Page 1

Terakki Vakfı Okulları

YILLIK EDEBİYAT DERGİSİ 2016, SAYI 16

Şiir: Yumurta Sarısı Yolculanmışım Asılmış Palto Öykü: Tepkime Kar Yaşlı Ağaç Söyleşi: Murat Gülsoy Deniz Durukan Deneme Dinleyen Kim? Salom Go’zal Odamlar Dosya: Uyku Kulüpten Orhan Kemal Müzesi


YAZIN 2016


YAZIN EDEBİYAT DERGİSİ 1. BASKI HAZİRAN 2016 YIL 16, SAYI 16 Sahibi: Mehmet GÜNEŞ Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Necdet BEKEN Yayına Hazırlayanlar: Dilek ÖZÇELENGİR Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Ulviye TAYLAN Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Gamze COŞKUN Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Gülçin ERKMEN DARICI Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Emeği Geçenler: Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenleri Ali KONBAL Elif ŞAHİN Elife GENÇ Emel KÖSE Gonca ÖZMEN Hülya GÜLAÇ Hüseyin USKAN Sevi ÖZIŞIK Sıla AKDENİZ Zahide GÖKTÜRK Edebiyat Kulübü Öğrencileri Özel Şişli Terakki Lisesi Öğrencileri Özel Şişli Terakki Fen Lisesi Öğrencileri Özel Şişli Terakki Tepeören Anadolu Lisesi Öğrencileri Kapak Tasarımı: Berkay DELİBAŞ YAZIN’da yer alan öğrenci yazıları ve resimlerinin her türlü yayın ve kullanım hakkı Terakki Vakfı’na aittir. YAZIN para ile satılmaz. Özel Şişli Terakki Lisesi, Fen Lisesi, Tepeören Anadolu Lisesi öğrencilerinin “Edebiyat” dergisidir. Baskı: Bilnet Matbaacılık ve Ambalaj San. A.S. Dudullu Organize Sanayi Bölgesi Esenşehir Mahallesi 1. Cad. No: 16 Ümraniye / İSTANBUL 444 44 03 Sayfa 2

YAZIN


Söyleşi - Atatürk ve Gençlik İlhan Berk’in Dünyasından Bizim Dünyamıza - Saint Antoine’in Güvercinleri İstanbul Sokakları - Zeynep Saravin 9C Bir Gün Eleni’nin Elleri Geliyor - Naz Tunç 10A Dünyaya Bakıyorum - Bengisu Akdeniz 10B Boğaz’ı Geçmek - Lara Yener 10A Çınar - Gökçe Meraklı 10A Yine Buradayım - Serena Uzunoğlu 10A Çan Sesleri - Ege Uzunömeroğlu 10C “Sis”in İçinde - Alperen Efe Kılınç 10B Tepkime - Ada Dönder 10A Yetimhanedeki Çocuk - Eda İlbey 10B Yıldızlarda Uyku - Behçet Necatigil Araf - Miray Aslan 11E Uykudan Önce Son Mektup - Zeynep Çiloğlu 9C Sonsuz Rüya - İdil Ceren Duman Fen10 Hayatın Pusulası Uyku - Aze Talha Koç 9E Kod Adı Uyku - Elif Almıla Kaya 11E Kar - Naz Tunç 10A Durgun Deniz - Abidin Mert Emekli 10C Yalnızlığın İçinde Bir Kemanist - Onat Karakuzu 10C Alnilam - Büge Sunar 10A Yaşlı Ağaç - Bükre Aleyna Kitapçı ŞTTL 9B Sevginin Gözyaşları - Bükre Aleyna Kitapçı ŞTTL 9B Belki de Hayat - Merve Arapkirli 12D Güneş Oldum - Merve Arapkirli 12D Yumurta Sarısı - Merve Arapkirli 12D Yolculanmışım - Burcu Kubilay 11F Uzak - Burcu Kubilay 11F Ölüm Dansı - Burcu Kubilay 11F Mavi, Pembe’ye Aşık - Selin Babila 12F Asılmış Palto - Ezo Naz Kimiran HzA Sevgili Gelecekteki Zeynep - Zeynep Saravin 9C Son Cümle - Selin Karol ŞTTL HzB Sevgili Anne Frank - Özge Yılgür Fen10 Sevgili Reşat Nuri Güntekin - Zeynep İrge Başkan Fen10 Sevgili Profesör Nietzsche - Naz Tunç 10A Sayın Olympe de Gauges - İdil Ceren Duman Fen10 Murat Gülsoy’a Mektuplar - Berkay Paksoy 11F, Buse Yolbulanlar 11E, Zeynep Soylu 11F, Ayda Uzel 11F, Ahmet Kalafat 11G, Miray Aslan 11E, Elif Almıla Kaya 11E, Burcu Kubilay 11F, Ceren Bilge Ünal 11G Murat Gülsoy’la Keyifli Bir Söyleşi Deniz Durukan’la Yazmak Üzerine - Edebiyat Kulübü Dinleyen Kim? - Baran Başimi 9I Bir Serüvendi Sinema - Naz Tunç 10A Sinema ve Kaçış - Sena Ecem Altun 10A

5 6 7 7 7 8 11 12 13 13 14 16 17 18 20 22 23 25 26 28 29 30 31 32 34 34 35 36 37 38 40 41 42 43 44 44 45 46

Room 8 - Burcu Kubilay 11F, Yiğithan Bilge 11A, Gülce Baydar 11A, Ceren Bilge Ünal 11G, Begüm Şengül 11F

62

Tahsin Yücel’in Öyküsünün İzinden - Sedef Dündar 11G Şehrin Kör Gözleri - Burcu Kubilay 11F Önce Ses Vardı - Miray Aslan 11E Yok Artık! -Sedaf Dündar 11G Yolunda - Merve Işıksaçan 11C Neler Oluyor Bize - Beril Kısalar 11A Sadece İncir Ağacı - Miray Aslan 11E Suriye Pasajı - Merve Işıksaçan 11C Karışık - Miray Aslan 11E Yasemin - A. Verda Şerement 11E Kendi Kalsın - Sedef Dündar 11G Sokaklardan - Merve Işıksaçan 11C 2000’lerde Çocuk Olmak - Ceren Bilge Ünal 11G Büyümek - Müge Halıcı Fen11 Çocuk Olmayan Afacan - Canan Şebnem Yılmaz 11A “Hüzünlü Kahveler”e Dair - Elif Güneş 11IB “Puslu Bahçe” Üzerine - Defne Seçkin 11IB Haldun Taner ve İnsan - Sıla Deniz Gömleksiz ŞTTL 9B Dostluk ve Kardeşlik - Mehmet Ali Yüksel HzA İki Kişilik Kaçış - Bora Baygül HzA Kelebeğin Rüyası ve Arkadaş - Zeynep Naz Erhan HzA İlerici Dostluk Manifestosu - Gülce Z. Şenol HzA Dostluk Manifestosu - Ece Çelik HzA Dostluk Manifestosu - Mehmet Ali Yüksel HzA Orhan Kemal Müzesine Keyifli Bir Ziyaret “İçi Kocaman Bir Yaşam” HzA, HzB, HzC İyisiyle Kötüsüyle Balay Bizimdir - Elif Almıla Kaya 11E Beyoğlu’nun Kuytu Köşelerinde Bir Akşamüzeri - Salih Eren Kurc 11F Çizim - Gülce Zeynep Şenol HzA, Ceren Çepikkurt HzB, Delfina Donat HzB, Deniz Zahmetsiz HzB, Melis Öncü 9C, Ada Gökçin 12IB Salom Go’zal Odamlar Miray Aslan 11E

65 66 68 69 70 70 71 72 74 75 76 77 78 79 79 80 82 83 84 86 87 88 88 89 90 96 97 98 100

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

47 50 56 59 60 61

Sayfa 3


İç Yazı Başlığı

editörden

“Bir yandan sadece susmak, bir yandan da herkesle konuşmak isteyenin kafa karışıklığıdır yazmak.” diyor Melis. Sedef ise “Bir labirentin matematiğini oluşturmaktır yazmak. Sonra kendini içine koymak ve her şeyden habersizmişçesine tekrar aramak tüm yolları ya da satırları.” diye ekliyor. Almıla “Yazmak; kendine has, edebi bir dünya yaratmaktır.” diye tamamlarken onları, Verda “Soyut dünyamızı somutlaştırmak değil midir yazmak aslında en çok?” diye soruyor. Miray’a göre “Hapsolmuş kelimeleri özgürlüğüne kavuşturmaktır, yazmak.” Merve’ye göre ise “Saklanan sırları rüzgâra savurmak, tutulan gözyaşlarını bırakmaktır.” Burcu son noktayı koyuyor kulüp arkadaşlarının düşünce süreçlerine, belki de yazmaya sevdalıların kurduğu bir ordunun komutanlığını üstleniyor: “Yazmak ışığı var eden gölgelerin özgürlüğüne kavuşması adına oluşturulmuş bir hücum komutudur. Sıvayın kolları!” Biz Edebiyat Kulübü olarak bir sene sonra yine bu sayfalardan, “Yazın”dan, sesleniyoruz sizlere: “Özgürce yaşamak için her daim yazmanız dileğiyle…”

Edebiyat Kulübü Öğretmenleri ve Öğrencileri Ulviye Taylan Gamze Coşkun Gülçin Erkmen Darıcı Merve Işıksaçan 11C Aleyna Verda Şerement 11E Melis Minkari 11E Miray Aslan 11E Elif Almula Kaya 11E Burcu Kubilay 11 F Sedef Dündar 11G (11A sınıfı öğrencilerinden Sude Büyükpehlivan’a görsel seçimindeki katkılarından dolayı teşekkür ederiz.)

Sayfa 4

YAZIN


söyleşi Atatürk ve Gençlik Sıcak bir yaz günü, güneş tam tepede. Herkes denize giriyor ama ben denize girip ferahlayacak durumda değildim. Bir saat sonra Atatürk ile röportaj yapacaktım. Önceden sorularımı hazırlamama rağmen çok heyecanlıydım. Atatürk’e gençler hakkındaki görüşlerini soracaktım. Buluşacağımız kafeye beş dakika kala varmıştım ve Atatürk henüz gelmemişti. Tam o sırada içeri siyah paltolu, şapkalı, fularlı bir adam girdi. O kadar şıktı ki bir anda gözler ona döndü. Bir anda heyecanım iki katına çıktı ve kalakaldım, Atatürk ‘Artık başlayalım mı?’ diyene kadar dondum adeta. Cem Ekinci: Siz eskiden gençlere çok güveniyordunuz. Bu güveniniz hâlâ devam ediyor mu? Mustafa Kemal Atatürk: Genç olmak hayatı tam olarak bilmemek, çok hata yapmaktır. Gençlere doğru yolu göstermeliyiz. Yetişkin insan, gençlik döneminde öğrenmesi gerekenleri öğrenmediyse ileride çok sıkıntı çeker. Ben Türk gençliğine her zaman güveneceğim. Köhnemiş fikirlere, milleti geriye götürmek isteyenlere karşı yegâne çare gençlikte ve genç fikirlerdedir. Çağdaş zihniyetle yetişecek kuşaklar, Cumhuriyeti daha da geliştirecektir ve her türlü tehlikeden koruyarak ebediyen yaşatacaklardır. Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temel ruhudur. Cem Ekinci: Teknoloji bu kadar gelişmişken gençlerden beklentileriniz nedir? Mustafa Kemal Atatürk: Öncelikle iyi eğitim almaları gerekli. Yüksek lisans, doktora yapmalılar. Ülkemizi ileri taşıyacak çalışmalar yapmalarını, tarıma ve ihracata katkıda bulunmalarını; bilim ve sanat alanında önemli atılımlar gerçekleştirmelerini beklentilerim olarak görün. Gençler, almakta oldukları eğitim ve kültür ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin kıymetli sembolü olacaklardır. Gençler çağdaş eğitimle yetişecekleri müspet ilmin ışıklarıyla donanacaklardır. Cem Ekinci: Bir sözünüzde ‘’Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.’’ demişsiniz. Günümüzde eğitim sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Mustafa Kemal Atatürk: İnsanlar eğitim alırken öğretmenin büyük görevleri var elbette, ancak öğrencinin de çok istekli olması önemli. Eğitim sistemimizin geliştirilmesi gereken bazı yönleri var. Genç fikirli bireyler yetiştirilmeli. Genç fikirli demek doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir. Memleketi ilim, kültür, iktisat ve bayındırlık sahasında da yükseltmek, milletimizin her hususta pek verimli olan kabiliyetlerini geliştirmek, gelecek nesillere sağlam, değişmez ve olumlu karakter vermek lazımdır. Bu kutsal amaçları elde etmek için savaşan aydın kuvvetlerin arasında öğretmenler, en mühim, en nazik yerdedir. Cem Ekinci: Milli mücadele yıllarında gençler size çok fazla destek vermişti. Şu anda yine savaş çıksa yine aynı desteği verirler mi?

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Mustafa Kemal Atatürk: Gençlerin görecekleri öğretimin sınırları ne olursa olsun, bir an evvel ve en esaslı olarak Türkiye’nin istiklaline, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir, yani bir savaş çıksa hiç düşünmeden canlarını ortaya koymalılar. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası, özgürlüktür. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun, bağımsızlıktan mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık olmaz. Cem Ekinci: Bazı gençler ekonomik sıkıntılar nedeniyle okuyamıyor. Onun yerine çalıştırılıyor. Sizce bu konuda neler yapılabilir? Mustafa Kemal Atatürk: Devletin okuyamayan çocukları tespit edip onların eğitim almalarını sağlaması gerekir. Aileler yine de göndermek istemezlerse o çocuğun o aileden alınıp devlet tarafından bakılması lazım. Cem Ekinci: Savaşlar artık tüfekle ve insan gücüyle olmuyor. Artık savaşlarda üst teknoloji kullanılıyor. Çıkabilecek bir savaşta Türk gençleri ne yapmalı? Mustafa Kemal Atatürk: Ülkenin savunma gücünü artıracak çalışmalarda bulunmalılar. Çıkabilecek bir savaşa karşı hazır olmalılar. Savaş sırasında ise istiklal için ellerinden gelen her şeyi yapmalılar, ölene kadar savaşmalılar çünkü esas olan Türk milletinin haysiyetli ve şerefli olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Cem Ekinci: Bir ülkenin yönetimi gençlere bırakılırsa sizce neler olur? Mustafa Kemal Atatürk: Yönetim gençlerin eline bırakılırsa özgün fikirler bulunabilir. Eşitlik artar. Haksızlıklar ortadan kalkar. Daha adaletli bir yönetim sağlanabilir ve herkesin fikrine ve görüşüne saygı duyulan bir yönetim şekli olur. Türk gençliği bir fikir gençliği, bir inanç gençliği, bir ideal gençliği oluşturmalıdır. Cem Ekinci HazırlıkC Sayfa 5


İç Yazı Başlığı

şairin izinden

İlhan Berk’in Dünyasından Bizim Dünyamıza Dizeler arasında bir yolculuk… “Eleni kim?” “İstanbul’un hangi yüzü yakışır ona?” “Neden yeniden yazılmalı tüm şiirler?” “Gökyüzü ve deniz ya?” Bizim sorularımız, sizin cevaplarınız… Yeni bir anlatı… Yeni bir yaratım… İlhan Berk’in anısına… Onun kahramanıyla…

SAINT-ANTOINE'IN GÜVERCİNLERİ I.Eleni'nin Elleri Bir gün Eleni'nin elleri geliyor< Her şey değişiyor. İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor Bir çocuk ilk gülüyor Bir ağaç çiçek açıyor. Eleni'den önce Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım Sabahları, akşamları bilmiyordum daha Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde Bir gün sabah her yanım. Eleni geliyor Dünyaya bakıyorum Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum Brise Marine'i yeniden Yeniden Annabel Lee'yi. Eleni ile anlıyoruz Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz. Bir gün Eleni'nin elleri geliyor Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor. Galile Denizi’nden İlhan Berk

Sayfa 6

YAZIN


“Bir gün Eleni’nin elleri geliyor”

İstanbul Sokakları O geniş İstanbul sokağında ilk defa gördüm seni. Günün her zamanki yoğunluğunda koşuştururken yağmur yağdığını bile fark edememiştim su birikintisine basana kadar. İşte o zaman durabildim ancak. Çevremde olup bitenlere bakabildim. İnsanları gördüm. Gözlerindeki acıyı, yüzlerindeki mutluluğu… Herkesin ayrı bir hikayesi varmış, o an anladım. Ve tam olarak o an seni gördüm. Eleni… Yüzyıllardır tanıdığım biri gibiydin. Tanımam gerekiyormuş gibi. Gözlerinde çıkışı olmayan, çıkmak da istemediğim bir deniz gördüm. Gülüşünde kendime bir yuva buldum. O anı saatlerce yaşayabilir, saatlerce seni izleyebilirdim. Tanrı seni özenle ve benim seni bulmam için yaratmıştı. Bütün evrendeki en güzel insandın. Vücudunun her parçası beni kendine çekiyordu, onları bir bir keşfetmem için yalvarıyordu. Şansın benden yana olduğunun kanıtı olarak rüzgar senden bana esti. Kokun… Kelimelerle tarif edilemeyecek bir kokuydu. O an bütün şiirleri yakmalı, yeniden yazmalı diyordum. Sonra üzerinde kimsenin göremeyeceği bir ışıltı gördüm. O ışıltıda bir çocuk ilk gülüyor, bir ağaç çiçek açıyordu. Savaşlar bitiyor, açlık sona eriyor, bütün insanlık sayende mutlu olabiliyordu. Çözüm sendin Eleni. Sen ve senin ellerin… Bana doğru bir adım atıyorsun. Dünyaya bakıyorum. Dünya sanıldığı kadar gücük değil o gün anlıyorum. Zeynep Saravin 9C

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

“Bir gün Eleni’nin elleri geliyor”… Elleri terk etmiş gözlerini. Arkasında bırakarak rüzgârla sürükleniyor boşlukta aheste aheste. Eleni’nin elleri tutunamıyor hiçbir kalbe. Elleri ruhları tırmıklıyor teker teker. Kan yerine gözyaşını almış acıların güçsüzlüğü. Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla, anlıyoruz. Alıp saklamış tüm denizleri gözlerinin derinliklerine ve bırakmış onları en karanlık bilinmezliklerde. Eleni kuruluyor İstanbul’da hiç kimsenin daha önce duymadığı bir tepeye. Saçlarını sevdalısının elleri gibi okşuyor İstanbul’un nefesi. Eleni’nin şarkısı yayılıyor bütün şehre ve yok oluyor her düşen gözyaşının sessiz çığlığıyla. “Bir gün Eleni’nin elleri geliyor.“ ve gözleri karanlıkta ışığını bulmuş gibi geliyor. Tepeden dökülüyor gözlerinden deniz. Denizle gökyüzü buluşuyor iki sevgili gibi, mavi izler bırakıyorlar birbirlerinin vücutlarında. Eleni ile anlıyoruz, ölen ruhların kokusuyla doğmuş İstanbul çiçekleriyle etrafa yayılan kalp çarpıntısını. Eleni ile doğuyor “aşk“ İstanbul’da. Denizde oluşan pırıltılarla. Naz Tunç 10A

Dünyaya Bakıyorum Dünyaya bakıyorum Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada Tek acı, aşk acısı çeken biz değiliz Ama Eleni benim tek acım senin aşkın Vermezsen bana ellerini Eleni Ölüm sebebim olur senin aşkın Şunu da unutma Eleni Ölüm haktır Ama aşkım bâki… Bengisu Akdeniz 10B

Sayfa 7


İç Yazı Başlığı

öykü Boğazı Geçmek Çevredeki bütün kasabalardan sayısız parlak öğrenci toplamış tarihi Balıkesir Lisesinde bile, o zamanlar Türkiye’de sayıları dördü geçmeyen büyük şehir üniversitelerinden birini kazanan bir öğrencinin havasından geçilmezdi. İldeki tek lise olma unvanına sahip bu eski taş binanın üstündeki çatı katının sonradan eklenmiş olduğu, diğer katlara benzetilmeye çalışılmış inşaat düzeninden belli oluyordu. Öyle ki, bu çatı katının yapım amacı, çoğunlukla şehir dışından gelen öğrencilere yurt imkânı sunmaktı. Geniş bir hol şeklinde yapılan bu katta bir iki tuvalet alanı dışında yataklar, öğrenciler tarafından “asker koğuşu” diye betimlenen bir düzen oluşturacak şekilde, yan yana dizilmişlerdi. Her öğrencinin giysileri gibi temel ihtiyaçlarını saklayabilecekleri bir dolaba sahip olması bile bir lükstü. Ama yine de yıllar içerisinde onca başarılı öğrenciyi gururla mezun etmiş lisenin şartlarına üniversite hayalleri kuran hırslı öğrenciler usulca katlanıyorlardı. Okulun gözde öğrencilerinden olan Sezer de üniversiteye başlamasına bir yıl kala yurda kayıt yaptırmıştı. Eczacı olan babası Balıkesir dışında, Bursa yakınlarında bir eczane açmıştı. Aile, orta halliydi. Sezer, o sene boyunca diğer öğrencilerin yırtık spor ayakkabılarına ve kendi alıştığı hayatla çarpışan farklılıklara kafasında türlü yorumlar getirmeden duramamıştı. Senenin sonuna doğru bütün son sınıf öğrencilerinin yürekleri ağızlarındaydı. Sınıfın çoğunun notları yüksek olduğundan, Türkiye’deki üniversitelerin hangisinde bir sonraki sene öğrenime başlayacaklarını çoğunlukla maddi durumları belirleyecekti, ancak en iyi fakültelere alınacak öğrencilerin sayısı elbet az olacak, bir şekilde diğer iyi öğrencilerden de sıyrılacaklardı; üniversitelerin sınavlarında Türkiye Sayfa 8

çapında yaşıtlarıyla yarışırken öne geçeceklerdi. Ankara ve İzmir üniversiteleri yurttaki öğrencilerin dudaklarına yapışmış haldeydi, farklı fakülteler öğrenciler arasında tartışılıyordu. İstanbul’daki iki uzak üniversite ise -o zamandan beri adları değişmemiştir; İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi- bu heyecan dolu tartışmalara daha az uğruyordu. Büyük bir şehrin ana caddelerinden birinde yürüyen kalabalığın arasından cilalı arabayla geçen gizemli ve hayret edilen karakterlerdi sanki. Ağaçların aylardır sakladıkları en büyük hazineleri meyvelerini büyük bir coşkuyla sergilediği, hayvan âleminin doğanın sessiz tarafının ortaya koyduğunu hayranlıkla seyrettiği yazın ilk günleriydi. Sezer ve iki yakın arkadaşı saatler süren yolculuğun ardından kendilerini, mitolojik sirenler gibi genç ruhları sahte güzellikleriyle içlerine çekip kıstıran, fırsatlar şehri olarak anıldığı için, hayallerle gelen çoğu canın birkaç ay sonra sokaklarında yalnız bir şekilde iç çekerek dolaştıkları İstanbul’da bulmuşlardı. Sınava girmek için geldikleri tarihi binaya bile nasıl vardıklarını telaşlı atmosferden dolayı sanki anlayamamışlardı. Yolculuktan kısa süre sonra, Sezer Balıkesir’e dönmüşken, girdiği en zor sınavı hazırlayan İstanbul Teknik Üniversitesinin makine mühendisliği gibi ağır ve saygın bir bölümünü kazandığı haberini almıştı. Elbette çok sevinmişti ama açıkça söylemek gerekirse, sınavı çok iyi geçtiğinden haberi beklemiyor da değildi. Hızlıca toparlanıp ailesine veda etti ve tekrar İstanbul’un meşgul caddelerine doğru yola koyuldu.

doğru yol aldı; kalın, gri masanın arkasında oturan görevliye durumunu anlattı. Görevli, ağırbaşlı gözlüklerinin üstünden bir kuşun uçuşu kadar hızlı bir bakış attıktan sonra gözlerini, yaprakları, tıpkı sonbahar ağaçlarının yaprakları gibi solmuş, kalın bir kitaba dikti ve sayfaları yavaşça çevirmeye başladı. İnceleme hızına göre çabukça Sezer’e cevap geldi: “Erkek yurdunda şimdilik boş yer yok, ama aşağı yukarı sen dördüncü sınıfa gelene kadar boşalır.” Bu sözler üzerine hafif bir iç çekmeyle kitabı masanın yanındaki rafa kaldırdı ve ellerini kavuşturarak sanki gayet makul bir teklif yapmışçasına baktı Sezer’e. Şaşkınlığını kısa süreliğine üzerinden atabilince Sezer, bunun onun durumuna uygun olmadığını belirttikten sonra teşekkür ederek binadan ve kampüsten dışarı çıktı. Üniversite boyunca kalmak için uygun bir yer bulana kadar yer ayırttığı, İstanbul’un çoğunu saran sosyetik atmosferden uzak, ufak tefek oteline doğru yol alırken şaşkınlığı yerini, sanki şehre geldiğinden beri içine sızmış da çıkmak için fırsat kollamış gibi gelen çaresizliğe bırakmıştı. Otobüste oturacak yer kalmadığı için ayakta durup nerede kalacağını kara kara düşünürken, herhalde anın getirdiği umutsuzluk duygusundan olsa gerek, gözleri yavaşça en yakınında oturan yolculara kaymaya başladı. Yolcuların çoğu genç sayıla-

İstanbul’a ikinci yolculuğu hafif geçmişti. İkinci kez şehre vardığında ilk yaptığı şey, üniversitesinin kampüsüne gidip binalarda dolaşmak, tarihi yapılara bakarak içinden böbürlenmek olmuştu. Ardından haberi aldığından beri aklında olan soruyu hatırladı: Bu kocaman şehirde nerede kalacaktı? Hızlıca yurt kayıtlarının yapıldığı binaya YAZIN


bilecek yaşlarda, yirmili yıllarında olmalıydılar. İki bayan, birbirine büyük ölçüde benzer, açık renk elbiselerle yan yana oturmuşlardı. Giysilerinin kalitesine bakıldığında varlıklı ailelerden gelmedikleri belli oluyordu ama yine de boyunlarına inci kolyeler, bileklerine şık saatler geçirmişlerdi. Bayanlar, onlarla yaşıt üç genç adamla adeta çevrilmişlerdi. Genç bayanlar da onları reddetmemişlerdi ki aralarında kahkahalarla dolu bir sohbet dönüyordu. Aslında uygunsuz hiçbir konuşma geçmiyordu; dışarıdan bakan biri sıkı arkadaş olduklarını düşünürdü. Şehrin Sezer’in üstüne bindirdiği çaresizlik duygusundan ve fakirlikten etkilenmiyor gibiydiler. Ona göre, adeta bu gri sorun cümbüşünün içinde bir renk isyanıydılar. Sezer, kaba görünmeden ineceği durağa kadar arada bir izledi onları. Erkekler, kendisinin durağı gelmeden inmek üzere kalktılar. Bayanlara selam verdikten sonra otobüs yavaşlarken otobüsün ön tarafına doğru ilerlediler ve inerken yürümekte zorluk çeken yaşlı bir çifte destek bile oldular. Sezer, böyle bir duruma o zamanlar küçük bir şehir sayılabilecek Balıkesir’de bile rastladığını hatırlamıyordu. Nedense kendi şehrinde maddi güçsüzlük, bir salgın hastalık gibi halkın beyinlerinin ve maalesef kalplerinin içinden geçer; herkesin gözünü paraya bürür; bütün konuşmalara ve davranışlara nankör adetlerini sokar; hayatın her karesinde kendine yer bulurdu. Sezer, durağa yaklaştıklarını fark etti. Otobüsten indikten sonra kısa bir mesafede olan oteline kadar yürüdü. Odasına çıkınca, üniversiteye giden başka bir arkadaşının ona anlattıkları aklına geldi. Halk, çocuğunu okutmak istiyordu; bu nedenle İstanbul’a gelenler, hemşerileriyle birleşip kendi şehirlilerine özel öğrenci yurtları açmışlardı. Devletten maddi destek almadıklarının farkındaydı Sezer, bu nedenle de koşulların nasıl olacağını tam kestiremiyordu ancak bir sonraki

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

gün arkadaşının önceden zorla adresini eline tutuşturduğu Balıkesir Talebe Yurdunu ziyaret etmeye karar verdi. Sabah uyandığında, oradan geçen otobüslerin seferlerine bakarak Balıkesir Talebe Yurdunun bulunduğu semte gitmeyi başardı. Katlı, eski bir binadan ibaretti yurt, dış duvarının çoğu yerinde

görmezden gelinemeyecek çatlaklar olsa da dışarıdan, bir öğrenci için fena bir yer gibi gözükmüyordu. İçeri girince kaynağı belli olmayan, garip bir koku geldi Sezer’in burnuna. Koridorlarda dolaşmaya ve odaları incelemeye başladı. Han odalarına benzeyen öğrenci odalarında üç-beş kişilik karyolalar birlikte bulunuyordu. Pencerelerin eskiliği, olan pencerelerin de aylardır su sabun görmemiş buğulu yüzlerinin yarattığı kapana kıstırılma etkisi kendini her adımda belli ediyordu. Koridorun sonuna geldiğinde Sezer’in gözüne, altında teneke kutular bulunduran karyolalardan bir grup daha takıldı ve merakına yenilip koridorun sonunda duran, etrafla pek ilgisi alakası olmayan, hatta sanki canlandırılmış bir ceset gibi, bütün dünyadan elini eteğini çekmişe benzeyen yaşlı görevliye tenekelerin niye o şekilde dizildiğini sordu. Yaşlı adam biraz daha yaklaşıp cevap verdi:

“O tenekelerin içleri suyla dolu. Buraya pek iyi temizlik malzemeleri gelmez, böcekler de haliyle basar her tarafı. Başımızın en fazla belada olduğu tahtakurusu ama. Sivrisinek gibi öldürücü hastalık taşımasa da o da kötücül bir vampir sanki, kanla besleniyor. Zaten gün ışığı varken hiç çıkmazlar. Kırık tahtaların arasındaki yuvaları mıdır

nedir artık, o boşluklarda saklanırlar. Yemek bulmaya gece çıkarlar. Gelen ucuz deterjanlar da onları kovmaya yetmiyor. Neyse, geceleri uyuyanların yataklarına geliyor, gece boyunca kollarına yapışıyorlardı, uyanıp kovmaya çalışsan da eziliyorlardı. Yatak kanlanıyordu. Biz de yataklara tırmanamasınlar diye tenekeleri yerleştirdik altlara. İşe yaramaya başlamıştı da aslında. Ama ne çare, bazıları şimdi duvarlara tırmanıyor, yatağın hizasındayken de kendilerini tavandan bırakıyorlar!” Sezer, hikayenin üzerine yurt ile ilgili tamamlanmamış şüphelerini de tamamladığını düşünerek kendisini selamlayan görevliye teşekkür etti ve yurttan çıktı. Akşamüstüne doğru otelde oturmuş, çaresiz kaldığı bu durumu düşünüyordu ki yıllar önce İstanbul’a yerleşmiş olan bir akrabasından telefon geldi. Evleri ufaktı ve gelirlerine göre de orta halli insanlardı, bu sebeple Sezer İstanbul’a

Sayfa 9


İç Yazı Başlığı

öykü

ilk geldiğinde ona evlerini hemen açamamışlardı. Ama şimdi babasından öğrenmiş olsalar gerekokulun yurdunda çıkan hadiseyi duymuşlardı ve bu kalabalık şehirde onu “daha fazla süründürüp yormak istemediklerini” söylemişlerdi. Sezer, seve seve teklifi kabul etti ve bir hafta içerisinde yanında getirdiği küçük valiziyle birlikte Kadıköy’deki küçük apartman dairesine yerleşti. Birkaç aya İstanbul Teknik Üniversitesindeki ilk senesine başlamış olan Sezer, günlerinin çoğuna yorgun başlıyor, gerisini daha da zor geçiriyordu. Kadıköy’deki evden okula varabilmek için kullanılmayan toplu taşıma aracı kalmazdı. İlk başta otobüs veya dolmuş ile Kadıköy iskelesine gidilirdi. Vapura binip ya Eminönü’ne, ancak daha çok Karaköy’e geçilirdi. Karaköy’den tramvaya binilir, ya Beşiktaş’ta ya da Dolmabahçe’de inilip buradan tekrar otobüse binilerek üniversite kampüsüne çıkılırdı. Dönüş yolunda da aynı rutin tersten tekrar edilirdi. Birkaç kere sınıflarda Amerika’da olduğu gibi okul servislerinin yapılması dile gelmişti ama fikir, yağmurda yakılan bir sigaradan daha hızlı sönmüştü. Okul servisleri yürürlüğe konsa bile aileler arasında onun masrafını karşılayabilecek olanlar çok azdı, İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde bile. Buna bağlantılı olarak, üniversite Türkiye’nin teknik üniversitelerinden biri olduğu halde bütçesi oldukça

düşüktü. O dönemde bilgisayarlar olmadığından bütün şekilleri öğrenciler hesap cetvelleri, gönye ve pergellerle çizerlerdi ama bunlar bile ithal ürünlerdi ve elde edilmesi oldukça zordu. Çizim yaparken kağıdın masaya sabitlenmesi gerekirdi ve bunun için okul yönetmeliği raptiye kullandırırdı, ama bu hem kağıda hem de tahta masaya büyük ölçüde zarar verirdi. Ancak hiçbir üniversitenin yapışkan kağıt satın alacak durumu yoktu. Sezer’in iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın, zenginle fakirin tamamen aynı caddelerde yan yana yürüdükleri, ancak dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar farklı olmadıkları bir kargaşa yeri olan İstanbul’a taktığı ad “Yokluklar Ülkesi”, kendini kanıtlamaya devam ediyordu. Birinci sınıfın sonuna doğru Sezer, en ufaklarından bir seloteyp ele geçirmeyi başarmıştı. Çarşı pazarlardaki kaçak satıcılardan bulmuştu bu kağıt parçasını, ama kendini tam olarak suç işlemiş gibi hissetmiyordu. Kendi kendine “Ben bunu ele geçirdim, üniversiteyi bununla bitiririm.” demişti satın alırken. Sonuçta resim kağıdını her zaman

çok dikkatli kullanırlardı, kağıtlar ufacık kesilir, genellikle zaten küçük boyutlarda olan parçaların bir santimetrelik alanlarında not alacakları çizimleri yapmaya çalışırlardı. Sezer, kuytu bir köşede kalmış kaçak dükkanından çıkınca pazarın kalabalık kafalarının bir merdiven üstündeydi. Kafasını hafifçe kaldırıp akşamüstü güneşine, dalıp çıkan dalgalarla oynayan İstanbul Boğazı’na baktı. Kentin, insanlık tarihinin kendisi kadar karışık düzenine o tam olarak alışamamıştı; daha doğrusu, kendisini tam olarak alışmaktan bile bile alıkoyuyordu. Boğaz’ın çekici kıvrımlarına daha tam güvenemiyordu. Bildiği tek şey, birkaç seneye o kıvrımların aslını, yani insancıl tarafını göreceği, böylece de şehre hem kalbini hem güvenini verip ona kalbinin diğer parçasını, yani ailesini emanet edeceğiydi. Lara Yener 10A

Sayfa 10

YAZIN


Çınar Çınar ağaçları… Bin yaşına kadar yaşar derler. Bir düşünsenize, bin yıl boyunca aynı yerde, aynı mevsimlerin farklı esintilerine, insanoğlunun farklı hikâyelerine ortak olduğunuzu; hep aynı yerde bulunduğunuzu, fakat hiçbir zaman aynı kalmadığınızı… Ne çok yaşam, ne çok ölüm görmüştür bu yanı başımda duran çınar ağacı. Yaşı kadar acı paylaşmış, yaşı kadar mutluluk tatmıştır. Ege’nin camdan saydam, gökyüzünden mavi denizine bakarken düşünüyorum da belki de bir tek bu çınar ağacı ayakta kalmayı başarmıştır. Yüksek bir tepenin en uç noktasından izler dünyayı, yanında bulunan banka benzeyen kaya parçası, ben bildim bileli arkadaşlık eder ona. İki kişinin anca sığabildiği bu kaya parçası, senelerce misafir etmiş insanları; yanındaki ulu ağacın, insanların dertlerine derman olmasını istemiş. İnsanlar yaşamış, insanlar anlatmış; çınar dinlemiş, insanlar gitmiş, çınar kalmış. Üzerine bıraktıkları imzalar, şahit olduğu hayatların ağırlıkları yetmezmiş gibi, ömür boyu çınarın bedenine kazınmış. Bundan tam elli yıl önce kazıdığım bu imzaya baktığımda, aynı kalan çok az şey olduğunu görüyorum. Dert ortağım bile değişmiş, yorulmuş belki de; bunca yıla sığdırdığı hayatlar, dallarına yük olmuş, dalları sarkmış, kırılmış. Kıranlar yoluna devam ederken, bir tek imzalar, ben ve bu yaşlı çınar kalmışız. On yedi yaş, genç kızların hayatlarına yön veren bir yaştır. Aşk kapıyı on yedide çalar, evde yokmuş gibi davranmanız gerekse bile, eninde sonunda direnemeyip açarsınız gönlünüzü bu tanrı misafirine. Hayat, bir kızı on yedisinde kadın yapar. Çocuk gözüyle baktığınızda sizden saklanan gerçekler, bir anda gün yüzüne çıkar. Perdeleriniz kalkar, görmekten kaçındığınız her şey teker teker suratınıza çarpar. Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Elli yıl önce, on yedi yaşımın ilk zamanları… Sıcağın söndürülemez yakıcılığının dinmeye başladığı, ılık esintilerin yavaş yavaş tenimden süzüldüğü bir yaz akşamı, mor tonlarında çiçeklerle süslenmiş elbisem ve örgülü saçlarımın sarktığı beyaz başörtümle, mavi pervazlı taş evlerin arasından geçerken, gözlerim bir çift göze kitlendi. Durdum. İki dakika boyunca sadece baktım, baktım ve baktım. Baktığım gözlerle, ruhunun derinliklerine dokunduğumu hissettim. Beni durduran görünüşü değildi, gözlerimle dokunduğum ruhuydu. Bir anda karşımda belirdi. Adını söyledi. Can. Aşktı, biliyorum. Tek bir bakışla anladım bunun aşk olduğunu. Yarım kalmış benliğimizin eksik parçalarıydık. Tamamlanmıştık. Sadece bir bakışla bir yapbozun eksik parçası misali, ruhu ruhumla eşleşmişti. Tanışmamızdan birkaç gün sonra, gün yerini geceye, açık mavi gökyüzü yerini güneşin gölgesi ateş kırmızısına bırakırken, Çınar’ın yanına gittik. Bir çeşit semboldü bu çınar; âşıklar, aşklarını Çınar’a kazırlar, kazıdıkları zaman bir öpücükle mühürlerlerdi. Ebedi aşkların ezeli belgesiydi burası. Çınar’ın yanındaki kaya parçasına oturduk, sohbet yerini aşk sözcüklerine bıraktı. Hayatın bütün acımasızlıkları, birkaç saatliğine de olsa, ağzımızdan çıkan cümlelerle yok oldu.

san olması mı beni daha çok öldürdü, yoksa savaşın gerçekleri mi bilmiyorum. Günlerdir konuşulan dedikodulara, asker toplanacağına neden kulak asmamıştık? “Can okuyacak.” demiştik; “İstanbul” demiştik, “aile” demiştik, “aşk” demiştik, ama “savaş” dememiştik. Aylarca her akşam Çınar’a gittik. Başta ağlamaktan gözlerim şişinceye kadar oturdum. Sonraki gidişlerde anlatmaya başladım. Hayallerimizi anlattım. Geri döndüğünde yapacaklarımızı anlattım. İnandım. Her gün geri geleceğine inandım ve bir gün inandığım, dua ettiğim şey gerçek oldu, geldi. “En azından cesedini bulabilmişler.” dedikleri Can geldi. Geriye kalan parçalarını getirdikleri tabutla hayallerimi, kızlığımı, gençliğimi gömdüm. Şu an yanında durduğum çınarın altına, elli yıl boyunca dinmeyen acımı; Can’la beraber kendimi de gömdüm. Gökçe Meraklı 10A

Bir sabah, içimde bir buruklukla uyandım. Hemen Can’ı görmeye gittim, koştum. Evlerinin önüne geldiğim zaman yerde duran kâğıt parçasını gördüm. Okuma yazmam yoktu. Kapıyı çaldım, yerde bulduğum kâğıdı Can’a uzattım. Okuduktan sonra bir süre boyunca bir kâğıda bir bana baktı. ‘Tebligat’ dedi. Sormama gerek kalmadan, fısıldadı: “Gidiyorum.” Birkaç saat içerisinde askerler geldi. Annesinin feryatları, babasının gururlu gözükmeye çalışan, fakat içten içe kanayan bakışları karşısında, uzaktan olan bitenin şokunu atlatmaya çalıştım. Savaşa gidenin, uğruna savaşlar verdiğim in-

Sayfa 11


İç Yazı Başlığı

öykü Yine Buradayım Yine buradayım. Aynı parkta, aynı rahatsız bankta oturuyorum. Başıma ne zaman bir şey gelse kendimi burada buluyorum. Her seferinde de kendime soruyorum: “Neden buradayım?” diye. Gecenin bu saatinde neden evde değilim? Bu soğukta ne yapıyorum burada? Bu sefer anladım. Beni bu sessiz parka, bu rengi atmış banka getiren şey yalnızlıktı. Bugün neden mi buradayım? Yine kaybettim ve yine üzgünüm. Sanki her geçen gün önünde oturduğum meşe ağacının yaprakları gibi dökülüyorum. Yapraksız kalmaktan korkuyorum. Etrafımdaki ağaçların yapraklarının her birinin döküldüğünü gördükçe sıranın bana geleceğini biliyorum. Gittikçe yalnızlaşıyorum. Tıpkı bu sessiz parkta bugün yalnız başıma oturduğum gibi… Aynaya bakmaya korkuyorum artık. Saçımın rengi beni meşe ağacının yapraklarının turunculaşması kadar korkutuyor. Sırtımın kamburluğu, bir rüzgârda devrilecekmiş gibi duran ağacın dalları kadar ürkütüyor beni. Yalnızım ama yalnızlıktan korkuyorum. Son yaprağımı yalnız dökmekten korkuyorum. İnsanların içine çıkmaktan korkuyorum. Gövdesi kuruyan ağaçlara sapladıkları baltaları gördükçe yalnız kalmayı tercih ediyorum. Bugün yine kaybettim. En büyük kaybım bugün oldu. Bugün, bir fidandan bir ağaca dönüşümümü benimle yaşayan insanı kaybettim. Sabah çıkarken kar gibi beyaz ve kar taneleri kadar eşsiz olan saçını topuz yapmıştı. Nereye gideceğini söylemeden dışarı çıkmıştı. Bunu ilk defa yaptığı için üstüne gitmemiştim. Yaklaşık iki saat sonra geri dönmüştü, saçı artık omuzlarının üstündeydi. Gözleri bir suç işlemiş gibi bakıyor, göz bebekleri normalden büyük gözüküyordu. Suratında bir huzursuzluk vardı. Sesinin titremesini gizleyemeyerek bana sadece “Hoşça kal” dedi. Sesi çı-

Sayfa 12

kabilecek en tiz tondan çıkmıştı, tedirginliğinden dolayı ellerini koyacak yer bulamıyordu. Aniden sesi yanlış bir şey yapmışım gibi sertleşti ve “özür dilerim” dedi. Sanki azarlar gibiydi ama neticede özür diliyordu. Anlayamamıştım, hâlâ anlayamıyorum ve anlayamayacağım da… Daha sonra bana o sıcacık bedeniyle, yumuşacık teniyle sarıldı. Kendimi ipek bir yorgana sarılıyormuş gibi hissettim. Beni öyle bir sıkmıştı ki sarılmasından kaçabilirdim de onun kaçmasına izin vermeyebilirdim de. Ama ben ikisini de yapmadım. O kendini hazır hissettiğinde ellerini belimden, kafasını omzumdan kaldırdı

ve gitti. Böyle kaybettim onu ve onun gibi birçoğunu. İnsanlar neden beni bırakıp gidiyordu, anlayamıyordum. Bu kadar kötü biri olduğumu kabullenemiyordum. O parka gitmemin nedeni de buydu. Ne meşe ağacı ne de bank beni terk ediyordu. Kendimi en yalnız hissettiğim de en kalabalık hissettiğim yer de orasıydı. Son zamanlarda bisikletime binmemin nedeni de hep parka gitmek olmuştu. Yine buradayım. Kendi sesimi dinlemek için en iyi yer olan, gövdesini kendime koruma ettiğim, yapraklarını ve dallarını kendime arkadaş ettiğim, köklerine saygı duyduğum ağacın yanındayım. Bu sefer karışığım, darmadağınığım. Farklı

hissediyorum. Aynaya bakmaktan korkmuyorum. Saçımın renginden, gözlerimin altındaki hayatımda kaybettiğim insanların sayısını söyleyen çizgilerden, artık beyaz çıktığı için kestiğim sakalımdan, kamburumdan, taşıdığım tüm yüklerin neticesinde kısalan boyumdan korkmuyorum. Sadece içimdeki insandan korkuyorum. Yapabileceklerimden ve bugün bu parkta düşündüklerimden korkuyorum. Son yapraklarımı dökmekten korkmuyorum ama bunu düşünmekten korkuyorum. Yine buradayım. Yanımda bisikletim, altımda rahatsız olduğu kadar

rahat olan bank, önümde tek dostum ağaç, kafamda kararlı düşünceler… Artık kesinleştirdim her şeyi. Giden tüm insanlara rağmen, kendimi zorlar ve yaşardım. Ama onsuz meşe ağacı bile beni koruyamıyor. Onsuz park bana gürültülü geliyor, bisiklet sürmek dizlerimi acıtıyor. Onsuz olmuyor. Kararlıyım. Daha fazla bunu düşünmek istemiyorum. Düşünmek sırtımın daha fazla eğilmesine neden oluyor. Kararım kesin. “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden ey ölüm.” Serena Uzunoğlu 10A

YAZIN


Çan Sesleri İnsanların kulağında tok bir şekilde ulaşan çan sesi onları yaşadıkları yerden uzaklaştırıyor ve onlara Adem ve Havva gibi yeni bir yaşama başlamalarını emrediyordu. İnsanlar bu çan sesine adeta hipnotize olmuş gibi uyuyorlardı çünkü bu sesler, insanların hayatlarını katlediyor ve yeryüzünde yepyeni kızıl ve kara denizler oluşturuyordu. İnsanlar da bu denizlerin oluşmasını istemedikleri için çocuklarını sırtlarına alıp çaresizce oradan uzaklaşıyorlardı. Çan sesleri evleri yıkıyordu ve yakıyordu; her bir çan sesi emir üze-

rine çalıyor ve çaldığında ateşle birlikte duman da çıkarıyordu. İnsanları öldürüyor ve katlediyor, akşamları kesiliyor; günün ağarmasıyla birlikte tekrar çalıyordu ve denizler yeniden oluşuyordu. Kalabalığın arasından bir kadın sırtında çocuğuyla hızla kaçıyordu. Çocuğun gözlerinde ne olduğunu anlamayan bir ifade vardı bu da çocuğun ne kadar temiz kalpli olduğunu, çan seslerinin korkunçluğuna aldırmadan iç dünyasında adeta lunaparkta eğlenen bir çocuk gibi neşe içinde oynadığını hissettiriyordu. Çocuk aslında önündeki denizlere girmek istiyordu fakat giremiyordu çünkü çan seslerinin annesinde uyandırdığı korku, onları bulundukları yerden uzaklaştırı-

yordu. Aslında bu çan sesleri savaşın can alma sesleriydi, yuva yıkma sesleriydi.

ler almıştı. Pencerelerin önüne soluk tahta parçaları çivilemişti, kapısına şehirden aldığı beş santimlik metal sürgüyü takmıştı. “Sis”in sadece beş saat kalacağını biliyordu. Bu gece neden “Sis”in geldiğini anlamak istiyordu. Küçük kırmızı taburesine oturdu ve “Sis”in çıkardığı sesleri anlamaya

çalıştı. Sesler daha çok küçük fısıldamaları andırıyordu. Bir süre sonra aklına bir fikir geldi bunun anlamını çözmek istiyorsa “Sis”in içinde olmalıydı. Ondan sıkılmıştı, her hafta aynı saatte gelip huzurunu kaçırıyordu. Sarı yıpranmış yağmurluğunu giyip kendini “Sis”in içine bıraktı.

Bu tok çan sesleri sustuktan sonra bile insanların kulaklarında çınlıyor ve onlara eski günleri hatırlatıyordu. Hatırlattıkları ise geride bıraktıkları ve kaybettikleriydi. Ege Uzunömeroğlu 10C

“Sis”in İçinde Sis bütün vadiyi kucaklamıştı. Cılız Ali hayvanları otlatıyordu. “Sis”in bastırdığını görünce zamanın geldiğini anladı. Çevik bir hareketle ayağa kalktı ve mavi, keskin gözleriyle etrafa baktı. Turuncu saçları gözünün önüne düşüyordu, saçlarını geriye atınca etrafı daha net görmeye başladı. Yemyeşil çam ağaçları vadiyi çevirmişti ve bu çam ağaçlarının arasından “Sis” geliyordu. Cılız Ali hemen hayvanları topladı ve ahıra doğru sürmeye başladı; her hafta gelen bu “Sis”e alışmıştı. Artık ne yapması gerektiğini öğrenmişti. Hayvanları küçük, bakımsız ve kırmızı renkli ahıra kapadı, üç katlı evine doğru koşmaya başladı. Sesleri duyuyordu. Sanki hava, bu seslerle beraber daha da kararmıştı. Cılız Ali ise duyduklarına bir anlam veremiyordu. Haftalardır düşünüyordu. Derin düşünceler içindeyken evin siyah demir kapısına geldiğini fark etti. Kapının üzerinde “Sis”in yol açtığı kesikler vardı. “Sis” ilk geldiğinde Cılız Ali savunmasızdı, ne yapacağını bilmiyordu ama haftalardır geldiği için artık bazı önlem-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Alperen Efe Kılınç 10B

Sayfa 13


İç Yazı Başlığı

öykü Tepkime Bu sabah, güzel Hint motifleriyle kaplı, en son yaklaşık iki hafta önce yıkanmış şiltemde ve bir kum torbasından daha sert, üzerinde yatan kişinin boynuna “Bu ıstırap bir an önce bitsin.” dedirten yastığımda uyandığımda, ki aslında uyanmak istememiştim, bir düşünce rüzgâra kapılmış; bir sakız çöpü veya ana damarlarından biri kesik olan birinin kanı gibi (Kan, insan vücudunda saniyede iki metre hızla dolaşır ve ana damarlarda bir kesik, bireyi on dakika içinde suyu sıkılmış bir kayısıya çevirebilir.) zihnimin her köşesine büyük bir şiddet ve karmaşayla yayıldı: Bugün planımı uygulayacaktım. Büyük bir şirkette çalışan birinin tasarlamış olduğu ve büyük ihtimalle bunu gerçekleştirirken yalnızca eski tasarımlarındaki küçük şeyleri değiştirip patronunun yenilikçi düşüncelerine meydan okuduğu yatağımdan kalktım. Bu yatak her ne kadar bir başkaldırışın sembolü olsa da benim gözümde birkaç kumaş parçasının, bunu yapmak istemeyen ancak yapmak zorunda olan kurbanlar tarafından dikilmesiyle oluşan büyük bir eziyet yığınıydı. Son on yıldır her sabahki rutinimi tekrarladım ama bu kez bir fark vardı. Bu sabah migren ilaçlarımı oldukları yerde bıraktım; ilaç dolabımda, Red Kit’deki Daltonlar gibi büyükten küçüğe sıralanan -ki bu tamamen benim o gün nasıl hissettiğime ve gördüklerimi nasıl yorumladığıma bağlıydı. Yani sıralamanın küçükten büyüğe olmaması için hiçbir sebep yoktusakinleştiricilerimin yanına. Her gün giydiklerimi giydim; açık mavi gömlek, lacivert bir pantolon, bir bağlılık tasması, hiyerarşik yanılgıda yaşayan insanlara göre

Sayfa 14

“kravat” ve beni iş yerindeki insanların yüzlerindeki sahte “Ken” ve “Barbie” ifadelerinden koruması için üzerime aldığım ancak daha sonra öğreneceğim üzere bana bu konuda suyun sud-kostiğe yardım ettiği kadar yardım etmeyen bir ceket. Bu arada suyu ve sudkostiği aniden karıştırırsanız sudkostik minik bir volkan gibi 93 derece sıcaklığında tortular saçacaktır. Eğer hayatınız boyunca iyileşmeyen bir yara iziyle dolaşmak istemiyorsanız, bu tortulardan uzak durursunuz.

mükemmel bir dengeyle kurulduğu düşüncesi. Girdaba doğru sürüklenen bir gemi gibi değil. Aslında bunun tek nedeni insanların gerçekten kaçması. Gerçekten uzun süre kaçarsan gerçeği unutursun ve birinin sana söylediği ilk yalana hayatın pahasına sarılırsın. Doğruluğunu sorgulamazsın çünkü o anda ihtiyacın olan tek şey bir şeye inanmaktır. Herhangi bir şeye. Bu “şey” önce doğru, sonra hayatın olur.

Saatin farkına varınca içimden bir an koşmak geldi. Daha sonra bu dürtüyü bastırmayı başardım. Eğer geç kalırsam bu durum planımı daha etkili kılardı. Evden çıktım ve otobüs durağına yürümeye başladım. Gökyüzü hiç de o Disney filmlerindeki gibi değildi. Sanki güneş bulutlarla saklambaç oynuyordu ve görünüşe göre bu oyunda çok iyiydi. Bulutlar gökyüzünün her karışını kaplayıp güneşi arıyorlardı ancak saklanmada usta olan birini bulmak çok zordu anlaşılan. Her yer yanmış bir organik materyalden arda kalan kül yığını gibi gri bir hal almıştı ve hava da kül yığını gibi yoğun ve boğucuydu. Sokakta kimseler yoktu. Bir an gözümün ucuyla bir hareket görür gibi oldum ancak yanılmıştım. Dünyada kalan son insan misali otobüs durağına yürürken bile etrafımda yüzlerce göz beni izliyor gibi hissediyordum. Otobüs durağına otobüs ile aynı anda vardım. Lanet olsun! Geç kalmamıştım. Otobüse binerken şoför ile göz göze geldim ve bana ancak acınası bir durumda olan bir köpeğe atılması uygun olan bir bakış attı. Çok zevkli olmalı; senden yukarıda kişiler olduğunu bilmemek, bilsen de onların seninle aynı oranda kazandığını sanmak. Dünyanın adil bir düzen üstünde

Aslında otobüs insanları gözlemlemek için biçilmiş kaftan. Benden sonra binen herkese bakıyorum. Onları gözlemliyorum. Sorguluyorum; bir insan neden gerçekten kaçar? Bir dakika! Bunun cevabını birkaç satır yukarıda vermedim mi? Gerçekten kaçmak insanların işine geliyor. Örneğin siz, gerçek dünyadan biraz da olsa kaçmak, sorunlarınızdan uzaklaşmak için benim sıkıcı dünyama bakıyorsunuz. Benim kim bilir hangi ruh hâli ile yaşadığım günleri siz, gerçekten kaçmak için okuyorsunuz. Başkasının da sorunları olduğunu görmek, sizin içinizi kemiren yalnızlık hissini ortadan kaldırıyor. Yalnızca bununla da kalmıyor gerçekten kaçmanın insan doğası üzerindeki etkisi. Hiyerarşik düzende bile bu kaçış kendini belli ediyor. İnsanlar gerçeklerden kaçıyor ve sonuç olarak alttaki kişiler hayatlarını sahte bir tatmin duygusuyla geçiriyorlar ve üsttekiler alttakilerin bu bozuk düzene karşı çıkması konusunu hiç dert etmiyorlar. Bu yalan bir süre sonra insanların hayatı oluyor. Küçüklüğümüzden beri bize öğretilen “Kurallara uy ve büyüklerinin sözünü dinle.” oldu. Tabi bu kuralların neden böyle olduğunu sorgulamamıza izin verilmedi çünkü eğer sorgulasaydık bu kalıp YAZIN


yargı bizim hayatımız haline gelemezdi. Böylece herkes sahte bir eşitlik içinde yaşamaya başladı. Otobüsten indim, karşımda son on yıldır her sabah gördüğüm manzara var; kapitalist düzende tonlarcasını bulabileceğiniz, diğerlerinden hiçbir farkı olmayan ve çalışanlarına eziyet çektirerek yaşayan zorbalar tarafından yönetilen bir şirketin merkez binası. Sizlere biraz bilgi vereyim: Çalıştığım şirket yaklaşık otuz yıl önce kurulmuş olan bir basım ofisi. İnsanlar bize tüm dünyalarını getiriyorlar ve bizden bunu milyonlarca kişiye duyurmamızı istiyorlar. Peki, ben böyle bir ortamda ne yapıyorum? Ben “kum torbasıyım”. Kum torbası olarak görevim müşterilere hizmet etmek, ardından eğer müşterilerden biri memnun olmazsa onların tüm öfkesini hissetmek. Bu konuda hiçbir şey yapamayacak olsam bile. Örneğin bir müşteri bize bir yazı getirir ve elli sayfaya sığması imkânsız bir yazının elli sayfaya sığmasını ister. Yazı altmış sayfaya taşarsa da kum torbası devreye girer. Ben giderim ve bunu editöre bildiririm ancak bu sorunun bir çözümü yoktur. O yazı altmış sayfalıktır. Tabi bu işten ben de bir şeyler çıkarırım. Bazen gelen kitapların bölümlerini birlikte okununca saçma olacak cümlelerle değiştiririm. 1.bölüm: Benim Hayalim, 2.bölüm: Denizin Ortasında 3.bölüm: Bir Futbol Topu, 4.bölüm: Olmak… Bazen de kitabın en heyecanlı yerine toplum tarafından çok iyi karşılanmayacak bir cümle veya “Bu kitabın yazarı tam bir salaktır.” gibi kolay fark edilmeyen haka-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

retler sokuştururum. İşte o gün de her sabah altından geçtiğim kapıdan geçtim ve bana her sabah yargılayan gözlerle bakan patronumun portesini arkamda bıraktım. Sud-kostik ile su yan yana. Kendi masama eşyalarımı koyduktan sonra her sabah yaptığımız toplantıya katılmak için toplantı salonuna gittim. Salonun her yeri sanki insanları yanlış giden hiçbir şey olmadığı fikrine ikna etmeye çalışır gibi bembeyazdı. Ortada patronum duruyordu ve önündeki dizüstü bilgisayarda bir meslektaşımın yaptığı işi inceliyordu. Sud-kostik

ile su aynı kapta. Patron işini incelerken kadın soğuk terler döküyordu. Yanakları kıpkırmızıydı ve her gün bu stresi yaşamasına rağmen bu sahte düzenden sıyrılıp kaçacak cesareti damarlarında hissedemiyordu. Beni içeride görünce patronum bana 1800’lerde bir Fransızın kölesine atacağı bir bakış fırlattı ve aşağılayıcı bir şekilde “Gel ve şu işe bir el at.” dedi. Bilgisayarın önüne geçtim ve yapılan işe baktım. Tam o sırada planımı uygulamak için mükemmel bir an yakaladığımı fark ettim. Başımı

bilgisayardan kaldırdım ve “Yeter artık!” dedim. Yeter! Sud-kostik ile su tepkimeye girdi. Ortamın ısısı hızla yükseliyor. Patronumun suratına bakarak artık ona ve onun aşağılayıcı bakışlarına, ter kokan gömleklerine dayanamayacağımı söyledim. Odadan çıkarken gördüğüm son şey patronumun ağzının açılışı oldu ancak bir kelime dahi söyleyemeden odadan dışarı adımımı attım. Masama gittim, meslektaşlarımın meraklı ve bu sahte düzenden sıyrılıp çıkabilecek kadar cesur birine karşı duydukları saygıdan dolayı hayretle dolu bakışları ara-

sında eşyalarımı aldım ve o binayı sonsuza kadar terk ettim. Tepkime bitti ve sonunda kapta bir tek su molekülü kaldı. Sahte düzenden sıyrılmış olan ve her şeyini kaybettiği için artık her şeyi yapmakta özgür olan bir su molekülü. “Ancak her şeyini kaybettiğin zaman, canının istediğini yapmakta özgür olursun.” Tyler Durden (Dövüş Kulübü) Ada Dönder 10A

Sayfa 15


İç Yazı Başlığı

öykü Yetimhanedeki Çocuk Sabah olmuştu. Odamdaki yırtık perdeden süzülen gün ışığı gözüme giriyordu. Yeni bir güne daha başlamıştım. O sırada odamın kapısı açıldı. Gıcırtılı kapı sesinin ardından iki yeşil göz gördüm. Yetimhanedeki bakıcıydı bu. Sanki tüm gece oturmuş ve benim uyanmamı beklemişti. Ben uyanana kadar beni izlemiş gibi bir his doğdu içime. Güne kötü başlamamak için en içten sesimle "Günaydın!" diye bağırdım. Bakıcı ise her zamanki gibi tiz, biraz korkunç ve sinsi bir ses tonu ile "Günaydın." diye cevap verdi bana. Yataktan kalktığım gibi banyoya koştum. Elimi ve yüzümü buz gibi soğuk suda yıkadım. Yetimhanede sıcak su olmadığı için alışmıştım soğuk suya. Kırık aynada patlamış dudağıma ve morarmış gözüme bakarken içeriden seslendi: "Kahvaltı hazır. Gel artık ve arkadaşlarınla beraber yemeğini ye!" Kahvaltı etmek istemesem bile ona hayır diyemezdim. En son istemediği şeyi yaptığımda beni gri duvarlarla kaplı karanlık bir odaya kapatıp bir daha sözlerine karşı çıkmamam için bağırmıştı ve söylediklerini tekrar etmemi istemişti. "Bir daha asla emirlerinize hayır demeyeceğim, diye bağır!" dedikçe yükseliyordu sesim. Sayamadığım kadar bağırmıştım ve geceyi o eski odada, tozlu taşların üstünde uyuyarak geçirmiştim. Sonraki gün ise aynı hatayı bir daha yaparsam daha da kötüsünün başıma geleceğini söylemişti bana. Tüm bu olanlar sebebiyle bakıcıyı bekletmeden kahvaltı etmeye gittim. Yemeğimi yedikten sonra arkadaşla-

Sayfa 16

rımla yetimhanenin solmuş çiçekli bahçesinde yakan top oynamaya karar verdik. Bahçeye koşarak gittik. Saatlerce yakan top oynamıştık ve artık son turdaydık. Ben kenarda durup topu atan gruptandım. Korkunç bakıcımız da bahçenin öbür tarafından bizi izliyor ve aynı zamanda elindeki cep telefonuna bakarak bir şeyler kurcalıyordu. Tam o sırada ne kadar güzel bir gün diye iç geçirdim. Güneş ışığı, yetimhanenin sararmış çimenlerini ve solmuş çiçeklerini yeniden güzelleştirebilirmiş gibi pırıl pırıl parlıyordu. Ve aniden yetimhanenin en büyük iki oğlanı arasında tartışma çıktı. Bakıcı cep telefonuna öyle bir dalmıştı ki tartışmayı duymuyordu bile. Zaten duysaydı durdurur ve tartışanlara cezalarını verirdi. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede tartışma kavgaya dönüştü. Ben ve diğer arkadaşlarım durdurmaya çalıştık kavgayı. Durmaları için bağırıyordum ama altı yaşındaki çocuğu kim dinler? Yapmayın, etmeyin derken bir anda kavga eden çocuğun elindeki top bakıcının büyük yeşil gözlerinin tam ortasına çarptı. Bakıcı yere düştü. Ortalık, terk edilmiş bir şehir gibi sessizliğe büründü bir anda. Bakıcı yavaşça yerinden kalktı, ağır adımlarla bize doğru yaklaşıyordu. O yaklaştıkça benim kalbim daha da hızlı çarpıyordu çünkü en küçük ben olduğum için diğer çocuklar hep beni suçlarlardı. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Bakıcı sakin sakin "Kim yaptı bunu?" diye sordu. Oyun alanımızdaki tek hareket beni gösteren işaret parmakları olmuştu. Bakıcı, kulağımdan çektiği gibi beni yetimhane-

nin içine sürükledi. Ağlayarak "Ben yapmadım!" diye haykırıyordum ama beni dinlemiyordu. Odama attı beni. "Bu akşam sana su yok! Yemek yok! Uyu!" diye bağırıp pat diye kapıyı kapadı. Bakıcıdan korktuğum için onun istediği gibi hemen uyumuştum. Birkaç saat sonra aniden irkildim. Bir çıtırtı duymuştum odamda. Yorganımı yüzüme doğru çekmiştim korkudan. Öylesine korkmuştum ki yorganın yüzüme battığını bile düşünmüyordum. Ve tam o sırada nefesim kesildi. Ne olduğunu anlamadan çırpınmaya başlamıştım. Nefes almaya çalıştıkça daha çok çırpınıyordum. Yüzümdeki yorgandan göremiyordum ne olduğunu, hatta belki görmek istemiyordum. Ama cesaretimi topladım ve yorganı attım yüzümden. Görmüştüm artık ne olduğunu: Karanlığın arasında iki kocaman yeşil göz… Eda İlbey 10B

YAZIN


Yıldızlarda Uyku Şehre çöken karanlık Sokakta bir adam gördü. Kattı adamı önüne Evine götürdü. Adam dinlendi biraz, Sofraya oturdu. Yemeklerini yediler, Annesi çocuğu yatırdı. Şehre çöken karanlık Her gece başucunda Yalnız korkan çocuğa Masallar anlatırdı. O gece garip bir şey oldu: Karanlık uzandı göğe, Gökten bir yıldız aldı, Odaya getirdi. Boşlukta dönen yıldız Işık ışık bölündü. Renkli maytaplar gibi Çocuğun üstüne döküldü. Çocuk hemen uyudu Uykusunda güldü.

Behçet Necatigil Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 17


İç Yazı Başlığı

öykü bir iki üç dört beş altı

mızı bir gölün ortasında… Soğuk bir mermerin üstünde. Kıvırcık saçlı kız büyümüş bir on beş yıl kadar. Ağlıyor yine. Bir eli karnını sarmış bu sefer, diğer eli adamın saçlarını okşuyor. “Sevgilim” diyor. “Neden gittin? Neden bizi bıraktın?”

“Geldik abla.”

Küçük bir çocuk ağlıyor, kahverengi kıvırcık saçlı bir kız çocuğu. Elinde bir oyuncak, sımsıkı sarılmış. Diğer eliyle önünde bir nesneyi okşuyor, hayır vuruyor, yok yok sarsıyor; önünde yatan bir kişiyi sarsıyor. “Kalk!” diyor bir yandan. “Anne…” diyor, “Uyan!” diyor. Yalvarıyor küçük kız. İnanmadığı gerçekliğe rağmen göz pınarlarından akıyor korkusu, acısı, hüznü, umudu. Bu sahne bu kadar tanıdık bir his bırakmamalı benliğimde. Titrememeli vücudum. Hareketlenmemeli ayaklarım küçük kıza doğru, “küçük ben”e doğru. HAYIR!

Aydınlık.

Araf

Boğuk bir çığlık Aydınlık. Solgun bir yüz, çökmüş ve morarmış gözaltları, rengini kaybetmiş yanaklar, parlaklığını yitirmiş gözler… Daha fazla fondöten, daha fazla allık, daha çok far, daha çok rimel, hafif de ruj. Ne kadar da benim gibi, ne kadar da bana uzak. Sıkıntılarıyla şekil alan ve bu şekiller oluşurken ortaya çıkan kusurları kapatmaya çalışan “ben”ler. Yok, sevemiyorum bu yeni “ben”leri, alışamıyorum onlara, istemiyorum. Düşüncelerim işime geç kalmama neden olup beni oyundan attıracaklar biliyorum, hiç sevmiyorlar işimi -işimdeki gerçekliği-. Kırmızı eteğimle, fosforlu yeşil gömleğimi giyiyorum. Saçlarımı iki yana eşit bir şekilde ayırıp bakıyorum yansımama, sol kısımda saçlarımın uçlarına doğru bir karışıklık takılıyor gözüme. Alıyorum elime makası, kesiyorum. Havada salına salına yere düşüyor bir tutam saç. Umursamıyorum, arkamı dönüp evden çıkıyorum. Koyu kumral saçlı bir adam… KırSayfa 18

“Gelmek için geciktim, biliyorum. Her yere geç kalırım zaten. Bu sefer de cesareti kendime yakıştıramadım bir türlü. Tam oturmadı üstüme farkındayım ama bu buluşmayı daha fazla da erteleyemezdim. Seni özledim. Benimle inatlaşmanı, beni delirtmeni, güldüğümde gerilen dudaklarının yanında oluşan çizgileri… En çok da o çizgilere bağladığım gülüşlerimi özlüyorum aslında, giderken onları da götürdün dudaklarının kenarında. Cümlelerde hayat bulmak isteyen çok fazla kelimem vardı ama burayı görünce en ücra köşedeki odacıklara kilitlediler kendilerini. Acı kokan cümlelerin öznesi, yüklemi olmak istemiyorlar. Olsun varsın, şimdilik kilit vursunlar kendilerine; vuslat yakındır. O zaman çözülürler birer birer, cümle olur sesimle buluşup kulaklarına kavuşurlar. O zamana kadar sabret sevgilim güzel cümleler yakın.” Sözlerimden sonra sarılıyorum mezarına, perde kapanıyor, ışıklar açılıyor, beni mutlu etmesi gereken yerde acı veren bir alkış tufanı kopuyor salonda. Yattığın yerden kalkıp alnıma kondurduğun küçük busenin ardından dudaklarını çekmeden “Herkese hissettirdin duyguyu, harikaydın bebeğim.” diye fısıldıyorsun. Kelimelerinle dudakların alnıma dokunmuyor sadece, kalbime de dokunuyor. Kalbim bağırıyor sana: “En çok ben hissettim seni aptal, gerçekmiş gibi korktum. Rol yapmıyorum görmüyor musun?” Dudaklarımda bir tebessüm var tabii göremezsin. Biz iyi oyuncularız. Ne olursa olsun bize verilen rolleri yaşatmalıyız. Yüzüme yapışmış eğreti güYAZIN


lümsememle alıyorum tebrikleri, kutluyorum üstün başarımı, başarısızlığımı. “Oyuncuyum ben rolümün beni bu kadar dağıtmasına izin vermemeliyim. Bunların hiçbiri gerçek değil. Rolü bırakmamalıyım. Sahne almam gereken daha pek çok şehir var.” Beynim ne kadar hatırlatsa da bunları kalbim pes ediyor. Kutlamanın sonlarına doğru dökülüyor kelimeler dudaklarımdan: “Ben rolü bırakıyorum.” Herkes yüzündeki şok olmuş ifade ile bakıyor bana, zamanla ifadeleri kızgınlığa dönüşüyor. Kafamı sana çeviriyorum. Anlamaya çalışıyorsun beni, anlayamazsın. Ben bile anlayamıyorum kendimi. Bilsem de sebebimi, şiddetle inkâr ediyorum gerçeklerimi. * … beş altı yedi sekiz dokuz on … Saçlarının önü dökülmüş arkası beyazlamış hafif toplu adam sağ eli sol göğsünde oturmuş kanepesine televizyona bakıyor. Acı çekiyor, yüzünden belli. Kolu gittikçe kasılıyor, yüzünün rengi her saniye bir ton daha açılıyor. Nefes alamıyor yaşlı adam, ölüyor. Bir telefon sesi. “BABAM!” Mezarlık ve bir damla hüzün. * İstemiyorum daha fazla göz kapaklarıma kepenk vurmak. Korkuyorum rüyalar âlemindeki dolapların içinden canavarların çıkmasından. İstemiyorum daha fazla kâbus. Önemsenmiyor isteklerim, korkularım. Bu sefer de melatonin* bırakıyor beni gerçekliğin kucağına, gözlerime karanlık çökmeden önce saydığım ateş böceklerinin yerine.

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

“Hayal kırıklığısın!” “Oyunu nasıl bırakabilirsin?” “Artık kimse seni sevmeyecek.” “Yıldızın söndü.” Karanlığın ortasında tiz, rahatsız edici bir sürü ses... Ellerim kulaklarıma kavuşmak istiyor, kulaklarıma kavuşup bu acıya bir son vermek. Yapamıyor, ulaşamıyor. Bir hışımla yataktan kalkıp tiyatroya gidiyorum. Üstümde gezinen beni garipseyen bakışlar umurumda değil. Provaların yapıldığı salona doğru ilerliyorum. Benim yerime başkasını çıkarmışlar, oyunu şehir şehir gezip sergilemeye devam edecekler. O kızın yıldızını parlatacaklar. Hatta o bile diğer kızı sevecek. Kimse beni sevmeyecek. Hayır, izin veremem. “Hayır, izin vermiyorum. Yıldız benim. Sen de o kızı değil beni seviyorsun. Herkes beni seviyor” diye bağırıyorum. Cümlelerim bitiyor, tekrarlıyorum. Tekrar tekrar bağırıyorum. Her şeyimi kaybediyorum. Yavaş yavaş... Kapanıyor salonun ışıkları. * Beyaz. Yatak, beyaz; örtüsü, beyaz. Kapı, beyaz; pervazı, beyaz. Duvarlar, beyaz; tavan, beyaz. Ayna, beyaz; aynadaki beyaz. Beyaz, beyaz, beyaz. Huzursuzluğun rengi beyaz, korkularımın yeni rengi beyaz. Ne zaman geldim ben buraya? Ne kadar süredir burada dikiliyorum? Neden bu kadar tanıdık ve aynı zamanda bu kadar yabancı burası? Kapı açılıyor. Sabit ifadeli, hemşire olduğunu bildiğim -bu detayı nerden bildiğimi bilmediğim- bir kadın içeri giriyor, bahçeye çıkmak isteyip istemediğimi soruyor. Çıplak ayaklarıma bakıyorum. Ayağımın üstündeki saç tutamlarını ayağımı kaldırarak silkeliyorum. Hemşireye dönüp omuz silkerek ilerliyorum. Beraber açık kapıdan dışarıya çıkıyoruz o beni bırakıp uzaklaşırken ben de banklara yöneliyorum. Oturup kaldırımda bir noktaya kilitliyorum bakışlarımı.

Sayfa 19


İç Yazı Başlığı

öykü Siyah bir tül perde sarmıştı tenini. Yırtıkları vardı yer yer. Yırtıklarında biraz kızıllık, hafif morluk az da yeşillik. Çatılmıştı gür kaşları. Alnında üç çizgi oluşmuştu: acı, yılmışlık, mutsuzluk. Kirpiklerinin altından derin bir ızdırap içinde bakıyordu etrafına. Denizlerinde acıyla karışmış hırçınlık dalgalanıyordu. Korkaktı ama cesur. Dimdikti vücudu kaldırım taşının üstünde. Kamburdu ruhu hapsolmuş bedeninin içinde.

Uykudan Önce Son Mektup

Ne kadar da benim gibi? Olmak istemediğim tüm “ben”lere inat benden biri. Benim küçük düşüm, düşümdeki tasvirim. Kepenkleri açık göz kapaklarıma rağmen beni kucaklayan kâbuslarım sizce de artık yetmez mi bu kadar? Amacınıza ulaşamadınız mı hâlâ? Yeterince sıkışmadım mı rüyalarımla gerçekliğimin arasında? Daha ne istiyorsunuz? Düşüncelerimin cevabı elbisemin sağ kolunun içinden tenime temas eden soğukluktan geliyor. Bulanık aklımdan dolayı nereden aldığımı -çaldığımı- hatırlayamadığım makası çıkarıyorum. Makasın metal kollarını açarak sol bileğimde şah damarımın üstüne getiriyorum. Bu korkak kız cesurca bir hareket yapıyor, kambur ruhunu hapsolduğu bedenden kurtarıyor.

Üç çocuk babası Barış Bey’in canını sıkan bir konu değil erken uyanmak ya da hiç uyumamak. Evdekileri rahatsız etmemek için alarm bile kurmadan uyanmak onun uzmanlık alanı haline geldi yıldan yıla. Bu aile babası, iki oğlunu okutamamış ancak lise mezunu karısıyla birlikte evin ışığı olan kızını okutmaya karar vermişti. Ailenin küçük oğlu üç yaşında geçirdiği lösemi sonucu okuyamamıştı. Büyük kardeş ise bilgisayar başında tüm gece oturup kendi çapında haylazlıklar yaptığı için okulda uyumaya başlamış ve öğretmenleri onun okula gelmesinin vakit kaybı olduğunu Aydın ailesine pek de nazik olmayan bir üslupla söylemişlerdi. İki oğlunun da geleceğinin şimdiden karardığını gören Barış Bey için kızının doğumu bataklığın üstünde beliren bir gökkuşağı kadar renkli, o kadar umut doluydu. O günden sonra Barış Bey sabah akşam direksiyon başından kalkmamaya ve kızının geleceği için tuğlaları üst üste koymaya başladı. Bu umut dolu çabalar akabinde mutsuzluğu ve acıyı getirdi.

Miray Aslan 11E

04.30. Gecenin karanlığı çocuklarına iyi bir gelecek sunmaktan başka gayesi olmayan bu adama acıyıp güneşe biraz daha çabuk gelmesini söylüyor. Güneş ise uykusundan daha uyanmamış. Hayat adaletsiz.

Aydın ailesinin beş kişilik masasında bir tabak eksik oluyordu akşamları. Barış Bey’in en yakın arkadaşı taksi durağının iki alt sokağındaki simitçi olmuştu. Yıllar böyle geçti. Uykusuz, yorucu ancak umutlu. Yıldan yıla Aydın ailesinin üçüncü ve tek kız çocuğu olan Ela babasının çabasıyla ve ağabeylerinin geçmişinden dersler çıka-

Sayfa 20

rarak edindiği hırs ile ilk ve ortaokulda üstün başarılar elde etti. Sonrasında uğruna gece gündüz çalıştığı, o günün en iyi liselerinden birinden dereceyle mezun oldu. O gün Barış Bey’in gözlerindeki ışık görülmeye değerdi, oğullarının okuyamamasından sonra girdiği karanlık yoldan güneşin en tepede olduğu zamanda çıkmıştı. Bu dönemden sonra Aydın ailesi nispeten daha rahat bir hayata yelken açtı. Ela derslerinin olmadığı günlerde İstiklal Caddesi’nde bir kafede kendini geçindirmeye yetecek kadar bir maaşla çalışmaya başladı, böylece babasının omuzlarındaki yükü hafifletti. Büyük kardeş Şükrü, küçük kardeşi Bilal’e en azından hayatta kalmaya yetecek kadar eğitim aldırmak için evlerinin yakınındaki bakkalın getir götür işlerini yapmaya başladı. Bilal lösemiyle girdiği mücadeleyi kesin olarak kazandıktan ve Şükrü yeterli parayı biriktirdikten sonra ev kitaplarla doldu. Ela da abisine tıp alanında bazı basit ve bilinmesi gereken bilgiler verdi. Ela’nın üniversiteden mezun olduğu sene Bilal de ilk yardım konusunda kendini iyice geliştirdi. Ailenin üç çocuğunun da eli ekmek tutmaya başladıktan sonra Aydın ailesi rahat bir nefes almıştı. Ta ki üç çocuk annesi Zeynep Hanım hastalanana kadar. Hastalık sonrası tüm ev halkını derin bir telaş kapladı. Kimi zaten iyi olmayan maddi durumlarının daha da kötüleşmesinden kimi annesini kaybetmekten korktu. Barış Bey de gülünün kopmasından korktu, dikenlerine rağmen sımsıkı sarılmıştı ona ancak rüzgâra güven olmazdı. Günler böyle geçerken herkes evde bir şeylerin yokluğunu hissetti. En çok da Barış Bey. 03.00. Tüm ev uykuda. Barış üst katta, anne babası alt katta mışıl mışıl uyuyorlar. Tüm dertlerin, üzüntülerin unutulduğu; mutlulukların ise rüyalar aracılığıyla onlara misafir olduğu, kötülüklerin üstünü

YAZIN


örten bir uyku, tehlikeli olduklarını bile bile. Barış hep kendini suçladı, anne babasının sessizliğini duymadığı için, onları oradan çıkarabilirdi, soba dumanını nefesiyle ailesinden uzak tutabilirdi. Ama uyuyordu. İtfaiyecilerin garip kıyafetlerini gördüğünde anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini, sedyede yatan iki bedenin yüzüne baktığında ise taşlar yerine oturmuştu. -Baba, baba… -Ablam akşamları nöbete kalacakmış. Barış Bey daldığı derin düşüncelerden sıyrılıp oğlunun onu serseme çeviren sözlerine kulak verdi. Ela’nın nöbet almış olması geceleri çalışmak demekti ve bu da uykusuzluğa davetiye çıkarıyordu. İlk defa kendi isteğiyle doktora gittiği günü hatırladı. On iki yaşında karbonmonoksit zehirlenmesinin ne demek olduğunu düşünürken geçtiği koridordan bu kez yetimhane yataklarında başlayan bir hastalık yüzünden geçmişti. Doktor norkolepsi olduğunu söylemişti. Gün içinde olduk olmadık yerde uyuyakalabilirmiş, çok uyumadığındanmış. O günü hatırladıktan sonra içini bir huzursuzluk kapladı Barış Bey’in. Çocuklarının annelerinin de bir ayağının sağlamda olmadığını düşününce bir şeyler yapmalıyım, dedi kendi kendine. Bu yüzden çıktı evden, on iki yaşından beri kapısının önünden geçmediği, anne ve babasıyla tüm anılarının ve son rahat uykusunun saklı olduğu evi satmak için. Bir hafta sonra eve alıcı buldu, bu adam oldukça varlıklı olsa gerekti zira tüm parayı nakit olarak Barış Bey’e ulaştırmıştı. Ufak bir sevinç yaşayan adam o anki hevesle kızına ve oğullarına bir mektup yazıp para zarfıyla birlikte cebine koydu. Evine geldiğinde ise bütün hevesi uçup gitti zira Ela yaşadıkları maddi problemlerden yakınıyordu. Haklıydı da diye düşündü Ba-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

rış Bey. Onca emek harcayıp doktor sıfatını kazandıktan sonra arkasında duran kimse olmamıştı.

dan azabıyla, gözyaşları mürekkepleri akıtırken babasının satırlarını okumaya başladı.

Ertesi sabah kızının işe gitmesini bekleyip parayı yastığının altına koydu, mektubu ise yanına aldı, taksisine atladı. Çok geçmeden bir aracın tam gaz yol kenarındaki dükkânlardan birine girdiğini gören mahalle esnafı ambulansı aradı. Araçta uyuyakaldığı ve durumunun ağır olduğu belirtilen bir taksi şoförü acile götürüldü. O sırada tüm hemşireler hastanenin en başarılı doktoru olan Zeynep Aydın’a haber vermek için seferber olmuşlardı. Telaşla hastanın olduğu bölüme giden Doktor Zeynep yavrusunu aslandan korumaya çalışan bir ceylan kadar telaşlı, yatan hastaya, babasına, baktı. Hiçbir şey yapamadı, acıktığını anlatamayan bir bebek gibi sadece ağladı. Doktor arkadaşları babasının cebinden çıkan eşyaları ona getirdi. Onun gözüne ise dörde katlanmış bir kâğıt ilişti. Babasına onu son gördüğünde bağırdığı için çektiği vic-

Zeynep Çiloğlu 9C

Sayfa 21


İç Yazı Başlığı

öykü Sonsuz Rüya Öyle bir yükselişi var ki güneşin, aheste aheste. Kopamadığı sevdiğiymiş gibi hoşça kal diyor ufuk çizgisine. Oysaki saatlerdir beraberler ve tam da bu sebepten, bunu gereksiz bir naz olarak görenler olacak. Boşver onları güneş, yalnız değilsin hissettiklerinde. Güven bana, kendimden bilmesem böyle söylemezdim. Ben öğrendim ki yaşamın bir döngü içinde oluşu bazı ayrılıkları mecbur kılıyor. Acı tatlı gerçeklerin harmanlandığı bu hayat durmuyor ki. Karanlık çökene kadar geçen saatler, bana yıllar gibi geldiğinde her ayrılışın bir başka kavuşma olduğunu hatırlarım. Zaman geldiğinde gökyüzünden ayrılıp ufuğuna ulaşacaksın. O belki mavisinden ayrılacak ama siyahın göğe olan hasreti son bulacak. Ben de böylece yalnızlığı uğurlayacağım yanımdan ve onlar gelecek. Hepsi aynı yerde olmayacak tabii ki. Sarındığı yorganların içinde pembenin en huzurlu tonunu alacak kimisinin yanakları. Kimisi başını bir otobüs camına yaslamışken, bazısının teni ayazları tadacak. Lakin bunlar önemli değil ki, somut anlamlar ifade ediyorlar sadece. Nerede olurlarsa olsunlar gözlerini kapattıktan bir süre sonra buluşacakları payda olmak, bana tarif etmekte zorlandığım bir duyguyu tattırıyor. Adeta her gece sımsıcak bir aile yaratıyorum. Son bulmuş bir güne kapattıkları perdeler olan gözkapakları iniyor. Bu, sabırsızlık ibremin her saniye yükseldiği o geçmek bilmeyen süreyi başlatan şey oluyor. Birer birer kendilerini bana bırakıyorlar. Bazılarıyla erken kavuşuyoruz ama hepsinde durum aynı değil. Hepsi ayrı birer kitap çünkü. Geçirdikleri günlerin sayfalarına ekledikleriyse bambaşka. Bir yanda bedenen diğer yanda ruhen yorgunlar olarak ayrılır onlar aslında. Neşenin suratına çizdiği gülümsemeyle bana yol alanlar, onlarla tez kavuşurum. Gözyaşlarının bile akmaya gücünün kalmamış olanları vardır.

Sayfa 22

Omuz olmam uzun sürer onlara, maalesef. Bilirim, unutmanın geçtiği yol olarak görürler beni. Böyle işte, güneş. Özlemimin sebebi budur. Onlardan çok bu devasa ailenin yarattığı duygulara hasret beslerim tüm gün. Ama... İçlerinden bir tanesi. İsmini bile bilmiyorum ama sana ondan “Rüya” diye bahsedeyim. Neden mi? Anlatması güç. Bir bütün olarak zaten çok sevdiğim insanların içinde onu karanlıktaki çakıl taşı gibi parlatan bir şeyler var. Ben insanlarla kavuştuğumda onlara çeşitli rüyalar gösteriyorum. O kendini bana bıraktığında da ben rüya görüyormuşum gibi oluyor. Her günün sonunda gözlerini yumduğunda aklından geçen o düşünceler... O kadar içten ve saflar ki. Hangi duygu olursa olsun yoğun yaşaması ve beni fiziksel bir eylemden öte görmesi. Kısacası onu o yapan özellikleri yüzünden kendimi beni hiç bırakmadığı günleri hayal ederken buluyorum. Eh, tam anlatamasam da böyle bir insan işte. Aaa, sen neredeyse varacaksın çizgine. Teşekkür ederim sevgili güneş, onlarsız geçen saatlerimde burada oldun. Bugünlük ayrılık saatlerim de son buluyor böylece. Zaman geçiyor ve bir şekilde indirmiş bulunuyorlar perdelerini yine. Fark ediyorum ki bu süreç bana bir ana baba gibi hissettiriyor. İçimde kıvılcımlanan duygularla sıcacık hissediyorum. Ve o an geliyor. Rüya'm da kapadı gözlerini. Sonunda ona kavuşacağımı gördüğüm bu anlar benim için paha biçilemez. Ancak... O kendini iyi hissetmiyor, belli. Huzursuzluk içinde dönüp durduğu yatakta sık sık açılan gözlerinden anlaşılıyor. Her öksürüşünde sesi çatlıyor. Neyin yanlış olduğunu anlayamıyorum, düşü-

nünce belki de onun sabırsızlığını ben olumsuz olarak yorumluyorum. Neyse, pozitif olacağım. Sonuçta gözümde masumiyetin karşılığı olan bu benliğin bana ulaşacağı an, dakikalar uzağımda. Yine kapıyor gözlerini. Böylece benim de yarım kalan bir parçam yerine oturuyor. Onun benimle geçirdiği her saniye sanki varoluşumun anlam bulmasını sağlıyor. Yavaş yavaş öbür kişilerin benden ayrılıp yeni bir güne sayfa açmaya başlamaları, bana gene Rüya'nın zaman duygumu bulanıklaştırdığını göstermiş oldu. Evet, tüm kişiler tek tek kalkmış bulunuyor şu an. Ancak Rüya normaldekinden çok daha uzun bir süre durdu. Birileri tarafından yatağından taşınıyor, ne oluyor? Şeklini tam tarif edemediğim, köşeli, tahminen ahşap bir şeye konuluyor bedeni. Saatler geçiyor, Rüya hâlâ benden ayrılmış değil. O kadar çok sevdim ki seni, farkında olmadan galiba yaşamdan bile kıskandım. Görünüşe göre artık sen de uzun yıllar benimle olmayı seçtin. Sanırım çok uzun yıllar… Hem de artık bir ayrılık döngüsü olmayacak bu. İdil Ceren Duman FEN10

YAZIN


Hayatın Pusulası Uyku

mişti. Bu durum Mehmet Bey’i rahatlatmıştı.

Yaklaşık iki saat süren toplantıdan çıktığında ağzının kuruduğunu hisseden Mehmet Bey kristal bardaktaki viskisinden bir yudum aldıktan sonra onu bekleyen zorlu bir toplantı ile baş etmek üzere özel uçağını hazırlatıp yola koyuldu. Yapılması gerekenleri arka arkaya sıralayan Mehtap Hanım, Mehmet Bey’in dikkatini çekebilmek için tuhaf hareketler sergiliyordu. Mehmet Bey söylenenleri duyamayacak kadar yorulmuştu ama önünde imzalatması gereken bir anlaşma duruyordu. Kocaman bir holding yönetiyordu. Bu durumun verdiği hazzı tatmaya çalışırken aslında bu holdingin onu yönettiğini fark etti. Tatillerine, dinlenme vakitlerine, eve dönüş saatine, nereye gideceğine, ne yiyeceğine ve hatta davranışlarına bile kendisi değil, holdingi karar veriyordu. Uzun zamandan beri şu andaki kadar yorulduğunu hissetmemişti. Nedenini düşünmeye çalışırken şoförün kornaya basmasıyla irkildi. Etrafa göz gezdirirken asistanı Mehtap’ın günlük programlarına yenilikler eklediğini görünce başını iki yana sallayıp camdan dışarı baktı. Trafik durma noktasına gel-

Araba çok geçmeden havaalanına ulaştı. Uçağın havalanmasından bir süre sonra göz kapakları günün yorgunluğuna dayanamayıp kapanıverdi. Bir anda her yerin, en sevdiği renk olan, turkuaza büründüğünü gördü. Bu manzara karşısında soluğu kesilen Mehmet Bey elini cebine atıp telefonunu yokladı. Telefonunu cebine koyduğunu hatırlasa da hiçbir yerde bulamadı. Mehtap Hanım’a sormak istedi ancak ne kadar seslenirse seslensin cevap alamıyordu. Mehmet Bey, Mehtap Hanım’ın omzuna hafifçe dokunduğunda pembe bir toz bulutu haline dönüşen Mehtap Hanım çok geçmeden gözden kayboldu. Bu durum karşısında ne yapacağını bilemeyen Mehmet Bey ayağa kalkıp bir adım atmaya çalıştığında kendisini masmavi bulutların içinden süzülürken buldu. Küçükken en çok istediği şey işte tam şu anda gerçekleşiyordu ama o, bütün bu olanlara akıl sır erdiremiyordu. Rüzgârın etkisiyle bir yaprak gibi savrulan Mehmet Bey karlarla dolu bir bahçeye düşüverdi. Hemen kalkıp üstünü silkeledi ve etrafına göz gezdirdi. Küçücük bir çocuğun bahçedeki yarısı kara gömülmüş çitlerin ya-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

nında ağladığını gördü. Yavaşça yanına yaklaşıp ona dokunmak istediğinde irkilerek bunu yapamadığını fark etti. Sanki aralarında cam bir duvar varmış gibi bir türlü çocuğa yaklaşamıyordu. Üstelik çocuk da onun konuşmalarını duymuyordu. Neler olduğunu anlamaya çalışırken kafasını çevirip çocuğun karşısındaki eve baktı. Ama bu imkansızdı! Bu ev onun çocukluğunun geçtiği evdi. Zamanın etkisiyle duvarlarındaki çivit mavisi boyalar dökülmüştü. Eve biraz daha yaklaştığında içeriden gelen sesler tüylerini bir anda diken diken etmeye yetti. Evden gelen “lütfen yapma” yakarışları ve inleme sesleri annesine aitti. Kapıyı bir tekmesiyle kıran Mehmet Bey bir hışımla içeri girdiğinde ortalıkta ne annesi ne de ona vuran babası vardı. Küçük adımlarla evde ilerlerken karşısına çıkan dev bir örümcek yüzünden evden koşar adımlarla uzaklaştı. Bir süre sonra arkasına baktığında ev yok olmuştu. Yeniden küçük çocuğun yanına yaklaşıp onu incelemeye başladı. Çocuğun üzerindeki incecik mont ve yırtık botundan fırlayan soğuktan morarmış ayak parmakları Mehmet Bey’e kendini kötü hissettirdi. Üzerindeki pahalı ceketi çıkarıp çocuğun yanına koyduğunda çocuk yavaşça o masum yüzünü

Sayfa 23


İç Yazı Başlığı

Mehmet Bey'e doğru yöneltti. Mehmet Bey tek bakışta bu çocuğun kendi küçüklüğü olduğunu fark etti ve tek sıçrayışla kendisini olabildiğince uzağa fırlattı. Üst üste yaşadığı bu tuhaflıklar yüzünden kendini iyi hissetmeyen Mehmet Bey sırt üstü karın üzerine uzandığında yeryüzü tersine doğru dönmeye başladı. O ise hızla aşağıya düşüyordu. Tam parıltılarla bezenmiş bir zemine ayak basacakken el, kol, ayak ve gövdesinden bağlanmış olan ipler onu yukarıya doğru çekmeye başladı. İplerden kurtulmak için çırpınırken karşıdan gelen kör edecek derecedeki parlak ışık onu bir süreliğine durdurdu. Gözlerini yavaşça açarken karşısında toplanan insan yığınını gördü. Vücudundaki ipler onların ellerindeydi. Daha dikkatli baktığında diğer ellerinde de dosyalar olduğunu fark etti. Yüzlerini net görebilmek için gözlerini iyice kıstı ve incelemeye başladı. Holdingini kurmaya başladığı yıllardan itibaren alışveriş yaptığı herkes oradaydı. Ellerindeki kâğıtlarda bulunan imzasının ucu uzayıp güçlü bir ipe dönüşerek Mehmet Bey'in vücuduna bağlanıyordu. Kalabalığın hep bir ağızdan konuşması ve ipleri istedikleri gibi oynatmalarından rahatsız olan Mehmet Bey tüm gücünü kullanarak kendini savurdu. Bir anda etrafta binlerce kâğıt uçuşmaya başladı. Derin bir nefes alıp kâğıtların arasından görünen boşluğa doğru ilerlemeye başladı. O boşluğa adımını atar atmaz kendini bir daha asla geri dönmek istemeyeceği rahatlıkta bir ortamda buldu. Adımlarını attıkça taban sanki altı boşmuşçasına içine çöküyor sonra tekrar eski halini alıyordu. Daha fazla yürümeyeceğini düşünüp kendini olduğu yere bıraktı ve kapkaranlık bir gökyüzünde onu aydınlatan derin, beyaz bir boşluğa dalıp gitti. Onu buradan ne parası ne de yanında gezdirdiği iri yarı korumaları kurtarabilirdi.

ğu, ailesinin yaşadığı o ev, geçmişindeki yoksulluk, örümcek, insanlar, anlaşmalar ve bitmek bilmeyen korkularla dolu uzun bir yol. Hepsi de Mehmet Bey'in korktuğu şeyler... Anlaşılan artık bir şeylerin değişme zamanı gelmişti. Zar zor ayağı kalkıp son gücünü kullanarak sonu görünmeyen bu boşlukta koşmaya başladı. Koşarken o kadar hızlandı ki içinde bulunduğu siyah ortam onun hızıyla yavaş yavaş rengini beyaza çalmaya başladı. Bunu gören Mehmet Bey daha da hızlandı ve tam pembe tonu yayılmaya başlarken önüne koskocaman bir dağ çıktı, yeşil renkteydi. Üzerinde yazılar ve resimler vardı. Her ne kadar onları aşmaya çalışsa da o ayağını bastıkça ayağının altından kayıp gitmeye başladılar. Çok geçmeden bu dağın paradan olduğunu anladı ve tek bir hamlesiyle bütün paraları dağıttı, koşmaya devam etti. O koştukça pembeler mavilere, maviler sarılara, sarılar umutlara dönüştü. En sonunda durup elde ettiği bu mükemmel dünyaya bakmak istedi.

Neredeyse dört yıldır hiç kendine vakit ayıramamıştı. Denizin derinliklerine doğru ilerlerken Denizin dibinde parlayan bir cisim gördü. Yaklaşıp onu eline aldı ve kapağa benzeyen kemiği açtı. İçinde hayatı boyunca görmediği güzellikte bir mücevher vardı. Bu mücevherin büyüsüne kapılıp onu cebine attı. O cismi cebine koyduğu andan itibaren deniz kurudu, kurduğu her şey yerle bir oldu. Tekrar karanlığa gömüldü ve derin bir pişmanlık bütün bedenini sardı. Yaptığı tek bir hata onu kurduğu bütün hayallerden etmişti. Bu derin karanlığın içinde hızla düşerken gözlerini açtı. Uçağın tekerlekleri zemine basmıştı. Mehtap Hanım elindeki notlarla Mehmet Bey'in karşısındaki koltukta onun kalkmasını bekliyordu. Mehmet Bey'in etrafa endişe dolu bakışları Mehtap Hanım'ın dikkatini çekmişti. Mehmet Bey bir bardak soğuk su içse de bu rüyanın etkisinden kurtulamamıştı. Artık onun için gerçek bir başlangıç vakti gelmişti. Aze Talha Koç 9E

Arkasına döndüğünde gördü ki her şey karanlıktan ibaretti. Bu durum Mehmet Bey için çok can sıkıcıydı. Çok koşmuş, çok çabalamıştı ama arkasında bunlardan hiçbir iz kalmamıştı. Önce başını öne eğdi. Kafasını yeniden kaldırdığında gözlerini kamaştıran bir manzarayla karşılaştı. Birkaç dakika bu muhteşem yere bakakaldı. Artık geçmişte kalanların bir önemi yoktu, onun için koşar adımlarla önündeki güzelliklere yöneldi. Birkaç adım ilerideki sonsuz denizi görünce hiç düşünmeden gidip atladı.

Bütün bu olanları baştan sona anlamaya çalışıyordu. Kendi çocuklu-

Sayfa 24

YAZIN


Kod Adı Uyku Ne zavallı, ne ürkek bir fiildir uyumak; daha doğrusu uyuşmak... Soyutlamak kendimizi görünenin yalınlığından bu denli pervasızca… Çelişmez mi aslında bir şeyin parçası olarak hayatta kalabileceğimiz inancıyla?

Bilincimizin yönetilmediği, bilincimizle yönetilmediğimiz, doğumu umut esintisi bir bebekmişçesine boşlukta öylece salladığımız o belirsiz zaman diliminde yeryüzünde veya bilinenin herhangi bir yerindeki o huzuru hissederiz. Kimi zaman pembe bulutlar, pamuk şekerler, tek boynuzlu atlar cirit atar bu boşlukta; kimi zaman debelenir, çırpınır, kaçarız, tekrar uyumak isteriz uykuda, kaybolmak isteriz, kaybetmek isteriz benliğimizi. Nedir peki bu kaçışın sebebi? Korkusu mudur bozulabileceğini sezmek rahatımızın, içten içe farkındalığı mıdır, kıyametimizdir son nefesi hayatımızın. Öyle ki zihnimizde kendi sesimizi bile duyamayız. Beşiğimiz sallanırken ne anlama geldiğini dahi bilmediğimiz ama bizi gülümseten, uyuşturan o seslere kapılıp gideriz. Ninnilerin, avuntuların, dokunmayan yılanların yüceltildiği besteler kokan hava soluğumuz olur, bu zehirle besleriz bedenimizi. Sonra bir mağarada buluruz kendimizi; kendimizin ördüğü, “gibi” olmak uğruna ben’lerinden vazgeçtiğimiz tuğlalarla kaplı mağarada. Yalnız “gibi”lerin sesini duyduğumuz, yankılarını kendi sesimiz bellediğimiz o küçük delik, sığındığımız tek liman olur bize. O denli koruruz ki kendimizi her limanın nefesi, bereketi olan yağmurun bile girmesine izin vermeyiz. Sadece yaşamak isteriz, derin nefesler alacağımız havayla doldurmaktansa o mağarayı, rutubetle boyarız duvarlarını. Zihnimiz yalnız o rutubetle, bencillikle, açgözlülükle kararır. Tek bir şeyi biliriz, hatırlamayız; tek bir şeyi öğrenir, anlamayız; tek bir şeyi hisseder, yok saymaya çalışırız. Sonra, uğruna hayattan vazgeçtiğimiz, kendi suskunluğumuzla yarattığımız o küçücük dünya zift olur, yapışır ciğerlerimize. O zaman anlarız önce bir mağarada hapsolmamız gerekir, güneşi en keskin haliyle tatmak için. Doruk noktasında hissetmek için en eşsiz hazlarımız gibi, o şey her neyse buna değecek büyük bedeller ödemek, bu bedellere de kılımızı bile kıpırdatmadan boyun eğmemiz gerekir. Ve “gibi”ler “onlar” olur, azade olur biz’lerden. Biz mi? Biz büyürüz kalabalıktaki yalnızlığımızla, bilgi seli sandığımız cehaletimizle, güvenliğine inandığımız sinmişlikle. Biz, büyürüz, umut esintisi bebekliğimizi de önüne katıp yutan fırtınayla. Fırtına ki beşiğimizi sallayacak bir ömür boyunca. Elif Almıla Kaya 11E

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 25


İç Yazı Başlığı

öykü

Kar

Yılların eskittiği duvarlardan kopan altın sarısıyla işlenmiş duvar kâğıtları; soluk kırmızı zemin üstüne, rüzgârın içinde uçuşan saçlar gibi özgürce savruluyorlardı. Sonbaharın kapıyı çalmasıyla, damarları yaşlılıktan iyice belirginleşmiş, solmuş ve sararmış bir yaprak gibi yorgundular. Ağır adımlarla duvardan parça parça sıyrılıyor, yere doğru kamburlaşarak dökülüyorlardı. İçleri, en soğuk kışlarda birkaç kelime eşliğinde ısıtan kahve lekeleri, yüz hatlarının haritasını çıkarmış soğuk yaşlar ve paslı çivilerine takılmış elbiselerle yaşadığı savaştan geriye kalan birkaç iplikle dolu koltuklar… Tavandan sızan su damlaları nedeniyle yaş, çamur lekeleriyle dolu ve her adım attığında belli bir ahenkle gıcırdayan ahşap zeminden yapılmış bir sahne… Yüzlerce oyuna ev sahipliği yapmış bir sahne… Ağır kumaştan yapılmış bordo perdeleri iki yanda bir asker edasıyla dimdik “hazır ol”da duran bir sahne... Şimdi sadece ortasında küçük bir çocuğun ayakta durduğu o sahne, yıllar sonra son bir gösteri için ölüm uykusuna dalarken sarsılarak hayata geri döndürülmüştür. İki sıcak nefesin gücüyle birkaç saatliğine daha yaşamaya zorlanmıştır.

adımları tüm salonda acı bir çığlık gibi yankılanmıştı. En öndeki koltuğa oturmadan önce tenini bir parça bile göstermeyen, tüm yıldızların küstükleri için parlamadıkları bir gece kadar karanlık paltosunu eteklerinden buruşturmamaya özen göstererek kaldırıp koltuğuna kuruldu. O karanlık, ümitsiz geceyi andıran kıyafetlerin üstünde diğerlerine ihanet etmiş bir yıldız misali parlayan ama yaşamın attığı çelmeler nedeniyle hafif de olsa yaralanan köstekli saatini cebinden çıkarıp zamanı kontrol etti ve kapağını büyük bir gürültüyle kapattı. Bakışlarını yavaşça çocuğa doğru yöneltti ve böylece oyunu başlatacak işareti vermiş oldu. Bunca zaman boyunca çocuk bakışlarını sahnenin o ıslak ve buram buram küf kokan zemininden hiç ayırmamıştı. Ölü bir ağacının gövdesinde oluşmuş çürükler kadar

cansız ve bakımsız olan kahverengi, ıslak saçlarının ucundan akan damlalar, çenede asılı kalan ve kederi akıtamayan gözyaşları gibi yerle bir türlü buluşamıyorlardı. Yıpranmış kıyafetlerinin arasından giren rüzgâr tenini bir anne edasıyla yavaşça okşuyordu. Çocuk tir tir titriyordu. Vücudu uzun zamandır anne şefkatine hasret olsa gerek. Yavaşça bakışlarını yerdeki kömür karası çıplak ayaklarından ayırdı ve ulu bir çınar ağacı gibi dimdik konuma geldi. Gözleri kapalıydı. Adam sabırsız. Gözlerini aniden kocaman açtı. İlk görüşte aşk kadar amansız ve yalan dolu bir bakış attı dudakları adama. Çocuğun gri gözlerinde durgun bir suya atılan taşların oluşturduğu dalgalar gibi hafif kıpırtılar oluştu ve nihayet beklenen o son oyun başladı.

Kapının önünde bekleyen adam, elindeki şemsiyeyi kenara bıraktı. Kafasına taktığı geniş şapkası nedeniyle yüzü dipsiz bir kara delik gibi simsiyahtı. Yavaş ama emin

Sayfa 26

YAZIN


Küçük kıpırtıların oluşturduğu nemli buğu yavaşça yok oldu, görüntü netleşti. Çocuğun gözlerini adeta bir örtü gibi kaplayan gri kürk mantolu kadın, arkasına hiç dönmeden kirlenmiş karların içerisinden yürümeye başladı. Yolun kenarında duran sokak lambasına ısınmak için yanaşan sinekler lambanın güneşli bir yaz sabahı gibi parlayan sıcak kalbinin büyüsüne kapılıyor, o kalbe her yaklaştıklarında büyük bir aldatmacadan ibaret olan sihrin etkisinden yanan vücutlarının acısıyla uzaklaşıyorlardı. Etrafa da sadece vücutlarının yanık kokusu ve bedenlerinin yok oluşlarında çıkan tiz çığlıklar hâkimdi. Kimsenin duyamadığı o sessiz çığlıklar… Kadın her adımda biraz daha fazla kirlenen o karlı yolda yürümeye devam etti. Üzerine sayısız günler boyunca oturulmamış bankın önünden usulca geçti ve birden durdu. Başını yukarıya doğru kaldırdı. Büyük bir sonsuzluğun içinden bir ışık huzmesi kadar beyaz ve göz alıcı karın tenine değmesini bekledi. Değmedi. Yürüdüğü yolu ve kendisini adeta es geçen kar tanelerini umutsuzca izledi. Bu sefer de başını bozuk bir saatin arada hareket eden kolları kadar yavaş ve tedirgince banka doğru çevirdi. Bankta tüm masumiyetiyle uzanıyordu çocuk. Kar üstüne adeta onu sımsıkı kucaklamak ve tüm kötülüklere karşı bir kalkan gibi korumak için yağıyordu. Kadın yavaşça çocuğa doğru yaklaştı ve ona dokundu. Üstünde oluşan kar birikintisi birden siya-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

hın en koyu tonuna dönüştü. Zaman durmuştu. Kar taneleri havada sarkaç misali asılı kalmıştı. Bütün manzara yavaş yavaş siyah bir canavara yem oldu. Bu dipsiz yokluğun ortasında kadın üstündeki gri kürküyle baş başa kalmıştı. Bunca zamandır yüzünü göstermeyen kadın önüne döndü. Özenle yapılmış abartılı saçları tüm yüzünü adeta ikinci bir deri gibi kaplamıştı. Sıkı sıkıya sarıldığı kürkünü omuzlarından sıyırdı ve demir parmaklıkların esiri olmuş ağır bir yükü taşıyamıyormuşçasına yere düşürdü. Kadının vücudu hiç var olmamışçasına yok olmuştu. Kürkünün açlığını doyurabilmek için kendi vücudunu yem etmişti. Üzerindeki yarım kalmışlık hissiyle birden girdiği transtan çıktı. Aceleyle montunu giydi ve arkasını döndü. Yoğun gri bulutlar yeniden her yerin hâkimiyetini ele geçirdi ve çocuk gözlerini kapattı.

Adam hafifçe koltuğundan doğrulup ayağa kalktı, paltosunu düzeltti. Saatini çıkartıp zamanı kontrol etti. Salonun kapısına yöneldi ve şemsiyesinin üstündeki kar tanelerini hoyratça silkeledi. Sahneye doğru dönüp baktı. Çocuk yoktu. Salondan dışarı çıktı ve o ıssız, kirlenmiş karlı yollardan köşedeki sokak lambasını ve kırık dökük boş bankı ardında bırakarak yürüdü, gözden kayboldu. Son gösterisine de ev sahipliği yapan salon, huzurluca ölümüyle kavuştu ve büyük bir gürültüyle yıkıldı. Geriye sadece hiçbir insanın görmediği beyazlıkta bir tutam kar ve iki adet sönük gri taş kaldı. Naz Tunç 10A

Sayfa 27


İç Yazı Başlığı

öykü Durgun Deniz Remzi Bey her gün olduğu gibi mavi denizin büyüleyici suları arasında kasvetli balıkçı teknesi ile denize açılmıştı. Güneş daha yeni yeni, uçsuz bucaksız ufukların arkasından her gün doğmaktan sıkılmışçasına kendini gösteriyordu. Remzi Bey balıkçı kasabasındaki mavi küçük evinde yaşayan oğulları için her zamanki gibi durgun denizin balıklarından tutmak zorundaydı. Zaten balık mevsimi geçmişti; sular durgunlaşmış, balıkçılar için iş zorlaşmıştı. Remzi Bey yılların getirdiği bir tecrübe ve aynı zamanda bıkkınlık ile balık ağının uçlarından birini pas kaplamış demire, diğerini de nasır tutmuş ellerinin yanında sonsuz bir cennet gibi görünen ama bir o kadar da sessiz ve acımasız denize fırlatıvermişti. Ağ adeta havada bir kuş gibi süzülüyordu; Remzi Bey'in rengi heyecandan bembeyaz olmuştu. Belliydi, eve ekmek götürememe korkusu onun iliklerine kadar işlemişti. Remzi Bey saatlerce bekledi. Deniz, sana inat olsun dercesine hiç hareket etmiyor, adeta suda hayatın bittiğine inandırıyordu onu. Dua etmekten başka çaresi yoktu. Teknesinde oturduğu yerden dua etmeye başladı. Duasında sadece karnını doyurabileceği kadar balık tutabilmeyi dilemişti. O kadar derin ve uzun dua etti ki yorgunluktan morarmış gözleri yavaşça kapandı. Aniden denizde bir çırpıntı oldu, Remzi Bey sıçrayıp durgun denizde gözlerini gezdirdi. Bir balık sürüsü olduğuna ümitle-

Sayfa 28

nen Remzi Bey, yıllardır kullandığı ve artık hatıralar ile kaplanmış olduğunu düşündüğü mavi oltasını aldı ve çırpıntıya var gücüyle salladı. Oltasını çektiğinde her bir uzun korkunç çengele ikişer balık takıldığını gördü. Remzi Bey o kadar sevinçliydi ki deniz ona adeta bir altın havuzu olarak görünüyordu. Deniz balıklar ile dolup taşmasına rağmen kara bulutlar öfke ile denizin üstünde hüküm sürmeye başlamıştı. Deniz dalgalara boğulurcasına çalkalanıyor, içinden balıklar taşıyordu. Bunun kendisi için bir fırsat olduğunu düşünen Remzi Bey ihtiyacından çok daha fazla balık tutmuş, gecenin üzerine çöküşüne aldırış etmemişti. Remzi Bey akşama kadar balık tuttu. Eve sandıklarca balık ile geldiğinde duyduğu o haberden sonra ise birden hızla atan kalbi yavaşladı. Oğullarından biri, kardeşinin babasını aramaya denize çıktığını ama hâlâ gelmediğini söylemişti. O gece bir oğlu eve dönmemişti. Ertesi sabah emektar teknesi ile büyük oğlunu bulmak için yola çıkıyordu. Teknenin uzun ve sert ağını çıkardı, gördüğü manzara karşısında donakalmıştı: Teknenin ağında arkası dönük bir insan cesedi vardı. Görünüşe göre artık fazla balık tutmasına gerek kalmamıştı. Abidin Mert Emekli 10C

YAZIN


Yalnızlığın İçinde Bir Kemanist Güneş battığında yola koyulmuştu kemanist. Her pazar akşamı güneş, işini aya kaptırınca, susmayan şehrin bunaltıcı ve yoğun ortamından uzaklaşmak, tek zevk alabileceği eğlencesiydi onun. Bu kadar kalabalık bir şehirde solunacak temiz havanın bile olmaması şaşırılacak şey değildi kemanist için. Ormanların, ağaçların, hatta çalılıkların bu zalim dünyada yok olmasına ramak kalmıştı. Artık kimse geleceği; dünyaya ileride ne olacağını; insanların bu yaptıklarının nasıl felaketlere yol açacağını; yeni neslin basacak, üstünde yalın ayak koşup oynayacak küçük bir alanın bile kalmayacak olmasını umursamıyordu. Şehir gibi, insanlar da makineleşmişti bu yüzyılda. Farklı sayılabilecek biri bile yoktu. Herkes birbirinin tıpatıp aynısıydı. Her gün yataktan kalkıp işe gitmeleri, onlarca saat çalışıp eve yorgun, bıkmış, usanmış bir şekilde gelmeleri bir rutin olmuştu sıradan hayatlarında artık. Çalışmak zorundaydılar gerçi, bu rutini her gün yaşamaları, sıradan gözükmeleri onların suçu değildi aslında. Hepsi de çocuklarının, kendilerinden sonra yetişecek kuşakların, başarılı olup para kazanmalarını ve kendi çocuklarına iyi bir eğitim sağlamalarını istiyorlardı. Tıpkı kendileri gibi… İşte kemanist de bu garip şehirden, en azından bir gün bile olsa, kurtulmayı başarmıştı. Deniz kıyısına gelmişti kemanist bu düşüncelerden uzaklaşarak. Teknesinin bağlı olduğu odundan denizci düğümünü çözerek teknenin de kendisi gibi şehirle olan bağlantısını kesmişti. Tekne artık serbestti. Kemanist tekneye atlayana kadar rüzgâr, dalgalar, bulutlar isterse götürebilirdi tekneyi uzaklara. Ama artık onlar bile uysallaşmıştı bu harcanılmış şehirde… Kemanist, babasının bir zamanlar bir kemanla ünlü olduğu ve eşsiz ezgiler çaldığı bu şehirde, ona miras olarak kalan kemanı aldı ve tekneye atladı. Teknenin motorunu sakince çalıştırdı ve sonu gözükmeyen korkusuz denize doğru yavaşça süzülmeye başladı. Kemanist, teknenin kıç kısmına geçti ve bir sedyeye “ah” çekerek oturdu. Yavaşça yerini aya bırakan güneşi izliyordu. Güneşin sakin ve bir düzen içerisinde batışını izlemek kalp atışlarını yavaşlatıyordu. Gökyüzü, sanki cehennemi havaya aşmışçasına turuncuydu. Bir süre sonra kemanist, sıradan, makineleşmiş şehirden yeterince uzaklaştığını fark etti ve özgürce dolaşan teknenin bağımsızlığını sonlandırarak tekneyi durdurdu. Yavaşça sedyeden kalktı ve yere bıraktığı kemanını çıkarttı. Uçsuz bucaksız denizde ne kimse onu ne de o kimseyi duyabilirdi. Sadece kendisi ve düşünceleri vardı artık. Babasının, annesi öldükten sonra mezarında çaldığı ezgiyi çalmaya başladı. Kısa bir süre sonra gözünden damlalar süzülmeye başlamıştı. Güneş batınca, şiddetli bir fırtına başladı. Gökyüzü, deprem oluyormuş gibi gürlüyordu. Buna rağmen kemanist, ezgiyi çalmaya devam etti. O sırada büyük bir dalga tekneyi parçaladı ve kayalıklara sürükledi. O gün kemanistin son günü oldu. Acımasız dünya, onu almaya karar vermişti. Ancak bu kötü bir şey olmayabilirdi. Nasıl olsa o da sıradanlıktan bıkmıştı. Onat Karakuzu 10C

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 29


İç Yazı Başlığı

öykü

Alnilam "Acı verdiği halde bırakılmayan alışkanlıklar vardır ve yaşam bunların en çok bağımlılık yapan türüdür." Hayalet Tren’in sayfalarında kendini kaybetmişken okuduğu cümleyle gerçek hayata döndü. Zihnini bir türlü dünün paçasından kurtaramıyordu ve daha fazla kaçamadı. Dün, hayatında yeni bir sayfa açmıştı. Yalnız bu sayfanın ne renk olduğunu veya ne renge boyanacağını bilmiyordu. Hayatının yeni bir mevsiminin başlangıcıydı. Sonbaharda boş bir yüzme havuzuydu. İşin kötü yanı gelecek mevsimin hangisi olduğunu bilmiyordu. Daha fazla karşı koyamadı ve kendini dünde kaybetti. Deliler gibi koşmaktan nefes nefese kalmıştı. Aldığı oksijen ne ciğerlerine yetiyor ne de sakinleşmesini, düzgün düşünmesini sağlıyordu. Düşünce denizinde öyle bir boğuluyordu ki ikiyle ikiyi toplayamayacak haldeydi. Kalbi ağzında atıyordu. Kulakları uğulduyordu. Emindi, artık dünya daha hızlı dönüyordu. Etrafı arılarla kaplanmıştı sanki. Onu sokmak isteyen arılarla. Uğultudan hiçbir sesi algılayamıyordu. Derin bir nefes aldı ve ellerini baş ağrısını geçirebilecekmiş, sorunlarını yok edebilecekmiş gibi iki yanından başına bastırdı. Nefesi ona az geliyordu, ne kadar derin almaya çalışırsa çalışsın cıva havuzunda boğuluyor gibiydi. Deniyordu, deniyordu ancak hayat, o çabaladıkça onu daha da dibe itiyordu. Bulduğu ilk boş yere oturdu ve bir nebze olsun acısının dinmesini bekledi. Muhtemelen üzerindeki kıyafet sayesinde yer bulmuştu. Yoksa bu saatte Taksim metrosunda nasıl yer bulacaktı? Buna bir ara gülmeyi aklına not etti. "Sonuncuyu içmemeliydim." diye mırıldandı kendi kendine. Şu baş ağrısı fenaydı. Yanında ağrı kesici olmaması daha da kötüydü. Gerçi yanında hiçbir şey yoktu ki! Bu lanet giysiye cep dikmelilerdi. Birden soluna birinin oturduğunu hissetti. Çaktırmadan üzerini incelemeye başladı. Paçaları kirlenmiş pantolonu, boynunu sıktığı için gevşettiği kravatı, masmavi deniz gözleri ve asi saçlarıyla oldukça yakışıklı görünüyordu. Aklına birden o ünlü şairin kelimeleri akın etti: "İnsan balıklama dalmalı içine hayatın. Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına." ve düşünmeyi bıraktı. Yanındaki adamın elini yakaladığı gibi çekiştirerek metrodan indi. Etrafındaki insanları düşüncelerinden kaçarcasına solluyordu. Yanındaki adam oldukça şaşkındı ancak sesini çıkarmıyordu. Metronun çıkışına geldiklerinde adamın elini daha sıkı kavradı ve saflığı temsil eden, sabah bembeyaz olan giysisinin kirlenmesini umursamadan koşmaya başladı. Rüzgâr saçlarını savurdukça daha da hızlandı. Sonunda nefes nefese yemyeşil bir sahaya vardılar. Burası çocukluğunun geçtiği yerdi. Her zamanki gizli yerine gitti. Topu aynı yerde görmek yüzünde şapşal bir tebessüme neden oldu. Buradan sonrası çocukluklarındakiyle aynıydı. Delilercesine kahkaha attılar, durmadan koştular, şut çektiler, birbirleriyle itişerek topun peşinden koşturdular. Üstleri başları çamur olana, yorgunluktan ölene kadar… Kapının gıcırtısıyla elindeki kitabı tiz bir çığlıkla düşürdü. Görüş hizasına mavi gözler girince yüzündeki gülümseme daha da büyüdü. Dünün baş ağrısını umursamadan yarınının boynuna sımsıkı sarıldı. Büge Sunar 10A

Sayfa 30

YAZIN


Yaşlı Ağaç “… Güneş ise tek dostu ağaca anlatırdı bir tek, hikâyesini…” Güneşin ilk ışıkları vurdu gökyüzüne. Dallarında tek bir yaprak bile kalmayan yaşlı ağaç, gülümsedi rüzgâra karşı direnmeye çalışırken kadim dostu Güneş’e. Rüzgâr, uçurmuştu tüm yapraklarını. Tehdit ediyordu sanki ağacı. Kadim dostu kurtarırdı ama nasıl olsa onu. Oysa Güneş de karanlığa direniyordu. Karanlık, Güneş’i tehdit ediyordu yenileceğini bile bile. Ancak, başka planları vardı karanlığın. Güneş’i geciktirmeliydi ki iki büyük efsane kavuşamasın... Zaman yavaşlamıştı sanki. Güneş etrafı aydınlatıp, bulutlar ortaya çıkmaya, gölde ağacın yansıması oluşmaya başladığındaysa, artık çok geçti. Ay, çoktan ortadan kaybolmuştu, yıldızları ile birlikte. Ay’ın gözyaşlarıydı yıldızlar. Her gece ağlardı Ay bir kez olsun Güneş’imi görebileyim diye. Bazı geceler ise tek bir yıldız bile göremezdiniz gökyüzünde. İşte o gecelerde, Ay dua ederdi tüm gece. Bir kez olsun görebileyim Güneş’imi diye... Ay’ın dualarını kabul ederdi Tanrı bazen. Nadir günlerde, ikisi de gökyüzünde olurdu. Güneş sadece Ay’ı için

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

doğardı o günlerde. Her ikisinin de gökyüzünde olduğu o günlerde, gökyüzü daha bir güzel görünürdü yaşlı ağacın gözüne. Ay’ına veda ederdi Güneş batarken. Ama sonrasında gecenin karanlığı bile çökse, Ay bir farklı parlardı o gece... Güneş ise tek dostu ağaca anlatırdı bir tek, hikâyesini. Güneş, etrafına bakındı Ay’ın çoktan gittiğini bile bile. Az sonra genç bir kadın çıkageldi çalıların arasından. Pek seçemedi yaşlı ağaç genç kadının yüzünü. Oysa anlaşılıyordu tüm gece ağladığı kızarmış ve şişmiş gözlerinden. Bir kavanoz getirmişti yanında, içi su ile dolu. Ağacın dibine döktü tüm suyu. Sabahın ilk ışıkları ile çıkmıştı genç kadın göl kenarındaki evinden çatı katında bulup okuduğu mektubun etkisiyle. Mektubu yazan kişinin özlemiyle ağlamıştı tüm gece. Güneş ve Ay’ın ebedi aşkı anlatılıyordu o mektupta. Mektup, daha küçücük bir kız çocuğuyken kaybettiği babasındandı. “... İşte Güneş ve Ay’ın hikâyesi böyle kızım... Göl kenarındaki yaşlı ağaç ise onların tek şahidi. Sana verdiğim kavanozu hâlâ saklıyor musun? Her gün gölden o kavanoza doldurduğum su ile sulardım ben yaşlı ağacı. Umarım bu mektubu okuduğunda çok geç değildir, senden son bir isteğim var: O ağacın kurumasına izin verme!” Bükre Aleyna Kitapçı ŞTTL 9B

Sayfa 31


İç Yazı Başlığı

öykü Sevginin Gözyaşları “Sana hemen buraya gel dedim!” Telefonu yüzüme kapatmadan önce söylediği son şey bu oldu. Evi terk etmemden altı ay sonra ilk kez aramıştı ve yaptığı muamele bu muydu yani? Benim kararlarıma saygı duymayıp benim yerime tercihleri yaparken o bölümde okuyacağımı mı düşünüyordu sahiden? Asla. Asla, Tıp okumayacaktım! Ben de sanatçı içgüdülerimi dinlemiş ve daha fazla annemin boyunduruğu altında yaşamamaya karar vermiştim. Ne sanatçı ama! Sözde, sanatçı olacaktım. İzmir’in küçük sahil kasabalarından birine taşınmış, bir teknede çalışıp turistleri gezdiriyordum. Neyse ki babam arada sırada arıyor, halimi hatırımı soruyordu. Ondan başka beni hatırlayan kimse yoktu belki de. Ne çabuk unutulmuştum! Acaba annem beni soruyor mudur babama diye merak etmeden edemiyordum doğrusu bazen. Hâlâ gözlerimi açamamışken yorganın altında tüm bunları düşündüğüm yatağımdan kalktım. Az önce sinirle fırlattığım telefonun ekran kilidini açıp saate baktım. On buçuk! Mesaim geç başladığı halde yarım saat geç kalmıştım. Hızla banyoya geçip biraz olsun ayılabilmek için yüzüme su çarptım. Soğuk suyun etkisiyle vücuduma hafif bir titreme dalgası yayıldı. Yüzümü kurulamadan önce ellerim lavabonun kenarında kendime bakmaya devam ettim. Aynadaki aksimle göz göze gelince gülümsedim. Uzun saçlarım yine darmadağınıktı. Her sabah olduğu gibi. Onları toplarken İstanbul’a gidip gitmeyeceğimi düşünüyordum. Şu an gitmeye pek

Sayfa 32

niyetim yoktu doğrusu, burada daha mutlu bir hayatım vardı. Yalnız olsam da daha mutluydum işte... Daha fazla zaman kaybetmemeliydim. Çabucak odaya geri dönüp dağınıklığın arasından elime geçen ilk tişörtü ve sürekli giydiğim kotu aldım ve onları üzerime geçirip evden çıktım. Tek katlı bir evde yaşıyordum. Tek odalı ve küçüktü ama bana yetiyordu. İçi rengârenk döşenmişti İstanbul’daki laciverte boğulmuş odamın aksine. Önünde küçük bir bahçesi ve balkonu vardı. Dış kapıyı kapatırken yan bahçede çay içen Hatice Teyze’ye iyi günler dileyip evden çıktım. Neyse ki evim sahile yakındı. Yürüyerek beş dakika sürüyordu tekneye varmam. Onur tekneyi siliyordu. Başıyla selam verdi beni görünce. Ben gecikince temizliğe yalnız başlamıştı anlaşılan. Ben de selam verdim ve elime paspası alıp temizliğe başladım. Her zamanki gibi bir gündü işte... Gece yarısına doğru eve geldiğimde, Hatice Teyze’nin balkon masasına bıraktığı tencereyi gördüm ve bir kez daha ona minnettar oldum. Burada resmen beni kendi oğlu gibi sahipleniyordu. Bu saatte uyumuş olabileceğini düşünerek gidip teşekkür etmeyi bir kenara bıraktım ve bir çatal alıp yemeği ısıtmaya bile gerek duymaksızın iştahla yemeye başladım. Yemeği bitirip tenceyi yıkamak için içeri geçtiğimde saate bakmak için mutfak tezgâhında unuttuğum telefonuma yöneldim. Babamdan dokuz cevapsız çağrı vardı. Büyük ihtimalle ancak bu saatte, yani annem uyuyunca arayabilmişti. Daha fazla onu meraklandırmamak adına hızla numarasını çevirdim. “Baba?”

“Akın iyi misin* Telefonunu neden açmıyorsun, oğlum?” “Telefonumu içeride unutmuşum sadece; iyiyim ben, merak etme.” “Sabah annen aramış...” “Evet, aylar sonra ilk kez aradı ve bana sadece oraya gelmemi emretti.” “Anneni biliyorsun oğlum. O hep böyleydi. Sen de ben de onun karşısında hep sessiz kaldık. Bu senin ilk baş kaldırışın ama annen için de çok ağır oldu. Bu yüzden sindiremiyor tabii çekip gitmeni. Hep söylediğim gibi sana hak vermiyor değilim. Orada daha mutlusun, biliyorum. Anneni bilirsin, ciddiyetinden ödün vermez ve asla duygusallaşmaz. Ama bu sabah ilk kez, onu ağlarken gördüm oğlum. Ne diyeceğimi bilemedim. “ “...” Cevap veremedim... “Biliyorsun, onu sana karşı savunmam ama seni aramak istedim. Ne kadar sevgisini göstermese de o bir anne...” Duyduklarım ile gözlerim dolmaya başlamıştı. Annem... Hayatım boyunca gözlerinde bir damla bile yaş görmediğim annem ilk kez benim için ağlıyordu... “Ben... Ben yarın sabah yola çıkacağım. Anneme söyleyebilirsin... İyi geceler baba.” Doğruca yatağıma gittim ve üzerimi bile değiştirmeden cenin pozisyonunda uzandım. Şu an tek yapmak istediğim uyumaktı. Bu kadarını ancak böyle sindirebilirdim... Fakat ne şansızlık ki uyumak için çabaladıkça bir düşünce girdabının içinde boğuluyordum sanki. Düşünceler bir kartopu gibi büyüyor, beni de içine alıp başka dünyalara sü-

YAZIN


rüklüyordu. Saatler sonra ancak uykuya dalabildiğimde, alarmın sesi ile uyandığımda, aklımda bir soru vardı: Nasıl gidecektim ben İstanbul’a? Otobüs ya da uçak biletim yoktu. Ama biraz sonra yola çıkmalıydım. Neyse ki geçen yıl aldığım motosiklet ehliyetim vardı. Saatin erken olmasına aldırmaksızın telefonu elime alıp Onur’u aradım. Onun hiç kullanmadığı bir motosikleti vardı. Onu bu saatte uyandırmama kızsa da motosikletini ödünç almama izin verdi. Yanıma hiçbir giysi bile almadan dışarı çıktım. Annemi görmek istiyordum ancak yeniden oraya yerleşmeye niyetim yoktu. Buna karar vermiştim. Doğruca Onur’un evine gittim. Sabah sabah annesi Nermin Teyze’yi de uyandırmak zorunda kaldım ve anahtarı istedim. Oğlunu kullanmaması için ikna ettiği motosikleti benim de kullanmamam için ısrar etse de başka bir şansım yoktu o an. Du-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

rumumu açıkladım ve Nermin Teyze’nin kaygılı bakışlarını geride bırakarak yola çıktım. Sakin sakin ilerliyordum İstanbul’dan İzmir’e doğru. Erken uyandığımdan mıdır nedir, gözlerim kapanıyordu arada. Sabahın köründe evden çıkmıştım. Güneş bile daha yeni doğuyordu. Gözlerimi açık tutmaya çalışarak yola odaklandım yeniden. *** Hülya Hanım elindeki telefonu yere düşürdü duyduklarından sonra. Donup kalmıştı. Oysa hemen harekete geçmeliydi çok geç kalmamak için. Tek bir söz bile söylemeden kocasını da peşinden sürükleyip evden çıktı. Araba kullanabilecek durumda olmadığı için ilk buldukları taksiye atladılar hemen. Hastaneye vardıklarında, “Akın Ünal.” dedi Hülya Hanım, “Oğlum nerede?” Hemşire, yoğun bakımı

işaret etti. Koşarcasına vardı yoğun bakımın kapısına. Oğlunu görünce pencereden, birden daldı içeri ona karşı çıkan hemşireyi umursamaksızın. “Hanımefendi... Hanımefendi… Lütfen!” Hiçbir sesi duymuyordu kulakları. Gözleri sadece oğluna kilitlenmişti. Gözleri kapalıydı yatakta. Birçok alete bağlıydı. Kadın yüzünü aletlerin bağlı olduğu oğlunun göğsüne gömdü. Evet, ağlıyordu. İlk defa bu kadar güçsüz kalmıştı oğlunun karşısında, onu kaybetme korkusuyla. Ellerini oğlunun sarı, kıvırcık saçlarına götürdü. Yanağına bir öpücük kondurdu. Oğlunun gözleri yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. “Oğlum!” dedi, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Sen yeter ki benimle ol!” …

Bükre Aleyna Kitapçı ŞTTL 9B

Sayfa 33


İç Yazı Başlığı

şiir Belki de Hayat Belki de hayat bizi paramparça olmuş kanatlarımızdan tutup küçük bir çiçek tarlasına bırakacak… O yüzden ömrümün kalan son bir kaç saatini de umutla geçirmeliyim. Üstünde ölecek güzel bir papatya bulmalıyım. Ya da Bembeyaz bir gül, Çünkü kimse kırmızının üstünde kanamak istemez. Ne anlamı kalır kırmızı üstünde kanın, beyaz dururken hemen de tam karşımda. Son bir kaç saat ömrümün son demleri. En azından mutluyum kanatlarım yenilenecek. Yenilenecek değil mi Tanrım? Eğer hayır dersen daha fazla yıpratmaya gelmez, kırmızıda ölmeyi hak görürüm kendime. Merve Arapkirli 12D

Güneş Oldum Geçenlerde yine güneş oldum En tepelere çıkıp seni izledim Bütün ışığım üzerindeydi Hissetmeliydin Akşam oldu sevmedim güneş olmayı Gittim, ayla konuştum Ay oldum Bütün güzelliğim, saflığım üstündeydi Hissetmeliydin Sabah oldu yoruldum Sevmedim kaybolmayı Aşağı indim, uçurtma oldum Elimden bir çocuk tuttu Seni izledim Hissetmeliydin Rüzgâr gitti, ben yine kayboldum Sevmedim uçurtma olmayı da Akşam kenarında oturduğun deniz oldum Denizi ikna etmek zor oldu Zor oldu olmasına da sonunda dizlerine vuran mavi su oldum Olmasına oldum da sen gittin, sensiz oldum Kayboldun, kayboldum Sevmedim sensiz olmayı Bir hâyli perişan oldum Merve Arapkirli 12D

Sayfa 34

YAZIN


Yumurta Sarısı Parçalanmanın bir başka dilde tarifi Bir başka dünya bakışı Ve hatta bir başka bedende sen oluşu Duygulara ihtiyacım var şimdi bir adım daha dimdik durabilmek için Duygulara ihtiyacım var Öyle saman sarısı değil Yumurta sarısı Duygulara ihtiyacım var sen sarısı, sen turuncusu ve sen karanlığı duygulara Şimdi bana ihtiyaç var içimde Bir gün daha yaşatmak için şu dökülen sözlerimi ve Beynimde uçuşan bin bir kelimeyi Yaşatmak için ufacık bir müzik mırıltısını Biz kırmızılığına ihtiyacım var kandan kopma İhtiyacım var Anadolu kahverengiliğine İhtiyacım var çimen yeşiline İhtiyacım var gece maviliğine Gök maviliğine İhtiyacım var avcundaki ten rengine Sigaradaki beyaza ve ateşe Ayın parlaklığına ve yıldızların çokluğuna Ama ilk önce bana ihtiyacım var Bir adım daha dimdik durabilmek için Benliğime ihtiyacım var… Merve Arapkirli 12D

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 35


İç Yazı Başlığı

şiir Yolculanmışım Ben yalnız uçan bir bulut yürekliydim evvel zaman önce, Lacivert bir elbisenin üzerindeki yıldızlarla doldurdum içimi, Ki her yer çok karanlıktı, Sırf senin güneşinin ışınlarında dağılmayayım diye, Ve yine de engelleyemedim binbir türlü tonunda da izolasyonun, Yine bir yıldırım olup düşüvermeye mâni olamadım. Bu kahverengi kıyafetli, iriceden Zalim kadının koyu yeşil kollarına. Ve parmakları maviydi, dokunuşu siyah, Ağzından çıkacak her kelime çığlıklarla yankılanırdı Düştüm, düştüğüm her yerde alev aldım da Bulunduğum yeri bile yakamadım, işte öyle çaresiz, Ben kanatlarımdan başka kimseyi küle çeviremedim, Kendi kendime, işte öyle bir başıma, Kendi oluşturduğum ateşten çemberin, Terbiyesiz bir o harfi gibi merkezinde. Kendi çekirdeğimi aradım durdum, Yerçekimsiz bir ortamda, Ayaklarım yere bassın diye bir çırpındım Çırpındım ama biraz daha öldüm her çırpındığımda Ve meğer oysa fakat ama aslında İçim terk edilmiş şehirler gibiymiş, Çok sonradan gördüm bunu, Çok sonradan anladım, Yaşarken anlamlandırılamayan geçmiş anılar gibi. Bomboş bir şehirmiş içim, Hem de tâ en başından beri, zamandan bile evvel iken, zorunlu bir göç gelmiş hissettiğim her şeye, Ve aşık olduğum herkesi, her şeyi Yuvamda, yatağımda, rüyalarımda bırakıp gitmişim Eh, incelikli hislerin dayanılmaz ağırlığı, Kaldırabilir mi böyle bir yolculuğu? Onlar da yitip gitmişler bu techirde, Sahile vurmuşlar medeniyet havzasında Yorgun ezilmiş ve artık hissetmekten yoksun bir şekilde Ve işte öylesine kamçılanmış acılarım, Geldiğim yeri hatırlamadıkça, Gidecek yerim kalmadıkça, Yüzümde uzun ve zorlu yollar gibi derin, Fakat anlamsız çizgiler oluşmuş, Bir farklı bakar olmuşum, gördüğüm her şeye, Ve artık dünyalar kadar uzakmışım, Şu an bulunduğum benden önceki benlere, Sayfa 36

YAZIN


Ve inceden de size benzemişim çok üzgünüm, Sonra... Sonra işte, dağılmış bulutlarım, Kırpılmış ve parçalanmış insanlar geçtikçe üzerinden, Hepsi kendine ait bir iz bıraktığını sanmış, Benim buluttan yüreğimi hırpalarken, En sonunda da dağılmış bulutlarım, Yıldızsız bir gecede, ve ay bile mateme bürünmüşken, Ben de beni büyüten ay gibi, Bırakmışım yerimi karanlığa, Karanlığım havaya karışmış, Yorgun gecelere ses veren terler gibi, Ve kadının 101 adı olan bir dilde, Sancılı bir serzeniş gibi yeniden beden bulmuşum, Bana ait olmayan fotoğraflarda, Bana ait olmayan bir sözde, Bana ait olmayan mutluluklarda, Yeniden, yeniden doğmuşum, Henüz çıkmadığım her yolda. Burcu Kubilay 11F

Uzak Bir aile boyu masa örtüsü örttüm, Yalın ve yalnız gerçeklerimin arasına ben, Siz olmaya çalıştım, sizden biri, herhangi biri, Lâkin hiçbir örtü, ki gecenin örtüsü de dahildir buna, Saklayamazdı damarlarımda dolaşan kanın, Okyanuslar boyu maviliğiyle dolaşmasını bu bedenin içinde, Ama hep ters yöne. Yapılırdı ipekten bir yelkenli, Ve geçirirdim üstüme en şeffaf benliğimi, Günlerden ve gecelerden parçalar katardım kendime, Yine de sizden bir parça katamazdım. Siz benim bu garip varoluş tünelimin sonundaki ışık olsanız, Bu nazik ruhumu gizlerdim tüm günışıklarından, Ve karanlığı şiirselleştirirdim bu defa da. Sanırsam işte o zaman, Bulurdum kendimi tüm hoyratlığıyla akan ırmağın ortasında, Çünkü su suya karışıp giderken, Ben size karışamazdım, her bir damlanız iterdi benliğimi, Tam da bu yüzden, zavallı inceliklerinden yorgun çağımızın, Vazgeçiverirdim bir çırpıda. Ve kaybetmektense kendimi kalabalıkların çığlığında, Bu varoluşum kadar nedensiz garip ırmağın içten çağdışılığına, Karıştırırdım kendimi, Bu binlerce sesi tek bir bedene zincirlemiş, Bütünlükten ve birliğin her türlüsünden yoksun kişiliğimi. Neresi, neyi ve kimi? Burcu Kubilay 11F Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 37


İç Yazı Başlığı

şiir Ölüm Dansı yaşama ve geniş kollarına, 
 uzun yapraklılığına, hep varlığına,
 sonsuz ve sonsuz ötesi varlığına,
 bir çizgiyi, bir işareti, bir sözü,
 esirgeyemeyiz,
 yenilgi tüm parlaklığıyla doğarken içimize,
 yenilgi kısarken, eritirken, yok ederken tüm varoluşuyla,
 bir bedenin içindeki, tüm seslerimizi.
 tüm seslerimiz, benin içindeki tüm benlikler,
 fısıldarken vasiyetini,
ve sonbaharın kaçınılmaz gelişini. ay ve yıldız ve tüm gökler,
 şu an orada değillerken,
 Ve göğüslerini gere gere simgelerlerken,
 asilliğini, yaratılmasını yok oluşun.
 yok oluşunu, 
 bu göğün ve bu gözün içerisindeki her oluşumun,
 ve bunun gerçekleşmesi,
 tüm doğallıyla ve doğa ötesinde.
 Ve gözünü kapatmak, çevirmek başka yana,
 karşı karşıya geldin mi,
 yüceltilmiş yoksun değerleriyle,
 içler acısı, gönül sancısı ürünleri ile,
 gönül mühendisliğinin,
algı sarhoşluğunun.
 Ve bir türkü, bir mani, bir ritim tutturmak,
 kalp dilinin ucuna,
 Ve vals yaparak, dans ederek,
 şenlikle, şensizlikle, şanssızlıkla
 vedaları düzenlemek sırasıyla,
 içinde yaşamış olan tüm kişilere, tüm anılara
 Ve kucaklamak evrenler boyu hiçliği,
 tüm o büyük lafları, mânâlı ithamları,
 hiçliğin okyanusunda yüzmek adına,
 söküp atıvermek bedeninden. geldiğin yola çıkmak,
 bütün bu duru, düzensiz ve artık acıdan yoksun karanlığına belleğimizdeki,
 nefes almak uğruna unuttuğumuz her ana,
 saymak, saydırmak aklımızdan geçtiği gibi,
 Ve kendi duruşumuzu sergilemek,
 güneşi, ayı, yıldızları arkamıza alıp,
 Küçümsemek, 


Sayfa 38

YAZIN


bu saçmalıklar saçılmış evrendeki,
 tüm yüceltilmiş karanlığı. bütün sıfatlarını,
 kazanılmamışlıkların ve yaşanılmamışlıkların,
 bir kutuya hapsedip,
 zihnimizin dipsiz kuyularından aşağıya sallandırmak,
 Ve böylece hep içimizde varolan,
 bu sorgulanmaz, acımsanamaz umudu,
 derin bir nefes vererek boğmak.
 onu da yanımızda götürmek,
 hiçlik ile olan derin vuslatımızda.
 Ve zihnimizdeki vicdan birliğinin,
 endişelerini, şüphelerini, acımalarını,
 içselleştirmeye bir an bile göz kırpmaksızın,
 Savaştırmak.
 deli cesaretiyle, kenarda köşede kalmış ben-merkezcilikle,
 Ve tüm direne direne eriyip gitmiş fikirleriyle,
 çocukluğumuzun ve saflığımızın. sonunda tüm ‘ah'ların, ‘vah'ların, 'yok olmaz'ların,
 yerine bir “oh” geçmesi,
yumuşak senfonisi ile sonsuzluğun,
 tümüyle karmaşık bir ağ gibi,
 çözülmemiş mantığına yaşamımızın,
 en basit, en sığ, en ilkel noktayı koymak. bildiğimizi sandığımız tüm varlıkları akıtıp içimizden,
 kendini bırakmak, teslim etmek,
 bilinmezliğin, hiçliğin şüphe uyandırıcı dünyasına,
 Ve kalbini çıkartıp koymak,
 buna çok benzeyen bir şiirin ortasına.
 sonra Başlamak,
eskitilmiş, fakat klişeleştirilememiş,
 kurban gitmemiş bir çift lafına henüz,
 zavallı açgözlülüğüne modern dünyanın.
 Başlamak, Başlamak, Başlamak,
 hep bildiğimiz, hiç kabul etmediğimiz,
 Ölüm Dansı'na. Burcu Kubilay 11F

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 39


İç Yazı Başlığı

şiir Mavi, Pembe'ye Aşık..! -Herkes burada mı? +Hayır. -Ne duruyorsun? Saat 12.01 ve Josephine küstahlardan nefret ediyor. +Ne yani, devam etmek zorunda mıyım? -Merak etme, bir masalda altı kadının altısı da ölmüşse bunu ikimiz de biliyoruz. Aferin palyaço, aferin aynalar. Gerçekten üzdünüz beni. -Dinliyor musunuz? Kahretsin sonsuz bir boşluk ve ses yokk. Mavi tokalarım, mavi sancılarım, mavi arka sokak satıcısı ve mavi palyaçoyla bu SON uyarım işte. Koridorlarda hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar pembe değil. Yoksulların Tanrısına kan kusacak şikâyetlerim vardı: En yakın arkadaşım beni kırabileceğini söyledi .. Kızım öldü ve üzerinde hiç şiir sesi duymadım .. En mavi göz kalemi senin( ) Tanrı'nı bir kadın olarak resmetmem gözünü korkutmasın Josephine. Bak, sen de en hüzünlü tanrıçasın işte. Benden daha ne istiyorsun? Sihirli değneğimin görünmezliği kanıyor. SON bir şey mi? Belki bana bir kimlik satın alırsın, o zaman ancak o zaman cesaret ederim utandığın isteklerine tirat yazmaya. Kırılacağım söz. Ama önce mektubumu bitirmeliyim. Adresin hâlâ aynıdır değil mi prenses, kötü kalpli cadı, üvey anne, k... hepsi ve "hiçbiri" Sana bir şeyler anlatamadığımı, beni dinlemediğini hissediyorum. İstediğin bir şiir miydi? İsa'nın ilk terk ettiği kadının mavi kaplı defteri... Üzgünüm, gitmeliyim Kalbi kurumuş seyircilerim,12.01 i kovalayan saatlerim var. Hep bir ağızdan bağırıyorlar; "Sonunu kimsenin bilmediği bir masal anlat, hadi. Masal diyorum... Lütfen... Mide bulandırıcı cinayetler görmek istiyorum..." Her gece yatmadan kokain en çok da pembedir, de ve ağla şair. Josephine; mavi tokalarımı getir. Kızının yerini alırken hiç utanmadım de. Yeşil pardösülü peygamberler üşürken sen yine beni sevecektin. Papatya sularıyla intihar etmekten bıktım, kendi kanımı içiyordum derim. Babam sevmiyor ki beni... Ahh, Tanrıçanın gözyaşlarına yine ruhu kesik adamların ağırlığı düşmüş. Renklerden korkmazsın değil mi? Sona daha var. Hadi biraz uyu. Göreceğin rüyayı enkaza meyilli şarkılar anlatacak sana. Sayfa 40

Selin Babila 12F

YAZIN


Asılmış Palto Çok üzgündü Yaramaz ipliklerini sökmüş Makasla kesmişti Çok yıpranmıştı Kendini dikmeye çalıştı Başaramadı Çok kızgındı Kuru tutmuştu onu Ama o kesmişti Palto’yu Özür diledi Yaramaz Kıyamadı Palto Daha da üzüldü Yaramaz Pişmandı Yaramaz, çok pişman Palto unutmuştu her şeyi Yaramaz unutamadı hiçbirini Affedemedi kendini Kızdı her gün kendine, Vicdanın mahzeninde kısılı kaldı, Yıllar geçti üzerinden Palto’yu dikti, Ama kendisi yaralı kaldı Ezo Naz Kimiran HazırlıkA (Şiir Atölyesi Birincisi)

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 41


İç Yazı Başlığı

mektup

Sevgili Gelecekteki Zeynep, Zeynep mi adın hâlâ emin değilim. Belki bir rengin, bir ayın ya da bir anının etkisinde kalmış, kökten değişime uğramış ve adını da değiştirmişsindir. Kırk yaşına geldin. Neler neler yaşadın acaba? Kimler gitti, kimler geldi, kimler bir an olsun yanından ayrılmadı bilmek isterim. Önemli olan da onlar değil mi zaten? Gitmek yerine seni her koşulda sevip kalmayı tercih edenler. Onlar da önemli elbet ama sanırım en önemlileri değil. Büyümek önemli, her gidenin seni ittiği kuyunun dibini bulup kuyudan büyük oluncaya dek büyümek… Zor zamanlar geçirmişsindir herhalde. Filmlerin, kitapların, anıların arkasından gözyaşı dökmüşsündür. Bu da şiirini güçlü kılmıştır. Şiir güçlendikçe sen biraz daha ölmüşsündür. Umarım şiiri bırakmamışsındır. Şiir özeldir, bırakma onu. Çok büyük hayallerin ve hedeflerin vardı. Dünyaya ufak çaplı yarar sağlayabilecek şeyler. Çocuklara yardım et. Masum onlar. Ellerinden tut, onlara yürümeyi öğret. Taşıma. Taşırsan öğrenemezler yürümeyi, sen de çok yorulursun. Kendini affettin mi bilmiyorum. Affetmediysen saygı duyarım. Ama sev kendini, güven kendine. Daha çok iyiliklerini hatırla ama verdiğin zararları da unutma. Unutma ki tekrarlamayasın. Son olarak, çocukların vardır diye düşünüyorum. Onları öyle bir yetiştir ki senin hayallerini gerçekleştirsinler. Çocuğun kim bilir hangi acılarla yüzleşirken sen gözyaşlarını dinleme, dertlerini dinle. Anlatmalarını sağla, yalnız olmadıklarını anlasınlar. Kendi hayatını anlat onlara. Hikâyeni anlat. Zeynep Saravin 9C

Sayfa 42

YAZIN


Son Cümle Hastanenin beyaz ve soğuk duvarları, gri taşlı döşemeleri her hastanede olan o meşhur serum kokusu, orayı normal bir hastaneden farksız kılıyordu. Çocukların oyuncak misali oradan oraya yönlendirilmesi, endişeli ailelerinin gergin konuşmaları, yaşlıların tüm duygularını yitirmiş, bir saz gibi amaçsız ve çökük durmasının dışında, birkaç öksürük sesi de hastanede olan unsurlardandı ve tabii gözyaşları... Kimisi mutluluktan kimisiyse üzüntü ve ıstıraptan gelen bu gözyaşlarıydı aslında hastaneleri özel kılan. Çünkü hiçbir hastane sıradan olayların yaşandığı sıradan bir yer değildir. İnsanlık bu sessiz, soğuk ve küçük odalarda başlamıştır ve yine bu ürkütücü derecede gerçeklik ve yaşam kokan hastanede bitecektir. Zaten bu hikâye, birinin hayatını kaybetmesi hakkında. Onu diğerlerinden ayıransa, hayatının kendi hayatı olmaması. Gri beyaz soyulmuş soluk duvarların çevrelediği küçük odada henüz yirmilerinde olan genç bir adam, bir yandan yanındaki genç kızın zarif ama bir o kadar da soğuk ellerini tutuyor bir yandan da ağlamamak için kendini tutuyordu. Çünkü ağlaması, olayı kabullendiğinin işaretiydi. Bir aşka daha yazık olduğunun kanıtıydı. Yavaşça önündeki kitaba uzandı. Elindeki kitap, iki aşığın uzun yıllar önce sözleşip on yıl kadar sonra belirledikleri yerde tekrar buluşmaları hakkındaydı. Kendi kendine gülümsedi. Mutluluktan öte hüzünlü bir gülümsemeydi bu. Hatta soğuk da denebilirdi. Genç kız hep böyle hikâyeler okurdu zaten. Sürekli macera peşinde koşan, kitaplardan fırlamış neşeli biriydi. Kocaman bakan yemyeşil gözleri vardı, siyaha çalan koyu saçları… Adam gözlerini yumdu. Ağlamayacaktı. Ağlayamazdı, bunu ona yapamazdı. Derin bir nefes alıp kitabın son sayfasını açtı. İki gencin nihayet kavuştukları yeri… Derin bir iç çekişin ardından yazmaya başladı:

Sevgilim, Bunu neden yaptım, inan bilmiyorum. Bazı şeylerden sıkılmıştım belki de. Ya da bazı şeyler ağır gelmiş olabilir, kurtulmak istemiş olabilirim. Dünyayı omuzlarımda hissettiğimi hatırlıyorum. O arabayı ne kadar hızlı kullandığım aklıma geliyor. Kâğıda bir damla gözyaşı düştüğünde ağladığının farkına varan adam kendi kendine söylendi. Homurdanarak mektubuna devam etti. O dümdüz saçlarına dokunamayacağım ve yaprak yeşili gözlerin bana bakmayacak bir daha, değil mi? Kendime bunun olmaması gerektiğini söyleyip duruyorum. Böyle bitmemeliydi. Her şekilde bitmeliydi ama böyle asla. Senden ayrı kalmaya dayanamazdım, bunu biliyorsun, değil mi? Seni, hiç kimseyi sevemediğim kadar sevmiştim ben. Odaya giren bir hastabakıcıyla olduğu yere mıhlandı. Kadının söylediklerine kulak asmadan onayladı ve ayağa kalkıp kapıyı kapattı. Oflayarak yerine oturmadan önce elinin tersiyle nehri andıran gözyaşlarını sildi. Bildiğim tek şey seni seviyor olduğumdu. Seninle olmak, aklımdan geçen her şeyin toplamı gibiydi. Ve adam bunun gibi kendini haklı çıkarmaya yönelik her şeyi teker teker, usanmadan kâğıda döktü. Sırayla içinden geçen her şeyi yazdı, ne kadar önemsiz ve ufak olursa olsun ve genç kız uyandığında, evet uyanacaktı, mektubun son cümlesini okuması yetmişti. Çünkü son cümle, onu tam kalbinden vuruyor ve nefessiz bırakıyordu. O beş kelime, genç kızın hayatını almaya yetmişti. Fakat bir başkası var, üzgünüm. Selin Karol ŞTTL HazırlıkB

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 43


İç Yazı Başlığı

mektup Sevgili Anne Frank, Sen gittiğinden beri savaşın şiddeti artmaya devam ediyor. Geceleri karartma uygulamak zorunda kalıyoruz ve her an İngiltere’nin yapabileceği bir hava bombardımanının korkusuyla yaşıyoruz. Geçen hafta yapılan bir bombardıman yüzünden okulumuz çok hasar gördü fakat binayı zamanında boşaltabildiğimiz için hiç kayıp vermedik. Bu yaşadıklarımızın Hollanda’nın başına geleceğini hiç düşünmezdim. Seni çok merak ediyorum. Neredesin, neler yapıyorsun, güvende misin? Veda bile edemeden gitmen beni üzse de zorunda olduğunuzu biliyorum. Almanlar her geçen gün daha fazla Yahudi topluyorlar. Neredeyse hiçbir Yahudi kaçıp kurtulamıyor. Biz de uzun zamandır yiyecek sıkıntısı çekiyoruz. Un, yağ, şeker karnelerle veriliyor. Karne fiyatları çok yüksek, üstüne babamın çalıştığı fabrika da kapatılınca annemin mücevherlerini satmak dışında hiçbir çaremiz kalmadı. Hırsızlık çok fazla, evimize birinin girip de zaten tükenmekte olan paramızı çalmasından çok korkuyoruz. Almanya’ya yapılan saldırılar gitgide artıyor ve bu durumundan Hollanda çok büyük zarar görüyor, keşke işgal altında olmasaydık. Bulaşıcı hastalıklar da oldukça çoğaldı. Evden yalnızca yiyecek almak için çıkıyoruz ve saatlerce sırada bekliyoruz. Kısacası savaş burada etkisini şiddetle gösteriyor, kurtulup kurtulamayacağımızdan emin değilim. Babam evinizde bulduğu mektuptan İsviçre’ye kaçmış olabileceğinizi düşünüyor. Umarım oraya sağ salim ulaşabilmişsinizdir. Bir an önce savaşın bitmesini ve evinize dönebilmenizi dilerim. Sevgilerimle… Özge Yılgür Fen10

Sayın Reşat Nuri Güntekin, Mektubuma başlarken edebiyat tarihimize katkılarınızdan dolayı size olan minnetimi sunmak isterim, efendim. Eserlerinizin oldukça büyük hayranıyım. Eserlerinizin şahsım üstünde derin ve bir o kadar da anlamlı izleri mevcuttur. Bir roman yazarının yapabileceklerini, toplumu etkisi altına alabileceğini, sizin yapıtlarınızdan öğrendim. Duygusal ve etkileyici romanlarınızın eğitici yönlerinden dersler çıkarmış ve bunların birer hayat kılavuzu niteliğinde kullanmaktayım. Eserlerinizi okurken kaybolduğumu, sanki kendimi o dönemde, o insanlarla bir arada yaşıyormuş gibi hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Gözlemci kişiliğiniz ve bunu sanatınıza yansıtma şekliniz tüyler ürpertici. Özellikle karakterlerin psikolojik tahlillerini kaleme alışınız olağanüstü. Sizin yazdıklarınız adeta canlanıyor, efendim. Bir rüya yazıyorsunuz ve okuyanlar bu rüya içinde oradan oraya savruluyor. Sözün kısası, sizi bir kez olsun görebilmeyi çok isterdim. Bana edebiyatın büyüleyici dünyasını ve sözün gücünü gösterdiğiniz içim çok teşekkür ederim. Umarım eserlerinizi okuyan insanlara verdiğiniz o huzuru, gittiğiniz yere götürmüş ve satırlarımdaki özlemi oradan dahi hissedebiliyorsunuzdur. Zeynep İrge Başkan Fen10

Sayfa 44

YAZIN


Sayın Profesör Nietzsche, Sizi en iyi tanımlayan ‘ümitsizlik’ kavramı ülkenin üstüne kara bir bulut gibi çökmüş durumda. Bütün vücudumuzu adeta ikinci bir deri gibi sarmış bencillik ruhumuzun en karanlık derinliklerine kadar kök saldı. Kibir ve kötülüklerden ağırlaşmış pahalı paltolarımızın altında ezilen insanlığımızla baş başa kaldık. Vicdan kelimesi zihinlerimizde daha önce hiç duyulmamış bir sözcük haline dönüştü, bütün sözlüklerde yerini en kirli beyazlara bıraktı. Acımasızca oynanan çok tehlikeli bir satranç oyununun içinde kapana kısılıp kaldık. Değersiz görülen piyonların cansız bedenlerinin satranç tahtasına her düştüklerinde çıkardıkları o tok ses tüm ülkeyi derinden sarstı, arkalarında sessiz çığlıklarının sözcüsü yaşlar bıraktı. Camdan bedenleri param parça olan piyonların arkasına saklanan Şah ise timsah gözyaşları dökerken içinden zafer nidaları attı. Oyunu uzaktan izleyen seyirciler gözlerini ve kulaklarını kapattı, arkalarını döndü ama yine de keskin kan kokusunun ciğerlerine işlenmesine engel olamadılar. Düşen her taşın kanı kir tutmayan zalimlik ve doyumsuzluğun üstüne silik lekeler bıraktı. Yuvaları yakılıp yıkılan insanlar buraya göçtü. Soğuk kış günlerinde iki üç kat battaniyeyle kendilerini ısıtmaya çalışarak, bir karton parçasının üzerinde sokaklarda uyudular. Yaz geldi, yeni bir yuva daha iyi bir hayat arayışına geçtiler. Batıdan batan güneşin karanlığı onlara yol oldu. Bir kısmı Ege’nin sakinliğine kanıp dipsiz masmavi hiçliğin içinde kayboldu, diğer kısmı tam kurtuluşlarına kavuştuklarını düşünürken insanlığa atılan çelmeyle en dibi boyladı. İşte bu atılan çelmeyle vicdan kelimesi ortadan öylece kaybolmaya karar verdi.

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Bu sıkıntılı ve bunaltıcı zamanlarda kitaplarınız gerçekleri yüzümüze sert bir tokat gibi çarpmaktan hiç çekinmedi. Siz bizi en zayıf yanımızdan vurdunuz: Benliğimizle, acınasıca olan mağdurluğumuzla. Bu tokat birçoğumuzu sinirlendirdi çünkü tartışılmaz bir şeydir ki dünyada ki en zor şey insanın kendisiyle ve hakikatle yüzleşmesidir. Bir kısmımızı, benim için uzun ama insanoğluna göre kısa olan yalanlarla dolu rüyadan uyandırdığınız için çok teşekkür ederim. Saygılar... Naz Tunç 10A

Sayfa 45


İç Yazı Başlığı

mektup

16.05.1787 Sayın Olympe de Gauges, Ben ne bir soylu, ne bir bilim adamı, ne de ünlü bir filozofum. Ben Fransız halkının içinden, yaşı 60’ları bulmuş, eğitimi okuma yazma öğrenene kadar sürmüş bir kadınım. Çok uzun yıllar boyunca ailenin ihtiyaçlarını almak gerektiği zamanlar dışında doğru düzgün evimden bile çıkamadım. Bunlar şaşırtıcı şeyler olarak –doğal bir şekilde- görülmüyor. Tabii benim bu durumum kocam hayata gözlerini yumduğu vakit değişti. Ben, yanımda üç çocuğumla beraber adeta ortada kalmıştım. Yabancı uyruklu bir aile olmamız ve benim bir kadın olmam durumu daha da zorlaştırıyordu. Kadınlar için iş koşullarının ne kadar kötü ve adaletsiz olduğunu o kadar iyi biliyordum ki… Ancak hayatımızı sürdürebilmemiz için çalışmaktan başka şansım yoktu. İki fabrikaya olmayacağını bile bile iş için başvurdum. Aslında beni işe kabul etmelerinden umutlu da değildim. Eski zamanlara nazaran azalmış olsa da, yine de toplumda yoksulluk ve işsizlik gibi gerçekler gündemdeydi. Fabrikalardan birinin yöneticisinin “Bunun gibi bir durumdayken işçi ihtiyacımızı kadınlarla karşılayacak değiliz.” dediğini hatırlıyorum. Onlarca kadın bu tür sözler duymaya alışmıştı. Bırakın iki cinsiyetin çalışma hakkı bakımından eşit olmasını, toplumda yurttaş ve insan olarak görüldüğümüz bile söylenemezdi. Sürekli kendime “Neden kimse bir şey yapmıyor?” diye soruyordum ve tam bu sorular aklımda uçuştuğu sıralar çeşitli kadın ayaklanmaları çıkmaya başladı. Fransız Devrimine rağmen iki cinsiyetin eşit statüye getirilmemesine kadınlar artık sessiz kalmamaya başlıyorlardı. İşte size bu mektubu yazma amacıma değineceğim noktaya geldim. Kadınların içine umut ve cesaret doğuran en önemli bireylerden biri olduğunuzu düşünüyorum. Gerek korkmadan söylediğiniz sözle olsun, gerek öncülüğünü yaptığınız eylemler olsun, gerek kadın hakları, ölüm cezası ve sömürgeciliği kınayan birçok eseriniz ve çalışmanız olsun pek çok kişiyi bilinçlendirip harekete geçme isteği ile doldurdunuz. Size sonsuz teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Dünyamızın kara günlerinde sizin gibi güneşlere çok ihtiyacı var. İdil Ceren Duman Fen10

Sayfa 46

YAZIN


İç Yazı Başlığı

MURAT GÜLSOY’A MEKTUPLAR... Sevgili Muratçığım, Lisedeyken seninle Galata’da yaptığımız yürüyüşler geldi aklıma. Dertleşip dükkân dükkân gezdiğimiz, keyifle kahvelerimizi yudumladığımız zamanlar... Yıllar geçti üstünden, inanmak zor. İlk aşklarımızı, ilk dertlerimizi birlikte yaşadık, sıkıntılara birlikte göğüs gerdik. Oysa şimdi ne dertler var hayatta, yanımızda duracak insan kalmadı. Özledim seni, sıcak yüreğini. Zamanında Ömer için ağlarken verdiğin desteği özledim çok, belli etmeden söverdin aşkıma.

Kıymetli Yazarımız, Bu onuru bana bahşettiğiniz için teşekkür ederim. Bir yazarın ruhuna sahip olduğumu düşünmüyorum. Ancak elimden geleni kalemime yansıtacağım. Erken kalkması gerekiyordu. Saate baktığı gibi fırladı yatağından. Dişlerini bile fırçalamadan giyindi. Kapıdan bir hışımla çıktı. Aklına gelen başına gelmişti. Gecikmişti, arabaya koştu, talihsiz adam anahtarı unutmuş. Eve koştu, geri bir baktı ki evin anahtarını da unutmuş. Bekleyecek zamanı kalmamıştı. Geri döndü, önünü ilikledi. Bir anda koşmaya başladı, o kadar hızlıydı ki şişkin göbeği ceketinin düğmesini patlattı. Düğmeye bakayım derken ayağını taşa vurdu. Sol ayağını hissetmiyordu. Sağ ayağı üstünde seke seke koştu. Köprünün üstünde esen rüzgâr suratına çarparken bir anda havalandı. Bir ıslak merdiven vardı. Kaydı, korna sesi geldi. “Buum” ve “pat!”. Kuş oldu, uçtu... Şaşırdım, bir anda, aklımdan ne geldiyse yazdım. Umarım takdirinize layığımdır. Berkay Paksoy 11F

Sevgili Murat Gülsoy, Resmin gölgesinde antik çağlarda var olmuş dinozoru görüyorum. İstanbulluluğun tarihinin kökünü görüyorum. Farkında olmadan İstanbul demişim... Smokinli biri; hani eskiden kılık kıyafetlerine değer verir, dikkat edermiş ya insanlar, günümüzün tersi kısaca. Tek bir ikilem var sanki; tek bir adam yarısı kuş yarısı insan. Özgür olmak isteyip de olamayan biri gibi... Ülkemizin geçmişi, şimdisi, geleceği gibi... Osmanlı yılları, istibdat olduğundan, savaş zamanı, gelişmiş ülkeler arasına girmeye çalışırken. Hep fedakârlık yılları yaşandı ülkemde. Uçmak için çabalarken sadece koşmak, bir de Galata’ya çıkıp denemeli şansını. Çıkıp bakmalı yüksekten sorgulamalı, kesinse de kararı ya uçmalı ya denizin dibinde huzur bulmalı.

Şimdi Galata’dan veya Sultanahmet’ten geçerken düşünürüm hep, ne kırdı, ne üzdü beni gencecik yaşımda. İstanbul’a geldiğime pişman etti. Otuz yıl geçmesine rağmen bu şehrin her yerinde onun gölgesi var. Kim bilir ne yapıyor, kimlerin kalbini kırıyor şimdi? Zeynep Soylu 11F

Önceki kitabın “İstanbul’da Bir Merhamet Haftası”nı okumayı da ihmal etmedim, hikâyesini duydum. Tek bir kişi, 7 karakter. Psikolojinin zorlanması diyoruz biz buna. Sevgiler… Buse Yolbulanlar 11E

Sayfa 47

YAZIN


mektup

MURAT GÜLSOY’A MEKTUPLAR... Sevgili Murat Gülsoy,

Muratçığım, Aramıza giren uzun aylardan sonra senden bir haber almak ne hoş! Umarım keyfin yerindedir. Hayatın koşuşturmasında nefes almaya bile vakit bulamazken eski bir dostla oturup iki çift laf etmek aklımıza bile gelmiyor nedense. Neyse, bu küçük sitemlerimle seni de sıkmak istemem. Şimdi gelelim attığın resme. Resme baktığımda açıkçası aklıma ilk düşen soru burasının Galata Köprüsü’nün eski zamanlardaki bir fotoğrafı olup olmadığıydı. Kıyıda gözüken camiler ve binalar İstanbul’u hatırlattı bana. Öne doğru hamle yapmış altı insan, üstü kuş biçimindeki karakter de ne yapıyor ola ki? Sanki uçmaya hazırlanan bir kuş gibi. Suya yansıyan gölgesi ise bir dinozoru anımsattı bana. Bu insan-hayvan karışımı figürü kaçıran ve bu kaçışta başkalaşan insanla bağdaştırdım. Altındaki sakin suyun üstünden yükselip uçan karışmış bir adam... Eminim ki okuyucuların bu kapalı gördüklerinde akılları epey karışacaktır ve farklı yorumlayacaklardır. Sana kocaman sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum. Ayda Uzel 11F

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sadık bir okurunuz olan bendenize gösterdiğiniz ilgiden ve teveccühten dolayı ailecek öncelikle ittihaz ettik ve çok mutlu olduk. Eski gravür ve kartpostallara ilgi duymam sebebi ile bu kapak tasarımı ile ilginç bir bağ kurdum. Fransız ‘’dadaizm’’ (Rastgele bir sayfa açan ve Fransızca çocuk dilinde tahta at anlamına gelen bu kelimeyle karşılaşan sanatçılar da akıma Dadaizm adını vermişlerdir, bu isim bile akımın özgünlüğünü ortaya koymaktadır.) akımı ile harmanlanan ve kitabın bu akımın önemli eserlerinden kabul edilen Max Ernst’in ‘’Merhamet Haftası’’ isimli resimliromanını (sadece resimlerle mesaj anlatıyor, özgün bir eserdir, yani bir çizgi-roman değildir.) kaynak edinmeniz ve bunu İstanbul’a uyarlamanız oldukça ilginç. Grafik tasarımlarınızı yapan şahsa buradan teşekkür ediyor, selamlarımı iletiyorum. Yazdığınız bu eser tam tarif etmek gerekirse Avrupa kökenli ‘’dadaistsürrealist’’ akımı İstanbul’a getirmiş. Bu açıdan oldukça ileri ve özgün olan Türk resmi ve sanatında yeni ufuklar açtığınızı, ‘’dadaizm’’ akımı ile alakalı olarak ‘’Bu eser neyi anlatmış?’’ sorusuna ‘’:- Bu resim bir ayna gibidir, bir şey anlatmaz, sadece bakanı bakana anlatır.’’ cevabını vermeniz sanat insan ilişkisi anlamında bir kilometre taşı. Sizinle bu kitap ve başka kitaplarınız konusunda muhabbet etmeyi çok isterim. Saygı ve hürmetlerim ile… Ahmet Kalafat 11G

Değerli Murat Gülsoy, ‘’Yoruldum monotonlaşmış hayatın koşuşturmacasından. Yapışmış üstüme kalitesizlik kokan takım elbisem. Hoş, kaliteli olsa ne olur, daha çok para, daha çok yük demek değil mi? Değil. Daha çok para işlerini yaptıracak çok fazla insan. Yok, yok yine de bir sorumluluk vardır; insanı yoran. Ben çok bilmem tabii hiç yaşamadım, yaşayamam iktidar olma duygusunu. Aman kalsın zaten ben daha evdeki çocukları, kadını idare edemiyorum başkalarını nasıl edeceğim. Ah, ama çok param olsa fazla yüküm olmadan. Saçlarım olsa borç sıkıntısından dökülmeyen. Mutlu olsam gerçekten, burnum uzamasa mutluyum demekten. Kalk, işe git, eşek gibi çalış, eve gel, çocukların gürültüsü, kadının şikâyetleri, uyu, tekrar et… Zevk alsam ya hayattan monotonlaşmadan. Çıkarıp atsam kalitesiz takım elbisemi. Yoruldum.’’ Bu resimden yola çıkarak kalemime yansıyan kelimeler bunlardır. Umarım hoşunuza gitmiştir. Sevgilerimle… Miray Aslan 11E

Sayfa 48


İç Yazı Başlığı

MURAT GÜLSOY’A MEKTUPLAR... Pek Sevgili Murat Gülsoy, Ben, beni aramaya, görünenin aldatıcılığını, tatminkârlığını, yanıltıcılığını keşfetmeye; görünmeyenin peşine düşmeye, hayal etmeye, çizmeye, dinlemeye, giymeye başladığımdan beri “doğru”ya olduğum kadar uzağım hayata. Kırmak istediğim kabuğum kadar küçük, aşmak istediğim gökyüzü ne kadar büyükse, aslında kaçmaya çalıştıklarım da alamayacağım nefesler kadar sonsuz. Nerden başlanır ki geride bırakmaya? Sokaklarında soluklaşmış belki de silinmiş kalıcı ayak izlerim, çaresizlikle beslenen umutlarımın karıştığı, insanlara yaşam veren havasında yoğrulduğum, yıprandığım, yükselsem de alçaldığım bir şehir mi olsa, unutmasam bile hatırlamayacağım ilk parçam? Kendim mi olsam bu yolculukta yoksa olmak istediğim şey mi? Kendim olarak mı bulsam asıl “ben”i, kimliksiz mi karşılasam o “gelecek ben”i? Ancak olmadığım olursam aşarım şimdiki gerçeğimi, ne kadar uzak olursam “ben saydığım ben”den o kadar pervasızca koşarım, koşarım geçmişimden. Her şey uzaklaşır, bulanıklaşır, kaybolur, nokta olur ve ben ancak o zaman bu kadar yaklaşırım “ben” e. “Ben” ki unutmak istemediği geçmişler biriktiren, yeni geçmişler, yeni “ben”ler arayışına girmeyen. Elif Almıla Kaya 11E

Sevgili Murat Gülsoy, Öncelikle size beni seçtiğiniz için çok teşekkür ettiğimi belirtmek isterim. Ben de bu kaçınılmaz rutinde kafamı dağıtacak bir meşguliyetin içindeydim, tam vaktinde geldiniz bana. Şimdi izninizle asıl meselemize, resimde ne gördüğüm dönmek isterim. Resimde, ilk olarak tabii ki iki gözü olan herkesin görebileceği şeyleri fark ediyorum. Takım elbise giyinmiş kuş kafalı bir adam, arkasında İstanbul manzarası koşuşturup duruyor, yansıması bir dinozoru andırıyor. Tam bu şehrin insanı, nereye gittiğini bilmeden, “uçarcasına” gidiveriyor işte. Bu içinde bulunduğum bitmek bilmez rutini anımsattı bana. Her gün içinde bulunduğumuz bu sonu gelmez şehir insanı koşuşturmasında sıradan bir kare gibi göründü gözüme. Takım elbise giyiyor oluşu bu duyguyu pekiştirdi bile diyebilirim. Arkasındaki şehir manzarası yerleştirmesi de bunu destekledi. Öte yandan, arkaya düşmüş olan dinozor gölgesi modern şehrin içerisinde bastırılmış ilkelliğimiz ve bu şehrin içerisinde koşturmaktan erimiş kanatlarımız, işte biz. Koşuşturuyoruz. Bu kuş da bizden biri. Biz kimiz? Bilmiyorum. Nereye koşuyoruz? Varmadan söyleyemem. Bizi kafeslerimizden dışarı çıkartacak daha fazla resimlere ihtiyacımız var. Yeni kitaplarını umutla bekleriz. Burcu Kubilay 11F

Sayın Murat Gülsoy, Resme ilk baktığımda onu bir dinozor zannettim. Aslında bakarsanız gölge cidden Godzilla’ya benziyor. Şehrin üzerine düşen devasa bir gölge. Yarı saydam, kırılgan bir zemin üzerinde tökezler gibi bir ayağı havada… Ancak o zeminle ilgili tuhaf bir şeyler var. Üzerindeki altındakine ait değil… O, denizin ve karaların simetrik bir yansıması. Ayna gibi. Kuş adam neden onun üzerinde? Neden tökezliyor? Belki de tökezlemiyor. Ayakları bir karış havada, aklı gibi. Kuş beyinli bir adam. Düşünmüyor, gerçeklikten uzak. Toplumun, şehrin, medeniyetin üzerinde kara bir gölge. O bir ucube mi? Canavar mı? Hayır! O, medeniyetin bir yansıması. O, biziz. Biz; başkasının kendi yerimize düşünmesine izin veren, sahte bir gerçekliğe inanan, bir kukla gibi oynatılan, sevgi ve barışı dünyevi zevklere değişen toplum. Biz bir canavar yarattık ve onun gölgesi her geçen gün büyüyor, ta ki karanlığı hepimizi yutana kadar. Sevgilerle… Ceren Bilge Ünal 11G

Sayfa 49

YAZIN


İç Yazı Başlığı

söyleşi MURAT GÜLSOY’LA KEYİFLİ BİR SOHBET Ceren Bilge Ünal: Yazma süreciniz nasıl geçiyor? Korktuğunuz oluyor mu? Böyle kağıt size bakıyor, siz kağıda bakıyorsunuz. Nasıl üstesinden geliyorsunuz? İlhamınız nereden geliyor? Murat Gülsoy: Güzel bir soru. Olur, niye olmasın? Boş kağıt kadar korkutucu bir şey olamaz. Kağıt olmak zorunda değil, boş ekran da diyebiliriz buna. Çoğu zaman bilgisayarda yazıyorum zaten ama her zaman defter tutuyorum. Her zaman bir defter vardır başucumda ya da yanımda. O uçup giden şeyleri not ettiğim ya da gördüğüm bir rüyayı yazdığım... Her gün mutlaka yazıyorum. Bu, tıkanıklığı aşan en güzel şeydir. Her gün bir bahane bulup yazıyor olmamız lazım çünkü. Yazmak yaza yaza gelişen bir şey. Yeterince okuyayım ve yeterince düşüneyim, sonra da aklında şahane bir şey planlayıp şimdi de yazayım diye bir şey değil yazma süreci. Resim yapmak da öyledir. Resim, yapa yapa gelişen bir şey. İstediğiniz kadar resimlere bakın, resim teorisi üzerine okuyun. Ne zaman ki fırçayı, kalemi elimize alıyoruz, başlıyoruz çalışmaya. Çünkü elle yapılan bir şey. Aynı şekilde yazı da elle yazılıyor. Bunu çoğu zaman unutuyoruz, bu yüzden de öylece bakıyoruz sayfaya. Aslında yazıyor olmamız lazım o sırada. Elimizin çalışıyor olması lazım. O boş sayfanın doluyor olması lazım. Tabi her seferinde kalemle yazmamız da gerekmiyor. Klavyeyle de yazmak güzel. Hatta klavyeyle yazmak daha da güzel. Sayfa 50

İki elimizi birden kullanıyoruz. Birçok parmağımızı kullanıyoruz. Demek ki beynimizin bir yerlerinden sözcükleri aktarıyoruz oraya. Ama kalem de güzel çünkü kalemde de tek bir yere odaklanıyoruz, tek bir noktadan hepsini akıtmaya başlıyoruz. Ben şuna inanıyorum: Farklı kalemler, farklı renkli mürekkepler, farklı klavyeler, farklı ortamlar, farklı defterler ne kadar çok olursa, ne

kadar farklı yazma deneyimimiz olursa, tıkanıklık o kadar rahat aşılır. Ama şimdi bu, soru’nun biraz teknik kısmı. Biraz da içerikle ilgili kısmına cevap vereyim. Yani yeni hikâyeler nasıl bulunur. Sürekli yazmak nereden yola çıkacak? Bunda hayal gücünü çalıştıranı bulmamız lazım. Hayal gücünü harekete geçiren unsur sınırlara çarpmaktır. O sınır her ne ise onunla yüz yüze gelmemiz lazım. Bir ormanda yürüdüğünüzü düşünün. Ormanda yürüyoruz. Gayet mutluyuz. Hava çok güzel. Nefis bir ortam. Hiçbir şey düşünmeden yürüyoruz ama ne zaman önümüze bir duvar çıkıyor,

iki adım geri çekiliyoruz. Canımız sıkılıyor ve hemen şunu düşünüyoruz: Arkasında ne var acaba? ‘’Arkasında ne var acaba?’’ düşüncesi bize arkasında olabilecekleri hayal etme gücü verir. Kişiliğimize göre ‘’arkasında kim bilir meyve ağaçları vardır’’ı da hayal edebiliriz; ‘’arkasında kim bilir nasıl kayışları bırakılmış Doberman’lar dolaşıyordur’’u da hayal edebiliriz. Bu hayaller tamamen bizim kendi bilinç dışımızdan yüzeye çıkıyor. İşte hayal gücü böyle çalışan bir şey. Sınıra çarptığı an çalışmaya başlıyor. O zaman yazarın kendi sınırlarını bulması lazım. İnsan kendini kısıtlayan, kendi özgürlüğünü tehdit eden unsurları bulup onlara karşı iş yaptığı zaman hayal gücü devreye giriyor. Yazmak o yüzden bir kaçış değil. Tam tersine üstüne gitmekten kaynaklanıyor. Bütün o korkuların, zaafların… Dolayısıyla bu bir içsel araştırma. Yani bir kendi üzerine çalışma, asıl malzeme kendimiziz çünkü. Burcu Kubilay: Geçmişinize baktığımızda mühendislik eğitimi almış olduğunuzu ve bu alanda akademisyenlik yaptığınızı görüyoruz. Ayrıca psikoloji eğitimi de almışsınız. Okurlarınız size daha çok edebiyatçı projeci yazar Murat Gülsoy olarak görüyor. Bunların arasında kitaplarınızda en temel konumu alan disiplin, daha çok psikoloji. İstanbul’da Merhamet Haftası’nda bir resme bakarken oluşan zihinsel süreçler detaylı bir şekilde ele alınıyor. Bütün bu sebeplerden dolayı sormak istediğim soru şu: Sizce yazarın kendisini farklı bilimsel çerçevelerle donatmasının edebiyata; roman ve öykü yazmanıza katkısı nedir?

YAZIN


Murat Gülsoy: Teşekkür ederim. Bilimle edebiyat birbirinden çok farklı alanlardır. Bu fark üzerine konuşursak belki biraz daha açık olur ne söylemek istediğim. Başlangıçta (başlangıç dediğim ortaokul ve lise zamanları) merak ettiğim şey şuydu: Hakikat nedir, gerçek nedir? Çünkü gerçekliğin ne olduğunu bilip hayatımı ona göre şekillendirecektim. Ben hemen kararımı vermiştim, hakikat bilim demektir, diye. Bir süre sonra bilimi anlıyorum ama anlamak meselesinin kendisi de ilgimi çekmeye başlamıştı. Onun da o kadar net olmadığını anlamıştım, yani zihinsel süreçler, akıl-fikir meseleleri, felsefe… Bunlar beni psikolojiye yaklaştıran şeylerdi ama bu da bilimsel kaynak, bunun da cevabı bilimsel olarak verilebiliyor. Fakat bir de bilimin dışında kalan bir alan var, sanatın alanı. Sanatın alanı da bir bilgi veriyor ama bu bilgi bilimsel bir bilgi değil. İkisi arasında çok ciddi bir fark var ve ikisine de ihtiyacımız olduğunu, en azından benim ihtiyacım olduğunu keşfettim. Nedir peki sanatın bilgisiyle bilimin bilgisi? Bilim her zaman her yerde tekrar edilebilir düzeydedir, yani siz bir yerde bir deney yaparsınız, sonuçlarını alırsınız, yayımlarsınız, bir başkası başka bir ülkede alır sizin yaptığınız deneyle yol haritasını adım adım takip eder; yapar aynı deneyleri sonuç çıkarsa çıkar çıkmazsa da der ki sen yanlış yapmışsın. Yani bilim her yerde her zaman olabilecek bir şey. Oysaki sanat bunun tam tersi. Sadece bir yerde, bir zamanda, bir kişinin deneyimini bizlere veriyor. Yani biz Suç ve Ceza’yı okuduğumuzda bu Dostoyevski’nin sadece belirli bir zamanda, belirli bir coğrafyada, belirli bir kişi

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

olarak yazdığı bir romanı okumuş oluyoruz. Oradan aldığımız bilgiyle evet biz Rusya hakkında da bilgi edinmiş oluyoruz ve birçok şey öğrenmiş oluyoruz ama ana motivasyonumuz o değil. Biz bilgiyi o anlamda öğrenmek istesek tarih kitaplarına, sosyolojiye, ekonomiye bambaşka bilgilere bakar ve öğreniriz. Suç ve Ceza’yı okuduğumuzda öğrendiğimiz şey bir kişisel deneyimin içsel manzarasıdır ve bunu bize bilim veremez çünkü dediğim gibi alanı o değil. Bilim tekrar edilebilirlik ve nesnellik

şeker yese insan bıkar diye bir laf var. Nerede bir farklılık varsa onu tarayan bir şey zihnimiz, bu yüzden de farklı alanlarda çalışmak insana çok iyi geliyor.

üzerine kuruludur. Sanat ise öznellik üzerine kuruludur. O yüzden her yapılan şeyin kendi değeri, kendi özgünlüğü var. Ne kadar özgünse o kadar iyidir. Dolayısıyla ikisini birlikte yapıyor olmak tabii ki güzel bir şey, insanı geliştiren bir şey. En azından kişisel olarak pratikte şunu söyleyebilirim, bu alanda çalışıp yorulduğum zaman öteki alana geçtiğimde hiç yorgun hissetmiyorum çünkü zihin öyle bir şey, aynı şeyleri yaptığı zaman yoruluyor rutinden sıkılıyor, her gün

klişeleriniz var mı ve bunlar yazma sürecimi nasıl etkiler?

Miray Aslan: Yaratıcı yazarlıkla ilgili atölye çalışmaları yapıyorsunuz, seminerler düzenliyorsunuz. Ben de yazı yazıyorum ve yazılarıma dönüp baktığımda kendime ait klişelerimin olduğunu fark ediyorum. Bunlar bir sözcük, karakterlerime yüklediğim özellikler gibi şeyler. Sizin de kendinize ait

Murat Gülsoy: Şöyle söyleyebilirim, tekrar eden temalar, konular, motifler oluyor. Eskiden bunları hiç yapmak istemezdim. Mesela bir tane rüya hikâyesi yazdıysam bir daha onunla ilgili bir şey yazmaman gerektiğini düşünürdüm. Kendimi tekrar etmeyeyim duygusu vardı. Sonra bunun çok yanlış bir şey olduğunu fark ettim. Aslında o

Sayfa 51


İç Yazı Başlığı

söyleşi Neden? Nedeni yok. O da mühendis ben de mühendisim. Sadece bu değil. Yazdıkları bana çok yakın geliyordu, zaten o ölmüştü tabii benim okuduğum dönemde, aramızda on ya da on beş sene fark vardı yazdığı dönem ile. Ruh durumları aslında çok yakın ve yeni gelmişti. Her şeyi yazabiliyordu. Espri de yapabiliyordu, tarihten de bahsedebiliyordu, birden bire divan edebiyatı gibi de yazabiliyordu. Dünya edebiyatı ve Türk kültürüne hakimdi. Ben de dedim ki bu yoldan ilerlemeliyim. Ilk yazdığım yazılarda tabii ondan çok etkiler vardı. Ama bunun doğal olduğunu ve iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Sanatın, sanat eserinin tek amacı var: Etki yaratmak. Etkilemiyorsa hiçbir anlamı yoktur. Mesela bilimsel eserin öyle değil, onun amacı etki yaratmak değil. Onun amacı bilgi vermek. Ne kadar okundu diye bakmaz ya da ne kadar insan ilgilendi. O sabittir. Ama sanat eseri öyle değil. Eğer etkili olmak istiyorsanız etkiye açık olmalısınız. Yani etkilemek için etkilenebiliyor olmak lazım. Bu şuna benzer: Aşık olabilmek için aşık olunabilmesi lazım. Eserinizi yazmak için çok aşık olmanız lazım, birilerinden çok etkilenmiş olmanız lazım. Sonra nasıl oluyor? Hep o etkileneceğimiz yazarı arıyoruz.

Sayfa 52

içeriyor. Bu ikisi ile birlikte yürüyen bir şey benim hayatım. Peşinden koştuğum kişi çoktur. Tek tek insan sayamam ama büyük yazarlar, büyük düşünürler elbette çok etkilemiştir beni. Miray Aslan: Deniz karakteri hiç noktalama işareti kullanmamıştı yazılarında ve ben bunları okurken şöyle yorumladım: Noktalama işareti kullanmaması kafasının karışıklığındandır. Bu doğru bir tespit mi? Murat Gülsoy: O anda, o şekilde kağıda döküyor; düzgün cümle kuracak durumda değil. o yüzden de noktalama işaretlerine girmeden yazıyor. Buluyoruz o yazarı, çok seviyoruz, okuyoruz ve sonra da onun etkisinden nasıl kurtulacağız diye mücadele veriyoruz. O yazarı öldürmek istiyoruz. Bu nedenle çok sevdiğimiz yazarlar ile olan ilişkimiz kolaylıkla nefret ilişkisine dönebilir; bu, kişiler olarak değil eserler anlamında. Ahmet Kalafat: Hayat felsefeniz nedir ve kimlerden etkilendiniz? Murat Gülsoy: Hakikat nedir, hayatta neye inanmalıyız, neye göre davranmalıyız? Bir yandan sanat yapıyorum. Neden? Biri içsel deneyim diğeri ise dışsal gerçekliği

Sıla Akdeniz: Hayalet Gemi’yi ben lisedeyken çok takip ederdim, hatta oraya bir şeyler gönderirdim kendimce ve çok üzülmüştüm kapandığı zaman. Şu son bir buçuk iki yıl içerisinde inanılmaz bir dergi çeşitliliği var, çok arttı ve acaba sizinle aynı ekibin yeniden böyle bir düşüncesi olabilir mi? Murat Gülsoy: Yok artık öyle bir ekip kalmadı, hepsi yaşlı başlı insanlar oldular. O, belirli bir yaş döneminde, belirli bir zamanda o şekilde yapıldığı için güzeldi. Şimdi öyle bir şeyi biz otursak mümkün değil,

YAZIN


yapamayız. Başka bir şey yaparız ama o da başka bir şey olur ve biz de başkaları oluruz, yani o şey bir daha olmaz diye düşünüyorum. Sıla Akdeniz: İkincisi de, Gölgeler ve Hayaller Şehri’nde Beşir Fuat ile ilgili yazdıklarınız kurgusal ama ben o yazma sürecini çok merak ediyorum. Nasıl bir araştırma işine girdiniz, ne yaptınız? Bence sadece o roman üzerinden on birinci sınıf edebiyat dersi anlatılabilir. Murat Gülsoy: Ben en başından beri Beşir Fuat’la ilgili her şeyi okuyordum zaten ama dört beş sene önce, artık Beşir Fuat’la ilgili bir şey yazayım dediğim noktada bir yandan da şeyi okuyordum on sekizinci, on dokuzuncu yüzyıl oryantalistlerinin anılarını, İstanbul’a gelip anılarını yazıyorlar ve biz de Boğaziçi Üniversitesi’nde bazılarını yayımlıyorduk, hoşuma gidiyordu yani dediğim gibi gündelik kaygı yansıtılmadığı için ele geçen en ufak metin beni mutlu ediyordu. Misyonerlerin ya da bu yeni gelen gezginlerin yazdıkları da bunu içeriyor. Yazmaya karar verdiğim noktada artık döneme dair okumaya, anıları okumaya başladım çünkü roman yazacağım gözüyle okumak başka bir şey çünkü o zaman sizin kaygılarınız başka bir şey oluyor. İşte adam nerede oturuyor, Cağaloğlu’ndaki evinde. Peki karşısında ne var, kitapçı dükkanı var. Kitapçıyı kim işletiyor, işte Arakel diye bir adam. A kitaplarını da o adam yayınlamış! İşte şimdi kafanızda o karakter, o ev, o dükkan gerçekleşmeye başlıyor. O zaman o fotoğrafları buluyorsunuz; o ev nasılmış, o yokuş nasılmış ve zevkli bir dedektiflik araştırması gibi oluyor. Mesela karakteri bir tramvaya bindireceğim bir yerden bir yere gitmesi gerekiyor romanda ama tramvay nerede bitiyor bilmiyorum. Bebek’te de bitiyor olabilir Ortaköy’de de bitiyor olabilir. Araştırıyorum, tam tarihi tespit Y I L :1 6 S A Y I :1 6

edemiyorum çünkü o yılın içinde bitmiş ama hangi günde bitmiş belli değil. Bu da benim takıntım tabii yani Bebek’te bitirsem ne olacak kim çıkıp aksini söyler? Söylemez tabii ama ben olabildiğince gerçek yazıyorum her şey gerçek olsun istedim. O karaktere, o Beşir Fuat karakterine ekstradan bir oğul ekledim onun dışındaki her şeyin gerçeğine uymasına çalıştım. Artık geleceğin tarihçileri tutup da bir yanlışlık bulursa bilemem… Emre Etgür: Yazarken toplumsal bir soruna yol açabileceğinizi düşünüp yazıyı sildiğiniz oldu mu? Murat Gülsoy: Olmadı diyelim ama zaten insan yazmıyor onu. Yani sansür böyle bir şey. Başınızı belaya sokacak veya insanların korkunç şekillerde algılayacağını düşündüğünüz bir şeyi yazmıyorsunuz ama bu çokta hesaplanabilir bir şey değil. Bu birazcık ta sizin ne kadar popüler olduğunuz, sizi ne kadar hedef gösterdikleriyle ilgili bir şey. Emre Etgür: Mühendislik ve psikoloji eğitiminiz var. Aslında ikisi birbirine zıt gibi görünüyor ama bu iki farklı eğitimin size kattıkları nedir? Murat Gülsoy: Mühendislik uygulamalı bilim. Fizik ve matematiğin çeşitli alanlara uygulanması olarak özetleyebiliriz. Mühendislik eğitimini alırken eksikliğini çok hissettiğim şey işin felsefi kısmıydı, bilim felsefesi hatta araştırma nasıl yapılır kısmı da eksikti, bilimsel

araştırma kısmının eksik olduğunu düşünüyordum o tarihlerde. Psikolojiye geçtiğim zaman bu çok tamamlandı. Psikoloji çünkü araştırma üzerine kuruluydu, zaten araştırma metotları derslerini masterda iken gördüm ve mühendislik kısmı o zaman tamamlandı. Mühendislik problem çözme öğretisi gibi algılanıyor oysaki sanatsal bir tarafı da var çünkü yaratıcılıkla ilgili. Yeni bir ürün, yeni bir çözüm, yeni bir alet, yeni bir yaklaşım üretmeniz lazım ve bunu da belirli bir disiplin içerisinde yapmanız lazım. Psikolojinin de çok benzer tarafı var, temel bilimsel araştırma mantığı aynı çünkü. Oradan çok şey kazandım ama sonra tekrar mühendisliğe dönüp doktoramı yaptım. Edebiyat kısmı da kişisel deneyimle ilgili olan bölümü. Güzel olan şey şu, ne kadar çok şey bilirseniz o kadar iyi; yani, ne kadar çok alanda çalışmışsanız o kadar iyi; ne kadar çok ülke gezmişseniz o kadar iyi ama tek başına yeterli değil. İkinci gereken şey de içe bakış meselesi, edebiyat için konuşuyorum.

Sayfa 53


İç Yazı Başlığı

söyleşi tekrar eden şeyler, tam da bizimle ilgili olan şeyler. Bu yinelemeler anlatımda bir kısırlıksa o ayrı bir konu, orada da mücadele etmek gerekiyor ama tekrar eden şeyi yok etmek yerine onun üzerinde çalışmak, onunla mücadele etmek daha iyi. Tıpkı kendini tekrarlayan rüyalar gibi. Bazı rüyalar tekrar ediyorsa bunun gerçekten bizimle ilgili bir tarafı vardır. Bu önemli bir şey yani oradan sürekli aynı sinyal

geliyor, burada bir sorun var demek oluyor. Dolayısıyla özgün olmak iyi evet, ama kişi olduğumuz için belli şeylerin tekrar etmesi normal. Güneş Bakırcıoğlu: Kitaplarınızı yazarken mesaj verme kaygınız var mıdır, varsa bu, kitabı yazarken mi gelişir yoksa önceden aklınızda bir konu vardır da ona göre mi yazarsınız? Murat Gülsoy: Demin söylediğim gibi her kitabın bana kalırsa ayrı bir süreci var ama temelde başlangıç noktasında bir mesaj yok. Şu konuda mesaj veren bir Sayfa 54

öykü, roman yazayım diye yola çıkmıyorum, çıkarsam çok da iyi olmayacağını biliyorum. Güneş Bakırcıoğlu: Kitaplarınızı yazarken mesaj verme kaygınız var mı, varsa vermek istediğiniz mesajlar yazarken mi şekilleniyor, kitabı yazmadan önce belli mi? Murat Gülsoy: Her kitabın ayrı macerası, ayrı bir süreci var ama

temelde başlangıç noktasında bir mesaj yok. Şu konuda bir mesaj verecek bir roman ya da öykü yazacağım diye yola çıkmıyorum, çıkarsam da çok iyi olmayacağını düşünüyorum. O yol iyi bir yol değil zaten. Bunu şöyle örnekleyebilirim aslında: Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz diye kısa bir romanı vardır. Hikâyede yaşlı bir adam, Santiago, eski bir balıkçı uzun süredir hiç balık çıkmamış, vurmamış, köyde madara olmuş durumda, kimse tarafından ciddiye alınmıyor. Son bir kez ava çıkmak istiyor ve çıkıyor. Çok büyük bir balıkla mücadele ediyor, vuruyor, kayığına bağlayıp geri dönerken

köpekbalıkları saldırıyor, yaşlı adam döndüğünde hem muzaffer hem de yenik hissediyor kendini. Edebiyatta önemli yeri olan bir roman. Okuduktan sonra düşünüp diyorsunuz ki “Hayatla mücadeleyi ne kadar güzel anlatmış, doğayla, insanlarla mücadeleden bahsetmiş.” Hâlbuki Hemingway bu eseri yazarken çok güzel bir av sahnesi yazmayı hedeflemiş, hayat mücadelesiyle ilgili mesaj vermek değil amacı. Kısacası buradaki mesele bir mesajdan yola çıkmak değil, mesaj zaten kendiliğinden ortaya çıkıyor, siz mesaj vermeyi hedeflerseniz kendinizi sınırlamış oluyorsunuz. Ben de kendimi sınırlandırmıyorum genelde mesajlar sonradan ortaya çıkıyor. Almıla Kaya: “İstanbul’da Bir Merhamet Haftası” adlı romanınızda karakterler sonun nasıl geleceğini, onları nelerin beklediğini bilmeden belki de en başından pişman olma ihtimallerini düşünmeden, kendi içlerindeki ve toplumdaki ‘ben’lerini geride bırakarak yeni mutlulukların, yeni hayatların, arzuların ve ihtiyaçların arayışında öteki hayatların gölgelerinde yaşıyorlar. Bu hayatları tasarlarken sizin esinlendikleriniz gerçekleşmesini istedikleriniz mi, insanoğlunun mevcut durumu ne olursa olsun derinlerden mutsuzluk parçaları bulabilme ve açgözlülük potansiyeli mi, yoksa öylece doğdular mı? Murat Gülsoy: Bunun bir kısmı bence sizin yorumunuz ve güzel bir yorum; “Nerden çıktı bu karakterler?” sorusunun çok da bir cevabı yok. Bazıları kendiliğinden çıktı ama bütün çıkanlar onlar değildi. O yedi kişiden başka YAZIN


kişiler de vardı ama onlar başarısız oldu. Kişileri hep yazarın çevresinde kurdum, hep bir ilişkileri vardı, kuzeni, arkadaşı gibi. Onlara resimleri verse tepkileri ne olurdu düşüncesinden yola çıktım diyebiliriz. Sedef Dündar: Yazarlık kariyeriniz boyunca hayal kırıklığı olarak nitelendirebileceğiniz bir eseriniz var mı? Murat Gülsoy: Hep şöyle olur, “Ya çok süper oldu.” diye başlarız ve yayımlanır. Her birinin sonunda bir hayal kırıklığı vardır Neyse bir dahaki sefere denir. Çok aceleci bir karaktere sahibim. Zaten şöyle düşünmek lazım insan yapabildiğini yapıyor. Daha önce çok hayal kırıklığı yaşadığım için sekiz dokuz yıl yazılarımı yayımlatamadım. Baktım yazılarımız yayımlanmıyor. Biz de minnet etmedik. Hayalet Gemi diye kendi dergimizi çıkardık. Yedi yıl dergicilik yaptım. Hemen hemen o çevrede tanınan bir insan olmuştum.1999 yılında kitabım yayımlandı sonunda . Çok sevindim. Fakat kitabım

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

yayımlandıktan bir ay sonra büyük İstanbul depremi oldu. Tabii her şey değişti. O andan itibaren herhangi bir şeye sevinme ihtimali kalmadı. Dolayısıyla başlangıcında bir sürü hayal kırıklığı olduğu için daha farklı gelişti olaylar. Yani başı çok sıkıcıydı. Her an vazgeçebilirdim. Dergi olmasaydı. Dergi o yüzden iyi bir şeydir. Kulüpler, arkadaşlar önemlidir çünkü sizin yazdıklarınıza değer veren birilerinin olması lazım. Ötekisini de yapmak mümkün, tek başına kimse yayımlamadan senelerce on dört sene yazmakla mümkün müthiş bir sebat aslında, öyle olması lazım. Ama zordur. Yani moral olarak sizi ayakta tutan, ayakta tutacak bir değer sistemine ihtiyacınız var. Çok şey öğrendim dergicilikten, bir araya gelen insanlarla bir şey yapabilme kültürü çünkü. Gerçi sizin güzel bir okulunuz var, zaten burada bu kültürü ediniyorsunuzdur ama bizim zamanımızda pek öyle değildi. İki kişinin bir araya gelmesi bile kuşkulu bir ortam yarattığı için, 80’li yıllar. Düşünün kulüptü, faaliyetti… böyle bir şey yok. Organize

olmak, örgütlenmek kelimelerinin kendileri zaten başlı başına bir suç. İnsanlar bir araya gelip bir şey yapamaz hale geliyor. O yüzden dergi çıkarmak bir grup insanın ego savaşına dönüşüyor. Bu işe gönül vermis kişilerin kendi egolarını geri çekmeyi başarması, gruptaki diğer kişileri dinleyip hep beraber bir şey yapmayı hedeflemesi gerekir. Yoksa “Sadece benim dediklerim olacak, siz de bana uymak zorundasınız.” şeklinde bir yaklaşım, bir mantık olamaz. Ben bunun aksini yapmayı başarabildiğim için çok şey kazandım. Kazandığımı nerede mi görüyorum… Mesela labarotuvarda doktora öğrencileri ile bir şey yazarken işte orada bu tecrübe işe yarıyor. İnsanlarla beraber bir şey yapabilme. Ben edebiyattan her zaman hoşlanırdım. Kabataş Erkek Fen Lisesinde okumuştum. Orda çok iyi bir edebiyat öğretmenimiz vardı, “Siz fenciler, sizin kafanızın çok iyi çalışması lazım ve sizin edebiyatı çok daha iyi yapabilmeniz lazım.” diyerek bizi teşvik ederdi ve bir yandan da bunun altını doldururdu. Nasıl metin okunur, nasıl farklı biçimlerde değerlendirilebilir gibi... Ondan birçok şey kazanmıştım. Ama dediğim gibi şu fikir yoktu kafamda: Dostoyevski veya Mai ve Siyah okuyorum, o zaman ben de yazmalıyım böyle şeyler. O yaşta bu his kolay kolay hissedilemezdi. Hazırlık sınıfına gittiğimde Boğaziçinde farklı şeyler okumaya başladım. George Orwell, derken bir anda Oğuz Atay ile tanışıyorum ve bir anda diyorum ki evet, benim de yazabileceğim bir edebiyat var galiba Türkiye’de hissine onunla kapıldım. Ciddi ciddi yazma hissine kapıldım.

Sayfa 55


İç Yazı Başlığı

söyleşi Deniz Durukan’la Yazmak Üzerine Gonca Özmen: Altay Ökdem yine önemli şairlerden. Bilenleriniz vardır diye umuyorum. Evliler ve iki şair bir eve nasıl sığıyor? Şiirinizin aşkınızda bir etkisi var mıydı? Yoksa aşkınız sonradan mı oldu? Deniz Durukan: Evet var. Yani bizim Altay’la tanışmamız aslında Yazarlar Sendikasında oldu. Yani gene şiir yoluyla tanıştık biz. Onunla tanışmadan önce Altay bir ödül almıştı. Şiirleri yayımlanmıştı. Ödül ile ilgili de bir röportajı vardı. Ben daha hiçbir yerde bir şey yazmıyordum, dedim ne süpermiş bu hani hem yakışıklı, hem şair, hem tiyatro oynuyor, fotoğraf çekiyor. Hani öyle bir aklımda kalmıştı, sonra bir arkadaşımız bizi tanıştırdı Yazarlar Sendikasında ve beraber olmaya başladık. Tabi Altay’ın bana katkısı çok oldu. O benden önce başladığı için ve bu konuda daha birikimli olduğu için beraber yol aldık ama iki şairin aynı evde olması bazen kafa göz yarıyor yani hani çok da kolay bir şey değil. Herkesin normal, sıradan şeyler için tartıştığı şey bizim için daha farklı olabili-

yor. Şiir üzerine tartışabiliyoruz, sinema üzerine tartışabiliyoruz, herkese anlamsız gelebilecek şeyler üzerine biz tartışıyoruz. Bizim ilişkimiz gündelik hayatın ritüellerinden kaynaklanan problemlerden ilerlemiyor. Ama bir şekilde şöyle de oldu o bana saygı duyuyor, ben ona saygı duyuyorum, kendimize ayrı bir alan açtık. Birbirimize çok karışmadan, çok müdahale etmeden egolarımızı törpüleyerek aynı evde yaşıyoruz ve faydası da oluyor aslında bir şekilde çünkü hayata bakışımız aynı olduğu için aynı heyecanı ve aynı sıkıntıları duyduğumuz için çok büyük sıkıntılar yaşamadık hani çok ufak tefek şeyler. Sanırım, iyi arkadaş olduğumuzla ilgili bir mesele bu ama o kadar da kolay olmadığını biliyorum. Bir insanla aynı evde yaşamak zaten kolay bir şey değil, bırakın iki şairin olması yabancı biriyle bir eve kapanıp hayatınızın sonuna kadar aynı kişiyle yaşamak durumu zaten sıkıntılı bir şey. Biz onu, ikimizde aynı alanda uğraştığımız için, o monotonluğu kırdık ilişkimizde. Deniz Durukan: Ben sizi tanıyayım, siz neler yapıyorsunuz? Mesela sizden başlayayım. Merve Işıksaçan: Benim şiir konusunda pek yeteneğim yoktur. Birkaç kere yazmayı denedim ama güzel olmadı. Daha çok denemeler yazıyorum. Şiir yazmak tabii ki de isterim. Kafamda kuruyorum ama kâğıda dökemiyorum, çok denedim ama olmadı. Deniz Durukan: Belki zamanı vardır. Serdar Solkun: Kafanda kuruyorsan olur yani. Önce kafanda kurarsın zaten. Miray Aslan: Bir de Merve’yi biraz iteklemek gerekiyor, böyle onunla konuşup konuşup içindekileri dışa döktürmek lazım. Melis Minkari: Ben okuyucuyum sadece. Çok iyi yazamıyorum, yani aklıma geldikçe yazıyorum, oturup da şimdi yazmaya başlayayım demiyorum. Gonca Özmen: Şiirin de okuyucuya çok ihtiyacı var, di mi? Deniz Durukan: Bence de öyle. İyi okumak da bence çok önemli. O da güzel bir şey yani, di mi; herkes yazıyor ama çokları da okumuyor. Miray Aslan: Kendisine çok haksızlık ediyor. Geçen bir yazısını okumuştum çok güzel yazıyor çok da güzel cümleleri var. Hatta bir cümlesini alacağız, çıkartacağımız derginin başına koyacağız.

Sayfa 56

YAZIN


Deniz Durukan: Dergi mi çıkarıyorsunuz? Okul dergisi mi? Miray Aslan: Evet edebiyat kulübü olarak bir dergi çıkaracağız, zaten şiir kulübü de çıkarıyor. Sedef Dündar: Yani her yıl çıkardığımız bir Yazın dergisi var. Deniz Durukan: Hepiniz aynı yaşta mısınız? Gonca Özmen: Evet aşağı yukarı. On dört de var on sekiz de var. Sedef Dündar: Ben aslında yazı yazmayı çok seviyorum ve ilerde yazmayı bir meslek olarak da sürdürebilmeyi dilerdim. Genellikle şiirden ziyade daha çok denemeler yazıyorum ben de. Ayrıca tiyatro yapıyorum ve bunun üzerine senaryo yazmakla da ilgiliyim. Burcu Kubilay: Ben şiir yazıyorum, çok istediğim bir şey hakikaten ve şiir yazmayı çok da seviyorum, aynı zamanda iyi de bir okurum diyebilirim. Başka tür yazmıyorum açıkçası, genellikle şiir yazıyorum. Deniz Durukan: Neler okuyorsun mesela? Kimleri okudunuz? Burcu Kubilay: Behçet Necatigil okumayı çok seviyorum. Bir de benim daha çok beslendiğim yerler Mine Söğüt mesela, o tarzı seviyorum Deniz Durukan: Daha fantastik. Burcu Kubilay: Biraz fantastik ve gerçeklik arasında yazmayı seviyorum. Almıla Kaya: Ben genelde deneme yazıyorum. Yani bilmiyorum bende onu soracaktım size. Deneme yazan bir insan olarak şiir yazmaya çalışırken başarısız olacakmışım gibi geliyor; denemede ne kadar çok yazarsam o kadar anlatabilirmişim ama şiirde anlatmak istediklerimi ortaya dökemeyecekmişim gibi hissediyorum, o yüzden şiirde çok başarılı olduğumu düşünmüyorum. Deniz Durukan: Şiir tabii çok zor bir alan ve şiir yazabilmek için önce çok profesyonel bir okuyucu olmanız gerekiyor. Aslında bütün yazı alanları için de öyle. Yani yaşınız da küçük olduğu için sonra yazı sizi zaten bir yere yönlendirir. Yazma alışkanlığınız ve böyle bir rutininiz varsa belli bir süre sonra o sizi yönlendirecektir yani. Şiire kayacaksanız, düz yazıya kayıyorsanız öyküye ya da başka bir şeye. O çok sizin kontrolünüzde olan bir şey değil gibi geliyor bana, değil mi Gonca? Yani hatta şöyle yazayım diye

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

başlamıyor insan, şiirde de öyle. Mesela ben üçüncü kitabı yazarken tek bir şiir, uzun bir şiir yazacağımı düşünmemiştim. Şiir sizi nereye götürüyorsa siz de oraya gidiyorsunuz. Roman farklı tabi; o, kurguya dayanan bir şey. Kurgu yapmakla bunun bir matematiği, başka bir tarafı var tabii ki de. Miray Aslan: Ben yazı yazıyorum ama şöyle şiiri seviyorum, birkaç tane denemem de oluyor ama Burcu kadar iyi olamıyorum. Benim burada herkese bir yorumum var edebiyat kulübündekilere de, ben yazarken cümlelerimde daha çok şiirsel söyleyişe kayıyorum. Yarım bırakıyorum, birbirleriyle tamamlıyorum; düz yazıyorum ama ritmik bir yazı tarzım var. Deniz Durukan: Güzelmiş ritm olması! Miray Aslan: Ama ben beğenmiyorum, edebiyat öğretmenlerim beğeniyor. Gonca Özmen: Beğenmemek iyi bir şey aslında, bir tarafıyla gelişime çok açık olduğunu da gösteriyor. Sayfa 57


İç Yazı Başlığı

söyleşi tekrar okuyorum, o ilk okumayla sonraki okuma arasında bile çok fark oluyor. Sürekli okumayı da geliştirmek gerekiyor. Deniz Durukan: Okumak sizin için nasıl bir his? Miray Aslan: Benim için rahatlatıcı bir süreç. Ben seviyorum okumayı. Burcu Kubilay: Benim için okumak bir nevi bir terapi gibi daha çok. Mesela kendi ruh halime göre okuyorum. Kafam bir şeye takıldıysa o zaman aynı sayfayı defalarca kez okuyorum. Okumayı seçtiğim yazı aslında ruh halimi yansıtıyor. Her yazdığımızı beğenip, her yazdığımıza tapsak yeni ritimlere ulaşmak zor olur. Deniz Durukan: Evet yetiştiremeyiz kendimizi. Hatta yazıp yazıp atılacak çok şey bile olabiliyor. Deniz Durukan: Daha çok kızlar mı ilgileniyor, erkekler daha mı azınlıkta. Şiirde genelde öyle bir algı vardır ya romantik bulurlar, öyle mi düşünüyorsunuz ki, öyle değildir aslında. Miray Aslan: Cinsiyetlerden gitmek gerekmiyor aslında şiire bakarken veya yazmaya bakarken. Erkekler de kızlar, kızlar da erkekler gibi iyi şeyler yazabilir. Ne zaman başladığı ve hayal gücünü ne kadar geliştirdiğiyle alakalı. Ben yazmada fazla iyi değilim, en azından şiir olarak. Okumak, bence daha eğlenceli bir şey.

Deniz Durukan: Bence de öyle, zaten herkesin yazması gerekmiyor aslında. Zaten yazabilmek içinde profesyonel bir okuyucu olmak gerekiyor. Mesela on sekiz yaşında okuduğum bir kitabı otuz kırkımda

Sayfa 58

Deniz Durukan: Size bu tarz kulüplerin - mesela şiir kulübünde şiir okuyorsunuz, edebiyat kulübünde denemeler yapıyorsunuz - üzerinizde bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz? Hayatı karşılamada, olaylara bakışınızda ne gibi katkıları oldu? Miray Aslan: Ben bu sene katıldım edebiyat kulübüne. Yazmaya daha çok heveslendim ve bundan sonra otobüste insanları incelemeye, olaylara farklı bakış açılarıyla bakmaya başladım. Eskiden okuduğumda daha yüzeysel bakıyordum, bana hissettirdikleri üstüne çok düşünmüyordum, daha fazla düşünmeye başladım. Serdar Solkun: Yazdıklarınızda ne kadar sizsiniz? Deniz Durukan: Yazılan her şeyde şairin kendisi bir miktar vardır, kendinden bağımsız ilerlemiyor çünkü, şair kendi duygularını yazıyor. Miray Aslan: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Edebiyat Kulübü

YAZIN


deneme

Dinleyen Kim? İnsan hakları, insanların haklarını ve özgürlüklerini koruyan ve bu kavramların yerine getirilmesini sağlamaya çalışan evrensel yasalardır. Temelinde, adalet, eşitlik, özgürlük gibi günümüzde çok aradığımız fakat ne anlamını ne de yerini bulabildiğimiz, bulsak da, bir yerde kullanmamızın istenmediği kavramlar yatmaktadır. Ne kadar da kolay gözüküyor değil mi insanların eşitliği? Aslında bu yasaların tek istediği bütün insanların aynı koşullar içinde, eşit bir şekilde yaşaması. Etrafınıza bakın… Yasalarınıza, haklarınıza, özgürlüklerinize… Bu kadar zor muydu bir renk görmemek, bu kadar zor muydu şarkılardaki gibi el ele tutuşmak? Neydi sizi rahatsız eden? Neydi onları bu kadar haksız bırakan talihsizlik? Gösterin bunu, işaret parmağınız ile işaret edin. Hangi hayvan kendi türünü öldürür? Hangi göl kucak açmaz ki akarsuya? Bilin ki, eğer şu anda, Dünya’da sayılamayacak kadar haksızlık varsa bunun sorunu, kapanan gözlerde ve konuşmayan ağızlardadır. Artık o sürekli dönen ve suçun nerede olduğunu anlayamayan oku kendinize çevirmenin zamanı gelmedi mi? Bu susan ağızlar ve kapanan gözler insan haklarının temelindeki kavramları yok edip anlamsızlaştırdılar. “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” der, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin, 1. Maddesi. İyi demiş… Güzel demiş de, dinleyen kim? Hani anneler der ya “Oğlum/kızım, hırkanın fermuarını çek!” diye. Biz de deriz hani, “Anne, hava sıcak zaten! Niye kapatayım ki önümü?”. Sonra dışarıya çıkarız, çok soğuk gelir, hırkamızın önünü kaparız ama o soğuk rüzgâr gövdemize çarpar çarpmaz, hasta olmuşuzdur bile, iş işten geçmiştir. Şu anda, insanoğlu, kapıdan çıkmak üzere ve hemen harekete geçmezsek, üstünü kapatmaya da hiç meyilli değil. Baran Başimi 9I

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 59


İç Yazı Başlığı

deneme Bir Serüvendi Sinema Bir hayal yolculuğunun ilk durağıydı görüntüler. Bazen rüzgârda savrulan saçlar kadar özgür, göklerde yalnız başına süzülen bir uçurtma kadar heybetli, bir gün batımında denizde oluşan yakamoz kadar dinlendirici, tüm kalpleri fethedebilecek kadar ihtiraslı olan yaşantımızdan hiç bıkmadan, usanmadan kadim dostumuz gözlerimiz tarafından kaydedilen yüzlerce karenin sonsuzluğa uzanan ahenkli dansıydı. Dur durak bilmeyen yaşantımızda iliklerimize kadar hissettiğimiz acının her gün daha da sivrileşen kara pençelerinden kaçabilmek her zaman o kadar da kolay olamıyordu. Bazen de hiç bitmesini istemediğimiz sevinçlerimizin bizi terk etmesi küçük bir çocuğun elinden alınan şekerin kederi gibi ansızın kapımızı çalıyordu. Tüm bu kalp kırıklıkları zamanla tanımadığımız bir elin tuttuğu büyük bir silgiyle yavaşça akıllarımızdan silinirken

mutlu anılarımızı da yanında götürebiliyordu. Bu zamanlarda mutsuzluğun en kor ateşlerinde kavrulan bizler mutlu anılarımızdan kalan son kırıntılardan bir ressam edasıyla kendimize görüntüler çizdik. Bu görüntüleri zamanla yaratıcılığımızla çoğalttık, çoğalttık ve çoğalttık… Görüntüleri her seferinde en başa sararak büyük bir şevkle izledik. En sonunda gözlerimiz bu sefer de bir projeksiyona dönüştü ve tüm insanlığa bu görüntüleri akıllarımızın en renkli, bazen de en karanlık köşelerinden hayallerin canlandığı, o tüm imkânsızlıkların gerçek olduğu bembeyaz ekrana yansıttı. Böylece sinema ortaya çıkmış oldu. Birbirimize acımadığımız bu zalim hayatta, kendimizden başkasını umursamayıp bencillik içinde boğulurken ne kadar ironiktir ki ilk defa ekranlarda tanıştığımız karakterlerin üzüntülerine, sevinçlerine, heyecanlarına sorgulamadan tek tek ortak olduk. Büyükler genç kızın yaptığı müstehcen hareketleri “cık cık cık” sesleri eşliğinde ayıpladı, genç kızlar ise ekranda gördüğü o büyülü aşk sahnelerine dalıp onları hülyalı hülyalı izledi ve kendilerini böyle bir sevdanın içinde düşlediler. Farklı yaşamlardan alınan bu kareler hepimizin ortak sevinçleri, dertleri oldu. Zaman zaman onlarla güldük, kimi zaman da gözyaşlarımızın gözlerimizi terk etmesine engel olamadık. Bu görüntüleri bize yansıtan o büyülü gözlerin sahiplerini bazen alkış tufanına tuttuk, bazen de en ağır şekilde eleştirdik. Bizim gibi sıradan insanlar hayatın güç yükleri altında çelimsiz bacaklarla zar zor titreyerek ayakta durmaya çalışırken sanatçılar bu yüklerin daha da ağırlarıyla etraftan gelen acımasız ve bilenmiş bir bıçak kadar keskin yorumların etkisi altında kalmadan koşmayı başarabildiler. İşte bu nedenlerle sanatçılar, sinemacılar dünyanın en korkusuz insanlarıdırlar. Ne de olsa “karpuz kabuğundan yapılan gemilerde” suyun derinliklerini boylamadan ayakta durabilmek kolay iş değildir. Naz Tunç 10A

Sayfa 60

YAZIN


’Mutlak gerçek koşulları altında hiçbir canlı organizma uzun süre aklı başında kalamaz .’’ Shirley Jackson

Sinema ve Kaçış

Sinema her geçen gün hayatımızda daha büyük bir yer kaplamaya başladı. Birçoğumuz beyaz perdenin sıkı takipçisi olduk. Çocukluğumuzdaki animasyonlarla ve patlamış, lezzetli mısırla hayatımıza giren sinema, bugün de sevdiğin oyuncuyu görme heyecanımız, gözümüzü alan efektler ve ‘Karakterlere ne olacak?’ merakıyla sürmekte. Kimi zaman arkadaşlarla eğlenmek oldu amaç; kimi zaman aileyle vakit geçirmek, tek başına kafayı dinlemek istedik sinema izleyicisi olarak. Sinema hayatımızın vazgeçilmezi oldu. Peki nasıl karanlık bir salonda ses eşliğinde beyaz perdeye yansıtılan sıralı fotoğraflar bizi bu kadar eğlendirebiliyor? Neden gerçek olmayan veya hiç tanımadığımız karakterlerin sevdikleri insanlara kavuşmaları, kötü adamları yenip günü kurtarmaları bizi bu kadar ilgilendiriyor? Herkesin kendisine göre bir cevabı olacağı bu soruya benim cevabım kaçış olacaktır. Sinema bize gerçeklerden sihirli bir kaçış sağladığı için bu kadar cazip geliyor. ‘’Mutlak gerçek koşulları altında hiçbir canlı organizma uzun süre aklı başında kalamaz .’’ Gerçekliğin ruhunuzu ezen baskısından, beyninizi kurcalayan işten güçten ve hayatınızı ele geçirmiş tekdüzelikten bir anlığına da olsa kaçmanızı sağlar sinema. Büyülü bir geçitle farklı bir

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

dünyaya götürür sizi. Ana karakterin yanında maceraya atılırken yaşamın sıkıcılığı yok olur bir an için. Kötü adamın şeytani planı anlaşıldığında önemini yitirir haftaya yetişmesi gereken o ödev. Kahramanın aşık olduğu kişiyi görünce sizin de çarpar kalbiniz; unutulur kalp kırıkları. Son söz söylendiğinde son ister, mutlu olsun ister, beklenmedik ister; dramatik bir müzik çalmaya başlayıp da kararan ekranda yazılar geçmeye başladığında yavaşça geri dönersiniz gerçek dünyaya. Ne kadar istemesek de hayatın sıkıntıları, yetiştirilmesi gereken ödevler, kırık kalpler yine sarar etrafımızı. Fakat iyi bir film asla öylece bırakıp gitmez sizi. Mutlaka küçük bir delik bırakır yolculuk ettiğiniz büyülü geçitte. Sıkıntı bulutunu aralayıp arada bir fantezinin ışığı sizi aydınlatsın diye. Sinemanın asıl eğlencesi bizi saran ve günbegün bizi boğan kasvetli sıkıntı bulutumuzu bir süreliğine üzerimizden dağıtıp yaşamı silkelemek ve sinemanın bize kapılarını açtığı farklı dünyalarda rehber karakterimiz eşliğinde dolaşmaktır. Bir sonraki sinemaya gidişinizde elinizde patlamış mısır eşliğinde yapımcı şirket logoları bitince arkanıza yaslanın ve sinemanın büyülü geçidinin keyfini çıkarın. Sena Ecem Altun 10A

Sayfa 61


film eleştirisi “… insanın kişisel özgürlüğü ve ruhunun mahkumiyeti…”

Room 8 Yönetmenliğini James W. Griffiths'in yaptığı, yazarlığını da Geoffrey Fletcher ile paylaştığı, aktör olarak da Tom Cullen, Michael Gould, Yuri Klimov’un oynadığı 2013 yapımı filmde olay yılbaşında geçmektedir. Mekan ve ışıklandırma soğuk bir ortam yaşatmak üzerine koşullandırılmıştır. Bir hapishane odasında geçen filmde renk kullanımı son derece zayıfken kutu bilinçli olarak kırmızı renkte seçilmiştir. Bu kutuyla beraber yaratılmaya çalışılan fikir, bence tüm etik dışılık, farklılık ve özgürlük gibi kavramların işlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kutunun içinde oda minyatürünün oluşu, büyülü gerçeklik izlenimi vermiş ve bu yolla hapishanedeki insanların hayatlarının bir kutudan ibaret olduğu göndermesi yapılmıştır ve kutu yoluyla da bu imaj başarılı bir şekilde izleyicinin algısına yerleştirilmiştir. Öte yandan, kutunun dışına çıkması sonucu kibrit kutusuna tıkılan adam, bir başka deyişle, hapishanenin içerisindeki hapishaneye düşmüştür, bundan dolayı da olayla mekânın ilişkisi doğrudandır.

Büyük resme baktığımızdaysa kutudan çıkabilmek filmde işlenen sembollerin en önemlisidir. Bu yolla etiklerin, toplum tarafından kabul edilen doğruların dışına çıkmak sembolize edilmektedir. Toplumun bizi farklılıklarımızdan soyutlamaya çalıştığı ve bunun için hapishaneleri kullandığı fikri de seyirciye bu sembol üzerinden verilir. Sembolik ve sanatsal anlatım fantastik denilebilecek ölçüde iyi kullanan bu film, ayrıca mekan ve büyülü gerçeklik seçimleri ile beraber filmi sadece soyut anlatım boyutundan alıp başarılı bir görsel şölene dönüştürmüştür. Ele aldığı konu ile beraber de değerlendirecek olursak birçok seyirci ve eleştirmenin dikkatini çekecek türden başarılı bir film olmuş. Burcu Kubilay 11F

Room 8’e Dair Room 8, Türkçe adıyla “Oda 8” gerçekten zihni yoran ve akıl karıştıran bir kısa film. Anlatmak istediği ayrıntılar çok önemli ve yoğun olduğu, çok sınırlı zaman aralığında da işlenmesi gerektiği için bu durum, doğal olarak filmin geneline de yansımış. Oyunculukların da bu durumu desteklediğini söyleyebiliriz. Bir Rus hapishanesine tutuklu olarak bir adamın getirilmesiyle başla-

yan kısa film, ilk etapta kasvetli ve gizemli bir ortamda geçer. Daha sonra genç adamı, daha yaşlı ve çok konuşkan olmayan bir adamın olduğu bir hücreye koyarlar. Soğuk bir selamlaşma ardından genç adam ranzaya yönelir ve adamın kitabını kurcalar, daha buradan adamın meraklı olduğunu anlayabiliyoruz, ardından alt tarafa oturur ve olaylar başlar. Adamın düşünmeden ve sorgulamadan hareket etmesi aslında yaptığı en büyük hatadır. O kutuyu oraya kimin koyduğunu hiç düşünmedi, kaçmak için genç, fırsat olduğunu düşündü ancak onu koyan kim ise böyle basit bir mantık hatası yapmazdı. İnsanlar onlara yapma dediklerimizi yapma eğilimindedir. En başından beri meraklı bir kişilik öne koyan gence, yaşlı adamın sebep sezdirmeden doğrudan çok önemli bir şey saklıyormuş gibi davranması kutuyu daha cazip hale getirmiştir. Genç, kutuyu özgürlüğüne açılan kapı olarak yorumlamıştır ancak kısır döngüyü fark edememiştir. Ne kadar çıkarsa çıksın her durumda hücrenin içinde kısılı kalacaktır. Bence zaten tüm olayın hapishane içinde geçmesi de bu yüzdendir. Sanatın toplumu yansıtması gerektiği tartışılmaz. Bu yüzden bu kısa filmde de toplumun basit mecburiyetlerden kaçıp bunu özgürlük olarak yorumlayan çoğunluğu anlattığını varsayabiliriz. Film bize bir yalan içinde yaşadığımızı gösteriyor diyebiliriz, özgürlük masalı. Sistem bize umudu veriyor ve bunu çok ulaşılabilir yapıyor. Aslında oyunu kuran da bizim davranışlarımızı yöneten de sistem. Böylece hep kazanıyor. Sistemin çarkları içinde bizi kibrit kutusuna hapsediyor. Yiğithan Bilge 11A

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 62


İç Yazı Başlığı film eleştirisi

Room 8 Üzerine “Room 8”, James W. Griffiths tarafından yazılan ve yönetilen, “Tüylerim diken diken oldu” diyebileceğim yedi dakikalık nadir kısa filmlerden biri. Film Rusya’da iki kişilik bir hapishane hücresinde geçiyor. Peki, bu hücreye yeni getirilen bir suçlu açmaması gereken kutuyu açınca ne olur? Griffiths neredeyse kimsenin aklına gelmeyecek bir senaryoyla bu soruyu yanıtlamış. Alışılmadık derecede olağanüstü kurgusuyla aldığı Oscar ödülünün hakkını veriyor. Ayrıca oyuncuların yetenekli olduğu da gözden kaçmıyor. Kutu-oda ilişkisini seyirciye bu kadar net ve açık iletebilmek ise kısa filmin diğer bir güçlü yönü. Filmin vermek istediği asıl mesaja gelirsek, o kısım benim için hâlâ bir muamma. Siyasal bir bakış açısıyla bakarsam sorgulamayan ve merak etmeyen bir kitlenin oluşturulup sisteme dahil edilmesi görüntüsü oluşuyor. Dini bir açıdan yaklaşırsam da “Âdem’in Yaratılışı” tablosu aklıma geliyor. Tanrı tarafından yaratılan, “dokunulan” Âdem yapmaması gereken bir şey yaptığında cezalandırılmış ve kapana kısılmış. Benzerlik göz ardı edilemez derecede. Başka bir açıdan baktığımda ise “Hayat öyle bir şey ki; mahkumluktan çıktığında bile seni başka bir yerin, başka bir sorunun mahkumu yapıyor.” düşüncesi kafamda beliriyor. Belki de Room 8’in tek ve en büyük eksikliği bu. Filmde

Sayfa 63

oda arkadaşıyla tanışıyor. Ranzanın üzerinde ise kırmızı bir kutu fark ediyor. Filmin en etkileyici yanlarından biri sahip olduğu gizemli atmosfer. Filmin az sayıda ve kısa diyaloglarından içerdiği renk paletine kadar her şeyinde karanlık, uğursuz bir hava var. Her şey soğuk bir mavi veya gri. Kilit objemiz olan kırmızı kutu hariç elbette. Bütün hücrede, hatta filmde parlak bir renge sahip olan tek şey bu kutu. Kıpkırmızı bir yasak elma. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi karakterimiz meraklaGülce Baydar 11A nıyor ve içinde ne olduğunu bilmek için yanıp tutuşuyor. İnsan doğası gereği, seyirci de bu yasak objenin büyüsüne kapılıyor ve genç mahSonsuz Bir Odada kum ile birlikte sırlarını çözmeye Kapalı Kalmak: çalışıyor. Room 8 Elbette bir filmin seyirciyi etkisi altına almasında oyunculukların güçlü olmasının da önemli bir payı var. Room 8, 2013 yılında James W. Oyuncular Tom Cullen ve Michael Griffiths tarafından yazılmış ve yöneGould, genç mahkum ve hücre artilmiş bir kısa film. Kategorisinin hakkadaşı olarak etkileyici performanskını verecek kadar da kısa. Sadece lar sergiliyorlar. Omuzdan arkaya beş dakika sürüyor. Ancak esrarenatılan şüpheli bir bakış, belli belirgiz bir kırmızı kutu etrafında dönen siz alaycı bir tebessüm; izleyenin öyküsü akılları ateşe verecek türden. karakterlere ve hikayeye ısınması, Film, bir hapisanenin görüntüleriyle onlarla bağ kurması için yetiyor. açılıyor. Genç bir adam, gardiyanlaKasveti, umudu ve şaşkınlığı orarın zoruyla umutsuzca bir hücreye daymışçasına hissediyorsunuz; sürüklenmekte. Hücresine bırakıldıfilmin beş dakika olduğu düşünülğında ise soğuk ve tuhaf olan yeni

ana düşünceye dair o kadar az öge var ki seyirci filmi izlerken kendini kaybediyor. Sonunu merak ediyor, zevkle izliyor, filmi oyuncularla birlikte yaşıyor ama sorularına cevap alamıyor. Bu tutum yönetmenin kendi seçimi olsa bile seyirci bu kadar özgür, yani bir anlamda da kayıp bırakılmamalı. Her ne kadar filmi bu açıdan sindirebilmek için defalarca seyretmem gerektiyse bile yine de takdire şayan bir film. Griffthis, geniş hayal gücüyle Room 8’i son 10 yılın en iyi kısa filmlerinden biri listesine kazıyor.

YAZIN


film eleştirisi düğünde bunun takdire şayan bir başarı olduğu su götürmez. Süresi ise filmin hem güçlü hem de zayıf yanı. Beş dakikalık süre, olayların seyirciyi sıkmayacak şekilde hızlı gelişmesini sağlıyor. Ancak bazı kişiler için bu durum, bir şeylerin eksik kalmış olduğu hissiyle sonuçlanabilir. Room 8’in zayıf yanı da bu noktada karşımıza çıkıyor. Konuyu geliştirecek zaman yok. Belki de geliştirilmek istenmiyor. Kısa filmlerde sık rastlanan bir durum. Film, minik bir hikâyeye benzemesi gerekirken uzun metrajlı bir film yapmaya yetecek kadar geliştirilememiş bir fikri andırıyor. Filmlere derinlik katan; karakterlerin amacının, geçmişinin ve olayların nedenlerinin bilinmesidir. Room 8 ise bu açıdan biraz sığ kalıyor ve izleyeni tatmin etmiyor. En azından hapisanedeki klostrofobik hissin ve kurtulma, kaçma arzusunun seyirciye aktarılması için vakit ayrılabilirdi. Yine de film, zaman zaman yorum açık bırakılan noktaları avataja çevirmeyi başarıyor. İzleyiciyi üzerinde düşündürüyor. Room 8’de yönetmen hapisanede geçen filmlerdeki alışıldık, dünyadan soyutlanma ve yalnızlaşma temaları yerine; daha soyut, daha özgün bir temaya odaklanmayı seçmiş: Sonsuzluk. İnsanın düşündükçe başını ağrıtan bir konudur zaten. Bu olguyu görselleştirmesi filmi ilginç kılıyor. Adı üstünde Room ∞. Sonsuzluk. Kısa kısa izlenen ama uzun uzun düşündüren bir film arıyorsanız Room 8 iyi bir seçim. Bitirdikten sonra tekrar tekrar izlemek, sırlarını çözmek isteyeceksiniz.

Room 8 “Ne kadar özgürüz?” sorusunu altı dakikalık kısa bir filmle ele alan yapıt, 2013 yılında konuyu fantastik ögelerle görselleştirmesiyle, güçlü oyunculuklarla, iyi bir yönetmen gözüyle dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olan BAFTA(British Academy of Film and Television Arts) En İyi Kısa Film Ödülü’ne layık görülmüş. Bir Rus hapishanesine mahkûm olarak düşmüş bir adam, odadaki gizemli adam ve bir kutu üzerinden olay örgüsünün geliştiği filmde özgürlük kavramını sorguluyoruz. Hapishanedeki odanın karamsar atmosferinde ilgi çeken kırmızı kutu, içinde ne bulundurduğu hakkında izleyiciyi merak duygusuna iterken mahkûmu da bu merak duygusuna itmiştir. Her ne kadar adam mahkumun kutuyu açmasını engellemeye çalışsa da mahkum engellemeye karşı çıkmış, kutuyu açmıştır ve biz izleyiciyi bir paradoksa sürüklemiştir. Bulundukları odanın adından da belli olacağı gibi “8” rakamında bir sonsuzluk imgesi de mevcuttur. Kutunun mahkumları sonsuza dek ortadan kaldırma metaforu olduğunu anlamamızla filmin son dakikalarında izleyiciyi beklenmedik bir durumla karşılaştırmıştır. İçinde bulunduğumuz düzende ne kadar özgür olduğumuzu, özgürlük mücadelesinde koşanların yönetenlere nasıl esir düştüğünü göstermiştir. Dar bir alanda sıkışmışlık hissini izleyiciye çarpıcı bir biçimde geçiren ilginç bir film olduğunu söyleyebilirim. Zamanınızı ayırıp izleyeceğiniz bu kısa film sizleri yabancısı olmadığımız bir dünyaya sürükleyecek ve düşündürecektir. Begüm Şengül 11F

Ceren Bilge Ünal 11G

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 64


“Neden susuyorsun, söyle neden susuyorsun?” diyordu. Söyleyeceklerim çoktu, bitmezdi. Hepsini söylemek istiyordum, söyleyemiyordum. Yüzüne bakıyordum, gözlerinin içine bakıyordum yalnız. Tuhaf şey: Yüzünde de, gözlerinde de sevgiye, dostluğa benzer bir şeyler vardı. Bir gün olur silinirdi ama şimdi gerçekti. Alıp vereceğimiz bir şey yoktu, bir beklediğimiz, bir çıkarımız yoktu da ondandı. Yoksa böyle bakmazdı her zaman, insandı, bilirdim, nerde, gözlerinde böyle sevgi, böyle dostluk parlamazdı, gözleri gözlerimdeydi, soruyordu: “Neden susuyorsun?” Tahsin Yücel Susmamın en büyük paydasını o alıyordu ama bunu da söylemiyordum. Bilmiyordu. Bilmem ben de konuşmak mı istemiyordum, nedir? Bu suskunluk hayra alamet değil. Fırtınanın geleceğini anlamasına rağmen büyük Y I L :1 6 S A Y I :1 6

bir basiret bağlanmasıyla deliğine kaçmayan, öylece sessiz bir şaşkınlık ile duran tavşan olmak gibi bir şeydi durum. Birkaç kez fırtınanın tozu dumana katmasıyla yerle bir olan, toprağı, evi başına yıkılan zavallıcık bir tavşandı bu. Fırtınadan sonra yıkıntıları evinin dışına çıkarması günlerini almış, belini ağrıtmış, ruhunu da hayli zedelemişti. Şimdi söyleyin bu küçük tavşan ne yapsın? “Aslında sadece sen söyle, ben ilgilendiren senin cevabın.” demek geldi içimden. Sustum. Tavşana yardım etmek istedim ama gelecek cevabı biliyordum. Her defasında küçük tavşanın yuvasını sırtlayıp götürmesi için fırsat çıkmıyor değildi. Bile isteye gitmeye değil, kalmaya yelteniyordu. Şimdi ben sana bunu anlatsam, sen anlar mıydın? Hikâyedeki fırtınanın adını söyleyebilir miydin? Niçin evim burası diye diretiyordu tavşan? Bencil bir kimsenin anlaması için çok fazla şey söyledim, haklısın. Kafamdaki sesleri de aynı dilimin yaptığı gibi susturmalıydım. Düşünüp düşünüp duruyorum yoksa. Senin söylemene gerek yok, biliyorum. Zavallı bir ruh ve pis bir bedene yüklü bir akıl gereksiz.

Sonra tekrar baktım yüzüne. Hâlâ var mı diye bu dostane ifade. Şimdi de kayıtsızlığım bir komedyaya dönüşmüş onun için. “Kahkahaları ardıma düşüyordu. Ağlamak geliyordu içimden, ağlayamıyordum, gözyaşları gözlerimde donuyordu, dökülmüyordu. Yel yerdeki karları havalandırıyor, döndürüyor, kahkahalara karıştırıp yüzüme çarpıyor. Olduğum yerde duruyordum.” Beyaz tüyleriyle bir tavşan olup çıkmıştım karşısına şu derin boğazın. Kıpırdamıyordum oysa bunu yapabilmem için pek çok fırsat geçip gitmişti önümden. Üstümden paltomu çıkarmıştı, yağmuru üzerime yağdırmıştı. İnsafa gelmişti bazen inanır mısınız? Yağmurdan sonra alev alev bir güneş çıkarmıştı ta şu tepeye. Ağlamıştım sessizce, o zaman da yine hiç söylememiştim. Hep buraya gelmiş, gönlümü dinlendirmiştim yalnız. Sözsüz bir muhabbet, atsız kılıçsız bir savaşa benziyordu aramızdaki. Dayanamıyordum ve özlüyordum. Yine düğümlerle ifade edilebilirdi gözyaşlarım tam şu adem elmasının üstünde. Gemilerden herhangi biriyle gitmişti belki de anneciğim. Yine de ben terk etmiyordum savaştığım bu

şehri. Bu yüzdendi ya, anılarımı soluyordum her rüzgâr geçirdiğinde aramızdan. Bir yüz getiriyordu rüzgârları hepsi gemilerin arasından kucağıma. Geçmişi sunuyordu bu şehir bana, sahip olmadıklarımı göstererek. Ne bir tas çorbam var artık ne de bir palto, içinde annemin nakışıyla. Dedim ya... Belki de gitmiştir şu gemilerden herhangi biriyle anneciğim. 21 gram matemi dikmiştir üstüme son kez. “Konuşacak durumda değildim. Apak, yepyeni gömleğimi anam ısıtmış da giydirmişti sırtıma. Ama ben içinde donuyordum, soluğum kesiliyordu. Kurşun gibi çöküyordu omuzlarıma, gövdemi yakıyor donduruyordu. O dediğim yüz yaklaştıkça mengeneler gibi sıkıyordu, elimi de dilimi de bağlıyordu. Çıkarıp atmak istiyordum, yırtmak istiyordum, aylarca, yıllarca uğraşmıştım, yırtamamıştım. Bütün soğukluğuyla sarılıyordu, bütün ağırlığıyla çöküyordu. Ölmeden kefen giymeye can dayanmıyordu, eziliyordum. Ölüler kefenin ağırlığını bir duysalardı, bir duysalardı! Ölüler o zaman ölürlerdi. Susuyordum...” Sedef Dündar 11G

kulüpten...

Tahsin Yücel’in “Gene Ağlatmışlar Kara Gözünden” Adlı Öyküsünün İzinden…

Sayfa 65


İç Yazı Başlığı

“BİR AN’A YERLEŞMEK…” Bir kareye kaç an, kaç hayat, kaç duygu sığar?

Yer Beyoğlu, İstiklal Caddesi… Oradan geçen altı kişinin aynı çerçeveye sığdığı biri fotoğraf karesi… Kısa bir sonra duyulacak bir patlama sesi… Peki ya sonrası… Farklı anlardan, farklı yaşantılardan sıçrayıp aynı korkuda buluşan insanlar… Kulüp öğrencilerinin kaleminden...

Şehrin Kör Gözleri “… Ve bu şehrin kör gözlerini de benimle beraber götürüyorum.” Hayatımın bir noktasının, bir virgülünün eksikliği bile içimde acısı dinmek bilmeyen sonsuz sancılar kabarcığı yaratırken bugün tüm defteri ateşe verebileceğimin farkına vardım. Aaa, birden bire olmadı bu, hayır, önce sessizce filizlendi içimde. Yavaşça büyüdü... Şimdi, şimdiyse kökleri zihnimin her köşesini sarıp sarmalamış durumda. Eh aydınlandım mı, karartıldım mı, orasını bilemeyeceğim ama her şey çok farklı görünüyor artık gözüme. Kendimi bu tesadüf eseri bir araya gelmiş insanlar topluluğunun rastgele oluşturulmuş değerleriyle ölçemiyorum mesela. Bununla da kalmıyor, iğreniyorum. Onların günlük telaşlarından, ufak hesaplarından, günü kurtarmak adına dayı diyemeyecekleri ayının kalmamış olmasından iğreniyorum. Şu hallerine bakın, herkes sanki yarın yokmuşçasına sağa sola koşuşturuyor. İnsanlar kendilerini bekleyen kimselerin olmadığı yerlere gitmek için birbirle-

Sayfa 66

rini ezerken bir an bile şüphe etmiyor. Pis zavallılar, kuru gürültüler! Nereye koşuyorsunuz? Ay, bu acele ne? Kime yetişiyorsunuz? Bu şehrin sidik kokan gürültüsü bile yardım edemez sizin kendinizden kaçmanıza, siz kimden kaçıyorsunuz ey ahali! Son zamanlarda bir şair bir şeyler demişti, eee, insanların durup ince şeylerin üzerine düşünmeye zaman bulamadığına dair. Ay, yok, bunlara aylar yıllar versen yine düşünmezler. Düşünemezler. Alışmamışlar ki düşünmeye. Şu geçen yaşlı teyze mesela, diyor mu hiç, yaşım başım gelmiş, bir ayağım çukurda, artık bu günlük hayat zırvalıklarını bırakayım da başkalarının hayatı üzerine kafa yoracağıma azıcık da kendime kafa yorayım? Yok yok, bak hâlâ yanındaki ondan biraz daha genç duran, gömleğini son düğmesine kadar iliklemiş esmer hanımefendiye yan komşusu Sami Bey’in geceleri eşinden gizli gizli balkonda içtiğini çünkü üzerinden on dört yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ trafik kazasında kaybettiği rahmetliyi unutamadığını anlatıyor, ona ne düşüyorsa bütün bu olup bitenden.

YAZIN


Sizi de yanıma alıyorum. Alıyorum çünkü, sizin körlüğünüz tonlarca gören insanın da görmesini engelliyor. Benim gibi görebilenlerin önünü açmak adına yaptığım bu hareketten duyacağım şey ne utanç ne de pişmanlık. İnançlıyım, haklı olanlar inanç sahibidir hakka karşı. Haklıyım da yani, işte. Saatime bakar gibi yapıyorum ama aslında hepinizin gözlerinin içine baka baka, o mat cansız gözlerinizin en derin noktalarını seçerekten, geri sayımı başlatıyorum.

yapmadım. Peki. Peki ya... Peki ya öbür taraf yoksa? Ah.. Bunu... Nasıl atladım? O zaman... Siz öldüğünüz ile kalacaksınız, keza ben de öyle...

kulüpten...

Başka bir şey de, herkesin doğarken beraberinde getirmiş olduğu yaşam enerjisi, bu şehirde bilmem hangi soysuzun yaptığı yolsuzluk ile çalınmış! Fakat siz, göremiyor muydunuz bunu? Defalarca kez karış karış arşınladım bu caddeyi, bir kişinin bile gözleri parlamıyor artık yanındakiyle konuşurken herkes sudan yeni çıkmış balıklar gibi sadece ve sadece yaşayabilme peşinde, bunu görmüyor musunuz! Tam üç saattir burada böyle durmuş bekliyorum, hepiniz yanımdan geçip gidiyorsunuz, biriniz bile sormuyor benim derdimin ne olduğunu. Çünkü beni görmüyorsunuz. Siz, evet sen, sen ve sen, siz, hepiniz, kör olmuşsunuz. Ben hepinizi görüyorum, kör olduğunuzu görüyorum. Utanmayın, siz de içten içe hep farkındaydınız bu körlüğünüzün, sadece kimse çıkıp söylemeyince, bunu boş bir kuruntu varsaydınız. Ve yine görmezden geldiniz. Yine. Hayır, hayır. Bu defa kararım kesin. Ben gidiyorum ve bu şehrin kör gözlerini de benimle beraber götürüyorum.

15 saniye. Planı yeniden gözden geçirmem lazım. Nasıl durduruyorduk ki bu şeyi? Hay Allah kahretsin, bir dakika! Nasıl bu kadar ince bir planda bu kadar büyük bir detayı gözden kaçırabilmişim? Geri al, kahretsin, geri al. Vazgeçtim, tamam, vazgeçtim vazgeçtim. Hadi, çalış... 10 saniye. Başından beri yaptığım her şey mantık düzlemine oturtulmuş olası hata mıydı yani? Gitsem bile, artık “şüphe eden” olarak ölmeyecek miydim? Hangi adalette şüphenin kesin hükmü vardı ki? Ama bak kalamıyorum da çünkü çalışmıyor, çalışmıyor... Şu an çalışan tek şey benim aleyhime işleyen zaman. Şu an hayatımın amacı üzerine bir kumar oynuyorum, zaman her şeyi kazanıyor. Nasıl göremedim ben bunu, nasıl, nasıl? Hayır, lütfen her şey bir film şeridi gibi geçmeye başlamasın gözümün önünden... Sahi, ne yapıyordum ben? 5 saniye. Artık hiçbir şey düşünemiyorum.

Burcu Kubilay 11F

90 saniye. Sonra bu boş telaşlarınıza, gündelik saçmalıklarınıza bir daha asla kavuşamayacaksınız. Belki anlayabilirseniz eğer, anlatırken anlarsınız öbür tarafta hatanızın ne olduğunu. Çok geç. Yanımdan geçip giden adam telefonda sevgilisiyle kavga ediyor, dün gece niye eve o kadar geç gitti diye. İşte o, bugün eve bile gidemeyecek ve bunu henüz bilmiyor. Henüz habersiz. İçim imkânsızı başarmanın huzuruyla doluyor. Demek ki tanrı olmak böyle bir şeymiş. 50 saniye. Ben de sizinle beraber gidiyorum. Çok kararlıyım. Hesaplaşma da varsa, hepsi öbür tarafta. Ben suçsuzum. Tekrar ediyorum suçsuzum. Evet. Doğru olanı yapıyorum. İnanç. Hak. Adaleti getiriyorum. Benim görevim bu. Suçsuzum. Haftalarca düşündüm, doğru olanı bu. Tek çözüm. Başka yok. ... Yok değil mi? Hah, ne olabilir ki zaten? Sizi adaletin eline bizzat ben teslim edeceğim. En ilahisinden hem de. Kendimi üstün de görmüyorum, öbür tarafta kimseye açıklayamayacağım bir şey de

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 67


İç Yazı Başlığı

Önce Ses Vardı “… o yılanların zehri vücudunu ele geçiriyor.” “Az önce ne yaptığının farkında mısın?” Yeterince farkında. “Sana sormadım.” Farkındayım. “Pişman değil misin yaptığından?” Neden pişman olsun ki, herkes bunu hak etti. “Peki ya çocuklar? Her şeyden habersiz, büyüme isteği ile yanıp tutuşan çocuklar, onlar da mı hak etti?” Evet, onlar da hak etti. “Neden? Nasıl?” Yeter artık sus! “Sesin yükseldi diye benimkinin kısılacağını düşünmen ne de büyük bir yanılma.” Sus dedim sana. Yeter artık ikiniz de susun. “Biz sen var olduğun sürece susamayız.” Hayır, sizi susturabilirim. Evet, evet sizi susturacağım. “ Sen şu an adımlarına hız katmaktan başka hiçbir şey yapamazsın çünkü yaptıklarının seni vurmasından korkuyorsun.” Kulak verme şuna, korkmakta çok haklısın yaşamına devam etmen lazım sonuçta. “Peki orada senin yaptıklarından etkilenecek insanlara ne olacak? Onların da yaşamlarına devam etmesi gerekmiyor mu?” Gerekmiyor. “Ve buna karar vermek sana mı kalıyor?” Sen çok olmaya başladın ama. Ben ikinize de susun demedim mi? “Ben de sen var olduğun sürece susamayacağımızı söyledim.” Nasıl susturabilirim ki sizi? Sivri bir demir parçası susmanızı sağlar mı acaba? Evet, evet sağlar. İhtiyacım olan tek şey bir demir parçası. Nerden bulabilirim acaba? Arkana dön o taraflarda bulursun. “Hayır onu dinleme kaçtığın şeyler sana zarar verir?” Ben hiç senin kötülüğünü ister miyim? Bizden kurtulmak istiyorsun ben de sana yardımcı olmak istiyorum ve ihtiyacın olan şeyler arkanda kaldı. Evet ihtiyacım olan şeyler arkamda kaldı geri dönüp sizi susturacağım. Bir demir parçası bulacağım. Susacaksınız. BAM! “Sana denilenleri sorgulamadan yapmaya o kadar alışmışsın ki iyiyle kötüyü ayırt edemez olmuşsun. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın sözüne inanarak yılanların istediklerini yapmasına izin verdiğin için geldiğin noktaya bir bak o yılanların zehri vücudunu ele geçiriyor. Şimdi nasıl hissediyorsun? Hala pişman değil misin?” Pişmanım çok pişmanım ne olur yardım et ne yapacağım? Ne yapmam gerektiğini söyle lütfen? Neredesiniz? Hani ben var olduğum sürece susmayacaktınız? Ben hala hayattayım. Yardım edin. Konuşun! Ses… Miray Aslan 11E

Sayfa 68

YAZIN


kulüpten...

“Yok artık!” “… övündüğüm çocuğum gibi riyakâr ruhumun bu beceriksiz davranışından utanç duymuştum.” “Yok artık!”. Yalanıma inanmamıştı. Gerçi o kadar bariz bir acemilikle bir yalan uydurmuştum ki övündüğüm çocuğum gibi riyakâr ruhumun bu beceriksiz davranışından utanç duymuştum. Gerçi yalan söylediğim için utanmalıydım değil mi? Ama ne yapayım, benim yalana baş vurmamı sağlayan riyakâr ruhum değil, Zehra’nın ha bire dırdır eden ve bundan bir an olsun vazgeçmeyen, yorulmadan şikâyet edecek enteresan sebepler bulan tavırlarıydı. Böyle düşününce pek bir suçlayıcı oluyor kadını. Ama Avni de her zaman bana hak veriyor, ne yapayım? On dokuz yıllık arkadaşım, koca adam, beni yanlış yola mı sokacak? Aman ne komik. Hem neden ben hâlâ didikliyorum ki bu konuyu. Yalan söyledim işte ve haklıydım. “Neyse tamam, neye istersen ona inan.” heh bunu dedim tamam. Daha fazla tartışmak hiç gelmiyor içimden. Hele de bu kalabalığın içinde. Zaten bin bir çeşit insanlı Taksim! Şunun saçına bak Zehra... Aman ağzımı açmayayım şimdi, bir başka tartışma konusunun neden açılacağı belli olmaz. Of, gene insanlar aramızdan geçiyor. Hayır, biz niye yol veriyorsak? Bir kerede ben geçeyim... Allah’ım, bu ne?

Kulaklarım sağır olacak sanki. Neydi o gürültü? Zehra? Insanlar panik oluyor. Yoksa... Hay Allah, bir bomba mı yoksa? Hemen Zehra’yı bulmalıyım. Ama yerden kalkarsam... Yok yok... Ah!! Elim ezildi. Ne bu kalabalık! Herkes beni ezecek iyisi mi hemen kalkmalıyım. Zehra nerde acaba? Hay Allah kahretmesin, o kadar çok sövdüm ki... Allah’ım ne olur, benden alma onu! Tamam Necmi, sakin ol! Sana bir şey olmadıysa ona da olmamıştır. Etrafı iyice kolaçan et. Olamaz bu insanların yüzleri, elleri, kolları ne hale gelmiş? Nasıl olur bu kadar uzak bir mesafede, insanlar nasıl bu hale gelir... Bakma Necmi, sadece Zehra’ya odaklan. Ama ya Zehra’da yerde yatan o şanssız insanların arasındaysa? Nereye odaklanmam gerek, ne yapmam gerek bilmiyorum. Şu şoka giren insanlar... Onlara da bakma, seni iyice kötü etkileyecek. Bağırmak geliyor içimden. Herkes bir yere kaçışıyor, canlarını kurtarma hesabı içindeler. Bir el mi dokundu dirseğime? Ah Zehra’m! Gel Zehra’m. Şükürler olsun. Özür dilerim çok özür dilerim... Hadi hemen gidelim. Çok özür dilerim... Sedef Dündar 11G

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 69


İç Yazı Başlığı

Neler Oluyor Bize “… En çok da hissettiklerine güven.”

Yolunda “… başkasının kanatları altında uyuyorsun. …” Ne kadar zor bir şey severken aldatılmak... Ne kadar kötü bir şey kafanın karışık olması... Ne kadar çaresiz bir durum ne yapacağını bilememek... Birlikte kurduğumuz hayalleri gerçekleştirmemize ne kadar da az kalmıştı. Havalar güzelleşince hani evlenecektik? Hani bu hayata birlikte devam edecektik? Ne değişti son buluşmamızdan beri. Burayı hatırlıyor musun? İlk kez burada sana seni seviyorum demiştim. Sonsuzluğumuzun başlangıcını burada teklif edecektim. Ama sen ne yaptın? Akıntıya kapılıp başka denizlere yelken açtın. Beni sensiz bıraktın. Şimdi ben İstiklâl Caddesi’nde elimde senin eşyaların sana geliyorum. Bana yaşattığın bu hayal kırıklığından sonra hiçbir parçan bende kalsın istemiyorum. Gittikçe yaklaşıyorum sana. Bir yandan kalbim küt küt atıyor seni göreceğim diye diğer yandan bana yaptıklarım geliyor aklıma. İleride bir kalabalık var. Bir dakika burası senin evin değil mi? Ne olduğunu anlamadan bombalar patlamaya başladı. İnsanlar korkudan sağa sola kaçışırken ben yine seni düşünüyorum. Sana gelmek istedim fakat polisler izin vermiyor. Başka bir çare, bir yol bulmam gerekiyor. Arka sokaktaki lokantanın arka kapısından senin evine bir giriş yok muydu? Umarım yanlış hatırlamıyorumdur. Lokantadan koşarak içeri girdim, masaların arasından geçerken birkaç kişiyle çarpıştım ama olsun. Evet yanılmamışım. Kapıdan dışarı çıkıp yangın merdivenlerinden tırmanıp sana gelmeme az kaldı. Hızla yukarı tırmanmaya başladım. Bir de ne göreyim. Sen başkasının kanatları altında uyuyorsun. Bu o değil mi? Beni terk ettiğin adam. Kendimi zor tuttum camı kırıp içeri girmemek için. Ama değer mi sence? Tekrar kendimi senin için üzmeye…

Keşke biraz daha erken çıksaydım evden. Şimdi tam zamanında yetişemezsem benim hakkımda ne düşünür, kim bilir? Ah, işte oyalanmadan hazırlanabilseydim. Sanki bu halimle beni gördüğünde beğenecek. Rahat gözükmeye çalışsam da olmuyor. Hep acaba benimle ilgili ne düşünüyor sorusu kuşkularımı arttırıyor. Ama rahat olmam gerek. Sadece biraz güven ve cesaret Asım. Tek yapman gereken bu. Göz göze geldiğim anda ne yapsam ki? Gördüğüm anda tutulur kalırsam hiç olmaz. Güven, kendine biraz güven. En çok da hissettiklerine güven. Bilmiyorum. İşte yine kendimi “Ya sonra?” derken buldum. İçimdeki bu ses hiç susmuyor. Susmuyor ki bir karar vereyim. Derinlerde bir yerde hissediyorum. Emin olamamam da bundan olsa gerek. Ne oluyor (patlama bu sırada meydana gelir…) böyle? Nasıl? Hemen gitmem lazım. Bu patlama… ama birine bir şey olmuş mudur? Kalıp izlesem mi neler olduğunu? Ayça beni bekliyordu. Değil mi, öyleydi. Yok, benim içim hiç rahat değil. Kesin çok kişinin canı yandı. Ses fazla uzaktan da gelmedi. Kalabalık var. Yardım gelmiştir umarım. Kötü bir rüya olsun bu. Daha fazla kalamam burada. Hemen gitmem gerek. Hemen! Beril Kısalar 11A

Merve Işıksaçan 11C

Sayfa 70

YAZIN


kulüpten...

Sadece Bir İncir Ağacı bana ait değiller ama bir parçam olmuş gibiler. Yok, kaldırmayın kafanızı, bakmayın en tepeye, merak etmeyin. Boş söz değil mi? Yine de merak edeceksiniz. Siz yine de oraya bakıp bana soracaksınız “O ne?” diye. O, benim en kötü acım, en büyük kaybetme korkum, en tatlı sevincim, paylaştığım ilk gözyaşım. Neler olduğunu mu merak ediyorsunuz? Bir yola girmişken pes edip durmak olmaz değil mi? Devam edelim o zaman, sonuna kadar gidelim. Küçük bir papatya vardı hemen dibimde; çok saf, çok neşeli, hayat dolu. Bir gün arılarla oynarken zarar gördü küçük papatya, damarları kesildi her taraf kan oldu. Papatyalarda kan olmaz demeyin, olur. O papatya çok kanadı o gün, çok ağladı. Köklerimiz iç içeydi. İkimizin de kökleri onun gözyaşlarıyla beslendi. Acı çoktu, kaybetme düşüncesi dayanılmaz. Sonra bir mucize oldu bir yusufçuk geldi ve iyileştirdi papatyayı. Papatyanın bir müddet canı çok yandı ama iyileşti, yeniden hayata tutundu. İşte gerçek mutluluk o anda saklıydı benim için. O papatya benim kardeşim. Bir incir ağacının kardeşi papatya olamaz mı diyorsunuz? Çok haklısınız lakin gözden kaçırdığınız bir nokta var ne ben bir incir ağacıyım ne de o bir papatya. Miray Aslan 11E

Çizim: Ata Akgül Fen11

Size biraz kendimden bahsedeyim ama baştan uyarayım okuduğunuz her şey hoşunuza gitmeyebilir. Okudukça kendinizi bulabilir, bulduğunuz parçanıza sinirlenebilir, üzülebilirsiniz. Ben kökleriyle toprağa sıkıca tutunmuş dişi bir incir ağacıyım. Güçsüz görüntüme rağmen fırtınalara direnen… Her damarım farklı bir dalı, farklı bir duygu ile besler. Meyvelerim o duygularıma göre olgunlaşır. Mesela yaşadığım acılardan dolayı acıdır sol yanımdaki meyvelerim. Bir ısırık alan devamını getiremez hatta ağzından tükürür bile yere. Benim yapma şansımın olmadığı şeyi yapar. Kıskanırım o insanları bazen, imrenirim; sonra durup düşünürüm, ya o insan daha fazla acıyı kaldıramayacak kadar doluysa? Peki ben? Ben dolmadım mı daha? Güzel duygularımla beslenen dallarımdan çok, meyvelerimin tadını bozan duygularla beslenen dallara sahibim. Hadi durmayın koparın birkaç meyve, bakın kopardıklarınızdan kaç tanesi tatlı. Mayhoş mu? Ah, onlar kaybetmekten korktuklarım… Değer verdiklerimin yüzleştiği ölümcül hastalıkları yenememelerinden korktuğum için mayhoşlar. Tatlı olanların tadına bakmak istiyorsunuz değil mi? En küçükleri alın. Korkmayın küçükler ama tatlılar. Gerçek mutluluk kişiden kişiye göre değişen bir kavram olsa da onlar benim gerçekten mutlu olduğum anlardan beslendi. Bir de şekilleri belli olamayanlar var değil mi? Onlar benimsediğim acılar. Onlar sizlerin, bizlerin acıları… Dibime gelip oturan, bana dertlerini anlatan, gözyaşlarını toprağımaköklerime- karıştıran sizlerin acıları. Tamamen

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 71


İç Yazı Başlığı

KOLAJ “Gerçekten de hiçbir şey bu kadar eğlenceli değildi. Tam da bu nedenle yazdın. Bunu daha önce fark etmemiştin. Bilinçli yaptığın bir şey değildi. En büyük zevki orada bulduğundandı. Hiçbir şey bu kadar sürükleyici değildi.” Ernest Hemingway Hemingway’in sözünden yola çıkarak birbirimizin öykülerine sürüklendik. Her hafta kulüp çalışmalarımız kapsamında bir başka başlıkta buluştuk; farklı mekânlar yarattık, her yaştan, her sınıftan kişiler kurgulardık, zaman yolculuklarına çıktık. Sonra rastgele seçtiğimiz unsurları bir araya getirdik; birimizin yarattığı mekân diğerinin zamanına asılı kaldı, bir başkamızın yarattığı karakter diğerinin karakteri ile kol kola girdi ya da karşılıklı çay içti. İşte bizim kolajlarımız…

Suriye Pasajı … hızlı yaşanan hayatlar rol alıyordu ve ben o oyunun başrol oyuncusuydum. … Sonbahardı. Kahvemi aldıktan sonra koltuğu kaloriferin yanına çekip oturdum. Yumuşacık battaniyeyi de ayaklarıma serdikten sonra bir yandan dışarıya bakıp sokaktan geçenleri seyrederken hayallere dalmıştım. Uyandığımda hava kararmış, sokaktan geçenlerin sayısı azalmıştı. Gece ve soğuk, bir olmuş üstüme üstüme geliyordu. Birden onu gördüm. Ama bu imkânsızdı. İki sene önce bir trafik kazası geçirmiş, hayatını kaybetmişti. Battaniyeyi yere atıp ayakkabılarımı giymek için odama koştum. Üstüme de bir şey aldıktan sonra koşar adımlarla aşağıya indim ama o çoktan gitmişti. Sokakta kimsecikler yoktu. Hayal mi görüyordum yoksa hâlâ uyanamamış mıydım? Yanılmış olamazdım. Seneler önce Suriye Pasajı’nda tanıştığım o çaycı olmalıydı. Yolum her düştüğünde bir çayını içmek için girdiğim o pasajda masaya oturunca Anadolu toprağının kokusunu alabildiğim tek yer o Sayfa 72

çaycıya aitti. Onunla her konuşmamızda kendimi buluyor, gün geçtikçe ona daha çok güveniyordum. Kırk yıllık arkadaşımmış gibi davrandığım bu insanla daha da yakınlaşıyor, her zaman hasret kaldığım abi rolünü oynuyordu. Onda bir türlü anlayamadığım bir şey vardı. Her konuşmasıyla beni etkilemeyi başarıyordu. Uzun zamandır görmemiştim onu. Bir lokantada garson olarak çalışmaya başladım. Bu sayede hep hayal ettiğim üniversitenin taksitlerini ödeyebilecektim. En sonunda o kadar zor geçen üniversite yıllarını bitirmiş mimarlık alanında okul birincisi olmuştum. Daha sonra ise önüme gelen fırsatı değerlendirip bir üst sınıfa geçmeyi başarmıştım. Fakat ne onu arayıp soruyordum ne de o pasajın önünden geçiyordum. Bana sefil zamanlarımda o kadar yardım etmişti ki hakkını ödeyemezdim. Üstüme başıma yeni kıyafetler vermişti. Her gün boğazımdan onun sayesinde sıcak bir çorba geçiyordu. Bu hayatta tek olmama rağmen hiçbir zaman benden vazgeçmedi. Yıllar geçtikte birbirimize daha çok alışmıştık. Benim o kadar karamsar olmama rağmen benim yanlışlarımı düzeltiyor, bana doğru yolu gösteriyordu.

Gerçi bu kadar zamandan sonra telefonlarımı açar mıydı hiç bilmiyorum çünkü bir insan güvenini kaybedince karşısındakinin yaptığı doğrular bile göze batar hale gelebiliyor. Onun gönlünü nasıl alacaktım? Tekrar güvenini nasıl kazanacaktım? O pasaja gittiğim zamanlar durumumuz hiç iyi değildi. Rutubet kokan bir odada yaşıyordum. Her zamanki gibi yalnızdım. Kimse benle arkadaşlık etmiyor, yanımda kimse durmak istemiyordu. Sadece sırt kısmı kırık bir tahta sandalye ve yataktan başka hiçbir şey yoktu oda da. Duvardaki mavi boya kirden griye dönmüş, yer yer çatlayıp boyaları soyulmuştu. Kırık sandalyeyi her zaman camın kenarına yaklaştırırdım. Camın eskimiş tahtaları biraz soğuk geçirmesine rağmen hayatımın bir kısmını sığıntı bir şekilde o oda da yaşamak zorundaydım. İşte o zamanlar bana o çaycı ümit vermişti. Hiçbir şeyin hiçbir zaman bitmeyeceğini, hiçbir zaman pes etmememiz gerektiğini, elbet her şeyin layığını bulacağını bana o çaycı öğretmişti. Şimdi ise İstanbul’un lüks sokaklarında, ışıl ışıl dükkânlar, hareketli konuşmalar, etrafta hızlı yaşanan hayatlar rol alıyordu ve ben o oyunun başrol oyuncusuydum. Merve Işıksaçan 11C

YAZIN


Karışık “… Metro kuytusunun soğuğuyla iyice katılaşmış bu gürültülü yalnızlıkta nasıl ısınılırsa öyle işte…”

Yokuşu dik, tahtı devrik hayatımın ucunda durdum. Kar sessizliğine bürünmüş yırtık paltoma, paltoma inat her adımımda “İşte buradayım, sana yenilmiyorum.” dercesine kardan hıncını alan dikişleri patlamış botlarıma baktım. Neyin hıncını aldığımı sanıyordum ki? Yine yenecekti kış beni. Üzerimden hızla geçecek, ağzını doldura doldura karşıma geçip küfredecekti. Ben ise hep yaptığım gibi, pamuklarının içinde öbek öbek sohbet ettiği yorganımın en cılızlaşmış köşesini ağzıma biraz daha çekecek; bedenim değil ruhum üşüye üşüye, gündelik hayatın koşuşturmasında en ufak stresi bile dev birer çuvalcasına sırtlarında taşıyan şu metro insanlarına dikecektim kısılmış gözlerimi. Kahve içecekler miydi? Sıcak bir çorba ya? Belki bugün yemekte iyi pişmiş bonfilenin yanında dumanı tüten aile sohbetleri olurdu. Kahkahalar belki… Şömineleri de var mıydı acaba evlerinde? Gün boyunca çorap ve ayakkabıdan bunalan tenlerine hava aldırmak için çıplak bıraktıkları ayaklarını, yün örtünün altından birbirlerine değdirerek televizyon seyrederler miydi? Eşitlik konulu bir film mi oynardı ekranda? Adı eşitlikse insanlığın, ben niye buradaydım ve neredeydi bu lanet olası dünya? Bilmiyordum.

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

kulüpten...

Susuyordum tek. Kalktım “evim” dediğim birkaç eşyamı topladım, sidik kokulu alt geçidin en kuytusuna sokuldum. Dışı ayazdan çatlamış, içi bu çaresizlik karşısında ne yapacağını şaşırmış ellerime üfleyerek ısınmaya çalıştım. Metro kuytusunun soğuğuyla iyice katılaşmış bu gürültülü yalnızlıkta nasıl ısınılırsa öyle işte… Zoraki sıcaklık ile beraber, geçici ölüm beni yavaş yavaş etkisi altına almaya başladı. Gözlerime, tekrar bu çirkin dünyaya açılacağı ana kadar kepenk vurdum. Beyaz bir odada göz kapaklarımdaki kilidi açtım. Beyaz, beyaz, beyaz… Beyaz var, huzur yok. Koca bir yalan, bir yanlışlık var. Adımlarımı aynadaki beyazlığa yönlendirdim. Ne kadar da bana benziyor? Benim tenimin daha temiz ve güneşe çıkmamış hali, bir de daha bir ruhsuz bakıyor sanki. Ani gelen titremeyle kapıya yöneldim. Açtığım beyaz kapıyla ışıltılı bir caddeye adım attım. Ah çok da aşina olmadığım İstanbul’un lüks sokakları, ışıltılı dükkânları, tepesi bulutların arasında kaybolmuş aynaları. Kaldırım taşları bile temiz. Sidik kokan alt geçidimin aksine ne bir çöp ne bir iz. İyi giyimli insanlar. Kalabalık. Her kafadan farklı bir ses. Hararetli konuşmalar. Sahip olduklarının aksine sürekli bir yakınma içindeler. Daha fazlasını elde etmek için adımlarına hız katıyorlar. Peki ben? Ben ne yapıyordum bir kaldırım taşının üstünde boş boş etrafıma bakmaktan başka? Kolumda hissettiğim temas ile kafamı mekanik hareketlerle sağıma çevirdim. Güzel giyimli, kır sakallı, sakallarının aksine boya olduğu her halinden belli olan siyah saçlı bir adam gözlüklerinin arkasındaki memnuniyetle bana bakıyordu. Onu incelediğim süre arasında yine düşüncelerimin kara sularında boğulmaya başladığım için kıpırdayan dudaklarından hayat bulan kelimelere odaklanmaya çalıştım. Ağzının içinde çok teşekkür ettiğine, ona ilham verdiğime dair bir şeyler geveliyordu. Benden bir tepki alamayacağını fark edince elime bir kâğıt tutuşturup yanımdan uzaklaştı. Ben de daha fazla burada duramayacağımı anlayıp en gösterişsiz ara sokağa doğru yöneldim. Adımlarım

Sayfa 73


İç Yazı Başlığı

ait oldukları yeri bulma telaşında. Benliğim ise adımlarımın aksine nereye ait olduklarının farkında. Ben hiçbir yere ait değilken her yere aitim… Girdiğim ara sokakta bana göre temiz, ana caddeye göre pis sayılacak bir köşeye çekildim. Yorgundum. Daha yeni uyanmama rağmen bir kez daha kapadım gözlerimi. Saat sabahın altısı. Açtım gözlerimi yine, yeni bir güne. Pencereye yönelip göz bebeklerimi dışarıda ışığı açık olan evlere odakladım. Bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar az sayıda evin ışığı açık. Sonradan aklıma bebeklerim geldi, acıkmışlardır. Merdivenlerden hızla aşağı indim. Üstümde her zaman giydiğim pardösü, elimde bebeklerim için mamaların kapları; dış kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda alıştığım manzara beni karşıladı. Kapları yere koyup yumuşak tüylere dokundum. İçimdeki aşırı sevgi parmak uçlarımdan aktı sıra sıra. Ve o boşluk bir kez daha doldu varlıklarıyla. Kapıyı kapattım. Bir damla su süzüldü sol yanağımdan. Mutfağa girip baş ağrım için ilaç içtim, geçmedi. İki tane daha içtim, geçmedi. Kutuyu alıp odama çıktım. Beyaz bir sayfaya acımı karaladım. Dayanamıyordum. Bütün ilaçları içip uyumaya karar verdim. Ve mühür vurdum göz kapaklarımdaki kepenklere.

Sayfa 74

Doktor Raporu: Yakınları tarafından bulunan günlükler incelendiğinde hastanın şizofren olduğu kanısına varılmıştır. Hasta dış dünya ile iç dünyasını bir birine harmanlayarak kendi hayalinde yeni olaylar, durumlar yaratıp bunları günlüğüne aktarmış. Geçenlerde metroda yaşayan evsizleri gösteren haber kanalını izlediği düşünülen hasta o evsizlerden biriymiş gibi kendi iç çatışmalarını da dahil ederek kurmaca bir anı yaratmış.(Hastanın haberleri izlemeyi sevdiği yakınları tarafından aktarıldı.) Aynı zamanda her anıda olan mantık hataları da iç dünyasındaki karışıklığın bir kanıtı. Hastanın bir anısında huzurun simgesi olan huzura vurgu yapması da iç dünyasında huzursuz olduğunun göstergesi. Başka bir anısında bir adamın eline tutuşturduğu söylenen kâğıdın günlüğün arasından çıkması o anının gerçek olduğunu düşündürtse de el yazısının aynı olması bu düşünceyi çürütüyor. Kâğıtta yazanlar şöyledir: Solgun bir ten. Marazlı bakışlar. Cılız bir bedene sıkışmış koca bir ruh. Kanayan bir genç kız. Yüksek doz acı. Hasta burada başka bir gözle kafasındaki benliğinin tasvirini yapmış ve acısını, sıkışmışlığını, mutsuzluğunu dile getirmiş. Hastanın içinde bulunduğu ruhsal durum ve aidiyet arayışı hastayı bilinmeze sürüklemiştir. Miray Aslan 11E

YAZIN


kulüpten... Yasemin “… çok uzaklarda bilmediği iklimlerde eriyen ve tekrar göğe yükselen bir de kar tanesi…” Elimde sayfaları sararmış bir kitap, burnumda yasemin çayının kokusu, penceremden bakıyorum. Kar kristalleri tuzluktan akan tuz taneleri gibi yeryüzüne iniyor. Gecenin karanlığında sokakta kimse olmamasına rağmen her gün aynı saatte olduğu gibi bugün de sokak lambasının altında duruyor. Havaya aldırış etmeden, saate aldırış etmeden orada, oracıkta… Usulca başını kaldırıyor, bakışlarım kitapla pencere arasında gidip geliyor. Kendimi zorluyorum kitaba odaklanabilmek için. Yapamıyorum. Bakışlarının üzerimde olduğunu, soğuğa aldırmadan pür dikkat beni izlediğini bile bile kitaba odaklanmam imkânsız! Düşüncelerimin önüne çelikten duvarlar koymaya çalışıyorum. Eğer o duvarların arkasına geçersem boğulurum, biliyorum. Lakin kendime engel olamıyorum. Artık çok geç… Düşünmeye başladım bile. Cevaplayamadığım sorular beliriyor kafamda, kafatasımdan taşarcasına… Neden ben? Neden gecenin bu saatinde? Issızlıktan olsa gerek... Hiç üşümüyor mu üstündeki incecik şeyle? Yoksa üşüyor da belli mi etmek istemiyor? Acaba evi

nerede? Ya da bir evi var mı? Başa sarıyorum. Neden ben? Onca insan arasında siyahlar içindeki bu yabancı neden bana bakıyor? Bir yanım korkuyor, bir yanımsa yanına gitmek istiyor merak içinde. Korkmama rağmen bitsin istemiyorum, biliyorum ki panjurlarımı kapatırsam bitecek, her şey sona erecek. Tek bir hareketimle… Cama vuran pıt pıt sesleriyle kendime geliyorum. Ben düşüncelerimde kaybolurken kar yerini yağmura bırakmış. Kar gitmiş fakat adam hâlâ orada, aynı hareketsizlikle duruyor! Bu sefer elleri ceplerinde, üşümeye başlamış belli ki. Ben de üşüyorum sanırım, ancak bedenen değil ruhen. Adamın varlığı ruhumu üşütüyor, ısınmam gerek. Çayıma uzanıyorum beni rahatlatacağın umarak. Kokusunu yavaşça içime çekiyorum, çektiğim gibi içimi ısıtıyor. Bir yudum alıyorum. İçimdeki gerginlik çaya yansımış sanki, çok sıcak olmamasına rağmen boğazımı yakıyor. Kokusu yasemin; tanıdık, güven verici ancak tadı… Çayın acılığı aklıma adamı getiriyor, camdan bakıyorum, gitmiş. Fısıldıyorum: “Şayet her insanın gökyüzünde bir yıldızının olduğu doğruysa, mutlaka her insanın rüzgârlarla başka diyarlara savrulan, kendinden çok uzaklarda bilmediği iklimlerde eriyen ve tekrar göğe yükselen bir de kar tanesi vardır.”

A. Verda Şerement 11E

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 75


İç Yazı Başlığı

Kendi Kalsın “… ne zaman hayatımdaki o çatlağın aynısı o çerçevede oluşmuştu? …” İrili ufaklı sevimsiz eşyalarla dolu o eve uzun zamandır gitmiyordum. Gerçi hiçbir zaman alışamamıştım oraya. Son derece sakin, sinek uçsa sesi duyulacak kadar sessiz bir evdi. Koltukların üstüne serilen beyaz çarşaflarda öbek öbek biriken toz parçaları, nemden kabarmış dolap kapakları ve kırık çerçevenin içinde beni terk eden o kadının fotoğrafı. Koyu kestane saçları, her gün özenle yaptığı makyajı ve yirmi yaş daha yaşlı görünmesine sebep olan kıyafetleri. Hatırladığım duygusuz ip uçları... Ne zaman kırılmıştı, ne zaman hayatımdaki o çatlağın aynısı o çerçevede oluşmuştu anımsayamıyorum. Pek çok açıdan bir inkar ediş durumu da söz konusu olabilir. Tek anımsadığım bir hikâye. Defalarca dinlemeye mahkum olduğum tek hikâye. Bu hikâyeyi ilk kez ve birçok kez iş yerimdeki odamda dinledim. Her günkü halimdi. Masamın başında her gün o iç karalayan raporları yazmakla uğraşıyordum. Az önce çıktığım morgun kokusunu daha çok sindiriyordu bu raporlar üzerime. İşimin verdiği bu alışılmış fevrilik ile yine eşyaları oradan oraya umarsızca savuruyordum ki karımın masamın üstündeki çerçevesini düşürdüm o an yere. Hemen almaya yeltendim. O sırada kapım bir telaşla çalındı. Paldır küldür kendini içeri atan o adamla göz göze geldim. Gözlerindeki heyecan ve korkuya aşikârdım. Hem hayatında rüzgâr estirecek bir olaya şahit olduğu için heyecanlıydı hem de bir canın yitişi adına oldukça şaşkındı bu bir çift göz. Biraz geri çekilip soğuktan çatlamış yüzüne baktım. Biraz sonra titreyen bedeninde, korkusunun o küçük, belki de masum sayılabilecek heyecanının önüne geçtiğini fark ettim. Sorun bir ölümdü farkındaydım. Bu sefer ilginç olan hikâyeydi. Defalarca dinlemeye mahkum olduğum korkunç, tanıdık hikâye.

Bıyıklarını oynatarak anlatmaya başladı. “Kadıncağız normalde olduğundan daha gergin bir şekilde kafeye doğru geldi. Yirmi katlı, bir iş binası büyüklüğündeki apartmanın neredeyse yarısını kaplayan bizim kafeye yöneldi. Her zamanki kahvesini sipariş etmişti. Kahvesini bitirdiğinde makyaj yapmaya başladı, sonra telaşla yazdığı notları alıp kalktı, üst katlara çıkmış. Bundan sonrasını ben bilmem. Yalnız bir çaycı olarak herkesi tanırım, olaydan sonra duyduklarımdan söylerim. Elindeki kağıtları koridorun sonundaki masaya bırakıp gitmiş... Sonra kadıncağızı tekrar gördüğüm hali, koca binadan düştüğü halidir abim. Çıkıp olayları anlayınca ve insanları sakinleştirinceye kadar ömrümden ömür gitti. En son buraya geldim. Ifade vermem gerekmiş...” Hikâye tanıdıktı. Masa bir sekretere aitti. Karımın bir sekreteri vardı. Karım, öldüğü gün sekreterinin masasına notlar bırakmıştı. “Herkes ne çok severmiş kadıncağızı. Sokaktan geçen bir adam bile avaz avaz haliyle diz çökmüştü, sere serpe yatan kadının yanına. Sonradan anladık. Adam sevgilisiymiş. Az evvel ayrılmışlar. Ayrılmışlar da kötü ayrılmışlar herhal, benim yüzümden deyip duruyordu adamcağız. Onu da zor sakinleştirdik. Peşimden onu da buraya getiriyorlardı. Bakalım...” Iki not yazılmıştı. Biri özür dilerim, diğeri seni seviyorum ile bitmişti. Çaycı adam ofisimden ayrılalı yarım saat olmamıştı telefonumdan bir kıyamet haberi aldım. Ölüme küçük kıyamet derlerdi ya hani... Bu yüzdendir sevmem bu evi. Ne benim sandığım o hayat ne de o pis bıyıkların altında gevelenen hikâye benimdir bu evin içinde. Koyu kestane saçları, her gün özenle yaptığı makyajı ve yirmi yaş daha yaşlı görünmesine sebep olan kıyafetleri. Hatırladığım duygusuz tek ipuçları... Sedef Dündar 11G

Sayfa 76

YAZIN


kulüpten… Sokaklardan Hava yine buz gibi, yağmur yağıyor. Eve dönerken kaldırımın kenarına oturmuş, önündeki ayakkabı boyaları ile bütünleşmiş bir çocuk gördüm. O kadar masum bir suratı vardı ki dayanamayıp yanına gittim. “Adın ne bakayım senin, ne işin var bu saatte burada tek başına?’’ ‘’Benim ismim İbrahim.’’ Çocuğun konuşmaya ihtiyacı varmış ki konuşmaya devam etti. ‘’Suriye’de yaşıyorduk. Orası bombalandı, biz de Türkiye’ye geldik aramızdan birine zarar gelmesin diye. Biz buraya geldiğimizde dayımların evi bombalandı ve dayım şehit oldu, dayımın oğlu da öldü. Bizim eve de bir varil bombası attılar ama patlamadı, patlasaydı hepimizi öldürürdü, diri çıkamazdık. Buraya Antep’e yerleştik. Evde on bir kişiyiz; dört erkek, yedi kız. Yani size nasıl anlatsam hepimize yetecek kadar yatak süngeri yok. Bazımız süngerde bazımız yerde yatar. Bir gün iş olur, on gün olmaz. Allah’ın sana verdiği rızık kadar çalışırsın. Önce karton falan topluyordum, çalışırken birisi beni hırsızlıkla suçladı ondan sonra bıraktım o işi. Buralara gelirim çalışırım kardeşlerime kahvaltı parası topladığımda onlara gönderirim, kendime de bir dürüm parası ayırırım. Hiç tatil yapmam. Pazar günü yatsı ezanına kadar çalışırım, sonra eve giderim. Tatil yapsam sonra eve kim yemek getirecek? Tatil yaparsam öylece kalakalırız yemek yiyemeyiz o gün.’’ “Annen baban nerede?” “Annemle babam… Annem başka birisiyle evli, bize sahip çıkmıyor; babam da evli o da sahip çıkmıyor bize. Yani bizi bırakıp gittiler. Birinin yanına gittiğimizde bizi kovar, diğerine gitsek yine kovar. Bize böyle yaptılar, o yüzden sevmem onları. Ben burada yaşamaktan memnun değilim ama mecburuz burada oturmaya. Bazı zenginler geliyor, bana yan yan bakıyor ve ‘Sen neden böylesin, neden bu şekilde çalışıyorsun, git dilen.’ diyor. Benim onurum her şeyden önce gelir, neden dileneyim? Gidip boyacı olarak çalışırım, benim için dilenmekten daha şereflidir. Doğrusunu istiyorsan evlerimize dönelim, yaşadığımız dünyayı bir kez daha görelim, okullarımıza kavuşalım istiyorum. Neyse saat geç oldu eve gidip kardeşlerimi yatırmam lazım; bensiz uyuyamıyorlar, size de iyi geceler.” Çocuğun konuşmasından nutkum tutulmuştu. Onunla gurur duymuştum resmen. Hayatının büyük bir kısmını sokakta geçirmesine rağmen o kadar saygılı ve terbiyeli bir çocuktu ki imkânım olsa hem ona hem de kardeşlerine yardım ederdim. Merve Işıksaçan 11C

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 77


İç Yazı Başlığı

anı 2000’lerde Çocuk Olmak 2000’lerde çocuk olmak bir bolluğun içine doğmuş olmaktır. Sürekli değişen, gelişen bir çağda kendine bir yer aramaktır. Kalabalıklaşıp hızlanan dünyada “DUR!” diyememektir, yalnızlaşmaktır. 2000’lerde çocuk olmak güzeldir elbet. Bu nesil çok kısa zamanda çok büyük gelişmelere tanıklık etmiştir. İlerleyen teknolojinin içinde büyüdükleri için bu değişimi hiç de yadırgamamışlardır. Kolayca adapte olmuş, 56 yaşlarında bilgisayarı ustalıkla kullanabilecek hale gelmişlerdir.2010’larda çocuk olanlarda daha da belirgin hale gelecek olan “tekno-çocuk” neslinin ilk halkasını oluşturur bu çocuklar. İlkokulda arkadaşlarımın birbirlerine Nokia’larını gösterdiklerini hatırlıyorum. Şimdi kimsenin yüz vermeyeceği kaya gibi telefonlar… o zamanlar tam bir statü, zenginlik sembolü olan telefonların şimdi “Taş Devri” ‘ne ait görülmesi ne kadar ironik. Ancak bizim neslin Nokia dönemi uzun sürmemiştir. Iphone’un gelişi yakındır çünkü. Bu sözgelimi “telefon ötesi mükemmel cihaz”, smartphone tarihinde bir devrim yaratmıştır. Hızını alamayan Apple her sene yenisini çıkartmış, insanlar kendini “update” eder gibi çıkar çıkmaz yenisini almaya koşmuşlardır. Böylelikle bizim zamanımızda koca koca telefonların önce antenleri yok oldu, sonra küçüldüler. Daha sonra siyah yazılı yeşil ekranlar renklendi, resimlendi. Aç kapa yapmaya bayıldığımız “flip-phone”lar geldi. Ardından akıllı telefonlar çağı hepsini ortadan kaldırdı. Büyük müzik setleri küçüldü. Önce MP3 çalara sonra Ipod’a dönüştü. Televizyona çeşit çeşit kanallar geldi. Kablo TV’den Digitürk’e, D-Smart’a geçildi. Evimizdeki devasa “desktop” bilgisayar yerini “laptop”a bıraktı. Onlar bile inceldi, hafifledi. İşte biz bütün bunları görmekle kalmadık, içinde büyüdük. Hatta onlarla bütünleştik. Bu bizi dünyaya açarken bir yandan da çocukluğumuzu ve doğallığımızı elimizden aldı çünkü artık yaşayarak öğrenmeye, zorluklara katlanmaya gerek kalmamıştı. Her şey elimizin altındaydı. Biz o çocuk aklımızla gelişmelere kapılıp gittik. Özümüzü bulmaya vakit ayıramadık. Her şey bize gümüş tepsilerde sunuldu. Biz hepsini beğendik, daha fazlasını istedik. Elimizdekinin değerini bilmek öğretilmedi bize. Madem böyle bir zenginlik içerisindeyiz neden daha azıyla yetinelim? Neden kendimizi daha fazlasından mahrum edelim? İletişimin gelişmesi bu düşüncelerin yayılmasını kolaylaştırdı. Tertemiz zihnimiz reklamlarla, bir tüketim ideolojisi ile dolduruldu. Düzinelerce Barbie’im, sandıklar dolusu oyuncağım olduğu halde kim bilir kaç kere annem “Bir tanecik daha.” diye yalvarmışımdır… İnsan ancak bir zorlukla karşılaşırsa kendini geliştirir. Bu kolaylığın ortasında biz ne kendimizi ne de dünyayı keşfetme ihtiyacı hissettik. Hiçbir anne baba çocuğu için kötülük istemez. Ona verebildiğinin en iyisini vermeye çalışır. Bizlere de ister bilgi, ister kıyafet, ister oyuncak olsun hep hazır verdiler. Onlar için çalışmamız gerekmedi. Dikiş dikmeyi, yama yapmayı, saatlerce kütüphanede araştırma yapmayı, ağaç dallarında oyuncak yontmayı hatta yemek yapmayı dahi öğrenmemiz gerekmedi. Verilene razı olduk. Neyi sevdiğimizi bile öğrenemedik. Seçme gereği yoktu çünkü karar verme zorunluluğu da… Böylece kimliksiz kaldık. Sahip olduğumuz ile var olduk. Bizi biz yapan mal mülk oldu. Satın aldıklarımız ile eskidik, yenilendik. Bunlara odaklanmak bizleri yalnızlaştırdı. Başkalarına ihtiyaç duymadığımızı düşündük. Bencil ve açgözlü olduk. Kıskançlık bizi yiyip bitirdi. Bizim her şeyi tüketmemiz gibi, maddiyatçılığımız da bizleri tüketiyor. 2000’lerde çocuk olmak böyledir işte. Bolluğu israf için bahane saymaktır. Doyamamak, paylaşmaktan sakınmaktır. Eskimekten korkmak, daha büyümeden tükenmektir. 2000’lerde çocuk olmak yedi milyarın ortasında kim olduğunu bilememek; çok yalnız, yapayalnız olmaktır. Ceren Bilge Ünal 11G

Sayfa 78

YAZIN


Büyümek Çocuk olmak ne kadar güzeldi… Yaşımız büyüdükçe dertlerimiz de büyüdü, ağırlaştı. Hatırlıyorum, altı yaşımda en büyük problemim okumayı nasıl öğreneceğimdi. İmkânsız görünüyordu benim için. Ali’ye, belki de ilk arkadaşımdır, sormuştum bir gün, “Okumayı nasıl öğrendin, çok zor değil mi?” diye. Sihirli Annem izliyorduk o anda, hiçbir bölümünü kaçırmazdık. Birlikte daha çok şey paylaştık. Jelibon, cips ve şekerlerle piknik yaptık, havuzda beraber yüzdük, saklambaç, ebelemece gibi oyunlar oynadık. Bazen kavga da ettik. Bu kavgaların çoğunun nedeni benim kıskanç bir çocuk olmamdı. Bir oyunu o kazandı mı hemen başlardım gıcıklık yapmaya. Hatta yazlıkta bir gün olay çıkartmıştım, Burcu ablam beni zar zor yatıştırmıştı. Yine de özlüyorum o günleri; küçük, önemsiz dertlerimizle, masumiyetimizle, arkadaşlığımızla… Şimdi her şey daha zor, her şey insanı yoruyor. Komiktir ki, galiba ben de okumayı öğrenince büyüdüm, Ali’yi de bir daha görmedim. Müge Halıcı FEN11

Çocuk Olamayan Afacan 2000’ler… İlk adımlamaya başladığım yıllarım… Bana “Kızım sen kaçlısın?” diye sorduklarında teyzeler, onlara “2000’liyim teyzem!” demek o kadar tuhaf ki anlatamam. Bu söz karşısında, onların gözünde kendimi yerin dibine girmiş gibi hissediyordum. Ah keşke “1990’lıyım” diyebilsem belki o zaman yerin dibine girmezdim. Belki kendimi biraz daha büyük hissederdim ya da daha çocuk, daha ben hissederdim. Evet, 2000’lerde doğmuş olmam; insanların gözünde beni küçük, hiçbir şeyden anlamayan, daha hayat nedir bilmeyen bir afacan yapıyordu ama asıl anlamıyla bir çocuk yapmıyordu. Dahası bu yıllar çocukluğun bizde hissettirmesi gereken duyguları silip götürüyordu. Yani bu yıllar bizim çocukluğumuzu yaşamamızı olanak sağlamadı. Neden mi? Çünkü artık dört duvar arasındaydık. 90’ların parkları, çitleri, yeşil alanları ve top sahaları kalmadı, hepsi birer birer ev oldu, iş yeri oldu. Bizler de –biz afacanlar da-o evlerde tıkılıp kaldık. Ne bir arkadaş yüzü görür olduk, Ne de bir pamuk şeker satan ya da balon satan amcanın yüzünü. Ama bunları hep okuduk, kitaplarda. İmrendik de imrendik okurken onlara kitaplarda. Biz de çocuk olmak istedik, onlar gibi, Cin Ali gibi, Ayşe gibi. Ya da kitaplardan sıkılınca, açıp gün boyu izlediğimiz televizyondaki Gülşah gibi olmak istedik. Onlar gibi arkadaşlara sahip olup sokakta gün boyu eğlenmek istedik. Bir gün cesaretlendik ve “Anne sokakta top oynayabilir miyim?” ya da “Anne alttaki dairemizdeki Ali’ye gidebilir miyim?” diye sorduk. Ve annelerimiz yok sokakta seni kurtlar kapar, yok sokakta çocuk kaçıranlar var, yok Ali okulda, yok onlar falanca yerde deyip deyip bizi evde yalnız, yapayalnız bıraktılar ve bizimle arkadaşlık yaparak boşluğumuzu gidermeye çalıştılar. Ama nafile, o boşluk ancak bir başka afacan ile doldurulabilirdi ancak. Ama o afacan yanımızda olmayınca, o boşluk ta derine derine, en derine indi ve yerleşti. Ne annemiz doldurabildi o boşluğu, ne de “Barbie” bebeklerimiz ne de “Action Man” lerimiz. Evet, konuşamadık bir afacanla, paylaşamadık elmamızı –kalbimizi- onunla ve iyice yabancılaştık; hayata, insanlara. Daha hayat nedir bilmeyen bir afacan olduk, hiçbir şeyden anlamayan, küsmek nedir, insan kırmak nedir bilmeyen ve bununla vicdan azabı çekmeyen, çekemeyen. Bir küçük afacan olduk ama bir çocuk olamadık. Canan Şebnem Yılmaz 11A

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 79


İç Yazı Başlığı

inceleme “Hüzünlü Kahveler”e Dair Aslı Erdoğan tarafından kaleme alınan “Hüzünlü Kahveler” adlı öykü, sol gözünü kaybetmiş genç bir kadının hayatı boyunca şimdiye kadarki yaşadıklarını herkese tanıdık gelen kahveler ve kafeler üzerinden anlatılırken aynı zamanda hayatın trajedilerine de değinmektedir. Aslı Erdoğan yer yer toplumsal öğelere ve sosyal karşılaştırmalara da yer vermektedir. Kadın sorunları, toplum baskısı ve ötekileşme gibi unsurlara dikkat çekmektedir. Öykü, çeşitli trajedilere ve toplumsal gerçeklere tanık olmuş bu genç kadın üzerinden yaşamın ne getirebileceğinin tahmin edilemez oluşunu ve her öğenin zıttı ile birlikte bulunduğunu anlatmaktadır. Anlatıcının da dediği gibi bakışın karanlığı, varlığın yokluğu, insanı varoluşsallığı sorgulamaya iten temel nedendir. Eserin bütünü ele alındığında öykü anlamsal olarak üç bölümde incelenebilir. İlk bölüm, kadının hayat yolculuğunun başlangıcını temel almaktadır. Bu bölüm anlatıcının on beş yaşında Kalamış’ta gittiği kirli bardaklı, yosun kokulu çay bahçesinde başlar. Bu bölümde yazar özetleme tekniğini kullanarak mekânlar arası geçişler yapmakta, bu sayede zamanın akışını da belirginleştirmektedir. Genç kız büyüyüp olgunlaştıkça mekânlar daha şehirli ve tehlike dolu gözükmektedir. İlk birasını, aşkını, tavla öğrenişini, sigarasını, kitaplarını ve daha nicelerini İstanbul’un mekânlarıyla özdeştirmektedir. “Bir dolup bir boşalan on binlerce bardağın eşliğinde aşık oldum; sigaraya alıştım; ayrılık konuşmaları yaptım ve dinledim; Fellini’yi, postmodernizmi ve Dostoyevski’yi tartıştım;… “ Eserin ikinci bölümü, anlatıcının İstanbul sokaklarından farklı ülkelere ve Avrupa’ya olan yolculuğunu ele almaktadır. Genç kadın artık kötü kokulu çay bahçelerine değil, Cenevre’deki bir kafede zehir gibi demli çay yerine sütlü kahvesini yudumlamaktadır. Yer ve öğe değişimleri, kadının artık küçük bir kız olmadığının, hayatı anlamış ve hayatın birçok gerçeğine tanık olmuş; olgun ve deneyimli bir birey olduğunun kanıtıdır. Anlatıcının eski haliyle konuşabilecek olsa ona ‘gün gelip de şu hayranlık, acıma ve dehşet dolu bakışlarla izlediği yaratığa dönüşeceğini’ söylemeyecek olması, teze katkı sağlamaktadır. Hayatın ne getireceğini ve bireyi neye dönüştüreceği belirsizdir ve ancak zamanla öğrenilir. Eserin son ve üçüncü bölümü genel olarak kadının hayattaki en büyük trajedisini, sol gözünü kaybedişine odaklanmaktadır. Bölüm bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde anlatıcının: varoluşsallığı, hayatın gerçeklerini ve acımasızlığını sorguladığı bölümler içermektedir. Kadının gözünü kaybettikten sonra nasıl gün ışığına küstüğü, insanlara ve hayata yabancılaştığı aktarılır. Bu bölümde gurbette olma ve diğer insanları korkutma öğeleri üzerinden kadının yabancılaşması ve ötekileşmesi anlatılır. Tek göze sahip olmak anlatıcı için ölümden kötü bir kaybolmuşluğu, ikiye bölünmüşlüğü temsil eder. Aynı zamanda yine bu bölümde yazar, anlatıcının hayatında yer etmiş aşkı, Sergio’ya ve ondan korkmayan iki yabancıya da değinmektedir. Bunlardan biri kadın üzerinden çıkar sağlamaya çalışan bir Arap iken diğeri ona tamamen şefkat ve saf iyilik ile yaklaşan, hayatın gerçeklerinden mahrum küçük bir kızdır. Anlatıcı, bu bölümün sonunda hayata dair bir farkındalığa, şefkat ve sevgi ihtiyacının bilincine ulaşır. Eser genelinde okuyucuyu pek çok mekân ile baş başa bırakmaktadır. Bu durum anlatıcının kaybolmuşluğunu ve bir yere ait olmayışını temsil eder. Aynı zamanda dış mekânın her an değişmesi ve giderek daha şehirli bir görünüm alması anlatıcının ruhsal değişimini yansıtmaktadır. Anlatıcı hem genç bir kız olarak hem de kadın olarak toplumsal normların dışında bir karaktere sahiptir. Taksim’in en tehlikeli sokaklarında ve kahvelerinde korkmadan vakit geçirmesi, diğer kadınların korkacağı yabancılardan ve tecavüzden ürkmemesi bunun bir kanıtıdır. Aynı zamanda kadının hayata karşı olan asi ve aykırı tutumunu da göstermektedir. Hayatın birçok trajedisine ve hüznüne tanık olmuş bu kadın aşktan korkmakta, duygulardan kaçmaktadır. Hem ruhsal hem de duygusal bir hissizliğe itilmiştir. “Seni bu genç yaşında aşktan nasıl bu kadar korkuttular?” “Ona dönmedim, nedense yapmadım bunu, onun eşsiz cömertliğin bir gülümsemeyi bile çok gördüm.” Elif Güneş 11IB

Sayfa 80

YAZIN


Pelin Buzluk’un ‘’Puslu Bahçe’’ adlı eseri küçük bir çocuğun dakikalar içinde yetişkin olmasını konu alır. Eser ilginç olmakla birlikte okuyucuyu avucunun içine alır ve istediği gibi yönlendirir. Eser ilk başlarda anlatmak istediğinden uzak yerlerde dolanırken son birkaç paragraf okuyucuya aslında ne demek istediğini açıkça gösterir.

Eserde çok önemli iki bölüm vardır. Esme’nin babasından bahsetmesinden önceki ve sonraki bölümler. Öncesinde Esme’nin yaşadığı karanlık ve kederli ortamdan bahsederken sonrasında öykü şekil değiştirmiştir. O noktadan sonra daha çok, küçük bir kızın ‘baba’ ya hasret dolu yaşamından ve onu nasıl özlediğinden söz eder. Öykü artık korkunç olmaktan çıkar ve trajik bir hâl alır. Bu ayrım öyküye boyut katar. Hayatın hem karanlık hem de trajik yüzünü gözler önüne serer. Başlıkla metin doğrudan ilişkilidir. Öykünün ilk paragraflarında sadece evlerinin puslu bahçesi anlatılır, betimlenir. Ancak, başlık okuyucu üzerinde bütün öykünün gotik ve karanlık olduğu izlenimini bırakır, babasından bahsedilene kadar. Bu, eserin çekiciliğini arttırır, eserle beklentiler, beklentilerin sınırı aşılır. Anlatıcı 3. kişidir ancak eser boyunca olaylar Esme’nin bakış açısından anlatılır. Eserin bir çocuk bakış açısından anlatılması her şeye masumiyet katmaktadır, kanımca. Okuyucuyu, Esme’nin bakış açısından anlatılması etkiler. Sebebi, her okuyucu o çocukluk sancılarını yaşamış olmasıdır. İnsanlar, Esme’nin yaşadıklarını ve duygularını içlerindeki çocukta hisseder, içi sızlar babası gündeme gelince Esme’nin. Eserdeki karakterler özellikle Esme’nin dedesi ve teyzesi masalsı bir korkunçlukla anlatılır. Eserin ilk başında Esme’nin bakış açısına göre onlardan tiksinç ve korkunç insanlar olarak bahsedilir; kötücül karakterler olarak anlatılır. Bu betimleme-

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Bahçe’’ Üzerine... “Puslu Bahçe’’

İlk paragraflarda eser oldukça gotik ve karanlık bir ortamdan bahseder. Betimlenen yer karanlık, korkutucu ve sevgi yoksunu bir evdir. Ana karakter Esme’nin bakış açısından ev adeta bir mezarlık gibi anlatılır. Esme’nin ailesi de soğuk ürkütücü ve sevgi yoksunudur. Hatta evlerinin bahçelerinde bir tabut bile vardır.

Sayfa 81


İç Yazı Başlığı

inceleme ler ilk paragraftaki orman betimlemeleriyle birleşince öykünün masalsı yanının ağır bastığı gözlemlenebilir. Öykü sona doğru ilerledikçe her şey daha da gerçekçi hal almaya başlar. Adeta tüm öykü Esme’nin büyüyüşünün paragraflarla birleşmesidir. Öykünün ilk paragrafları küçük bir çocuğun hayal gücünü barındırırken son paragrafları büyümek zorunda kalmış olgun bir bireyi yansıtmaktadır. Bu noktada okuyucu o küçük çocukla empati kurarak çocuğun yaşadığı acıları kolayca kendiyle bütünleştirebilir. Yazar, uzunlu kısalı cümlelerle anlatımını kurmayı tercih etmiş ve önceden belirlenen ve takip edilen bir şema yok. Dolayısıyla öykü Esme’nin bilincinden aktarılıyormuş gibi anlatılır. Ancak bu aktarıma bilinç akışı demek yanlış olur. Öyküde sadece babasından bahsedilen bölümde diyalog vardır. Bunun yazarın seçimi olması muhtemeldir çünkü eserin o bölümünde Esme oldukça gerçek bir dünyaya geçiş yapmıştır, daha önceleri ise orman ve bahçe betimlemeleri Esme’nin hayal gücünün süzgecinden geçmiş anlatımlardır. Esme, gerçek dünyaya geçişle birlikte beyninde geliştirdiği süzme işlemi doğrulara ulaştırır okuyucuyu ve kendini.

mesi gerçeklerin suratına çarpmasına neden olmuştur. Ailesince derinden hissedilen nefret duygusu onu hayatın anlamsızlığını anlamaya itmiştir. Esme dakikalar içerisinde yıllanmış, olgunlaşmıştır. Öyküye hâkim olan, çoğu zaman okura sıra dışı gelen ayrıntılar öyküyü oldukça ilgi çekici hale getirir, lakin kimi okuyucu da bu renklilikten uzak durur. Bu ayrıntılarla okura tanıtılan karakterler de bir o kadar canlıdırlar. Eser okuyucuyu avucunun içine alıp betimlemelerle okurun gözünde canlandırır ayrıntıları. Okuyucu adeta eserin bir köşesinde oturuyormuşçasına hisseder. İçine çeker öykü, okuyanları. Eser okuyucunun da hissetmesini ister ve okuyucu da o minik çocukla çocuk olur, o büyüdükçe büyür.

alınır. Eser onunla büyür ve olgunlaşır. Eser büyüdükçe okuyucu da büyür haliyle, büyüler onları ve içine çeker. Etkisinden kurtulmak da zor olur böyle anlatının. Birkaç satıra böylesine dolu anlamları sığdırmak için olsa gerek Pelin Buzluk, ince eleyip sık dokumuş. Defne Seçkin 11IB

Eserde hızla büyümek zorunda kalan ve hayatın gerçeklerini çok erken öğrenen bir kız çocuğu ele

Bir kız çocuğu için babası çok değerlidir, belki annesinden de değerli. Burada anlatılan trajik ve kalıp kırıcı olay Esme’yi çok derinden etkilemiştir. Babasını bir değil, iki kere kaybet-

Sayfa 82

YAZIN


Haldun Taner ve İnsan Haldun Taner’in eserlerinde insan olgusu her zaman büyük bir yere sahip olmuştur. Bunun sebebi Haldun Taner’in eserlerindeki sahici insanlar ve onların bize anlattıklarının gönlümüze hep yakın olmasıdır. Taner, insanın duygularını en saf şekilde anlatmış, insanın doğasını gözler önüne sermiştir. Topluma ve toplumu oluşturan insanlara bir ayna sunmuştur. Haldun Taner eserlerinde insanı hep merkeze almış, insanlığın ruhunu içine sindirmiş; bu nedenle eserleri her zaman insanlık gibi kokmuştur okuyana. İnsanın toplumdaki yerini, insanın insana ve insanlığa bakışını sorgulamaya yönelmiştir bu eserleri okuyanlar. Haldun Taner’in çok tanınan ve başarılı olan eserlerinden biri “Keşanlı Ali Destanı”dır, eser toplumu yansıtır. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde parasız bir şekilde yaşamını sürdürmeye çalışan Sineklidağ insanlarını anlatmıştır. Tutulmayan vaatler, güce ulaşmak için yalan dolanla iş yürütme çabası ve aslında suç işlemediği halde Ali’nin kendisi olmayan bir karaktere bürünüp işlediği suç yüzünden kendisine duyulan saygıyı kullanması ve bu sırada da gittikçe kendine yabancılaşması bize çok şey anlatır. Anlatılanlar dönemin insanlarını ve düşünce yapılarını açıkça gösterir. Bu kitapta yaratılan karakterler öyle gerçekçidir ki bizim için yaşadığımız dünyanın bir portresini oluşturur.

Haldun Taner’in eserleri insanların duygularını ve olaylara verdikleri tepkileri bize çok net bir şekilde göstermiştir. Bunun en güzel örneklerinden biri “Fraulein Haubold’un Kedisi”dir. Bu hikâye kurgulardaki kedilerin aksine kendine özgü özelliği olmayan ve pek umursanmayan Fraulein Haubold’un kedisinin ancak ortadan kaybolunca değerinin insanlar tarafından fark edilmesi, insanların elindekilerin değerini elindeki gidince anladığını gözler önüne serer. Haldun Taner kediye verilen değerin değişimini kedinin hüviyetinin birden ‘’Poe’vari, akıl dışı, normal üstü bir önem kazanması’’ olarak tanımlamıştır. (syf. 62) İnsanın doğasında negatif bir özellik olarak bulunan elindekinin değerini bilmemek, Haldun Taner tarafından en doğal haliyle bize hatırlatılmıştır. Haldun Taner insanı anlatmada, insanlara ait özellikleri saklamadan bize göstermede ustadır. Bunun sebebi tanıdığımız insanları kesip biçmeden olduğu gibi göstermesidir. Haldun Taner’in kitaplarındaki insanlar en saf biçimdedir ve hepimiz onları tanırız verdikleri tepkiler ve pişmanlıkları zorlama değildir, Haldun Taner’in eserlerindeki insan insanın ta kendisidir.

Sıla Deniz Gömleksiz ŞTTL 9B

Haldun Taner

Haldun Taner’in sahici karakterleri de yaşar bizimle kitaplarında. Bunun en güzel örneklerinden biri ‘’Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’’dur. Eserdeki en önemli kırılma noktalarından biri atın - Kalender’in kendi büyüklüğünü ilk kez görmesidir ve onun telaşla verdiği tepkidir. Kalender kendini görmüş, kişnemiş ve paniklemiştir. Kalender ile insanın içgüdüsü ve duygularının arasında benzetme ilgisi kurulmuştur. Aynı zamanda olay anında etraftaki insanların başına gelenler de bize insanı görmemizi sağlamıştır.

karakterleri konuşmaların benzerlerine şahit olmayanımız ise çok azdır. Bu eserde kahvede geçen konuşmalar ve paylaşılan siyasi görüşler ve yaşını almış karakterlerin geçmişi toplumuzdaki insanlara aittir. Haldun Taner içimizdeki insanları bize en duru hali ile yansıtmıştır.

Kariyer odaklı Artin Margusyan’ın telefona ulaşmak için gösterdiği çaba ve farklı dillerde geçen düşünceleri , Serap ve Süheyl’in yıllar sonra görüşmesi ve pişmanlıkları, sefalet içinde Alois Morgenrot ve ailesi…Bu insanları tanırız ve onların hislerini anlatır bize. ‘’Konçinlar’’da da iskambil kağıtlarına ruh yüklemiş; iskambil kağıtları geçmişleri, anıları olan karakterler haline gelmişlerdir. “Eczanenin Akşam Müşterileri”deki

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 83


İç Yazı Başlığı

eleştiri Dostluk ve Kardeşlik Dostluk ile ilgili dünyada pek çok kitap yazılmış ve film çekilmiştir. Bu yazıda bunlardan iki tanesinden bahsedeceğiz. Türk sinema tarihinin unutulmaz yönetmenlerinden olan Ertem Eğilmez’in yönetmenliğini üstlendiği, Türk sinema tarihinin en iyi dramlarından biri olarak kabul edilen ‘Canım Kardeşim’ filmi ile Balkanların ‘Maksim Gorki’si olarak anılan Romen yazar Panait Istrati’nin başyapıtı olarak kabul edilen ‘Arkadaş (Mihail)’ kitabını ele alacağız.

Halit Akçatepe, Tarık Akan ve Kahraman Kral’ın başrolünü üstlendiği ‘Canım Kardeşim’ filminde Murat’ın hikâyesi anlatılmaktadır. Tarık Akan, Murat karakterini ve Halit Akçatepe, Murat’ın sadık arkadaşı Halit rolünü üstlenmektedir. Kahraman Kral ise Murat’ın küçük kardeşi Kahraman’ı canlandırmaktadır. Filmde iki arkadaşın dostluğu, Murat’ın kararan hayatı üzerinden anlatılmaktadır. Bir gece evde çıkan bir yangında, Murat’ın babası ölür. Halit, arkadaşı Murat’a elinSayfa 84

den gelen bütün desteği verir. Murat’ın babasının ölümünden kısa bir süre sonra, Halit kiraladığı daireden kovulur ve Murat’ın yanına yerleşir. Burada da dostluğun işaretlerinden birini görüyoruz. Murat, zor duruma düşen arkadaşı Halit’e yardım etmiştir. Murat’ın babasının vefatından sonra, Kahraman’a Murat bakmak zorunda kalır. İki dost bir şekilde Kahraman’a bakmaya çalışırken başlarına büyük bir felaket gelir: Kahraman lösemi hastalığına yakalanmıştır. Doktor, Kahraman’ın birkaç aylık ömrünün kaldığını ve

bu hastalığın bir çaresi olmadığını söyler. Bunun üzerine Murat ve Halit, Kahraman’ın son günlerini iyi bir şekilde geçirmesi için gayretle çalışırlar. Yoksul olmalarına rağmen onu lunaparka ve İzmir’e götürürler. Ona en lüks restoranlarda yemek yedirirler. Bütün bunlara rağmen, Kahraman’ın abisinden son bir isteği daha vardır: Televizyon. Kahraman, televizyonu babası hayattayken de istemiştir fakat abisi Murat alamamıştır. Abisi televizyon almak için çok çabalar an-

cak televizyonu alamaz. Murat ve Halit, bu duruma çok üzülürler, akıllarına televizyon çalmak gelir. Bir dükkânın camını kırarlar ve televizyonu alıp kaçarlar. Bu doğru bir davranış değildir ancak Murat’ın çaresizliği öyle bir duruma gelmiştir ki, televizyon çalmak zorunda kalmıştır. Aynı zamanda bu, kendisinin hayata gösterdiği bir tepkidir. Murat ve Halit, televizyonu eve getirip kurarlar. Sevinçten gözleri parlamaktadır. Murat, kardeşini uyandırmaya gittiğinde kardeşinin öldüğünü fark eder. Murat ve Halit’in iki gözü iki çeşmedir artık. Kahraman, en çok istediği şeye kavuşamadan dünyadan göçüp gitmiştir. Bana göre bu film, dostluğun güçlü bir şekilde ifade edildiği filmlerden biridir. Halit, bütün zor zamanlarında Murat’ın yanında olmuştur. Murat’ın kardeşi Kahraman’ı mutlu edebilmek için çok çabalamıştır ancak bu işte onun herhangi bir kişisel çıkarı olmamıştır. Filmde, dostluğun dışında ‘özverili olmak’ da vurgulanmıştır. Murat ve Halit, yaşadıkları yoklukta, Kahraman için pek çok fedakârlık yapmışlardır. Filmde, iki arkadaş dosttan da öte bir arkadaşlık ilişkisi yaşamaktadırlar. Onlar dost değil, kardeştirler. Şimdi de, Panait Istrati’nin ‘Arkadaş’ adlı romanına bakalım. Arkadaş adlı roman, birbirini hiç tanımayan iki kişinin tanışması, kaynaşması ve dost olmasını ele almaktadır. Romanımızın baş kahramanları Adrian ve Mihail’dir. Günlerden bir gün Adrian Kir Nikola’nın dükkanına gider ve burada kitap okuyan, kıyafetleri yamalı ve kir içinde bir adam görür. Bu adam

YAZIN


Mihail’dir. Adrian, Grivitza Sokağı’nda böyle birisini gördüğüne hem şaşırır hem de sevinir. Adrian, Mihail’in yanına yaklaşır ve onun okuduğu kitabı görür. Kitap, Alphonse Daudet’in ‘Jack’ adlı romanıdır. Bu kitap, romanda bir semboldür. Bu kitap, Adrian ve Mihail’in tanışmasını sağlayan kitaptır. Adrian ve Mihail garip bir şekilde tanışırlar. Adrian, Mihail’i hiç tanımadan onu en yakın dostu olarak kabul eder. Mihail, bütün bunları fark eder ancak Adrian’la arasına biraz mesafe koyar çünkü Mihail, Adrian’ı tanımamaktadır. Bunu fark eden Adrian, kendi kalbini Mihail’e açar ve kendini Mihail’e sunar. Mihail, Adrian’ı tanır ancak onunla mesafesini korur. Adrian’a kendisi hakkında bilgi vermez ve Adrian’dan kendisini zamanla tanımasını ister. Bu durum yukarıda bahsettiğimiz filmdeki Murat ve Halit’in durumu ile tamamen zıt bir durumdur. Halit, Murat ve Mehmet Efendi meyhanede yemek yerken, Halit orada annesini görür ve bu durumu Murat’tan saklamaz. Ancak Mihail, kendisini Adrian’dan gizlemektedir.

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Adrian ve Mihail arasındaki ilişki, aynı şekilde devam etmektedir. Mihail mesafesini korumaktadır ancak yaşanan bir olay yüzünden, dostlukları neredeyse başlamadan bitecekti. Adrian, Mihail’i ressam olan arkadaşı Petrov’la tanıştırmaya götürmeden önce Mihail’den temiz kıyafetler giymesini istedi. Mihail belli etmese de bu duruma çok alınmıştır ve Adrian’dan iyice soğumuştur. Bu olaydan sonra yaşanan başka bir olay ise, Mihail ve Adrian’ı dost yapmıştır. Mihail bir gün zatürreye yakalanır. Acılar içinde kıvranır ve ‘Mihail’ diye sayıklamaktadır. Durumu Mihail’e haber verirler ve Mihail koşarak gelir. Adrian’ı tedavi eder ve Adrian iyileşir. Evdeki herkes Mihail’e teşekkür eder. Bu olaydan sonra Mihail, Adrian’a kendi hikâyesini anlatır. Bu olay ile anlıyoruz ki Mihail ve Adrian dost olmuştur. Ertesi sabah, Mihail evi terk etmiştir. Bunu fark eden Adrian, Mihail’in peşine düşer ve onu yakalar, Romanın sonu olan bu

kısımda, Mihail ve Adrian beraber dünyayı gezmeye çıkarlar. Arkadaş romanında, Canım Kardeşim filminden farklı olarak, bir dostluğun kuruluşu anlatılmaktadır. Arkadaş romanındaki Adrian dışında hiç kimse, Mihail’i sevmemektedir ve onu dışlamaktadır. Ancak Canım Kardeşim filminde, Halit ve Murat’ı herkes sevmektedir ve onlar toplumda önemli bir yer edinmişlerdir. Özetleyecek olursak, iki filmde de dostluk konusu ele alınmaktadır. Canım Kardeşim adlı filmde iki dostun zor zamanları anlatılmaktadır. Aynı zamanda Canım Kardeşim adlı filmde, Halit’in davranışlarına bakılarak özveriye de ulaşılabilir. Arkadaş romanında ise, bir dostluğun ortaya çıkışı anlatılmaktadır. İki eserin de tarihte önemli yerleri vardır. Mehmet Ali Yüksel HZA

Sayfa 85


İç Yazı Başlığı

eleştiri İki Kişilik Kaçış Romanlar mı hayal gücüne daha çok katkı sağlar? Yoksa filmler mi? Romanları aklımızda canlandırıp karakterlerin, olayların geçtiği yerleri, zamanı ve hatta yazarın doldurmadığı her boşluğu istediğimiz gibi hayal ederiz. Fakat uyarlama filmler böyle değildir, hikâyenin konusu, oyuncuları ve zamanı sadece yönetmenin hayal gücüne ve isteğine kalmıştır. Başka bir deyişle olayları kendi hayal gücümüzle değil yönetmeninkiyle izleriz. Ama istisnalar da vardır örneğin “Rita Hayworth ve Shawshank'in Kefareti” gibi. Bazı yorumlara göre kitabı o kadar sade bir dille yazılmış ki insanın hayal gücünü desteklemekten çok uzak. Hatta uyarlanan filmi bile çok daha iyi. Frank Darabont’un yazdığı ve yönettiği “Esaretin Bedeli” filmi ile Panait İstrati’nin yazdığı “Arkadaş (Mihail)” adlı eserin ortak noktası, kaçış temasıdır. Her iki eserde de ana karakterler bir arayış içindedirler ve bu amaç için yol alırken birbirlerine çoğu zaman yardım ederler. Filmin konusu şöyledir: Bir bankada çalışan Andy Dufrense, karısı tarafından aldatıldığını öğrenir. Bir gün onu aracıyla takip eder. Aracında otururken aklına, karısını aşığı ile basmak gelir ve onların birlikte oldukları eve gider ancak içeri girdiğinde ikisinin de ölü bedenleri ile karşılaşır. Bunun üzerine mahkemeye çıkarılan Andy Dufrense, masum olmasına rağmen suçlu bulunur ve Shawshank Hapishanesi’ne gönderilir. Andy, hapishanede ciddi problemler yaşar, bu problemlerden bazıları; ikizlerin ona defalarca tecavüz etmeye çalışması, gardiyan Bryon Hadley’in ona saldırması ve onu öldürmekle tehdit etmesidir. Dahası hapishane müdürü Samuel Norton’un onu kendi çıkarları doğrultusunda para aklaması için zorlaması da yaşadığı sorunlardan biridir. Neyse ki bu problemler karşısnda Andy yalnız değildir, ona hem destek olan hem de ihtiyaç duyduğu şeyleri dışarı-

Sayfa 86

dan getiren bir dostu vardır. Onun adı ise Ellis Boyd’dur (Red). Günün birinde Andy artık hapishane müdürü Norton’a katlanamayacak hale gelir ve bu nedenle bir plan yapar, amacı Shawshank Hapishanesi’nden kaçmaktır. Bu nedenle Red’den bir taş kazması ister, bu alet minyatür bir kazma gibidir. Bu aleti kullanıp hücresinden kanalizasyona doğru, ancak kendisinin geçebileceği büyüklükte bir tünel kazar. Yine bu tüneli dostu Red’den aldığı posterler sayesinde saklar. Hatta o kadar iyi saklar ki tüneli, hücre aramasında bile gardiyan Hadley tüneli bulamaz. Bir süre sonra arkadaşlarından aldığı ip ile eşyalarını bağlar ve sabah aramasından önce kaçar. Kaçmadan önce Red’e verdiği bir ipucu vardır, ona gideceği yerin adresinin yazılı olduğu mektubun yerini söyler. Aradan günler geçer, bir gün Ellis Boyd’u şartlı tahliye için uygun bulurlar. Red hapishaneden çıkınca ipuçlarını takip ederek Andy’ye ulaşır ve hayallerini gerçekleştirirler. Panait istrati’nin “Arkadaş” adlı eserinin konusu ise şöyledir: Hikâyenin ana karakteri Adrian İbrail’de yaşar. Ailesinin durumu maddi bakımdan iyi değildir. Babası Gravilla ölmüştür. Bu nedenle evi Adrian’ın annesi geçindirir, günlük iki franga çamaşırcılık yapar. Adrian’ın ise çok uslu bir çocuk olduğu söylenemez. Bazen dilenciler gibi giyinip başka şehirlere gider. Fakat maddiyatı annesi kadar önemsemez, bu nedenle kazandığı parayı annesine verir. Bu davranışları nedeniyle mahallenin dilinden hiç düşmez. Bir gün ekmek almak için eski çalıştığı yere, fırına gider. Orada birisi ilgisini çeker çünkü adam kitap okuyordur. İbrail’de kendisi haricinde kitap okuyan olmadığı için çok şaşırır. Sonra onunla tanışmak ister, bu yüzden eski patronuna yalan söyleyerek onunla birlikte gezintiye çıkarlar. Adamın adı Mihail’dir, altı dil biliyordur, biraz egoisttir, pasaklı ve bitli görünmeyi kendi seçmiştir çünkü geçmişten kalan bazı kötü anıları onu böyle görünmeye itmiştir. Mi-

YAZIN

hail insanlara güvenmediği gibi Adrian’a da başlarda güvenmez. Aralarındaki güven bağı ancak Adrian hastalandığında oluşur. Daha sonra da İbrail’i birlikte terk etmişlerdir. Panait istrati’nin yazdığı “Arkadaş”ın anlatıcısı Adrian’dır. “Esaretin Bedeli” ise “Arkadaş”’ın tam aksine, ana kahraman tarafından değil, onun en iyi dostu Red tarafından anlatılmıştır. İki eserin de konusu kaçıştır. İki eser de gerçekçi bir anlatım ile yazılmıştır. “Esaretin Bedeli”nde işlenen kaçış teması, hapishaneden kaçıp özgürlüklerini arayışlarıdır. “Arkadaş” ta ise İbrail insanlarından, mahallelilerden kaçıştır. Kaçışlarında bazı farklılıklar vardır “Arkadaş” ta Mihail başta kendi kaçmak istiyor ama Adrian onu bulunca birlikte kaçıyorlar. Esaretin Bedeli’nde ise bunun aksine Andy, gideceği yerden bahsediyor Red’e. Kaçtıkları yerler farklı da olsa aynı amaç için kaçmışlardır. Adrian’ı dost arayışı yüzünden Andy’ye benzetebiliriz. Mihail’i ise başta tedbirli ve çekingen davrandığı için Red’e benzetebiliriz. Fakat Mihail’i tamamen Red’e benzetmek mümkün değil çünkü Andy’ye benzeyen yanları da çok fazladır, örneğin çok kitap okuması, bilinçli olması, adeta bir satranç oyunu oynar gibi sonraki hamleleri de görebilmesi buna örnektir. Bora Baygül HazırlıkA


Kelebeğin Rüyası ve Arkadaş Panait İstrati’nin “Arkadaş” adlı romanı ile Yılmaz Erdoğan’ın yazmış ve yönetmiş olduğu “Kelebeğin Rüyası” adlı film birçok benzerliğe sahiptir. Her iki eser de sanatın henüz olgunlaşmadığı dönemde, savaş yıllarında geçmektedir ve her ikisinde de dostluğun nasıl bir şey olduğu anlatılmaktadır. Panait İstrati’nin “Arkadaş” adlı romanında , Adrian ve Mihail adlarında iki karakter vardır. Adrian çalışmayı sevmez, toplumun değer yargılarına uygun olarak yaşamaz. Adrian gezmek, öğrenmek ve okumak ister. Kısacası sanatla iç içe olan bir karakterdir. Toplum tarafından doğru bulunmaz bu yaptıkları. Bu yüzden Adrian, kendisini anlayabilecek bir dost “arayışı” içindedir. Mihail ise Adrian’ın önceden çalışmış olduğu börekçide çalışan bir işçidir. Adrian ile de orada tanışmışlardır. Adrian Mihail’i kitap okurken görmüştür ve çok ilgisini çekmiştir. İlgisini çekmesinin sebebi, onun mahallesinde kitap okuyan insanların hiç olmamasıdır. Bu sebeple Mihail ile dost olmak için çabalar. Mihail insanlardan kendini soyutlamış, kimseye güvenmeyen bir karakterdir. Adrian gibi kitap okumayı çok sever. Doğayı çok sever. Toplum onu da kabul etmez. Yani kendinden olmayanı ötekileştirir. Sırf kendilerinden daha farklı düşündükleri ve yaşadıkları için. Kitabın ilerleyen sayfalarında bu iki karakterimiz dost olmaya başlar. Mihail Adrian’ı gerçek dostu olarak görmeye başlar. Adrian Mihail için annesini ve nişanlısını bile karşısına almıştır. Artık Mihail’in de Adrian’a dostluğunu göstermesi gerekmektedir. Günlerden bir gün Adrian zatürreye kapılır. Mihail, Adrian’a destek olmak için işinden ayrılır ve onunla ilgilenir. Zaman geçtikçe aralarındaki büyük duvarlar kalkar ve birbirleri hakkındaki önemli şeyleri öğrenirler. Kitabın sonunda birlikte seyahate çıkarlar ve kitap biter. Kelebeğin Rüyası’nda da buna benzer bir hikaye vardır. Zonguldak'ta geçen film, 1941 yılında başlar. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu adlı karakterler memuriyet hayatı sürdürürler fakat ikisi de şiir yazmayı çok sevmektedir ve aynı zamanda şairdirler. Sanatla, edebiyatla Adrian ve Mihail’in de olduğu gibi iç içe yaşamaktadırlar. Zamanla dost olurlar. Sanata bakışın henüz olgunlaşmadığı bir toplumda, yaşamlarını sürdürmektedirler ve topluma şiiri ve sanatı sevdirmeye çalışırlar, tıpkı Adrian ve Mihail gibi. Belediye Başkanı’nın kızının geri gelmesiyle ikisinin de şiire olan inancı daha da artar fakat bir problem vardır; ikisi de verem hastalığına yakalanmıştır. Bu sebeple Belediye Başkanı, kızının onlarla görüşmesini istememektedir. Buna rağmen Suzan Özsoy yani Belediye Başkanı’nın kızı, onlarla görüşmeye devam eder ve yakın arkadaş olurlar. Muzaffer bir süre sonra Suzan’dan hoşlanmaya başlar fakat verem hem onların sağlığını hem de çevrelerindeki insanların sağlığını tehdit etmektedir. Bu sebeple iki arkadaşı hastaneye yollarlar. Rüştü, Muzaffer ile Suzan’ın görüşmesi için elinden gelen her şeyi yapar. İki karakter de ne pahasına olursa olsun dostu için her şeyi yapar. Bu iki eserde de dostluk çok çarpıcı bir şekilde vurgulanmış. Gerçek dostlukların nasıl olduğu, dostlar için nelerden vazgeçilebileceği ,dostluk arayışının neden ortaya çıktığı ve daha niceleri bu iki eserde ayrıntılı bir biçimde anlatılmıştır. İki eseri birbiriyle bağlayan en önemli kavram dostluktur. Zeynep Naz Erhan HazırlıkC

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 87


İç Yazı Başlığı

manifesto İlerici Dostluk Manifestosu 

Dostluğun günümüzde değer kaybetiğinin farkındayız ve bunu değiştirmek için buradayız.

Dostluğumuzun insan ilişkilerine yeni bir anlam kazandırmasını istiyoruz.

Söylenilen her sırrın dostların arasında kalması düşüncesini destekliyoruz.

Bizim dostluğumuzun çağımızda olan yalnızlığın çözümü olduğuna inanıyoruz.

Sadık,içten ve samimi dostlar ve dostluklar istiyoruz.

Dostların sadece kendilerini değil dostlarını düşünmeleri gerektiğini savunuyoruz.

Bizim dostluk anlayışımızda dostunun sana kendi hayatı ile ilgili anlattığı her şey önemlidir.

Dostluğumuz birbirlerini ne olursa olsun destekleyen dostlardan oluşur.

Bencilliğin dostluk kavramı içinde yeri olmadığını düşünüyoruz.

Dostlar bizim dostluğumuz sizi yüzüstü bırakmayacak türden.

Efsanevi dostlukları geri getirmeye geldik. Gülce Z. Şenol HazırlıkA

Dostluk Manifestosu 

Biz dünyadaki güvensizliğe bir son verip sağlam dostluklar kurmak için çalışıyoruz.

Dostluğun anlam ve önemini tüm insanlığa duyurmak bizim en önemli vazifemizdir.

Tüm insanlar sırtlarını yaslayacak bir dost bulana kadar durmayacağız.

Biz insanların hayatlarında görüp görebilecekleri en içten, en güzel sevginin dostluk sevgisi olduğunu anlatmak için çalışıyoruz.

Dostluk sevgisiyle yaşamdan güç alan bir nesil oluşturmak bizim en temel amacımız.

Doğruluk, cömertlik, insanlık, fedakârlık ve vefa bize bu yolda ışık tutacak kavramlardır.

Bulunduğumuz çağın etkisinde kalıp arkadaşlıklarını sosyal medya üzerinden yaşayan insanlara doğru yolu göstermek istiyoruz.

Bir dostun sevgisindeki gücü tüm dünyaya ispatlamak istiyoruz.

Biz başımıza gelen tüm kötü olayları dostluklarımızın gücüyle yenmek istiyoruz.

Biz dostluklarımızın, hayatlarımızda karşımıza çıkacak olan yeni kilitlerin anahtarı olduğunu benimsetmek istiyoruz.

Biz, maddiyatın hayatlarımızı ele geçirdiği bu günlerde dostluğun hayatta bulabileceğimiz en büyük hazine olduğunu insanlara göstermek istiyoruz. Ece Çelik Hz.A

Sayfa 88

YAZIN


Dostluk Manifestosu

Günümüzde, eski zamanlarda olan yakın dostluklardan eser kalmamıştır. Bunu görüyoruz ve dostluğun yeniden eski değerine kavuşması için, elimizden gelen her şeyi yapacağımızı belirtmek istiyoruz.

Sevgi, özveri ve güven, yeniden inşa edeceğimiz dostluk kavramının en temel ögeleri olacaktır.

Birbirlerini dost olarak gören insanları yüceltmek istiyoruz.

Dostluğun kaybolması sonucu ortaya çıkan, insanlarda intihara bile sebebiyet veren bir kavram olan yalnızlığa, şu andan itibaren savaş açmış bulunmaktayız.

İnsanlar, duygularını diğer kişilere göstermekten kaçınmamalıdır. Utangaç olan insanlar, ilelebet yalnız kalmaya mahkûmdur.

Birbirlerine karşı samimi davranan insanları korumak ve bu tip insanların sayısını artırmak istiyoruz.

Dostluğun geçmişte insanlara verdiği keyfi, dünyaya geri getirmek istiyoruz. İnsanların birbirleriyle vakit geçirip eğlenmesinin, monotonlaşmış hayatlarımızı renklendireceğine inanıyoruz.

Dostluk, insanların birbirlerine gönülden bağlanmasıdır. Dostluk, yabana atılacak bir kavram değildir, olmamıştır ve olmayacaktır da. Dostluk, yazı kadar eski ama üç aylık bir bebek kadar da yenidir. Dostluk, her insan gibi özel ama dünya gibi geneldir.

Günümüzde insanlar birbirlerine olan güvenlerini kaybetmiştir. Biz, bu güveni tekrar sağlamak için elimizden geleni yapacağız. Mehmet Ali Yüksel HazırlıkA

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 89


İç Yazı Başlığı

gezi yazısı Orhan Kemal Müzesine Keyifli Bir Ziyaret “İçi Kocaman Bir Yaşam”

Endişeli bir yolculuğun ardından Orhan Kemal Müzesi’ne varmıştık. Müzenin küçüklüğü nedeniyle bulmakta zorlandık ama o ufaklığına rağmen içi kocaman bir yaşamı barındırıyordu. Orhan Kemal’in son çocuğu Işık Öğütçü bizi karşıladı. Önce müzeye kendimiz göz attık, fotoğraflar çektik ve sonra da bir yere toplanıp Orhan Kemal’in hikâyesini dinlemeye başladık. Yanılmıyorsam arkadaşım Işık Öğütçü’den Orhan Kemal’in hayatının kısa bir özetini istemişti. Işık Öğütçü anlatırken zorlandı, bazı yerlerde duygulandı, gözü doldu ama kırk dakikanın sonunda mükemmel bir sekilde sözlerini tamamladı. Daha sonra Işık Öğütçü’nün rehberliğinde müzeyi gezmeye başladık. Müzede Orhan Kemal’e ait kitaplar, daktilosu, masası, giydiği kıyafetlerden bazıları ve kişisel eşyaları ilgimizi çekti. Çeşitli siyah beyaz fotoğrafları ve Atatürk’ün ıslak imzası ile Orhan Kemal’e yazmış olduğu bir mektubunu görünce Orhan Kemal’in değerinin yeterince farkında olmadığım için utandım. Ayrıca Orhan Kemal’in bir ölüm maskesi vardı, tıpkı Dante ve Abidin Dino’nunki gibi. Orhan Kemal Müzesi’ne gidip müzeyi keşfetmeme rağmen oradaki kütüphaneye ve İkbal Kahve’sine gidemediğim için içimde bir burukluk var. Umarım Cihangir’e bir sonraki gidişimde onları görmek için de zaman bulabilirim. Ezo Naz Kimiran “Işık Bey’i görünce çok şaşırdım ve heyecanlandım. Çünkü onun anlatacakları, bir hazine niteliğindeydi. Işık Bey çok şey anlattı bize; Orhan Kemal’in kişiliğini, onun zevklerini, baba-oğul ilişkilerini…” Mehmet Ali Yüksel “Orhan Kemal, daha yazdığı son hikâyesini tamamlayamadan, evinin badanasını yarım bırakıp göçüp gitmişti bu hayattan. Anladık ki 2000 yılında açılan bu müze, onu yeniden yaşattı. Işık Bey anlattıkça anladık ki sanatçı olmak kolay değil. Hem zor şartlarda ser sefil gezecek ve yazacaksın hem de karın tokluğuna çalışacaksın. Bir de yetmezmiş gibi şu dünyayı terk ettikten sonra ün kazanacaksın. İşte o zaman çok sevdim Orhan Kemal’i. Yazarları hep kolay hayat süren insanlar olarak düşünürdüm, çok yanılmışım. Bu müzeyi gezerken sadece Orhan Kemal’in hayatını değil, o dönemde yaşamış diğer yazarlarımızın da nasıl bir yaşam tarzı olduğunu anladık. Bir yazarı tanımak için sadece onun eserlerini okumak yeterli değildir. Hem yazarı hem de eserlerini daha iyi anlayabilmek için yazarın nerede, nasıl ve hangi koşullarda yaşadığını görmek önemlidir. İşte bu yüzden iyi ki Orhan Kemal Müzesi’ne gitmişim dedim.” Bora Baygül “Işık Bey, kendini tanıttıktan sonra başladı anlatmaya. Kısa olacağını düşündüğümüz bu hikaye, kırk dakika sürdü ama hiçbir dakikasında sıkılmadım. Işık Bey de gülerek “Eh işte, Orhan Kemal’in kısa hikayesi böyle,” diyerek konuşmasını sonlandırdı.” Ece Çelik

H Sayfa 90

KA

RLI I Z A

YAZIN


“İlham, yaşanmışlıklar, eskiler, eşyalar, anıların buram buram içinize dolan kokusu… Orhan Kemal Müzesi’ne gittiğimde ilk bunları hissettim, duydum, duyumsadım. Sanki eşyalarına, fotoğraflarına, gazetelere, odasına bakınca bir an o da bizimle odayı geziyor, kendini tanıtıyor gibiydi. Orhan Kemal Müzesi’ne gezmek, hayata Orhan Kemal’in penceresinden bakabilmek oldukça hoşuma gitti.” Aleyna Kaytaz “Böyle dahi bir adamın yaşadığı evde bulunma duygusu garip geldi. Çok güzel bir deneyimdi, bilmediğim daha çok kitabı varmış. Çocukları olduğunu da bilmiyordum ki oğluyla tanıştım.” Bartu Ortal “Orhan Kemal’i bu müze gezisinde daha iyi anladım. Fikirleri, aile hayatı, askerlik anları ve cezaevinde kaldığı sürede yaşadıkları…” Elif Erman “Orhan Kemal Müzesi, dar bir alanda kurulmuştu. Böyle büyük bir yazar için bence yetersiz bir müze, özellikle Avrupa’daki müzelerle karşılaştırılınca.” Uğur Acar

“Oğlu Işık Öğütçü’nün bize babasını anlattığı an, beni en çok duygulandıran andı.” Efe Tanrıverdi

“Müzede beni derinden etkileyen, Orhan Kemal’in daktilosunu, defterini ve kalemini görmek oldu. Orhan Kemal’in o daktiloyla yazdığını, o kalemle not tuttuğunu düşünmek çok hoştu. Özellikle yıllar önce o kaleme dokunduğunu düşünmek, yazarla aramda büyük bir bağ kurmama neden oldu.” Cemre Şenlik “Gezi boyunca Orhan Kemal’in kişisel eşyalarını dikkatle inceledim çünkü yaşadığı dönemi yaşamış gibi hissetmek istedim. Oradan çıktıktan sonra “Baba Evi” romanında anlamadığım parçalar yerine oturdu. Romanın yazılış amacını, yazılırken yaşananları ve duygularını daha iyi anladım.” Batuhan Zenginer “Vefat etmiş birinin müzesine girince tarih koktu oda.” Yiğit Kantürk “Yazdığı kitaplara göz gezdirdim. O kitapların özenle korunmuş olmasından çok mutlu oldum. Duvarlardaki fotoğraflara uzun uzun baktım. Ardından Orhan Kemal’in el yazısını gördüm. Ben bugüne kadar bu kadar güzel bir el yazısı görmemiştim.” Alp Yılmaz “Müzeye ilk girdiğimde bu kadar büyük ve değerli bir yazar için sadece iki odanın ayrılması beni üzdü. Müzede ilk olarak ziyaretçi defterine baktım. Kimler neler yazmış, müzedeyken neler hissetmişler merak ettim.” Hanna Maye Ahbap “Müzedeki bu eskilik, insanda merak uyandırıyor; acaba bunu nerede kullanmış, ne yapmış diye… Orhan Kemal’in hayat hikâyesini oğlundan dinlemek, bende onun tüm kitaplarını okuma isteği yarattı.” Gülce Şenol “Orhan Kemal Müzesi, gerçekten görülmesi gereken yerlerden. Özellikle ölmüş bir yazarın yaşamı boyunca kullandığı eşyaları, yattığı yatağı görmek, insanın içinde çok farklı bir his uyandırıyor. Bize verilen bu ödev olmasa ben bu müzenin varlığından haberdar dahi olamayacaktım.” Simirna Bulgan

HA

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

KA

LI R I Z

Sayfa 91


İç Yazı Başlığı

gezi yazısı “Orhan Kemal’le ilgili yeni bilgiler edindim. İyi futbol oynadığını, hapishane yıllarında Nazım Hikmet’le tanıştığını ve kitapta da okuduğum gibi zor bir çocukluk dönemi geçirdiğini öğrendim.” Ahmet Hamza Böyle büyük bir yazarı daha yakından tanıyınca duygulanıyorsun fakat bir de yaşam hikayesini oğlundan dinleyince çok daha etkileniyorsun.” Berdan Yarayıcı “Günümüzde birçok yazarın müzesi yapılıyor. Orhan Kemal’in Müzesi de bunlardan biri. Müzeyi gezerken sanki eski zamanların da içine girmiş oluyorsunuz. Oradaki eşyaları günümüzdekilerle karşılaştırıyorsunuz.” Dila Oğuzlu “Orhan Kemal’in ‘Karıma’ adlı şiiri beni etkiledi. Şiirin cezaevinden yazılmış olduğunu öğrenmek beni daha etkiledi.” Zeynep Başaran “Orhan Kemal gibi büyük bir yazarın kişisel eşyalarını görmek, beni çok mutlu etti. Orada onu gerçekten görüyormuş gibi hissettim.” Ecem Ongan “Baba Evi adlı romanını okuduktan sonra onun kişisel eşyalarını görmek tuhaf oldu. Zengin kütüphanesi çok ilgimi çekti. Şu an yaşıyor olsaydı Orhan Kemal’in kendisine sorularımı sormak, onunla konuşmak isterdim. Herkesin gitmesini önereceğim bir yer oldu bu müze.” Zeynep Özdayı “Özellikle o küçük daktiloda bu kadar çok şiiri ve kitabı nasıl yazdığını merak ettim. Fotoğraflara bakarken Orhan Kemal’in Galatasaray Lisesinde Edebiyat Matinesinde seminer verirken çekilen fotoğrafı dikkatimi çekti. Daha sonra “Orhan Kemal’in Babasının Abdülkadir Kemali Bey’in Anıları” adlı kitabı gördüm. Kitabın yazarının Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü olduğunu öğrendim ve bir torunun dedesinin anılarını yazmasını, çok ilgi çekici buldum.” Didem Doğan “Müzeye gitmeden önce aslında orayı hiç merak etmiyordum. Bana önemsiz geliyordu. Ama müzeye girdikten sonra, oradaki yaşanmışlıklarla dolu eşyalarla aynı ortamda olmak beni iyice heyecanlandırdı. Her şeyi tek tek inceledim. Onun eşyalarını görmek, eserlerini nasıl yazdığını düşünmenize yol açıyor. “Acaba kaç eserini yatarak kurguladı veya yazdı? Bir eserini yazarken kaç farklı kalem kullandı?” gibi sorular müzeden çıktığımda da aklımdaydı.” İlayda Bölükbaşı “İçeride oturduğu sandalyesi, ısındığı sobası vardı. Sobası ilginç geldi. Çok küçüktü. Eski sobalar öyle oluyormuş. Yazdığı kitaplar o kadar çoktu ki hepsine bakamadım. Dikkâtimi çeken diğer şeylerse diş fırçası ve Kuran-ı Kerim’iydi. Diş fırçasının olmasını beklemiyordum, çok garip geldi. Kuran-ı Kerim’in üzerine bazı notlar almıştı. Müzede dikkatimi en çok çeken şeyse öldüğünde alçıdan yapılan yüz maskesi oldu. Saçlarından kirpiklerine kadar her şeyi görülüyordu. Bir de gülümsüyor. Öldüğünde gülümsemesi garip geldi. Bir yazarın müzesine ilk defa gittim ama bir yazarın evini gezip görmek çok eğlenceliymiş. Artık başka yazarların da müzesini ziyaret edeceğim.” Alara Küçük

HA Z Sayfa 92

IK IRL

B

YAZIN


“Orhan Kemal Müzesi’nde bizleri Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü karşıladı. Türk edebiyatının ölümsüz ustası Orhan Kemal’i gelecek kuşaklara tanıtmak için bu müzenin açılmış olduğunu öğrendim. Hayatını ekmek kavgası ile geçiren Orhan Kemal’i burada daha yakından tanıdık.” Berk Kocaelli “Müzeye girdiğiniz zaman sizi duvarlardaki fotoğraflar karşılar. Çocukluğundan yaşamının son günlerine kadar pek çok fotoğrafı var müzede. Başka dillere çevrilmiş kitaplarını görmek beni çok etkiledi. Diğer ülkeler tarafından da değerli bir yazar olarak görülmektedir. Yabancı dillere çevrilmiş kitapları azımsanmayacak kadar çok.” Umut Acar “Orhan Kemal’in yeşil daktilosunu gördükten sonra kendimi eski zamanlarda yaşayan biri ve bir yazar olarak hissettim.” Damla Asımoğlu “Ben ilk defa bir daktilo gördüm. Nasıl kullanıldığını hep merak ederdim.” Gazi Doğan “Müzeye girdiğim an farklı bir ortamın havasını soluduğumu hissettim. Odası kültür kokuyordu.” Melisa Altunbaş “Orhan Kemal Müzesi’nde beni en çok etkileyen Orhan Kemal’in öldükten hemen sonra alınan maskesi oldu. Ölen insanların eşyaları beni hep etkilemiştir zaten. Bir de Nazım Hikmet’in Orhan Kemal’e yazdığı mektuptan çok etkilendim.” Şara Yağan “Odasındaki düzeni beni büyüledi. Çalışma masasındaki daktilosu, onun her an ve her şartta çalışmaya hazır biri olduğunu gösterir.” Melis Büyükyenigün “Müzenin o kadar nostaljik bir havası var ki kendimi o yıllara ait hissettim.” Bengühan Şahin

“Müzenin girişindeki küçük koridorda Orhan Kemal’in şu sözü yer alıyordu: “İnsanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat.” Koridordan sonra girdiğim odasında ilk dikkatimi çeken şey o eski soba oldu. Bir de gözlüğü, tespihi, diş fırçası, çatalı, kaşığı, kol saati, çalar saati, parfümü, tarağı, kartviziti…” Deniz Doğan

H Y I L :1 6 S A Y I :1 6

KC

RLI I Z A

Sayfa 93


İç Yazı Başlığı

gezi yazısı Edebiyatımızın değerli hazinelerinden biri olan Orhan Kemal’in müze haline getirilen evine gitmek için sabah erkenden Taksim’e çıktık. Kitabını okuduğum bir yazarın evine ilk kez gidiyorum. Gelecek nesillere okuması için çok önemli eserler kazandırmış Orhan Kemal’in hayatından geri kalanları çok merak ediyorum. Akarsu Caddesi üzerinde olan eve girer girmez, okuduğum ‘’ Baba Evi’’ kitabından izler bulmak istedim. Birinci katta dikkatimi çeken ilk şey duvardaki kocaman mektup oldu. Yazarın el yazısıyla ceza evinden yolladığı mektup, eşine ve çocuklarına yazılmış. Duvarda onun hayatta inandığı fikirlerinin yer aldığı yazılar çerçevelenmiş. Orhan Kemal’in dostlarıyla çektirdiği ve değişik pozların olduğu fotoğraflar tüm duvarları kaplamıştı. Fotoğrafların siyah beyaz olması ayrıca çok duygulandırıcıydı. Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü, 1997 yılında bu evi alarak babasının tüm hatıralarını buraya toplamış. Onun kullandığı daktilo, bizlere ve gelecek nesillere aktardığı bilgileri yazıya döktüğü için bence müzesinin en değerli eşyasıydı. O eserleri yazarken belki de zamanındaki değerli yazarlarla sohbet ederken kullandığı çay fincanları bile tarihin tanıklığını yapıyordu. O cansız eşyaların her biri aslında konuşmasa da çok şey anlatıyordu. Çatalından, kaşığına, yatağından, eşinin kullandığı dikiş makinesine kadar tüm eşyaları 1950-1970 yılları arasındaki kültürümüze de ışık tutuyor. Yazarın yirmi kadar dile çevrildiği kitapları da sergilenmiş. Çince, Urduca, Fransızca, Arapça’ ya birçok dile çevrilmiş kitapları ayrıca bir gurur kaynağımızdır. Kitaplarının ilk basımları da camekanlarda özenle saklanmış. Eskimiş kağıtlardaki Orhan Kemal’in el yazıları ve hapishaneden yazdığı mektupları, notları müzede ayrı bir yerde duruyor. Yatağının bulunduğu bölümde ise çok ilgi çekisi bir şey duruyor: Orhan Kemal’in 2 Haziran 1970 tarihinde Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da öldüğünde yüzünden aldıkları maske. O maskenin arkasında, dolu dolu yaşadığı hayatı ve bize bıraktığı hazinelerin olduğunu düşündükçe bize de bu eserleri okumak ve unutulmamasını sağlamak düşmez mi? Bu düşüncelerle müzeden ayrılarak, bunları kâğıda dökmek için evin yolunu tuttum.

Müzenin bulunduğu yer yani Cihangir’de bir sokağa döndüğümde ‘’Orhan Kemal Müzesi’’ tabelasını gördüm. Müzenin ilk girişinde dikkatimi çeken misafir defterine muhteşem bir yazıyla yazılmış olan satırlar oldu. Biraz daha ilerlediğimde bir odaya girdim. Duvarlarında sırayla asılmış olan birçok resim vardı. Bu resimlerde Orhan Kemal’in ailesini, İsmet İnönü ile çekilmiş fotoğrafının, Bayburt’ta, Unkapanı’nda olan pazarlarına rastladım. İsmet İnönü ile olan fotoğrafı ilgimi çekmişti. Bu fotoğrafların aşağısında küçük bir raf duruyordu. Bu rafta yazdığı kitaplarının ilk baskıları bulunuyordu. Örneğin okuduğum ‘’El Kızı’’ romanının ilk baskısını burada görebildim. Rafın karşı duvarına döndüğümde ise Orhan Kemal’in babasının İstiklal Madalyası’nı ve beratını görebildim. Buradan gözümü aşağıya indirdiğimde Orhan Kemal’in kişisel eşyaları vardı. Kullandığı tabakları, saati, gözlüğü, kol düğmeleri… Orhan Kemal’den olan parçalarını, onun kişisel el yazılarını görmek beni garip hissettirdi. Bu odadan çıkıp merdivenlerle başka ve daha küçük bir odaya girdiğimde ilk dikkatimi çeken yapay mankenlerin üzerinde duran Orhan Kemal’in giysileri oldu. Şapkası, kravatı, gömleği ve paltosu. Bu giysilerin bir zamanlar onun üzerinde olmuş olması beni gerçekten heyecanlandırdı. Direkt karşı tarafa baktığımda ufak bir yatak bulunuyordu. Bu yatağın üstünde Orhan Kemal’in öldüğü gün yüzünden alınan örnekle oluşturulan maskesi. Bunu görmek tarif edemeyeceğim duygular doğurdu bende. Heyecan, üzüntü ve biraz karmaşık duygular. Üzüntü biraz daha baskındı diğerlerine göre. Böyle bir şeyin neden yapıldığını, yapılış amacını düşündüm. Bir sonuca ulaşamadım. Kafamı sağ tarafa çevirdiğim zaman bir masa ve sandalye bulunuyordu. Masanın en dip köşesinde büyük bir mum, ortasında daktilo, takvim ve birkaç ufak not vardı. Daktiloyu çok beğendim. Çünkü Orhan Kemal’in yazdığı şeyler o müthiş romanlar öyküler o daktilonun elinden çıkıyordu. En son odadan çıkarken gözüme radyo ve bir bavul ilişti. Kim bilir o bavul ile nereleri dolaşmıştır?

Jir Dara Çiçek HazırlıkC Ceren Çepikkurt HazırlıkD

Sayfa 94

YAZIN


Müzeye girerken heyecanlıydım. Çok da merak ediyordum Orhan Kemal’in yaşadığı evi açıkçası. İki odalı bir evdi. İlk baktığım yer, onun kişisel eşyaları oldu. Diş fırçası, kullandığı tabaklar, Nazım Hikmet’i Bursa cezaevindeyken Orhan Kemal’e yazdığı mektup vardı. Mektuptan anladığım kadarıyla Orhan Kemal’in kitaplarını yayımlamasında Nazım Hikmet’in de payı varmış. Mektubun bulunduğu kısmın altında da Orhan Kemal’in pijamaları, eşinin dikiş makinesi ve yine eşinin çay takımı vardı. O zamanki dikiş makinesi çok farklıymış. Kapkara bir şeydi. Çiçekli desenler vardı üstünde. Hemen karşısında Orhan Kemal’in eserlerinin yabancı dile çevrilmiş halleri vardı. Yatak odasının her bir karışını tek tek inceledim. Ufacık bir yatağı vardı. Yatağın üstünde Orhan Kemal öldüğünde alınan yüzünün maskesi vardı. Bu maske beni çok etkiledi. Açıkçası Orhan Kemal’i karşımda gibi hissettim. Özellikle kıyafetlerini görünce. Daktilosuna dokunmak istedim ama izin yoktu maalesef. Kütüphanesi büyüktü. Zaten çalışma masası da kütüphanenin yanındaydı. Kapının girişinde de büyük bir sandık vardı. Sanırım kıyafetlerini koyuyordu sandığa. Yatak odasında Orhan Kemal’in duygularını hissettim. Dakikalarca daktilosuna bakakaldım. Sanki o an Orhan Kemal karşımda daktilodan yazı yazıyor gibiydi. Tabi bunların hepsini hayal gücümde canlandırdım. İlayda Sağlam HazırlıkC

Bir pazartesi günü annemle birlikte Orhan Kemal müzesine gitmeye karar verdik. Müze, Cihangir yani Beyoğlu’ndaydı. Cihangir meydanına geldiğimizde müzeyi aramaya başladık. Firuz Ağa camisinden sağa dönüp ilerleyince Orhan Kemal’in evine ulaştık. Kapıdan girdiğimizde, sol taraftan broşür alarak gezmeye başladık. İlk olarak duvarda birçok fotoğraf gördük. Bunlar Orhan Kemal’in önemli anlarında çekilmiş fotoğraflardı. Fotoğrafların altında tarih ve nerede çekilmiş oldukları da yazıyordu. Küçük cam dolapların içinde Orhan Kemal’in ve babası Abdülkadir Kemal’in yazış olduğu hatıra defterleri vardı. Kullandıkları eşyalar da konulmuştu bu dolaplara. Orhan Kemal’in yazdığı kitapların yabancı basımlarını da gördük, hepsi özenle sıralanmışlardı. En dikkatimi çeken şey, bu olmuştu. Bence bir yazarın kitaplarının başka dillere çevrilmesi, onun çok başarılı bir yazar olduğunu gösterir. Ziyarete açılan diğer bir oda ise Orhan Kemal’in odasıydı. Küçük bir yatağı, iki tane kitaplığı ve çalışma masası vardı. Masanın üzerinde çeşitli belgeler ve daktilosu vardı. Bir belgesinde Murtaza kitabının ikincisi hakkında bilgiler vardı. Fakat Orhan kemal kitabı tamamlayamadan vefat etmiş. Orhan Kemal’in evini ziyaret ettikten sonra aşağıdaki kitapçıdan onun eserlerinden aldık. Ben Cemre ve Tersine Dünya adlı kitaplarını aldım. Bu gezide Orhan Kemal’in ne kadar başarılı bir yazar olduğunu, onun yaşayan tarafını gördüm çünkü daha önce sadece ismiyle tanıyordum onu. Zeynep Naz Erhan HazırlıkC

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 95


deneme İç Yazı Başlığı

gezi yazısı

İyisiyle Kötüsüyle Balat Bizimdir Balat’ı sokak sokak anlatmak zor... Ev ev, kapı kapı; onun evi, bunun evi diye anlatmak zor. Herkes aynı evde yaşar burada. Dar, genelde koyu renklerde; küçük, demir korkuluklara inşa edilen evler hepimizin evidir. Hangi acı, hangi keder, hangi mutluluk, hangi başarı olsa bütün Balat tek bir ev, tek bir aile olur, aynı hisseder en deriniyle… En eski yerleşim yerlerinden olan bu yer, rutubetli, yıkık dökük binalardan, boyalı, resimli duvarlardan tarihi anlatır bize. Kimler oturmuş, hangi dönemleri görmüş geçirmiş yine de ayakta kalmış bu semt diye düşünürüm hep. Bollukta yaşamaz burada insanlar; pazarlardan, küçük dükkanlardan alışveriş yaparlar. Marketler, küçük bakkallar, aldığınızın ne kadar olduğunu hesaplamadan sadece satarlar, satarlar ki millet doysun. Herkes birbirini tanır, herkes herkesin ismini bilir. Öyle ki şaşar ilk gelen insan duyduğunda “Ali abi dükkana iki dakika bakıver.” laflarını. Bu tarih kokan, tarihin acısının, mutluluğunun, karmaşasının sindiği duvarlar güzelliklerini, güzel insanlarla, güzel kalplerle doldurarak, artırarak devam ettirirler. Ne şanslıyız ki en geri, en gelişmemiş, en tenha semt denen Balat’ı gönlünün Paris’i yapan insanlar var. O insanlar ki değer, geçmiş, birlik, tarih, ben, biz olmanın yaşamaya dair olduğunun farkındalar. Elif Almıla Kaya 11E

Sayfa 96

YAZIN


gezi yazısı Beyoğlu’nun Kuytu Köşelerinde Bir Akşamüzeri Geçtiğimiz günlerde, aslında her zaman uğradığım, dolaştığım, belki de aceleyle güzelliklerini gözümden kaçırdığım Taksim ve Beyoğlu sokaklarını, son dönemde okuduğum “İstanbul’un Kuytu Köşeleri” adlı kitaptan edindiğim hatıralarla tekrar ve dikkatle adımladım. Öncelikle, Beyoğlu’na açılan kapı Taksim Meydanı’na çıktım. Çıktım dememin sebebi, bu meydana ulaşmanın en bilinen ve belki de en kolay yolunun metro ya da füniküler olmasıdır. … Meydana çıktığım anda ilk fark ettiğim durum, Aydın Boysan’ın anılarındaki Taksim Meydanı, özellikle Cumhuriyet Caddesi’nin girişi ve AKM taraflarıyla daha ağaçlı ve yeşilken, günümüzde kademe halinde azalan bu yeşilliklerin yerini artık “yayalaşma projesi” adı altında büyük bir betondan düzlük almış durumda. Aynı şekilde İstiklal Caddesi’ndeki ağaçlar da önce topraktan çıkarılıp saksılara konmuş, sonra da o saksılarla birlikte ortadan kaybolmuşlar. Kitapta bahsedilen, yaşanan yangın öncesinde İstanbul Kültür Sarayı olarak kullanılan, restorasyondan sonra Atatürk Kültür Merkezi adını alan bina, şu anda dayanıksız olduğu gerekçesiyle daha sonrasında kim bilir ne olarak yeniden inşa edilme vaadiyle kapatılmış durumda… Aydın Boysan kuytu köşelerden çok bahsetmemiş olsa da kitabın başlığından yola çıkarak daha kuytu köşelere gitmek üzere Cihangir’e doğru devam ettim. Sıraselviler Caddesi’nin başındaki büfeleri geçtikten sonra kalabalık yavaş yavaş azalmaya başladı ancak araç trafiği arttı, cadde üzerindeki inşaatlar ve kaldırımın darlığından her ne kadar bu azalma anlaşılmasa da. Alman Hastanesi’ni geçtikten sonra geldiğim dört yolda restoran, kafe, pastane ve çaycılar bulunuyor. Bir bardak çay içip yoluma devam ettim. Cadde yokuştu artık ve tarihi yarımada ve Ayasofya’yı görebiliyordum. Caddeden, kaybolarak keşfetmek adına ara sokaklara daldım. Daha önce hiç girmediğim bu sokaklar beni tanıdık yerlere çıkarttı. Tüfekçi Salih Sokağı bitimine ya da bilinen adıyla

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Cihangir merdivenlerine ulaştım. Burası Kadıköy, Adalar ve Boğaz manzaralı, Sanatçılar Parkı’nın üzerinde bulunan bir mekân. Merdivenlerin sağındaki duvar ise birçok yazı ve grafiti ile kaplı. Duvara yazdığı yazı hakkında konuşan bir kadına başımla selam vererek oradan uzaklaşıyorum. Burası İtalyan Hastanesi’nin paraleline denk düşüyor. Geldiğim yoldan geri dönüp başka bir yol ayrımına sapıyorum. Cihangir, Beyoğlu’nun çoğu yerine göre daha sakin bir semt. Bu sakinliğinin yanında, eski havasını taşıyan bir semt olduğu hissini uyandırıyor. Bu hissiyatımın sebebi bakkallar, parklar, parklarda oynayan çocuklar, dükkânların azlığı ve ara sokaklardaki ev yemeği lokantaları olabilir. Ayrıca Cihangir’de çokça mobilyacı, döşemeci, terzi ve kıyafet tamircisi var. Bunların yanında oldukça modern kafeler, restoranlar ve dükkânlar var. Sokaklara kediler ve duvar yazıları egemen. Buranın sakinleri tarafından sokaklara kedi evi ve yem kabı konmuş. … Bir başka yokuştan Galata Kulesi’ni görmek mümkün. Gerçekten de Aydın Boysan’ın alıntıladığı Yahya Kemal’in şiirinde yazdığı gibi, İstanbul’a bir de Cihangir’den bakmak lazım…Galata Kulesi’nin yanından geçip, Şişhane metro istasyonuna gelerek yolculuğumu tamamlıyorum. … Kitaptan edindiğim hatıralarla, yeniden, dikkatle, kuytu köşelerin izini sürerek dolaşmak, aslında güzelliklerin kuytularda saklı olduğunu gösteriyor. Kim bilir, belki de ne kadar bilinmiş, sıradan gibi görünürse görünsün her şehrin, semtin arka sokaklarında bize temas edecek kuytu köşeler vardır. Salih Eren Kurç 11F

Sayfa 97


İç Yazı Başlığı

Delfina Donat HzB

Ceren Çepikkurt HzB

Gülce Zeynep Şenol HzA

çizim

Deniz Zahmetsiz HzB

Sayfa 98

YAZIN


Ada Gökçin 12 IB I

Gülce Zeynep Şenol HzA

Melis Öncü 9C

Gülce Zeynep Şenol HzA

Y I L :1 6 S A Y I :1 6

Sayfa 99


deneme

SALOM GO’ZAL ODAMLAR 你好当人看了这篇文章美丽的自然奇观很多人什么都不懂你好当人看了这篇文章美丽的 自然奇观很多人什么都不懂。你好当人看了这篇你好当人看了这篇文章美丽的自然奇观 很多人什么都不懂文章美丽的自然奇观很多人什么都不. “Merhaba güzel insan burada yazanları anlamaman çok normal, merak etme.” Bu cümleyi art arda Çince yazdım ve muhtemelen anlayamadınız ama korkmayın ben bunları anlamanız için yazmadım. Anlamamanız çok doğal, sonuçta bilmediğiniz bir dil ve size çok yabancı gelen bir alfabe. Benim de önüme Çince bir şeyler yazan bir kâğıt koysalar ben de anlamam çünkü günlük hayatımda kullanmıyorum, öğrenmek fiilini Çince için kullanmadım bile. Muhtemelen Çin’e gitsem birçoğunuz gibi İngilizce anlaşmaya çalışıp anlaşamadığım anda ortada kalırım. Ama Azerbeycan’a getsəm elə mi olur? Xeyr, təbii ki də. Yazılışta biraz farklılık, aksanda değişiklik olsa da anlamanız daha kolay oldu değil mi? Atalarımız sağ olsun zamanında yaptıkları göçlerle güzel Türkçemizi ve lehçelerini farklı coğrafyalara yaymışlar, şimdi bize de bunun faydalarından yararlanmak düşüyor. Peki, bu faydalardan kastım ne? Azerbeycan’a gittiğimizde ortada kalmamak. Ah, tabii ki bu işin şakası! Farklı coğrafyalarda yaşasak da farklı milletlerle ortak bir mirasa sahibiz. Dil. Tek hece üç kelime ama şu anda benim size ulaşmamı sağlıyor. Bundan daha büyük bir miras olabilir mi? Hâlâ faydalardan bahsetmedim değil mi? Çok sabırsızsınız ama sizi daha fazla meraklandırmadan bir örnek vereyim. Farz edin ki uzun bir süreliğine Moldova’ya gittiniz ama ana dilinizi konuşan kimse yok, bir yerden sonra da İngilizce konuşmanız yetmiyor ve çok bunaldınız geri de dönemiyorsunuz. Sonra Moldov bir arkadaşınız gelip diyor ki “Gagavuzların olduğu özerk bölgeye gitsene, senin dilinden konuşuyorlar sıkılmazsın.” Araştırıyorsunuz ve bu fikir içinize siniyor. Malum yılbaşı da geldi. Gidiyorsunuz bu bölgeye sokaklarını geziyorsunuz her dudaktan aşina olduğunuz kelimeler ulaşıyor kulaklarınıza. İçinizi özlemle harmanlanmış aitlik hissi kaplıyor. Bir mekâna oturuyorsunuz. Garson sizin dilinize yakın. Farklı ama aynı, anlaşılır. İstediklerinizi kendi dilinizde -tabi biraz çabayla anlaşılıyor- anlatabiliyorsunuz. Akreple yelkovanın yarışında ikisi de on ikinin üstünde berabere kalıyor. Aynı garson size gelip “Yeni yılınızı kutlerim.” diyor. Siz de ortak bir mirası paylaşmanın sağladığı mutlulukla “Yeni yılınız kutlu olsun.” diye karşılık veriyorsunuz. Bir kucak dolusu kardeşlik. İşte bu atalarımızdan bize kalan mirasın en büyük faydası. Miray Aslan 11E “Türkçenin Coğrafyaları Birleştiren Kimliği” Konulu Kompozisyon Beşiktaş İlçesi Birincisi


Terakki Vakfı Okulları

YILLIK EDEBİYAT DERGİSİ 2016, SAYI 16

Şiir: Yumurta Sarısı Yolculanmışım Asılmış Palto Öykü: Tepkime Kar Yaşlı Ağaç Söyleşi: Murat Gülsoy Deniz Durukan Deneme Dinleyen Kim? Salom Go’zal Odamlar Dosya: Uyku Kulüpten Orhan Kemal Müzesi

YAZIN Yıllık Edebiyat Dergisi 2016 / Sayı:16  

Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Lisesi ve Fen lisesi öğrencilerinin “Edebiyat” dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you