Page 1


SULTANHAMAM


Proje Yöneticisi Mithat BEREKET Giriş Bölümünü Kaleme Alan Nihan ÖZYILDIRIM Koordinasyon Ayşen KUMLALI Araştırma Pusula TV Ekibi Özer BEREKET Nihan ÖZYILDIRIM Düzelti Nihan ÖZYILDIRIM Haşim BÜYÜKBALCI Yapımevi Aristo İletişim Danışmanlığı Adres: İDTM A3 Blok Kat:15 No: 448 Yeşilköy/İstanbul Tel: 0212 465 37 28 info@aristoiletisim.com Tasarım Uygulama Suat YÜKSEK Baskı Özgün Ofset Adres: Yeşilce Mah. Oto Sanayi Sitesi, Aytekin Sk No:21, Seyrantepe/İstanbul Telefon: (0212) 280 00 09

2


ÖZER BEREKET

SULTANHAMAM

TETSİAD Yayınları - 1

3


4


İÇİNDEKİLER

Sunuş;

Yaşar Küçükçalık

Önsöz;

Özer Bereket

Giriş;

Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

1. Bölüm:

Türk Tekstilinin Merkezi Sultanhamam

2. Bölüm:

Sultanhamam’da Alışveriş

3. Bölüm:

Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

4. Bölüm:

Sultanhamam Tüccarı

5. Bölüm:

Sultanhamam ‘Üniversitesi’

6. Bölüm:

Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

7. Bölüm:

1980’ler...Değişim Başlıyor

8. Bölüm:

TETSİAD kuruluyor

9. Bölüm:

Tekstil Ülkesi Türkiye

SONSÖZ;

Haşim Büyükbalcı

Ek;

TETSİAD Genel Çalışma İlkeleri ve Meslek Etik Kuralları

Kaynakça

5


6


SUNUŞ Değerli okurlar, saygıdeğer meslektaşlarım. Bugüne kadar çeşitli defalar, farklı kişilerin dilinden, farklı şekillerde Sultanhamamı duymuşsunuzdur. Kimi Sultanhamam’ı “Ticaretin Beşiği”, “Türkiye’de Tekstilin var olduğu yer”, “Türk tekstilinin dinamiklerinin oluştuğu bir bölge”, kimi de “Hayatın Üniversitesi” olarak tanımlamış olabilir. Bunların hepsi doğrudur. Çünkü insanlar hayatları boyunca aynı yere baktıklarında farklı şeyler görebilir ve farklı dersler çıkartabilir.. Bakılan aynıdır. Ama görülen ve çıkartılan ayrıdır… Bu nedenle; bakmak ve görmek aynı şey değildir. Sultanhamam herkese görebildiği kadar faydalı olmuştur. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi; kimilerine göre bir malın alınıp satıldığı yer, kimine göre bir üniversite olmuştur. Bu üniversitede herkes kapasitesi kadar ders almıştır. Osmanlıdan bu yana, yüzyılladır ticaretin beşiği olmuş, farklı kültürlere ev sahipliği yapmış tarihi yarımada da yer alan bölge, Cumhuriyet döneminin başlangıcından bu yana, yavaş yavaş gelişerek Türk Tekstil tarihine yön vermiştir. 1960’larda toplam nüfusu 30-35 milyon olan Türkiye’nin, bütün tekstilin (Çorabından - çamaşırına, giyiminden - Ev tekstiline kadar) dinamiklerinin belirlendiği, pazarının oluştuğu ve ticaretinin uygulandığı bir yer olmuştur. Kısaca söyleyecek olursak bu aktivite, kişilerin yetenekleri, bilgileri, ahlak ve görgüleri ile mütenasip olarak, farklılıklar göstermiştir. Yüzlerce yıldır orada yaşayan bu mümtaz kişiler, toplumumuzun değer yargılarına paralel olarak, Sultanhamam’ın kurallarını oluşturmuştur. Bu kurallar ne kadar Sultanhamam kuralı olarak isimlendirilse de, günümüz çoğunluğunun kabul ettiği ve etmesi gereken evrensel kurallardır. Çünkü bu kurallar, dünyanın her yerinde geçerlidir. Bunun adı; tek kelimeyle ifade edilecek olursa dürüstlüktür. Tabii dürüstlük tek başına bir işe yaramaz. Kişinin, kabiliyetleri, iş bilgisi, vizyonu ve çalışkanlığı ile bütünleştiği zaman bir değer ifade eder. Çünkü dürüstlük bir insan için meziyet değil, olması 7


gerekendir. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz kuralları; önce ailemizden başlayarak, sonra eğitim ve daha sonra da iş hayatından edindiğimiz tecrübe ve birikimlerle bütünleştirir ve benimseriz. Sultanhamam, sabah dükkânın nasıl açıldığını, müşteriye saygıyı, işin nasıl yönetileceğini ve daha pek çok şeyi, bakmayı değil görmeyi bilene, görebildiği kadar öğreten bir üniversitedir. Sultanhamam; sosyal sorumluluk bilincini bizlere veren, çevremizde yaşayanlarla bir bütün olmamızı öğreten, ticaretin etik kurallar çerçevesinde yapıldığı zaman bir değer ifade ettiğini bize öğreten, dayanışmanın bir insanlık vasfı olduğunu uygulayarak bizlere örnek olan, bilge tüccarların yaşamış olduğu yerdir. Bu kitabın yazılmasındaki temel amaç, bizden sonra gelecek nesillere geçmiş dönem Türkiye’si ile ilgili belge bırakabilmektir. Bu belgesel ve kitabın oluşmasında emekleri geçen, başta tüm meslektaşlarımız olmak üzere; Sayın Mithat Bereket, Sayın Özer Bereket ve tüm ekibine, tüm TETSİAD Yönetim Kurulu ve çalışanlarına en içten teşekkürlerimi sunarım. Bu belgesel ve kitabı, geçmişte ya da yakın zamanda bizlerle aynı ortamı paylaşmış ve “Sultanhamam kuralları” dediğimiz ticaretin yazılı olmayan kurallarının oluşmasında katkısı olan, kendinden sonraki jenerasyonlara örnek olmuş, yaşayan ve ahirete intikal etmiş tüm meslektaşlarımıza ithaf ediyoruz.

Saygılarımla, Yaşar KÜÇÜKÇALIK Başkan TÜRKİYE EV TEKSTİLİ SANAYİCİLERİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ

8


ÖNSÖZ Her şey, esnaflığın kurallarının yazıldığı yer olan Sultanhamam hakkında bir belgesel film yapmaya karar vermekle başladı. Sultanhamam, hem ticaret yaşamının altın kuralarının belirlendiği hem de Türk tekstilinin (özellike ev teksitlinin) temellerinin atıldığı yer olarak, bu film çalışmasının başrolünde olacaktı. 2013’ün ilk aylarında, tüm Pusula TV ekibi, TETSİAD’ın sponsorluğunda çalışmaya başladık. İstanbul, Kayseri, Bursa, Denizli, Buldan’da çekimler yaptık. Hayatının büyük bölümünü Sultanhamam’da tüccarlık yaparak geçirmiş ya da Sultanhamam’la yoğun ticari faaliyetler içinde olmuş, yirmi sekiz duayenle görüşmeler yaptık. Sultanhamam’a vefa, projenin asıl fikir babaları TETSİAD Başkanı Yaşar Küçükçalık ve TETSİAD Genel Koordinatörü Haşim Büyükbalcı’nın işin en başında bana verdikleri en önemli anahtardı. Bu anahtar, tüm araştırma boyunca kime gitsem, hangi kuruma başvursam tüm kapıları açtı. Meğer Sultanhamam’la ilgili söylenecek ne kadar çok şey varmış ve bugüne kadar ne kadar azı söylenmiş. Yaklaşık yedi aylık bir çalışma sonucunda, toplamda elli saate yakın görüşme kaydı tuttuk. Ayrıca, arşiv niteliğinde fotoğraflar ve belgeler topladık. Sözlü tarih kayıtlarının sadece altmış dakikalık kısmını kullanarak Sultanhamam Belgeseli’ni hazırladık. Bu film DVD olarak çoğaltıldı ve dağıtıldı. Geriye kalan kırk dokuz saatlik konuşma kaydının arşiv raflarına mahkûm edilmemesi için de işte bu kitabı hazırlamaya karar verdik. Çünkü bu konuşmalarda, Türkiye’nin bir tekstil ülkesi olma yolunda geçirdiği evreler hakkında ve bu toprakların barındırdığı engin ticari değerlerle ilgili, bugüne kadar hiç anlatılmamış anılar ve paylaşılmamış bilgiler vardı. Bu kitabın bence en önemli görevi, Sultanhamam tarihini ve bu tarihin içinde ticaretin yazılmamış altın kurallarını, en iyi bilenlerin ve bizzat yaşamış olanların anlatımlarıyla geleceğe taşımak olacak. Bu kitabın hazırlanmasında, yardımlarından dolayı; tüm Pusula TV ekibine, verdiği çok önemli fikirler için TETSİAD Genel Koordinatörü Haşim Büyükbalcı’ya; her şeyden değerli manevi destekleri için eşim Müge ve kızlarım Yağmur’la Deniz’e çok teşekkür ederim. Temel felsefesi dürüstlük ve doğruluk olan bu kitabı yazarken aklımın bir köşesinde hep hayatımda tanıdığım ‘ilk’ dürüst adam, kaybettiğim babam, Faik Bereket vardı.

Özer BEREKET 04 Mayıs 2014, İstanbul 9


GIRIS

10


TARIH BOYUNCA SULTANHAMAM VE CIVARI

11


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Dünyanın en eski şehirlerinden biri olan İstanbul, kurulduğu günden bu yana hem tarihin akışında hem de insanların tasavvurunda özel bir yer işgal etti. İstanbul’un Doğu Akdeniz’e hâkim konumu ve güvenli limanı şehre hem askeri hem ticari açıdan önemli bir üstünlük kazandırıyordu. Aslında İstanbul’un, tarihi boyunca bu kadar fazla kuşatma yaşamış olması biraz da bu cazibesi yüzünden, bu kuşatmaların neredeyse hepsini atlatabilmiş olması da yine bu konumu ve güçlü surları dolayısıyladır. Haliç’in sakin, rüzgârdan ve dalgadan uzak güvenli suları, tarihin her döneminde ticaret gemileri için tercih edilen bir liman bölgesi oldu. Burası Akdeniz ticaretinin önemli bir merkezi ve birçok deniz ticaret yolunun son bulduğu yerdi. Ticaret de doğal olarak Haliç limanlarına yakın yerlerde gelişti. Yakın dönemlere kadar ticaretin büyük oranda deniz ulaşımı üzerinden sağlandığı hatırlanacak olursa bunun önemi daha iyi anlaşılır. Üstelik İstanbul’da neredeyse her dönem nüfusun yüksek olması tüketim ihtiyacını artırmış, bu da ticaret hacmini ve ticari hareketliliği yükselten önemli bir faktör olmuştu. İstanbul, Osmanlı döneminde de cumhuriyette de tarihsel, siyasal, coğrafi ve demografik sebeplerden dış, toptan ve perakende ticarette en önde gelen merkez oldu. Bu ticaretin kalbi çok uzun süre Eminönü, Kapalıçarşı, Süleymaniye arasında kalan bölgede attı. Bugünkü idari bölünmeyle Sururi, Mercan, Taya Hatun ve Hobyar mahalleleri arasında kalan Sultanhamam dediğimiz bölgeyi, kabaca Mısır Çarşısı - Büyük Postane hizası, bir yandan Uzunçarşı Caddesi, diğer tarafta Mahmut Paşa Camii, öte yandan da İstanbul Erkek Lisesi’yle Ankara Caddesi hizasıyla sınırlandırırsak, bölgenin, bugün suriçi olarak tanımlayabileceğimiz eski İstanbul içinde ne kadar önemli bir konuma sahip olduğu anlaşılabilir. Şehrin topoğrafyasında, dolayısıyla yerleşiminde ve yapılaşmasında belirleyici olan meşhur “yedi tepe”den ikincisinin yani bugün Nuruosmaniye Camii’nin bulunduğu tepenin kuzey yamacından Mahmutpaşa Yokuşu iner; üçüncü tepenin yani Bayezid Camii’nden Süleymaniye’ye uzanan alanın doğu-kuzeydoğu yamacındaysa Mercan ve onun daha aşağısında da Tahtakale yer alır. Dolayısıyla Sultanhamam bölgesi bu iki tepeyle yakın ilişki içindedir; diğer yandan ticaret hayatına can veren ve 12


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

şehrin dünyayla bağlantısını sağlayan limanların bulunduğu Haliç kıyı şeridiyle Bizans döneminde de Osmanlı döneminde de şehrin idari, resmi ve törensel yapılarının ve alanlarının bulunduğu Mese yani Divanyolu arasında konumlanmıştır. Kısacası İstanbul coğrafyası içinde, her dönem için son derece merkezi bir noktadadır. BİZANS DÖNEMİ Bizans döneminde Konstantinopolis’in idari merkezi, ikinci ve üçüncü tepelerle, Ayasofya, saray ve hipodromun üzerinde bulunduğu birinci tepenin arasında kalan bölgeydi. Dolayısıyla Sultanhamam ve civarı Bizans döneminde de törensel ve resmi alanlarla liman arasındaki konumuyla itibarlı bir yer işgal ediyordu. Bugün Mahmutpaşa olarak adlandırdığımız yerde ve Bahçekapı’ya doğru giden yamaçlarda Konstantinopolis’in seçkin insanlarının evleri bulunuyordu, yani bölgenin bir kısmı mesken alanıydı. İmparatorun saray muhafızının makamı olan Vigla’nın da bu civarda olduğu tahmin ediliyor. Limanların yukarıda sözünü ettiğimiz özelliklerinden dolayı Bizans döneminde ticaret ve imalat Haliç kıyılarında yoğunlaşmıştı. Zaten Haliç’in konumu, şehrin ticaret alanının yüzyıllar boyunca aynı bölgede kalmasını gerektirmişti. İmparatorluk başkentinin ihtiyacını karşılamak için buraya çok çeşitli mallar gelir giderdi. Aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi, Bizans’ta da Eminönü kıyıları boyunca büyük iskeleler, bu iskelelerin karşısında da Neorion (Bahçekapı), Drungari (Odun Kapısı), Perama (Balıkpazarı Kapısı) gibi kapılar bulunuyordu. Ticari malların şehre giriş çıkışı için gerekli olan bu düzenleme Osmanlı döneminde de devam etti. Eminönü civarında bir baharat pazarı da mevcuttu, hatta daha sonra, Osmanlı döneminde inşa edilen Mısır Çarşısı da bu geleneğin bir devamı olarak görülebilir. İşte Sultanhamam ve civarı, dünyaya açılan böyle son derece hareketli bir ticaret limanının hemen arkasında yer alıyordu. II. Theodosius zamanında, 425 yılı civarında Latince olarak kaleme alınmış bir tür şehir kılavuzu olan Notitia Urbis Constantinopolitanae, o dönemdeki Konstantinopolis’i on dört bölgeye ayırır. Bu sınıflandırmaya göre bugünkü Sultanhamam bölgesi, Neorion 13


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Limanı (Bahçekapı) ile St. Jean de Cornibus Kapısı (Zindankapı) arasındaki sahil şeridinden, Mese’nin ikinci tepenin üzerindeki kısmına kadar ulaşan V. ve VI. bölgelerin arasında bulunuyordu. Notitia’ya göre o dönemde bu bölgede konutlar, özel ve halka açık hamamlar, fırınlar, değirmenler, perakende satış yapılan galeriler ve et pazarı vardı. Neorion Limanı yakınlarındaysa yağ ve hububat ambarları yer alıyordu. Sultanhamam bölgesinin Vasıf Çınar Caddesi (Rıza Paşa Yokuşu) üzerinden bağlandığı Uzunçarşı Caddesi, Bizans İstanbulu’nda Makros Embolos adını taşıyordu ve şehrin ana aksı olan Mese’yi Haliç limanına bağlamak gibi hayati bir işleve sahipti. Bu yol üzerinde ticarethaneler bulunuyordu. Şehrin bu temel yapılanması değişmediği için aynı yol, Osmanlı döneminde de hem ticari hayattaki hem de limanla şehrin idari merkezini bağlamaktaki rolünü sürdürdü. Aynen bunun gibi, Mese’yi Haliç limanlarına bağlayan başka embolos’lar yani sütun dizileriyle taşınan revaklı yollar da vardı. Bu yollar aynı zamanda çarşı işlevi de gören alışveriş mekânlarıydı. Şehrin yeniden inşası için büyük bir çaba harcayan İmparator Konstantinus (salt. 324-337), bu çalışmalar sırasında hem Mese’yi uzatmış hem de Mese’den dik olarak Haliç’e doğru inen yeni sokaklar düzenletmişti. Dolayısıyla bugünkü Sultanhamam-Mahmutpaşa bölgesi 4. yüzyıldan itibaren bir ölçüde ticaret alanıydı. Özellikle İustinianos (salt. 527-565) zamanında İstanbul, doğuyla batı arasındaki ticaretin bağlantı noktası haline gelmişti. 5. ve 6. yüzyıllarda ipek ticareti önemli bir yer tutuyordu. 13. yüzyıldaysa artık, Robert Mantran’ın ifadesiyle “Hindistan, İran ve Uzakdoğu’nun baharatı, Kırım’ın ve Doğu Avrupa’nın buğdayı, Rusya’nın derisi ve kürkü, Yunanistan’ın ve takımadaların şarabı, Batı Anadolu’nun şapı, Küçük Asya’nın yünleri, İran’ın ipekleri, Ermenistan’ın ve Doğu’nun değerli kumaşları bu kente akıyordu.” Uzun süre Akdeniz ticaretine hakim olan Venediklilerin Konstantinopolis’teki üsleri de buradaydı. Haliç kıyıları boyunca, bugünkü Eminönü-Unkapanı arasında yerleşmiş çok sayıda Venedikli tüccar vardı, hatta Venedik balyosunun konutu Tahtakale’deydi. Ancak Bizans döneminde Konstantinopolis’le ticaret yapanlar sadece onlar değildi; Ruslar, 14

Cenevizliler,

Amalfililer,

Pisalılar,

Raguzalılar,

İspanyollar,

Floransalılar,


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Buondelmonti’ye göre Konstantinopolis, 1420 civarı.

Provanslılar, Ankonalılar ve Almanlar da, liman ve bugünkü Eminönü bölgesinde aynı işle meşguldüler. Mesela 12. yüzyılda Pisalıların ticaret yerleşimlerinin bugünkü Sultanhamam bölgesinde bulunduğu, bir yandan Âşir Efendi Caddesi’nin bir kısmından Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’ne, diğer yandan da Sabuncu Hanı Sokağı’yla Vasıf Çınar Caddesi’nin kesiştiği yere uzandığı, sahil tarafında da Mısır Çarşısı’na ulaştığı sanılmaktadır. 15


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

İdari ve dini yapılardaki görkemli, anıtsal yaklaşım, ticaret yapıları söz konusu olduğunda yerini daha basit ve işlevsel bir mimari anlayışa bırakıyordu. Biraz da bu yüzden Bizans döneminden günümüze ulaşan ticaret yapısı pek yoktur. Ancak Kevork Pamukciyan, manifaturacı Aleksiyan Topalyan’ın 1893 yılı civarında Sultanhamam’da yaptırdığı Topalyan Han’ın temeli kazılırken Bizans zamanından kalma bir binanın kalıntılarıyla çok kıymetli antika eşyaların çıktığını aktarır. Mahmutpaşa bölgesinde, bugün hâlâ ayakta olan tek Bizans dönemi yapısı, Büyük Valide Han’ın içindeki Eirene Kulesi’dir. Bu kule, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde “cihannüma kulesi” olarak geçer. Eni ve boyu 12’şer metre olan orta Bizans dönemine ait kulenin şu andaki yüksekliği 27 metredir, ancak orijinalinde daha uzun olduğu, zaman içerisinde bir kısmının yıkıldığı düşünülüyor. Bu kulenin gerçek işlevi konusunda kesin bir bilgi yok, ihtimallerden biri eski bir kalenin parçası olduğu yönünde. 18. yüzyıl tarihçisi İnciciyan’ın aktardığı bir rivayete göre, daha fetihten önce, Bizans zamanında Türklerin ilk yerleştiği yer de Sultanhamam yakınlarındadır. Yıldırım Bayezid İstanbul’u kuşattığında imparatoru şehri teslim etmeye davet eder, ama imparator yıllık bin altın vergi, İstanbul’da Müslümanlara ait bir mahalle kurmak, bir cami yaptırmak, bir kadı tayin etmek ve Yıldırım Bayezid adına sikke bastırmak taahhüdüyle padişahı ikna eder. İşte rivayete göre bu anlaşmayla İstanbul’a getirilen Türkler, bugün Valide Han’ın bulunduğu bölge civarına yerleşip Kaşıkçılar mahallesini kurarlar. Ancak Sultan Bayezid 1402’de Timur’a esir düşünce imparator Müslümanları İstanbul’dan çıkarır, camiyi de yıktırır. OSMANLI DÖNEMİ İstanbul 1453’te II. Mehmed tarafından fethedildiğinde şehir eski görkemini büyük oranda kaybetmiş, zengin ve güçlü dönemlerini geride bırakmıştı. II. Mehmed fetihten hemen sonra şehre yeniden canlılık kazandırmak için bazı iskân ve inşa faaliyetlerine başladı. Bu kapsamda hastaneler, tımarhaneler, hamamlar yapıldı. Bunların yanında çarşılar, pazarlar, ticarethanelerin inşasıyla ticari hayat özellikle teşvik edildi. 16


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Fetihten çok kısa bir süre sonra, 1455’te II. Mehmed bir bedesten yapılmasını istedi. Daha sonra etrafında gelişen yapılarla birlikte bugün Kapalıçarşı olarak bildiğimiz bedesten, merkezi bir rol üstlenerek ticari faaliyetlerin mekânsal gelişiminde belirleyici oldu. Bir ucuyla bu bedestene bağlanan Bizans döneminin Makros Embolos’u Uzunçarşı üzerinden Tahtakale’ye, oradan da Haliç limanına açılan bölge, Bizans’ın bu konudaki mirasını da devralarak şehrin ticaret bölgesi haline geldi. Uzunçarşı Caddesi’nin her iki tarafında sıra sıra dükkânlar bulunuyordu. Dolayısıyla fethin ardından bu ticaret bölgesi aynı yapılanmayı ve işlevi korudu. II. Mehmed’in sadrazamlarından, İstanbul’un fethine bizzat katılmış olan Mahmud Paşa’nın (ö. 1474) yaptırdığı külliye, Osmanlı dönemi İstanbulu’nun ilk büyük külliyelerindendi ve şehrin yeniden inşa faaliyetlerinin de ilk adımlarından biriydi. Yapımı 1462 yılında tamamlandı. Limanla Divanyolu arasındaki bölgenin bir bölümünü kaplayan semte adını veren Mahmud Paşa Külliyesi’nin inşasının ardından bölgedeki nüfus ve yerleşim artış gösterdi. Yine bu külliye kapsamında inşa edilen Kürkçü Hanı (Kurşunlu Han), cami ve hamama gelir getirmesi için yapılmış yüz odalı büyük bir kervansaraydı. Caminin biraz daha aşağısında bulunan Mahmud Paşa Hamamı’ysa yakın bir dönemde, bölgenin ana faaliyet alanı olan ticarete dahil olarak çarşı olarak kullanılmaya başlandı. II. Mehmed tüccarlara hizmet vermesi için Mahmutpaşa çarşısı civarında, içinde dükkânların da bulunduğu bir kervansaray yaptırmıştı ama bu yapı günümüze ulaşmadı. Tüccarlara yönelik kervansaray ihtiyacı, fetihten hemen sonrasında da uzak yerlerden, başka şehirlerden gelip burada mal alıp satan ve dolayısıyla geçici bir süre konaklama yerine ihtiyaç duyan bir ticaret erbabının hiç de az olmadığını düşündürmektedir.

17


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

15. yüzyılın sonlarında İstanbul.

16. Yüzyılın ortalarında Hürrem Sultan, vakıflarına gelir sağlamak amacıyla, bugün Yeni Cami’nin arka tarafında, Mısır Çarşısı’nın güney girişinin bulunduğu yerin karşısında bir çifte hamam yaptırmıştı. Mimar Sinan’ın eseri olan bu hamam, daha sonra o bölgeye Yeni Cami’nin inşa edilmesiyle bu külliyenin içinde kaldı. İşte semte de adını veren, “Sultan Hamamı” olarak bilinen bu Haseki Hürrem Sultan Hamamı’ydı. Yazık ki hamam, 1930 yılı civarında Vakıflar İdaresi tarafından yıktırıldı, daha sonra da yerine yeni bir işhanı yapıldı. Bu yüzden günümüze ulaşamayan hamam artık yalnızca semtin adında yaşıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde, Akdeniz’e hâkim olabilmek gitgide daha önemli hale gelmişti. Ancak bunun için yalnızca askeri anlamda deniz gücü yeterli değildi, deniz ticaretini kontrol edebilmek de gerekiyordu. Bu yüzden bu dönemde Haliç kıyılarındaki rıhtım, liman ve kapanların sayısı arttı. Hatta, belki de şehrin

18


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

en hareketli yeri olduğu için, diğer bütün kapıların kapanmasına rağmen Bahçekapı geceleri de açık tutulur, şehre geç kalanlar bu kapıdan içeri alınırdı. Şehrin ilk zamanlarından beri olduğu gibi, çok çeşitli mallar Unkapanı’ndan Sarayburnu’na kadar art arda dizilmiş olan iskelelere indiriliyordu. Mesela Eremya Çelebi’ye göre 17. yüzyılda buraya uzak diyarlardan değerli kumaşlar gelirdi. Zaten Karadeniz’den, Mısır’dan, Suriye’den, Halep’ten, Venedik’ten, Fransa’dan her türlü mal; ipek, kadife ve kumaş İstanbul limanlarına akıyordu. İmparatorluğun bütün bölgelerinde üretilen malların bir bölümü muhakkak İstanbul’a gelirdi, imparatorluğun sınırları genişledikçe bu üretim ve ticaret hacmi de arttı. Şehrin ihtiyacı olan bütün malların toplanıp daha sonra başka yerlere gönderildiği, binlerce denizci ve tüccara hizmet veren liman bölgesi ve bunun iç tarafı, ciddi bir insan trafiğini de ağırlıyordu ve bu haliyle gerçek bir iş merkeziydi. Bu yoğun ticari faaliyete rağmen, özellikle erken dönemlerde, limanların arka tarafında kalan bazı bölgeler konut alanı olarak da kullanılıyordu. Tahtakale ile Topkapı arasındaki yamaçlarda aristokrasiye ait birkaç katlı, büyük avlulu, çok sayıda odası olan konaklar ve saraylar bulunuyordu. Ancak 17. yüzyıldan itibaren, bir yandan ticaret hayatının hızlanmasıyla birlikte buradaki hanlar, ardiyeler ve dükkânların sayısının hızla artmaya başlaması; diğer yandan da bazen günlerce sürebilen ve çok ağır tahribata sebep olan yangınlar, bu civardaki mesken sayısının azalması ve bölgenin bütün bütün ticari bir veçhe kazanması sonucunu doğurdu. Bu yok olan konakların yerine de hanlar ve dükkânlar yapıldı, işyerleri çoğaldı. 17. Yüzyılın ikinci yarısında Eminönü ile Kapalıçarşı arasında kalan bölge artık çok az ikamet alanının bulunduğu, hanların, toptancıların, ambarların, dükkânların, zanaatkârların yoğun olduğu tam bir ticaret bölgesiydi. Aslında şehrin toplam yüzölçümü düşünüldüğünde, ticari bölgelerin dar alanlara sıkışmış olduğu söylenebilir. Fakat bu durum, hem esnafın kendi içindeki alışverişini hem de esnaf denetimini kolaylaştırması açısından tercih ediliyor, ticaretin çok çeşitli bölgelere yayılması pek teşvik edilmiyordu. Aynı malın ticaretinde uzmanlaşmış esnaf ve toptancılar genellikle aynı sokakta faaliyet gösteriyordu. Kimisi günümüzde de var olan kimisiyse unutulmuş ya da değişmiş sokak adları aslında bunun en açık göstergesidir; 19


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

yağcılar, yemişçiler, sandıkçılar, çakmakçılar, marpuççular, tarakçılar... 17. Yüzyılda Eminönü civarını hem fiziksel hem sosyal anlamda

değiştiren

olay-

lardan biri, Hatice Turhan Sultan’ın (ö. 1683) Yeni Cami Külliyesi’ni ve bu kapsamda Mısır Çarşısı’nı inşa ettirmesi oldu. Büyük külliyeler ve çarşılar o tarihe kadar şehrin hep tepe bölgelerindeyken Yeni Cami’yle birlikte ilk defa bu boyutlarda bir dini ve bir de ticari yapı denize ve limana yaklaşmıştı. 1664’te tamamlanan

Yeni

Cami

Külliyesi’nin inşası başlamadan önce, cami ve çarşının bulunduğu alan, Bizans döneminden itibaren Yahudi mahallesiydi. Bu inşa faaliyetleri dolayısıyla burada bulunan Yahudiler Hasköy’e yerleştirildi.

20

Haliç limanlarından Divanyolu’na uzanan ticaret bölgesi.


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Bu yeni çarşı, zaten bir süredir Mahmutpaşa-Sultanhamam bölgesinde sayıları artmakta olan hanların yarattığı ticari hareketliliği biraz daha artırdı. 19. Yüzyıla gelindiğindeyse artık hem bütün İstanbul’un hem bütün Osmanlı’nın ticari merkezi, deniz gümrüğü ve gümrük eminliğinin de bulunduğu, Marmara’nın ve Akdeniz’in çeşitli yerlerinden gemilerin gelip gittiği Eminönü liman bölgesi ve bunun arkasından tepelere doğru uzanan yamaçlardı. Perakendecilerin yanında, bütün Anadolu’nun ihtiyacını karşılamak üzere ülkenin çeşitli yerlerine mal gönderen toptancılar da buradaydı. Ancak 19. yüzyıl daha derin değişimler de getirdi. Yeni üretim teknikleri ve sanayileşme Osmanlı İmparatorluğu’nda da kendini göstermeye başladı. Bütün bunlar yavaş yavaş şehrin çehresini değiştirdi. Haliç ve Eminönü civarında fabrikalar kuruldu, bu bölge bir sanayi alanı görünümü kazandı. Bu fabrikalar 1960’lara kadar bölgede faaliyetlerini sürdürdü. Bölge tarihi bakımından bu dönemdeki bir başka önemli gelişme, 1836’da II. Mahmud zamanında, “Hayratiye Köprüsü” olarak bilinen Unkapanı Köprüsü’nün ve onun ardından da 1845’te, Sultan Abdülmecid zamanında, “Cisr-i Cedid” denen ilk Galata Köprüsü’nün yapılması ve böylelikle Haliç’in iki yakasının birleşmiş olmasıydı. Bu şekilde batıdaki ve doğudaki ticaret bölgeleri birbirine bağlandı. Daha geleneksel ticaret anlayışını temsil eden Eminönü ile Batılı kapitalist özellikleri daha güçlü olan Galata’nın ilişkileri yoğunlaştı. Bununla eşzamanlı olarak köprü civarından deniz yoluyla ulaşım imkânları arttı; daha sonra, 1890 yılındaysa Sirkeci Garı hizmete açıldı ve demiryoluyla ulaşım da sağlandı. Bütün bunların bir sonucu olarak, 19. yüzyıl ortalarında, bir yandan sanayiin bu civarda, Eminönü-Unkapanı arasında gelişmesiyle, bir yandan da Galata Köprüsü, demiryolu ve deniz yoluyla ulaşım imkânlarının artmasıyla, Sirkeci ve Sultanhamam civarında daha yenilikçi bir anlayışla hizmet veren perakende mağazaları da hızla çoğaldı. Bu bölgenin bir iş merkezi olarak hareketliliği arttı. 19. Yüzyılın ortalarında şehirleşmede daha modern bir anlayış gelişmeye başlamıştı. 21


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Bir yandan 1848 Ebniye Nizamnamesi ile, diğer yandan da Hocapaşa yangınının ardından Bâbıâlî ve civarının yeniden düzenlenmesini üstlenen ve bürokratlardan oluşan Islahat-ı Turuk Komisyonu’nun kurulmasıyla binalar ve yollar için yeni standartlar belirlendi. Mercan ve Fincancılar Yokuşu’nun, Sultanhamam ile Bahçekapı arasında kalan bölgenin düzenlenmesi bu komisyonun projeleri arasındaydı.

Eminönü civarı pazar yeri

22


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Osmanlı’da Esnaf Birlikleri ve Bölge Esnafı

Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf birliklerinin oldukça gelişmiş ve düzenli bir teşkilat yapıları vardı. Bu birlikler doğal olarak ticaret bölgesinde bulunuyordu. Uzunçarşı’nın devamındaki Tahtakale’ye sokak sokak loncalar yerleşmişti. Ticaret erbabı da bazı imar faaliyetlerinde bulunuyordu, zaten tüccar banilerin yaptırdıkları ilk camiler de Tahtakale civarındaydı. Bunca hanın, dükkânın, yoğun mal trafiğinin ve belirli oranda imalatın bulunduğu Sultanhamam-Mahmutpaşa bölgesinde, Osmanlı dönemi boyunca çok çeşitli iş kollarından esnaf ve tüccarların faaliyet gösterdiği biliniyor. Ahkâm defterlerinde ve kadı hükümlerinde Mahmutpaşa, Sultanhamam, Dâye Hatun, Valide Hanı esnafına dair sorunlardan, anlaşmazlıklardan, bunların çözümlerinden söz edilir. Bölgede canlı bir ticaret hayatı olduğu bu gibi kayıtlardan da kolayca anlaşılabilir. Ankara’dan Âsitâne’ye sof ve şal getirip Mahmutpaşa yakınlarındaki Tahtahan’da misafiren kalan tüccarın uyması gereken gümrük nizamları ve sofçu esnafının bu nizamlara müdahalesinin önlenmesinden, Dâye Hatun civarındaki al boyacıların dükkan açma, dükkan adedi, ustalık, kalfalık, çıraklık nizamnamelerine bu kayıtlar, kendi dönemlerinin esnaf dünyasının renkli bir panoramasını sunar. Esnaf yapılanması özellikle 18. yüzyılla beraber daha da karmaşık bir hal almıştır.

23


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Bu esnaf çeşitliliği içinde, kumaş, bez, dokuma, tekstil alanlarında

faaliyet

göste-

renlerin sayısı hiç az değildi ve bu işkollarının her birinin kendine ait özel bir birliği vardı. Osmanlı döneminde kumaşçılıkla ilgili esnaf birlikleri arasında şunlar sayılabilir: Abacı esnafı, alacacı esnafı, basmacı esnafı, mücessem basmacı esnafı, bezzaz esnafı, bürüncük bükücü hırfeti, ibrişim bükücü esnafı, kenar ipeği bükücü esnafı, dibacı esnafı, dülbend yemenici esnafı, dülbendci esnafı, iplikçi hırfeti, kadifeci esnafı, kebeci esnafı, kemhacı esnafı, kettancı esnafı, peştemalcı esnafı, sofcı esnafı, şalcı esnafı.

Osmanlı döneminde çuvalcılar.

24


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Ancak söylediğimiz gibi, Haliç limanlarından Kapalıçarşı’ya uzanan ticaret bölgesi içinde geniş bir yelpaze söz konusuydu. Sultanhamam civarında saraçların yani koşum ve eyer takımı yapanların, kehribarcıların, tespihçilerin olduğu da biliniyor. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in (1842-1928) Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı adlı kitabında verdiği bazı bilgiler, bölgedeki esnaf hayatının renkliliğine dair ayrıntılar içerir. Mesela her esnaf birliğinin, çeşitli ihtiyaçlar halinde kullanmak, fakir ve hasta esnafa gereğinde yardım etmek üzere, loncanın nezaretinde bir orta sandığı bulunurdu. Balıkhane nazırının aktardığına göre, 1861 yılında Mahmutpaşa’da bulunan on kadar kürkçü, sandıklarına gelir getiren vakıf binalarından birini, sandık kurallarına riayet etmeyerek satmaya kalkarlar. Bunun üzerine diğer kürkçü esnafı onları Bâbıâlî’ye şikâyet ederek buna engel olur. Zaten hem esnaf örgütlenmelerinin otokontrolüyle hem de devletin ilgili birimleri, özellikle de 19. yüzyılla birlikte şehremaneti kanalıyla bölgede esnafın sıkı bir denetim altında olduğu anlaşılıyor. 1858-1859 ve 1861-1868 yılları arasında iki kere şehremini olan Hüseyin Bey’in sık sık denetim maksadıyla kola çıktığı biliniyor. Balıkhane nazırı Mahmutpaşa ve civarındaki denetimleri şöyle aktarır: “Hüseyin Bey kola çıkmış, Mahmutpaşa başından doğru geliyormuş’ sözü şayi olmasıyla beraber, yokuşun alt başında ne kadar küfeci, işportacı misilli gezginci esnaf varsa cümlesi çil yavrusu gibi dağılır, her biri bir tarafa doğru ihtifa eder; hele dükkâncıları tir tir titretirdi.”

25


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

1839’da

Mahmutpaşa

yakınlarında,

Sultan

Odaları

karşısında dükkânı olan berber Aci Aleksan’a,

kan

almak,

diş

çıkarmak konusunda ser-etibbâyı şehriyârî tarafından izinname verildiğini;

yine

“şerbethane”

bu

bölgede,

adıyla

anılan

meyhanelerin bulunduğunu; 16. yüzyıldaysa Yusuf Sinan Rahiki adında

birinin

Mahmutpaşa

civarında dükkân açarak berş adı verilen ve keten yaprağından elde edilen bir tür keyif verici madde imal edip sattığını yine Ali Rıza Bey’den öğreniyoruz. Sultanhamam ana

faaliyet

mamul

mal

ve alanı

civarının imalat

ticaretiydi

ve ama

Osmanlı döneminde bu bölgenin kitap ve matbuat dünyasıyla da hep yakın ilişkileri oldu. 1567’de ilk 20. yüzyıl başlarında bir kumaş tüccarı.

Ermeni matbaası Valide Han’ın

olduğu yerde kuruldu; 1741’de Âşir Efendi Kütüphanesi burada açıldı; Büyük Valide Han’ın içinde çeşitli matbaalar faaliyet gösterdi; bölge hanlarında sayıları az da olsa kitapçı dükkânları da vardı; Türk yayıncılık camiasının 19. yüzyıldaki önemli isimlerinden Ebuzziya Mehmed Tevfik’in (1849-1913) Tasvir-i Efkar’ı çıkardığı matbaası Beyoğlu’na taşınmadan önce bir süre için Sultanhamam’daydı. 26


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Âşir Efendi Kütüphanesi Adını

verdiği

Caddesi

ile

Caddesi’nin

Âşir

Efendi

Sultanhamam köşesinde

bu-

lunan ve bugün dükkân olarak

kullanılan

Reîsülküttâb

bu

kütüphane,

Mustafa

Efendi

ile oğlu Şeyhülislam Mustafa Âşir Efendi tarafından, kurulmuştur. Mustafa Efendi, 1741 ve 1747 yıllarında, aralarında kıymetli ve nadir kitapların da bulunduğu kendine ait 1237 kitabını vakfetmiş fakat henüz kütüphane

binasını

yaptıramadan

1749’da ölmüştür. Bunun üzerine oğlu Şeyhülislam Mustafa Âşir Efendi

kütüphane

yaptırıp

1800

yılında

binasını açmış-

tır. Âşir Efendi’nin oğlu Rumeli Kazaskeri Kasidecizade

Hafîd

Efendi,

Süleyman

Sırrı

Âşir Efendi Kütüphanesi’nin bugünkü yeri...

Efendi ve Mehmed Bahaeddin Efendi de daha sonra kütüphaneye kitap bağışlayarak zenginleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Kütüphane, tatil günleri olan salı ve cuma hariç haftada beş gün hizmet veriyordu. Kütüphanenin kitapları 1914’te Sultanselim’deki Medresetü’l-Mütehassisin’e, 1918’de de Süleymaniye Kütüphanesi’ne nakledildi. Taş ve tuğladan yapılmış iki katlı kütüphanede okuma salonu, depo, koridor ve hol 27


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

bulunmaktaydı. Âşir Efendi ve ailesin mezarları kütüphanenin arkasındaki haziredeydi; kütüphanenin taşınmasıyla bu mezarlar da Molla Gürani Camii haziresine nakledildi. Kitapların taşınmasından sonra burası dükkân olarak kiraya verildi. Bugün de bu binanın alt katı ticari amaçla kullanılmaktadır. Hanlar Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticari faaliyetin yoğun olduğu bölgelerde hanların hep kilit bir rolü olmuştur. Birçok işlevi üzerinde toplayan ve anıtsal mimari yapılar olmanın çok ötesinde bir yaşama alanı olan hanlar, toplumsal ve ticari hayatın şekillendiği mekânlardı. Hanlar çoğu zaman, cami ya da hayır kurumlarının vakfiyesi olarak, bu kurumlara gelir getirmek üzere inşa edilirdi. Şehre geçici süreyle gelenler için barınma, bekârlar için bekâr odası, üreticiler için imalat alanı, tüccarlar için hem mağaza hem yazıhane, toptancılar için depo, müşteriler için pazar ve alışveriş mekânı işlevini üstlenmişlerdi. Bu yönleriyle de çok çeşitli coğrafyalardan ve kültürlerden insanların kesiştikleri noktalardı. Osmanlı İstanbulu’nda hanların yoğun olduğu üç bölge vardı; Eminönü-Unkapanı bölgesi, Beyazıt-Sultanhamam bölgesi ve Beyazıt-Aksaray bölgesi. Aslında bu veri bile, han mimarisinin ticari hayatta ne kadar önemli olduğunu ve yoğun ticaretin olduğu bölgelerin bir tür hanlar bölgesine dönüştüğünü gösteriyor. Sultanhamam-Mahmutpaşa civarındaki en eski han, Mahmud Paşa Külliyesi kapsamında inşa edilen, Mahmutpaşa Yokuşu üzerindeki Kürkçü Han’dır. Bu han aynı zamanda döneminin tek taş hanıydı. Ama asıl, Kösem Mahpeyker Valide Sultan’ın IV. Murad döneminde (1632-1640) Çakmakçılar Yokuşu’nda Büyük Valide Han’ı yaptırmasıyla bölge daha da fazla ticari bir görünüm kazanmış, bunu izleyen yıllarda yapılan diğer hanlarla birlikte, bu civarda bulunan, aristokratlara ait meskenler yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Büyük Yeni Han da bu aynı yokuş üzerine inşa edilince Çakmakçılar’daki hareketlilik iyice artmış ve bu civar tamamen bir hanlar bölgesine dönüşmüştü. Zaten bir yandan ticari faaliyetlerin artışı yeni hanların yapılması ihtiyacını doğuruyor, diğer 28


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

yandan da yapılan yeni hanlar yeni bir hareketlilik getiriyordu. Her ne kadar hanlar temel olarak iktisadi-ticari hayatın bir parçası olsalar da, bulundukları bölgenin kültürel hayatı içinde de küçümsenemeyecek bir yer işgal ediyorlardı. Mesela, Kırımlı Artin adında bir Ermeni, Kilise ve Sivil Kanunlar Kitabı’nı, 1772-1778 arasında Büyük Yeni Han’da istinsah etmişti. 1800 yılı nisan ayında, Ermeni Gregoryen cemaati ileri gelenleri yeni bir başpatriğin seçimi için Büyük Yeni Han’da toplanmışlardı. Büyük Çorapçı Han’ın ilk katında bir sinagog bulunuyordu. Matbaa-i Amire müdürü Boğos Arapyan’ın matbaası 19. yüzyıl başlarında Kürkçü Han’da faaliyet göstermişti. Valide Han’ın içinde kendilerine yaşama alanı bulmuş olan İranlıların burada kendilerine ait matbaaları vardı. 19. yüzyılda yaşamış olduğu sanılan halk şairi Segahi’nin, Bahçekapı’dan yola çıkarak Mahmutpaşa, Mercan ve nihayet Kapalıçarşı’yı anlattığı uzun Çarşı Destanı, bu hanlar bölgesindeki çarşı-pazar hayatını çok güzel anlatır: “Sakaçeşmesi’nden çıktım yukarı Seyreyledim anda ulu hanları Gördüm poliçeci sarraf tüccarı Yollarda yüklerden geçilmez asla Dolaşarak geçtim Mahmutpaşa’dan Gözüme ilişti mahbûb u yâran Telci tenekeci çarhî bezirgân Fener kandil satar, bazısı boya”

29


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Osmanlı’nın son dönemlerine gelindiğinde, mimari açıdan han anlayışı değişmişti ama bu yoğun ticaret bölgesi yine hanlar bölgesi olmaya devam etti. 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında, özellikle Sultanhamam, Bahçekapı, Sirkeci bölgesinde, bu kez yeni ve Batılı bir anlayışla çok katlı hanlar inşa edilmeye başlandı. Bu inşa faaliyetlerini bir yandan İstanbul’da bulunan Avrupalı mimarlar, bir yandan da I. Milli Mimarlık Akımı’nı temsil eden Türk mimarlar sürdürdü. Alman mimar Jachmund’un Deutsche Orient Bank için inşa ettiği Germanya Han ve Mimar Kemalettin Bey’in (1870-1927) yaptığı 1. Vakıf Han bunların örnekleri arasında sayılabilir. Bölgeye karakterini veren ve ticari hayatın vazgeçilmezlerinden olan hanların bazıları şunlardır: Büyük Valide Han, Kürkçü Hanı (Mahmud Paşa Hanı, Kurşunlu Hanı), Büyük Yeni Han, Küçük Yeni Han, Sultan Odaları, Çorbacı Han, Hacopulo Han, Kefeli Han, Çuhacı Han, Büyük Çorapçı Han, Amir Han, Kalcı Han, Leblebici Han, Âşir Efendi Hanı, Baltacı Hanı, Bezci Hanı, Cafer Ağa Hanı, Emir Hanı, Esad Efendi Hanı, Fincancı Han, Halıcı Hanı, Kamondo Hanı, Kaşıkçı Hanı, Kilid Hanı, Kumru Hanı, Nasıf Ağa Hanı, Pambukçuoğlu Hanı, Partal Paşa Hanı, Rıza Paşa Hanı, Sümbüllü Han, Tahda Han, Büyük Ticaret Hanı, Yarım Taş Hanı, Büyük ve Küçük Yıldız Han, Yusufyan Hanı, Topalyan Han, Aslan Fresco Hanı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında Çuhacı Han’da gayrimüslim mücevheratçılar ağırlıktaydı; Kaşıkçı Han’da içinde terzilerin de bulunduğu, çoğu gayrimüslim muhtelif tüccarlar vardı; Küçük Yeni Han’da sarraflar, tülbentçiler, çuhacıların da dahil olduğu çeşitli işkolları bulunuyordu; 1910 yılında, dönemin zenginlerinden Fresco Bey’in yaptırmış olduğu Aslan Fresco Hanı’nda tekstil esnafının işyerleri vardı. Bir anlamda bölgeye karakterini veren bu hanlardan birkaçını daha ayrıntılı olarak ele almakta fayda var: BÜYÜK VALİDE HAN: İstanbul’un bütün hanları içinde Büyük Valide Han’ın muhakkak ki çok müstesna bir yeri vardır. Zira aynı hanın kendisi gibi, hanı yaptıran Kösem Mahpeyker Valide Sultan (ö. 1651) da Osmanlı’nın hanım sultanları içinde müstesna bir yere sahiptir. IV. Murad (salt. 1632-1640) ve Sultan İbrahim’in (salt. 1640-1648) 30


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

annesi ve IV. Mehmed’in (salt. 1648-1687) büyükannesi olarak uzun süre valide sultan sıfatını üzerinde taşımış ve devlet yönetiminde etkili olmuştur. Rivayete göre Kösem Sultan, kendi kişisel servetinin bir kısmını bu hanın içindeki bazı gizli köşelere saklamıştı. Tarihçi Naima, Valide Sultan’ın katlinden sonra, handa ona ait yirmi sandık florin altını bulunduğunu söyler. Sultanhamam’dan Beyazıt’a doğru çıkarken Çamakçılar Yokuşu’nda sağ tarafta kalan bu han, yine Kösem Sultan tarafından Üsküdar’da yaptırılmış olan Çinili Cami’nin vakfiyesi olarak, yani camiye gelir getirmesi için IV. Murad’ın saltanatı döneminde inşa edildi. Üç avlulu, iki yüz on odalı, iki katlı devasa bir yapı olan hanın bulunduğu yerde zamanında, eski sadrazamlardan Cerrah Mehmed Paşa’nın (ö. 1604) zaman içinde yıkılmış olan konağı vardı.

Büyük Valide Han

31


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Hanın, büyük avluyu çevreleyen bölümüne “han-ı kebir” yani büyük han, küçük avluyu çevreleyen kısmına da “han-ı sagir” yani küçük han denir. Bunun dışında hanın, Çakmakçılar Yokuşu tarafında, topografyaya uygun olarak düzenlenmiş küçük bir üçgen avlusu daha vardır. Daha önce söz ettiğimiz gibi, bölgede Bizans döneminden kalan tek yapı olan Eirene Kulesi de han-ı sagirin kuzeydoğu köşesinde bulunmaktadır. Hanın büyük avlusunun içinde yine Kösem Sultan’ın yaptırmış olduğu, Mescid-i Îrâniyân da denen bir de mescit vardır. Büyük Valide Han’ın kapalı ve açık alanları yapıldığı günden bugüne çok çeşitli maksatlarla; mesken, geçici konaklama alanı, işyeri, mağaza, depo, imalat atölyesi, ahır olarak kullanılmıştır. 17. Yüzyılda ulemadan Larî Mehmed Efendi’nin, 18. yüzyılda Yeğen Mehmed Paşa’nın hayatlarının bir döneminde burada yaşadıkları biliniyor. Han, tarihi boyunca İranlıların ağırlıklı olarak yerleştikleri, ticari faaliyetlerini sürdürdükleri bir yerdi. Bir kısmı Azeri olan bu İranlılar için han aynı zamanda dini bir merkezdi de; Şiiler yılda bir kere, muharrem ayında burada toplanarak Kerbelâ faciasını anmak için matem ayini yaparlardı. Hanın içinde İranlılara ait bir matbaa da bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda matbaa kullanılmaya başlandıktan sonra çok uzun süre Kurân’ın basılması için fetva çıkmamıştı, Kurân yine eskisi gibi elyazması olarak çoğaltılıyordu. Ancak 19. yüzyılda, İranlıların Valide Han’ın içindeki bu matbaada gizlice Kurân bastıkları biliniyor. Büyük Valide Han’ın matbuat tarihimizdeki yeri bundan ibaret de değil. Zamanla handa birkaç tane daha matbaa kuruldu ve İranlılar burada, yazarlarından izin alıp telif ödemeksizin, tabir caizse dönemin “korsan” kitaplarını bastılar. Fakat İranlı matbaacıların bu cesaretleri, hükümetçe zararlı bulunan kitapları da hiç çekinmeden bastıkları için basın özgürlüğü konusunda önemli bir rol oynamıştı. Han’ın Çakmakçılar Yokuşu tarafındaki birkaç Ermeni kitapçı Batıdan, özellikle Fransa’dan getirilen kitapları satıyorlardı ve bunlardan bazıları, 1950’li yıllara kadar burada kaldı. Şark Ticaret Yıllıklarına göre 19. yüzyıl sonu 20. yüzyıl başında Valide Han’da, içinde kumaşçıların, manifaturacıların da olduğu, hem Müslüman hem gayrimüslim muhtelif 32


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

tüccarlar bulunuyordu. Sagir Han’da 1906’da ve 1926’da bakımsızlıktan

dolayı

yıkılma

oldu. 1930’lu yıllarda hanın mesken olarak kullanılması yasaklandı ve tamamen ticari amaçla kullanılır hale geldi. 1982’de tarihi miras olarak kabul edilen handa günümüzde daha çok tekstil ve metal üzerine çalışanlar bulunmaktadır. Eski geleneğin devamı olarak odabaşılık kurumu ve bir kolbaşının yönetiminde çalışan hamal kolu bugün de devam etmektedir. BÜYÜK YENİ HAN: İstanbul’un en büyük hanlarından bir diğeri olan Büyük Yeni Han, Çakmakçılar Yokuşu’dan yukarı

çıkarken

sol

tarafta,

Büyük Valide Han’ın karşısındadır, uzun yan cepheleriyse

19. Yüzyılın sonlarında Büyük Yeni Han

Sandalyeciler Sokağı ile Çarkçılar Sokağı’na bakar. III. Mustafa (salt. 1757-1774) tarafından 18. yüzyıl ortalarında yaptırılmış olan han, alışılandan farklı olarak üç katlıdır. Bu yüzden Büyük Valide Han’dan daha fazla, iki yüz otuz üç odaya sahiptir.

33


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Büyük Yeni Han’ın, aynen diğer hanlarda olduğu gibi birçok esnaf faaliyetine ev sahipliği yapmasının yanında şehrin iktisadi hayatı üzerinde başka bir önemli etkisi daha vardı. 1760’larda odaların yarısında sarraf dükkânları bulunuyordu, hatta sarraf kethüdası da bu handaydı. Bunun dışında kuyumcular, gümüşçüler, çuhacılar, yorgancılar, kemhacılar da vardı. 1785 yılı civarında, Fransız sefaret başkâtibi Louis-Grégoire Le Hoc, 18. yüzyılın sonlarındaysa İngiliz ressam Thomas Hope Büyük Yeni Han’da kalmışlardı. 18. Yüzyılda handa birçok zengin Ermeninin ticarethanesi vardı. Emniyet Sandığı da 1868’de ilk kurulduğu tarihten 1927’ye kadar bu hanın üst katındaki bazı odalarda faaliyet göstermişti. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarında handa, içinde manifaturacıların da bulunduğu muhtelif tüccarların işyerleri yer alıyordu ve gayrimüslimler daha ağırlıktaydı. Bu handa da bir kitapçı bulunuyordu. 1940’lı yıllardaysa bez ve perdelik kumaş dokuma tezgâhlarının bulunduğu imalathaneler, terziler ve ithalat-ihracatla uğraşanların yazıhaneleri ağırlıktaydı. Günümüze büyük oranda orijinal haliyle ulaşmış olan bu taş hanı bölgenin diğer hanlarından ayıran bir başka özellik, duvar resimleri ve süslemeleridir. Hanın zengin tüccar ve sarrafları işyerlerini Batılı motif ve temaların olduğu resimlerle, edirnekârî ve malakârî tezyinatla donatmışlardır. BÜYÜK ÇORAPÇI HAN: Mahmutpaşa Yokuşu üzerindeki bu hanın, Kanuni Sultan Süleyman (salt. 15201566) zamanında, Kaptan-ı Derya Piyale Paşa (ö. 1578) tarafından 16. yüzyılın ikinci yarısında yaptırıldığı sanılıyor. Handa büyük ihtimalle alt katlarda mal depolanıyordu, üst katları ise tüccarlar işyeri olarak kullanıyorlardı. Burada 19. yüzyılın sonlarından itibaren, çoğunluğu gayrimüslim olan manifaturacılar ve tuhafiyeciler bulunmaktadır.

34


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Büyük Çorapçı Han

35


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

KÜRKÇÜ HANI: Mahmutpaşa Yokuşu üzerindeki bu iki katlı, iki avlulu han, Mahmud Paşa Külliyesi’nin bir parçası olarak Mimar Atik Sinan tarafından 15. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiştir, dolayısıyla ilk büyük ticaret hanlarından biridir ve o dönemden günümüze ulaşan tek handır. İçindeki mescidiyse daha sonra Hacı Küçük Ahmed Ağa yaptırmıştır. İki katlı bu hanın orijinalinin yüz yirmi yedi odalı olduğu sanılmaktadır. 18. Yüzyılda bu hanın dükkânların bir kısmı, Avrupa ve Mısır ürünleri satan Yahudiler tarafından işleti-liyordu. 1821 esnaf kayıtlarına göre, handa adına uygun olarak büyük oranda kürkçü esnafı bulunmaktaydı.

20. Yüzyıl Başlarında Kürkçü Hanı.

36


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Camiler ve Mescitler Sultanhamam ve civarı fetihten sonra hızla yerleşilen ve ticari hareketlilik dolayısıyla özellikle gündüzleri çok kalabalık bir bölge olduğundan, 15. yüzyıldan itibaren burada camiler inşa edilmiştir. Bölgenin en büyük camileri, daha önce sözünü ettiğimiz Mahmud Paşa Camii ile Yeni Cami’dir. Semtin sokaklarında daha küçük boyutlu birçok cami de vardır. Tarakçılar

Caddesi’ndeki

Dâye

Hatun

Camii,

Sultan

Mehmed’in

sütannesi

Ümmü

Gülsün

(dâyesi)

Fatih

Hatun tarafından 1485’te yaptırıldı. Uzun süre harap durumda kalmış olan cami 1971’de yeniden inşa edildi. Ümmü Gülsün Hatun’un türbesi de bu caminin

avlusundadır.

Yine

15.

yüzyılın ikinci yarısına ait olan

Daye Hatun Camii

37


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Hacı Küçük Camii Sokağı’nda bulunan Hacı Küçük Camii, Fatih Sultan Mehmed’in silahtarlarından Küçük Ahmed Ağa tarafından yaptırıldı. 19. Yüzyılda bir yangında zarar gören cami, Sultan Abdülaziz’in başmuhasibi Servet Ağa tarafından 1872’de ilk yapısından çok farklı bir şekilde yeniden inşa ettirildi. Hatta minaresinin şerefesi, cami mimarisinde az rastlanan neo-gotik tarzın bir örneğidir. Bu caminin kapısının üstündeki hat, meşhur hattatlardan Abdullah Hamdi Bey’e aittir. Tarakçı Cafer Sokağı’ndaki Sururi Dâye Hatun Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın sütannesi tarafından 1530 yılında yaptırıldı, cami 1907’de tamir gördü. Büyük Postane’nin arkasında, Âşir Efendi Caddesi üzerinde bulunan Hobyar (ya da Hubyar) Camii, ilk olarak Mîr Hoca Hubyar tarafından 1473-1474’te yaptırıldı. Daha sonra yok olan caminin yerine 1905-1909 yılları arasında, Mimar Vedat Tek tarafından Büyük Postane ile birlikte tasarlanan bugünkü cami inşa edildi. Çakmakçılar Yokuşu üzerinde III. Sultan Mustafa’nın inşa ettirmiş olduğu Küçük Yeni Han’ın içinde, yine aynı padişahın 1760 yılı civarında yaptırdığı, Saka Çeşmesi Camii adıyla da bilinen Sultan III. Mustafa Camii vardır. Han kapısının içinden girilip ikinci kata çıkılarak bu camiye ulaşılır.

Hobyar Camii

38

Hacı Küçük Cami


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Yangınlar ve Depremler Tarihi boyunca yangınlar ve depremler İstanbul’un yakasını bırakmayan felaketler olmuştur. Bunların çok büyük bir çoğunluğu Sultanhamam ve civarını da etkilemiş, bölgede ciddi hasarlar yaratmıştı. 1766 büyük İstanbul depreminde; Ermeni halk şairi Ceranyan’a bakılırsa, İstanbul’da kâgir han kalmamış, birçok ticarethaneler yıkılmış, çarşı ve pazarlar viraneye dönmüştü. İtalyanca bir rapora göreyse Valide Han bu depremden etkilenmemiş nadir taş yapılardan biriydi. Bütün İstanbul çapında büyük hasara sebep olan 10 Temmuz 1894 depremindeyse en çok Kapalıçarşı zarar gördü, Mercan civarı ve Uzunçarşı’dan Tahtakale’ye kadar Sultanhamam’ı da içine alan bölge neredeyse tamamen yıkıldı, Büyük Valide Han hasar gördü, Sultanhamam civarındaki sultan çeşmesi yıkıldı, Mercan Sokağı’ndan kükürtlü su fışkırdı. Depremler gibi doğal bir afet olmayıp çoğunlukla insan hatasından çıkan yangınlar İstanbul’da sık sık yaşanıyordu. İstanbul, tarihi boyunca, kimileri günlerce söndürülememesiyle efsane haline gelmiş büyüklü küçüklü birçok yangına sahne olmuştu. Yapı malzemesi olarak ahşabın yaygın olarak kullanılması hasarın artmasına sebep oluyordu. Aslında hanların taştan yapılmasının bir sebebi de buydu. 1714 yılına kadar tulumbacılık müessesesinin olmayışı da bu tarihe kadarki yangınların söndürülmesini zorlaştırmıştı. 1652’deki yangın, Yeni Bedesten’in karşısında başlayıp Eremya Çelebi’nin aktardığına göre rüzgârın etkisiyle Mahmutpaşa’daki Kürkçüler’e ulaşmıştı. 1660 Yılında kırk iki saat devam eden ve İstanbul’un çok büyük bir bölümünü tahrip eden büyük İstanbul yangını yine Eremya Çelebi’nin aktardığına göre, temmuz ayında Ayazmakapı’da, surdışında bulunan bir sandıkçı dükkânında çıkmış, rüzgârın da yardımıyla hızla ilerlemiş, Süleymaniye’den Hocapaşa çarşısına kadar her yeri yakıp kül etmiştir. Buradan da Valide Han’a, oradan Uzunçarşı’ya kadar ulaşmış yani bugünkü Sultanhamam-Mahmutpaşa civarını büyük oranda tahrip etmişti.

39


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Hatta Kapalıçarşı’ya kadar dayanmıştı. Ertesi gün de yayılarak devam eden yangında, Büyük Valide Han’daki “çok kıymetli hazineler ve eşyalar” pencereden giren kıvılcımlarla yanmıştı. Aralık 1754’te bir gece vakti Mahmutpaşa-Sultanhamam

ci-

varında çıkan ve on sekiz saat boyunca süren bir başka yangın bölgede büyük tahribat yaratmıştı. Bundan bir sonraki yıl, Eylül

1755’te

Hocapaşa’da

çıkan ve kırk saat süren yangında Ayasofya,

Bahçekapı

Mahmutpaşa

semtleri

ve enkaz

haline gelmişti. 1865’teki

Hocapaşa

yangının-

daysa, Sirkeci-Marmara arasında üç binden fazla yapı yanmıştı. Bu zararın ardından, yukarıda da sözünü ettiğimiz yeni bir yol ve yapı yönetmeliği çıkarıldı ve sokaklar yeniden düzenlendi.

1894 depreminin ardından Sultanhamam’daki sıbyan mektebi ve çeşme.

Mercan ve Fincancılar Yokuşu da bu kapsamda yeniden düzenlenmişti.

40


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

CUMHURİYET DÖNEMİ Cumhuriyetin kurulması ve hemen öncesinde Ankara’nın başkent olması idari olarak İstanbul tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıydı ama ticari ve sosyal hareketlilik anlamında İstanbul’un liderliği devam etti. Haliç kıyıları, Eminönü ve buradan Beyazıt’a kadar ulaşan bölge ticari hayat içindeki aynı işlevini sürdürdü. Zaman içinde Haliç’teki ticaret limanları kaldırıldı, Eminönü’nün sahil kısmında yeni düzenlemeler yapıldı, yeni yollar açıldı ama bunun hemen arkasındaki hareketlilik yoğunluğundan bir şey kaybetmedi. Erken Cumhuriyet döneminde Sultanhamam ve civarındaki dar, yokuşlu sokaklar, gündüz saatlerinde şehrin en kalabalık, hareketli, canlı bölgeleriydi. Osmanlı döneminden devralınan miras ve eski ticaret anlayışı devam ediyordu ama bir yandan da dünyanın iktisadi dinamiklerinin değişmesi ve teknolojinin ilerlemesiyle yavaş yavaş ticaretin işleyiş şekli farklılaşıyordu. Bu geçiş süreci içinde Batılı tarzda, modern ve kapitalist ticari yaklaşımla geleneksel ticaret alışkanlıkları bir arada var oldu. Osmanlı döneminde Sultanhamam-Mahmutpaşa civarında çok çeşitli iş kolları faaliyet gösterirken cum-huriyet döneminde özellikle manifaturacılar, kumaş toptancıları ve perakendecileri bu bölgede yoğun-laştı. 1950’lerde İstanbul tüccarları tarafından Bursa’daki dokumacılardan alınan kumaşlar Sultanha-mam’a getirilir, burada Anadolu tüccarına satılır, dolayısıyla buradan Anadolu’ya yayılırdı. Sultanhamam Türkiye’deki yine

kumaş

buradan

imalatının

bütün

ürünlerinin

Türkiye’ye

önce

dağıtıldığı

bir

toplandığı, merkez

daha

sonra

durumundaydı.

İstanbul tarihiyle ilgili birçok makalesi bulunan araştırmacı Kevork Pamukciyan, kendi amcası Garabed Pamukciyan’ın (1875-1959) Sultanhamam’da tanınmış bir manifatura tüccarı olduğunu, babasının da 1942 yılında kapanana kadar amcasının manifatura ticarethanesinde kâtiplik yaptığını aktarır. Osmanlı dönemi boyunca matbuat hayatıyla da yakın ilişkileri olan bölgede, 1960’larda hâlâ Ermenice kitaplar satan dükkânların olduğu biliniyor.

41


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Osmanlı İmparatorluğu zamanında dönem dönem İstanbul’u kasıp kavuran yangınların bir benzeri yazık ki cumhuriyet döneminde de tekrarlandı. 1976 yılının ilk günlerindeki büyük Sultanhamam yangını bölgede çok ciddi bir zarara sebep oldu. Üç bine yakın işyeri zarar görmüş, çok sayıda iş sahibi yersiz, neredeyse yirmi bin kişi de işsiz kalmıştı. Bunun üzerine bölgede kiralar ve hava parası hızla yükseldi. Mağazaları kullanılmaz hale gelen manifaturacı esnafının başka bölgelere taşınması fikri gündeme geldiyse de, esnaf bu işin başka yerde yapılmayacağını, müşterinin buraya ayağının alışmış olduğunu ve Sultanhamam’dan başka yere gitmeyeceğini söyleyerek buna yanaşmadı. Değişimin gittikçe artan hızına rağmen Sultanhamam bugün de bütün o daracık yokuşları, her köşebaşından bir anda çıkıveren hamalları, geçmişle bugünü bir arada yaşatan hanları, camileri, çeşmeleri, mağazalardaki rengârenk kumaşları, bütün ara sokakları dolduran müşterileri ve eski ticaret ahlakını bunca değişime rağmen yaşatmaya çalışan kendine özgü esnafıyla İstanbul’un vazgeçilmez ve eşine pek rastlanmaz bir bölgesi hâlâ...

42


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

SULTANHAMAM’IN BAZI CADDELERİ VE SOKAKLARI ÂŞİR EFENDİ CADDESİ: Sultanhamam Meydanı’ndan Ankara Caddesi’ne uzayan bu cadde, adını üzerinde bulunan ve bugün asli işlevini yitirerek işyeri olarak kullanılmakta olan Âşir Efendi Kütüphanesi’nden alır. Âşir Efendi’nin konağı da zamanında bu cadde üzerindeymiş. Cadde Büyük Postane’nin arka cephesinden geçer. Hobyar Camii de yine bu caddede, postanenin hemen köşesindedir. Bu cadde boyunca çoğunluğu 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş hanlar yer alır; Basiret Hanı, Fesçibaşı Elkatip Han, Katırcıoğlı Hanı, Yusufidis Hanı, Küçük Ticaret Hanı, Hobyar Hanı bunlardan bazılarıdır. Caddenin en eski hanıysa kütüphaneyle birlikte yapılan Âşir Efendi Hanı’dır. Burası da semtin ruhuna uygun olarak, muhtelif ticarethanelerin yanında manifaturacıların ağırlıkta olduğu bir cadde olmuştur.

Aşir Efendi Caddesi

43


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

ÇAKMAKÇILAR YOKUŞU: Sultanhamam’dan Mercan’a doğru uzanan, bölgenin en yoğun ve hareketli sokaklarından biridir. Bu yol üzerinde zamanında tüfek ve tabanca çakmağı imal edilen dükkânlar bulunduğu için bu adı taşır. Osmanlı döneminde tüfekçi ustaları buradan çakmak alırlardı. Bu dik yokuş aynı zamanda bir hanlar sokağıdır. Büyük Valide Han, Büyük Yeni Han, Sümbüllü Han, Muradyan Hanı, Çakmakçılar Hanı, Nâsır Hanı hep bu yokuş üzerindedir.

Çakmakçılar Yokuşu

44


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

VASIF ÇINAR CADDESİ (RIZA PAŞA YOKUŞU – FİNCANCILAR YOKUŞU): Sultanhamam Meydanı’yla Uzançarşı’yı birleştiren bu yokuş bölgenin ana yollarından biridir. Yüzyıllarca Fincancılar Yokuşu olarak bilinen caddenin adı iki kere değiştirilmiştir. Önce Abdülhamid dönemi seraskerlerinden Rıza Paşa’nın bu cadde üzerinde yaptırdığı hana atfen caddeye paşanın adı verilmiş, daha sonra da İzmir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, milletvekilliği, bakanlık ve büyükelçilik yapmış Vasıf Çınar’ın adı buraya uygun görülmüştür. Bu yokuş her zaman bir ticaret merkeziydi, çarşılar, mağazalar ve hanlarla doluydu. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren manifatura ve mefruşat mağazaları burada ağırlıktaydı. 1960’larda, İngilizce-Türkçe sözlük yayınlarıyla tanınan Redhouse Kitabevi de buradaydı.

Vasıf Çınar Caddesi

45


1. BÖLÜM

46


TÜRK TEKSTILININ EN ÖNEMLI TICARI MERKEZI ‘SULTANHAMAM’

47


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Sultanhamam

Sultanhamam’ın, İstanbul ve Türkiye için asıl öneminin ne olduğu konusunda görüştüğüm pek çok kişi sözlerine başlarken neredeyse hep aynı kelimeleri kullandı. Sultanhamam ticaretin kalbiydi; Sultanhamam tekstilin merkeziydi; Sultanhamam manifaturacılığın merkeziydi. Bunların hepsi doğru. Hepsinin de gerekçeleri, kanıtları, yaşanmış hikayeleri var. Yaklaşık bir yıl süren bu çalışmanın sonunda ben de hepsine katılıyorum ve ekiyorum, Sultanhamam ‘gerçek’ tüccarlığın, ‘gerçek’ esnaflığın merkezi olmuş. Türkiye’de ticaretin üniversitelerde okutulmayan ama yaşanan kuralları burada ticaretin genlerine yazılmış. 48


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Büyük Valide Han

Mustafa Erdebil: “Sultanhamam, tekstil sektörünün merkezi olmuş. Oradaki hanlarda Osmanlı zamanında, at arabalarıyla gelinip hanın avlusuna atların arabaların konulduğu, üst katlardaki, bizim dükkan diye kullandığımız yerlerin de birer otel odası olarak kullanıldığı dönemler yaşanmış. Yani, o zamanlarda da bu bölge ticaret merkeziymiş. Sonra o dönem bitip de trenler kamyonlar otobüsler gelmeye başlayınca artık o at arabaları çekilmiş. Otel odalarının o hali de bitmiş. Hepsi ticarethane olmuş. Ve bugün o gördüğümüz antika hanlar, hepsi bundan yirmi-otuz sene önce çok büyük işyerleriydi. Bu işyerleri de 1930’lar, 1940’lar ve 1950’lerde Anadolu’dan gelen esnafların tüccarların akınına uğradı.”

49


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Mustafa Erdebil 1938 yılında doğmuş. Sultanhamam’ı o kadar iyi tanıyor ki onunla konuştuğumuz her an Sultanhamam’la ilgili bir anıyla konuşmasını tatlandırıyor. 1942’de Buldan’dan kalkıp İstanbul’a gelmişler. Sultanhamam’da babası bir dükkan açmış. Mustafa Erdebil’de yıllar boyu Sultahamam’da manifaturacılık yapmış. Hâlâ da dükkanında, Hacıpulo Han’da günlerini geçirmeye devam ediyor. Sultanhamam’ın tarihine tanıklık etmeye devam eden az sayıdaki duayen Sultanhamam tüccarlarından biri...

Mustafa ERDEBİL

Mustafa Erdebil: “O zaman yaptığımız iş, genelde bütün esnafın, tüccarın yapmış olduğu iş zaten, yerli malı alım satımı. Osmanlı’dan müdevver bir yerli sanayi var Türkiye’de. Gaziantep’te, Denizli’nin merkezinde ve kazalarında, Bursa çevresinde, İstanbul’da da bir miktar olmak üzere yerli sanayi şeklinde yerli malları üretiliyor. Bunlar o güne göre ihtiyaçları gideriyor ama yani bugün onlardan yarım metre alsanız ayakkabıları silersiniz. Öyle bir kalite falan yok, hiçbir şekilde yok. O mallar Denizli’den, Buldan’dan, amcamdan bize gelir, İstanbul’da da, bizim mağazamızda bütün bu yerli

50


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

malları satılır. Çünkü o zaman Türkiye altmış yedi vilayet. Altmış yedi vilayetin tamamı, büyük kazalar, büyük nahiyeler ve büyük köyler bütün hepsi bir mal almak istiyorsa, hangi mal olursa olsun İstanbul’a gelir. Manifatura almak istiyorsa da Sultanhamam’a gelir.”

Kürkçü Hanı

Haçik Taşçı: “İstanbul’un üç tane ticari kültür yeri vardı. Biri Sultanhamam, ikincisi Perşembe pazarı, üçüncüsü Zahire Pazarı. Bu üç yer Türkiye’nin ticari kalbiydi. Sultanhamam’da hanlar vardı ve bunlar iş kollarına göre bölünmüştü. Kürkçü Han’dan başlayalım. Kürkçü Han İstanbul’daki kürk yapan insanların ilk işe başladığı yer. Yaşım geçmişine yetmez ama, ilgim ve o güne bakarak bunu söylüyorum. Leblebici han ne? Leblebici han işte ecza levazımatı, kolonya gibi, o güne göre bir takım malzemeler gibi şeylerin satıldığı han. Sabuncu Han, mutfak eşyalarının satıldığı han. Dönüp geldiğimiz zaman Âşir Efendi Han kumaş ve manifaturanın satıldığı, o sektördeki insanların yoğunlukta olduğu han.

51


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Mahmutpaşa’ya çıkarsak Yıldız Han konfeksiyon yapanların yoğunlukta olduğu han. Dönüp, Gürün Han’a Katırcıoğlu’na gelirsek genel manifatura ve metreyle kumaş satılan han. Sonra Gürün Han’ın üst katları konfeksiyon da yapmaya başladı. Dönüp Marputçular’a gelirsek orada da bütün hanlarda gene gömlek gibi, Türkiye’nin ilk konfeksiyonu da aşağı yukarı gömlek, gömlek yapılan, çamaşır yapılan, satılan hanlar vardı ve o hanların içinde de oradaki hanlarda da işte iğne, iplik, düğme gibi şeyler satılırdı. Mesela bir Çakmakçılar Yokuşu vardı demin atladım. Çakmakçılar Yokuşunda kumaş, manifatura çokça, astar satılırdı. İşte her handa her meslek olurdu. Mesela bir Marputçular’da mefruşatçı yok. Bir Âşir Efendi’de mefruşatçı yoktu. Mefruşatçı, Vasıf Çınar Caddesi’ndeydi. Rızapaşa Caddesi de denirdi. Mesela yukarıda Şark Han’da camcısı, sanatsal işlerin satıldığı hanlar vardı.”

Aşir Efendi Han

52


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Haçik Taşçı bir başka Sultanhamam aşığı... Malatya Darende’de 1940 senesinde doğmuş. On dört yaşında İstanbul’a gelmiş. On beş yaşında bir mefruşat mağazasına çırak olarak girmiş.

Haçik TAŞÇI

Haçik Taşçı: “O mağazada kendimi biraz yetiştirdim. Çocukluk heyecanıyla başka bir dükkana tezgahtar olarak gittim. Oradan da askere gittim, geldim. O dönemin en büyük firmalarından Model Mefruşat firmasında müdür sıfatıyla işe başladım. Evin içinde giyilen çamaşırın dışındaki bütün çaputları satıyorduk. Oradan sonra, 1969 yılında mefruşatçı bir firmaya ortak oldum. Ümit Mefruşat firmasını kurdum. Bugüne kadar devam ediyor.” 53


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Eyüp Ensari: “Sultanhamam bir ekoldü, Türkiye’nin ticaret kalbi orada atıyordu. Sultanhamam’da çok büyük işyerleri vardı. Günlük alışveriş için halk o zamanlar Kapalıçarşı’ya, Mahmutpaşa’ya, Mısır Çarşısı’na gelirdi. Tuhafiye diye tabir ettiğimiz iç çamaşırı, çorap gibi şeyler perakende olarak satılırdı. İstanbul’da bu yerlerden başka yoğun olarak halkın alışveriş yaptığı merkezler pek yoktu. Manifaturada da durum aynıydı. Toptan kumaş satışını ben ve benim gibi Sultanhamam’daki toptancı esnafı yapardık. Bu yüzden hem İstanbul’dan hem de Anadolu’dan gelen tüccarlara kumaşı toptan olarak satıyorduk, top olarak satıyorduk. Bunları da biz, Bahariye Mensucat fabrikası, Aksu fabrikası, Karamürsel fabrikası gibi az sayıdaki fabrikadan satın alabiliyorduk. Bu fabrikalar

Bahariye

ürettikleri belli miktardaki malı öyle her gelene satmazlardı. Sultanhamam’daki dağıtıcılarına, toptancılarına satarlardı. Hatta şöyle söyleyeyim size, fabrikalara da fikir veren Sultanhamam tüccarlarıydı. Onlar da Sultanhamam tüccarlarının talepleri doğrultusunda üretim yapıyorlardı ve ürettikleri malları da Sultanhamam tüccarları çok rahatlıkla satıyordu. İşte ben de bunlardan biriydim.”

9 Eylül 1932 tarihinde Mardin, Cizre’de doğan Eyüp Ensari, 1946’da geldiği İstanbul’da baba mesleğini devam ettirmiş. Babasının Diyarbakır’daki ‘İstanbul Pazarı’ adlı bonmarşesini geride bırakıp İstanbul’un gerçek pazarına, Sultanhamam’a gelmişler.

54


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Eyüp Ensari: “İstanbul Pazarı’nda her şey vardı, plak bile vardı, ayakkabı vardı, manifatura, tuhafiye, kırtasiye bunların hepsi mevcuttu; bugün bir büyük bir alışveriş merkezini düşünün, onun ilk hali gibiydi. Ben, Sultanhamam’a geldiğimde on bir yaşındaydım. Dilberzadeler

diye

büyük

bir

müessese

vardı,

Sultanhamam’daydı. Orayla çok çalışıyordu babam ve kendini sevdirmişti oradaki insanlara. Onlar Selanikliydiler. Bizim İstanbul’da tutunmamızda katkıları büyüktür.”

Eyüp Ensari

Eyüp Ensari’nin babası, Sultanhamam’da özellikle girişimci yaklaşımıyla, geliştirdiği satış stratejileriyle tanındı. Anadolu’dan mal almaya gelen müşteriyle olan münasebetleri hayranlık uyandırıyordu. Eyüp Ensari: “Babam, özellikle Kayserili esnafı toplayarak şöyle bir plan yaptı, onlara şöyle dedi: ‘Siz, bizden

istediğiniz

kadar

hiç korkmayın, malınızı

alın

götürün. Satarsanız parasını verin. Ama bir şartla, masraflarınız, dükkan kirası çıktıktan sonra kalan net kârınızın %50’sini bana vereceksiniz’ dedi. Kabul edildik ve neticede çok mal satıldı. Babam müteşebbis bir insandı, dürüst bir insandı ve bu plan yolunda gitti. Esnaf rahatça

Tüccarlar 1953

mal aldı. Satamam, parasını da zamanında ödeyemem diye korkmadan malı sattı, kârını bizimle paylaştı. 55


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Ahmet Nazif Zorlu

Ahmet Nazif Zorlu: “Sultanhamam tüm Türkiye’ye mal satıyordu. Başka bir yer yoktu ki. İzmir’in toptancısı olurdu, gelip buradan Sultanhamam’dan mal alırdı. Adana’da mal üretilip buraya gelirdi. Buradan Adana’ya mal giderdi. Kayseri’de mal üretilip buraya gelirdi, buradan Kayseri’ye geri giderdi. Bursa eskiden beri dokumacılıkta çok öndedir, ayrı mal satardı. Ama aynı zamanda Bursalı buraya mal satardı. Buradan da yine Anadolu’ya mal satılırdı. Yani şöyle bir şey söyleyeyim, zaten bir Sultanhamam’a baktığınızda, bugün Anadolu kaplanları diyoruz ya, %90’ı Anadolu’dan gelmiştir. Âşir Efendi’ye bak, Fincancılar’a bak, Mahmutpaşa’ya bak, oradaki tüccarların çoğu da, %90’ı Anadolu’dan gelme. Anadolu kaplanları da buradan gördüklerini Anadolu’da, kendi yöresinde uygulayanlar oldu.” Ahmet Nazif Zorlu, Denizli Babadağ’da hep dokumanın içinde büyümüş. Buraya gelen tüccarlardan, babasından, daha sonra da istanbul’a gidip gelmeye başladıktan sonra Sultanhamamı öğrenmiş, daha yakından tanımış. 1970 yılında Sultanhamam’da dükkan açmışlar. 56


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Ahmet Nazif Zorlu: “Üç sene dükkan tutmak için yer aradım. Mesela, Katırcıoğlu Han’a baktık. Orada bir dükkanın hava parası, o gün için 300 bin lira, 400 bin lira. O hana girsen kaybolursun. Her taraf dükkan ama bölge Türkiye’nin tekstil merkeziydi

ve

dükkan

bulamıyorduk.

Türkiye, tekstilde Sultanhamam’daki işte bu küçük pahalı dükkanlardan büyük yerlere geldi. Bu da yine Sultanhamam sayesinde

oldu.

Sultanhamam’da

biz

Manifatura Dükkanı

de görüp öğrenip gördüklerimizi tatbik etmeye başladık ve fabrikalar kurduk. Çok güzel paralar kazanıldı. Satışınızın %10’undan kâr etseniz bile hacmi düşündüğünüzde büyük paralar eder. Batan yok muydu, batan vardı o da işini bilmeyenlerdi, ama Sultanhamam’da çok kişiler mal, mülk, servet sahibi olmuştur. İşini bilen kişilerin hemen hepsini Sultanhamam zengin etmiştir.” İsmail Hakkı Bağcı: “Bir tekstil ürünü yaptığın

zaman

gidemezsin,

Sultanhamam

nereye

dışına

götüreceksin?

Beyoğlu’nda satsan satamazsın. O alacak üç metre, beş metre perakende satış yapmak için... Ağırlık Sultanhamam’daydı, bütün toptancılar oradaydı. Onun için onlarla muhatap oluyorduk. O bakımdan merkez Sultanhamamdır. Biz Bursa’da

İsmail Hakkı Bağcı

imalat yapıyorduk. 50’li senelerde kadın kumaşları yapardık. Çok güzel kadın kumaşları yapardık, İtalya’dan özel jakar makinaları getirdik. Yeni camiden yukarı çıkarken stok 57


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

mağazası vardı. Rahmetli Rahmi Demirtürk, Salih Taşçı’nın mağazası, bizim bütün bu kumaşlarımızı onlar alırdı. Her hafta gider tahsilatımızı yapardık. Bütün fabrikanın çıkan imalatını onlar alırdı.

Dodanlı Kumaşlar

60’lı senelerden sonrada döşemelik kumaş imalatına giriştik, müşterimiz yine Sultanhamam’dı. Bursa’dan döşemelik kumaş toplarını alıp İstanbul’a götürmek biraz zordu. Bu yüzden Sultanhamam tüccarları bize gelirlerdi. Fabrikanıza gelirler yaptıklarınızı görürler, onun dışında da kendi ihtiyaçları ya da piyasadan beğendikleri varsa, numunesini getirir bize sipariş verirlerdi. Biz de bu siparişi Türkiye’de yalnız ona yapardık. Bizim yaptığımız bazı desenleri de bağlayanlar olurdu. O desen onlara bağlanırdı. O kaliteyi de bağlarlardı. Sanayicinin sözü orada da geçerliydi. Kalkıp başka biri size geldi, ben daha fazla vereyim bana ver dese de vermez. Söz sözdür.”

58


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Babasının

Ankara’daki

mağazası

için

İstanbul’a gelerek satacağı tekstil ürünlerini teker teker seçen Hilmi Babacan, o dönem Ankara’da Çıkrıkçılar Yokuşu’nda satılan hemen

tüm

ürünlerin

Sultanhamam’dan

geldiğini anlatıyor: Çıkrıkçılar

Hilmi Babacan: “Benim doğum tarihim 1937. Babam 1918’de ticarete başlamış. Köyden kazaya geliyor, Şereflikoçhisar’a. Orada küçük bir dükkan açıyor. Beni de yanına götürüyor. Ben o zaman dört yaşımdaydım. Babamla beraber her gün işe gidip geliyorum. 1953’te ortaokulu bitirdim kazada. Beni okutmaya çok meraklıydı babam. Fakat lise yoktu o zaman kazada. Lise olmayınca işini Ankara’ya nakletti. Ankara’ya geldik. Burada hem liseye gittim hem çalıştım. Sonra da bazen babamla, bazen

Hilmi BABACAN

de yalnız olarak, her ay dört gün İstanbul’a, iki gün de Bursa’ya giderdim. Bizim satışını yaptığımız her şeyin hem kalite hem fiyat bakımından uygun olanlarını tespit ederdim. Onları getirir, Ankara’da satardım. Bizim alışveriş yaptığımız, bizim ihtiyacımız olan malları Sultanhamam ve civarı satardı. Orada bir sürü hanlar var; ben o hanlara teker, teker, ta çatıdan başlarım, bodruma kadar teker teker hanlara inerim. Bakarım kim ne satıyor, kaça satıyor, hanları incelerdim.” 59


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Hilmi Babacan’ın karış karış gezdiği bu hanlar, çok işlek mağazalar ve ticarethanelermiş. Eskiden atlı arabaların dolaştığı bu yerler zaman içinde birer ticarethaneye dönüşmüş. Artık, o at arabaları çekilmiş. Oteller kapanmış. 1930’ladan itibaren bu ticarethaneler, Anadolu’dan İstanbul’a gelen esnaf-tüccar akınıyla dolmuş. Talebin gün be gün arttığı, Sultanhamam’daki hanların en ufak odasının bile bir dükkana çevrildiği, dükkanlara sığmayan kumaşların koridorlara taştığı bu hanlarda boş bir

Büyük Çorapçı Han İçi

yer bulmak çok ama çok zormuş. Eski hanların hemen hepsi o tarihlerden itibaren, bundan yirmi-otuz sene öncesine kadar çok işlek dükkanlarmış. Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Buranın en gözde olduğu senelerde, 1940’lardan 1980’lerin sonuna kadar da Sultanhamam beni hep şaşırttı. Özellikle şu dükkanlara ödenen kiralar, hava paraları ya da satın alırken konusu...

ödenen

astronomik

Bizim,

Kayseri’nin

rakamlar en

kral

yerinde 200 metre dükkan, 300 metre dükkan o zaman diyelim ki 50.000 lira 100.000 lira. Sultanhamam’da Fincancılar Yokuşun’da bir bakıyorsun, 5 milyon lira, 7 milyon lira. Yahu nasıl oluyor, bunlar altın

Mustafa Nevzat Özhamurkar

mı kazanıyor da bu kiraları ödeyebiliyor, bu dükkanları satın alabiliyor, sorusu bende şahsen uyanmıştır. Ne alacaksın ne satacaksın ki 5 milyon liraya dükkan alacaksın! Sonra da bu yatırdığın parayı çıkartacaksın.” 60


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Haçik Taşcı: “1980’den önceki zamanlarda bir dükkan tutmak istediğin zaman, o gün parasıyla veya bugünkü bin lira konuşursak, 300-500 bin lira gibi bir hava parası vermek gerekirdi makul bir dükkana. Yani 50 metrekare bir dükkana. Sorma ver. Hava parası, havaya veriyorsun yani. Anahtarı almak için. Âşir Efendi dendiği zaman, Âşir Efendi’de sekiz-on sene içinde bir dükkan bulabilirdin. Sonra bir Rıza Paşa Caddesi, Vasıf Çınar Caddesi dediğin zaman beş-altı senede bir dükkan bulabilirdin. Fincancılar dediğin zaman beş-altı senede dükkan bulabilirdin.”

Recep Tanrıverdi: “Sultanhamam’da bir tane mağaza ele geçmezdi eskiden. Hava parasıyla da alamazdınız, yoktu ki! El değiştiremezdi, satılmazdı. Hava parasıyla, o gün büyük paraların da olsa mağaza bulamazdın Sultanhamam’da. Âşir Efendi Caddesi’nde, Fincancılar’da, Gürün Han’da, Hacı Küçük Camii’nde, buralarda mağaza bulunmazdı. Caddelerde,

hanlarda

mağaza

bulunmazdı

Sultanhamam’da, mağaza ele geçmezdi. Eğer yıllar sonra bir yer yakaladıysanız kendinizi çok şanslı kabul etmeniz gerekirdi. Sultanhamam’dan çok uzaklarda bulurdunuz, ondan sonra buralara yaklaşmaya başlarsınız, yani Sultanhamam budur.”

61


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Recep Tanrıverdi, 1947 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde dünyaya gelmiş. Her iki dedesi de manifaturacıymış. Hatta dedelerinin babası bile manifaturacılık yapmış. Doğma büyüme tekstilci bir ailenin çocuğu olmuş. Bu işlere de çok küçük yaşta, Samsun’da babasının mağazasında başlamış.

Samsun

62


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Recep Tanrıverdi: “O tarihlerde kefen satardık. Hem doğana kundaklık satıyorduk, hem ölene kefenlik satıyorduk. Yani hepsine, çünkü doğan insan da tekstille doğuyor. Ölen insan da tekstille gidiyor. Yıllarca tekstilin içinde doğduk. Tekstilin içinde büyüdük. Gerçek büyümeyi Samsun’dan çıkıp İstanbul’a gelince yaptık. 1965 yılında, babam beni buraya getirdi. Burada çok yakın dostlarına beni emanet etti. Eski adıyla manifaturanın yani kumaşın eğitimini ben yirmi ay boyunca burada İstanbul’da aldım, Gürün Han’da. Hem tezgâhtarlık yaptım, hem işimin hamallığını yaptım. Dededen gelen manifaturacıyız, bu işin her şeyini bilen bir aileden geliyoruz ama İstanbul piyasasında yirmi ay kadar çalıştıktan sonra ancak bu piyasayı öğrendim. Ve çok genç yaşta İstanbul’da vergi mükellefi oldum. Tanrıverdi olarak firmamı kurdum.” Sultanhamam’da dükkanların bu kadar pahalı olması hiç de şaşırtıcı değildi. Türkiye’de ticaretin tek merkezinin İstanbul, İstanbul’un da en büyük alışveriş merkezinin tarihi yarımada olduğu yıllar… Vapurlar, trenler Sirkeci’ye geliyordu ve Anadolu’nun her yerinden tüccarları da buraya taşıyordu. Bu gelenler çoğunlukla Sultanahamam’a yakın yerlerde konaklamak isterdi. Sabah erkenden kalkıp dükkanları tek tek dolaşır, gün boyu hanlarda alışveriş yapar, sonra da siparişlerini verip memleketlerine dönerlerdi.

Sirkeci Garı

63


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Recep Tanrıverdi: “Sultanhamam’ın otelleri Sirkeci’deydi. Bize gelen müşteri gidip de Beyoğlu’nda kalmazdı. Burada yatıp kalkardı, bakın bu çok önemli. Sirkeci’de yüz tane otel vardı. Esnafın Beyoğlu’na gitmeye ödü kopardı, soyarlar bizi, kötü işler başımıza gelir diye esnaf burada yemeğini yer, otelinde kalırdı. Camiler burada, oteller burada, herkes burada. Hatta biz hangi gün, hangi tüccarın geleceğini iyi bilirdik. Hangi ay, Maraş’tan ne gün tüccar gelecek, Erzurum’dan ne gün gelecek, Samsun’daki tüccarların günü, Trabzon’daki, Kayseri’deki tüccarların günü belliydi. İnanın her bölgenin tüccarının geleceği günleri bilirdik, ona göre hazırlık yapar beklerdik.”

İpek Palas

64


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Mustafa Erdebil: “Akşamdan yola çıkarlar, geldikleri yere göre tabi… sabahın 6’sı, 7’si gibi İstanbul’da olacak gibi kendilerini ayarlarlar. Eğer pek uzak değilse yerleri, günübirlik, akşama geç saatte dönerler. Uzaksa birkaç gün bir otelde kalırlar. O zaman Sirkeci’de oteller doluydu. En lüks otel İpek Palas oteliydi. Anadolu’nun eşrafı orda kalır, diğerleri daha mütevazı otellerde kalırlardı. 6.30 gibi bizim dükkana gelirlerdi. Bir gün yine bir müşterimiz Haydarpaşa’da trenden inmiş gelmiş, bizim dükkan kapalı. Çuvalları kapının önüne atmış. Biz de saat 7:30’da, 8’de ancak geliyoruz. Dükkanı açtık, müşteri geldi, müşteri babama dedi ki ‘Abdullah Bey maşallah senin çocuklara. Sabahleyin geldim senin dükkan kapalıydı.’ Sonra da babam da bize kızdı, ‘utanmıyor musunuz adam Erzincan’dan geldi, siz Aksaray’dan gelemediniz.’ ‘Baba sor bakayım, senede kaç defa geliyor? Sabahleyin kaçta gelmiş? Adam 6.30’da gelmiş.’”

Mustafa Erdebil

65


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Bu kitabın hazırlanması sırasında görüştüğümüz Selim Şimon 1960’larda Sultanhamam piyasasına giren, daha sonra da özellikle çocuklarının iş hayatına atılmasıyla tekstil sanayinde büyüyen bir duayendi. Ne yazık ki bu kitabı basıldığını göremeden kendisini kaybettik. Selim Şimon, ilerki sayfalarda bahsedeceğimiz, ‘Sultanhamam ekolü’ne yürekten inanmış bir Sultanhamamlıydı. Şimon, genç kuşaklardan çok memnundu ve hem kendi çocuklarının hem de kendinden sonra yetişen tekstilcilerin çok daha yetenekli olduğunu üstüne basarak anlatmıştı.

Selim Şimon

66


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Selim Şimon: “Anadolu’dan, Türkiye’nin her tarafından, yani o zaman altmış yedi vilayet olduğunu kabul edelim, altmış yedi vilayetten buraya alışverişe gelirlerdi. Hatta bu vilayetlere bağlı kazalardan. Bazıları büyük kazalardan ve hatta bu kazaların bazı büyük köylerinden bile bizimle alışveriş yapmaya gelenler olurdu. Hangi mal olursa olsun. Manifatura dışında da olabilir. Her türlü malın satıldığı alındığı yer İstanbul’dur ve İstanbul piyasasında bu alışveriş böyle devam eder gider.”

Ali

Yazıcıoğlu:

“Sultanhamam’a

Selim Şimon

Anadolu’dan

müşteriler grup grup gelirlerdi. Biz prensip olarak gelen müşteriyi kendi ailemizden gibi hissederdik. Değişik ihtiyaçları olduğu zaman, hastalıkta veya herhangi bir iş için, biz yardımcı olmaya bakardık. Çok dostane ilişkiler içerisindeydik. Şimdi yine öyle müşterilerimiz var. Bize babadan kalma müşteriler var. Dededen kalma müşteriler var. Ancak, zaten o

Ali Yazıcıoğlu

şekilde hareket etmezsen ticaret uzun ömürlü olamaz. Uzun zaman, o ilişki içinde bulunmazsan, müşteriye o yakınlığı göstermezsen, belli bir zaman için ticaret yaparsın. Ondan sonra ararsın müşteriyi. Gelecek mi diye. Onun için Sultanhamam’da Müslümanı, gayrimüslimi, Ermenisi, Yahudisi herkes aile gibiydi. Satıcısından alıcısına kadar işi dostluk içinde yürütürdük. Anadolu esnafı da hatırnazdır. İnandığı zaman sana bağlı olur. Zaten ticaretin kaidesi de o. Yani müşteriyi bir seferlik düşünmemek lazım.”

67


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Buldan’da El Dokuması Tezgahı

1947’de ortaokuldan sonra Buldan’da çerçilik yaparak, iplik, ayna, tarak satarak ticarete atılmış Ali Yazıcıoğlu. Askerden sonra Sultanhamam’a gelmiş, burada mefruşatla tanışmış. Tüccar Mithat Süren, erkek kumaşı üreten Akın Tekstil’in bayisiymiş. Ali Yazıcıoğlu onun yanında işi öğrenmiş, zamanla da kâr ortağı olarak aynı mağazada çalışmaya devam etmiş. Ticareti orada öğrenmiş. Aradan kırk üç sene geçmiş. Hâlâ İstanbul’da, Sultanhamam’da eski dükkanında mefruşatçılık yapan az sayıda duayenden biri. İşleri oğluna devretse de dükkanından hiç kopmamış.

68


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Ali Yazıcıoğlu: “Şimdi, Fincancılar Caddesi burası. Burada benden yaşlısı yok şimdi, ama ben gene geliyorum, dostlardan gelen giden oluyor Anadolu’dan, çocuklarından gelen

oluyor,

babalarını

hatırlamış

oluyorum, dedelerini hatırlamış oluyorum. Bizim için bir gıda oluyor bu, moral oluyor, onun için yarım asırdır alışmışız da buraya, buranın havasını almadan olmaz. Bizim düşündüğümüz;

evimiz,

çocuklarımız,

işimiz. Ama sosyal hayatta da lazım gelen şeyleri yapmak lazım, dışarı yemeğe de gideriz, dış seyahate de gideriz ama ölçü

Ali Yazıcıoğlu

dahilinde hepsi, hepsi de ölçü dahilinde, zaten hayat bütünüyle ölçü dahilinde, herkes için bu, yalnız bu iş için değil, her iş için...”

Sultanhamam’dan alışveriş yapanlar da genelde geldikleri illerdeki, kasaba ve köylerdeki ileri gelen tüccarlar olurlardı. Bunlar da engin bir ticari gelenekten gelen onurlu, dürüst, prensip sahibi kişilerdi.

İlyas Hürdana: “Edirne’den Van’a kadar müşteri vardı. Herkes de beyefendiydi yani Anadolu müşterisi dediğimiz zaman, hakikaten de Anadolu efendisi idi. Belinden kuşağı çıkarır, paraları koyar, o şekilde de borçlarını öderdi ve harmandan harmana gelirlerdi.” İlyas Hurdana

69


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

İbrahim Kaprol: “Sabah erkenden gelip alışveriş yaparlar, para bırakırlar, sen bunları gönderirsin derler,

çok

da

oyalanmadan

memleketlerine

dönerlerdi. Anadolu insanı da çok temizdi tabi. Çok iyi arkadaşlardı.”

İbrahim Kaprol

Bugün elli sekiz yaşındaki Erdoğan Baydemir, 1971’den beri İstanbul piyasasında iş yapıyor. On üç yaşındayken gelmiş Sultanhamam’a. Babadan kalma manifatura mesleğini Ankara’dan Sultanhamam’a taşımış. Burada taze bir başlangıç yapmış ve o günden beri daha da büyüyerek ilerlemiş. Bugün, özellikle ev tekstili sektöründe, Türkiye’nin büyük üreticilerinden biri olmuş. Erdoğan Baydemir, kendisinin de gençliğinin geçtiği Sultanhamam’da bulunanların heyecanını ve o güzel atmosferi özlüyor.

70


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Erdoğan Baydemir: “1970’lerden başlayarak bundan on sene öncesine kadar,

biz mağazamızı sabah

yedide açardık. Saat sekizde en az yirmi-yirmi beş tane müşterimiz gelmiş olurdu. Hep beraber kahvaltı yapardık. Mal almaya gelen esnafla, tüccarla o kadar güzel bir diyaloğumuz olurdu ki, eskiden bizim için satmak, onlar için de almak gerçekten bir zevkti. Sultanhamam’a geldiklerinde bir heyecan duyarlardı.

Erdoğan Baydemir

Bir top mal almak isteyen yüz top alır giderdi. Çünkü burada çok güzel bir hava olurdu, herkes de bundan etkilenirdi.”

Erdoğan Baydemir

71


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Recep Tanrıverdi: “Yozgat’tan müşterimiz gelirdi, bize parasını getirip verirdi, kasamıza koyardık. Bankaya koymazlardı eskiden tüccarlar, bizim esnafın getirir kasasına koyardı; Sultanhamam diyorsun, işte Sultanhamam bu! Sultanhamam’da hırsızlık olmazdı, Sultanhamam’da soygun olmazdı, biz esnafın parasını kasamızda zarfların içinde saklardık.”

Mustafa Erdebil: “O paraya kimse dokunmaz. Kendisi gelir zarfını açar. Parasını bitirinceye kadar kullanır. Artarsa parası zarfıyla kalır. Bir daha geldiğimde kullanayım der. Şimdi öyle parayı birine bıraksanız, çok az insan dışında o parayı bankaya verir. Nemasını alır veya kullanır günlük işinde, nasılsa geldiği vakit vereceğim der. O zaman insanlar orada bir hak gözetirlerdi. Paranın sahibine sormadan o parayı kullanmayacağına inanırlardı.” Ahmet Nazif Zorlu: “Ben özlüyorum Sultanhamam’ı. Anadolu’dan esnaf gelmiştir, sabahleyin erkenden dükkanını açmışsın. O para getirir alır, sen parayı koyarsın kasana, siftah yaparsın. Şimdi onları görmüyorsun yani öyle bir şey yapmıyorsun, şimdi artık iş genişlediği için muhasebesi ayrı, kasası ayrı. Ama o günlerin tadı başkaydı. Şimdi toplantılar, toplantılar... O zaman bir iş yapıyordun, yaptığını anlıyordun. Şimdi sabahtan akşama toplantılara girip çıkıyorsun ama bir iş yapmadım diyorsun.”

72


Türk Tekstilinin En Önemli Ticari Merkezi ‘Sultanhamam’

Ahmet Nazif Zorlu

73


2.BÖLÜM

74


SULTANHAMAM’DA ALISVERIS

75


Sultanhamam’da Alışveriş

İsmet Bilsel’in Dükkanı

Sultanhamam’da satılan malların miktarını, buradaki dükkanların çokluğunu ve alışverişe gelenlerin de fazlalığını düşününce, daracık hanlarda, sokaklarda bu malların nasıl toplanıp da gönderildiğini insan merak ediyor. Sultanhamam’da ticaretin yazılı olmayan kurallarının olduğunu hep duyduk, mal gönderme sürecinin de yazılı olmayan ama herkesin bilip uyguladığı ve tıkır tıkır işleyen bir sistemi olduğu bilinir. 1932 yılında Rize’de doğan, 1955’te askerliğini bitirir bitirmez Sultanhamam’a gelip birkaç yıl ücretli çalıştıktan sonra kendi işini kuran ve hâlâ da aynı istek ve aynı azimle dükkanında çalışmaya devam eden İsmet Birsel bu sistemi anlatıyor: 76


Sultanhamam’da Alışveriş

İsmet Bilsel: “O zaman balya yapılırdı. Anadolu’dan gelirken yanlarında, balya yapacak bezi de

getirirlerdi, hatta

balya çekilen kuşağı da yanlarında getirirlerdi. Bunları dükkana bırakır, dükkanları hanları dolaşıp alışverişlerini tamamlarlardı. Kim güvenilirdi? İşte Ahmet,

Mehmet;

aldıklarını

onların

dükkanında toplarlar, gün sonunda balya yapıp ambara verirlerdi.”

İsmet Bilsel

Balyalar

77


Sultanhamam’da Alışveriş

Recep Tanrıverdi: “O balyalar tel çemberlerle yapılırdı. Onu yapmak beceri isterdi. Sanattı o balyaları yapmak. O tellerin makineleri vardı, böyle gererlerdi onu. Herkes balya yapamazdı, apartman yapar gibi balya yapılırdı, yani o balyayı yapmak mümkün değildi, bu sanat işiydi. Şimdi balya dediğiniz zaman Sultanhamam’da son yirmi beş senedir kimse bilmez. Sonra çuvalcılarımız vardı. Bir çuvala kaç top girecek; böyle o kadar güzel çuval doldururlardı ki onu herkes yapamazdı. Eskiden manifatura sandıkları vardı. Fincancılar Caddesi’nin hemen yanında sandıkçılar yokuşu vardı. Orada sandıkçılar vardı. Sipariş verirdik, şu eninde olsun, şu boyda olsun diye, sandık yaptırırdık. Çünkü kadife alan müşterimiz olurdu. Kadifeler sandıkta giderdi ezilmesin diye, kadifeyi çuvalda gönderemezdik.”

Günümüz Balyalar

78


Sultanhamam’da Alışveriş

Mustafa Erdebil: “Tabi o çuvallanma işi böyle yeni çuvallarla olmaz. Vatandaş bir çuval alır. Üç liradır. O çuvalını sekiz-on sefer, on beş sefer tamir ederek, yamayarak kullanır. Gittiği vakit malını boşalttığında onları hemen paketler sarar, tekrar gelişinde İstanbul’a getirir.”

Günümüzde Ambara Gitmeyi Bekleyen Balyalar

79


Sultanhamam’da Alışveriş

Ali Yazıcıoğlu: “Biz malı göndereceğimiz zaman burada bölükler vardı. Nakliye işi yaparlar, bunlara bölük denir. Elli kişiden yüz kişiye kadar, Sultanhamam’da belli bölgelerden sorumlu ayrı ayrı bölüklerdir bunlar. Kamyonlar gelirdi, bölük yüklemeyi yapardı. Kamyonlar da ambarlara giderdi. Nakliye ambarları daha evvel Sirkeci’deydi. Sonra, Topkapı’ya taşındı. Ambarlarda da mallar birleşir, İstanbul’dan Anadolu’ya giden kamyonlara, trene bölüştürülürdü. Biz de bu hizmet için bölüğe para öderdik. Balyanın, çuvalın fiyat tarifesi vardı. Mağazanın içine gelen malları da onlar getirirler, çıkanları da onlar götürürler. Bütün Sultanhamam’da nakliye işi bu şekilde çözülürdü. Hâlâ da hamallar, bölük sistemini devam ettirmekteler.”

Hamal Heykeli

80


Sultanhamam’da Alışveriş

Sultanhamam’daki hanlardan, iş merkezlerinin dar merdivenlerinden, araçların girmeyeceği ara sokaklardan mal çıkartmak, buraya mal teslim etmek, buradaki alışverişin yoğunluğu göz önüne alındığında önemli bir organizasyon gerektiriyordu. Mimari yapının bugün de korunduğu Sultanhamam bölgesi genelde araç trafiğine kapalı ama yayaların bile zaman zaman yürümekte zorlandığı kalabalık saatlerde mal taşıma yine eski zamanlardaki yöntemle, Ali Yazıcıoğlu’nun anlattığı bölük sistemiyle yapılıyor. Sultanhamam hamalları burada çok eski bir geleneğin parçası olarak hala varlıklarını devam ettiriyorlar. Bunlardan biri de Yeşil Bölge bölüğünün hamalbaşısı Yusuf Aslan. Onun bölüğü Sultanhamam Meydanı’ndan Yeşildirek’e kadar olan bölgeden sorumlu.

Yusuf Aslan

81


Sultanhamam’da Alışveriş

Yusuf Aslan: “Bizim bölüğümüzden başka, mesela, meydanlık bölüğü, Fincancılar bölüğü, asmaaltı bölüğü, çarşı bölüğü, gazcılar bölüğü gibi isimler var. Herkesin bölgesi belli, belediyede projelenmiş, herkesin mıntıkası belli, kimse kimsenin mıntıkasına geçemez. Sultanhamam dedin mi en önemli iş hamallık işi. Bu hamallık burada olmasa bu sistem Sultanhamam’da yürümez. Senelerden beri, Atatürk zamanından beri devam ediyor sistemimiz. Babalarımız, atalarımızdan beri bu şekilde devam ediyor. Bağlı her bölgenin bir başı var. Buna kâhya diyoruz. Hepimiz de Yükçüler Derneği’ne bağlıyız.” Mustafa Erdebil: “Büyük nakliye kamyonları sabahleyin saat 4:30-5:00 gibi İstanbul Sultanhamam’a malları indirirler. Meydanın belli yerlerinde kendilerine ayrılmış kaldırım kenarları vardır. Balyaları oraya yığarlar ve saat 7:00-7:30-8:00 arasında da bölüğümüz vasıtasıyla, Allah razı olsun o Malatyalı çocuklardan, herkesin malı dükkanın önüne konur. Biz geldiğimizde kepengin önünde sekiz-on tane Bursa’dan, fabrikadan aldığımız mallardan gelmiş malları buluruz.”

Hamal

Normal şartlarda gün içinde taşıma tarifesine göre toplanan hasılat akşam bölüşülür. Yüz altmış yedi kişinin çalıştığı Yusuf Aslan’ın bölüğünde o gün işe gelen kaç kişi varsa günlük hasılat onlar arasında pay edilir. Bölük genelde babadan oğula geçiyor. Bölüklerde çalışan hamalların sayısı artmıyor. Çalışmak istemeyen, yaşlanan ya da ayrılmak isteyen bir hamal yerini, para karşılığında başka bir hamala devrediyor. Ama hamal sayısı değişmiyor, hep aynı kalıyor. Bölüklerde çalışanlar genelde Malatya Darendeli ve Adıyamanlı. Hemşerileri dışında da pek kimse bu sisteme girip çalışamıyor. Recep Tanrıverdi: “O günkü semerler yüzbinlerce liraya satılırdı. Yani semer değil para eden, onun yeri. Hava parası. Öyle küçük para değildi, bir mağaza fiyatlarına yakındı.” 82


Sultanhamam’da Alışveriş

Yusuf Aslan: “Eskiden İstanbul’un göbeği burası olduğu için esnafın hepsi buradaydı, o zaman iş oluyordu, tırlar kamyonlar hepsi burada, indir bindir oluyordu yetiştiremiyorduk. Şimdi hepsi dağıldı, kimi Osmanbey’e kimi Merter’e gitti, Beylikdüzü’ne gitti, Tekstilkent’e giden var. Onun için dağıldı burası, iş sahası gittikçe daralıyor. Belediye de burayı trafiğe kapattı zaten, esnaf da buraya fazla bir kumaş falan getirmiyor, sadece vitrin.”

Görüştüğümüz bazı duayenler, hamalların bu işi yaparken ufak tefek sıkıntılara da yol

açtıklarını

anlattılar.

Bazı

tüccarlar,

maliyetlerini artırdığı için hamallara yük taşıtmak yerine kendiler götürmeyi tercih edermiş.

Bu

da

hamallarla

aralarında

tartışmalara yol açarmış. Hamal Semeri

Yusuf Aslan: “Eskiden ufak tefek anlaşmazlıklar olurdu. Niye oluyordu, şimdi bu esnaf yapıyor bir çuval, senin sırtına veriyor diyor ki Mercan’a götür. Sen onu Mercan’a götür, ambara götür, piyasaya götür derken o arada araba yanaşıyor, bunu da kendim atayım diyor. Ondan dolayı sıkıntı oluyor. Yakın mesafeyi kendi indiriyor, uzağı sana veriyor, ondan dolayı sıkıntılar olmuş. Yük yüzünden belki sıkıntı olur, yani yük ağır gelir. Biz esnafa deriz ki bunu biraz daha hafif yapsan götürsek, ondan dolayı sıkıntı olur. Yani esnaf yapar öyle bir çuval, 150 kilo-200 kilo gelir. E biz de insanız, o da gücümüzün dışına çıkar, onun için diyoruz ki bunu iki çuval yapsan, yani gücümüze göre götürsek; ondan belki sıkıntı çıkar, fiyat konusunda belki sıkıntı çıkar. Yoksa başka hiçbir sıkıntı yok, esnafla ilişkilerimiz çok güzeldir. Ufak tefek sıkıntı da olsa anlaşıyoruz, yani aracı oluyoruz anlaşıyoruz.”

83


Sultanhamam’da Alışveriş

Recep Tanrıverdi: “O balyaları kaldırmak her babayiğidin harcı değil. Dört-beş kişi kaldırırdı, altına bir tane hamal girerdi. Bazen çok ağır olduğu zaman eline de bir tane de tahta verirlerdi ki sallanmasın diye kamyona getirirken. O denliydi yani, hakikaten yerinden kalkmazdı balyalar, o eski insanlar, hamallar da öyle güçlü kuvvetli hamallardı.Mallarımızın tamamını onlar taşırdı, onlar da evlerini geçindirirlerdi, çok düzgün insanlardı. O hamallar sevdiği insanlar için can verirdi, bizim mallarımıza sahip çıkardı, biz de onları severdik birbirimizle yardımlaşırdık.”

Hamal

84


Sultanhamam’da Alışveriş

Aşirefendi Cadddesi’ndeki Hamal Heykeli

Yusuf Aslan: “Sultanhamam’daki tüccarların çoğu artık yok. Onların yerini perakende ağırlıklı iş yapanlar aldı. Ama yine de toptan satış azalsa da devam ediyor. Biz de buna bağlı olarak işimizi sürdürüyoruz. Zaten biz olmazsak bu işin burada devam etme imkânı da pek olmaz. Buradaki esnafın hepsi Tekstilkent’e giderse biz de oraya gideceğiz. Orada devam ederiz, zaten var şimdi adamlarım orada, yirmi tane adamım orada çalışıyor. Tekstil neredeyse hamala orada ihtiyaç var. Yani esnaf da biliyor hamal olmazsa sistem yürümez. Adam gelen kamyonu, tırı nasıl boşaltacak, piyasaya nasıl malını sevk edecek; mecburen hamal olacak yoksa sistem yürümez.”

85


3.BÖLÜM

86


SULTANHAMAM’DA SATILAN KUMASLAR

87


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Genelde bütün tüccarlar, küçük de olsa Osmanlı’dan kalan ve bunlara ek olarak cumhuriyetin ilk yıllarındaki sanayi atılımları sonucunda kurulan dokuma sanayinin üretimlerini pazarlıyordu. Bu sanayinin bir kısmı İstanbul’daydı. Bir kısmı da Anadolu’nun farklı illerinde kurulmuştu. Dolasıyla kumaş alışverişinin bir kısmı Anadolu’da yapılıyordu. 1950’lerin başına kadar Türkiye’nin belli birkaç ilinde kurulmuş kumaş fabrikalarından malları almak için buralara gidenler yine Sultanhamam tüccarlarıydı. Fabrikaların üretimlerini ‘bağlayan’ tüccarlar, ardından İstanbul’a döner aldıkları kumaşları Sultanhamam piyasasında satarlardı. 88


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Ali Yazıcıoğlu: “Mefruşata başladığımız zaman Adana’dan, Bursa’dan mal alırdık. On beş günde, yirmi günde bir Adana’ya gider, haftada iki sefer Bursa’ya gider, fabrikalardan, imalattan mal alır, burada satardık. Biz giderdik, fabrika o zaman Anadolu’ya mal

ulaşamazdı.

satamazdı.

Öyle

bir

Anadolu’ya şey

yoktu.

Sultanhamam piyasasından anlaştığı bazı tüccarlara üretim kapasitelerini dağıtırlardı. Bugünkü bayilik sistemi de diyebilirsiniz buna ama bayilerin hepsi İstanbul’daydı.”

Sümerbank Merinos Fabrikası

İsmet Bilsel: “İşte bütün Kayseri, Adana, Samsun, İstanbul’a gelir alır. Onlar da kendi bölgelerine dağıtırlar, yani Adana’da mal dokunurdu ama İstanbul’a gelirdi, buradan tekrar giderdi. Adana’da fabrikadan satılmazdı yani toptancıya gelirdi toptancı dağıtırdı.”

89


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Bu sanayinin yanında, Gaziantep’te, Denizli’de ve Denizli’nin bazı kazalarında, Bursa çevresinde ve İstanbul’da bulunan el tezgahlarının üretimi vardı. Zamanla bu el tezgahları makineleşti ama yine üretim kapasitesi olarak Türkiye’nin tekstilde büyük hacimlere ulaşması için 1960’ları beklemek gerekecekti.

Bursa Pazarı 1890

Bursa Çarşısında Esnaf

Mustafa Erdebil: “Şimdi Bursa, bu işe Osmanlı’dan bu yana yatkın bir şehir. Bursa ipek şehri, dokuma şehri, havlu şehri. Bir defa Osmanlı’nın ilk başşehri. Yani bir başşehir olmak kolay değil. Bir kültür gerektiriyor. Zaman içinde, bu muhacirlerden cumhuriyetle beraber yapılan becayiş nüfusunda, Bursa’ya böyle sanatkâr olan insanlar gelmiş. Dolayısıyla orada böyle tekstilde, sanata girecek, çalışacak işçi bulmak daha bir kolay ve daha düzgün.”

90


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Bursa’nın üreticileri için de Sultanhamam önemli bir merkezdi.

Buraya gelip

ürünlerini satarlardı. Hüseyin Özdilek de sık sık Bursa-İstanbul arası yolları arşınlayan üreticilerden biriydi. Hüseyin Özdilek: “Bursa’dan sabaha karşı 4-5 gibi yola çıkar Yalova’ya giderdim. O zaman yol da bu kadar düzgün değildi. 1-1,5 saatte giderdik. Yalova- Fenerbahçe- Sirkeci vapurları vardı. Onların saatleri belliydi. Saat yanılmıyorsam 7’de kalkardı. Sirkeci’de inerdim. Hemen Sultanhamam’a geçer oraları dolaşır, Taksim’e geçerdim. Burada da bir iki tane müşterim vardı. Taksim’e de elimde çantalarla yürüyerek giderdim, köprüden geçerek. Akşam yanılmıyorsam 5’te vapur vardı. Buna yetişirdim. Vapur, adalara da uğruyordu. Bilhassa yaz akşamları çok güzeldi. Üst tarafta terası püfür püfür eserdi. Benim gibi tahsilatını yapmış

Hüseyin Özdilek

Bursa’dan arkadaşlar, işinden dönenler, hepsiyle sohbetler ederdik. Çaylar kahveler içiliyor, biralar içiliyor. O şekilde güzel bir günü tamamlamış olarak Bursa’ya dönerdim.” Denizli’nin Babadağ ilçesi de Türkiye’nin Bursa kadar önemli bir başka dokumacılık merkeziydi. 1948’ de babasın aldığı elektirkli bir dokuma makinasını Babadağ’da henüz elektirik olmadığı için Denizli’ye götüren ve sadece geceleri verilen elektirikle üretime başlayan, Türkiye’nin tekstil sektörünün duayenleri arasına girmeyi başarmış Besalet Küçüker, Babadağ’da hangi koşullarda üretim yapıldığını anlattı:

91


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Besalet Küçüker: “Babadağ’da el tezgâhları vardır. Bu el tezgâhları da her evin içindeki müsait alan ve evin nüfusunda çalışabilecek insanlarla orantılıdır. Evin içi müsaitse bir tane el tezgâhı, daha iyi güzelse iki tane koyarlar. Bütün fertler çalışır, ne zaman ki erkek evlat evlenir, o zaman yeni bir gelin gelir ve evin içinde yer müsaitse bir tezgâh da onun için açılır. O tarihlerde Türkiye’de iplik üreten hiçbir fabrika yok. Sümerbanklar yavaş yavaş gelişiyor. Sadece Sümerbank fabrikaları kendi dokuyacağı bezler için

Besalet Küçüker

iplik üretiyor. Fakat bizim yörede olduğu gibi, Denizli, Babadağ, Kızılcabölük ve civardaki kasabalara iplik ihtiyacı dışarıdan ithal olarak geliyor, ki o zamanlarda büyük oranlarda hep Mısır’dan iplik gelirdi. Hatta Japonya’dan iplik geldiğini işitirdim. O dönemde alım satım da serbest değil ki. İplik büyük oranda tahsis suretiyle hükümet tarafından veriliyordu. Hükümet, üretim yapılan bölgelerde, evdeki Buldan El Tezgahı

tezgâh durumuna göre kapasiteyi tayin ediyordu. Ama bu sistem belirli zamanlarda

kaçakçılıklara vesile oluyordu. Bu kaçakçılıklar nasıl oluyor, işte diyelim ki Afyon’da veya Kastamonu’da bir dokumacılık var ama çok fazla değil. Oraya tahsis edilen iplik orada kullanılmıyor, oradan Babadağ’a getiriliyor burada üretim yapılıyordu. Kaçakçılık dediğim de bu.”

92


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Atilla Özdemir: “Bu ürettikleri malı salı günü Babadağ’da kurulan pazarda satardık. Bütün tüccarlar da buraya gelirlerdi. Pazarlık edilir ve tüccara satılır. Satılan mal teslim edildikten sonra parasıyla iplik tüccarından iplik satın alır, tekrar dokumacılık devam ederdi. Tüccar da o malı salı günü akşam, çarşamba günü öğlen sonuna kadar balya yaparak Sultanhamam’a ve Türkiye’nin başka yerlerine sevk ederdi ve bu işlem tekrar salıya kadar devam ederdi. Sultanhamam’da Mehmet Saka diye iplik tüccarı vardı, en çok alışverişi onunla yapardık Mehmet Saka’yla. Açarız telefonla, ‘hacı amca bize bu hafta şu iplikten beş kamyon gönder’ deriz. Buradaki satışa göre ondan iplik alırız, ne ile, bir telefondan başka şey yok. Yazı çizi yok. Söz verdiğin alışveriş ne günü ödenecekse o gün ödenir. Hatta bir gün iki gün önce ödense, ‘yok’ der Mehmet Saka, alışverişte ‘illa ki gününde ödeyeceksin’. Sen de ona göre hazırlanacaksın, o gün fazla vadeler de yok, en son otuz bir vade, yani bir aylık bir vade. O bir ay içinde sen bu iplikleri dokuyacaksın, kumaşını satacaksın, paraya çevireceksin, yerine göndereceksin, yeniden iplik alacaksın.”

Atilla Özdemir altmış yıldır tekstilin içinde bir duayen. Onun Sultanhamam’la ilişkisi Babadağ’da dokuduğu ürünleri buraya satmak, buradan da hammadde satın alıp üretime devam etmek şeklinde olmuş. 1953 yılında firmalaşıp fabrikalar kurmaya başlamış, Türkiye’nin tekstil endüstrisinin ilkleri arasına adını yazdırmış.

Atilla Özdemir

93


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Atilla Özdemir: “Bazen özel siparişleri olurdu mesela, numune verir bu numuneyi bana yapacaksın getireceksin derlerdi. Bazı mallar belli bölgelerde çok satılır. Bazı tüccarlar özellikle o ürünlerin yapılmasını isterler. Tabi, Sultanhamam tüccarı da bu işin yıllarca kompetanı olduğu için o malın kaç paraya dokunabileceğini ve maliyetinin ne olabileceğini en az bizim kadar bilirdi. Tabi yıllarca müşteri ilişkileri olduğu için sen ona afaki bir rakam söyleyemezsin. Ama o da maliyetini bildiği için çok düşük bir fiyat söyleyemez. Onun için anlaşmak çok kolay olurdu. Bu tür özel imalatlar yapılırdı.”

Zafer Katrancı aslen Babadağlı, bugün Denizli’de büyük miktarda üretim yapan ünlü bir tekstilci. Dünyanın her köşesine üretim yapıyor. Babadağ’da el tezgâhında üretimini yaptığı malları 1960’ların başında Sultanhamam’a satmaya başlamış.

Zafer Katrancı: “Ürünümüzün tamamını hemen hemen Sultanhamam’da satardık. Siparişi alırız, misal olarak söyleyeyim, iki çuval mal, içerisinde yüz adet çarşaf var, beş liradan ne yapar, bin lira, bin liraya anlaşırdık. Malı gönderdikten sonra, üç hafta veya bir ay sonra İstanbul’a Sultanhamam’a geldiğimizde

tahsilatını

yapardık.

Bir

kısmı para olur bir kısmı senet olurdu, çek kavramı henüz yoktu. Hızla yeni siparişleri alırız, kendi ihtiyacımızın siparişlerini veririz, akşam da hemen dönmeye gayret ederdik.

Zafer Katrancı

Tekrar çalışmaya başlardık. Çünkü bizim el tezgâhı döneminde iş gücü önemliydi, yani bizzat ben kendim girip el tezgâhında çalışmam gerekiyordu.” 94


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

El Dokuma Atilla Özdemir Arşivi

Atilla Özdemir: “1958 senelerinde bu sistem biraz motorize olmaya doğru kaydı. Babadağ’da esnaf arkadaşlar Merzifon’dan, Bursa’dan çalışmayan tezgâhlar buldular, onları getirdiler, üretim arttı. Nihayet bu tezgâh sayısı çok yükseldi. Tezgâh neyle çalışıyor, cereyanla. Cereyan üreten, belediyenin iki tane 135’er beygirlik dizel motoru vardı. Bu dizellerin yakıtı fazla gittiği için maliyet artmaya başladı. Çözüm baraj cereyanından istifade etmekti. En kısa sürede

ağaç

trafodan 1964

direklerle

Babadağ’a

yılında

Sarayköy’deki

cereyanı

cumhuriyet

getirttik.

bayramında

cereyanımız geldi. Bir anda Babadağ’ın merkezinde iki bin küsur motorlu tezgâh Babadağ Cumhuriyet Bayramı Kutlaması

95


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

üretime geçti. kavuştu,

Etraf köyler de cereyana

oralarda

da

motorlu

tezgâh

artınca sayı üç binleri buldu. Mal da daha kaliteli çıkmaya başladığı için İstanbul’da birçok fabrikalardan mal alan bezciler, patiska üretimi alan tüccarlar bizim mallara yöneldiler ve Babadağ’da büyük bir talep patlaması yaşandı.” Babadağ Cumhuriyet Bayramı Kutlaması

Mustafa Erdebil: “İstanbul’da bu malları pazarlamak için biz de bazı girişimlerde bulunurduk.

Buldan’dan

getirdiğimiz

ham bezleri silindirden geçirerek, üzerine kendimize göre yaldızlı bir ‘taç markası’ diye bir marka koyarak, ütüyle onu kumaşın son katına çıkararak, böyle patiskalar yaptık, boyattırarak. Özel boyahanelerde. Mustafa Erdebil

Tabi

mallar

kötü

ama

Türk

halkının

görmediği bir şey. Onlardan satıyoruz biz de. Hiç unutmam, bir gün bir müşteri geldi doğulu, ‘ya Abdullah Bey’ dedi, ‘bunlar soldu ya’ dedi. Babam, ‘oğlum sen bunu vitrine mi koydun’ dedi. ‘Evet.’ ‘Güneş mi gösterdin?’ ‘Evet.’ ‘E yağmur da mı gördü?’ ‘Evet.’ ‘E tabi solacak oğlum’ dedi. Öyle güneşe gösterirsen, yağmura koyarsan mal durur mu?”

96


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

1939 yılında İstanbul’da doğan İlyas Hürdana, on beş yaşında Sultanhamama’da çalışmaya başlamış. Çanakkale adlı mağazada tezgâhtar olmuş. Askerden sonra da Güney Sanayii’nin imalat müdürü Eliyakim Kandiyoti’nin yanında çalışmış. Burada geçirdiği iki sene onun bu meslekte gerekli atılımı yapmasını sağlamış. İlyas Hürdana, Bursa’da ürettirdiği kumaşları Sultanhamam’da nasıl sattığını anlatıyor: İlyas Hürdana: “Ağabeyimle birlikte ipliklerini alır dokumasını yaptırırdık. Gömleklik kumaş, şemsiyelik kumaş, ipekli kumaşların imalatını Bursa’da fason olarak yaptırırdık. Bunların üzerine basılacak desenleri çizer, boyahanede boyatır ve desenleri bastırırdık. Sonra da toptan olarak getirip Sultanhamam’da satardık. Buradaki tüccar da perakendecilere dağıtırdı. Benim ürettiğim kumaş kim bilir Türkiye’nin neresine giderdi. Ama ben kendi desenlerimi hiç unutmazdım. Hatta bir gün, size bir anımı anlatayım. Eşimle beraber Beyoğlu’ndan geçiyorum, biliyorsunuz eskiden Rekor mağazası, Dekor mağazası, Kocabaş mağazası falan var, biz oradan geçiyoruz. İki tane Anadolu efendisi, böyle şapkalı, durdular vitrine bakıyorlardı. Birbirleriyle konuşuyorlardı. Biri diğerine dedi ki: ‘ya şu desenin güzelliğine bak ne güzel renkler verilmiş.’ O bahsettiği benim malımdı. Bu konuşmalardan çok etkilendim ve gözümden iki damla yaş geldi. Bu benim için çok önemli bir şeydi. Demek ki ben bir şeyler yapmışım, yapabilmişim ve satabilmişim.”

İlyas Hürdana da, Haçik Taşçı da kendi belirledikleri modelleri, desenleri yaptırıp ürettirip satmışlar. Hatta Taşçı, daha farklı desenler bulmak için yurtdışındaki fuarlara dahi gitmiş.

Pera Eski Mağaza Vitrin

97


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Haçik Taşçı: “Heim Tekstil Fuarı dünyanın en büyük ev tekstili fuarı. Heim Tekstil Fuarı’na Varujan Abi’yle biz, Türkiye’den giden ilk on kişinin içinden iki insanız. Fuara gidip takip ederdik. Ben oradan bir numune bulur getirirdim, burada da onu yaptırırdım, fason olarak. Toptan satmaya çalışırdım. O tarzda çalıştım. Hep butik çalıştım. Belki üç-dört taneyi geçmeyen mal yaptım ama bana ait mallardı.”

Hacik Taşcı Dükkan Önü

Sultanhamam piyasası, 1950’ye kadar Sümerbank’ın fabrikalarından ve özellikle Adana’daki Bossa, Paktaş, Çukurova ve daha ufak tefek fabrikalardan ürün alırdı. Özellikle 1950 seçimlerinden sonra Menderes hükümetiyle başlayan daha serbest ekonomik yapı içinde, özel girişimciler, daha fazla yeni tekstil fabrikaları kurdular. Adana, İstanbul, İzmir, Denizli gibi illerde kurulan bu fabrikalarda daha önce Türkiye’de olmayan mallar da üretilmeye başlandı. Ulaşımın ve iletişimin zor olduğu bu yıllarda, Türkiye’nin farklı yörelerine dağılmış bu üreticilerle perakendecileri, bir diğer ifadeyle tüketicileri buluşturanlarsa yine Sultanhamam’daki toptancılardı.

Sümerbank Merinos Makinaları

98


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Mustafa Erdebil: “1950’den sonra Demokrat Parti’yle beraber Türkiye’de birdenbire bir perde, hani gözünüzde katarakt vardır, görmüyorsunuzdur, katarağı aldırırsınız, ‘aa görüyorum’ dersiniz ya, birdenbire görmeğe başlarsınız. Yani, 14 Mayıs seçimleri yapıldı, iki-üç ay içinde Türk halkı görmeye başladı. Dünyayı görmeye başladı, komşuyu görmeye başladı. İstanbul’u tanımaya başladı. Türkiye halkı katarakt ameliyatı oldu, demokratik olarak, sosyolojik olarak, ekonomik olarak pek çok şey değişti. Böyle evinin dışına çıkamayan insanlar İstanbul’da, biz altı ay sonra Boğaz’ı gezmeye geldik. 1951 senesinde özel otomobil aldık. Yani onu biz 1949 senesinde düşünemezdik. Paramız olmadığı için değil, böyle bir şey düşünülmez. Adam bir araba niye alacak? Nereye gideceksin ki sen? Aksaray’dan Sultanhamam’a. Haşa. Tramvaya binersiniz, gidersiniz gelirsiniz. Ben ilkokulu bitirene kadar, Aksaray’ın dışında herhangi bir yere gidemezdim. Başka bir semt çocuğu da Aksaray’a gelemezdi. Fındıkzade denen yer Aksaray’ın hemen yakını. Ama bir Fındıkzade’ye, bir Fatih’e hatta Aksaray’ın sahili olan Yenikapı’ya bir Aksaray çocuğu çıkamazdı. Yenikapı ayrı bir kurtarılmış bölgeydi. Oranın efe tabir edilen gençleri, delikanlıları kendi

Mustafa Erdebil ve Haşim Büyükbalcı

mahallelerini savunan fahri bekçiler gibi, güvenlik görevlisi gibi, bir başka muhitten birisi geldiğinde, o zaten hemen böyle papatya gibi ortaya çıkar. ‘Nereye gidiyorsun kardeşim? Kime gidiyorsun? Ne arıyorsun burada?’ İki defa gittiğinde döverler. Bu her şeyiyle beraber seçimden sonra değişti. Ondan sonra işte abimler, benden tabi büyük onlar, sekiz yaş biri, on bir yaş biri büyük, ‘baba bir araba alalım.’ Amerika bize 300 milyon dolar Marshall Yardımı’ndan para verdi, seçimden sonra ve o parayla bizim kanımıza girdi. Otomobiller gönderdi. Çamaşır makineleri gönderdi. Babam da bunları severdi. İlk çamaşır makinasını alanlardan olduk. Anacığıma hizmet etsin 99


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

diye. Evde beş çocuk var. Kardeşim var benden sonra. İşte bir de otomobil alındı böylece. Ama o otomobille biz dükkana gidip gelmediğimiz için sadece pazar günleri kır gezisi yapıyoruz. Babam dedi ki ‘ya böyle şey olur mu? Bir arabayı mahkûm ettiniz. Bunu dama’ o zaman taksilere dama vurulurdu, eski filmlerden hatırlarsınız, ‘bunu taksiye çıkaralım, bir aile bundan geçinsin.’ Şoför geldi, onu verdik. Peki bu bizim sektörümüzü nasıl etkiledi? Menderes’le beraber enflasyon denen canavar içimize girmiş de biz yaşadığımızın farkında değilmişiz. Buradan şimdi döneyim ekonomiye. Bu canavar Ankara’dakiler tarafından biliniyor, herhalde göz yumuluyor. Çünkü Türkiye ancak onunla kalkınabilecek. Sermaye yok. Bankalarda faizler düşük hâlâ. Vade farkı diye bir şey yok ama enflasyon başlamış. Dünün iki katına çıkmış fiyatlar. Şimdi bunu bilmeyenler bizim gibi yaşamışlar. Bilenler, bu Sabancıların babaları Ömer Ağa, Allah rahmet eylesin, Güney Sanayii’nin Adana’daki o büyük fabrikalarının ilk kurucuları gibi, onlar Ankara’ya gitmişler, bunu öğrenmişler ve bankaların o günkü %10-12 faizli yıllık kredilerini almışlar. Fabrikaları kurmuşlar. Enflasyon %25’lerde gezdiği için zaten %100 kârlılar. Ayrıca Türkiye’de olmayan malları ürettiklerinden de sanayide tek tüfekler. Bursa mallarıyla, artık Buldan malları falan bitti. Kaldırıldı o yerli mallar. Kimse ne satıyor, ne alıyor, ne de kullanıyor.”

100


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Atilla Özdemir: “Fabrikalaşma başlayınca, bizim mallar da şekil değiştirdi. Eskiden dokuduğumuz mallar, bir evin perdesinden tutun da yatak çarşafı, yatağın mitili, evin içindeki sedirlerin örtüsü, hep Babadağ dokumasıydı. Hatta Afyonkarahisar gibi birçok Anadolu şehirlerinde bazı hanımların üstlerine örttükleri şeyler, peştamal gibi sarındıkları şeyler de hep Babadağ malı olarak dokunurdu. Mesela Antakya’ya biz çok çarşaf gönderirdik, yatak çarşafı. Oradaki hanımlar onu 5-6 liraya alır, birini eteğine birini başının üzerine dolar, işini görürdü. Ama fabrikalaşmayla çok şey değişti. Aynı zamanda insanların yaşamı, giyim kuşamı değişti, moda hayatımıza girmeye başladı. O mallar artık demode oldu ve devreden çıktı. Tekstil fabrikalarında dokunan mallara muadil mallar üretilmeye başlandı.”

Boyama, Atilla Özdemir Arşivi

Atilla Özdemir’in anlattığı gibi, 1960’lara gelinirken daha da fazla üretilen farklı farklı kumaşlar toptancılara yollanıyor, perakende alanında da tüketiciler her geçen gün daha yeni modelleri, desenleri, daha farklı kumaşları talep ediyordu. Türk insanı daha fazla sayıda gömlek, elbise, palto giymek, daha farklı renklerde perde, yatak örtüsü, döşemelik kumaş almak istiyordu. Haçik Taşçı bu durumu katıldığı bir toplantıdan hatırladığı ilginç bir diyalogla aktarıyor: 101


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Haçik Taşcı: “Mal kıymetliydi, azdı. Malı da alıp satabilecek adamlar bilinirdi. Herkes gidip her fabrikadan mal alamazdı. Malı

fabrika

doğru

adama,

o işte geçmişi olan adama vermeyi tercih ederdi. İşte bu yıllarda

Şevket

Sabancı’yla

bir toplantıdayız, bürolarında. Teksa

kadifeyi

Senede

kaç

yapıyorlar.

metre

kadife

satılır? Ben dedim ki atıyorum, işte 5000 metre. Eyüp Ensari Bey

dedi

ki

7000

metre.

Öbürü dedi ki 3000 metre. Öbürü dedi ki 8000 metre. Anı

İplik Eğirme

olarak kafamda kaldığı için anlatıyorum. Şevket Sabancı kalktı dedi ki ‘beyler siz ne diyorsunuz? En az 40-50.000 metre kadife satılır’ dedi, ‘siz Türkiye’yi konuşurken nereyle kıyaslıyorsunuz? Bizde daha toprağın altında toprağın üstüne çıkacak bir yığın insan var. Toprağın altından toprağın üstüne bu çıkan insanların hepsinin ayakkabıya, kadifeye, cekete, pantolona gömleğe ihtiyacı var. Bir Almanya’da bu sene 1000 metre kadife satılmışsa seneye 1100 metre satılır. Bu sene 50 tane ayakkabı satılmışsa, seneye 55 tane satılır. Ama Türkiye’de öyle değil. Bu sene 1000 metre satılır. Seneye 22.000 metre satılır.’ Bu bir anı olarak kafama yazıldı ve oturdum düşündüm, sonsuz doğru. Hâlâ memleketimizde öyle.”

102


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

1952’de okulu bitirdiği sene, bir yaz tatilinde Sultanhamam’la tanışan M. Nevzat Özhamurkar, Kayseri’nin ünlü tekstilcilerinden biri… Babası ve amcasıyla genç yaşta ticaret hayatına başladıktan sonra, senenin üçte birini İstanbul’da Sultanhamam’da, Mercan Yokuşu’nda, Âşir Efendi’de geçirmeye başlamış. Aşağı yukarı 2000’lerin başına kadar da bu hareketliliği devam etmiş. Özhamurkar, Türkiye’de, Menderes hükümeti sonrası açılan yeni fabrikalar sayesinde üretimin arttığını ama yine de bunların talebi karşılamaktan çok uzak kaldığını anlatıyor. Mustafa Nevzat Özhamurkar: “30’lardan 1960’lara kadar Türkiye’de malı temin etmek zordu. O yüzden tüccar ne mal alırsa satardı. Satış problemi yok. Çünkü kumaş az. Bizim dönemimizde de, mesela 1965’li, 75’li, 80’li yıllarda üretim yavaş yavaş artmaya başladı ama talep daha fazla canlandı. Bu açıdan malı temin ettikten sonra bu yıllarda tekstili satmak diye bir problem yoktu. Ta ki

Mustafa Nevzat Özhamurkar

1980’lerde üretim talebin üstüne çıkmaya başlayıncaya kadar; üretim çoğaldı, çeşit çoğaldı, moda, desen işin içine girdi, sadece almak değil satmak da problem olmaya başladı.” Pek çok Sultanhamamlı gibi, babasının yanında ticarete atılan, Yaşar Büyükçalık, buraya geldiğinde sekiz yaşındaymış. Hem ticareti, hem tekstili hem de kendini tanımaya Sultanhamam’daki dükkanda başlamış, adeta bu işin okulunu orada okumuş. Manifaturacı bir aileden geliyor. Manifaturanın, tekstilin alfabesi olduğuna inanmış. Kumaşı çok iyi biliyor. Bunu da küçük yaştan itibaren babasından ve amcalarından öğrenmiş. 103


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Yaşar Küçükçalık: “1970’de Vakko’dan almış olduğunuz bir gömleği, bugünün işportasına

koysanız

satamazsınız.

1970’lerin Türkiyesi’nde bizim Kayseri Birlik’ten iplik ihracatı yapıyorlar, on tane kamyonu üst üste bulamıyorlar. Yani her bir kamyon on ton alsa deseniz, Kayseri’den İstanbul limanına gelecek on tane peş peşe kamyonu bulamıyorlar. Üretim

bu

kadar

az.

1970’lerden

Yaşar Küçükçalık

bahsediyorum. Bu iplikler fabrikaya girer, dokunur sonra da hemen satılırdı. Pazar derdi yok. Bunları bugünün gençliğine anlatsanız bize herhalde köyde mi yaşıyordunuz derler. Çünkü bugün artık konteyner diye bir şey var. Konteynerler geliyor. İstersen beş bin konteyner iplik iste. Aynı anda geliyor.” Recep Tanrıverdi: “Petrol krizi olduğu zamanlarda, 1970’lerin sonlarına doğru, biz Adana’ya gittiğimiz zaman Bossa’dan, Güney Sanayii’den mal alıyorduk, bunları İstanbul’a

getirecek

kamyon

bulamıyorduk. Yakıt yok, kamyon yok. Ben de bir gün fabrikadan malı aldım. Kamyon kamyon mal gelecek, müşteriler

burada

mal

bekliyor,

kimsenin elinde mal yok. Bir karpuz kamyonu buldum. Karpuzlarını satın aldım. Kamyonunu boşalttım, ondan

Petrol Kuyruğu

sonra o kamyonu doldurdum. Adana’daki fabrikacılar şaşırdılar, ben o kamyonları nasıl buldum diye. Milletin malının bir ay gelmediği oluyordu, eski dönemde kamyon bulunmuyordu. Yakıt yoktu ki. Ben bu tarihlerde Bossa’da, Güney Sanayii’de bunları 104


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

çok yaptım. Kimse de anlayamadı, ben bu malı bulup bulup nerden getiriyorum. Millet gece yatmaya, eğlenmeye gittiği zaman, yemeğe gittiği zaman, ben karpuz kamyonlarına gidiyordum. Biz bugünlere geldiysek, işte bu şekilde geldik.”

Güney Sanayi

105


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Ahmet Nazif Zorlu: 1970’lerde kumaş üretimi vardı Türkiye’de, artık çok sayıda fabrika da açılmıştı ama volüm yoktu, yani üretim miktarı azdı. 1974’lü yıllarda emprime çarşafı yaptığım vakitler benim ürünümü beğenmişler, kimdir bunun imalatçısı diye yabancı bir müşteriyi bize getirdiler. Halbuki ben kumaşını Akfil Fabrikası’nda, baskısını da Bursa’da yaptırıyorum. Geldiler, bizden bir yıl içinde 15 milyon metre mal almak istediler. 15 milyon metre… arada tercüman var, ben diyorum ‘kardeşim 15 bin metre olmasın, bak iyi tercüme et!’, ‘15 milyon metre istiyorlar eminim’ diyor. Ben de ‘fabrikamla görüşeyim bakayım kapasitemiz nedir’ dedim ‘sizinle yarın buluşalım.’ Ben sevine sevine gittim fabrikaya. Metrede 50 kuruş kazansam 7,5 milyon lira kâr. Çok büyük para. Akfil Fabrikası’nın ticaret müdürü Mehmet Gömeçli, Allah rahmet eylesin, telefonla randevu aldım gittim. Bana dedim çok kumaş lazım. ‘Veririz, veririz, veriyoruz zaten’ dedi. Dedim ki ‘çok, çok lazım.’ ‘Ne kadar?’ Dedim ki, ‘bak’ dedim ‘ben inanmadım,

Akfil Kumaş Reklamı

şimdi sen de inanmayacaksın ama bu gerçek, 15 milyon metre’ dedim. ‘2,20’lik kumaş istiyorum’ dedim. Şöyle bir baktı, dedi ki, ‘benim beş senelik kapasitem bu.’ 3 milyon metre senede yapıyorlarmış. O gülmeye başladı, ben gülmeye başladım. Ertesi gün buluştuk tabi veremedik. Biz bugün Çorlu fabrikamızda günde 1 milyon metrekare kumaş üretiyoruz.” Erdoğan Baydemir: “Türkiye’de 70’li yıllarda en büyük sıkıntı gerçekten çeşidin olmamasıydı. Mesela o zaman orlon perdeler vardı, herkesin evinde aynı perde vardı, böyle bir şey düşünebilir misiniz? Kahverengi, bordo, yeşil renklerde orlon perdeler. Baktığınız zaman dışarıdan camlara bu renkleri görüyordunuz.”

106


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Atilla Mefruşat Depo

Atilla Mefruşat Depo

Recep Tanrıverdi: “Farklı kumaş bulmak, satmak inan ki maceraydı. Biz bulurduk ama binbir güçlükle bulurduk. Fabrikalarla özel bağlantılar kurardık. Eskiden bizde olmayan çeşit yoktu, ben o kadar çok çalışıyordum ki bu malları bulmak için. Bursa’da günlerce yatıyordum. Mesela benim jorjetlerim vardı. Jorjet bayan kumaşıdır, çok güzel kıvırcıklı jorjet ipliğinden, lükstü, jorjetten emprimeler bulunurdu. Beatris astarlıklar satardım. Özellikle konfeksiyonculara satardım onları… Yanar döner, renkli şanjanlar, bugün kimse giymiyor, onlara yanar döner şanjan derdik ve bunları mantoculara, paltoculara, gelinlikçilere satıyordum. Yorganlık satenler, muhtelif emprimelerim, brokarlarım vardı. Bende bu kadar çeşit olmasa iş yapamazdım.

Brod İngiliz Kumaşları Reklamı

107


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Koruma duvarları altında bir ülkede, önemli miktarda bir kumaş ithalatı olmasa da İtalya, İngiltere Almanya başta olmak üzere genelde Avrupa’dan ithal edilen kumaşların satış merkezi yine Sultanhamam’dı. 1928’de doğan ve 1946 yılında henüz lisede öğrenciyken Sultanhamam’dan mal alıp babasının dükkanında satmaya başlayan Yaşar Dodanlı, 1952’de dükkan açmış. Dükkanında ithal kumaşlar da satıyormuş.

Yaşar Dodanlı: “Burada bazı yabancı fabrikaların temsilcileri bulunurdu. Mesela İtalya’daki x fabrikasının temsilcisi Leon Bey’e gidiyorsunuz, 5000 metre neyse o günkü şartlara göre pazarlık ediyorsunuz. Gümrük mal

masraflarını

İstanbul’a

yatırıyorsunuz. Yaşar Dodanlı

Kartvizit Dodanlı

108

Piyasaya

hesaplıyorsunuz,

geliyor, Malı

dağıtıyorsunuz.

şekildeydi.

İthal Kumaş

gümrüğünü çekiyorsunuz. Sistem

bu


Sultanhamam’da Satılan Kumaşlar

Mustafa Erdebil: “İngiltere’den çok güzel poplinler gelirdi. İtalya’dan divitin ithal edilirdi, bunların yanında geliyor. Şimdi Güney Sanayi’nin yaptığı mallar falan ikinci kalite kalıyor, hatta üçüncü kalite kalıyor. Divitini açıyorsunuz, içine bir mezura yerleştirmişler malın. Malı ambalajlarken malla beraber mezura koymuşlar. Açıyorsunuz 40 metre var. 40 metreden sonra da bir 30-40 santim fazlalık var. O zaman Anadolu’dan gelen müşteriler hemen hepsi top almazlardı. 15 metre, 20 metre çeşitlerden kestirirler. Bu malları ölçmeye lüzum yok. Açıyorsunuz 20’yi bulduğunuz yerde kesiyorsunuz. Yani düşünebiliyor musunuz bizim sanayiye başladığımız dönemde İtalya böyle bir teknolojiye gelmiş. Bugün internetle iş yapmak gibi falan gibi bir şey o gün için bu.”

Dodanlı Arşivi

109


4.BÖLÜM

110


SULTANHAMAM TÜCCARI

111


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Aslında pek farkında olmasak da kumaşın, dokumanın hayatımızda çok büyük ve vazgeçilmez bir yeri var. İnsanoğlunun gıdaya, suya, başını sokacak bir eve gereksinimi olduğu kadar üstüne örteceği, giyeceği, evinin camına asacağı kumaşa da ihtiyacı var. İşte, Türkiye’nin kumaş merkezi Sultanhamam’da bu işi üstelenenler, manifaturacılardı. Onlar aslında tüm ülkeyi giydiren, evlere örtü, çarşaf, perde sağlayan tüccarlardı.

Merinos Fabrikasından İplikler

İplik Sarma Makinası

Ahmet Nazif Zorlu: “Tekstil biterse bilin ki insanlık da ölmüş demektir. Bugün giysisiz bir yere çıkabiliyor musunuz, çıkamıyorsunuz. Dışarı çıkarken hemen bakıyorsun cep telefonumu aldım mı diye, yani bunsuz dışarı çıkabilirsin ama elbisesiz çıkamazsın, gömleksiz çıkamazsın.”

112


Tarih Boyunca Sultanhamam ve Civarı

Yaşar Dodanlı: “Şimdi bazı yerlerde, kumaş gıdadan önce gelir. Örtüneyim de aç kalsam da olur derler. Demek ki çıplak kalmamak daha önemli kabul ediliyor. İşte bu son derece önemli işi yapanlar tabi ki kumaşı üretenlerdi ama en az onlar kadar değerli olanlar, bu üretilen kumaşları tüm Türkiye’den toplayıp yine tüm Türkiye’ye dağıtan Sultanhamam manifaturacısı, Sultanhamam tüccarıydı.

Yaşar Dodanlı

Şimdi, tüccar vasfı derken tüccarın ayrı bir tarifi var. Tüccar ayrı şey, esnaf ayrı şey. Bir şehre düştüğünüz zaman, tüccar diye sorduğunuzda size bir manifaturacı gösterilir. Neden? Manifaturacılık temiz ve kaliteli bir meslektir. Eskiden beri, dünyanın her tarafında tercih edilmiş bir sanat. Tüccar, özüne sözüne güvenilen kimseye denir. Menfaat ikinci plandadır.”

Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Babam bir gün beni çekti kenara dedi ki; ‘oğlum, ben sana tüccarı tarif edeyim’ dedi. Hani yani, güya biz de ticaret lisesi okuduk, yüksek ticaret okuduk falan. ‘Baba biz biliyoruz’ dedim. ‘Oğlum senin mektepte bildiğin başka, benim dediğimi bir dinle’ dedi. ‘Tüccar kâr için aldığından, zarar için sattığından dönmeyen, yalan söylemeyen, şerefli namusu, izzetinefis sahibi adama denir. Bunu kafana koy. Yani malı sattın, fiyat yükseldi, müşteriye vermiyorum demeyeceksin, dönmeyeceksin. Aldın, fiyat düştü, aldığın yere fiyat düştü, ben almıyorum demeyeceksin. Söz tüccarın ağzından çıkar, sözünü yerine getireceksin. Şerefli, namuslu, izzetinefis sahibi olacaksın.’ ‘Peki baba’ dediğimde ‘dur bir şey daha söyleyeceğim’ dedi. ‘Oğlum bunu da kulağına küpe et; ok gibi doğru olursan hedefe varırsın. Yay gibi olursan elde kalırsın’ dedi.”

113


Sultanhamam Tüccarı

Zafer Katrancı: “Tüccar sözcüğü çok ağır bir sözcüktür. Çok kaliteli bir sözcüktür. Bu kalite hem davranışta kendini gösterir, hem giyimde kuşamda. Kravatsız, fötr şapkasız, takım elbisesiz manifaturacı görmezdik.

Temiz

pak

kıyafetleriyle,

örnek insanlardır manifaturacılar...”

Zafer Katrancı

Sultanhamam’la 1948 yılında tanışan, o dönemin büyük manifaturacılarının yanında yetişen, onlarla sohbet edip bu işin inceliklerini öğrenen Kayserili bir başka duayen, Ali İhsan Erbil’e göre Sultanhamam o dönemin ‘Paris’iydi. Ali İhsan Erbil: “Ben, Abdullah Kiğılı’nın dedesi Fahri Avni Kiğılı’nın yanında bulundum. Onun konuşmalarını dinledim. Ondan bir şeyler kapmaya çalıştım. Onun gibi gerçek manifaturacıların,

köklü

tüccarların

yanında kaldım. Bunlar dört dörtlük adamdır. Diyorum ya, manifaturacı dedin miydi sözüne sahip, her şeyine sahip, diline, eteğine sağlam güvenilir adamdır. Sultanhamam öyleydi. Güvenilir adam olduğu için, misal Kayseri’den İstanbul’a gideriz, Ali İhsan Erbil

114

paramız

cebimizde

durur.

Götürür bir manifaturacıya bırakırdık. O senin için saklardı.”


Sultanhamam Tüccarı

Babdağlı Tüccarlar, Babadağ Sanayi ve İş Adamları Derneği

Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Eski tabirle kelli felli adamlar denir ya, işte eski adamlar öyle adamlardı. Bizler şimdi bilmiyorum yani öyle miyiz, değil miyiz ama hakikaten sözü sohbeti dinlenir insanlardı. Bir gün Baldöktü Hacı Baba’nın orda oturuyoruz, Manisa’dan bir adam geldi, ben tanımıyorum, manifaturacı ama, adamın üzüm bahçeleri falan da varmış. Geldi, Hacı Baba oturuyor. Dedi ki ‘Hacı Baba bir akıl danışacağım sana.’ ‘Ne oğlum?’, dedi ki ‘benim 100 ton üzümüm var. Fiyat on beş gün öncesine kadar 3,75 kuruş - 4 lira arasında idi. Şu anda 6 lira üzümün fiyatı. Piyasada konuşulan, önümüzdeki günlerde üzüm 8 liraya 10 liraya çıkar diyorlar. Bir kısmı da gördüğü fiyata geri gelir, yine bu 3,5 liraya düşer diyorlar. Ne yapayım, bana bir akıl ver?’ Hacı Baba dedi ki, ‘oğlum yarısını sat’ dedi, ‘eğer 8 liraya çıkarsa, hele ki yarısını sattım dersin, sevinirsin, 3,5 liraya düşerse, hele ki yarısını sattıydım dersin, yine sevinirsin.’ Yani, oturup onları dinlemek bile ufkunuzu açardı. Hayat dersi verirdi size. Sohbetini dinlediğimiz yerlerin ya Mensucat Santral’le işi var, ya Kartaltepe’yle işi var, ya da Bossa’yla işi var. Onların ticaretlerini, pazarlıklarını takip etmek veya Adana’ya geldiğinde Sultanhamam erbabının Adana’daki üreticilerle olan münasebetleri senin ufkunda bir yer açar.” 115


Sultanhamam Tüccarı

Hüseyin Özdilek: “Ahmet Ağa, Hasan Ağa denirdi o zaman tüccarlara hitab ederken o zaman. O geçiyor dendiği zaman o izlenir geçtiği yerlerden. Hal ve hareketleri, çünkü iyi bir örnektir o, timsaldir. Onun yanlış yaptığı şeyler de

ya

buna

yakıştıramadık

derler.

Bu uygun bir hal sergilemiyor derler. Dolayısıyla bu iyi örnekleri aldıkları için o da hal ve hareketlerine dikkat etmek

Hüseyin Özdilek

mecburiyetindedir. Meyhaneye dahi gitse, düzenli, görünmeyecek yerde gider. Yani her yerde uluorta olmaz. Sarhoş bile olsa, uygun bir şekilde sarhoş olmasını bilmek mecburiyetindedir.” 1948 yılında, altı yaşındayken babasının Mahmutpaşa’ya yakın yerde kurduğu küçük imalathanede çalışmaya başlayan İbrahim Kaprol, daha sonra yine babasıyla beraber Sultanhamam’da açtıkları dükkanda yetişmiş. Bugün yetmiş iki yaşındaki Kaprol, hâlâ aktif olarak tekstil sektöründe çalışıyor ve günümüz ticaret adabıyla, geçmişin Sultanhamam tüccarlarının bir kıyaslamasını yapıyor. İbrahim Kaprol: “Bugünün gösteriş meraklıları gibi, hani ben böyle yiyorum, ben böyle arabaya biniyorum, tatile buraya gidiyorum şeklinde çok abartan havalarla değil, böyle mütevazı yaşayan ve kimsenin ona özenmemesine dikkat eden, yediğine dikkat eden, içtiğine dikkat eden insanlardı. Yani gösterişi sevmiyorlardı. Ben böyle şu andaki gibi ikonları görmedim. Onlar aslında o zamanın ikonlarıydı ama oturup herkes gibi yaşıyorlardı. Tabi istisna çıkabilir, ama onlar da kaideyi bozmazdı.” 116

İbrahim Kaprol


Sultanhamam Tüccarı

Ahmet Nazif Zorlu: “Şimdi insanlar daha çok zengin olalım, daha çabuk zengin olalım, daha lüks yaşayalım peşinde değil mi? Sultanhamam’da öyle yoktur. Yani mesela bir bakıyorsunuz öyle herkeste araba yoktu. 70’li yıllarda Sultanhamam’da o yüz elli kişiden belki on kişinin arabası vardı. Paraları vardı, araba satın alabilirlerdi ama lüks yaşamak gibi bir özenme yoktu.

Ahmet Nazif Zorlu Arşivinden

Bunun yerine, işlerine yatırım yaparlardı. Ben mesela şahsen öyle yaptım. 1974’te ilk kez bir araba aldım. Her şeyim varken 74’te araba aldım, niye, rahatlıkla bir araba alabilirdim. Ama benim diyordum ki sermaye lazım bana. İnsanlarda bu düşünce vardı. Önce yağlanıp yağlanacaksın, butlanacaksın, irileşeceksin. Ondan sonra da çıkarsın oynarsın meydanda. Ama yağsız butsuz yani güçsüz, kassız oynayamazsın doğru mu, yığılır düşersin.”

117


5.BÖLÜM

118


SULTANHAMAM ‘ÜNIVERSITESI’

119


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Mahmutpaşa Caddesi

Kürkçü Han İçi

Sultanhamam tüccarı olmak kolay değildi. Her şeyden önce bu piyasada uzun yıllar bulunmuş olmak gerekiyordu. Burası bir okul gibiydi, başarılı olmak için de uzun yıllar bu okuldaki dersleri bir bir görmek ve geçmek gerekliydi. Geçer notu Sultanhamam’ın usta tüccarları verirdi. Kendisini tam yirmi beş yıl aralıksız futbol oynamış bir mefruşatçı olarak tanıtım Varujan Arslanyan, 1950 yılında Rızapaşa Yokuşu 62 numarada bulunan Doğruluk Mefruşat’ta işe başlamış. Çarşamba ve cuma sabahları özel izinleriyle sabah antreman yapar 10’da dükkana gelirmiş. 1959 yılında, Doğruluk Mefruşat’ta mesleği öğrendikten sonra Akasya Han’ın birinci katında bir oda kiralamış. Bugün Akasya Mefruşat hâlâ ayakta. Varujan Arslanyan, yetmiş yıla yaklaşan meslek hayatında ne öğrendiyse hepsini Sultanhamam’a borçlu olduğunu düşünen bir duayen.

120


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Varujan

Arslanyan:

“Sultanhamam

piyasası tekstil mevzuunda, mefruşat ve

kumaş

üniversitesi üniversitede

mevzuunda olmuştur, yetiştik,

biz biz

çalışanların böyle

bir

ticarette

doğru şeyleri öğrenerek yaşadık ve bu güzellikleri gördük.”

Varujan Arslanyan

Eyüp Ensari: “Ben, İstanbul Ticaret Lisesi’ni bitirdim,

yüksek

ticarete

gitmedim,

çünkü

bir an evvel hayata atılmak istedim. Fakat sonradan anladım ki gidenler hiç kitap açmadan yüksek ticareti bitirmişler. Ben o üç senede Sultanhamam’da mastırımı ve doktoramı yaptım ve 1962 yılında babam bana dükkanı bıraktı gitti.”

Eyüp Ensari

Zafer Katrancı: “Sultanhamam’da bize ticareti öğrettiler, kişiliği öğrettiler, insanlığı öğrettiler, dürüstlüğü öğrettiler, dürüst tüccar olmayı öğrettiler ki orada bu sözcüğün içerisinde yaşayan insanlar vardır.”

Zafer Katrancı Arşiv

121


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Ahmet Nazif Zorlu: “Benim altyapım kendi memleketim olan Babadağ’dır. Sonra da Trabzon’a gidip orada ticareti öğrendim. Ama asıl İstanbul’a geldiğiniz vakit, neyi nerde nasıl yapacağınızı çok daha iyi görüyordunuz, çünkü orada büyük tüccarlar vardı ve büyük mağazalar vardı. Ve bakın ben altını çizerek söylüyorum, on tane üniversiteyi bitireceğine bir Sultanhamam’da on sene kalmalısın. Çünkü dürüst ve çalışkan olarak on sene kaldın mı pişersin orada, ama bu olmazsa istersen orada elli-altmış sene kal bir şey olmaz. Yani Sultanhamam bana çok şeyler öğretti. Orada gördüklerimi uyguladım.”

Sultanhamam piyasasında çıraklıktan başlayan eğitimi tezgâhtarlıkla devam ettirenler, ustalarının olurunu aldıktan sonra genelde kendi dükkanlarını açarlar ve Sultanhamam geleneğini, ticaret adabını burada devam ettirirlerdi. 1939 yılında iki kuşaktır tekstille uğraşan bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelen Halil Bezmen, Sultanhamam’da olmasa da benzer bir eğitimi aile içinde, ailesinin işlettiği fabrikada almış. Galatasaray Lisesi’nden sonra gittiği İsviçre’den makina mühendisi olarak dönen Bezmen, Mensucat Santral fabrikasına makina mühendisi olarak girmiş. Burada önce tamir ustası, sonra tamir ustabaşısı, sonra tamir mühendisi, ardından bakım şefi olmuş. Ondan

sonra basma şefliğine

geçip iplikçilik, dokumacılık,

boyacılık öğrenmiş. Kendi deyimiyle; ‘ancak on sene bunları yaptıktan sonra’ tekstili öğrenmiş ve Mensucat Santral’e genel müdür olmuş.

122


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Halil Bezmen

Halil Bezmen: “Ekol dedikleri, ustadan kalfa öğrenir kalfa da çömezine öğretir. Bunların arasında tabi nasıl parlayacaksın, yetenek çıkıyor ortaya.

Yetenekliler diğerlerinin

arasından süzülerek çıktı, yani dolayısıyla oradan çıkan ekol dedikleri, oradan çıkan bu üstün insanlar oldu. İşte bu süzülenler de, aslında o günkü Sultanhamam’da, hepsi birer küçük dâhiydi. Çünkü o noktaya gelebilmek için sıra dışı olma şartı vardı, süzülüyor çünkü, yüz kişi gidiyor biri dükkan sahibi olacak. Doksan dokuz tanesi ya hamal kalacak ya çömez kalacak.” İsmet Bilsel: “Bugün Türkiye’de asıl sorun usta çırak ilişkisinin olmaması. Eğitim ayrı şeydir öğrenmek ayrı şeydir. Bugün

insanlar

öğrenmek

istemiyor.

Eskiden ‘çorbacı’ denirdi, ‘çorbacı’ patron demek, ekmek veren demek. Bugün ne çalışan o şekilde bakıyor ne de patronlar böyle yaklaşıyor. İnsanlar bu şekilde eğitilmiyor.”

İsmet Bilsel

123


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

1949’da Bursa’da temsilciliğe başlayan, burada kurduğu dokuma fabrikalarında ürettiği kumaşları Sultanhamam’daki toptancılara satan İsmail Hakkı Bağcı, pek çok Bursalı tekstilcinin de bu işi Sultanhamam’da öğrendiğini düşünüyor. İsmail Hakkı Bağcı görüşmemiz sırasında, bir dönem bakanlık da yapan Cavit Çağlar’ın sözlerini nakletti:

İsmail

Hakkı

Bağcı:

“Okul

deyince

Cavit Çağlar, ‘ben üniversite tahsilimi Sultanhamam’da

yaptım,

benim

üniversitem orası’ der. Hakikaten orası tüccarlık, ticaret nedir, iş yapmak nedir, işadamlığı nedir, orası bir eğitim yeriydi. Bir

noktada

da

orada

öğretirlerdi,

öğrenirsin, mecbur olarak öğrenirsin ya bu işi yapacaksın yahut da bu işi terk edeceksin, ama orada öğrenirsin.”

İsmail Hakkı Bağcı

İsmet Bilsel: “Bir insanın meziyetinin olması lazım, yani duruşunu, mesela elini koyacağı yeri bilmeli. Müşteriye nasıl davranılır, Çinlilerin bir atasözü var ‘eğer yüzünüz gülmüyorsa dükkan açmayın’ diye.

Bu işte esnaf olmanın birinci şartı güleryüzlü

olmak, anlayışlı olmak, sabırlı olmak. Hoş müşteri nasıl karşılanır, hangisi alacak hangisi almayacak onu bilebilmek de ayrı bir şey tabi, ayrı bir yetenek. Ama alırken gülüp tahsilata geldiklerinde somurtursanız bu iş olmaz, alırken güldüğünüz gibi tahsilatta da güleceksiniz, o aslında bütün mesleklerin kuralı. Doktorsanız bile esnaf olacaksınız, yani hastanızı konuşarak da tedavi etmesini bileceksiniz, bilemezseniz o hastayı siz ilaçla tedavi edemezsiniz. Herkes sanatçı olamaz esnaflık da bir sanattır. Ben esnaf olmayı burada öğrendim.” 124


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Hüseyin Özdilek Arşivi

Yaşar Küçükçalık: “Eğer kapıdan içeriye müşteri giriyor da mal satamıyorsak, hatayı kendimizde arayacağız. Ya müşteriyi karşılamayı bilmemişiz. Ona gerektiği gibi davranmamış olabiliriz. Ya malımız düzgün değil. Ya güncel değiliz. Ya fiyatımız düzgün değil. Biz bunları öğrendik Sultanhamam’da.” Recep Tanrıverdi: “Ben şu anda bile müşterilerimin adlarını, soyadlarını, kırk sene, elli sene evvelki müşterilerimin adlarını soyadlarını inanın ki biliyorum. Erzurum’da kaç numarada kim oturuyordu. Kahramanmaraş’ta Trabzon Caddesi’nde kimin mağazası var, isimleriyle ben sana sayayım. Bunların kapı numaralarına kadar ben ezbere bilirdim. Beynim bunlarla dolu, hep böyle bunla yatardım.” Recep Tanrıverdi: “Ben şu anda bile müşterilerimin adlarını, soyadlarını, kırk sene, elli sene evvelki müşterilerimin adlarını soyadlarını inanın ki biliyorum. Erzurum’da kaç numarada kim oturuyordu. Kahramanmaraş’ta Trabzon Caddesi’nde kimin mağazası var, isimleriyle ben sana sayayım. Bunların kapı numaralarına kadar ben ezbere bilirdim. Beynim bunlarla dolu, hep böyle bunla yatardım.” 125


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Hüseyin Özdilek: “Talebin bol olduğu zaman müşteri gelir, ama arzın bol olduğu zaman ne yapacaksınız? Malınız çok olduğu zaman, eğer müşteri o arzın içinde sizi tercih etmezse siz dükkanı kapatmak zorundasınız. Kapatmamak için de sizin diğer satıcılardan farklı olduğunuzu hissettirmeniz lazım.

Diğer

satıcılardan

farklı

olduğunuzu

hissettirebilmek için de tutarlı ve sürdürülebilir hizmet

anlayışını

sergilemeniz gerek.

sergilemeniz,

dürüstlüğü

Müşteriye daha iyi hizmeti

nasıl verebilirimin araştırması yapılır ve uygulanırdı Sultanhamam’da. İşte boşuna burası için ticaretin, Türkiye’nin üniversitesidir dememişler. Buraya gelip alışveriş yapan, bu kültürü gören Anadolu esnafı, Sultanhamam’daki o disiplini gittiği şehirde

Hüseyin Özdilek Arşivi

kendisi de uygulamaya çalışırdı. Yani bu ekol bu sayede yayılırdı.”

126


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

İbrahim Kaprol: “Bakın ben size Sultanhamam ‘üniversitesi’ni bir başka deyişle anlatayım. Mahmutpaşa’ya çıkarken hanın hemen önünde sürekli akan bir çeşme vardır.. O su içilirdi ama acı bir sudur. Hâlâ da akar o çeşme. Şimdi derlerdi ki ‘o çeşmenin acı suyundan içen artık okulu bitirmiş profesör olmuş demektir’ yani akan çeşmenin suyundan içmek lazım, acı bir su ama, güzel bir su.”

Sultanhamam’da tüccarlar, bir başka deyişle ‘ustalar’, yanlarına küçük yaşlarda aldıkları

çırakları

sadece

mesleki

anlamda

yetiştirmekle

kalmaz,

onların

gelecekleriyle de ilgilenirlerdi. ‘İleride rakibim olur bunun önünü keseyim’ diye bakmaz, aksine onların daha iyi yetişebilmeleri için bildiklerini öğretir, önlerini açar hatta onlara ellerinden geldiğince yardımcı olurlardı. İşte Basri Özbakır da bunlardan biriydi.

127


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Basri Özbakır: “78 yılında Sultanhamam’a, Küçükçalık tekstil firmasına pazarlamacı olarak girdim. Nuh Mehmet Küçükçalık, nur içinde yatsın ‘oğlum Basri senin evin yok. Sen akıllı adamsın, benden bir-iki milyon lira al git kendine istediğin yerden bir ev al’ dedi. Yani bu çok büyük bir şey. Bu nasıl elde edildi! Hem kendini hem yanındakini düşünmekle elde edildi. Anlayış

Basri Özbakır Cavit Caglar’la

buydu. Nur içinde yatsın beni ev sahibi yapmak için uğraştı. Ve orada çok yükseldim. 80 yılında kendi firmamı kurdum. Öğrendiklerimle birlikte öyle bir çalışma temposuna girdim ki, öyle bir büyümeye başladım ki, bir yıl içinde ben kendim yaptığım cirolara şaşırdım.”

Hüseyin Özdilek: “ ‘Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün.’ O günlerde bu sözler geçerliydi. Yani, riyayla davranış yerine içten gelen duygularla davranmak. Karşısındakine büyüğüne karşı saygılı olur, önünü kapatır, onu ciddiyetle dinler, onun yapıcı tenkitlerini de alır ve uygulamaya çalışırdı. Orada çalışan insanlarda bir usta-çırak ilişkisi vardı. Gerçekten de usta, elinden gelen gayretle orada çalışan insana da en iyi imkânları sağlamak için çaba sarf ederdi. Çünkü o insan evini ocağını rahatça

Hüseyin Özdilek Arşivi

geçindirebilirse daha verimli olacak, çünkü ona da o gözle bakmak lazımdı. Yani ailenin artı dördüncü ferdi, beşinci ferdi olarak bakmak mecburiyetindeydi.”

128


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Ali Yazıcıoğlu: “1957’de Mithat Süren ile çalışmaya başladım. 1971’in sonu gelmeden, üç-dört ay evvel müsaade istedim. Amca derdik. ‘Amca bana müsaade et, ben artık kendim çalışmak istiyorum, yalnız iş yapmak istiyorum’ dedim. O önce ayrılmamı pek arzu etmedi ama ben kararlıydım. Ayrılınca aynı katta bir mağaza tuttum ben, ama aynı iş yapmak doğru olmayacağı kanaatiyle mefruşat işine girdim, sonuçta ona olan saygımdan onun satmadığı malları satan bir iş kurdum. Ayrı bir iş kurdum. Ustamıza, patronumuza büyük saygımız

Ali Yazıcıoğlu

vardı. Örneğin biz patronun önünde oturup kahve içemezdik. Bir defa sabahleyin erken açtım dükkanı, benim masam ayrı bir yerdeydi dükkandan girince. Oturdum, bir kahve söyledim. Kahve içiyorum, baktım patron geldi, kapının önünden geçiyor, ben gördüm onu, benim de kahve içtiğimi gördü. Keyfimi bozmamak için doğru yürüdü, dükkana girmedi, doğru yürüdü. Ben kahvemi içtim bitirdim. Sonra girdi.”

Recep Tanrıverdi: “Yanımızda yetiştirdiğimiz arkadaşları

biz

mağaza

sahibi

yapıyoruz,

sanayici yapıyoruz, işte budur, bölüşmesini bileceğiz, yani böyle bir kişiyle, iki kişiyle, beş kişiyle

Sultanhamamcılık

olmaz,

bölüşürsen

sen Sultanhamamcısın. İnanın ki bölüşmezsen ne ailene faydan olur ne etrafına faydan olur, ne ülkene faydan olur. Kimse cenazene kimse

Recep Tanrıverdi

gelmez. Sultanhamam apayrı bir kültür, gerçekten apayrı kültür, bugün üniversitelerde böyle bir ders verilmiyor. Sultanhamam’daki ders üniversitelerde yok.

129


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Meydan

Büyük Yeni Han İçi

Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Üniversiteler senede bir kere açılır, bir kere de kapanır. Açılırken de merasim yapılır kapanırken de merasim yapılır. Ama ticarette her gün akşam kapını çektin mi bir üniversite kapanır, sabahleyin kepengini kaldırdın mı bir üniversite açılır. Sultanhamam’ın en büyük etkisi bu. Bunu okulda vermezler. Bu ancak hayat mektebinde, babanın yanında, amcanın yanında, dayının yanında, dedenin yanında neyse, böyle göre göre, bunlar ancak öyle gelişir.”

Sultanhamam’ın tüccarları bazı gizli kalmış

yetenekleri

de

keşfederlerdi.

Bazılarının hayatını değiştiren kararlar almalarına vesile olurlardı. Bunlardan biri de Hilmi Babacan’dı. Mühendis olmak isteyen Babacan’ın kaderi lise çağında

babasıyla

Sultanhamam’da, sohbette değişmişti. 130

birlikte bir

gediği

dükkandaki Sultanhamam


Sultanhamam ‘Üniversitesi’

Hilmi Babacan: “Babamla birlikte mal alırken

çok

karışırdım,

şunu

alalım,

bunu almayalım diye. Tabi bu durum bir tüccarın dikkatini çekiyor. Sordu, ‘bu kim?’ dedi babama. ‘Oğlum’ dedi, ‘peki ne yapıyor bu?’ işte ‘kazada ortaokulu bitirdi, Ankara’ya geldik bunu okutmak için. Liseye kaydettirdim’ dedi. ‘Hangi liseye?’ ‘Gazi Lisesi’ne’. Bana döndü, ‘sen’ dedi, ‘ne olmak istiyorsun?’ Ben ‘mimar,

Hilmi Babacan

mühendis olacağım’ dedim. Çünkü benim kabiliyetim ona daha yatkın. Ondan sonra dedi ki o arkadaş, ‘bunu normal liseden alacaksın, ticaret lisesine götüreceksin. Ticaret lisesi okuyacak, ondan sonra yükseğini okuyacak. Hem okuyacak, hem çalışacak. Sonunda da başarılı olacak’. Babam da aynısını yaptı. Beni Gazi Lisesi’nden aldı, ticaret lisesine yazdırdı. Hayatımın akışı, bu dükkandaki sohbette değişti. İyi ki de değişmiş.”

131


6.BÖLÜM

132


SULTANHAMAM’DA TICARETIN YAZILMAMIS KURALLARI

133


Türk tekstilinin doğduğu yer olarak kabul gören, Cumhuriyet’ten önce de yüzyıllar boyunca bir ticaret merkezi olarak canlılığını koruyan Sultanhamam’ın hikayesini, yıllarını burada geçirmiş, ya Sultanhamam’da mal satmış ya da buraya ürettiği kumaşları pazarlamış Türk tekstilinin duayenlerinden dinledik. Anlattıkları yüzlerce hikayeden, yaşanmışlıklardan seçkileri kitabın ilk sayfalarında okudunuz. ‘Sultanhamam Yasaları’ adını verdiğimiz bu bölüm ise, bundan önceki sayfalarda anlatılardan süzülerek ortaya çıkarıldı. Bunlar, Sultanhamam’da yazılı olmayan fakat herkesin bildiği ve pek tabi evrensel olarak da kabul görebilecek etik, her daim geçerliliğini koruyan, dürüst ve doğru ticaretin ilkeleridir. Duayen Sultanhamam’lıların, ticaretin 9 altın kuralı konusundaki anıları ve saptamaları çok çarpıcı ve hepsi birer ders niteliğinde.

134


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 1: DÜRÜST OLACAKSIN!

135


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hilmi Babacan: “Dosdoğru olacaksın, doğru

değil

dosdoğru.

Karşı

taraf

güvenecek. Güven olmadı mı o iş olmaz. Ben hayatımda on binlerce, bakın bin demiyorum, on binlerce çek yazdım. Hiçbir tane çekimi anlaşmamdan bir gün ileriye yazmadım. Onun için sonsuz bir itibarımız var. İstediğimiz malı istediğimiz kadar alabiliriz. Yani karşılığında bize mal satan firma Babacan’ın çekini aldı mı tamam

Hilmi Babacan

o gün tahsil edilir der. Kısaca bu işin izahı, dosdoğru olacaksın. Aldatmayacaksınız, aldanmayacaksınız. Aldanmamak için onu iyi öğrenmek lazım. Aldanmadan alınan malın üzerine aldatmadan cüzi bir kâr konulursa, müşteri aldatılmaz. Aldatılmadığı müddetçe müşteri devamlı müşteridir.”

Halil Bezmen: “Herkes birbirini tanırdı, dolayısıyla pek kolay yalan söylenmezdi, sahtekârlık

kolay

kolay

yapılmazdı.

Yapılırdı ama yakalanırdı ve cezası olurdu. Yani aldatmak o zaman da bugünkü kadar kolaydı. Fakat böyle birşey yapan bilinir ve ondan sonra onun ticari hayatı çok daha zor bir şekil alırdı.” Halil Bezmen

136


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Yaşar Küçükçalık: “Sultanhamam’da öğrendik, ailemizin de bizi yetiştirdiği iş ortamından da öğrendiğimiz en önemli şeylerden biridir dürüst ticaret yapmak. Bir insanın yüzünün güldüğünden kalbinin haberi olacak. Yoksa karşı taraf bunu anlar. Bilmem anlatabiliyor muyum? Yüzünün güldüğünden kalbinin haberi olacak ve dürüst olacak.”

Küçükçalık, Hacı Pulo Han İçinde Dükkan

137


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

1960’ların başında, Nasır Han 3.kat 304 numaradaki ofisinde özellikle Sümerbank’tan aldığı kumaşları Sultanhamam piyasasına satan Esat Sivri, daha sonra, Denizli’de yaptığı tekstil yatırımlarıyla Türk tekstil tarihine adını yazdırmış bir üretici. Kendisiyle Denizli’deki evinde konuştuğumuzda biraz buruktu. Ama Sultanhamam deyince adeta gözleri parladı, elli yıl önceki heyecanla bize anılarını aktardı.

Esat Sivri ‘nin Deba Fabrikası İnşaası ve Açılışı

138


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Esat Sivri: “O zamanlar böyle büyük fabrikalar yoktu, en belirli müessese Sümerbank’tı. Sümerbank’tan alacaksınız, siz ne fiyata alıyorsanız ben de aynı fiyata alacağım, sizin benden bir önceliğiniz yok, benim de sizden bir önceliğim yok. Ama fabrika zaman zaman zam yapabiliyordu. Benim malı satmak için söz verdiğim fiyatın üzerine çıktığı da oluyordu. Ama bu koşullarda bile ben söz verdiğim fiyatımı tutmak zorundaydım. Yani söz öncelik taşırdı. Bugün söz öncelik taşımıyor. Bu beni çok rahatsız ediyor. Bir Sultanhamam piyasası, bir Fincancılar piyasası, bir Mahmutpaşa piyasası, oradaki piyasadaki insanların hepsi de saygı duyulan insanlardı, ben bugün o kadar saygı duyulan insan tanımıyorum hayatımda. Orada söz alınır söz satılırdı, sattın ya da aldın bunun dönüşü olmazdı. Çoğu kişi; ‘ben pantolon giyiyorum nasıl döneyim’ derdi. Ticaret alıştır-veriştir ama saygı duyduğunuz müddetçe, ben size kısaca bunları madde madde sayayım: 1. Sözünüzü yerine getireceksiniz, 2. Söz namus olacak, 3. Sattığınız malda gözünüz olmayacak, 4. Yalan söylemeyeceksin, 5. Eksik mal vermeyeceksin, 6. Borcunu zamanında ödeyeceksin, borcunu ödeyemeyeceğin zaman bilgi vereceksin.”

İbrahim Kaprol: “‘Sultan ekolü’ dürüstlüğün, dürüst ticaretin ve paylaşmanın bence sembolüdür. Kazanç ikinci etapta gelen bir şey, zaten geliyor.”

Ahmet Nazif Zorlu: “Karşındakini kandırarak iş yapmaya kalktığın zaman muvaffak olman mümkün değil. Ama dürüst, çalışkan oldun muydu o zaman başarı gelir. Aynı zamanda işi de bileceksin. Tembel olursan istediğin kadar dürüst adam ol, bir şey çıkmaz.”

139


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özdemir: “Bir halkanın zincirleri gibi herkes sözünü yerine getirirse başarı orada, kazanç da orada, tekrar ucuza almak da orada. Şimdi alışverişi telefonda yapıyorsun. On kamyon iplik istiyorsun. Bugünkü parayla bile kaç yüz bin lira para, ama bu parayı bulup çıkarır diye sana güveniyor ki adam, seni tercih ediyor, sana malı gönderiyor. Sen de üretimini yapıp, sattığım yere aynı düşüncelerle malımı vermeliyim diyorsun. Zincirin halkası olmak budur. Çünkü ben de onları toplayacağım, gününde kendi borcumu da ödeyebileceğim. Alışveriş böyle yapılır. Bu, alışverişin birinci kaidesidir. Sözünü yerine getireceksin, tüccarlığın birinci şartı bu. Sizin paranızı zamanında, gününde hatta saatinde vermeniz önemlidir. Siz buna riayet ederseniz iplik

Atilla Özdemir

satacak adam sana ertesi hafta bir yerine iki de gönderebilir, neden, sözünü yerine getiriyor diye. Ama siz o sözü yerine getirmez, aksatırsanız, çünkü o adamın da kendine göre ödeyeceği var, borcu var, o da aksayacaktır. Saatler dahi çok önemlidir. Onun için bunlar sözünü yerine getiriyor, havaleyi erken çıkarıyor diye tercih hakkını sizden yana kullanacak, ipliği size satacak. Mesela üç tane tüccardan sipariş veren olmuşsa, seni birinci sıraya koyacak. Sen sözünü yerine getirmiyorsan, seni daha alt sıralara koyacak.”

140


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 2: SÖZÜN SENETTEN ÇEKTEN DEGERLI OLACAK!

141


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hüseyin

Özdilek:

“Hiç

senet-sepet

yoktu. Sözlü akitlerle mal alınır, irsaliyesi gönderilir, faturası gönderilir. Deftere işlenir, her hafta kaç para ödediyse o defterden düşülür. Bir dahaki hafta gittiğimizde ne tahsilat makbuzu vardır, ne bir şey vardır. Karşılıklı iki sözle bu ilişkiler yürürdü. Yıllarca böyleydi. Hiçbir zaman bir tane sultanhamam esnafında Not Defteri

paramız batmadı. Çoğunlukla gününde

aldık, gününde alamasak bile, birkaç gün, en fazla on beş gün tehirli almışızdır ama almışızdır paramızı. En büyük sermayenin itimat olduğunu, güven olduğunu o esnafların hepsi bilirdi. Biz de ona göre hareket ederdik. Zaten güven olmayan toplumların gelişmesi de zor. Birbirine güveni olan toplumlar, ortaklıklarını da arttıran toplumlar daha hızlı gelişir.”

İsmail

Hakkı

alışverişlerde

Bağcı: bazen

“Bu

zamanlarda

yapılan

şahit

oluyorum;

sanayici

adamın karşısında, müşterinin karşısında, varlık durumun nasıl, hangi bankalarla çalışırsın, bana ne gibi bir kefalet verirsin, ipotek mi verirsin banka teminat mektubu mu verirsin diye soruyorlar. Bizim zamanımızda böyle bir şey konuştuk mu müşteriyle, soluğu dışarıda alırsın, kovarlar seni. Ne yapıyorsun, delirdin mi sen böyle bir şey olur mu? İtibar edeceksin, itimat etmiyorsan verme. Böyleydi söz, sözdü önemli olan.”

142

İsmail Hakkı Bağcı Oğlu Nezih Bağcı ve Hasım Büyükbalcı


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Ali İhsan Erbil: “O zaman tüccarın sözü senet. 1982’ye kadar, rahmetli Özal’ın faizleri yükselene kadar müşteri gelir, üç top ondan, beş top ondan mal alır giderdi, ona ne zaman ödeyeceksin demezdik, o da zaten çok satan çok kazanır hesabı, hemen satıp ödemeye çalışır ki yeni mal alsın. Eline geçen paranın bir kısmını hemen

gönderir

böylece

yeni

malı

kolaylıkla alır.”

Yaşar

Küçükçalık:

Ali İhsan Erbil

“Eskiden

Sultanhamam’da açık hesap diye bir şey vardı. Açık hesap neydi biliyor musunuz? Sultanhamam’da, Mısır Çarşısı’nda ve Vasıf Çınar Caddesi’nde perakendeciler vardı. Onlara mal satardınız. Faturalı. Onlardan

gidip

haftalık

tahsilat

yapardınız. Haftalık. Onların alacağı mal on lira olur, diyelim sekiz lira olur. Her hafta gider bir lirayı alırdınız. Müşteriyi

Yaşar Küçükçalık

takip ediyordunuz. Müşteriye güveniyordunuz. Evrakını almıyordunuz. Ama takip edebilecek bir süre tanıyordunuz. O süre neydi? Sekiz haftada tahsilat yapıyordunuz.”

143


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Muammer Kirazoğlu: “Hep açık hesap satardık biz. Bizim açık hesap satmış olduğumuz esnaf bu civardaki esnaftı. Bir de Marmara Bölgesi ve Trakya’daki esnaflar vardı. Öyle müşteriler vardı ki burada bir gün ya kalır ya kalmaz, Sirkeci’de otelde kalır veya akşam trenle dönerdi. Haftasında bakarsın, beş yüz liralık mal almıştır iki yüz elli lirasını göndermiştir, bir hafta sonra kalanı da göndermiştir. Bizim o vakit meşgul olduğumuz piyasada senetli satışlar çok azdı.”

Muammer Kirazoğlu’nun defterterinden eski tüccarların ve müşterilerin isimleri

Muammer Kirazoğlu Ailesiyle. M.Kirazoğlu arşivinden

Muammer Kirazoğlu 1948 yılında İstanbul’a gelmiş ve Sultanhamam’da işe koyulmuş. II. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle birlikte, pazarın daha bollaştığı, ürünlerin ve satışın arttığı dönemde o da ticaret hayatına atılmış. Bugün, hâlâ Sultanhamam’da küçük bir bürosu var. Eskiyi anlatırken bir ara gözleri doldu ve ticaret adabı, yazılmamış Sultanhamam kuralları hakkında güzel bir anısını anlattı. 144


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Muammer Kirazoğlu: “Sultanhamam’da otuz-kırk balya mal satarsınız, sonra tahsilata çıkarsınız. Tahsilata çıktığımız vakit herkes imkânı nispetinde bin lira, iki bin lira, üç bin lira borcuna göre verir. Bir defterim olurdu, aldığımı buraya not ederdim. Bir gün tahsilatı bitirdim, ofise döndüm. Baktım ki para fazla çıktı. Aradım, taradım bulamadım. Düşündüm taşındım, kim fazla vermiş olabilir diye?

Muammer Kirazoğlu

İlk müşterim hemen yakında, Veysi Toral adlı bir tüccardı. Gittim ‘Veysi Amca, sana bir şey soracağım, kasanı kontrol etsene, sen kaç para vermiştin?’ dedim. Hiddetlendi, ‘ben ne kontrol edeceğim, ben sana borcumu tam ödedim, benim kasam tamam’ dedi. Zannetti ki ben eksik verdi diye geri döndüm. ‘Veysi Amca ben senin fazla verdiğini tahmin ediyorum al paranı’ dedim çıktım.” Besalet

Küçüker:

“Ben,

mendil

imal ediyordum ve onu satıyordum İstanbul’daki

toptancılara.

Hiçbir

firmamda tahsilat zorluğu görmedim ama sıkıntısı olanlar yok değildi. Ama vicdanları temiz, yani bir başkasının hakkını hukukunu yiyeyim, çalayım diyen zihniyet o zaman azdı. Ben her ayın yani, dört haftanın sonunda, salı sabahı İstanbul’a giderdim.İstanbul’a indiğimde

Besalet Küçüker

kaç tane müşterim varsa, sırasıyla en zor para alınacak olandan başlardım yavaş yavaş. Gittiğim zaman evvela rafına bakardım, benim malım var mı, yok mu. Yoksa iyi, demek ki satış yapmış, ben bundan para alırım derdim. Parası yoksa ısrar edemezdim.” 145


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Mustafa Erdebil: “1953’lere kadar senet yoktu. Bilinmezdi, kullanılmazdı senet. Şimdi Kapalıçarşı’da kuyumcular hâlâ senet yapmazlar. Mesela bir kuyumcu, altın satan esnafın önünden geçerken eliyle iki, iki kilo altın aldım der ve gider. Akşam iki kilo altını alır götürür veya almaktan vazgeçer. Fiyat düşmüşse zararını öder, kâr etmişse karşılığında anlaşma halinde kârını alır. Aynı böyleydi Sultanhamam esnafı. Sultanhamam esnafı sattım derse malını satardı. Gönderirdi. Parası ne

Mustafa Erdebil

zaman gelir? ‘Valla Abdullah Bey ben üç ay sonra falan dönerim. Üç ay sonra gelmeye çalışayım. Eğer gelemezsem banka hesap numaranı ver bankadan göndereyim.’ Adam gider. İki buçuk-üç ay sonra gelir. Parayı da getirir veya gelememişse bankadan gider paranızı alırsınız. Göndermiştir. Bakın size bir anımı anlatayım; abimler, babama diyorlar ki, ‘baba artık senet diye bir şey çıktı. Müşteriden senet alınıyor. Bu senetleri biz de Adana’dan fabrikadan aldığımız mallara ciro ediyoruz. Müşterilerden senet alalım.’ Babam da diyor ki ‘vallahi ben müşterilerime senet verin diyemem. Ben nasıl derim müşterime sen bu malı aldın, bana senet ver. Niye? Ben sana artık güvenmiyorum. Bu o demektir.’ ‘Baba öyle olur mu?’ ‘Oğlum bu o demektir.’ Adamdan senet istiyorsan, senin para göndereceğine ben güvenmiyorum, sen senedi ver, bankaya öde demek istiyorsun. Sultanhamam’ın o tozu yemiş, o eğitimi almış, o kuşaktan gelmiş insanlarının bunu anlaması kolay değil.” Ahmet Nazif Zorlu: “Ben 95’li yıllara kadar sözle iş yaptım. Bayilik veriyordum. Söz ile bayilik veriyordum. Başkası gelir, ‘bana bayilik ver, sana daha fazla ödeme yaparım’ derdi, ‘bir söz verdik dönmeyiz’ derdik. Oysa o daha önce bayilik verdiğimiz arkadaşla aramızda anlaşma bile yok. Verdim sana bayilik, şu kadar da ay boyunca da mal veririm. Her şey sözle. O almayabilir, ben de vermeyebilirim. Ama söz ile iş yapıyorduk.” 146


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 3: MÜSTERILERINI IYI TANIYACAKSIN, SAGLAM MÜSTERIN OLACAK!

147


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hilmi Babacan: “En iyi, en güvenli yer neresidir sizin için? Mesela evdeki bir kasa. Veya işyerinin kasası. Bankaya yatırılmış para. Şimdi bunların hepsi de risklidir. En güvenli para, sağlam müşterideki alacaktır. Onda hiçbir şey olmaz. O senin paranı yastığının altında muhafaza eder. Günü gelince borcunu öder.” Sultanhamam’da bir Mefruşat Dükkanı

İsmail Hakkı Bağcı: “Ticaret hayatında benim edindiğim kanaat, şaşmayan kanaat düzgünlük, doğruluktur. Düzgün olan, doğru olan, haram katmayan, kul hakkına girmeyen bir insana, Cenab-ı Allah her zaman yardımcı oluyor. Bundan sapanlar bir anda parlıyor ama bir bakıyorsunuz kısa bir zaman sonra iş tepe taklak gitmiş. İşte bizim bu tür müşterilerimiz olmazdı. Anlardık, bilirdik. Bunlarla iş yapılmazdı. Sayıca da az adamlardı bunlar.” Eyüp Ensari: “Müşterilerimiz hep sağlam adamlardı. Bunu bilirdik ve güvenirdik. Ama bir laf vardır, kemiksiz et olmaz derler. Doğru bir söz ama bizi hiçbir zaman sarsacak bir durum olmadı. Zaman içinde onlar zaten o niyette insanlar, hepsi silinip giderler dürüst olan insanlar ayakta kalır. Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Müşterinin güvenini kazanan firmalar ayakta kalır. Müşteriyi huylandırdın mı kimse kapına zor gelir. Kayseri’de bir tabir var, derler ki elinden tutan ekmek yesin. Yani müşteriye malı sattın, adam ondan para kazanacak ki sana bir daha gelsin. Kurt bile uğur gördüğü yeri senede bir kere dolanırmış ki yine bir kısmet çıkar mı diye. Ama devamlı sana mal satayım, hep ben kazanayım sen zarar et dersen bir daha senin kapına kimse gelmez. Bizim paramızın takıldığı nadirdi. Ama bir defasında tahsilat yapamadığımız bir müşteriyi çok iyi hatırlarım. Demek ki iyi tanımamışız. Diyarbakır’da bir müşterimizdi ve ne yaptıysak ödememizi 148


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

yapmadı. İş hayatında da ya ikinci senem ya üçüncü senem. Kara kara düşünüyorum, nasıl tahsil ederim, ne yaparım. Adama da ulaşamıyoruz. Babam bir gün dedi ki, ‘nedir oğlum, kafanda bir sıkıntı mı var?’ dedi. ‘Baba böyle böyle, Diyarbakır’da paramız takıldı.’ ‘Senetlerin hepsi döndü mü?’ ‘Döndü.’ ‘Getir bakalım.’ Getirdim, zarfın içine koydu. Bir isim söyledi. Dedi ki ‘oğlum atla git Diyarbakır’da otelci Hasan’ı bul, benden selam söyle bu senetleri ona ver’ dedi. Gittim buldum oteli. Adam bana dedi ki, hiç unutmuyorum, ‘yeğen akşam beşte bana gel’. Ben de akşama kadar dolandım, takıldım, akşam beşte vardım. Bir kesekağıdının içinde, senetlerin bedeli kadar para var. ‘Al yeğen, babana selam söyle’ dedi. Ben de dedim ki ‘ya amca nereden nasıl aldın bunu?’ ‘Oğlum, baban bir selam göndermiş, tamam. Benim kesemden bir şey çıkmadı. Ben parayı alacağım merak etme’ dedi. Adam, borcu üstlenmiş ödemeyi yapmıştı hem de bir selam karşılığında...”

Atilla Özdemir: “Sultanhamam’da bazı ekonomik kriz yıllarında, bugünlerde de söyleniyor, o tür krizlerde batak verdiğimiz oldu. Yani yıllarca çalıştığın halde yanıldığın müşteriler oluyor. Ticarette batak vermeden her şeyi düzgün tahsil etmek de mümkün değil, müşterinin her halini görüyorsun, biliyorsun ama bankalar gibi senin bilançonu ben de inceleyeyim deme olanağın yok. Onun için sezgilerinle, ona ait düşüncelerinle, piyasada dolaşan söylentilere göre hareket etmek zorundasın. Başımızdan Türkiye’nin her tarafında bataklar geçmiştir. Ben de çocuklarıma, torunlarıma öğütlüyorum, diyorum ki verirken düşünün bu para gelir mi gelmez mi? Riskli olup olmadığını başından düşün. Tabi konu sadece senin aldanman da değil. Sen de müşterini aldatıyor olabilirsin. Yani bir de işin öbür yüzü var. Müşteriyi bir defa aldatırsın ama ikincisinde aldatamazsın. O yüzden, devamlı alışveriş seyrini takip edebilmek için müşteriyle olan ilişkini üst düzeyde tutman gerekir. Bunlara riayet edersen işin gelişir, işin çoğalır, kazancın çoğalır. Tekstil öyle bir meslektir ki yıllar gelir

149


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

çok kazanç sağlayabilirsin ama her yıl o kazancı sağlayamazsın. Hani, meşhur laftır bizde, kırk yıl taban eti bir yıl av eti. Yani, kırk yılda bir gün iyi bir av gelir, iyi avlarsın her şeye yetişirsin, onun için, bu işlerde sürekliliği kazanabilmek için kaliteden ödün vermeyeceksin, dürüstlükten ödün vermeyeceksin, taahhüdünü de gününde yerine getireceksin.”

TETSİAD Başkanı Yaşar Küçükçalık ve Ahmet Nazif Zorlu

Yaşar Küçükçalık: “Türkiye’de çek kanunu değişti. Artık devlet diyor ki, sen para kazanacaksın diye ben çeke kefil olmam diyor. Yani sana çekini ödemeyeni alıp içeri atmam diyor. Bu ne demektir. Sen mal verdiğin adama dikkat edeceksin demektir. Ürettiğin mala, sattığın mala dikkat edeceksin demektir. Devlet artık, ben kefil olmayacağım diyor. Bence doğru. Çünkü eğer siz kurumsal, düzgün bir yere mal veriyorsanız, kasasında bile bekleyip tahsilatı oradan bile yaparsınız. Yeter ki müşteriniz düzgün, doğru müşteri olsun.”

150


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 4: YAPTIGIN ISI BILECEKSIN!

151


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Haçik Taşçı: “Ne yaptığını bilirsen, yaptığın malı

kime

satacağını

bilirsen

ticarette

satılmaz, olmaz diye bir şey yok. İş yok diye bir şey de yok. İş az olur, çok olur. Ama iş yok olmaz. İş yoksa sen, ticari nizamda, kuralda, ürettiğin malda hata yapıyorsun demektir. Dolayısıyla satamıyorsun.” Haçik Taşçı

Atilla Özdemir: “Ticarete ilk başladığımız zaman büyük abilerimiz amcalarımız bize nasihatte bulunurdu: ‘Tüccarsan paranı, üçe ayıracaksın. Biri müşteride, biri elinde, biri de kasanda olacak, ki herhangi bir aksiliğe karşı kasandakiyle hemen borcunu ödeyeceksin.’ diye öğütlerlerdi. İşini bilmek böyle bir şey. Eskilerden öğreneceksin. Tabi ondan sonra yıllar geçtikçe sen de deneyim sahibi oluyorsun. İşini iyice öğreniyorsun ve daha önce öğrendiklerinle birlikte hareket ediyorsun. Sonuçta yaptığın işi

Atilla Özdemir

biliyorsun.” Hüseyin Özdilek: “Bu işi bilmek demek, önce esnaf olmayı bilmek demektir. Bana göre toptancılık da bir esnaflıktır, perakendecilik de bir esnaflıktır; esnaf meziyetlerinin içinde çalışırsın

ve

böylece

işini

genişletirsin.

Nedir esnaf olmak? İçten ve güler yüzlü davranmak, net olmak, müşteriye hep en iyi malı satmak. Eğer ayıplı mal satıyorsan da ayıbını göstermeden satmamak.”

152

Hüseyin Özdilek, Emel Sayın’la birlikte (Hüseyin Özdilek Arşivi)


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 5: ÇOK ÇALISACAKSIN!

153


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İlyas Hürdana: “Gecelere kadar çalışılırdı. Bazı gece onlara kadar çalışılırdı. Sabahleyin de yedi buçukta herkes dükkanını açardı.”

İsmet Bilsel Dükkanı

Yaşar Küçükçalık: “Mağazanızı öyle canınızın istediği saatte açamazsınız. O mağaza sizin olabilir, ama bir etraf var, komşu var, bunu bileceksiniz. Sultanhamam’da yedi buçuktan sonra açamazsınız. Sekize çeyrek kala oldu mu işinizin başında olursunuz. Çünkü sekizde müşteri geleceği zaman ona karşı hazır olmanız lazım. Saat dokuzda mağaza ampulü değişmez. Gelene saygısızlık olur. O ampulü değiştireceksen sabahın yedi buçuğunda gel, değiştir kimse gelmeden.”

Mustafa Erdebil: “Öyle lokantalar falan yok her yerde. Eminönü’nde üç tane büyük lokanta vardı. Lokantaya gitmek gelmek için vakit bulamazsınız. Herkes evinden yemeğini getirir, dükkanında yer.”

154


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Selim Şimon: “Kimileri, mesela Küçükçalık rahmetli, kendileri karavana yaparlardı. Hep beraber otururlardı. Beş dakikada yemek yenir biterdi. Biz karşıdaki köfteciden bir şey alırdık. Herkesin iş vaziyetine, kişilere göre ama öyle bir paydos falan yok.”

Selim Şimon

Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Babam derdi ki ‘oğlum, ibadetin kazası olur, ticaretin kazası olmaz! İşini sıkı kovalayacaksın!’ Bakınız biz 1971-76 arası fasonculuk yaptık. Fasonculuk ne demek; buradaki manifatura mağazasının dışında o zaman zaten neresi var. Adana’da Bossa, Güney, Berdan, Çukurova, Paktaş, sonradan İstanbul’da Mensucat Santral. İzmir’de İzmir Pamuk Mensucat. Yani malı temin edeceğin yerler bu. Oralardan belli miktarlarda kendine

Nazilli Basması Reklamı

has desenlerle mal yaptırırsın. Onları da arabana koyarsın. Kartelalarını alırsın. Altmış yedi vilayeti, o günün vilayetlerini gezersin. Mesela Kayseri’den çıkarım, öyle şimdiki gibi şofördür, cepte telefondur falan yok. Yollar bu yollar değil, arabalar bu arabalar değil. Kayseri’den çıkarız, Ankara, Ankara’dan tekrar Kırıkkale, Çorum, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Tunceli, Diyarbakır, Urfa, Antep, ya İskenderun üzerinden yahut İskenderun’a girmeden Adana’ya gelirsin. Oradan Kayseri’ye gelirsin. Üç gün, dört gün durursun. Hesabı toparladıktan sonra bu sefer Konya, Konya’dan nadiren Antalya üzerinden Isparta, Denizli, Aydın, İzmir, Çanakkale, Edirne üzerinden, İstanbul’a veya İzmir’den Balıkesir, Bursa üzerinden İstanbul’a gelirsin. Yedi sene inanın aralıksız bu işi takip ettik. Direksiyonun başında, kışı var, yazı var.” 155


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Esat

Sivri:

“Adana,

Mersin,

Tarsus,

İskenderun, Gaziantep, daha sayayım mı, Kayseri de var bunun içerisinde, Karabük de var, Karabük Demir Çelik Fabrikaları. Ben devamlı bu yollardaydım, benim haftam altı gün çalışmakla geçiyordu, yedinci gün karım dul değildi.”

Esat Sivri ve Eşi

Recep Tanrıverdi: “Biz buraya yıllarımızı verdik. 1957 yılında ben daha çocuğum, Samsun’da

manifatura

mağazasının

vitrinini yapmışım. Eskiden böyle gezme, tozma yoktu. Yaz olduğu zaman herkes bir yerde çalışacaktı. Babasının yanında tezgâhtarlık

yapacaktı

veya

hatta

komşuda tezgâhtarlık yapacaktı. Her çocuk bir yerde tezgâhtarlık yapacaktı. Deniz

tatili

de

yoktu.

Bodrum’du

Recep Tanrıverdi

Marmaris’ti yoktu. Bizim Samsun’da önümüz hemen denizdi, biz denize bile gitmezdik. Ne olacak denize gitmekle? Şimdi herkes tatillerin peşinde, biz doğru dürüst tatil görmedik. Ne tatiliymiş? Onun için bizim para yememiz gerçekten çok zordur. Öyle bir lüksümüz yok, alışmadık biz. Öz Sultanhamamlı para yiyemez. Çünkü santimlerle geldi, böyle tırnaklarıyla gelen bir adam, gerçekten para yiyemez.”

156


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 6: FIYATIN MAKUL OLACAK!

157


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hilmi Babacan: “Bir malın gerçek değeri 100 lira. Eğer siz onu 100 liranın üzerinde alırsanız, 110’a, 120’ye alırsanız, bir de kârınızı ekleyeceksiniz. Ondan sonra karşı tarafa pahalı satmış olacaksınız. Aldanmadan mal alınırsa cüzi de bir kâr konulursa o mal da aldatmadan satılmış olur. Her şeyin en başı doğruluk. Dosdoğruluk.”

Eyüp Ensari: “Fiyatlarımız tekti öyle Ahmet’e Mehmet’e ayrı fiyattan yok. Bir fiyat üzerinden çalışıyorduk ve o bakımdan herkesin güvenini kazanmıştık. Zaten ticarette güven şarttır.” Dededen tekstilci bir ailenin ferdi Atilla Özmen’in, Ankara’daki mefruşat mağazası çok ünlüdür. O da dedesi ve babası gibi çerçilikle başlamış bu mesleğe... Çerçi, eşeğin üstünde köylerde manifatura satanlara denirmiş. Beş yaşında babasının yanında, eşeğin üstündeki kumaş dolu sepetlerin üzerine yatar, babasıyla birlikte köy köy, kapı kapı dolaşırmış. Atilla Özmen, yıllar sonra Ankara’da mağazasını açmış, alışveriş yapmaya Sultanhamam’a gidermiş. Sonra üretime de geçmiş. Sultanhamam’a kumaş satmış. Özmen, Sultahamam’ın kendine has bir ekonomik yapısı olduğuna inanıyor.

Atilla Mefruşat Ankara Fabrika Mağazası

158


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özmen: “Sultanhamam tasarrufçu, ekonomik. Ekonomiyi en iyi bilen piyasa Sultanhamam’dı. Yani öyle abartılı kârlara, şunlara bunlara bakmaz. Sürüme bakar. O, otuz metrekarede oturan adam hiç ummadığı bir ciro yapıyor. Niye? Kârı az tutuyor. Dolayısıyla sanki bir kanunu varmış gibi kendiliğinden piyasa oluşur. Fiyat oluşur. O mağazaya sorarsın, oraya sorarsın, buraya sorarsın, fiyatlarda çok

Atilla Özmen

cüzi fark olur. Hepsinde benzer fiyatlar bulursun. Sonra rahatlıkla alışverişini yaparsın. Yani ticari ahlak var Sultanhamam piyasasının satıcısında. Evvela o çok önemli.”

Recep

Tanrıverdi:

“Ben

bir

mal

satacağım ve bu fiyata zam gelecekmiş, mal bulunmayacakmış, bundan şu kadar daha istifade edecekmişim gibi hesaplar söz konusu olamaz. Yani biz o sözü verdiysek dünyanın neresinde olursa olsun, o müşteriye o mal gidecek ve söz verilen fiyattan gidecek. Başka izah tarzı yok. Tersi bir satışı, bu satıştan yapılacak bir kârı da akıllılık kabul etmiyoruz.”

Atilla Mefruşat Fabrika Mağazası

159


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Esat Sivri: “Gözlü mal satılmaz! Gözlü mal ne demek? Keşke ben şunu filancaya satmasaydım bak piyasa üç kuruş daha arttı. Böyle diyen bir adamın malının meymenetsiz olduğu ifade edilirdi. Meymenetsiz demek kötü mal demek. Yani, ilk önce ismen kötülüyorsun. Benim dostlarımın yani benim müşterilerimin hiçbiri bu sıfata laik değildi. Onlar sattığım maldan güzel para kazandılar.”

Esat Sivri, Fabrikasının Temel Atma Töreninde

160


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özdemir: “Tekstilin genelinde eskiden de çok büyük kârlar yoktu, bugün de hâlâ büyük kârlar yok. Ancak hesaplı gidersen sen de kendi üretimini daha ucuza nasıl maledebilirim diye düşünürsen, tabi kaliteden ödün vermeden, hatta kaliteyi arttırarak, o zaman uygun fiyatla satma olanağın doğar.” Atilla Özdemir ve Tüccarlar

Ahmet Nazif Zorlu: “Çok güzel para kazanılıyordu, bir Sultanhamam Türkiye’ye mal satıyor. %10 kâr etsen ciron o kadar yüksek ki, masrafın da bugünkü gibi değil, çok az. Sana kalan kâr büyük olurdu. Batan yok muydu, vardı, o da işini bilmeyenlerdi. Yani bugün Sultanhamam’da çok kişiler mal, mülk, servet sahibi olmuştur. İşini bilen kişilerin, %95’i, %90’ı servet sahibi olmuşlardır.”

Recep Tanrıverdi: “Sultanhamamcının şansı açıktır. Gönlü de açıktır. Çok bereketli bir meslektir pırtıcılık. Bizim yaptığımız manifaturacılığın eski adı pırtıcılıktır.”

161


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Mustafa Erdebil: “Kârlar Sultanhamam’da düşük tutulur doğrudur. Ama bir bereketli para var. Kimsenin hiç bir şeye ihtiyacı yok. Yani düzenler döner, niye döner? Çünkü bugünkü gibi bir düzen yok. Düzen içinde insanların çok ekonomik yaşamları, mütevazı ev kirası var. Harcamalar düzenli. Yarış

yok.

Harcama

kompleksi

yok.

Dolayısıyla senede yaptığınız 100-200 bin lira kâr, iyi bir kâr. Yersiniz, içersiniz

Mustafa Erdebil, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le

artırırsınız da. Tabi özellikle 1980’lere doğru enflasyonun çok azgınlaşmasıyla düzenler de bozuldu. Kârlar enflasyon karşısında erimeye başladı. Belki tek sorumlusu bu değil ama Sultanhamam’daki o az kârla çok satış yapma düzeni enflasyonla sekteye uğradı. Enflasyonun hayatımıza girmesi ne yazık ki ahlak bozucu bir unsur oldu.”

Mustafa Nevzat Özhamurkar: “Hiç unutmam, bir günde aynı malı üç değişik fiyatla satın aldık. Önce kırk balya aldık. Sonra akşama kadar oraya buraya koşturduk iyi fiyat aradık. Bulamadık, yine ilk baktığımız yerdeki fiyat en iyisi dedik. Döndük almak için. Dediler ki 25 kuruş fiyat zamlandı. ‘Ya etme işte iki saat önce aldık’ dedik. ‘Valla o saatte öyleydi, şimdi böyle.’”

162


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 7: ANLASMAZLIKLAR BURADA ÇÖZÜMLENIR!

163


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Halil Bezmen: “Kocaman bir piyasa kendi hukukunun içinde dönerdi. Mahkemelere intikal etmezdi. Bu nasıl olurdu? Kendi aralarında toplanırlardı, kendi aralarında kavga ederlerdi. Tabi aralarında daha itibarlı olan, daha yaşlı olan, daha güvenilir olan, daha tarafsız olduğuna inanılan kişilikler vardı. Mesela benim dedelerim gerek Halil Ali Bezmen, gerek onun küçük kardeşi Nazım Ali Bezmen bu kişilerdendi. Bir sorun olduğunda dedelerimin yanına gelirlerdi. Bunlar o zaman bir nevi hakem olarak tarafları dinler, kimin haklı, kimin haksız olduğunu söylerlerdi. Sonra gereken yapılır ve konu mahkemeye, avukata gitmeden kapanır biterdi.”

Tüccarlar (MUAMMER Kirazoğlu arşvinden)

164


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İlyas Hürdana: “O hakemlerin verdiği karara da itiraz olmazdı, güzel olan şey de buydu. ‘Canım olur mu?’ kelimesi yoktu.”

İbrahim Kaprol: “Karar bir taraf için yanlış da gelse, evet derlerdi ve gerekeni yaparlardı. Dolayısıyla bence Sultanhamam’da, ahlak ve ticaret anlamında kendine ait bir ruh sistemi vardı.”

Tüccarlar (Yaşar Dodanlı arşivi)

165


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Yaşar Küçükçalık: “Sultanhamam’da bizim avukatlık işimiz çok olmaz. Neden çok olmaz. Çünkü meselenin detayına ineriz. Eğer karşı taraf gerçekten iyi niyetliyse onunla avukatlık işimiz olmaz. Ona yardımcı olmaya çalışırız. Hatta dört tane komşu bir araya gelir, o insanı nasıl o dertten kurtarabiliriz ona bakar. O dertten kurtuldu mu zaten bizimle olan sorun da kendiliğinden biter gider.”

1939 yılına ait dükkan kirası makbuzu (Dodanlı Arşivi)

Ahmet Nazif Zorlu: “Benim Sultanhamam’da avukatım diye bir şeyim yoktu. Fabrikaları kurduk, Sultanhamam’dan çıktık ondan sonra avukatımız oldu, mali müşavirimiz oldu.

166


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 8: ÖZEL YASAMINDA ASIRIYA KAÇMAYACAKSIN! ÇEVRENE SAYGIN OLACAK.

167


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Ali Yazıcıoğlu: “Kendinden çok varlıklı kimselerle dostluk ahbaplık kurup onların yaşantısına özenmemek lazım, Allah’ın verdiğine şükretmek lazım. Daha iyisini yakalamak

için

çalışmak,

çocuklarına

daha iyi bir hayat bırakmak için çabalamak doğru. Ama onları da yetiştirirken tüm bu

kaideleri

bilerek

yetiştirmelisin.

Özenmesinler, kendini bilmek önemlidir. Ali Yazıcıoğlu

Aşırıya kaçmasınlar.”

Recep

Tanrıverdi:

“Sultanhamam’da

kıskançlığın,

hasetliğin, kibirliliğin kimseye fayda getirmediği bir piyasa vardı. Sadece dükkan içinde değil, dükkandan çıktığımızda da davranışlarımıza dikkat ederdik. Aşırıya kaçmazdık. Bir de büyüklerimize, ustalarımıza karşı sonsuz bir saygımız vardı. Utanırdık. Örneğin bir sinemaya, bir tiyatroya, bir maça gitsek, bizim Sultanhamam’dan bir büyüğümüzü görsek onlardan uzak durmaya gayret gösteriyorduk. Onlar bizi aman oralarda görmesin diye Recep Tanrıverdi

168

kendimize çeki düzen veriyorduk, utanıyorduk yani...”


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Haçik Taşçı: “Sultanhamam’da gayrimüslim üst düzey işadamına çorbacı denirdi. Müslümanın üst düzey işadamına tüccar denirdi. Bunlar o sıfata layık olan insanlardı. Parası çok olduğu için değil, onlar sabah işe gelirken sokaktaki hamalını, hamalbaşısını, çaycısını, komşusunu selamlar, reverans yapardı. Onlar da karşılığında sevgi gösterirlerdi. Geçerken, ‘Ahmet çay ver çocuklara’ derdi. İşte böyle bir sevgi paylaşılırdı. Sultanhamam buydu.”

Hüseyin Özdilek: “Herkes birbirinin düğününü bilir, derneğini bilir, acı gününü bilir, tatlı gününü bilirdi. Ona göre de bütünleşirlerdi.”

Hüseyin Özdilek

169


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Yaşar Küçükçalık: “Biz orada büyüğümüzü, küçüğümüzü bilirdik. Kılığımıza kıyafetimize dikkat ederdik. Çünkü sadece kılığına kıyafetine dikkat etmek kendine değil, dükkana gelen insana da saygılı olmak demekti. Ekmek yediğin dükkanına saygı demekti. Bunlar önemli şeyler. Ama bunların, bugünün Türkiyesi’nde, bugünün dünyasında ne kadar yeri var bilmiyorum. Gerek yurtdışında, gerek yurtiçinde, baktığım zaman düzgün ailelerde, düzgün toplumlarda bu kriterleri, bu değer yargılarını hâlâ gözlemleyebiliyorum.”

Yaşar Küçükçalık

170


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

KURAL 9: YARDIMSEVER OLACAKSIN!

171


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Yaşar Dodanlı: “Bir meslektaşım, böyle elini koymuş yüzüne düşünüyor. ‘Hayırdır ne var sende?’ dedim, ‘hiç, yok bir şey’ dedi ‘var’ dedim ‘doğruyu söyle.’ ‘Valla Güney Sanayi’ye bir borcum var ödeyemedim daha... Mala da ihtiyacım var, para da yok.’ ‘Ne kadar lazım’ dedim. İşte o günkü rakamı söyledi, şu kadar. ‘Peki dedim, ben sana veriyorum ama Yaşar Dodanlı Arşivinden

bizim hesapla alakalı değil. Bunu sana,

kişisel olarak ben veriyorum, emanet borç. Sakın bizim aramızdaki ticarete mahsup ediyorum zannetme. Ne zaman oldu, o zaman verirsin.’ ‘Allah senden razı olsun’ dedi. Yani anlayış bu, yardımlaşma bu. Birbirinin derdine derman derler ya, birbirimizin derdine derman olmaya çalışırdık. Ama samimi. Eski Sultanhamam’da bunlar vardı.” Yaşar

Küçükçalık:

“Sultanhamam’da

bir

tüccarın bir tüccara verdiği kredinin onda birini bir banka o kişiye vermez. Tahmin ediyorum 1970’lerin başıydı, çok beyefendi bir amcamız, toprağı bol olsun, Allah gani gani rahmet etsin, trafik kazası geçiriyor. Henüz hastanede yatarken ondan alacağı olanların katıldığı bir toplantı düzenleniyor. Bunu yapan da bu beyin Musevi arkadaşları, başka tüccarlar. Biz de

Sultanhamam Meydanı, Manifaturacı Heykeli

katılıyoruz çünkü bize de borcu var. Biz o zaman çok ortaklıydık. Küçükçalık’ı temsilen amcam katılıyor. Oradaki Musevi cemaat, eğer ölecek olursa, çünkü durumu çok ağır, biz bu paranızı öderiz diyor. Amcam da eğer ölecek olursa, biz bu parayı sileriz, diyor. Sultanhamam’daki görgü bunu gerektirirdi.” 172


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Recep Tanrıverdi: “Komşumuz vardı, hastalandı. Yerine kızları bakıyordu. Biz onun çocuklarını sahiplendik, onun mağazasına gidip gönüllü olarak çalıştık. Hatta o mağaza batmasın, iş yapsın diye ben müşteriyi kendi elimle getiriyordum. Bizde mal olsun olmasın, daha kaliteli bir mal varsa kendi müşterimizi getirip komşuma sattırtıyorum. Kıskançlık, hasetlik yakışmazdı bize. Biz bunları bölüşerek bu hallere geldik, bugünlere geldik. Sultanhamam’daki sıkıntı, herkesin sıkıntısı birdir, o sıkıntıları biz birlikte bölüşürüz. Sultanhamam’da eskiden işini kaybeden insan duyulmazdı, insanlar onu ayyuka çıkarmazdı. O komşumuzun, o arkadaşımızın, o büyüğümüzün ihtiyacını Sultanhamam’daki esnaflar, büyüklerimiz, abilerimiz giderirdi. Şu anda da aynen, düzgün adamın sıkıntılarını Sultanhamam halleder, Sultanhamam’daki insanlar gerçekten yardımlaşmayı, bölüşmeyi, paylaşmayı seven arkadaşlarımızdır.” Esat Sivri: “Sultanhamam’da derlermiş ki, ben siftah ettim ama karşı taraftaki dükkan etmedi, hadi oradan mal al. Ama bunlar yok şimdi, illa ki ben var, biz yok. ‘Biz’ unutuldu, ama ben hâlâ biz olmayı tercih ediyorum.”

Esat Sivri fabrikada çalışanlarıyla

İbrahim Kaprol: “Unutamadığım bir anım var. Bir makina ısmarlamıştım, bedeli de iki yüz yirmi bin dolardı. Elli bin doları ödemiştim, yüz yetmiş bin dolara ihtiyacım vardı. Kıvranıyordum. Ondan sonra arkadaşlardan biri önayak olmuş, bana geldiler, ‘senin malını biz satarız, senin yüz yetmiş bin dolara ihtiyacın varmış’ diye getirip parayı bana verdiler. Ne bir çek, ne senet, böyle bir şey yok. O parayla makinenin borcunu ödedim, üretime başladım. Kazandım, parayı geri verdim. Bir anım daha var. 1980’de bel fıtığı

173


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

oldum, kalkamadım, ardından da yangın geçirdim. Yine, başını Atilla Özmen’in çektiği bir grup arkadaş geldiler. Benden on milyar, senden yirmi milyar diyerek tekrar işimi kurmam için bana para verdiler. Bunları ben nasıl unuturum? Benim unutamadığım, hâlâ da duygulandığım anılar bunlar. Bugün öyle bir şey yok, kimse kimseye bir lira bile vermez ama eskiden öyleydi, büyük rakamlar dahi verilirdi.” İbrahim Kaprol’ün de başından geçen yangınlar, Sultanhamam’ın ne yazık ki acı simgelerinden biri olmuş. Sultanhamam’da çok yangın çıkmış. Kumaşların çok kolay tutuşması, dar sokaklarda, hanlarda itfaiyenin yeterli müdahaleleri yapamaması sonucu yangınlarda pek çok işyeri büyük zararlar görmüş. Esnaf, yangınlarda birbirine olan bağlılığını, dayanışmayı hep ama hep göstermiş. Bu yangınlar arasında, 1975’te Gürün Han’da çıkan yangın hafızalarda büyük yer etmiş. Bu büyük faciada bin beş yüze yakın esnaf zarar görmüş. Malları ve dükkanları kül olmuş. Ali Yazıcıoğlu: “O büyük yangında Gürün Han, Katırcıoğlu Han’la beraber yandı. Bir de Nasır Han’da çıkan yangını hiç unutamam. Ama Gürün Han’daki yangın tam bir felaketti. Dükkanım oradaydı. Her şeyi kaybettik. Yangın çıktığında Allahtan ihtiyatlı davrandım, alacak-borç defterini aldım, cebime koydum öyle çıktım. Çünkü her şey yanana kadar içeri giremedik. O sene içinde bir tane de aşağıdan depo tutmuştuk, iki kat aşağıda. Söndürme işlemi bittiğinde dediler ki depoda bazı mallar sağlam kalmış, yanmamış duruyormuş. Birer lastik çizme aldık, suyun içine girdik. İtfaiye tabi su sıktığı için her taraf göle dönmüş. Manzara korkunçtu. Mallar polyester yani petrol bazlı mallar. Hemen yanmış, hiçbir şey kalmamış. O kadar sene geçti hâlâ dün gibi aklımda, unutmak mümkün değil. Hamdolsun ama çalıştık sonra, oğlum eksik olmasın daha ortaokul talebesiyken haftada iki-üç gün gelirdi işe, büyük destekçim oldu. Dostluklarımız çok iyiydi alacağımızın %80’ini, on beş günde topladık. Biraz belimizi doğrulttuk. Dostlar yardımcı oldu. Hemen bir dükkan bulduk. Orada faaliyete geçtik. Boş dükkan, hiçbir şey yok ama müşteriler geliyor seni arıyor, mal siparişi veriyordu. Yani yangının ertesi günü biz yine işimizin başına geçtik.” 174


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İbrahim Kaprol: “Bir zincirin halkası gibi düşünün. Yani o yangını geçiren kişi piyasadan çekilirse bir sürü şey aksayacak. Anadolu’dan müşterileri var, gelecek bulamayacak. İş bağlantıları olanlar var. O yüzden biz de hemen kendimize yeni bir yer açmalı, adres bildirmeliydik ki iş devam etsin. Bu yüzden de fırının kapanmaması gerek. Hemen, ikinci bir fırın açması lazım.” Hüseyin Özdilek: “Acı gününde herkes birbiriyle bütünleşir. Yangın sırasında zarar görmüş esnafa yardım için herkes birlikte destek olurdu.

Kimi bila ücret yardım

verir, kimi de, ne zaman feraha çıkarsan o

zaman

ödersin

diyerek,

süresiz

vade açardı. Bu sıkıntıya düşen bir meslektaşımız olduğu zaman, her zaman destek

oluyoruz.

Tabi

meslektaşın

da kötü yola düşmemesi lazım. Yani kaynaklarını iyi, heba etmeden, düzenli şekilde kullanması lazım. Meslektaşın para kaybetmesinin mücbir bir sebebe dayanması lazım. Yoksa kendi başına,

Hüseyin Özdilek

göz göre göre aklı yerindeyken parasını çarçur ederse bilmem, ona da acıyoruz, ona da destek oluyoruz ama ona bir defa oluyorsun, iki defa oluyorsun üçüncüde kendi düşen ağlamaz diyorsun. Ama mücbir bir sebebe dayandığı zaman, elimizden gelen bütün gayreti gösteriyoruz.”

175


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

7. BÖLÜM

176


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

1980’LER... DEGISIM BASLIYOR

177


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Türk tekstilinin merkezi, tekstil piyasasının doğduğu yer olan Sultanhamam, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 1980’lere kadar çok büyük bir toptancılar merkezi, her daim kalabalık ve hareketli bir manifatura pazarı olarak çok büyük hacimli ticarete ev sahipliği yaptı. Buradaki hareket, Türkiye’nin tekstil devlerinin doğmasının, ülkenin dört bir yanında bu alanda büyük sanayi yatırımlarının yapılmasının önünü açtı. Sultahamam’ın

bu

vazgeçilemez

ticari

denli

güçlü

yapısı,

ve

aslında

onu oluşturan bu piyasa içinde doğup büyümüş

Sultanhamam

emeğiyle

oldu.

Ancak,

tüccarlarının Türkiye’nin,

aslında tüm dünyada gözlemlenmeye başlayan büyük bir değişim ve dönüşüm evresi içine girmesi, Sultanhamam’ı da

Kumaşlar Ve Sultanhamam Meydanı

kaçınılmaz olarak etkiledi. Sultanhamam, 1980’lerin ortalarından itibaren, giderek globalleşen, iki kutupluluğun yerini çok merkezli güçlerin ve ekonomik anlayışın almaya başladığı ‘yeni’ dünya şartlarında, ‘yeni’ Türkiye’nin tekstil piyasasının merkezi olamayacak kadar küçük kaldı. Bu küçüklük elbette sadece kapladığı alanla ilgili değildi. Türk halkının artan tüketim taleplerine daha fazla üretimle cevap vermeye çalışan, büyük bir rekabetin içinde açılan her tekstil fabrikası, çalışanıyla, üretimi ve pazarlamasıyla kendileri birer Sultanhamam olmak istediler. Bu yüzden de yavaş yavaş Sultanhamam’dan çekildiler. Sultanhamam’ın simgesel özelliği hiç bitmedi belki, ama kabuk değiştirerek, 1980’den önceki yapısından ve işleyişinden çok şey kaybederek bugünlere geldi. Sultanhamamlılar arasında bu müthiş değişime ayak uyduranlar ve şartlara göre yeniden yapılananlar da var, biraz buruk, biraz mutsuz ama hâlâ Sultanhamam hevesiyle yanıp tutuşanlar da...

178


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Ali İhsan Erbil: “Şimdi soruyorum, gittiğim yok ama, oğlum diyor ki, ‘baba gidip de orada bir çay kahve iç.’ Dedim ki, ‘oğlum gideyim de hani orda kim var tanıdık?’ Çay içecek kimse yok. Zaten oralarda manifatura kalmamış, manifatura bitmiş. Sadece orada değil bak burada da benim mağazamda hep tüle döndük. Tül satılıyor, beş on kuruş kazanılıyor, eskiden satılan divitinmiş, pazenmiş hepsini toplasan

Ali İhsan Erbil’in Kayser’deki Mağazası

dükkanımda beş yüz bin liralık mal çıkmaz, manifatura bir kere bitti.” Ali Yazıcıoğlu: “Geçen gün akşam çıkarken Gürün Han’ı bir gezeyim dedim. Konuştum oradakilerle. İkinci katta esnaf var, aşağıda da yok, daha altta da yok, üstte de yok dediler. Şimdi eski hareketlilik yok. Han içleri eskiden çok doluydu, cıvıl cıvıl olurdu.

Anadolu’dan gelen esnaf için

otel bulunmazdı Sirkeci’de, biz yardımcı olurduk, telefon ederdik, nerede boş yer var nerede yatabilir diye. Şimdi öyle değil. Bu Fincancılar bütün toptancıydı, şimdi herkes perakendeci burada, bizden başka burada perakende satmayan yok, yalnız biz

Büyük Yeni Han Üst Kapı

perakende satmıyoruz, toptan satıyoruz. Herkes perakendeci. Şekil değişti, eskiden tekstilde branş ayrılması da yoktu, manifatura, mefruşat beraber satılırdı, sonradan branşlaşıldı. Mefruşat ayrı bir branş oldu ve manifaturanın içinden ayrıldı. Manifatura da zaten bitti. Çünkü manifatura da konfeksiyona dönüştü. Hem erkek giyiminde hem hanım giyiminde konfeksiyon gelişti, ön safhaya çıktı.” 179


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Selim Simon: “1980’lerden sonra, Sultanhamam’ın Anadolu’ya taşınması söz konusu oldu. Üreticiler pazarlamacılığa

girişince

Sultanhamam

toptancılığını kaybeder gibi olmuştur. Yani artık Anadolu müşterisi İstanbul’a gelmiyor yahut çok az geliyor fakat fabrikaların pazarlamacıları Anadolu’ya

giderek

mal

satıyor.

Sistem

bu

şekilde değişti. 1980’lerden sonra da pek çok Sultanhamam tüccarı sanayiye başladı. Yani, şu anda Sultanhamam’da benim tanıdığım, maalesef vefat

etmiş

birçok

arkadaşımın,

dostumun

çocukları yine manifaturacı belki fakat sanayici olarak devam ediyorlar. Sultanhamam öyle bir nesil yetiştirdi ki, öyle insanlar yetiştirdi ki, 1980’den

Büyük Yeni Han

sonra, şu anda hepsi sanayicidir. Ama bunların hemen hepsi ya eski Sultanhamam firmalarının yetiştirmiş olduğu elemanlardır veya onların çocukları, torunlarıdır.”

Haçik Taşçı: “Eskiden toptancı dediğin yalnız İstanbul’daydı. Ne İzmir’de ne Ankara’da öyle bir şey yoktu. Şimdi toptancı bizim Darende’de bile vardır herhâlde. Yani Malatya demiyorum yanlış anlaşılmasın. Darende diyorum, Malatya’nın kazası... Çünkü toptancı yok artık. Spot alım yapıp satan var. Sultanhamam’da hemen tüm toptancılar buradan gitti. Kalanlar daha çok perakendeci olanlardır.

180


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İsmet Bilsel: “Sultanhamam’dan çıkanlar toptancı olarak Osmanbey’e, Tekstilkent’e gittiler. Zeytinburnu, Merter gibi yeni Sultanhamamlar oluştu. Osmanbey konfeksiyon ağırlıklı, biraz daha farklı bir piyasa oldu. Böylece gerçek Sultanhamam ikinci planda kaldı. Aslında değişen bir şey yok. Aslında Sultanhamam sistemi temelde duruyor. Anlayış ve temel değerler değişmiş ya da artık unutulmuş olabilir, bu bizi üzer, ama çalışma sistemi aynen devam ediyor. Yine bu saydığım semtlerde alışveriş yapılıyor.”

İsmet Bilsel

Basri Özbakır: “Bence eskiden de bugün de Sultanhamam Sultanhamam’dır ve dünyada Sultanhamam gibi bir yer de yoktur. Tamam, toptancılık bitti ama her gün Sultanhamam’a hâlâ iki-iki buçuk milyon kişi geliyor. Bunlar eskisi gibi Anadolu esnafı ya da tüccarı değil. Halk geliyor. Uygun fiyata konfeksiyon, ev tekstili almak isteyenler hâlâ Sultanhamam’a doluşuyor. Çünkü vatandaşın perakende olarak aradığı her şey, ucuza ve kaliteli olarak

burada

var.

Çocuk

sünnet

olacak, aile getiriyor sünnet olacak çocuğu

Mahmutpaşa’dan

giydiriyor.

Evlenecek mi, gelinlik için damatlık için Sultanhamam’da hanlara girip çıkıyorlar.

Basri Özbakır, Süleyman Demirel’den Plaket Alırken

Çeyiz mi lazım, evine örtü perde mi gerekiyor, yine buraya bakıyorlar, buradan alıyorlar. O yüzden Sultanhamam bu açıdan merkez olma özelliğini koruyor ve hâlâ eski kültürü yaşatmaya çalışan gerçek esnaflar burada dükkanlarına sahip çıkıyorlar.”

181


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hüseyin Özdilek: “Bir de Sultanhamam’ın içinden

Laleli

çıkmıştır.

Laleli

de

Sultanhamam’ın özellikle ev tekstilindeki merkezi

konumunu

devralmıştır.

SSCB’nin yıkılmasından sonra buradan çuval çuval mallar gitmiştir ve gitmeye de

devam

etmektedir.

Ve

fevkalade

güzel iş yapmaktadırlar. Sultanhamam’ın toptancılar

merkezi

olması

mümkün

değil artık. Çünkü Sultanhamam gibi

Mahmutpaşa Caddesi

organize üretim ve pazarlama yerleri çoğaldı. Değişmeyen tek şey değişim. Değişime ayak uyduramayan firmalar işyerlerini kapatmak mecburiyetinde. Çünkü değişimi yakalayacaksınız. Çünkü ihtiyaçlar değişiyor. Zaman planlaması değişiyor. İnsanlar artık internetten dahi alışveriş yapmaya başladılar. Ve giriyor, saatini Avustralya’daki bir marketten, bir mağazadan satın alabiliyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda toptancılığın tekrar Sultanhamam’da yaşatılması bahis konusu değil diye düşünüyorum. Bu marketler ve alışveriş merkezleri daha organize olduğu için, her çeşit malı bir merkezde topladığı için, bunlar da toptancıdan almadıkları, üreticiden aldıkları için toptancı devre dışı kalıyor tabi. Dolayısıyla toptancı işlevini yitirdi kanaatindeyim. Ama bunun yanı sıra, çok özel bayilik alan yani bir fabrikanın distribütörlüğünü yapan toptancılar ayakta kalabilir tabi.”

Erdoğan Baydemir: “Sultanhamam yavaş yavaş eski önemini kaybetti. Çünkü, Sultanhamam şu anda turizm bölgesi oldu. Buraya giriş çıkışlar da sıkıntı oldu, yerler büyümedi, Sultanhamam dar kaldı, ufak kaldı. Türkiye’nin bu kadar büyümesine gelişmesine Sultanhamam kâfi gelmedi. Türkiye’de yılda 700-800 bin adet konut yapılırken sadece Sultanhamam’la ev tekstili yapılacak durum kalmadı. Sultanhamam

182


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

hepsine yetişemezdi. Türkiye’de şu anda tüm şehirlerimizde çok büyük toptancılar Türkiye’deki ev tekstili hizmetini görmekte.”

Büyük Valide Han

Ali Yazıcıoğlu: “Teknoloji de çok gelişti. Telefon yazdırırdık. Acele, yıldırım beklerdik. Şimdi cep telefonu aç, e-postayla desen gönder; katalogdan, karteladan desen numarası seçsin müşteri, sen de malını gönder; sistem bu. Biz hâlâ buradayız. Şükür Allah’a, bizim eski olmamız dolayısıyla Türkiye’nin her tarafından da müşterimiz var, devam ediyor.” Hilmi Babacan: “Bizim mesela dört günde her tarafını dolaştığımız Sultanhamam öyle bir dağıldı ki, şimdi git de dolaş desen İstanbul’da kaybolursun. Mümkün değil. Çünkü bir yere ancak üç-dört saatte gidilip geliniyor. Onun için şimdi ticaretin şekli tamamen değişti. İmalatçı bizim ayağımıza geliyor şimdi. Mal numunelerini getiriyor. Biz burada beğenip alıyoruz.”

183


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özdemir: “Tabi o toptancılar müşterinin ayağına getiriyor malı, kendisi gözü göre göre alıyor. Sadece iç pazar da değil. Dışarıya da mal satılıyor. Bu da 1980’lerin başından itibaren oldu. Turgut Özal’ın ihracata büyük desteği, sanayi yatırımlarını iyice artırdı. Hem dışarıya satılan mal hem de iç piyasaya sürülen mal arttı. Sultanhamam’ın merkezi olma özelliği azaldı, oraya gidenler de yavaş yavaş azalmaya başladı.”

Hüseyin sadece

Özdilek: ismiyle

Büyük Yeni Han

“Dünyada

tanınan

Türk

havlusu, 80’den sonra, 24 Ocak 1980

kararlarıyla,

cismiyle

tanınır

teşviklerle, hale

geldi.

Türkiye, dünyaya yılda 40 bin, 50 bin ton havlu satar hale geldi. Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisini geliştirme tedbirleri sayesinde tekstil çok büyüdü. Üretim

arttı.

24

Ocak

1980

kararları olmasaydı ülke bu kadar gelişmezdi.”

184

Türk havlusu


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Ahmet Nazif Zorlu: “İhracat teşvikleri başladı, rahmetli Özal’la. Bakın bugün Türkiye’ye, Atatürk’ten sonra Menderes bir şeyler yapmıştır ama Özal da çok önemli şeyler yapmıştır. Bu memleket bu günlere geldiyse, Özal’ın büyük katkısı vardır. Ben ihracata 1981’de başladım, o da Libya ve Irak’a. Ama sonradan gelişti, Almanya‘ya

mal

satmaya

başladım.

Şimdi düşünüyorum da, Sultanhamam

Ahmet Nazif Zorlu

önemli bir yerdi, kendi çabasıyla, kendi etiyle, yağıyla kendi suyuyla kavrulan bir yerdi. Ve biz, yurtdışına iki senede bir çıkabiliyorduk, döviz yoktu. İşte Sultanhamam’ın tabi ki o dönem için yüklendiği görev çok büyük ve önemliydi ama 80’den sonra o görevi devretti ve Türkiye çok büyük değişimler geçirdi.” Selim Simon: “Ben Sultanhamam’da toptancı O

kaldığını

manada

Sultanhamam

kabul

toptancı ikinci

etmiyorum.

kaldığını.

Yani

toptancıya

dönüşmüş. Mesela adam gelirdi, bizden 10.000 metre bir manifatura alırdı. 3000 metre bundan, 5000 metre bundan. Şimdi o rakamlar %1’e inmiş vaziyette. Ama unutmayın zaman değişti. O yüzden

Selim Simon

bugünkü Sultanhamam, dünkü Sultanhamam, bir kıyaslama yapılacaksa bence o günkü şartlara bakıp yapmak gerek. Dünkü Sultanhamam o günkü şartlar içerisinde kıymetli bir yerdir. O imkânlarla neler yaptığı mühimdir.”

185


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İlyas Hürdana: “O günkü hacimle bugünkü hacmin arasında çok büyük farklar var. Yani, o zaman diyelim ki on milyon liralık iş yapılırken bugün yüz milyon liralık iş yapılıyor. Bunları göz önüne aldığınız zaman tabi ki o değişimler olacaktır. Sonra, yeni nesil yeni düşünceyle geldi piyasaya. Ve onlar da güzel şeyler yapmaktalar. Türkiye’de mefruşat çok ilerledi, eskiden bir tül arardık tül bulamazdık. Şimdi neler yok ki. Bunlar Türkiye’de üretiliyor. Biz bile üretirken şaşırıyoruz, bak bunu da yapmışız, aaa bak bu da çok çok güzel diyebiliyoruz.”

Deba Fabrikası Kataloğundan dokuma detay fotoğrafı

1980’lerde çok sert esmeye başlayan değişim rüzgarları Sultanhamam’a ulaştığında bunun önünde durmak imkânsızdı. Türkiye’de 1990’lara gelinirken açılan yepyeni, büyük fabrikalarda üretim artıyor, toplumun beklentisi ve talepleri değişiyor, büyüyor, pazarlama olanakları ve yöntemleri farklılaşıyordu. Bunların karşısında, klasik pazarlama ve satış yöntemleri ve sistemiyle Sultanhamam’ın aynı kalması mümkün değildi. Çünkü, değişimin temelde etkilediği unsur insandı. Belki kimi bunun farkına varıyordu kimisi fark etmeden bu rüzgara kapılıyordu ama bazı Sultanhamamlı duayenlere göre, asıl insanlardaki bu değişim, yeni bir Sultanhamam’ı gerekli kılmıştı. 186


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Sultanhamam’da Hamal Heykeli

İsmet Bilsel: “Sultanhamam değişmez, Sultanhamam’da binalar aynı, sokaklar aynı ama insan yapısı değişiyor. İnsan yapısı değiştiği için Sultanhamam değişiyor. Siz bana sorardınız Ahmet’e mal vereyim mi diye, ben ver dersem verirdiniz, yani başka bir kaynak aramazdınız. Bu karşılıklı güvenle olan bir şey tabi, öyle basit bir şey değil, yani mal canın yongası. Şimdi bugün bunlar kalmadı, bugün insanlar önce kendi menfaatlerini düşünüyorlar, bu tabi biraz ihtiyaçların artmasından kaynaklanıyor. Dolasıyla insan yapısı değişti derken sadece burayı da kastetmiyoruz. Bakın stadyumda da değişti. Ben maça giderim, Mithat Paşa Stadı’nda üç takım taraftarı aynı tribünde maç seyrederdi. Ortada Fenerbahçeliler solda Galatasaraylılar sağda Beşiktaşlılar. Bugün böyle bir şey yok, mahallede dolaşamıyorsunuz, bırakın stadyumu... O yüzden Sultanhamam’daki insan yapısının değişmesine de şaşırmamak gerek. Şimdi, Sultanhamam’ın turizm bölgesi ilan edilmesi konuşuluyor. Buraya oteller yapılacakmış. Bence buranın kaldırmasına gerek yok. Tamam doğrudur, şimdi artık plazalarda da Sultanhamam’ın yaptığı işler yapılabilir. Ama buranın en azından sembolik olarak kalması lazım.”

187


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Haçik Taşçı

Haçik Taşçı: “Bugün caddelerdeki dükkanların değeri düşüp, boş duruyorsa, Anadolu’dan adam gelmediği için. Âşir Efendi’de en az yirmi beş tane kiralık dükkan var bugün. Rıza Paşa Caddesi oraya göre biraz daha aktif, en az dört-beş tane dükkan var. Oradaki bir dükkancıya gidip, dükkanını bana devreder misin, kaç para istiyorsun dediğin zaman, on dükkanın sekiz tanesi kesin verir. Bir de birbiriyle mantıksız, ölçüsüz, dengesiz rekabetler yaparak ticari düzeni, adabı bozuyorlar. Acı ama gerçek, söz her şeyin üstündeydi 1980 senesine kadar. 1980 senesinden sonra imza mecburiyet ve önem kazandı. Söz artık bitti. Bunlar bittiği gibi de beraberinde çok şey bitti. Adab, nizam, ticari kurallar, sözler nitelik taşır ve bunların değeri olurdu. Üzgünüm, 80 senesinden sonra kişilerin, cebindeki parasına göre değeri oldu. Mesleki bilgisini, mesleki düzenini, tabi ki o değeri bilenler takdir etti ama artık o anlayış kalmadı.”

188


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

İbrahim Kaprol: “1980’den sonra bir açıldık biz; iyi veya kötü, biraz Amerika’ya benzedik, o arada bazı değerleri de kaybettiğimize inanıyorum. İletişim artınca, dünyaya kapılar da açılınca başka yaşantılara özendi yeni kuşaklar. 1980’e kadarki ekol, bizim ekolde, her işyeri sahibinin bir evi vardı. Demek para yetiyordu, gelen parayla harcamalarımızı karşılıyorduk. Biz çocuklarımızı yetiştirirken de dikkat ederdik. Aşırılığa özenmesinler isterdik. Ama tamamen değişti dünya. Ne oldu, artık güçlü olmak ya da öyle görünmek zorundasınız. Yani çok iyi bir arabanız olmazsa, krediniz yok. Halbuki bence öyle değil, ben hayatım boyunca bu tür lükse değil de gelişmeye para harcamışımdır. İşime harcadım, ailemin gelişmesine harcadım. Hiç acımam, aileyle alakalı, çocuklarımın gelişimiyle alakalı hiçbir şeyde limit yoktur. Hani şöyle tabir edilir, ceketimi satarım da yaparım, aynen öyle yaparım. Ama benim gibi düşünen kaç kişi kaldı? Oysa değerler değişmez ki... mekânlar, insanlar değişir ama temel değerler hep aynı kalır değil mi?”

Yaşar Küçükçalık: “Kayseri’nin Vatan Caddesi’yle, bırakın Sultanhamam’ı, Amerika’nın Wall Street’i arasında bu manada bir fark yok. Biz bugün mal satmaya gideriz. Orada büyük müşterilerimiz var. Orada bizi karşılayan tüccar, benim biraz evvel size tarif ettiğim tüccardır. Oturmasıyla, kalkmasıyla, giyimiyle, kuşamıyla, saçıyla başıyla

düzgündür,

aynıdır.

Kurallar

değişmez. Yerler değişebilir. Ama bugün ne ticaretin kuralı değişir, ne insanlığın kuralı değişir, bunlar sabittir. Tahmin ediyorum bunlar binlerce sene evvel de aynıydı. Bunlar sabittir.”

TETSİAD Başkanı Yaşar Küçükçalık

189


8.BÖLÜM

190


TETSIAD KURULUYOR

191


Tetsiad Kuruluyor

192


Tetsiad Kuruluyor

1980’lerin o son derece hareketli ve heyecan dolu geçen yıllarının ardından, Sultanhamam’da da büyük bir hareketlilik başlamıştı. Ne yazık ki bu hareket, sabah erken saatlerden başlayıp akşama kadar devam eden, öğlen paydosuna dahi vakit bırakmayan alışverişlerden, küçük dükkanlar arasında gidip gelmelerden, hamalların malı indirip yenilerini getirmelerinden ötürü değildi. Yetmiş yıla yakın bir süre her geçen gün artan ticari hacmifyle Sultanhamam, en küçük odacığın dahi bir ticarethaneye dönüştürüldüğü günleri geride bırakmıştı. Bazı ünlü toptancılar, artık Türkiye’nin ünlü girişimcileri olmuş, çoktan fabrikalarına yerleşmişlerdi. Kalanlar da gitmeye hazırlanıyordu. Ancak gidenlerin yerini, İstanbul’un farklı semtlerinden ama özellikle de Anadolu’nun dört bir köşesinden gelen yeni ‘perakendeciler’ almıştı. Türkiye’de artan konfeksiyon üretimi, ev tekstili ürünleri, geniş ve kalın raflarda sergilenen top top kumaşların yerini almış, daha önce pek de vitrini olmayan Sultanhamam dükkanları artık türlü tekstil ürünleriyle süslenmeye başlamıştı. İşte bu ortamda, 1991 yılında bir grup Sultanhamamlı girişimci bir araya gelerek bir dernek kurmaya karar verdi. Ev tekstili üreten ve satan girişimciler arasında Haçik Taşçı da vardı. Ev Tekstili Sanayici ve İşadamları Derneği, kısaca EVSİAD adını verdikleri dernekle, sektörün problemlerine çözüm yolları aramayı ama asıl önemlisi gittikçe zayıflayan meslek içi bağları kuvvetlendirip dayanışma sağlamayı amaçlamışlardı.

193


Tetsiad Kuruluyor

Haçik Taşçı: “Ben Türkiye’deki yüz mefruşatçının doksan beşini tanırdım. Bütün Türkiye’de, İstanbul’u konuşmuyorum. Ama öyle bir dönem geldi ki Sultanhamam’dakini tanıyamaz hale geldim. Ben ve benim gibi herkes. Niye? Çünkü çok göç aldı İstanbul, o aldığı göçle de her sektörde çoğalmalar oldu. O çoğalmalar da insan ilişkisini bozdu. Mal bollaşınca insanların düzenini bozdu. Eskiden adam çekini ödemek, verdiği sözünü ödemek mecburiyetindeydi ki gidip mal alabilsin. Mal bollaşınca, mal alma problemi kalmayınca ahlak durumuna göre, ödeme mecburiyeti de ortadan kalkmış oldu. Ahmet vermezse Mehmet’te de var. Gidip alıyordu. Eskiden öyle değildi. O malı Ahmet’ten alabiliyordu. O malı Haçik’ten alabiliyordu. O malı Ali’den alabiliyordu. Mal bollaşınca işin şekli değişti. 1990’a geldiğimizde sektör birbirini tanımaz hale geldi. Bizim sektörde on tane perdeci vardı. Ticaret Odası’nın meslek komitesinde bizi temsil eden üç kişi vardı. Bizim haklarımızı koruyordu. İşte 1980’den sonra Sultanhamam’da elli tane perdeci oldu. Ticaret Odası’nda bizi temsil eden kimse kalmadı. İşte bu sebeplerden dolayı da dernek kurmaya karar verdik. Hem bu sayede sayısı gittikçe artan perdeciler de birbirimizi tanımış olacaktık. Biri Kayserili, biri Sivaslı, biri Malatyalı, biri Karslı, biri Ardahanlı, biri Edirneli. Birbirini tanımaz duruma gelmiştik. Ayrıca beni, meslek erbabı olarak Ticaret Odası’nda temsil edilememek rahatsız eder hale gelmişti.”

Selim Simon: “1990’ların sonuna doğru Ev Tekstil Sanayicileri Derneği kuruldu. Sonra da Evsiad ile birleşti. Şu anda Tetsiad olan derneği kurdular. Türkiye ev tekstilinde birinci ligde yarışırken bu iki dernek birleşti. Ve bunların, yalnız Sultanhamam değil, Türkiye piyasasına çok büyük hizmeti oldu. Fuar organizasyonları düzenlediler. Sektörün dış memleketlere açılması bakımından bu derneklerin büyük hizmetleri oldu.”

194


Tetsiad Kuruluyor

2013 EVTEKS Fuarı Trend Alanı

Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İşadamları Derneği, TETSİAD; Türkiye’de ev tekstilini ilgilendiren konuların hep merkezinde duruyor. Sektörü iç ve dış pazarlara tanıtıyor, uluslararsı fuarlar düzenliyor, yayınlar yapıyor. Bu kitap gibi, köklerinin saklı durduğu Sultanhamam’la ilgili çalışmalara da destek vererek aslında kendi tarihine, benliğine sahip çıkıyor. Erdoğan Baydemir: “Ev tekstili alanında yurtdışına giden ürün hacmimiz çok büyük. Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle Ortadoğu olsun, tüm Arap ülkeleri olsun Avrupa’ya, ABD’ye, Afrika’ya ürün satılıyor. Bu yelpaze çok büyüdü, Türkiye’de tekstil sektörü gerçekten çok büyük bir ivme kazandı. Şu anda dünyanın en büyük ev tekstili üreticisi Türkiye’dir. Bu başarı da Sultanhamam’nın başarısıdır. Tetsiad’ın bu başarıdaki payı büyüktür.

195


9.BÖLÜM

196


TEKSTIL ÜLKESI TÜRKIYE

197


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Sultanhamam’dan dünyanın en büyük tekstil üreticileri çıktı. Son yirmi beş-otuz yıl içinde Türkiye, tekstilde çok büyük üretim yatırımlarına sahne oldu. Tekstil sektörü,

sadece

getirdiği

büyük

ihracatla

ülkeye

miktarda

dövizle

değil, emek yoğun bir sektör olduğu için barındırdığı işgücünün büyüklüğü nedeniyle de Türk ekonomisine büyük katkı sağlıyor. Sultanhamam ekolü, bu başarının temeli kabul ediliyor ama artık gelinen nokta, geleceğe yönelik çok

daha

farklı

planlar

yapmayı,

tekstilde kazanılan büyük tecrübeye yeni değerler eklemeyi gerektiriyor. Sultanhamam

Mustafa Erdebil: “Avrupa’da, 1650’lerde, 1700’lerde sanayi devrimiyle gelişme başladı. Onların dört yüz sene, beş yüz senede geliştirdiğini, biz 1950 yılında başlayarak, 1980’den sonra ihracata dönüştürerek, bugün mefruşat gibi bir sektörde dünyanın ilk üçünden biri olmak durumuna gelmişiz. Bundan on sene, on beş sene, yirmi sene önce Fransız tergallerini, İtalyan türleri hepsini aşmışız. Oraya mal satıyoruz. Bunun tarihi elli-altmış sene. Çok büyük başarı. Özal geldiğinde bizim ihracatımız 2.9 milyar dolardı. Bugün 500 milyar dolar. O zamanlar Özal söylerdi, ihracat 30 milyar olacak, 40 milyar olacak… Şaşardım, neyle olacak, bizim neyimiz var ki derdim. Biz neyi satacağız da bunu yapacağız derdim. Şimdi 500 milyar dolar diyorlar inanıyorum. Çünkü biz olmayan şeyleri olur hale getirdik. Genişlettik. Hakikaten bu kapasiteye ulaştık.”

198


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Hüseyin Özdilek: “Tabi kolay olmadı buralara gelmek. Kotalarla çok uğraştık Avrupa Birliği’nde. Halit Narin’le gittik. 1900 tonluk kota vardı, 5000 tona çıkarmak için büyük mücadeleler ettik. Şimdi yılda 10.000 ton sadece Özdilek üretiyor. Bu

Gelinen

gelinen

noktaya

noktada

bakın.

Sultanhamam

nerededir? Bence Sultanhamam bize vereceğini

vermiştir.

Gayet

güzel

bilgiler vermiştir. Malımızı satmıştır ve Sultanhamam’a, çok olmasa da yakın ülkelerden

yabancılar

da

gelmiştir.

Hüseyin Özdilek ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal

Onlar da ülkelerine o malları alıp götürmüşlerdir. Sultanhamam benim için dünyaya açılmaya örnek olacak çalışmalara katkıda bulunmuştur.

Türk havlusu

199


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özdemir: “Yıllar sonra, kendini biraz daha geliştirdikten sonra ne yapacaksın, bu sefer sanayiye kayacaksın, biz de 1988 senesinde on dönümlük bir yere, sekiz tezgâh aldık. İki oğlan, bir baba; gelir oturur başına, biz bu tezgâhtaki malları nasıl satacağız diye düşünürken, bugün yılların neler getirdiğini görüyorsunuz. On dönüm daha aldık, sonra bir on dönüm daha aldık. Sonra Ahmet Zorlu’dan bir on dönüm daha aldık. Kırk bir buçuk dönüm oldu hâlâ yetmedi. Bu sefer de yeni yirmi dönüm bir yer daha aldı oğlum. Yer yetmiyor çünkü hem mamulü hem hammaddesi hem de tezgâhlar çok yer istiyor. Binaları çift katlı yaptık gene yetmiyor, hâlâ gene sıkıntı. Tabi bu neyle oluyor, dışa satışın artmasıyla, sermayenin biraz büyümesiyle, sermaye büyüyünce bankalardan desteğin çoğalmasıyla oluyor.”

Zafer

Katrancı:

“Türk

tekstilinin

buralara

gelmesinde, bizlerin markalaşmamızda temelde %70- 80 Sultanhamam’ın ağırlığı vardır. Türkiye tekstilde, üretimde belli hacimleri çoktan geçti. Biz artık dünya deviyiz. Şimdi markalaşmayı konuşuyoruz. Aynı Sultanhamam gibi, tüm dünyanın tanıdığı Türk tekstil markaları olmaya gayret ediyoruz. Babadağlı arkadaşlarımızdan en büyük örneğimiz Ahmet Nazif Zorlu’nun Taç markasıdır.

O zaman için liderdi hâlâ liderlik

konumunu şu an koruyor. Taç’ın arkasından beş

Zafer Katrancı

altı tane, on tane firma kendi markasıyla geliyor. Biz de bunların arasındayız. Bizler de aynı sahada top oynamaya başladık. Uzun yıllara dayanan sabırlı bir çalışmanın ürünüdür yani markalaşma.”

200


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Atilla Özdemir: “Yıllar sonra, kendini biraz daha geliştirdikten sonra ne yapacaksın, bu sefer sanayiye kayacaksın, biz de 1988 senesinde on dönümlük bir yere, sekiz tezgâh aldık. İki oğlan, bir baba; gelir oturur başına, biz bu tezgâhtaki malları nasıl satacağız diye düşünürken, bugün yılların neler getirdiğini görüyorsunuz. On dönüm daha aldık, sonra bir on dönüm daha aldık. Sonra Ahmet Zorlu’dan bir on dönüm daha aldık. Kırk bir buçuk dönüm oldu hâlâ yetmedi. Bu sefer de yeni yirmi dönüm bir yer daha aldı oğlum. Yer yetmiyor çünkü hem mamulü hem hammaddesi hem de tezgâhlar çok yer istiyor. Binaları çift katlı yaptık gene yetmiyor, hâlâ gene sıkıntı. Tabi bu neyle oluyor, dışa satışın artmasıyla, sermayenin biraz büyümesiyle, sermaye büyüyünce bankalardan desteğin çoğalmasıyla oluyor.”

Ahmet Nazif Zorlu: “Bütün ülkelerin geçmişlerine

bakın,

hep

tekstille

kalkınmışlar. İngiltere tekstille, Almanya tekstille, İtalya tekstille, Güney Kore hep böyle, sanayileşmeye tekstille başlamışlar. Altını çizerek söylüyorum. Daha bizim çok yapacak işimiz var Türkiye’de... Ama, bugün Pakistan,

Zafer Katrancı ve Ahmet N. Zorlu

Hindistan, onlar da geliyorlar gümbür gümbür. Geliyorlar ama daha bir on beş sene daha var. Ondan sonra biz bir on-on beş sene daha gideriz, sonra biraz İtalya’nın yaptığını yapmaya başlarız. Markalaşma yaparsak yine devam eder gider, yani bugün Türkiye’nin daha tekstilde çok gideceği yol var.”

201


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

Erdoğan Baydemir: “Biz, yurtdışına Fransız güpürü satıyorduk, ben Baydemir markası adıyla malları gönderdim. Malımın tamamı bana iade geldi. O akşam oturduk tüm ekiple, dedik ki biz nerede yanlış yaptık? Hemen bir marka çalışması yaptık. Fransızcada pırlanta ve değerli eşya anlamına gelen Brillant markasını kullanmaya karar verdik. Üç gün içinde kuşaklarını yaptırdık, müşterilerimize iade kumaşların, güpürlerin hepsini tekrar gönderdik. On top yolladığım müşteri ertesi gün bana yüz top sipariş verdi. O gün anladım ki markalaşma olmadan gerçekten hiçbir ürettiğiniz malın bir anlamı yok.”

Hüseyin Özdilek: “Türkiye’nin toplam havlu üretimi 60.000 ton. Ama bakıyorsunuz Çin’de 60.000 ton üreten havlu fabrikaları yapıldı. Hindistan’da 30.000 ton üreten havlu fabrikaları yapıldı. Tabi dünya değişiyor. Dünya değişirken de mukayeseli üstünlükler teorisine göre ülkenizin üstünlüğünü tespit edeceksiniz ona göre üretim yapacaksınız. Türkiye dünyanın ilk on tekstil üreticisinden birisidir. Daha iyi noktaya gelmemesi için hiçbir neden yoktur. Katma değeri daha fazla artırmalıyız. Bunu şu anda İtalya yapıyor. İtalya, bir birime ürettiğini beş birime satıyor. Biz bir birime ürettiğimizi, iki birime zor satıyoruz. Dolayısıyla bunun katma değerinin artabilmesi tasarımın gelişmesi, markaların çıkması, markaların dünya çapında yaygınlaşması ve oralarda mağazalar açmasıyla mümkün.”

Erdoğan Baydemir: Çin’de her geçen gün kalite yukarı çıkıyor. Fiyatlar, girdi maliyetleri bizden daha düşük onların çünkü. Tüm hammaddeyi Çin kendisi üretiyor. İthalatı sıfır ihracatı dünyada şu an bir numara, dünyanın en büyük ihracatçısı. Çin hükümeti sektörü koruyarak sübvanse ediyor. Bu zaten bizim rekabet gücümüzü azaltıyor. Bu yüzden Türkiye’de tekstil sektörüne bizim hükümetlerin biraz daha farklı gözle bakması lazım; elektrik, doğalgaz, SGK gibi girdi maliyetlerini düşürecek bir takım çalışmalar yapması lazım, eğer bunları yapamazsak Türkiye’de tekstil sektörü uzun zaman içinde kan kaybedebilir, çünkü her geçen gün bizim maliyetlerimiz, artıyor ihracat şansımız 202


Sultanhamam’da Ticaretin Yazılmamış Kuralları

her gün azalıyor. Tekstil sektörü işgücü yoğun sektör, işgücü yoğun sektörde mesela bizde bir brode makinesinde on beş tane personel çalışıyor. Bizim sektörümüz işgücüne dayalı, gerçekten emek sektörü, bizdeki çalışan sayısının beş bin olmasının sebebi zaten bu. Düşündüğünüz zaman, bir grupta beş bin kişi çalışıyorsa; Türkiye’de irili ufaklı bize benzer en az üç dört bin tane sektör firması var. Buna sadece perde olarak bakmamak lazım; perdesi, döşemeliği, havlusu, ev tekstili, çeyizi… çok büyük bir işgücü var. Ev tekstil sektörü en çok işgücü barındıran sektörlerden biri. Biz şu anda knowhow’umuzu kullanarak ihracat yapıyoruz, Çin’in yapamadığı ürünleri yapıyoruz. Zaten böyle bir şey yapmasaydık şu anda gerçekten Çin’in maliyetleri bizden %40 daha aşağıda olduğu için geri duruma düşerdik. Türkiye’de bazı hammaddeleri bulamıyoruz, ülkemizde bu tip yatırımlar yapılsa o zaman Türkiye’den alırız, biz de rekabetçi oluruz.”

İbrahim Kaprol: “Şu anda Türkiye tam olarak tekstil tüketemiyor, tüketebilse üretimde yeni rekorlar kırılır. Türkiye, kendine yetebilecek ekonomik durumunu aşarsa bugünkü yurtiçindeki tekstil üretimi nüfusumuza yetmez. Hem ev tekstilinde hem de konfeksiyonda durum böyle. Biz olması gerektiğinden çok daha az tüketiyoruz. Keşke o günleri görsek çok daha iyi olacak.”

Türk tekstil ürünleri

203


Mustafa Erdebil: “Bugün gördüğümüz tekstil fabrikatörleri büyük çoğunlukla Sultanhamam okulunda yetişmişlerdir. Sultanhamam bir üniversitedir. Üniversitedir ama üniversitenin hocaları vardır. Her üniversitenin rektörü var, hocaları var, dekanları var. O zaman da Sultanhamam’da tüccarlar var. Tüccarlık mühendislik gibi, hâkimlik gibi, avukatlık gibi, doktorluk gibi bir meslektir. Tıp okur doktor olur, hendese okur mühendis olur. Esnaf da tüccar olmak için Sultanhamam’da ticaret okur. Nasıl okur? Babam yaşındaki veya emsal tüccarların yanında çalışır, eğitim alır. Orada müşteriye nasıl hitap edildiğini görür. Nasıl mal servis edildiğini görür ve müşteriye birinci kalite malın iyi olduğunu, ikinci kalite malın fiyatının ucuz olduğunu ama içinde şu tür sakatlıkların çıkabileceğini söyler. Yani Sultanhamam gerçekten bir ekoldür. Bugün her ne kadar eski halini kaybetmişse de artık tarihsel bir konu olarak işte böyle röportajlara konu olmaktadır.”

204


SON SÖZ Sultanhamam, Sirkeci ile Mahmutpaşa arasındaki bir bölgenin adı. Sokaklarında binlerce yıllık tarihi barındıran, Rumları, Ermenileri, Yahudileri, Anadolu esnafını, üreticiyi, tüccarı, müşteriyi uyumla bir araya getiren, çevresinde Kapalıçarşı ve Mahmutpaşa’nın da varlığıyla sadece İstanbul’un değil, Türk ekonomisinin kültür ve ticaretin çok önemli ve değerli bölgesi. Türk tekstilinin doğduğu yer. Türk tekstilinin temellerinin atıldığı, harcının karıldığı, tuğlasının örüldüğü çıkış noktası. Çok uzun yıllar Türkiye’nin tekstil merkezi olarak ün yapmış, adına bir belgesel ve kitap hazırlanmamızın şart olduğu fikrini bizde uyandıran, tekstil tarihimizin odak noktası. Türk ev tekstiline yön vermiş ve şimdilerde de bu özelliği taşıyan pek çok sanayici, buranın tozunu yutmuş, rahle – i tedrisinden geçmiş. Ömür boyu eğitim veren bu üniversitenin öğrencisi olmuşlar. Tedrisatı çok yaygın, hocaları pek çok konuda eğitim veriyor, almayı bilenlere… Ama öncelikle hayat dersinden başlanırmış eğitime. Şimdinin ünlü pek çok sanayicisi, gençliklerinin geçtiği Sultanhamam’ı, orada yaşananları ve o güzel atmosferi özlüyorlar. “Sultanhamam’da görüp, öğrendiklerimizi tatbik ederek fabrikalar kurduk” diyorlar övünçle. “Sultanhamam”’ın tarihsel geçmişi, bu kitabın giriş bölümünde, kronolojik bir sıralamayla ve geniş bir anlatımla sizlere aktarılmaya çalışıldı. Değişik dönemlerde bölgenin gelişimi, önemi, hanları, sokakları bilgi dağarcığımızda bulunsun istedik. Bu coğrafyada, daha önceki dönemlerde nerelerde, kimler yaşamış, neler yapmış, kısaca yer verdik. Ancak; Sultanhamam kitabının ve belgeselinin yapılmasının temel nedeni bu değildi. Tabii ki bu bilgiler, kitabımızı ve bilgi dağarcığımızı zenginleştirecek unsurlar. Böyle bir yapıt da da bulunması gerekli olan önemli bir bölüm. Ama bizim yola çıkış amacımız çok daha farklı. Bir dönemin ticaret kültürünü, etik anlayışını, gelecek kuşaklara aktarabilmek. Her metrekaresinde, geçmişten günümüze biriken, milyonlarca insanın ayak izleri bulunan Sultanhamam’ın, sadece kumaş değil, tarih kokan sokaklarında gezinip, yazılı olmayan tarihi yazılı hale getirmek. Kısaca, geçmişin değerlerini geleceğe taşımak istedik. İş yaşamına atılacaklar için bir okul niteliği taşıyordu. Her gelen çırağı (işe yeni başlayan kişi isterse bir patron çocuğu olsun) eğitimine alan Sultanhamam hocaları, bölgedeki tüm insanları kendi çalışanı olarak düşünür, insana yapılan yatırımın geleceğe yapılan yatırım olduğunu bilirlerdi.. Bu günün deyişiyle Sultanhamam, gençlere, pazarlama yöntemlerini, müşteri ve insan ilişkilerini öğretirmiş. Doğru bir nesil kazanmak, kendilerine ve insanlığa yararlı kaynak hazırlamak için. “ İleride rakibim olur bunun önünü keseyim” diye bakılmaz, aksine onların daha iyi yetişebilmeleri için bildiklerini öğretirlermiş. Önlerini açar, yeterince iş öğrendiklerine inandıklarında, onlara ellerinden geldiğince yardımcı olur, iş kurarlarmış. Türkiye’nin her yerinden gelen tekstil tüccarı ve müşteriyi ağırlayan bölge esnafı “insan sarrafı” olarak da bilinirdi. Bu gün müşteri memnuniyeti dediğimiz kavram, o zamanlar en üst noktada karşılığını bulmuş. 205


Müşteri önemsenir, gereken saygı sonuna kadar gösterilirmiş. Müşteri muhakkak ceketin önü iliklenerek kapıda karşılanır, uğurlanırken de kapıya kadar yolcu edilirmiş. Tabii, aynı sevgi ve saygı, müşteriden de görülürmüş. Müşterinin de aynı şekilde sözü sözmüş. Evrak yok, söz varmış. Söz ağızdan nasıl çıkmışsa, aynen uygulanırmış. Malın fiyatı indi, çıktı, hiçbir şekilde söz değişmezmiş. Şayet mal satıldıktan birkaç gün içinde malın fiyatı düşmüşse müşteriye söylenir ve yararlandırılırmış. Dürüstlük ve doğruluk o dönemin olmazsa olmazı. Dürüst olmayan tüccarın o piyasada yaşama şansı yok. Sistem hemen eliyormuş. Zaten Sultanhamam’ın tozunu yutan bir kişinin, başka türlü davranması da pek mümkün değil. Müşteri aldatılmaz, malda hata varsa açıkça söylenirmiş.Müşteri ile satıcının ilişkileri dürüstlük – doğruluk temeline dayandığı içinde, uzun süreli olurmuş. Orada söz alınır söz satılırmış, evrak yok, söz varmış. Ağızdan çıkan sözün dönüşü olmazmış. İş yeri sabah erkenden açılır, akşamda iş bitmeden kapatılmazdı. Çok çalışılırdı. Müşteri geldiğinde, babasının romatizmasından, çocukların okul durumuna kadar sohbet edilir, bir müşteri gibi değil, dost gibi ilgi gösterilirdi. Hal hatır sorulur, karnı açsa muhakkak yemek yedirilirdi. O yıllar yokluk yılları idi, Her şeyde tasarruf yapılırdı. Paranın tasarrufla kazanılacağı bilinci en önemli öğrenimleriydi. Borca sadakat, pratik ticari zeka, kaliteli ürün satma gibi özellikler Sultanhamam esnafı ile bütünleşmiş değerler. Tüccarlığı meslekten öte, kişiliğe yapışmış bir sıfat olarak benimsendiği yıllarmış, o yıllar. Hal elbisesi olarak vücuda giyilen bu sıfatın, pek çok niteliği kendinde barındırdığı kabul edilirmiş. Tüccar biraz hakim, biraz kadı ve hatta o zamanlar birazda imam olmalıydı. Çünkü Anadolu’dan gelen müşteri, dini, hukuki her konuda onlarla konuşur, danışırmış. Sultanhamam esnafı arasında sorun olduğunda, hiçbir zaman mahkemeye gidilmezmiş. Hemen büyüklerden oluşan bir hakem heyeti kurulur, taraflar anlaşmazlığa konu olan sorunu anlatırlarmış. Hakem heyeti kararını verir ve alınan kararın yaptırımı neyse, hemen uygulanırmış. Hiçbir şekilde itiraz olmazmış. Müşterileri Sultanhamam tüccarına öyle güvenirmiş ki, İstanbul’a geldiğinde parasını taşımaz, onların kasalarına emanet edermiş. Para orada uzun süreli kalır, gerektiğinde oradan alınıp harcanırmış. Sultanhamam esnafı dayanışmanın sembolüydü.. Zor durumdaki bir müşterisi ondan yardım istemişse devreye girer, borçlularını bir araya getirir, borç taksitlendirilir, gerekirse mal takviyesi yapılırmış. Dürüst olan hiçbir müşteri yalnız bırakılmazmış. Sıkıntıda olan biri için birleşilir, sorun çözülür ama bunu hiç kimse duymazmış, Yardımlaşma alanı mağdur, vereni mağrur etmeden yapılırmış. O dönemlerde menfaat ikinci plandaymış. Tüccar, özüne sözüne güvenilen kimseye denirmiş. 206


O dönemin tüccar tanımı, içinde kaliteyi barındırırmış. Davranışta, giyimde, özünde ve sözünde kalite. Takım elbisesiz manifaturacı olmazmış. ( Bakınız manifaturacı heykeli ) ılların kazandırdığı deneyimle daha da ustalaşan büyükler, sözü sohbeti dinlenir insanlarmış. Ağzını açtığında, yılların birikimi ile kalıbına yakışan, zevkle dinlenen sohbetleri olurmuş. Ustalaştıkça bilgeleşir, küçüğüne sevgisini, büyüğüne saygısını eksik etmezmiş. Tıpkı buğday başağı gibi, olgunlaştıkça başını eğmeleri ve tevazu sahibi olmaları, hayranlıkla anlatılır. Yaşı 70’in üzerindeki Sultanhamamlılar, “Ticareti onlardan öğrendik. Onlar bizim rehberimiz, öğretmenimizdi” diyerek gayrimüslim esnafı yad ederler. Sultanhamam’da Müslümanı, gayrimüslimi, Ermenisi, Yahudisi herkes bir aile gibiymiş. Din, dil farkı gözetilmezmiş. Sultanhamam esnafı geleneklere bağlıymış. Her kes birbirinin bayramını bilir, kutlarmış. Düğünlerde, acı, tatlı günde, tam bir dayanışma ile bütünleşilirmiş. Küçüğün büyüğe saygısı, büyüğün küçüğe sevgi ve koruması varmış. Komşu hastalandığında bilinir, yalnız bırakılmazmış. Sultanhamamı, Türkiye Ev Tekstili Sanayici ve İşadamları Derneği ( TETSİAD’ın ) girişimiyle belgesel yapıldı ve kitaplaştırıldı. Türkiye’de ‘manifaturacı tüccar kültürünün’ doğduğu yer olarak kabul edilen Sultanhamamı, gelecek kuşaklara bir belge olarak bırakılmayı amaçladık. Sultanhamam Belgesel ve kitabı, pek çok duayenin anlatımları ve titiz bir araştırma sonucunda hayat buldu. Bizler bu belgesel ve kitapta, bir bölgeyi değil; yüzyıllar boyunca biriktirilen yaşanmışlığın harmanlanmasıyla oluşturulmuş; bir ticari kültürü, etik değerleri, insanların bir birine saygısını ve güvenini, dayanışmayı anlatmak istedik. Paraya değil söze dayanan ilişkiler yumağını, kısaca Sultanhamam esnaflığını anlatmak istedik. İstedik ki bize bu günleri hazırlayan büyüklerimizin izleri geleceğe taşınsın. Onların yarattığı değerler hiç kaybolmasın. Gelecek kuşakların ticaret yaşamı, bu bilgiyle bezensin. Tek ve öncelikli amacın para kazanmak olmadığını bilsinler. Önce insan, gönül ve güven kazanarak alınan yolun, en güvenli ticari yol olduğunu bilinçlerine yerleştirsinler istedik. En önemlisi ‘gerçek bir ticaret erbabı’ ve ‘gerçek bir insan’ olmanın kurallarını verebilmek istedik. Tekstilci olsun olmasın; Sultanhamamı’nda çalışmış olsun olmasın, 7’den 77’ye herkes bu iki güzel eser de kendinden bir şey bulsun, ama daha da önemlisi her dakikasında ya da çevrilen her sayfasında yeni bir şey öğrenebilsin istedik. Gelecekte de, ticarette tek amacın para kazanmak olmadığı, bu amacın yanında, daha pek çok değer olduğu ve onlar korunarak da ticaret yapılabileceğini, hatta etik değerlerin para kazanmanın da önüne geçebileceğini anlatabilmek istedik. 207


Sultanhamam’da ticaretin kuralları kağıt üzerine değil, akıllara, vicdanlara yazılıydı. Bizde; akıllarda, vicdanlarda iz bırakmak istedik. İstedik ki gelecek kuşaklar, geçmişte yaşanmışlıkları ve bu kitapta anlatılan etik değerleri özümsesinler. 1991 yılında bir toptancı dostumuzun hastalanması ve onun tedavisine ön ayak olmak amacıyla bir araya gelen 11 tüccarın oluşturduğu bir grup Sultanhamamlı girişimci bir dernek kurmaya karar verdiler. Ev tekstili üreten ve satan girişimcilerin kurduğu Toptan Mefruşatçılar Derneği, sonra isim değiştirerek, Ev Tekstili Sanayici ve İşadamları Derneği, kısaca EVSİAD adını aldı. Ne yazık ki o değerli dostumuzu kurtaramadık, nur içinde yatsın. Ama o birliktelikten, bu gün bin üyeden oluşan, Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İşadamları derneği ( TETSİAD ) adında, çok güçlü bir çatı örgütüne ulaştık. Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İşadamları Derneği, TETSİAD; Türkiye’de ev tekstilini ilgilendiren konuların hep merkezinde duruyor. Sektörü iç ve dış pazarlara tanıtıyor, uluslararası fuarlar düzenliyor, yayınlar yapıyor. Kısaca Sektörün problemlerine çözüm yolları üretmeye çalışıyor. Ama asıl önemli olan, pek çok sektörde, gittikçe zayıflayan meslek içi bağları kuvvetlendirip, sektörel dayanışma sağlamayı amaçlıyor. Bu kitap gibi, köklerinin saklı durduğu Sultanhamam’la ilgili çalışmalara da destek vererek aslında kendi tarihine, benliğine sahip çıkıyor. Bu kitapta sizlerle paylaşılan yaşanmışlıklar, derneğimize çok önemli bir görev daha yükledi. Böylesine bir geçmiş, yılların birikimlerinden süzülerek oluşmuş kurallara sahip olan bir iş kolu, o yaşanmışlıkları unutmamalı. Her ne kadar, bu günün gerçekleri dünden daha farklı olsa da, güzel geçmişimizi bilerek, geleceğe taşıyabileceğimiz pek çok davranış modeli olabileceğini düşündük. Bu gün ve gelecek kuşaklar için, önce geçmişi anlatmalıyız diye düşündük. Belki aklımızın bir tarafında yer eder düşüncesiyle! O yasaları da göz önünde bulundurup, bu günün gerçekleri ile bütünleştirelim ve dernek üyelerimizin uymakla yükümlü oldukları kurallar bütününü oluşturalım istedik. Böylece, pek çok sektörde olmayan, çok önem verdiğimiz bir iş gerçekleşti. Genel Çalışma ilkeleri ve meslek etik kuralları Artık sektör mensuplarımızın uyması gereken etik kurallar var. Biz, Ev Tekstili ailesi, bütünlüğümüzü korumak, geleceğe daha güçlü yürümek istiyorsak, farklı olmalıyız. Kurallarımız olmalı. Meslek etiğinin önceliklerine değer vermeliyiz. Bir gün, geçmişimizin övündüğümüz tüm özelliklerini ve güzelliklerini, torunlarımızda görebilmek umuduyla.

Haşim BÜYÜKBALCI TETSİAD Genel Koordinatörü

208


EK Türkiye Ev Tekstili Sanayicileri ve İşadamları Derneği Üyelerinin Uymakla Yükümlü Oldukları Genel Çalışma İlkeleri ve Meslek Etik Kuralları GİRİŞ Türkiye Ev Tekstili Sanayici ve İşadamları Derneği ( TETSİAD ) Ev Tekstili sektöründe faaliyet gösteren, Ev Tekstili Sanayici ve İşadamlarının; kazanç paylaşımı dışında ve mevzuat çerçevesinde; ortak ekonomik, sosyal hak ve menfaatlerin korumak, geliştirmek, üyeler arasında karşılıklı yardımlaşmanın temini ile üyelerin verimli ve organize çalışmaları amacıyla, girişimde bulunur. Sektörel dayanışmayı en üst düzeye çıkartmak, ulusal ve uluslararası hukuk sisteminin temel ilkeleri doğrultusunda, Türkiye’nin genel ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunarak, Ev Tekstili Sektörünün gelişimini, rekabet gücünü uluslararası platformda arttırmak amacı ile faaliyetlerini sürdürmeyi amaçlar. TETSİAD ülkemizdeki ve yurt dışındaki; tüm özel / kamu kurum, kuruluşları ve sivil toplum örgütleri, mesleki kuruluşlar ile işbirliği imkânlarını sürdürmek için her türlü resmi girişimlerde bulunmayı hedefler. TETSİAD’ın temel misyonu, Türkiye’de Ev Tekstili sektörünün gelişimini ve etkinliğini sağlamak, uluslar arası piyasalarda gücünü ve bilinirliliğini arttırmak, imajını güçlendirmektir. Derneğimiz; tüm sektörü çatısı altında toplayan, önder ve örnek bir kuruluş olarak çalışmalarını sürdürmek, birliğimizi güçlendirmek amacıyla kurulmuştur. Bu temel yaklaşım içinde TETSİAD ve üyeleri, çalışmalarında günümüz iş dünyasında benimsenmiş bulunan, serbest rekabet düzeninin işletilmesi bakımından yol gösterici nitelikte olan kişisel ve kurumsal davranış, kural ve standartlarını ortaya koymak, uymak ve uygulamak zorundadır. Derneğimizin tüm üyeleri ve bundan böyle üye olacak kurum ve kişiler, sağlıklı bir sektörel iş ilişkisi oluşturmak ve en iyi uygulamaları mümkün kılmak için, aşağıdaki genel çalışma ilkelerine ve meslek etik kurallarına uymayı kabul ve taahhüt ederler. Bu temel belge; gücünü, gönüllü katılım taahhüdünden alır. Derneğimiz tüm üyeleri, sektörümüzün her geçen gün daha iyiye gitmesi için, attıkları her doğru adımın değerini çok iyi bilir ve daha verimli bir iş ortamında çalışabilmek için maksimum çabayı gösterirler. Üyelerimiz sektörlerine ve derneklerine gönülden bağlıdır. Bu anlayış çerçevesinde, bu belgede yer alan ilke ve kuralların kabulü ve gönüllü uygulanması, her türlü denetim ve yaptırımın üzerindedir. TETSİAD üyeleri, yurt içi ve yurt dışında iş yaptığı kişi ve kuruluşlara, içinde bulunduğu topluma, müşterilerine, tedarikçilerine, ortaklarına ve çalışanlarına karşı tüm eylem ve işlemlerinde, aşağıda belirlenen Genel Çalışma İlkelerine ve Meslek Etik Kurallarına uygun tutum ve davranış içinde olurlar. Bu ilkelerin yaygınlaşarak benimsenmesinde gönüllü görev üstlenirler. Böylece örnek bireyler ve kurumlar olmaya özen gösterirler. Bu gönüllü benimseyişe uyum gösteremeyen ve kuralları bozarak, sektörel bütünlüğümüze

209


zarar veren kişi ve kurumlar, önce dernek yönetim kurulumuzca uyarılırlar. Uyarıya rağmen, olumlu yönde gelişmeler gözlenmemesi durumunda, dernek tüzüğümüzün ve yasaların, kurumumuza tanıdığı tüm haklar kullanılarak, gerekli işlemler başlatılır. Serbest rekabetin işlemesini sağlayan ve evrensel kabul gören kurallara uyumlu olduğu düşünülen; Genel Çalışma ilkeleri ve Meslek Etik Kurallarını aşağıdaki gibi tanımlanmıştır. TEMEL AMAÇLAR 1) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar, tutum ve davranışlarında kişisel bütünlüğün ve tutarlılığın standartlarını belirleyici rol oynayarak, örnek olurlar. 2) Sektörün ilişki kurduğu ve hizmet aldığı tüm kurum ve kişiler karşısında, sektörel güvenirliliğimizin ve saygının arttırılmasına katkıda bulunurlar. 3) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar, mesleklerini icra ederken, aldıkları kişisel kararlar ve tüm faaliyetlerinde, sektörel sorumluluğun bilincinde hareket ederler. Mesleğin güvenirliliğini ve değerini arttırıcı etkinliklere öncülük ederler. Yasalara ve etik değerlere uygun hareket eder, meslek etiğinin oluşumunu ve gelişimini desteklerler. 4) İş yaşamında karşılıklı güven ilkesinin yerleşip gelişmesine katkıda bulunurlar. 5) İş ahlakına uymayan tutum ve davranışları önlerler. 6) Ev Tekstil sektöründe, sektörel iş ahlakını savunarak, genel çalışma ilkeleri çerçevesinde, zaman içinde oluşturmuş ve çoğunluk tarafından kabul görmüş sektörel davranış modeline uyumlu davranarak, yerleşmesine ve iyileşmesine çaba gösterirler. 7) İş ahlakına uymanın, ülkemiz ve sektör kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılmasına katkı sağlayacağı bilincini yayar ve yaygınlaştırırlar. 8) TETSİAD Üyeleri ve üye kuruluşlar, kanunlara ve Meslek Etik kurallarına uymayan meslektaşlarıyla, bilerek herhangi bir iş sorumluluğunu paylaşmazlar. 9) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar; kalite ve çevre bilinci ile hareket ederler. Etik bilincinin ve kalite anlayışının, toplumun tüm katmanlarında yaygınlaşması için gayret gösterirler. 10) TETSİAD Üyeleri ve üye kuruluşları, adildir ve mesleki sorumluluklarını yerine getirirken, diğer meslektaşlarının, iş ortaklarının ve toplumun tüm kesimlerinin haklarına saygı duyarlar. 11) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar; TETSİAD’ın olumlu gelişimine ve her platformda prestijinin arttırılmasına katkıda bulunur. GENEL İLKELER A. DÜRÜSTLÜK TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar, iş yaşamında onurlu ve dürüst davranış kurallarına bağlı kalırlar. Bu anlamda: 1) Ticari faaliyetleri, sundukları hizmet ve ürünleri ile başkalarına ve sektöre bilerek zarar

210


vermezler. TETSİAD üyeleri, mesleğine, etik dışı davranışları sokmaz, çıkarları için bu yola başvurmaz. 2) Saklı tutulması gereken hiçbir bilgiyi çıkarları için kullanmazlar. 3) Şirketleri, yan kuruluşları, iştirakleri ve / veya yönetiminde bulundukları şirket veya kuruluşlarının faaliyetleri ile ilgili olarak, başka kişi ve kuruluşlara, bağımsız karar verme yeteneğini etkileyebilecek çıkarlar sağlamazlar. 4) Kendilerinin, başkalarının ticari ve mali durumu hakkında yanıltıcı açıklama ve tanıtım yaparak aldatıcı davranışlarda bulunmazlar. 5) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar, hizmet ya da ürünlerini adil ve doğru bir şekilde sunar. Kötü niyetle hareket ederek meslektaşlarına müşterilerine ya da sektördeki diğer paydaşlarına sorun yaratmazlar. Maddi ve/ veya manevi zarara uğratmazlar. 6) Ev Tekstili sektöründe ürettikleri ürün ve hizmetlerin sorumluluğunu taşırlar, bu ürün ve hizmetlerinde kusurları varsa; üretilmesinden, satılmasından, kullanılmasından kaynaklanan zararların giderilmesi için gereğini yapmaktan kaçınmazlar. 7) Yaptıkları üretim ve / veya sattıkları ürünlerle, diğer meslektaşlarının haklarına zarar vermeyecekleri gibi, meslektaşlarının yasa ve meslek etik kuralları ile belirlenmiş haklarını üçüncü kişilere karşıda korurlar, zarar verilmesine engel olurlar. Diğer üye ve paydaşların, fikri mülkiyet haklarına saygı gösterirler. Sektörün en önemli temel değerlerinden olan yaratıcı tasarım hakkına, zarar verici davranışlardan kaçınırlar. 8) Diğer üye ve kuruluşlarda çalışmakta olan personel ile kendi kurumuna çıkar sağlayacak şekilde, hiçbir ilişki içinde bulunmazlar. Başka iş yerinde çalışan personeli ayartıcı etik dışı davranış sergileyemez. 9) TETSİAD üyeleri ve üye kuruluşlar, sektörün diğer paydaşları ile olan tüm ilişkilerinde doğru, şeffaf olur, hüsnüniyet kaidelerine riayet eder, basiretli bir tüccar gibi davranırlar 10) Verdikleri sözleri tutar ve tüm taahhütlerini yerine getirirler. 11) Sektöre ve mesleğe ait olumlu düşüncelerini; sözlerine ve davranışlarına yansıtırlar. 12) Baskılar karşısında ve zorda bile olsalar; kişisel bütünlülüklerini ve tutarlılıklarını korurlar. B. HUKUK DÜZENİNE SAYGI TETSİAD üyeleri ve kuruluşları, tüm faaliyetlerinde ulusal ve evrensel hukuk normlarına saygılı olmak zorundadırlar. Bu kapsamda: 1) Yasaların öngördüğü yönetimsel ve denetimsel tüm yükümlülüklerini yerine getirirler. 2) Doğru olmayan, sahte ya da yanlış kayıt tutmaz, yetkili mercilere yanıltıcı bilgi vermezler. 3) Yasa dışı suç oluşturacak faaliyetlere girmezler. İş yaşamında iş ve toplum ahlakının onaylamayacağı yol ve yöntemlere başvurmazlar. 4) TETSİAD üyeleri ve kuruluşları; meslektaşlarının yetenek, performans ya da mesleki yetileri 211


hakkında yanıltıcı yorumlar yapmaz, bilgi yaymaz ve kötü niyetle hareket etmez. 5) Başka bir üyenin Meslek Etik Kurallarına uygunluğu sağlayamadığını bilen ya da durumun böyle olduğuna inanmak için makul gerekçeleri olan bir üye söz konusu bilgileri Dernek yönetimiyle paylaşmak zorundadır. 6) Yasaları ve uluslararası benimsenmiş dürüstlük ilkelerini saptırarak haksız rekabet doğuracak çalışmaların içine girmezler. Özellikle Fikri ve Sınai Hakların korunması, Endüstriyel Tasarımların korunması ve daha pek çok yasa ile teminat altına alınmış alanlarda hassasiyet gösterirler. Ürün ve desen taklidi başta olmak üzere, hiçbir yasa dışı uygulamaya tenezzül etmeyecekleri gibi, bu tip etik dışı davranış sergileyen kişi ve kuruluşları, bu hatadan dönmeleri için uyarırlar. Başkalarının emek ve bilgisine saygı gösterir, onların haklarını, en az kendi çıkarları kadar korurlar. Yasalar çerçevesinde bedelini ödemedikleri ya da üretmedikleri hiç bir bilgiyi kullanmazlar. Hiç bir kişi ve kuruluşun haklarına bilerek tecavüz etmezler, böyle bir hatayı bilmeden yapmışlar ise derhal bu yanlıştan dönerek, zarara uğrayan tarafın kaybını tazmin ederler. C. SEKTÖREL ÇALIŞMA ORTAMI VE ÇALIŞANLAR 1) Çalışanları ile olan ilişkilerinde, dürüstlük, eşitlik, güvenli ve sağlıklı bir çalışma ortamı sağlama, kişiliklerine saygı duyma, yasalara aykırı işlem yapmaya zorlamama, kişisel gelişimlerine katkıda bulunma temel ilkelerine uyarlar, 2) Üye kişi ve kuruluşlar, çalışanların hakları ile ilgili olarak ırk, renk, din, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep, yaş ve bedensel engeller ve cinsiyete dayanan bir ayrıcalık yapmazlar, fırsat eşitliği sağlayan tüm yasa ve yasal düzenlemelere bağlı kalırlar. 3) Üyelerimizin her biri, diğer üyelerle; sağlıklı bir iletişim kurmak için gayret sarf eder, mesleki sır olmayan bilgileri paylaşarak sektörü geliştirmek adına dayanışma içinde hareket ederler. 4) Çalışanlar ile ilgili bütün kişisel bilgilerin güvenlik içinde korunmasını ve gizli kalmasını sağlarlar. 5) Çalışanları, mesleki gelişmelerine katkı sağlayacak bilgi ve becerileri edinmeleri için teşvik ederler. 6) Yasaların ve rekabetin getirdiği kısıtlamalara uymak kaydı ile şirketin geleceğine ilişkin karar ve bilgileri paylaşırlar. 7) Çalışanların tavsiye, görüş ve şikâyetlerinin dinlendiği ve değerlendirildiği kurumsal çalışmalar yaparlar. 8) Meslek geleneklerinin gelişmesine, uygulanmasına ve yaygınlaşmasına katkıda bulunurlar. Yazılı olmayan geleneksel iş ve ahlak kurallarının da yurt genelinde yayılması ve anlaşılması için yardımcı olurlar.

212


D. EKONOMİK VE TİCARİ YAPILANMA, BİLGİ EDİNME, KULLANMA, SAKLAMA TETSİAD üyeleri ve kuruluşları iş ilişkileri ve görevleri çerçevesinde bilgiyi elde tutma, kullanma ve saklama konusunda şeffaflık ve dürüstlük ilkelerine özen gösterirler. Bu çerçevede yasalara ve rekabet güçlerine tehlikeye sokmama koşuluna uygun olarak; 1) TETSİAD üyesi kişi ve kuruluşlar, üyesi oldukları diğer kurum ve örgütler hakkında, TETSİAD’a tam ve doğru bilgi verirler. 2) Müşteri veya iş ortaklarının iznini ve onayını almadıkça ya da yasal bir zorunluluk bulunmadıkça, saklı tutulması gereken bilgileri korumak zorundadırlar. Bu tür bilgilerin amaç dışı ve haksız kullanılmasından sorumludurlar. 3) İş ve toplum ahlakının onaylamayacağı yol ve yöntemlere başvurarak iş ile ilgili sır ya da gizli bilgi elde etmeye yeltenmezler. 4) TETSİAD üyesi olarak; kanun ve hukuk çerçevesinde, Türk çalışma hayatının Genel temayülleri ve uygulamalarına uymakla yükümlüdürler. Bu çerçevede üyelerimiz kayıtlı ekonomik faaliyetler içinde bulunmak zorundadırlar. Ayrıca kuruluşunun, kanuni ve yasal her türlü zorunlulukları yerine getirme yükümlülüğünü taşımaktadırlar. Bu bağlamda; vergi, SSK borcu, kaçak işçi çalıştırmama, belirlenmiş sektörel kalite ve çevre standartları içinde üretim yapmak ilkeleri çerçevesinde faaliyet gösterirler. E. ÇEVRE TETSİAD üyesi kişi ve kuruluşlar, faaliyetleri nedeniyle; doğanın, kültürel ve tarihi dokunun zarar görmemesine özen gösterirler. İnsan ve hayvan haklarına özen gösterirler. Çalışmalarında, doğaya, insana, çevreye zarar veren madde kullanamazlar ve bu tip üretim yapamazlar. İnsan sağlığı ve Çevreyle ilgili bütün yasal düzenlemelere uyarlar. UYGULAMA Bu kurallar dizisinin yürürlüğe girmesiyle, Derneğimizin kayıtlı tüm üyeleri ve bundan böyle üye olacak kurum ve kişiler, Yönetim Kurulunca saptanmış olan ve yukarıda belirtilen Genel Çalışma İlkeleri ve Meslek Etik Kuralları’na uymayı taahhüt ederler. Bu ilke ve kurallara aykırı davranan üyeler hakkında, doğrudan Yönetim Kurulu takdiri veya üyelerimizden herhangi birinin başvurusu ile soruşturma açılır. Yönetim Kurulu; yaptığı inceleme sonucunda, oluşan suçun niteliğine göre, dernekler kanunu ve dernek tüzüğümüzün tanıdığı yetkiler doğrultusunda, üyelikten çıkartma ve derneğimizin organizasyonunu yaptığı tüm etkinliklerden yararlandırmamayı da kapsayan, uygun olan cezayı verir ve uygular.

213


KAYNAKÇA Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul İstanbul Ansiklopedisi İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Tercüman Yayınları, İstanbul 1982 TDV İslam Ansiklopedisi, c. 4, 6, 16, 18, 23, 27, 28, 33 Bakır, Prof. Abdülhalik, Ortaçağ İslam Dünyasında Tekstil Sanayii Giyim-Kuşam Ve Moda, Bizim Büro Basımevi, 2005 Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, Haz: Ali Şükrü Çoruk, Kitabevi, İstanbul 2011 Belge, Murat, İstanbul Gezi Rehberi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1995 Çalık, Sıddık (Haz.), 1894 Yılında İstanbul’da Meydana Gelen Büyük Depreme Ait Anonim Bir Günlük, Üsküdar Belediye Başkanlığı Yay. Çandırcı, Prof. Musa, Tanzimat Döneminde Anadolu Kentlerinin Sosyal Ve Ekonomik Yapıları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991 Dölen, Prof. Emre, Tekstil Tarihi, Marmara Üni. Teknik Eğitim Fakültesi Yayınları, 1992 Drakoulis, Dimitris P., “The Functional Organization of Early Byzantine Constantinople, Accordong to the Notitia Urbis Constantinopolitanae”, Openness- Studies in Honor of Vasiliki Papoulai, Vanias Publishing House, Selanik, 2012 Fidan, Mehmet Sadettin, Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları, İTO Yay., İstanbul 2009 Genç, Mehmet-Mazak, Mehmet, İstanbul Depremleri, Fotoğraf ve Belgelerde 1894 Depremi, İGDAŞ Yay., İstanbul 2001 Hürel, Haldun, İstanbul’u Geziyorum Gözlerim Açık, Dharma Yay., İstanbul 2005 Işın, Ekrem, İstanbul’da Gündelik Hayat, YKY, İstanbul 2001 İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğu Toplum Ve Ekonomi, Eren Yayınevi, 2009 __________, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik Ve Sosyal Tarihi Cilt 1-2, Eren Yayınevi, 2000 İnciciyan, P.Ğ., 18. Asırda İstanbul, çev: Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1976 Kömürciyan, Eremya Çelebi, İstanbul Tarihi – 17. Asırda İstanbul, çev: Hrand D. Andreasyan, Haz: Kevork Pamukciyan, Eren Yayıncılık, İstanbul 1988 Kuban, Doğan, İstanbul, Bir Kent Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2011 Leemans, W.F., Foreign Trade In The Old Babylonian Period, Leiden 1960 Mansel, Philip, Konstantiniyye, Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924, Everest Yay., İstanbul 2011

214


Mantran, Robert, İstanbul Tarihi, İletişim Yay., İstanbul 2002 _____________, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul c. 1-2, çev: Mehmet Ali Kılıçbay-Enver Özcan, TTK, Ankara 1990 Mazlum, Deniz, 1766 İstanbul Depremi Belgeler Işığında Yapı Onarımları, İAE Yay., İstanbul 2011 Müller-Wiener, Wolfgang, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev: Ülker Sayın, YKY, İstanbul 2002 Pamuk, Prof. Şevket, Osmanlı – Türkiye İktisadi Tarihi 1500 – 1914, Gerçek Yayınevi, 1993 Pamukciyan, Kevork, İstanbul Yazıları, Aras Yay., İstanbul 2002 Pinon-Demirçivi, Mathilde, “Un Exemple de Peintures Murales Dans Le Büyük Yeni Han A İstanbul”, İstanbul Araştırmaları Yıllığı, no.:1, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 2012 Polanyi, Karl- Arensberg, Conrad M- Pearson, Harry W., Trade & Market In The Early Empires, Geataway Schreiner, Prof. Dr. Peter, “12. Yy’da Eminönü’ndeki Batılı Esnafın Yerleşim Yerleri Üzerinde Yeni Bulgular”, 1. Uluslararası Eminönü Sempozyumu Tebliğler Kitabı, Eminönü Belediyesi, 2006 Sektör Araştırmaları Serisi No:2 Tekstil Sektörü (Pamuklu), İmkb, 1995 Sektör Araştırmaları Serisi No:8 Tekstil Sektörü (Sunni -Sentetik), İmkb, 1996 Son Dönem Osmanlı Kumaşları, YKY, 1996 Şenyapılı, Önder, İsim İsim İstanbul, Boyut Yay., İstanbul 2008 Tabakoğlu, Ahmet, İstanbul Esnaf Tarihi 1, İBB Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul 1997 _______________, İstanbul Esnaf Tarihi 2, İBB Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul 1998 Yalçın, Prof. Aydın, Türkiye İktisat Tarihi, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1979 Yatman, Nurettin, Türk Kumaşları, Ankara Halkevi Neşriyatı, 1969 Yerasimos, Stefanos, İmparatorluklar Başkenti İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2010 http://buyukvalidehan.yildiz.edu.tr/ http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1976/1/20/5.xhtml http://www.ibb.gov.tr/sites/itfaiye/workarea/Pages/istanbul_yanginlari.aspx

215


Sultanhamam kitabı  

Sn. Özer Bereket'in katkıları hazırlanan ve TETSİAD yayını olan "Ticaretin Altın Kurallarının Yazıldığı Yer - SULTANHAMAM" kitabı