Issuu on Google+

Bir kasım günü geldi, soğuk bir rüzgâr esiyordu, tarlalar yağmurdan sırılsıklam olmuştu. 1701 yılıydı. Özel odamda oturup kaldırım taşlarının duman mavisinin yanına kara bir örümcek gibi görünen ince uzun at arabasının gıcırdayarak durmasını izledim. Kapı birkaç santim açıldı. Tekrar kapandı. Sonra daha çok açıldı. Ayağı yere basana kadar bir kararsızlık, hatta bir müşkülpesentlik vardı üzerinde. O sırada, onun ölmekte olduğunu fark ettim. Bu durum beni şaşırttı ve onu daha yakından izlememe neden oldu. Boğazına kadar iliklediği koyu renkli paltosuyla bu zar zor seçilen figür, kadınlar manastırının sırılsıklam duvarlarına uzun uzun baktı. Pencerem üst kattaydı, beni fark etmedi. Bir ay önce bana bir mektup yazmıştı. “Beni tanımazsın,” diye başlıyordu, “Ama sana anlatacağım şey çok ilgini çekecek ve bu bir tek kişiye, yüz yüze anlatılabilir.” Yazısı Hawthorne teli gibi sıkışık ve kıvrımlıydı, ayrıca gerektiğinden fazla kelime kullanmıştı. Acaba bu tedirginlikten miydi, yoksa eğitim eksikliğinden mi? Bilemedim. Onun arkasından, arabanın şoförüne bakan bekçi ile konuştuğunu gördüm. Yüzlerinde teslimiyet ve bir parça da alay vardı. Benim hissetmiş olduğum şeyi onlar da mı hissetmişti? Dikkat çekme yeteneğini kaybettiğin zaman ya da dünya senin artık onun üzerinde çok etkili olduğuna inanmadığında, işte hayatında böyle bir an gelebilir. İçim titredi, odama geri döndüm. Oturdum ve hazırlanmayı düşündüm. Sol elimdeki opal yüzükten başka, gösterişe teslim olduğum tek yer tuvalet


masamdı ama onun içinde de küçük, kıymetli hazlar vardı. Ayna bana yıllar süren tedbirsizlik ve hayal kırıklığının ardından yaptığım kafes işlerinden kalan kırışıklıklarımı, torbalarımı ve gıdımı gösterirdi. En azından hâlâ hayattaydım. Gerçi elli altı olmuştum… Ve bir başrahibenin gösterişsiz, şekilsiz kıyafeti içindeydim, ben, Orléanslı Marguerite Louise! Kimin aklına gelirdi ki? Kıyafeti eğlenceli bulsa bile, dans hocasının aklına gelmezdi. Aşçının, şairin, damadın da aklına gelmezdi. Aslında, belki de Tuscany Grand Dük’ü olanı hariç diğer birçok sevgilimden hiç birisinin aklına gelmezdi. Gerçi onu da hiçbir zaman sevgilim olarak görememiştim. Koca, evet. Sevgili, hayır. Onun isteksiz icraatları bir lütuf değildi. Ama eminim Fransa Kralı’nın beni manastıra gönderme kararını onaylamıştı. Onun için en iyi yer, dediğini duyar gibiyim. Kemikleri cehennemde toz olur umarım. Âmin. Yanaklarıma allık sürdüm, kaşlarımın mağrur kavisine de kalem çektim. Yaşlandıkça daha az cömert olan dudaklarımın da biraz renklendirilmeye ihtiyacı vardı. İşimin ortasında, yaptığım şeyi görünce kıpkırmızı olup gözlerini çeviren bir çaylak tarafından rahatsız edildim. Bir ziyaretçim olduğunu söyledi. “Biliyorum,” dedim. Kız onu içeri buyur ederken ben de çizim odamda camın önünde duruyordum. Çıplak duvarlar, sert sandalyeler. İçinde yanmak için çabalayan kütüklerin dolu olduğu bir şömine. “Zumbo,” dedim. Selam verdi. “Saygıdeğer Rahibe.”


Yabancı ve yeni olmaktan çok uzak paltosuna bakarak adamın gösterişsiz olduğunu, hatta son modadan bile haberinin olmadığını anladım. Kollarından birinin altında iyice eskimiş, kahverengi bir çanta vardı. “Aslında,” dedi, “Size nasıl hitap edeceğimden emin değildim.” “Saygıdeğer Rahibe olur.” Merak ve şefkatin tuhaf bir karışımıyla gözlerini dikip bana baktı. Gözlerinin çevresindeki deri şişmiş hatta berelenmişti, sanki uyumamış gibiydi. Çaylağa döndüm. “Gidebilirsin.” Kız odadan çıktıktan sonra ziyaretçime döndüm. “Siz iyi değilsiniz, öyle değil mi?” “Oturabilir miyim?” Ona, ateşin yanındaki sandalyeyi gösterdim. O yaz, diye anlattı bana, Marsilya’dayken aniden başına öyle kötü bir ağrı saplanmış ki az kalsın bayılacakmış. Limandaki hastaneye kaldırılmış. Havada balık bağırsağı ve mürekkep balığı mürekkebinin kokusu varmış; kendine geldiği anda hastalanmış. Orayı yöneten kadının parlak kırmızı saçları varmış ve o hezeyan içinde kadının alev aldığına inanmış; su istemiş ama susadığı için değil, kadının alevlerini söndürmek istediği içinmiş. Dudakları tuhaf bir gülümsemeyle büküldü, sonra devam etti. Oranın sahibi olan bayan onu, karaciğerinin iflas ettiğini ve ayın sonunu göremeyeceğini söyleyen bir berber hekime göndermiş. Ama ayın sonunu görmüş. Yine de Paris’e döndüğü zaman kralın hekimi teşhisi onaylamış.


“Hasta olduğunu biliyordum,” dedim. “Arabandan inişinde bir tuhaflık vardı.” Zumbo uzandı ve elinin ayasıyla kafasının yan tarafını kaşıdı. “Mektubun bana ilginç geldi,” diye devam ettim. “Ama zaten niyetin de buydu, değil mi? Kendine bir seyirci bulmana yetecek kadarını anlattın bana.” Rüzgâr bacada uğuldadı, ateşin dumanı odaya doldu. “Oysa maalesef ben sizin adınızı hiç duymamıştım. Biraz araştırma yapmam gerekti.” Avlanmış gibi baktı bana. “Ne buldunuz?” “Adınla ilgili bir takım ihtilaflar.” “Ben Zummo olarak doğdum,” dedi, “Ve hayatımın büyük bir kısmında Zummo olarak çağrıldım. Fransızlarla çalışmaya başlayınca b harfini ekledim. Onlar bunu daha kolay buldular.” Bana şüpheli geldi ama konuyu kapatmasına izin verdim. “Bir şeyler yapıyorsun,” dedim. “Balmumundan.” “Evet.” “Bazıları seni sanatkârların ustası olarak görüyor. Diğerleri ise senin büyücü olduğunu söylüyor. Gizemlisin, takıntılısın. Münakaşacısın.“ Gözlerini yere indiren Zumbo, başıyla onayladı.


“Buraya gelmeni başta kocamın fikri sandım,” dedim, “Sonra bir zamanlar onun için çalıştığını öğrenince yani senin patronun olduğunu, aslında, yani tahmin edebilirsin…” “O halde beni görmeyi neden kabul ettiniz?“ “Ah, merak etmiştim, canım da sıkılıyordu, ayrıca Grand Dük kadar naif bir adam bile kendisi yerine özür dilesin diye bir sanatçı göndermez.“ Zumbo kendi kendine gülümsedi. “Neyse işte,” dedim aniden, sabırsızca, “Neymiş bakalım şu çok ilginç bulacağım haber?” Başı yavaşça yukarı kalktı, tüm yüzü öyle gerildi ki derisinin altından kemiklerini hissedebiliyordum. “Kızınız hakkında.” “Anna Maria mı? Nasıl bir hayal kırıklığı olmuştu o kız. Gerçekten de korkunç bir tip. Ama merak etmeyin. Onunki gibi bir babayla…” “O değil. Diğeri.” Oturduğum halde, geriye doğru düşeceğimi sandım. Şimdiki zamanının duvarları açıldı ve geçmiş içeri süzüldü. Çalkantılı, frenlenemez, enkazın altında boğulmuş... “Sen bunu nereden biliyorsun? Hiç kimsenin bundan haberi yok.” Cevap vermedi. Sersemlemiş bir halde, sandalyemden kalktım ve pencereye gittim. Dışarıda yağmur, sanki Paris’in doğusunun kasvetli


manzarası bir hataymış da birileri onu karalıyormuşçasına hırçın kalem darbeleri gibi yağıyordu. “Anlat bana,” dedim sonunda, hissetmediğim yapmacık bir kayıtsızlıkla.


Mahremiyet Ön Okuma