Page 1

2016 | SAYI 2

YALNIZLIK Çocuklar ve Travma

Kendimize Oynadığımız Oyunlar: Direnç

Önyargı ve Ayrımcılık


38 08

18 02

İçindekiler 01 Editörden - Revan Çoban 02 Yalnızlık - Filiz Torun 08 Rüyalar - Asude Işık Tunca / Belkıs Elitaş 14 Kardeş Olmak - Hülya Seferoğlu 18 Sosyal Fobi - Melek Atakul 22 Haset ve Rekabet: Kendi Kuyruğunu Yiyen Yılan Danışman Psikolog Leyla Navaro ile röportaj Berna Ergun / Gülseren Kaya / Revan Çoban 28 Kendimize Oynadığımız Oyunlar: Direnç - Gonca Baştuğ / Yeliz Bilgin 32 Çocuklar ve Travma - Klinik Psikolog, Dr. Olcay Güner 38 Önyargı ve Ayrımcılık - Çeviren: Ceni Palti 40 Bizden Haberler

28


Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü

Editörden

Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü

Değerli Okurlar;

Editör Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama . M A T S I Y A H / matsiyah.co.uk Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Fotoğraf Ahmet Naci Tacer Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü

.

Baskı umur / umur.com.tr Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 12 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

gelisimdergisi@terakki.org.tr

İlk sayımızı yeni bir yıla girdiğimiz günlerde paylaşmıştık sizlerle. Şimdi ise ikinci sayımızda beraberiz. Ne çabuk geçmiş günler. Kim bilir ne çok sevinç, üzüntü, umut, arzu sığdırdık bu günlere ve yaşanacak ne çok an daha var. Akıp giden bu zaman içerisinde durup düşünmeyi, çevremizde olup bitenlerle ve kendimizle ilgilenmeyi çoğunlukla erteliyoruz. Yapılacak, yetiştirilecek o kadar çok iş var ki ailemize, çocuklarımıza, arkadaşlarımıza yeteri kadar zaman ayıramıyoruz. Oysaki zaman çok hızlı geçiyor ve geri gelmiyor. İlkokula başladıkları günü bugün gibi hatırladığımız çocuklarımız belki de artık ortaokulda, lisede. Kucağımıza almamıza, odalarına girmemize izin bile vermiyorlar. Hafta sonlarını, tatillerini arkadaşlarıyla geçirmek istiyorlar. Daha dün değil miydi, “Anne, baba hadi gel oyun oynayalım?” dedikleri zamanlar. Yorulup kucağımıza gelmek istedikleri anlar, masal anlatmamızı bekledikleri saatler. Ne zaman geçti onca yıl… Evet, sevgili anne babalar, zamanı durdurmak mümkün değil. Çocuklarımızla geçirdiğimiz her an değerli, onları duymak, anlamak için bazen sözcüklerin de ötesinde onların oyunlarına eşlik etmek, davranışlarını gözlemlemek onların yaşantıları hakkında birçok ipucu veriyor bizlere. Büyüyen ve değişen çocuğumuzu tanımak ve onu karşılaşabileceği tehlikelerden korumak adına çocuklarımızla kuracağımız ilişki büyük önem taşıyor. Çocuklar üzerinde travmatik etkiler bırakan olayları son zamanlarda gündemde daha çok görmeye başladık. Biz yetişkinler bile zaman zaman yaşanılanlardan büyük ölçüde etkilendik, televizyonları izleyemez, gazeteleri okuyamaz olduk. Oysa yaşanan gerçeklik bir kez daha çocukları duymanın, anlamanın, onları kendilerini koruyacak dayanıklılıkta yetiştirmenin her şeyden önce anne baba olarak onlarla iyi bir iletişimde olmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi bizlere. Hayatın her anında çocuklarımızı korumamız elbette mümkün değil ama onlara sorumluluk vererek, kendilerini ifade etmelerini sağlayarak, güçlü yönlerine vurgu yaparak, onlarla geçirdiğimiz anlarda gerçekten “orada” olarak hem bizlerle olan iletişimlerini güçlendirebilir hem de travmatik yaşantılara karşı dirençlerini artırabiliriz. Gelişim dergimiz aracılığıyla bizler de sizleri çocuklarınızı daha iyi anlamınıza yardımcı olacak konu ve konuklarla buluşturmayı amaçlıyoruz. Bu sayımızda da yine ilginizi çekeceğine inandığımız konulara vurgu yaptığımızı düşünüyoruz. Her zaman olduğu gibi dergimizle ilgili görüşlerinizi ve önerilerinizi gelisimdergisi@terakki.org.tr adresine iletebilirsiniz. Sevgili anne babalar, uzun bir yaz tatiline girerken öncelikle çocuklarınızla birlikte nice güzel anılar biriktireceğiniz, yeri geldiğinde çocuk olup onların coşkularına eşlik edeceğiniz, yeri geldiğinde de hüzünlerini paylaşacağınız sağlıklı, huzurlu ve yaşamın tadını çıkarabileceğiniz keyifli bir yaz tatili dilerim. Sevgiyle Kalın.

Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman

01


Yazan: Psikolojik Danışman Filiz Torun

YALNIZLIK Yalnızlık bazen kaybettiğimiz birinin arkasından yaşadığımız bir duygudur, bazen de kaybedilen sadece bir duygudur, daha önce paylaşılan bir duygu. Kimi zaman dört elle sarıldığımız bir düşüncede ya da inançta çevremizdekiler tarafından anlaşılmadığımızda yaşadıklarımızdır. 02


Nedir yalnızlık? Konu yalnızlık olunca bir tanım yapmak güçleşir ve birçok soru gündeme gelir. Neden bazen yalnızlıktan kaçarken bazen yalnız kalmayı isteriz? Hangi yalnızlık korkutur, hangi yalnızlık acıtır? Yalnızlık nasıl yaşanır? Ne zaman yalnızlık yaşanması güç bir hal alır? Hep yalnız olmayı istemekle, hiç yalnız kalamamak arasında bir fark var mıdır? Tüm bu sorulara yanıt aramaya çalışmak yalnızlığı ifade eden karanlığı biraz olsun aydınlatacak ve belki de yalnızlık daha katlanılabilir olacaktır. Yalnızlığın tanımı zordur, yaşattığı duygu ağır. Herkes için farklı anlamları olmakla birlikte genel olarak sözlüklerde “Yalnız olma durumu, kimsesizlik, ıssızlık, tenhalık, boşluk” olarak tanımlanmaktadır. Bu kadar olumsuz anlamlarla yüklü olması insanda kaçma hissini doğal olarak uyandırır. Öte yandan yalnızlık, tek başına olabilmek, kendine yetebilmek, bağımsız ve özgür olabilmek, bireyselleşebilmek gibi olumlu anlamları da içerir. Yalnızlık bazen kaybettiğimiz birinin arkasından yaşadığımız bir duygudur, bazen de kaybedilen sadece bir duygudur, daha önce paylaşılan bir duygu. Kimi zaman dört elle sarıldığımız bir düşüncede ya da inançta çevremizdekiler tarafından anlaşılmadığımızda yaşadıklarımızdır. İçinde bulunduğumuz grup tarafından dışlandığımızda da yaşadığımız duygu yine yalnızlıktır. Huxley, “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur.” der. Yalnızlığı en yalın haliyle anlatan bu ifade; insanın kendini hissedebilmesi, ne düşündüğünü bilebilmesi, özgür olabilmesi, yalnızca kendine ait eşsiz bir varoluşu yaşayabilmesi için insani bir durum olan yalnızlığını tanıması gerektiğini söyler. Yalnızlık insani bir durumdur ama aynı zamanda insan doğası gereği sosyal bir varlıktır; büyümek, gelişmek ve öğrenebilmek için kişiler arası ilişkilere muhtaçtır. Öyleyse yaşam boyu insanın payına düşen hem yalnızlığını hem de insanlara muhtaç oluşunu kabul etmek olacaktır. Böylece insan, ne kalabalıklar arasında kendini kaybedecek, ne de kendi yalnızlığında kaybolacaktır.

Yalnız Olmak mı? Kendi Başına Kalabilmek mi? Tek başına olan biri her zaman yalnız hissetmez. Aksine tek başına kalmak kişinin kendi tercihi olabilir. Örneğin tek başına tatile çıkmayı arzu edebilir ya da yürüyüşe çıkmayı, kitap okumayı, resim yapmayı… Bu durumlar insanın kendi başına olmaktan da keyif aldığı, kendi başına olmak için fırsatlar yarattığı anlardır. Tek başına olabilmek önemlidir; çünkü yalnızca keyif aldığımız vakitler yaratmanın dışında düşünebilmek, ders çalışabilmek, üretebilmek, yaratabilmek için de bir gerekliliktir. İngiliz psikanalist Winnicott’un geliştirdiği bir kavram olarak kendi başına kalabilme kapasitesi ruhsal olgunluk açısından da son derece önemlidir. Yalnız olmak ise tek başına olmak, tek başına kalmak değil, “kimsesiz” olmaktır. Yalnızlıkta hep bir şeylerin eksikliği hissedilir. Bir anlamda tamamlanma ihtiyacı ortaya çıkar. Tükel, yalnızlıkta acı ve rahatsızlığın eşlik ettiği bir uzaklık duygusu olduğunu, çok sayıda insanla birlikte olup da pekâlâ yalnızlık hissedilebildiğini belirtir. Şöyle devam eder “Yalnızlık hoşnutsuzluk duygularının eşlik ettiği bir ruhsal durum olarak ele alınabilirken kendi başına olabilme, kişinin insanlardan ayrı olup da uzak hissetmediği, hazzı da dışarıda bırakmayan bir varoluş durumu olarak görülebilir. Kendi başına olabilme, bir anlamda uzak değil ayrı, kaybolmuş değil özgür olmaktır.”(Tükel, 2001).

Bilmezler yalnız yaşamayanlar, Nasıl korku verir sessizlik insana; İnsan nasıl konuşur kendisiyle; Nasıl koşar aynalara, Bir cana hasret, Bilmezler. Orhan Veli Kanık

03


Yalnızlık “hiçbir ilişkinin” olmadığı duygusu, ilişki kurulabilecek hiç kimsenin olmadığı duygusudur. Yalnız iken, birey kendini herkesten yalıtılmış, ayrışmış, tüm duygusal bağları kopmuş gibi algılamaktadır. Sanki etrafında aşılması güç duvarlar örülmüştür. Bu duvarları kendisiyle duygusal bağlar kurabilecek birilerinin varlığı olmadan aşamaz. Kendi başına kalabilen kişi ise kendi isteğiyle etrafına duvar örer ve istediği zaman da bu duvarın dışına çıkar. Weiss, yalnızlık üstüne yaptığı çalışmalarda yalnızlığın herhangi bir insani iletişimin ya da ilişkinin olmaması olarak algılanmaması gerektiğini belirtmiştir. Yalnızlık, insanı saran, aidiyet ve bağlılık duygularının hissedildiği özel bir ilişkinin olmaması demektir. Weiss, her bireyin yalnızlık deneyiminin birbirinden farklı olduğunu vurgularken, yalnızlığı iki kategori içinde değerlendir-

miştir. Duygusal yalnızlık, güvenlik hissi yaşatan yakın duygusal bağlanma figürünün yokluğu veya kaybıyla ilintili olarak yaşanan ayrılma kaygısından kaynaklanırken, toplumsal yalnızlık, toplumsal bir ağ ya da topluluğa ait olmama duygusunun eksikliğinden kaynaklanır. Yalnızlık, rahatsızlık veren ve önemli gereksinimlerin karşılanmadığına dikkat çeken, anımsatıcı bir işlev görür. Bu noktada önemli olan yalnızlığın işaret ettiği bu gereksinimlere odaklanmaktır (Weiss’ten aktaran Aysun, 2010). Ancak bu işaretler sayesinde kendimize ait bir şeyler bulabilir, yalnızlığın oluşturduğu karanlıktan aydınlığa çıkabiliriz. Sessizliği bozacak, karanlığı aydınlatacak ise bir insanın varlığıdır. Canseverin (1997) de dediği gibi “İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor.”

Yalnızlık bir yağmur gibidir. Akşamlara doğru denizden yükselir; Uzak ve sapa düzlüklerden gelir, Çıkar gökyüzüne, onundur her zaman. Ve gökyüzünden kente düşer ardından. Yağmur olup alaca saatlerde iner, Sehere dönerken bütün sokaklar Ve aradığını bulmadan bedenler, Bezgin ve üzgün birbirinden kopar; Ve birbirine nefret dolu insanlar, Bir yatakta yan yana yatarsa: O zaman akar yalnızlık ırmaklarca…. Rainer Maria Rilke

Yalnızlığın Yüzleri Karanlık ve sessizlik yalnızlığı güçlü bir şekilde anlatan iki metafordur. İnsanın en temel korkuları da karanlık, sessizlik ve yalnızlık üzerinedir. Bazen bu korku öylesine güçlü hissedilir ki bu hissi bir an önce bastırmak en önemli amaç haline gelir. Bastırılan, kendinden bile saklanılan yalnızlık, kalabalıklarla örtülür. Burada anlamlı ilişkiler kurmak yerine, yalnız kalmamak amaçlanır. Kimle birlikte olunduğunun önemi yoktur önemli olan birlikte olmaktır. Hep bir şeylerle meşgul olunur. Zaman zaman durarak, nefes alarak yürümek yerine sürekli koşulur. Koşarken insan ne düşünebilir, ne duygularının farkında olabilir ne de etrafta ne olup bittiğini görebilir. Hız tüm görüntüyü bozar, her şey birbirine karışır. Gittikçe bireyselleşmenin önem kazandığı, kutsandığı bir dünyada yalnızlık daha da korkutucu bir hal almaktadır. Öyle ki teknolojinin gelişmesiyle birlikte cep telefonu, internet kullanımı ilişkilerin boyutunu değiştirmiş, gerçek ilişkiler yerini sanal ilişkilere bırakmıştır. Facebook, twitter vb. sosyal ağlar ile insanlar sözde yalnızlıklarını doldururken gerçeklik neredeyse tanımını yitirmiştir. Sosyal hayat yerini sanal hayata bırakmış insanlar birbirileri ile gerçekten temas etmez hale gelmişlerdir. Yalnızlık, ondan kaçmaya çalışılırken diz boyu olmuştur. İnsan neden yalnızlıktan kaçar? Yalnızlığın acı verici bir deneyim olarak yaşanması şüphesiz bu sorunun cevabı olarak yerini alır. Kimsesiz kalmak, dahası kişi için anlamlı duygusal bağların kaybına katlanmak kolay değildir. Diğer yandan yalnızlık, kişinin kendiyle baş başa kalmasına, düşünmesine de neden olacaktır. Düşünmek bir gerçeğin ortaya çıkmasını, görmek istenilmeyenin görülmesini, bastırılmak istenilenin fark edilmesini sağlayacaktır. Örneğin mutlu olunup olunmadığı, istenilen hayatın yaşanılıp yaşanılmadığı, almakta geç kalınan bir karar, fırsat bulduğu ilk boşlukta yani ilk yalnızlık anında kişinin üstüne tüm ağırlığı ile çökecektir. Eğer kişinin bu değişimi ele alacak ruhsal gücü yoksa bu durumda yapacağı tek şey kaçmak olacaktır. Yalnızlık bazen görünür bazen de görünmez. Başka bir ifadeyle her zaman aynı şekilde aynı biçimde görülmez. Onu kimi zaman koşuşturan bir insanın yüzünde, bazen de kalabalıkların içinde,

04


bazen de mutsuz bir ifadede görürüz. Yalnızlığın yüzleri farklıdır; ancak bazı durumlar vardır ki yalnızlık yalnızca onu yaşayan kişiye değil, tanık olanlara da acı verir. Neredeyse bir ölüm sessizliği söz konusudur. Kristeva’nın (2009) ifadesiyle “Yere sanki çiviyle bağlarcasına” bir hareketsizlik, cansızlık yaşanmaktadır. Bu nokta artık normal olmayan, patolojik bir hal alan, üzerinde farklı durulması gereken bir durumdur. Peki, neden yalnızlığın yaşanma biçimleri, yalnızlık karşısında yaşanılan durumlar birbirinden farklıdır? Neden yalnızlık üzerine tüm soruların cevapları kişiden kişiye değişir? Her soruda olduğu gibi bu sorulara da daha eskilere gitmeden, yalnızlığın kökenlerine inmeden cevap veremeyiz.

Yalnızlığın Kökenleri İnsanın yalnızlığı doğumuyla başlar. Dokuz ay boyunca göbek bağıyla bağlı olduğu tam bir birliktelik ilişkisi içindeyken doğar ve dünyaya gelir. Göbek bağından ayrılmış ve yalnız kalmıştır. Yaşamak için bir başkasına, ona bakan kişiye, annesine muhtaçtır. Anne çocuğun tüm ihtiyaçlarına eş duyumlu bir şekilde yanıt verir, çocuktaki güven gelişimi için bu çok önemlidir. Çocuk anne ile olan bu güvenli bağı içselleştirir. İçselleştirdiği bu yeterince iyi anne sayesinde bebek kendisini şimdi ve gelecekte güvende hissedecektir. Winnicott’un (2001),“Kendi Başına Olma Kapasitesi” başlıklı makalesinde, “Kendi başına olma kapasitesi” nin, bebeğin ya da küçük çocuğun, annesinin yanında kendi başına oynayabilme deneyimleriyle gelişebildiğini ve ruhsal olgunluk için gerekli olduğunu düşünür. Çocuğun beklediği anneden gelen geribildirimlerdir. Bu geribildirimler “Ben yanındayım ama sen bununla başa çıkabilirsin.” anlamında olduğunda çocuk için geliştirici olacaktır. Bu sayede anne çocuğun bağımsız olarak benlik oluşturmasına izin verecek; ancak terk edildiği duygusunu da yaşatmayacak şekilde desteklemeye devam edecektir. Çünkü annenin görevi, sadece çocuğun gereksinimlerini anı anına karşılamak değil, çocuğun kendi başına durabildiği sakin dönemleri ve yalnızlık deneyimlerini gereksiz uyaranlarla bölmeyerek onun ihtiyacını fark etmek ve yalnızlık deneyimine eşlik etmektir. Zaman geçtikçe çocuk kendisini destekleyen anneyi içine alır ve bu şekilde sık sık anneye ya da annelik işlevini yerine getiren kimseye baş-

“Kendinden kaçanlara saklanacak yer kalmaz dünyada asıl yalnızlık o zaman başlar hayata geç kalmıştır kendine geç kalan…” Murathan Mungan

vurmadan yalnız kalabilir. Artık çocuğun özgüveni gelişmiştir, annenin ruhsal varlığı onun içinde sağlamlaşmıştır. Çocuk her bir gelişim evresinde gittikçe bağımsızlaşma ihtiyacı içindedir. Büyümek bir anlam-

da tam bağımlı bir yaşamdan bağımsızlaşmaya doğru giden bir serüveni ifade eder ve bu nedenle çocuk her bir gelişim evresinde gittikçe bağımsızlaşma ihtiyacı içindedir. Bağımsız zamanlar annenin ya da ona bakım veren kişinin eşliğinde tek başına kalabildiği anlardır. Çocuğun ihti-

05


"Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla bir arada olmayı da beceremez." Michel Foucault 06


yacını fark etmek yaşamsal bir önem taşır. Tek başına kalabilen çocuk kendi başına oynayabilen, ders çalışabilen, kendi başına kalabildiği anları yaratıcılığıyla doldurabilen çocuktur. Bazen de bu süreç farklı yollara sapar. Çocuğa bakan kişinin ihtiyaçları çocuğun ihtiyaçlarının önüne geçer. Çocuğu hiç yalnız bırakmayan, çocuğun kendisinden bir şey talep etmesini beklemeden onun ihtiyaçlarını gideren anne çocuğun bağımsızlaşmasının önüne geçecektir. Bu aynı zamanda çocuğa kendi bireyselliği için alan açmamak, çocuğun düşünme süreçlerinin de önüne geçmek demektir. Bir tür engellemedir. Çocuğun gereksinimlerini ifade etmesine fırsat tanımadan onları karşılamaya çalışmak çocuğu düşünmek yerine eyleme iter. Eylem halinde olmak, tek başına kalamamak, tek başına düşünememek, tek başına çalışamamak ancak sürekli hareket halinde olmak demektir. Öte yandan çocuk hazır olmadan yalnız bırakıldığında, ihtiyaçları karşılanmadığında yalnız olmayı bir tehdit olarak yaşar, her an hep bir ötekinin varlığına muhtaç olur. Hep görünmek ister, görünmemek sanki var olmamak gibidir. Bu kadar endişe içindeki bir çocuk tek başına yapması gereken hiçbir şeyi yine yapamaz. Gelişimin ilerleyen aşamalarında, ergenlik döneminde ise yalnızlık başlı başına bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Yalnızlık duygusu ergenlik döneminin en temel duygulanımlarından biridir. Her ergen kendini farklı ölçülerde de olsa yalnız hisseder. Kimsenin kendisini anlamadığını, yeteri kadar sevmediğini, herkesten farklı olduğunu bir anlamda dışlandığını düşünür. Yalnızca kendisine ait bir düşünce, bir istek, bir arzuyu oluşturabilmek için anne-babadan uzaklaşmak, bir kimlik bulma uğraşında yalnız olmak durumundadır. Bunu yaparken kendine ait alanlar yaratmak ister, odasına kapanır, kendi dünyasına çekilir. Ergen bu tek başına olduğu süreçte kendi ile ilgili keşiflerde bulunacak, yeterliliklerini fark edecek, içsel zenginliğini dışarı taşıyacaktır. Bu süreç aynı zamanda kaygı, şüphe, acı ve gerilime neden olma ihtimali de taşımaktadır. Anne babaların bu dönemde yapabilecekleri tıpkı küçük bir bebeğe, çocuğa yaklaştıkları gibi yaklaşmaları yani ergene ihtiyacı olduğu alanı açmaları, yalnız kalmak istediği zamanları ona tanımaları, destek istediğinde ise yanında olduklarını hissettirmeleri olacaktır.

Son Söz... Rus yazar ve aktör, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Andrey Tarkovski kendisi ile yapılan “yalnızlık” üzerine söyleşide “İnsanlara son olarak ne söylemek isteriniz?” sorusuna şöyle yanıt verir: “Bilmem… Sanırım yalnız olmayı öğrenmeleri gerektiğini ve kendi başlarına mümkün olduğu kadar çok zaman geçirmek için uğraşmalarını söylemek isterim. Bugünün gençlerinin hatalarından biri gürültülü, bazen neredeyse agresif etkinliklerde bir araya gelmeye çalışmaları. Kendini yalnız hissetmemek için bu başkasıyla beraber olma arzusu bence çok talihsiz bir gösterge. Her insan çocukluktan itibaren kendiyle zaman geçirmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyar. Yalnız olması gerekmez ama kendiyle kaldığında sıkılmamalıdır. Kendi kendine kaldıklarında sıkılan insanlar bana kendilerine verdikleri değer açısından bir tehlikenin içindeler gibi gelir.” Kendi başına kalabilmek insani bir durum, insani bir duygudur. Aynı zamanda var olan durumları yeniden ele almaya, dönüştürmeye yönelik bir fırsattır. Kişinin kendi ile ilgili bir şeyler keşfedebilmesi, yaşamını dönüştürebilmesi, onu daha da zengin hale getirebilmesi için açılması gereken bir kapıdır. Üstelik aydınlığa açılan bir kapı.

KAYNAKÇA • Aysun, S. (2010). Yalnızlık Üstüne: Sesimi Seven Var mı? Psikeart Dergisi, sayı:11. Art Dergi • Borgna, E. (2015). Ruhun Yalnızlığı. Çev.: Meryem Mine Çilingiroğlu. Yapı Kredi Yayınları • Cansever, E. (1997). Gül Dönüyor Avucumda. Adam Yayınları • Kanık, O. V. (2014). Bütün Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. • Mungan, M. (2005). Elli Parça. Metis Yayınları • Püsküllüoğlu, A. (2012). Türkçe Sözlük. Arkadaş Yayınları • Rilke, R. M. (2009). İmgeler Kitabı. Çev: Yüksel Pazarkaya. Cem Yayınevi. • Tükel, R. (2001). Yalnızlık Üzerine Notlar. Psikanaliz Yazıları, sayı:3. Bağlam Yayınları • Winnicott, D.W. (2001). Kendi Başına Olma Kapasitesi. Çeviren: Raşit Tükel. • İnternet Alıntısı, http://koltukname. com/2013/04/22/neden-yalnizkalabilmeliyiz-tarkovskiden-tavsiyeler/

07


Yazan: Psikolojik Danışman Asude Işık Tunca Psikolojik Danışman Belkıs Elitaş

RÜYALAR Çocuklarla, onların düşlerini konuşmak, paylaşmak, gelişimlerini desteklemenin bir yoludur. Rüyadaki duyguları, kişileri, olayları konuşup onun iç dünyasını dışa vurmasına ve anlamlandırmasına fırsat vermek önemlidir. Bunun için önce kendi gördüğünüz bir düşü anlatmakla başlayabilirsiniz. Kendi rüyalarınız hakkında konuşup eğer hatırlıyor ise onun rüyasını konuşmasına fırsat verebilirsiniz.

08


Bazen hiç bitmesin uzun sürsün isteriz. Bazen de çabucak uyandığımıza seviniriz. Gördüğümüz rüyalara anlamlar yükleyerek o anlamları çözmeye çalışırız. Yıllardır üzerinde düşünülen, bilim dünyasının gizemli alanlarından biridir rüyalar. Nörologlar, psikiyatristler ve psikologlar bu alanda araştırmalar yaparak keşfi zor olan bu dünyayı aydınlatmaya çalışmışlardır. Rüyalarla ilgili araştırmalar yapan Hipokrat, “Hipokratın Sağlık Bilgisi” adlı çalışmasında bazı rüyaların çeşitli hastalıklar ile ilgili olabileceği düşüncesi üzerinde durmuştur. Rüyalardaki sembolik kalıpların kişinin sağlık durumunu önceden haber verici nitelikte olabileceğini savunmuştur. 1800’lü yıllarda rüya nörofizyolojisiyle ilgili araştırma yapan Alfred Maury ise, rüyaların sürekli ve periyodik olarak özel zamanlarda meydana geldiğini ve uyanmadan önceki iç ve dış uyaranlarla oluştuğu varsayımını ilk kez ortaya atan kişi olmuştur. Rüyaların incelenmesi ile ilgili ses getiren gelişmeler psikanalizin kurucusu Freud ile başlamıştır. Freud rüyaları, bilinçaltımızdaki düşünce, his ve isteklerin su yüzüne çıkabildiği bir alan olarak görmüş ve rüyaların bilinçaltımıza ittiğimiz, bastırdığımız, kökeninde cinsel arzularla öfke barındıran duygu ve isteklerimizin çıkış yolu olduğunu savunmuştur. Rüyanın asıl işlevinin bilinçaltında bulunan ve kabul edilemeyen içgüdüsel isteklerin fantezisini kurarak doyum sağlamak olduğunu düşünmüştür.

"İnsan, ömrünün ortalama olarak 6 yılını rüya görerek geçiriyor." getirirler. “Arzu ve isteklerin yanında korkuları, gerçekleri, felsefi ifadeleri, illizyonları, vahşi fantezileri, hatıraları, geleceğe dönük planları, irrasyonel tecrübeleri, telepatik vizyonları, kehanetleri ve ilahi mesajları içerebilirler.” Kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Jung rüyalara oldukça geniş bir perspektiften bakmıştır. Jung’a göre rüyanın en önemli fonksiyonlarından biri de dengeleyici olmasıdır. Bu fonksiyonun ruhsal hayatımızı restore edici özelliği olduğunu savunmaktadır; çünkü denge bozulduğunda ruhsal hayatta tahribat yaşanır. Bu tahribatın tamirinde rüyaların öneminin büyük olduğunu vurgulamıştır. (Çetin, 2010) 1950’lere kadar teorik bakış açıları ile ele alınan rüyalar, bu tarihlerden sonra uyku laboratuvarlarının kurulması ve bilimsel verilerin elde edilmesiyle birlikte daha da ilgi çekici bir alan haline gelmiştir. Çeşitli görüntüleme yöntem ve

aletlerinin gelişmesiyle birlikte hayatımızın üçte birlik bölümü olan uyku ve rüyalarla ilgili araştırmaların sayısı hızla artmıştır. Uyku ve rüyaların görülme zamanlarına yönelik yapılan araştırmalarda rüyalar sıklıkla REM Uykusu denilen kısımda görülmektedir. Popular Bilim Dergisi’nin ekim sayısında uykunun beş evresinin olduğu ve bu evrelerin her gece dörtbeş kez tekrarlandığı belirtilmiştir. 1. Tavşan Uykusu: Alfa ve Teta dalgalarının olduğu evredir. Gözler yavaşça hareket eder ve kaslar rahatlar. Toplam uyku süresinin %5’i olan bu evrede uyandırılan biri uyuyor olduğunun farkına varmakta zorlanır. 2. Derin Uykuya Geçiş: Uyku süresinin %50’sini kapsayan bu evrede Teta dalgaları gözlemlenir. Göz hareketleri durur, beyin dalgaları yavaşlar. Uyandırılan kişi uykuda olduğunu hatırlar.

Freud rüya görmenin koruyucu işlevinin de uykunun devamlılığını sağlamak olduğunu söylemiştir. Bu nedenle rüyalarımızı bastırdığımız duygularımızın dosdoğru ortaya çıkması şeklinde değil imgeler yoluyla gördüğümüzü ve bunun uykunun bölünmesini engellediğini, kişinin ruhsal sağlığını koruyucu bir işlevi olduğunu belirtmiştir. “Freud'a göre, bir düşün anlamını bulup çıkarmamızı sağlayan şey, onun görünür içeriği değil, gizli içeriği ya da diğer bir deyişle, düş-düşünceleridir. (Özmen, Akar ve Yazar, 2006) Freud gibi rüyalarla ilgilenen bir başka isim de Jung’dur. Özellikle çocukluğunda gördüğü rüyalar ve bunların yaşamını değiştirdiğine dair inancı bu alana yönelik çalışmalar yapmasına sebep olmuştur. Jung’a göre rüyalar doğal olarak ortaya çıkarlar ve önemli görevleri yerine

09


3. Derin Uyku: Uyku süresinin %5’ini kapsayan bu evrede delta dalgaları gözlemlenir. Beyin bu evrede son derece yavaş olan delta dalgalarını yaymaya başlar ama arada daha kısa ve hızlı olan dalgalar da belirir. 4. En Derin Uyku: Uyku süresinin %15’ini kapsayan bu evrede delta dalgaları gözlemlenir. Beyin sadece delta dalgaları üretmeye başlar. Göz ve kas hareketlerinin tamamen durduğu evredir. Bu aşamada uyandırılan insanların zihinleri karışıktır ve uyanık konuma geçmeleri birkaç dakika sürer. 5. REM (Rapid Eye Movement) Uykusu: Beta dalgalarının gözlemlendiği bu evre uykunun %20-25’ini kapsar. Kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar, nefes ritmi bozulur. Kol ve bacak kasları paralize olur. REM evresinde uyanmak rüyaların net bir şekilde hatırlanmasını sağlar. Paralize olan vücut, kaslardan doğan hareket gücünü tamamen

kaybettiğinden en hatırlanabilen ve bastırılmış duyguların su üstüne çıktığı rüyalar bu evrede görülür. Paralize olmanın bir diğer olumlu yanı ise rüya gördüğümüz esnada hareket etmemize engel olarak kendimizi ve çevremizi fiziksel bir zarardan korumasıdır. REM dışı uykuda sıklığı az olsa da rüya görülmektedir. REM rüyaları bilinçdışı süreçlerle daha çok bağlantılı iken REM dışı evrelerde görülen rüyalar daha gerçekçidir. Neden sonuç bağlantısı, zaman ve mekân bağlantıları daha iyi korunmuştur. Yapılan araştırmalar REM dışı rüyaların uyandığımızda kendimizi iyi hissetmemize neden olan son derece pozitif bir içeriğe sahip olduğu, kendini olduğu gibi kabullenme ve özsaygı gibi benlik algısı ile ilgili temaların bu rüyalarda ön plana çıktığını göstermiştir. REM uykusu sırasında beynin amigdala (korku ve öfke gibi ilkel dürtülerden sorumlu beyin bölgesi) bölgesinin aktif olması sebebiyle çoğunlukla derinlerdeki korku-

ların açığa çıktığı, negatif duygulara ve deneyimlere dayanan rüyalar görüldüğü saptanmıştır. REM uykusu ile ilgili yapılan farklı araştırmalarda bebeklerin REM uykusunda daha fazla zaman geçirdikleri tespit edilmiştir. Bu durum REM uykusu ve rüya görmenin gelişimde rolü olduğunu düşündürmektedir. Eski ve yakın yaşantılar arasında bağlantı kuran rüyalar, belleği koruma işlevi de görmektedir. Bilişsel bakış açısını savunanlara göre ise rüya; günlük yaşantımızda aklımızı kurcalayan kaygı ve düşünceleri içeren zihinsel işleyişlerin bir uzantısıdır. Bilişsel yaklaşım, rüyaların bir düşünce biçimi olduğundan ve gün içerisinde çözümünü bulamadığımız sorunlarımıza çözümler üretme fonksiyonundan bahsetmiştir. Bu nedenle yetişkin rüyalarının içeriklerinin çocuk rüyalarına göre daha karmaşık olduğunu ifade etmişlerdir. Rüyalara ilişkin bir diğer teorik yaklaşım nöropsikoloji alanından gelmektedir. Bu yaklaşıma göre, beyin sapı yapılarından olan ponsun düzenli bir biçimde ateşlenmesiyle üretilen bir imge rüyanın temel uyaranıdır. Nöral ateşleme sayesinde görece anlamsız bir imgeyle rüyanın oluştuğunu ve sentez aşamasında beynin daha yüksek katmanlarının sürece dâhil olduğunu ifade eder ve bu yolla içsel olarak üretilmiş uyarandan daha anlamlı bir anlatımın kurulduğunu savunulur. Yani düş anlamsız olarak başlar ve daha sonra anlamlı hale gelir.

10


"Düşler düş görenin özel mitolojisidir." Rüyalarda Sık Rastlanan Temalar Popüler Bilim dergisinde en çok görülen rüya temaları şu şekilde sıralanmıştır:

• Okul, öğretmen, dersler ve öğrenme • Kaçma, kovalanma ve takip edilme • Cinsel deneyimler • Düşme • Bir yere geç kalma • Yaşayan bir insanın ölmüş olarak görülmesi • Uçma ya da kısa bir süre havalanma • Bir sınavdan geçememe • Düşmek üzere olma fakat son anda kurtulma Rüya temaları kısaca bireylerin rüyalarında ortaya çıkan karakteristik yapılar olarak tanımlanmaktadır (Beck & Ward, 1961). Hebbrecht ise rüyaların yalnızca araştırma yapmak için

iyi bir konu olmadığını, aynı zamanda rüyaların psikiyatrik bozuklukları tanılama ve tedavi sürecinde de kullanılabileceğini ifade etmektedir (Hebbrecht, 2007). Depresyon ve anksiyete bozukluğu gibi hastalıklarda ortaya çıkan belirtiler (DSM-IV-TR, 2000) ve rüyaların bireylerin duygularından, düşüncelerinden, algılarından, bilişlerinden, yaşantılarından vs. etkilenebileceği göz önünde bulundurulduğunda, psikiyatrik hastalıkların bireylerin rüyalarını etkileyebileceği düşünülebilir. (Genç, Koçak, Çelikel ve Başol, 2013) Araştırmalar, can sıkıcı rüyaların kökeninde, o sıralar hissedilen kaygı, korku ve üzüntü duygularının olabileceğini de işaret ediyor. Tabii tüm bilim insanlarının bu görüşte anlaştığını söyleyemeyiz. Bazıları rüya analizinin, kişinin kendini anlayabilmesi ve duygularını açığa çıkarabilmesi için güçlü bir yöntem olduğunu düşünürken, diğerleri anlamın yorumda değil, beyinde gerçekleşen süreçlerde saklı olabileceğini söylüyor.

Harvard Üniversitesi psikologlarından Deidre Barrett, “Rüyada gördüğümüz şeyler hakkında fikir yürüttüğümüzde o durumu iyileştirebilme gücüne sahip oluyoruz” diyor. Barrett, herkesin rüyaları kendisine has filtrelerden süzerek yorumladığını, dolayısıyla iki kişi aynı rüyayı görse de anlamlarının bireysel çıkarımla anlaşılamayacağını söylüyor. Bu nedenle, psikolojik olarak sıralanmış olan temalara bakarak herkes için aynı sonucun alınabileceği fikrine kapılmak çok doğru bir yaklaşım değil. (Emren, 2015) Her ne kadar rüyalarla ilgili çeşitli varsayımlar ortaya atılmış, araştırmalar yapılmış olsa da bunlar buz dağının görünen yüzü gibidir. Rüyaların tümüyle beyinle ilgili bir fonksiyon olup olmadığı, duygularımızın, yaşantılarımızın etkisi, geçmişte yaşadıklarımız ve gelecekte yaşayacaklarımız ile ilgisi gibi cevaplanması gereken çok soru vardır.

11


Rüyaları Neden Unuturuz? Hatırlamıyor olsak da hepimizin gece boyunca gördüğü rüya sayısı üç ile altı arasında değişmekte ve her bir rüyanın 5-20 dakika arasında sürdüğü düşünülmektedir. Uyanınca rüyalarımızın %90’ ının unutulduğu ifade edilmektedir. Freud “Rüyalarımızı unuturuz çünkü bizim bastırdığımız istek ve dürtülerimizi içerir, bilincimizde onları hatırlamak istemeyiz.” demiştir. Uyandığımız zaman rüyalarımızı unutmamız, bu rüyaların bizde kaygı uyandıran niteliklere sahip olmasından ve uyanıkken onları bastırma eğiliminde olmamızdandır. “Günümüzde geliştirilen modern nöro-bilimsel ku-

12

rama göre unutma, rüyada düşüncelerin sürekli ileri akışı ile açıklanmaktadır. Rüyada muhakeme eden, düşünceleri tekrar ele alan, geri dönüşler yapmayı sağlayan merkezin uykuda olduğu ve bu nedenle hiç düşünmeksizin rüyaların hep ileri doğru görüldüğü vurgulanır. Bu bilinçli uyanıklıktaki düşünce akışından farklıdır. Unutmamızda rol oynayan önemli bir diğer etken birçok rüya imgesinin belirsiz olmasıdır. Bu durum da kolayca unutmaya yol açmaktadır.” (Aslan, 2011) Rüyalarla ilgili çok sayıda araştırma yapan Dement, REM evresinde uyandırılan deneklerin %80 ‘inin rüyalarını hatırlamasına karşın, uykunun “derin uyku” evresinde uyandırılan deneklerin sadece %7’sinin rüyalarını hatırladıklarını saptamıştır.

Rüyalar olmazsa ne olur sorusunun yanıtı iyi bilinmemektedir; çünkü rüyalar unutulduğu için kişinin rüya görmediğini ispatlamak zordur. Öte yandan Rem uykusuna girerken uyandırılarak Rem yoksunluğu oluşturulan bireylerde ertesi gün daha fazla kaygı, sinirlilik, tahammülsüzlük ve dikkati toplama güçlüğü olduğu gözlemlenmiştir. Hiç rüya görmeyen kişilerin aslında gece uykularının çok az bölündüğünü, bu kişilerin deliksiz ve derin uyuduğunu söyleyebiliriz. Buna karşın çok sık rüya gören kişiler, sıklıkla uyandıkları için rüyalarını daha çok anımsamaktadır. Ancak bu fazla anımsama zihnin yorulmasına yol açmaktadır, uykunun dinlendirici özellikleri azalmaktadır. (Aslan, 2011)


Çocuklarla Rüyalarını Nasıl Konuşmalıyız? Çocukluk rüyalarına baktığımızda da çok genel anlamıyla üç tip rüya ile karşılaşırız.

• Gerçekliğe dayanan çocuğun yaşamındaki olumlu bir deneyimi ya da ulaştıkları gelişim düzeyini gösteren rüyalar • Fantastik serüvenler ve düşsel dünyaları içeren sembolik anlamlar taşıyan rüyalar • Rahatsız edici nitelik taşıyan, korkutucu kabuslar Çocuklarla, onların düşlerini konuşmak, paylaşmak, gelişimlerini desteklemenin bir yoludur. Rüyadaki duyguları, kişileri, olayları konuşup onun iç dünyasını dışa vurmasına ve anlamlandırmasına fırsat vermek önemlidir. Bunun için önce kendi gördüğünüz bir düşü anlatmakla başlayabilirsiniz. Kendi rüyalarınız hakkında konuşup eğer hatırlıyor ise onun rüyasını konuşmasına fırsat verebilirsiniz. Çocuğunuz size bir rüyasını anlattığında, sohbetinizi aşağıdaki başlıkları düşünerek şekillendirebilirsiniz:

• Ayrıntı-Tanımlama: Çocuğunuz hangi ayrıntıları anımsıyor? Gördüğü rüyada kişileri ve yerleri hatırlayabiliyor mu? • Duygular: Rüyasıyla ilgili hangi duyguları ifade ediyor? • Eylem: Gördüğü rüyada aktif bir role sahip mi? • Anlam: Çocuğunuz gördüğü rüyayı nasıl anlamlandırıyor? Birçok çocuğun tanımlamakta güçlük çektikleri kabuslara duyarlı yaklaşılması oldukça önemlidir. Ortalama 5 yaşına kadar rüyalarla gerçekliği birbirinden ayırt etmeleri güçtür. Çocuklar rüyada gördüklerini gerçek sanarak daha fazla etkilenirler. Bu nedenle özellikle çocuklarla kabuslarını konuşurken, ikna etmeye çalışmak, gördüklerinin var olmadıklarını söylemek yetersiz kalabilir. Gece kabus gördüğünde yanına gitmek, sarılarak güvende hissettirmek rahatlamasına yardımcı olur. Anlatmak isterse dinleyebileceğinizi ve duygusunu anladığınızı hissettirmek de önemlidir.

KAYNAKÇA • • • • • • •

Emren, T.(2015). Popular Science, Ekim Sayısı Freud, S. (1899). Düşlerin Yorumu 1. Çeviren: Kapkın, E. İstanbul: Payel Yayınları (2. Basım) Özmen, E.(2012). Rüyada Uyanmak. İstanbul:İletişim Yayınları Irak, M. (1998). Uyku ve Bilgi İşleme Süreçleri, 12 Eylül 2015, http://tinyurl.com/jhjjvnt Çetin, Ö. (2010). Jung Psikolojisinde Rüya, 20 Eylül 2015, http://tinyurl.com/jt9wr54 Aslan, S., (2011). Rüyalar Ve Uyku, 20 Eylül 2015,http://tinyurl.com/h6h7v87 Özmen, E., Akar, H., Yazar, M.S.(2006). Düş Çalışması Üzerine, Eylül 2015, http://tinyurl.com/j8yk7rb • Genç, A., Koçak, R., Çelikel, F., Başol, G. (Mayıs 2013). Rüya Temaları Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması. 20 Eylül 2015, http://tinyurl.com/zxr7gm3 • Aygün, E., Rezaki, M. (2004). Uykunun Nörobiyolojisi ve Uyku Üzerine Etkileri. 23 Eylül 2015, http://tinyurl.com/hetwnjn • Spurr, P. (2002). Çocuğunuzun Düşlerini Yorumlama-Çocuk Düşleri. Çeviren: Ezber, G. İstanbul: Bilge Kültür Sanat

13


Yazan: Psikolojik Danışman Hülya Seferoğlu

KARDEŞ OLMAK Yaşamının her parçasına ortaklık edecek olan kardeşi kabul etmek doğal olarak zordur. Aslında zaman içinde fark eder ki, yeni gelen anne babasından sonra en çok bir arada olacağı kişidir, elmanın bir diğer yarısıdır.

14


Bebek dünyaya geldiğinde önce anne ve babası ile karşılaşır. Annesinin sesi, kokusu onun için özel bir anlam taşır, aralarında güçlü bir bağ vardır. Annesi ve babası için de dünyanın merkezinde “O” vardır. Bu özel bağ bebeğe hâkimiyetin sadece kendisinde olduğunu, biricik olduğunu düşündürür. Yeni bir kardeşin bu dünyaya eşlik etmesi her şeyden önce ilk doğanın “biricik-tek olma” durumunu sarsar. Artık anne babası sadece ona ait değildir, tahtın bir ortağı daha vardır. Yaşamının her parçasına ortaklık edecek olan kardeşi kabul etmek doğal olarak zordur. Aslında zaman içinde fark eder ki, yeni gelen anne babasından sonra en çok bir arada olacağı kişidir, elmanın bir diğer yarısıdır. O diğer yarı, zaman zaman rekabet içine gireceği, aynı zamanda çok sevip koruyacağı, sırdaşı ve anne babasının bir nevi devamı olan kişidir. Asya’da yetişen yaraların iyileştirilmesi, kanamayı durdurması, sinirleri yatıştırması ve nefes darlığına iyi gelmesi ile bilinen ağacın adının “Kardeş Kanı” olarak adlandırılması da bir tesadüf değildir. Kardeş ile kurulan ilişki, dış dünya ile kurulan ilişkidir. Kardeş, grup bilincinin ve adalet duygusunun oluşmasına zemin hazırlar; çünkü kardeşlik aslında küçük bir grubun üyesi olmak gibidir. Grup içerisine girildiğinde kişilerin kendi biricikliğinden vazgeçmesi ve diğer üyeleri kabul etmesi gerekir. Kendi isteği ile girmediği bu grupta olmak demek; yeni gelen üyeyi kabul etmek, farklılıklara saygı duymak, bazen lider olmak, bazen geri planda kalabilmek demektir. Çocuk kardeşi olduğunda annenin de desteği ile kendi biricikliğinden vazgeçerek sevgisini kardeşine yöneltebilirse ilerde bu sevgi başkalarını sevme kapasitesine dönüşebilir. Kardeşle yaşanan deneyimler ilerde kurulacak arkadaşlıkların temelini oluşturur. Aile içerisindeki her birey kendi farklılığı ile var olur. Çocuklar kardeşleri ile girdikleri etkileşimle birbirlerinin deneyim ve bilgilerinden beslenirler. Bu bir bakıma çocuğun entelektüel gelişimine de katkıda bulunur. Örneğin ödevlerini yaparken birçok çocuğun abisi veya ablasından destek aldığı ve ondan bir şeyler öğrenmenin keyfini yaşadığı görülür. Büyük çocuk için de bu keyifli bir süreçtir. Öğreten olmak büyük olduğunu hissetmenin bir yoludur. Kardeşle kurulan ilişki gelecekteki rollerimiz için de birer prova gibidir. Örneğin kardeşi olan bir kız çocuğu kardeşine bakarak annelik, erkek çocuk ise babalık duygusunu tadabilir. Aynı zamanda kardeşler ailenin boşanma, hastalık gibi

ailenin içinde bulunduğu zor süreçlerde de birbirlerine destek olurlar. Kıskançlık normal ve sağlıklı bir duygudur ve o çocuğun sevme kapasitesi olduğunu gösterir. (Winnicott, 2013) Kardeş olmanın getirdiği olumlu yaşantıların yanı sıra özellikle ebeveynler söz konusu olduğunda kardeşler arasında rekabet ve kıskançlık da yaşanır. Rekabet doğal bir durumdur; çünkü çocuk kardeşinden farklılaşarak kendi varlığını ortaya koymaya çalışır. Farklılaşma bilinçdışı bir stratejidir ve çocuğun kardeşten tamamen farklı nitelikleri benimsemesini sağlar. Kardeş akademik olarak başarılı ise diğer kardeş spora yönelir. Buna “diğeri ne ise o olmama” denir. Ama bu kardeşin reddi anlamına gelmez. Aksine bu durum rekabete

yön verir. Zamanla daha uyumlu bir kardeş ilişkisi ortaya çıkar (Vivona’dan aktaran Korkut 2014). İtalya'nın ''La Repubblica'' gazetesi için röportaj veren Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk ağabeyinin Yale Üniversitesi'nde Kimya Mühendisliği okuduğundan bahsederek kendisi için de "Aile her zaman ilk çocuğun eğitimine daha çok odaklanmış oluyor. O da hep daha fazla sorumluluk sahibi olmak zorunda hissediyor. Bir yere gittiğimizde o, caddeleri ararken ben havaya, vitrinlere bakıyor, hayaller kuruyordum." yanıtını vererek “diğeri ne ise o olmama yolunda” nasıl ilerlendiği açıklıyor aslında. Aileler kardeşler arasındaki rekabeti ve kıskançlığı azaltmak ve aradaki dengeyi kurabilmek adına çocuklarının farklı olduklarını kabul etmeli ve bu farklılıkları ortaya çıkararak birey olmalarına, farklı yollarda yürümelerine izin vermelidirler.

15


İkiz Olmak İkiz olarak dünyaya gelmek, yaşamın ilk anından itibaren tek ve biricik olamamak, ilk andan itibaren diğerinin varlığını tanımak ve kabul etmek demektir. Gerek doğum anında gerekse doğumdan sonra bedensel ve duygusal ihtiyaçlarını ertelemek ve diğerine göre yaşamayı öğrenmek demektir. İkiz olmak aynı duyguları paylaşmak, aynı karaktere sahip olmak demek değildir; ikiz kardeşlerin kendilerine ait ilgileri ve beklentileri vardır. İkiz kardeşler arasındaki bağ diğer kardeş ilişkilerine göre daha farklı bir dinamiğe sahiptir. Bu bağ kardeşlerin dış dünyaya karşı güçlü bir şekilde kenetlenmelerini, aralarında ortak bir dil oluşturmalarını sağlayabilir. Anne babaların bile içine giremedikleri bu dünya, ikizler arasında yoğun rekabeti de beraberinde getirir. İkiz olmak hem anneden hem de ikizinden bağımsızlaşmak için daha çok çaba sarf etmeyi gerektirir. Anne ve babalar, ikiz çocuklarının farklılıklarını göz önünde bulundurarak verdikleri geri bildirimlerde, onlara karşı olan tutum ve davranışlarında aşırı eşit davranma çabasına girmemelilerdir. İkizlerin farklılıklarının görülmemesi, örneğin aynı etkinliklere yönlendirilmeleri, aynı kıyafetlerin giydirilmesi, aynı hediyelerin verilmesi onlar arasındaki

rekabetin ve kıskançlığın daha da güçlenmesine neden olabilir. Bu nedenle ikizlerden her birine ayrı ve özel zaman ayrılmalı, birinin yaptığı hata nedeni ile adil olmak adına ikisine de uyarı verilmemelidir. Onların farklılaşmalarına izin verilmeli, bağımsız birer birey oldukları kabul edilmeli, başarı gösterdikleri bir alanda diğeri üzülüp kıskanmasın diye başarıları göz ardı edilmemelidir.

Kardeş İlişkilerini Etkileyen Dinamikler Yaş Farkı Anne ve babalar ikinci bir çocuğa sahip olmayı istediklerinde çocukları arasındaki ideal yaş farkının ne olması gerektiğini merak ederler. Temelde iki kardeş arasında ideal yaş farkının ne olacağından çok anne ve babanın ikinci çocuğa ne kadar hazır olduğu daha önemlidir. Bununla beraber yaş farkı ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Kardeşler arasında yaş farkının az olması rekabet ve kıskançlığın artmasına neden olmakla beraber, iki kardeşin yaşları ve gelişim dönemleri ne kadar yakın olursa, birlikte paylaşımlarının da o kadar arttığı düşünülmektedir. Diğer taraftan, yaş farkı arttıkça büyük olan çocuğun büyük olma avantajlarını kullanarak küçük kardeşi daha fazla kabul ettiği, birbirlerine bakım verme, örnek alma gibi konularda tamamlayıcı konumda oldukları, buna

Kardeş olmak; aynı rahimden olmak, hayata gelmek… Kardeş olmak; aynı memeden süt emmek, beslenmek… Kardeş olmak; aynı kişinin seni sevmesi için çabalamak, sevgiyi paylaşmak… Kardeş olmak; hem senden hem senden olmayanla hayatı paylaşmak…

16

karşın büyük çocuğun kardeşe karşı daha fazla güç ve otorite kullanmaya meyilli olduğu görülmektedir. Doğum Sırası Doğum sırası çocuğun kişilik özelliklerini ve kardeşler arasındaki ilişkileri etkileyen unsurlardan biri olarak görülmektedir. İlk çocuk belli bir süre için ailenin göz bebeğidir. Bu süreç içerisinde her dediği yapılırken gelen bir kardeş onun tahtını sarsar. Artık büyük olan çocuk beklemeyi, paylaşmayı öğrenerek yeni ortama uyum sağlamak zorunda kalır. Konumunu korumak için daha aktif ve lider bir konuma geçmeye çalışabilir. İkinci ve üçüncü çocuk daha karmaşık bir aile ortamına gelmiştir. Zaten var olan canlı bir örüntü vardır. İkinci gelir ve eskisi için artık her şey değişmiştir. Peki, yeni gelen bebeğe ne olur? Gelen yeni üye abisi ya da ablasını taklit ederek gözlemleyerek daha çabuk sosyalleşir. Ortanca çocuk ise ailenin daha az farkında olduğu bir çocuk konumundadır; çünkü ilk çocuğun aile içerisindeki itibarına ve küçük çocuğun ilgisine sahip değildir. Doğum sıralamasının kişiliği etkilediği düşünülse de anne ve babaların çocuklar arasında dengeyi kurup tutumlarını buna göre şekillendirmeleri ve her birinin özel ihtiyaçlarına göre hareket etmeleri çocuğun aile içindeki yerini görmesi adına çok daha önemlidir. Cinsiyet Farkı Erkek çocuğun anneyi, kız çocuğun babayı kazanmak için vermiş olduğu mücadele nedeniyle aynı cinsiyette bir rakibin geliyor olması rekabet ve kıskançlığın, cinsiyeti farklı olan kardeşlere göre daha yoğun yaşanmasına yol açtığı görülmektedir. Hele de bu aynı cinsiyete sahip olan kardeşlerde yaş farkı azsa rekabet daha da yoğunlaşabilmektedir. Buna rağmen aynı cinsiyete sahip olan kardeşlerin birbirlerine verdikleri destek de oldukça yüksektir. Farklı cinsiyette olan kardeşlerin ise karşı cinsi daha iyi tanıma ve farklı bakış açılarını anlayabilme açısından daha avantajlı olduğu düşünülmektedir. Kardeşin Engelli Olması Anne babanın hayallerinin içinde pek de olmayan, olma olasılığı üzerinde düşünülmeyen ve buna hazırlıksız yakalanılan durum engelli bir çocuğun olmasıdır. Pek çok aile böyle bir durumla karşılaştığında üzüntü ve şaşkınlık duygularını yaşar. Aileye katılan çocuğun engelinin ne olduğu, anne ve babanın olaya bakış açısı ve engelle doğan çocuğa zaman zaman ilginin daha da yoğunlaşması


ması çocuğun kaygılarını artırır, hatalarını kabul etme sorumluluğunu üstlenmesine engel olabilir. Bu nedenle çocuklardan yapabileceğinden fazlası beklenmemelidir. •

kardeş ilişkilerinin dinamiğini etkiler. Engelli bir kardeşin olması öfke, suçluluk, kızgınlık duygularının oluşmasının neden olurken farklılıklara karşı yüksek tolerans, yüksek seviyede empati ve başkalarına daha fazla destek olabilme kapasitesinin gelişmesini de sağlar. Anne babalar çocuklarının engel durumunu kabullendiklerinde kardeşler arası ilişkiler hem daha uyumlu olur hem de engelli kardeşin kabulü kolaylaşır.

retmek gibi becerileri kardeşleri olduğunda daha doğal yollardan öğrendikleri gibi tüm bunları anne babaları ile kurdukları ilişki içerisinde de öğrenebilirler. Bu noktada tek çocuğa sahip ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bazı konular vardır. •

Sınırlar çocuğu destekleyici, koruyucu ve yaşama hazırlayıcı işlevlere sahiptir. Çocuklar anlamı açık sınırlamalar isterler. Bu nedenle ebeveynler çocuğun tek olduğunu ve yalnız kalacağını düşünerek her şeyin sınırsız olduğu bir ortam sunmamalıdırlar.

Çocuklar paylaşmayı, karşısındakini dinlemeyi, sabretmeyi, kurallara uymanın önemini yaşıtlarıyla yaşadığı deneyimlerle de öğrenir. Kuzenleriyle, oyun arkadaşları ile ve etrafındaki diğer çocuklarla olan ilişkiler bu açıdan önemlidir. Bu durumu göz önüne alarak anne babalar çocuğu yaşına uygun yuva, anaokulu ya da oyun gruplarına gönderebilir ya da varsa kuzenleri ile sık sık bir araya getirebilir.

Eğer ebeveynler tek çocuk sahibi olmaya karar vermişlerse bunu dezavantaj ya da eksiklik olarak görmekten vazgeçerek suçluluk duygularını çocuklarına yansıtmamalıdırlar.

Ailelerin tek çocuk sahibi olma nedenlerinden biri de çocuklarına aktaracakları kaynağın bölünmemesi ve onlara verebilecekleri en iyi koşulları sağlamaktır. Bu nedenle zaman zaman tek çocuklu ailelerde beklentiler yüksek olabilir. Beklentinin yüksek ol-

Tek Çocuk Olmak Kardeş sahibi olmak kuşkusuz ki yaşama pek çok zenginlik katar; ancak günümüzde değişen ekonomik koşullar, kariyer planlamaları aileleri daha çok tek çocuk sahibi olmaya yönlendirebiliyor. Yaşam koşullarının getirdiği bu kararla ilgili olarak zaman zaman anne babalar suçluluk duyguları da yaşayabiliyorlar. Çevreden gelen “Tek çocuk ya o nedenle tüm ilgi üzerinde olsun istiyor, paylaşmayı bilmiyor.” gibi söylemler, sosyal ilişkilerde, sıra beklemekte, kurallara uymakta zorlanmalar anne babaların verdikleri kararı sorgulamalarını da artırabiliyor. Kardeş ilişkilerinin çocuğun sosyal ve duygusal gelişimini, kişilik oluşumunu olumlu yönde etkilediği bir gerçektir. Ancak yaşanan ya da yaşanabilecek her sorunun kaynağının bir kardeşin olmamasına bağlamak doğru bir yaklaşım değildir. Çocukların paylaşmak, başkalarının da istek ve ihtiyaçları olduğunu anlamak, kurala uymak, beklemek, sab-

Tek çocuk sahibi olan aileler çocuklarını ilerde kaybetme korkusunu yoğun yaşayabilirler. Bunun verdiği kaygıyla da aşırı koruyucu tutum içerisine girebilirler. Bu durum çocuğun özgüven gelişimini, kendini tanımasını ve kendi ayakları üzerinde durabilen birey olmasını engelleyici olabilir. KAYNAKÇA • Anlı,İ. (2014). Gruplarda Kardeşlik Dinamikleri. Kardeşi Anla(t)mak (Birinci Basım) içinde (29-36). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Bilen, N. K. (2014). Gruplarda Kardeşlik Dinamikleri. Kardeşi Anla(t)mak (Birinci Basım) içinde (Derleyenin Önsözü). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Darchis, E. Darchis, J. P.(2010). Kardeşler Arasında Bağlılık ve Rekabet. (V. Kara). İstanbul: Kitap Matbaacılık. • Korkut, Y. (2014). Gruplarda Kardeşlik Dinamikleri. Kardeşi Anla(t)mak (Birinci Basım) içinde (17-28). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Limnini, P. (2014). Gruplarda Kardeşlik Dinamikleri. Kardeşi Anla(t)mak (Birinci Basım) içinde (75-86). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Winnicott, D.W. (2013). Ebeveynlerle Sohbet. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. • Zonat, E. O. (2005). Engelli kardeşe sahip olan ve olmayan bireylerin kardeş ilişkilerinin belirlenmesi. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. • Internet Alıntısı, 2015, http:// www.bloomberght.com/haberler/ haber/1308247-orhan-pamuk-aileninidiotuydum • Internet Alıntısı, 2015, http://tinyurl.com/hkszo2g • Internet Alıntısı, 2015, http://maviailedanismamerkezi.com • Internet Alıntısı, 2015, http://www.semerkandaile.com

17


Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Melek Atakul

SOSYAL FOBİ Yeni biriyle tanışırken aşırı heyecan duyuyor musunuz? Bir davete gideceksiniz ama aşırı kaygılanıp gitmekten vazgeçiyor musunuz? Topluluk önünde konuşma yapmak sizi korkutuyor mu? Tanımadığınız insanlarla birlikteyken ne diyeceğinizi düşünüp yoğun sıkıntı yaşıyor musunuz? Eğer bu sorulara “evet” diyorsanız sosyal ilişkilerin sizin için zorlayıcı bir yönü olduğunu düşünebilirsiniz. 18


Sosyal bir varlık olarak insanın diğer insanlarla iletişim kurması, kendini ifade etmesi en temel ihtiyaçlarından biridir. Ancak bazı insanların sosyal ilişkiler içerisinde yer alma konusunda sıkıntı yaşadıkları, kendilerini rahat ifade edemedikleri görülür. Başka insanların bulunduğu ortamlarda aşırı heyecan yaşama ve kaygı duyma endişesiyle sosyal ortamlara girmekten kaçınma, başkalarıyla iletişimde bulunma konusunda korku duyma sosyal fobi ya da sosyal anksiyete olarak tanımlanır. Sosyal fobisi olan kişi, hata yaparak başkalarının önünde rezil olacağından, utanacağı bir durum yaşayacağından endişe duyar ve korkar. Bu korku nedeniyle başkalarıyla iletişimde bulunacağı ortamlardan, başkalarının yanında gerçekleştireceği eylem ya da durumlardan kaçınmaya çalışır ya da yoğun endişe ve sıkıntıyla bu duruma katlanır. Sosyal fobinin temelinde başkalarının ne diyeceği, ne düşüneceği ve onaylanmama korkusu vardır. Kişi korkusunun anlamsız olduğunu bilmesine rağmen yine de bunu engelleyemez. Her heyecanlanma ve utanma duygusu kişinin sosyal fobi yaşadığını göstermez. Sosyal fobiyi utangaçlıktan ayırt eden belirtilerin fazlalığı, sürekliliği ve kişide kaçınma davranışı göstermesidir. Sosyal fobi yaşayanlar bu sıkıntıyı duymamak için sosyal ortamlardan kaçınırken; utangaç,

çekingen insanlar sosyal ortamlara girdiklerinde kaygılansalar da sosyal etkinliklerini kısıtlamazlar. Sosyal fobi yaşayan kişilerde sosyal bir ortamda bulunmanın fikri bile yoğun kaygı, korku uyandırır. Sosyal fobi; bireyin eğitim, iş ve özel hayatını olumsuz etkiler. Sosyal fobisi olduğu için eğitimini tamamlayamama ya da zorlukla tamamlama, iş hayatında potansiyelini kullanamama, üst bir göreve gelememe durumları görülebilir. İş görüşmesine gitmekten kaçındığı için işini değiştiremeyen insanlar da vardır. Sosyal fobisi olanların özel hayatında da sıkıntılar yaşadıkları ve yalnız oldukları görülür. Bu kişilerin genelde yalnızlığı sevdiği ya da yalnız olmayı tercih ettikleriyle ilgili söylemlerine rastlanır. Karşı cins ile ilişki kurmak, duygularını ifade etmek, beraber bir şeyler yapmayı teklif etmek ya da kendisine gelen bir teklife evet demek onlar için zorlayıcıdır. Bazı kişilerin korku ve kaygıları sadece bir ya da birkaç toplumsal olayla sınırlıyken, bazılarınınki tüm toplumsal durumlarda görülebilir. Sosyal fobi; birisiyle tanışmaktan tutun da telefonda konuşma, bir şey yaparken izlenme, başkalarının yanında yemek yeme, yazı yazma, davete katılma, topluluk önünde konuşma, toplu ulaşım araçlarını kullanmaya kadar farklı şekillerde kendini gösterebilir.

DSM-IV-TR Tanı Kriterleri Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan tanı ölçütleri kitabı olan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (DSM-IV) ‘nın Türkçe çevirisi DSM-IV-TR’ye göre sosyal fobi kriterleri şunlardır: A. Tanımadık insanlarla karşılaştığı ya da başkalarının gözünün üzerinde olabileceği, bir ya da birden fazla toplumsal ya da bir eylemi gerçekleştirdiği bir durumdan belirgin ve sürekli bir korku duyma. Kişi küçük duruma düşeceği ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağından korkar (ya da anksiyete belirtileri gösterir.) B. Korkulan toplumsal durumla karşılaşma hemen her zaman anksiyete(kaygı, bunaltı) doğurur, bu da duruma bağlı ya da durumsal olarak yatkınlık gösterilen bir panik atağı biçimini alabilir. C. Kişi korkusunun aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir. D. Korkulan toplumsal ya da bireysel eylemin gerçekleştirildiği durumlardan kaçınılır ya da yoğun anksiyete ya da sıkıntıyla bunlara katlanılır. E. Kaçınma, anksiyöz beklenti ya da korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlarda sıkıntı duyma, kişinin olağan günlük işlerini, mesleki (ya da eğitimle ilgili) işlevselliğini, toplumsal etkinliklerini ya da ilişkilerini bozar ya da fobi olacağına ilişkin belirgin bir sıkıntı vardır. F. 18 yaşının altındaki kişilerde süresi en az 6 aydır. G. Korku ya da kaçınma, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örn. Agorafobi ile Birlikte ya da Olmadan Panik Pozukluğu, Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu, Vücut Dismorfik Bozukluğu, Yaygın Gelişimsel Bozukluk ya da Şizoid Kişilik Bozukluğu). H. Genel tıbbi bir durum ya da başka bir mental bozukluk varsa bile A tanı ölçütünde sözü edilen korku bununla ilişkisizdir, örn. Korku, kekemelik, parkinson hastalığındaki titreme ya da anoreksiya nervoza ya da bulimia nervozadaki yemek yeme davranışı ile ilişkili değildir.

19


Sosyal Fobi Hangi Yaşta Ortaya Çıkar, Ne Sıklıkta Görülür? Sosyal fobi erken çocukluk döneminde oluşmaya başlayıp ergenlik döneminde gelişir. Çocukluktan itibaren aşırı çekingen olanlarda gelecekte sosyal fobi gelişme riski yüksektir. Ergenlik dönemi, ergenin hem kendi cinsiyle hem de karşı cinsle sosyal ilişki kurması ve bu ilişkiyi geliştirmesi gereken bir dönemdir. Sosyal fobi, ergenin sosyal ilişkilerini engeller. Ergende içe kapanma, ilişki kurmama davranışları görülebilir. 6 aydan uzun bir süre devam eden belirtiler gözlemleniyorsa bir uzmandan destek almak gerekebilir.

Sosyal Fobinin Belirtileri ve Nedenleri Nelerdir? Sosyal fobinin fiziksel, bilişsel, davranışsal belirtileri vardır. Fiziksel olarak; titreme, yüz kızarması, terleme, kalp çarpıntısı, sıcak basması, baş dönmesi, baş ağrısı, mide bulantısı, ağız kuruluğu, ses titremesi vb. gibi belirtiler görülür. Bilişsel olarak kişi; “Yapamayacağım, yetersizim, herkes bana bakıyor, rezil olacağım, mükemmel olmalıyım, hata yapmamalıyım, kaygılı olduğumu hissettirmemeliyim.” şeklinde olumsuz iç konuşmalar yapar.Davranışsal belirtilere baktığımızda ise kişinin, korkulan ortama girmeme, o ortamı terk etme, göz teması kurmama, gözlerini kaçırma, alkol kullanımı vb. gibi davranışlar sergilediği görülür. Sosyal fobinin tek bir sebebi yoktur. Araştırmalar, sosyal fobinin gelişiminde biyolojik, psikolojik ve çevresel faktörlerin rolü olduğunu göstermektedir.

• Beynin amigdala adı verilen bir bölümünün korkuyla bağlantısı vardır. “Amigdala, başta korku olmak üzere, duyguların denetiminden sorumludur. Duygusal olaylarla ilgili hafızanın oluşumunda ve depolanmasında

20

önemli rol oynar.” Amigdalanın normal çalışmamasından ötürü bazı kişiler sosyal durumlarda diğer kişilerden farklı olarak aşırı korku duyuyor olabilirler. • Sosyal fobinin genlerle bağlantısı olduğuna ilişkin doğrulanmış bir bilimsel çalışma yoktur. Ancak ebeveynlerden birinde sosyal fobi görüldüğünde çocukta da ortaya çıkma ihtimali vardır. Çocuklar küçük yaştan itibaren anne babalarının davranış ve tepkilerini izleyerek sosyal ortamlarda nasıl davranıldığını deneyimlemeye başlarlar. • Utangaç ve çekingen bir yapıya sahip olmak da sosyal fobiye zemin hazırlayabilir. • Çocukken maruz kalınan dışlanma, alay edilme vb. gibi olumsuz olaylar nedeniyle sosyal ortamlarda aşırı kaygı, korku yaşanabilir. • Anne baba tutumlarının da sosyal fobinin oluşmasında rolü vardır. Sürekli eleştiren, katı bir disiplin anlayışı ile çocuk yetiştiren ebeveynler, çocuklarının kendine olan güvenini zedelerler. Koruyucu anne baba tutumu gösteren ebeveynler, çocuklarının sosyal ortamlara girmesine, kendini ifade etmesine izin vermezler. Bu durum çocuğun sosyal beceriler edinmesini engeller.

Sosyal fobi, tahmin edildiğinden daha sık görülen bir problemdir. Araştırmalara göre sosyal fobi görülme sıklığı % 2-13 oranındadır. Hem erkekler hem de kadınlar bu problemle karşı karşıya kalırlar. Kadınlarda daha sık görülmesine karşın tedaviye erkeklerin daha çok başvurdukları görülür. Kadın çalışmıyorsa bu belirtiler açığa çıkmamakla beraber bir kişilik özelliği gibi de algılanır.

Sosyal Fobiye Eşlik Edebilecek Başka Hastalıklar • Sosyal fobisi olan kişilerin hissettikleri anksiyete çok şiddetli olduğunda, korktukları, kaygılandıkları duruma göre gerçek panik atak yaşayabilirler. • Sosyal fobisi olanlarda depresyon da görülebilir. İlgi alanları azalabilir. Yalnız kalma istekleri ve sosyal ilişkilerini azaltma eğiliminde olmaları onları depresyona götürebilir. • Bazı kişiler yaşadıkları bu sıkıntıyı hafifletmek için alkol kullanımına yönelebilirler. Bir süre sonra içilen içki miktarında artışla beraber alkol bağımlılığına giden bir süreç gelişebilir. Yapılan araştırmalar sosyal fobisi olanlarda alkol ve madde kullanımının diğer insanlara göre daha fazla olduğunu göstermektedir.


Çocuklarda Sosyal Fobi ve Etkileri

Sosyal Fobiyle Nasıl Baş Edilir?

Bazı anne babalar çocuklarının çekingenliğinden, sosyal ortamlara girmeye istekli olmadıklarından, arkadaşları ile oynamaktansa bilgisayarda oyun oynamayı tercih ettiklerinden yakınırlar. Oysaki anne babalar çocuklarının daha girişken olmasını, kolayca arkadaş edinmelerini, sosyal ortamlarda rahat olmalarını isterler. Çocukların okuldaki yaşantılarına baktığımızda bazıları için derste parmak kaldırmak, derse katılmak, başkaları izlerken tahtaya yazı yazmak onları zorlayan durumlardır. Sınıfta öğretmen soru sorduğunda yanlış cevap vermekten korktukları için derslerde söz almaktan çekinirler. Sınıfta, teneffüslerde yaşıtlarıyla olabildiğince az iletişimde bulunup yalnız olmayı tercih etmelerinin yanında konuşurken göz kontağı kuramadıkları, sohbeti başlatamadıkları görülür. Özellikle otorite sahibi (müdür, müdür yardımcısı, öğretmen vb.) biriyle konuşurken kendilerini rahat ifade edemedikleri gözlemlenir. Girişkenlik ve atılganlık isteyen sportif etkinliklerden uzak dururlar.

Özellikle içinde bulunduğumuz toplumda ağırbaşlı olmak beğenilen bir özellik olduğu ve utangaçlık bir kişilik özelliği olarak algılandığı için sosyal fobi bir rahatsızlık olarak değerlendirilmeyebilir. Bu nedenle bir uzmandan yardım alma süreci ertelenebilir. Sosyal fobi tedavi edilmediğinde yıllar boyu sürebilir. Sosyal fobinin tedavisinde ilaç ve psikoterapi birlikte kullanılmalıdır. Sosyal fobi bir kaygı bozukluğudur. Kaygı bozuklukları ilaç tedavisine iyi yanıt vermektedir. İlaç kullanımı kişiyi rahatlatıp fiziksel belirtileri azaltır ama sadece ilaç kullanımı yeterli değildir; çünkü ilaçlar sosyal fobiye sebep olan düşünce işleyişini değiştirmez. Bu yüzden psikoterapiye devam etmek çok önemlidir.

KAYNAKÇA • Burkovik, Y. (2010). Sosyal Fobi, İstanbul: Timaş Yayınları. • DSM-IV-TR, Tanı Ölçütleri, (2000). Çeviren Köroğlu, E. (2001), Ankara: Hekimler Yayın Birliği. • İnternet alıntısı, Ağustos 2015, http://www.adnancoban.com.tr/sosyalfobi. html • İnternet alıntısı, Ağustos 2015, http://www.mucahitozturk.com/cocuklardasosyal-fobi/ • İnternet alıntısı, Eylül 2015, https://tr.wikipedia.org/wiki/Amigdala • Tarhan, N. Aydınlar I. E. (2008) Hayata Dair, İstanbul: Epsilon Yayıncılık. • Semerci, B. (2005). Duyguların Şifresi. İstanbul: Alfa Yayıncılık.

Çocuklarda sosyal fobi belirtileri görüldüğünde aileye düşen görevler vardır. Öncelikle çocuğa iyi bir model olmaları, çocuklarıyla kurdukları iletişim diline özen göstermeleri önemlidir. Eleştirel dilden uzak durulmalıdır. Çocuğun, “çekingen”, “utangaç” diye tanımlanmamasına dikkat edilmelidir. Anne babalar çocuklarının başka çocuklarla iletişim kuracakları sosyal ortamları oluşturmalı ve çocuklarının da sosyal ortamlara girmeleri için onları teşvik etmelidirler. Bazı aileler, çocuklarının arkadaşıyla bir araya geldiğinde sadece bilgisayarda oyun oynadığından ve hiçbir şey yapmadıklarından yakınırlar. Sosyal ortamların çocukların arkadaşlarıyla keyif alacakları etkinliklerle yapılandırılması önemlidir. Spor, müzik, dans vb. gibi etkinlikler çocukların benzer ilgi alanlarına sahip yaşıtlarıyla bir araya gelmesi için uygun ortamlardır. Özellikle takım sporları çocukların sosyal becerilerini geliştirmeleri için bir fırsattır. Bazen anne babalar çocuklarının bu tip etkinlikleri yapmak istemediklerini söyleyip kararı çocuklarına bırakırlar. Çocukların bir hobi edinmesi konusunda cesaretlendirilmesi ve yönlendirilmesi daha uygun olacaktır.

21


Hazırlayanlar: Uzman Psikolojik Danışman Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban

RÖPORTAJ: LEYLA NAVARO

HASET VE REKABET:

KENDİ KUYRUĞUNU YİYEN YILAN Hayattan memnun olamayan, ruhsal olarak doyum sağlayamayan kişiler ne yaparlarsa yapsınlar, başkalarının yaptığı onlara daha güzel görünür.

22


İnsanoğlu çoğu zaman elinde olmayanın arzusu ile hareket eder, onun peşine düşer. Bazen de sahip olduklarını kaybetme korkusu yaşar. Bu iki durum birbiri ile bağlantılı olan haset ve kıskançlık duygularının yaşanmasına neden olur. Bu duygular, her ne kadar keskin ve yıkıcı yönleriyle kişileri zorluğa düşürüyor olsa da, kıskançlık, haset ve rekabet acaba ivme kazandıran bir duygulanıma, bir ilham kaynağına da dönüşebilir mi? Haset aslında ulaşılamayan bir has(ret) mi? Kıskançlık her insanda var olan doğal bir duygu mu? Tüm bu kavramların açılımlarını ve haset, kıskançlık ve rekabetin bireysel nedenlerini, toplumsal cinsiyet rollerindeki farklılıklarını, bilinçli ve bilinçaltı savunmalarını tanımlayarak onları daha anlaşılır halde bizlere sunan Sayın Danışman Psikolog Leyla NAVARO ile sizler için bir röportaj gerçekleştirdik. Sayın Navaro' nun “Haset ve Rekabet: Kendi Kuyruğunu Yiyen Yılan” adlı kitabını ve gerçekleştirdiğimiz röportajı keyifle okumanız dileğiyle…

Haset ve kıskançlık arasında bir ayrım var mıdır? Haset kendinde olmayanı veya bir başkasında olanı elde etme arzusudur. Kıskançlık ise elde edilmiş olanı kaybetmeme isteğidir. Haset eksiklikle tanımlanır, yani gerçek ya da hayali bir eksikliği simgeler. Kıskançlık ise kayıp korkusuyla devreye girer. Çocukluktan itibaren, ikinci bir çocuğun, anneyle olan biriciklik ilişkisine dâhil olarak diğer çocukta kıskançlık duyguları uyandırması gibi, romantik ilişkilerde de bir üçüncü kişinin devreye girerek biricikliği tehlikeye düşürmesi kıskançlığın nedeni olur. Biriciklik konumunu tehdit eden ve romantiklik içermeyen ilişkilerde de, örneğin öğretmenin gözdesiyken ya da işyerinde özel pozisyon, statü sahibiyken bir başkasının devreye girerek bu pozisyonları tehlikeye düşürmesi kıskançlığın uyanmasına neden olabilir. Kıskançlık üçlü ilişkilerde yaşanır, yani var olan ilişkiye bir üçüncü kişi dâhil olduğunda ortaya çıkar. Buna karşı haset ikili ilişkiler içinde yaşanır, bir başkasında olanı hırsla arzu etme üzerine kuruludur. Sonuçta haset, “Ben bunu istiyorum.” der; kıskançlıksa “Elde ettiğimi ya da bana ait olanı geri istiyorum.” der.

Kadın ve erkek haset ve rekabeti nasıl yaşıyor? Cinsiyetler açısından bir farklılık söz konusu mu? Bu duygular hem kadınlar hem de erkekler tarafından sıklıkla yaşansa da, haset, kıskançlık ve rekabetin neden olduğu öldürme, yaralama gibi saldırgan tutumlar daha çok erkekler tarafından hayata geçiriliyor. Kadınlar bu eylemleri açıkça yapamadığı için dolaylı yollarla intikam alıyorlar. Yani erkekler öldürüyor kadınlar ise zehirliyor. Kadınlar saldırganlığı; iletişimi kesme, ayağını kaydırma, dışlama, sevgi ve yakınlığı esirgeme, işyerinde saldırganlık, mesafe koyma gibi dolaylı davranışlarla ortaya koyuyorlar. Kadınlara kıyasla erkekler rekabet etmeye karşı daha idmanlıdır. Erkekler rekabet içerikli oyunlar oynarken kendi aralarında şakalaşarak, hem kazanan hem de kaybedenle dalga geçerek ve birbirlerine takılarak sıkça eğlenirler. Oysa kazan kaybet idmanına alışmamış olan kadın için rakiplerini yenmek ve kazanmanın hazzını sonuna kadar yaşamak daha zorlayıcıdır. Kadın, özellikle haset ve rekabetin haşin tepkilerine maruz kalmamak ve ilişkilerinin bozulmasını da göze alamadığından rekabetten kaçar.

23


Haset ve rekabet duyguları kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Bu duyguları yoğunlaştıran faktörler neler? Haset, kıskançlık ve rekabetin birincil tetikleyicisi kıyastır. Sürekli eksikliğin konuşulduğu, kıyasın yapıldığı evlerde bu duygular öyle çok dile getirilir ki çocuklarda öğrenilmiş kıskançlık, haset ve rekabet oluşur. Örneğin, “Kardeşinin notları daha iyi, senden daha başarılı, o beni hiç üzmüyor.” gibi ifadeler ya da çocuk sınav sonucunu öğrenip eve geldiğinde

“Peki, sınıfta kaçıncı oldun? Arkadaşın kaç aldı?” gibi sorular hem haseti hem de kıskançlığı kışkırtır. Kıyasın bulunmadığı yerlerde, bu gibi duygular daha soluk yaşanır. Kişi kıyasta karşısındakini daha donanımlı gibi algıladığında kendini küçük düşmüş, ezik veya aşağılanmış hisseder ve bundan utanç duyar. Haset ve kıskançlığın en can alıcı noktası da işte bu eksikliktir. Kıyas nedeniyle eziklik ve küçük düşmüşlük o denli can yakıcıdır ki, kişi bu duygulardan kurtulmak ya da çektirilen acının intikamını almak için, karşısındakine benzer düzeyde acı çektirme, onun canını yakma veya onu yok etme isteği duyar. Kıyas ve hasetin tetiklendiği en içgüdüsel dürtü yok etme arzusu ve intikamdır.

Haset ve rekabet duygusunu bazı kişiler daha fazla yaşıyor olabilir mi? Özellikle narsistik kişilik yapılanmasında haset ve kıskançlık çok yüksek düzeyde yaşanır. Bunun temel nedeni kişideki özgüven eksikliğidir. Özgüven ne kadar az ise haset o kadar yüksektir. Özgüven inşa edilmeye başlayınca hasetin etkisi azalır. Kendine inanan, güvenen kişi bir başkasını sorgulamaz, onun ne yaptığıyla ilgilenmez. Bu doluluk ve doyumla ilgilidir. Eğer kişi hayatından memnunsa, sahip olduklarına şükrediyorsa başkalarının ne yaptığına bakma ihtiyacı hissetmez. Oysaki hayattan memnun olamayan, ruhsal olarak doyum sağlayamayan kişiler ne yaparlarsa yapsınlar, başkalarının yaptığı onlara daha güzel görünür.

Haset ve rekabetin yaşanmaması mümkün müdür? Haset aslında gizli bir has(r)et olabilir mi? Haset ve arzu iç içe, kucak kucağadır. Bu ikili dolunayın karanlık ve aydınlık yüzleri gibidir. Haset arka ve karanlık yüzü simgelerse, arzu da parlak ve çekici yüzü temsil eder. Hasetin insanı harekete geçiren, kışkırtan, yaşam ve mücadeleye iten bir gücü vardır. Haset, bir başkasında olanı görüp kendinde olmayanı telafi etme, karşısındaki ile eşit olma ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç bir hasrete dönüşebilir. Karşısındakinin temsil ettiği başarı, sosyal statü, varlık, ilişki vb. kişide haset uyandırırken, aslında bunların kişisel bir hasret olduğunu bilmek önemli bir dönüşüm işaretidir. Yani hasetin aslında neyi temsil ettiğini anlayabilir, haset ettiğimiz kişinin aslında nesini arzu ettiğimizi kavrayabilirsek o zaman enerjimizi haset ettiğimiz kişiden sıyırıp arzu ettiğimiz amaca, yani hasretimizi gerçekleştirmeye yönelik düşünce ve eylemlere çevirebiliriz. Haset konusunda bilinçlenmek, hasetin bir hasret mesajı olabileceğini anlamak, haset duygusunun enerjisini daha bilinçli ve yapıcı yollarda kullanmaya yardımcı olabilir.

24


Haset kişilerin duygusal dünyasını, ilişkilerini nasıl etkiliyor? Haset duyan kişi kronik olarak kızgındır, herkese kızar ve çabuk alevlenir. Aslında iç dünyasında üzgün, kırgın olsa da, bu duyguları kızgınlıkla örter. Kronik haset duyan kişi kendini hep haklı gösteren bir öfke ve saldırganlık yaşar. Hasetin insanların ilişkilerine çeşitli şekillerde yansıdığını görüyoruz. Öfkeli davranma, küçük düşürücü söz ve davranışlarda bulunma, şikâyet etme, ayağını kaydırma, hakkında asılsız dedikodu çıkarıp dışlanmasını sağlama, mesafe koyup dışlama ve benzeri manevralar ki bunları dolaylı saldırganlık çerçevesinde de tanımlayabiliriz. Haset karşı tarafa zarar verdiği kadar, kişinin kendisine de zarar verir. Sürekli haset edilen kişiyi düşünmek, onun hakkında durmadan konuşmak, sürekli kendini onunla kıyaslamak, öfke ve kızgınlık insanın ruhunu ve zihnini yorar, enerjisini tüketir. Bu tutum aynı zamanda kişinin kendini kronik bir şekilde kızgın, küçük düşmüş, enerjisiz, çökkün ya da küskün ve kindar hissetmesine neden olur.

Rekabet nasıl hasete dönüşür? Rekabet temelde insanı daha iyi performans göstermeye yönelten bir duygudur. Kendi yolunda giderken, yanında benzer işi yapan birinin ortaya çıkması, kişiyi kıyasa sürükler; ivme katar, biricik olma telaşıyla performansını daha iyi yapmaya doğru güdüler. Aslında rekabetin temel amacı performansın daha üst seviyeye çıkmasıdır. Rekabetin kişinin içindeki mükemmeli ortaya çıkarmaya yarayan tetikleyici bir görevi vardır. Karşıdakine zarar vermeden, kendini iyiye ve mükemmele götürmesi için kullanımı kişinin performansını artırır. Güçlerin birbirine karşı değil de “birlikte ortak bir amaca doğru” kullanımını sağlar. Ancak rekabetin uyandırdığı hırs ve öfkenin olumlu yönde kullanımı her zaman mümkün olmaz. Gerek biricikliğinin elden gitme riski, gerekse daha fazla çaba harcamanın yükü, bu durumu yaratmış olana karşı kin ve öfke oluşmasına neden olur. Rekabetin acımasız ve tehlikeli yüzü işte burada kendini gösterir.

25


Kardeşler arasındaki haset ve rekabet doğal mıdır? Bu durumu anne babalar nasıl yönetmelidir? Anne baba olarak kıskanan çocuğa yaşadığı duygunun normal olduğu anlatılmalı, bu konuyla ilgili kitaplar okunmalı, çocuğun yıkıcılık dürtülerini oyunlar üzerinden ifade etmesine fırsat verilmelidir. Kıskançlığın acı veren bir duygu olması nedeniyle, anne baba kıskanan çocuğa kızmak ve onu hor görmek yerine, anladıklarını bildirmelidir. Duyguları anlaşılan çocuk daha çok sevildiğini hisseder ve kıskançlığı bir nebze diner. Aynı zamanda dikkat sadece kıskanan çocuğa yöneltilmemeli, bu süreçte kıskanılan çocuğun da duygusal açıdan yaralandığı göz önünde bulundurulmalıdır. Kıskanılan çocuğun, kendini koruyabilmek için performansını bilerek düşürebildiği, ikincil konumda kalmayı tercih edebildiği akılda tutulmalıdır. Bunun da özgüveninin gelişmemesine, kendini ortaya koymamasına neden olduğu düşünülmelidir.

Günümüzde artan şiddet olaylarının kökeninde de haset ve rekabet yatıyor olabilir mi? Temelde bir kazan kaybet karşılaşması olarak yaşanan rekabet, aşırı hırs, kin ve intikam duyguları devreye girdiğinde son derece haşin ve acımasız yüzünü ortaya çıkarır. Haset en ilkel ve öldürücü dürtüdür. Gazetelerin üçüncü sayfasını sıkça dolduran kin ve intikam cinayetleri; kaybetmeyi göze alamamak, kendini sürekli birincil, biricik ve güçlü konumda görme arzusunun bir sonucudur. Kaybetmek, aldatılmışlık, terk edilmenin küçük düşürücü-

26


lüğü benliği o kadar tehdit eder ki, ele güne karşı kendince ayıplanmamak için cürüm işlemek ve sonuçlarına katlanmak dahi bu “ayıbı” sineye çekmeye tercih edilir. “Seni başkasına yar etmem!” söylemiyle işlenen cinayetler, gelişmemiş bir benliğin biriciklik ve tüm güçlülük hayallerinin yok olması sonucunda oluşur.

Günümüzde hemen her alanda başarı ile rekabet yan yana kullanılıyor. Artık başarının anahtarı rekabetten mi geçiyor? Rekabet ve kıskançlık konusunda 15 yıl Amerika’da atölye çalışmaları yaptım. Amerika’da her şeyin haşin bir rekabet üzerine kurulu olduğunu gördüm. Zaten başarı ve rekabet kavramlarının sıklıkla bir arada kullanılmasının da Amerikan sisteminin günümüz dünyasına bir getirisi olarak düşünüyorum. Açık ve haşin bir rekabet anlayışı üzerine inşa edilen bu sistemde rekabet etmeyenler korkak, ikinci sınıf insan olarak değerlendiriliyor. Bu bakış açısı zaman içerisinde bizler tarafından da benimsendi. Böyle bir ortamda insanların çok yıprandığını görüyoruz. Bu noktada akla şu sorular geliyor. Başarı ille de rekabetle mi olmalı? Rekabetin olmadığı bir ortamda başarılı olunmaz mı? Günümüzde özellikle iş ve okul ortamında “Başarı eşit rekabet” düşüncesinin yerleştiğini görüyoruz. Oysaki bu noktada başarıyı yeniden tanımlamanın ya da var olan tanımları yeni bir bakış açısıyla gözden geçirmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Kitabınızda da hasedin ve rekabetin kişiyi geliştiren itici bir güç olabileceğini söylüyorsunuz. Kişi bunu nasıl başarabilir? Öncelikle rekabeti olumsuz anlamda değerlendirmeyelim. Rekabetin bireyi çok geliştiren bir tarafı da vardır. Rekabet insanı enerjiyle doldurur, onu motive eder. Rekabet hem içinde bulunulan

ortamın hem de yapılacak işin kalitesini arttırır. Kıyas ve kıyaslanacağım korkusu kişiyi geliştirmeye yöneltir, merak uyandırır, çevresine karşı olan algısını açar, farkındalığını arttırır, kısacası rekabetin insanı canlı tutan bir yanı vardır. Rekabeti nasıl kullandığınız çok önemli, onu doğru şekilde yönlendirmek sizin elinizde. Dümende olmadığınız zaman, tekne rüzgârın, akıntının etkisiyle boğazda savrulup gider. Oysaki dümende iseniz akıntı ve rüzgâra rağmen istediğiniz yere gidersiniz.

Günlük yaşantıda anne baba, çocuk ya da ergen kendi hasedini, yıkıcılığını nasıl fark eder? Sürekli haset ettiği kişiyi düşünmek, ona karşı düşmanca duygular yaşamak, kıskandığı kişiye zarar verme isteği hasetin ve kıskançlığın işaretidir. Farkındalık, tıptaki teşhis gibidir. Doğru teşhis nasıl doğru tedaviyi sağlarsa, doğru farkındalık da doğru yönde değişimi sağlayabilir. Kişisel gelişimin en önemli araçlarından biri farkındalıktır. Kişi farkındalığını geliştirdikçe, neyi neden yaptığını tanımlar, kendini de daha iyi anlar ve bilinçlenir. Böylelikle istemediği davranışları farklılaştırma ve değiştirme olanağını elde eder. Haset; saldırganlık, yok etme ihtiyacı, intikam isteği, hırs, aşağılanmışlık, küçük düşme, güven kaybı gibi pek çok can yakıcı duygu ve saldırganlık dürtüsünü de harekete geçirdiği için derin kaygı ve suçluluk duyguları da yaşatır. Bu duyguları değiştirmek ya da reddetmek mümkün değildir; duygular sadece duyulur, anlaşılır ve kabul edilir. Kabul gören, anlaşılan duygunun ruhumuz üzerindeki baskısı azalır. Dolayısıyla duygunun neden olduğu davranışları denetlemek ya da değiştirmek pekâlâ mümkündür. Bu nedenle duyguyu tanımlamak, adını koymak, o duygunun bir miktar da kabulünü sağladığından, duyguyla mücadele etme, onu bastırma, değiştirme gibi mücadeleleri de dindirir. Hangi davranışın hangi duygudan kaynakladığını anlamak, davranışı denetlemenin olduğu kadar, kişisel gelişimin de önemli bir basamağıdır.

Leyla Navaro Danışman Psikolog

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü Lisans, Boğaziçi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık Bölümü Yüksek Lisans mezunudur. 1989’dan beri kurucusu olup yönettiği Nirengi Psikolojik Danışmanlık Merkezinde bireysel, çift ve grup terapilerinin yanı sıra kişisel gelişim seminerlerini sürdürmektedir. Eş zamanlı olarak Boğaziçi Üniversitesi BÜREM Psikolojik Rehberlik ve Danışmanlık Bölümünde Öğretim Üyesi ve süpervizördür. 1998-2008 yılları arasında IAGP Uluslararası Grup Psikoterapileri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi, Türk Psikologlar Derneği Akademik Kurul Üyeliği yapmıştır. Akademik çalışmalarını Türkiye’de ve çeşitli uluslararası mesleki konferans ve kuruluşlarda sunmakta olan Navaro, ayrıca yayımlandığı ilk günden itibaren çok ses getiren kitaplarıyla da okuyucularıyla buluşmaya devam etmektedir. Yayınları; Gerçekten Beni Duyuyor musun? Aile içi iletişim üzerine Remzi Kitabevi, 1987 Bir Cadı Masalı, Kızgınlık ve Güç üzerine - Remzi Kitabevi, 1999 Tapınağın Öbür Yüzü: Bağlılık ve Bağımlılık üzerine Remzi Kitabevi, 1999 Kendi Kuyruğunu Yiyen Yılan: Haset ve Rekabet Remzi Kitabevi, 2011 İki Boy Ufak Pabuç: Sağlıklı Depresif Tepkiler, Remzi Kitabevi, 2002 Envy, Competition and Gender: Theory, Clinical Applications and Group Work . Navaro, Leyla and Schwartzberg, L.Sharan (Eds.). Brunner-Routledge/ London, 2007 Desire, Passion and Gender: Clinical Applications Navaro, Leyla, Friedman,Robi and Schwartzberg, L.Sharan (Eds.) Nova Science Publishers, 2011

27


Yazan: Psikolog Gonca Baştuğ Uzman Pskiolojik Danışman Yeliz Bilgin

KENDİMİZE OYNADIĞIMIZ OYUNLAR:

DİRENÇ

Direnç, fark etmeye, değişmeye, gelişmeye gösterilen bir tepkidir. İnsanın çoğu zaman kendine dönmesi zordur; çünkü birbirine yabancı ve birbiriyle çatışan pek çok duyguyu, düşünceyi içinde barındırır insan. 28


Direnç Nedir? “Hiç evinize bir koşu bandı getirip de, tavan arasında kendi haline tozlanmaya bıraktığınız oldu mu? Bir rejimi, başladığınız bir yoga ya da meditasyon programını yarıda bıraktığınız? Sizi hayatınızı başka insanların hizmetine adayacağınız herhangi bir işe çağıran sesi duymazlıktan geldiğiniz veya geri teptiğiniz? Hiç anne olmak istediniz mi peki? Ya da bir doktor, savunmasız ve yardıma muhtaç kişilerin savunucusu, kendi işinin sahibi, çevreyi korumak, dünya barışına, içinde bulunduğunuz gezegene katkıda bulunmak için savaşan biri? Gecenin bir köründe, olmak istediğiniz insanın, başarmak istediğiniz bir işin ya da olması gerektiği gibi kendini gerçekleştirmiş halinizin görüntüsü gözünüzün önüne geldi mi hiç? Yazmayan bir yazar, resim yapmayan bir ressam ya da henüz hiçbir girişimde bulunmamış bir girişimci olabilir misiniz? O zaman direncin ne demek olduğunu pekala biliyorsunuzdur.”

gereksiz, neden, belki vb.” gibi bazı sözcükler bize kişinin direncini gösterir. Bu şekilde dilimizden dökülenler duygularımızın ses bulmasıdır. Direnç, gerçek duygulara ulaşmayı engelleyerek onları öncelikle kendimizden sonra başkalarından saklamamıza sebep olur. Kızgınlık, suçluluk, öfke, kıskançlık gibi duygular dışa vurulması veya itiraf edilmesi en zor duygulardır. İfade edilemeyen duygular, hem kişiye hem de ilişkilere zarar verir. Uzun yıllara dayanan pek çok ilişkinin bir anda bit-

mesinin nedeni yıllarca fark edilemeyen, saklanan duygulardır. Suçluluk duygusunun aşırı korumacılığa dönüşmesi… İfade edilememiş kızgınlığın ülser, gastrit, hazımsızlık, migren gibi psikosomatik hastalıklarla geri dönmesi… Bütün bunlar bilinç dışına ittiğimiz gerçeklerin dışarı çıkarılamamasından kaynaklanır ve gerçekler zaman içerisinde bedenimizle dile gelir. Direnci ilk ilişkilerimizi kurduğumuz, duygularımızı, davranışlarımızı ve düşüncelerimizi önemli ölçüde

Bu satırlara Yaratma Savaşı kitabında yer veren Pressefield (2003) direnç kavramını, “Hali hazırda yaşadığımız hayat ile içimizde saklı tutup yaşayamadığımız hayat arasında bize karşı duran güç.” olarak tanımlar. Direnç, fark etmeye, değişmeye, gelişmeye gösterilen bir tepkidir. İnsanın çoğu zaman kendine dönmesi zordur; çünkü birbirine yabancı ve birbiriyle çatışan pek çok duyguyu, düşünceyi içinde barındırır insan. Kişi içindeki bu yabancılığı bitirmek ve çatışmaları durdurmak için önce direncinin kaynağını tanımalı, onunla yüzleşebilmeli ve harekete geçebilmelidir. Ancak kişi dirençlerini çözerse kendine yakınlaşır, kendini tanır ve kendini bilir. Blatner’in (1973) dediği gibi direnç, kişinin kendi üstünlük duygusunu ve benlik saygısını tehdit eden duygulardır. İnsan ilişkilerinde bu tehditler sıklıkla vardır ve birey, bu tehditlerden korunmak için direnç geliştirir. Kaçındığı olumsuz duyguları yok sayar. Oysa “yok” saymak, duyguların “yok” oldukları anlamına gelmez. Bu duygular başka duygulara, davranışlara dönüşür. Olumsuz duygularla baş edebilmek güç olduğundan kişi direncini çözmektense, bu duyguların yerine daha kabul edilebilir olanı koymak eğilimindedir. “Bilmiyorum, bu benim için çok zor, hoşlanmıyorum, hatırlamıyorum, aslında, yararı olduğunu zannetmiyorum,

“Bir insanın kendine karşı en büyük ödevi gerçeği keşfetmektir.” Irvin D. Yalom 29


Çocuklarda Direnç Adlandırılamayan ve bu nedenle kilit altına alınan duygular sadece yetişkinlere özgü değildir. Çocukların da benzer çatışmaları yaşamaları ve beraberinde savunmalarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Örneğin, çocukların ödev yapmamaları, okula gitmeyi istememeleri, uyku saatini ertelemeleri onların dirençlerini yansıtıyor olabilir. Bunlara neden olan baş edilemeyen duygular, ancak bir yetişkinin yardımıyla çözülebilir. Yetişkinler kendi dirençlerinin çözümünde başrol oyuncusu oldukları gibi, çocuklarının dirençlerini çözümlemede de aktif, destekleyici ve yönlendirici olmalıdırlar. • Ebeveynlerin olumsuz duyguyu dönüştüren, kapsayıcı ve sakinleştirici varlığı iyileşmenin başlangıcı olur. Bu tutum çocukların yetişkinlik yaşamlarında direnç gösterdikleri ilişkiler kurmalarını engelleyebileceği gibi okul yaşamında, özellikle otorite figürüyle çatışma yaşamasının da önüne geçer. • Yüksek beklentiler içinde olmak, eksikliğe tahammül edememek kaygıyı yükseltir. Bu beklenti karşısında çocuklar genellikle taşıyamayacakları bir yük üstlenir, bu süreçte gerçek duygularıyla baş etmekte zorlanabilirler. Böyle zamanlarda anne baba iyi bir gözlemci olmalı, beklentiler karşısında çocuklarının ne yaşadıklarını takip etmelidirler. şekillendiren ailemizden öğreniriz. İlk dirençli ilişkilerimizi de yine ailelerimizle kurarız. Bugünkü yaşamımızdaki çatışmalarımızın temeli ilk aile ilişkilerinde yatmaktayken bunların kaynağını yetişkin hayatımızda ararız. Direnç de bu noktada, yani yaşadığımız çatışmaları sadece bugünkü haliyle algılamakla başlar. İlk aile ilişkileri hatırlanmaz, önemsizleştirilir ya da ilahlaştırılır. Ailemizle ilgili olumsuz, bize acı veren, sıkıntı veren ayrıntılara dönmek zordur. Örneğin, küçük yaşlarda anne ya da babayla kurulamayan sağlıklı ilişki, yetişkinlikte otorite figürleri karşısında zorlanma yaratabilir. Babayla sevgi dolu bir ilişki yaşamamış bir kız çocuğu büyüdüğünde karşı cinsle ilişki kurmakta zorlanabilir. Yaşamımızdaki sorunlarla, çatışma yaşadığımız durumlarla ilgili olarak genellikle savunmalar yaratırız. Bunlar sorunu çözmeye değil, bastırmaya yarar. Gelişimin, değişimin olabilmesinin tek yolu direnci anlamaktan ve bununla baş edebilmekten geçer. Çözüm, tamamen kişinin kendindedir.

30

• Çocukların ailelerine, sosyal ilişkilerine ya da akademik yaşantılarına yönelik yaşadıkları olumsuz duygular; oyunlarına veya anne babaları ile olan ilişkilerine yansıyabilir. Bu noktada anne babalar ve okulda öğretmenler iyi bir gözlemci olmalıdırlar. • Yetişkinlerde olduğu kadar çocuk ve ergenlerde de dil sürçmeleri anlamlıdır ve bastırılan bir duyguyu, bir düşünceyi işaret ediyor olabilirler. • Ertelemeler, unutmalar, sürekli dile gelen bahaneler çocuklarda da direncin önemli göstergeleridir. Çocuklar duygularını ifade etmekte daha çok zorluk yaşadıklarından bunları davranışları ile gösterirler. Önemli olan çocuklarla kurulan ilişkilerde güç savaşından sıyrılarak, onların yaşadıkları olumsuz duyguları adlandırmalarına ve dirençleri ile baş etmelerine yardımcı olmaktır.


KAYNAKÇA

Terapi Sürecinde Direnç Farkına varılıp müdahale edilmemiş olan direnç, kişinin kendi sorunlarını çözmesini ve onda yarattığı duyguları gerçek anlamda görmesini engeller. Psikanalitik bakış açısına göre direnç terapötik iletişimi engelleyen ve danışanı daha önceki bilinçaltı malzemeyi ortaya çıkarmaktan alıkoyan herhangi bir öğe olabilir. (Corey, 2008). Bu anlamda, bireyin gelişimini engelleyen her türlü düşünce, tutum, duygu veya davranış direncin göstergesi olarak ele alınabilir. Gestalt yaklaşımında ise direnç, ilişki kurmada şimdiyi tam ve gerçek anlamda yaşamaktan uzaklaşmaktır. Tüm bu tanımlar doğrultusunda direnç, gerek bireysel gerekse grup terapisinde, danışanların süreç içerisinde

yaşamaktan kaçınmaları, şimdi ve burada olamamaları, kendilerini terapötik ortamdan soyutlamaları, terapötik iletişimi engelleyen bir öğe olarak tanımlanabilir. Direncin ortaya çıkışının birçok göstergesi bulunmaktadır. Bunlar; • Bilinçli sessizlikler • Kendine ve diğer grup üyelerine savunmacı yaklaşım • Temel sorunlardan değil de yan sorunlardan bahsetmek • Davranışsal amaçları saptamamak olarak sıralanabilir. (Voltan Acar, 2012)

• Altınay, D. (2000). Yaşama Dair Çok Şey, Psikodrama El Kitabı. Sistem Yayıncılık, İstanbul. • Altınay, D. (2001). Sahnede Yaratıcılık “Spontanite Tiyatrosu” ve Geleneksel Tiyatroda Psikodrama Uygulaması. Sistem Yayıncılık, İstanbul. • Blatner, H. A. (1973). Actıng-ın. Psikodrama ile İletişim Dünyamıza Adımlar. Psikodrama Yöntemlerinin Pratik Uygulamaları • Corey, G. (2008). Psikolojik Danışma, Psikoterapi Kuram ve Uygulamaları. (Tuncay Ergene, Çeviren). Ankara: Mentis Yayınları. • Cüceloğlu, D. (2015). İnsan ve Davranışı, 6. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul. • Freud, S. (1993). Espiriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri. Çeviren Kapkın E. İstanbul, Payel Yayınevi • Karahan, H. F. & Sardoğan E. M. (1994). Psikolojik Danışma Kuramları. Birsen Yayınevi, Samsun • Halis, Ö. (1976). Psikoloji Dünyasının Üç Büyükleri ‘’Freud, Adler, Jung ‘’. Ararat Yayınevi, İstanbul • İnternet Alıntısı, http://dergipark. ulakbim.gov.tr/egeefd/article/ viewFile/5000003969/5000004485 • Voltan, A, N. (2012). Grupla Psikolojik Danışma İlke ve Teknikleri (Geliştirilmiş 9.Basım). Ankara, Nobel Yayın Dağıtım. • Yalom, D. (1992). Grup Psikoterapisinin Teori ve Pratiği. Çeviren: Tangör A., Karaçam Ö. Üçüncü Basım. İstanbul, Nobel Tıp Kitabevi. • Yalom, D. (1992). Varoluşçu Psikoterapi, Birinci Basım, İstanbul, Kabalcı Yayınevi.

31


ÇOCUKLAR ve TRAVMA Olumsuz yaşam deneyimlerinden kaçmak imkânsızdır. Aslında korku, çaresizlik, yenilgi ve stresi atlatma kapasitesine sahip olarak doğmuşuzdur. Buna “dayanıklılık” diyoruz.

Yazan: Klinik Psikolog, Dr. Olcay Güner 32


Psikolojik Travma Çocuklarda Nasıl Görünebilir? Uzun yıllardır çocuklar ve aileleri ile çalışıyorum. Olumsuz yaşam deneyimlerinin yol açtığı travma sonucunda bedenin dengesinin bozulduğuna ve dengenin tekrar sağlanamadığına birçok kez tanık oldum. Bedenin dengesinin bozulmasından sonra aşırı hareketlenen çocuklara “Hiperaktivite”, öğrenme sorunları yaşayan çocuklara “Öğrenme Bozukluğu”, duygularını donduran çocuklara “depresyon”, ajite olan çocuklara “Davranış Bozukluğu”, “Karşıt Olma ve Karşı Gelme Bozukluğu” gibi tanılar konduğunu gördüm. Oysa bu çocukların olumsuz yaşantılar sonucunda beden ve zihin dengeleri bozulmuş ve travmatize olmuşlardı. Olumsuz olay çok eskilerde kaldığı için de, ne kendileri ne de aileleri olaydan söz ediyor, klinisyenlerin de bu çocukların aslında travma sonrası belirtiler yaşadığını tahmin etmeleri güçleşiyordu. Yapılan hatalı tanıların yanı sıra, klinik çalışmalarım esnasında cilt sorunları, bağırsak sorunları, alerjik sorunlar, nedensiz ağrılar gibi fiziksel hastalığı olan pek çok çocuğun da geçmiş yaşantılarında aslında travmatik bir yaşantıya maruz kaldıklarına rastladım. Bu çocukların travmaları çözümlendiğinde ise fiziksel hastalıklarının sona erdiğini gözlemledim. Yıllarca kullandıkları ilaçlara umut bağlayan çocuklar, aileleri ve doktorları fiziksel hastalığın kökeninde bazen basit, bazen de karmaşık bir travmanın yattığının farkında bile değillerdi. Psikolojik bir travma nasıl oluyor da bedensel bir belirtiye dönüşüyordu? Bunun cevabı için organizmanın tehlike ile karşılaştığı anlarda neler yaşadığını bilmemiz önemlidir.

Travma aslında “tehlike” ile karşı karşıya kalmaktır.

Sinir sistemimiz tehlike ile karşılaştığında fazlası ile enerjik bir hale geçer. Bu enerjiyi aktif olarak boşaltabilirsek yani tehlikeye karşı kendimizi başarı ile savunabilirsek sinir sistemimiz deşarj olur ve normal fonksiyonuna geri döner. Ancak tehlikeyle başarılı bir şekilde baş edemezsek, enerji bedenimizde kilitli kalır. Bu durumda organizma tehlikenin devam ettiğini varsayar ve kişileri yıpratıcı travma belirtileri filizlenmeye başlar. Travma belirtileri genellikle psikolojik olarak başlarsa bedende boşalamayan enerji bir süre sonra kronik ağrılara, mide bağırsak problemlerine, cilt hastalıklarına ve daha pek çok fiziksel hastalığa dönüşebilir. Bunun anlamı boşalamayan enerjinin beden tarafından fizyolojik alanlarda kullanılması, ifade bulmasıdır.

Travmatik Yaşantıların Çocuklara Etkileri Olumsuz yaşam deneyimlerinden kaçmak imkânsızdır. Aslında korku, çaresizlik, yenilgi ve stresi atlatma kapasitesine sahip olarak doğmuşuzdur. Buna “dayanıklılık” diyoruz. Küçük olumsuz deneyimler yaşadıkça esnekliğimiz ve dayanıklılığımız giderek artıyor. Bunu bir lastiğin esnekliğini artırmak için makul bir oranda çekilip bırakılmasına benzetebiliriz. Lastik çekilince esner ve sonra eski haline geri döner; ama lastiği çok fazla çekerseniz eskiyebilir, esnekliğini kaybedebilir ya da kopabilir. Çocukların günlük yaşantıları irili ufaklı pek çok olumsuz yaşam deneyimi ile doludur. Salıncaktan düşebilirler, kucaklarına aniden zıplayıveren bir kediden korkabilirler, diş hekimine dolgu yaptırabilirler, alay konusu olabilirler, evlerine hırsız girdiğini duyabilirler, sıcak tencereye aniden dokunabilirler, korkutucu hikâyeler dinleyebilirler, televizyonda şiddet görüntülerini tesadüfen izleyebilirler. Bazen bu tip travmalar bazı çocuklar için olumsuz duygu antrenmanları gibi düşünülebilir ve onları minik dozlarda mikrop alarak aşı olmak gibi daha dayanıklı hale getirebilir. Ancak bazen de çocuklar ciddi şiddet olaylarına tanık olabilirler, büyük bir kaza geçirebilirler, cinsel tacize uğrayabilirler, terör olaylarına maruz kalabilirler. Bazı travmalar doğası gereği daha şiddetlidir ve aynı lastiğin çok çeki-

lip esnekliğini kaybetmesine yol açması gibidir. Travmadan olumsuz etkilenme düzeyi olumsuz olayın doğası dışında başka pek çok faktöre de bağlıdır. Negatif yaşam deneyimine maruz kalmış çocuğun sosyal ve ailesel desteği azsa, acıya tahammül eşiği düşük bir mizacı varsa, ebeveynlerine güvenli bağlanamamışsa, anne ve baba da travmatize olmuşsa veya çocuğun daha önceki yaşantısında irili ufaklı travmatik olaylar çok fazlaysa, çocuğun travmatize olma ihtimali artar. Bazı travmalar bedensel araz da bırakabilir. Kaza, saldırı gibi travmalarda çok ciddi ve kritik beden yaralanmaları oluşur. Bazı travmalar ise sadece psikolojik etki bırakabilir. Bu durumda, duygusal anlamda acı verici, stresli veya şok edici deneyimler söz konusudur. Negatif bir yaşam deneyiminden sonra duygusal bir travma oluşmuşsa, acı verici olayın yarattığı anılar beynin en derinlerine kaydedilir. Olayın doğrudan doğruya yaşanmış olması duygusal zararın derecesini arttırırken, olay bir yakınımızın başına geldi yse veya tanık olduysak yine ciddi duygusal yaralar alabiliriz.

Esnek Olabilen Dayanıklı Çocuklar Bazı çocukların dayanıklılığı ve esnekliği diğerlerine göre daha güçlüdür. Kolay kolay travmatize olmazlar. Bunun nedeni bazen bu çocukların mizacı, bazen de güvenli bağlandıkları, onları tehlike anında yatıştırmayı bilen, koruyabilen, kapsayabilen, kendileri de kolay kolay travmatize olmayan, güven veren ebeveynleridir. Dayanıklılığı güçlü olan çocuklar cesurdur. Keşfetmeye açık ve meraklıdır. Bu keşifler sırasında aldıkları ufak tefek yaralar, çatışmalar dayanıklılıklarını arttırır. Başka çocuklarla ilişki kurmaktan, yeni ilişkilerden hoşlanırlar. Paylaşmayı severler. Aynı zamanda bireyselliklerini, kişisel alanlarını, haklarını tanırlar, bilirler ve korurlar. Duygularının farkına varabilir ve ifade edebilirler. Başlarına kötü bir şey geldiğinde yakınları tarafından desteklenirler, esnerler ve hızla eski yaşantılarına geri dönebilirler. Olumsuz yaşantıları geride bırakma kapasiteleri çok güçlüdür. Yaşama sevinci ile doludurlar.

33


34


Travma Hem Bedeni Hem Zihni Etkiler Bedenin hareket gücünü artıran veya azaltan her şey zihnin hareket gücünü de sınırlandırır ya da artırır. Olumsuz yaşantılar sonucunda bedende de derin reaksiyonlar oluşur. Bedenin dengesi bozulur. Gerilir, büzülür, donup kalır ve bazen de çaresizlikten yıkılabilir. Tehlike karşısında beden ve zihin iç içe geçmiş gibidir. Duygular bedende yaşar. Bedeni ve zihni bir bütün gibi düşünmeden travmayı anlamamız imkânsızdır. Parkta çok eğlenirken hiç beklemediği anda salıncaktan düşen bir çocuk bedeninde önce gerilme, kasılma, sonra acı ve sonra da donup kalma tepkisi yaşayabilir. Bir süre öylece kalabilir, anlamsızca etrafına bakabilir. O sırada bedeni ve zihni iç içedir. Çocuk yaşadığı şeye anlam vermeye çalışıyordur. Tam bu noktada gerçekleşecek psiko-fiziksel bir esneme ile bedenin ve zihnin eski dengesine kavuşması önemlidir. Bu esneme bazen gerçekleşebilir, bazen de yukarıda sıraladığımız pek çok faktörün etkisi ile gerçekleşemeyebilir. Bir çocuk için esneyerek eski haline geri dönmesini sağlayacak en önemli faktör ebeveyn desteğidir. Parkta salıncaktan düşen çocuğun elbette ki ebeveyni de telaşlanır. Onun bedeninde ve zihninde de gerilme, kasılma, hızlanma ve donup kalma tepkileri yaşanabilir. Bunu yaşayan ve çocuğunun belki de yaralandığını gören ebeveyn kendini hemen toparlar, kalbinin atışını, sıklaşan nefesini kontrol altına alır. Ebeveyn çocuğuna neler olup bittiğini, bundan sonra neler yapacaklarını açıklayarak onu yatıştırabilirse, çocuğun esneme gücünü artıracaktır. Ama bu durum karşısında çığlık çığlığa bağıran veya donup kalan bir ebeveyn beden ve zihin dengesine kavuşamadığı için çocuğuna doğru bir şekilde eşlik edemeyecektir.

Travmatik Bir Yaşantı Sonrasında Çocuklara Yaklaşım Nasıl Olmalıdır? Çocuklar Travmalara Nasıl Tepki Verirler? Bir çocuğun esnekliği ve dayanıklılığı azsa, ebeveynleri tarafından yeterince desteklenmediyse veya olumsuz yaşantı doğası gereği çok büyükse travmanın etkileri olayın yaşanmasından günler hatta haftalar sonra ortaya çıkabilir. Yetişkinlere güvenini kaybeden ve olumsuz yaşantının tekrar olmasından korkan çocuklarda gittikçe ağırlaşan travmatik belirtiler olabilir. Bu tip tepkiler yaşlara ve bireylere göre çok farklılık göstermekle beraber şu şekilde sıralanabilir: Travma sonrasında çocuklar aileden ayrılmaktan korkabilir, sızlanabilir, sık ağlayabilir, çığlık atabilir, öfke nöbetleri, saldırgan davranışlar sergileyebilir, aşırı hareketli veya aşır hareketsiz olabilir, titreyebilir, ürkmüş yüz mimikleri sergileyebilir, daha küçük yaşlarda yaptıkları birtakım davranışlara geri dönebilir (parmak emme, yatak ıslatma, karanlıktan korkma vb.), kâbuslar görebilir, okula gitmek istemeyebilir, okul başarısı düşebilir, takıntılı biçimde tekrar eden oyunlar oynayabilir, sebebi bulunamayan mide bulantısı, karın ağrısı, baş ağrısı, bağırsak sorunları, cilt sorunları, ağrılar, alerji sorunları, beslenme ve uyku düzensizlikleri olabilir.

Çocuklar doğaları gereği hem kırılgan, hem dirençlidir. Uygun destek sağlandığında stresli olayları genellikle atlatırlar. Çocukların olumsuz yaşam deneyimleri karşısında esnek ve dayanıklı olma becerisini artırmak için ebeveynlerin de bazı becerileri öğrenmeleri gerekir. Bir ebeveynin kendi travmalarının da farkında olması ve çocuğunun geçirdiği olumsuz yaşam deneyimleri sonucunda kendi travmalarının tetiklenmemesini sağlaması da çok önemlidir. Kendi geçmişinde çok güçlü travmaları var ise öncelikle bu travmalar konusunda profesyonel destek alması önemli olabilir. Bedenin zengin duyularına açık ve onların farkına varabilen ebeveynler olmak önemlidir. Aynı zamanda, duygularını fark edebilen ve onlar üzerine konuşabilen bir yapı geliştirmek çocuklara çok yardımcı olacaktır. Böylece olumsuz olaylar karşısında tetiklenmeyen, düşünme becerisini kaybetmeyen, çocukları gözlemleyebilen, dinleyebilen, izleyebilen bir ebeveyn haline gelinebilir ve çocukların travmatik yaşantı sonrası ihtiyaçları karşılanabilir. Olumsuz yaşam deneyimleri karşısında kendini hemen toparlayabilen ve yatıştırabilen yetişkinler haline gelmeyi başarabilen ebeveynlerin çocukları şanslıdır. Olumsuz yaşam deneyimleri onları kolay kolay travmatize etmeyecektir.

35


Olumsuz Bir Yaşam Deneyimine Maruz Kalan Çocuklar İçin İzlenecek Adımlar 1. Sakinleştirici Bir Duruş Sergilemek

Muhtemelen siz de olaydan negatif anlamda etkilendiniz, belki de travmatize oldunuz. Elinizden fırlayarak arabaların önüne atlayan bir çocuğun karşısında sakin kalabilmek elbette ki zordur. Ama stres altındayken bedeninizde neler olduğunu bilmeniz, bu tepkilerinizi kontrol altına almanız konusunda size yardımcı olacaktır. Önce bedeninize yönelin, beden tepkilerinizi kontrol altına alın. Derin bir nefes alın. Birkaç saniye kendinizi toparlayın. Kalp atışlarınızı, nefesinizi elinizden geldiğince dinginleştirin. Gergin kaslarınızı gevşetin.

2. Durumu Tanımlamaya Yönelik Net Bir Konuşma Yapmak Kolay olmasa da, sakin ve güvenli bir ses tonu ile durumu çocuğunuza tanımlayın. Bunu yaparken mümkün olduğunca somut ve net ifadeler kullanın. Örneğin, çocuğunuz içindeyken aracınızla trafikte bir çarpışma yaşadıysanız, “Büyük bir çarpışma oldu. Bu çarpışmanın şiddetinden arabamız hasar gördü. Hala şoktasın. Biraz sarsıldın. Kendini daha iyi hissedene dek yanında kalacağız. Çarpışma geçti gitti. Şu an hepimiz güvendeyiz.” gibi ifadeler kullanabilirsiniz.

3. Dikkati Yavaş Bir Tempoda Bedensel Duyulara Çekmek İlk şoku atlattıktan sonra çocuğun dikkatini önce bedensel duyularına, sonra duygularına yöneltmesini sağlayın. Yumuşak bir ses tonu ile önce bedeninde neler hissettiğini sorun. “Bedeninde şu anda neler oluyor? İçinden ağlamak geliyorsa ağla. Bunları engellemeye çalışma. Bunlar senin daha sonra daha iyi hissetmeni sağlayacak.” gibi. Duyularını tanımlaması için ona yardım edin. “Kalbin hızlı atmış olmalı… Şimdi daha sakin mi?”, “Sanırım solukların da hızlanmıştı. Şu an nasıl?” Çocuğunuz “Çok gerildim, karnıma bir yumruk oturdu.” derse, tanımlamasına yardımcı olun. “Ne kadar sert? Tam olarak nerede?

36

Ne büyüklükte?” Bu soruları yavaş yavaş sorun. Her soru arasında bir iki dakika bekleyin. Unutmayın, acele etmek için uygun bir zaman değil. Bu gibi durumlarda hız çocukları daha karmaşık bir hale getirebilir.

4. Dikkatle Gözlemek ve Yavaşça Duygulardan Söz Etmek Çocuğunuzu izleyin. Rahat nefes alıyor mu? Gözleri daha anlamlı bakmaya başladı mı? Beden eski haline dönüyor mu? Cevabınız evetse, dikkatini yaşadığı duygulara çekmeye başlayabilirsiniz. “Peki, duyguların nasıl? Neler hissediyorsun? Belki üzüldün, korktun, endişelendin.” gibi.

5. Çocuğun Fiziksel ve Duygusal Tepkilerini Onaylamak Çocuğunuza fiziksel belirtilerini (kalp çarpıntısı, hızlı soluk alıp verme, karın ağrısı, mide bulantısı vb.) ve duygularını (korku, kaygı, endişe, üzüntü, öfke vb.) anladığınızı ve yaşadığı olağandışı olaylardan sonra bu belirtilerin son derece normal olduğunu söyleyin. “Ağlaman ve titremen seni korkutan şeylerin dışarı çıkmasını sağladı. Böylece şu an daha iyi hissediyorsun.” Bu esnada çocuğun sırtına, omzuna güven verici bir biçimde dokunmak da onu rahatlatacaktır.

6. Sadece Dikkatle Gözlemek

Tüm süreç boyunca çocuğunuzun ne aşırı derecede yakınında ne de uzağında olmalısınız. Sıkıca sarılmak yerine sırtını sıvazlayın, koluna dokunun, elini tutun. Rahatlatmak için bile olsa uzaklaşmayın. Merakla çevresine bakmaya başladıysa normal döngüsüne dönüyor demektir. Çocuklar bazen tepkilerini sözel olarak ifade edemez. Duygu ve düşüncelerini oyunlarla veya resimlerle ifade edebilirler. Onları sakince izleyin. Engellemeyin. Olaylarla ilgili oyun ve resimler sizi endişelendirmesin. Bırakın oynasınlar, yaratsınlar. Oynadıkça, yarattıkça tüm yaşadıklarını zihinlerinde işleyecekler ve yeniden anlamlandıracaklardır.

7. Dinlenmeye Teşvik Etmek

Yaşanan olay sonucunda çocuğunuz kafasına bir darbe almadıysa -aldıysa doktorunuza da-

nışmalısınız-istemese bile dinlenmesi için teşvik edin. Arınma, dinlenme ve uyuma esnasında da devam eder. Hatta rüyalarla doruğa ulaşabilir. Bedenin reaksiyonel anlamda hareketlenmesinden sonra uzanmak, dinlenmek, uyumak olayla ilgili duygu ve düşüncelerin yeniden işlenmesine ve anlamlandırılmasına yol açar.

8. Harekete Teşvik Etmek

Duygularını ifadede zorlanan çocukların hareketli oyunlar oynamasına izin verin. Yürüme, koşma, hoplama, zıplama gibi aktif oyunlar onların bedenlerinde biriken ifade edilememiş duyguların farklı bir yolla boşalmasını sağlayacaktır. Bunun sonrasında yine uzanıp dinlenme ve belki de kısa bir uyku çok işe yarayacaktır.

9. Çocuğun Yaşananları Anlamlandırmasına Yardım Etmek

Çocuğunuz dinlenmiş ve sakinken, onun ritmine uyum sağlamayı unutmadan, duyguları ve deneyimlerine çok daha uzun zaman ayırıp konuşabilirsiniz. Neler olduğunu anlatmasını isteyebilirsiniz. Yaşadığı duygulara eşlik edebilirsiniz. Olaylara anlam vermesi için yardım edebilirsiniz. Çocuğa yaşadıkları ile ilgili iyileştirici bir hikâye anlatmak, olayla ilgili bir oyun oynamak, resim yaptırmak, birlikte bir hikâye yazmak, şiir yazmak da onun anlam vermesini kolaylaştıracaktır. Bu dokuz adımdan sonra, duyguları ve deneyimleri hakkında konuşmaya devam etmek ve yaşananları anlamlandırmasını sağlamak onları biraz olsun rahatlatacaktır. Sizin dengeli varlığınız onun tüm bedensel tepkilerini, duygu ve düşüncelerini akıtabileceği güvenli bir kap olacaktır. Çocuklar olumsuz yaşam deneyimlerine karşı oldukça esnektir. Büyük bir bölümü bu tür yaşantılardan sonra günlük rutinlerine kısa sürede dönerek, yeniden uyum sağlayabilirler. Onların içsel güçlerini hafife almayın.


Olcay Güner

Klinik Psikolog, (Ph.D.) Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Psikoloji, yüksek lisans eğitimini Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Psikoloji alanlarında tamamlamıştır. Doktora derecesini ise Marmara Üniversitesi, Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümünden almıştır. Kariyerinin ilk yıllarından itibaren klinik çalışmalar yapan Güner, 1990 yılından itibaren Davranış Bilimleri Enstitüsünde “'Klinik Psikolog” ve yönetici olarak çalışmıştır. 2007-2011 eğitim öğretim dönemleri arasında Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Bölümünde yarı zamanlı öğretim üyeliği yapmıştır. 2011 yılından itibaren kendi kurduğu Arkabahçe Psikolojik Gelişim, Eğitim ve Danışmanlık Merkezinde psikolojik travma, okul ve öğrenme sorunları, çocukluk dönemi sorunları, boşanma danışmanlığı, evlat edinme danışmanlığı ve aile içi iletişim sorunları konularında teröpatik çalışmalarını sürdürmektedir. Güner'in ilk kez 2006 da yayınlanmış olan "Hani Okulu Sevecektim!" adlı kitabı okulda yaşanan dikkat, okuma, yazma, matematik, sosyal beceri eksikliği problemlerine ve bunlarla baş etme yollarına değinmekte ve öğrenme bozukluğu, dikkat eksikliği ve aşırı hareketliliğe farklı bir bakış açısı getirmektedir. 2010 da yayınlanmış “Çözüm Bende Saklı” adlı kitabı ise, çözüm odaklı terapi tekniğinin kullanımı hakkındaki temel bilgileri içermektedir. Ayrıca, 2013 yılında, “Psikolojik Yardım Alıyorum”, “Çocuklardan Boşanılmaz!”, “Babam Bana Güvenmiyor!”, “Sana Bir Daha Sır Vermeyeceğim!” adlı terapötik çocuk öyküleri de yayınlanmıştır. Güner, Sanat Psikoterapileri Derneği ve EMDR Derneğinde yönetim kurulu üyesidir.

37


Çeviren: Uzman Pskiolojik Danışman Ceni Palti

ÇEVİRİ:

ÖNYARGI ve AYRIMCILIK Çocuklar genellikle etraflarında duyduklarını tekrar ederler. Bu onların gerçekten de söylediklerine inandıkları anlamına gelmez. Çocuklardan ayırımcı bir cümle duyulduğunda yetiştiklerin bu konuyla ilgili sorular sorması, onu incitmeyecek şekilde söylediği şeyin tartışılması ayrımcılık konusunda farkındalık kazandıracaktır.

38


Önyargı ve ayrımcılık günlük yaşantımızda ve ilişkilerimizde sık sık karşımıza çıkıyor. Tanımadığımız insanlara karşı düşünceleri, etnik kökenleri, farklı din ve inançları ya da cinsiyetleri nedeniyle olumsuz tutum ve davranışlar sergilendiğine tanık oluyoruz. Peki, ne oluyor da karşımızdaki kişileri tanımamıza engel olan olumsuz tutum ve düşünce kalıplarımız ortaya çıkıyor? Nedir önyargı ve ayrımcılık? Dergimizin bu sayısında toplum tarafından farklı olanın kabulü ve benimsenmesine dair olan bu kavramların psikoloji literatüründe nasıl işlendiğini derlediğimiz çevirilerle sizler için ele almaya çalıştık.

Önyargı Psikologlara göre önyargı, insanların çevrelerini öznel bir şekilde yeniden düzenlemelerini ve çevrelerindeki nesne ve kişilere nasıl bir tutum sergileyeceklerini belirler. Aynı zamanda önyargı, bireyin özgüvenini artırır ve maddi avantajlar sağlar. Sosyologlar ise, gruplar arasındaki ilişkilere bakarak önyargının sosyal ve yapısal dinamiklerine dair açıklamalarda bulunmuşlar, ekonomi alanındaki etkilerine ve sınıf ayrımına dikkat çekmişlerdir. Genel anlamda önyargı; gruplar arası hiyerarşik konumların oluşmasına sebep olan bireylerin bir grup ve onun üyelerine karşı benimsediği olumlu ya da olumsuz tavırlar olarak tanımlanır. Araştırmacılar önyargıyı bir tutum olarak kavramsallaştırır ve üç bileşenden oluştuğunu savunur. Bunlar; bilişsel bileşen (belli bir grup hakkındaki inançlar), duyuşsal bileşen (hoşlanmama, antipati) ve gayret ifade eden bir bileşendir (belli bir gruba karşı negatif davranmaya yönelik davranışsal bir eğilim). Toplum içerisinde önyargıya maruz kalan gruplar, avantajlı gruplara ve üyelerine karşı önyargı taşıyabilirler. Bazen de, tam tersi olarak avantajlı ya da çoğunluk olan gruba karşı önyargı beslenmesi de söz konusu olabilir. Bu iki durumda da önyargı reaktif bir nitelik kazanmaktadır.

Ayrımcılık Ayrımcılık, sosyal nesneler arasında bir ayrım yapma durumunun ötesinde; ait oldukları gruplar nedeni ile bazı kişilere adil olmayan davranışlar sergilenmesidir. Bu durum, bir grup ya da kişiye karşı olumsuz davranışlar sergilenmesini ya da aynı şartlar altında, aynı grup üyeleri içerisinde sergilenecek davranışlarla karşılaştırıldığında daha olumsuz yanıt ve tepkiler verilmesini içerebilir. Bunların yanı sıra kendi grubunu kayırarak farklı grubu dezavantajlı konuma düşürmek de ayırımcılığın bir parçasıdır. Bu durumun gruplar arası ilişkilerde temel bir rol oynadığı ve dış gruba duyulan antipatiden önce geldiği öne sürülmüştür. İç grupların kişi için her zaman öncelikli olduğu, kişinin bu grubun içinde bazen de bu grup için yaşadığı belirtilmiştir. Kişi kendine ait bir değeri savunuyorken bunu başka bir grubun çıkar ya da güvenliği pahasına yapabilir. Dış gruba duyulan nefret tabanlı önyargı, aslında iki grubun karşılıklı olarak yaşadığı sevi tabanlı önyargısından doğmaktadır.

39


Çocuklar Neden Önyargılıdır? Ayrımcı söylem kullanımının beş yaşa kadar inmiş olması, okul çağına gelen çocukların eğitim hayatına önyargı içeren düşüncelerle başladıklarını gösteriyor. Beş yaşında bir anaokulu öğrencisinin farklı bir etnik kökenden gelen sınıf arkadaşı ile yapboz oynamak istememesi, bu yaştaki bir çocuğun önyargı içeren tutumunu ifade ediyor. Farklı teorisyenler öne sürdükleri görüşlerle çocuklarda önyargının nasıl şekillendiğini şu şekilde açıklıyorlar: Otoriter Kişilik Kuramı Bu kuram, çocuklardaki önyargının, ruhsal gelişim süreçlerinde yaşanan normal dışı bir durum sonucunda oluştuğunu ve bu nedenle seyrek rastlandığını öne sürer. Otoriteye boyun eğmenin zorunlu kılındığı bir ortamda çocuklar agresif dürtülerini boşaltmaya cesaret edemedikleri için, bunları farklı nesnelere yönelttikleri düşünülür. Ancak önyargı tarih boyunca gittikçe yaygınlaşmış ve normal olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Sosyal Öğrenme Kuramı Çocuklar ebeveyn, öğretmen gibi önemli figürlerin önyargı içeren tavır ve davranışlarını model olarak benzer davranışlar sergileyebilirler. Bu kurama göre çocuk; değerli bulduğu bir yetişkinin önyargı içeren bir ifadesini tekrar ederek bu ifadenin anlamını kavrayabildiği ölçüde söz konusu toplulukla ilgili olumsuz inançlara sahip olacaktır. Yapılan araştırmalar, yetişkinlerin ve çocukların önyargı üzerine beraber düşünmelerinin ve bu konuyu beraber ele almalarının, önyargı içeren tavırları azalttığını göstermektedir. Gruplar Arası Temas Kuramı Bu kuram, farklı grupların üyeleri arasında birebir, bireysel ve olumlu bir temas olmamasını, önyargı oluşmasının kısmi sebeplerinden biri olarak değerlendirmektedir. Bilişsel-Gelişimsel Kuram Çocuklar, her insanın farklı bireyler olduğunu anlayacak becerilere henüz sahip olmadıkları için önyargı kaçınılmazdır. Onlar detaylara takılmaya ve gruplar arası farklılıları abartmaya eğilimlidirler. Bilişsel gelişimleri ilerledikçe farklı gruplar arasındaki benzerlikleri ve aynı grup içerisideki farklılıkları görebilirler.

40

Evrimsel Kuram Bu kuram, önyargı ve ayırımcılığın ortadan kalkmasını neredeyse imkânsız olarak değerlendirmektedir. Buna göre, çocukların sosyal gruplar hakkındaki düşünme biçimi, çocukların doğasında vardır.


Değişim için Öneriler Önyargı ve ayrımcılıkla ilgili yapılan araştırmalar, ebeveynlerin bu konularla ilgili çocuklarıyla yeterince konuşmadığını göstermektedir. Oysaki çocuğun önyargı ile karşılanan gruplarla ilgili bilgi edinmesinde, ebeveynler ve eğitimciler sürece dâhil olmalıdırlar. Bu konuda ilk adım olarak, çocukların bilişsel gelişim düzeylerini, yeni bilgi edinmeye hazır olma seviyelerini saptamalılar, olay ve durumlara empati kurarak yaklaşmalarını sağla-

malıdırlar. Çocukların farklılıklarla tanışacakları ortamların rekabetçi değil, işbirliğini ve dayanışmayı öne çıkaracak şekilde tasarlanması da katkıda bulunmalıdırlar. Çocuklar genellikle etraflarında duyduklarını tekrar ederler. Bu onların gerçekten de söylediklerine inandıkları anlamına gelmez. Çocuklardan ayırımcı bir cümle duyulduğunda yetiştiklerin bu konuyla

ilgili sorular sorması, onu incitmeyecek şekilde söylediği şeyin tartışılması ayrımcılık konusunda farkındalık kazandıracaktır. Çocukların önyargılı olmamasını sağlamanın diğer bir yolu kapsayıcı ve içe alan bir ev ortamı yaratmaktır. Farklı kültürlerden insanlarla temas etmeyi öğrenmiş ebeveynlerin çocuklarının benzer becerileri daha erken yaşta edindiği bilinmektedir.

Toplumsal Yargı

Değişim Stratejileri

Farklılıklarla ilgili tartışmalar gerekli değildir ve önyargıyı artırabilir.

Her türlü farklılığı dürüst ve açık bir şekilde ev ortamında ve gerekirse diğer ortamlarda tartışın. Çocuğun farklı kültürler arası ilişkiler kurmasını ve sürdürmesini, ayrıca bilgi dağarcığını geliştirmesini teşvik edin. Ancak bunu yaparken gruplar arası faklılıkları sadece gerektiği ölçüde vurguladığınızdan emin olun.

Toplum için

Çeşitli kuruluşlar farklılıklar konusunun gündeme getirilmesi ve tartışılması için yeterince çalışmaktadır ve bu durum çocuklar arasında bir sorun teşkil etmemektedir.

Önyargı güdümünde olmayan ve toplumun her kesimini ilgilendiren ilke ve politikalar geliştirilmesine önayak olun.

Eğitimciler için

Okullar önyargıların azaltılması için çalışılacak yerler değildir. Çünkü bunun için harcanacak zaman akademik başarı için harcanabilecek zamandan çalmaktadır.

Çok kültürlü ve ayrımcılık karşıtı öğretileri okul yaşamının içine katın ve çok kültürlülüğün var olduğu okullarda, işbirliğine dayalı bir öğrenme modeli oturtulmasını sağlayın, bu aynı zamanda akademik başarıyı da artıracaktır.

Bireyler için

KAYNAKÇA • Dovidio, J., Hewstone, M., Glick, P., & Esses, V. (2010). Prejudice, stereotyping and discrimination: Theoretical and empirical overview. J. Dovidio, M. Hewstone, P. Glick, & V. Esses (Eds.), The SAGE handbook of prejudice, stereotyping and discrimination. (s. 3-29). London: SAGE Publications Ltd. • Internet Alıntısı, 5 Tips for Talking About Racism With Kids. http://www.parenting.com/article/5-tips-for-talking-about-racism-with-kids • Levy, S.R., Rosenthal, L., & Herrera-Alcazar, A. (2010). Racial and ethnic prejudice among children. In J.L. Chin (Ed. s. 37-50), The Psychology of Prejudice and Discrimination. Westport, Connecticut: Praeger.

41


BİZDEN HABERLER Önleyici Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Çalışmaları Kriz ve Öncesi Kişinin iç güçlerini kriz durumlarında harekete geçirebilmesinde doğumdan itibaren tüm sürecinin etkisi vardır. Kriz durumlarından her birey aynı şekilde etkilenmez. Kişilerin başa çıkma gücünün dayanıklılıkla (resilience) ilişkisi vardır. Dayanıklılık; uyumlu mizaç, empati, yaratıcı çözümler bulma, duygusal tepkileri yönetebilme, mizah anla-

42

yışı, hedef odaklı olma, olumlu ilişkiler kurabilme, kendini sakinleştirebilme ve bilişsel becerilerin toplamı olarak ifade edilebilir. Kriz durumunda kişi/kişiler, duruma bağlı olarak başa çıkma becerilerini yitirebilir; yoğun olumsuz duygular yaşayabilirler. Tüm doğal afetler, ayrılık-

lar, kayıplar, maruz kalınan veya şahit olunan şiddet durumları birer krizdir. Kriz; bir bireyin, grubun, örgütün ya da topluluğun normal işlevlerini yerine getirmesini engelleyen, acil ilgi ve çözüm gerektiren, tolere edilemeyen, beklenmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Kısaca; insanların yaşam uyumlarını bozan olağanüstü durumlara kriz denir.


Bazen ülke içinde veya dünyada yaşanan ve birçok kişiyi etkileyen krizler, bazen de bir öğrencinin ailesinde yaşanan bir kriz, okula yansır. Böyle durumlarda öğrenci, öğretmen, veli ve tüm paydaşların baş etme güçlerini fark etmeleri ve yaşanacak kriz durumlarında bu güçleri kullanarak yaşamlarına umutla yeniden devam edebilmelerini sağlamak gerekir. Bu nedenle okullarda krizler karşısında izlenecek yol haritalarının olması ve planlamaların yapılması önemlidir. Okulumuzda da ilk olarak 1999 Marmara Depreminden sonra, travma sonrası psikolojik destek programlarına ihtiyaç hissedilmiş, “Psikososyal Okul Projesi” adı altında öğrencilerin okullarda travma sonrası yaşantılarına destek verecek çalışmalar hayata geçirilmiştir. Bir okulda kriz yaşandığında öğrenciye, öğretmene, veliye, çalışan kişilere, oluşan paniğin önlenmesi için mevcut düzenin devam edeceği ve nedeni ne olursa olsun acil durumla başa çıkılabileceği mesajının verilmesi ve güven sunulabilmesi şarttır. Yine okulumuzda 2003- 2004 öğretim yılında Kriz Önleme Müdahale ve Psikolojik Destek Ekibi kurulmuştur ve YÖRET Vakfından eğitim ve danışmanlık almıştır. 2015-2016 öğretim yılına kadar Prof. Dr. Tarık Yılmaz’dan kriz durumlarında süpervizyon alınmıştır. 2015 -2016 öğretim yılı itibarıyla LEAP Çalışan Destek Programı ile anlaşma gerçekleştirilmiş, Prof. Dr. Tarık Yılmaz ile süpervizyonlar LEAP anlaşması çerçevesinde devam ettirilmiştir. Bu yıl ise birimimiz içerisinde travma destek ekibi oluşturarak öğrencilerle, öğretmenlerle, velilerimizle ve tüm paydaşlarımızla önleyici ve destekleyici çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Konuya yoğunlaşan ekip üyelerimiz okul dışındaki eğitimleri de takip ederek uygulamalar ve yöntemler hakkında araştırmalarını sürdürmüşlerdir. Önceki yıllardan farklı olarak okulun her biriminden oluşan bir gönüllüler ekibi kurulmuştur. Supervizyon desteği aldığımız Doç. Dr. Kemal Kuşçu ile de sağlıklı kararlar almayı sağlayacak kriz anına yönelik basit bir yol haritası oluşturulmuştur. Altı aşamadan oluşan bu yol haritası, “Krizden etkilenen ve etkilenme ihtimali olan kişilerin tespit edilmesi, güvenli alan sağlanması, fiziksel ihtiyaçların giderilmesi, olaydan etkilenen kişilerin duygu ve düşüncelerinin dinlenmesi, rutinlerin hayata geçirilmeye çalışılması, krizi çözmek için alınacak tedbirlerin başka krizleri yaratmaması.” şeklindedir. Yıl içerisinde yaptığımız çalışmaları ise şu şekilde özetleyebiliriz:

19 Ekim 2015

Psikolojik Danışma ve Rehberlik ServisiTravma Konulu Toplantı

22 Ekim 2015

Kriz Önleme Müdahale ve Psikolojik Destek Ekibinin Kurulması

27 Ekim 2015

Kriz ve Travma Çalışmalarının Başlaması

12 Kasım 2015

Tepeören Yerleşkemizdeki Öğretmenlere Yönelik Bilgilendirme

2 Aralık 2015 ve 16 Şubat 2016 Levent Yerleşkemizdeki Öğretmenlere Yönelik Bilgilendirme 10 Aralık 2015 4 Haziran 2016

Yabancı Uyruklu Öğretmenlere Yönelik Bilgilendirme

PDR Servisi-Eğitimcinin Eğitimi Çalıştayı

27 ve 29 Haziran 2016

Okulun Farklı Birimlerinde Oluşan Gönüllüler Ekibinin Eğitimi

22 Haziran 2016

Gönüllüler Ekibine Yönelik Prof. Dr. Tarık Yılmaz ile “Travma” konulu eğitim Gelecek öğretim yılının ilk haftasında ise Prof. Dr. Tarık Yılmaz ile “Travma” konulu bir eğitim tüm öğretmenlere yönelik olarak gerçekleştirilecektir. Bu eğitimlerin yıla yayılarak sürdürülmesi ve yeni katılacak eğitimcilerin de eğitilmesi ile devamlılığının sağlanması hedeflenmektedir. Ayrıca, travma ile çalışan kişilerin de duygusal sağaltımlarını yapabilmeleri amacıyla belirli aralıklarla psikolojik debriefing çalışmalarına yer verilmesi planlanmıştır.

Gelişim Dergisinde Travma Gelişim her zaman önem verdiğimiz konularla sizleri buluşturmamız için köprü görevi gördü… 2015 yılı 2. sayımızda Klinik Psikolog Emre Konuk ile “Travma ve Sonrası” konusunda yaptığımız röportajı siz okuyucularımızla buluşturduk. (https://issuu.com/terakkiokullari/docs/gelisim2015_2 linki ile ulaşabilirsiniz) Bu sayımızda da ile Klinik Psikolog Olcay Güner’in “Çocuklar ve Travma” başlıklı yazısına yer verdik...

Web Mikro Sitemizde Travma Sizler için hazırladığımız web mikro sitemize http://rehberlik.terakki.org.tr/ linki ile ulaşarak önleyici ve destekleyici çalışmalarımızla ilgili güncel paylaşımlarımızı takip edebilirsiniz. http://rehberlik.terakki.org.tr/bizden-size/guncel/

43


Tek Terakki. İki yerleşke.


Levent . Tuzla / Tepeรถren


Gelisim 2016/2  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.