ya da akla gelen her şey uygundur. Her seferinde, yalnızca hikayeden gerçekten bağımsız hissedene kadar farklı bir son bulmaya çalış. Eğer yukarıdaki yöntemlerin hiçbirini kullanamazsan, bilinçsizce iç içe olduğun, atalarına ait gerçek hikayeleri canlandıracak Aile Dizimi uygulayıcılarına git. Atalarının hikayelerini tamamlamalarını sağlayacak ve seni özgürleştireceklerdir. Çekim yasası hala senin için işe yarıyor olacak, ve hayatına yalnızca senin düşüncelerine, hislerine ve duygularına uygun enerjileri çekeceksin.

The Wise 43


The Wise Ruh

Deniz Yalım Kadıoğlu

deniz.yalim@thewisemag.com

Oysa Bir

Yolculuktur Öğrenmek

Elini nereye atsan bir sertifika programı, bir kurs, bir seminer. “Kişisel gelişim”, “yaşam boyu öğrenme”, “sürekli eğitim” sözcükleri gazetelerin reklam sayfalarından, internet sitelerinden, makale başlıklarından seni çağırıyor. Başını uzatıp da pencereden aşağıda akıp giden hayata bakmasan, muhteşem bir dünyanın varlığına neredeyse inanacaksın. Öyle bir dünya ki bu, her birey tam bir farkındalıkla gelişiyor, potansiyelini gerçekleştirme yolunda emin adımlarla ilerliyor. Yaptığı işten memnun olmayan ama ne olmak istediğini de bilemeyen umutsuz çalışanlar tarih olmuş. Hani sevdiğin işte çalışmak ve merak ettiğin şeyleri öğrenmek âşık olmak gibidir, karnında kelebekler uçuşur, kuşlar havalanır, heyecandan yanakların kızarır ya, işte bu dünyada herkesin karnında kelebekler uçuşuyor. Çok yazık, ama gerçek hayatta bu aşklar yalnızca birkaç gece, bilemedin birkaç hafta sürüyor. Öğrenmeye merakın var, o kesin; günceli yakalamak, geride kalmamak için gösterdiğin çaba takdire değer. NLP diyor biri, koşuyorsun; “Etkili Dinleme” diyor öbürü, daha kendini bile dinlemeden kayıt yaptırıyorsun. Bir kurstan öbürüne, sürekli yetişmeye çalışıyorsun. Özgeçmişindeki “sertifikalar” bölümü şişiyor da şişiyor. Haksız mıyım, aslında taze bir öğrencinin coşkusu olmalı gözlerinde, sense sanki biraz sönük bakıyorsun. İçinde geçmeyen, hafif bir tatminsizlik, elinde seminer dosyan, habire not tutuyorsun. Peki, şu güne dek tuttuğun notlardan sana ne kaldı? Aldığın eğitimlerin kaçı hayatındaki geçerliliğini koruyabildi? Öğrendiklerinden hangisi ofisteki büyük bir klasörde, evdeki bir çekmecede, kitapların arasında değil de hayatın tam içinde, davranışlarında, etrafında olup bitenlere yaklaşımında kendini buldu? Aslında o filmlerde gördüğümüz nikah törenleri gibi olmalı.

44 The Wise

Eğitimci salona girmeli ve demeli ki, “Bu eğitime ihtiyacı olduğundan emin olmayan, iş ve özel hayatındaki gerekliliğini sorgulamayan biri varsa şimdi dışarı çıksın.” Hangisinde kalırdın? Çünkü genellikle eğitimci suçlanır. O “bazılarımıza” iyi anlatamamıştır. Oysa belki de yalnızca bazıları gerçekten öğrenmek için oradadır. Sen okul yıllarında en ön sıraya geçip sorgusuz sualsiz not tutanlara benzerken; onlar diyelim ki coğrafya mı konuşuluyor, dünyanın büyüklüğüne şaşıran, yağmur ormanlarını merak eden, eve gidince ilk iş atlası açıp bakanlardır. Büyüseler de şaşkınlıkları geçmez, merakları değişmez. Öğrenmek onlar için görev değil bir sanattır. Gelişimlerinin yalnızca kendi sorumluluklarında olduğunu bilirler. Bu yüzden de herkesten önce içlerini dinlerler. Neye ihtiyaç duyduklarını, aldıkları bilgiyle nereye gideceklerini söyleyecek şey orada, içeridedir.

Öğrenmenin Sanatı Bir sanatsa öğrenmek, incelikleri bilinmelidir. Yani önce “öğrenmek” öğrenilmelidir. Nasıl ki piyano çalabilmek için her gün pratik yapmak gerekir, öğrenmek de öyledir. Boşlamaya gelmez, disiplin gerekir. “Sürekli öğrenme” dedikleri, hayatını bir öğrenme şenliğine dönüştürebilmektir. Bir yandan değişen koşullara ayak uydururken, diğer yandan edindiğin her bilgiyi, beceriyi deneyimlersin. “Ne öğrenmeliyim”e cevabın, “Nasıl bir hayat istiyorum?” sorusuyla aynıdır. Artık ne senelerdir bir ofiste dünyadan habersiz çalışıp, hesaplayıp, raporlayıp duranlara; ne de panik içinde oradan oraya koşturanlara benzersin. Bilgiyi yaşamak seni sevindirir ve bilirsin ki öğrenmek, bu dünyadaki en neşeli iştir. Öğrenmeyi sürekli kılmak için kişi hayatında bir an durmalı ve sormalıdır: “Ne istiyorum?”.


Bu soru, çoğumuzun aklında döner durur. Pek azımız odaklanır, düşünür ve yanıtı bulur. Onlardan da azı bulduğu yanıtın peşinden gider. Çünkü bunun için mevcut, onaylanmış bir düzeni bozmak, belki de her şeye yeniden başlamak gerekecektir. Başaranlar ise gıptayla izlenir, sanki onlar bir başka gezegenin misafiridir. • Benim için “daha iyi bir hayat” neyi ifade ediyor? • Böyle bir hayata kavuşmam için hangi bilgi ve becerilere ihtiyacım var? • Bilgiye nasıl ulaşabilirim? • Öğrendiklerimi hayatımda nasıl uygulayabilirim? “Sormak” dedik ya, yukarıdakilere benzer birkaç soruyla başlar öğrenme yolculuğu. Diyelim ki sen yıllardır, önemli bir şirketin önemli bir departmanında çalışıyorsun. Zaten kurulu bir düzene gelmiştin, yapacakların daha başından belliydi. Onları da öğrendin bitti, şimdi gidip geliyorsun. Hatta öyle alışmışsın ki durağanlığa, yeni gelenlerin fikirleri, heyecan dolu soruları içini sıkıyor. “Biz hep böyle yaparız” diye kesip atıyorsun. Mutlu musun? Sanki daha çok, çile dolduruyorsun...

Sadece Hayal Et! Oysa her sabah yeni deneyimlerin heyecanıyla uyandığını, edindiğin bilgileri işte uygulamak için can attığını hayal et. Öğrendiklerinle sosyal hayatında olaylara farklı bakış açıları kattığını, problemleri bir çırpıda çözdüğünü düşle. Daha iyi bir hayatı sürekli yaşadığını düşün. Hayatında yalnızca sana özel, kendi içinde keşfettiğin hedeflerin varmış. Her şeyi oluruna bırakmış, rüzgar nereye eserse, deredeki yaprak gibi sürüklenen bir sen yokmuş artık. Gözlerini coşkuyla açmış, hayata odaklanmışsın. Ne istediğini bilmenin iç rahatlığını hissetmeye çalış. Bilginin hayatının bir parçası olduğunu, etrafındaki her şeyi kendinle birlikte geliştirdiğini, ilerlediğini düşün. İlerledikçe, bunun hiç bitmeyen bir yolculuk olduğunu fark edeceksin. Çocukluk günlerindeki bilgi açlığı, merak ve soru sorma isteği seni neşeyle saracak. İnsan en çok “isteyince” öğrenir, göreceksin. Tüm bunları, bilgilerini sana en iyi şekilde aktarmaya çalışan bir eğitimcinin hissettirmesini bekleme. Unutma ki hayatın her alanında olduğu gibi, burada da asıl sorumlu sensin. Bütün kimliklerden sıyrıl ve odaklan: “Ne istiyorsun?” Eğitim sürecinde, her aşamanın farkında ol. Aldıklarını seminer salonunda asla bırakma, ama özümsemeyi de ihmal etme. Çocuk ezberi ya da taklitle değil, ancak içselleştirdiğin bilgilerle zenginleşir ve bu zenginliği hissettirebilirsin. Her gün kendine “o gün ne öğrendiğini” sor. Ve bu öğrendiklerinle ne yapacaksın? İlk fırsatta uygulamaya geç, her deneyimde bir kez daha öğreneceksin. Kalabalık sınıflarda da gerçekleşse, küçük bir masa başında da olsa hayatın ta kendisidir, bir yolculuktur öğrenmek. Yola çıkmanın da, yürümenin de yalnızca yolcunun elinde olduğu, tek kişilik, keyifli bir yolculuk.

The Wise 45


The Wise Ruh

Müjde Özdemir

mujde.ozdemir@thewisemag.com

Teşekkürler Tanrım Bu aralar Tanrısal alan ile köşe kapmaca oynuyorum. Eğlenceli yanları da yok değil, hakkını teslim etmek gerek. Fakat beni düşündüren, “düşündürüyor” olması. Hayatım boyunca düşünme eylemini, hep bir sonraki adımı planlamak şeklinde güçlü bir zihin tutsaklığında yaparken, şimdi durum değişti. Fazla derin sulardayım. Bu düşünme hali, yüzeyselliğin ötesinde bir duruma sürüklediği için biraz ürkütüyorsa da, kendim üzerinden bana meydan okuyan güce teslimiyetime de çaktırmadan vesile oluyor. Teslimiyet yaman kelime. Ağız alışkanlığı haricinde aramızdaki gizli ve yazılı olmayan anlaşma gereği, hiç Tanrı’nın adını zikretmeyen benim inadım “teslimiyet barındıran tesadüfler” seli önünde bel verip kırıldı resmen.

46 The Wise

İlk “Tesadüf” Eski şirketimden ayrılırken Amerikan borsasında bizim adımıza alınmış şirket hisselerini paraya çevirmek istemiş ama nedense becerememiştim. İçimden bir sesin “Vakti gelince satarsın” fısıldamalarının da bunda parmağı var tabii. Tek sıkıntı, vaktin geldiğini ne zaman ve neye göre anlayacaktım. Kısa zaman önce ciddi bir maddi açık verince, aklıma bu hisseleri satmayı tekrar denemek geldi ama fazla da umudum yoktu açıkçası. Yalnız bir sorun vardı, hisse değerleri son iki yılın en yüksek fiyat aralığında olmasına rağmen, alacağım miktar benim açığımı kapatmaya yetmiyordu. Yine de beklemek gibi bir lüksüm kalmadığından, “Ne yapalım, olduğu kadar” diyerek satış düğmesine bastım. Adıma düzenlenmiş çekin gelmesi 2 hafta sürdü ve çeki tahsil için bankaya verdiğim gün, dünyadaki finansal kriz patlak verdi. Sattığım hisselerin değeri radikal bir düşüş görmüştü. Benim çekimin onaylanmasından bir kaç gün sonra ise çeki gönderen Amerikan


Bankası kara listeye girmişti. Tanrım ne şanslıydım iyi yırtmıştım. Tanrı mı dedim? Ağız alışkanlığıydı işte. Sıra çekin hesabıma geçmesi için üç haftalık yasal süreyi beklemeye kalmıştı. Kötü tarafı süre dolmadan elime kaç para geçeceğini, aracı kurumun ne kadar keseceğini bilemiyor olmaktı. Ben düşmeden hisselerimi satmışım, çekin ödeneceğini garanti altına almışım, ödenecek olan ve henüz bilmediğim meblağ için yaklaşımım şu şekilde oldu haliyle: “Ne yapalım, olduğu kadar”. Yasal sürenin sonunda bankayı aradığımda çekin hesabıma geçtiğini söylediler. Kesintilerden sonra şu anki kurdan çevrildiğinde ne kadar param olduğu söylendiğinde bir an nefessiz kaldım. Nasıl olmuşsa olmuş, hesabıma yatan para, tam da ihtiyacım olan paraya çıkıvermişti. “Ne yapalım olduğu kadar” deyişime karşılık, “olan” buydu. Telefonu kapattım ve uzun zaman sonra ilk defa yüksek sesle “Teşekkürler Tanrım” dedim. Bu olay kafamı kurcalamaya devam ederken, başka bir gariplik hayatıma çekiliverdi.

Bu da İkincisi… Daha önce kanal tedavisi yapılan dişlerimden birinde küçük bir kırık vardı ve ben o dişçi koltuklarıyla birlikte o koltukta oturmanın maddi bedelini bir kaç kez deneyimlemiş biri olarak, süreci ertelemekle meşguldüm. Ancak evrenin biz anneleri çocukları üzerinden terbiye etmek gibi bir misyonu olduğunu hatırlamam için de açık pozisyon yaratmıştım farketmeden. Ertelemenin ötesine geçip, diş problemimi yok sayma fazına epey yaklaşmayı başarmak üzereyken oğlum geldi ve “Dişim ağrıyor anne” dedi. Bingo! Arka dişlerden birinde çürük var... Hay Allah. (Ağız alışkanlığı) Kendiminkini yok sayabilirdim ama oğlumunkini asla. Ayrıca ona örnek olmak için ben de gidip bu sorunu halletmeli ve diş tedavisinin korkulacak bir şey olmadığını göstermeliydim. Ertesi gün şirkete giderken, Bakırköy’deki “X” hastanesine sorayım bakalım diye geçirdim içimden. Şirkette koltuğuma oturdum ve X hastanesi yerine bizim arkadaşlara mı sorsam, Bakırköy’de tanıdık dişçisi olan var mıdır acaba diye geçirdim içimden. Özellikle içimden kısmını vurguluyorum, çünkü adım gibi eminim, yüksek sesle söylemedim. İçten geçirme anını takip eden saniyede yanımda oturan arkadaşım sandalyesini bana yaklaştırdı ve bir kart uzattı. Aramızda geçen diyalog aynen şöyle: - Müjde günaydın, Bakırköy’de bir dişçiye ihtiyacın olur mu acaba? - Nasıl yani? - Ya benim kardeşimin muayenehanesi var ve bak bu da kartı. Cebimde görünce aklıma sen geldin, Bakırköy’de oturuyorsun belki ihtiyacın olur diye.

bu sene de piyango akıl sağlığıma vurmuş olmasın? Ya da, bu bir çeşit beynimin içinin naklen bir yerlerde yayınlandığı Truman Şov gibi bir şey mi acaba? Neyse neydi. Fazlasıyla ilginçti. Maddi olarak ne ödeyeceğimi bilmiyordum ama bu tesadüf karşısında gitmem gereken yerin orası olduğuna karar verdim ve randevu alarak hafta sonu oraya gittim. Oğlumla birlikte işlemlerimiz bittiğinde, iki sene önce “X” hastanesinde ödediğimin yarısı kadar bir ücreti iki kişi için ödeyeceğimizi öğrenince, ağzım iyice alışmış şekilde “Teşekkürler Tanrım!” dedim. Ne var, utanmıyorum artık!

Bu da Sonuncusu… Dolayısı ile sonuncu tesadüf de pek öyle şok gibi gelmedi. Tanrının sıradan ama yorucu bir günde ben fani kuluna yaptığı küçük bir kıyaktı olsa olsa. İş dönüşü pazara uğramıştım ve her zamanki balıkçımın tezgahına yaklaşıp siparişimi verdim. Cevabı bildiğim halde “Ayıklıyorsunuz değil mi dedim. Hiç beklemediğim “Yok abla çok kalabalık, ayıklayamıyoruz bugün” cevabına gıcık oldum haliyle. “Neyse öyle olsun, ver bakalım” dedim adama. O balıkları poşete doldururken ben de paramı çıkarttım. Bir kaç saniye içinde balıklar ve para el değiştirdiler. Eve dönünce balıklar dolaba konuldu ve ertesi güne kadar unutuldular. Ertesi akşam balıklar ayıklanmak niyetiyle dolaptan çıkartıldıklarında, zaten ayıklanmış oldukları görüldü. Sevgili kayınvalidem, arada buzluktaki hammaddeleri işlenmiş ve yarı işlenmiş hale getirip bize hoş jestler yapan mübarek bir insan olduğundan, bu sürpriz karşısında telefona sarılıp teşekkür edesim geldi. Asıl sürpriz annemin cevabındaydı. Balıkları o ayıklamamıştı. Uzun lafın kısası... Biraz fazla iddialı olacak ama, bu aralar benim için finansal kriz ortamı yaratan, üşenmeyip dişçi bulan, hatta balıklarımı ayıklayan biri var. O, günün birinde veya aslında farkında olabilsek her Allah’ın gününde onu anlayabileceğimiz şekilde kendini bize gösteriyor. Bazıları ona Tanrı diyor. Bense, son zamanlarda yaptıkları karşısında, ona bundan başka ne diyeceğimi bilmiyorum: Teşekkürler Tanrım.

- Ee şey, aslına bakarsan ben de tam şu anda Bakırköy’de bir dişçi arıyordum. Yeri nerede peki? - “X” hastanesinin sokağında. Yok artık hani... Geçen sene beden sağlığımla ilgili problem yaşamıştım, The Wise 47


The Wise Mizah

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş sonsuz@thewisemag.com

Spiritüel Kadın Nasıl Tavlanır?

Bölüm 3

Erkek cinsiyetinin asil evladı olan değerli kardeşim, Biliyorum ki, serinin ilk üç yazısında anlattığım taktiklerin hepsini harfiyen uyguladın ve karşındaki kadını da cidden istiyorsun, ama ne yaparsan yapmış ol, karşındakinden tek bir ‘tık’ bile olmadı. Senden gıcıklandı ve ters davranmaya bile başladı demeyeceğim; çünkü spiritüel kadın, diğer kadınların aksine ‘ters davranamaz’ bir yapıdadır. Bunların çoğunun kafası, okuduğu ‘sevgi dolu’ bilgilerle karışmış olduğu için ‘Hayır!’ demenin, ya da içlerinden gelerek ters davranmanın bir çeşit ‘günah’ olduğunu düşünürler ve ‘Onu da sevmem lazım, mutlaka bana bir şey öğretecekti veya ayna olacaktı ki, bunları yaşadık’ düşünceleri içinde boğuşurken, size “yallah” çekmeyi

48 The Wise

bir türlü beceremezler. Aslında, onun için son derece büyük bir dezavantaj olan durum, senin için son bir umut olabilir. Ama şu da var ki, sana “yallah” çekmek durumuna gelmiş, ama beceremeyen bir kadının senden hoşlanmasını sağlamak mı kolay; 1635 yılında İspanyol Engizisyonu’na Reiki’nin yararlarını anlatmak mı kolay dersen, orada biraz durup düşünmek lazım derim ben -ki Engizisyon üyelerine “Reiki şeytan işidir” demek, kızdan vazgeçmekten daha kolaydır-. Hem güzel kardeşim, bu iş olmadıysa olmaz; çevrede daha onun gibi bir sürü kız var ve her biri de birbirinden farklı ve güzel özelliklere sahip, yani eğer olmayacaksa ve vaziyet, kuyruğunu kıvırıp poponun üzerine oturmanı gerektiriyorsa, daha fazla debelenmeyeceksin. Bu satırların sahibi poposunun üzerine az oturmamıştır; hem de ‘şşşraaaaak’ diye bir ses eşliğinde. O ses var ya, o ses... Arkanda acısını hissedersin birazcık, ama debelendikçe desibeli artar ve daha da debelenirsen poponda bin beş yüz watt çıkışlı bir hoparlörden çıkacak yükseklikte bir ‘şşşraaaaak’ duyarsın ki bu, adamda basur memesinin üzerine süs biberi sürülmüş gibi bir acı yaratabilir. O yüzden, zamanında bırakmak en iyisi. Ama illa gözünü karartmışsan ve kız da henüz senden ‘tiksinecek’ duruma gelmediyse ki spiritüel olsa bile, herkesin bir sınırı vardır, sana birkaç öneride bulunabilirim gidişatı kurtarmak adına...

Hazır Olun… Diyelim ki, kızla uzun süredir muhabbet ediyordunuz ve onun sizden hoşlandığını da düşünüyordunuz, siz zaten ondan deliler gibi hoşlanırken...


Sürekli birbirinizi arıyordunuz, güzel mesajlar çekiyordunuz, manalı konuşmalara dalıyordunuz, falan filan. Ama gün o gün oldu ve ona açıldınız... Siz vaziyetten eminken, kızımız birden, “Ama ben seni öyle görmemiştim ki...” muhabbeti çekti ve deyim yerindeyse, o an yapıştınız asfalta. Ne yapacaksınız? Bir defa şunu söyleyeyim ki, karşınızdaki kız daha ilk günden beri, sizin ondan hoşlandığınızın farkındadır. Hele spiritüel kızlar gibi, sezgileri birbirine kahve falı bakmaya yetecek kadar olan irili-ufaklı normal dünya kızlarından daha gelişmiş olanlar, hemen çakmışlardır vaziyeti ve bunu kelimelerde reddetseler bile, içlerinde, sizinle yaşadıkları bu süreçten çok da keyif almışlardır. Biraz sert olacak belki, ama sizin bu duygularınıza karşılık vermeyeceğini bile bile, sırf egosunu okşadığı için sesini çıkartmamış ve bir nev’i de sizi kullanmıştır. Ama işin biraz ‘ciddi’ye bindiğini görünce, tası tarağı toplamıştır. Şimdi bu noktada, onun bu ‘hoşlanma’ hissi, bizim onun ruhuna girişte bir ‘arka kapımız’ olacak. Size bu muameleyi çeken kızın, sizden hoşlanmasını sağlamasını becerebilme ihtimaliniz vardır ve bu da engizisyon olayından daha da kolaydır; fakat, çok büyük bir sebat ve kullanacağımız taktiğe göre, biraz ‘pislik’ olarak nitelendirilmeyi kabullenebilmeyi gerektirir. Bu taktiği anlatmadan önce, yasal uyarımı yapayım ki, seçim size kalsın. O uyarı da şudur: Taktiklerle elde edeceğiniz kızla çok olağanüstü şeyler beklemeyin bence; çünkü en güzel ilişki kendi içinde gelişendir. Evet, bazen ufak tefek taktikler de işe yarayabilir ve çok da şık durabilir, ama gözünüzü karartmış durumda girişeceğiniz bir olaydan, daha büyük zararla çıkabilirsiniz, haberiniz ola. Şimdi yazacağım taktik, uygulanma durumuna göre, içinde çok büyük bir ‘Onun bunun çocukluğu’ içermektedir, ama n’aparsınız ki, atom bombası da büyük bir ‘Onun bunun çocukluğu’dur; fakat nasıl yapılabileceğini internetten öğrenebilirsiniz. Madem gözünüzü kararttınız ve illa o diyorsunuz ve bu yolda her şeyi de göz aldınız...

Başlıyoruz… Birinci kural, sizi reddettikten sonra ASLA üzerine gitmemeniz gerektiğidir. Bir daha, bu meseleyi ‘zamanı gelene’ kadar ASLA açmayın; üzerinde konuşmayın; tartışmayın. Sebatla, kabul etmiş gibi davranın ve esas duygularınızı örtün. Ona, “Böyle bir olayın sizin aranızdaki o ‘çok özel’ iletişimi asla bozamayacağını ve dost olarak kalabileceğinizin mesajını” verin. Bunu çok daha inandırıcı oynayabilmeniz için, bu düşünceye siz de inanın. Hem inanın ki, taktikler elinizde patlarsa, en azından elinizde bu kalsın. Sonraki muhabbetleriniz, hep ‘seviyeli’ ve önceki duygusallıkları hiç hatırlatmayan biçimde olsun. Oturup Kryon’un son kitabından, o gün karşınıza çıkan özel deneyimlerden, e-mail grubunda kızdıklarınızdan, Dünya’da nasıl barış sağlanır falan gibi gündelik hayattan klasik muhabbetleri yapın ve onun en yakın dostuymuş gibi olun. Bu arada şunu da bilin ki, siz ne kadar sahteyseniz, o da o kadar sahtedir; o yüzden rahat olun. Çünkü o da size ‘dostça’ davranırken, aslında içinden, “Oh be, fazla kırmadan atlattık vaziyeti” diyerek, vicdanını rahatlatmaktadır. Spiritüel kadınlarda gelişmiş bir vicdan ama aslında içinde “Onu reddettim diye, ya beni de reddederlerse” düşüncesinin yattığı, korkuyla karışık suçluluk duygusu var olduğu için; vaziyeti en uygun şekilde kurtarmaya çalışırlar. Dediğim gibi, bunlar yapıları gereği, sana tekmeyi basıp kıçını dönüp gidebilen dünya kızları gibi değildir. Adam, bunu kazığa bağlayıp işkence etmiş olsa bile, terk edene kadar canı çıkar; terk ettikten sonra da uzun süre suçluluk duyar. Böyle mazoist bir türdür spiritüel kadın. O yüzden, gönül rahatlığıyla rolünüzü oynayabilirsiniz. Haa, karşınızdaki sizin yakınlığınızdan cidden hoşnutsa, bu da artı bir avantajdır ve aslında o noktada durmanız hiç de fena olmayacaktır, ama işte n’aparsınız, siz bir defa gözünüzü kararttınız...

The Wise 49


Bu dostluğunuz sürerken, tüm bu stratejinin temel dayanağını oluşturan en vurucu silahınızı yavaş yavaş devreye sokmak için, ortamı hazırlayın. Bu silah ki, karşısında kolay kolay hiçbir kadın dayanamaz: Başka bir kadın!

Ortalık Kızışıyor… Spiritüel olsun olmasın, hemen hemen tüm kadınların devrelerinin bozulduğu ve kontrollerinin ellerinden kaçtığı an: başka bir kadının hayat yolunda karşılarına çıktığı an’dır. Hani, iki dişi kedi birbiriyle karşılaştığı anda, ortada ‘challenging’ bir durum varsa, birbirlerine haşin haşin bakıp tıslarlar ya; işte bunlar da yüzleri gülse bile, birbirlerine aynı şekilde bakarlar. Hele ki, ortada bir erkek varsa ve o erkek, zamanında ondan hoşlanmışsa; hiç aklından geçirmemiş olsa bile, bir anda kendini mücadele içinde hissedebilir bu kadın ve sizin de en büyük avantajınız bu olacaktır. Bu noktada sizin yapmanız gereken şey, ‘diğer kadın’ı ayarlamanızdır ki, ne kadar ‘Onun bunun çocuğu’ olduğunuz burada ortaya çıkar. Çünkü istediğinizi elde etmenin garantiye en yakın yolu, başka bir kızla cidden yakınlaşıp ilişkiye girmek ve olaya ‘yakın dost’unuzu katmaktır. Hele ki bu kız, diğerinden hiç aşağı kalır değil; bilakis bazı artıları da varsa, size sadece geriye çekilip olanları izlemek kalır. Bu, kadınların doğal yapısında olan bir ‘arıza’dır ve temelinde, “En iyi dölü kapmak için, benim en iyi olmam lazım” güdüsü yatar. “En iyi döl” kavramı, uygarlığın gelişmesiyle birlikte değişime uğramış ve “En sıkı herif benim olmalı”ya dönüşmüştür. Siz ne kadar ‘sıkı’ olursanız olun, sizi ‘en iyi’ durumuna sokabilecek en temel ölçüt, bir başka kadının referansıdır. Daha önce de söylemiştim, kadın milleti birbirinin referansıyla yaşayan bir türdür ve herkesin bildiği gibi, yakınında güzel bir kadın olan erkeğe, “Ulan, bu herifte demek iş var” gözüyle bakılır. Siz, çok güzel veya artıları çok olan bir kızla yakınlaşıp, bunu da o çok sevgili “yakın dost”unuza aktarmaya başladığınızda, kızımızın bilinçaltında, “Demek bu herifte iş varmış da, ben bir şeyleri gözden kaçırmışım; bir daha göz atsam fena olmaz” duygusu gelişecektir. Gelişmezse, o kız cidden sizi istemiyor demektir, ama açıkçası, ben daha gelişmeyenini, en azından, ilişkiye girmese bile bakışlarıyla yanınızdakini kendisiyle kıyaslamayanına rastlamadım. Peki, burada ‘Onun bunun çocukluğu’ nerede? Nerede olacak, diğer kızla olan ilişkinizde. Siz, ‘yakın dost’unuza hayali bir varlık da anlatabilirsiniz, ama olayın kopacağı an, ikisini karşı karşıya getireceğiniz zaman olacaktır; bunun için de kanlı canlı bir kızın olması şarttır.

50 The Wise

Bu kız, diğerinin hiç bilmediği yakın bir arkadaşınız olabilir ve anlaşıp rol yapabilirsiniz; ama kadın milleti bu konuda tazı, spiritüel kadın ise resmen Afgan tazısı gibi olacağı için, vaziyeti çakmaları çok olasıdır. Bu durumda, gerçek bir ilişki yaratmanız şart olacaktır. Aslında, madem öyle güzel bir kız bulabilecek potansiyeliniz var; bulabildiyseniz, onunla devam edin derim ben; ama yok, illa psikopata bağladıysanız hatları ve hırs yaptıysanız, ‘yakın dost’u elde etmek için, siz bilirsiniz derim ben. Ulan, spiritüel kadın için bunca takla attım; diğeri için kaç takla atmam lazım diye düşünmeyin, diğeri için işiniz daha kolay olacaktır. Çünkü, kalbinizde başka biri olduğu için, etrafınızı pek sallamaz duruma geleceksiniz ve bu da sizi diğer kadınların gözünde çekici yapacaktır. Zaten niyetiniz de belli olduğu için, evren size bu niyete uygun birini büyük ihtimalle yollayacaktır. (Tabii olaylar bittikten sonra, bu senaryoda yer alanlara katkılarından dolayı teşekkür etmeyi unutmayın, e mi?) Yani anlayacağınız, birini bulma ihtimaliniz çok yüksek. Böyle birini bulduktan sonra, onu böyle bir amaç için kullanmak, cidden ‘Onun bunun çocukluğu’dur, ama zaten siz bu noktadaysanız, bunu düşünmezsiniz bile. Ayrıca şu da var ki, benim bu nitelendirmeyle nitelendirdiğim faaliyet, çoğu kadın için çok doğal bir davranış biçimidir ve erkekleri birbirine düşürüp kırdırmak, onlar için çok normaldir. Sonuçta, doğa belgesellerinde bir dişi için kapışan bir sürü erkek görüyorsunuz nasılsa, bu da böyle bir şey işte. Hem, tüm bu süreçler sırasında, spiritüelliğin sağladığı güzel bir savunma mekanizması da size acayip destek olacaktır: “Demek ki yaşanması gerekiyormuş.” Sıkıştığınızda bunu öne sürebilir ve karşınızdakini susturabilirsiniz; hatta, buraya kadarki satırları okuyup kızan bazıları, bu cümleyi görünce yumuşamışlardır. Spiritüellik çok olumlu yönleri olduğu gibi, yanlış ellerin elinde çok tehlikeli bir silah haline de gelebilir.

Peki Ya Sonra? Her şeyi göze aldık ve ‘diğer kadın’ı ortaya sürdük; olayın sonrası nasıl gelişir, ne yapmak gerekir? Valla, açıkçası mucizevî biçimde hiçbir şey yapmanız gerekmez; çünkü her şey kendiliğinden gelişecektir ve bir süre sonra kendinizi kendinizin bile inanamayacağı muhabbetlerin içinde bulmanız muhtemeldir. Hele ki, bu satırların sahibinin deneyimlediği gibi, ‘yakın dost’unuzun en yakın kız arkadaşıyla aşk yaşamak gibi bir durum, sizi, o ‘yakın ve sizi istemeyen dost’unuzun, “Bunu bana kasten mi yapıyorsun?” sorusunun muhatabı bile kılabilir. (Gerçi, o zamanlar acayip saftım ve taktiklerden zerre haberim yoktu ve cidden aşık da olmuştum...) Yazarın, daha sonraki yıllarda yaşadığı ve kendisini reddetmiş ve nerdeyse hiç görüşmek istemeyen bir kızın, yazarın sevgilisiyle gözgöze geldikten sonra birden ‘yazara’ aşık olduğunu fark etmesi de, ilginç bir durumdur. Sadece bu kadar mı? Yazar, bu durumu defalarca, farklı şekillerde deneyimlemiş ve her seferinde de dumurdan dumura uğramıştır. (Tecrübe konuşuyor anlayacağınız.) ;) Kısacası “Sevdim, sevilmedim; seveni sevemedim” durumunu, biraz akılcı ve insafsız taktiklerle “Sevilmeyen sevildi, diğer sevenden ötürü” pozisyonuna sokabilirsiniz.


Bu arada, şunu aklınızdan hiç çıkartmayın: Sizin ‘vicdan’ yaptığınız noktalar, çoğu kadın için gündelik bir yaşam biçimidir ve kadın eşittir vicdanını rahatlatma ve kendini rahatlatma hali, denilebilir. Mesela, siz MSN’de ondan resim isterken size, “Önemli olan benim fiziğim değil, ruhumdur” muhabbeti yapan bir kadın, üç gün sonra “Önemli olan ruh(!)” değilmiş gibi, sizden rahatlıkla resim isteyebilip, siz ona üç gün önceki sözlerini hatırlatınca “O zaman başkaydı :))))))))))” gibisinden bir yanıt atabilmektedir.

Ya Sevgilisi Varsa? Bir diğer vaziyet ise, istediğiniz kadının erkek arkadaşının olması durumudur ki, bu nokta aslında üstteki duruma göre daha kolay bir durumdur. Yani gidip bir başka vatan evladının kız arkadaşını ayartmak delikanlıyı bozarsa da, illa kafaya koyduysanız, aha da size işe yaradığı bizzat görülen bir taktik. (Hiç uygulamadım onu söyleyeyim, farklı şekillerde gözledim.) Öncelikle, her zaman olduğu gibi, niyetimizi karşımızdakine ASLA belli etmiyoruz. Bu niyetini belli etmeme olayı, her yemekten önce sebzeleri, meyveleri yıkamak, namaz öncesi abdest almak gibi bir şeydir. Kadınların, ‘niyetini’ belli eden erkeğe karşı kullandığı ve temelinde “Kolay elde edilebilir kadın değilim” mesajı vermeyi amaçlayan otomatik bir savunma mekanizmaları vardır ve bu yüzden, önce yumuşak adımlarla yaklaşmanız gereklidir. Hele ki, sevgilisi olan bir kıza, ASLA bismillah deyip dalmamanız gerekir. Uygulamanız gereken yöntem, uluslararası “böl ve yönet” politikası gibidir. Siz ona dostça yakınlaşıp, kızımızın size güvenmesini sağlamalısınız önce. Spiritüel kadında ise bol bol onu dinleyin; bırakın, size Reiki falan yapsın, dertlerini anlatsın ki bu türün derdi, zaten hiç bitmez... Siz, hep onun yanında, ona destek olan olun. Size yeterince güven duyduğu süre sonunda kendiliğinden, size erkek arkadaşıyla olan ilişkisini anlatmaya başlayacaktır. Her ilişkide çeşitli problemler olacağı için, size anlatmasının niyeti, erkek gözüyle yorum yapmanız falan olacaktır. Bu noktada, artık harekete geçme zamanı gelmiştir ve o hiç çakmadan, erkek arkadaşıyla olan ilişkisini ona sorgulatacak tohumları ekmeye başlayabilirsiniz. Asla, “O herif zaten sana yaramaz” gibi, onu savunmaya itecek sözler sarf etmeyin; dedim ya, kadın milleti kendini sürekli onaylama çabası içindeki bir türdür diye; anında savunmaya geçer. “Bu çocuk çok iyi birine benziyor, ama herkesin çeşitli sorunları olabilir; bunları birlikte aşabileceğinize inanıyorum şahsen, ama n’aparsın ki, bazen aradaki uyum çok iyi olsa bile, bazı noktalar tutmayabiliyor ve ileride bunun dönüşümü çok ağır olabiliyor; şimdiden bunları tespit etmek lazım, ama dilerim ki, hep mutlu olursunuz” gibisinden bir cümle, onu tavana vurdurup, “Canım yaaa sa’ol, sen çok iyisin” gibisinden bir cevabı beraberinde getirecektir. Yalnız, şunu da belirteyim ki, bu yol sabır isteyen yoldur ve biraz uzun sürebilir. Size iyice güvendikten sonra, daha fazla ötmeye ve daha özel şeyleri açmaya başlayacaktır. Siz artık, o noktadan sonra, akıllıysanız tarla gibi sürersiniz karşınızdakini. Bu arada, erkek arkadaşı da zaman içinde durumdan kıllanmaya ve size sinir olmaya başlayacaktır. Nasıl olur demeyin, kadın milleti bu; sevgilimle her şeyi paylaşmalıyım düşüncesiyle, her şeyi yetiştirecektir ona. Yalnız, yine bir noktayı hatırlatayım ki, tüm bunları yaparken dozajı

kaçırıp, kadınının sizi ‘cinsiyetsiz’ olarak algılayacağı bir konuma koyarsanız, yandınız; tövbe hayır gelmez artık. Akıllı adam, dostluğu kurallarına göre oynarken, “Bak kızım, karşında aslanlar gibi bir adam duruyor” mesajını da, arada onun bilinçaltına itelemeye başlayandır. Siz bu muhabbeti yaparken, sık sık onunla dışarıda falan buluşma daveti yapın ki, erkek arkadaşı daha da kıllansın. Hele kavga ettikleri zaman, kızımız ağlarken, tüm işiniz gücünüzü bırakıp onun yanına gidip, sarılıp destek vermeniz, kızın dibini düşürecektir. Erkek arkadaşının kıllanma düzeyi arttıkça, artık sizinle görüşmelerine kısıtlama getirmeye çalışacaktır ve bunu yapması için, her gece duaya çıkın derim ben. Çünkü o noktadan sonra, artık kızın size gelmesine bir adım kalmıştır. Spiritüel kadın, özgürlükçü bir kadın modelidir ve kısıtlanma çabalarına anında tepki gösterecektir. O, bu dünyaya kendi seçimiyle gelmiştir ve karşısındaki kim oluyordur ki, ona karışabiliyordur. Bazıları, ilk başlarda bunu kabullense bile, çevresinin de gazıyla iyice isyan edecektir ve bir anda, karşısında iki seçenek bulacaktır. Bir yanda, kendisini sınırlamaya çalışan, anlayışsız, sürekli tartıştığı Metecan; diğer yanda, her kötü anında yanında olan, anlayışlı, onunla ‘dost olabilmiş’ Ayhan. Metecan’la okkalı bir kavga ettikten sonra, eli direk telefona gider ve Ayhan’a der ki; “Hafta sonu için buluşma teklifin halen geçerliyse, geliyorum”, ya da siz teklif etmemiş bile olsanız “İşin yoksa buluşalım mı?”... Artık o noktadan sonra, ipler tamamen elinizdedir ve Metecan’a istediğiniz gibi (ama akıllıca) yüklenebilirsiniz. “Bugüne kadar sana söylemek istemiyordum, seni düşündüğüm için, ama bu herif zaten sana layık değildi” muhabbetini, çok iyi seçilmiş kelimelerle yapmanız ve o âna kadar kafasında oluşturduğunuz “anlayışlı, akıllı, güçlü erkek” imajı, onun size tıpış tıpış gelmesini sağlayacaktır ve o noktadan sonra, salaklık edip yanlış adımlar atmazsanız (mesela, anında maskenizi çıkartmak gibi), “yeni sevgiliniz hayırlı olsun” derim ben size... Dünyada, binlerce ömre yetecek kadar kız var ve açıkçası hiçbirisi de “en özel” değil. “En özel” olabilecek birden fazla kişi var ve açıkçası ben, taktikle elde edilmiş bir ilişkiye pek inanmıyorum. Aslında birçok kişi de bilinçsizce yukarıda anlatılanları yaşıyor ve buna da ‘süreç’ deniyor. Zaten süreç ile taktiğin arasındaki fark, aradaki “bilinçli eylem” hali. En güzeli, her seferinde tekrarladığım gibi, olayı akışına bırakmak ve evrenin size zaten ‘en uygun’uyla buluşturacağına sonuna kadar güvenmek. Ama gözünüzü kararttıysanız ve illa “o olacak” diyorsanız, kendiniz bilirsiniz. Benden günah gitti. :)

The Wise 51


The Wise Yaşam

Sibel Oltulu

sibel.oltulu@thewisemag.com

Bir Parça Daha

Doğum günü hediyelerinin arasından bir kutu çıktı. Telaşla paketi eline aldı; hediyelere bayılırdı. Özellikle de özenle seçilenlere ve sahibinden izler taşıyanlara. Her hediye kişiye özel olmalıydı. Öyle alelacele seçilmiş, sırf mecburiyetten verilir birşey değildi hediyeler. Hem verenin hem de alanın ruhundan bir sesti onlar. Kimden geldiğini anlamadı bu hediyenin ama ne fark ederdi ki! Bu hediye ona gelmişti ve bir an önce paketi açıp içindekini görmezse meraktan çatlayabilirdi. Paketin içinden üzerinde herhangi bir yazı ve resim olmayan bir kutu çıktı. Öyle kuru, sıradan, tüm mukavva kutular gibi bir kutu işte. İçinde ne olduğuna dair hiçbir iz taşımıyordu üstünde. Ne olabilirdi kimbilir? Herşey mümkündü. Hızlıca kutuyu açıp içindekileri masanın üstüne boşalttı. Bu bir yapbozdu! İçinde belki de milyonlarca küçük parça

52 The Wise

vardı. Gizemli hediye, gizemini korumaya devam ediyordu. Gizemlere ve bulmacalara da en az hediyelere bayıldığı kadar bayılırdı. “Eminim bu yapbozu bitirdiğimde ortaya çıkacak resimde de bir gizem vardır. Bir an önce yapmaya başlamam lazım.” diye düşündü. Doğum gününe ne kadar da çok gelen olmuştu. Onca hediyenin, gülen yüzün, tebriğin arasında bizimkinin aklını meşgul eden tek şey şu gizemli yapbozdu. Herkesin gitmesini bekledi ve sonra başladı yapbozu nasıl yapacağına dair bir strateji geliştirmeye. Bir stratejiye ihtiyacı vardı tabii; kutunun üstünde bu yapbozun bittikten sonra neye benzeyeceğine dair bir resim yoktu. Üstelik kaç parçadan oluştuğunu, bu yapbozla uğraşmanın ne kadar zamanına mal olacağını da kestiremiyordu.


Hem tek bir resimdi aslında hem de ufak ufak karelerde başka başka resimler barındırıyordu. Bir köşede küçük bir el vardı mesela ve çevresindeki parçalar da yerlerine oturduğunda bu küçük elin kime ait olduğu belli olacaktı. Sonra başka bir köşede yıldızlı bir gökyüzü vardı. Bir yıldız kaymış da annesinin elinden tutan küçük bir kız bir dilek tutmuş ve o dileğinin ne olduğu da bu tabloda resmedilmiş gibi bir şey çıkacaktı tablo tamamlandığında sanki ama emin de olamıyordu.

Bazen de sanki bir başka yapboz kutusundan karıştığını düşündüğü parçalar geldi eline. Eninde sonunda o “bana ait değil” dediği parçaların da onun yapboz kutusuna ait olduğunu yine büyük bir şaşkınlıkla kabullendi. İşe yanları düz olan parçalardan başlamak yapılacak en akıllıca işti. Böylelikle resmin çerçevesi ortaya çıkacak; sınırlarını bilecekti. Bu, resmin bittiğindeki büyüklüğünü anlamak ve ona nasıl bir çerçeve yaptırmak gerektiğini tasarlamak için de en gerekli şeydi. Yanları düz olan parçalardan başlamak işi kolaylaştırıyordu belki ama tüm parçalar ve parçaların renkleri birbirlerine o kadar benziyorlardı ki öyle pek de kolay bir iş değildi resmin çerçevesini bitirmek. Uzun sürdü bu çerçeve işi. Evde kim var kim yok yardımcı oldu birkaç parçayı doğru yerlerine yerleştirmesine. Sonra eve gelip gidenler de masanın üstündeki devasa yapboz parçası yığınını gördüklerinde “çorbada bizim de tuzumuz olsun” deyip kollarını sıvadılar. Bir parça biri, bir parça diğeri derken “bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözü doğruluğunu bir kez daha ispatlamış oluyordu. Sonra renklerine göre parçaları sınıflandırmaya koyuldu. Madem bu kadar küçüktü parçalar ve birbirlerine benziyorlardı, renklerin farkından ve asıl önemlisi ahenkle birbirlerine geçişlerinden yola çıkmak gerekiyordu. Yine her gören el attı işe. Bazen bir parçayı ısrarla bir boşluğa sokmaya çalışanlar oluyordu. O parçanın oraya ait olmadığı kısa süre sonra kendini gösteriyordu. Çünkü bir parçanın tek bir yere oturması yeterli değildi. Çevresindeki tüm parçalarla da uyum içinde olmalıydı her parça. Bu yapboz ne esrarengiz birşeydi öyle. Hem herkes yardımcı oluyordu tamamlamaya hem de sadece bir kişiye aitti. Hem resmin bütününü bilen yoktu hem de sanki herkes “bir yerden hatırlıyorum ama” hissi taşıyordu.

Resmi tamamlamasına kimler yardım etti kimler. Can düşmanım dediği kişiler bile. Hatta bu kişiler öyle kritik yerlerdeki parçaları bulup yerlerine koydular ki tüm düşmanlık eriyip gitti aralarında. Minnet duygusu ağır bastı böyle zamanlarda. Bazen de günlerce o tam ortada kalan boş yere konacak parçayı aradıktan sonra aslında aradığı parçanın gözünün önünde olduğunu şaşarak gördü. O kadar arayıp arayıp sonunda bulunan parçalar hep en kıymetliler oldu. Tabii bu arayış sırasında çekilen sıkıntılar da en takdire değen sıkıntılardandı. Bazen de sanki bir başka yapboz kutusundan karıştığını düşündüğü parçalar geldi eline. Eninde sonunda o “bana ait değil” dediği parçaların da onun yapboz kutusuna ait olduğunu yine büyük bir şaşkınlıkla kabullendi. Yapboz üreticisi belli ki çok titizdi. Kimsenin yapboz parçası diğer bir kutuya karışmıyordu. Bu yapboz macerası artık sonlarına erişmiş gibi görünüyordu. Resim az çok ortaya çıkmış, nasıl birşeye benzediğini göstermeye başlamıştı dünya aleme. Ne kadar zaman geçti bu hediyeyi alalı, kimler kimler yardım etti bitirmesine, kaç kere “umrumda değil” diyerek yapmaktan vazgeçti ve kaç kere bir an önce tamamlamak için sabırsızlandı bilemiyordu. Şöyle bir uzaktan baktı ve gördüğü karşısında şaşkınlıktan kalakaldı. Bu, kendi yaşamıydı yıllardır resmin tamamını bitirmek için uğraştığı. İyi kötü hayatına giren herkesin el birliği ile ona yardım ettiği bir yaşam. Kimi günler ümitsizliğe kapıldığı kimi zaman keyifle hayallerine sarıldığı bir yaşam. Bir köşesinde kayan bir yıldızın, bir köşesinde annesinin elini tutan küçük bir kızın olduğu bir yaşam. Baştan resmin tamamının bilindiği ama üretici onu parçalara ayırıp bir kutuya koyduğunda sanki bir gizemmiş gibi duran küçük ama bir o kadar da devasa bir yaşam. Artık acelesi yoktu. Yavaş yavaş, keyif ala ala kalan parçaları koyacaktı yerlerine. Hani o resmin tam ortasının soluna doğru boş bir yer vardı ya hiçbir parçayı konduramadığı, bu mudur acaba diye bazı parçaları oraya koymaya denediği ama hiçbirinin resmin bütünüyle en mükemmel uyumu bulamadığı... İşte oranın da er yada geç en uygun parça ile dolacağına güveni tamdı şimdi. İhtiyacı olan tüm parçalar bu kutunun içinde değil miydi? - Üretici işini iyi biliyor, dedi. Yatıp deliksiz bir uykuya daldı. Önündeki günlerde neyi resmettiğini bilerek daha zevkle tamamlayacaktı nasıl olsa kendi tablosunu.

The Wise 53


The Wise YaĹ&#x;am

Dost Can Deniz

dost.can.deniz@thewisemag.com

Usta

Bu Yol Nereye Gider ?

54 The Wise


Endüstri mühendisliği eğitimimde en ilgimi çeken konulardan biri “kuyruk teorisi” idi. Bu teoriye göre kuyrukta bekleyen kişiler arasında diğer kuyrukların daha hızlı gittiğini düşünerek kuyruk değiştiren kişilerin bekleme sürelerinin ortalama beklenen değeri, belli bir kuyrukta sabit duran kişilerin ortalama bekleme sürelerinden çok daha uzundu. Bir dostum, adını hatırlayamayacağım eski bir pehlivanın nasıl antrenman yaptığı ile ilgili bir hikaye anlatmıştı. Bu pehlivan, yeni doğan bir buzağıyı kucağına alıp merdivenleri çıkıp inermiş hergün. Buzağı büyüyüp de ağırlaştıkça yavaş yavaş, pehlivan da gelişirmiş. Bir anda kocaman bir danayı kaldırmaya kalksa başaramayacak olan pehlivan, bir gün bile atlamayarak yürüttüğü çalışması sayesinde buzağıyla beraber büyür, o danayı kolayca merdivenlerden indirip çıkaracak hale gelirmiş. İşte kişisel gelişim de böyle bir şey. Önemli olan hangi yolu seçtiğinizden çok, belli bir yöntem veya yolu istikrarlı ve disiplinli bir biçimde uygulamaya adanmak... Küçük küçük başlamak ve gitgide artan kapasite ile, gelişim ile daha da fazlasını yapmaya aday olmak...

ABD Kaliforniya’daki Esalen Enstitüsü’nde 70’li yılların ortasında bir grup tarafından yapılan bir çalışma, çok ilgi çekici. Bu grup, hem batı, hem de doğu geleneklerinin, felsefenin, psikoloji biliminin ve diğer bütün alanların yarattığı ve kullandığı kişisel gelişim ve aydınlanma tekniklerini içeren bir katalog yaratmak gibi ilginç bir çabaya girişmiş. Topladıkları teknik ve yaklaşımların sayısı onbini aştıktan sonra durmaya karar vermişler. Günümüzde kendini bir birey olarak, bir profesyonel olarak, veya bir yönetici olarak geliştirmeye karar veren bir çoğumuzun düştüğü tuzak da burada saklı. O kadar çok yöntem, yol, eğitim, kitap, sistem, öğretmen, koç, seminer, kaset, program var ki! Hemen her verdiğim liderlik veya koçluk becerileri eğitiminde katılımcılara eğitimin başında sorarım: Bu eğitimden ne almak istiyorsunuz, hedefiniz nedir diye? Çoğu zaman her gruptan bir veya iki kişi anlatılanların teorikten çok uygulamaya geçirilebilecek şeyler olması dileklerini belirtirler. Bazen onlardan daha çok risk alanlar ve dürüst davrananlar olur: Derler ki, “eminiz ki burada keyifli bir iki gün geçireceğiz, ama bu anlatılanların elle tutulur bir fark yaratacağına inanmıyorum”. Çok doğru bir tespit! Çünkü gerçekten, değişim ve gelişme, iki günlük eğitimle, veya kataloğu çıkarılan onbin yöntemden en iyisini bulduğunuzda, veya elektronik posta ile son ilan edilen harika programla olmayacak. En iyi yöntem meditasyon mu, yoga mı, yoksa psikoanaliz mi, veya dışavurumcu sanat mı bilmiyorum. Zamanın efendisi olmak için Outlook’u mu kullanmak lazım, Maarif ajandasını mı? Önceliklendirmeyi Covey’in “önemli – acil matriksi”ni kullanarak mı yapmalıyız, yoksa yeni “üretkenlik gurusu” David Allen’in son kitabı “İş Bitirici”de anlattıklarını mı uygulamalıyız, hatta bazılarının iddia ettiği gibi bize, Türk kültürüne uygun birşeyler mi yaratmalıyız, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim şey şu: Yöntemden yönteme atlayarak, ve herhangi bir dış faktörün bizi adam etmesini bekleyerek istediğimiz yere varmamızın imkanı yok. Çünkü beklediğimiz gibi mucize çözümler yok yaşamda.

Bir başka arkadaşım teniste kendini geliştirmeye karar verdi geçenlerde. Gitti, kendine çok ünlü bir tenis hocası tuttu. Bu hocayı ünlü yapan şeylerden birisi de birazcık sıra dışı olması. Örneğin ilk bir ay boyunca bu arkadaşımla sadece tek hareket, forehand üzerine çalışmışlar, ve bunu yaparken de sadece harekete ve hareketi mükemmel yapmaya odaklanmışlar. O kadar hareketi tam yapmaya odaklanmışlar ki tenis hocası arkadaşıma topun nereye düştüğüne bakmayı bile yasaklamış. Bir ay boyunca haftada üç dört gün aynı haraketi çalışmaktan sıkılan arkadaşım, “hocam, bu teniste başka hareket yok mu?” diyecek olmuş. Yanıt sert ve anlamlı gelmiş: “Hanımefendi” demiş bu bilge hoca, “bu hareketi öğrendiniz de mi, diğer hareketleri merak ediyorsunuz?” Ne kadar da bizim tüfek saçması şeklindeki gelişim çabamızın tam kalbine saplanıyor bu sözler! Bir Japon atasözü, “iki tavşan kovalarsan, hiç birini yakalayamazsın” der. Onun için ister sağlık için, ister daha iyi ilişkiler için, ister iyi bir lider olmak için, ister daha etkin bir kurum kurmak için bu yoldan olan ey gelişim yolcuları, artık gelin vazgeçin en iyi yöntem, en doğru sistem, en etkin yaklaşım ve en bilge öğretmen arayışınızdan. Kafanıza yatan bir yola baş koyun ve disiplinli bir şekilde çalışmaya başlayın. Çalışmaya başlarken de eskiden “usta” olmak için herhangi bir zanaata atılan çırakların ne kadar uğraşmak zorunda olduklarını düşünün; işin “püf noktasını” öğrenmek için çektikleri zorlukları, gösterikleri sebatı düşünün. Bir “çay seromonisi”ni mükemmel yapmak için 40 yıl çalışanları, bir duvar üzerine 8 sene meditasyon yapan zen ustalarını, 40 yıl her türlü zorluğa göğüs geren, “çile” çeken, ve el aldıktan, hırkayı giydikten sonra ilk iş olarak tuvalet temizletilen Mevlevi ve Bektaşileri düşünün. Derler ki, yol, yöntem, sistem, üzerinde yürüdüğün veya uyguladığın değil, içinde taşıdığın bir şeydir. Ve mücadele hiçbir zaman dışarıda değil, hep içeridedir.

The Wise 55


The Wise Wise Gizem Gizem The

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

sonsuz@thewisemag.com

Kutsal Kase Bulundu mu? “Kutsal Kase”yi tarihten bugüne kadar kimler aramadı ki? Kral Arthur’un şovalyesi Percival’den başlayan süreç, Dan Brown’a kadar uzandı. Uğruna tarikatlar kuruldu, kitaplar yazıldı, filmler çekildi, sayısız tartışma yaşandı. Peki aslında “Kutsal Kase” neydi, gerçekten de böyle bir kase var mıydı; yoksa Dan Brown’un “Da Vinci’nin Şifresi”nde iddia ettiği gibi o sadece bir sembol müydü? Daha da önemlisi eğer gerçekten varsa neredeydi?

Ferhat Bey, öncelikle “Kutsal Kase” efsanesini bize özetleyebilir misiniz?

Bir internet sitesinde, www.gradale.com adresinde, sitenin kurucusu Ferhat Kanarya, “Kutsal Kase”nin yerini bulduğunu iddia ediyor ve bu keşfini nasıl yaptığına dair ayrıntılı veriler sunuyordu. Bu verileri inceleyip sonucunu gördüğümüzde ise belki de Türkiye’nin kaderini değiştirebilecek bir sonuçla karşılaşabileceğimizi düşündük ve sitenin sahibiyle irtibata geçip ona sorularımızı yönelttik.

“Kutsal Kase” kavramı, 1180-1240 yılları arasında yazılan; Chrétien de Troyes’in “Perceval, le Conte du Graal (Kutsal Kâse’nin Hikayesi)”, Robert de Boron’un “Joseph d’Arimathe” (Arimathea’lı Yusuf), Wolfram von Eschenbach’ın “Parzival” ve yazarı belli olmayan ve Karal Arthur efsanesinin de kaynağı sayılan “Queste del Saint Graal” isimli eserlerde ortaya çıkmış. İlginç olan ise yüzlerce yıl konunun hiç ele alınmaması ve bu zaman aralığında aniden popüler olması.

56 The Wise

“Kutsal Kase”, Hristiyan mitolojisinde, Hz. İsa’nın son akşam yemeğinde kullandığı ve ölümünden sonra ise Arimathealı Yusuf’un onun kanını koyduğuna inanılan kadeh. Ama aslında İncil’de böyle bir kadehten bahsedilmiyor.


Bu Tapınak Şovalyeleri konusunu biraz açabilir misiniz? Tapınak Şövalyeleri Tarikatı, 1307 yılında Fransa Krali 4. Philip ve Papa Clement’in elbirliği etmesiyle dağıtıldı ve mallarına el konuldu. Tarikat’ın yakalanan üyeleri ise yakılarak idam edildi. Aslında Tarikat’ın tamamen tarih sahnesinden çekilmediğine ve şekil değiştirerek aleni bir örgüt olmak yerine gizlenmeyi tercih ettiklerine inanıyorum. Bugün bile varlıklarını sürdürdüklerine ve hem ekonomik hem de siyasi alanlarda büyük bir güç sahip olduklarını düşünüyorum. Geçtiğimiz yıllarda Vatikan’ın gizli arşivlerinde şans eseri (!) bulunan belgelerden yola çıkılarak hazırlanmış bir kitap yayınlandı. Bu kitap Tapınak Şövalyeleri’nin mahkeme kayıtlarını içeriyor ve suçsuz oldukları gösterilerek sanki kendilerinden af dileniyor. Yaklaşık 700 yıl önce olan bir olay için Vatikan’ın böyle bir tutum sergilemesi aslında çok ilginç. “Şifreler” meselesine gelirsek. Havada bir sürü “şifre” uçuşmaya başladı, özellikle de Dan Brown’dan sonra. Sizce bunun gerçekliği nedir diye sormayacağım, çünkü siz de çalışmanızı böyle bir şifreden yola çıkarak şekillendirdiniz. Sizce neden “şifrelendirme” yolu seçildi? Sonraki kuşaklara aktarmak için. Bunlar Tarikat’ın büyük sırlarıydı ve Tarikat dağıtılmışken bu bilgilerin geleceğe aktarılması için bir yöntem gerekiyordu. Böylece Tarikat’ın büyük üstadları arasında yer alan isimler, önemli eserlerine bazı sırlar yerleştirdiler. Leonardo Da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” isimli duvar resmi, Nicolas Poussin’in “Arkadyalı Çobanlar” adını verdiği tablosu ve Tarikat’ın üstadları ile yakın ilişkisi olduğu öne sürülen Anson ailesinin inşa ettirdiği Çoban Anıtı gibi. Sanat değeri yüksek olan eserlerin, korunmaya özen gösterildiğini bildikleri için bu yöntemi seçmiş olabilirler. Şunu belirtmek isterimki şifrenin bir parçası olan kehanetlerin sahibi olan Nostradamus’un yaşadığı dönemde çoktan lağvedilmiş olmasına rağmen yeraltında faaliyet sürdürdüğüne ve gizlendiğine inanılan tarikatın Fransız sarayındaki ajanı olduğuna dair iddialar bile mevcuttur. Saydığınız bu eserler de sizin çalışmanıza ışık tutan çalışmalar olmuşlar sitenizden okuduğumuz kadarıyla, bize araştırmanızı anlatabilir misiniz? 2004 yılınının Kasım ayında BBC kanalı ile yayınlanan ve İngiltere’de Shugborough Hall isimli malikânenin bahçesinde yer alan Çoban Anıtı ile ilgili bir haber üzerine araştırmalarıma başladım. Haberde, 1748 yılında Anson ailesi tarafından inşa ettirilen anıtın gizemli kitâbesinin Kutsal Kâse’nin yerini işaret eden bir şifre olduğuna inanıldığı belirtilmekteydi. 250 yılı aşkın süredir aralarında Charles Dickens ve Charles Darwin’in de yer aldığı bir çok teolog, bilim adamı , yazar ve şifre kırıcı gizemi aydınlatmaya çalışmış ancak başarılı olamamışlardı. Bu dönem ise Haçlı Savaşlarının vargücüyle devam ettiği ve Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nın en güçlü zamanlarını yaşadığı zamanlar.

Peki size göre “Kutsal Kase” nedir? Gerçekten bir kadeh mi var, yoksa bir sembol müdür bu? “Kutsal Kase”nin bir kap, kâse, kadeh vs. bir nesne olmadığı ve gizli bir bilgiyi yada daha farklı bir dinsel nesneyi sembolize ettiğine inanıyorum. Eğer sadece böyle bir nesne olsaydı onu mutlaka büyük müzelerden birinde veya bir kilisede ya da katedralde teşhir ediliyor olarak görürdük. Topkapı Sarayı’nda yer alan ve Kutsal Emanetler’in saklandığı odayı düşünün. Bir dinin önde gelenlerine hele de peygamberine ait kutsal bir emanet saklanmaz, mutlaka gözler önünde olur.

Anıtı inşa ettiren Anson ailesinin Tapınak Şövalyeri’nin büyük üstatlarıyla yakın ilişkisinin olması, anıtın rölyefinin temasının Tapınak Şövalyeri’nin büyük üstadı olduğuna inanılan ünlü Fransız ressam Nicolas Poussin’in “Et in Arcadia Ego” yada “Arkadyalı Çobanlar” olarak adlandırılan tablosundan alınması, gizemli kitabe ve Kutsal Kâse arasına bir bağlantı olması yönündeki iddiaları kuvvetlendiriyordu. Poussin’in tablosu Tapınak Şövalyeleri’nin bir kanadı olduğuna inanılan Sion Tarikatı üyelerinin kullandığı bir yöntem olan terslik yöntemi ile rölyef üzerine işlenmişti. Siz de buradan yola çıkarak şifreyi çözdünüz değil mi? Sitenizde çok ayrıntılı olarak anlatmışsınız gerçi, ama kısaca şifreyi nasıl çözdüğünüzün özetini istesek sizden.

The Wise 57


İşte en önemli soruya geldik o zaman. Kutsal Kase nerede? Burnumuzun tam da dibinde. İstanbul’da. Ayasofya’da.

,Bu sonuca nasıl vardığınızı sorsak? Ayasofya’da yerinde yaptığım incelemeler sonucunda yaşlı çoban figürünün sandaletlerinde yer alan “LI” ve “CAX” yazılarının, üst galeride ünlü Deesis mozaiği ile İstanbul’un yağmalandığı 4. Haçlı savaşının önderlerinden olup, ölümünden sonra Ayasofya’ya gömülen Henricus Dandolo’nun mezarı arasında kalan bölümde duvarlara kazındığını belirledim. Çoban Anıtı’nın rölyefinde, Nicolas Poussin’in Arkadyalı Çobanlar tablosundan farklı olarak, lahidin üzerine defne dallarından oluşan bir taç süslemesi bulunmaktadır. Bu figür, Deesis Mozaiğin hemen yanıbaşında yer alan pencerenin alt kısmına mermer üzerine işlenmiştir ve bu süsleme Ayasofya’da sadece bu bölümde yer alır. Üç parçadan oluşan gerçek şifre ise aslında Fransızca olarak hazırlanmış bir anagramdı. Anlamı ise gösterilen anahtarların Kutsal Kâse‘nin yerini işaret ettiğini belirtiyordu. Bu anahtarlar ise “LI” ve “CAX” yazıları idi. Bu yazılar Kutsal Kâse’yi saklayan gizli bölmenin altına kazınmışlardı. Deesis mozaiği ile Henricus Dandolo’nun mezarının tam ortasında yer alan bölümde dört sütun üzerinde yarım ay şeklinde kapalı bir bölme vardır. İşte Kutsal Kâse buraya saklanmıştır.

“Kutsal Kase”yi saklamak için neden Ayasofya seçildi peki?

Anıt’ın rölyef’inin fotoğrafını baş aşağıya çevirdiğimde diz çöker durumda resmedilmiş yaşlı çoban figürünün sandaletlerinin bağcıklarının aslında “LI” ve “CAX” yazılarını gösterecek şekilde hazırlandığını belirledim. Bu harflerin anagramı Latince Kâse anlamına gelen “CALIX” kelimesini vermektedir. Artık bu noktadan sonra Çoban Anıtı’nın Kutsal Kâse’nin yerini işaret etmek amacıyla inşa ettirildiğine tamamen ikna olmuştum. Çalışmalarıma hız verdim. Ünlü kâhin Nostradamus’un 866 numaralı kehânetinde “D.M.” harflerinden oluşan bir kitabeden bahseder. Bu karakterler Çoban Anıtı’nın kitâbesinin ikinci satırında aynen kullanılmıştır. Ayrıca kehânetde bir kadın ve üç erkek ile ilgili bilgi verilir. Çoban Anıtı’nın rölyefinde de bir kadın ve üç erkek figürü vardır. Bu ilişki üzerine yaptığım inceleme sonucunda Çoban Anıtı, Arkadyalı Çobanlar tablosu ve Nostradamus’un kehânetleri arasında bağlantılar olduğunu tesbit ettim. Araştırdıkça bu bağlantıları kuvvetlendiren bir çok ipucunu ortaya çıkardım. Çoban Anıtı’nın kitâbesi aslında üç parçadan oluşan gerçek şifreyi bulmamızı sağlayan bir anahtardı. Bu şifrenin çözümü ise Kutsal Kâse’nin yerini verecekti.

58 The Wise

İyice incelendiğinde Ayasofya’nın, Kutsal Kâse’yi saklamak için en uygun yerlerden biri olduğu kesindir. Ayasofya yada Bizans dönemindeki adıyla Hagia Sophia , “Kutsal Bilgelik” anlamına gelir. Gizli bir bilginin “Kutsal Bilgelik” te saklanması. İlk bakışta bile insana anlamlı geliyor. 1204 yılında yapılan 4. Haçlı Seferinde, İstanbul ele geçirilerek yağmalanıyor. Elbette Ayasofya’da bundan nasibini alıyor. Aslında bu yağma ve talanlar bir anlamda Ayasofya’yı tarih önünde temize çıkarıyor. Çünkü yağmalanan bir yerde kimse Kutsal Kâse’yi aramaz. Akademisyenler ya da araştırmacılara sorulacak olursa büyük bir çoğunluğu Kutsal Kâse’nin Ayasofya’da olamayacağını çünkü yağmalandığını öne sürecektir. Bir kısmı ise “Ayasofya’da olsaydı, onu Bizanslılar bulurdu” cevabını verecektir.

O zaman “Kutsal Kâse”yi Ayasofya’ya kim ve ne zaman sakladı? İmparator Büyük Konstantin’in annesi olan Helena, 326 yılında Kudüs’e haç ziyaretinde bulunuyor. Amacı ise Kutsal Emanet’leri bulmak. Helena’nın Kudüs’te olduğu dönemde çeşitli kazılar yapılıyor ve bazı emanetler ele geçiriliyor. Bu emanetlerin bugün Çemberlitaş’ın altında yer alan gizli odalarda saklandığına inanılmaktadır. Belki de bugün bu odada hiçbir şey bulunmamaktadır. 4. Haçlı savaşı sırasında şehrin düşeceğini anlayan Bizanslılar emanetleri buradan çıkarıp emniyetli başka bir yere saklamış olabilir.


Sandığı’nın adı “Tabut-u Sekine” olarak geçmekte olup, Hz. Musa ve Hz. Harun’dan kalan emanetleri saklayan bir sandık olduğuna işaret edilmektedir. Kudüs’te Süleyman Tapına’ğının temellerinde kazılar yapan Tapınak Şövalyelerinin en büyük amacı Kutsal Ahit Sandığı’nı bulmaktı. Çünkü Kutsal Ahit Sandığı’nı önünde taşıyan bir ordunun asla yenilmeyeceğine inanıyorlardı. Tapınak Şövalye’lerinin aradıkları şeyi gizlemek ve Hristiyanlığa hizmet ettiklerinin göstergesi olduğuna inanılması için Kutsal Kâse’nin koruyusu oldukları düşüncesini insanların zihine yerleştirmeye çalıştıklarını düşünüyorum. Şahsi düşünceme göre Kutsal Kâse, Kutsal Ahit Sandığı’nı işaret eden bir simgedir. İnanışa göre Kutsal Ahit Sandığı’nı melekler taşır. Ayasofya’nın kubbesinde dört büyük melek mozaiği vardır. Alın size bir sembol daha! Meleklerin hemen ayaklarının dibinde saklanması da ilginç değil mi?

Kutsal Ahit Sandığı sonraki yüzyıllar içinde Babil Krallığı’nın Kudüs’ü işgalinden hemen önce M.Ö. 586 yılları civarında ortadan kaybolmuştur. Kudüs’ün ele geçirileceğini düşünen Levililerin onu sakladığına inanılmaktadır. Çünkü Haçlılar da emanetlerin Çemberlitaş’ın altında saklandığını biliyordu ve şehri alınca ilk baktıkları yerlerden biri de burası olmuştu. Daha sonra şehir kurtulunca da Kutsal Emanetler ve Kutsal Kâse Ayasofya’ya gizlice götürülerek güvenli yerlerine yerleştirilmiştir.

Peki az önce “Kutsal Kase”nin bir sembol olduğunu söylediniz? Eğer o bir sembolse söylediğiniz yerde gizli olan nedir? Ben “Kutsal Kase”nin “Kutsal Ahit Sandığı” olduğuna inanıyorum. Üç büyük dinin kutsal olarak kabul ettiği ve yüzyıllardır aramakta olduğu ve günümüzde kayıp olduğuna inanılan tek bir nesne var. O da “Kutsal Ahit Sandığı” dır. Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’in Kral Davud peygamberin soyundan geldiğine inanılmaktadır. Kral Davud, Kutsal Ahit Sandığı’nı Kudüs’e getirten kişidir ve onun taşınması ve korunması için kendisininde bağlı olduğu İsrailoğullarının Levililer kabilesine görev vermiştir. Kutsal Ahit Sandığı sonraki yüzyıllar içinde Babil Krallığı’nın Kudüs’ü işgalinden hemen önce M.Ö. 586 yılları civarında ortadan kaybolmuştur. Kudüs’ün ele geçirileceğini düşünen Levililerin onu sakladığına inanılmaktadır. Kuran’da Kutsal Ahit

Günümüzde çeşitli tekniklerle, eserlere zarar verilmeden içlerine veya duvar arkalarına bakılabildiğini biliyoruz. Diyelim böyle bir çalışma yapıldı ve söylediğiniz yerde de “Kutsal Kase” bulundu. Bunun insanlık için anlamı nedir? Neleri değiştirir? Kutsal Ahit Sandığı mucizevi ve esrarengiz güçleri olduğuna inanışlan bir obje. Üç büyük din içinde ilahi kitaplarında yer alacak şekilde çok önemli bir yeri var. Özellikle İsrailliler için. Çünkü o milletlerinin en değerli ve önemli malı olmakla birlikte atalarının Tanrı ile girdiği özel ahit ilişkisinin güçlü bir hatırlatıcısıdır. Bir anlamda yedi kollu şamdanla birlikte Yahudiliğin simgesidir. Eğer Süleyman Tapınağını Kudüs’te Müslümanlar için çok büyük önemi olan Mescidi Aksa’yıkıp tekrar inşa etmek gibi gizli bir emelleri varsa, tapınağın en önemli objesi olan sandığın bulunması amaçlarına ulaşmaları için en büyük motivasyonu sağlayacaktır. Mutlaka ve ne pahasına olursa olsun ona tekrar sahip olmak isteyeceklerdir. İçinde Kutsal Ahit Sandığı’nın yer almadığı Süleyman Tapınağı’nın anlamı olmayacaktır. Bunun yanısıra bazı İslam hadislerinde Mehdi’nin Kutsal Ahit Sandığı’nı yerinden çıkaracağı belirtiliyor. Mehdi ise İslam milletlerinin başına geçip, bütün dünyaya hükmedeceğine inanılan kişi. İşte bu noktada özellikle iki büyük dinin karşı karşıya geleceğine inanıyorum. Yerinde inceleme yapılması konusunda gerek Ayasofya Müzesi müdürlüğüne gerekse Kültür ve Turizm Bankanlığına dilekçeler gönderdim.Ya basit cevaplar ile geçiştirdiler yada bu konuda bir çalışma yapılmadığına dair bilgilendirme cevapları verdiler. Çünkü şu an hiç kimse onu yerinden çıkaracak gücü kendinde bulmuyor bana göre. Kutsal Ahit Sandığı’nın bulunması belki de 4. Dünya savaşının başlamasını tetikleyecek en büyük neden olacak. Ona sahip olan ise bu savaşın mutlak galibi olacaktır.

The Wise 59


The Wise Gizem

Cihangir Gener

cihangir.gener@thewisemag.com

Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward’ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880’li yıllarda Hindistan ve Tibet’te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakkındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika’da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygarlık hakkında beş eser yazmıştır. Churcward’ın kaynakları ise Batı Tibet’te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından

60 The Wise

kendisine verilen “Naacal Tabletleri” ve Amerikalı Jeolog William Niven’in 1921-23 yılları arasında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur. (1) Bilim dünyası, gerek Churchward’ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis’in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır.


diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward’ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor. Rishi, bu düşüncelerle Churchward’a iki yıl boyunca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.(3) Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğrultusunda batık kıta Mu ve uygarlığının izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırma gezilerine başladı.

Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi bugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir. Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen “Homo Erectus” yerini, düşünebilen insan “Homo Sapiens”e bırakmıştır. Homo Sapiens’in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabul edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vermiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. dört binlerde bulunduğunu öne sürmektedir.

Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya’da, Avusturalya’da, Mısır’da incelemeler yapan Churchward’a yeni nur kaynağı Meksika’da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika’da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu (4). Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika’ya gitti ve Tibet’te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük yankılar getiren eserlerini yazdı (5). Churchward ve Niven’in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırmacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. (6)

Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.

Churchward’a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürmektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu, zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur (7).

James Churchward 1883’de, Batı Tibet’te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet’te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet’teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet’te bir manastıra düştü. Bu manastırın, “Büyük Rahipler Kardeşliğinin” önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward’a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış “Naacal Tabletleri”ni gösterdi.(2)

Mu uygarlığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.

Rishi’nin Churchward’a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi’nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir

Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika’da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu’nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.

The Wise 61


Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösterme açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata’da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: “Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı”... Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor. Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora’nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, “Mu Dini”ne göz atalım.

Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata’da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: “Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı”... 15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

62 The Wise

Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların unvanı, güneşin oğlu da denilen “Ra Mu” idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da “Güneş İmparatorluğu”ydu. Mu dilinde “Ra” kelimesi, güneş anlamına geliyordu. Mu’nun kolonisi olan Mısır’da da güneş tanrıya “Ra” adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya’da da imparatorun unvanı “Güneşin Oğlu” dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı unvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan “Naacaller” bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. (9) “Kutsal Sırlar Kardeşliğinin üyesi olan Naacaller’in tüm dünyaya yaymış oldukları “Mu Dini”, belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi. Naacaller’in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrının geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmekteydi. Mu dinine göre Tanrı o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani “Ra” idi (10). Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur. Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde “bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.


Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu’nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak “Güneşin Oğlu” unvanını taşıyordu. Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara “şeffaf mabetler” deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü acıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir. Mu dini sembollerinin en önde geleni, “Mu Kozmik Diyagramı “dır (11). Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, “Ra”nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içice geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan’a ulaşmak zorundadır. Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay’dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur (12). Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan sudur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler.

Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis’e buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Pisagor ile Yunanistan’a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır. Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır’ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller’in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim. Mu dininin dört temel kavramı vardır: 1- Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir. 2- Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez. 3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar. 4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir. (13) Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve” kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler. Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, “dört büyük inşaatçı”, “dört büyük mimar”, “dört büyük geometri üstadı” olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak’dır (14). Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, “dört baş melek” olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven’in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler’in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük-gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa’nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu’dan gelmektedir Niven tarafından gün yüzüne çıkarılan, dört temel gücü simgeleyen sembollerden bazıları

The Wise 63


The Wise Öykü

Hasan ‘Sonsuz’ Çeliktaş

sonsuz@thewisemag.com

Tanrı’nın

Irmağında…

Her satırı hissedilerek ve yaşanılarak yazılmış bir ruhsal yolculuk öyküsü.

Bölüm 1 Gözlerimi açtığımda Tanrı bana gülümsüyordu. Halen o nehir kenarındaki taşın üzerinde oturuyordu ve ben de dizlerinde uyuyakalmıştım. - Hoşgeldin Hasan. - Sanırım biraz içim geçmiş. - Senin için zaman zaman yorucu oluyor hayat değil mi, sevgili küçüğüm. Arada biraz dinlenmen; soluklanman gerekiyor. Hadi gel, biraz dolaşalım. Taştan ağır ağır, söylenerek kalktı. - Offf offff, yaşlanıyorum yahu. - Yaşlanmak mı? Sen Tanrı’sın yahu, nasıl yaşlanırsın? - Tanrı’yız diye bizim de “yaşlandım” diye söylenme hakkımız yok mu, Hasan Bey? Bunun keyfini yaşama hakkı sadece sizlere mi ait? Hem romatizmayı kim yarattı ha, söyle bakalım? - Tamam tamam sustum, zaten halen uyku sersemiyim ve biraz da şaşkınım ve karışığım.

64 The Wise


- Rüyanda neler gördüğünü biliyorum. “Sen değersizdin” değil mi? “Sen sevilmiyordun”, “Sen çirkindin”, “Sen istenmiyordun” değil mi? - Çok canlı bir rüyaydı, çok ağladım, canım çok yandı. - Rüyalarındaki gözyaşların benim için elmaslardan daha değerlidir, Hasan. Ne kadar sevildiğinin farkında değilsin hani uyku sersemliğiyle, ama senin gözyaşlarına dokunabilmek için binlerce melek sıraya girerdi emin ol ve bu sadece senin için değil, herkes için geçerli.

- Kendimi neden tam anlamıyla bırakamıyorum Tanrım nehre. Kasılıyorum ve rahatsız hissediyorum. Tanrı’nın ellerindeyken bile böyle hissediyorsam Dünya’daki kul ne yapsın. - Şşşşt halen düşünüyorsun, halen yargılıyorsun, Hasan. Sadece rahatla, evet; öyle hissettiğini görüyorum, ama sabırlı ol. Yılların kirini on saniyede çıkaracağımı düşünmedin di mi? - Ama sen Tanrı’sın, OL dedin mi Olur.

- Kendimi temiz hissetmiyorum, Tanrım. Rüya çok güçlüydü ve çok inandırıcıydı da. Üzerimde bir sürü kir var sanki; hafiflemek, rahatlamak istiyorum.

- Bu kadar hızlı OLmasını isteseydim ne keyfi kalırdı ki. Akşam kargosuna mal mı yetiştiriyoruz sence? Keyfine vara vara, tada tada. Buna da ‘sabır’ deniyor, hani arada sorarsın ya.

- Gel o zaman nehre girelim seninle küçüğüm. Hem nehirdeki balıkları okşarsın, hem de seni ırmağımda yıkarım kendi ellerimle. Bunu yapmayı çok seviyor ve özlüyorum ama maalesef pek uğrayanınız olmuyor bu aralar pek.

- Sabır, tadını çıkartmak mı her şeyin, hadi be!

- Sanırım bu satırları okunduktan sonra tellak gibi bir ona bir buna koşar durursun, Tanrım. Talep artacaktır.

- Keyfini çıkarttığında, her şeyin olması gerektiği zamanda olduğu gerçeğini de yaşarsın güzelim ve sabır kendiliğinden vardır orada. Geleni kabullenir, tadını çıkartır ve yaşarsın. Sabır, ruhun AN’ın keyfini çıkartma halidir, tekrarlıyorum. Oturup bir şeylerin gelmesini bekleyerek “ıstırap çekmek” değildir.

- Herkese yer var gördüğün gibi burada.

- Peki ben şu AN’ın tadını nasıl çıkartabilirim?

Ve Tanrı beni nehre soktu. Nehir ne tam ılıktı, ne de buz gibi soğuktu; insanın içinden çıkası gelmiyordu. Yanımdan balıklar geçiyordu ve onlara dokunmama izin veriyorlardı. Tanrı sevgiyle okşadı başımı ve avuçlarıyla yıkamaya başladı beni.

- “Nasıl?” sorusunu cümlenden çıkartarak. Sen tadını çıkartmayı iste yeter. Nasılı falan yok. Zaten Nasılları bana bırakman gerektiği bilgisini biliyorsun.

- Bunları yaşadığıma, bu satırları yazarken her harfinin yaşandığına inanmıyorlar. Benim sahte dünyalar yarattığımı ya da hayal gücümün çok geniş olduğunu düşünüyorlar, hatta bazıları beni buna ikna etmeye çalışıyor. - Şşşşşşt, şimdi düşünme veya konuşma lütfen. Zaten sürekli düşünüyor ve yargılıyorsun. Lütfen tadını çıkart nehrin.

Tanrı sevgiyle okşuyordu başımı bir yandan nehrin sularında beni temizlerken. Konuşmaya devam ettik: - Kendimi çok yorgun ve yıpranmış hissediyorum. Bedenimin her yeri ayrı bir ağrıyor. - Su iyi gelecek, merak etme. Şimdi istersen biraz git ve uyu. Yarına daha dinlenmiş olarak devam ederiz. Seni seviyorum Ben de seni, Tanrım.

The Wise 65


O bizi aşağılamıyordu, bilakis durumumuzu çok net bir biçimde açıklayıp, anın keyfini çıkartıyordu. Bir yandan da keselenmeye devam ediyordu.)

Bölüm 2 - Hoşgeldin tekrar. - Gün boyu içimde değişik bir coşku ve neşe vardı, Tanrım. Sanırım ırmak suyunun etkisi... Tanrım sen ne yapıyorsun, öyle?

- Biliyorum soracağın soruyu, Hasan. - Bilmesen şaşardım zaten, Tanrım. - Yanıtı zaten biliyorsun bugün içinde hissettin. Arınma yada arınmış varlık yada temizlenme diye bir süreç yok aslında. Bunlar sadece sizin duygularınızı ve kendinizi reddedip çeşitli “temizlenmesi gereken düşman duyguları” yok etme çabanız. Ama bu konuyu başlıbaşına bir yazı konusu yap. Önemli bir bakış açıcı olabilir kimileri için, kimleri içinde birşey ifade etmez. Canları saolsun.

(Şöyle bir sahne düşünün, nehrin ortasında yaşlı bir adam oturuyor ve elince bir süngerli sopa ve sırtını sürtüyor.) Görmüyor musun sırtımı sürtüyorum. Yakıştıramadın mı? - Yani garibime gitmedi desem yalan olur. Seni hiç böyle düşünmemiştim de. - Tabii tabii, ben göklerde oturan ya da sizin yanınızda durup mutlu mutlu gülümseyen tatlı bir ihtiyarım değil mi? Benim de sizler gibi keselenmenin keyfini çıkartmak hakkım yok değil mi? Niye, çünkü tanrıyım. Sizdeki en büyük tıkanıklık nerde söyleyeyim mi, Hasan? Kendinizi çok fazla kasıyorsunuz ve hayatı çok ciddiye alıyorsunuz. Mizah yeteneğiniz veya olaydan keyif alma gibi seçenekleriniz hiç yok nerdeyse. Hele benle ilişkilerinizde. Neymiş, çarparmışım! Sen daha bir tane gördüm mü çarptığımı? - Yani tabii yamulanlar olmadı ama çeşitli felaketler oluyor ve bunun nedeni olarak seni kızdırmamız öne sürülüyor. - Hıh! Nerdeyse yıldızlara gideceksiniz yakında, ama halen ilkel çağın inançlarıyla yaşıyorsunuz. Siz varoldunuz varolalı neyden korktuysanız suçu bana attınız, bir de beni kontrol altına almak için nice ritueller icat ettiniz. Güya benim öfkem azalacaktı da ve dilediğiniz gerçekleşecekti. Bu 100 bin yıl öncede böyleydi, şimdi de böyle. İşin açıkçası sizlerin bu çabalarını izlemek çok eğlenceli oluyor. Bozulma hemen, bir karış suda boğulmamak için çırpınan kocaman adamları izlemek cidden eğlenceli oluyor. İşin daha da ilginci arada el atıp kaldırıyoruz ve diyoruz ki “kardeş bak bu suda boğulmazsın, dizine bile gelmiyor yahu”. Ama onlar suya atlayıp debelenmekte ısrar ediyorlar. Biz de tadını çıkartıyoruz.

- Peki arınma yoksa bu ırmakta neden keseleniyorsun? - Ne kadar işlevsel bir düşünce sistemin var yahu. Keyfini çıkart be adam. Burası arınma ırmağı değil, keyif ırmağı. - Peki dün gece neden yıkadın beni burada? Yıkamadım kutsadım. Yıkanacak neyin var ki, oğlum?

farkındaysan,

- Ama içimde bir sürü kırgınlık, tıkanıklık, acı vs. var? - Sen de ömür boyu bunlarla mı uğraşacaksın? Tüm vaktini arınıp temizlenmeye mi ayıracaksın. Peki o temiz, pak, misler gibi halinle dışarı çıkıp hayatın tadını çıkartma ne zaman? Ömür boyu hamamda kalacaksan, ne gereği var ki temizlenmenin? - Ama benim onları temizlemem, halletmem, barışmam falan lazım değil miydikine ki. - Kim demiş? Ben böyle bir şey demedim ki. - Ama tüm kitaplar bunları yazar. Arınma, temizlenme, karmalar, kendinle

- Biz orada debelenirken siz orada gülüyor musunuz yani?

barış vs. vs.

- Sen olsan ne yapardın peki? Ayağa kaldırıyoruz geri dalıyorsunuz, “imdat!” diye bağırıyorsunuz gelip yine kaldırıyoruz; gene dalıyorsunuz. Bir gün ayakta durunca göreceksiniz ki boşuna debelenmişsiniz ve halinizin aslına ne kadar komik olduğunu görünce siz de gülmeye başlayacaksınız. Koca eşşekler sizi…

- Evet yazar ama siz “Hamamcı’nın el kitabı” serisine fazla kaptırdınız, hayatı sadece hamam zannediyorsunuz. Hamamda yıkanmak en fazla bir saat sürdü diyelim. Eeee, geri kalan vakitte ne yapacaksınız? Siz o kadar kaptırdınız ki kendinizi dışarı çıkmak aklınıza bile gelmiyor. Oturup hamamın içinde bir dünya yarattıkça yaratıyorsunuz. Arada sizi dışarı çağırıyorum, ama tınlayan var mı acaba? Deriniz soyuldu bee keselenmekten; çektiğiniz acıların kaynağı bu kadar hamamda kalmak

(Bu sözlerdeki sevginin gücünü hissetmeye doyamadım açıkçası.

66 The Wise


yüzünden tahriş olmuş deriniz olabilir mi bir düşün bakalım. O kadar sürterseniz tabii ki aşınır ve yara yapar bu deri. Artık olan halinizi görün de çıkın biraz dışarı. Sizin “esas gerçek” diye okuduklarınızın ne kadar sınırlı olduğunu görünce kalakalacaksınız. Hamam tayfası sizi. Sonra keselenmeye devam etti, acayip keyif alıyordu ve kendi kendine bir şarkı tutturmuş gidiyordu. Beni kendi halime bırakmıştı ve kendi keyfine bakıyordu. Söylediklerini düşündüm ve düşündükçe aklıma şu geliyordu: Sanırım “kendini tanıma yolu”nda okuduğumuz onca kitapta anlatılanların çoğu, hele ki bizim en değer verdiklerimiz “Hamam”da temizlenmeyi anlattığı kadardı. Okuduklarımız ve yaşadıklarımız, dışarı çıkınca yaşayacaklarımızın yanında “haftada bir saat” gibi kalırdı. İşin kötüsü bazılarımız “Hamam”dan dışarı çıkmaya korkarken, bazılarımız içinse Hamam’dan başka birşey yoktu. Hatta bazıları buraya iyice yerleşmiş ve burasını”tek mutlak” gerçek olarak kabul etmişlerdi. Daha da ilginci “Hamam”a girmek için bekleyen de bir sürü kişi vardı kuyrukta ve bizler böyle kalıcı oldukça diğerlerinin girmesine de engel oluyorduk. Her ne kadar “Hamam” sınırsız olsa da ve herkesi içine alabilecek kadar sonsuz genişlikte de olsa bizlerin içerden çıkmadığını gören birçok sırası gelmişler kapıdan içeri girmiyorlar ve bekliyorlardı, hatta halimizi görünce ürküp beklemeden sıradan çıkanlar bile oluyordu. Aramızdan bazıları işi abartıp dışarda bekleyip de içeri adım atmaya çekinenleri zorlayarak içeri almaya kalkınca da arbede çıkıyordu ara ara. Halbuki Hamam bir duraktı, yol üzerindeki geçici bir durak. Ama biz işin suyunu çıkartıp orayı mesken edinmiştik, orası bizim yeni ana rahmimizdi. Bizi dış dünyadan koruyan yeni bir rahim bulmuştuk, halbuki “Hamam”dan sonrası şu anda içinde bulunduğum nehir gibi muhteşem keyiflerle doluydu, ama korkuyorduk. - Sanırım yazı yazmama gerek kalmadı ekstradan, malzemeleri kullandık. - Ben hiç öyle düşünmüyorum, bilakis zamanla bu konu üzerinde daha fazla durulacak. Hamam’dan çıkma serüveniniz, evrenin akışını hızlandıracak ve hiç tahmin edemeyeceğiniz keyifleri yaşayacaksınız. Göreceksiniz ki “Hamam”, koca evrende sadece minnacık bir Hamam. Tamam orası da muhteşem bir yer, ama çok ufak bir nokta. Ayrıca neden bu hayatınızın, bu gezegen veya evrendeki son yaşamınız olduğunu düşünüyorsunuz ki siz. Güya çok yüce bir cümle ettiğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Bu da sizin Hamam’ın ötelerini bilmemenizden kaynaklanan bir durum. Yaşayabileceğiniz muhteşem bir evren varken ölüp gitmeyi düşünüyorsunuz. Ayrıca bir de bazılarınızda da Hamam’ın sıcaklığı çarpıntılara, sıkıntılara falan yol açıyor ve onlar daha dışarıya çıkamadan öleceklerini düşünüyor ve hissediyorlar. Onlara söyle onlar fazlasıyla içeride kalıp artık dışarı çıkması farz olmuş durumdalar ve vakit geçirmeden de çıkacaklar. Ölecekmiş gibi hissetmelerinin nedeni buharın ve ısının onları rahatsız etmesi.

sarılıyorsunuz; yani artık sizin için ne yapabiliyorsak çılgıncasına deniyoruz, aranıza adam bile soktuk yahu. Bu sefer de inlemeye başladınız “birşeyler değişiyor, bu değişim dönemi, bu da geçecek” diye. Yahu sizi dışarı çıkartmak için birşeyleri denedikçe siz bunu sınav sanıp yerinize daha sıkı oturuyorsunuz. Anlayın artık şunu be sınav yok, sadece deneyim ve keyif var. - Bu birilerine fazla gelebilir sanırım. - Eh anlayan anlasın artık. Bu nehrin herkese açık olduğunu ve eninde sonunda herkesi kutsamak ve onlarla böyle muhabbetler etmek için can attığımı kendi ruhunla gördün. Ben burada keyfimi sürüyorum, balığımı tutuyorum, tadını çıkartıyorum. Gelmek isteyen varsa buyursun gelsin valla. Sen bunu çok istediğin için kendini burada buldun. Dışarı çıkmayı talep edipte ona yanıt vermeyeceğim bir kişi bile yok şu evrende! Tüm evren duysun bunu senin satırların aracılığı ile. Bir kişi bile yok yanıt vermeyeceğim. Buyurun ırmağıma hepiniz, sadece bana seslenin yeter. İnanın gözlerinizi kucağımda açacaksınız ve ilk hissedeceğiniz alnınıza konduracağım öpücükler olacak. Dışarıya yani “esas” evinize hoşgeldiniz öpücüğü olacak bu. - Bu sözlerin üzerine birşey diyemem Tanrım, sen keyfine devam et, ben biraz nehre bırakıyorum kendimi. - Taşın yanında fazladan bir süngerli sırt sopası daha olacaktı, istersen dene çok keyifli oluyor, tavsiye ederim. - Tanrım. - Ben de seni seviyorum, Hasan. - Saol ya, lafı ağzıma tıktın. - Keseleeeennnnn...

- Peki siz nasıl yardım ediyorsunuz içerdekilere. - Çıkartmak için yırtınıyoruz be. Sevgiyle çağırıyoruz, güvenmiyorsunuz; güzellikle çağırıyoruz, inanmıyorsunuz; sarsarak çağırıyoruz, korkuyorsunuz, bir de üstüne üstlük olduğunuz yere daha sıkı sıkı

The Wise 67


Bölüm 3 - Neyi konuşmak istediğini biliyorum, dedi umarsızca oltasını ileri geri hareket ettirirken o, sonra geriye doğru muzipçe bir bakış attı. - Eh, benim de eğlenme hakkım var değil mi? Her istediğinizde canla başla atlayacağımı mı sandın her sorunuza. Beklemesini sen de öğren, premature seni… (Her seferinde beni şaşırtmayı başarıyordu. Ben nasılsa her sorduğumun anında yanıtlanmasına alışmış şekilde heyecanla gelmişken; o, umursamaz bir tavırla balık tutuyordu.) - Eheeeeyt beeee, gel de bak ne yakaladı, Tanrın. Buna mis gibi alabalık derler. Güzelliğine bak şunların, yaratan ne güzel yaratmış beee… Oltanın ucunda koca bir balık çırpınırken Tanrı neşeli neşeli oltasının ucunda çırpınana bakıyordu, sonra onu usulca çıkarttı yerinden ve havaya fırlattı. Balık bir anda kuş olup uçmaya başladı. Şaşkın gözlerle kuşa bakarken… - Eh onun da tekamül zamanı gelmişti. Gel bakalım otur yanıma şimdi. Gittim ve onun yanındaki taşa oturdum. Elinde kağıttan bir kayık vardı ve onu gülümseyerek nehre doğru bıraktı. Kağıt kayık once usul usul giderken akıntıyla birlikte hızlanmaya başladı. - Kayığa iyi bak. Nehre girdi ve ona uyum sağladı hemen. Biz de onun akışa uyum sağlamasını zevkle izliyoruz; tıpkı sizlerin yaşamları gibi. Aslında bu kayık birçok şeyi simgeleyebilir ve en geniş anlamıyla o kayık, yaşamın ırmağındaki sizlersiniz; ama ben burada daha farklı birşeyi anlatmak için kullanıyorum onu. Hani geçen gün bana sormuştun ya “beklenti ile beklemenin farkı nedir?” diye. İşte sorunun yanıtı o kayıkta yatıyor. - Biliyorum her şeyi akışa bırakmaz lazım vs. - “Çok şey” biliyorsun, ama sadece biliyorsun. Bilen ile yaşayan arasında şöyle bir fark vardır. İkisine de aynı kağıt verilir, bilen kağıdın üzerine “ben bu kağıttan kayık yapabilirim ve bu nehirde yüzer” yazar ve kağıdı bu amaçla kullanır; diğeri ise kayığı yapar ve bırakır. Ben ikisini de sonsuz sevdiğim için hangi seçimi yaptığınıza takılmam. Ama şu var ki bu kağıtlar sihirlidir. Sihri de o kağıtların sizin yaşam enerjinizi temsil etmelerinden gelir. Siz elinizdeki o kağıdı sadece üzerine çiziktirmek için kullanabilirsiniz, ama bu seçim enerjiniz ırmakla birleşmez veya saldım nehre, gidiyor salına salına yaparsınız ve o akar, akar, akar... Bu sizin seçiminiz... Ben sadece o kağıtları kayık yapmanız için verdiğimizi hatırlatayım da... - Peki “beklenti ve beklemek”? - Şimdi beklenti yoksunluktan ileri gelir, beklemek sabırdan… diyeceğim, “eeee?” sesi çıkacak senden. Bu yüzden açıklayayım da sonra ne yapman 68 The Wise

gerektiği konusunda kendi fikrimi söyleyeyim müsaadenle... - Aman Tanrım, müsaade sizin; ne demek, ne demek… - Eyvallah koçum. Beklenti yarattığın halleri düşün şimdi. Mesela diyelim birisinden hoşlanıyorsun ve onun da senden hoşlandığı sinyallerini aldığını düşünüyorsun. Yakınlaşmaya başlıyorsunuz ve ardından ondan çeşitli tavırlar beklemeye başlıyorsun değil mi? O bu tavırları yaptığında mutlu oluyorsun, yapmazsa endişe duyuyorsun “acaba n’oldu?” gibisinden, değil mi? Buradaki motivasyonun senin ona olan ilgin değil, aslında karşındakinin seni sevip sevmeyeceği ya da kabul edip etmeyeceği düşüncesi. Bunu beklemenin nedeni de kendinde hissettiğin yoksunluklar. Kendini sevilmeye, kabul edilmeye yeterince layık görmemen. Hatta olayı abartıp beklentilerinin gerçekleşmesini sağlamak adına durumu kontrol altına almaya bile çabalıyorsun; ama nehre koyduğun kayığı nasıl kontrol edebilirsin ki. Onun istediğin gibi gitmesi için belki dal uzatabilirsin ya da daha fantastiği taş atıp dalgalar yaratarak yönünü belirlemek istersin; ama sonuçta her çaban “zaten giden o kayığı”n yönünü şaşırtmaktan başka bir işe yaramaz ne demek istediğimi çok iyi biliyorsun, çünkü sen bu oyuna bayılırsın değil mi? - Hem de nasıl... Beklentilerim nedeniyle neleri kaçırdım ben de bilmiyorum... - Aslında kaçan bir şey de yok hani. Sadece nehirde giden kayığa dokunmamanız gerektiği dersini almanız lazım. Eh bu da aslında büyük bir derstir, çünkü nehrin o kayığı gitmesi gerektiği yere kadar götüreceğine güvenmenizi gerektirir. Bu da zaten sizin en önemli adımlarınızdandır... - Peki ya beklemek? - O da kayığa dokunmamayı öğrenmişlerin tavrıdır, ama bir püf noktası var. Sabır, kayığın varacağı yere kadar geçen sürede kendini oyalamak veya nehir kenarında öylece oturup beklemek değildir. Ona kendini kandırmak denir. Benim önerdiğim daha doğrusu, size keyifli gelebileceğine inandığım tavır şudur: önce elinizdeki kağıtları yazmak için değil, kayık yapmak için kullanın, sonra da bırakın nehre gitsinler. Onların akışına da müdahale etmeyin, ama kenarda arkalarından bakıp durmayın. Çünkü o zaman elinizdeki en büyük fırsatları kaçırmış olursunuz. Neyi mi? Oturduğunuz taşın yanındaki sepette duran yüzlerce, binlerce, milyonlarca kağıdı. Siz birinin gidişine takılmışken yanınızda sonsuz sayıda kağıttan kayık yapabileceğiniz kadar çok malzeme var koçum. Eh işte “beklemek”te size kaybettirir işin açıkçası. Siz kayıkları yapıp yapıp salın nehire ve her kayığınız bir niyetiniz ve ona uygun seçiminiz olsun. O kayıklar hedeflerine varmaları gereken zamanda varırlar ve siz bunun mutluluğunu yaşarken diğer kayıklarda sıraları geldikçe varırlar ve siz iyice uçarsınız. Ama bu anlarda bile durmayın, kayıklar yapıp durun bol bol; taaa ki en son kayığa kadar...


- Hı? O nedir ki?

- Evet, Ben Ben’im… Evrenin kalbi…

- En son kayığı yapmayı hissettiğiniz vakit artık tüm dileklerinizden, isteklerinizden veya niyetlerinizden özgürleşmiş olursunuz ve en büyük deneyime hazırsınız demektir. Bunu yapma vaktinizin geldiğini hissettiğiniz anda tüm evren ve yaşamınız değişecektir.

- Ama ama, anlayamıyorum; neredeyim ben; sen de kimsin?

- Nedir o son kayık? - Son kayığı yaparsın ve nehre koyarsın. Ama bu sefer sen nehir kenarında değilsindir, Hasan. Sen o kayığın içine kendini koyarsın ve kendini nehre bırakırsın. Hiçbir kontrolün veya çaban yoktur. Tüm varlığınla ona teslim olmuşsundur ve sonsuz güveniyorsundur. Onun seni bir yere çarptırmayacağından, alabora etmeyeceğinden veya şelalelerden düşürmeyeceğinden eminsindir; çünkü böyle durumlarda bile yeni yeni formlara gireceğini bilirsin. Kayık alabora olduğunda artık bir balığa dönüşmüş olduğunu fark edersin ve nehrin o kısmını balık olarak tadarsın; bir kayaya çarptığında direk kendini karada bulursun ve nehrin o kısmının kıyılarını tadarsın; şelaleye geldiğine artık kanatların vardır... Nehir seni ASLA yok etmeyecek veya boğmayacaktır. Sadece kendinin başka yüzlerini göstermek adına formunu değiştirecektir. Nehre güvenmek işte budur. - Bu muazzam bir örnek oldu. Peki senin nehirdeki faktörün ne, Tanrım? Seni ne zaman yanımızda göreceğiz bu akışta... - Yazının adı ne, Hasan? “Tanrı’nın Irmağı’nda...” değil mi? Kendi yazdığın yazının başlığı yeterince açıklayıcı değil mi? Sence bu suların kaynağı nerden geliyor? Derken elleri ve ayakları bir anda damla haline dönmeye başladı ve nehrin sularına karıştılar. Yavaş yavaş ırmağın sularıyla bütünleşiyordu ve bana seslendiğini duydum: “Korkma, sen de gel”. Çekine çekine suya adımımı attım ve nehre değer değmez erimeye başladım. Vücudum buz gibi olmuştu ve birden akmaya başladığımı hissettim. O’nun varlığını hissediyordum yanımda ama artık fiziksel bedenlerimiz yoktu. Ve birlikte akmaya başladık... - Tanrım nereye gidiyoruz böyle… Hem benim daha soracaklarım bitmediiii... - Keyfini çıkar koçum. Gelecek sefere konuşuruz aşktan, meşkten, ilişkilerden. Hehehehe yazıya başlarken bundan konuşacaktık güya değil mi ve bana bunu soracaktın. Gördüğün üzere herşeyin bir zamanı var ve şimdi akma zamanı, yiheeeeeaaaaaa!!!!

- Ben AŞK’ım, Hasan; hani hep yaşamayı istediğin… - Evrenin kalbi AŞK mı? - Herşeyin kalbi AŞK’tır. Tüm varoluşun da… Hatırlarsan benimle konuşmak istiyordun hep. İşte karşındayım. - Ama ben AŞK’ın yaşlı bir adam olduğunu hiç düşünmemiştim, karşıma Eros yada Afrodit’in çıkmasını bekliyordum. - (Derince gülümsedi) Sen hayatının hangi döneminde herkesin düşündüğü semboller veya yargılarla yaşadın ki… hep farklıyı ve söylenmeyeni aradın durdun. Senin AŞK’ında böyle çıktı karşına. Ama madem kafanda soru işaretleri oluştu sana gerçek BEN’i göstereceğim. Lütfen gözlerime bak ve ruhumu gör… Zaten hep gözlerindeydim ama bunu söylemesiyle birlikte karşımda bambaşka bir “kelimelerle tarif edilemeyen” belirdi. Gözlerinin içine derin derin baktıkça onun içine girdiğim ve onun ruhunda yüzdüğümü hissediyordum. Fakat esas göreceğim az sonra çıktı ortaya... Kendimi gördüm taşta otururken. AŞK’ı merak eden, birşeyleri yaşadığını düşünen ama taşın üzerinde gergin gergin oturan ben. AŞK’ın bedeniyle tam bütünleştiğimde ise kendimden koptum ve benliğime dışardan bakmaya başladım. Kabullenilmeyi isteyen, içinde eksiklikler hisseden, bu eksikliklerin ürettiği acı veren deneyimleri yaşama ile onlardan kaçma arasında bocalayan, kendini kapana kısılmış hisseden ve başına neler geleceğini bilmeden gergin gergin bekleyen bir BEN. Hayatı boyunca hep AŞK’ın peşinde koşmuş, ara ara yakalamış; aslında bu yolda istediği herşey olmuş bir BEN. Kendini “sevilemez ve çirkin” olarak nitelendirmiş ve bugüne kadar aynada gördüğü fiziksel güzelliği ve ona aşık olmuş birçok insanı görmezden gören bir BEN. Sadece reddedilmelere takılmış ve yapısını başkalarının onayına göre düzenlemiş bir BEN. Ve BEN şu anda AŞK’ın karşısındaki taşta gergin bir bekleyişle oturuyorum ve takılmış halde yanıtlar bekliyordum… Az sonra sahne değişmeye başladı ve bir kız yaklaştı karşımdaki taşta oturan BEN’e. Bu kız ilk aşkımdı. Beni elimden tuttu ve kaldırdı taştan. Yürümeye başladı karşımdaki BEN bir yolda ve o yürürken ben de anlıyordum nasıl

Ve bir anda akıntıya kendini bırakıp, hızla kayboldu. Eh, bana da yapacak başka birşey kalmamıştı. Ben de bıraktım… Nereye gideceğimizi bende bilmiyordum…

Bölüm 4 Yaşlı adam bana muzip ve sevimli gözlerle dönüp baktı. Onun gözlerinde gördüğüm sevgi, güven ve huzuru ruhumun her zerresinde hissettim bir anda. Bana gel otur yanıma gibisinden bir işarette bulundu ve onun yanındaki taşa oturdum. Duyduğum hisleri sözlere dökemiyordum. Zaten ben de kendimi ona bıraktım ve ne gelirse onu yaşıyordum. Ruhumun her zerresinde titreşen bir ses yankılandı hücrelerimde hissettiğim… - Hoş geldin. - Burası neresi, seni tanıyorum ama sen, sen, sen… The Wise 69


bir senaryo yazdığımı bu hayatımda. O, ona aşık olduğumu hiç bilmemişti ve bilmeyecekti de. Platonik bir aşktı ve kendi kendime yaşadığım bir hayalkırıklığıydı. Daha doğrusu o birşeylerin başlangıcı olmuştu ve ben daha AŞK hakkında hiçbirşeyi bilmiyordum bile. Daha sonra Eser’in bana el salladığını gördüm ve bir süre sonra başka birisi devreye girdi. Çok ama çok ilginç bir görüntüydü bu aslında. Beni hiç istemediğini ve reddettiğini düşündüğüm ruhların aslında durumdan sonuna kadar haberdar ve beni sonsuz seven; hatta geçmiş yaşamlarımda aşık olarak yaşadığım ve bu seferki senaryoma uygun olduğu için böyle davranan kişiler olduğunu görüyordum. Beni hiç “erkek” olarak görmeyeceğini düşündüğüm ruhların, eğer senaryo farklı olsa bambaşka davranacaklarını görüyordum açıkça. Yolda yürüyor ve beni “esas hedef”ime götürmede yardımcı olacak kalıbın oluşmasına yardımcı olan ruhların tavırlarını görüyordum. “Esas hedef”ime götürecek kalıplar “ben sevilemem” ve “ben yetersizim” olmuştu hep. Bir anda şunu anladım ki evrende birşeyin varolabilmesi için mutlaka zıddının da orada varolması gerekiyor. Birisi eksik işlemiyor sistem ve ben “esas hedef”imle bütünleşebilmek için önce onun “yok”luğunu güçlü hissettiren kalıpları yaratmıştım. “Esas hedef”imle buluşmam o kadar muazzam olacaktı ki bu yüzden karşısına koyacağım “yok”luğu da aynı muazzamlıkla yaratacak deneyimleri yaşıyordum. Yolda yürüyen BEN farklı insanlarla elele yürüyor ve sonra da onlar vakti gelince ayrılıyorlardı. Ruhlarımız birbirine teşekkür ederken aslında, Dünya’daki BEN acı çekiyor ve kalıpları güçlendiriyordu. Bir süre sonra Dünya’daki BEN’le birlikte olmaya başlayan ruhlar da gelmeye başladılar ve deneyimler farklılaşmaya başlamıştı. Reddedilişler bitmiş, kabul edilişler ve bir süre sonra da kabul edişler başlamıştı. Ruh olgunlaşmaya başlamıştı ve dünyadaki AŞK’ı tanımaya başlıyordu. Dünya’daki AŞK’ın enerjisini ve neleri yaşattığını ve ilişkilerin deneyimini öğreniyordu. Onun gittikçe daha fazla geliştiğini gözlemleyebiliyordum ama içindeki değersizlik kalıpları duruyordu ve gerekliydi de ayrıca. Sonra yola ilk ciddi ilişkim girdi ve elele tutuştuk yürümeye başladık. O benim ilk “özel”, “etkileyici”, “gerçekten isteyerek karşılık verdiğimiz” aşkımdı. Sonra diğerleri de peşisıra sahneye girdiler ve birbirimize ne gibi hediyeler sunduğumuzu izledim ve şunu anladım o anda: Aşık ruhlar birbirlerine çok büyük hediyeler veren, ama esas hediyeleri birbirleriyle yaşadıkları mutluluklar olan binlerce yıllık büyük dostlardı. Tüm ruhlar birbirleriyle dosttu, sadece dünyada birçok farklı role giriyor ve paylaşıyorduk farklı rolleri. Bu arada ruhun “dost” anlayışı, bizim dünyadaki dost anlayışından çok farklıydı. Biz Dünya’da “dost”u hep yanımızda olan ‘aşık olmadığımız’ ileri düzey arkadaşlarımız olarak nitelendirirken; ruhların dostluğunda herşey ama herşey vardı. Dost ruhlar, sevgili de oluyorlardı, aşık da, kardeş de, ebebeyn de, yakın arkadaş da, düşman da... Aslında buna “dost”tan çok “varolmak” kelimesi daha uygun bir titreşim olur diye düşünüyorum dilsel titreşimimize... Hatta onlar sadece “varolan”lardı... ve varlığın her türlü halini deneyimlemek için binlerce formda “varolup” duruyorlardı. Sonra önümde bir sahne belidi ki gördüğüm manzara inanılmazdı. Hayatıma girmiş tüm aşklarım karşımdaydı ve sevgiyle bana bakıyorlardı ve onların gerisinde de dev bir lotus yaprağı içinde birisi duruyordu. Onu görür görmez gözlerim ona kitlendi ve o anda “esas hedef”imle karşılatığımı biliyordum. O benim EŞ’imdi, o benim EŞRUH’umdu, o benim BÜTÜN’ümün diğer yarısıydı, o benim DİŞİliğimindi... Hepsinden öte o BEN’im çoook uzun yıllardır aradığımdı, O BEN’dim ve O BEN’im içimdeydi...

70 The Wise

(Buradan sonrasını O’nun anlatımına bırakıyorum) Yaprağın içinde sevgiyle ve sabırla onun gelişini bekleyerek geçirilen sonsuz güzel ve uzun bir zaman. Tanrı’nın varlığını her anımda hissediş ve O’nun geleceği AN’ın coşkusunu ruhumda yaşayarak her AN’ımda hissettiğim bir BİRlik duygusu, ama bir yanımda O’na hemen sarılma özlemiyle dolu... O’nun varlığa inişinde bıraktığı ve “geldiğimde senden almaya doyamayacağım” diyerek bana emanet ettiği sabır, güven, coşkunun sonsuz güçteki enerjileri hep yanımda... ve ara ara elime onları alıp sevgiyle okşuyor ve ufak tüyler halinde koparıp ona doğru üflüyorum. O, büyük deneyimlerle ve olgunlukla dönecek biliyorum ve onunla sarılıp BİR’leşeceğim AN’ı sevgiyle özlüyorum... Onun Dünya’daki her acısında sevgiyle sarılıyorum ona ve beni, kendini bıraktığı anlarda sevgiyle hissediyor ve birbirimize sözümüzü de... “Zamanı gelince...” Artık zamanın geldiğini ikimizde hissediyorduk ve başımı kaldırdığımda ona binlerce yıldır eşlik etmiş, binlerce ruhu gördüm çevremde... Biliyordum O geliyordu ve sonsuz özlemle kalktım ayağa çırılçıplak... Ve birden alana girdi... Sonsuz gibi gelen bekleyişimizin sonu gelmişti ve O, dünyada ruhundan hissettiği kelimeyle kendini isimlendiren “Sonsuz” karşımdaydı. Beni içinde sevgiyle barındıran çiçek aralanmıştı ve ağır ağır ona doğru iniyordum. Gözlerimiz büyülenmişcesine birbirine kitlenmişti ve çevredeki binlerce ruh sevgiyle açıyorlardı yolu sessizce geriye çekilerek ve bu büyük AN’a tanıklık etmenin coşkusuyla... Sonra onunla karşı karşıya geldik ve konuşamadan durduk öylece ve sonra sarıldık birbirimize ve dudaklarımız birleşti hasretle ve sevgiyle. Artık BİR’dik ve yolumuza sonsuza kadar BİR olarak devam edecektik... Gözlerimi açtığımda kendimi taşın üzerinde oturuyor buldum ve o yaşlı adam aynı muziplik ve sevgiyle bana bakıyordu. Kendimde bir farklılık hissediyordum iki saat öncesine göre... Artık içimde konuşan bir başka ses daha vardı ve yıllardır onun eksikliğini hissettiğimi biliyordum. Onun varlığı ruhumda eksik olan her yeri doldurmuştu ve artık “yoksun” olmadığımı biliyordum. Hayatımın her anında O benimleydi artık ve paylaştığımız enerji kelimelerle ifade edilemezdi. Bir bedende BÜTÜN’dük, aslında taa en başından olduğumuz gibi ve hayatımda ilk defa sonrasını merak etmiyordum hiçbirşeyin... O BEN’imleydi...


The Wise 71


72 The Wise


The Wise - Sayi 5