Page 1

2015 | SAYI 2


02 34

40

26

İçindekiler 01 Editörden - Revan Çoban 02 Duygular - Demet Uysal 08 Ruhsallığın Dili Tutulursa Beden Konuşur: Psikosomatik - Funda Tezer 14 Yalan - Elmas Özmen / Hülya Seferoğlu 18 Sosyal Duygusal Becerilerin Yaşama Etkisi - Yelda Arslan Baştımar / Filiz Koçak 22 Yaşam Boyu Bir Yolculuk: Kendini Gerçekleştirme - Gonca Baştuğ 26 Travma ve Sonrası - Klinik Psikolog Emre Konuk ile Röportaj - Berna Ergun / Gülseren Kaya / Revan Çoban 34 Cinsel Kimlik Kargaşası mı? Cinsel Kimlik Arayışı mı? - Klinik Psikolog Şebnem Orhan 40 Çeviri - Dansın İyileştirici Gücü - Aylin Germiyen Alioğlu 42 Bizden Haberler


Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü Editör Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama Gri Creative / www.gricreative.com Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Fotoğraf Ahmet Naci Tacer Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü Baskı APA UNIPRINT Basım San. ve Tic. A.Ş. Adres : Hadımköy Mahallesi 434 Sokak No:6 34555 Arnavutköy / İstanbul / TÜRKİYE Tel : 0(212) 798 28 40 / Faks : 0(212) 798 20 63 www.apa.com.tr Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 10 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz. gelisimdergisi@terakki.org.tr

Editörden Değerli Okurlar, Uzun bir kışın ardından doğanın canlandığı, mis kokan çiçeklerin bin bir çeşit renkleri ile gönlümüze taht kurduğu baharı uğurluyoruz bu günlerde. Belki içimiz bir parça buruk biraz daha uzun sürseydi bahar diyoruz, biraz daha doysaydık o güzelim mevsime. Bir taraftan da yaz gelsin, uzaklaşıp gidelim, kışın tüm yorgunluğunu bir yerlerde bırakalım istiyoruz. Her mevsim, içimizde bir yere dokunuyor, o yer bizim yaşamla bağ kurmamızı sağlıyor. Tıpkı mevsimlerin birbirine bağlı olduğu gibi, yaşantımızda bazen farkında olduğumuz bazen de olmadığımız birçok bağdan oluşuyor ve asıl bu bağlar bize var olduğumuzu hissettiriyor. Siz kimlerle, nelerle bağ kuruyorsunuz yaşamınızda? Her zaman geçtiğiniz yol, hep orada duran çiçek satan kadın, köşedeki simitçi, her zaman alışveriş yaptığınız market, hep oturup soluklandığınız o bank size ne ifade ediyor? Ya aileniz? Anneniz, babanız, kardeşleriniz, çocuklarınız, arkadaşlarınız. Hep orada olan o insanlar. Sadece alışkanlık olabilir mi tüm bunlar? Oturup soluklandığınız bank, her zaman geçtiğiniz yolda yeni yeşeren bir çiçek, bir arayışınızla hemen koşup gelen eşiniz dostunuz, tüm yorgunluğunuzu bir gülümsemesiyle silen çocuğunuz… Alışkanlığın ötesinde gelmiyor mu tüm bu söylediklerim kulağınıza… Aslında bizi biz yapan yaşamda var olmamızı sağlayan bağlarımız değil mi her biri? Bu sayımızda Klinik Psikolog Emre Konuk ile yaptığımız “Travma” konulu röportajda, Sayın Konuk “İnsanın yaşamla kurduğu bağlarının, yaşadığı travmalarla baş etmesinde, kişilik olarak dayanıklı bir birey olmasında ne kadar önemli olduğunu” vurguladığında, kendime dönüp sormuştum “Beni yaşamda tutun bağlar nedir?” diye ve bu soruya verdiğim yanıtın yaşamımın anlamı olduğunu düşünmüştüm. Bu soruyu siz de kendinize sormaya ne dersiniz? Evet, sevgili anne babalar; ne çok şey var değil mi siz ve yaşamınız arasındaki bağı sağlayan. Her biri ne kadar değerli. Gönül bağıyla bağlanmak nasıl da anlamlı kılıyor yaşantımızı. Bizler de dergimizin 5. yılında, sizle kurduğumuz bağın yaptığımız işe her geçen gün daha da anlam kattığını fark ediyoruz. Dergimizle ilgili verdiğiniz geri dönüşler, seçtiğimiz konulara olan ilginiz, sorularınız doğru yolda olduğumuzu gösteriyor bize. Gelişim dergisi ekibi adına çalışmalarımıza verdiğiniz önem, bizlere olan güven ve desteğiniz için çok teşekkür ediyor, sevdiklerinizle birlikte nice güzellikleri yaşayacağınız, yaşamınızla bağınızı daha da güçlendireceğiniz keyifli bir yaz tatili diliyorum. Sevgiyle kalın.

Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman

01


DUYGULAR Güneş olur ısıtırım içini, birlikte ışık saçar, kucaklarız her şeyi… Bazen de istemeden yakar kavururum her yeri… Bazen ışıltılı bir dere gibi akarım serinleterek, bazen de sel olur, çağlayan olur görmem önüme çıkan hiçbir şeyi…

Metin: Psikolog Demet Uysal 02


Güneş olur ısıtırım içini, birlikte ışık saçar, kucaklarız her şeyi… Bazen de istemeden yakar kavururum her yeri… Bazen ışıltılı bir dere gibi akarım serinleterek, bazen de sel olur, çağlayan olur görmem önüme çıkan hiçbir şeyi… Kimi zamansa çok derinlerde bir yerlerde beklerim sessizce, hatta yok sayılırım, unutulurum o köşelerde. Kimi zamanda sere serpe görünürüm, birden bir başkası beni senden daha iyi farkeder, çıkarır gün ışığına, ben saklanmak istesem de… Duyguların dili olsa daha neler neler söylerlerdi kim bilir… Herşeyin hızla yaşandığı çağımızda ne hissettiğimizi anlamayı, duygularımızın sesine kulak vermeyi erteliyoruz; çünkü her zaman yetişmemiz gereken bir yer ya da yetiştirmemiz gereken işler var. Hissettiklerimiz giderek arka plana itiliyor, silikleşiyor. Cılız sesleri çığlıklara, fırtınalara dönüşene kadar varlıkları unutuluyor. Biraz durmak ve içinden gelenleri dinlemek, sanki çok şeyi kaçırmak gibi değerlendiriliyor. Günümüzde bireyin varlığı daha çok somut olan ile kanıtlanıyor. Başarı nereden gelecek ise ona yatırım yapılıyor. İnsan, davranışlarını ve yaşamını etkileyen duyguların bazılarını doğuştan getirmekte, bu duygular da onun yaşamını sürdürmesi için hayati önem taşımaktadır. Bazı duygular ise zaman içinde insanın yaşadığı toplum ve kültür ile etkileşimi aracılığla şekillenmektedir. Duygular hissedildiği an ayrımına varamasak da organize tepkilerdir. Fizyolojik, bilişsel ve deneyimsel psikolojik sistemleri içerirler. Pek çok psikolojik alt sistemi koordine eden içsel olaylar olarak etki gösterirler. Uyum sağlamayı kolaylaştırırlar. Duygu, hisler ve ruh hali gibi kavramları da içermektedir. Duygu birine ya da bir şeye yöneltilen yoğun histir; ancak ruh hali doğrudan bir uyarıcıdan yoksundur ve duygulara göre yoğunluğu daha azdır. (Çakar ve Arbak, 2004) Duygular değişkendir. Bilgi ve deneyimlerle de sıkı bir ilişki içindedir. Bilgi ve fikir değişirken duygu da değişime uğrar. Hissedilen duygular yaşa göre farklılık gösterebilir. Nefret edilen birisi daha sonra sevilebilir. Özellikle çocuklar içlerinde bulundukları durumu duyguları ile değerlendirirler, çocuğun korktuğu bir şey kısa bir süre sonra ona komik gelebilir. Zamanla insan duygularını yönetmeyi öğrenebilir. Duyguların doğasını ve çeşitliliğini araştırmak için ortaya atılan çeşitli kuramlar vardır. Duyguların hoş olma ve hoş olmama boyutu üzerinden sınıf-

landırıldığı kuramı ele alırsak bu kuramın temelinde duygusal yaşamın iki niteliği olarak haz ve elemin kabul edildiğini görürüz. Duyguların bizi en mutlu edenlerden en acı verenlere kadar sıralanabileceği belirtilir. Bu sıralamada hiçbir duygu için daha faydalı veya daha zararlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak yapılan araştırmalar hoş olmayan duygulara ait anıların daha çok hatırlandığını ifade etmektedir. Onlar bir nevi tehlike sinyali olarak insan bilincinde daha uzun süre yaşarlar. Duygusal hafıza kalıcı izler bırakır, sözler unutulur, duygular hatırlanır.

Duygularımızı Tanımak Bundan 2000 yıl önce Çiçero, “Yüz, ruhun yansımasıdır.” demiş. Yüz ifadeleri, duyguların iletiminde kelimelerden sonra gelen bilinçli olarak veya istenmeden ortaya çıkan karşımızdaki kişiler tarafından kolayca izlenebilen ilk iletişim kanalıdır. Bilinçli olarak kullanılan yüz ifadeleri genellikle gerçek duyguyu gizleme amacı taşır. Bilinçsiz yüz ifadeleri ise, genellikle korku, kızgınlık, mutluluk ve hayret gibi duyguların şiddetli olarak hissedilmesi ile ortaya çıkar ve kısa sürelidir. Farklı kültürlerden insanlarla yapılan bir araştırmada fotoğraflara bakılarak insanların hissettiği 6 temel duygunun doğru bir biçimde ayırt edildiği gözlenmiştir. Bu duygular; mutluluk, saldırganlık, kızgınlık, üzüntü, korku ve tiksinmedir. (Kağıtçıbaşı’ndan aktaran Yılmaz, 2012) Ulustan ulusa, kültürden kültüre, zamandan zamana, insandan insana değişen duyguların sayısını belirlemek gerçekten zordur. yüzlerce duygudan söz edilebileceğini belirtirken dilimizde veya diğer dillerde henüz isimlendirilmemiş birçok duygunun da yaşanma ihtimali olduğundan bahseder. Bazı duyguları söze dökmek zor olduğundan onları isimlendirmek ve tanımlamak da mümkün olmayabilir. Temel duygular olarak adlandırılan duyguların sayısı konusunda bile araştırmacılar hemfikir değillerdir. Bu sayı haz ve elem olarak ifade edilen iki duygudan, yirmili sayılara kadar çıkabilmektedir. Temel duyguların her birinin kendine özgü fizyolojik ve psikolojik belirtileri vardır. Birey bunlardan bazılarını, kalp çarpıntısı, terleme, ağızda kuruluk olarak farkedebilir ve bu yolla duygularını tanıyabilir. Bazı duygular ise sadece bedende hormonal değişiklikler yaratır ve kişi bu değişikliği ve duygusunu farketmeyebilir. (Goleman’dan aktaran Yılmaz, 2012) Yaşadığımız duyguları bir anda fark etmek ve ifade

03


Plutchik’in duygu çemberi (Şekil1)

etmek mümkün olamamaktadır. Pek çok olay, düşünce, etkileşim içinde duygularımızı tanımlamak için biraz durup kendimizi anlamaya çalışmamız gerekmektedir. Duygular nadir olarak tek başlarına yaşanırlar. Birbirinden giderek farklılaşan pek çok duygu aynı anda yaşanabilir (Morgan’dan aktaran Hacızade, 2012) . Bazen birbirini etkileyen duygular ilginç karışımlar da oluşturabilirler. Öfke grubu, sevinç grubu, üzüntü grubu gibi… Plutchik’in (2000) bu düşünceden yola çıkarak oluşturduğu önerileri duyguların çeşitlenmesi konusunda fikir oluşturmaktadır. Ona göre gurur, öfke ve sevinç duygularının aynı anda yaşanması ile şekillenir. Nefret, öfke

04

ve şaşırma duygularının birleşmesi ile yaşanır. Şekil 1’de yer alan Plutchik’in duygu çemberinde, ortada yer alan 6 temel duygu, araştırmalarla tespit edilen kültürden bağımsız olarak tanınan duygulardır. Bu altı temel duygudan çeşitlenerek 132 farklı duygu oluşmakta, bunlar da dış halkalarda gösterilmektedir. Plutchik’in bu çalışması duyguların çeşitliliğini fark etmemize, kendi duygularımızı ifade etmemize yardımcı olabilir. Şekil 1’de yer alan duygulara bakarak kendi duygularınızı gözden geçirebilir, “Yaşadığım, tanıdığım, öğrendiğim, araştırdığım duygular.” başlıklarında kendinizde var olan duygulara yolculuğunuza başlangıç oluşturabilirsiniz.

Bizlere farklı yönleri ile duyguları tanımlamada yardımcı olmaya çalışan bütün araştırmalar özünde kendimizi daha yakından tanımamızı sağlar. Hem kendimizin hem de çevremizdeki kişilerin duygularını anlayabilmemiz için duyguların çok çeşitli olduklarını kabul etmemiz ve birden çok duygunun bir arada yaşanabileceği gerçeğini unutmamamız önemlidir. Duygularımızı isimlendirmemiz, derinlerde biriktirip uzun süreler sonra şekil değiştirmiş olarak karşımıza çıkmalarını engeller. Anne babaların çocukları ile ilişkilerinde duyguları tanımlamayı öğretmeleri de bu nedenle önemlidir.


Duygularımızı Yönetmek Duyguları yüz ifadesi, beden duruşu, ses tonu ve sözel ipuçlarından tanımlamaya çalışırız. Sonrasında, algılama ve yorumlama süreçleri devreye girer. Bir sonraki aşamada ise yaşanılan his ve var olan bilgilerin harmanlanması gerçekleşir. Bir bir değerlendirme yapar, duyguların ne anlam ifade ettiğini yorumlar ve onları anlamaya çalışırız. Bu aşamalardan sonra duygularımızı yönetmemiz mümkün olabilmektedir. Kişinin özellikleri ve deneyimlerinin de etkisiyle, en uygun duygusal tepkileri üretebilmesi, duygularını yönetebilmesini sağlar; ancak bu her zaman çok kolay olmamaktadır. Bunu yapabilmek için duygulara açık olmak, duyguları etkili bir şekilde denetleyebilmek ve düzenlemek gerekir.

Duygularımızı yönetebilmek, karşımızdaki bireyin bizi anlayabilmesini ve sosyal ilişkilerimizin devamını sağlar. Başkalarının duygularını farkedebilmek ya da başka bir deyişle empati kurabilmek de önemlidir. Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye aktarılması gerekir. Bu aktarım olmadan empati süreci tamamlanmamış sayılır. Bu becerileri duygusal zekâ kuramını aktaran Goleman iyi tanımlamıştır. Duygular ve düşünceler birbirlerinden bağımsız değillerdir ve iç dünyamızın birbirinden ayrılmaz parçalarını oluştururlar. Akıl ve duygu ilişkisi Goleman tarafından belki de en kapsamlı şekilde ele alınmıştır. “Aslında iki zihne sahibiz; biri düşünüyor, diğeri ise hissedi-

yor. Hayatı nasıl yaşadığımız her ikisi tarafından belirlenir, ancak insanı insan yapan özelliklerin çoğu duygusal zekâdan gelmektedir.” fikrini savunur. Fikirler ve duygular kaynaşır, bazen duygular öne çıkar. Çok güçlü bir duygu yaşandığında akıl ve irade o duygunun etkisi altına girebilir. Sosyal ilişkilere zarar verebilir, kişinin günlük yaşamını yürütmesini zorlaştırabilir. Kişinin ifade edemeyerek biriktirdiği yoğun duygular onun kontrolünün dışına çıkar. Bu bazen kendini bazen de çevresini yıkıcı etkiler bırakacak şekilde yaşanabilir. Bu aşamaya geldikten sonra duyguları tanımlamak ve sağlıklı ifade edebilmek uzman bir kişinin yardımı ile mümkün olabilmektedir.

05


Duyguların Tanınması ve Yönetilmesinde Ailenin Rolü Duygusunu tanıyan, isimlendirebilen anne babalar, çocuklarının da duygularını tanımasına katkıda bulunurlar. Çocukların, ergenlerin duygularını kabul edebilen anne baba onlara daha kolay destek olur, yol gösterir. Ailesi tarafından duyguları kabul gören çocukların ve ergenlerin benlik algıları daha sağlıklı gelişir. Sadece davranışlar hakkında konuşulan ailede ise duyguları tanımlamak ve biriken duygularla yüzleşebilmek zorlaşır. Çocuklarla birlikteyken fırsatları yakalamak önemlidir. Onlarlayken duyguların davranışları nasıl etkileyeceği üzerinde konuşmak çocukların duygular ve davranışlar arasındaki bağlantıyı kurmasına yardımcı olur. Herkesin duyguları olduğu, saklamak gerekmediği, hissedilen duyguların başkaları tarafından da hissedilebilecek duygular olduğu gösterilmelidir. Korkunun, öfkenin başkalarında da oluşan hisler olduğunu konuşabilen bir aile, çocuklarının bu duyguları ile baş etmesine de destek vermeye başlamış demektir. Duygularını ailesi ile paylaşabilen bir çocuk onların kendisinde yarattığı etki ile daha kolay başedebilir. Duyguların ifade ediliş şekli ve sıklığı çocuğun sosyal becerilerinin gelişiminde çok önemli yere sahiptir. Örneğin, çocuk arkadaşlarıyla ilişkilerinde sürekli öfke duygusu hissediyor ve özellikle de yaşadığı bu öfkeyi karşıdaki kişiyi rahatsız edecek şekilde ifade ediyorsa bu durum arkadaşlarıyla iletişimini bir süre sonra kesintiye uğratabilir. Her duygunun doğal olduğu ama duygular karşısında verilen tepkilerin sonuçları konusunda çocukla konuşulması ve ailenin yapacağı yönlendirme önemlidir. Çocuktan duygusunu yok saymadan, davranışlarının sorumluluğunu alması istenmelidir. “Davranışlarından sen sorumlusun. Öfkeni nasıl ifade edeceğine sen karar verebilirsin.” “Ağlamak doğal bir tepkidir.” cümleleri çocuk için hem rahatlatıcı hem de yol göstericidir. Bu yaklaşım çocuğun duyguları ve düşüncelerini ayırt etmesine de olanak sağlayacaktır. Duygular bebeklikten itibaren gelişir ve nesnelere yaklaşılması veya uzaklaşılmasını sağlarlar. Winnicott (2014) “Her bebek yeterli kaynaklara sahip bir işletmedir. Her bebekte yaşam kıvılcımı vardır, yaşamaya, büyümeye ve gelişmeye yönelik bu itki bebeğin bir parçasıdır, çocuk onunla doğar.” sözü ile iki önemli konunun altını çizer. Biri çocuğu olduğu

06

gibi kabul etmemizin önemidir. Diğeri de çocuğun gelişimiyle birlikte değişen ve büyüdükçe ihtiyacına uygun şekilde mesafeli ilişkinin kurulmasıdır. Anne babalar çocuklarına söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi hislerini nasıl ifade ettikleri ve aralarındaki etkileşim modeliyle örnek olurlar. Çocuklar yakın ilişki içinde, kendilerini nasıl göreceklerini ve başkalarının onların hislerine ne şekilde tepki vereceğini deneyimlerler. Bu hisler hakkında nasıl düşünmeleri gerektiğini ve tepki verirken ne gibi seçenekleri olduğunu, umutları ve korkuları nasıl okuyup ifade edeceklerini öğrenirler. Bazı aileler hisleri tamamen gözardı etmeyi tercih ederler. Bu aile ortamında yetişen çocuğun duygusal anlamda tam bir gelişme göstermesi beklenemez. Çocuğun duygularına empati göstermekten sürekli uzak kalınırsa, çocuk bu duygularını dile getirmekten vazgeçer. Bu aileler çocukların duygusal sıkıntılarını önemsemezler ve kendiliğinden geçmesi gerektiğine inanırlar. Duygusal anları, çocuğa yakınlaşmak ya da onun duygusal yeterlilik konusunda birşeyler öğrenmesine yardımcı olmak için bir fırsat olarak kullanamazlar. Bazı ailelerde de duyguların yaşanması fazlası ile serbest bırakılır, bu ortamlar çocuklarda sağlıklı bir duygusal yaşam ve vicdan gelişiminde eksikliğe yol açabilir. Bu tür anne babalar çocuğun ne hissettiğinin farkındadırlar; ancak

çocuk duygularıyla başa çıkmada uygun olmayan yollar tercih ettiğinde yol gösterici olamazlar. Çocuğun hislerini gözardı eden ailelerde olduğu gibi, bu anne babalar da çocuklarına alternatif bir duygusal tepki öğretmeyi denemezler. Tutarsız davranan anne babalar çocuğun duygusal gelişimi açısından olumsuz sonuçlara neden olurlar. Yaşamındaki önemli kişiler çocuğun belirli bir ihtiyacını, duygusunu, amacını fark etmez, kabul etmez ya da bunlara uygun tepkiler vermezlerse çocukta bu durum olumsuz etkiler yaratabilirler. Çocuk, utanma duygusu ile vazgeçerek geri çekilmeyi öğrenir. Eğer bu sık tekrarlanır ya da travmatik olursa, çocuk utanmayı içselleştirir. İçselleştirilmiş yoğun utanma duygusu kişinin diğeriyle empati kurmasını, yakın ilişkilerde bulunmasını engelleyici etki yaratır. Bu tür kişiler duygularının farkına varmakta, kendilerini açmak konusundaki zamanlamada, yakın oldukları kişinin duygularına tepki vermekte, istek ve tercihlerini ifade etmekte, çatışmalarla yüzleşmekte ve çözmekte, kendisinin ve karşısındakinin sınırlılıklarını tolere etmekte oldukça zorluk çekerler. Duygusal becerileri gelişmemiş olmak, bir anlamda ailenin dışındaki yaşama hazır olmamak, farklı bir birey olamamak anlamına da gelir ve böyle bir


ramı benliğin faklılaşması kavramı üzerinde durur. Farklılaşma, benliğin psişik ve kişilerarası boyutlarını dengelemektir. Aynı zamanda bireylerin kendilerini içinde bulundukları aileden duygusal ve bilişsel düzeyde ayırmalarıdır. Birbirine zıt iki yaşam gücü bulunmaktadır; birliktelik ve bireysellik. Farklılaşma düzeyi, bir doğru olarak düşünüldüğünde bir ucunda özerklik, diğer ucunda da farklılaşmama bulunur. Özerkleşemeyen birey aileden uzakta yaşasa bile aile üyelerine bağımlılığını sürdürür. Bu ilişki iç içe geçme, farklılaşmamış ego yığını olarak tanımlanır (Bowen, 1965). Özerkleşmenin gerçekleşmesi için anne babaya düşen önemli görevler vardır. Aile içindeki bireylerin hissetikleri duyguları korkusuzca ifade edebilmeleri ve bunun için cesaretlendirilmeleri önemlidir. Bireyin ben pozisyonu alabilmesi böylece desteklenebilir. Bu ortamda yetişen bireylerin benlik algıları daha sağlıklı oluşur. Duygusal becerileri de gelişir (Keklik ve Yıldırım, 2012). Bir şairin kaleminden, bir yönetmenin gözünden, bestecinin yüreğinden, bir ressamın fırçasından akanlarda hatırlanan duygular… Tanıyan ve kabul edenler, onları yönetmeyi de öğrenirler. Her bir duyguyu, yaşamlarının rengi olarak kabul edebilirler. Aydınlığın, sıcaklığın, derinliğin, karmaşığın, keskin ile yumuşağın bir arada yer aldığı hayatlarının tablosunda onlara gereken yeri verebilirler.

KAYNAKÇA • Çakar, U. ve Arbak, Y. (2004). Modern Yaklaşımlar Işığında Değişen Duygu Zekâ İlişkisi ve Duygusal Zekâ. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6(3),23-48. • Hacızade, N. (2012). Bilişsel Dilbilim Açısından Duyguların Dili (1. Baskı). Konya: Çizgi Kitabevi Yayınları • İnternet Alıntısı, Nisan 2014, http://lawfulindifferent. blogspot.com.tr/2013/11/the-feeling-wheel-withbonus-random.html

kişi isteklerini, hoşlandıklarını, hoşlanmadıklarını dile getirmekte zorluk yaşayabildiği gibi birçok karmaşık duyguyu da aynı anda yaşayabilir; ancak bu karmaşık duyguları isimlendirebilecek becerisi gelişmemiştir (Plutchik’den aktaran Hacızade, 2012). Bu kişiler için ayrı bir ben oluşturmak, ötekinin sınırlarını kabul etmek, kendi sınırlarını ifade etmek de zorlaşır. Aile içinde bağımlılığın yoğun yaşandığı durumlarda, duygu ve düşüncelerin dile getirilmemesi sonucu çocuk ve genç kendini ayrı bir birey olarak göremez. Bilişsel ve duygusal yönler birbirlerine karışır, birey kendisine ve başkalarına ilişkin net bir algıya sahip olamaz. Bowen aile terapisi ku-

• İnternet Alıntısı, Nisan 2014, http://www. sistemduragi.com/insani-robot-pepper.html • Keklik, İ. ve Yıldırım, İ. (2012). Aile Terapisi Tarihi, Kuram ve Uygulamaları (2).Ankara. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği Yayınları. • Tuğrul, C. (1999). Duygusal Zeka. Ankara Klinik Psikiyatri Dergisi, 2(1), 12-20. • Yılmaz, E. (2012). 60-72 Aylık Çocukların Duyguları Anlama Becerilerinin Sosyal Problem Çözme Becerilerine Etkisinin İncelenmesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. • Winnicott, D.W. (2014) Çocuk Aile ve Dış Dünya İstanbul: Pinhan Yayıncılık.

07


Metin: Uzman Psikolojik Danışman Funda Tezer

RUHSALLIĞIN DİLİ TUTULURSA BEDEN KONUŞUR: PSİKOSOMATİK Yaşam boyu hiçbir fiziksel sebep olmaksızın yaşanan sağlık sorunları olduğu gibi zaman zaman bir hastalığa eşlik eden ruhsal sorunlar da yaşanabilir. Böyle sıkıntılı dönemlerde ya da kişi travmatik bir yaşam olayı ile karşı karşıya kaldığında ruhsal dünya sessizliğe gömülür ve kendini ifade edemezse beden iç dünyanın aracısı olarak devreye girer ve kendince bir dil üretir.

08


İnsanoğlunu tanımlayan en temel iki kavram onun bedeni ve ruhsal dünyasıdır. Beden fiziksel yapıyı anlatırken ruhsallık bu fiziksel yapıya yaşam katan, biricik hale getiren son dokunuş gibidir. Dünyaya gelirken tüm etkileşimlerin bu iki temel alan üzerinden başladığını düşünebiliriz. Annenin ve babanın birlikteliğinden meydana gelen ve anne rahmine yerleşen embriyo, beslenir, büyür; anne ve hatta baba ile alışveriş içerisinde bedenin yanı sıra bir ruhsallık ile de dünyaya gelir. Anne karnında ruhsallığın taşınacağı bir beden inşa olur. Böyle baktığımızda beden ve ruh sağlığının birbiri ile etkileşim içerisinde olduğundan kolaylıkla bahsedebiliriz. Dünya Sağlık Örgütü, “sağlık” kavramını sadece hastalık ve sakatlığın olmaması değil, bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam iyilik hali olarak ifade eder. Bu tanımda bedenen ve ruhen iyilik hali vurgulanmaktadır. Hastalık devreye girdiğinde bu doğal akış kesintiye uğramakta bir maraz ortaya çıkmaktadır. M.Ö. 400 yıllarında Platon ruh ve beden kavramlarını sorgulamış bedenin hastalanmasının insan ruhu ile ilişkisini araştırmıştır. “Baş olmadan göz, beden olmadan baş tedavi edilemeyeceğine göre beden de ruh göz önüne alınmadan tedavi edilemez.” demiştir. Bütün hasta olunca parçasının sağlıklı olması nasıl imkânsızsa parça sağlıksız olunca da bütünün sağlıklı olarak algılanması zorlaşacaktır. Yaşam boyu hiçbir fiziksel sebep olmaksızın yaşanan sağlık sorunları olduğu gibi zaman zaman bir hastalığa eşlik eden ruhsal sorunlar da yaşanabilir. Böyle sıkıntılı dönemlerde ya da kişi travmatik bir yaşam olayı ile karşı karşıya kaldığında ruhsal dünya sessizliğe gömülür ve kendini ifade edemezse beden iç dünyanın aracısı olarak devreye girer ve kendince bir dil üretir. Sözcükler donar, dil tutulur ve beden hastalanarak konuşur. Bahsedilen yapı ile tam da ortaya konan psikosomatik işleyiş kavramıdır. Bu kavramı daha iyi anlayabilmek için psikosomatik kelimesinin kökenine bakmakta fayda olacaktır. Yunancadan gelmekte olan “Psike” kelimesi ruh anlamına gelir. “Soma” kelimesi ise beden, vücut anlamını taşımaktadır. Psikosomatik, beden üzerinden yaşanan hastalıkların ruhsallıkla olan bağlantısını bize anlatır. Her insan psikosomatik işleyişe sahiptir ve yaşamının belli dönemlerinde bedensel şikâyetler, hastalıklar yaşayabilir. Bu sorunlar kişinin ve çevresinin dikkatini kendi bedenine yöneltir.

Yaşam akıp giderken kişinin bedeni ve ruhsal dünyası belli bir düzen içerisinde işleyişini sürdürür. Kişinin dikkati bu ikili üzerine pek de yoğunlaşmaz. Bazen gribal bir enfeksiyon, sırt ağrısı, mide sorunları bazen de daha ciddi olarak nitelendirilebilecek sağlık sorunları bu döngüyü kesintiye uğratır. Tam da bu noktada işler değişir. Kişi dikkatini beden ve ruhsallık ikilisine çevirir. Normal akış içerisinde sessizce işleyen organlarımız sanki dile gelir ve bir söz söyleme ihtiyacı içerisine girer. “Birden kendini hastalıkla baş başa bulan birey endişe ve acı gibi ruhsal ve organik bir karmaşanın içinde kalır. Asıl olan da ruhsal ve bedensel olarak bu duruma karşı koyabilmektir.” (İkiz, 2009)

İnsanlar bir sağlık sorunu yaşadıklarında yakınlarının ilgisine ve özenine daha fazla ihtiyaç duyarlar. Hasta kişi için onu sarmalayacak biri ya da battaniye, içini ısıtacak bir kâse çorba, evde dinlenmek bedensel olduğu kadar ruhsal bir onarım için de gereklidir. Sanki yetişkinden çocuksuya bir gerileme gerçekleşir, annenin sağladığı yatıştırıcılığın bir benzeri ev içerisinde oluşur. Bunun yanı sıra hasta kişi için doktora gitmek, muayene olmak, bir doktorun uzmanlığına yaslanmak, doktorun verdiği ilaçlar kadar yatıştırıcı ve iyileştirici özelliğe sahip olur. Beden, ruhsal dünya ve dış dünya üçlüsünün arasındaki bu etkileşim kişinin hastalıkla olan ilişkisini şekillendirir.

09


Psikosomatik Hastalıklar Yaşam boyu gerek kendimizde gerekse çevremizde irili ufaklı pek çok hastalıkla karşılaşırız. Tüm bu hastalıkların psikosomatik kökenli olabileceği de düşünülmektedir. Bebekler ve çocuklarda beslenme sorunları, kolikler, uzun süreli uykusuzluklar, alerjiler, astım, kabızlık, ishal, obezite, anoreksi, bulimi ve tekrarlayan enfeksiyonlar bu hastalıkların en başta gelenleri olarak literatürde yer almaktadır. Yetişkinlerde ise egzama, sedef, astım, mide/bağırsak sorunları, migren, alerjiler ve bunun gibi hastalıklar, psikosomatik hastalıklar olarak düşünülür. Kanser ve kalp rahatsızlıkları gibi ciddi hastalıklar da kimi zaman psikosomatik işleyişle bağlantılandırılmaktadırlar. Bu sağlık sorunları fiziksel olarak tedavi edilseler bile tekrar ortaya çıkabilmektedirler. İşte bu noktada hastalıkların oluşumunu ve devamını etkileyen bir ruhsal dünyanın varlığını bir kenara bırakmamak, sorunu bu açıdan da ele almak iyileşme açısından önem taşır.

Bebeklik Döneminin Ruhsal Dünyadaki İzleri Yetişkin olsun, genç ya da çocuk olsun kişinin iç dünyası beden üzerinden ifade bulur. Bunu ele alan araştırmacılar farklı teoriler ortaya koymuşlardır. Biz bu teoriler arasında bedenin geliştirdiği dilin bebeklik dönemindeki izlerini süreceğiz. Bebeğin ruhsal dünyası anne karnından itibaren inşa olmaya başlar. Ruhsal dünyanın sağlıklı olarak gelişimini tamamlayabilmesi için önemli değişkenlerden biri annenin bebeğine sağladığı güvenli çevre koşulları olacaktır. Winnicott (1987), yeni doğan bebek ile annenin sanki bütünmüş gibi hissettiğinden bahseder. Bebek dış dünyayı annesi ile olan bu güçlü bağ yoluyla deneyimlemektedir. Eğer bu dönemde, ihtiyaçlar yeterli düzeyde karşılanabilirse bebeğin gelişimi beklendik bir şekilde sürecek; bebek, annesinin kucaklayıcılığı ve kapsayıcılığıyla bireyselleşmeye hazırlanacaktır. Anne hem yaşamına hem de bebeğine yatırım yapabiliyorsa, örneğin çok mutsuz, çok endişeli, huzursuz ya da depresif değilse bebek de annenin canlı dünyasında yerini bulur, hayata kolaylıkla bağlanır. Gerilim yaratan durumlarla daha kolay baş eder. Bütün bunlar olup biterken

10

bebek iç dünyasını ve zihinsel işlevlerini tasarlamaktadır. Yakın, hatta bir bütünlük içeren bu anne bebek etkileşimi sürerken bebek zamanla kendisi ile ötekinin ayrımını yapmaya, karşısındakinin dilini anlamaya başlar. Yavaş yavaş sözcük tasarımlarını oluşturur. Marty (2012), sözcük tasarımlarının bebeğin annesi ile olan etkileşiminden doğduğunu söyler. Bu sayede bebek dış dünya ile kuracağı iletişimin temellerini atmaktadır. Tüm duygular; heyecanlar, kaygılar, korkular, kızgınlıklar, arzular sözcüklerle karşılıklarını bulur, söze dökülür. Çocuğun kendini ifade edebilmesi açısından geliştirdiği bu dil büyük değer taşır. Bu dönemde bebeğin ifade edilmeye başlayan iç dünyasının, ebeveyn tarafından fark edilmesi, anlaşılması ve aynalanabilmesi onun gelişimini destekler. Örneğin uyumakta olan bir bebek düşünelim. Gece bebeğin uykusu bölünebilir ve uyanabilir. Yatağında tek başına uyanmak bebekler için kimi zaman endişe verici olabilir ve annenin dokunuşuna ihtiyaç duyarlar. Gece uyanan ve endişe ile ağlayan bebeğin çağrısını duyan ve onu yatıştırıcı bir şekilde kucaklayan ebeveyn bebeği güvende hissettirecek, bu endişe ile onu yalnız bırakmamış olacaktır. Annesi tarafından ihtiyacı fark edilemeyen bir bebek ise kendi ile baş başa kalacak, hem fiziksel hem de ruhsal yatıştırılmaya duyduğu ihtiyacı kendi kendine gidermeye çalışacaktır. Aynalayıcı ve yatıştırıcı olan ebeveynin varlığı yeterince hissedilmeyince bebek farklı bir çözüm üretme yoluna gidecek ve bedensel tepkilerle kendini ifade etmeye başlayacaktır. Bebek bedeni, tüm gerilimler, tüm hazlar beden üzerinden yaşandığı için psikosomatik bir yapı olarak düşünülebilir. Acıkınca midesindeki gerilimi hisseden bebek ağlar ve annesini kendisini doyurması için davet eder. Gazı olan bebek yine bedeninde hissettiği acı ile ağlayarak annesinden ya da babasından yardım ister. Bedenindeki gerilim azalınca rahatça uykuya geçer. Bu yardım isteğine zamanında cevap veren ebeveynler bu bedensel acı ile bebeği baş başa bırakmamış olurlar. Aynı zamanda bu fiziksel huzursuzluğun yarattığı ruhsal gerilimi de yatıştırırlar. Bebek yapısı gereği beden yoluyla kendini ifade ederken bu ihtiyacın cevap bulması bedeni sağlıklı bir şekilde yatıştırır. Temel bakım veren kişinin duygusal durumu, yaşama yaptığı yatırımı canlılık içeriyorsa, bu du-


rum bebeğin de yaşamla bağını güçlü tutacak, canlı tasarımlar oluşturmasını sağlayacaktır; ama bu durumun tam tersi meydana gelirse, yani bebek yoksunlukla yoğun bir şekilde karşı karşıya kalırsa; dış çevreye olan yatırım çekilerek bedensel ifadelere yöneltilecektir. İşte bu mekanizma psikosomatik işleyişin temellerini oluşturacaktır.

Çocuğun Beden Üzerinden Kendini İfade Edişi Bu noktada biraz da bedenselleştirme kavramından bahsedelim. Özellikle çocukluk çağında duygusal dünyanın beden üzerinde sahne aldığından bahsetmiştik. Çocuk duygusal dünyasındaki sıkıntıları birtakım sağlık sorunlarına ya da belirtilerine dönüştürür. Bebeklik, çocukluk ve ergenlik psikosomatiği, yetişkin psikosomatiğinden farklılaşmaktadır. Buradaki temel farklılıklardan biri çocuğun henüz gelişimini sürdürüyor olması ve zaten birçok anlamda kendini bedeni üzerinden ifade etmesidir. Bu nedenle sıkıntılar, kaygılar, korkular, kızgınlıklar yetişkinlere nazaran daha yoğun bir biçimde beden yoluyla ortaya konur. Çocuğun kendini ifade etme becerisi geliştikçe bedenselleştirme ihtiyacı da azalır. Bebeklik ve çocukluk çağında varlığını hissettiren bedenselleştirme, erken dönemde yaşanmış bazı engeller nedeni ile yetişkinliğe taşınabilir ve psikosomatik işleyişe bir temel oluşturabilir. Bedenselleştirmeye verilebilecek en yakın örneklerden biri okul çağındaki çocukların sık sık reviri ziyaret edişleridir. Kimi çocuk böyle bir ihtiyaç duymazken, kimisi baş ağrısı, mide bulantısı, halsizlik gibi nedenlerle revire, okul doktoruna ya da hemşireye sığınır. Acaba bu mekân çocukların iç dünyasına; annenin yatıştırıcı, iyileştirici tarafının bilinçdışı bir temsili olarak mı yansımaktadır? Mide bulantısı ya da karın ağrısı ile sağlık birimine başvuran bir öğrenciyi düşünelim. Böyle bir durumda gerekli yardım alındıktan sonra ve sağlık görevlileri tarafından herhangi bir sağlık sorunu olmadığı tespit edildiğinde sorulması gereken önemli bir soru “Herhangi bir fiziksel sağlık sorunu olmaksızın mideyi bulandıranın ne olduğudur?” Yani nasıl bir duygusal durum mide bulantısını tetiklemiştir? Ebeveynlerin bu tarz belirtilerin alt okumalarını yapması, çocuğun anlaşıldığını hissetmesi açısından değer taşımaktadır. Psikosomatik farklı şekillerde günlük dilde de yerini almıştır. Sıkıntısı ya da huzursuzluğu hissedi-

11


len kişilere söylenen “Bir karın ağrısı var.” deyimi düşünülecek olunursa, buradaki karın ağrısı sağlık sorunu niteliğinden çıkmış artık ruhsal dünyanın ya da o an yaşanan dertlerin bir ifadesi olmuştur. Bu durum gibi bazı sağlık sorunları ya da bedensel semptomlar da iç dünyadaki bir gerilimin ifadesi olarak bedenselleşirler.

Anne ve babaların çocuklarının hastalıklarına karşı aşırı hassasiyetleri çocuğun yeni belirtiler göstermesini tetikleyen bir etki oluşturabilir. Çocuğun bedeninin konuşması ebeveynlerin dikkatini çocuğun sağlığı üzerine toplar, çocuğu ile ilişkisinde ebeveyn onu iyi edecek kişi rolüne geçer, aradaki bağ anne-baba-çocuk ilişkisinden, doktor hasta

ilişkisine dönüşür. Çocuk annesi tarafından sürekli bakılan, bakım gösterilen olur. Buradaki önemli unsur anne ve babaların çocuklarının yaşadığı sağlık sorunlarına yaptıkları bilinçdışı yatırımlardır. Bakan-bakılan ilişkisine yapılan aşırı yatırım, gelişimi sırasında çocuğun ihtiyaç duyduğu hareket alanını daraltır (Zabçı, 2005). Örneğin, astım tüm yaşam dönemlerinde görülebilecek sağlık sorunlarından biri olarak bilinir. Solunan hava akciğerlere rahatça ulaşamıyordur. Bu tür belirtilerden yakınan bir çocuğun nefes alamaması ihtimali, anne baba çocuk ilişkisinin tam da merkezine oturur. Hem sorunu yaşayan çocuğu hem de anne babayı sürekli tetikte tutar. Belki de zamanla bu durum anne baba çocuk üçlüsünü nefes aldırmayacak bir konuma taşır, aile dinamiği hastalık etrafında şekillenir.

Ergenlik: Beden ve İç Dünya Yetişkine Dönüşürken Bebekler ve çocuklar psikosomatik işleyişten çok bedenselleştirme yolluyla iç dünyalarını dengelerler. Peki ya ergenler? Ergenlik denince bedensel değişim ve dönüşümden bahsetmeden geçilemez. Bu kaçışı olmayan gelişim sürecinde yetişkin bir bedenin inşası gerçekleşmektedir. Aynı zamanda ergen gelecekteki kendini, benliğini tasarlamaktadır. Beden hızla büyümektedir. Kız ve oğlan çocuğundan kadın ve erkek cinsiyet rollerine dönüşülür. Bu nedenle ergenin bedenine ilgisi oldukça yoğundur. Tıpkı bir kaşif gibidir. Bu keşif heyecanına kaygılar, endişeler de eşlik eder. Bir bebek ya da çocuk kadar bedensel dille ifadeye ihtiyaç duymasa da ergen de zaman zaman bedeniyle söz söyler. Özellikle ergenlik döneminde sıklıkla rastlanılan beslenme sorunlarını düşünelim. İnce beden hastalığı olarak da ifade bulan beslenme bozukluğu yaşayan anoreksiya ve bulumia nervoza ergenler… Bu sorunsal, hızlı dönüşümün ergenin iç dünyasına getirdiği pek çok yeniliğe karşı duyulan endişenin, belki bedeni en çok acıtan ifade biçimidir. Sanki büyümeye bilinçdışı bir başkaldırı gibidir. Zayıflık, bedeni çocuksu halde bırakır. İç dünyadaki çölleşmenin dışa vurumudur. Burada da güvenliği sağlayamayan, sınır koymakta ve mahremiyet sağlamakta zorlanan ya da tam tersi hiç alan bırakmayan, özerkleşmeye fırsat tanımayan, gencin çocuksuluğuna daha çok yatırım yapan ebeveynlerin etkisi söz konusudur. Bu tutumlar nedeni ile genç, kendi bedeninin semptomlarına yaslanarak bir çözüm yolu üretmeye çalışmaktadır; ancak bu yolla hayatta kalabilecektir.

12


Son Söz... Ruhsal dünya ve bedenin birlikte ürettiği bir dil olarak ele alınan psikosomatik sorununa, iç dünyanın tercümanı gibi düşünebileceğimiz simgesel dilin ustası şair Atilla İlhan’ın yalnızlıktan bahseden şiiri ile nokta koymak yerinde olacaktır. Peki bu sorunsalda bize yalnızlık hissini çağrıştıran ne olmuştur? Bedene konuşma ihtiyacını duyuracak önemli değişkenlerden birinin, bebeklik çağında maruz kalınan yalnızlık hissi olduğundan bahsetmiştik. Bebeğin yaşama yatırım yapmasını kolaylaştırıcı en önemli bağ da aynalayan, kapsayan, tutan ve dayanak oluşturan anne-baba çiftiydi. İşte bu aynalama gerçekleşmediğinde tıpkı İlhan’ın şiirinde bahsettiği gibi yalnızlık sorunsalı ile birlikte kişi kendi başına bir dil üretir. İlhan şiirinde yalnızlıktan yakınırken bir yandan da karanlığın ihtişamından bahseder. Artık yalnız başına olan, bu ihtişamlı karanlıkla da yakından ilgilenmektedir, bir başına bir türkü yakar ve beklenene “Neredesin?”diye sorar. Sanki bir bebeğin ebeveynlerine duyduğu ihtiyaçtan yola çıkarmışcasına... İnsan bedeni, işte bu “Neredesin?” sorusuna yanıt alamayınca, yani karşısında yatırım yapacağı bir nesne bulamayınca ya da kendi kendine bu nesneyi tasarımlayamayınca ruhsallığın dili tutulur, beden konuşur. Kaçınılmaz ki bedenin konuşması da dile göre daha sancılı ve ağrılı bir konuşma olur. KAYNAKÇA • Gürdal, A. (2008). Anoreksiya Nervoza: Haz mı Acı mı? Psikanaliz Yazıları-Psikosomatik. Psikanaliz Buluşmaları.(3),119-127.

YALNIZLIK ŞİİRİ Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır Yıldızlar aydınlık fikirler gibi havada salkım salkım Bu gece dağ başları kadar yalnızım Çiçekler damlıyor gecenin parmaklarından Dudaklarımda eski bir mektep türküsü Karanlıkta sana doğru uzanmış ellerim Gözlerim gözlerini arıyor durmadan Nerdesin?

• İkiz, T. (2008). Paris Psikosomatik Okulu. Psikanaliz Yazıları-Psikosomatik. Psikanaliz Buluşmaları. (3),119127 • İlhan, A.(1998). Duvar -Bütün Şiirleri:1. Bilgi Yayınevi • Marty, P. (2012). Zihinselleştirme ve Psikosomatik. Düş/Düşün Dizisi:31 Bağlam Yayınları • Penot, B. (2008). Bedenini Öznelleştirmek. Psikanaliz Yazıları-Psikosomatik. Psikanaliz Buluşmaları. (3), 49-54 • Platon. (1996). Diyaloglar 2. Remzi Kitabevi. • Winnicott, D.W. (1987). The Child, The Family, and The Outside World. Persus Publishing. • Zabçı, N. (2005). Çocuk ve Psikosomatik. Yansıtma Psikopatoloji ve Projektif Testler Dergisi. Sayı 3-4 Kasım Aralık. Bağlam Yayıcılık17-32

Atilla İlhan (1998) 13


Metin: Eğitim Uzmanı Elmas Özmen Psikolojik Danışman Hülya Seferoğlu

YALAN Her anne babanın çocuğuna öğretmek istediği en önemli değerlerden biri dürüstlüktür. Peki, dürüst olmak, doğrunun söylenmesi herkes için bu kadar önemliyken “yalan” neden ve nasıl ortaya çıkmaktadır? Hepimizin hayatındaki bir gerçektir yalan ve aslında varlığı doğrunun değerini belirler. Yalanı tatmadan, yalanla sınanmadan, yalanla yüzleşmeden hayatı anlamak kolay olmaz. Her ne kadar “Yalan çok kötüdür.” sözünde hemfikir olsak da az ya da çok, pembe ya da beyaz, adına ne dersek diyelim hepimiz çeşitli durumlarda yalana başvurmuşuzdur. Yalan, bazen ebeveynin oyunda çocuğuna bilerek yenilmesinde, bazen “Nasılsınız?” sorusuna verdiğimiz “İyiyim.” cevabında, bazen de nezaketen söylediğimiz, “Yemek harika olmuş.”, “Bu saç modeli sana çok yakışmış.”, “Sunumun etkileyiciydi.” sözlerinde gizlenmiş haldedir. Aslında yalan her za-

14

man sadece söylenen bir sözde de değildir. Bazen sadece susmak, bir gerçeğin karşısında sessiz kalmaktır. İş dünyası, çeşitli ikili ilişkiler, din, politika hangisini ele alırsak alalım, yalanın sayısız örneklerini görebilmek mümkündür hayatta. Durum böyle olunca insanların birbirine neden yalan söylediği pek çok bilim dalının da ilgisini çekmiştir. Riya, blöf yapmak, ihanet etmek, kötülük, abartmak, üstünü kapatmak, uydurmak ve ekleyebileceğimiz daha pek çok kelimeyi çağrıştırır yalan. Basit gibi görünse de yalanı tanımlamak ve belli bir çerçevenin içine oturtmak bu nedenle oldukça zordur.

Türk Dil Kurumu, yalanı “doğru olmayan, gerçeğe aykırı söz” olarak tanımlamaktadır. Yalan kelimesinin kökenine bakıldığında; Eski Türkçede “Yalgan” kelimesinden geldiği görülmektedir. Etimiloji kaynakları bu sözcüğün “töhmet altında bırakma, yalan yere suçlama gibi anlamları” olduğunu belirtmektedir. “Yalamak” kötülemek demektir… İlginç olan yalanın beslenmeyle ilişkisidir. Hatta yalanın bir anlam genişlemesiyle dilsel bir unsur olduğunun kabul edildiğini düşünebiliriz. Bunun nedeninin de yalamakta ve konuşmakta kullanılan aynı organ yani dil olması olduğunu ekleyebiliriz. Ko-


nunun beslenmeyle ilgili olmasının diğer bir kanıtı ise farkına varılan bir yalan için “yemedim, yutmadım” denmesi ve hatta “gargara yaptım” diye eklenmesidir. Öte yandan yalanın kökeninde “itham etmek, suçlamak” anlamları olsa da bugün “aldatmak” anlamında kullanılmaktadır (Parman, 2004, s.54-55).

ve küçük düşürülmekten korkan ve kaçan çocuklar yalan söyleyebilirler. Bu nedenle ebeveynlerin çocukların hatalarına, eksiklerine şiddetli duygusal tepkiler vermek, cezalandırmak yerine onları anlamaya çalışmaları, onlarla konuşmaları daha yararlı olacaktır. Korku yalanı büyüten bir unsurdur. Yalanı fark edildiğinde ceza alacağını bilen çocuğun yalanını yalanla kapatmaya çalışması kaçınılmazdır.

Lafond ise yalanı ilişkilerde gerçekle kurgu arasında seçim yapmak olarak adlandırmıştır. Yalanı entelektüel bir eylem olmadan önce içgüdüsel bir eylem olarak tanımlayan Allendy’in görüşlerini destekleyen Lafond, “Anne ve babaların çocuklarının yalanları karşısında dehşete düşmelerinin nedeni şimdiye kadar tekellerinde sandıkları bir silaha artık onların da erişmiş olduklarını görmeleridir.” diye belirtmektedir. (Lafond’tan aktaran Parman, 2004)

Bazı ailelerin de özgürlük adı altında çocuklarını her şeyi yapmaları için serbest bıraktıkları görülür. Bu ailelerde ebeveynler zannederler ki çocuklarına aşırı hoşgörü göstererek, sınır ve kural koymayarak özgür yetiştirirlerse çocukları daha özgüvenli ve mutlu olurlar. Ancak çocuklar sınırlara ihtiyaç duyarlar. Ne zaman, ne yapabileceklerinin yetişkinler tarafından gösterilmesini beklerler. Sınırlar olmadan kendilerini boşlukta hisseder, görülmediklerini düşünürler. Bunu düşündüklerinde olmayan olayları ya da yaşamadıkları şeyleri yaşamış gibi anlatarak ailelerine “ben buradayım ve beni fark et” demeye çalışırlar. Yani aşırı müdahale gibi aşırı özgürlük de çocuğu yalan söylemeye itebilir.

Çocuk ve Yalan Her anne babanın çocuğuna öğretmek istediği en önemli değerlerden biri dürüstlüktür. Peki, dürüst olmak, doğrunun söylenmesi herkes için bu kadar önemliyken “yalan” neden ve nasıl ortaya çıkmaktadır? Bebek doğduğunda anne ve babasına bağımlıdır; annesi onu kucağına alır sarıp sarmalar, bebeği huzurlu ve mutlu olsun diye tüm bakımını üstlenir. Bunlar yaşanırken bebek annesini kendisinin bir parçası olarak görür; çünkü acıktığında besleniyor, altını kirlettiğinde altı temizleniyordur. Yani o ne düşünürse annesi hemen hissediyor ve yapıyordur. Ne zaman ki çocuk bir şey düşünür ama annesi fark etmez; çünkü anne de bebeğinin beklemeyi, sabretmeyi öğrenmesi için ihtiyaçlarını anında karşılamak yerine biraz erteliyordur, işte o zaman bebek annesinden ayrı, bağımsız bir birey olduğunu zihinsel olarak tasarımlamaya başlar. Anneden sadece fiziksel değil ruhsal olarak ayrılmak da önemli olduğundan, yalan çocuğun benlik sınırlarını çizmesinde ve bireyselleşmesinde önemli bir adım olarak ortaya çıkar. Bu nedenle iki, üç yaşlarında bu ayrışma sürecini yaşayan çocukların gerçekleri abartarak taklit oyunları oynamalarını ve öyküler uydurmalarını “yalan” olarak algılamak doğru olmayacaktır; çünkü gerçek ve hayali dünya arasındaki sınırlar onların zihinlerinde yetişkinlerde olduğu gibi henüz net olarak ayrılmış değildir. Gerçeğe bağlı kalma çocukta zamanla gelişen bir durumdur. Dört yaşına gelene kadar çocuklar, kendilerini başkalarının yerine koyabilme yetilerine henüz sahip değillerdir. Bu yeti

gelişmeden insanın birini kandırabilmesi yani yalan söyleyebilmesi mümkün değildir. Bu nedenle dört yaş, yalan söyleme davranışının gerçekleşebilmesi için zihinsel gelişimde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Çocukların yaklaşık dört buçuk, beş yaşından sonra yalan söyleyebildikleri kabul edilir; ama bu yaş çocukları yalan söylediklerinin farkına varsalar da doğruyu ve yanlışı tam olarak ayırt edemezler, yalanın olumsuz bir eylem olduğunu ancak okul çağından sonra fark edebilirler. Yalan kavramı, ailenin tutumları ile gelişen bir olgudur. Çocuğun aşırı baskıya maruz kalması, ihtiyaç ve isteklerinin ebeveynleri tarafından görülmemesi, sürekli eleştirilme gibi otoriter aile yapısı onu gizliliğe iteceğinden yalan söyleme bu ortamda kolayca artacaktır. Cezalandırılmaktan, azarlanmaktan

Çoğu zaman anne babalar çocukları doğmadan önce onunla ilgili hayaller kurmaya başlarlar. Çocukları doğduğunda da her şeyin en iyisini, en güzelini yapsın ve çok mutlu, başarılı olsun isterler. Hatta bazen bu amaçla kendilerinin yapamadığı, yaşayamadığı ne varsa çocukları yapsın diye yoğun bir çaba içine girerler. Beklentilerin, çocuğun yapabileceğinden çok fazla olduğu böyle ailelerde çocuğun işi hiç de kolay değildir. Böyle ailelerde çocuk, anne ve babasını mutlu edebilmek ve onları hayal kırıklığına uğratmamak için kendini yalan söylemeye mecbur hissedebilir. Bu nedenle ebeveynlerin beklentilerini çocuğun özelliklerine ve yaşına uygun olarak yapılandırması çocuğun yalan söyleyip söylememesinde etkili olacaktır. Ebeveyninin sevgisini kazanmak çocuklar için önceliklidir. Ebeveynlerinden yeterince ilgi ve sevgi görmediğini düşünen çocuklar bunu onlara yalanlar söyleyerek elde etmeyi deneyebilirler. Örneğin, ders çalışırken gösterdiği çabası hiç takdir edilmeyen, bunun yerine sürekli sınav notları arkadaşlarıyla karşılaştırılan bir çocuk notları konusunda yalan söylemeye başlayabilir. Çocuklara yalan söylemenin ne kadar yanlış olduğunu anlatsak da biliyoruz ki davranışlar sözlerden daha etkilidir. Çocuğuna yalan söylemenin yanlış olduğunu anlatan bir ebeveynin evde telefonda

15


konuştuğu arkadaşına “Şu anda evde değilim dışarıdayım, o nedenle istediğin raporları yollayamayacağım.” dediğini çocuğu duyduğunda ya da anne babasının doktora gidiyoruz deyip sinemaya gittiklerini öğrendiğinde hem onlara karşı güveni zedelenecek hem de zor bir durumdan kaçmak için yalan söylenebileceğini öğrenmiş olacaktır. Yetişkinlerin çocuklara iyi örnek olmak ve onlardan istemedikleri davranışları kendileri de sergilememek gibi sorumlulukları vardır. Çocuklar hangi yalanların gerekli ya da kabul edilebilir olduğunu yetişkinleri gözlemleyerek öğrenirler. Örneğin sekiz on yaşlarındaki bir çocuk aile büyüklerinden birinin yaptığı pastayı hiç beğenmese de bunu söylemek yerine “Ellerinize sağlık, güzel olmuş ama tok olduğum için daha sonra yiyeceğim.” gibi bir nezaket yalanının gerekliliği gözlemleyerek öğrenir ve gerektiğinde kullanabilir. Ancak burada önemli olan çocuklar için yalanla ilgili kabul sınırların net olarak çizilmesi ve hangi davranışlarının tolere edilip edilemeyeceğinin açık bir şekilde ifade edilmesidir. Birey olma yolculuğunda zihinsel gelişimin bir dönüm noktası olan yalana sosyal ilişkilerde bir kolaylaştırıcı olarak da bakılabilir. Jim Carry’nin “Yalancı Yalancı” adlı filmini hatırlayacak olursak gerçekleri yalın haliyle yaşamanın hiç kolay olmadığını anımsarız. Filmdeki avukat, yalnız gerçeği söylediği için bir günü bile geçirmekte oldukça zorlanmış, insanlarla ilişkileri içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Film sanki Eliot’ın “İnsanoğlu çok fazla gerçekliği kaldıramaz.” sözünün de ispatı gibidir.

Ergen ve Yalan Ergenin neden yalan söylediğini anlamak için öncelikle ergenliği anlamak gerekir. Ergenlik değişmek, dönüşmek ve büyümek demektir. Hatta bazı düşünürlere göre ergenlik ikinci bir doğumdur. Matheline’in (2003) aktarımına göre, Françoise Dolto ergenleri ıstakozlara benzetir; çünkü ıstakozlar kabuk değiştirirken yeni kabukları çıkana kadar belli bir süre çıplak kalırlar. Kişinin kendini daha çaresiz, kırılgan ve zayıf hissettiği bu dönemde ergen bir yandan “ben kimim” sorusuna cevap ararken bir yandan da kendisini anlaşılmıyor hisseder. Bu dönemde ergen, toplum içinde bir yer edinmeye çalışırken aynı zamanda da kimliğini oluşturma çabası içindedir. Aslında bunları yapabilmek ergen için hiç de kolay değildir. Attığı birçok adımda anlaşılmak

16

isterken yapılan her eylemde zaten anlaşılamayacağını düşünerek duygusal dünyasında iniş çıkışlar yaşar. Bağımsızlaşması ve kimlik arayışı için önemli olan bu adımlar bir bakıma onun için büyümek demektir. Bu süreçte ergen, yalanları ile kendine anne babasından ayrı bir dünya oluşturabilme çabasındadır. Zaten sağlıklı olan da anne ve babadan bu uzaklaşma ihtiyacıdır. Ergenin bağımsızlık isteğini anlamak, hayatının içine çok fazla müdahale etmemek ama anne babalık yapmaktan da vazgeçmeyerek ona belli bir mesafe koymak gerekir. Onun tüm hayatını kontrol edebilmek adına da arkadaş ebeveyn olmaktan kaçınmak önemlidir.

Küçükken yalan söyleyen çocuğa ailenin verdiği ceza ve yüksek tepkiler ergenlikte yalanın çoğalmasını etkileyebilir. Çocuklarımızın küçükken söyledikleri yalanları ele almaktan korkar, kaygılanır ve onları cezalandırma yolunu seçersek ilerde bu yalanların büyüyerek ortaya çıktığını görmemiz olasıdır. Çocuklarımızın yalan söyleme davranışlarına başka sorunlar da eşlik ediyor, çocuk yaşadığı olumsuz sonuçları görmesine rağmen üzülmüyor ve her şeye rağmen yalanlarından vazgeçmiyorsa bu durumda uzman desteği alınması yararlı olacaktır.


Mitomani Sonunda yaşamak istediği şehre taşınıp iyi bir iş bularak, zor hayatını geride bırakmıştı. Başlangıçta her şey tam da hayal ettiği gibiydi; ancak bir süre sonra nerdeyse tüm talihsizlikler onun başına gelmeye başladı. Evde sürekli irili ufaklı kazalar yaşadığı yetmiyormuş gibi işe giderken hemen hemen her gün trafikte de sorunlar yaşıyordu. Herkesin yediği yemekten nedense sadece o zehirleniyordu. Ayrıca yakın akrabaları arasında da salgın bir hastalık başlamış gibiydi ve yaşadığı kayıplar nedeniyle sık sık işten izin alması gerekiyordu. Başlangıçta onun için üzülen ve destek olmaya çalışan iş arkadaşları ise bu kadar felaketin bir araya gelmesinden şüphelenmeye başlamışlardı. Zaman ilerledikçe anlattıklarındaki tutarsızlıkları fark eden ve söylediklerini inandırıcı bulmayanların sayısında da artış olmaya başladı. O ise, yalanları anlaşılmasın diye her gün söylediklerinin üzerine eklemeler yapmak zorunda hissetti kendini. Kendisine değer veren yeni arkadaşlarını ve sevdiği bu işini de kaybetmek üzere olduğunu biliyordu ama yalan söylemekten de bir türlü vazgeçemiyordu; ama neden? Bu örnek olayda da olduğu gibi amaçsızca, sürekli olarak söylenen yalanlara mitomani denmektedir. Yalan söylemek için bir nedene ihtiyaç duymayan mitomanlar, biraz sevilmek, önemsenmek, çocukluklarından beri değersiz olduklarına dair inançlarını değiştirebilmek gibi nedenlerle kolayca yalan söylerler. Söyledikleri yalanlardan hemen sonra pişman olsalar da yalanlarına engel olamaz, kendilerine ve yakınlarına yalan söylemeyeceklerine dair verdikleri sözleri tutamazlar. Mayer’in (2008) aktarımına göre, Angeles Üniversitesi zihin araştırmacıları Yaling Yang ve Adrian Raine’in yaptığı bir çalışma onların bu durumunu anlamamıza farklı bir bakış getirebilir. Yang ve Raine, manyetik rezonans tomografi yöntemini kullanarak yaptıkları çalışmayla mitomanların beyinlerinde “beyaz madde” denilen sinir liflerinin yaklaşık %25 oranında daha fazla olduğunu ve “gri madde” denilen çoğunlukla sinir hücrelerinden oluşan maddenin de %14 oranında daha az olduğunu bulmuşlardır. Bu demek oluyor ki insanların ahlaki ve vicdani değerlerinin oluşmasında etkili olan gri madde, mitomanlarda daha az olduğundan yalan söyleme konusunda kendilerine engel olamamaktadırlar. Bir mitomanın ciddi uzmanlıklar gerektiren çeşitli meslekleri yaparak binlerce insanı kandırmayı nasıl başarabildiğini merak edenler için Steven Spiel-

berg’in 2002 yılında Frank William Abagnale’nin gerçek hayat öyküsünden sinemaya aktardığı ve Türkçeye “Sıkıysa Yakala” adıyla çevrilen filmini izlemenizi önerebiliriz. Gerçekten değişmeyi isteyen mitomanların, psikoterapi ve ilaç tedavisi ile büyük oranda tedavi edilebildiğini de unutmamak gerek.

Kadın ve Erkek Yalanları Yalan konusunda yaptığı araştırmalarla tanınan Ekman (2014), bir günde kadınların 180, erkeklerin ise 220 yalan söylediğini ortaya koymuştur. Aradaki farkın erkeklerin kadınlardan daha fazla sosyal ilişkiler içinde olmasıyla ilişkili olduğu düşünülmektedir; çünkü farklı araştırmacılar tarafından yapılan pek çok çalışma yalan söyleme oranları açısından kadınlarla erkekler arasında büyük bir fark olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak yalan söyleme şekilleri arasında ciddi farklar olduğunu da yine çalışmalar göstermektedir. Genel olarak kadınların yabancılarla konuşurken onları kötü duruma düşürmemek, onların iyi hissetmesini sağlamak ve bulundukları ortamda oluşan gerginlikleri ve çatışmaları engelleyebilmek, erkeklerin ise daha güçlü, daha başarılı ve ilgi çekici görünmek amacıyla sıklıkla yalana başvurdukları belirlenmiştir. Yani kadınlar öncelikle başkaları için, erkeklerse kendileri için yalan söylemekte diyebiliriz. Ayrıca kadınların ciddi yalanlar söylerken erkeklere oranla kendilerini daha suçlu hissettikleri ve yalan söylediklerinde erkeklere oranla daha fazla rahatsızlık duydukları da bulunmuştur. Araştırmalardaki bir diğer çarpıcı sonuç da erkeklerin kendileri hakkında söyledikleri yalanların başkaları hakkında söyledikleri yalanlardan sekiz kat daha fazlaya ulaşabildiğinin belirlenmesidir. Mayer (2008), sosyolog ve psikolog Stiegnitz’in en tipik erkek yalanları listesinin birinci sırasına arabalar hakkında söyledikleri yalanları yerleştirdiğini aktarmaktadır. Arabadan anlamadıklarını ya da hız limitlerine uyduklarını itiraf etmekten hoşlanmayan erkeklerin, ikinci sırada işlerindeki pozisyonları ve yaptıkları işin önemi ile ilgili yalanlar söylediklerini ifade etmektedir. Üçüncü sırayı ise boş zamanları ile ilgili söyledikleri yalanlar oluşturmaktadır. Erkeklerin televizyon karşısında geçirdikleri bir hafta sonunu bile hareketli ve sportif geçirdiklerini söyleme eğilimleri olduğunu ifade etmiştir. Dördüncü sırada da sadakat konusunda söylenen yalanların yer aldığını belirtmiştir.

Kadınların listesine göz attığımızda ise birinci sırayı kiloları, ikinci sırayı yaşları ile ilgili söyledikleri yalanların oluşturması sanırız sürpriz olmayacaktır. Erkeklerde dördüncü sırada olan sadakat konusu kadınlarda üçüncü sırada yer aldığından sanki erkekler biraz daha dürüst davranıyorlarmış gibi görünse de aslında erkeklerin sadakatsizliklerinin daha kolay affedilebilmesi onları daha açık davranmaya teşvik ediyor gibi de yorumlanabilir. Alışveriş denince hemen akla kadınların geliyor olmasını doğrularcasına en sık kadın yalanları listesinin dördüncü sırasını da alışveriş konusu oluşturmaktadır. Burada da kadınların alışveriş için ödedikleri paranın her zaman daha azını söyleme eğilimleri olduğu görülmüştür. Kadın ve erkek yalanlarının yanı sıra cinsiyet farkı olmaksızın sanal ortamlarda da sıklıkla yalana başvurulduğu görülmektedir. Çeşitli sosyal ağlarda kişiler kimliklerini oluştururken bazı şeyleri çarpıtarak doğru olmayan bilgiler paylaşabilirler. Kişi gerçek duygularını, düşüncelerini yansıttığında kabul görmeyeceğini düşündüğünden yalan söyleyebilmektedir. Amerika’da yalnız bu amaca hizmet eden bir site kurularak kişinin ihtiyaç duyduğu her türlü yalan üretilmektedir. Yalan söylemenin böylesine meşrulaştırılması ve ticarileştirmesi kadar sunulan hizmetlerden yararlanmayı düşünenlerin olabildiği bir dünyada bizlerin yapması gereken çocuklarımıza doğru model olarak dürüstlük, güven, samimiyet gibi değerlerin önemini fark ettirmektir. KAYNAKÇA • Atalay, H. (2014). Yalan ve Riya (İkiyüzlülük). Psikeart Dergisi, Sayı: 33. Art Dergi • Ekman, P.(2014). Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?(3. basım).(E. İ. Akter, Çev.).İstanbul: Okuyanus.(Orijinal çalışma basım tarihi 2003) • Matheline, C. (2003). Freud’a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu? (1. Basım) (E. Güntekin. Çev.). İstanbul: Kitapyayınevi (Orijinal çalışma basım tarihi 2000) • Mayer, C.(2008).Yalana Övgü. (N. Ünver, Çev.). Ankara: Phoenix Yayınevi. • Meyer, P. (2012). Yalanı Anında Yakalayın. (I. Ölmez, Çev.). İstanbul: Butik Yayıncılık. (Orijinal çalışma basım tarihi 2010.) • Parman, T. (2008). Ergenlik ya da Merhaba Hüzün. (3. Baskı). İstanbul: Bağlam Yayıncılık. • Parman, T. (2004). Yalan Dünyada Ergen Olmak. Psikanaliz Yazıları (Birinci Basım) içinde (53-60). İstanbul: Bağlam Yayınları. • Restak, R. M. (2014). Akıl. (E. Kılıç, Çev.). İstanbul: Aylak Kitap. (Orijinal çalışma basım tarihi 2012.)

17


Metin: Psikolojik Danışman Yelda Arslan Baştımar Psikolojik Danışman Filiz Koçak

SOSYAL DUYGUSAL BECERİLERİN YAŞAMA ETKİSİ Sosyalleşme bir anlamda çocuğun anne babasına duyduğu duygusal bağın diğer kişilere uzantısı olarak görülür. Anne ya da annelik işlevini yerine getiren diğer kişiler ile kurulan ilk bağlar, sonraki tüm ilişkilerin doğası için belirleyici olur. 18


Keyifli bir öğlen vakti telefonunuz çalıyor. Arayan çocuğunuz ve yüzlerce aday arasından işe alındığı müjdesini veriyor. Sizce bilgi ve deneyimin dışında hangi özellikleri onu öne çıkartmış olabilir? Kendisini ifade ediş biçimi mi? Beden duruşundaki güven mi? Konuşurken kurduğu göz teması mı? Yoksa gülümseyen yüzü mü? Şimdi de her ortama kolaylıkla adapte olan, herkesle rahat iletişim kurabilen, hatta “Onda şeytan tüyü var.” denilen birini düşünelim… Bu örneklerdeki bireylerin ortak özellikleri nelerdir? Acaba ilişkiyi başlatmakta ve sürdürmekteki tutumları nasıldır? Kendilerini iyi tanıdıklarını ve iyi ifade ettiklerini söyleyebilir miyiz? Bu sorulara evet cevabını vermemiz kaçınılmazdır. Bu durum onların sosyal duygusal becerilerinin güçlü olduğunu ve yaşam da başarıyı yakalayabileceklerini bize gösterir. Sosyal duygusal beceriler, başka insanlarla iyi ilişkiler kurabilmek, bu ilişkileri sürdürebilmek ve verimli bir şekilde yönetebilmektir. Bir başka deyişle, sosyal duygusal becerileri yüksek olan insanlar, karşısındakinin mesajlarını doğru yorumlayabilir, ihtiyaçlarını kolayca sezebilir ve daha kolay empati kurabilirler. Kendi duygularımızı tanıdıkça, bu duyguları yönetebildikçe sosyal ilişkilerimiz gelişir. Sosyal beceriler, kişinin kişisel haklarını savunabilmesini, kendine uygun olmayan istekleri geri çevirebilmesini, gerektiğinde başkalarından yardım isteyebilmesini kolaylaştırır.

Sosyal Duygusal Gelişime Teorik Bir Bakış İnsana dair ortaya atılmış her olgunun dayandığı bilimsel bir zemin vardır. Bu konuda öne sürülmüş kuramlara göz atarsak üç önemli kuramın göze çarptığını görebiliriz. Sigmund Freud’un Psikanalitik Kuramı: İnsan davranışını açıklayan en önemli kuramlardan biri kabul edilen psikanalitik yaklaşımda, sosyalleşme bir anlamda çocuğun anne babasına duyduğu duygusal bağın diğer kişilere uzantısı olarak görülür. Anne ya da annelik işlevini yerine getiren diğer kişiler ile kurulan ilk bağlar, sonraki tüm ilişkilerin doğası için belirleyici olur. Bebek dünyaya geldiğinde tam bir bağımlılık ilişkisi içerisinde yer alır, ihtiyaçlarının fark edilmesi ve uygun zamanda giderilmesi önemlidir. Kendisiyle eş duyum içinde hareket eden anne ile özdeşleşir, onu model alır. Bu dönemde annesiyle sıcak, sevecen ve güven verici bir ilişki yaşayan çocuğun yaşam boyu diğer insan-

larla da benzer nitelikte ilişki kurması beklenir. Erik Erickson’un Psikososyal Gelişim Kuramı: İnsanların sosyal gelişimlerini açıklayan kuramlar içerisinde Erickson’un kuramı adından en çok sözü edilenlerden birisidir. Erikson’a göre bireyin psikososyal gelişimi doğumdan ileri yaşlara doğru uzanan sekiz evrede gerçekleşmektedir. Her evrede başarılması gereken gelişimsel bir görev vardır. Bu görevlerin başarılamaması, çözülmesi gereken bir kriz durumuna neden olur ve gelişimi aksatır. Güven duygusunun kazanılması ile başlayan ve benlik bütünlüğünün sağlanması ile sona eren bu evreleri başarı ile geçiren insanlar uygun sosyal davranış ve tutum içinde olanlardır. Çocuklar sosyal becerileri anne babalarıyla ya da bakıcı durumdaki kişilerle ilişki kurarak öğrenmeye başlarlar. Daha sonra sosyal gruba kardeşler, akranlar ve diğer yetişkinler katılır; sosyal beceriler böylelikle gelişir (Çetin ve ark; 2003). Albert Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı: Bandura tarafından geliştirilen kurama göre öğrenme, gözlemleyerek ve modelleyerek gerçekleşmektedir. Bir diğer deyişle birey, başkalarının davranışlarını gözlemler ve sonra benzer koşullarda benzer biçimde davranır. Oyun ortamlarında çocuk akranlarını izler, onları örnek alarak sosyal davranışları öğrenme fırsatı bulur. Bu görüşe göre, olumlu davranışlar uygun örneklerin sağlanmasıyla öğrenilir. Ülkemizde de bu konuda çalışmalar yapmış çok değerli isimlerden biri olan Prof. Dr. Füsun Akkök, sosyal becerileri altı grupta toplamaktadır: 1. İlişkiyi başlatma ve sürdürme becerileri: Dinleme, konuşmayı başlatma, sürdürme, soru sorma, teşekkür etme, kendini tanıtma, yardım isteme, özür dileme, yönergelere uyma ve ikna etme. 2. Grupla bir işi yürütme becerileri: Grupta iş bölümüne uyma, başkalarının görüşlerini anlamaya çalışma ve sorumluluğunu yerine getirme. 3. Duygulara yönelik beceriler: Hem kendisinin hem de başkalarının duygularını anlama, duygularını ifade etme, karşısındakinin kızgınlığı ile başa çıkma, olumlu duyguları ifade etme ve korku ile baş etme. 4. Saldırgan davranışlarla baş etmeye yönelik beceriler: İzin isteme, paylaşma, başkalarına yardım etme, hakkını savunma, alayla

veya dışlanmayla baş etme, kavgadan uzak durma, kızgınlığı kontrol etme ve uygun biçimde ifade etme. 5. Stres durumlarıyla başa çıkma becerileri: Başarısız olunan veya utanılan bir durumla, grup baskısıyla ve yalnız bırakılmayla baş etme. 6. Plan yapma ve problem çözme becerileri: Ne yapacağına karar verme, sorunun nedenlerini araştırma, amaç oluşturma, bilgi toplama, bir işe yoğunlaşma. Temelleri çocukluk döneminde atılan tüm bu beceriler, yetişkinlik döneminde de kişinin kendisini ifade edebilmesi, özgüvenli olması, çevresindeki bireylerle sağlıklı ilişki kurabilmesi, arkadaşları tarafından kabul görmesi ve sosyal anlamda bağımsızlık kazanması için önemlidir.

Sosyal Duygusal Becerilerin Gelişiminde Ailenin Rolü Çocukların kişiliklerinin gelişiminde ebeveynlerin katkısı önemli bir rol oynar. Sosyal duygusal becerilerin gelişimini konu alan farklı araştırma bulguları bu süreçte ailenin izlerine sıkça rastlandığı görüşünü destekler. Yapılan araştırmalar ebeveyn rolüne vurgu yaparak; anne babaların ve çocuklarının sosyal becerileri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu, duygularını kontrol edebilen ve sözel olmayan mesajları iletebilme konusunda yetkin olan ailelerin çocuklarının sosyal becerilerinin diğerlerine oranla daha gelişmiş olduğunu ortaya koyar. Çocukta sosyal becerilerin gelişimini ele alan bir başka araştırma ise annenin rolü üzerinde durarak, annenin çocukla yakın ve uzun süreli etkileşiminin belirli beceri ve davranış şekillerini etkilediğini belirtir. Bu araştırmaya göre ebeveynlerle paylaşılan günlük yaşam deneyimleri çocukların sosyal beceri düzeylerinin gelişimini etkileyen bir faktördür. Literatürdeki araştırmalarda, aile bireylerinin kendi sosyal yeterlilikleri açısından gelişmiş olmaları, çocukları ile iletişimlerini güçlü tutmaları, onların sorularına cevap verme eğilimlerinin yüksek olmaları çocuklarda sosyal beceri gelişimini olumlu yönde etkileyen etmenler arasında sıralanır.

19


Bebeklik Döneminde •

Bu dönemin en temel duygusu “güven”dir. Birincil bakım veren kişinin (çoğunlukla anne) ağladığında bebeğe sarılması, ihtiyaçlarına uygun ve hızlı cevap verebilmesi, bebeğin kendini güvende hissetmesini sağlar. Bu temel güven duygusu, bireyin daha sonraki yaşamı için en önemli yapı taşlarından biridir.

Dile getirilmese bile annenin yaşadığı her duygunun bebek tarafından hissedildiği bir gerçektir. Bu nedenle kaygılı ve endişeli olunan zamanlarda sakinliği korumak önemlidir.

Bebeğin yeni denemeler yapmasına fırsat verilmesi ve cesaretlendirilmesi sosyal duygusal becerilerin gelişmesi için önem taşımaktadır.

Yaş dönemine uygun oyunların oynanıyor olması, oyun sürecinde verilen tepkiler, alınan hazın ifadesi de sosyal duygusal gelişimi destekler.

Çocuğunuzla bol bol sohbet etmek, ilgisini çeken farklı konularda kitaplar okumak ve akranları ile sık sık bir araya getirmek de önemlidir.

20


Çocukluk Döneminde •

Bu dönemde ilk adım çocuğun duyguları tanımasına ve ifade etmesine yardımcı olmaktır. Bu da anne babanın kendi duygularını sık sık dile getirmesi ile mümkündür.

Her duygunun normal ve kabul edilebilir olduğu çocuğa söylenebilir. Örneğin, herkesin öfkelenebildiği bunun mutlu olmak kadar doğal olduğu, önemli olanın öfkemizi nasıl ifade ettiğimiz olduğu vurgulanabilir.

Çocuğun davranışının arkasında hangi duygunun yattığını anlamak önemlidir.

Çocuğumuzun ne hissettiğini anlamak, duygusunu kabullenmek kadar onun duygularını ifade etmesine fırsat vermek de sosyal duygusal gelişimi destekler.

Kendi duygusunu ifade etmeye başlayan çocuk karşısındakinin duygusunu da anlamlandırmak için hazır oluşluğa sahip demektir. Bu da empati becerisinin gelişmesi için ilk basamaklardan biridir.

Kişiler arası ilişkilerde başarının önemli anahtarlarından biri de dinleme becerisidir. Bu da çocuğa model olunarak öğretilir. Anne babanın çocuğunu dinlemede gösterdiği özen, uygun dinleme davranışının kazanılması için en önemli etkendir. Uygun dinlemeden kasıt, bedenen çocuğa dönmek, onunla göz kontağı kurmak, duygusunu hissetmek ve ona yansıtmaktır. Çocuğun uygun dinleme davranışını gösterdiği durumlarda da yüreklendirilmesi bu beceriyi hayatına geçirmesi için çok etkilidir.

Sosyal duygusal becerileri desteklemenin altında yatan temel prensiplerden biri çocuklara düşünmeyi, davranışlarının sonuçlarını üstlenmeyi ve sorumluluk almayı öğretebilmektir. Bir sonraki adım ise çocuğun sorun çözme becerilerinin geliştirebilmesine yardımcı olmaktır. Bunun için de öncelikle yapılması gereken sorunların çocuklar adına çözülmemesi, nasıl çözebileceği konusunda aşağıdaki gibi bir yöntemin öğretilmesidir: • Sorunun tanımlanması • Çözüm önerilerinin üretilmesi • En uygun çözüme karar verilmesi (“Herkes için güvenli mi, adil mi, uygun mu?” soruları bu noktada sorulmalı, bazı önerilerin neden olamayacağı beraber netleştirilmelidir)

• Karar verilen çözümün uygulanması • Değerlendirme yapılması (İşe yaradı mı? Yaramadıysa tekrar süreç baştan ele alınır.) KİTAP ÖNERİLERİ Anne Babalar İçin Goleman, Daniel (2007). Sosyal Zeka: İnsan İlişkilerinin Yeni Bilimi, İstanbul: Varlık Yayınları Shapiro, Lawrence E. (2010). Yüksek EQ’lu Çocuk Yetiştirmek, Anne-Babalar İçin Duygusal Zeka Rehberi, İstanbul: Varlık Yayınları Çocuklar İçin Roca, Nuria. Üzüntüden Mutluluğa Duygularınız, Ankara: Tübitak Yayınları. Labbe, Brigitte. Çıtır Çıtır Felsefe, Ben ve Başkaları, Günışığı Kitaplığı Gaudrat, Marie Agnes (2010). Bugün Bir Şey Öğrendim Arkadaşlık, İstanbul: Timaş Yayınları

KAYNAKÇA • Akkök, F. (2006). İlköğretimde Sosyal Becerilerin Geliştirilmesi Öğretmen El Kitabı, İstanbul: Özgür Çetin, F., Alpa B. A. ve Albayrak K. D. (2003). Araştırmadan Uygulamaya Çocuklarda Sosyal Beceriler Grup Eğitimi, İstanbul: Epsilon • Özabacı, N. (2006). Çocukların Sosyal Becerileri ile Ebeveynlerin Sosyal Becerileri Arasındaki İlişki Üzerine Bir Araştırma, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 16, Sayı: 1, Erişim Tarihi: 20 Ocak 2015 • Totan, T. ve Kabakçı, Ö. F. (2013, Ocak). Sosyal ve Duygusal Öğrenme Becerilerinin Çok Boyutlu Yaşam Doyumuna ve Umuda Etkisi, Kuramsal Eğitim Bilim Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, Erişim Tarihi: 20 Ocak 2015 Parman, T. (2008). Ergenlik ya da Merhaba Hüzün. (3. Baskı). İstanbul: Bağlam Yayıncılık. • Parman, T. (2004). Yalan Dünyada Ergen Olmak. Psikanaliz Yazıları (Birinci Basım) içinde (53-60). İstanbul: Bağlam Yayınları. • Restak, R. M. (2014). Akıl. (E. Kılıç, Çev.). İstanbul: Aylak Kitap. (Orijinal çalışma basım tarihi 2012.)

21


Metin: Psikolog Gonca Baştuğ

YAŞAM BOYU BİR YOLCULUK:

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME Çocuklar ancak güvenli, sağlam duruş gösteren anne babaları sayesinde yaşamda daha güçlü var olabilirler. Bu yaklaşım çocukların ilerlemelerine ve kendilerini gerçekleştirmelerine zemin hazırlar.

22


Her birey yaşam içinde bir yolculuktadır. Yolculuğun güzargahını çoğu zaman ihtiyaçlar belirler. Öncelikle bunlar beslenme, ait olma, güven gibi temel ihtiyaçlarken doyuma ulaşıldığında yeni bir ihtiyaç ortaya çıkar. Kişi kim olduğunu, yaşamdan ne beklediğini ve yaşama ne kattığını sorgular. Bunları sorgularken kendi gerçekliğini anlamaya çalışır ve bu anlama süreci belki de yaşam boyu devam eder. İnsanın kendini anlamak için çıktığı bu yolda, yaşamı, doğayı, evreni ve ötekini anlama ihtiyacı da beraberinde gelir; çünkü evreni anlamak özünde insanın kendini anlamasıdır. Tüm bu anlama, kişinin benliğinin derin sularında kaybolduktan sonra tekrar kıyıya ulaşabilmesiyle gerçekleşir ama belki de derin sulardaki yolculuk bir ömürdür… Geçmişten günümüze insanın kendini anlamaya ve gerçekleştirmeye olan ihtiyacı birçok düşünürün ve bilim insanının konusu olmuştur. Hem ülkemize hem de dünyaya mal olmuş büyük düşünür Mevlana’yı kendini gerçekleştirme yolunda en cesur adımları atan kişi olarak görmek, kendini gerçekleştirmenin özünü düşündüğümüzde kaçınılmazdır. Mevlana, kendi ruhunun derinliklerinde kaybolurken yaşamın gerçekliğinde var olmuştur. Kendini anlamaya çalışırken “ötekini” de anlayabilmiştir. “Kim olursan ol, hangi dilde konuşursan konuş, ama dilsizlerin dilini öğren.” diyen bir düşünürdür Mevlana. Dil, din, ırk gözetmeden sevgiyi, hoşgörüyü, bilgeliği koşulsuz paylaşan, manevi yolculuğunu gerçekleştirirken kendini evreni anlama yolunda da bulan biridir. Üç kısa söz anlatır hayatımı der: “Hamdım, piştim, yandım.” Koskoca yaşamını üç sözcüğe indirebilecek kadar alçakgönülüdür Mevlana ve bu kısa anlatış belki de kendini gerçekleştirmenin özüdür. Psikoterapist ve piskodramanın kurucularından Moreno ise, kendini gerçekleştirmeyi “spontanlık” ve “yaratıcılık” kavramları ile açıklar. Spontanite; eski bir duruma yeni, yeni bir duruma da uygun bir tepki vermektir. Kişinin içinde bulunduğu duruma farklı bir gözle bakabilmesi, kendini, çevresini,

yaşamı sorgulama cesaretinde olduğunu gösterir. Bu cesaret kendini gerçekleştirme yolunda atılan önemli bir adımdır. Yaratmak kavramı da yine bilinen bir duruma farklı bir tepki vermeyi içerir, yani kişi sıradanlıktan uzak, değişime ve gelişime hazırdır. Kendini gerçekleştirme yolculuğunda olan kişi, öncelikle kendi benliğini yeniden inşa eder, yaratır ve zırhlarından arınır. Kendini gerçekleştime kavramına psikolojide geniş bir yer veren Abraham Maslow, bu kavramı ihtiyaçlar piramidi üzerinden açıklar. Ona göre kişi, en temel ihtiyaçlarını gidermeden bir sonraki basamağa geçemez ve en son adım olan kendini gerçekleştirme aşamasına da ulaşamaz. İnsanın

kendini gerçekleştirebilmesi için yoğun ve disiplinli çalışmasının, çevresinin farkında olmasının, olaylar karşısında sorumluluk alabilmesinin ve yaşadığı olumsuz durumlarda kendi sorumluluğunu görerek bunları düzeltme yoluna girebilmesinin önemli olduğunu vurgular. Maslow geleceğe dönük hedef oluşturmanın her bireyde farklılık gösterdiğini söyler. İnsan kendini tanıma, hedef belirleme ve gerçekleştirme yolunda ilk barışı kendisi ile yapar ve ulaştığı varlık da yine kendisi olur. Kişi ancak kendini tanırsa diğer bildiklerinin doğruluğunu anlayabilir; çünkü kişi aslında kendini arıyordur. Maslow kendini gerçekleştirebilen kişilerin özelliklerini 16 maddede toplar.

Bu kişiler; 1. Gerçeğin bilinebilecek yönlerini doğru olarak algılar. 2. Gerçeğin bilenemeyecek olanların bilinemeyeceğini doğru olarak algılar. 3. Gerçeği olduğu gibi kabul eder. 4. Kendisini olduğu gibi kabul eder. 5. Başkalarını olduğu gibi kabul eder. 6. Yaşamın getirdiği olayları tam anlamıyla yaşayarak tadını çıkarma eğilimindedir. 7. Kendiliğinden hareket eder. 8. Yaratıcı bir biçimde davranabilir. 9. Kendine ve yaşama gülebilir. 10. İnsanlığa değer verir ve onun sorunlarını ciddiye alır. 11. Son derece yakın ve derin birkaç dostu vardır. 12. Savunucu değildir. 13. Gerektiğinde çok çalışır ve sorumluluğunun farkındadır. 14. Dürüsttür. 15. Çevresinin farkındadır, sürekli çevresini araştırır ve yeni şeyler dener. 16. Yaşamı bir çocuğun gözüyle ve kalbiyle görüp yaşayabilir.

23


Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Fizyolojik ihtiyaçlar: Maslow kendini gerçekleştirmenin ilk basamağının beslenme, barınma, sağlık, uyku gibi temel ihtiyaçlardan başladığını söyler. Bu basamaktaki ihtiyaçlar karşılanmadan bir üst basamağa geçilemez. Evi olmayan, karnını doyuramayan, uygun fiziksel koşulları oluşmayan kişilerden bir üst basamağa geçmesi beklenemez. Güvenlik ihtiyacı: Kendini hem ruhsal hem de fiziksel olarak güvende, emniyet içinde ve tehlikeden uzak hissetmek kişinin güvenlik ihtiyaçlarını oluşturur. Burada sözü edilen güvenlik yalnız içinde bulunulan zamanı değil kişinin geleceğini de kapsar. Ait olma, sevme ve sevilme ihtiyacı: Fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları karşılanan insan bir gruba ait olma ve sevilme ihtiyacı duyar. Başkaları ile ilişki kurmak, kabul edilmek ve bir yere ait olmak bu basamakta yer alır. Bu ihtiyacın karşılanması kişinin kendini iyi ve özel hissetmesini sağlar. Saygı ve saygınlık ihtiyacı: Daha önceki ihtiyaçları karşılanan kişi artık üyesi olduğu grupta saygı görmek ve değer verildiğini hissetmek ister. Gelişimi, başarıları çevresindekiler tarafından takdirle kar-

şılanan, saygı duyulan kişinin kendine olan güveni de artar; çünkü kişinin kendine duyduğu saygıyı ve güveni başkalarının gözünde test etmeye ihtiyacı vardır. Düşünsel ihtiyaçlar: Bu basamağa ulaşabilen insan artık etrafı, dünyayı, bilimi, sanatı, özgürlüğü keşfetme ihtiyacını fark etmeye başlar; çünkü bu basamak bilmek, anlamak, merak etmek, keşfetmek,

24

anlamlandırmak kavramları ile bağlantılıdır. Kendini gerçekleştirmede en önemli basamağın burası olduğunu düşünülebilir. Richard Bach’ın Martı’sını hatırlar mısınız? Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar Martı Jonathan’ın kendini keşfedebilmek yolundaki öğretilerini, özgürlük yolundaki farkındalıklarını okuruz. “……. binlerce, binlerce martı var, biliyorum.” diyerek başını salladı Sullivan. “Bildiğim tek yanıt, senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan. Yola çıkanlarımızın çoğu çok yavaştı. Nereden geldiğimizi unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden, günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Birbirimizi yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından mükemmelik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha… Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabii ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Ancak hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı ola-

giden son adımdır. Sanat, drama, resim, müzik, heykel, mimari bu basamağa ulaşabilen kişilerin kendi varoluşlarını ortaya koyma şeklidir.

caktır, aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar… Nasıl kurtulacağız bu tekrarlar ve sıkıntılardan? Deneyerek, tekrar deneyerek, deneyimleyerek, cesurca, spontanlıkla ve yaratıcılıkla yenilikleri keşfederek.”

“Bu ilişkide bana göre ne var?” düşünceleri olmadan tüm varlığıyla ilişki kurar. Kişi bencil olmadan ilişki kurarsa diğer insanı yalnızca fayda sağlamak amacıyla değil bir bütün olarak yaşayabilir. Bir başka insana ilgi duymak, diğer insanı bütünüyle tanımak ve yaşamak anlamına gelir. İlgilenmek insanın dünyada varolma şeklidir. İnsan gerçekten diğerine döndüğü ölçüde değişir.

Estetik ihtiyaçlar: Güzellik, sanatta ve doğada simetri, denge ve düzen olarak sırayabilceğimiz bu ihtiyaçlar, kendini gerçekleştirebilme basamağına

Kendini gerçekleştirme: Temel ihtiyaçları karşılanan birey artık ruhunun derinliklerine ayna tutabilir. Tabi bu ayna tutma kolay değildir. Maslow, kendi ruhunun derinliklerinde yol almak için insanın içsel motivasyona sahip olması gerektiğini ve bu motivasyonun “eksikliğe” ya da “gelişime” yönelik olmasının önemli olduğunu ifade eder. Hayatın erken dönemlerinden başlayarak belirli psikolojik gereksinimleri doyurulan bireyler gelişime yönelebilirler; olgunlaşma ve kendini gerçekleştirme için doğuştan getirdikleri potansiyellerini kullanabilirler. Gelişmeyle güdülenen birey daha az bağımlıdır, diğerine daha az borçludur, diğerlerinin övgü ve şevkatine daha az muhtaçtır; onur, prestij ve ödül için daha az kaygılıdır. Başka bir deyişle, onu yöneten belirleyiciler sosyal ya da çevresel faktörler değil, içsel dayanaklarıdır. Gelişime yönelik kişiler ilişki kurarken kendi farkındalığını bırakır; “Benim için ne düşünüyor?” ya da


Kendini Gerçekleştirmede Ailenin Rolü Bebeklikten itibaren anne babalar çocuklarının en temel gereksinimlerini karşılayarak onların birey olmalarına ve kendilerini gerçekleştirme yolculuklarına eşlik ederler. Bu yolculukta anne baba çocuğuna ne kadar güven verir, onun ihtiyaçlarını ne kadar çok fark eder ve karşılarsa, çocuk o ölçüde kendini gerçekleştirebilir. Bu doğrultuda aşağıda sıralanan öneriler anne babalara rehber olabilir. Çocuklarınıza her zaman her koşulda var olduğunuzu gösterin: Çocuklar ancak güvenli, sağlam duruş gösteren anne babaları sayesinde yaşamda daha güçlü var olabilirler. Bu yaklaşım çocukların ilerlemelerine ve kendilerini gerçekleştirmelerine zemin hazırlar. Çocuklarınızı kayıpla tehdit etmeyin: Duygusal tehditler, duygusal cezalar çocuklarla ilişkide kullanılmamalıdır. “Böyle yaparsan giderim.”, “Beni çok üzüyorsun.” gibi cümleler çocukların güvenlik, ait olma, sevme ve sevilme ihtiyaçlarının karşılanmasını zorlaştırır. Çocuklarınızı suçlamayın: Çocuklara sosyal çevre-

leri tarafından ne yansıtılırsa çocuklar da çevrelerine onu yansıtırlar. Çocuklar, kendilerini özellikle ebeveynlerinin gözünden görürler. Suçlayıcı ve eleştirel bir tutumdan kaçınarak iletişim kurmak çocukların özgüveni açısından destekleyici olur. Çocuklarınızdan karar içerikli konularda yardım istemeyin: Anne baba çocuğun karşısında güçlü durmalıdır. “Demokratik aile”, “Eşit oy” yaklaşımları ve ebeveynin herhangi bir konuda bir türlü karar veremeyişi çocuğu tedirgin eder. Çocuklar güçlü, kararlı ve net duruş sergileyen, bu duruşları ile kendilerine doğru yön veren ebeveynler görmek isterler. Çocuklarınızın yaşamına yönelik aşırı kontrolden kaçının: Bu durumdaki çocuklar ebeveynlerinden bağımsızlaşmakta zorlanırlar. Yeni bir okul ya da yabancı bir ortam bu yapıdaki çocuklar için oldukça zorlayıcı olabilir; çünkü ebeveyninden bağımsızlaşamayan bir çocuğun dış dünyaya dönerek sosyal ilişkilerde kendine güven duyması kolay olmayacaktır. Aşırı kontrol ve bunun getirdiği bağımlılık, çocuklarda öfke yaratabilir.

Çocuklarınıza karşı tutarlı davranış sergilemeye özen gösterin: Anne babaların çocukları ile ilişkilerinde tutarlı olmaları, çocuklara net bilgi vermeleri ve kendi aralarında ortak noktalar oluşturmaları büyük önem taşır. Kararlar alınırken anne ve babanın birlikte hareket edebilmeleri, birbirlerini dışarıda bırakmamaları çocukların kuralları içselleştirmesi adına gereklidir.

KAYNAKÇA • Bach, R. (2014). Martı Jonathan Livingston. Epsilon Yayınevi. • Lewis F. (2010). Mevlana “Geçmiş ve Şimdi, Doğu ve Batı”. Kabalcı Yayınevi. • Maslow A. (2005). Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Grafiği. Girne Amerikan Üniversitesi Kütüphanesi. • Moreno Z.T., Blomkvist L.D. ve Rützel T. (2013). Psikodrama Artı Gerçeklik ve İyileştirme Sanatı. Nobel Akademik Yayıncılık. • Yalom, I. (1999). Varoluşçu Psikoterapi. Kabalcı Yayınevi. • Zabcı, N. (2012-2015 ). “Psikoanalitik Terapilere Giriş Süpervizyon Ders Notları.” Terakki Vakfı Okulları.

25


Hazırlayanlar: Uzman Psikolojik Danışman Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban

RÖPORTAJ:EMRE KONUK TRAVMA VE SONRASI Anne babaların çocuklarını hayatta karşılaşabilecekleri her türlü travmatik olaya hazırlaması mümkün değildir; ancak çocukları bu konularda bilinçlendirmek, onların travmalar karşısında daha dayanıklı olmaları için bir zemin hazırlar. 26


Hepimiz yaşamımız boyunca birçok sorunla karşılaşabiliyoruz. Bazı sorunların üstesinden kolaylıkla gelebilirken bazıları ile baş etmek bizleri zorlayabiliyor ve travmatik bir yaşantı olarak iz bırakıyor. Acaba gerçekten olayın kendisi bir travma mı yoksa bizim baş edemememiz mi onu travmatik bir yaşantıya dönüştürüyor? Yaşanan travmanın uzun vadede ne gibi etkileri oluyor? Kimler travmalarla daha kolay baş edebiliyor? Bu sayımızda travma ve tedavisi denildiğinde akla ilk gelen isim olan Sayın Klinik Psikolog Emre Konuk ile bir araya geldik ve sizler için bu soruların yanıtlarını aradık. Faydalanmanız dileğiyle.

Travma Nedir? Travma deyince aklımıza hemen bina çökmesi, deprem olması, kaza geçirmek, saldırıya uğramak gibi şeyler gelir. Bunlar büyük “T” diye adlandırdığımız DSM’deki (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) tanı kriterlerini karşılayan travmalardır. DSM hayati tehlike olan durumların tamamına travma der; ama bizim travma olarak ele aldığımız, terapiye de konu olan problemlerin çok büyük bir kısmı seri ve küçük travmalardır. Dolayısıyla travmayı hayati olanlar ve hayati olmayanlar olarak ayırabiliriz. Peki neden travma diyoruz? Neden normal yaşam olayı demiyoruz? Travmayı travma yapan karşılaştığımız zaman bizim baş etme kapasitemizi zorlayan olumsuz bir yaşam olayı olmasıdır. Bura-

daki her şey gerçekten de çok geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Yolda yürürken bir arabanın çamur sıçratması, birinin duyarsızca omuz atması, bir arkadaşınızın “Sen geçen öyle konuştun ama çok ayıp ettin.” demesi olacağı gibi “Dünya çöktü altında kaldım.” dedirtecek kadar ağır bir yaşantı da olabilir. Dolayısıyla, kişinin baş edemediği her türlü olumsuz yaşam olayı, adı türü ne olursa olsun, o kişi için travmadır. Burada önemli olan bazı insanları aynı olayların zorlamıyor, bazılarını ise zorluyor oluşudur. Bu noktada bireysel farklılıklar devreye girer. Travma, sadece olayın kendine bakılarak karar verilebilecek bir şey değildir. Örneğin, deprem gibi bir olay bile bazı kişiler için travmatik bir etki yaratmayabilir. Biz bunu 1999 depreminde de gözlemledik ve araştırdık. Bir envanter oluşturduk, “Deprem olduktan hemen sonra ayağa kalkıp insanlara ne yapacaklarını söyleyen, onları organize eden ve hala aynı durumda olan bir insan tanıyor musunuz?” diye 6000 kişiye sorduk. Sonuç olarak bu tanımlamaya uyan 244 kişi belirledik ve bu kişileri grup müdahalesi eğitimine aldık ve içlerinden 140 kişiye de süpervizyon desteği verdik. Böylece 6000 kişiye ulaştık.

Belirttiğiniz gibi aynı travmaya maruz kalan kişiler bunu farklı şekilde yaşayabiliyorlar. Bu durumu nasıl açıklayabiliriz? Herkesin travmayı farklı yaşamasının birçok değişkenle ilişkisi vardır. Kişinin yaşı, olayla ne kadar doğrudan bağlantısı olduğu, kişilik yapısı, olayın süresi ve sıklığı önemli etkenler arasındadır. Örneğin, kişinin uyum yeteneği kuvvetli ise, kısa sürede çözümler üretebiliyorsa, lider özellikleri varsa, travmatik bir durumla baş etme konusunda daha çabuk çözümler üretecektir. Bu kişiler literatürde “dayanıklı” kişiler olarak adlandırılıyor ve dayanıklılığın travma sürecine olumlu etkisi olduğu biliniyor. Yine kişinin olaydan sonra bulabildiği maddi ve manevi destek ile olayın bireysel mi toplu mu yaşanmış olduğu da süreci etkiler. Yaşanan olay, daha geniş bir insan kitlesini ilgilendiriyorsa, bu olayın kişi üzerindeki etkisi daha az olur; çünkü olay paylaşılır ve nedenleri üzerinde fazla düşünülmez.

27


Bir kişinin travma yaşadığını nasıl anlarız? Yaşanan travmaya bağlı olarak gözlemlenen tepkiler de değişir. Bir travma yaşandığını kişinin davranışlarındaki değişimlerinden anlayabiliriz ama ölçüt olarak kabul edilen DSM’deki travma sonrası stres bozukluğu şikayetleridir. Travma yaşayan her çocuk ya da ergen travma sonrası stres bozukluğu teşhisi almaz ama aşağıda yer alan travma sonrası stres bozukluğunun belirtilerini bir oranda gösterir. Bunlar; • Uyku bozuklukları, kabuslar, • Yeme, giyinme, tuvalet alışkanlığı gibi alanlarda farklılıklar, geriye dönüşler, • Kıpır kıpır ve huzursuz olma, • Uykulu, donuk olma, yalnız kalma isteği, • Her fırsatta ağlama, • Tanıdığı nesnelere aşırı bağlanma, • Değişiklikle baş etmede zorlanma, • Anne babayla olan ilişkilerinde farklılık, aşırı talepkâr olma ya da tamamen içine kapanma, • Kardeşlerle olan ilişkilerinde daha olumsuz olma, kavgaların artması • Travmatik olayla ilgili takıntılı düşünceler geliştirme, sürekli bu olay hakkında konuşma, bu olayla ilgili oyunlar oynama, • Olayın tekrarlanacağı endişesi, • Başkalarının gereksinimlerini aşırı derecede önemseme, • Okul başarısında düşüş, • Dikkatte azalma/bozulma, • Doyumsuz olma, • Küçük olaylara aşırı tepkiler vermedir. Bizim bakmamız gereken ise aile ortamındaki rutinleri etkileyen değişimlerdir. Bunlar anne babanın dikkatini çekmelidir. Rutinin değişmesi mutlaka çok kötü bir şey olduğu anlamına gelmez. Sınıftaki bir arkadaşının onu yere itmesi, gece kabus görüp etkilenmesi, derste öğretmeninin sorduğu soruya yanlış cevap verdiğinde arkadaşlarının gülmesi de rutini değiştirebilir. Yani daha önemsiz bir olaydan, daha kalıcı olabilecek etkiye uzanan bir yelpazeden bahsediyoruz. Onun için her değişiklik mutlaka kalıcı ya da hasar bırakan bir travmaya yol açmayabilir; ama neye dikkat edelim diye sorduğunuz zaman; “Rutinin dışına çıkan her şeye dikkat edelim.” derim. Örneğin, çocuğumuz fazla mutlu görünüyorsa ona da dikkat edelim; çünkü onu mutlu eden şeyi öğrenmek neyin keyif verdiğini bilmek altın değerindedir. Travmayla baş edebilmesinde bize yol gösterir.

28

Travma yaşamamak mümkün mü? Çocukların ya da ergenlerin yaşayabilecekleri küçük travmalar (dışlanmak, ders başarısızlığı, taşınmak vb.) onları duygusal olarak güçlendirir mi? Hiç travma yaşamamak elbette mümkün değil, travma çoğu zaman beklenmedik ve engellenemez şekilde hayatımıza yansıyor; ancak travma yaşamış insanların bir kısmı, bir süre sonra, kriz durumlarıyla nasıl başa çıkabildiklerini gördüklerini, ne kadar olumsuz ve yaralayıcı olursa olsun, iyileşebildiklerini ve bunun kendilerine olan güvenlerini artırdığını anlatırlar. Ayrıca bu tür olaylar yaşadıklarında


kişiler kendi sosyal çevrelerinin desteğinin farkına varırlar, hayattaki önceliklerini, hedeflerini ve değerlerini gözden geçirme fırsatı elde etmiş olurlar. Görüldüğü gibi “Her felaket hayatın iyileşmesi için bir fırsattır.” anlayışını destekleyen kişilerde bu anlayış, stres ve travma sonrası iyileşme sürecine yardımcı olmakta, süreci hızlandırmaktadır. Küçük travmaların da çocuğun yaşantısına olumlu katkısı olma ihtimali vardır. Örneğin, çocuğunuz bir gün sokağa çıktı. Bir köpek gördü, köpek üstüne atladı ve onu ısırdı, köpeğin dişlerini de gördü. Bu çocuk için bir travmadır ve bu yaşamından iki şekilde yer edebilir. Birincisinde, çocuk travmaya takılır. Bütün köpekler çocuk için tehlikeli hale gelir, en zararsız köpekten bile korkar. Dolayısıyla burada fobi oluşur. İkincisinde ise anı havuzuna “Saldıran kö-

pek” nasıl olur diye bir bilgiyi koyar ve saldıran köpeği “Üstüne hızla gelip dişlerini gösteren köpek.” olarak kodlar. Bunu hayatı boyunca kullanır, saniyeden de kısa bir zamanda limbik sistem, amigdala “Bu saldıran köpeğe dikkat et.” der ya da “Bu saldıracak bir köpek değil.” der. Travma yaşandığında çocuklar çevrelerindeki yetişkinlerin kaygı ve gerginliğini hissederler. Aynı yetişkinler gibi onlar da yaşanan durumun getirdiği çaresizlik ve kontrol kaybı duygularını yaşayabilirler. Fakat yetişkinlerin aksine, çocukların içinde bulundukları durumu yeterince algılayabilecek kadar deneyimleri yoktur. Bu nedenle çocukların travmalardan güçlenerek çıkması için ailenin ve sosyal çevrenin bu durumu nasıl ele aldığı büyük önem taşır.

Çocuğun yaşadığı her olumsuzluğun anne baba tarafından travma olarak algılanması, değerlendirilmesi, çocuğu nasıl etkiler? Çocuğun başından travmatik bir olay geçtiğinde ya da hep birlikte böyle bir duruma maruz kalındığında, onun bu beklenmedik olayı nasıl algılayacağı, nasıl yorumlayacağı ve nasıl bir tepki oluşturacağı, büyük ölçüde çevresindeki yetişkinlere, özellikle de anne babasına bağlıdır.

29


Anne babanın çocuğun yaşadığı bir süreci travma olarak “algılaması” bu süreci izlemesini gerektirir; ancak bu süreci travma olarak ele alıp harekete geçmesi başka bir şey demektir. Çocuk ile konuşulurken yaşanan durum “travma” olarak isimlendirilmemelidir. Aile, çocuğunun yaşadığı travmatik bir durum olduğunu düşündüğünde durumu anlamayı, çocukla empati kurmayı, bu durumun onu mutsuz ettiğini gördüğünü belli etmeyi unutmamalıdır. Aile durumun ciddiyetine göre ne yapacağına karar vermelidir; yani “Bu benim anne olarak müdahale etmem gereken bir şey mi yoksa hayatın normal akışında gerçekleşen bir şey mi?” sorusunu kendine sorduktan sonra gerekiyorsa okuldan yardım istemelidir. Bu kararı vermek için çocuğu izlemek gerekir. Örneğin yaşanan olaydan 2-3 gün geçtikten sonra “Sorun yaşadığın arkadaşlarınla aranda herhangi bir gelişme oldu mu?” diye sorduğunuz zaman, “Aman anne önemli değil, hallettik.” mi diyor, “Anne hala üstüme geliyorlar.” mı diyor buna bakılmalıdır. Bazen yaşanan sorun devam eder ama çocuk bunu belli etmez, söylemez. O zaman anne müdahale etmeli, sorunu ilgili kişilerin de izleyebilmesi için paylaşmalıdır.Yaşanan büyük travmalarda, • Çocuğun olayla ilgili duygu ve düşüncelerini ifade etmesine izin verilmesi, • Çocuğun duygularının ve düşüncelerinin anlaşılması, • Çocuğun güven duygusunun desteklemesi ve ebeveynin kendi çaresizliklerini çocuğa fazla yansıtmaması, • Özellikle doğal afet sonucu yaşanan durumlarda mümkün olduğunca net bilgiler verilmesi, • Çocuğun o anda artık güvende olduğunun vurgulanması, • Mümkün olduğunca olumlu ve ileriye yönelik bir bakış açısının oluşturulması, • “Sakın üzülme, kuvvetli olmamız gerekiyor.” şeklinde bir konuşma yerine, “Evet, üzülüyorsun, anlıyorum.” şeklinde bir konuşma yapılması, • Çocuğun olay sonucu geliştirdiği duygularının ve düşüncelerinin “normal” olduğunun kendisine anlatılması, • Çocuğa oyun oynama ve resim yapma, yaşadıklarını dışa vurma fırsatı verilmesi, • Çocuğun en kısa sürede günlük hayatın içine katılması, ona belli sorumluluklar verilmesi önem taşımaktadır.

30


Anne babaların çocuklarını hayatta karşılaşabilecekleri her türlü travmatik olaya hazırlaması mümkün değildir; ancak çocukları bu konularda bilinçlendirmek, onların travmalar karşısında daha dayanıklı olmaları için bir zemin hazırlar. Bu hazırlık, ilk kez karşılaştıkları bir olayın getirdiği belirsizlik ve bilinmezliğin yaratacağı derin kaygıyla bir ölçüde daha rahat baş edebilmelerini sağlar.

Zaman zaman ebeveynlerin çocukların yaşadığı travmatik süreçlerle baş etmede zorluk yaşadığını görüyoruz. Sizce bunun nedeni ne olabilir? Bu soruya yanıtı anne açısından vermek istiyorum. Büyük olasılıkla bunun nedeni çocuğun yükünün anneye ait olmasıdır. Baba genellikle dışarıdadır, zor koşullardadır, çok yoruluyordur, “uzmanlığı çocuk olmadığı için” de tüm sorumluluk doğal olarak annededir! Anne öncelikle “iyi anne” olacaktır. Sonra iyi bir doktor olacaktır ki çocuğunun ateşi çıktığı zaman doktora götürüp götürmeyeceğine karar verecektir. Ayrıca iyi bir pedagog da olacaktır; çünkü çocukta bir hasar çıkarsa fatura ona kesilecektir. Bunların yanı sıra annenin üzerinde pek çok yük daha vardır. İyi bir ekonomist olup aile bütçesini yönetmesi, evdeki büyük çocuğu da idare edebilmesi, ilişkiyi eşi de bozsa iyi bir evlilik terapisti olarak o ilişkiyi kurtarması da beklenir. Tüm bunları düşündüğümüzde şöyle bir tablo hayal edelim, çocuk okuldan geliyor ve “Yarın okula gitmeyeceğim.” diyor. Bu kadar yükün altında kalan anne doğal olarak çocuğunun okulda travmatik bir yaşantısı olduğunu düşünüyor, oysaki bunu söyleyen çocukların %90’ını bağlasanız evde durmaz. Hele okula gitmediğinde evde eğlenmesine izin verilmeyen çocuk kısa süre sonra beni okula götürün demeye bile başlar. Anne tetikte yaşar, “Çocukta aksayan bir nokta var ve ben neyi yanlış yaptım.” diye düşünür. Aslında belki de annelere anlatılması gereken en önemli konu, hayatın normal güçlükleri ile travma yaratan güçlükleri arasındaki farktır. Çocuğun okula gitmeyeceğim demesi büyük bir sorun değil hayatın normal bir halidir, okuldaki desteklerle üstesinden gelinir; desteğe rağmen devam eden sorun gerçek bir sorundur.

31


Ailede yaşanan önemli bir olayı (kayıp, anne baba ayrılığı vb.) çocuk travmatize olmasın diye paylaşmamak çocuk üzerinde nasıl bir etki yaratır? Çocuklarla ölüm hakkında konuşmak çoğu anne baba için zordur. Anne babalar çocukların ölümle ilgili sorduğu tüm soruları yanıtlamaları gerektiğini düşünürler bir yandan da çocukların duydukları karşısında üzülmelerini istemezler. Hâlbuki gözden kaçırılan nokta ölümün çocukların küçük yaşlardan itibaren tanıştıkları bir olgu olduğudur. Bununla beraber çocukların ölümü algılayışları yaşlara göre farklılık gösterir. Okul öncesi dönemdeki bir çocuk, ölümün geriye dönüşü olan bir durum olduğuna inanır. Kişi o an için yok olmuştur, ama geri gelecektir. 6-9 yaş arası çocuklar ise, ölümün geriye dönüşü olmadığını bilir; ancak kendisinin ve sevdiklerinin ölmeyeceğine inanır. 9-12 yaş arası çocuklar, ölümün geriye dönüşünün olmadığını anlarlar. 12 yaşından büyük çocuklar ise artık ölümü bir yetişkin gibi algılarlar. Kayıp, ölüm çocuk ile paylaşılmadığında bu durum çocukların olaylar hakkında kendi senaryolarını üretmelerine neden olur ve çocuğun kendi kafasında kurguladığı durum belirsizlikler taşıdığı, tahminlere dayandığı için kaygıyı artırabilir. Travmatik bir yaşantıdan sonra çocukla konuşmak, onun bu olayı zihninde şekillendirmesini kolaylaştırır. Ayrılma kararı da kayıp sürecinde olduğu gibi çocuğun yaşı ve kavrama kapasitesi dikkate alınarak söylenmelidir. Bazı anne ve babalar boşanma kararını çocuklara söylemekte zorlanabilir, “O daha çok küçük.” ya da “Zamanı gelince söyleriz.” diyerek yapılacak konuşmayı erteleyebilirler. Kabul etmeliyiz ki boşanma sürecini ne kadar saklarsak saklayalım çocuk bir şekilde evde neler olup bittiğinin farkındadır. Boşanma kararının çocuktan saklanması hem çocuğun kaygılanmasına hem de anneye ve babaya duyduğu güveninin sarsılmasına yol açar. İşte bu bir travma olabilir. Bu nedenle boşanma kararı ne denli zor olursa olsun çocuğun yaşına uygun olarak paylaşılmalıdır.

32

latı’nın 50 bin kişi üzerinde yaptığı çalışmalarla ilgili istatistikler üzerinde paylaşmak istiyorum. Çocukluğunda fiziksel ya da duygusal istismar, şiddet, anne baba ayrılığı, aile içi zihinsel hastalık, hapishanede bulunan aile üyesi gibi 4 ya da daha fazla travmatik deneyimi yaşayan birinin çocuklukta hiç travma yaşamayan birine göre;

Travmaya maruz kalmış kişilerin daha sık ve ciddi hastalıklara yakalanması söz konusu mudur? Travma ve tıbbi hastalıklar arasında bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz? Ruh sağlığı literatürü araştırıldığında, yaşanan psikiyatrik ve psikolojik problemlerin geçmişte, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanmış olan olumsuz yaşam olaylarından (travmatik yaşantılardan) kaynaklanabildiği görülmüştür. Travmatik yaşantıların psikolojik sorunlara ve psikiyatrik hastalıklara sebep olması beklenilebilir bir sonuçken, son zamanlarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkan ve şaşırtıcı olan; çocuklukta yaşanan travmatik yaşantıların sıklığı ve düzeyi ile ileri yaşlarda görülen fiziksel, tıbbi hastalıklar arasında da güçlü ve doğru orantılı bir nedensellik ilişkisinin görülmesidir. Örneğin, çocuklukta maruz kalınan travmaların sayısına-dozuna göre; kalp ve damar hastalıkları, kanser, kalp krizleri, yüksek tansiyon, diyabet, obezite, migren, artirit ve bağışıklık sistemindeki bozukluklar gibi fiziksel hastalıkların görülme riski ciddi oranda artar. Yalnızca hastalıklar değil nikotin, alkol ve madde bağımlılığı, cinsel suçlar, erken gebelik ve aile içi şiddet gibi konularda da travmanın belirleyici rolü büyüktür. Size bu bağlantının ne kadar çarpıcı olduğunu 1995-97 arasında ABD’de 17 bin kişi üzerinde yapılan Olumsuz Çocukluk Olayları Araştırması ve ardından Dünya Sağlık Teşki-

Bağımlılıklar • Damardan alınan uyuşturucu (örn: eroin) kullanma riski, %4600 • Aşırı alkol tüketme riski, %500 • Obezite-Diyabet hastası olma riski, %201 • Sigara kullanma riski, %250 • Kronik akciğer tıkanıklığı hastalığına yakalanma riski, %399 daha fazladır. Diğer Hastalıklar • Kanser hastası olma riski, %157 • Kalp krizi geçirme riski, %232 • Kalp hastası olma riski, %285 • Felç geçirme riski, %281 • Eklem iltihabı olma riski, %236 • Astım hastası o lma riski, %231 • Böbrek hastası olma riski, %263 • Görme problemi yaşama riski, %354 daha fazladır. • Bir bebeğin 3 yaşına kadar yaşadığı travmatik olay sayısı 7 ise, gelişim geriliği gösterme olasılığı %100’dür.

Yaşanan bir travmadan sonra profesyonel destek süreci ne zaman devreye girmelidir? Herkes yaşadığı travmaya neden olan olaydan farklı şekilde etkilenir. Bazıları travma sonrası dönemde kendiliğinden bir iyileşme gösterirken, bazıları travmatik olayın üzerinden uzun bir zaman geçse bile travma sonrası stres sendromu belirtileri göstermeye devam ederler. Yaş, olaya uzaklık, kişilik yapısı, destek sistemleri, olayın algılanışı ve yorumlanışı gibi etmenler kişilerin travmaları nasıl yaşadıklarını belirleyen faktörlerdir. Kişi yaşadığı travmayı normal yaşantının çok ötesinde ve baş edilemez olarak görüyorsa, kişinin olaydan sonra profesyonel bir yardım almasında yarar vardır.


Emre Konuk

DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucu Başkanı Konuk, Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Derecesi’ni Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden aldı. Aile Terapisi eğitimini Mental Research Institute, Palo Alto-Kaliforniya’da yaptı. Aynı enstitüde Brief Therapy Center’da terapist olarak çalıştı. 1985’te Türkiye’de psikoterapi mesleğinin kurulmasını sağlamak ve kişilere, ailelere ve organizasyonlara psikolojik ve kurumsal hizmetler vermek amacıyla DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nü kurdu. Emre Konuk, DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü ve Türk Psikologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı olarak 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde, EMDR Institute-Humanitarian Assistance Programs (HAP) eğitmenleri ile ruh sağlığı hizmeti veren profesyonellerin, travma terapisi konusunda eğitim alabilmeleri için bir işbirliği anlaşması yaptı. 1999 yılından günümüze kadar 1.000’in üzerinde Psikolog, Psikiyatrist, Psikolojik Danışman ve Sosyal Hizmet Uzmanının EMDR Terapisi Eğitimlerini almalarını sağladı. 2012 yılında EMDR Europe ve EMDR Institute’dan, Akredite EMDR Eğitmeni unvanını aldı. Konuk ve ekibi, son 17 yılda pek çok felakete ve terör olaylarına psikolojik müdahalede öncü rol oynadı. Ayrıca meslektaşlarına mesleki gelişimlerine yarar sağlayacak eğitimleri de Enstitünün kurulduğu zamandan bu yana vermeye devam etmektedir. Psikoterapi mesleğinin Türkiye’de yerleşmesine büyük katkısı olan Emre Konuk halen Bilgi Üniversitesi’nde Çift ve Aile Terapisi yüksek lisans programı çerçevesinde eğitim vermektedir. Konuk 2011 yılından beri EMDR Derneği’nin ve 2014 yılından beri de Çift ve Aile Terapileri Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir.

33


Metin: Klinik Psikolog Şebnem Orhan

CİNSEL KİMLİK KARGAŞASI MI? CİNSEL KİMLİK ARAYIŞI MI? Cinsel kimlik gelişimi, çocuğun kendi cinsiyetini fark etmesi, cinsiyetlere denk düşen cinsel farklılıkları algılaması ve kendini bunlara göre konumlandırması sürecinden geçer. 34


Bir bebeğin dünyaya geleceği haber alındığında, merak edilen konuların başında “Kız mı, oğlan mı?” olduğu gelir. Bu merak, çoğu zaman aileye yeni katılacak bireyin kimliğine dair en temel sorulardan birini de oluşturur. Doğacak bebekle ilgili hayallerde, yapılan hazırlıklarda cinsiyet önemli bir yer kaplar. Bebek doğduğu andan itibaren anne babaların gösterdikleri yüz ifadeleri, bebeğe dokunuşları, kelimeleri, fiziksel yaklaşımları bebeğin cinsiyeti konusunda nasıl hissettikleriyle bağlantılıdır. Cinsel kimlik, çocuğun doğuştan getirdiği biyolojik özelliklerin ebeveyniyle ilişkisi içinde bulunduğu kültür ve toplumla karşılaşmasıyla gelişir. Cinsel kimlik gelişimi, çocuğun kendi cinsiyetini fark etmesi, cinsiyetlere denk düşen cinsel farklılıkları algılaması ve kendini bunlara göre konumlandırması sürecinden geçer. Ruhsal gelişim sürecinde gelişen cinsel kimlik anatomik yapıyla uyumlu olabilir ya da olmayabilir.

olamayacağım gerçeğini kabullenir. Biyolojik cinsiyetindeki bu eksikliklerle kendi cinsiyetindeki ebeveyn ve/veya yetişkinlerin yardımıyla baş edebilir. Başlangıçta erkek çocuk için de kız çocuk için de sevdiği ve bağlandığı kişi annesidir. Cinsiyet farkını fark ettiklerinde kız ve erkek çocuklar farklı tepkiler verirler. Erkek çocuk annesine duyduğu yakınlığı babasının misilleyeceği ve kendi erkekliğini, gücünü alabileceği endişesi yaşar. Bu endişeden uzaklaşmak için annesinden vazgeçip babasıyla uzlaşma yoluna gider. Kız çocuksa annesindeki ve kendisindeki eksikliği fark ettiği için anneye büyük bir öfke duyar, bu durumdan onu sorumlu tutar. Babasında var olana sahip olabilmek için onun tarafından beğenilmek uğraşısı içerisine girer. Bu seçimlerin sağlıklı bir yol izleyebilmesi için anne babaların tutumları önemli bir rol izler. Baba ile

anne arasındaki ilişkinin dengede olduğu, çocuklara yeterli ve kaliteli zaman ayrıldığı, çocuğun anne babanın kişisel ihtiyaçları doğrultusunda kullanılmadığı durumlarda, kız çocuk annesinin kendisine duyduğu sevgiye geri dönüp onunla özdeşim kurabilir. Babasına olan duygusal yatırımı ise babayı temsil eden ev dışı aktivitelere (eğitim, spor vs.) daha ilerde de başka bir erkeği sevebilmeye ve çocuk sahibi olmaya doğru dönüştürebilir. Erkek çocuk ise babası gibi olma arzusu ile kendisine yatırım yapmaya, babayla özdeşleşip kendisinin de bir gün babası gibi bir iş sahibi, eş ve baba olacağına dair tasarımlarını geliştirebilir. Her çocuğun bir anne ve babadan doğması ve bir anne babasının olması çocuğun kimliğinin kadınsı ve erkeksi özdeşimlerden oluşmasını sağlar. Burada erkeksi/kadınsı kavramlarını anlamak cinsiyetler arası kutuplaşmalardan mesafe alabilmemize

Araştırmalar, cinsiyet farkındalığının yaşamın ilk yılının ikinci yarısından itibaren başladığını göstermektedir. Bu aylardaki bebekler, kendi cinsiyetlerindeki resimlere karşı cinsiyettekilerden fazla bakmaktadırlar. İki yaşına gelindiğinde, çıplak bir oğlan veya kız oyuncak gösterildiğinde kendisinin hangisine benzediğini gösterebilmektedirler. Ancak çocuğun oyuncaklardan hangisinin kız ya da oğlan olduğunu ayırt etmesi istendiğinde, giysi ve saç uzunluğu gibi günlük yaşamda karşılaştıkları dış görünüşleriyle bu ayrımı yapabildikleri görülür. İki yaşlarındaki çocuk, dilin gelişimiyle birlikte, yetişkinlerle ilgili kız oğlan ayrımını sözcüklerle ifade ederken altı ay içinde kendisi ve yaşıtları için de aynı ayrımı yapabilmeye başlar. Çocuklar, cinsiyet kategorisinin anatomiye dayandığını ancak 6-7 yaşlarında anlayabilmektedirler. Cinsiyet ayrımı yeterince yerleşene kadar çocuklar, karınlarında bebekleri büyütebileceklerine ve aynı zamanda penisleri olduğuna da inanabilirler. Bu nedenle, 2-3 yaşlarındaki çocukların iki cinsiyetten de olmayı istemeleri sıklıkla görülür. Genelde, küçük yaştaki kız çocuklarının penislerinin olduğunu arzulayabildikleri gibi, oğlan çocuklarının bebek doğurmayı ve memesinin olmasını istemeleri de gözlemlenebilir. Çocuklar için bedenlerinin sınırlarının olduğunu fark etmeleri kayıp duygusunu beraberinde getirir. Yani, kızların penisinin olmadığı, oğlanların da hamile olamayacağını anlamaları demektir. Bir diğer deyişle, kız çocuğu babam gibi olamayacağım derken oğlan çocuğu da annem gibi

35


yardımcı olur. Çift cinsellik aynı bireyde kadınsı ve erkeksi arzuların, özelliklerin bir arada olmasına gönderme yapar; ama eşcinsellik anlamına da gelmez. Bir çocuğun babasından bakımıyla ilgili yardım istemesi ve babanın bu isteğe yanıt verebilmesi kendi kimliğindeki kadınsılık sayesinde olur. 3-5 yaşlarındaki çocuk, karşı cinsiyetten ebeveyn ile özdeşleşerek imgesel düzeyde sahip olduğu cinsiyete ait özellikleri içselleştirir. Bir anlamda özdeşleştirme yoluyla bu cinsiyete sahip olur. Bu nedenle kız çocuğu babası evin tamiriyle uğraşırken tıpkı bir erkek çocuk gibi onu izleyebilir, alet çantasındaki

36

eşyalarla ilgilenebilir, belki de yetişkin yaşantısına taşıyıp kendi evini tamir edebilir. Yetişkinlikte çift cinselliğin var olabilmesi yaratıcılığın ve verimliliğin artmasına sebep olur. Cinsel kimlik gelişimi ergenliğe gelindiğinde bir tür kabuk değiştirme sürecinden geçer. Erken çocukluk dönemindeki meselelerin yeniden gün yüzüne çıktığı bu dönemde ergenin bedenindeki hormonal değişimler, cinsel organların işlevlerindeki gelişim düşlemde var olanın gerçekleşebilmesini sağlar. Bu da ergeni hassas, kırılgan bir konuma koyar. Ergen,

çocuklukta içselleştirilmiş anne ve baba bağlarından uzaklaşıp kendine yeni yatırım yapacağı kişileri arar. Özdeşim, çevresindeki diğer yetişkinlerden beğendiği sanatçıya, sporcuya ve birçok kişiye doğru geniş bir yelpazede gerçekleşir. Bu duygusal yatırımlara cinsel hazzın eklenmesi ile cinsel dürtülerin yoğunluğu farklı ilişki deneyimlerinin yaşanmasına olanak sağlar. Cinsel hazzın bir partnerin varlığında yaşandığı bu ilk deneyimler, ergenin kendi bedenini tanımasına, kendi ile ötekindeki benzer ve farklıları gözlemleyebilmesine olanak sağlar.


Çocuk ve ergenin cinsel kimlik gelişimi sürecinde kargaşa yaşamaması neredeyse olanaksızdır. Bu kargaşa ve dalgalanmalar cinsel kimlik arayışının bir parçasıdır. Bir çocuk erken çocukluk döneminden itibaren cinsel kimlik kargaşası yaşadığında ebeveynler farklı tutumlar sergileyebilirler. Kimi ebeveyn bu karmaşıklığı başlangıçta sevimli, eğlenceli ya da özgürlükçü bir yaklaşım olduğunu düşünerek jestlerle, sözel ifadelerle ya da tutumlarla ödüllendirebilir. Kimi ise böylesi bir karmaşaya öfkeli bir tepki verip baskıcı, yasaklayıcı ve kendi cinsiyetine dair zorlayıcı yaptırımları getirebilir. Birçok ebeveyn ise bu durumu anlamak üzere bir çaba içerisine girer. Bu anlam arayışı ister istemez özellikle de ebeveynlerin kendilerini sorguladıkları, belki de suçladıkları, çocuklarının tercihleri üzerine tüm güçlü bir şekilde değişim yaratma ısrarıyla da sonuçlanabilir. Ancak ebeveyn tutumu çocuğun bireyselliğine belli bir mesafede durabilmeyi gerektirir. Ne ödüllendirip destekleyen, ne de yasaklayıp cezalandıran bir tutum ile çocuğun ruhsallığının bütünleşerek gelişmesi mümkün olur. Erken dönemde böylesi kargaşayı yaşayabilen çocukların bazılarının bu konuda ısrarcı olduğu da gözlemlenebilir. Kendi biyolojik cinsel organlarının varlığını reddeden, karşı cinse ait giysileri ve oyuncakları tercih eden, tutum ve davranışlar gösteren çocuklar da vardır; ancak bu durumun kalıcı oluşu yetişkinlikteki aktif cinsel yaşama geçildiğinde belirginleşir. Araştırmalar farklı bulgular sunmakla birlikte, böyle eğilimlerin yetişkin yaşantısındaki cinsel yönelimde tek belirleyici olmadığı bilinmektedir. “İyi aile terbiyesi almış” ifadesi geçmişten günümüze çocuğu ailenin bir ürünü olarak ortaya koyar ve aileye de çocuğa da büyük bir sorumluluk yükler. Çocuk bir anlamda ailenin dışarıdaki temsilcisi gibi görülür. İstediği olmadığında kendini alışveriş merkezinde yere atan bir çocuğun ebeveyni, çocuğunun duygusal dalgalanmasıyla baş etmek kadar etraftakilerin gözünde de nasıl göründüğüyle ilgili kaygılanır. Benzer bir durum cinsel kimlik kargaşası yaşayan çocuklarda ve ergenlerde de söz konusudur. Bu noktada mahrem sayılması gereken bir durum sanki herkesin tartışmasına açık bir konuma çekilir ki bu da aileleri başlı başına zorlayan bir nokta olur. Çocuğun; ailesinin, okulunun, toplumun kendisinden bekledikleri “normatif” değerler üzerinden birey olma çabası gibi zor bir meselesi vardır. Buradaki birey olmak başkalarına rağmen mi? Başkalarına

göre mi? sorusunu gündeme getirir. Anne babanın doğal olarak başarılı-başarısız, uyumlu-uyumsuz, kısa-uzun gibi özelliklere göre çocuğuyla ilişkiye girmesi beklenmez. Cinsellik söz konusu olduğunda, cinselliğin kendi içinde ikircikli bir alanı vardır. Özel ve mahrem oluşuna karşın, başkaları tarafından gözlenen ve kabul edilen bir konuma yerleştirilir. Ancak çocuğun kimlik gelişimini bir bütün olarak ele almak ebeveyne yardımcı olabilir. Cinsellik de tıpkı kimliğin diğer alanlarında olduğu gibi bütünün bir parçasıdır. Okuldaki başarının bir çocuğu “iyi” bir evlat yapıp yapmadığı gibi, çocuğun kendi bireyselliğinde yaşadığı tercihler de onu “iyi” ya da ”kötü” bir evlat yapmaz, sadece farklı bir konuma yerleştirir. Eş seçiminden, komşu, arkadaş seçimine insan ilişkilerinde benzerleri bulma çabası söz konusu olduğunda farklı olanla bir araya gelmek bireyin ruhsallığında bir “mihenk taşı” gibidir. Her şeyin yolunda gittiği, çatışmanın olmadığı durumlarda göreceli “iyi” olma halini yaşamak mümkünken, kişiye göre yoldan sapma gösterdiği durumlarda “iyi” olanı yakalamak kişinin ruhsallığında ayrı bir çalışma yapabilmesini gerektirir. Yetişkinliğe kadar çocuğu ve ergeni ancak anne babasıyla birlikte düşünmek mümkün olsa da çocuğun

ruhsallığındaki bireyselleşme bedeninin bireyselleşmesinden geçer. Çocuk gelişimi boyunca bu bireyselleşmeyi adım adım gerçekleştirir. Başlangıçta anne memesine, bir yetişkin tarafından tutulmaya ihtiyaç duyarken, bedenin yapabilirlikleri arttıkça emekleyerek, yürüyerek önce fiziksel olarak ayrılmaya başlar. Memeden kesilme süreciyle başkasının beslemesinden kendini beslemeye doğru, altının başkası tarafından temizlenmesinden tuvalet alışkanlığını kazanmasıyla kendisini temizlemeye geçer. Bunların her biri hem diğeriyle ilişkili, hem de ilişkili değildir. Bu geçişlerin nasıl olacağı, sancılı mı sancısız mı olacağı yetişkinlerle ilişkilidir. Çocuğun bedenini kendi bedeninden ayıramayan yetişkinlerde, çocuğun bedensel dolayısıyla da ruhsal bireyselliğine alan açmak kolay bir süreç değildir. Cinsel kimlik gelişimi için de aynı şey söz konusudur. Cinsel tercihler konusunda ısrarcı olan bir çocuk ve ergen için diğer yetişkinlerin kendisinden daha fazla söz söylemeleri, müdahaleci olmaları sancılı bir süreç yaratır; çünkü bu onun ruhsallığında birey olamamasını da beraberinde getirir. Anne babanın kendi ruhsallıklarında çocuklarıyla ilgili meseleleri ele alabilecekleri psikolojik bir destek almak yararlı olabilir. Böylesi bir çalışma, hem

37


çocuk hem de anne baba için kendi iç dünyalarındaki yaşananları anlamalarına, aile içindeki iletişimi artırmalarına ve var olabilecek aksaklıkları tamir edebilmelerine olanak sağlar. Toplumsal olarak erkeksilik bir olumsuzlama üzerinden ele alınır. Erkek olabilmek için kadınsı olmamak gerekir. Bu bağlamda erkek, toplumsal sahnede gücü elinde tutan olduğunu kanıtlamak durumundadır. Erkeksilik anne ve kadın olmamaya karşılık gelir. Bu nedenle sakin, uysal, içe dönük erkek çocukların hemcinsleri arasında yer bulması hiç de kolay değildir. Yetişkin dünyasında erkek çocuklardan beklenen; yeterince erkek olma hali, bedensel olarak üstünlük göstermek, kaslı ve hatta bazen kavgacı olmaktır. Bununla ilişkili olarak küçük yaş çocukları kendilerini sıklıkla Örümcek Adam, Süpermen gibi süper kahramanlarla özdeşleştirirken, ileriki yaşlarda ise daha çok saldırganlık, yıkıcılık içeren bilgisayar oyunlarıyla özdeşim kurarlar. Benzer özellikleri taşımayan ve ortak ilgileri olmayan bir çocuğun böylesi bir ortamda kendine bir alan bulması hiç de kolay olmamaktadır. Bu nedenle kendisine kız çocuklarının göreceli sakin oyunlarında yer bulur. Bu da çocuğu diğer erkek çocuklarının gözünde kızsal bir konuma yerleştirir. Kadınsı konum ise, analitik literatürde daha çok kayıp ve ayrılıklar üzerine şekillenmiştir. Küçük kızın erkekte olanın kendisinde olmadığını fark etmesiyle, annesinden uzaklaşıp önce babasına sonra yeniden annesine yönelmesi sürecinde ayrılık ve kayıplarla ilgili ruhsal çatışmalarla baş etmesini gerekir. Kadınsı konum bu kayıpların gölgesinde, kız çocuğunu edilgen bir konuma koyar; ancak bu edilgen konum düşünüldüğü gibi pasif bir konum değildir, daha çok kapsayan, anlayan ve kabul eden olabilmeyi içerir. Bu nedenle kızlar daha sakin, kurallara uyan, gücü erkek çocuklara göre kısmen daha az dışa vuran, aralarındaki rekabet ve çatışmaları içten içe yaşayan bir konumdadır. Kızın edilgen konumu aktif olmayı da barındırdığı için kız çocuklarının erkeksi davranışlar, ilgi ve tutumlar göstermesi çok da yadırganmaz. Toplumsal olarak, “erkek Fatma”,”erkek gibi kadın” söylemleri “kılıbık erkek”, “kız evladı” gibi göndermelerden daha olumlu çağrışımlar barındırır. Okul ortamı erkeksiliğin ve kadınsılık/kızsallığın sınandığı akran ilişkilerinin yoğun bir şekilde yaşandığı yerlerdir. Çocuğun aile içinde başlayan ruhsal gelişimi günümüzde okul öncesi eğitimin de yaygınlaşmasıyla erken çocukluk döneminden itibaren okul ortamında devam eder. Ailesinin kendisine

38

yansıttığı toplumsal ve kültürel değerlerle karşılaşmaya okulla birlikte devam eder. Okulda akranlarla bir araya gelen çocuk aynı zamanda onların aileleri ve değer sistemleriyle de karşılaşır. Artık sadece anne babası tarafından değil arkadaşları tarafından sevilen, aranan bir çocuk olup olmadığını sorgulayacaktır. Son zamanlarda akranlar arasında sıklıkla duyulan “popüler-ezik” diyalektiğinde kendisi nerede konumlandırılacaktır? Cinsel kimlik kargaşası yaşayan çocuğun kendi cinsiyetinden olan akranları tarafından dışlanması, zorbalıkla karşılaşması olasıdır. Yapılan çalışmalarda özellikle suça meyilli olan çocukların kendi güçlerini ve saldırgan tutumlarını böylesi eğilimleri olan akranlarına gösterdikleri görülmektedir. Bu durumun, yetişkin dönemde yapılan klinik çalışmalarla travmatik bir etkisi olduğu sıklıkla ortaya çıkmaktadır. Her aile çocuğunu okula iyi bir eğitim alması

için gönderirken onun güvende olduğundan emin olmak ister. Dolayısıyla okuldaki öğretmenler ve idareciler, çocuğun güvenliğini sağlama, bir çocuğun bir akran ya da yetişkinden kötü muamele görebileceğinin önemlerini almakla ilgili sorumludur. Bunun için de önleyici olmak için bir eylem planının hazırlanması gerekir. Okul çok sesliliğin bir arada olduğu bir ortam olarak çocuğa hem benzer, hem de farklı yaşantı biçimleri ve bakış açılarıyla karşılaşma fırsatı verir; ancak mevcut eğitim sistemi, belli özellikleri barındıran, birbirine benzer çocukların ve ailelerin bir arada olmasını destekleyen bir ortam sunmaktadır. Okul ortamında sadece öğrencilerin değil öğretmen ve idarecilerin arasındaki dilin kullanımı ve tutumları da toplumun aynası olarak cinsiyetçi tutumları destekleyebilmektedir. Sınıf ortamlarında temizlik ve düzen ile ilgili daha çok kız öğrencilerin, güç ge-


rektiren ve teknik konularda ise erkek öğrencilerin görevlendirildiği gözlenmektedir. “Kız gibi”, “erkek gibi” etiketlemeler, “Masanı topla bir de kız olacaksın.”, “Hiç erkek adam ağlar mı?” gibi cinsiyetçi beklentiler, okul kıyafetlerindeki seçimler, okul kitaplarındaki ifadeler çocuğun kendi ve diğeri ile ilgili cinsiyet sınıflandırma algısını biçimlendirmektedir. Okul sisteminde cinsiyetçi dil ve tutumların dönüştürülebilmesi, insan hakları, ayrımcılık, farklılıklara saygı ile ilgili karakter eğitimlerinin verilmesi, fırsat eşitliğine alan tanıyan etkinliklerin oluşturulması çocukların kimlik gelişiminde önyargı ve sınıflandırmadan sıyrılıp kendini ve başkalarını bir bütün olarak değerlendirmesine yardımcı olabilir. Biriyle karşılaştığımızda o kişinin iç dünyamızda belli bir etkisi olur. Tıpkı bizim de öteki üzerinde etkimizin olması gibi. Bu bir anlamda iki ruhsallığın birbiriyle karşılaşması ve birbirini etkilemesidir. Aile ortamında az sayıda kişinin birbirini etkilemesi söz konusuyken okulda bu sayı yüzlercesine katlanır. Dolayısıyla bir öğretmenin öğrencisiyle karşılaştığı ve birbirleriyle ilişkide oldukları ilk andan itibaren bir etkileşim meydana gelir. Biri diğerinin ruhsallığında birtakım düşünce ve duygu izleri bırakır. Kendi ruhsallığına yansıyanların yeterince farkında olmadığı ya da bu yansıyan meselelerin yeterince baş edilebilir olmadığında ilişki bir anlamda marazi bir hal alır. Cinsel kimlik kargaşası yaşayan bir öğrenciyle karşılaştığında kimi zaman öğretmenin üzülmesi, acıması ya da tam tersi dışlaması, kendini uzak tutması söz konusu olabilir. Burada öğretmenin

kendi ruhsallığında cinsiyet, cinsellik gibi alanları çalışabilmiş olması öğrencisine ön yargılı yaklaşmasının önüne geçebilir. Çocuğun ilk özdeşimleri ve kendine model aldığı kişiler başlangıçta ailede kendine yakın olanlarken okul ortamında öğretmenleridir. Çocuğun, okula geldiğinde yeterince sevilen, takdir edilen bir öğrenci olduğunu hissetmeye daha çok ihtiyacı vardır; çünkü okul ortamında rekabet etmesi gereken onlarca çocuk söz konusudur. Kendiliğinin bir bütün değil cinsiyet üzerinden değerlendirilmesi çocuğun kimlik gelişimini olumsuz etkiler, özgüven problemi yaşamasına neden olur ve kendilik algısına zarar verir. Bu durum eğitim hayatına yatırımın azalması ile de sonuçlanabilir. Öğretmen de tıpkı ebeveynler gibi çocuğun bireyselliğine saygı göstererek ödüllendirici ya da cezalandırıcı bir tutum sergilemeden konumunu korumalıdır. Çocuğun gelişimi bedensel, ruhsal ve zihinsel olarak bir bütündür. Doğuştan getirdiği özellikleri ebeveyniyle olan ilişkisinde şekillenir, akranlarıyla ve diğer yetişkinlerle karşılaştığı ortamlarda gelişir ve olgunlaşır. Bu gelişim doğumdan itibaren bir takım çatışma, zorlanmalar ve bunların çözümüyle yoluna devam eder. Bu yol aynı zamanda çocuğun bireyselleşmesi sürecidir. Cinsellik gibi kişiye özel olan mahrem bir alanda başkasının söz hakkı olması çocuğun bireyselleşme sürecinde kendini ötekine göre konumlandırmasına neden olabilir ki bu da bir anlamda sahte bir yapılanmayı gündeme getirir. Bu nedenle çocuğun ihtiyaçlarını göz önünde bulunduran, anlayan “yeterince iyi bir ortam” sunmak yararlı olandır.

Şebnem Orhan Klinik Psikolog

1994 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. 1999 yılında aynı üniversitede Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimi tamamladı. 2009-2012 yılları arasında Bahçelievler Çocuk Yuvası’nda görevli bebek bakıcılarını destek olmayı amaçlayan Minik Adımlar Projesi’nde yer aldı. İstanbul Çocuk ve Ergen Psikanalitik Psikoterapi Derneği ve İstanbul Psikanaliz Derneği üyesi olup yetişkin ve çocuk-ergen psikanalizi formasyonlarına devam etmektedir. Halen Bilgi Üniversitesi Çocuk-Ergen Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’nda süpervizör olarak görev almaktadır. Yaklaşık yirmi yıldır psikoterapist olarak çalışan Orhan, çocuk, ergen ve yetişkinlerle çalışmalarını 2012 yılından beri kurucusu olduğu Çizgi Eğitim & Danışmanlık’ta sürdürmektedir. Çeşitli dergilerde yazılar yazmakta, farklı kuruluşlarda ebeveynlere yönelik grup çalışmaları düzenlemektedir.

39


Çeviren: Psikolojik Danışman Aylin Germiyen Alioğlu

ÇEVİRİ: DANSIN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ Farklı kültürler, farklı değişkenler ve yapılacak karşılaştırmalı araştırmalarla dans, belki de ileride psikologların üzerinde fikir birliğine vardığı önemli bir terapi aracı olacak ya da sadece spor, müzik gibi terapiyi destekleyen, ruhu besleyen bir alternatif yöntem olarak bilimde yerini alacaktır. Dans ruhun gıdası mıdır? Gerçekten bedenin müzik eşliğinde ritmik şekilde hareket etmesi insanın ruhsal, fiziksel ve zihinsel gelişimine iyi gelir mi? Yoksa iyi geldiği mi varsayılır? Bu sorulara yanıt bulmak amacıyla psikolojide son yıllarda alternatif bir terapi yöntemi olarak ele alınan dansı sizler için ele almak istedik. Dansın bütünleyici ve iyileştirici bir sanat olma özelliği çok eski kültürlere kadar dayanmaktadır. Dans ve hareket terapisi; dansı, hareketi ve psikolojik tedavi yöntemlerini bünyesinde barındıran ve öncül olarak Avrupa

40

ve Amerika Birleşik Devletleri’nde geliştirilmiş şu anda psikiyatri hastanelerinden özel kliniklere, okullardan cezaevlerine, onkoloji merkezlerinden huzurevlerine kadar çok farklı ortamlarda uygulama alanı bulmaktadır. Bütünleştirici özelliği, bir psikoterapi formu olarak dans terapisini farklı gruplar ve ihtiyaçlar için uyarlanabilir kılmaktadır. Bu alanda çalışmalar yapan akademisyenlerin araştırmaları ilginç bulguları bizlere sunmaktadır. Bu bulgular dansın ruha ve bedene iyi gelen yönlerini ortaya koymaktadır.

Depresyon ve Dans Ruh sağlığı ile ilgili Cambridge Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmasını yapan ve şu an Hertfordshire Üniversitesi’nde psikoloji dalında öğretim görevlisi olan Lovatt (2013), dans etmenin depresyona olan etkilerini araştırmıştır. Yapılan çalışmalar dansın duygular üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu ve dans etmenin depresyonda olan bir kişinin ruhsal durumunu iyileştirdiğini ortaya


koymuştur. Ağır depresyon tanısı alan vakalar üzerinde yapılan başka bir araştırmada, bu kişilerin 30 dakika dans etmeleri sağlanmış ve bu kısa sürede bile depresyon semptomlarının azaldığı ve canlılık (enerji dolu, güçlü ve sağlıklı) hislerinin arttığı görülmüştür. (Koch aktaran Lovatt, 2013). Bir diğer grupta ise depresyonda olan kişilerin sadece müzik dinlemeleri ve dans etmemeleri istenmiştir. Araştırmanın sonucunda bu örneklem grubundaki kişilerin daha depresif oldukları fark edilmiştir. Böylelikle dans etmenin müzikten bağımsız olarak etkili olduğu, depresyon semptomlarını azalttığı ve yaşama gücünü artırdığı tespit edilmiştir. Başka bir araştırmada hafif depresyon yaşayan kişiler iki gruba ayrılmıştır. Bir grup düzenli olarak 12 hafta boyunca haftada üç saat dans dersi alırken diğer grup böyle bir eğitime tabii tutulmamıştır. Sonuç olarak bu eğitimden geçen kişilerin depresyon belirtilerinin azaldığı ve endişe, kin gibi duygularının hafiflediği bulunmuştur. Müzik eşliğinde hareket etmenin kişinin ruh halini olumlu yönde etkilediği, fiziksel olarak rahatlattığı ve müziğin vücuttaki hormonel dengeyi değiştirdiği tespit edilmiştir. (Korea ve Jeong’dan aktaran Lovatt, 2013).

Düşünme Becerisi ve Dans Harvard ve Columbia Üniversiteleri’nde yapılan bir araştırmada farklı vücut duruşlarının düşünme becerilerindeki etkisi ve hormon düzeyindeki değişimi incelenmiştir. Vücut duruşunun kişinin kendini daha güçlü hissetmesi, risk alma potansiyelinin artması ve biyokimyasının olumlu yönde değişmesi konularında etkili bir faktör olduğu ortaya konmuştur. Lovatt ve Levis (2013), yaptıkları bir çalışmada dans çeşitlerinin problem çözme yöntemlerini etkilediğini tespit etmişlerdir. Bir grubun 15 dakika doğaçlama dans etmeleri istenmiş sonrasında bu grubun problem çözme şekilleri gözlemlendiğinde farklı düşünebildikleri ve yaratıcı yanıtlar üretebildikleri görülmüştür. Aynı grubun 15 dakika yapılandırılmış şekilde dans etmeleri istendiğinde ise probleme yönelik tek bir cevap bulma eğiliminde oldukları tespit edilmiştir. Bu sonuçlar vücut hareketlerinin düşünmedeki esnekliği etkilediği, doğaçlama yapılan hareketlerin esnek düşünmeyi geliştirerek alternatifli çözümler üretmeyi kolaylaştırırken yapılandırılmış hareketlerin bilişsel süreçlerde daha çok tek çözüme odaklanmaya neden olduğunu göstermiştir.

Imperial College London okulundaki öğrenciler üzerinde yapılan başka bir araştırmada müzik eşliğinde hareket etmenin beyincik ve serebral korteks alanlarını etkilediği, özellikle çocukluk döneminde beyincik alanını şekillendirdiği fark edilmiştir. Müzik eşliğinde dans etmenin beyindeki bu alanlara etkisiyle tembellik duygusunu azalttığı, dengede durmayı ve bilişsel düşünme işlemlerini olumlu yönde etkilediği gözlemlenmiştir.

artış gösterdiği görülmüştür. Orta yaşlara yaklaştıkça bu seviyenin arttığı ancak 50 yaş döneminde düştüğü ve 60 yaş sonrasında ise tekrardan yükseldiği fark edilmiştir. Erkeklerde ise bu davranışın küçük yaşlarda az seviyede olduğu, gençlik dönemine yaklaşırken yavaş yavaş artmaya başladığı 30’lu yaşlara kadar artış gösterdiği ve 60 yaş sonrasında ise en yüksek seviyeye ulaştığı gözlemlenmiştir.

Parkinson ve Dans Lewis ve arkadaşları (2014), Hertfordshire Üniversitesi’nde yaptıkları araştırmada dans seanslarının parkinson hastalarına olan olumlu etkilerini tespit etmişlerdir. Bu çalışma hem parkinson hastaları hem de 50-80 yaş aralığındaki kişiler üzerinde uygulanmıştır. 10 hafta boyunca, 50 dakika süren (10 dakikası ısınma hareketleri, 30 dakikası dans ve 5 dakikası soğuma hareketleri) dans seansları uygulanmıştır. Sadece 5 dakika mola zamanı verilmiştir. Seanslarda farklı dans figürleri gösterilmiştir. Sonuç olarak bu dans seanslarının yaşlı kişilerde olumlu etki bıraktığı, onların ruh sağlığını iyileştirirken öfke duygularını azalttığı; parkinson hastalarında ise nöropsikiyatrik rahatsızlık olarak görülen depresyonu azalttığı ve fiziksel fonksiyonlarını (kaba motor becerileri, dengeli duruş, koordine olabilme) artırdığı görülmüştür. Bu durumunu açıklayan başka bir nedenin de dans etmenin yani vücudun ritmik şekilde hareket etmesinin endorfin hormonunu salgılayarak beyin kimyasının değişmesini sağladığı olarak düşünülmüştür. Ayrıca dans etmenin yaşlı bireylerde sosyal bir etkinlik olarak algılandığı ve bu anlamda sosyalleştikleri de fark edilmiştir.

Kendine Güven, Yaş, Cinsiyet ve Dans Lovatt (2010), yaptığı başka bir araştırmada dans, kendine güven, yaş ve cinsiyet arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Kadınlarda erkeklere oranla dans ederken kendilerine olan güvenin daha fazla olduğu, vücutlarını daha rahat hareket ettirebildikleri görülmüş; ancak bu güven duygusunun gelişimsel döngüde boyut değiştirebildiği de gözlemlenmiştir. Örneğin; kadınlarda çekinmeden dans etme davranışı küçük yaşlarda yüksek seviyelerdeyken yaş ilerledikçe bu seviyenin düştüğü hatta 16 yaşında çok düşük olduğu, sonrasında (gençlik dönemi) ise

Dans alanında son yıllarda yapılan bu araştırmalar, dansın iyileştirici bir gücü olduğunu gösterirken aynı zamanda üzerinde daha uzun yıllar çalışılması gereken bir konu olduğunu da düşündürmektedir. Farklı kültürler, farklı değişkenler ve yapılacak karşılaştırmalı araştırmalarla dans, belki de ileride psikologların üzerinde fikir birliğine vardığı önemli bir terapi aracı olacak ya da sadece spor, müzik gibi terapiyi destekleyen, ruhu besleyen bir alternatif yöntem olarak bilimde yerini alacaktır. KAYNAKÇA • Bergland, C. (2013). Why is Dancing So Good For Your Brain. Psychology Review. Fear of Falling Creates a Downward Spiral article. http://www.dukechronicle. com/articles/2013/10/31/research-investigatesscience-behind-dance#.VOsuAHysVRp • Lewis, C., Annett, L. E., Davenport, S., A Hall, A. A. ve Lovatt, P. (2014). Mood Changes Following Social Dance Sessions in People with Parkinson’s Disease. Journal of Health Psychology. (1),10. • Lovatt, P. (2010). Dance Confidence, Age and Gender. School of Psychology, University of Hertfordshire, College Lane, Hatfield, Herts AL10 9AB, United Kingdom. • Lovatt, P. (2013). The Power of Dance Across Behaviour and Thinking (Dance Psychology). Psychology Review, Volume (19), 1.

41


BİZDEN HABERLER 19.KARİYER GÜNLERİ ETKİNLİKLERİ

Gelenekselleşen Kariyer Günleri Etkinliklerimizin 19. su “Kariyer Beklentileri ve Öngörülemeyen Gelecek” teması ile gerçekleşti. Lise öğrencilerimizi mesleki gelişim alanında bilinçlendirmek, motive etmek ve yaşayarak öğrenmelerini sağlamak için bir dizi etkinlik düzenlendi. Öğrencilerimiz zenginleştirdiğimiz etkinliklerle meslek ve üniversite tanıtımlarında farklı uygulamalarla buluştular. Üniversite Terakki’de: Tadımlık Dersler etkinliğinde 20 Ocak Salı günü 11. ve 12. sınıf öğrencilerimiz farklı üniversitelerden akademisyenlerle buluştular. Yapılan etkinlikte akademisyenler, üniversitelerinde kendi öğrencilerine anlattıkları bir dersi ve arkasından mesleklerinin özelliklerini öğrencilerimizle paylaştılar. Bu etkinliğe, Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Günseli Bozdoğan, Bilgi Üniversitesi Genetik Biyomühendisliği Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Özgür Gül, Endüstri Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Lale Duruiz, Mühendislik Fakültesinden Asistan Profesör Yiğit Dağhan Gökdel, Mimarlık Fakültesinden

42

Yrd. Doç. Dr. Avşar Gurpınar, Benay Gürsoy, Hukuk Fakültesinden Yrd. Doç. Dr. Yalçın Tosun, İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İpek Sanver, Rektör Danışmanı Doç. Dr. Göksel Aşan, LSE Koordinatörü Yrd. Doç. Dr. Fatma Didin, Psikoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Zeynep Çatay Çalışkan, Uluslararası İlişkiler Bölümünden Yrd. Doç. Dr. İnan Rüma ve Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinden Dr. Burak Aydın katıldılar Dekanlarla Buluşma: Mesleğe Göz Kırpmak konulu konferansta 21 Ocak Çarşamba günü Sabancı Üniversitesinden Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu, Yönetim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahmut Bayazıt, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkay Savaş fakültelerinin çalışmalarını anlatarak ders seçimi yapacak öğrencilerimiz için yol gösterici oldular. Rektörler, Üniversite Adayları ile Buluşuyor konferansında 15 Ocak Perşembe günü dört üni-

versitenin rektörü bir araya geldi. 12. sınıf öğrencilerimiz, Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Beki Kan, Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Remzi Sanver, MEF Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Muhammed Şahin ve Özyeğin Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Reha Civanlar ile üniversite ve meslek seçimleri hakkında beklentilerini paylaştılar. Ardından rektörler, üniversite yaşamından bahsederek gençlere yönelik önemli mesajlar verdiler. Başarı Öyküleri ile gençlere örnek olacak konuşmacıları her yıl öğrencilerimizle buluşturuyoruz. Bu yıl üç önemli isim; Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan 4 Kasım Salı günü 11. ve 12. sınıf öğrencilerimizle, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesinde Medya İşletmeciliği ve TV Kariyerleri dersleri veren Sedat Örsel 9. ve 12. sınıf öğrencilerimizle 27 Şubat Cuma  günü; fütürist, mucit, teknoloji uzmanı ve yatırımcı Alphan Manas ise 10. ve 11. sınıf öğrencilerimizle 7 Nisan Salı günü bir araya geldiler.


SUNUMLARIMIZ

VELİ KONFERANSLARI vurgulayan Akkapulu inadın güvensizliğin bir belirtisi olduğunu ifade etti. Bağımsızlaşma amaçlı yaşanan inatlaşmanın ise büyüdüğünü ispat etme isteği olduğunu dile getirdi. Nesil farkının kavranması sürecindeki inadın da anne babanın sınırları göstermek ve seni korumak için buradayım mesajlarının verilebilmesi için çok önemli dönemler olduğunu belirtti.

Okul ve Psikanaliz Sempozyumu-VIII, 21 Şubat Cumartesi günü “Nasıl Tembel? Nasıl Çalışkan?” teması ile Robert Kolej’de gerçekleştirildi. Sempozyuma Levent yerleşkemizden psikolojik danışmanımız Hülya Seferoğlu eş zamanlı atölye çalışmalarına vaka örneği “Sırtımdaki yük” ile katıldı. Benzer vakaların takibine ışık tutan uygulamalarını paylaştı ve tartışmacı Göver Kazancıoğlu ile vakayı değerlendirdi. Tembellik ve çalışkanlığın ruhsal dinamikleri; okula yansıyanlar, okuldan yansıyanlar” temalı oturumda ise psikolojik danışmanımız Filiz Torun, Tembellikte “Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar?” sunumu ile katıldı. Tembellik ve çalışkanlığın ruhsal dinamiklerini, öğrenci, öğretmen ve ailelerin yaşadıklarını çok boyutlu bir şekilde ele aldı. TED Koleji’nde 9 Mayıs 2015 tarihinde gerçekleştirilen 17. Rehberlik Sempozyumu’na, Tepeören yerleşkemizin psikolojik danışmanları Filiz Koçak ve Yelda Arslan Baştımar “Yaşama Güçlü Katılmak-Sosyal Duygusal Beceri Gelişimi” sunumları ile katıldılar. İlişkiyi başlatma ve sürdürme, grupla bir işi yürütme, saldırgan davranışlarla baş etme, stres durumlarıyla başa çıkma, plan yapma ve problem çözme, duyguları yönetme becerilerinin nasıl geliştirilebileceği konusunda öğrencilere, öğretmenlere ve anne babalara yönelik yürütülecek çalışmalara dair örnekler paylaştılar.

Çocuklarda Cinsel Gelişim Sürecinin Desteklenmesi Cinsel sağlık eğitmeni Efsun Sertoğlu tarafından 16 Nisan Perşembe günü 4.sınıf velilerimize yönelik çocuklarda cinsel gelişim sürecinin desteklenmesinin önemi üzerinde durulan bir konferans gerçekleştirildi. Ebeveynlerin konuya yaklaşımlarını ve çocuklarla iletişimlerini destekleyecek öneriler verildi. Veliler ve Eğitimciler Buluşuyor 2015 yılının ilk aylarında okul öncesi dönemde çocukların sağlıklı gelişimini desteklemek için 3 günde 6 konferanstan oluşan “Veliler ve Eğitimciler Buluşuyor” programı gerçekleştirildi. Programa veli ve öğretmenlerimizin yanı sıra çevre okulların anne babaları ve eğitimciler de davet edildi. Program, 17 Ocak Cumartesi günü Uzman Klinik Psikolog Funda Akkapulu’nun iki konferansı ile başladı. Akkapulu “Davranış Problemlerini Tanıma ve Anlamlandırma” konferansında; çocukların ruhsal gelişim dönemleri hakkında bilgi verdi. Zihinsel kapasite kadar ruhsal kapasitenin de önemsenmesi gerektiğini belirtirken kendimizi değiştirme ve olumsuza tahammül etme kapasitesinin geliştirilmesi için hem okulda hem de ev ortamında özen gösterilmesinin önemini vurguladı. “Çocukluk Dönemi İnatlaşmaları ile Baş Etme” konferansında 18-36 aylar arasında bağımsızlaşma amaçlı, 4-6 yaş arasında da nesil farkının kavranması amaçlı iki inat dönemi yaşandığını

Programın 14 Şubat Cumartesi günü yapılan ikinci bölümünde ise Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın, öğretmenlere yönelik gerçekleşen “Velilerle İletişim Becerileri” konulu konferansta insan ilişkilerinde egonun, güven, güç, başarı, değerlilik ve yeterlilik kavramlarına ihtiyacı olduğunu anlattı. “Çocuğun Gelişimini Destekleyen Anne Baba” konferansında ise Aydın, çocukların davranışlarını gözden geçirirken, çocuğun doğasına, gelişim yaş dönemine, durumsal tepkilerine ve davranış sorunlarına bakılmasının sağlıklı büyümesi açısından önemini vurguladı. Beyinde 1 yaşın sonuna kadar ana dilin alt yapısı, 2 yaşın sonuna kadar 5 duyunun alt yapısı, 4 yaşın sonuna kadar matematik alt yapısı, 10 yaşın sonuna kadar müzik ve yabancı dilin alt yapısının oluştuğunu anlattı. Programının 14 Mart Cumartesi günü yapılan üçüncü bölümünde de Yrd. Doç. Dr. Tamer Ergin “Bilişsel İşlemlerden Akademik Becerilere Yolculukta Eğitim Deneyimleri” konulu ilk oturumunda akademik hayata hazırlık süreci olarak tanımlanan 4–6 yaş aralığındaki çocukların, bilişsel anlamda adım adım neleri başarmalarının beklendiği ve okul ortamında bu becerilerin nasıl desteklenebileceği anlattı. Ebeveynlere yönelik gerçekleşen “Düşünme Becerilerinden Akademik Becerilere Yolculukta Eğitim Deneyimleri” konulu oturumda ise ilkokula hazırlık sürecinde anne babaların dikkat etmeleri gereken konuları paylaşırken sınıf ortamının bir laboratuvar olduğunu, asıl deneyimin yaşamsal alanda gerçekleştiğini vurguladı. Öğrenme sürecini dersler, ödevler ve gelecek yıllarda da testlerden ibaret görmemek gerektiğini hatırlattı ve hayatın her anında gerçekleştiğinin altını çizdi.

43


Gelisim 2015/2  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.