Page 1

ŞİDDET ve YANSIMALARI Flört Şiddeti

Röportaj: Öğr. Üyesi Dr.Zeynep Çatay Çalışkan

Zorba Kim? Mağdur Kim?

Konuk Yazar: Psikanalist Sezai Halifeoğlu

Utanmanın Öyküsü


02 08

36 20

İçindekiler 01 Editörden - Hülya Seferoğlu 02 Utanmanın Öyküsü - Gülseren Kaya 08 Geleceğe Yatırım Olarak Sorumluluk - Meltem Erdinç Cingöz 14 Ergen ve Sınırlar - Asude Işık Tunca / Belkıs Elitaş 20 Şiddet Kavramı Üzerine - Melek Atakul 24 Flört Şiddeti - Öğr. Üyesi Dr. Zeynep Çatay Çalışkan ile röportaj: Özge Tonguç / Müge Kösoğlu 32 Zorba Kim? Mağdur Kim? Konuk Yazar: Psikanalist Sezai Halifeoğlu 36 Çocukluk Döneminde İyi Olma Hali Çeviren: Aylin Germiyen Alioğlu 40 Spor(cu) Motivasyonu Gonca Baştuğ

40


Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü Editör Hülya Seferoğlu Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Funda Tezer Uzman Psikolojik Danışman Hülya Seferoğlu Psikolojik Danışman Müge Kösoğlu Uzman Psikolojik Danışman Özge Tonguç Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama . M A T S I Y A H / matsiyah.co.uk Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü Baskı

ÖREN MATBAA / 0 (212) 544 65 98 Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 17 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

gelisimdergisi@terakki.org.tr

Editörden Değerli Okurlar; Acısıyla, tatlısıyla geçen bir yılın ardından cebimize koyduğumuz umutlarımızla yeni bir seneye merhaba dedik. 2018’i pek çok anı ve farklı deneyimlerle geride bırakırken, kalan tat kimi zaman hoş kimi zaman buruk oldu belki de. Şu günlerde tatlı bir telaş, koşuşturmaca içerisinde hayatımıza devam ederken biliyoruz ki sevgi dolu ilişkilerin olduğu bir hayat umutlarımızın arasında. İnsan var olduğu günden bu yana hep umut içinde evreni, yaşadığı dünyayı ve kendisini anlamaya anlamlandırmaya çalışmış ve benzer soruları sormuştur. “Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorum?” Hepimizin isteği “Barış ve huzur içinde, sadece iyiliklerin hayat bulduğu, hüznün, acının, şiddetin olmadığı bir dünyada yaşamak.” Ne yazık ki şiddet olgusu bir şekilde var ve var olmaya devam etmekte. Peki, hepimizin tüm olumlu dileklerine rağmen ne oluyor da şiddet bir şekilde hayatımızın içinde? Şiddet yok olabilir mi? Her gün hangi tür şiddetlere maruz kalıyoruz veya şahit oluyoruz? Ebeveynler olarak neler yapabiliriz? Tüm bu sorulara biraz olsun cevap verebilmek amacıyla bu meseleyi tüm yönleri ile ele almak ve beraber üzerinde düşünmek istedik. Çünkü bilgilenmek ve bu olguyu oluşturan unsurlar açısından farkındalık kazanmak, kişiyi oluşabilecek risk durumlarından koruyacak bir zemin oluşturur. Biliyoruz ki ister insanlara, ister doğaya, ister hayvana neye zarar verirse versin insanın şiddet davranışları doğrudan ya da dolaylı hep kendisine dönüyor. İnsanoğlu bir şekilde kendi şiddetinden zarar görüyor. İngiliz müzisyen Sting’in Fregile / Kırılgan adlı şarkısında ifade bulduğu gibi… “Bir ömür boyu süren bu kargaşada; Şiddetin hiçbir şey kazandırmadığını  Ve asla kazandırmayacağını  Anlamamızı perçinlemek içindir bu son sahne...” Sting bu şarkısında insanın yıldızlar altında, evren karşısındaki güçsüzlüğünü, kırılganlığını, birbirine karşı kullandığı şiddetini anlatırken, dünyada var olan şiddetin bir çözüm olmadığını, şiddet ile kazananın olmadığını söylüyor. Ben evren karşısında bu kadar güçsüz müyüz diye düşünürken, aslında düşündüğümüzden daha güçlü varlıklar olduğumuzu, her ne olursa olsun sevginin bir gün kazanacağını düşünüyorum. Bu bakış açısıyla Gelişim Dergisi ekibi olarak 17. sayımızda şiddet olgusunu farklı perspektiflerle ele alırken aynı zamanda ilginizi çekeceğine inandığımız farklı konulara da yer vermeye çalıştık. Yeni bir yılın ilk günlerini geride bırakırken, sevginin kazandığı, geleceğe umutla bakabileceğiniz, hoşgörü, barış içinde olacağınız nice sağlıklı, huzurlu, yaşam sevinci dolu günler dilerim. Sevgiyle kalın,

Hülya Seferoğlu Psikolojik Danışman

01


Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya

UTANMANIN ÖYKÜSÜ Duygularımızdı bedenimize yansıyan. Oysa her zaman bu kadar masum olmadı hissettiklerimiz. Yıkıcıydı, yıpratıcıydı en önemlisi de yalnızlaştırıcıydı. Görünmek istemedik, kaçtık ötekinin gözlerinden, sözlerinden. Saklandık. Utandık! 02


Kimi zaman karşımızdaki sevgilinin bir çift gözünün içine bakmaya çalışırken hissettik, kaçırdık gözlerimizi, elimizde değildi, yüzümüz kızardı. Kimi zaman da bize söylenen güzel bir sözden etkilendik, başımız öne eğildi. Duygularımızdı bedenimize yansıyan. Oysa her zaman bu kadar masum olmadı hissettiklerimiz. Yıkıcıydı, yıpratıcıydı en önemlisi de yalnızlaştırıcıydı. Görünmek istemedik, kaçtık ötekinin gözlerinden, sözlerinden. Saklandık. Utandık! Etkisi kişiden kişiye göre değişse de herkesin tanıdığı bir duygudur, utanma. İnsanın sahip olduğu en temel duygulardan biri olmakla beraber bir yandan korku, üzüntü, öfke gibi diğer temel duygularla olan yakın ilişkisi, diğer yandan da “utanmaktan utanma” duygusunun kişiyi gizleme/ gizlenme eğilimine yöneltmesi, utanmanın diğer duygulardan ayrıştırılmasını ve tanımlanmasını güçleştirmiştir. Bu nedenle tarihsel olarak ele alınışı uzunca bir süre ihmal edilse de sosyal bir varlık olan insanın kurduğu ilişkiler üzerindeki etkisi fark edildikçe, “utanç” da psikoloji literatüründe kendine ayrı bir başlık açabilmiştir. Peki, öyleyse, nedir utanma? Ne oluyor da ötekinden saklanma ihtiyacı hissediliyor? Utanma ne ile ilişkilidir, hangi duygular eşlik eder? Utanma bir engel olduğu kadar, kararında bir utanmanın toplumsal bir varlık olarak insana katkıları var mıdır? Utanma bedende ve ruhsal dünyada yarattığı etkileri nedeni ile insanların kaçınmak istedikleri bir duygudur. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre de onursuz sayılacak ya da gülünç olacak bir duruma düşmekten duyulan üzüntü, korku ve mahcup olma hissidir. Gizlenen ya da gizlenmek istenen bir duygunun, düşüncenin ya da durumun “öteki“ tarafından görülmesi sonucu ortaya çıkan “açığa çıkma” hissinin yarattığı huzursuzluk halidir. Bu huzursuzluk haline sıklıkla fiziksel tepkiler de eşlik eder. Yüzün kızarması, başın öne eğilmesi, terleme, nefes darlığı gibi.

İnsan Neden Utanır? Gündelik yaşamın akışı içerisinde hemen hemen her şeyle ilgili utanç hissi yaşanabilir. İçsel dünyada yaşanan çalkantılar, hayaller, arzular, utancın kaynağı olabileceği gibi kişinin bedensel özellikleri, görünüşü, yaşadığı çevre, sahip olduğu kültür, etnik kimliği de bu geniş yelpazenin içinde yer alabilir. Bir parçası olmak istenilen gruba dâhil olunamadığında, o grup tarafından reddedilme, sevilen ve değer verilen kişilerden beklentiler kar-

“…Kamyonuyla, koşan Asya’nın peşindedir İlyas. Asya, koşmaktan soluğu kesilip de yere çökünce İlyas hemen kamyonunu, Asya’nın önünde durdurur. İndikten sonra, açık kapısından kamyonun koltuğunu gösterir Asya’ya. Binip binmemekte kararsızdır Asya… Sonra düşünür ve binmeye karar verir. Kafasını kaldıramaz Asya, yanakları al, bakışları kaçamaktır… -Benim adım İlyas, kamyonumun adı da Aldırma Gönül. Senin adın ne Alyazmalı?” diye sorar Asya’ya, İlyas yakışıklı bakışlarıyla… İlyas çocuksu coşkusuyla sordukça, utanır Asya. Eğik başının gölgesinde kalan gülümseyişini bir de elleriyle saklar, öyle görmüş çünkü Asya. Bu kısa yolculuğun hoşluğu köye vardıklarını fark edince Asya tarafından kesilir, daha fazla yaklaşmalarına müsaade etmez. İner kamyondan aceleyle, bir gören bir duyan olursa diye…" şılıksız kaldığında, kişi kendini yeterli ya da planladığı şeyleri yapacak kadar güçlü hissetmediğinde, toplum içerisinde sergilenilen “uygunsuz” davranışın bilincine vardığında da utanabilir. Bazen sadece beklenmedik bir karşılaşmanın sonucunda hissedilen mutluluk bile beraberinde utanmayı getirebilir. Utanma, toplumsal yaşama uyum sürecinde deneyimlenen kaçınılmaz bir duygudur. Sıklıkla ve kronik bir şekilde yaşanması halinde kişinin ruhsallığının olumsuz yönde etkilendiği, bu doğrultuda sosyal ve psikolojik problemlerin ortaya çıktığı gözlemlenebilir. Utancın kişiye etkisini anlamak yaşanan sosyal ve psikolojik etkilerini yönetebilmek için faydalı olacaktır. Utancı anlamak için öncelikle bireysel tarihin başladığı noktaya, bebeklik dönemine dönmek gerekir. Çünkü anne-bebek arasında kurulan yakın ilişkinin niteliği utanç duygusunun dinamikleri arasında yer alır. Bebek doğduğu andan itibaren

annesini bir ayna olarak görür. Hissettiği tüm duyguların karşılığını, onun yüzünde arar. Kendi endişe ve korkularına odaklanan, kendi yetersizlikleri içinde sıkışan ve dolayısıyla bebeğine karşı kayıtsız kalan anne; onunla duygudaşlık kuramamış olur. Annesinin gözlerinde aradığı karşılığı bulamayan bebek de öncelikle kendisini huzursuz hisseder. Sonrasında ise yaşadığı hayal kırıklığı ile birlikte geri çekilerek canlılığını yitirebilir. Heyecanının, merakının, coşkusunun, ilgisinin, beklentisinin annesi tarafından karşılanmaması ile derin bir “değersizlik” duygusu yaşayabilir. Bebeklik döneminde hissedilen “değersizlik” duygusu sık ve yoğun şekilde deneyimlenirse bu his sadece bebeklik dönemi ile sınırlı kalmaz. İleriki yaşlarda yaşanacak olaylarda, kurulacak ilişkilerde bireyin karşısına çıkarak kendisini hatırlatır hale gelebilir. Tam da bu noktada utanma, kendisine gelebilecek ruhsal darbelerden korunmaya çalışan kişinin, öteki karşısında hissettiği “değersizlik, yetersizlik, eksiklik” duygusundan temel alır.

03


Bu bağlamda yoğun bir utanç duygusuyla sarmalanan kişi, kendini kırılgan, değersiz hatta pek çok konuda yetersiz hissedebilir. Sanki kendini izleyen gözler vardır ve onlardan kurtulamaz. Bu noktada kendine duyulan saygıyı sorgulamaya başlayabilir. Böyle bir sahnede kişi kendini sıkışıp kalarak o an, oradaki varlığı fazlaymış gibi hissederek kaçıp kurtulmak isteği duyabilir.

Utanç Duygusu Deneyimlendiğinde… Kişinin, utanma ile hissettiği kaçma, saklanma arzusu insanoğlunun hayatta kalma mücadelesinin izlerini taşır. Evrenin karşısına çıkardığı tüm tehlikelere karşı tetikte olan insanoğlu, var olduğu ilk günden beri yaşamını devam ettirebilmek için ya savaşmak ya kaçmak ya da saklanmak zorunda kalmıştır. Tehlike algısı karşısında sergilenen bu davranışlar evrimsel süreci içerisinde, insanın sahip olduğu yerleşmiş içgüdüsel tepkilere dönüşmüştür. Annesinin kucağındaki bir bebeğin, bir yabancı ile karşılaştığında hissettiği huzursuzlukla beraber sergilediği “yüzünü annesinin göğsüne saklama” davranışında da aynı içgüdü vardır. Bebekler, dört altı ay civarında dış dünyayı keşfetmeye, anlamaya, algılamaya başlar ve yabancı olanla, olmayanı ayırt edebilme düzeyine gelir. Bağlanma dönemi olarak bilinen bu dönemde bebek, kendisine yaklaşan yabancıdan rahatsız olur ve huzursuz hisseder. Tehlike ve tehdit olarak gördüğü yabancı onu, annesinden ayırmasın diye annesinin göğsüne sığınır. Peki, annesinin göğsüne sığınamayacak kadar büyüdüğünde ne yapacak, nereye saklanacaktır? Toplumsal bir varlık olan insanoğluna hayat öteki ile deneyimleyeceği çeşitli karşılaşmalar sunar. Çünkü bu bir arada yaşıyor olmanın ön koşuludur. Bu karşılaşmalar sırasında utanç nedeniyle yaşanabilecek olası sıkıntıların farkında olanlar, düşecekleri pozisyondan o kadar endişe ederler ki kendilerini korumak için çeşitli yollar ararlar. Hatta bir süre sonra tercih ettikleri bu çözüm yolları, kişiliklerinin bir parçası haline gelir. Örneğin bazı kişiler herhangi bir utanma riskiyle karşılaşmamak için minimum düzeyde ilişki kurarlar. (Loader, 1998) Kurdukları ilişkilerde de kendi kırılganlıklarını, hassasiyetlerini, eksikliklerini yansıtmamaya; oldukları gibi değil de olmak istedikleri kişiler gibi davranmaya çalışırlar. Bazı kişilerin ise aşırı derecede mükemmeliyetçi davrandıklarını, yanlış yapmaktan korktuklarını ve buna karşı toleransları olmadığı gözlenebilir. Bu kişiler her şeyi eksiksiz ve doğru yapmanın, onları

04

gülünç duruma düşmekten koruyacağına inanırlar. Bazı kişilerin de sahip olduğu güçle kendinden daha güçsüz olana karşı sağladığı üstün pozisyonla, utanmaya neden olabilecek herhangi bir ihtimalden kaçınmaya çalıştığı gözlenebilir. Kişiler, başvurdukları savunma mekanizmalarının bekledikleri etkiyi yaratmadığını fark ettiklerinde ya da her şeye rağmen tamamen utanca büründüklerinde yukarıda ele alınan saklanma davranışının yanı sıra başka davranış biçimleri de sergilerler. Kişinin utanç temelli öfkesini herhangi bir nesneye ya da doğrudan kendini utandırana yöneltmesi bu davranış biçimlerinden bir tanesidir. Kişi, öfkesinin yarattığı korkuyla kendine olan güvenini yeniden inşa etmeye çalışır. Yapılan eylemin sorumluluğunun, kendinden daha alt seviyedeki bir kişiye atılması yoluyla da utanç bertaraf edilmeye çalışılır. Peter Loader (1998), bu durumun en çok da bağımlılık ilişkisinin hakim olduğu işçi-işveren, aile-çocuk arasında işe yaradığını vurgular. Kişiler bazen yaşadığı duygunun etkisini hafifletmek adına içinde bulundukları durumla ilgili şaka yapma yoluna başvurur, bazen de yaşadığı utancı inkâr eder, geçiştirir ya da halk deyimiyle işi yüzsüzlüğe vurduğu düşünülür. Kızaran bir yüz utanan benliğin görünür ifadesidir. “Yüzsüzlük” ifadesi de yüzün kızarmaması yani utanmamaktır ki halk arasında kişiyi yermek için kullanılır.

“Nerede bir utanç varsa, orada bir utandıran vardır!” D.L, Nathanson,1987


Ailedeki Görünümü Toplumsal yaşamın en küçük birimi olan aileyi incelemek, anne baba ve çocuk arasındaki ilişki biçimlerine bakmak utanç hissinin oluşumunu daha iyi anlamayı sağlayacaktır. Yetişkinlere kıyasla çocuğun daha kırılgan, hassas ve etkiye açık olmasıyla beraber anne babasına duyduğu ihtiyaç, anne babanın ise aile yapısında elinde bulundurduğu güç, aile içi ilişkilerde çocuğun “utanan”, anne-babanın ise “utandıran” olarak konumlanmasına neden olur. Elinde bulundurdukları bu güçle, anne babalar çocuklarını yetiştirirken bazen gereğinden fazla utandırmaya başvurabilirler. Çocuğun hayatında utancın sıklıkla tekrarlanmasının ileride yaşayabileceği sorunların kaynağı olma potansiyeli taşıması, aile içi ilişkilerde ebeveynin çocuğa karşı tutumunun ne kadar önemli olduğunu gösterir. Kişiliğin psikososyal gelişimini dönemlere ayıran E.Ericson (1996), utancın 12 ay-3 yaş arasında geliştiğini söyler. Bu dönemde çocuk konuşmaya ve yürümeye başlar, annesine olan bağımlılığı azalır. Kazanmış olduğu özgürlük duygusuyla etrafını araştırmaya, çevresini tanımaya, sürekli sınırlarını test ederek keşfetmeye çalışır. Tuvalet eğitimi de bu döneme denk gelir. Çocuğun kendi başına tuvaletini yapmayı öğrenmesi, merdivenleri çıkabilmesi ya da çatalla yemeğini yiyebilmesi, yani kendi başına davranışlarını kontrol etmesiyle birlikte özerklik duygusu gelişir. Bu dönemde ebeveynleri tarafından çocuğa sınırlarını test etme imkânı verilmezse, katı kurallarla kuşatılıp, yoğun şekilde eleştirilirse çocuk kendi kabiliyetinden, kapasitesinden şüphe duyar, karar verme/tercih yapma konusunda zorlanır, yoğun bir şekilde utanma duygusuyla sarmalanır. Buna karşılık Erikson fazla özgürlüğün ve bağımsızlığın dürtüselliğe neden olduğu görüşündedir. Dürtüsel çocuğun zihninde de her şeyi yapabileceği algısı oluşur. (Erikson,1950 akt. Monroe, 2009) Bu bağlamda yol gösterici olunmadığında ve başkalarına saygı duymanın önemi vurgulanmadığında, sınır kavramı oluşmaz. Sevginin eksik edilmediği, sınırların net bir şekilde sunulduğu aile ortamında büyüyen çocukta sorumluluğun eşlik ettiği bir özerlik duygusu gelişir, çocuk sağlıklı bir şekilde ailesinden bağımsızlaşır. Anne babalar, çocuklarının geleceği ile ilgili hayaller kurar, planlar yaparlar. Bu amaçla ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. “Ben keman çalamadım, o çalsın. Yabancı bir dil öğrenme fırsatım olmadı, o öğrensin, başarılı olsun, iyi okullarda okusun…” diye devam eder bu liste. Ancak bazen

05


çocuk için kurulan hayallerle, çocuğun kendi için kurduğu hayaller aynı noktada kesişmez, ondan yapması beklenenler, becerileri ile uyuşmayabilir. Bunların farkına varmayarak sarf edilen eleştirel cümleler, yıkıcı bakışlar çocukta “ne yaparsa yapsın ailesini memnun edemeyeceği, onların beklentilerine cevap veremeyeceği” düşüncesini yerleştirir. Çocukla ilgili yaşanan hayal kırıklıkları, onun utancının kaynağı olur. Çocuklar; ailelerinde koşulsuz sevgiyi ararlar, oldukları gibi kabul edilmek, değer görmek isterler. P. Loader’a göre, çocuğun karşılaştığı kabul edilmeyiş ve hayal kırıklıkları, yetersizlik duygusunun yanı sıra çocukta bir kimlik karmaşası da yaratır. Çocuk, ailesinin olmasını istediği “ben” mi olacaktır, yoksa bu isteğe karşı gelip kendi “öz benliğini” mi ortaya koyacaktır? Anne ve babasından ilgi, sevgi ve şefkat görme peşinde olan çocuğun eğilimi, genelde ailesinin beklenti, istek ve hayallerini gerçekleştirme yönünde olur. Kimi zaman çocuğun sahip olduğu bu duygusal ve bedensel açlığın, onu yetiştirme, disipline etme ve ona yön verme amacıyla, anne baba tarafından kullanıldığı görülür. P.Loader’ın duygu sömürüsü olarak adlandırdığı bu durum, utanç duygusunun oluşmasının önemli nedenlerinden biridir. Çocuk, kendi öz benliğini ortaya koyarsa, ailesinde hayal kırıklığı, kızgınlık, kırgınlık, öfke yaratabileceğini düşünür ve dolayısıyla bu durum, çocuğun kendi kimlik yaratma sürecini de olumsuz etkiler.

Ergenlikteki Görünümü Çocukluktan ergenliği geçiş aşaması bir dizi bedensel ve ruhsal değişimi beraberinde getirir. Çocuk bedeninden yetişkin bedenine doğru yol alan ergenin bu hızlı değişime ayak uydurması onun için çok da kolay olmayan bir süreçtir. Bedeninde yaşadığı fiziksel değişimin, ötekiler tarafından kolaylıkla fark edilecek düzeyde olması, ergeni utanmaya karşı daha hassas ve kırılgan hale getirir. Yetişkinliğin kapısını aralayan, çocukluk dönemiyle vedalaşmaya hazırlanan ergen, değişen bedenine adapte olmaya, kabullenmeye çalışır. Ergen bu dönemde bir taraftan cinselliğinin farkındadır ve bu cinselliğin etkilerini sınamaktadır. Diğer taraftan ise bu sınamanın verdiği tedirginliği yaşamaktadır. Genellikle kendi bedenine ilgi ile başlayan bu süreç, çevresindeki kişilere yönelen cinsel bir merakla devam eder. Bu merak da ergenlikte utanç duygularını beraberinde getirir. Bu dönemi “Ergenlik kültürü, özünde utanç kültürüdür.” diyerek özetleyen Bilmes (1967), aynı zamanda ergenin yaşadığı utanç duygusunun şiddetine dikkat çeker.

06


Ergenlerde hem anne babayla bağı sürdürmek, hem de yeni ideallere ve yaşıtlarıyla özdeşimlere yönelmek arasında kalmak utanca yatkınlık oluşturur. İdealize edilmiş ilişkilerin ve kendilik imgelerinin yıkılması ergeni zorlar. Ergenin ailesi onun dünyasına ve değerlerine hoşgörü göstermekte zorlandığında durum daha da karışır. Anne babalar da ergen çocukları kendi ideallerinden uzaklaştığında güçsüzlük ve utanç hissedebilir. (Caparrotta, L. 2003 akt. T. Demir 2014) Ergenliğin en önemli meselelerinden biri de ait olma ve bağımsızlık ihtiyacı arasında yaşanan iç çatışmadır. Ergen aileden bağımsız olmak, bireyselliğini ispat etmek için çabalarken onların desteğine, sevgisine, onayına olan ihtiyaçları çelişkili duyguları beraberinde getirir. Bu çatışma ergenin var olma isteğinin bir sonucudur aslında. Her ne kadar bedensel değişiminin görünürlüğü utanmasına neden olsa da ergen kendini göstermek, bir çocuk değil de bir yetişkin olarak “yeni kendi”sini kabul ettirmek ister, başta ebeveynleri olmak üzere yetişkin dünyasında gördüğü herkese… Aileden mesafe aldığı bu dönemde sosyal çevresi, yani arkadaşları ergenin kendini bulma sürecine tanıklık eder. Arkadaşlar aynı zamanda ergenin kendini oluşturmaya çalıştığı dönemde onun kendini görebildiği bir aynadır da. ( Ergun, B., Kaya, G. 2012) Ergen için bir arkadaş grubuna dahil olmak, o grup tarafından onaylanmak, kabul görmek, hatta grup içinde popülerlik kazanmak oldukça önemlidir. Dolayısıyla ergen, utanca yol açabilecek grup tarafından reddedilme, dışlanma, karşı çıkılma durumlarından mümkün olduğunca kaçınmaya çalışır.

Son Söz Utanç, sıklıkla insan ruhsallığına acı veren, olumsuz bir duygu olarak ele alınsa da olumlu yanlarını göz ardı etmemek gerekir. Anastasopulos, “Utanma, olumlu anlamda kullanıldığında, ahlaki değerlere ilişkin bir farkında oluşu, kişinin kendi değeri konusunda abartılı değerlendirmelerden uzak duran bir mütevazılığı dile getirir” der. (T.Demir, 2014) Zarar verici yönlerinden arındırılmış bir utanma, sınırların olduğunu, insanın her şeyi yapma gücüne sahip olmadığını hatırlatır. Utanç duygusu toplumsal yaşama uyum göstermek için bir uyarı mekanizması olarak görev yapar, bu noktada ebeveynlere de büyük rol düşer. Bu doğrultuda saygıya, empatiye ve anlayış göstermeye önem verilen, sevginin koşulsuz sunulduğu, sınırların tutarlı bir şekilde konulduğu bir aile ortamının varlığı; çocuk tarafından, utancın negatif yönlerinin rahatlıkla ayrıştırılmasını sağlayacaktır.

KAYNAKÇA • Selvi Boylum Al Yazmalım - Film - Atıf Yılmaz -1977 • Kılborne, B. (2014). Utanç ve Haset Görünüm Kaygısı ve Kem Göz (B.Erdal,Çev.). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Kılıç, E.Z. (2009) Utancın Bireye Özgü Öyküsü. Psikeart Dergisi. Sayı 6: Art Dergisi • Eğilmez, Ayhan. (2009) Utancın Kökleri Trajik Varoluşun Kadim Refakatçisi. Sayı 6: Art Dergisi • Brown, Brene’. (2018). Mükemmel Olmamanın Hediyeleri (I. Ölmez,Çev.). İstanbul: Butik Yayıncılık. • Cirhinlioğlu, F.G. ve Güvenç, G. (2011). Utanç eğilimi, suçluluk eğilimi ve psikopatoloji: Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi. Sayı 1: • Ergun,B. ve Kaya, G. (2012). Ergenin Öyküsü. Gelişim Dergisi. Sayı 2: Gelişim • Parman,T. (2010). Ergenliğin Yüzleri. İstanbul: Bağlan Yayıncılık. • İnternet Alıntısı: 2018 Eylül, http:// haticeakova.com/erik-eriksonunpsikososyal-gelisim-evreleri.htm • İnternet Alıntısı: 2018 Eylül, http://www. kemalsayar.com/KatagoriDetay-NedenUtaniyoruz-250.html • İnternet Alıntısı: 2018 Eylül, http:// imranlivakfi.org/index.php/hizmetlerimiz/ kultur/makaleler/85-y-ld-z-isik • İnternet Alıntısı: 2018 Eylül, http:// www.baskabirokulmumkun.net/kisilikbozukluguna-neden-olabilen-bir-sozlusiddet-turu-utandirma/

07


GELECEĞE YATIRIM OLARAK

SORUMLULUK

Çoğu anne baba çocuklarının sağlıklı, başarılı kendi ayakları üzerinde durabilen, duygu, düşünce, istek ve ihtiyaçlarını rahatça ifade edebilen, gerektiğinde “hayır” diyebilen, hakkını savunabilen, aynı zamanda karşısındaki kişinin de hak ve özgürlüklerine saygı duyabilen bireyler olmasını bekler.

Yazan: Psikolog Meltem Erdinç Cingöz 08


“Benim İşim Değil ki…” isimli hikayeyi çoğumuz biliriz: Hikayenin kahramanları; herkes, birisi, herhangi biri ve hiç kimse…

Yapılması gereken çok önemli bir iş vardı ve herkes, birisinin bu işi yapacağından emindi. Gerçi işi herhangi biri de yapabilirdi, ama hiç kimse yapmadı. Birisi buna çok kızdı, çünkü iş herkesin işiydi. Herkes, herhangi birinin bu işi yapacağını düşünmüyordu ama hiç kimse, herkesin yapamayacağının farkında değildi. Sonunda herhangi birinin yapabileceği bir işi, hiç kimse yapamadığı için, herkes birbirini suçladı. Çoğu anne baba çocuklarının sağlıklı, başarılı kendi ayakları üzerinde durabilen, duygu, düşünce, istek ve ihtiyaçlarını rahatça ifade edebilen, gerektiğinde “hayır” diyebilen, hakkını savunabilen, aynı zamanda karşısındaki kişinin de hak ve özgürlüklerine saygı duyabilen bireyler olmasını bekler. Yetişkin olduklarında ise, kolay pes etmeyen, kararlı, sorumluluk altına girmekten çekinmeyen, verdiği sözün arkasında durabilen bireyler olduğunu görmek anne babaları mutlu eder. Çünkü bu özelliklere sahip olan kişilerin hayat içerisinde daha sağlam adım atabilir oldukları fikrini taşırlar. Peki, insanın içinde yaşadığı fiziksel ve sosyal çevreye uyumunu sağlayan sorumluluk duygusu, nasıl tanımlanır? Sorumluluk; “Kişinin kendi davranışlarının veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın farkında olması, davranışlarının ve durumların ahlaki ve yasal sorumluluğunu bilerek sonuçlarını üstlenmesi.” olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan hareketle, sorumluluk duygusunun gelişebilmesi için öncelikle çocuğun kendisi ile ilgili olanı ayırt edebilme becerisine ve yapacağı davranışın sosyal çevredeki etkilerini bilmeye ihtiyacı olduğu söylenebilir. Sorumluluk sahibi bir yapıdan söz edilecek olunduğunda, kendine ve başkalarına karşı saygı duyabilme kavramı önem kazanır. Sorumluluk sahibi olarak tanımlanan kişilerin üzerine düşen görevleri yerine getirirken, duygu, düşünce ve davranışlarının sorumluluğunu taşıma kapasitesine sahip olduğu da söylenebilir. Aile içinde başlayan sorumluluk gelişimi, çocukların sosyalleşmesi ile birlikte girilen her ortamda devam eder. Sorumluluk alabilme, kişinin kimsenin görmediği zamanlarda da bu tutumu sürdürebilmesi, yalnızca övgü almak için değil doğru olduğuna inandığı için o şeyi yapabilmesidir. Sorumluluk duygusu kişilik gelişiminde, hayata bakışın şekillenmesinde, kişinin iş yapma disiplini ve ciddiyetinin oluşmasında, sosyal ilişkilerinin zenginleşmesinde, diğerleri tarafından kabul görmesinde önemli bir yere sahiptir. Çünkü sorumluluk duygusuna sahip bireylerin, davranışlarının sonuçlarından deneyim kazanarak, güven duygusu inşa ederek, hayatlarını daha iyi planlayıp organize edebildikleri

düşünülmektedir. Başlanılan işi tamamlayabilme, zorluklarla mücadele konusunda sebat gösterebilme sorumluluk duygusunun önemli bir parçasıdır. Bu nedenle çocukların her ortamda korunarak kendi sorunları ile baş başa kalabilecekleri alanlar açmamak, benlik saygısının gelişimini etkileyen unsurlardan biri olarak ortaya çıkabilir. Örneğin, çocuk üşüdüğü, acıktığı, yorulduğu, uykusu geldiği yani bedenini dinleyerek ihtiyaçlarını ifade edebildiğinde ya da hangi oyunu oynayacağına kendisi karar verdiğinde, giysisini kendi seçebildiğinde okul çağı sorumluluklarıyla da başa çıkmak konusunda daha güçlü hissedebilir. Okul yaşamında bu konularda güçlük yaşayan çocuklara bakıldığında, öğretmeninin desteğine ihtiyacının yaşıtlarına nazaran daha fazla olduğu ve bu desteği almadan harekete geçmekte zorlandıkları görülmektedir. Kimi zaman yardım almadan arkadaş edinememekte, yazı yazmak için öğretmenden destek beklemekte, zaman planlaması konusunda yönlendirilmeye ihtiyaç duymakta, hatta ergenlik döneminde hedef oluşturmada ve karar verme süreçlerinde zorlanabildikleri gözlenmektedir. Bütün bu nedenlerle aile ortamında çocuğa yeterli uygulama olanağı vermek, küçük yaşlardan itibaren yaşına ve gelişimine uygun deneme fırsatları yaratmak önemlidir. Çocukların güvende olduklarını hissetmeye ve ebeveynleri tarafından desteklendiklerini bilmeye ihtiyaçları vardır. Çocuklara bağımsızlık kazandırmak ve sorumluluk alabilmelerine destek olabilmek için, tek başlarına yeni deneyimler kazanmalarına izin vermek ve gerçekten ihtiyaçları olduğunda onları desteklemek arasındaki dengeyi kurabilmek çok önemlidir. Çocuklar ancak güvende olduklarını hissettiklerinde, yeni bir şeyler denemek için cesaret gösterirler. Aynı zamanda çocukların ebeveynlerin onlara inandıklarını bilmeye ihtiyaçları vardır. Küçük bir çocuğun kendi becerileri hakkındaki fikri, ebeveynlerinin onun becerileri hakkındaki fikrine dayanır. Kendilerine inançları geliştiği takdirde, yapmaya uğraştıkları şeylerde pes etmezler. Böylelikle, özgüvenleri kendiliğinden gelişmeye başlar ve sabırlı olmayı öğrenirler. Bu nedenlerle anne ve babalar öncelikle çocuklarına inanarak bu inançlarını hem sözlerine hem de davranışlarına yansıtmalıdırlar. Örneğin ilk denemede yatağını toplamayı başaramadığını gören bir çocuğun yapamama duygusunu yaşarken ebeveyni tarafından yeniden denemeye cesaretlendirilmesi çok önemlidir.

09


Sorumluluk ve Sabır İlişkisi Bir önceki bölümde çocuğun beklemeyi, sabretmeyi, isteklerini ertelemeyi öğrenmesinin, sorumluluk duygusunun gelişimine katkısından bahsedilmekteydi. Örneğin çocuk arkadaşlarıyla ilişkilerinde yaşadığı bir sorunu çözme konusunda ailesinden destek istediğinde, ona çözüm yolu bulmak yerine sabırla dinlemek, ilişkisini düzeltebileceği yöntemi kendisinin bulmasına yardımcı olmak daha geliştirici olacaktır. 7 yaşından önce kendisine ihtiyaç olan sınırla karşılaşmayan ve istedikleri ayırt etmeksizin yerine getirilen bir çocuğun, okul hayatında sorumluluklarını beklenen düzeyde üstlenebilmesi zorlaşır. 0- 6 yaş çocuğu “haz” çocuğu olarak da tanımlanmaktadır. İsteklerini ertelemekte zorlanır ve anında gerçekleşsin ister. Bu noktada ihtiyaç duyulan tutum; özellikle 4 yaş sonrası çocuğun sabrı, beklemeyi, isteklerini ertelemeyi, istemediği durumlarla kalabilmeyi öğrenebilmesidir. Örneğin küçük yaşlardan başlayarak istediği bir oyuncağı o an değil de bir süre bekledikten sonra almak, oyuncağın değerini arttıracak, bekleyerek elde etmenin hazzını yaşamasına olanak sağlayarak sahip olunanın değerini anlamasını sağlayacaktır. Arzulanan bir şeyin planlanması aşamasına çocuğun da dahil edilmesi, bu konuda ailelere yardımcı olacaktır.

Hedef Koyma ve Seçim Hakkı Verme Ergenlik dönemi, fiziksel değişikliklerle birlikte duygusal, davranışsal ve bilişsel alanlarda da hızlı bir değişimi beraberinde getirir. Tüm bu değişimler nedeniyle de “fırtınalı”, “delikanlılık” veya “yaşamın karmaşık bir dönemi” olarak adlandırılan ergenlik döneminde gence yaşı, ilgi ve yetenekleri doğrultusunda kendisine hedef koyması noktasında rehberlik etmek ve model oluşturmak önemlidir. Eğitim hayatı boyunca ders çalışmanın yanı sıra ek sorumluluklar alması, isteklerini ertelemeyi öğrenmesi, gencin yetişkin döneme adım attığında kendi ayakları üzerinde durabilen yetişkinlere dönüşmesini sağlar. Sorumluluk almayı öğrenmenin önemli bir kısmı da kendisi için uygun seçimler yapabilmeyi öğrenmektir. Bunun için de gencin çocukluk döneminde seçimler yapabileceği deneyim-

10

lerle karşılaşması gerekir. Kişiler kendi seçimlerini ortaya koyabildikleri durumlarda daha yüksek motivasyona sahip olurlar. Oysa başkaları tarafından yapılan seçimler “iş” olarak algılanabilirken, kişinin kendi seçimleri ise “motive edici bir durum” olarak görülebilir. Bireyler her yaş döneminde kendileri için uygun seçimler yapabilirler. Sorumluluk konusunu ele alırken “Ağustos Böceği” ve “Karınca” hikayesinin üzerinden gidilecek olursa, bu hikayede kahramanlardan biri olan Ağustos Böceği, kışa hazırlık yapması gerekirken yaz ayını eğlenerek geçirir, diğeri kahraman olan karınca ise

çalışarak kışa hazırlık yapar. Bu hikayede birisi geleceğini garanti altına almaya çalışırken, diğeri ise kış aylarında aç kalabileceğini ön göremeyerek hazırlık yapmaz ve sıkıntı yaşar. İkisi de o an için doğru buldukları tercihlerinin sonuçlarını deneyimlerler. Birisi eğlenmeden geçen bir yazı, diğeri ise aç kalacağı bir kışı tercih etmiştir aslında… Kişilerin aldıkları kararların sonuçlarını ön görebiliyor olabilmesi karar verme aşamasında yol gösterici nitelik taşır. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarıyla yeni deneyimleyecekleri durumlar konusunda konuşması, kaygılanmadan düşünmelerini sağlaması, kendi yaşamından örnekler sunabilmesi destekleyici olacaktır.


Nasıl Model Olunmalı? Çocukların sorumluluk almayı öğrenebilmeleri için, onlara yeterli deneme fırsatı tanımanın yanında model olmanın önemini de unutmamak gerekir. Çocuklar bir şeyin nasıl yapılacağını duymaktan çok, gözlemleyerek ve deneyimleyerek öğrenirler. Birlikte alışverişe çıkıldığında o an çok istenilen ve beğenilen bir giysiyi bir sonraki ay alınabileceğinin söylenmesi bekleme ve ekonomik sorumluluğu almaya örnek bir davranış olabilir. Araba kullanırken yayalara, yaşlılara, engelli bireylere öncelik verildiğini görmek, çocuğun başkalarına karşı sorumluluk bilinci geliştirmesine yardımcı olacaktır. Toplumsal sorumluluk gerektiren işlere katılım yapabilmek, yapılan bir yardımın nedenlerini ve sonrasında yaşanılan manevi tatmin duygusunu konuşmak, sokak hayvanlarına yardımcı olmak çocuklar için örnek davranışlar olacak ve zaman içerisinde bu davranışları model alarak kendileri de uygulayacaklardır. Hedeflenen davranış ve alınması beklenilen sorumluluğa dair bir beceri için önce nedenleri üzerinde çocukla konuşup onu bu konuda bilgilendirmek önemlidir. Nedenlerini bilmek çocuk için kuralları içselleştirmesini ve bu doğrultuda sorumluluk alma olasılığını arttıracaktır. Bu adımların arkasından hedeflenen davranış takibini yapmak da önemlidir. Ona geribildirimlerde bulunmak, tutumu ve aldığı sorumluluklar için onu takdir ederek cesaretlendirmek, davranışın devamını ve motivasyonunu arttıracaktır. Hedeflenen davranış gerçekleşemiyorsa olası güçlükler tekrar ele alınarak yeni çözümler üretilebileceği mesajı da çocukla paylaşılabilir.

Çocukların Alabilecekleri Sorumluluklar 4- 5 yaş civarında çocuklarda “sorumluluk” kavramı netleşmeye başlar. Oyuncaklarını toplama gibi kolay ev işlerinde çocuklara sorumluluk verilebilir. El ve yüzlerini kendileri yıkayabilir, kendi yemeklerini yiyebilir, sofraya birkaç parça eşya taşıyabilir, oyuncaklarını toplayabilir, diş fırçalama alışkanlığı kazandırılabilir. Bu işleri yapıyor olabildiğini görmek çocuk için gurur ve keyif kaynağıdır. 6- 7 yaşlarında sorumluluk alabilmek oldukça netlik kazanır. Bu yaş çocuğu, kendi başına giyinip soyunabilir, okula, servise yetişme gibi zamana bağlı işlerin farkına vararak gereğini yapabilir. Evcil bir hayvanın bakımını üstlenip sorumluluğunu alabilir.

8- 9 yaş çocukları okulla ilgili tüm sorumluluklarını alabilir. Hatırlatma yapmadan derslerini yapabilir. Odasını, masasını düzenli tutmak, yardımsız banyo yapmak gibi eylemler 8- 9 yaş çocuğunun becerileri arasındadır. 10- 12 yaş çocukları süre uzun olmamak kaydıyla evde tek başına kalabilir. Sinema, tiyatro, kütüphane gibi ortamlarda uygun tutumlar sergileyebilir,

arkadaşları ile bu tür etkinliklere gidebilir, ufak tefek alışverişleri yapabilir. İlgilerinin neler olduğunu keşfederek kendisine uygun hobiler oluşturabilir. 12 yaşından sonra ise evde kalış süresi uzayabilir, kendi hakkını savunma ve başkalarının hakkına saygı duyma konusunda daha güçlü bir pozisyona geçebilir, para biriktirip uzun vadede almak istedikleri için plan yapabilir.

11


12


Okul Ortamına Yansıyanlar Geçmişle karşılaştırıldığında günümüzde çalışma hayatının oldukça yoğun olduğu ve bu nedenle çocuk bakımında üçüncü bir kişiden yardım alma gerekliliği kaçınılmaz olmuştur. Bazen aileden bir kişi bu görevi üstlenirken (büyükanne, teyze, hala vs.), bazen ise dışarıdan bir destek alınmaktadır. Zaman zaman evde çocuğun bakımını destekleyen kişilerin çocuğun temel ihtiyaçlarını giderirken gereğinden fazla müdahalede bulunması ve çocukların kendi becerilerini görmesine engel olucu tutumlar sergilemesi nedeni ile okul ortamına gelen çocukların öz bakım konusunda daha fazla desteğe ihtiyaç duydukları gözlenebilmektedir. Anaokulu ve ilkokul döneminde, yetişkin tarafından yemek, tuvalet temizliği gibi konularda tek başına bırakılamamış çocuklar okul ortamında da destek ihtiyacını daha fazla duyarken yemeklerin toplu bir şekilde yenildiği yemekhane gibi ortamlarda çatal, kaşık kullanımında zorlanabildikleri için sofradan tam doyamadan kalkabilmektedir. Tuvalet temizliğinde bağımsızlaşmamış çocukların ise tuvalet kazası yaşanabildiği gibi benzer biçimde fiziksel kapasitesi yeterli olduğu halde deneyim fırsatı verilmemiş olmalarından kaynaklı düğme açma- kapama becerisi gelişmemiş çocuklar da bu kazaları yaşayabilmektedir. Unutulmamalıdır ki tek başına yatabilmek, banyo yapabilmek ve tuvalet temizliğini yapabilmek demek çocuğun okulun gerekliliklerinde de tek başına kalabilme kapasitesini geliştirir. Çocuğun okuldan eve geldiğinde o gün içerisinde okulda bir arkadaşı ile yaşadığı bir sıkıntıyı dile getirdiğinde ebeveyn olarak problemi çözmek yerine çocuğun karşılaştığı sorun karşısında ne yaptığını, ne yapmak istediğini, kimden yardım alabileceğini konuşmak çocuğun anne ve babası yanında olmadığı ortamlarda karşılaştığı zorlukları nasıl çözebileceğini öğrenmesini sağlayacaktır. Böylelikle çocuklar hem çözüm üretebilme becerisini geliştirmeyi hem de çözüm için yardım istenebileceğini öğrenmiş olacaktır. Çocukların okul sonrasındaki zamanlarını ve hafta sonu tatillerini nasıl değerlendirdiğine bakıldığında farklı sosyal etkinliği bir arada yürütmeye çalıştıkları görülmektedir. Çocukların okul dışındaki tüm zamanları planladığında, onlara sürekli yapılandırılmış ortamlar sunulduğunda, yalnız kaldıklarında bu durumla nasıl baş edebileceklerini, boşluk hissini

nasıl dolduracaklarını bilemedikleri gözlenebilmektedir. Bu durumda en kolay zaman geçirme yöntemi olarak televizyon, bilgisayar veya tablet oyunlarını devreye sokarak, boşluk hissi giderilmeye çalışıldığından yeni bir şey üretme arzusu gelişim için yeterli alan bulamayabilir.

Ebeveyn Olarak Anne ve babalar olarak çocuğun bir birey olarak varlığını destekleyecek sorumluluk bilinci oluşturabilmek, onu bu konuda cesaretlendirmek ve alan açmak evin dışında kendi başına deneyimleyeceği yeni yaşantılarla daha güvenli karşılaşmalar yaşamasını sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki, sorumluluk vermek, çocuğun geleceğine yapılan önemli bir yatırımdır… KAYNAKÇA • Gökçegöz Karatekin, N. (Ed.). (2003), Helik Karakter Okulu Aile Kitabı. 1 Sorumluluk, Bilgitek. • Karaköse, R.(2010), Ailede Sorumluluk Eğitimi, Timaş Yayınları • Özen, Y.(2016), Çocuklarda Sorumluluk Eğitimi, Yason Yayınları • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, https://www. aa.com.tr/yasam/cocuga-sorumlulukvermek-gelecege-hazirliyor/873640 • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, http://www. antalyapsikiyatri.com/cocuk-sorunlaripsikolog/cocuga-sorumluluk-kazandirma • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, https://www. bengisemerci.com/hedefsiz-cocuklarbasarili-olur-mu/ • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, http:// www.dbe.com.tr/Cocukvegenc/tr/news/ çocuklarda-bağimsizlik-duygusu-vesorumluluk-bilinci-geliştirme/ • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, http:// www.dbe.com.tr/Cocukvegenc/tr/news/ şimartilmiş-bir-cocugu-söz-dinleyenosgorulu-ve-sorumluluk-alan-bir-cocugadonuşturmek • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, http://www. hurriyet.com.tr/egitim/sorumluluk-alanbasariyi-yakaliyor-40429108 • İnternet Alıntısı, 2018 Eylül, http:// www.trendus.com/cocuk-gelisimindesorumluluk-9151

13


Yazanlar: Uzman Psikolojik Danışman Asude Işık Tunca Psikolojik Danışman Belkıs Elitaş

ERGEN VE SINIRLAR Değişim, dönüşüm ancak bu kadar güzel ifade bulabilir. Sanki büyük bir sarsıntı gibi yaşanan, hissedilen bir dönem “Ergenlik”… Anne babaların “Biz de ergen olduk, bu dönemlerden geçtik. Bu kadar yoğun yaşamadık.” ifadelerini duyar gibiyiz.

14


Ergenlik gelişimsel açıdan herkesin geçtiği, ancak gelişen dünyada başkalaşarak yaşanan bir dönemdir. Çocuk yetiştirme konusunda değişen bakış açıları, teknoloji kullanımı, beslenme alışkanlıkları, bilginin hızla yenilenmesi ve değişmesi gibi nedenlerle hem ebeveynler hem de ergenler için geçmiş deneyimlerden farklılaşarak ilerleyen bir yaşam kesitidir de aynı zamanda… Ergenlik, özgürlüğün ve sınırların nerede başlayıp nerede bittiğinin anlaşılmasının zor olduğu bir dönemdir. Ebeveynler, bir yandan düşüncede özgür bir nesil yetiştirme arzusu duyarken, bir yandan da ergen ile karşı karşıya kalabilmektedir. T.Parman (2013) “Ergenlik bir yas sürecidir. Ve mutlu ergen yoktur. Ergenlik ne denli beklenen ve doğal bir süreç olarak görülse de bireyi her zaman beklemediği bir biçimde yakalar. Ve hemen daima hayal kırıklıkları ile karşı karşıya bırakır. Yani hem bir anidenlik söz konusudur, hem de hayal kırıklığı. Çocuklar büyümek isterler, çünkü daha özgür, daha özerk olmanın erişkin olmaya bağlı olduğunu düşünürler. Erişkinler onların isteklerine sınırlar, engeller koyduklarında yani onları gerçeklik ilkesine göre davranmaya zorladıklarında, bunu aşmanın yolunun onlar gibi erişkin olmaktan geçtiğini sanırlar. “Bir büyüyeyim istediğimi yapacağım. Tek başına istediğim yerde, istediğim insanlarla yaşayacağım, istediğim işi yapacağım.” Bu sözler aslında büyükler tarafından da desteklenir çoğu zaman. “Büyüdüğünde istediğini yaparsın, ama şimdi bizim istediklerimize uymalısın.” derler çocuklarına. Yani hem çocuk hem de çevresi erişkinliğe geçişle bireyin haz ilkesine uygun olarak davranması için önünde engel kalmadığı görüşünde sanki anlaşmaktadırlar. Erişkinliğe geçiş yolculuğunda zorunlu durak ise ergenliktir” der. Aristo’nun 2300 yıl önce gençlikle ilgili yaptığı yorumlara bakıldığında, süreç boyunca ergenlikle ilgili tanımlamaların çok da farklılaşmadığı görülür. Aristo, gençlerin isteklerindeki geçicilikten, değişkenliklerinden, hemen eyleme geçme isteklerinden, her şeyi bildiklerini sandıklarından, her şeyde aşırıya kaçtıklarından söz etmektedir. A. Freud (1946) gençliğin çelişkili ruhsal durumunu şöyle tanımlamaktadır; “Gençler aşırı bencildir. Kendilerini evrenin merkezi sanırlar. Tek ilgi konuları kendileridir. Gene hiçbir çağ gençlik çağı kadar özveri ve bağlılık göstermez. En ateşli sevgiyle bağlanır, bağlarını birden koparırlar. Bir yandan coşkuyla toplum yaşamına katılmak isterler, sonra da kendi kabuklarına çekilirler. Sevilen bir öndere bağlılıkla, otoritenin her çeşidine başkaldırma arasında gider gelirler. Maddeselliğe düşkün, ama ülkülerle de doludurlar. Başkalarına karşı kaba ve düşüncesiz dav-

ranırlar, ama kendileri çok duyarlı ve alıngandırlar. Ruhsal durumları iyimserlikle kötümserlik arasında iner, çıkar. Bazen coşkuyla işe sarılır, yorulmak bilmezler, bazen de uyuşuk ve durgun olurlar.” Henüz yetişkin olmayan ergen, fiziksel değişimi ile çok meşgul görünürken aslında içinde bir sarsıntı yaşamaktadır. Y. Yazgan (2009) “İnsan beyninin bu dönemdeki gelişimini çok ciddi bir inşaat faaliyetinin yürütüldüğü, herkesin arı gibi çalıştığı bir şantiyeye benzetirsek, bu dönemin belki biraz tozlu, çamurlu, ufak tefek kazalı bir dönem olmasını da bekleyebiliriz. Mızrağın çuvala sığamadığı bir dönemdir. (Sayfa 4) biçiminde tarif eder. İç dünyada yoğun bir çalkantı yaşanmaktadır. Ergen bir yandan bu iç çatışmalarını anlamlandırmaya çalışmakta, bir yandan da baş etme gücünün farkına varmak istemektedir. Bir birey olduğunu düşünmekte ve bunu hissettirmenin yollarını aramaktadır. Akran ilişkileri ve sosyalleşme bu dönemde çok büyük önem kazanırken, genellikle aile içi çatışmaların odak noktasını da bu meseleler oluşturabilmektedir. Dışarıya çıkma izinleri, akşam eve geliş saatleri, akademik başarı, sorumluluklarını yerine getirme, hemen hemen her ailede sorun olabilecek boyutlara varabilmektedir. Aileyle olan yakınlık, ergen tarafından bir tehlike gibi algılanır ve genç mesafe koyma ihtiyacı duymaya başlar. Herkes birbirine sanki öf-

keli bakar, her an bir çatışma çıkması muhtemeldir. Anne-baba ergene söz söylemeye korkar. Ergen de tam bu nedenle kaçar ve kendisini odasına kapatır. Aslında fiziksel mesafe koymaya çalışmaktadır. Ancak bir yandan da temas ihtiyacı devam etmektedir. Bazen anne-babayı da şaşırtır genç. Biraz önce en ateşli tartışmaların yaşandığı, bir birey olduğunu ispat ve kabul ettirmeye çalışan ergen, çok kısa bir süre sonra başının okşanmasına izin verebilir. Zor olan da belki de böyle zamanlarda yetişkinlerin ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilememesidir. Ergenlik, risk almak demektir. Risk almanın getireceği haz, ergen tarafından aranan bir duygudur. Ergen bu hazzı yakalamaya çalışırken yetişkinlerin onaylamayacağı birtakım tavır ve davranışları da deneyimleyecektir. Bu deneyimleri yaşarken karşılaşmak istediği ya da daha doğru ifadeyle ihtiyacı olan, yetişkinler tarafından konulacak sınırlardır. Ancak yetişkinler tarafından belirlenen sınırlar ile ergen, toplumsal ilişkilerini ve kendi sınırlılıklarını fark edebilecektir. Bunun için ergenin doğasından gelen karşı çıkma, karşıt olma davranışının ortaya çıkmasına fırsat verilmesi hem sınırların daha net ortaya konmasına hem de ergenin kendini gerçekleştirmesine olanak sağlayacaktır. Bu noktada “sınır” kavramının ne olduğu ve işlevi önem kazanmaktadır. Sınır, “bireylerin, alt sistem-

15


lerin ve ailelerin bütünlüğünü koruyan duygusal bariyer veya engel” olarak tanımlanmaktadır. Sınırlar, aile üyeleri arasındaki yakınlığı ve gücü yöneterek ailenin ve alt sistemlerinin özerkliğini korumaya hizmet etmektedir. Minuchin’e göre, ailenin işlevsel olabilmesi için sınırlar, dışarıdan bir müdahaleye gerek kalmadan, aile üyelerinin işlevlerini yerine getirmesine olanak sağlamalı; aynı zamanda üyelerin birbirleriyle ilişki kurmasını mümkün kılmalıdır. (Akün, 2013)

vaziyettedir. Yapı halinde olan bedenini ve ruhunu birleştirmek için odasını savunulan, korunan bir yer haline getirerek “girilmez” kapalı bir mekan yaratır. Duvarlarda posterler vardır. Bu posterler kabul edilebilir bir imge görevi görür. Müzik, koruyucu bir ses banyosuyla sarmalar. Bu mekanda genç beşiğindeki ya da anne-babasının kucağındaki bir bebek gibi sakinleşir. Yüksek desibellere rağmen daha iyi çalışır, etkinliklerine konsantre olur, çünkü enerjisini, kendini toplamaya harcaması gerekmez. (Jeammet, 2012)

Ergen özgür olmayı, bağımsız davranabilmeyi, tek başına hareket edebilmeyi arzulayıp deneyimlerken bir o kadar da sınıra ihtiyaç duymaktadır. Son model, yüksek kadranlı ve güçlü bir donanıma sahip bir araba hayal edin. Böyle bir arabanın freni tutmadığı düşünülürse bu durum bir yandan çok heyecan vericiyken bir yandan da bir o kadar ürkütücü gelecektir. Fren bir güvenlik işlevidir aslında ve koruyucudur. Ergen hızla gitmek isterken bir yandan da frene ihtiyaç duyar. Bu nokta da aile ve okul bu fren mekanizmasının temsili olarak devreye girer. O nedenle genci bu arabayla baş başa bırakırken bu süreç tamamlanana kadar fren pedalının yetişkinler olduğunu unutmamak gerekir. Yani ergenler sınıra ihtiyaç duyarlar ve bu sınırların varlığı onları güvende hissettirir. Sınırsızlık hissi; ergenin kendisinden ve yapacaklarından korkmasına neden olur. Ergenin bireyselleşme ihtiyacına saygı göstermek aynı zamanda ona sınırlar koyma / oluşturma anlamına da gelmektedir.

Görüldüğü üzere bir sürü karmaşanın yaşandığı bir dönemdir ergenlik. Bu dönemde az ya da çok, şiddetlenebilen saldırganlık kaçınılmazdır. Anne-babalar aşırı hoşgörü gösterdikçe, sınır arayışı içindeki çocuklar onlara karşı tutum geliştireceklerdir. Fark edileceği üzere kızgınlık, öfke, çatışma ve anlaşmazlık ergeni bir ölçüde koruyucudur. Özerklik arzusuna karşın bağlılık ihtiyacı, aslında gencin gitmeye gerçekten hazır olmayışı nedeniyledir. Henüz kendi olabilmenin yollarını bilememektedir. Acemice davranmakta, deneyimlerini artırarak yolculuğunu az hasarla tamamlamaya çalışmaktadır. Kendi gibi olmak özgüvenin gelişimiyle birlikte gelecektir. Ergenin kuralları zorlaması ve mücadelesi karşısında, anne babanın sağlam duruşu önem taşır. Bunu deneyimleyen genç anne - babasına güvenle yaslanabilecektir.

Simgesel Beşik Bebek yeni doğduğunda, dünyaya uyum sağlama ve güvende hissetme kaygılarıyla baş başadır. Kendisini ifade edebileceği yollardan biri de ağlamalarıdır. Anne bebeğini kucağına aldığında, sarıp sarmaladığında endişeleri yatışır ve rahatlar. Aslında bu durum tam olarak fiziksel ve duygusal temas ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bebek için düzenlenmiş yatağı ya da beşiği de bu işlevi görür. Sınırlarla çevrili bir yatakta olmak bebeği huzurlu ve güvende kılmaktadır. Ergen de tıpkı bir bebek gibi bu sınırlara ihtiyaç duyar. Philippe Jeammet, ergenin ihtiyaç duyduğu bu sınırları “Simgesel Beşik” kavramı olarak adlandırır. Jeammet’e göre ergenin, bir simgesel beşiğe; yani yasaklar, kurallar ve kendisiyle yapılan anlaşmalar şeklinde sınırlara ihtiyacı vardır. Gencin odası, kişisel alanını oluşturduğu için somut bir beşik görevi görür. Ergen bu çerçeveyi ister çünkü bebek gibi, kapsanmaya ihtiyacı vardır. Aslında şaşkın, sarsılmış, ne olacağını, nereden geldiğini artık bilemez

16

N. Zabcı (2017), bir konferansında, ergenin içinde bulunduğu yaş dönemiyle birlikte iki temel endişe yaşadığını, bunların; ilkinin kendi duygusal alanını oluşturmasına engel olunması, diğerinin ise kayıp endişesi olduğunu dile getirmiştir. Bu endişelerle baş etmek için ergenin sınırları zorlayan bir tavır sergileyebildiğini, ergenlikte kendini var etmenin ve aynı zamanda sağlıklı bir otorite figürüyle karşılaşmanın bu iki endişeden uzaklaşabilmek ve ruhsal olarak gelişebilmek için önemli olduğunu vurgularken ergenin sınırlara yaptığı saldırılarda aslında kendisini durduracak bir yetişkin modeline ihtiyaç duyduğunun altını çizmiştir. Ergenliğin eşiğindeki genç, büyüme telaşındayken kendini güvende hissetmek için belli bir tutarlılığa, anlayışa ve otoriteye ihtiyaç duyar. Otorite, dayanıklılık ve kurallar, onun için ayaklarının altında güvenilir bir zemin, başının üstünde güçlü bir çatı oluşturur. Meltzer, ergenlerin kendilerini içinde bulduğu dört farklı topluluk, dört konum tanımlar. Bunlar aile içindeki çocuk, yetişkin dünyası, ergen dünyası ve yalıtılmış ergen konumlarıdır. Ergenlikte bu dört konum arasında sürekli gel-git yaşanmakta, bir salınım olmaktadır. Genç henüz gerçekte hiçbir yere demirlememiştir.


Ergen, ileriye doğru hareketini, dış dünyada eyleme geçerek yapar; cinsel ilişkiler, geçilen sınavlar, girilen işler, kazanılan paralar vb. yoluyla. Geriye doğru hareketini ise düş kurarak, sanata, edebiyata merakla, toplumun kültürel gelişimindeki sorunlarla ilgilenerek yapar. Başlangıçta bu geriye doğru hareketler, gerileme hisseden ergen için ürkütücüdür. Hiçbir zaman büyüyemeyeceğinden ve bu halden çıkamamaktan korkar. Ancak Meltzer’e göre yoğun bağımlılık kaygıları uyandıran çocuksu arzulara geri dönme, bu kaygıların çekilebilir ve baş edilebilir olup olmadıklarını anlamak içindir. Bu şekilde zihinsel karmaşa çözülecek ve yetişkin olunabilecektir. Yaratıcı bir içsel oluşum, ilhamın yeniden keşfidir. Büyümek saldırgan bir eylemdir. Çocukluğun ölümüyle bir şeylerin ölmesi, atılması gerekir. Bu bir ayrılmadır ve geride olanın yani çocukluğun terk edilişidir. Çevre, büyüme sürecinin her aşamasında olduğu gibi bu dönemde de hayati niteliktedir. Anne-babaların yapabileceği en iyi şey değişmeden, önemli ilkelerini terk etmeden duygusal olarak sağlam kalmaktır. (Fruahuf, 2017) Sınır koyarken ergenin onayını beklemek boşunadır. “Hiçbir şey anlamıyorsunuz!” ifadeleri ile bağırarak kapıyı çarpmasına dayanabilmek, öfkesini göğüsleyebilmek ve fikir değiştirmeden sabit bir konumda kalabilmek gerekir. Ergen tarafından eleştirilmeyi ve bir karşıtlık durumunda iki taraf arasında ortaya çıkabilen mesafeyi içinden çıkılamayacak bir durum olarak görmemek önem taşır. Ergen, anne-babanın yaşadığı zorluğu hissettikçe duyduğu gerilim daha da artabilir. Ergenin üzülmesine, kızmasına dayanmakta zorlanan anne-babalar, onun isyanını yaşamasına farkında olmadan da olsa bir engel oluşturabilirler. Bu tutum ergeni şaşkına çevirir ve onu ifade etmeye ihtiyaç duyulan kızgınlıktan mahrum bırakır.

17


Ergen Kontrol Edilebilir mi? Yapılan araştırmalarda ergenlerde psikolojik ve davranışsal olarak iki tür kontrol biçiminden söz edilmektedir. Barber ve Harmon'a göre psikolojik açıdan kontrol biçimlerinden biri suçluluk duygusu yüklemedir. Bu kontrol biçimi çocuğu ebeveynlerinin isteklerine uymaya zorlayan, suçluluk duygusu yükleyici stratejilerin kullanımı anlamına gelir. Diğer bir psikolojik kontrol biçimi ise koşullu sevgi ya da sevginin esirgenmesidir. Bu yolla ebeveynler dikkatlerini, ilgilerini, bakımlarını ve sevgilerini, çocuğun kendi koydukları standartlara uyması koşuluna bağlarlar. Kaygı aşılama şeklinde bir kontrol mekanizmasında ise; çocukların, ebeveynlerinin isteklerine uymalarını sağlamak için çocuklara kaygı aşılanması söz konusudur. Son olarak da çocuğun bakış açısının geçersizleştirilmesi, çocuğun düşünce ve duygularını doğal bir şekilde ifadesinin ebeveynleri tarafından kısıtlanması/ engellenmesi yer almaktadır. Erken ergenlik dönemi otonomi ihtiyacının arttığı, ergenin bir yandan ebeveynleri ile bağlantısını sürdürmeye çalıştığı, bir yandan da bağımsız bir kimlik duygusuna sahip olabilmek için çabaladığı bir dönemdir. Bu dönemde uygulanan psikolojik kontrol, çocuğun duygusal açıdan ebeveyne bağımlı olmasını sağlayarak çocuğun bağımsızlık ve kendini yönlendirebilme gelişimini ketler. Barber ve Harmon, psikolojik kontrolün, davranışsal kontrolün aksine daha yönlendirici teknikleri içerdiğini, çocuğun duyguları gibi iç dünyasına ait deneyimleri kontrol etmeyi hedeflediğini belirtirler. (Özden,2014) Pomerantz ve Wang'a göre davranışsal kontrol ise, ebeveynin çocuğuna rehberlik yapması, onu izlemesi ve kurallar koymasıdır. Dolayısıyla davranışsal kontrolün içinde müdahalecilik, baskı ve hüküm kurma gibi olumsuz davranışlar olması gerekmez; hatta bu tür kontrol çocukların psikolojik gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilir. Davranışsal kontrol, çocuğun tavırları, çalışma etkinlikleri, arkadaşlarına katılımı gibi davranışlarını yapılandırmak ve düzenlemek, dolayısıyla çocuğun sosyal ortama uygun davranışlar sergilemesini sağlamak için ebeveynin yaptığı girişimleri içerir. Bu girişimler içinde ebeveynin uygun davranış için gerekli olan kuralları çocuğuna öğretmesi ve çocuğun davranışlarını izlemesi örnek olarak verilebilir. (Özden,2014) Bu yazarlara göre psikolojik kontrolü kullanan ebeveynler çocuklarına koşullu sevgi gösterirler, çocuk-

18

lar uygunsuz davrandıklarında onları utandırabilirler veya suçluluk hissetmelerine neden olabilirler. Psikolojik kontrolü kuramsallaştırmaya çalışmacılar kontrolün uygulanması ergenin özerkliğinin ve kendini yönlendirme becerisinin gelişmesini engeller, dolayısıyla ergenin gelişimi etkilenir. Buna karşın davranışsal olarak düzenleme, yani çocuğu izleme ve ona rehberlik etme, ergenin ihtiyaç duyduğu şeylerdir ve ergenin bu şekilde desteklenmesi yoluyla davranışsal kontrolün pozitif bir sosyalleşme aracı işlevi gördüğünü söylerler. (Özden,2014) Barber, psikolojik kontrol uygulayan ebeveynler, çocuklarının duygusal ihtiyaçlarına yanıt vermek, onların özgürce kendilerini ifade etmelerine olanak sağlamak ya da davranışlarında özerk olmalarını sağlamak yerine onların düşüncelerine, duygularına, ebeveynlerine bağlılık düzeylerine zorla girişimlerde bulunurlar ve bu yönde bir sosyalleşme baskısı kurarlar. (Özden,2014)


Ergenin Yetişkinliğe Geçiş Sürecinde Ebeveynler Nerede Durmalı? Öncelikle ebeveynin hissettiği şekilde davranabilmesi oldukça önemlidir. Sahici olmak, gerçekleri ve duyguları yok saymamak, objektif bakabilmek ve hareket edebilmek ergenin bu dönemdeki en temel ihtiyaçlarıdır. Anne–baba olarak ergene ihtiyaç duyduğu zamanı ayırmak önem taşır. Zaman ayırmanın en temel yollarından biri de onu dinlemektir. Dinlemeyi, duymanın ötesinde bir eylem olarak düşünmek gerekir. Dikkatle ve anlamaya çalışarak dinlemek tüm duyguların da işin içine girdiği bir eylemdir. Ergen yaşadığı bir durumu paylaşırken kimi zaman ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca olanı anlatmak olabilir. Durumdan endişe duyan ebeveyn ise daha fazla detaya sahip olmak ve bu şekilde çocuğuna destek olmak ister. Oysa önemli olan gencin anlatacağı zamanı sabırla beklemek ve o hazır olduğunda onu mutlaka dinleyeceğinizi anlamasını sağlamaktır. Anne - babalar sınırları tasarruflu, ama etkin bir biçimde koyabilmelidirler. Ayrıntılar üzerine ergenle çatışmaya girmek anne babanın ergen üzerindeki otoritesini sarsıcı ve yıpratıcı olabilmektedir. Her konuyu önemli birer sorun olarak ele almak yerine gereklilik içeren konular üzerinde durmak daha sağlıklı olacaktır. Bazı anne babalar, evdeki kuralların  çokluğundan dolayı o kadar yük ve sorumluluk almışlardır ki çocuklarının hayatı dışındaki şeylere alan açmak zorlaşır. Anne ve baba birbirlerine ya da başka işlere ayıracak zaman bulamayabilir. Hepsinin ötesinde, çok fazla kural insanın çocukları ile olan ilişkisini olumsuz yönde etkileyerek hiç bitmeyen bir mücadele şekline dönüşebilir. Bu nedenle çok sayıda kural koymak yerine uyulabilir ve geçerliliği olan kurallar belirlemek işlerliğini arttıracak, çatışma sayısını azaltacaktır. Koyulan kuralların mantıklı, net ve açıklanabilir olması önemsenmelidir. Sınırlar oluşturulurken ergen, ebeveynin net duruşunu sınamak ister yani ergen ebeveynin varlığını ve ilgisini test etmektedir. Karşı çıkmak ergen için kişiliğinin oluşumunda önemli bir ifade biçimidir. Çünkü direnmemek ebeveynin desteğine muhtaç olunan çocukluğa geri dönmek demektir. Bu ikilem karşısında ergen çoğunlukla direnmeyi tercih edecektir. Anne babaya düşen bu noktada sağlam kalabilmektir.

Büyüme ve gelişmeyle birlikte kurallar tekrar düzenlenebilir. Bu nedenle ebeveynlerin de zaman zaman koydukları kuralları sorgulamaları ve genç ile yeniden inşa etmeleri önem taşır. Çoğunlukla öfkeliyken oluşturulan kuralların uygulanma şansının çok düşük olduğu unutulmamalıdır.

Son Söz... Dönüşümün gerçekleştiği bir dönem olan ergenlikte genç bir yandan bağımsızlık ararken diğer yandan da bir o kadar sınırları duyumsamaya ihtiyaç duyabilmektedir. Bu süreç içerisinde önemli olan nokta ergeni anlamak, duymak ve ihtiyaç olduğunda yaslanabileceği sağlam durak noktaları oluşturabilmektir. Böyle bir zemin, yaşadığı sancıların üstesinden gelebilmesi için destekleyici ve kapsayıcı bir alan oluşturacaktır. KAYNAKÇA • Fruhauf, Talia. “Günümüz Ergenini Anlamaya Psikanalitik Gözlem ve Düşünce Ne Katabilir?”, Gençlik Üzerine Tartışmalar, 09-10 Haziran 2017, İstanbul. • İnternet Alıntısı. (Ekim 2018). http://www. dtcfdergisi.ankara.edu.tr/index.php/dtcf/ article/view/208/397) • İnternet Alıntısı. (Ekim 2018). https://www. antoloji.com/sabahattin-ali) • Jeammet, Phillippe. (2012). “Ergenlik Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları”, Bağlam Yayıncılık, İstanbul. • Orvin, George H. (1997). “Ergenlik Çağındaki Çocuğunuzu Anlamanın Yolları”, HYB Yayıncılık. Ankara • Özden, Canan Çelik. (2014) Ebeveyn Kontrol Davranışlarının Ergenlerin Öz Düzenleme Becerileri ve Duygusal Sorunları Üzerindeki Etkisi Yüksek Lisans Tezi • Parman, Talat. (2013). “Ergenliğin Yüzleri”, Bağlam Yayıncılık, İstanbul. • Winnicott, Donald W. (2014). “Başlangıç Noktamız Ev”, Pinhan Yayınları, İstanbul. • Yazgan, Yankı. (2009). “99 Sayfada Ergenlikten Gençliğe”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul. • Yörükoğlu, Atalay. (2000). “Gençlik Çağı”, Özgür Yayınları, İstanbul. • Zabcı, Neslihan. “Ergen ve Sınırlar”, Öğretmen Konferansı, Ağustos 2017, İstanbul.

19


ŞİDDET KAVRAMI ÜZERİNE Şiddet; insanda var olan öfke duygusunun doğru biçimde ifade edilememesi nedeniyle saldırgan ve kontrolsüz bir şekilde dışa vurulması ya da yansıtılması olarak da tanımlanabilir. Şiddet olgusu, saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimi olup sokakta, işyerinde, evde, televizyon haberlerinde, dizilerde, bilgisayar oyunlarında karşımıza çıkarılarak hayatımızın bir parçası haline gelmektedir.

Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Melek Atakul 20


Dünyanın var oluşundan bu yana yaşamın içerisinde sıkça karşımıza çıkan bir olgudur şiddet. Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basında şiddet haberleri ile karşılaşmayalım. Günümüz dünyasında şiddetle, zaman, mekan ve kişi ayırmaksızın her yaş, meslek, eğitim ve gelir düzeyinden yani toplumun neredeyse her kesiminden insanın karşı karşıya gelebildiğini, kimi için maruz kalma kimi için ise maruz bırakma şeklinde yaşantılandığını görebilmekteyiz. Son yıllarda ülkemizde ve dünyada iletişim kanallarının yaygınlaşması ile yaşanan şiddetin boyutları daha da görünür olmaktadır. Bireylerin çevrelerinde şiddetle karşılaşmaları ve televizyon kanallarının izlenirliğini artırmak için daha fazla şiddet içeren programlara yer verilmesi gibi nedenlerle şiddet sıradan normal bir davranış olarak algılanabilmekte ve kanıksanır duruma gelmektedir. İnsanlık tarihiyle paralel bir şekilde ortaya çıkmış olan bu olgu, önüne geçilemez bir şekilde yaşamın pek çok alanına nüfuz etmektedir. Şiddet kavramı farklı bilimlerin araştırma konusu olduğu için farklı tanımları da yapılmıştır. Dünya Sağlık Örgütünün tanımına göre şiddet: “Sahip olunan gücün, fiziksel ya da ruhsal bir yaralanmaya ve kayba neden olacak biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba ya da topluluğa karşı doğrudan ya da dolaylı yolla uygulanmasıdır.” Şiddetin tanımındaki en önemli boyutlardan biri zarar verme amacı taşımasıdır. Yani şiddet; sahip olunan gücün amaçlı, kasıtlı olarak, karşı tarafa otorite sağlamak, onu sindirmek için bedensel ve ruhsal zarar verecek şekilde kullanılmasıdır.

Engellenme kuramını geliştiren J. Dollard ve arkadaşları, engellenmenin saldırganlığa yol açtığını savunmaktadırlar. Bu yaklaşıma göre, bireyin bir amaca ulaşma konusunda çabası engellendiğinde saldırganlık davranışı ortaya çıkmaktadır. Engellenme, bireyin dış çevresinden gelebileceği gibi, iç dünyasında yaşadığı çatışmalar sonucu da olabilmektedir. Davranışçı kuram, saldırganlığı, “başkalarını inciten ya da incitebilecek her türlü davranış” olarak tanımlamaktadır. Bu kurama göre yeni öğrenmelerle saldırganca davranışlar düzelebilir. İnsanların öğrenme süreçlerinin düzenlenerek saldırgan davranışlarının azaltılabileceğini savunur. İnsanların saldırgan davranışlarını kontrol etmeyi öğrenebileceklerini ve öfke duygusuna hâkim olabileceklerini ortaya koyar. (Demirhan, 2002, s: 26) Sosyal Öğrenme yaklaşımı ise, saldırgan davranışların oluşmasında öğrenmenin önemine vurgu yapmaktadır. Saldırganlık sosyalleşme sürecinde öğrenilmektedir. Doğrudan pekiştirme ve cezalandırmanın, bu tip davranışları öğrenmede en temel nokta olduğunu açıklamaktadır. Bu yaklaşıma göre çocuk, öfke ve saldırganlığını kontrol edemeyen bunu sağlıksız bir şekilde ortaya koyan anne babasının davranışlarını gözlemlediğinde kendi yaşantısında sorun yaşadığında model alma ve taklit yoluyla saldırgan davranış gösterebilecektir.

Öfke Duygusunun Şiddet Davranışına Dönüşmesi

Şiddet; insanda var olan öfke duygusunun doğru biçimde ifade edilememesi nedeniyle saldırgan ve kontrolsüz bir şekilde dışa vurulması ya da yansıtılması olarak da tanımlanabilir. Şiddet olgusu, saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimi olup sokakta, işyerinde, evde, televizyon haberlerinde, dizilerde, bilgisayar oyunlarında karşımıza çıkarılarak hayatımızın bir parçası haline gelmektedir.

Her insan içinde saldırgan dürtüler barındırır. Kimi insan öfkelendiğinde hissettiklerini kendi süzgecinden geçirerek uygun çözüm yollarını arar, kimi insan ise öfkelendiğinde duygularını uygun şekilde ifade edemeyip kendisine ve çevresine zarar verecek davranışlara başvurur.

Literatürde saldırganlık kavramına dair farklı kuram ve yaklaşımlar vardır. Bunlardan biri olan psikanalitik bakış açısına göre saldırganlık, doğuştan var olan temel dürtülerden biridir. Freud, insanda iki temel dürtünün varlığından bahseder. Cinsellik ve saldırganlık içgüdüleri ile insan davranışının yönetildiğini ileri sürer.

Erken dönem anne çocuk ilişkisinde, çocuğun anneye yansıttığı birçok duygu vardır. Öfke de bu duygulardan biridir. Annenin kapsayıcı işlevlerinin arasında çocuğun yıkıcılığını kapsaması, sakinleştirmesi ve dönüştürmesi de yer alır. Annenin çocuğunun öfkesini görmesi, ihtiyacını fark etmesi ve onu sakinleştirerek bu ihtiyacını karşılayabil-

Neden bazı insanlar öfkesini kontrol etmekte zorlanarak şiddete başvurur?

mesi önemlidir. Genellikle anne babalar çocuklarının öfke duygusu ile karşılaştıklarında olumsuz olduğunu düşündükleri bu duyguyu yok saymaya ya da engellemeye çalışırlar. Çocuk, gergin ve öfkeli olduğunda buna bir anlam verip ihtiyacını duymak yatıştırıcıdır. Örneğin; “Seni öfkelendiren ne? Ne yaşadın?” gibi ifadelerle öfkeyi sözcüklere dönüştürerek çocuğun iç dünyasında sakinleşmesi sağlanırsa çocuk da öfke duyduğunda kendi iç sesini yatıştırıcı olarak kullanmayı öğrenir. Bunu gerçekleştiremediği durumlarda ise çocuk ruhsallığı, farklı ifadelere ihtiyaç duyar. Kimi zaman bedeni üzerinden (hastalıklar vs), kimi zaman dışarıya doğru davranışlarıyla ifade bulur. Öfke, büyük küçük tüm insanların farklı yoğunluk ve sıklıkla hissettiği, bireyin kendini savunmak için ortaya koyduğu, doğuştan gelen doğal ve sağlıklı bir duygudur. Bireyi tehditlere karşı uyararak kendini korumasına yardımcı olur. Öfke, insanı hayatta tutan gücü sağlamasının yanı sıra daha çok üretmeye de yönlendirebilir. Hatta araştırmalar öfkenin dikkat becerisini artırdığını, yeni öğrenmeler için motivasyon kaynağı olduğunu göstermektedir. Bu duygu, insanın doğasında olan ve yok sayamayacağı bir tepkidir. Önemli olan çocukluktan itibaren diğer duygular gibi öfke duygusunun da tanınıp nasıl baş edileceğinin öğrenilmesi ve yıkıcı olan saldırgan davranışa dönüşmeden gelişim sürecinin doğal bir parçası olabilmesidir. Bu duygu bireyin iç dünyasında işlenemediğinde, sağlıklı bir biçimde ortaya konulamadığında, kontrolden çıkıp kişi ve çevresindekiler için yıkıcı hale dönüşebilir. Fiziksel ya da sözel saldırganlık davranışlara yansıdığında aile, okul, iş hayatı ve kişiler arası ilişkiler bozulabilir.

Şiddetin Görünümleri Şiddetin farklı görünümleri ve dışa vurum biçimleri vardır. Bir kişi aynı anda farklı niteliklerde saldırganca tutumlarla karşı karşıya kalabilir. Şiddet denildiğinde akla ilk gelen daha görünür olması nedeniyle fiziksel şiddettir. Günümüzde kişilerin bazı şiddet türlerini sıklıkla yaşamakta oldukları ama bu durumun bir şiddet ifadesi olduğunu anlamakta ve adlandırmakta güçlük yaşadıkları da görülmektedir. Etkileri gözle görülür olmasa da fiziksel şiddet kadar yaralayıcı ve örseleyici olabilen psikolojik ve dijital şiddet gibi… Bu bağlamda şiddet türleri:

21


Fiziksel Şiddet; şiddet tipleri içerisinde

sıklıkla karşılaştığımız ve etkileri nispeten daha kolay belirlenen şiddet tipidir. Canlı herhangi bir varlığın bedenine uygulanan her saldırı fiziksel şiddet anlamına gelmektedir.

Ekonomik Şiddet; kaynakların bireyler üzerinde tehdit edici ve onur kırıcı biçimde kullanılması olarak tanımlanmaktadır. Bununla beraber bakım vermek zorunda olunan bireye yeterli ekonomik bakımı vermemek, haksız ve isteğe bağlı olarak kişinin mallarına el koymak, kasıtlı zarar vermek, bireyin üretime katılmak istemesine rağmen engellenmesi, yasal olmayan işlerde ve yaşta zorla, sosyal güvencesi olmadan çalıştırılması gibi tüm uygulamalar ekonomik şiddet uygulamaları olarak düşünülmektedir. Aile içi şiddet; ailenin bir üyesinin ya da

üyelerinin ailenin diğer üye ya da üyelerine

karşı gösterdiği her türlü saldırgan davranıştır. Aile içinde şiddetin mağduru çoğu zaman kadınlar, bazen çocuklar bazen de yaşlılar olabilmektedir. Genellikle aile içi şiddette; fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik şiddet iç içe yaşanabilmektedir. Kişilerin aile içinde yaşadığı şiddeti gizli tutma ve çaresizce durumu kabullenmelerinden ötürü aile içi şiddet sanıldığından daha çok yaygındır.

Psikolojik şiddet; kişinin duygusal duru-

munu olumsuz etkileyen, kendisini baskı ve tehdit altında hissetmesine neden olan her türlü tutum ve davranıştır. Kişiye karşı sistemli bir şekilde duygusal baskı uygulamak, onu toplumdan uzaklaştırmak için yapılan her türlü davranış psikolojik şiddet kapsamındadır. Kişi çoğunlukla da yaşadıklarının bir şiddet olduğunu ve şiddete maruz kaldığını anlamayabilir.

Dijital şiddet; teknolojinin ilerlemesi ve

hayatımıza yoğun olarak girmesiyle yeni bir şiddet türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal paylaşım sitelerinde, bir fikre karşı çıkıp onu karalayan paylaşımlarda, ithamlarda bulunmak, onu küçük düşürmek, dedikodu yapmak, kişilerin mahremiyetini ortaya çıkarmak ve yaymak, kişinin sosyal paylaşım ağlarındaki arkadaşlarına karışmak, kısıtlamak, elektronik posta hesaplarının şifrelerini talep ederek takip etmek, cep telefonundaki mesajları kontrol etmek ya da izinsiz okumak, elektronik posta ve sosyal medya hesaplarının şifrelerini kırmak, en son kullanma saatlerini takip etmek gibi davranışlar dijital şiddet kapsamında değerlendirilmektedir. Partnerini sürekli takip etme, konum atmasını isteme, sık sık arama, mesaj atma, aramalarına hemen cevap vermesini bekleme, cevap alamayınca sinirlenme vb. gibi davranışlar da dijital şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişiler bu ısrarlı takip ve istekleri karşı tarafın sevgi göstergesi olarak algılayabilmektedir. Aşırı kıskanma ve baskı kurmaya çalışmak bir sevgi göstergesi değil bir şiddet türüdür.

Flört şiddeti; flört eden partnerlerden

birinin diğerine fiziksel zarar vermesi, baskıcı tutum ve davranışlar göstermesi, korkutması, hakaret içeren söylemlerde bulunması, cinsel birliktelik için zorlaması, mahremiyetini ailesine ve arkadaşlarına söylemekle tehdit etmesi, yaptıklarına karışması, sosyal ilişkilerine müdahale etmesi, teknolojik araçlarla takip etmesi, sosyal medya hesaplarına müdahale etmesi, telefon açtığında hemen yanıt vermesini beklemesi gibi davranışlardır.

Cinsel Şiddet; kişiyi kendi arzu ve isteği olmadan cinsel ilişkiye zorlamak, karşısındaki kişiye yalnızca cinsel bir obje gibi davranmak, sözlü olarak yapılan cinsel taciz, kıskançlık, aldatmak sayılabilir. 22


Anne ve Babalara Öneriler

Son Söz...

Şiddetin kişiye yaşattığı birçok olumsuz sonuçlar bulunmaktadır. Olumsuzluk içeren bu ifade biçimi kişilerin bedenlerinde ve ruhsal dünyalarında geri dönüşü zor, kalıcı izler bırakabilmektedir. Bu nedenle meselenin nasıl ele alındığı önem taşımaktadır.

Öfke duygusu, çocuğun gelişim süreci boyunca olumlu bir şekilde ele alınabildiğinde, ebeveynleri tarafından duyulup anlamlandırılıp kapsanabildiğinde, yaratıcılığı ve üretkenliğine alan açılarak ürüne dönüştürülebildiğinde bir ifade bulacaktır. Bu nedenle toplumun ve tüm yetişkinlerin çocukların şiddet olgusuna yaklaşımları üzerinde önemli etkisi olduğu göz ardı edilmemeli ve biz yetişkinlerin yaklaşımlarının değerli olduğu unutulmamalıdır.

Anne babalar ilişkilerinde çocuklarına tutum ve davranışlarıyla rol model olmaktadırlar. Sağlıklı ilişki çatışma olmaksızın yaşanan bir ilişki değildir. İlişkilerde sorun olduğu zaman sorunun, nasıl ele alındığı ve çözümlendiği önemlidir. Öncelikle bireyin kendisini, duygularını tanıması ve bu duygularla doğru şekilde baş edebilmesi, yıkıcı olmayan çözüm yolları bulabilmesi öfke duygusunun daha sağlıklı yollarla ifade edilmesi için önemlidir. Özellikle aile içinde çocuğun öfke duygusunun ele alınış biçiminin, çocuğun yaşamına etkisi göz ardı edilemez bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Bu doğrultuda önemli noktalar şöyle sıralanabilir: • Çocuklarınızın duygularını ifade edebilecekleri ve yaratıcılıklarını ortaya koyabilecekleri sosyal aktivitelere dahil olmasını sağlayabilirsiniz. • Çocuklarınıza şiddete seyirci kalmamalarını ve bu durumla nasıl başa çıkacakları konusunda yol gösterici olabilirsiniz. • Çocuklarınıza öfkelenmemesi gerektiğine yönelik telkinlerde bulunmak yerine öfke duyduğunda bunu nasıl ifade edeceğine dair yol gösterici yöntemler önerebilirsiniz. • Çocuklarınız gergin, sinirliyken onunla tartışmak, güç mücadelesine girmek yerine sakin kalarak daha sonra konuşmayı tercih edebilirsiniz.

KAYNAKÇA • Neslihan Zabcı: Çocuğun Ruhsal Yapısının Projektif Testlerle Değerlendirilmesi Eğitimi, Süpervizyon Eğitim Notları • Özmen, Ahmet. (2006). Öfke ile Başa Çıkma. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım. • Tokmak, Algın F. (der.) (2016). İçimizdeki Şiddet: Ruhsaldan Toplumsala Şiddet Görüngeleri, Psike İstanbul Psikanaliz Kitaplığı, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • İnternet Alıntısı, Temmuz 2018, http://www.sosyologum.com./ esder_makale-34-1-96-Şiddet-veSaldırganlik • İnternet Alıntısı, Eylül 2018, https://www.facebook.com/ KlinikPsikologDrSerapAltekin/ postsşiddet-nedirşiddetinfarklı-türleri-nelerdirklnkpsk-dr-serap-altekinsiddetbir-/550593448377070/ • İnternet Alıntısı, Ağustos 2018, http://dpsikolog.com/makale/ saldirganlik-nedir/ • İnternet Alıntısı, Eylül 2018, http:// www.ider.org/assets/uploads/ sayfa/7/file/4.pdf • İnternet Alıntısı, Eylül 2018, http:// www.turkpsikolojiyazilari.com/PDF/ TPY/22/81-94.pdf/Aile İçi Şiddet Konusunda Bir Derleme • İnternet Alıntısı, Eylül 2018, https://www.haberturk.com/saglık/ haber/1531326-bastirilan-ofkeyedikkat

• Anne babalar olarak hata yaptığınızı düşündüğünüzde özür dileyebilir, böylece özür dilemenin olumsuz bir şey olmadığını onlara rol model olarak gösterebilirsiniz. • Sizlerin bireysel farklılıklara olan duyarlılığınız çocuğunuzun da bu konudaki duyarlılığının gelişmesine destekleyici olacağını unutmadan örnek davranışlarla karşı karşıya kalmasını sağlayabilirsiniz. • İhtiyaç duyulan durumlarda gerekli destek mekanizmalarının devreye sokulması çocuğunuzun öfkesini ifade etmesi konusunda doğru bir yaklaşım olacaktır.

23


Röportaj: Öğretim Üyesi Dr. Zeynep Çatay Çalışkan

FLÖRT ŞİDDETİ Yaşam yolculuğunda, erişkinliğe ilk adım olan ergenlik döneminin tatlı bir heyecanıdır romantik ilişkiler… Gencin kişilik gelişimine katkısı olan bu ilişkilerin güvenli bir zemin üzerinde inşa edilmesi oldukça önemlidir. Aksi takdirde gencin yaşadığı güvensiz ilişkinin açtığı yaraları sarabilmesi oldukça zaman alabilir. Flört şiddeti, yaşam içerisinde çoğu zaman farkında olunsa bile kabullenilmesi zor bir durum olarak deneyimlenebilmekte, son yıllarda toplumsal bir sorun haline gelen şiddetin, romantik ilişkilere yansımaları gözlenmektedir. Bu nedenle ebeveynler ve eğitimcilerin, gençlerin dünyasında “güvenli ilişki” kavramına dair farkındalık oluşturması önem taşır. Toplumsal olarak göz ardı edilen ve oldukça önemli olduğunu düşündüğümüz “Flört Şiddeti” üzerine sizler için Zeynep Çatay Çalışkan ile konuştuk. Bu konuda yaptığı çalışmalar sonucunda elde ettiği bilgi ve deneyimlerini paylaştığı samimi ve sıcak röportajı keyifle okumanız dileğiyle...

Hazırlayanlar: Uzman Psikolojik Danışman Müge Kösoğlu Uzman Psikolojik Danışman Özge Tonguç

24


Flört şiddeti tanımından önce ele alınması, bilinmesi gereken kavramlar ve konular nelerdir? Flört şiddeti gerçekten önemli bir konu. Son yıllarda, hem yurtdışında hem ülkemizde bu konuya giderek daha fazla tepki gösterilmesi de çok olumlu. Her şeyden önce flört şiddetinin adını koymak gerekiyor. Bu kavram oldukça kafa karıştırıcı olabilir. Çünkü işin içinde romantik ilişki var. Bununla beraber çok önemli sınır ihlalleri de var. Aslında flört ilişkisinin kendisi, gelişimsel olarak çok önemli. Hem kendini hem karşı cinsi tanımak, ilişkilerin nasıl yürüdüğünü anlamak, yakınlık kurmayı öğrenmek, duygusal destek alabilmek için de çok önemli bir araç. Aynı zamanda yetişkin anlamındaki ilişki kurma biçimini öğrenmek ve sorumluluk alma haline geçiş için çok önemli bir süreç. Ancak flört ilişkisi içinde işler karışabiliyor. Çünkü çok hızlı bir şekilde duygusal yakınlık kurulabiliyor. Bazen bu yakınlık, bağlanma ve çok yoğun bağımlılık ihtiyaçlarını da tetikleyebiliyor. Bu durum çok ciddi bir güvensizlik yaratabiliyor. Genç, bu duygularla ne yapacağını bilemediği zaman, sınır kavramı çok oturmamış olduğu zaman ve sınır karmaşası yaşadığı zaman bu çok çeşitli şekillerde diğerini kontrol etmeye, onun üzerinde baskı kurmaya ve güç kullanmaya gidebiliyor. Böylece flört ilişkisinin içinde şiddet yaşanmaya başlıyor. Gerçekten bu çok bulanık bir alan. Ayırt etmek biraz zor. Zaten en büyük problem de buradan kaynaklanıyor. Gençler çoğunlukla flört şiddetinin adını koymakta, ne olduğunu anlamakta, bilmekte epey zorlanıyorlar. Bu sebeple de zarar görmüş oluyorlar.

Flört şiddeti nedir? Hangi davranışlar flört şiddeti olarak tanımlanabilir? En zor ve karmaşık tarafı genelde bu oluyor. Çünkü bir ilişki içerisinde gerçekleşiyor; çoğunlukla da romantik bir ilişki içerisinde. İlişki süregidiyor

da olabilir, bitmiş de olabilir. Geçmiş bir ilişki üzerinden de olabilir. Burada temel dinamik bir kişinin diğer kişi üzerinde güç ve baskı uygulayarak diğerini kontrol altına almaya çalışması. Sonuç olarak flört şiddeti bir kişinin bu ilişki şeklinde fiziksel, psikolojik veya duygusal olarak zarar görmüş ya da görüyor olması olarak çok kabaca tanımlayabiliriz. Çok farklı şekillerde cereyan ediyor. Her şiddet yaşantısı gibi bunun da alt kategorileri var. Fiziksel olabilir, (fiziksel olarak diğerinin bedenine zarar vererek) duygusal ve psikolojik olabilir (ki en sık karşılaşılan bu) cinsel olabilir. Ayrıca dijital ortamda gerçekleşebilir. Fiziksel şiddet birini zorla tutmak, ona vurmak, bir tür eşya atmak gibi şekillerde cereyan edebilirken duygusal - psikolojik şiddet ise çok farklı formlarda görülüyor. Genelde gördüğümüz şey diğerini küçük düşürmek, değersiz hissettirmek. Buradaki ana tema diğerinin kendine ihtiyacı olduğunu hissettirerek “Bensiz hiç bir şey yapamazsın.” demek. Kısaca diğerini kendine bağımlı hale getirmeye, onun adına kararlar vermeye çalışmak, onu güvensiz ve değersiz hissettirmek. Psikolojik şiddetin en sık görülen örüntüsü diğerini yalnızlaştırmak. Diğerinin sosyal bağlarını kırmaya çalışmak, arkadaşlarıyla görüşmesini engellemek, ailesinden uzaklaştırmaya çalışmak gibi davranışları içeriyor. Cinsel şiddet de cinsel ilişkiye zorlamak şeklinde gösterebilir kendini. Onun dışında cinsel içerikli malzeme paylaşmaya zorlamak, kendisiyle ilgili fotoğraflar ya da kişinin cinsel ilişkideki isteklerini, arzularını dikkate almayarak, önemsemeyerek, kendi isteklerini dayatmak şeklinde olabilir. Dijital şiddet ise, teknolojik aletleri kullanarak, bilgisayar, cep telefonu gibi her gün değişen, çoğalan sosyal medya platformlarında kişinin aşağılanması, değersizleştirilmesi, zorbalığa uğraması denebilir. Flört ilişkisi içerisindeki sınır karmaşası dijital platformlara da yansıyor. Kişinin telefonunu sürekli kontrol etmek istemek, şifresini talep etmek ve bunu sanki yakınlığın bir göstergesiymiş gibi algılamak. Sürekli mesajlar atmak, sürekli hemen cevap beklemek, sürekli yerini takip etmek, kimlerle olduğunu takip etmek ve benzeri davranışlar bu başlık altında sayılabilir. Bunun dışında cinsel içerikli fotoğraf paylaşmaya zorlamak da giderek artan sıklıkta görülen bir durum ve gençler açısından çok ciddi riskler yaratıyor.

25


Ebeveynler ya da gençler flört şiddetine maruz kalındığını nasıl fark edebilirler? Burada gerçekten çok zorlanıyorlar. Çünkü bu biraz toplumsal normlarla da ilgili bir şey ve neyi normal kabul ettiğimizle ilgili durum. Sınır kavramı çok iyi oturmamış olduğu için bu tip davranışlar çoğu kez sevgi göstergesi olarak algılanıyor. En büyük risklerden bir tanesi, sevdiği için böyle davranıyor, kıskandığı için sesini yükseltmesi normal ya da kıskandığı için tüm mesajlarımı kontrol etmek istiyor gibi düşüncelerle bu davranışları normalleştirmek. Sevgilisinin onu duygusal olarak sürekli eleştirmesi, aşağılaması kendi iyiliği içinmiş gibi algılanabiliyor. Bir süre sonra bunun dozu ve şiddeti artmaya başlıyor. Kişinin özgüveni sarsıldığında aslında kişi zarar görmeye başlıyor. Sürekli kontrol çabasının aslında gerçek ilgi olmadığını fark etmeye başlayabiliyor. Bu kadar yoğun kontrol, baskı kurmak, hayatın diğer alanlarını kısıtlamaya çalışmak birer gösterge olabilir ve kişinin özgüveninin, ruh halinin giderek aslında çöküyor oluşu bir tür sinyali olabilir. Çoğu kez bu tip flört şiddeti gösteren kişilerde çok hızlıca yakınlaşma örüntüsü görülüyor. Aşırı bağlanma, ondan sonra da ilişkide olduğu kişinin bütün zamanını, bütün hayatını talep etme örüntüsü görülüyor. Ayrıca şiddet gösteren kişide yoğun alınganlık görülüyor. Kişi sürekli olarak birisi tarafından rahatlatılma ve özgüvenin pohpohlanması ihtiyacı duyuyor. Bunlar bir takım işaretler olabilir.

26


Ailelerin bunu fark etmesi ile ilgili ise şunları söyleyebiliriz: Çocukların özgüveninde bir tür düşüş fark ediyorlarsa, kendine daha güvensiz bir hal ile geliyorsa, daha sık duygu dalgalanmaları yaşıyorsa, eskiden daha sık görüştüğü diğer arkadaşlarıyla görüşmez hale geliyorsa, bunlar bir sıkıntı olduğuna işaret edebilir. Tabii ilişkinin içini tam olarak bilme şansı bazı ailelerin olabilirken bazı ailelerin olamayabiliyor. Çok önemli koruyucu bir etken güçlü bir diyalog kanalının açık kalması. Zaten yapılan bir araştırmada koruyucu etkenlerden bir tanesi aileyle olan yakın ilişki, diğer koruyucu etken ise okulla olan pozitif ilişki, diğer bir etken de gencin sözel ifade gücünün kuvvetli olması yani kendini ifade edebiliyor olması olarak karşımıza çıkıyor. Aslında kendini ifade etme yetisi güçlü olan kişilerde şiddet ilişkisi daha az görülüyor. Çünkü farklı problem çözme becerileri oluyor. Bir de açıkçası “Sağlıklı ilişki nedir? Sağlıklı sınırlar nedir?” bu kavramların yerleşmiş olması çok önemli ki bence bizim kültürümüz bu açıdan epey eksik. Ailelerin bu kavramları içselleştirip çocuklarına öğretmeleri oldukça önemli. Özellikle gençler düzeyinde üniversite gençlerinde buna dahil lise gençlerinde “Sağlıklı bir flört ilişkisi nedir?, Sağlıklı sınırlar nedir?, Daha sağlıklı çatışma çözme yöntemleri nedir?” kavramları oturmuş değil. Yakın ilişkilerde bu durumları anlatmak için yeterince sözcük dağarcığımız yok. Gençler yakınlığı neredeyse diğeriyle bir bütün olmak gibi algılayabiliyor.

Flört şiddetine yol açan sosyolojik nedenler nelerdir? Gerçekten sosyolojik, toplumsal etkenlerin katkısı çok büyük. Bunların başında aslında kadınların ikincil pozisyonda olduğuna dair inançlar çok yaygın, yani cinsiyet ayrımcılığı. Erkeklerin üstünlüğüne dair her türlü norm, kültürel inanış çok önemli risk faktörü yaratıyor. Bu toplumsal normlar pek çok alanda ne yazık ki pekiştiriliyor. Kültürel olarak da erkeklerin daha dominant olması, daha baskın olması pekiştirilirken kadınların hep biraz daha arkada kalan, hep biraz daha uyum gösteren, diğerlerinin ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışan, bakım veren rolde olmaları özendiriliyor. Erkekler için ilişkilerde ara ara şiddete başvurmak mazur görü-

lebilen davranışlar oluyor. Bu normların güçlülüğü yalnızca flört içinde değil bütün ilişkilerdeki şiddet yaşantılarını belirliyor. Bir diğer öğe de kıskançlık göstermenin sevginin bir parçası olduğu inanışları ya da kıskançlık yaşantısının şiddete yol açabileceği, bunların mazur görülebileceği türündedir.

Flört şiddeti uygulayan kişi davranışlarının karşısındaki kişiye zarar verdiğinin farkında mı? Çok ciddi boyutta flört şiddeti göstermek psikolojik açıdan, kişilik özellikleri açısından narsistik kişilik özellikleriyle birlikte sıkça görülüyor. Narsistlik kişilik yapısının en önemli özelliklerinden birisi karşısındaki kişinin duygu halini, ihtiyaçlarını çok algılamamak. Empati kuramamak, empati kapasitesinde bir sınırlılık. Hiç yok anlamına gelmiyor, belli düzeyde anlıyorlar elbette. Ancak kendi ihtiyaçları bir şekilde öne geçiyor. Kendi ihtiyaçlarını tatmin etmenin yanında diğerlerinin gördüğü duygusal hasar o kadar belirgin olmuyor. Bu kişilik yapısında diğerini kontrol etme dürtüsü çok önemli ve diğerinin karşısında kendini güçlü hissetmek motivasyonu hep çok belirgin. Bu motivasyonlar diğerinin aslında ne kadar zarar gördüğünü anlamanın hep önüne geçiyor. Bir de aslında hep gördüğümüz şey döngü. Diğerine karşı sert, kaba, kırıcı davranmak sonra bir şekilde gönlünü almaya çalışmak, ama sonra tekrar aynı örüntü içerisinde kendini bulmak. Oradaki gönlünü alma ne kadar gerçek, bir pişmanlık ifadesi, kişi ne kadar hatasını görüyor orası soru işareti. Çoğunlukla bu gerçek anlamda bir pişmanlık ve özür de olmuyor. Kişi dozunu fazla kaçırdığını düşünebilir ama özünde haklı olduğunu düşünebilir. Çok kronikleşmiş ve ciddi boyutta şiddet örüntüleri çoğunlukla oldukça problematik çocukluk yaşantılarına dayanıyor. Dolayısıyla buralarda tam olarak iyileşme olmadan bu davranışların tamamen ortadan kalkması oldukça zor. Yine de farkındalık önemli bir etken. Normların oturtulması çok gerekli. Bu noktada bir önceki sorunuzla bağlantılı olarak toplumsal normlar da çok önemli. Şiddete hiç tolerans gösterilmemesi bir toplumda çok belirleyici bir etken oluyor ve tabi ki bu hukuksal boyuttan başlayarak toplumsal boyutu, aile içindeki, okuldaki kültüre kadar her düzeye yansıması gerekiyor.

27


Flört şiddeti hangi yaş aralıklarında ve hangi sıklıkla görülüyor? ABD’de yapılan bir araştırma sonucuna göre, en sık rastlanan yaş grubu 17-24 yaş arası. Fakat, ortaya çıkış yaşı 11 yaşa kadar inebiliyor. Bu da şu açıdan önemli, erken yaşta flört ilişkisine başlamış olmak da şiddete maruz kalma açısından bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki flört şiddeti oldukça sık rastlanan bir kavram. Yine ABD ve Kanada’da yapılmış araştırmalarda gençlerin %50’si psikolojik flört şiddetine, %20’si fiziksel şiddete, %12’si cinsel şiddete, %15-40 arasında değişen oranlarda ise dijital şiddete maruz kaldığını bildirmiş. Türkiye’de üniversite öğrencileri ile yapılmış bir araştırma var. Bu araştırmada öğrencilerin %53’ü şiddete maruz kaldığını bildiriyor. Başka bir araştırmada ise, gençlerin %73’ü duygusal şiddete maruz kaldığını ifade etmiş. Duygusal şiddete uğrama oranı, fiziksel şiddete oranla daha fazla. Ancak duygusal şiddetin arkasından fiziksel şiddetin uygulanma olasılığı da oldukça yüksek. Yine Türkiye’de üniversite öğrencileri arasında Arslan ve arkadaşlarının 2008 yılında yaptığı bir araştırmada gençlerin %23’ü, partnerlerinin kendilerine tokat atma davranışına maruz kaldıklarını belirtmişler. Günümüzde bu oranın daha da yüksek olabileceğini tahmin ediyorum.

Flört şiddetini uygulayanların ortak özelliklerinden bahsedebilir misiniz? Araştırmalarda bulunan bazı risk faktörleri var. Biri psikopatoloji. Bu çok geniş bir tanımlama, bunun altına pek çok olgu girebilir. Pek çok araştırmada dikkat çeken nokta şu ki, çocuklukta aile içi şiddete maruz kalmış ve tanık olmuş olmak önemli bir risk faktörü. Bu çok belirleyici bir etken oluyor. Şiddete maruz kalanlar açısından da aile içi şiddet konusu oldukça belirleyici bir etken. Şiddete uğrayan bireylerin geçmiş yaşantılarında şiddet ya da istismar yaşantısı görüldüğü araştırmaların sonucunda ortaya çıkan bir bulgu. Şiddet

28


bir tür ilişki kurma biçimi haline gelebiliyor. Kişi geçmişte şiddet barındıran bir ortamda yaşamışsa, bu tür ilişki kurma patenlerine yönelebiliyor. Sonraki ilişkilerinde şiddet içeren davranışlara karşı tolerans gösterme eğilimi de olabiliyor. Bunun dışında, alkol ve madde kullanımı, diğer ilişkilerde şiddet kullanmış olma, zayıf iletişim becerileri de şiddet uygulama riskini arttırıyor. Ayrıca toplumda, toplumsal cinsiyet rolleri açısından erkeklerin üstünlüğüne ve şiddetin kabul edilebilir olduğuna dair olan inanışlar da flört şiddeti riskini artırıyor. Daha önce bahsettiğim gibi, narsistik kişilik özellikleri de risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Flört şiddetine maruz kalanların ortak özelliklerinden bahsedebilir misiniz? “Mağdur” tarafından baktığımızda, çeşitli şekillerde şiddet içeren bir ilişki neden devam ettirilir?

ilişkisi içerisinde özellikle aldatılma durumunda bir tarafın diğerine tokat atması anlaşılabilir bir davranış olarak kabul edilmiş. Sorunun diğer bölümündeki, “Mağdur” tarafından çeşitli şekillerde şiddet içeren bir ilişki neden devam ettirilir sorusuna gelince, bu durumun oldukça karmaşık olduğunu söylemek isterim. Bunun içinde pek çok etken var. Birincisi, kişi o noktaya kadar epeyce yalnızlaştırılmış olabiliyor. Dolayısıyla, destek sistemlerini kaybetmiş olabiliyor ya da kaybettiğini düşünüyor olabiliyor. Çevresinde ona yardım edecek kimse olmadığını zannedebilir. Dolayısıyla yalıtılma, yalnızlaştırma kişiyi o ilişkinin içerisinde tutabiliyor. Bir diğer etken “korku”. Bu korku çok somut bir şey olabilir. Çünkü bu şiddetin içerisinde tehditler de olabilir. Örneğin, “Benden ayrılırsan sana zarar veririm.” şeklindeki söylemler kişiyi ilişkiyi bitirme noktasında durdurabilmektedir. Fiziksel olarak kendisine veya ailesine zarar verme tehditlerinin yanı sıra sosyal olarak (ailesine bazı bilgileri aktaracağı, bazı özel paylaşımları sosyal medya üzerinden yayınlayacağını söylemesi gibi) zarar verme tehditleri de kişi için korkutucu olabilmekte. Ailenin öğrenmesi önemli bir korku etkeni olarak karşımıza çıkıyor. Kişi bununla da tehdit edebiliyor. Diğer bir korku çeşidi ise daha duygusal bir noktada

karşımıza çıkıyor. Kişi yalnız kalmaktan korkuyor. Çünkü eğer bu ilişki içerisinde “bağımlılık” dinamiği oluştuysa kişi “Yalnız kalırım, baş edemem.” gibi hissediyor olabilir. “Ne olursa olsun yine de beni seven, ilgi gösteren birinin olması bana iyi geliyor.” gibi düşünceleri olabilir. Diğer çok önemli bir duygu da, utanç dinamiği oluyor. Böyle bir ilişkiyi yaşıyor olmaktan utanma, yargılanma endişesi kişiyi şiddet içeren flört ilişkisinin içerisinde tutabiliyor. Toplumda maalesef “Kişi bir ilişkide şiddete uğruyorsa bu onun kendi suçudur.” şeklinde yaygın bir inanış var. Kişi de kendisini suçlamaya başlıyor. “Ben bir şey yaptım ki bunu yaşıyorum ya da bunu yaşadığım için aptalım.” gibi düşünceler kişide suçluluk ve yargılanma endişesi doğuruyor. Bu yüzden de yaşadığı şiddeti saklama eğiliminde oluyor. Kişide suçluluk hissi oluşması, şiddeti uygulayan kişi tarafından bilinçli bir şekilde oluşturuluyor. Karşı tarafı suçlu hissettirmek önemli bir dinamik. “Sen yeterince iyi davranmadığın için, hata yaptığın için, beni mutlu edemediğin için bunlar oluyor.”, “Sen beni kışkırttın, sen sussaydın ben böyle davranmayacaktım.” gibi yaklaşımlarla karşıdaki kişinin suçlu hissetmesine yol açıyor. Şiddetten kurtulmayı engelleyen diğer bir dinamik ise kişinin kendi çabaları ile karşısındaki kişinin şiddet davranışlarını engelleyebileceğini düşünmesi.

Flört şiddetine maruz kalmada önemli risk faktörleri, aile içi şiddete maruz kalmak ve erken flört ilişkisine başlamış olmak olarak tanımlanabilir. Ayrıca flört şiddetine maruz kalan kızların ortak bir özelliği ise, toplumsal cinsiyet açısından kadının daha aşağıda bir pozisyonda olduğunu kabul edilebilir bulmalarıdır. Şiddetin sorun çözmede kabul edilebilir bir davranış olması toplumumuzda epeyce yaygın. Bir master öğrencimle yaptığımız araştırmada, liseli gençler arasında şiddete dair inanışları araştırdık. Gençlerin neredeyse %50’si şiddetin bazı durumlarda kabul edilebilir bir davranış olduğunu belirtiyorlar. Bir gerekçesi varsa ve karşıdaki kişi tarafından bir aşağılama, bir saldırı geldiğinde o kişiye karşı şiddetin uygulanabilir olduğunu düşünüyorlar. Bu araştırmada, gençlerin %25’i anne ve babaların çocuklarına belli durumlarda fiziksel şiddet uygulayabileceğini düşündüğünü belirtmişti. Eğer çocuk anne babaya saygısızlık etmişse ya da sözlerinden çıkmışsa, anne babalarının onlara fiziksel şiddet uygulayabileceğini kabul ettiklerini belirtmişlerdir. Dolayısıyla, bu tür inanışlar oldukça yaygın. Kanada’da yapılmış bir araştırmada, flört

29


“Ben yeterince iyi olursam, yeterince uyumlu olursam bunu değiştirebilirim” diye düşünüyor. Şiddeti ancak bunu uygulayan kişi durdurabilir. Çoğu kez mağdur konumundaki kişi bunu göremiyor maalesef. Dolayısıyla, tüm bu güvensizlik, suçluluk, çaresizlik hislerinden dolayı kişi şiddet içeren ilişkiden çıkmakta oldukça zorlanıyor ve durumu normalleştirip kabullenmeye çalışıyor. Yoğun bir normalleştirme çabası söz konusu oluyor. “Herkesin sevgilisi böyle şeyler yapıyor, erkekler biraz sert olabiliyor, beni sevdiği ve kıskandığı için böyle davranıyor.” gibi çeşitli mekanizmalarla bu davranışları normalleştiriyor ve bir tarafta da bu umut oluyor. Kişinin değişeceğine dair bir umut ilişkiyi sonlandırmayı engelleyen bir diğer etken olarak karşımıza çıkıyor. “Özür diledi, demek ki pişman, bir daha yapmayacak.” gibi düşünceler olabiliyor. Ancak şiddet davranışına yol açan etmenler çok derinde olduğu için kişinin değişmesi kolay olmayabiliyor. Diğer enteresan bir durum da, şiddet uygulayan ve şiddet uygulayan rolleri biraz akışkanlık da göstermesi. İlişki içerisinde bir döngü oluşarak karşılıklı olarak iki kişi de birbirine çeşitli şekillerde şiddet uygulayabiliyor. Dozu ve zarar vericiliği aynı olmayabilir ama duygusal şiddet yoluyla karşısındakini kontrol etmeye yönelik çaba karşılıklı bir örüntü haline gelebiliyor.

30


Ailelerin şiddet uygulayan veya şiddet gören çocuklarına nasıl destek olması gerekiyor? Ailelere neler önerirsiniz? Aslında bu sadece ailenin sorumluğu değil, okullar da, eğitmenler de çok önemli. Öncelikle bunun adının şiddet olduğunun konması çok önemli. Bunun bir tür ilişki kurma yolu değil, bir tür şiddet olduğunun kabul edilmesi çok önemli. İletişim kanallarını açık tutmak elbette ailelerin çocuklarına yardım edebilmesi açısından çok önemli. Gençler arasında, bunu saklama, kendi başına baş etmeye çalışma eğilimi çok yoğun oluyor. Bir tür suçlanma beklentisi de bunu pekiştiriyor. Dolayısıyla ailelerin yargılayıcı olmamaları, suçlayıcı olmamaları çok önemli. Diyalog bu noktada en önemli kurtarıcı etken. Bunun bir çözümünün olabileceği, destek alabileceğini gence hissettirmek gerekli. Dışardan bakan birisi için şiddet içeren bir ilişkinin içinde kalmak şaşırtıcı olabilir, çok anlamsız görünebilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi pek çok mekanizma var aslında genci bu ilişkinin içinde tutan. İlişkiyi sonlandırmak, bu ilişkiden kurtulmak sanıldığı kadar basit bir şey değil. Bu nedenle ailelerin bu durumun bu kadar basit olmadığını kavrayabilmesi de yardım etmeleri açısından oldukça önemli. Ayrıca gençlere diğer ilişkileri, onları besleyecek diğer arkadaşlıklarını, diğer ilgi alanlarını, etkinliklerini hatırlatmak, bunları canlı tutmaya çalışmak, genci besleyecek başka şeylerin de olduğunu ona göstermek oldukça destekleyici olacaktır. Şiddet içeren bir ilişkiden kurtulmak açısından arkadaş ve akranların gücünü unutmamak lazım. Pek çok genç yaşadığı sorunları arkadaşlarına açabiliyor. Bazen yargılama ve suçlama ile karşılaşabiliyor. Ya da bazen bu normalleştirilebiliyor arkadaşlar tarafından. Sorunun aşılmasında arkadaşların da birbirine destek olması oldukça önemli. Bunun dışında eğer genç öğrenci ise, aile okuldaki psikolojik danışmanlardan da destek isteyebilir veya bir uzmana başvurabilir. Bu yaşantının oldukça sık rastlanan bir durum olduğunu ailelerin bilmesi çocuklarına yardım etmeleri açısından önemli bir nokta. Bunun yüzünden utanç veya suçluluk duymaya gerek olmadığının hissettirilmesi genci desteklemek açısından gerekli.

Yurtdışında yapılan bir araştırmada gençlerin, “Sağlıklı ilişki nedir? Nasıl kurulur? Bunu bilmiyoruz.” dediklerini görüyoruz. Aslında erken yaşta buna dair eğitimler almanın onlara faydalı olabileceğini söylemişler. “Sağlıklı bir flört ilişkisi nedir? Sınırlar nasıl işlemelidir? Çatışma çözme yöntemleri neler olmalıdır? Kendini ifade etme yolları neler olmalıdır?” konularında gençleri bilinçlendirmek koruyucu yöntemlerin başında geliyor.

me riskine karşı, karşı tarafı değersiz hissettirmeye çalışıyoruz. Bu ne yazık ki, çok temel bir savunma mekanizması ama çok sağlıksız. Bütün bu kavramları öğrenmek ilişkilerin daha güvenli olması açısından gerekli ve önemli. Kendimizi hangi savunma mekanizmalarıyla savunmaya çalışıyoruz ama bunu yaparken de ilişkilerimize nasıl zarar veriyoruz konusunun iyi anlaşılması gerekiyor.

Güvenli ilişki kavramını tanımlayarak, bu kavramı toplumun tüm bireylerinde yerleştirmek için yapılması gerekenleri aktarabilir misiniz? Güvenli bir ilişki dediğimizde ilişki içerisinde iki kişinin birbirine destek ve güven figürü olmasından bahsediyoruz. Bu bir yandan yakınlık içeriyor, diğer bir yandan da karşılıklı olarak sınırlara saygı duymayı gerektiriyor. Yakınlık kurulduğunda o mesafeye tahammül etmek bazen zor da olabiliyor. Çünkü orada pek çok farklı istek, ihtiyaç da ortaya çıkabiliyor. Bunların, karşı taraf tarafından tamamen karşılanmıyor olması da hayal kırıklığı yaratabiliyor. O duyguya tahammül etmek zor olabiliyor. Aslında en zor ama önemli becerilerden biri de bu duruma tahammül edebilmek. Diğerinin bizden farklı istekleri, tercihleri, ihtiyaçları olabileceğini anlayabilmek, bunu hep aklımızda tutabilmek. Diğerinin istekleri ve tercihleri benimkilerden farklı olabilir ve bu onun beni sevmediği, beni reddettiği anlamına gelmez düşüncesine sahip olabilmek güvenli bir ilişkinin ön koşulu. Hayal kırıklığı yaşadığımız zamanlarda da bunu çatışmacı olmadan, daha kendi duygularımızı anlatarak, “ben dili” kullanarak, karşı tarafı suçlamadan, eleştirmeden kendi içsel deneyimimizi ifade edebilmeyi öğrenmek çok önemli. Bunlar sadece flört ilişkisinde değil, yaşamımızdaki tüm ilişkilerde mutlu ve huzurlu olabilmemiz, sağlıklı ilişkiler kurabilmemiz açısından aklımızda tutmamız gereken kavramlar. Flört ilişkisinin diğer ilişkilerden tek farkı romantizm içermesi. Kişi kendini romantik bir ilişki içerisinde çok daha kırılgan hissedebiliyor. Reddedilme kaygısı hepimiz için çok derin ve temel bir kaygı ve bu kaygı ile özellikle romantik bir ilişkide baş etmek diğer ilişkilere oranla çok daha zor olabiliyor. Baş edemediğimiz noktada da bunu karşı tarafa yansıtabiliyoruz. Kendimizi değersiz hisset-

Dr. Zeynep Çatay Çalışkan

İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi, Klinik Psikolog, Psikoterapist, Dans/Hareket Terapisti Lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden aldıktan sonra Boston’daki Lesley Üniversitesinde Dışavurumcu Sanat Terapileri ve Dans/Hareket Terapisi alanında master yaptı. Daha sonra New York’ta bulunan Long Island Üniversitesinde Klinik Psikoloji doktorasını tamamladı. Eylül 2005 tarihinden beri İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümünde öğretim üyesidir. Anne-baba çocuk ilişkisinin çeşitli boyutları, duygu sosyalizasyonu ve regülasyonu, ebeveyn destek programları üstüne uygulamalı çalışmalar ve araştırma projeleri yürütmektedir. Zihin- beden ilişkisi ve psikoterapide somatik süreçler diğer araştırma alanlarıdır. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Hareket ve Dans/Hareket Terapisi Sertifika Programının direktörlüğünü yürütmektedir. Çocuklar, gençler ve yetişkinlerle psikoterapi ve dans/hareket terapisi çalışmalarına devam etmektedir. Türk Psikologlar Derneği üyesidir ve dernekte etik kurul üyeliği görevinde bulunmuştur. 2013 yılından beri Sanat Psikoterapileri Derneği yönetim kurulu üyesidir.

31


Konuk Yazar: Psikanalist Sezai Halifeoğlu

ZORBA KİM? MAĞDUR KİM? Anne babaların kendi çocukluklarındaki kardeşlik deneyimlerinin gerçekte ya da düşlemde rekabet, kıskançlık, öfke ve şiddet boyutlarında taşkınlık içermiş olmasının onlarda yarattığı bastırılmış suçluluk hissi, hayal kırıklığı gibi duygular ve belki de anne babalık içgüdüsü, kendi çocukları arasındaki ilişkide bu yöndeki eğilimleri yok sayma ve yok etme arzusuna yol açar.

32


Herhangi bir yerde zorbalık söz konusu olduğunda, insanları neredeyse her zaman için yalnızca zorbanın yaptıkları, yaptıklarının sonuçları, mağdur ettiği kişinin ruh hali, mağduriyeti ve zorbayı durdurmak ve cezalandırmak için neler yapılabileceği ilgilendirir. Mağdurun bir hikayesi vardır ve bu hikayesine zorbanın davranışlarının olumsuz etkisi üzerinde düşünülür, empati yapılır. Ancak zorbanın da bir hikâyesi olduğu ve zorbalık olarak değerlendirilen davranışlarının gerisinde ruhsal bir dinamik olduğu gerçeği, bizlerin ilgisini daha az çeker. Daha doğrusu, şiddete uğrayana empati yaparken şiddet uygulayana empati yapmakta cimriyizdir. Bu eğilimimiz de şiddetin olumsuz bireysel ve sosyal sonuçlarına baktığımızda oldukça haklı ve doğaldır. Zorbalık her zaman şiddet yoluyla ortaya konmasa da mağdur ettiği kişi üzerindeki haksız ve olumsuz sonuçları nedeniyle, bizlerde, şiddet uygulayanlara empati göstermede yaşadığımız güçlüğün benzerine yol açar. Zorbalık yapan kişi yetişkin değil de çocuk olduğunda dahi benzer bir tutum sergilediğimizi söyleyebiliriz. Okuldaki süpervizyon deneyimimde, zorbalık olarak gündeme getirilen durumlarda eğitim kurumundaki yetişkinlerin de olayda yer alan çocuklara karşı aynı ikiliği yaşadığını gözlemlemişimdir.

psikolojik bakımdan sadist-mazoşist nitelik taşır. Böyle bir niteliğin söz konusu olması mağdur taraftaki kişinin de etkin olabileceği anlamına gelir. Etkin sözcüğü, mazoşist taraftaki iken sadist olana dönüşmeyi değil, sadist-mazoşist çiftinin zorbalık olarak nitelendireceğimiz bir olayın içinde kendilerini bulmalarına yani mazoşist tarafta bulunanın da tetikleyici olabildiğine veya öncülük edebildiğine gönderme yapar. Zaten sadizm ile mazoşizmi birbirinden ayıran temel unsur etkin-edilgen farkı değildir, mazoşizm sıklıkla edilgenlik ile değil etkin oluşla örtüşür. Okulda zorbalık olarak nitelenen durumlar çoğunlukla iki çocuk arasında yaşanır. İki grup arasında ya da bir grupla bir öğrenci arasında olduğunda da çoğunlukla grupların içerisinde yalnızca iki öğrencinin aralarındaki çatışmanın fitili ile ateşlenirler. Yine de çok sayıda öğrenci yaşanan olaylara dahil olduğunda sözü edilecek dinamiği tespit etmek çok daha zorken, yalın hali olan iki öğrenci arasında olduğunda bu dinamiği ortaya sermek daha mümkündür. Sözünü edeceğim dinamik kardeş meselesi-

dir. Okuldaki olaylar eğer içinde yer alan öğrenciler için zorba ve mağdur tanımlamalarını aklımıza getiriyorsa sıklıkla evde büyük ya da küçük kardeşleri olan öğrenciler arasındaki olaylardır. Çocukların zorba ve mağdur olarak bu tür olayların içerisinde yer almaları ile kardeş sahibi olmaları arasındaki ilişkiyi incelemek için sunumunda öncelikle kardeşlik meselesinin doğasında yer alan güçlüğü -belki de imkânsızlık demeliyim- ele almalıyız. Farkındaysanız kardeşlik durumunu mesele sözcüğü ile de birleştirmiş oldum. Mesele oluşu, bu ilişkinin çocuğun anne, baba, büyük anne baba gibi diğer aile bireyleri ile olan ilişkisine kıyasla negatifin ağır bastığı bir ilişki olmasındandır. Büyük çocuğun başından beri yaşadığı, küçük çocuğun ise zamanla fark edebileceği bir imkânsızlığı içinde barındıran bir ilişki. Kardeşlik neden negatifin ağır bastığı ve hatta imkânsız sözcüğü ile nitelediğim bir ilişkidir? Çünkü paylaşmak yetişkin insanlar için bile zorken, çocuklar için daha da zordur ve kardeş sahibi olmak paylaşmak zorunda olmak demektir. Paylaşılacak olan anne baba ve onların sevgisi, ilgisi olduğunda hiçbir çocuktan kardeşi bile olsa öteki adına bunlardan feragat etmesi, fedakârlık yapması beklenemez.

Çocuklar arasındaki zorbalık olarak tanımladığımız durumlarda dikkatimi çeken bir ayrıntı bu ikili tutuma paradoks oluşturması nedeniyle özellikle ilginçtir. Zorbalık yapanın dinamikleriyle mağdur olanın dinamikleri birbirine benzemektedir. Kanımca çoğu zaman zorba-mağdur çiftini bir olayın içerisinde buluşturan da bu ortak nokta olmaktadır. Okulda çocuklar arasında rastladığımız bütün zorbalık örnekleri için geçerli olmasa da epey bir kısmında biraz sonra ele alacağım dinamiğin etkili olduğunu söyleyebilirim. Üstelik süpervizyon çalışmalarına getirilen ve zorbalık olarak nitelenen meselelerin neredeyse tümünün bana bu dinamiğin güçlü şekilde rol oynadığını düşündürten vakalardan seçilmiş olması da bir açıklama gerektirir. Tahminimce, bu dinamiğin geçerli olduğu zorba-mağdur meseleleri okuldaki yetişkinlere de bu dinamikle ilişkili olarak bir pozisyon aldırtmış ve olayı ele alışları sırasında kapıldıkları aşırı ve belirsiz duygular kendilerinde yabancılık hissi uyandırdığı için onlar da olayı başkalarıyla ele alma gereği duymuşlardı. Çoğu zorbalık olayının gerisinde yatan sözünü edeceğim dinamiği ele almadan önce, bu tür durumlarda sıkça tespit edebileceğimiz diğer bir nitelikten daha bahsetmem uygun olur. Olaylara dahil olan zorba-mağdur çiftlerinin ilişkisi zaman zaman

33


Daha doğrusu anne babalar çocuklarından bunu bekler ve buna belli ölçülerde karşılık bulurlar da. Ancak bu tablonun insan türünde anne baba aracılığıyla kültürün bir dayatması olduğunu ve alınanın da görünürde bir karşılık olduğunu belirtmek gerekir. Kardeşliğin imkânsızlığının içgüdüsel bir temeli olduğu da söylenebilir. En dramatik örneklerini bazı canlı türlerinde, yaşam şansını artırmak amacıyla, aynı anda dünyaya gelen kardeşler arasında henüz yaşamlarının ilk günlerde birbirleriyle olan ölüm kalım mücadelesinde görebiliyoruz. Bu açıdan yetişkinlerin dünyasında da dile gelen kardeşçe yaşamak sözünün, ne kadar ütopik bir duruma gönderme olduğunu gerçek dünya bize sıkça göstermektedir. Arzu edilenle gerçekler örtüşmez. Aslında bu sözü, çocukluklarında kendilerine salık verilmiş ama uygulanamamış olanı, kültüre daha

34

fazla tabi oldukları yetişkinliklerinde gerçekleştirme arzusu olarak duyabiliriz. Ancak ne yazık ki çocukların dünyasında olduğu gibi yetişkinlerin dünyasında da kardeşlik sözüyle referans yapılan ve arzulanan olumlu ilişkinin gerçekleştirilmesi imkânsızdır. Büyümüş çocuklar, geçmişte paylaşamadıkları anne babanın yerine yine paylaşamayacakları bu kez de maddi değeri olan nesneler dünyasına girmişlerdir.

çocukları arasındaki ilişkiye harcanması gerekecek bir emek vardır. Bunu bir formülle şöyle söyleyebiliriz; eğer iki çocuğunuz varsa üç çocukluk zahmetiniz olacaktır. Bununla birlikte bir çocukluk fazla zahmetle de problem çözülemez. Anne babanın iki çocuğuna çok büyük katkısı olur ancak kardeş meselesini temsil eden üçüncü çocuk için yapabilecekleri pek bir şey yoktur.

Şüphesiz anne babalık konumu da imkânsız bir konumdur. Bu konumda ne şekilde yerleşirse yerleşsinler, hem kendileri için hem de çocukları için çoğu zaman tatmin edici olmaz. Hele birden fazla çocuğu olan anne babaların bu konudaki işlevsellikleri imkânsızlık sözünü fazlasıyla hak eder. Her bir çocuğa verilecek anne babalık hizmetinin yanında bir de

Çocuk sahibi olmak yetişkinlere insan olmaya ve hayata dair başka türlü öğrenemeyecekleri çok şeyi öğretirken, birden fazla çocuk sahibi olmanın ve çocukları arasındaki kardeşlik meselesi ile yüzleşmenin ise onlara çok daha fazlasını öğrettiğini kabul etmeliyiz. Bugün bahsedeceğim yalnızca daha çok şey öğrenmenin daha zahmetli olduğu çok çocuklu


bazı anne babaların, bu öğrenme fırsatını kendileri adına iyi değerlendiremedikleri gibi, çocukları adına da semptomlara yol açabildikleridir. Anne babaların kendi çocukluklarındaki kardeşlik deneyimlerinin gerçekte ya da düşlemde rekabet, kıskançlık, öfke ve şiddet boyutlarında taşkınlık içermiş olmasının onlarda yarattığı bastırılmış suçluluk hissi, hayal kırıklığı gibi duygular ve belki de anne babalık içgüdüsü, kendi çocukları arasındaki ilişkide bu yöndeki eğilimleri yok sayma ve yok etme arzusuna yol açar. Hâlbuki bu durumu doğal bularak tanımaları ve uygun bir uzlaşı için yaratıcı çözüm arayışları içinde olmaları onların çocuklarından öğrenme deneyimlerini hayata geçirecek olandır. Aksi taktirde yetişkinler için dahi imkansız olanı çocuklarından talep etmiş olurlar. Anne babalar çocuklarının kardeşleriyle ilişkilerinde sevecen ve hoşgörülü olmasını arzularken, aslında kendileri bile çocuklarıyla ilişkilerinde genellikle bu konuyu geçiştirir, eşitlik, daha da önemlisi şeffaflığı kolay kolay tesis edemezler. Çocuklarıyla ilişkilerinde ve çocuklarının birbirleri arasındaki ilişkide biraz evvel bahsettiğim gibi uygun pozisyon almakta zorluk çeken bazı anne babaların çocuklarında semptom ortaya çıkar. Özellikle de çocukları arasındaki çatışmaları onlara da tanıtan olmak yerine kendileri inkâr eden, alan yaratmayan veya var olan çatışmayı olabildiğince adaletli ve şeffaf bir şekilde ele alamayan anne babaların çocuklarında kardeş meselesi dışarıya, geçmişte sokağa, günümüzde ise ev dışında zamanlarını daha çok geçirdikleri okula yansır. Yetişkinlerin eve iş getirip aile yaşantısında sorunlara yol açmaları gibi, bu çocuklar da okula aile meselesi getirip okulda sorunlara yol açarlar. Okulda yaşanan olaylarda kardeş sahibi bu çocuklar bazılarında zorba, bazılarında ise mağdur konumunda karşımıza çıkarlar. İşte, özellikle ilkokul ve ortaokul seviyelerinde zorbalık olarak nitelendirebileceğimiz, öğrenciler arasındaki meselelerin birçoğunda bu dinamik rol oynamaktadır. Bu meselelerde öğrenciler birbirleri için evdeki kardeşin yerini alırken, okuldaki yetişkinler de kendilerini evdeki anne babanın temsilcisi durumunda bulabilirler. Okuldaki yetişkinlerin böyle bir konuma geçmeleri okulda ortaya çıkan sorunları ele alırken nötralitelerini yitirerek, evdeki kardeş meselesini okula yansıtmış olan öğrencilerin dinamiğine dahil olmalarına yol açar. Okuldaki yetişkinlerin tarafsızlıklarını yitirmelerini önlemenin bence iki yolu vardır: Birincisi mağdur durumda olanın yaşanan olayın içerisinde yer alma-

sında edilgen değil, etkin de olabileceği ihtimalini göz ardı etmemek. İkincisi ise zorbalık yapmış olan öğrencinin de onaylanmayan davranışıyla ilişkili bir hikâyesi olabileceğine önem vermek. Bu iki koşul yaşanan olayı okul ortamında yalnızca sınır aşımı, kural ihlali, onaylanmayan bir davranış olarak ele almayı önleyecektir. Bunun ötesinde bir konum almak, olayların aynı çocuklar arasında devam etmesini veya yeni bir zorba veya mağdur bulunarak onunla tekrar etmesini önleyebilmek için özellikle gereklidir. Süpervizyonlarda ele aldığımız zorba ve mağdur konumundaki öğrencilerin hikâyeleri şu sonuçlara varmamı sağlamıştır. Zorba konumunda olan çocukların küçük kardeşlerine karşı ortaya koymayı arzuladıkları şiddet, kötü muamele ve zarar verici sözler söyleme kotalarının bir kısmı veya epey bir kısmı evlerinde tüketilmeyip okuldaki diğer öğrencilerde kullanılmaktadır. Bu çocuklar bu tür davranışları kardeşlerine yönelttiklerinde anne baba sevgisini yitirmekten endişe duyduklarından ve kardeşlerine yönelik saldırganlıklarını eyleme dökmeden kendi iç dünyalarında da halledemediklerinden, ellerinde kalan tek çıkış yolu kendi anne babalarının olmayan bir çocuğa bunu yöneltmektir. Okulda kötü muamelede bulundukları diğer çocukla aralarında, yaptıklarına haklılık boyutu katacak, yeterince kızgınlık yaratacak bir mesele nadiren bulunur. Mağdur olan çocuğun, zorba çocukların kardeşe yönelik kötü muamele kotasını üzerine çekmede paratoner özellikleri, onların da diğer çocuğa yaptıklarından daha ziyade, kendi hikâyeleri ve zorba çocuğun kardeşiyle ortak niteliklere sahip olmalarıyla çok daha ilişkilidir. Zorbalık yapan çocuk bazen ailesinin küçük çocuğu da olabilir. Bu durumda genellikle kendisi evde büyük kardeşin zorbalığına maruz kalırken, büyük kardeşi gibi o da okuldaki akranı olana ya da daha küçük çocuklara karşı zorbalık yapabilir. Bu tür örnekler saldırganla özdeşleşime iyi bir örnektir. Kendi evlerinde anne babalarının büyük çocukla küçük çocuk arasındaki şiddete yönelik uygun tutum alamamaları bu ihtimalin gelişmesini kolaylaştırır. Bu çocukların okulda zorba olarak adlarının karıştığı vukuatlar da çoğunlukla evlerinde kendilerinin mağdur olduğu vukuatların ardından gelir. Mağdur çocukların ailelerinde de bir büyük kardeş bulunabilir. Bu durumda söz konusu olabilecek olan, evde maruz kaldıkları büyük kardeşin yaptığı kötü muameleyi, yine mağdur konumunda olarak okuldaki diğer çocuklarla tekrar etmektir. Sadist davranışlar göstermeye eğilimli öğrencileri kendilerine en

çok çekenler kendi evlerinde bu dinamiğin geçerli olduğu çocuklardır. Bu çocuklar da evlerinde büyük kardeşin yaptığı kötü muameleye anne babanın uygun bir pozisyon almamalarından muzdariptirler. Evdeki benzer durumlarda kendilerini korumamış ve uygun bir pozisyon almamış yetişkinlerin yerine, olayların içinde kalan okuldaki yetişkinleri bu göreve davet etmiş gibi olurlar. Zorbalık olaylarında mağdur durumundaki öğrencilerin de etkin olabileceğini söylerken bu tür durumları kast etmekteydim. Evde büyük kardeşlerinin kötü muamelesine maruz kalan bazı çocukların okulda zorba, bazı çocukların da mağdur konumunu almalarını belirleyen unsur ise onların ruhsal yapılarının sadizmime mi mazoşizme mi eğilimli oluşu ile ilgilidir. Zorbalık olarak tanımladığımız durumların içerisinde mağdur olarak bulunuşları bazen tesadüf olsa da bazen de biraz evvel tanımladığım gibi dinamiklerle ilişkilidir. İlkokul ve ortaokul dönemlerindeki zorbalık olaylarında sıkça rastlandığını belirttiğim kardeş dinamiğini bu çocukların kendileri ve aileleri ile ele almak onlar için de koruyucudur. Bu açıdan okuldaki ilgililerin bazı zorba çocuklara dair yaptıkları bir tespit mağdur konumdaki öğrenciler için de geçerli olabilmektedir. Bu tespit; zorbalık yapan çocuğun hikâyesinde başka zamanlarda başka çocuklara da benzer davranışları yapabilmesini içerirken, mağdur çocuğun da başka zamanlarda başka çocukların zorbalıklarına maruz kalması hikâyesini içermesidir. Bu tekrarlar yalnızca çocuğun sınırlarını ve kendini korumasıyla ilgili yetiştirilme tarzına dair sıkıntılara veya naifliği gibi kişilik özelliklerine atfedilmemelidir. Aile ve okul tarafından çocuğun bir bütün olarak değerlendirilmesi, işbirliği içeren bir bakış ile durumun ele alınabilmesi ve anlamlandırılması önem taşır. Bu nedenle yaşanan süreçleri değerlendirirken ortak bir anlayış içerisinde düşünerek hareket edilmelidir. 5 Ocak 2019 tarihinde 5. Eğitim ve Psikanaliz Sempozyumunda sunulmuştur.

Sezai Halifeoğlu Psikanalist

Psike İstanbul derneği üyesi psikanalist. Kliniğin yanı sıra, eğitim alanında çalışanlar ile psikanaliz kuramlarının rehberlik ettiği süpervizyon çalışmaları yürütmektedir. Makaleleri de çoğunlukla eğitim ve psikanaliz alanlarını ilgilendiren, bu alanları buluşturma girişimleridir.

35


Çeviren: Psikolojik Danışman Aylin Germiyen Alioğlu

ÇEVİRİ:

ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE İYİ OLMA HALİ İyi oluş kavramı ile ilgili yapılan birçok araştırmada sosyal duygusal iyi oluşun önemi vurgulanmış, sosyal duygusal gelişimin yaşlara göre farklılık gösterdiği ve bu farklılıkların bilinmesinin önemi belirtilmiştir. 36


“İyi olma hali” olumlu davranışlarda bulunmak, üretken, mutlu, duygusal ve mental açıdan iyi durumda olmak gibi kavramları içermektedir. Yapılan araştırmalarda genel iyi olma hali olarak tanımlanabildiği, fiziksel, psikolojik, sosyalduygusal gibi farklı alanlardaki iyi olma hallerinin de ele alındığı görülmektedir. Çocukların geleceğe hazırlanırken ihtiyaç duyduğu koşulların tespit edilmesi ebeveynler, eğitim kurumları, toplumlar için önem kazanmaktadır. Hangi faktörler yaşam kalitesini arttırmak için etkili olur? Anne-Babaların üzerlerine düşen görevler nelerdir? Bu sorulara biraz olsun ışık tutabilmek amacıyla “Children‘s Society” adlı organizasyonun, “CYPSC: Children and Young People’s Services” adlı komitesinin çalışmalarını ve Chicago IIIinois Üniversitesinden Dr. Roger Weissberg ile ekibinin ele aldığı makalesini sizler için derlemeye çalıştık. Bu makalelerde çocukların iyi olma halini etkileyen altı öncelik sıralanmıştır.

1. Öğrenme ve gelişme fırsatları, 2. Kendine olumlu bakabilme ve saygı duyulan bir kimlik oluşturma, 3. Uyum sağlamasına yetecek düzeyde ekonomik koşullar, 4. Aile ve arkadaşlarla olumlu ilişkiler kurma, 5. Güvenli ve uygun bir ev/çevre ortamı, 6. Gelişimine katkıda bulunacak etkinliklere katılma fırsatı olarak belirtilmektedir. Çocukların iyi oluşunu sağlayan bu önceliklerin hayata geçirilebilmesi için koşulların düzenlenmesi ve kontrol edilmesi gerekmektedir.

Araştırmalarda düşük seviyede olan iyi olma halinin, çocuk üzerinde sosyal ve kişisel sorunlar olarak ortaya çıktığı sonucuna ulaşılmıştır. Yani yeterli derecede sosyal, fiziksel, zihinsel, ruhsal olarak ilgilenilmeyen çocukların zihinsel sorunlar, depresyon, yalnızlık, riskli olarak adlandırılan davranışlar (evden kaçma, uyuşturucu ve alkol kullanma, kontrolsüz cinsel yaşam gibi) sergiledikleri sonucuna varılmıştır. Çocukların sosyal duygusal alanda iyi olma halleri araştırılmış, daha küçük yaşlarda duygularını ifade etmeyi öğrenen ve iletişim becerileri gelişmiş çocuklarda, ileride depresyona girme, şiddete eğilim ve diğer zihinsel sorunları yaşama oranlarının daha düşük olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte sosyal duygusal becerisi gelişmiş çocukların akademik alanda da daha başarılı oldukları görülmüştür. İyi oluş kavramı ile ilgili yapılan birçok araştırmada sosyal duygusal iyi oluşun önemi vurgulanmış, sosyal duygusal gelişimin yaşlara göre farklılık gösterdiği ve bu farklılıkların bilinmesinin önemi belirtilmiştir.

Çocukların neye ihtiyacı var?

Nasıl sahip olabilirler?

1) Ö renme ve geli me fırsatları

• • •

Oyun fırsatlarına sahip olma, Kaliteli e itim ve bakım alabilme, Ö retmenlerle olumlu ili kilere sahip olma,

2) Kendine olumlu bakabilme ve saygı duyulan bir kimlik olu turma

• • •

Fiziksel görünümüyle barı ık olma, Fiziksel ve zihinsel olarak sa lıklı olma, Kim olduklarına dair saygı duyulması ve de er verilmesi,

3) Uyum sa lamasına yetecek düzeyde ekonomik ko ulların sa lanması

• • •

Önemli olan ö elere ve deneyimlere sahip olma, Cep harçlı ı yoluyla bir miktar mali özerkli e sahip olabilme, Ekonomik olarak güvenli ve istikrarlı bir evde ya ama,

4) Aile ve arkada larla olumlu ili kiler kurma

• • •

Etkileyen kararlarda aktif katılımcı olma, Sevecen, sevgi dolu ili kilerin sunulması, Aileyle ve arkada larla zaman geçirebilme,

5) Güvenli ve uygun bir ev/çevre ortamına sahip olunması

• • •

Evde ve kendi çevrelerinde güvende olma ve güvende hissetme, Ya adı ı ev ortamının sa lıklı ko ullarda olması, Evde mahremiyet için kendine ait bir alana sahip olma,

6) Geli imine katkıda bulunacak etkinliklere katılma

• • •

Zamanını nasıl kullanaca ına yönelik bir söz hakkının bulunması, Çe itli faaliyetlere katılabilme fırsatlarının olması, Oyun oynamak için dı mekânlara eri iminin olması,

37


Çocuklarda yaşlara göre sosyal duygusal gelişime bakıldığında; 5-7 yaş;

• Empati duygusu gelişir, • Dürtüsel davranışların kontrolü başlar, • Doğruyu ve yanlışı fark eder, • Kimlik oluşumu başlar (Olumlu bir benlik kavramı ve benlik saygısı oluşur), • Ahlak duygusu gelişmeye başlar, • Bağımsız olma duygusu başlar, • Olumlu arkadaşlık ilişkileri başlar, • Uzlaşmaya, görüş bildirmeye farklı bakış açılarını anlamaya başlar, • Ölüm kavramı ile ilgili soruların cevaplarını çözmeye çalışır, • “Ben kimim?” sorusunun cevabı hakkında fikre sahip olur.

8-9 yaş;

• “Benlik” algısı gelişmeye devam eder, • Akran gruplarına uyum sağlamaya çalışır, • Bağımsızlık ve bireysellikten hoşlanır, • Genelde bir tane “en iyi arkadaşı” olur, • Cinsel yönden gelişmekte olan vücuduna uyum sağlar, • Beceriksiz hissetme ve kendine güvenme gibi zıt duygularla baş eder.

10-11 yaş;

• Sosyal alanlarda nasıl uygun ve güvenli hareket edeceğini öğrenir, • İletişim becerileri gelişir, • Daha bağımsız olmaya ve sorumluluk almaya başlar, • Ergenliğe eşlik eden duyguları yönetebilmeye başlar, • Güçlü yanlarının ve sınırlarının farkına varmaya başlar, • Sosyal ortamlarda, uygun bir şekilde davranır, • Kişiler arası çatışmaları anlamaya ve çözmeye çalışır.

12 yaş ve üstü;

• Desteği ebeveynlerinden çok arkadaşlarında arar, • Kabul görmeyi akran gruplarında deneyimler, • Becerisizlik duygusunun üstesinden gelir, • Cinsellik ve ilişkiler konusundaki kaygısıyla başa çıkar, • Kendisinden emin olmaya ve bazı durumlarda “hayır” diyebilmeye başlar, • Kafa karıştırıcı ve beklenmedik duyguları yönetebilmeye başlar, • Daha büyük beklentilerin bulunduğu sosyal ortama uyum sağlar.

38


Bütün bu araştırma bulgularına bakıldığında, sosyal duygusal gelişimi destekleyerek iyi oluş halini sağlayacak aile ortamının önemi vurgulanmıştır. Sosyal çevre ile birlikte anne-baba tutumlarının çocuğun psikolojik ve fiziksel gelişimi üzerinde önemli bir rol oynadığı açıklanmıştır. CASEL (Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning; University of Illinois at Chicago) tarafından çocukların sosyal duygusal iyi oluşlarını desteklemek için ebeveynlere yönelik öneri listesi hazırlanmıştır. Bu öneriler şunlardır:

Güçlü olduğu alanlara odaklanın.

Çocuğunuzun olumlu yönlerini, başarılarını takdir ederken somut olarak davranışa odaklanmaya çalışın. Bir sınav sonucu açıklandığında önce iyi yaptığı, yapabildiği sorular ile ilgili konuşun. Daha sonra geliştirebileceği alanlar üzerinde durun. Sadece eksik ya da yanlış olana odaklanmayın.

Olumsuz davranışların sonuçlarını takip edin.

Bazı zamanlarda anne-babalar kızgınlıkla uygulayamayacakları ya da davranışla örtüşmeyen yaptırımlar belirleyebilirler. Örneğin “Bu davranışın yüzünden bir ay televizyon izlemeyeceksin.” dendiğinde hem ebeveyn, hem çocuk bir kaç gün sonra televizyon yasağının sona ereceğini aslında biliyordur. Bu yüzden adil olan ve uygulayabileceğiniz yaptırımlar belirleyin.

Nasıl hissettiğini sorun.

Çocuğa nasıl hissettiği sorulduğunda, verilen mesaj duyguların önemli olduğu ve onun nasıl hissettiğinin önemsendiğidir.

Sakinleşebilmenin yollarını bulun.

Kızmak normal bir durumdur. Ancak kızgınlığı tetikleyen durumlar hakkında düşünmek ve kontrolü kaybetmeden önce harekete geçmek önemlidir. Derin nefes almak, kızgınlık halinde sakinleşebilecek bir alan oluşturmak ya da birkaç dakikalığına yalnız kalacak bir ortama geçmek… Ailece bir araya gelerek herkesin sakinleşmek için neler yapabileceğini konuşun.

Olumsuz eleştiri ve alaydan uzak durun.

Anne-babanın çocuğunu eleştirirken kullandığı dil çok önemlidir. Sarkastik ve alay içeren eleştiriler çocuğun özgüvenini olumsuz olarak etkileyebilir, kendisini yetersiz ve değersiz bir birey gibi hissetmesine neden olabilir. Bu da hem okul başarısına hem de arkadaş ilişkilerine zarar verebilir. Daha önemlisi ebeveyn-çocuk arasındaki güven ilişkisi zedelenebilir. Düşünerek konuşmak ve yeni

bir şeyler öğrenirken hata yapması için ona alan tanımak önemlidir.

Gerektiğinde özür dileyin.

Anne-baba olarak söylemek istemediğiniz bir şey söylediğinizde ya da çocuğunuzu üzecek bir davranışta bulunduğunuzda özür dileyin. Sakin bir şekilde asıl söylemek istediğinizin ne olduğunu açıklamak, özür dilemek iyi bir rol modeli olmanızı sağlar. Böylece birisinin duygularını incittiğinizde özür dilemenin ne kadar önemli olduğunu göstermiş olursunuz.

Araştırmalar çocuğun iyi olma hali sağlandığında; geleceklerinin de olumlu etkilendiğini göstermektedir. Dolayısıyla çocuklara ve çocukların eğitimine yapılan her yatırım, huzurlu ve mutlu bir toplumun inşasına hizmet edecektir.

Seçim şansı verin ve seçimlerine saygı gösterin.

Çocuklar seçim yapma şansına sahip olduklarında karşılaştıkları problemleri nasıl çözebileceklerini öğrenirler. Anne-baba olarak onun adına verdiğiniz her karar, yaptığınız her seçim onun kendisi adına karar vermesini engelleyecektir. Çocuklara tercihleri hakkında konuşma ve karar verme fırsatı sağlamak, onlara düşüncelerinin ve duygularının önemli olduğu mesajını verir.

Problemlerini kendi başlarına çözmelerine yardımcı olacak sorular sorun.

Anne-babalar çocuklarının bir sorunu olduğunu duyduklarında içgüdüsel olarak olaya müdahil olmak isterler. Ama bu çocuğun kendi problemlerini çözme becerisinin gelişimini engelleyebilir. Daha etkili ve yardımcı olacak yöntem ise doğru soruları sormaktır. “Bu durumda ne yapabilirsin?” “Eğer bu çözüm yolunu seçersen sonuçları neler olabilir?”

Birlikte kitap okuyun, film izleyin.

Birlikte hikayeler okumak ya da film izlemek kişiler arası paylaşımı güçlendiren yöntemlerden biridir. Hikayelerdeki ve filmlerdeki kişilerin yaşadıkları olaylar karşısındakinin tepkileri ve duyguları hakkında konuşmak, durumlar ile nasıl baş ettiklerini incelemek verimli bir öğrenme yöntemidir.

Yardımlaşmayı ve paylaşmayı pekiştirin.

Çocuğunuza yardımlaşmayı ve paylaşmayı öğretebileceğiniz birçok farklı yol bulabilirsiniz. Etrafınızda ihtiyacı olan komşulara yardım etmek, karşıdan karşıya geçen birine yol vermek gibi. Böylece çocuğunuz başkalarının hayatı üzerinde nasıl olumlu bir etkisi olduğunu görebilme fırsatı yaşayabilir. CASEL verilen önerilerin hepsini bir anda yapılamayabileceğini, zamana ve pratiğe ihtiyaç duyalabileceğini belirtmiştir. Kolay gelen öneriden başlayarak alışıldıkça artırılarak uygulamaya adım adım devam edilebileceğini de eklemiştir.

KAYNAKÇA • D r. Roger Weissberg, Linda Frederiks, Hank Resnik, Eva Patrikakou, Mary Utne O’Brien (2013-2018). CASEL; Collaborative for Academic, Social and Emotional Learning. University of lllinois at Chicago, Amerika. https://www.casel.org/wp-content/ uploads/2016/06/schools-families-andsocial-and-emotional-learning.pdf • The Children’s Socety Organisation (2018). Edward Rudolf House Margery st. London WC1XOJL, İngiltere. https://www. childrenssociety.org.uk/sites/default/files/ tcs/promoting_positive_well-being_for_ children_final.pdf • Mary Cleary; Researcher (2014). CYPSC; Chilren and Young People’s Services Committees. Blok 36, St Finbarr’s Hospital, Douglas Road, Co. Cork, İrlanda. https:// www.cypsc.ie/_fileupload/Documents/ Resources/Cork/Cork-Sweb-18_04_17.pdf

39


Yazan: Psikolog Gonca Baştuğ

SPOR(CU) MOTİVASYONU Spor yaparken çocukların yetişkinlerden farklı olarak büyüme, gelişme, olgunlaşma potansiyellerine göre değerlendirilmeleri önem taşır. İçinde bulundukları yaşın fizyolojik, biyolojik, spor biyomekanik, anatomik ve psikolojik durumları göz önüne alınarak sağlıklı yaşam sürmelerine yardımcı olacak bir programın parçası olmaları sağlanmalıdır.

40


Spora bakış ve ona yüklenen anlam, sporla olan ilişkimize yön verir. Bu bakış açısı hem kendimiz hem de çocuklarımız için bir çerçeve oluşturur. Araştırmalar aileyle yapılan sporun, ailenin spora bakış açısının, sporla ilgili beklentilerinin çocuk ya da gencin sporla ilişkisini ve kendi yaşamlarında sporun yerini belirlemede son derece önemli olduğunu göstermiştir. Spor ve spor dünyasının yaşam içindeki yeri ise kişilere göre değişmektedir. Bazıları sadece seyirci, bazıları tam içinde, bazıları çocuklarının eşlik edeni olabilmektedir. Spor Fransızcada “despart”, “despoter” dinlenme; İngilizcede “sport” eğlence, oyalanma, şaka, zevklenme; Latincede “despotlare” dağıtmak, eğlenmek anlamına gelmektedir. Sporu bugünkü çerçevesi ile sosyalleştirici, toplumla bütünleştirici, ruh ve fiziği geliştiren, rekabetçi, dayanışmacı bir sosyo-kültürel olgu” olarak tanımlayabiliriz. Bu bağlamda spor kültürü, erdemli olmaya yönelten, insanlığı yücelten ve geliştiren, bilge olmaya teşvik edici, onurlandıran ve değerlerini koruyarak kurallar içinde yarışmayı öne çıkaran bir olgu olarak da ele alınabilir. Aynı zamanda insanı kendine, çevresine ve başkalarına yöneltebileceği olumsuz duyguları ortaya koyabileceği bir alan oluştururken, haz ve eğlence yönüyle neşe verici, birleştirici özelliğe sahiptir. Spor kültürü ayrıca rakibi paydaş gören, kendi sınırlarını aşmayı telkin eden, sonucu kabul etmeyi erdem sayan, haksızlığı, eşitsizliği reddeden kucaklayıcı bir değerler bütünüdür. Bunun yanı sıra eğitsel açıdan da insana sınırlarını öğreterek sağlıklı, dinç ve dingin olmasını sağlar ve zararlı alışkanlıklardan koruyan bir olgu olarak hayatımıza eşlik eder.

Sporla Buluşma Yaşı Gelişim yaş dönemleri sadece belli davranışların gözlenebildiği zaman aralıklarını temsil eder. Ancak hareket yeteneklerinin ve hareket becerilerinin kazanımı açısından her çocuk kendi zaman çizelgesinde tek başınadır. Öğrenme bireysel bir süreçtir ve kişiden kişiye değişebilmektedir. Literatürde, yaygın olan branşlarda spora ilk başlama yaşı ve yarışmalara katılma yaşı olarak sınıflandırılarak verilen yaş tablosunu yanda görebilirsiniz. Çocuklar spora yönlendirilirken yaşı, algı seviyesi ve motor hareket gelişim özelliklerine de dikkat edilmesi önem taşımaktadır. Potansiyeli olduğu düşünülen branşın alt yapısını oluşturan temel hareket gelişimlerine ve hareketi performansa çevirmeye yönelik, kişilik özellikleri ve bilişsel kapa-

Spor Dalı

lk Ba lama Ya ı

Yarı lara Katılım Ya ı

Futbol

12-14 Ya

16-18 Ya

Basketbol

10-12 Ya

14-16 Ya

Voleybol

10-12 Ya

15-16 Ya

Yüzme

7-8 Ya

11-14 Ya

Tenis

7-8 Ya

11-14 Ya

Jimnastik

6-8 Ya

9-14 Ya

Atletizm

10-16 Ya

14-18 Ya

Güre

11-13 Ya

16-18 Ya

Halter

14-15 Ya

17-18 Ya

siteleri de dikkate alınarak eğitim verilmelidir. Bir spor branşı için baskın bir beceri gerekse de hareket potansiyelini optimum seviyede desteklemek için eğitim sürecinde çocuk bir bütün olarak ele alınmalıdır. Çocuklar için birden fazla spor branşı yapmalarına yönelik tavsiyeler de bu ihtiyaç ile şekillenmektedir. Spor yaparken çocukların yetişkinlerden farklı olarak büyüme, gelişme, olgunlaşma potansiyellerine göre değerlendirilmeleri önem taşır. İçinde bulundukları yaşın fizyolojik, biyolojik, spor biyomekanik, anatomik ve psikolojik durumları göz önüne alınarak sağlıklı yaşam sürmelerine yardımcı olacak bir programın parçası olmaları sağlanmalıdır. Bu gelişim dönemleri ve bireyin potansiyeli gerekli fizyolojik, biyolojik ve psikomotor açıdan geri bildirimler ile takip edilmelidir. Çocukların hareket becerilerinin olgunlaşması birbirini takip eden belirli bir sıralamayı izler. Fakat gelişim miktarı ve hızı bireysel olarak ele alınmalıdır. Çünkü bu gelişim düzeylerini etkileyen kalıtsal ve çevresel faktörlerin de değerlendirilmesi önemlidir.

Branş Seçimi ve Aktif Spor Yaşamı Günümüzde Uzun Süreli Sporcu Yetiştirme Modeli yaygınlaşmaktadır. Bu model ile çocukluk gelişim özellikleri, sportif başarı getirebilecek faktörlerin gelişimi ve spor eğitimi sırasıyla ele alınmaktadır. Uzun Süreli Sporcu Yetiştirme Modeli, ebeveynlere çocuklarını spora yönlendirirken 4 aşamaya dikkat etmelerini önerir. • Çocukların gelişim özelliklerinin tespit edilmesi, • Bozukluk veya sakatlık oluşturabilecek faktörlerin erken tespit edilmesi, • Büyüme ve olgunlaşma sürecinin eksiksiz olarak tamamlanması, • İlgi ve yetenek gelişimine göre başarılı olabileceği branşlara yönlendirilmesi. Biçer T. (2017) söz konusu uzun süreli sporcu yetiştirme modelinin Kanada ve Avusturya’da uygulandığını ve tüm dünyanın giderek bu modeli örnek

41


aldığını belirtmektedir. Bu ülkelerde 6 yaşına kadar sporun oyun dönemi içinde ele alındığını, 6-12 yaş arasında ise temel beceri eğitimi ve fiziksel gelişim dönemi olarak kabul edildiğini söyler. 12 yaşa kadar ise sporcunun temel sportif becerileri öğrenirken, zevk alması ve eğlenmesinin ana amaç haline getirildiğini; yarıştırma formu olmadığını, sadece öğrenme ve gelişimin başarı ölçütü olduğunu ifade eder. Bu bağlamda 12-16 yaş arası sporcu olma garantisi verilemediği için – özellikle Türkiye koşullarında- sporcunun yalnızca antrenman yapmayı ve antrenmanın doğasını öğrendiğini belirtir. Bu yaş döneminde bulunan çocukların; teknik, fiziksel ve psikolojik gelişim açısından değerlendirilerek, antrenman yapma dönemine geçtiklerini, 16 yaş sonrası ise elit sporcu olana kadar - bu durum futbolda 21 yaş ve ötesi olarak düşünülür - fiziksel ve zihinsel olarak geliştirilen sporcunun tamamen yarışmacı olarak yetiştirildiğini ifade eder. 16-21 yaş döneminde sporcunun teknik, fiziksel ve psikolojik olarak kapasite geliştirme döneminde sayıldığını, sporcu kazanmak için idman yapıldığını, 21 yaş üzeri elit döneminde ise sporun kazanmak için yapılıyor olduğunu vurgular. Uzun dönemde sporcu yetiştirme modeli içinde 14 yaşına kadar çocukların herhangi bir yarışmaya katılmadığına dikkat çeken Biçer, bunun nedeni olarak da çocuklarda o yaşlarda kaybetme deneyimi gibi bir yaşantının olmaması gerektiğini, bunun yerine “en çok saygı gösteren” ya da “eğlenen” gibi ölçütlerinin olduğu yarışmaların olmasının daha uygun olduğunu belirtir.

Sporda Başarı Motivasyonu Kavramı “Antremanlarım bana dayanılmaz acı ve yorgunluk verdiği zaman, kendi kendime: “Kalk! Şampiyon olacaksın Kazanacaksın!” diyor ve yeniden çalışmaya başlıyordum. Doğrusu, ilk maçımı her zaman “kendimle” yapıyordum.” Muhammed Ali İnsanları spor yapmaya güdüleyen ve istek oluşturan farklı değişkenlerden söz etmek mümkündür. İnsanı spor yapmaya güdüleyen unsurların eğlence, hoşlanma, memnuniyet, psikolojik yarar, yetenek, beceri gelişimi, kişisel mücadele, meydan okuma, fiziksel uygunluk, sağlık, kilo verme, fiziksel görünüm, kuvvet, bağlılık/bağlanma, sosyal tecrübe, arkadaşlık, başarı, yarışma veya kişisel gelişim gibi değişkenlerden oluştuğundan bahse-

42

dilmektedir. Genel spor motivasyonunu oluşturan etmenlerin etkin olma arzusu, kendini bulma, kanıtlama, tanınma, ün kazanma, prestij, üstünlük sağlama ihtiyacı, egemen olma arzusu, macera hevesi, bir karar verme halinde olma arzusudur. Özel spor motivasyonunda rol oynayan etmenlerin ise hareket, oyun, rahatlama, yüksek kondisyona sahip olma, güçlü olma, sağlıklı olma arzusu olarak literatürde yer bulduğu söylenmektedir. Yapılan bir araştırmada Aktop (2002), spora özgü başarı motivasyonu ile psikolojik ve yapısal özellikleri incelemiş ve başarı motivasyonu, başarı gereksinimi ve başarılı olma güdüsü ile benlik saygısı arasında ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Olumlu benlik saygısına sahip olan bireylerin rekabete dayalı ortamlara katılma eğiliminde olduklarını ve

kendine güven duygularının üst düzeyde olmasından dolayı da daha başarılı olduklarını belirtmiştir. Spor müsabakalarında, sporcuların fiziksel yeteneklerine göre, kazanma isteklerinin daha ön plana çıkmakta olduğu gözlenmektedir. Başarı motivasyonu yüksek olan kişilerin, düşük olan kişilere göre, hedefe ulaşmak için, antrenmanlarda daha istekli, zorluklara daha dayanıklı ve işler kötüye gitmeye başladığında umutsuzluk yerine çözüm üretmeye çalışan yapıya sahip kişiler oldukları ifade edilmektedir. Başarı motivasyonu yüksek olan sporcular, gelecek ile ilgili beklentilerine ulaşma konusunda daha umutlu, gelecek beklentileri daha yüksek olduğu içinde sürekli gelişim içindedirler. Sporcu çok sık başarısızlık yaşar ise öğrenilmiş çaresizlik veya yılgınlık ortaya çıkabilir (Aktop, 2002).


Fiziksel Aktivitelerin Çocuklar ve Ergenler Açısından Önemi Küçük yaşlardan itibaren fiziksel olarak aktif olmak; çocukların fiziksel, sosyal ve zihinsel gelişimlerinde anahtar rol oynamaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2000 yılı raporunda şişmanlığa küresel bir salgın hastalık olarak dikkat çekmektedir. Diğer taraftan aktivite eksikliğinin bir sonucu olarak stres, sosyal izolasyon, aile içi gerginlikler, yanlış beslenme alışkanlıkları, çocukların sağlığında risk faktörü olarak önemli rol oynamaktadır. Fiziksel aktivite çağın hastalığı olarak adlandırılan strese karşı koruyucu bir önlem olarak düşünülmektedir. İngiltere’de 13-16 yaş arası 2623 kişi üzerinde yapılan araştırmada psikolojik olarak kendini iyi hissetme ve fiziksel aktivite arasındaki ilişkiye bakılmış; fiziksel aktiviteye yaşamlarında daha az yer veren çocuk ve gençlerin psikolojik olarak kendilerini kötü hissettiği bulunmuştur. Buna ek olarak, organize edilmiş spora katılım ortamında iyi ve uygun ‘antrenör-sporcu’ bağı kurulduğunda; çocukların olumlu sosyal davranışlar kazandığı ve antisosyal davranışlarında azalma olduğu görülmüştür. Çocukların fiziksel aktivitelere katılımını engelleyen faktörler arasında sınavlara hazırlık, güvenli spor ortamının bulunamaması, hava durumu, ev ödevleri, dersler, yetişkin rol modellerinin azlığı, sakatlanma ve incinme kaygısı olduğu belirtilmektedir. Bunlara ek olarak TV izleme, bilgisayar ve video oyunları da olumsuz faktörler arasında görülmektedir.

Ailelerin Gözünden Aileler, çocuklarını spora yönlendirirken, kendilerinin sporla ilişkisi ve spor yaşantıları önemli bir referans olmaktadır. Çocuklarının sporla ilgili becerilerini, çocuklarının ilgi, istek ve yeteneklerini objektif gözlemleyerek yönlendirmeleri son derece önemlidir. Aileler, çocukların becerilerini geliştirme, sağlığına destek olma, sorumluluk sahibi olma ve yaşamda özerk davranışlar sergileyebilmeleri beklentisiyle çocuklarını değişik etkinliklere yönlendirmektedir. Aileler güvenli bir ortam sağladığı için organize edilmiş sporların destekleyici olduğunu düşünmektedirler. Özellikle yarışma sporlarında, çocuklarının sosyalleşmesi ve başarıya ulaşması beklentisi içerisindedirler. Zaman zaman da oyun sonuçlarını ve performans kalitesini sporun bütünsel faydasını göz

Sporcu Anne Babası Olmak Marmara Üniversitesi Spor Bilimleri Öğretim Üyesi, Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turgay Biçer Egzersiz ve Spor Psikolojisi Derneği Kurucu Başkanı

Anne babalık, bir yetişkin insanın başına gelebilecek en değerli, anlamlı ve bir o kadar da kutsal bir olgu olmakla birlikte, bir sürü şeyin yeni baştan öğrenileceği zor bir süreç olarak insanlık tarihinde yerini almaktadır. Hele sporcu anne babası olmak bu süreçleri daha da anlamlı kılmakta ve anne babalar çocukları ile birlikte yeni bir öğrenme döngüsüne girmektedir. Bu döngünün doğru, anlamlı ve istenilen ölçüde olabilmesi ve doğru yaşanması için anne babalara veya ailelerin diğer bireylerine düşen bazı görev, sorumluluk ve hatta bazı yaptırımlar da vardır. Aşağıda özet olarak, çocuklarını spor ile tanıştırmak ve veya çocuklarının yaptıkları sporda daha ilerilere giderek “sporcu” sıfatını almalarını isteyen anne baba ve/veya ailenin diğer bireylerine yol göstermek için hazırlanmış özet bilgiler vardır.

Bir Sporcunun Yetişmesinde Anne Baba Neler Yapmalıdır? Spor yapan çocukların yapmayan çocuklara göre daha başarılı olduğu bilimsel gerçekler arasında yer almıştır. Bu bağlamda sporculuk yaşamı ise gencin eğitim hayatı dışında farklı bir yaşam sorunudur ve bu sorunda da genç, başarılı olmak zorundadır. Spor, genci hem spor hayatına hem de yaşamına hazırlayan önemli olgulardan biridir. Dolayısıyla spor hayatının başarılı geçmesi için de anne babalar şunlara dikkat etmelidir: • Çocuğunuzu mümkünse birden fazla sporla tanıştırın ve kendini en iyi ifade edebileceği sporu tanımasına yardımcı olun. • Bir tek sporla sınırlamayın; bırakın yaklaşık 11- 12 yaşına kadar farklı sporlarla tanışsın ve kendini denesin. ( jimnastik, buz pateni hariç) • Çocuklarınızın seçimlerine saygı duyun ve daha küçükken “Sen şu olacaksın, bunu gerçekleştireceksin.” diye baskı altına almayın. Bırakın sadece öğrensin ve zevk alsın. • Ortam sağlayın, destek olun ve çocuğun yıpranmasından veya yıpratılmasından koruyun. • Kurallar koyun ama asla kuralcı olmayın. • Çocuğunuzun disiplin geliştirmesine destek olun. • Sonuç odaklı değil, süreç odaklı davranın. • Çocuğunuzu kimsenin önünde eleştirmeyin ve kimseyle kıyaslamayın.

• Ters psikolojisi adı altında duygusal şantaj yapmayın ve gaz vermeyin. • Sporcu olmanın zaman alacağını bilin, acele etmeyin ve fazla yük koymayın. • Çocuklarınızın çocukluklarını ve gençliklerini yaşamalarına imkân sağlayın. • Anne baba olarak çocuklarınızın önünde tartışmayın; tartışırsanız bile lütfen onunla ilgili olmadığını kendisine söyleyin. • Çocuklarınıza övgüde aşırıya kaçmayın. Övgüleriniz sadece performansa veya çabaya dönük olsun, asla kimlik veya kişiliğe değil. Yani, “Sen buradaki en yetenekli sporcusun, kimse eline su dökemez.”, “Sen herkese nal toplatırsın.”, “Sen çok zekisin biliyorsun.” gibi sözler değil, “Bugünkü antrenmanda güzel iş çıkarttın aferin.”, Bugün olaylar karşısındaki, soğukkanlılığın bizi etkiledi.”, “Her şeye rağmen yarışı bitirmek istemen bizi gururlandırdı.” vb sözler söyleyebilirsiniz. • Çocuklarınızın yaptığı sporda eğlenmiyorsa sorun vardır; eğlenmenin ve eğlenerek öğrenmenin önemini paylaşabilirsiniz. • Sporcunuzla antrenörünün arasına girmeyin; ona özel antrenörlük falan yapmayın. Bırakın herkes işini yapsın. Siz sadece anne baba olarak kalın; çocuğunuzun yanında, arkasında, çaprazında olun ama önüne geçmeyin. • Sorunlardan çok mutlulukları ve güzel şeyleri paylaşın. • Sporcu gençler zorlanabilir; zorlanmak gelişimin temel ilkesidir ama kendilerini yıpratmalarına ve ezilmelerine müsaade etmeyin. • Antrenörleri ile performans dışında konuşun; yardımcı olmaya çalışan ama çocuğunuzun oynayıp oynatılmaması konusunda baskı yapmayın. Ters teper zira. • Kullandığınız dil olumlu ve iyimser olsun; neşeniz ve umudunuzu hep koruyun ve gösterin. • Sizler de anne baba olarak spor yapar ve eğlenirseniz çocuğunuzun spor kültürü kazanmasına yardımcı olursunuz. Sizler de, kazanmak veya kazanamamak konusunda tepkilerinize dikkat edin, zira her türlü söylem ve eylemleriniz çocuklarınız tarafından kopyalanmaktadır. Özetle, sporcu olmak yılların çabası, emeği, disiplini ile olur. Çocuk sporcu olamazsa bile sporu hayatının içinde tutmaya özen göstersin. Zira sporcu bir kişilik, yaşam boyu sürer ve bu çocuk, aile ve toplum için önemli bir kazanımdır.

43


KAYNAKÇA

ardı ederek önde tutabilmektedirler. Sporda başarısızlık yaşandığında kimi zaman ebeveynler kendilerini sorumlu görebilmekte, başarı deneyimlendiğinde ise, beklentilerinin karşılandığını düşünüp mutlu hissedebilmektedir. Spor konusunda ailelerin beklentileri ile çocuklarının beklentileri farklılaşabilmektedir. Aileler belli bir davranış değişimi beklentisi içerisindeyken çocuklar sporun daha çok kendi yaş dönemi ihtiyaçlarının peşindedir. Literatürde çocukların spora; sırasıyla “eğlence”, “başarı/statü”, takım atmosferi”, “enerji harcama”, “beceri gelişimi” ve “arkadaşlık” güdülerinden dolayı katıldıklarını, ailelerin ise; “düzenli spor yapma alışkanlığı edinmesi”, “takım ruhu kazanması”, “fiziksel sağlığını koruması ve geliştirmesi” amaçladıklarını ifade etmektedirler. Yani çocuklar için “eğlenmek” ilk sırada önemli bir katılım motivasyonuyken, aileler açısından son sıralarda bir beklenti olarak bulunmuştur. (Çepikkurt, 2005) Diğer yandan, çocuk ve aile arasında yapılan spora

44

yönelik fikir birliği içerisinde olmanın, çocuğun spora katılımı konusunda önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Ailelerin çocukların yaptığı spora yönelik yüksek beklentiler içerisinde olmaları ve çocuğun davranışlarına müdahale etmeleri, çocuk üzerinde stres ve kaygı oluşturabilmektedir. Olumlu beklentilere sahip olan aileler çocuklara yönelik destek ve cesaret sağlayıcı bir tutum geliştirmiş olurlar. Bu şekilde desteklenen çocuk spora yönelik olumlu bir tutum sergiler ve yeterlilik hissi artar. Buna karşın, ailenin müdahalesini olumsuz olarak algılayan çocuk daha düşük bir yeterlilik algısı ile ilgisini kaybedebilir. Sporcu olmak isteyen çocuk kendini her açıdan geliştirmeye açık olmalı, çalışmanın, öğrenmenin, işini doğru yapmanın önemini önde tutarak hareket edebilmelidir. Bu noktada anne-babaların ise sporu, kaybetme-kazanma düzleminden çıkartarak kişiyi her açıdan gelişmeye yöneltecek ve destekleyecek bir fırsat olarak görebilmesi çok önemlidir.

• Blatner, A. (1973). Psikodrama ile İletişim Dünyamıza Adımlar, Acting-in. Psikodrama Yöntemlerinin Pratik Uygulamaları, Ankara: Grup Psikoterapileri Derneği Yayınları. • Aycan A., Yıldız K. (2014). 11-14 Yaş Grubu Öğrencilerin Spora Katılım Motivasyonlarının Cinsiyetleri Açısından İncelenmesi, 13. Uluslararası Spor Bilimleri Kongresinde Poster Bildirisi • Biçer T. (2017). Kazanma Tutsaklığı, Stadyum Dergisi, Türkiye Futbol Vakfı Yayınları, Nisan 2017 • Biçer T. (2018). Spor Kültürü, Kobi Efor Dergisi, İstanbul, Mart, 2006 • Karayel S. (2018). Neden Sporcu Yetiştiremiyoruz? “Sistemsizlik”, Başkent Üniversitesi Spor Bilimleri Bölümü • Karayel S. (2016). Antrenman Nedir?, Başkent Üniversitesi Spor Bilimleri Bölümü • Karayel S. (2018). Neden Sporcu Yetiştiremiyoruz? “Organizasyonsuzluk”, Başkent Üniversitesi Spor Bilimleri Bölümü • Ünal, S., Spor ve Motivasyon, İnönü Üniversitesi • Pehlivan Z. (2009). Spora Katılan Çocuklara Yönelik Ailelerin Beklentileri, Çocuklarda Gözlenen Davranış Değişimleri ve Spora Katılımın Önündeki Engeller, Spormetre Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Dergisi, VII (2) 69-76 • Yanar Ş., Kırandı Ö., Can Y. (2017). Tenis ve Badminton Sporcularının Sporcu Kimlik Algısı ve Başarı Motivasyon Düzeyleri Arasındaki Farklılıkların İncelenmesi, Spor Eğitim Dergisi, Cilt 1, Sayı 1, 51-58


Terakki, 1877’den beri değişmeyen ilke ve değerleriyle mutlu, uygar ve aydınlık nesiller yetiştirir.

Profile for Terakki Vakfı Okulları

Gelişim Dergisi 2019 - Sayı 17  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Gelişim Dergisi 2019 - Sayı 17  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Advertisement