Issuu on Google+

1


GELECEĞİN DOKTORLARINI YETİŞTİRİYORUZ 2

“Fatih’de başarı kaçınılmaz” FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


1


Sevgili Arkadaşlar Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi ve FATÜBAT tarafından düzenlenen 2.Uluslararası Öğrenci Kongresi’ni 15-17 Nisan tarihleri arasında Crowne Plaza/Ankara’da gerçekleştirmenin mutluluğunu ve onurunu yaşıyoruz. Tıp sürekli gelişen, merak çekici ve teşvik eden bir bilim dalı olmuştur. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi lisans eğitiminin üçüncü senesinde olmasına rağmen ikincisini düzenleyeceğimiz kongremize büyük heyecan ve özveri ile hazırlanıyoruz. Kongremize farklı üniversite öğrenci arkadaşlarımız orijinal araştırma ve derleme çalışmalarıyla katılacaklardır. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışından konusunda uzman bilim insanlarının konferansları ile doyurucu bir bilimsel program ortaya çıkmıştır. Sosyal aktivitelerle de zenginleştirdiğimiz kongremiz tıp öğrencilerinin ve tıp biliminin dinamizmini ortaya koyacaktır. Kongremiz sizlerden aldığımız güç ve heyecanla daha da güçlenecektir. Sizleri, en güzel mevsiminde doğası, kültürel ve tarihi dokusuyla kucaklayacak olan Başkentimize bekliyoruz. Saygılarımızla.

Mehmet Murat ZEREY

FATÜBAT Başkanı

Prof. Dr. M. Ramazan YİĞİTOĞLU

Dekan/ Kongre Başkanı

2

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


ORGANİZASYON KOMİTESİ

PROF. DR. ŞERİF ALİ TEKALAN

KONGRE DANIŞMA VE DEĞERLENDİRME KURULU PROF. DR. FERAH ARMUTCU

KONGRE BAŞKANI

PROF. DR. MİKDAT BOZER

PROF. DR. M. RAMAZAN YİĞİTOĞLU

PROF. DR. ÖMER ÇAKIR

KONGRE EŞ BAŞKANI

PROF. DR. ŞENOL DANE

KONGRE ONURSAL BAŞKANI

MEHMET MURAT ZEREY

PROF. DR. N. CENAP DENER PROF. DR. HASAN KAFALI

KONGRE BAŞKAN YARDIMCISI

PROF. DR. ALİ KOŞAR

RABİA YAVUZ

PROF. DR. MANSUR TATLI

KONGRE GENEL SEKRETERİ GİZEM ÖZTÜRK KONGRE DANIŞMA KURULU BAŞKANI DOÇ. DR. BÜLENT BOZKURT KONGRE DÜZENLEME KURULU İSMAİL SOLAK GÜLDENİZ GİZEM AÇIKGÖZ MÜCAHİT ŞENTÜRK AYŞE ÇANKAYA DOĞAN SOYALP

PROF. DR. MEHMET TEKŞAM PROF. DR. NİLGÜN TURHAN PROF. DR. CANSEL TÜRKAY DOÇ. DR. SİNAN CANAN DOÇ. DR. SEVSEN CEBECİ DOÇ. DR. FERHAT ÇATAL DOÇ. DR. ESRA GÜNDÜZ DOÇ. DR. SÜLEYMAN MURAT TAĞIL DOÇ. DR. BÜLENT ADİL TAŞBAŞ YRD. DOÇ. DR. ÖZLEM ŞAHİN BALÇIK YRD. DOÇ.DR. NURHAYAT BAYAZIT YRD. DOÇ. DR. KADİR DEMİRCAN YRD. DOÇ. DR. HÜSAMETTİN ERDAMAR YRD. DOÇ. DR. ÖMER FARUK KARATAŞ YRD. DOÇ. DR. RABİA KOÇ YRD. DOÇ. DR. YUSUF SELÇOKİ YRD. DOÇ. DR. BURHANETTİN USTA UZM. DR. AYŞE GÜREL UZM. ARZU FIRLAER BİLİŞİM SORUMLUSU AHMET KÜRŞAD DİŞLİ 3


PROGRAM 15 NİSAN 2011, CUMA 09.00-10.00

10.00-11.00

11.00-11.30 Oturum Başkanları 11.30-12.15 Oturum Başkanları S-1

S-2

S-2

S-4 12.30-13.30 13.30-14.00

14.00-14.30

Oturum Başkanları 14.30-15.15 Oturum Başkanları S-5

S-6

4

S-7

KAYIT AÇILIŞ KONUŞMALARI Saygı Duruşu, İstiklal Marşı M. Murat Zerey’in (FATÜBAT Başkanı) Açılış Konuşması Prof. Dr. M. Ramazan Yiğitoğlu (Dekan & Kongre Başkanı) Açılış Konuşması Protokol Konuşmaları KONFERANS KANSER GENETİĞİNDE NEREDEYİZ? Prof. Dr. Mehmet Gündüz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları Prof. Dr. N. Cenap Dener, Prof. Dr. Ferah Armutcu, Doç. Dr. Hanifi Kurtaran SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Mikdat Bozer, Doç. Dr. Aydın İnan, Doç. Dr. Duygu Özol TIP ETİMOLOJİSİ VE TIPTAN BEKLENTİLER İLİŞKİSİ Mustafa S. Elitok, Yunus Emre Şimşek, Yunus Emre İbik, Serhat Akçaalan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 THE ROLE OF THE CAG PATHOGENICITY ISLAND (CAGPAI) GENES OF HELICOBACTER PYLORI IN THE SEVERITY OF THE DISEASE AND THE CLINICAL OUTCOME Mehmet Akif Ovali, Ahu Karademir, Merve Uslu Fatih University, Faculty of Science, Department of Biology, Büyük Çekmece, Istanbul - Turkey HEPATOSELLULAR KARSİNOM TANISINDA KULLANILABİLECEK ÖNEMLİ BİR BELİRTEÇ: AFP-L3% İnt. Dr. Nurullah Bilen Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Dönem 6 MEME KANSERLİ HASTALARDA DEMOGRAFİK, KLİNİKO-PATOLOJİK VE OPERATİF ÖZELLİKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ Zeyneb Beyza Yılmaz, Dilruba Bal, Nihan Hanife Yılmaz, Dilek Özgül Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 ÖĞLE YEMEĞİ (LUNCH-BOX) POSTER YÜRÜYÜŞÜ Prof. Dr. Ferah Armutçu, Doç. Dr. Bülent Bozkurt, Doç. Dr. Süleyman Murat Tağıl, Doç.Dr. Murat Yağmurca, Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Erdamar KONFERANS: RESEARCH AND CLINICAL TOPICS IN OTOLARYNGOLOGY Prof. Dr. Noboru Yamanaka Department of Otolaryngology-Head and Neck Surgery, Wakayama Medical University, Wakayama, Japan Prof. Dr. Mansur Tatlı, Doç. Dr. Ali Akçay, Doç. Dr. Bünyamin Işık SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Haşim Çakırbay, Prof. Dr. Cansel Türkay, Doç. Dr. Banu Çakır HUGO PROJESİ VE SONRASI Feyza Yılmaz, Melike Bulut, Büşra Çimen, Hümeysa Yıldırım Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 EPİLEPSİ MODELİ OLUŞTURULMUŞ RAT BEYİNLERİNDE CEP TELEFONUNUN SCN9A GENİ ÜZERİNE ETKİSİ Fazilet Güler, Aliye Şeyma Türkmen Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 KANSER KÖK HÜCRESİ - Laboratuvardan Kliniğe Yeni Gelişmeler Betül Aksoy Erciyes Üniversitesi, Gevher Nesibe Tıp Fakültesi, Dönem 3

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


S-8

15.15-15.30 Oturum Başkanları 15.30-16.00 16.00-16.30 Oturum Başkanları 16.30-17.30 Oturum Başkanları S-9

S - 10

S - 11

S - 12

S - 13 17.30-17.50 17.50-18.00 18.00-19.00 Oturum Başkanları S - 14

S - 15

S - 16

S - 17

S - 18 22.00

DİABETES MELLİTUS TEDAVİSİ OLARAK ADACIK HÜCRESİ NAKLİ Ömer Bağlam, Ferhat Erol, Doğu Fırat Polat, Ömer Yakar, Gökhan Cengiz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 NEW EMERGING AREA: SYNTHETIC BIOLOGY AND IGEM COMPETITION Burak Yılmaz ODTU Biyomoleküler Mühendisliği Prof. Dr. Noboru Yamanaka, Doç. Dr. Esra Gündüz KAHVE ARASI KONFERANS NÖROVASKÜLER HASTALIKLARDA ENDOVASKÜLER TEDAVİLER Prof. Dr. Işıl Saatci Çekirge Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Prof. Dr. Mehmet Tekşam, Prof. Dr. Bülent Erdoğan, Doç. Dr. Aslı Köktener SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Şenol Dane, Doç. Dr. Ersin Çimentepe, Yrd. Doç. Dr. Nebil Ark HAFIZA TEKNİKLERİ Hatice Şule Yıldırım, Kübra Sünbül, Salise Mesude Uzun Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 EKRANA MARUZİYET SÜRESİNİN ÖĞRENCİLERİN DERS BAŞARISINA ETKİSİ Aslınur Kurşunel, Betül Korkmaz, Büşra Bulut, Selma Yıldırım Danışman: Prof.Dr. Mansur Tatlı YETİŞKİN DİŞİ RATLARDA CEP TELEFONUN ÖĞRENME ÜZERİNE ETKİSİ Caner Mesut Mataracı, Müberra Güner Rize Üniversitesi, Tıp Fakültesi Dönem 2 SEREBRAL LATERALİZASYON Merve Özkan, Esra Büşra Yüksel, Beyza Sönmez, Asiye Yıldız, Elif Yakut Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL KONULARA VE ÇEVRELERİNE DUYARLILIKLARININ ÖLÇÜLMESİ Enes Efendioğlu Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 KAHVE ARASI YURT DIŞINA FOTOGRAFLARLA BİR GEZİ- TÜRKMENİSTAN Maral Amangurbanova, Şeker Hojayeva SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Mahmut Kömürcü, Doç. Dr. Emin Mete, Doç. Dr. Sevsen Cebeci OSMANLI TIP BİLİMİ Yasin Çakar, Alperen Güver, Ahmet Turan Karakuş, Uğur Türkmen Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI Fatmanur Demirol, Ayşenur Çimen, Zainab Saad Yusuf, Fatma Zehra Nükte, Nazym Bashkenova Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 İBNÜNNEFİS Medine Çetin, Yasemin Çalışkan, Şeyma Esra Sezer, Hatice Nur Karakılçık Fatih üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 FARKLI MÜZİK TÜRLERİNİN EEG DALGA BANTLARI ve KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Hilal Küçükkahraman, Işın Sönmez, Merve İskenderoğlu, Merve Altan, İrfan Yaman, Celal Er Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 AYAK BEDENİN AYNASIDIR Gökçe Yılmaz, Tuğçe Özer, Melis Ertuğrul Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 KONSER: YENİ TÜRKÜ

5


09.00-10.00 Oturum Başkanları S - 19

S - 20

S - 21

S - 22

S - 23

10.00-10.30 Oturum Başkanları 10.30-11.00 11.00-12.00 Oturum Başkanları S - 24

S - 25

S - 26

S - 27

S - 28 12.00-12.30 Oturum Başkanları

6

SP - 1

SP - 2

16 NİSAN 2011, CUMARTESİ SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Dinçer Fırat, Prof. Dr. Aziz Polat, Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Erdamar AYNI OLGUDA İKİ AYRI MATÜR B HÜCRELİ NEOPLAZİ; MULTİPL MİYELOMA VE HODGKİN DIŞI LENFOMA: OLGU SUNUMU Mehmet Murat Zerey, İsmail Solak, Suat Karataş, Mehmet Akif Erdöl, Haci Avcı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 DİFFÜZ BÜYÜK B HÜCRELİ NON HODGKİN LENFOMA Büşra Çağlar, Fatmagül Baş, Ayşe Kevser Akar Fatih üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 PERİYODİK ATEŞ, AFTÖZ STOMATİT, FARENJİT VE SERVİKAL ADENİT (PFAPA) SENDROMLU BİR OLGU Dila Deliveli, Yağmur Gizem Kılıç, Başak Tek, Selin Yılmaz, Merve Yüzbaşıoğlu Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SELÇUKLU TIP FAKÜLTESİNDE 2010 YILI İÇİNDE TANI ALMIŞ OLAN KARSİNOM OLGULARININ TİPLERİ VE VÜCUTTAKİ LOKALİZASYONA GÖRE DAĞILIMI Sena Yazıcı, Fevzettin Yılmaz Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi Dönem 3 FUNCTIONAL DYSPEPSIA Seray Kılıç, Gizem Açıkgöz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 KONFERANS KONJENTİNAL KALP HASTALIKLARI VE CERRAHİSİNDE GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER Prof. Dr. Hakan Ceyran İstanbul Koşuyolu Kalp Hastanesi, Çocuk Kalp Cerrahisi Prof. Dr. Sadi Türkay, Prof. Dr. Ömer Çakır, Doç. Dr. Süleyman Murat Tağıl KAHVE ARASI SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Hasan Kafalı, Prof. Dr. Doğan Ünal, Doç.Dr. Murat Yağmurca SERENDİPİTY: BİLİMDE ŞANSIN YERİ Şefika Nur Ayar, Sümeyra Gökalp, Fatma Nur Ayman, Semra Kara Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 1923 NOBEL TIP ÖDÜLÜ: İNSÜLİNİN KEŞFİ Zeynep Acar Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ROBOTİK ÜROLOJİ Ömer Faruk Aydar, Kürşad Dişli, Erkam Bera Zengin Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 PLASTİNASYON

Mücahit Şentürk, Ertuğrul Şentürk, Nusret Seher, Onur Erbükücü, Muhammed Ali Işık

Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 SERVİKS KANSERİNİN ÖNLENEBİLİR OLDUĞUNU NE KADAR BİLİYORUZ? Melike Kaya, Gülşen Ülker, Ayşe Cansızoğlu, Zehra Betül Caner, Esma Büşra Soygür Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 POSTER SUNUMLARI Prof. Dr. Hamide Kart Köseoğlu, Prof.Dr. Osman Özcan, Yrd. Doç. Dr. İsmail Uraş PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ VE MORFOLOJİ BİNASI ÖĞRETİM ÜYESİ ODA HAVALARININ KÜF FLORASININ DEĞERLENDİRİLMESİ Ezgi Sağlam, Ural Çayır, Cemile Özcan, Çağrı Ergin, İlknur Kaleli Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 BAĞIMLILIKTA HİPNOZUN YERİ İlyas Memiş, Büşra Orbak, Büşra Gül, Feride Ercan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1


SP - 3

SP - 4

SP - 5

SP - 6 12.30-13.30 13.30-14.45 Oturum Başkanları S - 29

S - 30

S - 31

S - 32

S - 33

S - 34 14.45-15.30 Oturum Başkanları SP - 7

SP - 8

SP - 9

SP - 10

SP - 11

SP - 12

ALZHEİMER HASTALIĞI VE DEMANS Betül Keser, Sevde Nur Çulha, Ruken Abul, Nesibe Babalıoğlu Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 SPERM BANKASI VE ETİK Doğan Soyalp, Gökhan Talih, Feras Muhammed, Hasson Kharboush Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ÖTENAZİ VE ETİK KARARLAR Neslihan Yoldaş, Nazlı Özçelik, Ekin Kadıoğlu, Forough Raouf Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK ÖLDÜREN HASTALIĞI Serdar Gök, İsmail Bilgi, Uğur Yenici, Oğuzhan Köse Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ÖĞLE YEMEĞİ SÖZEL BİLDİRİLER Prof. Dr. Fatma Müjgan Sönmez, Doç. Dr. Meral Şen , Doç. Dr. Sinan Canan SLEEP M. Furkan Erbay Ataturk Universty Faculty of English Medicine – Erzurum Dönem 1 UYKU FELCİ Ahmet Altınışık, Bekir Tok, Kadir Çökelek, Furkan Demirkaya Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ORT(O)ASINI BULAMAYANLARIN ÖYKÜSÜ: ORTOREXİA NERVOZA Kübra Cebeci Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 EPILEPSY Ahmet Selami Kaya Sofia Unıversity – Medical School Class 3 SEREBROVASKÜLER OLAY Sümeyra Cansu Özcan, Kaan Kılıç, Mehmet Çavur, Mustafa Emre Gülbağcı, Reşit Emre Duruk Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİN İLAÇ ALLERJİSİ ÜZERİNE ETKİSİ Gizem Öztürk, Rabia Özkabakçı, Rabia Yavuz, Saliha Özkabakçı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 POSTER SUNUMLARI Prof. Dr. İbrahim Feyzi Hepşen, Doç Dr. Feridun Karakurt, Doç. Dr. Hakan Atalar TIBBIN GİZEMLİ TARİHİ Seçil Taşhan, Gizem Cevit, Günel Sadıqova, Aybüke Yanık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ALİ BİN ABBAS Merve Altundağ, Zeynep Kasapoğlu, Berna Aygün, Tuba Yallı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 EL KANUN FİT TIB Fatmanur Acabay, Fatıma Selma Yazar, Selma Yıldırım, Merve Güler Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 OSMANLIDA ÇOCUK EĞİTİMİ Emine Pehlivan, Emine Nur Topçu, Betül Doğan, Hanife Çetinkaya Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 1922 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI: MEYERHOF, HİLL M.Mustafa İnce, Muhammed Hasar, Ubeydullah Küçükakçalı, Salih Çırak Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 1929 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI: EIJKMAN, HOPKINS Şahan Erdoğan, Burak Yasin Avcı, Ömer Aşık, Taha Metin Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1

7


SP - 13

SP - 14 15.30-16.00 16.00-16.15 16.15-17.45 Oturum Başkanları: S - 35

S - 36

S - 37

S - 38

S - 39

S - 40

S - 41 17.45-18.30 18.30-19.00 19.30

TIP TARİHİNE YÖN VEREN İLKLER Ayşe Beyza Bilgin, Feride Hacıbeyli, İklima Efendiler, Betül Günbey Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 HASTA HEKİM İLİŞKİSİ Çağrı Kundaktepe, Sefa Özdemir, Mesut Yiğit, Abdulsani Dambatta, Osman Ersin Avcı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 KAHVE ARASI YURT DIŞINA FOTOĞRAFLARLA BİR GEZİ - İRAN Tala Hosseyni, Roksana Motamedian, Haleh Sorkhi, Negar Alipour, Amirhossein Saatimoghaddam, Samaneh Khorasanishirehjini SÖZEL BİLDİRİLER Doç. Dr. Mustafa Ulukanlıgil, Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Sert, Mehmet Kaymakçı ELLERİMİZE SAĞLIK Mehmet Sarı Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 SAĞLIK ÇALIŞANLARI VE MESLEKİ MARUZİYETLER Baran Yüksekkaya, Gökçe Naz Budak, Roza Aslan, Veysel Taylan Erdoğan, Kutay Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 İSPANYOL GRİBİ Taner Yıldız, Ali Güneri, Ömer Al, Hande Uchehara, Nihat Mustafayev Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 MENGELE VE İKİZ ÇALIŞMALARI Özlem Özyurt, Şeyma Sezer, Emel Aygün, Haleh Sorkhi, Negar Alipour Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 ORGAN NAKLİ VE ETİK KARARLAR Maral Amangurbanova, Göksu Karaoğlanoğlu, Sümeyye Balkan, Betül Yıldırım, Begüm Bener Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 İLAÇ PİYASASI VE FDA Zeynep Şeyma Okçu, Tuğba Karakoç, Ümran Karaduman Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 GÖNÜLLÜ DOKTORLAR Esra Çetin, Elif Yurdakul, Firdevs Polat, Büşra Öztürk Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 MİSAFİRİMİZ VAR: Doç. Dr. Önder Aytaç WORKSHOP: Allerji Testleri: Doç. Dr. Bülent Bozkurt GALA YEMEĞİ VE EN İYİ BİLDİRİLER ÖDÜL TÖRENİ 17 NİSAN 2011, PAZAR

Sosyal Program:

10:00-13:00

Ankara Gezisi Hacı Bayram Camii Ankara Kalesi Taceddin Dergâhı Çankaya TBMM

8

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


KONFERANSLAR


KANSER GENETİĞİNDE NEREDEYİZ? Prof. Dr. Mehmet Gündüz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalları

Son zamanlarda genetik bilimindeki hızlı gelişmeler ve insan genomu hakkında elde ettiğimiz yeni bilgiler kanserin etyolojisi konusunda yeni bilgiler kazandırmıştır. Başta baş boyun kanserleri olmak üzere tüm diğer kanser tiplerinin esas itibarı ile genetik bir hastalık olduğu ve genlerdeki bozulmaların bu hastalığa yol açtığı bulunmuştur. Genlerin ortaya konması onların kanserin etyolojisindeki rolü ve mekanizması ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Bu genler temel olarak onkogenler (hücreyi kanserleşme ve çoğalmaya yönelten) ve tümör baskılayıcı genler (tümörün gelişimini ve ilerlemesini durduran) olmak üzere 2 gruptur. Bu iki grup arasındaki dengesizlik yani onkogenlerin aşırı aktive olması ya da tümör süpresör genlerin aktivitesinin kaybolması ile kanser ortaya çıkmaktadır. Kanser bu genlerin birçoğundaki değişimin birikmesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu genlerin fonksiyonlarına ait belli başlı bozukluklar olarak mutasyonları, kromozom lokuslarındaki delesyonları (kopmaları) ve DNA ya da RNA düzeyindeki ekspresyon değişimlerini içermektedir. Bu değişimler ortaya konması hem kanserin etyolojisinin ortaya çıkarılmasında hemde tedavi etkinliğinin ölçülmesindede faydalı olabilmektedir. Ayrıca bu genlerin fonksiyon kayıplarının ortadan kaldırılması için genin tekrar hücreye nakledilmesini içeren gen tedavileride yapılabilmektedir. Bugün birçok kanserde o tümörün prognostik karakterini (tümörün davranış biçimini) ölçebilen moleküler genetik markırlar geliştirilmektedir. Diğer taraftan ise akciğer, prostat kanseri gibi tümör tipleri başta olmak üzere genetik tedavide uygulanmaya başlanmıştır. Bu sunumda kanserin etyolojisi, onun davranış şekli ve tedavisi konusunda genetik olarak gelinen son teknolojik noktalar üzerinde durulacaktır.

10

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


RESEARCH AND CLINICAL TOPICS IN OTOLARYNGOLOGY Professor Noboru Yamanaka, MD, PhD Professor and Chairman, Department of Otolaryngology-Head and Neck Surgery, Wakayama Medical University, Wakayama, Japan Rapid progress both in technology and human genome as well as genetics provided new developments in otolaryngology both clinically and research as in other fields. As clinically, we have now better instruments and techniques, which are used to treat many diseases, which were difficult to cure previously. Cochlear implant operation has provided a chance to hear and talk for those people with profound deafness, even in high age older than 80 years old, and in children younger than 2 years of age with congenital hearing loss. Recently implantable hearing aid, VSB, has been also introduced and brought a great benefit for patients with hearing loss. These patients are now adapted into society after these operations and have shown remarkable improvements of their quality of life. New technology has supplied better results and safer operation techniques for some ordinary types of surgery. For example, we previously operated patients with otosclerosis with classical opening a hole with a drill and removing the stapes with a pick or other instrument, which sometimes may be harmful to the patient. Now this operation can be done with safe and ease by carbon dioxide laser both to cut the stapes crus and to open the hole in the stapes base following the insertion of stapes prosthesis. This laser technology has now expanded in clinical application for the treatment of otitis media in children. Developments in genome technology also provided us to better diagnose and treat patients. Now quantitative analysis and genotyping of the bacteria can be easily done by molecular techniques such as polymerase chain reaction (PCR) and real-time PCR and antibiotic-resistant bacteria can be detected for better treatments. Also new vaccine can be developed using novel common bacterial antigens and maternal intranasal immunization. Genetics also brought better diagnosis and treatment for cancer patients. Biomarkers and genetic prognostic markers are being developed to early diagnose cancer patients. Based on genetic background, also response to treatment can be predicted before starting the treatment. In this talk, recent developments in otolaryngology both clinically and research field will be presented.

11


NÖROVASKÜLER HASTALIKLARDA ENDOVASKÜLER TEDAVİLER Prof. Dr. Işıl Saatçi Çekirge Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı

Serebravasküler hastalıklarda endovasküler (girişimsel) tedaviler medikal ve cerrahi tedavilere alternatif ve ek olarak geliştirilmişlerdir; ancak son yıllarda cerrahi tedavilerin yerini büyük ölçüde almış olup, daha az invaziv, en az açık cerrahi yöntemler kadar etkili hatta çoğu kez de daha efektif olarak sıklıkla kullanılmaktadır. Bu alanda çok hızla gelişen teknoloji ise her geçen sene bu yöntemlerle tedavi edilebilen hasta sayısını hızla arttırmaktadır. Bugün etkinliğini kanıtlamış olarak günlük tıp pratiğinde yerini almış olan başlıca nörovasküler endovasküler tedaviler : 1 serebrovasküler tıkanıklıklarda yani beyin kanlanmasının bozulduğu inme gelişen/gelişme riski olan durumlarda 2 beyin damar anevrizmalarında 3 serebrovasüler malformasyonlarda (damar yumakları, arteriyel-venöz dolaşım arası kaçaklarda) 4 Travmatik serebrovasküler yaralanmalarda kesin çözüm elde etmek üzere kullanılmaktadır. Beyin damarlarındaki tıkanmalar sonucu ani gelişen inmelerde zamanında müdahele ile endovasküler tedaviler damarın henüz beyin dokusu ölümü olmadan açılmasını sağlayarak hayat kurtarıcı olmakta, hastanın kalan yaşam süresini yatağa/bakıma muhtaç geçirmesini engelleyebilmektedir. Risk altındaki kişilerde yapılan tarama tetkiklerinde beyin damarlarında saptanacak darlıkların açılması ise inme geçirme riskini ortadan kaldırmakta ya da en aza indirmektedir. Beyin damarlarında olan genişleme /balonlaşmaları (anevrizma) beyin kanamalarına, beyin dokusu/sinirlere basılara, beyin dokusu beslenme bozukluklarına yol açabilmektedir. Bunların kafatası açılmadan endovasküler yöntemler ile tedavisi hayat kurtarıcı olabilmekte, büyük bir beyin ameliyatına gerek kalmadan çözüm sağlamaktadır. Beyin kanaması geçiren hastalarda da kanayan anevrizmanın endovasküler tedavisi kısa sürede ve hastaya daha az risk ve zahmetle mümkün olmaktadır. Nörovasküler girişimsel tedaviler konusunda Türkiye son derece ileri bir konumda olup Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı altındaki Nörogirişimsel Ünitesi uluslararası öncü rolünü yıllardır gururla sürdürmekte, gerek teorik gerek ise geliştirdiği teknikler ile uluslararası camiada eğitici görevini yapmaktadır. Tıp öğrencileri kongresi kapsamında kalmak üzere nörogirişimsel yöntemler ile tedavi edilebilecek hastalık örnekleri, ve ileriye yönelik gelişmeler bu sunumda yer alacaktır. 12

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


KONJENİTAL KALP HASTALIKLARI VE CERRAHİSİNDE GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER Prof. Dr. Hakan Ceyran İstanbul Koşuyolu Kalp Hastanesi Çocuk Kalp Cerrahisi

Günümüzde yaklaşık 1000 çocuktan 8’inde doğumsal kalp hastalığı saptanmaktadır. Bu oran kabaca canlı doğumların yaklaşık %1’ine karşılık gelmektedir. Hiç de azımsanmayacak bu sayının Türkiye yüzdesi ise her yıl için 12000-13000 kalp anomalili yenidoğan bebektir. Doğumsal kalp hastalıklarının gelişiminden genetik geçişler sorumlu tutulmakla birlikte, bazı viral hastalıklar ve bilinçsiz, dikkatsiz gebelik süreci anomalili bebek doğumlarına neden olmaktadır. Örneğin: Hamilelik döneminde geçirilen kızamıkçık hastalığı, travmalar röntgen ışınları, bebeğin kalbinde bazı gelişim kusurlarına neden olabilir. Günümüzde anne karnında dahi kalp anomalili bebeklerin tanısı konulabilmektedir. Doğumdan hemen sonra fark edilen siyanoz, solunum güçlüğü, kalp yetmezliği gibi ciddi bulgular, ağır hastalık belirtileridir. Bazı doğumsal kalp hastalıkları yaşamın ilerleyen dönemlerinde, çocukluk, hatta ergenlik çağlarında teşhis edilebilir. Giderek artan teknolojik gelişmeler tıp alanında da insanlığın hizmetine büyük yarar sağlamaktadır. Önceleri tüm dünyada bebek ölümlerinin önemli yüzdesini oluşturan doğumsal kalp hastalıklarının, erken ve iyi tanınabilmesi, tedavi seçeneklerinin gelişimine de katkı sağlamıştır. Pediyatrik Kardiyolojinin tanı yükümlülüğünün yanında girişimsel yöntemleri de geliştirmesi önemlidir. Ancak halen doğumsal kalp hastalıklarının cerrahi tedavileri, özellikle kompleks anomalilerde vazgeçilmez tek seçenektir. Ülkemizde kalp cerrahisi merkezlerinin sayıları her geçen gün hızla artmaktadır. Bununla birlikte çocuk kalp cerrahisi ile uğraşan cerrah ve merkez sayısı oldukça sınırlıdır. İnsanlığa hizmetin her yönü kutsaldır, ancak hayatta kalmak için çırpınan ve müdahale edilmediğinde yaşama veda edecek bir bebeğin yaşamına katkı sağlamak mesleğimizin en ayrıcalıklı yönlerinden biridir.

13


NEW EMERGING AREA: SYNTHETIC BIOLOGY AND IGEM COMPETITION Burak Yılmaz ODTÜ Moleküler Biyoloji ve Genetik, Yükseklisans öğrencisi

Synthetic biology is engineering of biology and it is next generation technology. Synthetic biology defined as designing and fabrication of biological components and systems that do not already exist in the nature and also it means re-designing and fabr ication of existing biological systems. This engineering approach could be applied individual molecules to whole cells, tissues and organisms. synthetic biology products unnatural molecules may be used to mimic natural molecules for artificial life. Synthetic biology will revolutionize how we conceptualize and approach the engineering of biological systems. The vision and applications of this emerging field will influence many other scientific and engineering disciplines, as well as affect various aspects of daily life and society. Synthetic biology has many application for example diagnostic tools can be generated that improve the care of patients with infectious diseases, IGEM (Internationally genetically engineered machine) is the premiere undergraduate Synthetic Biology competition. It is held on MIT(Massachusetts Institute of Technology), since 2005. Student teams are given a kit of biological parts at the summer from the Registry of Standard Biological Parts. Over the summer, teams use these parts and new parts of their own design to build biological systems and operate them in living cells.

14

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİLER


SÖZEL BİLDİRİ: 1

TIP ETİMOLOJİSİ VE TIPTAN BEKLENTİLER İLİŞKİSİ Mustafa S. Elitok, Yunus Emre Şimşek, Yunus Emre İbik, Serhat Akçaalan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Lewis Thomas; 1913-1993 yılları arasında yaşamış bir hekim olmakla beraber asıl mesleğinin yanında etimoloji adlı bilim dalı ile ilgili olarak pek çok çalışmada da bulunmuştur. Bu çalışmalarını, yazdığı pek çok makale veya kitaplarında dile getirmiş; kendi düşünceleri için bir başlama noktası olarak kullanmıştır. Yazdığı bu kitaplardan biri olan “Bir Tıp Gözlemcisinin Notları” (Orjinali; TheYoungestScience: Notes of a Medicine-Watcher) çalışmasındaki etimoloji hakkında yazdıkları bu çalışmanın yapılmasına vesile olmuştur. Çalışmanın amacı ise günümüzde sıklıkla kullanılan tıp ile alakalı kelimelerin ortaya çıkışı ile tarihsel süreçte mevcut durumlarına gelene kadar geçirdikleri evrelerin anlatılması ve buna bağlı olarak kelimelere yüklenen asıl anlamlar hakkında çıkarımlarda bulunmaktır. Kelimelerin günümüzdeki karşılıklarıyla ilk oluştukları zamandaki karşılıkları arasındaki farklılıklar, aslında, kelimelerin sanıldığından daha farklı noktalara temas ettiklerini veya insanların bu kelimelerin üretilmesi sırasında kelimenin mana ifade ettiği şeyden ne beklediği hakkında ipuçları vermektedir. Etimoloji veya köken bilim; kelime anlamı olarak; bir dilin, dildeki sözcüklerin, deyimlerin, dilbilgisi kurallarının, vb. kökenlerini ve bunun bir gereği olarak o dilin diğer dillerle ve o dili konuşan toplulukların geçmişten bugüne diğer topluluklarla olan kültürel ilişkilerini araştıran bilim dalıdır. Lewis Thomas; yukarıda bahsettiğimiz kitabındaki “Sülük” isimli bölümde etimolojik çalışmalarından örnekler verip bunlar hakkında çıkarımlarda bulunmuştur. Bölüme bu ismin verilmesindeki asıl neden kelimenin kökenindeki ilginç bulgulardır. İngilizce karşılığı olan “leech” kelimesi Latince kökenli olup tarihte bilinen ilk kökü “leg”; toplamak, konuşmak gibi pek çok anlama geliyordu. Eski İngilizce’yelæce; Flemenkçe’ye ise lake şeklinde geçen kelime burada hekim anlamı kazandı. Germence’de ise lekjaz’a dönüşerek “sihirli kelimelerle konuşan, efsunlayan” anlamına geldi. Bu anlamın eski zamanlardaki hekimlerin –veya şaman olarak da tanımlanabilirler- genellikle uyguladıkları yöntemle bağlantılı olduğu görülmektedir. İngilizce’de ise hekime yüzyıllar boyunca leech denildi. Günümüzde ise Danimarka’da laege, İsviçre’de lakere hekim anlamına gelir. Buradan şu çıkarım yapılabilir: Günümüzde alternatif tıp yöntemi olarak kullanılan sülükler bir bakıma “hekim” kelimesinin ihtiva ettiği şifa verici olarak kabul edilebilir. Bunun yanında tedavisini kan emerek yaptığından bir kan emici olarak algılanır. Hekim anlamında kullanılan leech kelimesinin aynı zamanda sülük anlamına gelmesi ise hekimin şifa vericiliğinin yanı sıra hastalarından talep ettiği ücret veya kandan dolayı ortak bir kullanımdan kaynaklanıyor olabilir. Diğer bir kelime olan hekim; Arapça h-k-m olarak yazılan “hüküm” kökünden gelir ve yüzeysel anlamı itibariyle karar veren, doğruyu yanlıştan ayırabilen kişi anlamlarında kullanılır. Hakim, hakem ve hikmet gibi kelimeler de hep aynı kökten gelen ve anlam olarak sıkı ilişkili kelimelerdir. Bunların hepsinde de “eğriyi-doğruyu ayırt etme”, “sıradan insanlardan daha derin bir bilgiye sahip olma”, “bilgisi ile iş görebilme” gibi anlamlar saklıdır. Yine “hükm” kelimesinin kökeni de “batıl”ın zıddı olarak tarif edilen “Hakk” kökünden türemiştir ki gerçeklik, hakikate uygunluk ve yalansız yapma gibi günlük anlamları mevcuttur.

16

Öte yandan doktor kelimesinde; Latince ilk kökü olan dek-; almak, kabul etmek anlamlarına gelir kibu kökten; öğretmek, kabul ettirmek anlamındaki Latince docere türemiştir. Aynı zamanda öğrenmek anlamındaki discere kelimesi de bu köktendir. Zamanla Eski İngilizce ve Eski Fransızca’daki değişikliklerle doktor sözcüğü oluşmuştur. Disiplin, doçent, doktrin doktor kelimesiyle akraba sözcüklerdir. Buradan anlaşılıyor ki; hekim kelimesinin ihtiva ettiği bilgiyi hikmetiyle, bütün her şeyiyle bilme anlamını doktor kelimesi karşılamaz; aksine doktor kelimesi bilgiyi teorik olarak ele alıp öğrenme ve öğretme boyutlarına dikkati çekmektedir. Tababetle uğraşan kişilere doktor

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


demek, kelime anlamlarını düşündüğümüz takdirde pek uygun değildir. Zira doktorluk eğitim-öğretim konularıyla ilgilidir. Dolayısıyla “tıp doktoru” terimi de kullanıldığı anlam genişliği için pek uygun değildir (İngilizce’deki aynı anlama gelen “MedicalDoctor” ise genellikle tıp bilimleri alanında bir doktora derecesine sahip akademisyenler için kullanılmaktadır). Tabip ve hekim terimleri ise, mesleğin içeriği itibariyle kullanımı daha uygun düşen kelimelerdir. Muayene kelimesi Arapça mu’ayana kelimesinden gelmektedir. Bu kelimedeki ayn kelimesi göz anlamında olup muayene de gözlebelirleme anlamında kullanılmaktadır. Anlatılanlara göre eski hekimlerin hastasını daha ona geldiği sıradaki yürüyüşü ve görünüşünü incelemesiyle teşhis edebilmesi bu ismin verilmesi sebebi hakkında ipuçları vermektedir. Günümüzde bu kelimenin çağrıştırdığı anlamda ise gözle inceleme dışında başka tetkiklerin de yapılması; kelimenin ihtiva ettiği anlamın şu anki “muayene”yi kapsamadığı görülecektir. Medicine; Latince med- kökünden gelmektedir ki “doğru ölçüleri alma” anlamına gelen kök Latince değer verme, ilgilenme, kaygılanma, tedavi etme anlamındaki mederi’ye dönüşmüştür. Diğer bir varyasyonu olan meditari ise “birşeyin üstünde düşünmek” anlamındadır. Buradan zamanla medicine (tıp), medicate (ilaç verme) ve meditate (yoğun düşünme) kelimeleri oluşmuştur. Kelimedeki ilgilenme, değer verme anlamı çok önemlidir; çünkü günümüzde mevcut sorunlarından biri olan hekimlik mesleğinin içindeki insani boyuta bir gönderme niteliğindedir. Adını veren kelimede bile bu niteliklerin var olması günümüz hekimlerinin bu konudaki yaklaşımlarını sorgulamaları gerektiğini göstermektedir. Hospital; 13.yüzyıl ortaçağ İngilizcesi’nde muhtaçlar için sığınak anlamını taşıyor. Latince’de “hospitale” konukevi manasına geliyor. Ayrıca 15. yüzyılda ‘hayırsever kuruluş evi ve muhtaçlara bakım yapma” manasına geliyordu. Buradan da anlıyoruz ki hastane hastalar için yani hastalık durumunda bizlere muhtaç olan insanlara sığınmak için ve onlara yardım etmek için bir yer. Bundan dolayı; günümüz hastanelerinin bu anlama uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerektiği gibi hastanenin bu işlevini yerine getirmekle yükümlü hekimlerin de bu konuda hassasiyetli olmaları gerekmektedir. Günümüzde de olduğu gibi çok eski zamanlardan beri doktorun ve tıp biliminin yaşamımızda yeri ve önemi sürekli tartışılan bir konu olmuştur. Biz yaptığımız bu çalışma ile kelimelerin dilini kullanarak insanların doktorlardan ve tıp biliminden beklentilerini anlamaya çalıştık. Daha doğru bir ifade ile bu çalışmamızda ‘Nasıl bir doktor olmalıyız’ ı sorguladık.

17


SÖZEL BİLDİRİ: 2

THE ROLE OF THE CAG PATHOGENİCİTY İSLAND (CAGPAI) GENES OF HELİCOBACTER PYLORİ İN THE SEVERİTY OF THE DİSEASE AND THE CLİNİCAL OUTCOME Mehmet Akif Ovali, Ahu Karademir, Merve Uslu Fatih University, Faculty of Science, Department of Biology, Istanbul - Turkey

Background: The cag pathogenicity island (cagPAI) is a 40-kb locus that contains approximately 30 genes that enables H. pylori to cause cellular damages. The role of some of the known virulent genes in the severity of the disease was investigated. Methods: Seventy two (35 female) patients (33 with gastritis, 11 with gastric ulcer, 19 with duodenal ulcer, 9 with gastric cancer) of 17-78 age range (average 48) were studied. Biopsies collected from each patient were used for rapid urease test, culture and PCR to detect the presence of H. pylori. Biopsies were homogenized, inoculated onto Columbia agar plates containing 5% horse blood and incubated under microaerophilic conditions in a CO2 incubator at 37oC for 5-7 days. Extraction of genomic DNA was done by the QIAamp DNA Mini Kit (Qiagen Co., Germany). The cagT, cagE, cagM and cagA genes spanning from the 5’ end to the 3’ end of the cagPAI was investigated by PCR. A set of primers for the detection of H. pylori and the cagPAI genes were used. Results: We have found that 21 of 72 (29%) of the strains had complete presence of these genes, 36 of 72 (50%) had partial deletions and 15 of 72 (21%) had complete deletions. In H. pylori strains with complete presence of these genes 72% were found to be significantly associated with peptic ulcers and gastric cancer as compared to gastritis. However in the complete deletion (absence) of these genes 32% association was detected. We also detected an 85% significant association in the presence of cagT and cagA and deletion of cagE and cagM with the severity of the disease. While in the presence of cagE and cagM and deletion of cagT and cagA a 17% association was found. Conclusions: Our results show that the presence of these virulent genes of the cagPAI and in particular the presence of the cagT and cagA had a significant association with the severity of the disease and play an important role in the clinical outcome.

18

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 3

HEPATOSELLULAR KARSİNOM TANISINDA KULLANILABİLECEK ÖNEMLİ BİR BELİRTEÇ: AFP-L3% İnt. Dr. Nurullah Bilen Dicle Üniversitesi, Tıp Fakültesi, 6.Sınıf

Hepatoselluler karsinom (HCC) en yaygın beş kanserden biridir (10/100 bin erkek). Erişkinlerde karaciğer malignitelerin en az %80’ini oluşturur. HCC nedeni ile Avrupa’da yıllık ölüm 30,000 dir. Risk faktörleri ülkeden ülkeye değişkendir. Viral hepatit B, C ve alkol bağımlılığı ile oluşan kronik hastalıklar önemli risk faktörleridir. Hemokromatoz, primer biliyer siroz ve otoimmün hepatit de bu hastalık riskini artırır. Tanı genelde geç konur ve bu nedenle küratif tedavi çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır. En yüksek risk grubu, karaciğer sirozu hastalarıdır. HCC’nin %80’inden fazlası karaciğer sirozu zemininde gelişir. Bu nedenle karaciğer sirozu olan hastalara yılda iki kez AFP tayini ve abdominal USG yapılması önerilmektedir. Amaç erken tanı ve küratif tedavi sağlamaktır. Şüpheli lezyonlara detaylı görüntüleme yapılır ve tanıyı destekleyici diğer yöntemlere başvurulur. AFP, HCC tanısında en sık kullanılan serum belirtecidir. Ancak sensitivite ve spesifisitesi düşüktür. HCC olan hastaların 1/3’ünde AFP düzeyinin hastalığın şiddeti ile orantılı olmadığı görülmüştür. AFP; karbonhidrat zincirli bir glikoproteindir. Lektin Lens Culinaris Aglutinin (LCA) affinite elekroforezi ile L1, L2 ve L3 gibi üç varyanta ayrılır. AFP-L1 en düşük affiniteli olup benign hastalıklar için kullanılır. AFP-L3 ise LCA‘ya en yüksek affinitesi olandır. Alfa 1-6 fukoz zincirine sahiptir. AFP-L3 ve AFP seviyeleri ile sağ kalım arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Birçok incelemede AFP-L3’ün HCC‘li hastalarda arttığı gösterilmiştir. AFPL-3%; yüzdesel olarak AFP-L3’ün toplam AFP’ye oranıdır. Bunun %10’dan fazlası HCC tanısı için pozitif olarak kabul edilir. Japonya’da AFP-L3%, HCC açısından son yıllarda tanı ve tedavide rutin olarak kullanılmaktadır. ABD’de 2005 yılında; AFP-L3%, HCC risk değerlendirmesi açısından FDA tarafından onaylanmıştır. Avrupa ise 2007’den bu yana AFP-L3’ü kullanmaya başlamıştır. AFP-L3%’nin sensitivitesi, %36-96 ve spesifisitesi, %89-94 dir. ABD ve Kanada’da çok merkezli çalışmalar yapılmış ve kronik hepatit ve karaciğer sirozu olan 440 hastadan oluşan bir çalışmada incelenen hastalar içinde 39 hastada, 3 yıl içinde HCC gelişmiştir. Scimauchi tarafından yapılan bir çalışmada erken tanı için belirleyici olduğu görülmüş. HCC tanısı almadan 6 ay öncesine ait 21 hastadan oluşan farklı bir çalışma yapılmış ve AFP-L3% değerleri takip edilmiş ve 6 hastada bunun arttığı gözlemlenmiştir. Birçok çalışmada tanıdan hemen önce AFP-L3%’nin %10’nun üzerinde artış görülmüştür. 112 HCC hastası ile yapılan diğer bir çalışmada tedaviden önce ki Fukolizisayon indeksinin (AFP-L3% ile eşdeğer) bağımsız bir prognostik faktörü temsil ettiğini bildirmiştir. Yine 48 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada AFP-L3% daha çok malignityi gösterdiği bildirilmiştir. Kuzey Amerika’da yayınlanan yeni bir çalışmada; AFP-L3%’i yüksek olan hastalarda tümörün ikiye katlanma süresinin daha kısa olduğu ispatlanmıştır. AFP ve AFP-L3%’ün ölçümü; iyon değişimli kolon kromatografisi ile Liquidphase Binding Assay System kullanılarak yapılır. Yöntemi otomatik olarak uygulayan cihazlar mevcuttur. Sonuç olarak, AFP-L3% seviyesinin belirlenmesi, HCC’li hastalar ve HCC açısından yüksek risk grubunda olan hastalar için önemli bir tanı fırsatı sunmaktadır.

19


SÖZEL BİLDİRİ: 4

MEME KANSERLİ HASTALARIMIZDA DEMOGRAFİK, KLİNİKO-PATOLOJİK VE OPERATİF ÖZELLİKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ Zeyneb Beyza Yılmaz, Dilruba Bal, Nihan Hanife Yılmaz, Dilek Özgül Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof. Dr. N. Cenap Dener

Giriş: Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, hastalara ait özellikler ve memeyi koruyarak yapılan cerrahi tedaviler giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle erken evre meme kanserlerinde meme koruyucu cerrahi (MKC) uygulaması ülkemizde giderek artmaktadır. Çalışmamızda meme kanserli hastalarımızın demografik, klinik ve patolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Ayrıca Mastektomi veya MKC uyguladığımız meme kanserli hastalarımızda ameliyat tipinin nüks ve sağkalıma etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde son 10 yılda meme kanseri nedeniyle 436 hasta ameliyat edilmiş, bunların 246’sına (% 56.4) MKC yapılmıştır. Hastaların demografik bilgileri, klinik ve patolojik tümör özellikleri, nüks, sağkalım verileri SPSS 14.0 veri tabanına prospektif olarak kaydedilmiştir. Analizlerde Chi-square test kullanılmıştır. P<0.05 anlam seviyesi olarak kabul edilmiştir. Sonuçlar: Hastaların ortalama yaşı 49 (aralık:18-94 yaş) olup % 17’si 40 yaş altındaydı. En sık görülen şikayetler memede kitle (% 82) ve ağrı (% 10.5) iken, hastaların % 13.5’unda şikayet yokken radyolojik tarama sırasında tümör fark edilmişti. Hastaların % 4.5’unda birinci derece akrabasında olmak üzere % 14’ünde ailesinde meme kanseri hikayesi vardı. Hastaların % 17’sinde, ortalama 28.3 ay östrojen kullanma öyküsü vardı. Hastaların % 15’i, ortalama 22.3 yıldır sigara içiyordu. Hastaların % 8.4’ü doğum yapmamış, % 9.1’i süt vermemişti. Hastaların % 51’i premenapozal dönemdeydi. 8 hastada diğer memede kanser öyküsü vardı. Hastaların % 7.8’inde muayene normal iken en sık rastlanan muayene bulgusu memede düzensiz kitle saptanmasıydı (% 85.7). Tümör en sık üst-dış kadranda lokalizeydi (% 56.6). Vakaların % 87.6’sı infiltratif duktal karsinom, % 9.2’si infiltratif lobular karsinom, % 3.2’si miks duktal-lobular karsinom idi. Tümörlerin % 30.3’ünde lenfatik kanal invazyonu, % 17.4’ünde damar invazyonu, % 49’unda aksiller metastaz vardı. Vakaların % 47’inde tümör çapı 2 cm ve altında, % 45’inde 2-5 cm arası, % 8’inde 5 cm üzerinde idi. 246 hastaya (% 56.4) meme koruyucu cerrahi, 190 hastaya (% 43.6) mastektomi yapılmıştı. Ortalama 66 aylık takip süresinde hastaların 27 hastada (% 6.2) 36 yerde nüks (% 2.5 lokal nüks, % 4.4 sistemik nüks), % 4.1’inde mortalite gözlenmiştir. Meme koruyucu cerrahi ve mastektomi yapılan gruplar arasında lokal nüks (p=0.269), sistemik nüks (p=0.078) ve sağkalım (p=0.396) bakımından anlamlı fark gözlenmemiştir. Tartışma ve Çıkarım: Amerika ve Avrupa’dan bildirilen serilerde vakaların 1/3’i premenapozal dönemde ve aksiller metastaza sahipken, serimizde vakaların % 51’i premenapozal dönemde ve % 49’u aksiller metastaza sahipti. Dünyadaki uygulamalara paralel olarak hastalarımızın çoğuna (% 56.4) MKC uygulanmıştır. Lokal nüks, sistemik nüks ve sağkalım bakımından MKC yapılan vakalar ile mastektomi yapılan vakalar arasında anlamlı fark bulunmamıştır.

20

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 5

HUGO PROJESİ Feyza Yılmaz, Melike Bulut, Büşra Çimen, Hümeysa Yıldırım Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Esra Gündüz

Hepatoselluler karsinom (HCC) en yaygın beş kanserden biridir (10/100 bin erkek). Erişkinlerde karaciğer malignitelerin en az %80’ini oluşturur. HCC nedeni ile Avrupa’da yıllık ölüm 30,000 dir. Risk faktörleri ülkeden ülkeye değişkendir. Viral hepatit B, C ve alkol bağımlılığı ile oluşan kronik hastalıklar önemli risk faktörleridir. Hemokromatoz, primer biliyer siroz ve otoimmün hepatit de bu hastalık riskini artırır. Tanı genelde geç konur ve bu nedenle küratif tedavi çoğu kez başarısızlıkla sonuçlanır. En yüksek risk grubu, karaciğer sirozu hastalarıdır. HCC’nin %80’inden fazlası karaciğer sirozu zemininde gelişir. Bu nedenle karaciğer sirozu olan hastalara yılda iki kez AFP tayini ve abdominal USG yapılması önerilmektedir. Amaç erken tanı ve küratif tedavi sağlamaktır. Şüpheli lezyonlara detaylı görüntüleme yapılır ve tanıyı destekleyici diğer yöntemlere başvurulur. AFP, HCC tanısında en sık kullanılan serum belirtecidir. Ancak sensitivite ve spesifisitesi düşüktür. HCC olan hastaların 1/3’ünde AFP düzeyinin hastalığın şiddeti ile orantılı olmadığı görülmüştür. AFP; karbonhidrat zincirli bir glikoproteindir. Lektin Lens Culinaris Aglutinin (LCA) affinite elekroforezi ile L1, L2 ve L3 gibi üç varyanta ayrılır. AFP-L1 en düşük affiniteli olup benign hastalıklar için kullanılır. AFP-L3 ise LCA‘ya en yüksek affinitesi olandır. Alfa 1-6 fukoz zincirine sahiptir. AFP-L3 ve AFP seviyeleri ile sağ kalım arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Birçok incelemede AFP-L3’ün HCC‘li hastalarda arttığı gösterilmiştir. AFPL-3%; yüzdesel olarak AFP-L3’ün toplam AFP’ye oranıdır. Bunun %10’dan fazlası HCC tanısı için pozitif olarak kabul edilir. Japonya’da AFP-L3%, HCC açısından son yıllarda tanı ve tedavide rutin olarak kullanılmaktadır. ABD’de 2005 yılında; AFP-L3%, HCC risk değerlendirmesi açısından FDA tarafından onaylanmıştır. Avrupa ise 2007’den bu yana AFP-L3’ü kullanmaya başlamıştır. AFP-L3%’nin sensitivitesi, %36-96 ve spesifisitesi, %89-94 dir. ABD ve Kanada’da çok merkezli çalışmalar yapılmış ve kronik hepatit ve karaciğer sirozu olan 440 hastadan oluşan bir çalışmada incelenen hastalar içinde 39 hastada, 3 yıl içinde HCC gelişmiştir. Scimauchi tarafından yapılan bir çalışmada erken tanı için belirleyici olduğu görülmüş. HCC tanısı almadan 6 ay öncesine ait 21 hastadan oluşan farklı bir çalışma yapılmış ve AFP-L3% değerleri takip edilmiş ve 6 hastada bunun arttığı gözlemlenmiştir. Birçok çalışmada tanıdan hemen önce AFP-L3%’nin %10’nun üzerinde artış görülmüştür. 112 HCC hastası ile yapılan diğer bir çalışmada tedaviden önce ki Fukolizisayon indeksinin (AFP-L3% ile eşdeğer) bağımsız bir prognostik faktörü temsil ettiğini bildirmiştir. Yine 48 hasta üzerinde yapılan bir çalışmada AFP-L3% daha çok malignityi gösterdiği bildirilmiştir. Kuzey Amerika’da yayınlanan yeni bir çalışmada; AFP-L3%’i yüksek olan hastalarda tümörün ikiye katlanma süresinin daha kısa olduğu ispatlanmıştır. AFP ve AFP-L3%’ün ölçümü; iyon değişimli kolon kromatografisi ile Liquidphase Binding Assay System kullanılarak yapılır. Yöntemi otomatik olarak uygulayan cihazlar mevcuttur. Sonuç olarak, AFP-L3% seviyesinin belirlenmesi, HCC’li hastalar ve HCC açısından yüksek risk grubunda olan hastalar için önemli bir tanı fırsatı sunmaktadır.

21


SÖZEL BİLDİRİ: 6

EPİLEPSİ MODELİ OLUŞTURULMUŞ RAT BEYİNLERİNDE CEP TELEFONUNUN SCN9A GENİ ÜZERİNE ETKİSİ Fazilet Güler, Aliye Şeyma Türkmen Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Doç. Dr. Esra Gündüz

Dünyada cep telefonunun zararları üzerine birçok araştırma yapılmaktadır. Kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakma, yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi, yüksek tansiyon, baş dönmesi ve dikkat dağılmasına sebep olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Bunun yanı sıra cep telefonunun Alzheimer, Parkinson ve multiple skleroz (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırdığı da söylenmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO- World Health Organization), epilepsi hastalığını serebral nöronların aşırı deşarjına bağlı tekrarlayıcı nöbetlerle karakterize, çeşitli etiyolojiler ile gelişen kronik bir beyin hastalığı olarak tanımlamıştır (Gastaut, 1969). Son yıllardaki genetik keşifler idiyopatik epilepsilerin patofizyolojisinde iyon kanallarının rolünü göstermiştir. Ailesel epilepsilerde voltaj kapılı sodyum kanalının alfa 1 alt ünitesini kodlayan SCN1A genindeki mutasyonlara sık rastlanmaktadır. SCN1A geninin ise alfa alt ünitesi kodlayan bir başka gen, SCN9A’daki değişikliklerden etkilendiği söylenmektedir. Bu çalışmanın amacı, mobil telefon kullanımına bağlı oluşan elektromanyetik alanın epilepsi hastalarında, epilepsi patolojisinde etkin olduğu düşünülen beyindeki SCN9A geninde herhangi bir değişiklik yapıp yapmadığını ortaya koymaktır. Hakkında bilinenlerin çoğu hayvan modelleri tarafından bulunmuş olan epilepsi hastalığı için biz bu çalışmamızda ratlarda pentilentetrazol ile kindling yapılarak epilepsi modeli oluşturduk. Epileptik hale gelen ratlar günlük 2 saat cep telefonu radyasyonuna maruz bırakılmıştır. Bir ay sonra bu ratların beyin dokuları çıkarılarak, RNA izolasyonu yapılana kadar -85 derece de muhafaza edilmiştir. Dokulardan RNA izole edip, bu RNA ları cDNA ya çevrilmiştir. cDNA’ lardan RT-PCR’ la SCN9A ve GAPDH bölgeleri amplifiye edilmiş ve RTPCR ürünleri elektroforez yapılarak transiluminatörde görüntülenmiş ve Quantum ST4 software’i ile volümleri ölçülüp volüm oranları karşılaştırılmıştır. SPSS programı ile istatistik yapılmıştır. Kontol grubu(grup 1) ve sadece cep telefonuna maruz kalan ratlar(grup 2) arasında anlamlı bir değişim yoktur. Ptz ile epilepsi yapılan ratlarda(grup 3), sadece cep telefonuna maruz kalan ratlara(grup 2)göre SCN9A transkripsiyonu daha fazladır. Epilepsi modeli oluşturulup cep telefonuna maruz bırakılan ratlarda(grup 4) ise sadece cep telefonuna maruz kalan ratlara(grup 2) göre anlamlı bir artış olmuştur.

22

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 7

KANSER KÖK HÜCRESİ - LABORATUVARDAN KLİNİĞE YENİ GELİŞMELER Betül Aksoy Erciyes Üniversitesi, Gevher Nesibe Tıp Fakültesi, Dönem 3

İlerleyen teknolojiyle tanı, tedavi öncesi/sonrası prognoz belirleme ve takip süreçlerinde büyük gelişmeler kaydedilse de tedavi edilmiş kanserlerin relapsı, ilk halinden daha da zorlu biçimde karşımıza çıkmaktadır. Malign tümör relapslarından “ Kanser Kök Hücresi ”nin(KKH) sorumlu olduğu ilk kez AML’ de kanıtlandıktan sonra; • Kanser kök hücrenin orijin hücresinin hangi hücre/hücreler olduğu, • Orijin hücre/hücrelerin kendini yenileme yolaklarını exprese eden hangi genlerin stimulasyonu/ susturulması ile malignant bir karaktere dönüştüğü, • Kanser kök hücresinin henüz fizyolojik bir hücreyken nasıl bir mikroçevre tarafından, nasıl etkileşimlerle ona malignite özelliğinin atfedildiği, fonksiyonlarının ve morfolojisinin bu değişimden etkilenerek nasıl karşımıza çıktığı, • İntratümoral heterojeniteyi açıklamaya çalışan iki ana hipotezin tüm kanser tipleri için eşyeterliliğe sahip olup olmadığı, • Kanser kök hücrenin malignant bir neoplazinin yüzde kaçını oluşturduğu ve neoplazmın geri kalan ne kadarlık kısmının oluşmasında parmağı olduğu, immuniteden nasıl saklandığı, • Tek bir kanser kök hücrenin bile “kök”lü özelliklerini sağlayan yolaklar sayesinde tümörü nasıl tekrar tamamlayarak relapsa neden olduğu, • Kanser kök hücrelerin radyo ve kemoterapiye aynı, benzer veya birbirinden farklı birden fazla yolakla nasıl direnç gösterdiği gibi soruların çoğu hala cevaplanmayı beklemektir. Asıl ödülün kanserin nihai kürü olduğu bu araştırmalar sırasında cevabı alınmış sorular olacağı gibi cevaplanması gereken yeni sorular, teoriler, kavramlar da karşımıza çıkacaktır.

23


SÖZEL BİLDİRİ: 8

DİABETES MELLİTUS TEDAVİSİ OLARAK ADACIK HÜCRESİ NAKLİ Ömer Bağlam, Ferhat Erol, Doğu Fırat Polat, Ömer Yakar, Gökhan Cengiz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Ferah Armutcu

Diabetes mellitus çağımız toplumunun önemli problemlerinden biridir ve Dünya Sağlık Örgütü’nün öngörüsüyle 2025 yılında diyabetik hasta sayısı 300 milyonlara ulaşacaktır. Bu hastalığın gençlik dönem formu olarak nitelenen Tip 1 Diabetes Mellitus, pankreasta bulunan Langerhans adacıklarındaki β-hücrelerin otoimmün ataklarla yok edilmesiyle karakterize bir hastalıktır. Hastada yetersiz insülin salgısıyla beraber glukoza olan tolerans da yitirilmektedir. Ekzojen insülin terapisinin kan glukoz düzeyinde ani artışlar üzerindeki hızlı etkisi bir yana; bu etki çoğu hasta grubunda nefropati, nöropati veya retinopati gibi kronik diyabetik komplikasyonların önlenmesi noktasında yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu yaklaşım uzun vadede istikrardan ziyade terazinin hiperglisemik ve hipoglisemik durumlar arasında gidip geldiği bir tablo sunmaktadır. Diyabetik hastada yoğun şekilde uygulanan ekzojen insülin terapisi hipoglisemik ataklara sebep olabilmektedir. Bu duruma alternatif olarak ele alacağımız pankreas adacık hücresi transplantasyonu ise hâlihazırda uygulanmakta olan ekzojen insülin terapisine nazaran daha geniş kapsamlı ve devamlı glukoz kontrolü vaat etmektedir. Temel prensip kadavradan elde edilen pankreastan insülin salgılayan adacık hücrelerinin izole edilerek diyabet hastasının karaciğerine nakledilmesi şeklinde açıklanabilir. Böylece tam organ nakline nazaran invazyon ve komplikasyon riski azaltılmış olmaktadır. Bu uygulamanın klinik komplikasyonlar açısından geleneksel pankreas veya pankreas-böbrek transplantasyonuna üstünlüğü gözlense dahi; verici pankreas temini, adacık hücrelerinin izolasyonu, uygulama sırasında kullanılan immünosüpresörlerin yan etkileri ve uzun vadede transplante hücrelerde tespit edilen fonksiyon kaybı kafalarda soru işaretine sebep olan konulardır. Günümüzde daha çok akademik ortamlarda gerçekleştirilen bu uygulamanın çeşitli aşamalarında yaşanan açmazlar; geliştirilen yeni yaklaşımlarla sürekli yoklanmakta ve adacık hücre transplantasyonunu optimize etmeyi amaçlayan genel strateji de bu çerçevede yoğunlaşmaktadır.

24

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 9

HAFIZA TEKNİKLERİ Salise Mesude Uzun, Hatice Şule Yıldırım, Kübra Sünbül Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof. Dr. Şenol DANE

Bu konuyu seçmemizdeki amaç; hafızanın, üzerinde birçok araştırma yapılan ve hala daha tam olarak anlaşılamamış, her kesimden insanın ilgisini çeken,yeni gelişmelere açık bir konu olmasıdır. Ezberleyememek, öğrendiğimiz bilgileri çabucak unutmak tüm öğrencilerin özellikle de biz tıpçıların en büyük sorunudur. Araştırmamızda bu sorunu çözmeye yardımcı olabilecek çarpıcı ve aynı zamanda da yararlı yöntemleri tanıtmaya çalışacağız. İnsanların ortak meselelerinden biri, hafızayı güçlendirmek ve önemli bilgileri unutmamaktır. Bununla alâkalı, zihnimize şu sorular gelmektedir: Bilgiler beyne nasıl kaydedilir? Hızlı ve kolay öğrenme nasıl sağlanabilir? Öğrendiklerimizi unutmamanın ve kolay hatırlamanın çareleri var mıdır? Bilgilerin -unutulsalar bile- hafızadan silinmemeleri neye işaret eder? Hafızanın anatomi ve fizyolojisi a)Beyin -Ön lob: Planlama,organizasyon,kişilik,davranış,duygular,bilinçli düşünce,konuşma,hafıza,motor beceriler,konuşma üretimi -Parietal lob: Duyusal girdilerin işlenmesi,vücut oryantasyonu -Oksifital lob:G örsel algılama ve yorumlama -Serebellum: Kol ve bacaklar ile hareketlerin koordinasyonu -Temporal lob: Duyma ve dil algılaması bellekten geri çağırma -Korpus Kallosum: Sağ ve sol loblar arasındaki bağlantıyı sağlar -Beyinsapı: Beynin omuriliğe bağlandığı alt bölümü.Nefes almayı,sindirimi,kalp hızını ve kan basıncını düzenler. Medulla Oblongata: Omurilik ile beyin arasındaki ara istasyon.Aynı zamanda öksürme,yutkunma ve kusma gibi refleksleri de kontrol eder. -Ortabeyin: İşitsel ve görsel bilgileri içerir -Talamus: Kortekse hangi duyusal bilgilerin ulaştığını belirleyen filtre -Hipotalamus ve Hipofiz Bezi: Hipotalamus, hipofiz bezinden gelen horman salgılarını kontrol eder. Hipofiz salgılarıyla beraber cinsel üreme,yeme-içme,büyüme ve vücut saatini idare eder -Pons: Beyinin farklı bölümlerini birbirine bağlayarak köprü görevi gören mekanizma. Solunum merkezi burda bulunur 2)Hafıza teknikleri Yaşananların, öğrenilenlerin geçmişle münasebetini şuurlu olarak saklama gücü olarak tarif edilen hafıza, beynin fonksiyonlarından biridir. Dışarıdan ve içeriden gelen uyarıların kaydedilip işlenmesinde ve hatırlanmasında beynin bir bölümünden ziyade tamamı vazife görür.

25


SÖZEL BİLDİRİ: 9

Hafızamızı daha iyi kullanmak için bazı metotlar vardır: Akrostiş metodu, bağlama metodu, yerleşim metodu, asma metodu(rakam-şekil metodu),fonetik alfabe metodu… Akrostiş metodu: Hafızaya alınmak istenen cümlelerin ilk harfleri kullanarak anlamlı veya kafiyeli, hafızada daha kalıcı olan başka bir kelime veya cümle oluşturma işidir. Bağlama metodu: Bu metotla hafızaya alınmak istenen bilgilerin sunulan sırasına göre hafızaya alınması bu metodun ana noktasını oluşturmaktadır Yerleşim Metodu: En eski hatırlama hafızaya alma tekniği budur. M.Ö. 500 yılan kadar uzanan bir hikayesi vardır. Asma metodu: 17. yüzyılın ortalarında Henry Herdson tarafından geliştirilmiştir. Bu metotta rakamlar benzediği bazı nesneler ile temsil edilir. Fonetik Alfabe Metodu: Bu metodun temeli isminden de anlaşılabileceği gibi yeni bir alfabe oluşturmaya dayanır. Bu alfabeye de “fonetik hafıza alfabesi” ismi verilir. 3)İlginç deneyler Hafızayı Güçlendirici Spor, Kalorileri Azaltmak İçin Bir Neden Daha Güçlü Bir Hafıza, Elektriksel Uyarım ile Görsel Hafızayı Geliştirmek…

26

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 10

EKRANA MARUZİYET SÜRESİNİN ÖĞRENCİLERİN DERS BAŞARISINA ETKİSİ Aslınur Kurşunel, Betül Korkmaz, Selma Yıldırım, Büşra Bulut Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Mansur Tatlı

Günümüz gelişen teknolojisiyle birlikte televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi teknolojik cihazlar hayatımızda büyük bir yere sahip olmuştur. İnsanlar günlük koşuşturmaca içinde bile bunlara gereğinden fazla vakit ayırmaktadır. Bu gereksiz yere vakit öldüren cihazların, çocukları da etkilememesi kaçınılmazdır; dersleri, davranışları, sağlıkları, değişik aktiviteleri vb. Bizler grup olarak bu durumun ders başarısına ve fiziksel aktiviteye olan etkisini araştırdık. Umuyoruz ki, gelecekte yapılacak çalışmalar doğrultusunda ekranın diğer etkileri ve sonuçları ortaya konacaktır. Bu sayede insanımız daha bilinçli hale gelecek ve ona göre önlem alacaktır. Çalışmamızda ekrana maruziyetin ilköğretim 2. kademe öğrencilerinin ders başarısına ve fiziksel aktivitelerine etkisini araştırdık. Bu doğrultuda 6., 7., ve 8. sınıf öğrencilerine anket uygulayarak objektif bir sonuç elde etmeye çalıştık. Anketleri ülkemizin değişik bölgelerinde toplam 16 ilde 2200 öğrenciye uygulama olanağı bulduk. Bu sayede köy, kasaba, ilçe, il, özel okul, devlet okulu ayrımı yapmaksızın ülkemizdeki bütün öğrencileri temsil edecek şekilde gerçekçi bir sonuç elde etmeye çalıştık. Anketlerimizde öğrencilerden boy, kilo, yaş, cinsiyet gibi kişisel bilgilerini, günlük kendilerinin ve ailelerinin ne kadar televizyon izlediklerini, günlük bilgisayar, dvd, cep telefonu vb. ne kadar vakit ayırdıklarını, günde ne kadar spor yaptıklarını, ne kadar ders çalıştıklarını ve bir önceki yıla ait karne notlarını ve eğer girmişlerse SBS puanlarını yazmalarını istedik. Anket verilerini SPSS 16.0 programı yardımıyla değerlendirdiğimizde öncelikli olarak istatistiksel olarak anlamlı olan parametrelerden bazıları şunlardır: • TV seyretme süresi ile çocuğun ders başarısı (SBS puanı) arasında negatif korelasyon vardır • Erkek ve kızların ekran süreleri birbirinden farklıdır • Erkek ve kızların ders başarısı oranı birbirinden farklıdır • Sınıflar arasında ekran süreleri birbirinden farklıdır • Şehirler arasında ekran süreleri birbirinden farklıdır • BMI daha yüksek olanlar daha fazla ekran süresine sahiptirler ….gibi Yapılan çalışmanın örnekleminin çok geniş olması ve çıkan istatistiksel analizlerin çoğunda p<0,001 olması yaptığımız çalışmanın değerini ortaya koymaktadır.

27


SÖZEL BİLDİRİ: 11

YETİŞKİN DİŞİ RATLARDA CEP TELEFONUN ÖĞRENME ÜZERİNE ETKİSİ Caner Mesut Mataracı, Müberra Güner Rize Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2

Giriş: Bu gün cep telefonları dünya nüfusunun yaklaşık % 80’ni tarafından kullanılmaktadır. Türkiye ve Avrupa ülkelerinde, GSM iletişim sistemlerinde (Global System for Mobile Telecommunications) cep telefonları genellikle 900 megahertz (MHz) frekansta çalışmaktadır Cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik alanın(EMA) zararlı etkileri gösterilmiştir. EMA hücre fizyolojisinin değişmesine neden olduğu ve bu durumun lösemi, göğüs kanseri ve beyin tümörü riskini arttırdığı iddia edilmektedir. Ayrıca EMA’nın insanlarda baş ağrısı şikâyetlerini arttırdığını, EEG ve uyku safhalarını değiştirdiği de bildirilmiştir. Yapılan çalışmalar da konuşma esnasında yayılan radyasyonun değişik formlarına (iyonize veya UV-radyasyon) veya 900 MHz EMA etkisine maruz kalan kişilerde geriye dönebilen ya da dönmeyen etkilerin oluşabileceği iddia edilmektedir. Bu nedenle EMA etkisi ile farklı sistem, organ, doku veya hormonlar arasındaki ilişkiyi araştıran birçok çalışma yapılmıştır. Hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen cep telefonlarının yakın olarak kullanıldığında(50 cm uzaklıkta) öğrenmeye etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamızda toplam 14 tane dişi Wistar albino rat kullanıldı. Kontrol ve deney grubu olmak üzere iki grup oluşturuldu. Amacımıza uygun olarak 45 gün boyunca her gün saat 19.00-20.00 arasında 1 saat cep telefonu konuşma modunda olacak şekilde rat kafesinden 50 cm uzaklıkta EMA’ya maruz bırakıldı. Ratlar 45 gün sonra pasif sakınma testine alındı. Sonuçlar Mann–Whitney U ile karşılaştırıldı. Sonuç: Deney ile kontrol gruplarının sakınma latensi karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Tartışma: Cep telefonlarının sinir sistemi üzerinde yaptığı hasar birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak öğrenme açısından 50 cm uzaklıkta tutulduğunda cep telefonlarının öğrenmeye zararı olmadığı görülmüştür. Elde ettiğimiz sonuç öğrenme ile ilgili diğer çalışmalarla uyum içerisindedir. Ancak çalışmamızda sadece pasif sakınma testi uygulanmıştır. Diğer öğrenme testlerinin yapılması ve öğrenme merkezi olan hipokampustaki nöron dejenerasyonu ile nöronlar arasındaki öğrenmenin göstergesi olan sinaps sayısını azalıp azalmadığının araştırılması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

28

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 12

SEREBRAL LATERALİZASYON Merve Özkan, Esra Büşra Yüksel, Beyza Sönmez, Asiye Yıldız, Elif Yakut Fatih Üniversitesi T��p Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Şenol Dane Vücudumuzda sağ sol arasında farka veya bir yapı ya da fonksiyonun bir tarafta daha fazla ortaya çıkmasına lateralizasyon denir. Mesela kalbin solda, karaciğerin sağda olması somatik anatomik bir lateralizasyon olarak kabul edilebilir Serebral lateralizasyon ise santral sinir sisteminin iki tarafı arasındaki anatomik veya fonksiyonel farklılıklar anlamına gelmektedir. Sol hemisfer konuşma, sağ hemisfer ise görsel yetenekler (resim, mimari, geometri vs) için özelleşmiştir. Hemisferlerden birinin diğerine göre daha ağır olması anatomik bir lateralizasyon olmakla birlikte, el tercihi fonksiyonel bir serebral lateralizasyon olarak kabul edilmektedir El Tercihi Yazı yazmak, çatal bıçak kullanmak vs gibi çeşitli el işlerini yapmak için sağ ya da sol elin tercih edilmesi olarak tarif edilir. Tercih edilen ele aynı zamanda dominant el de denilmektedir. El Tercihi – Cinsiyet İlişkisi Geschwind, Galaburda ve Behan’ın teorisine göre el tercihi in utero testosteron seviyeleri ile ilişkilidir. Bu teoriye göre, in utero yüksek testosteron seviyeleri solaklığa sebep olmaktadır. Onlar testosteronun sol hemisfer gelişmesini baskılayarak onun dominantlığını ortadan kaldırdığını yani dominantlığın soldan sağa geçmesine sebep olduğunu iddia ettiler Yapılan birçok çalışmaya göre erkeklerde solaklık kadınlara göre daha fazladır. Bourassa, McManus ve Bryden (1996) kendilerinden önce yapılan 21 çalışmayı bir meta analize tabi tuttular. Bu çalışmalara dâhil edilmiş olan 9480 erkek ve 8899 kadın ile ilgili cinsiyet-ellilik ilişkisi şöyledi: Erkeklerde sol ellilik insidansı kadınlara göre 1.314 kat daha fazla idi. El tercihine benzer şekilde göz, kulak ve ayak dominansları da bildirilmiştir. Annett (1985) sağ elliler arasında sağ gözlüler oranının sol elliler arasındaki sağ gözlüler oranından fazla olduğunu rapor etti. Bu çalışmaların sonuçlarına göre el tercihi ile göz tercihi arasında zayıf bir ilişkinin varlığını söylemek zor değildir. Göz Tercihi – Cinsiyet İlişkisi Bourassa, McManus ve Bryden (1996) kendilerinden önce yapılan 21 çalışmayı meta analize tabi tuttular. Bu çalışmalara dâhil edilmiş olan 9480 erkek ve 8899 kadın ile ilgili cinsiyet-göz tercihi ilişkisi şöyledir: Kadınlarda sol gözlülük insidansı erkeklere göre 1.153 kat daha fazla idi. El Tercihi, Göz Tercihi Ve Hastalıkları Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda yapılan bir çalışmada otizmli çocuklarda sol ellilik, sol gözlülük ve çapraz (crossed) el-göz dominansı oranlarının normal topluma göre daha fazla olduğu bulundu. Yine Psikiyatri Anabilim Dalı ile birlikte yapılan bir çalışmada şizofren toplumda iki ellilik, sol gözlülük ve çapraz el-göz dominansı oranının normal topluma kıyasla daha yüksek olduğu bulundu. Kulak Asimetrisi Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda yapılan bazı çalışmalarda sağlaklarda sağ kulak ve solaklarda sol kulak avantajı olduğu bulundu. Bunun kraniofasial morfolojik asimetri ile ilişkili olabileceği iddia edildi. Ayrıca şizofrenlerde bu işitme asimetrisinin azaldığı ve hatta tersine döndüğü rapor edildi. Serebral Lateralizasyon Ve İmmun Asimetri Geshwind-Galaburda solaklarda kanser insidansının az, lenfoma insidansının fazla olduğunu rapor ettiler. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda yapılan bir çalışmaya göre zona zoster solaklarda daha az ve insanların sol taraflarında daha sık olarak ortaya çıkmaktadır. Bilindiği üzere Zona tek taraflı bir hastalıktır. Aynı virüs tarafından oluşturulmasına rağmen suçiçeği çocuklarda bilateral ancak zona unilateral bir hastalıktır. Nerdeyse bilateral hiç olmamaktadır. Özellikle kadınlarda sol tarafta immun sistemin daha baskın olduğu bulundu. Nazal Siklus Ve Otizm: Otizmli çocuklarda sol ellilik, sol gözlülük ve sol burun dominansının daha fazla olduğunu rapor edildi.

29


SÖZEL BİLDİRİ: 13

ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL KONULARA VE ÇEVRELERİNE DUYARLILIKLARININ ÖLÇÜLMESİ Enes Efendioğlu Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dönem 1

Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitimine devam eden öğrencilerin üniversitenin geneli, sosyal ve fiziki imkânları, halen gündemde olan ve sağlık çalışanlarını yakından ilgilendiren Tam Gün Yasası’na bakış açıları ve yorumlamaları ve kendileri ile ilgili konularda düşüncelerinin anlaşılması amaçlandı. Çalışma Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu’nun onayı ile yapılan ve 135 tıp fakültesi öğrencisinin sosyal ve akademik durumları ve fakülte ile olan ilişkilerinin çeşitli sorular ile sorgulandığı bir anketi açıklamakta ve yorumlamaktadır. Ankette yer alan sorulardan bir kaçı şöyledir: “Toplumumuzda sağlık çalışanları sizce yeterince saygı görüyor mu, yeterince gelir elde edebiliyor mu?”, “Tam Gün Yasa Tasarısı sizce çözüm olacak mı?”, “Mezuniyetinizin ardından uzmanlığınızı yurtdışında yapmayı düşünür müsünüz?”, “Bir tıp fakültesi öğrencisi olarak kendinize yeterince vakit ayırabildiğinizi düşünüyor musunuz?” Çalışmamız bunlar gibi toplamda 25 sorudan oluşmaktaydı. Anket çalışmasının tamamlanmasının ardından, sonuçlar bilgisayar üzerinden değerlendirildi. Literatürde, öğrencilerin eğitimi ve üniversitelerini değerlendirmesini konu alan çalışmalar çok nadirdir. Bu çalışmadan, bu tarz çalışmaların sıklıkla ve daha kapsamlı olarak yapılması ve eğitimin öğrencilerin ihtiyaçları doğrultusunda sürekli güncellenmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

30

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 14

OSMANLI’DA TIP BİLİMİ Uğur Türkmen, Yasin Çakar, Alperen Güver, Ahmet Turan Karakuş Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci İslam âlimleri tıp alanında Yunan kaynaklarından çok faydalansalar da sadece bununla sınırlı kalmayıp; Çin, Irak, Mısır, Hindistan gibi ülkelerden kitaplar toplayarak geniş bir temele dayanan tıp ilmini kurmuşlardır. İslam tıbbı, bizzat Peygamberimiz’in (sav) çeşitli hastalara maddi ve manevi tavsiyelerini bulunduran sözleriyle başlar. Bu sözler “Tıbb-ı Nebevi” adı altında kitap haline getirilmiştir. Osmanlı’nın ilk dönemindeki tıbbı etkinlik İslami tıp anlayışı çerçevesinde ortaya çıkmış ve çok uzun süre bu niteliğini korumuştur. Sonraları ise Batı tıp anlayışına yönelmiştir. Dört Humor Sistemi Osmanlı tıbbında tedavi de “Dört Humor” (hılt, suyuk) teorisi kabul görmüş ve kullanılmıştır. Bu teori Eski Yunan medeniyetinde doğmuştur. Bu sisteme göre; Makrokozmoz (kâinat ), dört ana unsurdan meydana gelmektedir; “Hava, Su, Toprak, Ateş”. Ve bu temel cevherlerin; “ Sıcak, Soğuk, Yaş, Kuru” unsurları vardır. Ateş (kuru ve sıcak), Su (soğuk ve yaş) , Toprak (soğuk ve kuru) , Hava (Sıcak ve nemli (yaş) ) . Aynı şekilde Mikrokozmoz(insan vücudun)’da da humor sistemi vardır. Bu humorlar (hıltlar) ; “Kan, Balgam, Sevda, Safra”. Ateş (sıcak ve kuru) safraya, hava (sıcak ve yaş) kana, Toprak ( soğuk ve kuru) sevdaya, Su (soğuk ve yaş ) balgama karşılık gelmektedir. Vücuttaki bu dört hıltın dengeli bileşimi sağlığa işaret ederdi. Aynı şekilde mevsimler, renkler, hastalıklar, yiyecek ve ilaçlarda da bu soğuk, sıcak, kuru, yaş unsurları kullanılarak tedavi belirleniyordu. Osmanlı’da Tıp ve Sağlık Kuruluşları Osmanlı-Türk tıbbı yapısal bakımdan tam anlamıyla Anadolu Selçukluların mirasçısı olmuştur. a-) Darüşşifalar Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, müstakil bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak inşa edilmişlerdi. Külliyenin medresesinde teorik tıp dersi alan öğrenciler, darüşşifalarda da pratik eğitimi görüyorlardı. Bunlardan önemli olan bazıları; Süleymaniye Darüşşifası; İstanbul’da ilk defa, öğrencilerin ihtisas yapabilecekleri Tıp Medresesi adıyla bir kuruluş olması Merkezi bir ilaç deposu bulundurması, Estetik değeri çok yüksek bir külliyenin varlığı, Dünyanın en önemli yazma eseri kütüphanelerinden birini bulundurması yönüyle önemlidir. Edirne Darüşsifası; Dünyada ilk defa merkezi sistem dediğimiz yeni bir hastane mimarisi kullanılması (Hasta odaları merkezdeki kapalı bir avluyu çevrelemektedir. Böylece az bir bakıcıyla çok hastaya bakılabilmektedir.) Müzikle tedavi yapılması ve ayrı bir eczanesi olması yönüyle önemlidir. Darüşşifalar 19.yy’ın ortalarında batı tarzı hastanelerin kurulması ve batı tarzı tıp eğitiminin başlamasına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür. b-) Cüzzamhaneler Cüzzam; Hansen basili adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir hastalıktır. Özellikle Haçlı seferleri döneminde çok yaygınlaşmış ve Orta çağda en korkutucu hastalıklardan biri olmuştur. Avrupalılar bu hastaları dışlayarak toplumun dışına yitmişlerdir. Müslümanlar ise (Hz. Muhammed’in “Bulaşıcı hastalık çıkan yere gitmeyin, hastalık çıkan yerde iseniz, dışarı çıkmayın.” sözü doğrultusunda) cüzzam hastalarının diğer hastalardan farklı olarak özel hastanelerde korunmalarına ve mümkün olduğunca tedavi edilmelerine imkân sağlamışlardır. Cüzzamhaneler ile Hastalığın yayılması önlenmiş. Hastaların tedavi ve ihtiyaçları karşılanarak kalan ömürlerini rahat ve huzurlu bir şekilde geçirmesi sağlanmıştır. Osmanlı’da Hekimler Osmanlı yönetimi hekimliğe önem verirdi ve bizzat ilgilenirlerdi. Darüşşifa başhekimleri Saray tarafından atanırdı ve Osmanlı yönetimi Süleymaniye Tıp Medresesi’ndeki eğitimle ilgili gelişmeleri yakından takip ederdi. Hekim tayininde iyi ve tecrübeli bir hekimden beklenen; Teşhis ve tedavide dört humor teorisini uygulamakta tecrübeli olması Hastanın yapısını ve durumunu doğru belirleme, ilaçlarını vermede ustalaşmış olması Teoriyi pratiğe, pratikten öğrendiklerini tecrübeye katabilmesidir. ( KAYNAK; Tarihte Osmanlı Bilim ve Teknolojisi )

31


SÖZEL BİLDİRİ: 15

SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI Fatmanur Demirol, Ayşenur Çimen, Zainab Saad Yusuf, Fatma Zehra Nükte, Nazym Bashkenova Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Genel anlamda hastane olan darüşşifalar halkın sağlığı ile ilgilenen ve hoca talebe ilişkisi içinde tıp eğitimi veren müesseselerdir. İlk darüşşifa, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1470’de kurulan Fatih Külliyesi’nde bulunmaktadır. Süleymaniye Külliyesi Sultan Süleyman külliyeyi, büyük bir yangın sonucu yıkılan Eski Saray’ın arazisi üzerine “Ser mimarânı hazreti şehriyarî” Sinan Ağa’ya yaptırmıştır. (1550-1556) Külliye, merkezinde cami olmak üzere çevresinde sıbyan mektebi, dört medrese darülhadis, darülkurra(Kur’an okuma yeri) tıp medresesi, darüşşifa imaret, kütüphane hamam, sebil(hayır çeşmesi) tabhane(iyileşmek üzere olanların bulunduğu yer) mülazım(stajyer) hücreleri 36 göz dükkandan meydana gelmiştir. Kadronun Görevleri ve Özellikleri Darüşşifadaki doktorların hepsi alanında uzman, zeki, hassas, icad fikrine sahip, tecrübeli ve tedbirli kişilerdi. Tıp Medresesi’nde müderris olacak zat Eflatun ve Aristo gibi âlim, Galien kadar güçlü bir hekim olmalıydı. Cerrahların diş çekimi, yara çıban iyileştirilmesi, urların ve fıtıkların düzeltilmesi, kan alma, merhem ve fitil koyarak cerahatların kapatılması gibi görevleri vardı. Orduya hekim ve cerrah kadro olarak ilk defa Kanunî Sultan Süleyman zamanında girmiştir. Darüşşifada üst katta bir koridor üzerine sıralanmış 12 oda Tıp talebeleri tarafından işgal olunur. Odalarda sokağa açılan birer pencere, birer dolap, birer minder bulunmaktadır. Sultan Süleyman’ın medreselerle darüşşifa için vakfettiği para; Sömbeki, İstanköy (Cos), Sakız ve Rodos adalarındaki 222 köy, 30 mezra 2 mahalle, 7 değirmen 2 iskele, 2 dalyan(balık avlama yeri) 1 çayır, 2 çiftlikten geliyordu. Süleymaniye’de Eğitim Süleymaniye Tıp Medresesi ve Darüşşifası’nın Türk Tıp Tarihi’nde ayrı bir önemi vardır. Çünkü o zamana kadar hastanelerde yapılan tıp eğitimi, Süleymaniye Külliyesi’nde hastane dışında ayrı bir medresede yapılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde tıp eğitimi, medrese eğitim sisteminde bulunan derslerin tamamlanmasından sonra başladığından, Süleymaniye Tıp Medresesi’nde okumak isteyen öğrenci önce ibtida-yı dahil ve hariç medreselerinde okurdu. Klasik tıp eğitiminde de müzik, astronomi, mantık, aritmetik, geometri, ahlak ilimleri mutlaka öğretilmekteydi. Ayrıca Tıp öğrenimi haftada dört gündü. Süleymaniye Tıp medresesi’nden mezun olan doktorlar medrese eğitimi de gördüklerinden devletin siyasî mevkilerine, şeyhülislamlığa, hatta vezirlik makamına kadar yükselebiliyorlardı. Süleymaniye’de tıp eğitimi görenler danışmend, muid, üçüncü doktor olarak yavaş yavaş yükseliyorlardı. Tıp Medresesi’nde müderris, Darüşşifa’da baş doktor olabiliyorlardı. Okutulan kitaplar İbn-i Sina: el-Kanun fi et-Tıbb İbn-i Nefis: Mucez el-Kanun 32

Bunların yanı sıra başka arapça asıllı ve sınırlı sayıda da çevirmeler okutulurdu. Ders programına dair ise kayıtlı bir bilgi bulunmamaktadır. Darüşşifaya her türlü hastalığa yakalananlar kabul ediliyordu. Hatta akıl hastaları için ayrı bir yer vardı. Darüşşifa çok geniş ve ferahtı. Yatan hastalardan

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


başka ayaktan da hastalara bakılır, yani poliklinik yapılırdı. Hastaların ilaçları da hastaneden sağlanırdı. Halka ücretsiz bakılırdı. Hekimler bütün gün çalışırdı. Süleymaniye’de Çalışan Doktor ve Müderrisler Ahi Ahmed Çelebi, Reisületibba Ömer, Mehmet, Abdurrahman, Ebulesad Ahmed, İkinci hekim Mehmet, Üçüncü hekim Ahmet, hekim İsmail, Cerrah Süleyman, Abdurrahman, Mehmed, İbrahim Halife, Ahmed Halife, Hacı Halil, Cerrah Ebubekir, İshak, İsmail Halife, Hafız Mehmed Halife, Ayaşlı Şaban Şifaî, Gevrekzade Hafız Hasan, Feyzi Mustafa Efendi, Mustafa bin Ahmet Son zamanlarda ise Halepli Mehmed Nasip, İbrahim, Mustafa, Hacı Halil, Seyid Mustafa bin Mehmed, Ahıskalı Sakıp, Tahir bin Abdullah, Mehmed Said, Hafız Mehmed, Salih İbrahim ve Kastro görev yapmıştır. Darüşşifanın Sonu Süleymaniye’yi söndüren 1843’te Bezmiâlem Valide Sultan Hastanesi’dir. 200 yatak üzerine inşa edilen bu hastaneye delilerden başka Süleymaniye’nin bütün hastaları nakledilmiştir. 1850’de deliler arasında kolera çıktığında hepsi Üsküdar’daki Toptaşı’na nakledilmiştir. Darüşşifanın yeri bir müddet saraçhane olarak kullanıldıktan sonra 1862’de askerî matbaa buraya taşınmıştır. Cumhuriyet Dönemi’nde de uzun süre askerî matbaa olarak kullanıldıktan sonra yatılı okula dönüştürülmüştür. Tıp Medresesi ise doğumevine çevrilmiştir. Dolayısıyla her iki yapı orijinal mimarisinden çok şey kaybetmiştir. Şimdilerde ise darüşşifa restorasyondadır. Süleymaniye Darüşşifası’nın etkin olduğu yıllarda Hollanda’da yılda sadece üç tıp öğrencisi lisans eğitimini tamamlıyordu. Rusya’da yüzyıllar boyu hekimler yalnızca saraya ve soylulara hizmet veriyorlardı. Halk ise rahipler, şifalı bitkilerden anlayan kadınlar tarafından tedavi ediliyorlardı. Avrupa’da da tıp eğitimi vardı. Ancak tıp bilim olarak değil de şeytan çıkarma vs. şeklinde düşünülüyordu. Mesela trepanasyon o zamanlarda kafatası içine girmiş kötü ruhun veya delilik taşının dışarı çıkması için delik açmaktı.

33


SÖZEL BİLDİRİ: 16

IBNÜ’N-NEFİS (1210?-1288) Medine Çetin, Yasemin Çalışkan, Şeyma Esra Sezer, Hatice Nur Karakılçık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Tarihimizde birçok buluşun kökeni İslam ve Türk bilim adamı kökenli olmasına rağmen Avrupa da geliştirilmiş olması hasebiyle bilinen pek çok buluş onlara ithaf edilmiştir. Tam olarak doğum tarihi bilinmemekle beraber 1210’da doğduğu tahmin edilen akciğerler ile kalp arasındaki küçük kan dolaşımını açıklayan Arap hekim İbn’ün Nefis; bu yönüyle tıp tarihinde bir ilk olmuştur. Asıl adı Alaaddin Ebu’l Âla Ali bin Ebu’l Hazm’tir. Şam’da doğan alim 1288 de yaklaşık 80 yaşında Kahire de vefat etmiştir. Evi ve kütüphanesini Mansuri Hastanesine vakfetmişti. ‘’Mısır tabiplerinin başkanı(rais atibba mişr)’’ünvanıyla Kahire’deki ünlü Nasıri Hastanesi’nde pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Talebeleri arasında en meşhuru cerrahlığa dair eser olan Al-Carrah eserinin müellifi İbn el Kuff tur.Ayrıca edebiyat , mantık , fıkıh bilgisiyle de değerini kabul ettirerek Mesruriye medresesinde fıkıh dersleri vermekle görevlendirildi. İbn sinanın yapıtlarına ilişkin açıklama ve yorumlamalarıyla tanınmıştır. Ardından da Muhiddin elTatavi adında Mısırlı bir hekimin 1924 tarihli bir tez çalışmasında anatomide çığır açacak nitelikteki öncü çalışmaları değerlendirilmiş ve adı daha çok duyulmaya başlamıştır. İnb sin anın ünlü yapıtı el-Kanun fit tıb ın açıklamasını şerh ve özetini veren bir dizi inceleme,16.yyda Osmanlı hekim ahî Ahmed Çelebi tarafından mucezül Kanun adıyla Türkçe ye çevrilmiştir. Batı tıbbına da temel kaynak olan bu yapıt, ilk kez 1828 de Hindistan da basılarak çeşitli dillere aktarılmıştır. Ibnun nefis in göz hastalıklarına ilişkin bilgileri içeren Kitabül Muhazzeb fil-Kuhl adlı bir yapıtı Hippokrates ve Huneyn b.İshak’ın yapıtlarına ilişkin incelemeleri, HzMuhammed’in (sav) yaşamını ve hadis ilkelerini konu alan kitapları günümüze ulaşmışsa da kaynaklarda başyapıtı olarak anılan Kitap’üş Şamil fit-Tıb adlı tamamlanmamış çalışmasının el yazmaları bulunamamamıştır. İbnun nefis in İbn Sina nın Teşrih adlı yapıtını konu alan Şerh-i Teşrih-i İbn Sina adlı el yazmalarını inceleyen Muhiddin el-Tatavi nin savına göre tıp tarihinde küçük kan dolaşımını oldukça doğru biçimde tanımlayan ilk bilgin İbn’un nefis tir. 13.yy da egemen olan İbn Sina ve Galenos un öğretilerine aykırı olarak kirlenmiş kanın akciğerlere giderek temizlendikten sonra kalbe geri döndüğünü savunan İbnun Nefis in çalışmasını Batı tıbbı ancak 16.yy da öğrenmiş küçük kan dolaşımının keşfi de büyük bir olasılıkla İbnun Nefis ten yararlanan Colombo ve Servetus un adıyla tıp tarihine yazılmıştır. Mısırlı tabib Muhittin Nefis Oğlunun Miguel Serveto (1505-1553) den tam 300 sene önce akciğer dolaşımının bulunduğunu ispat eden almanca bir makalede bildirmiştir. Miguel Serveto aslen Endülüslü ve o vaktin üsülünce Teoloji, tatabet öğrenen bu zat Hristiyanlığı aslı halince irca etme adiyle Frankfort Ammayn’de 1553 te latince bir kitap yayınladı. Orada ancak on sayfalık bir yazı ile küçük deveranın olması icabettiğini bildirdi. Avrupa Tıp Tarihçilerinin Serveto’ya verdikleri küçük deveranı bulma şerefi aslında Suriyeli hekim Nefis Oğluna aittir. M. Serveto, kitabındaki bu iddia yüzünden Cakviniste’ler tarafından muhakeme edilerek 27-1-1553 te 998 kitabıyla birlikte ve Zındıklıkla ittiham olunarak İsviçre’nin Cenevre şehrinde diri diri yakıldı.

34

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 17

FARKLI MÜZİK TÜRLERİNİN EEG DALGA BANTLARI VE KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Celal Er, Hilal Küçükkahraman, Işın Sönmez, İrfan Yaman, Merve Altan, Merve İskenderoğlu, Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Erdamar, Doç.Dr. Sinan Canan AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız müziğin insana olan etkisini kan markırlarından ve beyin dalgalarından yararlanarak incelemektir. YÖNTEM: Sempatik ve parasempatik sistemden salınan enzim ve hormonlar bireyin emosyonel durumuna şekil vermektedir. Seçtiğimiz 3 marker(IgA, Adrenalin, Serotonin) bu sistemlerin aktivasyonu veya inhibisyonu neticesinde salınıp kişinin stres durumu hakkında bilgi vermektedir. Çalışmamızda 7şer kişilik 9 gruba farklı müzik türlerini ve türk musiki makamlarını dinlettik. Müzik dinletisine başlamadan önce ve dinletiden sonra alınan kanlarda IgA, Serotonin ve Adrenalin değerlerini karşılaştırmak üzere labataruvara gönderdik. Ayrıca 20 kişiye 4 farklı müzik türünü 3dklık sessizlikten sonra eş zamanlı seanslar halinde standart laboratuar koşullarında dinlettik. Bütün işlem boyunca deneklerden EEG kaydı aldık. Ham olarak sağ ve sol hemisferin temporalinden ve nabızdan aldığımız verileri kaydettik. Hesaplama kanalları oluşturarak elde ettiğimiz ham verilerden kalp hızı ve 2 hemisferin alfa, beta, teta, gama dalgalarını hesapladık. TARTIŞMA VE SONUÇ: Elde ettiğimiz verilere göre çeşitli müzik türlerinde kişilerin sol beyin dalgaları sağ beyin dalgalarına göre anlamlı artışlar göstermiştir. Klasik müzikle sessizlik halini karşılaştırdığımızda sol beta dalgasında anlamlı artış olmuştur. Sonuçlarımız bu veriler ışığıda tartışılacaktır.

35


SÖZEL BİLDİRİ: 18

AYAK BEDENİN AYNASIDIR Gökçe Yılmaz, Tuğçe Özer, Melis Ertuğrul Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Şenol Dane

36

Hayatta gelişen ve gelişmekte olan birçok mucize arasında yer alan dokunma halen kapısı aralanamamış bir sırdır. Bu sır güncel hayatımızda farkında olmasak da gelip bizi bulmaktadır. Örneğin küçük bir çocuk düştükten sonra gelip annesine ağrıyan yerini gösterdiğinde “Öpeyim de geçsin” deriz. Burada aslında psikolojik etki ile birleşerek gerçekleşen öpme olayı, dokunma ile ağrının kesilmesini sağlamaktadır. Dokunmanın ağrı kesici etkisi ilginç bir mekanizmadır. Beynimizin zaten ağrı azaltıcı bir mekanizması var iken dokunma ile bu biraz daha pekiştirilmiş olur. Günümüzde çoğu hastalıkta tamamlayıcı tedaviler uygulanmaktadır. Refleksolojide bu tamamlayıcı tedavilerden biridir. Yaklaşık on iki bin yıllık bir geçmişi olan bu bilim dalının ilk ortaya çıktığı yer Çin ve Mısır’dır. İnka ve Çin medeniyeti migreni, bel-boyun fıtığını, tiroid ve mide rahatsızlıklarını tedavi amaçlı refleksolojiyi kullanmışlardır. Yakın tarihe baktığımızda 1917’de Dr. Fitzgerald’ın “Zone Therapy or Relieving Pain at Home” isimli kitabı ile modern refleksolojinin temelleri atılmış olup doğuda varlığını sürdüren bu bilim batıya taşınmıştır. Dr. Fitzgerald’ın yayınladığı bu kitap değişik aletlerle birlikte ağrıları eller ve parmaklar ile azalttığından bahsetmektedir. Kökeni çok eski dönemlere uzanan refleksoloji, bir bilim adamı dışında bilim çevrelerinde pek fazla ilgi uyandırmamıştır. Bu doktor da fikirlerini yanında çalışan terapistine açar ve bu iki bilim insanı araştırmalara başlar. Dr. Riley ve terapist Inghamn araştırmalar sırasında teori hakkında birbiri ile tartışırlar. Fakat terapist Inghamn araştırmalar sırasında bu konunun tutkunu olur ve Fitzgerald’ın daha çok ellerle uğraşıp sonuç aldığını görünce, vücudun diğer kısımlarını da araştırma isteği ile dolup ayakları incelemeye başlamıştır. Araştırmalar sonuç vermiş, Inghamn ayak bölgelerini vücuttaki organlarla ilişkilendirerek haritalandırmıştır. Daha sonra ayaktaki hassas noktaları bulmak için çalışmalar yapmış ve hassas noktaları bulmayı başarmıştır. İnghamn’ın bulduğu bu noktalarla birçok sinirsel ve metabolik hastalığın tedavisinde ve bronşit, saman nezlesi nöbetlerinin hafif geçmesine vesile olmuştur. Teorilerini daha da geliştirerek araştırmalarına devam eden Inghamn Dr. Riley’in bu bilim dalının tedavi yöntemi olduğuna kanaat getirmesi ile birlikte bir kitap yazmaya ve seminerler vermeye karar vermiştir. “Stories The Feet Can Tell” isimli kitabı 1938 yılında yayınlamıştır. Araştırmalarına devam eden Inghamn ikinci kitabı olan “Stories The Feet Have Told”’u çıkarmıştır. Bir tutku ile başlayan bu araştırmalar insanların acılarını dindiren ve hastalıklarla mücadelede destekleyici tedavi olan bir bilim dalının ortaya çıkmasına sebep olmuş ve giderek yayılan bu bilim bir ekol haline gelmiştir. Peki, uzak doğudan batıya taşınan bu bilim nedir, hangi mekanizma ile çalışır ve günümüzdeki kullanım alanları nelerdir? Günümüzde destekleyici ya da tamamlayıcı tedavi olarak tıp dünyasında yer alan bir bilimdir. Uzun bir geçmişi olan ve farklı medeniyetlerde uygulanan refleksoloji, ayaklarda bedenin tüm bölgelerine, organlarına ve sistemlerine karşılık gelen refleks noktaları olduğu ve bu noktaların beden anatomisinin aynası olduğu bir sanattır. Yani sinir noktalarını belirli tekniklerle uyarmanın sonucunda sinirsel iletim sayesinde uyarılan bölgenin ilişkili olduğu organın uyarıldığı düşünülmektedir. Özel el ve parmak teknikleri ile uygulanan baskı, stresin azalmasını sağlayarak sinirlerin ve kan dolaşımının uyarılması gibi fizyolojik değişikliklere yol açmaktadır. Hangi mekanizma ile bu fizyolojik değişikliklere yol açtığı konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. Rahatsızlıkların temelinde enerjinin belli bir yerde bloke olması tezi olduğu gibi aynı zamanda stresin dolaşımı yavaşlattığı ve rahatsızlıkların bu sebeple ortaya çıktığı tezi de bulunmaktadır. Farklı tezler bulunsa da Refleksoloji ile vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasının harekete geçirildiği ortak savunulan bir düşünce olmaktadır. Hamileliğin ilk üç ayında tavsiye edilmez ve uygulanmamasına dikkat edilmesi gereken bir terapidir. Bununla birilkte enfeksiyon, ateşlenme durumunda, kanser ve damar tıkanıklığı hastalıkları söz konusu olduğunda kişiye refleksoji uygulanmamalıdır. Ülkemizde hala üniversitelerde bir bilim dalı olarak yer almayan refleksoloji Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre PMS’nin (regl öncesi gerginliğin) %45 oranında azalttığı kanıtlanarak üniversitelerde kendine yer edinmiştir. Ayrıca araştırmalar refleksolojinin hiçbir yan etkisinin olmadığı ve 20 dk gibi bir sürede bile kan dolaşımının %10-15 oranında arttığı görülmüştür.


SÖZEL BİLDİRİ: 19

AYNI OLGUDA İKİ AYRI MATÜR B HÜCRELİ NEOPLAZİ; MULTİPL MİYELOMA VE HODGKİN DIŞI LENFOMA: OLGU SUNUMU Mehmet Murat Zerey, İsmail Solak, Suat Karataş, Mehmet Akif Erdöl, Haci Avcı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Özlem Şahin Balçık, Yrd. Doç. Dr. Işılay Nadir

Giriş: Multiple miyeloma (MM) ve mantle hücreli lenfoma (MHL) diferansiye klonal B hücre neoplazmlarıdır. Sık olmayarak her iki hastalık aynı anda görülebileceği gibi MM seyrinde MHL veya MHL seyrinde MM’da görülebilir. Olgu Sunumu: MS, 69 yaşında kadın hasta, hematoloji kliniğine kolonoskopik biyopsi materyalinde MHL tutulumu saptanması üzerine ileri tetkik ve tedavi amacıyla başvurdu. Öyküsünden son on aydır giderek artan şiddette su gibi, arada kanlı ishal, karında şişkinlik gaz ve ağrı olduğu, son 4 ayda ateş ve gece terlemeleri olduğu, 10 kilo zayıfladığı öğrenildi. Bu şikayetlerle 6 ay önce genel cerrahi kliniğine başvurusunda yapılan değerlendirmede anal fissür saptanmış. Kolonoskopik incelemede aktif internal hemoroid ve anal fissür tespit edilmesi üzerine hemoroidektomi uygulanmış. Şikayetlerinde gerileme olmayan hastanın 6 ay sonra gastroenteroloji kliniğine başvurusunda yapılan kolonoskopisinde rektal polip ve aktif kolit saptanmış. Kolonoskopik biyopsi alınmış. Özgeçmişinde 17 yıllık astım öyküsü ve kolesistektomi operasyonu (2004) olan hastanın soygeçmişinde özellik saptanmadı. Hematoloji kliniğinde evreleme amaçlı kemik iliği biyopsisi ve PET-CT (Pozitron Emisyon Tomografi ve Bilgisayarlı Tomografi) yapıldı. Kemik iliğinde lenfoma infiltrasyonu izlenmezken %30 oranında monoklonal plazma hücresi artışı tespit edildi. Olguya MHL ile birliktelik gösteren MM tanısı konuldu. Her iki neoplasm üzerine etkili vincristin, adriablastin ve deksametazon içeren 3 kür kemoterapinin ardından konsolidasyon amaçlı periferik hematopoetik kök hücre nakli destekli yüksek doz tedavi uygulandı. Sonuç: Olgu iki ayrı matür B hücreli neoplazi birlikteliğinin nadir görülmesi nedeniyle sunuma uygun bulunmuş, güncel tıbbi literatür ışığında tanı ve tedavi yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

37


SÖZEL BİLDİRİ: 20

DİFFÜZ BÜYÜK B HÜCRELİ NON HODGKİN LENFOMA Büşra Çağlar, Fatmagül Baş, Ayşe Kevser Akar Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 Danışman: Prof. Dr. Ali Koşar

AMAÇ:: Bu sunumda, diffüz büyük b hücreli lenfoma tanısı alan yaşlı bir hasta ele alındı. Hastamız terminal dönem lenfoma hastası olduğu için psikolojik durumunu etkilemeyecek ve hastayı yormayacak şekilde aldığımız anemnezler ve hastanın başvurduğu hastanelerden aldığımız bilgiler sonucu literatürde uygulanan tedaviler ve bu hastaya uygulanan tedavi rejimleri araştırıldı. Non Hodgkin lenfoma lenfatik sistemin Hodgkin dışında kalan kanserleridir. Tek bir hastalıktan ziyade bir grup hastalıktan oluşur. Daha çok ekstranodal tutulum öz plandadır. Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma (DBBHL) Non hodgkin lenfomaların %30’unu oluşturan agresif bir lenfomadır. DBBHL’lar ortalama 60 yaş civarında görülürler. Erkeklerde biraz daha sıktır. Hastalığın prognozu IPI (Enternasyonal Prognostik indeks), Morfolojik veriler, immünfenotipleme özellikleri ve Moleküler özelliklere göre değişir. Hastalar kliniğe başvurduklarında genelde ekstranodal tutulum sebepli şikayetleri vardır. Tanı biyopsi ile konur. İmmünohistokimyasal olarak CD19, CD20, CD22 marker’ları pozitiftir. Farklı doku biyopsileri alınır ve tutulumlar izlenir. British Colombia grubunun yaptığı çalışmalar evre I/II , IPI düşük risk hastalarda 3-4 kür R-CHOP kemoterapisi ve hemen ardından yapılan tutulu alan radyoterapinin kemoterapiye göre yaşam süresi ve progresyonsuz yaşam süresini uzattığının gösterilmesinden sonra bu tedavi yaklaşımı standart tedavi seçeneği olmuştur. OLGU:: 65 yaşındaki bayan hasta Aralık 2009’da karın ağrısı, bulantı, kusma, gece terlemesi, kilo kaybı ile Hacettepe Üniversitesine başvurdu. Abdomen BT de patoloji saptanmayan hastada PET BT sonucu yaygın batın içi organ tutulumu ve LAP gözlendi. Splenoktomi yapıldı. Yapılan dalak biyopside immünohistokimyasal olarak CD 20 pozitif bulundu ve diffüz büyük b hücreli lenfoma tanısı koyuldu. Aynı dönemde 5 kür kemoterapi aldı. Önce kemoterapiye tam yanıt veren hastada 3 ay sonra tekrar yaygın tutulum gözlendi ve 2 kür daha kemoterapi aldı. Şubat 2011 de solunum yetmezliği ve pnömoni şüphesiyle fakültemize başvurdu ve yatışına karar verildi. PAAC grafisinde hiler metastaz saptandı ve yapılan torokosentezde eksuda özelliğinde plevral efüzyon tespit edildi. Hasta önce kemoterapiye yanıtsızlığı sebebiyle hastanede gözlem altına alındı ve solunum tedavisi gibi palyatif tedavi aldı. Hastanın alt ekstremitelerinde uyuşma ve hipoestezi şikayetiyle BT çekildi. BT sonucunda bilateral hemisfer atrofisi izlendi. Hasta enfeksiyon sebepli sürekli antibiyotik tedavisi ve replasman tedavisi aldı. Genel durumu iyileşen kan düzeyleri nispeten daha iyi olan hastaya ailesinden onay alınarak standart kemoterapiye yanıtsız hastalarda kullanılan R-ICE kemoterapi başlanmasına karar verildi. Kemoterapi döneminde özellikle trombosit ve potasyum replasmanı yapılan hasta takip edildi.

38

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 21

PERİYODİK ATEŞ, AFTÖZ STOMATİT, FARENJİT VE SERVİKAL ADENİT(PFAPA) SENDROMLU BİR OLGU Dila Deliveli, Yağmur Gizem Kılıç, Başak Tek, Selin Yılmaz, Merve Yüzbaşıoğlu Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 Danışman: Doç. Dr. Ferhat Çatal

Tekrarlayan veya periyodik ateş şikayetine çocuk hekimliğinde nispeten sık rastlanmaktadır. Bir periyodik ateş sebebi olan PFAPA sendromu ise ani başlayan yüksek ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal lenfadenopati ile karakterizedir. Bu periyotlarda yirmi bir – yirmi sekiz günde bir tekrarlayan ve üç– altı gün 39oC’nin üzerinde devam eden yüksek ateş tespit edilmektedir. Genellikle 5 yaşından küçüklerde ve erkeklerde daha sık görülen bu sendrom selim seyirlidir, uzun dönem sekel literatürde yer almamaktadır. Sendromun tanısı diğer olası sebepleri ekarte ederek klinik olarak konmaktadır. Etiyolojide viral ve otoimmün mekanizmalar ileri sürülmekle beraber, kesin nedeni tam olarak bilinmemektedir.Tedavi seçenekleri arasında yer alan steroid tedavisi ve tonsilektomi konusunda henüz bir fikir birliği bulunmamaktadır. OLGU: ki buçuk yaşında erkek hasta, kliniğimize ateş ve öksürük yakınmalarıyla 14.12.2010 tarihinde polikliniğimize başvurdu. Fizik muayenede sol tonsil hipertrofik, dudak kenarında çatlaklar, 2/6 sistolik üfürüm saptandı. İdrar ve gaita tahlillerine bakıldı. Hastaya Zinnat süspansiyon reçete edildi. Hasta ateş ve kusma şikayetleri ile bir gün sonra servise yatış yaptı. Hikayesinde 8 gündür ateş şikayeti olan hasta (maksimum 40o) 7 gün önce doktora başvurmuş ve 4 gün boyunca Penos süspansiyon kullanmış. Ateşlerin devam etmesi üzerine Augmentin-s 600 başlanmış (3 gün) şikayeti devam eden hastaya Zinnat süspansiyon ve tek doz im penisilin başlanmış. Ateşleri düşmeyen hasta ileri tetkik ve tedavi amaçlı hastanemize yatırıldı. Hastanın ateş düşürücülere cevap verdiği gözlendi. Hastada ara sıra öksürük sonrası kusma olduğu ve günde 5-6 kez yeşil renkte, kötü kokulu,kansız ishal görüldü. Hastanın hırılıtılı solunum ve boğaz ağrısı yok.Özgeçmişinde sık tekrarlayan, ayda bir veya iki kez olan 2-3 gün süren ateş şikayeti mevcut. Aşıları tam ve mental motor gelişimi normal bulundu. Kronik kullandığı ilaçlar,kaza, alerji öyküsü yok. SONUÇ: Hastanın geliş fizik muayenesinde genel durum orta, vucut sıcaklığı 38,1 C, nabız 144/dk, kan basıncı 100/60 mmHg, vucut ağırlığı 13,5 kg (50-75 per) olarak saptandı. Tonsilleri bilateral hipertrofik ve hiperemik, akciğer sesleri doğal, organomegalisi yok ve diğer sistem muayenleri normaldi. Hastanın laboratuar incelemesinde HGB = 10.6 g/dL, HCT = 32.9 %, MCV = 87.7 fL, PLT = 344 x10^9/L, WBC = 20.8 x10^9/L Periferik yaymasında nötrofil, monosit, lenfosit hakimiyeti görüldü. Eritrosit sedimentasyon hızı 72 mm/saat CRP = 98.9 mg/L Biyokimya tetkiki normal olarak değerlendirildi. Tam İdrar incelemesinde Lökosit: 2-3 Eritrosit: yok ,İdrar kültürü üreme yok olarak sonuçlandı. Hastanın hipertrofik tonsilline yönelik EBV paneli ve boğaz kültürü tetkiki yapıldı. Sonuçları normal olarak değerlendirildi. Hastaya yatışının 1. gününde sulbaktam-ampisilin IV başlanıldı. Ateşleri 2-3 saat aralıklarla max: 39,7 C olacak şekilde yükselmeye devam etti. Yatışının 2. gününde ateşleri devam eden hastaya IV Seftriakson tedavisi eklendi. 8 gündür ateşi mevcut olan hastaya Kawasaki hastalığı açısından Ekokardiyografi yapıldı. Normal olarak değerlendirildi. Yatışının 3. gününde ateş şikayeti gerilemeyen hastaya PFAPA sendromu düşünülerek oral tek doz prednol yapıldı. Ateş şikayetinin gerilemesi ve genel durumunun iyi olması üzerine hasta yatışının 4. gününde taburcu edildi. Hasta sıklık ateş nedenlerinden FMF ‘den, diğer ateş ve tonsillit yapan nedenlerden ekarte edilerek oral prednizolona yanıt vermesiyle PFAPA sendromu tanısı konuldu.

39


SÖZEL BİLDİRİ: 22

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SELÇUKLU TIP FAKÜLTESİNDE 2010 YILI İÇİNDE TANI ALMIŞ OLAN KARSİNOM OLGULARININ TİPLERİ VE VÜCUTTAKİ LOKALİZASYONA GÖRE DAĞILIMI Sena Yazıcı, Fevzettin Yılmaz Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi, Dönem 3

Amaç Biz bu çalışmamızda; 2010 yılı içinde hastanemizde tanısı konan karsinom vakalarının hangi sistemleri hangi yüzdeyle tuttuğunu, bu karsinomların tipi, hasta yaş ve cinsiyetleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Giriş Kanser dünyada hemen her ülkede mortalite ve morbidite oranları açısından önde gelen sağlık sorunlarından biridir. Yüzyılın başında ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında 7., 8. sıralarda iken bugün birçok ülkede kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci sırada gelmektedir. Kanser tiplerinin dağılımı gelişmişlik düzeylerine bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermekte, aynı ülke içinde de farklı şehirlerde kanser tiplerinin dağılımı değişebilmektedir. Materyal-Metod Hastanemiz Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalı arşivinde yer alan kanser olgularının dökümü çıkarılarak, Eylül 2009-Ocak 2011 tarihleri arasında iğne biyopsisi, endoskopik biyopsi ve rezeksiyon materyallerinin dahil edildiği cerrahi biyopsi materyallerinin kayıtlarından karsinom vakaları retrospektif olarak incelendi. Bu vakaların karsinom tipi , karsinomun bulunduğu yere göre ait olduğu sistem, yaş ve cinsiyetle ilişkisi değerlendirildi. Bu değerlendirmedeki istatistik hesaplamaları SPSS programında chi-square test kullanılarak yapıldı. Bulgular Arşivden taranan 1352 materyalden, karsinom tanısı konan 299 hasta değerlendirmemize alınmıştır. Hastaların 109’u(%36.5) bayan, 190‘ı (%63.5) erkek olup yaş ortalaması bayanlarda 61.68, erkeklerde 60.27 ‘dir. Görülme sıklığını sistemler açısından değerlendirdiğimizde en fazla karşılaşılan karsinomun solunum sistemine ait olduğu (%35.1) , ardından deri karsinomları (%20.1),ürogenital sistem karsinomları(%15.7), gastrointestinal sistem karsinomları (%12.4),meme karsinomları(%10), endokrin sistem karsinomları(%4), diğer karsinomlar (%2.7) olarak saptandı. Türler açısından değerlendirdiğimizde en fazla karşılaşılan skuamöz hücreli karsinom %35,9 , ardından bazal hücreli karsinom(%14), ardından meme duktal karsinom(%6.7), küçük hücreli karsinom(%5.7), tiroid papiller karsinom(%4.3), akciğer küçük hücreli dışı karsinom(%5.7), transisyonel karsinom(%3), renal hücreli karsinom(%2.7), invaziv meme karsinom(%2.7), taşlı yüzük hücreli karsinom(%1.7) olduğu belirlendi. Sistemlere göre cinsiyet değerlendirildiğinde(p=0,05) solunum sistemi karsinomları erkeklerde %51.6, kadınlarda %5.6(p=0,001)endokrin karsinomları erkeklerde %2.1 kadınlarda % 7.4 (p=0.033) olmak üzere bu sistemlerde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. 40

Türlere gore cinsiyet değerlendirildiğinde(p=0.05) küçük hücreli karsinom erkeklerde %8.4, kadınlarda %0.9 (p=0,0001); meme karsinomları erkeklerde %0, kadınlarda %27.8 ; nazofarinks karsinomu erkeklerde %9.2, kadınlarda %3.7 (p=0.013); invaziv karsinom erkeklerde %1.1, kadınlarda % 5.6 (p=0.003); transisyonel karsinom erkeklerde %4.7, kadınlarda %0(p=0.029) olmak üzere anlamlı bir ilişki bulunmuştur. FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


Cinsiyet ayrımı olmaksızın yaşa göre sistemler değerlendirildiğinde yaş ortalamaları : Solunum sistemi karsinomları:59.75 Deri karsinomları:66.25 Ürogenital sistem karsinomları:61.51 Endokrin sistem karsinomları:51.42 Sonuç: Bulgularımıza göre karsinomlar sıklığa göre sırasıyla solunum sistemi karsinomları, deri karsinomları, ürogenital karsinomlar, gastrointestinal sistem karsinomları, endokrin karsinomlarıdır. Solunum sisteminde skuamöz hücreli karsinom erkeklerde kadınlara göre yaklaşık on kat fazla görülmüştür. Solunum sistemindeki karsinomun erkeklerde daha fazla olması, erkeklerde sigara içiminin daha fazla olmasına bağlı olabileceği düşünülebilir. Endokrin sistem karsinomları erkeklere göre kadınlarda yaklaşık üç kat fazla, Küçük hücreli karsinom erkeklerde kadınlara göre yaklaşık dokuz kat fazla, nazofarinks karsinomu erkeklerde kadınlara göre yaklaşık üç kat fazla görülmüştür. Buna bağlı olarak cinsiyete göre karsinom türlerinin farklı oranlarda görüldüğü saptanmıştır. Ayrıca, cinsiyet ayrımı yapmaksızın Konya’da endokrin sistem karsinomlarının diğer sistem karsinomlarına göre daha erken yaşta, deri karsinomlarının ise daha ileri yaşlarda ortaya çıktığı veriler ışığında saptanmıştır.

41


SÖZEL BİLDİRİ: 23

FUNCTIONAL DYSPEPSIA Seray Kılıç, Gizem Açıkgöz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 Danışman: Prof. Dr. Cansel Türkay

Functional dyspepsia is the sense of pain/discomfort in the upper abdominal region that is not due to any organic, systemic or metabolic cause.In this study, we aimed to determine functional dyspepsia prevalence in our region with its distribution according to clinical characteristics of patients and the factors which are considered to be related with functional dyspepsia. Methods: 124 individuals (mean age %87 18-35) replied to our questionnaire including Rome III criteria. 51 of the participants were male and 73 were female. Results: We found the functional dyspepsia prevalence in the city center of Ankara to be %40.3. Distribution of functional dyspepsia (+) patients age groups showed no significant difference but functional dyspepsia was significantly more common in females. Functional dyspepsia prevalence was also significantly higher in persons not eating three regular meals per day. There was a significantly positive correlation between functional dyspepsia prevalence and psychological events. We found the functional dyspepsia prevalence to be related with smoking, daily tea and coffee consumption, alcohol intake. The prevalance was also high in the aspirin or other analgesic drug users. It was observed that % 14.5 of the participants applied to the doctor, %64 ignored their symptoms. The ratios in medical students were %33.7 respectively. Conclusion: Functional dyspepsia prevalence in our region with its demographic characteristics was similar to the results seen in western countries.

42

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 24

BİLİMDE ŞANSIN YERİ-SERENDIPITY Şefika Nur Ayar, Fatma Nur Ayman, Semra Kara, Sümeyra Gökalp Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Bilimsel bilgiye birçok yolla ulaşılabilir. Popüler olan görüş, bir bilim adamının tümdengelim ve tümevarım yöntemleriyle, bilinçli bir şekilde, adım adım sonuçlara ulaştığı şeklindedir. Bilimsel yöntem kitaplarda şu şekilde anlatılır: Öncelikle problem belirlenir. Sonra uygun gözlemler yapılır ve elde edilen verilerle bir hipotez ortaya atılır. Bu hipotez deneylerle sınanır. Teoriler ve kanunlar bu yolla ortaya çıkarlar. Peki bütün bilim adamları buluşlarını yaparken bu yolu mu izlemiştir? Evet, gerçekten de bu yöntemler izlenerek yapılan buluşlar vardır. Mesela Frengi tedavisi için mucize ilaç bulma peşinde olan Ehrlich, birbiri ardına birçok arsenikli bileşik denemiş, başarılı olan asphenamine’i ancak 606. deneyinde elde edebilmiştir. Neyi icat etmeye çalıştığını gayet iyi bilen Edison ampulü icat etme yolunda 2000 den fazla deney yapmıştır. İzleyeceği yolu çok iyi bilen ve sabırla çalışmalarını sürdüren bilim adamları takdire şayandır elbet. Ne var ki buluşların birçoğu bu kadar planlı bir yol izlenerek yapılmamıştır. Buluş yapmak her zaman bilim adamının belirlediği bir probleme çözüm bulması değildir. Bazen de karşısına şans eseri bir bilgi çıkar ve bunun neyin çözümü olduğunu keşfeder. Bu “serendipity” olarak bilinen süreçtir. Muhtemelen biyoloji ve tıp alanındaki keşiflerin birçoğu, özellikle çok önemli gelişmelere sebep olanlar, beklenmedik bir şekilde gelişmiştir ya da en azından içlerinde bir şans unsuru vardır. Buluş yapmada şansın önemli bir faktör olduğu genellikle bilinmesine rağmen önemi tam olarak anlaşılıp takdir görmemiştir. Bilimsel metotları anlatan kitaplar genellikle bunu göz ardı ederler. Serendipity ile bulunan buluşlara örnek olarak bunları verebiliriz: Penisilin, kemoterapi, stetoskop, nitrus oksit, sakkarin, röntgen ışınları, LSD, şok tedavisi, kalp pili, kola. ‘Serendipity’ bir şeyi ararken başka bir şeyi bulmaktır; fakat asıl mesele karşımıza çıkanı görebilmek, bu tesadüfleri anlamlandırabilmek, değerlendirebilmek ve beklenmeden yapılmış bu buluşun ihtiyaçlarımızı karşılamak için daha uygun olduğunu fark etmektir. Serendipity; aranmayan buluşu keşfetme sanatı, aranmayanı bulma yetisidir ve bu yetiye sahip olmak çabalamanın, öğrenmenin sonucudur. Elde edilen bilgilerin, keşfedilen buluşların %1 i serendipity’ nin, %99 u ise çabalarımızın sonucudur. Bir gerçek daha vardır ki, o da Doktor Garber’ ın söylediği ‘ Serendipity sadece çok çalışanı bulur.’ Bir yol çizerek serendipity’e ulaşılmaz, çoğu bilginin elde edildiği yöntem gibi; iyi niyet ve güçlü bir donanımla yola çıkarsınız. Buna rağmen tesadüfen yolunuzu kaybedersiniz ve var olan donanımınızla daha güzel ve heyecanlı bir yola girip orada karşınıza çıkanları değerlendirirsiniz. Çabalarınızla hedeflediğinizden daha uygun ve yararlı bir buluşu keşfedersiniz. En başta da söylediğimiz gibi şans eseri karşılaşılan gözlemlerden sadece farklı olanaklara açık bir zihne sahip olan, donanımlı olan yararlanabilir. Yeni bir buluş esnasında sarf edilen en heyecanlı ifade de ‘Buldum!’ değil, ‘Bu gerçekten garipti!’ dir. Bu heyecanlı deyişi kullanabilmeniz ümidiyle… 43


SÖZEL BİLDİRİ: 25

1923 NOBEL ÖDÜL: İNSÜLİNİN KEŞFİ Zeynep Acar Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Erdamar

Cumhuriyetimizin kurulduğu 1923 yılında Nobel Tıp ödülü insülinin keşfine verilmişti. İnsülin endokrin ve egzokrin salgı yapan pankreasın langerhans adacıklarının beta hücrelerinden salınan protein yapıdaki bir hormondur. Salgılandıkları hücrelere ada denilmesinin nedeni egzokrin salgı yapan hücrelerin ortasında gerçekten bir ada konumunda olmalarıydı. Bu hormonun keşfi için ödül İngiliz fizyolog Jonh James Macleod ve Kanadalı Fizyolog Frederick Banting’e verildi. Peki birbirlerinden çok uzakta yaşayan bu iki araştırmacı nasıl bir araya gelmişti?Banting pankreans ve onun glikoz ile olan ilgisini araştıranların makalelerini okumuştu ve bundan çok etkilenmişti.Bu konuda çalışmalar yapmaya karar verdi ve bunun için Toronto Üniversitesıne Macleod’un yanına gitti.Israrları üzerine Macleod ona laboratuvarında yer ve yardımcı bir öğrenci verdi.Böylece birlikte çalışmalar yapmaya başladılar. On tane köpek aldılar ve bunların pankreasın egzokrin salgılarını duedonuma dökmesini sağlayan pankreas kanallarını bağladılar. Beklemeye alınan bu köpeklerin tripsin adındaki hormonları duedonuma dökülemedi ve kendi hücrelerinde kaldılar. Bu da o hücrelerin harabiyetıne neden oldu. Sonuçta geriye sağlam olarak sadece endokrin salgılayan adacık hüzreleri kaldı.Bunlarında yüzde yetmiş gibi büyük bi kısmı insülin salgılayan beta hücreleri oldugu için hormonu saflaştırmak kolaylaştı.Hayvanların bu pankreasları pankreaktomi ile çıkarıldı ve homojenizasyon yani ezme işlemi ile insülin saflaştırıldı. Bu deneyler yapılırken ikinci bir grup köpeğinde pankreasları çıkarılıp köpekler şeker hastası yapılmıştı. Bu köpeklere ilk denekten elde ettikleri insülini verdiler ve köpeklerin semptomlarında azalmalar gördüler. Bu çalışmaları geliştiren Banting 1922 yılında ilk şeker hastasını tedavi etmeye başladı. İlk hastası o zamanlar beş yaşında olan ted ryder idi.Bu küçük çocuk tam yetmiş sene şeker hastası olarak yaşadı ki bu kayıtlara geçen en uzun şeker hastalığı vakasıdır. Bunun üzerine 1923 yılında Banting ve Macleod’a Nobel Tıp Ödülü verildi. Peki bu ödülü almalarını sağlayan onlara yol gösteren şey neydi? Bu konuda onlara en çok yol gösteren şey pankreas ve glukoz hakkında okudukları makaleler, çalışmalardı. Bunlardan biri Dr. Oscar Minkowski ve yardımcısı Joseph Von Mehring’in çalışmalarıydı. Onlar pankreasın sindirim üzerine etkisini görmek istiyorlardı. Bunun için bir grup köpeğin pankreasını çıkarıp izlemeye başladılar. Daha sonra bu köpeklerin idrarının çevresinde sineklerin uçuştuğunu gördüler.İlgilerini çeken bu olay üzerine köpeklerin idrarlarını incelediler ve glukoz oranının yüksek olduğunu gördüler. Oysaki sağlıklı bir canlının idrarında glukoz bulunmazdı.Buda pankreas ile glukoz arasındaki ilişkiyi koyan ilk bulgu oldu.Bu ve bunun gibi birçok çalışma onlara yol göstermişti. Umarım ilerki yıllarda bizde insülinin oral kullanımını keşfederek Nobel ödülünü alırız. Çünkü birçok insan bu ilacı kullanırken zorluk yaşıyor. Kıyafetlerini çıkarıp giymek insanlara zor geliyor. Umarım bizde oral kullanımlı insülini keşfederek insanların bu problemini çözeriz. 44

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 26

ROBOTİK ÜROLOJİK CERRAHİ Ahmet Kürşad Dişli – Erkam Bera Zengin – Ömer Faruk Aydar Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Karataş

Amaç: Günümüzde tüm tıp branşlarında olduğu gibi ürolojide de gelişmeler gözlenmektedir. Ürolojideki gelişmeler son yıllarda robotik cerrahi üzerinde yoğunlaşmıştır. Her ne kadar ülkemizde yeni bir teknoloji olsa da yurtdışında sıklıkla kullanılmaktadır. Amacımız gelişmekte olan bu teknolojiyi üroloji alanında tanıtmak. Yöntem: Bu araştırmaya hazırlanırken internetten kaynak taraması yapılmıştır. Bu amaçla uluslararası dernek, topluluk ve üniversite siteleri incelenmiştir. PubMed’den konu ile ilgili makale taraması yapılmıştır. Yöntemler arası farkları incelemek için ameliyat görüntülerini seyredilmiştir. Sunum da kullanmak amacıyla cerrahi sistem üreticilerinin sitelerinden yüksek çözünürlüklü fotoğraflar ve videolar elde edildi. Şirketin Türkiye temsilcileriyle iletişim kurularak güncel bilgi alındı. 1.Milenyum Öncesi Ürolojik Cerrahi Ürolojik Cerrahideki gelişmeler radikal prostatektomi ameliyatlarındaki gelişmelerle paralellik göstermektedir. Tarihte ilk açık radikal prostatektomi ameliyatı 1947 yılında Milli’n tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak komplikasyonlarının çok olması nedeniyle cerrahlar tarafından çok ilgi görmemiştir. Cinsel ve idrar fonksiyonlarının korunumunu sağlayacak teknolojilerle birlikte 1980 li yıllarda radikal prostatektomi ameliyatlarına cerrahların rağbeti artmıştır. Açık radikal prostatektomideki bu gelişmeler devam ederken 1991’de ilk olarak Schuessler tarafından laparoskopik radikal prostatektomi ameliyatı ile süreç ivme kazanmıştır. 2.Yeni Bir Teknoloji Doğuyor: Robotik Cerrahi 1991 yılından sonra videoskopik cerrahide robotların kullanımı yaygınlaşmış, küçük kesilerle, daha kısa hastane yatışı ve çabuk iyileşme süreci robotik cerrahiye ilgiyi arttırmış NASA’nın bu alanda başlattığı ‘’Teleprescence Surgery (uzaktan ameliyat çalışmaları)’’ denilen çalışma konsepti bu süreç için sıçrama tahtası olmuştur. Cerrahi robotların ticari özellik kazanması sayesinde bu alanda büyük firmalar ortaya çıkmış ardından sırayla AESOP®, HERMES®, ZEUS® gibi robotik sistemler ortaya çıkmıştır. Bu süreç içerisinde NASA’nın çalışmaları sonuç vermiş ve alanında devrim niteliğindeki SOCRATES® üretilmiştir. Bu sistemle ilk transatlantik telecerrahi girişim gerçekleştirilmiştir. Bu sistemin yeniden dizayn edilmesiyle günümüzde en çok kullanılan model olan da Vinci® üretilmiştir. Kendini bu sisteme en iyi adapte etmiş olan ürolojide hemen hemen tüm operasyonlar bu yöntemle yapılabilmektedir. 3. Açık mı? Laparoskopik mi? Yoksa Robotik mi? Robotik Cerrahi sistemin sunduğu teknolojinin ekipmanları olan yüksek çözünürlüklü 3 boyutlu görüntü, özel eklemli EndoWrist enstrumanlar, sezgisel hareket ve 4.kol operasyonlar için robotik sistemleri vazgeçilmez kılar. Günümüzde yapılmış birçok klinik çalışma, bu teknolojinin geleneksel açık cerrahi ya da konvansiyonel laparaskopik yaklaşımdan daha iyi klinik sonuçlarla hastaların tedavi edilmesine olanak tanıdığını göstermiştir. 45


SÖZEL BİLDİRİ: 26

Hastalar için robotik operasyonların geleneksel yöntemlere göre avantajları: • Daha iyi kanser kontrolü • Daha kısa sürede normal idrara çıkabilme • Daha başarılı cinsel sonuçlar • Daha kısa istirahat süresi • Daha az ağrı • Daha az kan kaybı • Daha küçük kesi ve estetik görünüm ABD’de yapılan çalışmalara göre radikal prostatektomide kullanılan cerrahi yöntem oranları 2005 yılında %20 robotik iken; 2009’da bu oran %85’e ulaşmıştır. 4.Robotik Ürolojinin Geleceği Robotik cerrahi sistemlerin ilk kullanılmaya başlanmasından sonra günümüze kadar gösterdiği gelişmeler oldukça tkileyicidir. Bu sistemlerin kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte gelecekte robotların kabiliyetlerinin arttırılması, maliyetlerinin azaltılması ve daha fazla uygulama alanı bulması planlanmaktadır. Gelecekte daha küçük çaplı ekipmanların ve robotik portların üretilmesi, cerrahla beraber asistan için de üç boyutlu görüntünün sağlanması planlanmaktadır. Son yıllarda tek bir delikten girilerek yapılan tek port cerrahiler uygulanmaya başlanmıştır. Bu teknolojinin gelişmesi beklenmektedir.

46

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 27

PLASTİNASYON VE BODY WORLDS Mücahit Şentürk, Ertuğrul Şentürk, Nusret Seher, Onur Erbükücü, Muhammed Ali Işık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Doç.Dr. Süleyman Murat Tağıl

Plastinasyon, yaşamsal faaliyetini kaybetmiş hayvan veya insanlara uygulanan ama bunun yanında organik içerikli her türlü yapıyı uygun polimerlerle kaplayarak bozulmadan saklama yöntemidir. Bu işlemde örneklerdeki beden sıvıları ve çözülebilir yağlar, vakum altında zorlu emdirmeden sonra sertleştirilen sıvı plastiklerle değiştirilir. Bedenler canlıyı andıran pozlarda sabitlendikten sonra gaz, ısı veya ışıkla sertleştirilir. Plastinatlar bedenlerimizin yaşamdaki hareketlere ve atletik etkinliklere içten nasıl tepki verdiğini gösterir. Plastinasyon’un mucidi Dr. Gunther von Hagens’dir. Plastinasyon, eğitim ve öğretim amaçlı olarak vücudu korumak üzere tasarlanmış bir işlemdir ve 5 basamaktan oluşur: 1. Tahnit Etme ve Anatomik Diseksiyon Sürecin ilk adımı, atardamarlardan formalin pompalanarak çürümenin durdurulmasını kapsar. Diseksiyon araçları kullanarak ayrı anatomik yapıları hazırlamak üzere deri, yağ ve bağ dokuları çıkarılır. 2. Vücut Yağı ve Suyun Çıkarılması İkinci basamak; vücut suyu ve çözülebilir yağlar, bir çözücü banyosuna (örneğin bir aseton banyosu) koyarak vücuttan çözülür. 3. Zorlu Emdirme Bu üçüncü basamak süreci plastinasyonun merkez adımıdır. Zorlu emdirme sırasında reaktif bir polimer (örneğin silikon kauçuk) asetonun yerini alır. Bunu yapmak için örnek bir polimer çözeltisine batırılır ve vakum tankına konur. Vakum, örnekten asetonu çıkarır ve polimerin her bir hücreye işlemesine yardımcı olur. 4. Konumlandırma Vakum emdirmenin ardından vücut istendiği gibi konumlandırılır. Her bir anatomik yapı olması gerektiği gibi hizalanır ve teller, iğneler, pensler ve köpük bloklar yardımıyla sabitlenir. 5. Kürleme (Sertleştirme) Son adımda, örnek sertleştirilir. Bu, kullanılan polimere bağlı olarak gaz, ışık veya ısı ile yapılır. Bütün bir vücudun diseksiyonu ve plastinasyonu yaklaşık 1.500 çalışma saati gerektirir ve normalde tamamlaması yaklaşık bir yıl alır.

47


SÖZEL BİLDİRİ: 28

SERVİKS KANSERİNİN ÖNLENEBİLİR OLDUĞUNU NE KADAR BİLİYORUZ? Melike Kaya, Gülşen Ülker, Ayşe Cansızoğlu, Zehra Betül Caner, Esma Büşra Soygür Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof. Dr. Hasan Kafalı, Op. Dr. İkbal Kaygusuz, Araş. Gör. Dr. Serap Aynur Simavlı

Serviks kanseri kadın kanserleri içerisinde ikinci sıklıkta görülmektedir. Tüm olguların yaklaşık olarak ¾ ü gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerde görülür. Bu ülkelerde serviks kanseri tanısı alan hastaların büyük bir kısmının tanı konulduğunda son beş yıl içinde hiç smear taraması yaptırmadığı tespit edilmiştir. Gelişmiş ülkelerde ise giderek yaygınlaşan tarama programları sonucunda servikal kanser kontrol altına alınmış ve giderek geri sıralara düşmüştür. Görülen olgular %85 taranma oranıyla pre-invaziv dönemde tanı almaktadır. Bu rakamlar halkın eğitimi ve kanser farkındalığının oluşturulmasının önemini göstermektedir. Bu projede halkın ve tıp fakültesi öğrencilerinin önlenebilir serviks kanseri farkındalığını değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-Yöntem: Çalışma Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı’nda planlandı. Çalışmada 100 tane 50 bay 50 bayan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi I. ve II. sınıf öğrencisi (daha önce serviks kanseri hakkında ders almamış) ve 100 tane 50 bay 50 bayan toplumun diğer kesiminden olmak üzere 200 kişiye “SERVİKS KANSERİ FARKINDALIĞI” anketi uygulandı. 12 sorudan oluşan ankete eğitim ve sosyo-kültürel durumları farklı 16-70 yaşlarındaki kişiler katıldı. Anket serviks kanserinin ne olduğu, Türkiye’de görülme sıklığı, erken tanı, tarama ve korunma yöntemleri, sebep olan ajan ve erken dönemde görülebilecek şikayetler gibi sorular içeriyor. Bulgular: Çalışmaya katılan tüm bireylerin genel yaş ortalaması 23,81 dir. Tıp fakültesi öğrencilerinin yaş ortalaması 19,92±1,31, diğer grubun yaş ortalaması ise 27,71±10,50 dir. Eğitim durumuna göre kişilerin dağılımı ise; ilköğretim 6 (%3), lise 33 (%16,5), yüksekokul 8 (%4), üniversite 153 (%76,5) dir. Gruplar ankette doğru cevap sayısı açısından kıyaslandığında gruplar arası fark anlamlıdır. Tıp fakültesi grubu (6,72±2,41) kontrol grubuna göre (4,91±2,61) sorulara doğru verdikleri cevaplar değerlendirildiğinde bilgili bulundu. Aynı çalışma cinsiyete göre yapıldı ve tıp fakültesi grubu içinde bayanların (7,06±2,44) erkeklere göre(6,38±2,36) bilgili olduğu saptandı. Diğer grup bayan(5,78±2,48) ve erkekler(4,04±2,45) arası kıyaslamada ise yine bayanlar bilgili bulundu. Yaşa göre bir kıyaslama yapıldığında 21 yaş altı kişilerin (6,36±2,71) 21 yaş üstü kişilere (5,27±2,51) göre bilgili olduğu görüldü. Eğitim durumu olarak yüksekokul ve üniversite mezunu olanlar arasındaki değerlendirmede ise tıp fakültesi grubunun (6.72±2,41) diğer gruba göre (5,49±2,62) bilgili olduğu saptandı.

48

Tartışma: Serviks kanserinde erken tanı ve taramanın önemi toplum tarafından bilinmedikçe tarama programlarının başarılı olması mümkün değildir. Biz toplumumuzun serviks kanseri farkındalığını, erken tanı ve tarama hakkındaki bilgilerini ölçmeye çalıştık. Serviks kanseri dünyada meme kanserinden sonra ikinci sıklıkta görülmektedir. Bayanlarda görülen bir hastalık olarak düşünülse de kanserin %99 undan sorumlu ajan olan Human Papilloma Virüs (HPV) cinsel yolla bulaştığından dolayı erkekleri de ilgilendirmektedir. Ancak yapılan çalışmanın sonunda kontrol grubunda erkeklerin bu konuda bilgisiz olduğu saptandı. Bu da bilgilendirme programlarının sadece kadınlara yönelik değil erkekleri de kapsayan şekilde düzenlenmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Tıp fakültesi grubu ve kontrol grubu doğru cevap sayısı bakımından kıyaslandığında tıp fakültesi grubu başarılı bulundu. Bu sonucun sağlık eğitimiyle bağlantılı olup olmadığına bakmak için eğitim durumu yüksekokul ve üniversite olan katılımcılar arasında değerlendirme yapıldı ve tıp fakültesi FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


grubunun yine başarılı bulunması I. ve II. sınıfta alınan tıp eğitiminin etkili olduğunu göstermektedir. Yapılan çalışmadan ulaştığımız bir diğer sonuç ise genç nüfusun daha duyarlı olduğudur. Aşılama yaşı 9-26 olduğundan dolayı bu yaş grubunun bilgi sahibi olması kanserin önlenmesi için uygun ortam sağlamaktadır. Anketimizde tıp fakültesi yaş grubu 18-26 iken diğer grupta 16-70 tir ve anketimiz bu konuda eleştireldir. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi 2005 verilerine göre ortalama serviks kanseri insidansı 100.000’de 5.31’dir. Ülkemizde meydana gelen sosyo-kültürel değişikliklerin önümüzdeki yıllar içerisinde etkisini göstereceği ve servikal kanser sıklığının bugünkü değerinden daha yüksek insidanslara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Erken tanının önemi toplum tarafından bilinmedikçe erken tanı ve tarama programlarının başarılı olması mümkün değildir.

49


SÖZEL BİLDİRİ: 29

SLEEP M. Furkan Erbay Ataturk Unıversty Faculty Of Englısh Medıcıne – Erzurum Dönem 1 Sleep doesn’t mean unconsciousness but contraversely it is a different type of consciousness. According to some people, especially some of famous scientists, generals and writers, sleeping was interpreted as a kind of waste of time. In spite of this people researches have indicated that sleeping is one of the most important activities in our life. As mentioned above, sleep is a consciousness variation. During we sleep our brain keeps play its role – not only some vital processes but some cognitive movements also maintained. Because it is based on some simple observation techniques making some comments about vital actions of body is easy. On the other hand understanding the behaviors of brain, particularly cortical region, is not that simple and it needs sophisticated methods. The best way to measure activity of brain is called EEG, electroencephlaogram. EEG is the recording of electrical activity along the scalp produced by the firing of neurons within the brain. When EEG output is analysed during the sleep meaningful waves are confronted. Interestingly EEG of awake statement and REM sleeping is largely identical. Basically there are two stages of sleep: NREM, non – rapid eye movement, and REM, rapid eye movement. Moreover NREM sleep can be divided into four substages. During NREM sleep period human brain gets ready to REM sleep. In this point of view stages one and two can be interpreted as a kind of transition way. Actually stages three and four are real rest period and anabolic side of sleep. On the other side REM sleep is the period that brain dreams. It also helps to shift our daily experiences and new informations. Sleeping is a changeable concept in terms of ages. In newborns, it is observed that they need to sleep more than any ages. Amazingly infants start to sleep with REM counter to other ones. When humans get older and older their sleep quality decreases. That’s why elder ones need to take a nap than the others. If we talk about control mechanism of sleep it is impossible to say there is an exact matter or center for controlling the sleep. Nearly all brain regions and neurotransmitters work in a collaboration and control the sleep wake cycle. But circadian rhythm in relation to melatonin is the most important contraption in regulation of sleep. When sleep deprivation occurs the results are incredibly serious. Not only mental functioning problems but physical troubles also rise. For example headache, visual loss and bradychardia beside memory, language and consantration malfunctioning may come up. The record of restlessnes is 264 hours – a well recorded experiment in 1964. However after only 17 hours of sleeplessness results in 0.05% alcohol in blood, equal to two glasses of wine.

50

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 30

UYKU FELCİ Ahmet Altınışık, Bekir Tok, Kadir Çökelek, Furkan Demirkaya Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Halk dilinde “karabasan” olarak bilinen tıpta “uyku felci” olarak adlandırılan uyku bozukluğudur. Örneğin rüyamızda bazen koşarız, bazen kendimizi bir futbol maçında görürüz. Ama rüyayı görürken bir yandan da yatakta aynı hareketleri yapmayız. Çünkü rüyada gördüğümüz hare-ketlerin, gerçekte yapılmasını engelleyen, beynin organlarımızı uyku es-nasında kilitleyen bir mekanizması vardır. İşte uyku Felci tam anlamıyla; uykuda rüya sırasında, rüyada görülen hareketlerin gerçekte yapıl-maması için beynin bu kilitleme programını ani şekilde uyandıktan son-ra da devam ettirmesi, böylece kişinin uyandığı halde halen felçli gibi kalması durumudur. Uykuya dalarken veya uykudan uyanırken görülür ve bazı hastaların anlattığına göre bu felce halüsinasyon eşlik eder. Ka-rabasan “uyku anında görülen kâbus” olarak da adlandırılmaktadır. Yapılan araştırmalar, uyku felcini hayatında bir kere de olsa gören yetişkinlerin tüm insanlara oranının %6,2 olduğunu göstermektedir. Uyku Felcinin Çeşitli Kültürlerdeki Karşılığı Türk Halkında uyku felci, “karabasan” veya “ağırbasma” olarak isimlendirilmiştir. Halk arasında “karabasan” denilince bu felç sırasında cinleri çağrıştıran, kedi ya da insan benzeri garip görünüşlü bir yaratık akla gelmektedir. Bu yaratık, felce eşlik eden halüsinasyonun halk arasında anlatılan formudur. Sözü edilen yaratık halk inanışında, insanın uyku esnasında üzerine oturarak nefesini kesen, organlarını tutan yani felce neden olan bir hayaldir. Alman kültüründe, ortaçağdan kalma cadı figürünün ön planda olduğu uyku felcine “hexendrücken” yani “cadı basması” adı verilir. Çin halk kültüründe, uyku felci “gûi yà chúang” kelimeleriyle ifade edilir ve inanışa göre bir ruh ve hayalet uyuyan kişinin üzerinde oturur veya yatar böylece uyku felcine sebep olur. Bunun ölüm güçleri tarafından, ruhun ele geçirilmesi ile gerçekleştiği düşünülür. Budizmin etkisiyle Hindistan’da bu olay ruhun erdeme ulaşırken kötü Hindu şeytanı “Rakshasan” tarafından engellenme çabası şeklinde yorumlanır. Rusya’da ise uyku felcine “Domovoi” adı verilen ev ruhu neden olduğu düşünülür. Domovoi’nin kötü giden bir evlilik ya da ihanet gibi nedenden dolayı ev halkının cezalandırıldığı düşünülür. Uyku Felcinin Keşif Tarihçesi: Milattan sonra 980-1037 yılları arasında yaşayan İbn-i Sina “kanun” adlı kitabında ruh bozukluklarını ve hastalıklarını on beş grup içinde toplamış ve bu gruplarından birinde “karabasan”dan söz etmiştir. Yine Fransa’da milattan sonra 1497-1558 yıllarında yaşayan Fernel; ruhsal bozuklukları ve hastalıkları beynin zarlarını, yapısını ve karıncıklarını bozan neden-lere bağlı olarak üç büyük gruba ayırmış olup üçüncü grupta karabasanı almıştır. Alman ressam Johann Heinrich Füssli, 1781 yılında yaptığı The Nightmare adlı tablosunda uyku felcinin şeytani bir sebepten kaynaklandığını resmetmiştir. Karabasan, uykuya daldıktan kısa bir süre sonra özellikle genç insanlarda, hafif uykudan derin uykuya geçiş esnasında üst beyinle alt beyin arasında geçici bir uyumsuzluk sebebiyle yaşanabilmektedir. Genelde uyku bozuklukları, özelde uyku felci neden olan sebeplerden en belirgini, stresli yaşamdır. Varsayıma göre aşırı stresli veya bunalımdaki bir insan çok az yada çok fazla uyuyabilir. Bundan dolayı alt üst olan uyku döngüsü de, ortaya çıkan uyku bozukluklarının sonucunda hatalı bir şekilde işler ve uyku felcine giden yolda önemli bir neden gerçekleşmiş olur. Uyku felcine neden olan diğer sebepler şunlardır: sırtüstü yatmak, düzensiz uyuma saatleri; şekerlemeler, çok veya az uyumak, ani çevre/yaşam tarzı değişiklikleri, olaydan hemen önce görülen berrak rüya, ayrıca berrak rüya durumuna girebilmek için kullanılan bilinçli indüksiyon (wild olarak da bilinir), yapay uyku yardımcıları, antihistaminler ve uyku öncesi açlık… Uyku felci, beden fonksiyonlarının etkisiz hale gelmesi ve görülen halüsinasyonlar sebebiyle ölüm korkusu yaşatsa da, 10-20 saniye arasında süren geçici bir felçtir, zararı yoktur. Bir hastalık değildir, uyku sırasında gerçekleşen fizyolojik bir durumdur. Bu durumdan korunabilmek için en önemli etken düzenli ve yeterli uyumaktır, yine yoğun stresten uzak bir yaşam bu durumun oluşmasını engeller.

51


SÖZEL BİLDİRİ: 31

ORT(O)ASINI BULAMAYANLARIN ÖYKÜSÜ: ORTOREXİA NERVOZA Kübra Cebeci Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Giriş ve Amaç: Ortoreksia Nervoza (ON) kavramı, tüketim çılgınlığının doruklara ulaştığı çağımızda, her şeyin en sağlıklısıyla beslenmek arzusu, kaygıyla perçinlenip saplantıya dönüştüğünde karşımıza çıkmaktadır. İlk defa Dr. Bratman tarafından öne sürülen ON; yeme bozuklukları arasına yeni girmiştir. İlerlemiş vakalarda kişiler, günlük kalori ihtiyacını karşılayamaz ve birçok besinden mahrum kalırlar. Sonuçta bağışıklık, gelişim bozuklukları gibi fizyolojik problemlerin yanı sıra; kaygı bozuklukları ve depresyon gibi ileri psikolojik problemler baş gösterir. ON hakkındaki çalışmalar oldukça yenidir ve ciddi bir halk sağlığı problemi olarak uyarı vermeye başlamıştır. Konu ile ilgili çalışmaların artması ve gerekli bilgilendirmelerle sağlıklı beslenirken sağlığından olmak arasındaki sınırın çizilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda, ON sorununa dikkat çekmeyi ve sosyodemografik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışma 19-21 Ocak 2011 tarihleri arasında Gaziantep’te, çalışmamıza katılmayı kabul eden 13-25 yaş arası; 99 lise, 152 üniversite öğrencisi olmak üzere toplam 251 kişi ile yapıldı. Ortorektik eğilimleri ölçmek üzere ORTO-15 ölçeği kullanıldı. ORTO-15 testi, Dr. Bratman tarafından oluşturulan, Donnini ve arkadaşları tarafından geliştirilen 15 soruyu kapsayan bir ortorektik eğilim ölçme testidir. Ölçeğin Türkçeye uyarlama çalışması Arusoğlu tarafından yapılmıştır. ORTO-15 için bir kesme puanı yoktur. Ölçekten elde edilen düşük puanlar, kişinin ortorektik eğiliminin arttığını göstermektedir. Çalışma sonucu elde edilen veriler, SPSS 16 ile değerlendirildi. Bulgular: Katılımcıların %62.9 u erkek (n=158 ) ; %37.1 i kadındı ( n=93). Çalışmaya alınan gurubun yaş ortalaması 18.9 idi. Erkeklerde vücut kitle indeksi (BMI) ortalaması 22.4±3 bulunurken, kadınlarda bu oran 20.7±3.66 idi. Çalışma gurubunun ORTO puan ortalaması 36.20 ±3.85 olarak saptandı (min:25.00, max: 47.00). Lise ve üniversite öğrencilerinin ORTO puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Aynı zamanda, çalışmaya alınanların cinsiyeti, eğitim düzeyi, BMI, aile yapısı, aylık gelir ve ebeveynlerinin eğitim düzeyi ile hastalığa eğilim arasında da anlamlı bir ilişki bulunmadı. Kadınların boyu ile ortorektik puan arasında, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanırken (p<0.05), erkek katılımcılarda ise boy ile ortorektik puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Tartışma: Ortoreksi, tıp literatürüne 1997 yılında giren yeni bir sağlık sorunu tanımlamasıdır. Ortorektik kişiler, söz konusu besini tüketmeden önce, tekrar tekrar düşünür; zihinlerini sürekli “ya sağlıksız ise?” sorusu kemirir. Daha sağlıklı nasıl beslenebileceklerini öğrenebilmek için her türlü yayını takip eder ve bu konuda çok bilgili olduklarını düşünerek diğer insanları küçümseyen tavırlarda bulunurlar. Çalışmamıza katılanların ORTO-15 puan ortalaması 36.20 iken; Bağcı Bosi ve arkadaşları 39.8, Arusoğlu ve arkadaşları 26.75±40, Fidan ve ark. 27.00 olarak saptamıştır.

52

Çalışmamızda kız öğrencilerin boyu ile ortorektik puan arasında, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Bu durum, kısa boylu kadınlarda, sağlıklı besin tüketme eğiliminin arttığını göstermektedir. Fidan ve arkadaşları ise tüm çalışma gurubunun boyu ile ON puanları arasında bir negatif ilişki saptamıştır. Erzurum’da tıp öğrencileri ile yapılan bir çalışmada erkek öğrencilerin ortoreksiye daha eğilimli oldukları saptanırken çalışmamızda cinsiyete göre ortoreksi puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Literatürle uyumlu olarak yaş, eğitim durumu, ebeveyn işi/ eğitim düzeyi ve BMI’nin ortorektik eğilimler için belirleyici olmadığı sonucuna ulaşıldı. Dünyada ve ülkemizde ON ile ilgili çalışmalar henüz çok yenidir. Ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelebilecek bu patolojiyi daha ayrıntılı tanımlayabilmek için ileri araştırmalar ihtiyaç vardır.


SÖZEL BİLDİRİ: 32

EPILEPSY Ahmet Selami Kaya Sofıa Unıversıty – Medıcal School Class 3

Definition Epilepsy is a common chronic neurological disorder that results from the generation of electrical signals inside the brain, causing recurring seizures(epileptic attacks). Epilepsy is not a single condition, but a group of conditions with differing causes, treatments and prognoses. About 50 million people worldwide have epilepsy, and nearly two out of every three new cases are discovered in developing countries. * Classification Partial seizures ● Simple partial seizures ● Complex partial seizures Generalized seizures ● Absence seizures (petit mal) ● Myoclonic seizures ● Atonic seizures ● Tonic-clonic seizures (grand mal) Causes Epilepsy has no identifiable cause in about half of those who have the condition. In the other half, the condition may be traced to various factors. Anything that disturbs the normal pattern of neuron activity -- from illness to brain damage to abnormal brain development -- can lead to seizures. ● Genetic influence ● Head trauma ● Medical disorders ● Dementia ● Diseases ● Prenatal injury ● Developmental disorders Pathophysiology Researchers believe that some people with epilepsy have an abnormally high level of excitatory neurotransmitters that increase neuronal activity, while others have an abnormally low level of inhibitory neurotransmitters that decrease neuronal activity in the brain. Either situation can result in too much neuronal activity and cause epilepsy. In some cases, the brain’s attempts to repair itself after a head injury, stroke, or other problem may inadvertently generate abnormal nerve connections that lead to epilepsy. Research has shown that the cell membrane that surrounds each neuron plays an important role in epilepsy. Cell membranes are crucial for a neuron to generate electrical impulses. Symptoms

53


SÖZEL BİLDİRİ: 32

Symptoms vary depending on the type of seizure. In most cases, a person with epilepsy will tend to have the same type of seizure each time, so the symptoms will be similar from episode to episode. A seizure can produce: ● Temporary confusion ● A staring spell ● Uncontrollable jerking movements of the arms and legs ● Complete loss of consciousness Risk factors ● Sex ● Age ● amily history ● Head injuries ● Stroke and other vascular diseases ● Brain infections ● Prolonged seizures in childhood Diagnosis People may have symptoms that look very much like a seizure but in fact are nonepileptic events caused by other disorders. Even doctors may not be able to tell the difference between these disorders and epilepsy without close observation and intensive testing. ● Medical History ● EEG ● Brain Scans: CT, MRI, fMRI, PET, SPECT ● Blood Tests Treatments ● Medications ● Surgery ● Vagus nerve stimulation ● Ketogenic diet. Conclusion

54

Many people with epilepsy lead productive and outwardly normal lives. Medical and research advances in the past two decades have led to a better understanding of epilepsy and seizures than ever before. More than 20 different medications and a variety of surgical techniques are now available and provide good control of seizures for most people with epilepsy. Research on the underlying causes of epilepsy may lead to more effective treatments or even new ways of preventing epilepsy in the future.

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 33

SEREBROVASKÜLER OLAY Sümeyra Cansu Özcan, Kaan Kılıç, Mehmet Çavur, Mustafa Emre Gülbağcı, Reşit Emre Duruk Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Ali Koşar Serebrovasküler hastalıklar beyni besleyen damarların tıkanması veya kanaması ile ortaya çıkan, hasar gören beyin bölgesi ile ilgili belirtiler veren bir hastalık grubudur. Serebrovasküler hastalıklar ölüm nedeni olarak dünyada 3. sırayı alırken, sakatlık oluşturma yönünden birinci sırada yer almaktadır. Serebro Vaskuler olay, inme (stroke) olarak da adlandırılır ve rehabilitasyona en sık başvurulan nedenlerden biridir. Beynin kontrlateral hemisferini besleyen arterlerden birinin yırtılması veya tıkanması sonucu ortaya çıkan nöromuskuler fonksiyon bozukluğudur. Hastanın zaman zaman el, kol ve bacağında gelip geçici uyuşmalar, hemipleji, afazi, hemianopsi, vertebral baziller yetmezlikte tabloya baş dönmesi, denge bozukluğu, beyin sapının hastalandığını gösteren bulgular, parazi, paralizi ve kafa çiftlerine ilişkin bulgular ortaya çıkar. Ani bilinç kaybı gibi değişik derecelerde nörolojik belirtiler görülür. Vücudun bir tarafında kol ve bacak kaslarında sertlik, hareket kaybı, normal olmayan hareket ve pozisyonlar,denge ve yürüme problemleri, ağrı, dokunma ve vücudun pozisyonlarının hissedilmesi ve beyinde algılanmasında bozukluk, konuşma bozuklukları, hafıza kayıpları, zaman ve yer kavramlarını algılamada bozukluk görülür. 1. Beyin dokusu ölümü (Serebral İnfarkt) : a) Emboli: Genelde kapak hastalıkları, AMI, atriyal fibrilasyon sonucu oluşur b) Tromboz: Nedeni genellikle arteriosklerozdur 2. Kanama (Hemoraji): a) İntraserebral kanama: Çoğunlukla hipertansiyon, tümör kanamaları, antikoagülan tedavi, kan hastalıklarından kaynaklanır. Kan akımının birden kesilmesi nedeniyle hasta aktifken, aniden ortaya çıkar.Belirti ve bulguları: hipertansiyon, ense sertliği, derin koma, bas ağrısı, kusma, bilinç bozukluğu. b) Subaraknoid kanama ve Hipertansif ensefalopati: Kan basıncının birdenbire yükselmesiyle oluşur. Ani başlar ve yine aniden kaybolabilir.Bu hastalarda genellikle diastolik basınç 130 mmHg üzerindedir(150 -160 mmHg civarındadır). Aniden başlayan amnezi, afazi,hemipleji, baş ağrısı, bilinç bozukluğu görülebilir Serebrovasküler olay tedavisi için acil müdahale önemlidir. Oksijen verilir, damar yolu açılır, hızlı değerlendirme yapılır, birlikte görülen sorunlar tedavi edilir, beyin cerrahisi ve trombolitik ilaçların başlanması gibi olanakların olduğu sağlık kuruluşuna kısa sürede nakledilmesi gerekir. Cerrahi tedavisinde Hematomun çeşitli cerrahi yöntemlerle boşaltılması (açık cerrahi, endoskopik boşaltma, stereotaktik aspirasyon), uygun zaman ve yöntem seçildiği takdirde hayat kurtarıcı olabilir

55


SÖZEL BİLDİRİ: 34

SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİN İLAÇ ALLERJİSİ ÜZERİNE ETKİSİ Gizem Öztürk, Rabia Özkabakçı, Rabia Yavuz, Saliha Özkabakçı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 3 Danışman: Doç.Dr. Bülent Bozkurt

Giriş: Allerji, bağışıklık sistemimizin çevremizde bulunan ve zararlı olmayan bazı maddelere karşı aşırı anormal bir reaksiyon vermesidir. İlaç alerjileri ile birlikte allerjik hastalıkların son yıllarda toplumda sıklığı artmakta ve ortaya çıkardığı belirtiler nedeniyle bireylerin iş, okul ve sosyal yaşantısını olumsuz etkilenmektedir. Bu çalışmada; son üç yıl içinde ilaç allerjisi nedeniyle hastanemizde takip edilen hastalarda sosyodemografik özelliklerin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Allerji kliniğinde 1 Ocak 2008 ve 1 Ocak 2011 tarihleri arasında ilaç allerjisi nedeniyle izlenen 140 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik özellikleri ele alınarak lojistik regresyon yöntemi ile bu özelliklerin ilişkileri hesaplanarak elde edilen sonuçlar analiz edildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: Hastaların ortalama yaşı 46±14.9 olup, %75’i kadındır. En sık eşlik eden hastalık hipertansiyondur (%7.8). Allerji ilaç alımından ortalama 11±29.3 saat sonra ortaya çıkmaktadır. En sık belirti ürtikerdir(%61.4). Hastaların % 41.2’sinde allerji tek ilaçla olup, en sık duyarlılık analjeziklere (%35)ve antibiyotiklere (%26.7)karşıdır. Araştırmamıza göre, kemoterapötik madde allerjisi ile kıyı kesimde yaşamanın [OR:5.67(1.28-25.10)], antihipertansif allerjisi ile hırıltı semptomunun [OR:10.58(1.54-72.66)], proton pompa inhibitörü allerjisi ile GIS şikayetlerinin [OR:4.21(0.8420.17)], oral demir allerjisi ile hipotansiyonun [OR:13.22(1.14-153.4)], antihistaminik allerjileri ile astım hastası [OR:5.95(1.01-35.02)] ve besin alerjilerine [OR:7.01(1.41-34.68)] sahip olmanın, ayrıca bilinmeyen analjezik kullanımı ile astım hastası olmanın [OR:43.66(3.45-551.52)], arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki saptanmıştır. Antihistaminik allerjisi ile ürtiker bulgularının çıkmasının [OR:0.28(0.07-1.2)], çoklu ilaç allerjisi ile de anaflaksi bulgularının çıkmasının arasında [OR:0.29(0.08-0.98)] ise anlamlı ve ters bir ilişki olduğu açığa çıkarılmıştır. Tartışma ve Çıkarım: Bulgularımızdaki bayan cinsiyeti ile ilaç alerjileri arasındaki ilişkinin bayanların daha çok ilaç kullanmasına bağlı oluştuğu öngörülmüştür. Toplumumuzda da en sık kullanılan ilaçlar antibiyotikler ve analjezikler olduğundan en çok bu grup ilaçlara karşı allerji geliştirmekteyiz. Kemoterapötik ajan allerjisi ile kıyı kesimde yaşamanın arasındaki ilişki kıyı kesimlerde radyoaktiviteye bağlı etkilerin hala devam edebileceğine işaret etmektedir. Antihipertansif allerjisi ile hırıltı semptomunun sık birlikteliği ortaya çıkan bradikinden kaynaklanabilmektedir. Proton pompa inhibitörü allerjisinde GIS şikayetleri sıklığı bu grup ilaç kullanan hastaların zaten sindirim sistemi açısından hassas kişiler olması ile açıklanabilmektedir. Oral demir allerjisinde hipotansiyon sıklığı bu hastalarda hipotansiyon nedeniyle anaflaksi açısından daha temkinli olunması gerektiğini düşündürmektedir. Astım ve besin allerjilerinde antihistaminik allerjisinin sıklığı, bu hastaların atopik olması ve bu hastalıkların tedavilerinde sık antihistamin ajan kullanılmasıyla açıklanabilmektedir. 56

Antihistaminik allerjisinde daha az ürtiker görülmesi antihistaminlerin direkt etki ile ürtiker oluşumu baskılamasından kaynaklanabilir. Çoklu ilaç allerjisinde anaflaksinin nadiren görülmesinin sebebi tek ilaç kullandıktan sonra ortaya çıkan reaksiyon nedeniyle hastaların başka ilaç kullanmayarak kendilerini koruma çabası ile açıklanabilir. FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 35

SAĞLIK ÇALIŞANLARI VE MESLEKİ MARUZİYETLER Baran Yüksekkaya, Gökçe Naz Budak, Roza Aslan, Veysel Taylan Erdoğan, Kutay Mehmet Kuşçu, Mustafa Kağan Coşkun Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Uzm. Arzu Fırlarer “Sağlıklı ve güvenli koşullarda çalışma hakkı, yaşamak gibi temel haklardandır.” Sanayileşmenin ve günlük yaşamda kullandığımız maddelerin artışına eş olarak bu maddelerin üretiminde çalışanların da yaptıkları işin özelliklerine göre bazı hastalıkların arttığı ya da yeni tanınan bazı hastalıkların oluştuğu görülmektedir. Özellikle sağlık servislerinin gelişmesi ve konu ile özel ilgilenmeleri sonucu elde edilen bulgular sorunun büyüklüğünü ve önemini daha da belirginleştirmiştir. Çalışmamızın ana hedefi ülkemizde henüz yeni önem kazanmaya başlayan, sağlık çalışanlarını tehdit eden tehlike ve risklere diğer bir deyişle meslek hastalıklarına dikkat çekmektir. Çalışma ortamına özgü etiyolojik ajanlara maruz kalma sonucu meydana gelen hastalıklar meslek hastalıkları olarak isimlendirilmektedir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu’nun 14.maddesinde meslek hastalığı “sigortalı kişinin çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal özürlülük halleri” olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle meslek hastalığı sadece sigortalı işçileri kapsayan bir tanım olarak ele alınmakta diğer çalışanlar bu kapsamın dışında tutulmaktadır. Ancak İş Sağlığı ve Meslek Hastalıkları kavramı yerini günümüzde Çalışan Sağlığı ve Meslek Hastalıkları kavramına bırakmakta ve tüm çalışanları kapsayan bir anlam yüklemektedir. Hastaneler ve sağlık kuruluşları birçok çalışma alanından daha karmaşık bir yapı oluşturdukları için sağlık çalışanlarının iş yerinde karşılaştıkları risklerin sayı ve çeşidi daha fazladır. Sağlık çalışanlarını tehdit eden unsurlar; AIDS(HIV),Hepatit B,Hepatit C,Tüberküloz ve diğer bulaşıcı hastalıklar gibi biyolojik, aydınlatma, gürültü ve iyonizan radyasyon gibi fiziksel, anestezik maddeler,cıva, farmasötik maddeler gibi kimyasal,uygun olmayan çalışma ortamı bakımından ergonomik,ilaç-alkol-madde bağımlılığı,stres,uzun süren iş saatleri gibi psikososyal riskler olarak sınıflandırılabilir. Çalışmamız kapsamında, hastanede çalışırken maruz kalının etkenler, hastane çalışanlarının sağlık sorunları ve alınan önlemler hakkında hastane personelinin bilgi düzeyinin belirlenmesi amacıyla anket hazırlanarak Ankara’daki üç hastanemizde toplam 206 kişiye bire-bir anket yöntemi uygulanmıştır. Ankete katılan kişiler tüm hastane çalışanlarıdır (temizlik, mutfak görevlilerinden başhekimimize kadar). Anket sonuçları SPSS istatistik programına aktarılarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre ankete katılanların %65,1’i bayan, %34,9’u erkektir. Çalışanların yaş ortalaması 31,52±6,92 olup günde ortalama 9,05±1,79 saat çalışmaktadırlar. çalışmaktadır. Ankete katılanların %27.8’i yılda en az 1 defa, %33.3’ü ise yılda 2 defa solunum yolları enfeksiyonu geçirmekte ve %88.2’si ancak ilaç kullanarak bu hastalığı atlatabilmektedir. Katılanların %29,6’sı iyonize radyasyona, %24.1’i iyonize olmayan radyasyona, %19.1’i yeterli oksijenin olmadığı ortamlara, %12.3’ü klimalardan ve diğer cihazlardan kaynaklı toz ve dumana, %9.9’u ise mobbinge maruz kaldığı belirtmiştir. Kimyasal ajanlara maruz kalanların oranı %86.8 olmasına karşın maruz kaldıkları kimyasalın türünü/adını belirtenlerin oranı sadece 13.4’dür. Hastanemiz çalışanlarının %51.2’si hastanedeki aydınlatma, havalandırma ve sterilizasyon sistemlerini yeterli bulmadıklarını, %47.7’si de fiziksel çalışma ortamının sağlıklı/ergonomik olmadığını ifade etmiştir. Sonuç olarak hastane ortamında sağlık riski oluşturabilecek fiziksel ve kimyasal ajanların periyodik olarak yılda 2 kere gerekli ölçümlerinin ve denetimlerinin yapılmasını ve bu konularda tüm hastane personeline eğitimlerin verilmesi gerekmektedir. Fakültemiz, bu önlemleri alarak diğer konularda olduğu gibi sağlık çalışanlarının sağlığı konusunda da örnek bir kurum olmalıdır.

57


SÖZEL BİLDİRİ: 36

ELLERİMİZE SAĞLIK Mehmet Sarı Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5

Günümüzde gittikçe önem kazanan hastane enfeksiyonları modern tıbbın en önemli problemleri arasındadır. Hastane enfeksiyonu geliştiğinde; hastanede yatış süresi uzar, buna bağlı iş gücü kaybı olur, Laboratuar tetkikleri ve hastaya uygulanan işlemler artar, enfeksiyonu oluşturan etken dirençli olacağı için tedavide daha özel ve pahalı antibiyotiklerin kullanılması gerekir. Hasta primer hastalığı iyileştiği halde hastane enfeksiyonu nedeni ile yaşamını yitirebilir. Hastaneye yatırılan %5-%15’inde hastane enfeksiyonları gelişir. Enfeksiyon kontrol önlemleri ile bu enfeksiynların %30 önlenebilir. El hijyeni hastane enfeksiyonlarını önlemede tek başına en etkili ve önemli faktördür. Hastane kaynaklı enfeksiyonlar hastanede yatış süresince veya yatış sonucu edinilmiş enfeksiyonlardır. 48 saatten az hastanede yatan ve bir enfeksiyon gelişen hastaların hastanede yatıştan önce var olan inkübasyon sürecinde olan bir enfeksiyon olduğu düşünülür. 48 saatten sonra belirgin olan çoğu enfeksiyon hastanede edinilmiş olduğu düşünülür. Damar içi ve üriner katater uygulanması, Solunum desteği ve implant uygulanması gibi invaziv işlemler, Organ, kemik iliği nakli, kemik iliği yetmezliği,dalak hasarı, malignite, geniş yanık ve yaralar,immunsupersif ve yoğun antibiyotik tedavisi alanlar risk faktörleridir. İmmün sistemi baskılanmış kişiler hastanede edinilmiş enfeksiyonlara özellikle açık olmalarına rağmen en sık hastane enfeksiyonları immün sistemi normal kişilerde de görülür. En sık tanınan hastane enfeksiyonları: İdrar yolları enfeksiyonları, Pnömoni , Cerrahi-yara enfeksiyonları, Bakteriyemidir. Aksi ispat edilmediği sürece her hastane enfeksiyon temel enfeksiyon kontrol kurallarına uyulduğu takdirde önlenmesi mümkün olan bir tıbbi hata olarak kabul edilmelidir. Hastane enfeksiyonları kaçınılmazdır, sadece bir kısmı önlenebilir kanısı doğru değildir. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın eğitim seminerleri ve bilgilendirme toplantıları devam etmektedir. Sunumum hastane enfeksiyonlarının tanınması, hastanemizde yapılan çalışmalar ve hastane enfeksiyonlarının önlenmesi ve el yıkanması bilinçlilik düzeyinin artırması konularını içermektedir.

58

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 37

İSPANYOL GRİBİ Taner Yıldız, Ali Güneri, Ömer Al, Hande Uchehara, Nihat Mustafayev Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Nurhayat Bayazıt

İspanyol Gribi (İspanyol Nezlesi) ilk olarak 1918 senesinin Mart ayında , A.B.D ‘nin Kansas eyaletinde ortaya çıkmıştır. Hastalık dünya çapında tam bilinmemekle birlikte 50-100 milyon insanın ölümüne yol açtığı düşünülmektedir. Bu salgın iki dalga halinde görülmüştür ve genel olarak zayıf, yaşlı ve çocukları değil sağlıklı gençleri etkilemiştir. Dünyadaki en büyük pandemi olarak kabul edilen İspanyol gribi, zirve noktasını 1918 Eylül- Kasım aylarında yapmıştır ve 1.Dünya Savaşının son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almıştır. Hastalığın “İspanyol Gribi” adını almasının asıl sebebi ise İspanya’nın 1.Dünya Savaşında yer almamış olması ve askeri sansür sebebiyle diğer Avrupa ülkelerinde salgından söz edilmezken, hastalığın ilk kez İspanya’da basın tarafından “salgın” olarak adlandırılmasıdır. Salgına 1922-1923 senelerinden sonra bir daha rastlanmamıştır. Kuş gribi ve Domuz gribi ile bağlantılı olan H1N1 virüsünün ölümcül bir alt birimi olarak adlandırılan İspanyol gribi çok ani başlayan halsizlik, ciddi kas ağrısı, baş, sırt, eklem ağrısı ve ateş ile karakterize edilmiştir. Birkaç vakada kurbanların akciğerlerinde sıvıya rastlanmış ve hastalar bir haftadan daha kısa bir süre içinde boğularak can vermiştir. Bazı kaynaklara göre Atatürk’ün de hastalığa yakalanmış olduğu fakat evinde yenmiş olduğu söylenmektedir. Nazım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı” ve Metin Eloğlu’nun “ Lokman Hekim’in Sev Dediği” adlı eserlerinde İspanyol Gribinin o zamanki etkisinden bahsedilmektedir. En son bilgilere göre İspanyol Gribinin tekrardan canlandırıldığı ve bunun Kuş Gribini önlenmesinde yardımcı olacağı açıklanmıştır. Bunun sebebi ise salgından kurtulanların vücutlarının hala antikor üretebildiği, bunun da ileride olası salgınlar için tedavi yöntemleri geliştirilmesine yardımcı olabileceği belirtilmiştir.

59


SÖZEL BİLDİRİ: 38

MENGELE VE İKİZ ÇALIŞMALARI Özlem Özyurt, Şeyma Sezer, Emel Aygün, Haleh Sorkhi, Negar Alipour Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Joseph Mengele 16 Mart 1911’de Günzburg’da doğdu. 1937’de nazi partisine katıldı 1938’de tıp diploması aldı ve SS’e katıldı.1940’da orduya katıldı .43 yılında auschwitz’e tayin oldu. bu onun hayatında bir dönüm noktasıydı çünkü bu sayede pek çok denek elde etmişti. Yüzlerce Yahudi mahkûm üzerinde pek çok deney yaptı. Bu deneyler; zehir deneyleri, yara deneyler, dondurma deneyleri, tüberküloz deneyleri, kısırlaştırma deneyleri, yüksek rakım deneyleri, deniz suyu deneyleri, sülfanilamid deneyleri… Bu deneylerin tamamını anestezisiz olarak gerçekleştirdi. Bu kadar cani olmasına rağmen aynı zamanda çok da güler yüzlü olmasından dolayı ölüm meleği lakabını almıştır. Örneğin deneklerinden biri olan Elizabeth Ovitz kendisine yapılan deneylerle ilgili şunları söylüyor: “… Rahmimize bir şeyler enjekte eder, kan alır, içimize girer, parçalar, örnekler alırlardı. Acı dayanılmazdı... Deneyler bittikten günler sonra bile devam eden bir acıydı bu… Omuriliğimizden sıvı çektiler. Kulaklarımızı aşırı sıcak veya aşırı soğuk suya tuttular, bu da bizi kusturuyordu. Bayılacak gibi olduğumuzda beyin, burun, ağız ve el bölgelerinde acı verici deneylere girişirlerdi.” Mengele’nin amacı neydi? Hitlerin üstün ırk tezine göre alman ırkının diğer ırklardan arındırılması gerektiğini düşünüyordu. Çünkü diğer ırkların hastalıkların kaynağı olduğuna inanıyordu. Amacına ulaşmak ve genetiği çözmek için örnek aldığı Prof. Von Verschür gibi ikizleri kullandı. İkizlere fazladan yemek veriliyordu ve kendi kıyafetleriyle kalabiliyordu. Herhangi birine eziyet edilmesi yasaktı. Hastalanıp ölmemesi için rahat etmeleri sağlanıyordu .Başta şanslı gibi gözükseler de en ağır deneylere maruz kaldılar.Litrelerce kanları alınıp Prof. Von Verschür’e yollanıyordu . Mavi göz rengin kalıtsal olup olmadığını anlamak için hazırladığı sıvıyı gözlerine enjekte ediyordu. Auschwitz toplama kampı basıldıktan sonra Güney Amerika’ya kaçtı.Deneylerine Candido Godoi kasabasında devam etti. Kendini burada Rudolph Weiss adında bir veteriner olarak tanıttı. Peki Mengele amacına ulaşabildi mi? Arjantinli tarihçi Jorge Camarasa’ya göre EVET.. Candido Godoi’de Mengele geldikten sonra ilk ikiz doğum gerçekleşti .Şu an burada ikiz doğum oranı dünya ortalamasının tam 1000 katı.Ayrıca yeni doğan ikizlerin çoğu Mengele’nin istediği gibi mavi gözlü ve sarı saçlı. Josef Mengele, savaşın bitmesiyle birlikte Arjantin’e kaçtı ve çeşitli ülkelerde gizlenmeyi sürdürdü. 1985’de Hans Sedlmeyer’in evine yapılan baskında Mengele’nin Brezilya’da olduğu anlaşıldı . Bir hafta içinde mezarı ve yanında kaldığı aile tespit edildi. 1979’da Mengele yüzerken felç geçirip boğularak ölmüştü. 1992’de yapılan Dna testiyle mezardaki kemiklerin Mengeleye ait olduğu kesinleşti.

60

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 39

ORGAN NAKLİ VE ETİK KARARLAR Nur Betül Yıldırım, A.Göksu Karaoğlanoğlu, Maral Amangurbanova, Sümeyye Balkan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Bir insanın organlarının bir kısmını veya tamamını henüz sağlıklı iken ya da beyin ölümünün ardından bağışlaması işlemine ‘organ nakli’ denir. Organ naklinin tarihi 1902 yılında başlıyor. Bu sene Avustralyalı Emerich Ullman ve Fransız Alexis Carrel birbirlerinden habersiz köpeklerde organ nakli yapmayı deniyorlar. Daha sonra damarların dikilmesiyle ilgili geliştirdiği tekniği Carrel’in 1912 yılında Tıp Nobel Ödülü’nü almasını sağladı. Yeni denemeler çoğunlukla ABD’de II. Dünya Savaşı’ndan sonra yapılmaya başladı. İlk başarılı böbrek nakli 1954 yılında Joseph Murray tarafından yapıldı. Bağışı yapan hastanın tek yumurta ikiziydi ve böylece bağışıklıkla ilgili tepkimeler en aza indirilmişti. Ayrıca, 1967 yılında Güney Afrika’da Christian Barnard dünyada büyük yankılar uyandıran kalp nakli ameliyatı gerçekleştirdi. Ancak hasta enfeksiyon kaptığı için 18 gün sonra hayatını kaybetti. Aynı sene Thomas Strazl ilk başarılı bir KC transplantasyonu yaptı.. Türkiye’de organ naklinin tarihi 1969’ta gerçekleştirilen 2 tane kalp nakliyle başladı. Daha sonraki senelerde yapılan böbrek ve kadavradan böbrek nakli o dönemlerde tüm gazete başlıklarında doku ve organ nakline yer verilmesini sağlamıştır. Etik Kararlar Organ naklinde etik karar vermesini zorlaştıran en önemli sorun organ sayısının ihtiyacı karşılayamamasıdır. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse 3 hayati organa birden ihtiyaç duyan bir hastayı düşünelim. Organ sayısı yeterli olsa bu nakil hiç düşünülmeden yapılır, ancak aynı organları paylaştırıp durumu birincisi kadar acil olmayan 3 hastayı kurtarmak da mümkün. Böyle bir durumda seçim yapmak gerçekten zorlaşır. Paylaşım sorununa hekimler iki farklı bakış açısı geliştirmişler: birincisi hastalar arasında bir özelliği referans alıp nakli buna göre gerçekleştirmeyi uygun görmüş, ikinci bir grup hekimse böyle bir tercih yapmanın çok zor olacağını ileri sürerek rastgele tercihten yana olmuşlardır. Organ sayısının az olması organ tacirlerini akraba olmayan canlı vericilere yöneltmiştir ve organ pazarları ortaya çıkmıştır. Organlarını satan insanlar az gelişmiş ülkelerin fakir vatandaşlarıdır ve bu ülkelerin sağlık sistemleri transplantasyon sonrası izlemeye elverişli değildir. Fakir insanları zengin insanların organ deposu haline getiren bu uygulama hemen hemen tüm ülkelerde yasaklanmıştır ve akraba vericiler içinde bir takım şartlar öne sürülmüştür. Bunlar; Alıcının ihtiyaç durumuyla vericiye yüklenen riskin karşılaştırılması, Donörün operasyon sonrası karşılaşabileceği durumlar konusunda tam olarak aydınlatılması. Bu işlemler gerçekleşirken organ vericisinin hiçbir baskı altında kalmamasının sağlanması ve bu işlemlerin hiçbir maddi çıkar gözetilmeden gerçekleşmesidir. 2000 yılına baktığımızda organ naklinde Türkiye’nin dünya ortalamasının oldukça altında olduğunu görüyoruz. Fakat değişen sağlık politikaları ve gelişen teknolojiyle organ naklinde büyük artışların meydana gelmiştir. Bu da gelecek içi umut vericidir.

61


SÖZEL BİLDİRİ : 40

İLAÇ PİYASASI VE FDA Zeynep Şeyma Okçu, Tuğba Karakoç, Ümran Karaduman Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Çeşitli türlerdeki hayvanlarla yapılan çalışmalar hiperkolesterolemi ve ateroskleroz arasında nedensel bir ilişki olduğunu göstermektedir. Kolesterol hipotezini doğrulayan denemelerden biri de HMG-CoA redüktaz inhibitörlerinin kullanıldığı kolesterol düşürücü denemelerdir. Bu ilaçlar daha önce elde bulunan ajanlara göre LDL kolesterolü daha etkili düşürmüşlerdir. HMG-CoA redüktaz inhibitörleri LDL düzeylerini %20-60 azaltmış ve 5 yıllık dönemde koroner olayları üçte bir kadar düşürmüştür. Yüksek kolesterol düzeylerinin koroner ölüm ile uyumlu olduğu kanıtlanmış olmasına karşın kolesterol düşürücü tedavinin CHD morbiditesini düşürebileceği önermesi halen kanıtlanmamıştır. Ayrıca kolesterol düşüklüğünün inme oranında artışa neden olduğu gösterilmiştir. Bilimsel olarak literatürde yer alan bu bilgileri bu sunumda göz ardı etmeden okuduğumuz bir kitaptan tıbbi uygulamalara farklı bakış açısı getiren alıntıları sizlerle paylaşmak istedik. 2007 yılında “Bir Masalmış Kolesterol” kitabından sonra 2008 yılında “Batı tıbbı sağlığınızın altını nasıl oyar” kitabı Türkçeye çevrilen Shane Ellison büyük ilaç şirketleri ve FDA arasındaki çıkar ilişkisinin sağlığımıza nasıl kastettiğini anlatıyor. Ellison’a göre Batı tıbbının büyük yalanları: Efsane: “FDA’nın onayladiği ilaçlar güvenli ve etkindir” FDA’ nın onayladığı ilaçlardan Posicor, 1997’ de yüksek tansiyon tedavisi için onaylandı. 200 Amerikalı öldü, 1998’ de piyasadan çekildi. Vioxx, kalp krizi ve inmeye neden olmasına rağmen FDA tarafindan onaylanmıştır. Davis Graham: “88 bin ila 139 bin Amerikalı zarar gördü.” Efsane: “İlaç reklamları bizi bilinçlendirir” Tüketiciye yönelik doğrudan reklamcılık arttıkça satışlarda artmaktadır. Sağlıklı insanları hastalara dönüştürerek daha fazla ilaç satmak. Reklam yapmanın gerçek amacı: sağlıklı ve uzun ömür sağladıkları düşüncesine inandırmak. Efsane: “İlaçlar, yaşam kalitemizi yükseltir” Tüketicilere yapılan ilaç reklamlarının sayesinde Batı Tıbbının aldatma vebası FDA tarafından onaylanmış ilaçlarla her yıl yaklaşık 160 bin kişi öldürülmektedir. Yaklaşık iki milyon insan, ilaçların yol açtığı hastalıkların kurbanıdır. Obezite, kanser, böbrek yetmezliği, otizm, depresyon bu hastalıklardan bazıları. İlaç kullanımı artıyor.Reçeteli ilaçların bedeli: İstenmeyen ilaç reaksiyonlar FDA’nın onayladığı ilaçların tam tarif edildiği gibi kullanılmasına rağmen her gün 80 kişi ölmüştür New England Journal of Medicine: “ Aile hekimine giden her dört kişiden birinde yan etki görünür” Efsane: “Besin destekleri tehlikelidir” İlaç şirketleri, besin destekleriyle rekabeti aza indirmek için hükümeti etkileme amaçlı bir dizi teknik kullanıyor, besin maddelerinin doğru kullanımıyla ilgili dersin 85 yıl önce tıp fakültelerinden kaldırılmış olması, ilaç endüstrisi lobisinin medyayı etkisi altına alarak, besin desteklerine karşı olumsuz bir hava estirmesi, Oysaki, ilaçlarda besin desteklerin sahteleri kullanılmaktadır Efsane: “Efedra kalp krizi ve inmeye neden olur” 62

Gerçek: Efedra binlerce yıldır güvenli bir şekilde kullanılmaktadır

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


Vioxx, tahminen 30-40 bin kişiyi öldürmüş ve 100 bin kişiye zarar vermiştir.Kıyaslama: Söylendiğine göre Efedra yaklşık 100 kişinin ölümüne neden olmuştur.Efedra satıcıları yakalanmış, iflas ettirilmiş, ve dükkanları kapatılmıştır.Vioxx’ u yapanlar ise işlerini sürdürmektedir. Reçetesiz satılan birçok ilaç da Efedra’nın etkisine sahip. Mesela burun damlaları, soğuk algınlığı tabletleri, öksürük şurupları ve astımı rahatlatıcı preparatlar. Efedra, diğer hastalıklara da iyi geldiği için ilaç şirketlerini zarara sokuyordu. Yasaklamadan önce Amerika ‘da her yıl 2 milyar dozdan fazla satılıyordu. Efsane: “Yüksek kolesterol, kalp hastalığı için bir majör risktir” Efsane: “Kolesterol kötüdür” Efsane: “Kolesterol düşürücü ilaçlar güvenli ve etkindir” Amerikan Kalp Birliği’ne göre, 105 milyondan fazla Amerikalı “nın kolesterol düzeyi 200 mg /dl ya da daha yüksek seviyede. İlaç endüstrisi için potansiyel müşteri anlamına geliyor. Yazara göre yüksek kolesterol ömrü uzatıyor: yüksek kolesterolü olan erkeklerin bağışıklık sistemi daha güclü. kolesterol karaciğerde safra asitlerinin üretimine yardımcı oluyor. Bu asitler vücudun artık ürünlerden temizlenmesi için gerekli. Kolesterol düşürücü ilaçlar, bellek ve odaklanma üzerinde olumsuz etki yapıyor. “Reçeteli ilaçların güvenli ve etkin olduğunu bilimsel araştırmalar değil, FDA’daki uzmanların oy çokluğu belirlemektedir. Bu oylar ise, bilimsel doğrunun değil, parayı verenin lehine kullanılır.Amerika’ da sağlık standardı tanım olarak, ‘sağlık hizmetleri’ kılığına bürünmüş ‘hasta bakımıdır’.” Shane Ellison Bizler birer bilim adamı duyarlılığı ile okuduklarımıza şüphe ile yaklaşmak gerektiğini, kanıta dayalı tıbba ve tıbbi uygulamaların buna göre uygulanmasına inanıyoruz.

63


SÖZEL BİLDİRİ: 41

GÖNÜLLÜ DOKTORLAR Esra Çetin, Elif Yurdakul, Firdevs Polat, Büşra Öztürk Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Kutsal olarak lanse edilen en önemli mesleklerden biri olan doktorluğa sadece maddi açıdan bakılmamalıdır. Bu yüzden doktorluk yürek gerektirir. Birçok meslekte para kazanmak yeterli olsa da bu meslekte para tatmin edici bi faktör değildir bu yüzden birçok doktor derneklerle veya devlet eliyle yardıma muhtaç bölgelere gönüllü olarak gidiyor. Mevkilerine dönen doktorlarımız bu organizasyonların onlara çok şey kattığını söylüyorlar. Organizasyonları düzenleyen özel derneklerin sayısı her geçen gün artmakta örnek vermek gerekirse ihh kimse yok mu, yeryüzü doktorları, ümit hekimleri derneği. Bu derneklerin ve doktorlarımızın en önemli destekçisi kuşkusuz Sağlık Bakanlığı bu nedenle Sağlık Bakanımız Sayın Recep Akdağdan da görüşlerini aldık. Albert Schweitzer (d. 14 Ocak 1875 - ö.4 Eylül 1965), 1952 Nobel Barış Ödülüü sahibi Alman humaniter doktor, filozof, müzisyen, teolog, hayvansever ve anti-nükleer aktivistti. Schweitzer, iki doktorasına rağmen tıp doktoru olmaya karar verdi; Afrika’da doktorluk yapma amacıyla 30 yaşından sonra tıp tahsili yaptı. 1904’te tesadüfen bir dergide Fransız kolonisi Gabon’da çalışacak doktor arandığını okudu. Bu ilan üzerine yaptığı araştırma onu, “beyaz adamın” “siyah adama” yaptığı kötülükler ve haksızlıklar üzerine düşünmeye sevk ettis Gabon’da bir hastane kurdu ve yaşamını yöre halkının sağlığına adadı. Dr. Schweitzer 1965’te 90 yaşında hayatını kaybettiğinde hastanenin bahçesine gömüldü. Öldüğünde hastanesi 72 binalı 600 yataklı 6 doktor ve 35 hemşireli bir hastane olmuştu. Ülkemizde de gönüllü olarak bu işe başlamış birçok doktor var biz bu konuyu, yaşayanlardan dinlemek istedik ve bu bağlamda Mehmet Akif Güleç ile konuştuk. .Kendisi bize en son gittikleri Haiti’den bahsetti.2008 yılında meydana gelen Haiti depremi sonrası Mehmet Akif Güleç ekibini kurup deprem bölgesine gitmiş. Ekipte doktorların yanında hemşireler ve teknisyenler de bulunuyormuş. Bize gidiş sürecini ve yaşadıklarını şöyle anlattı : “Afet bölgelerine gitmek için öncelikle BM’den izin almak gerekir ve afet bölgesine yaptığınız her çalışmayı BM ‘ye bildirmek zorundasınızdır. Biz izin aldıktan sonra 2 ekip kurduk. İlk ekibin sorumlusu bendim ve ekibi daha çok psikolojik anlamda yardım edecek kişilerden oluşturdum. Çünkü afetten hemen sonra size tedavi için gelen insanların çoğu travmanın etkisinden kurtulamamışlardır. Giderken her şeyi düşünerek gitmek zorundaydık, hem de afet bölgesindeki insanların yaralarına merhem olmak istiyorduk.” Sonuç olarak, bu gönüllülük olayında Uzm. Dr. Ferruh Bican, görüştüğümüz Mehmet Akif Güleç mesleğin zekâtı olarak nitelendiriyor. Çünkü; mesleğimizi elimize aldığımızda mesleğimiz adına verebileceğimiz en büyük fedakarlıklardandır. Parasal bir tatmin olmayacak bunların sonunda belki kendinizden bir şeyler vermeniz gerekecek ama karşılıksız bir el uzanmamış insanların yüzündeki tebessüm riyasız bir teşekkür bize her şeyden daha çok tatmin edecektir. Demek istediğimiz ileride biz de doktor olacağız bilgilerimiz becerilerimizi sadece bize karşılık verebilen insanlarda kullanmayalım. Hem yurtiçinde hem yurtdışında uzun yıllardır bizleri bekleyen insanlar var, onları daha fazla bekletmeyelim.

64

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SUNULU POSTERLER


SUNULU POSTER: 1

PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ VE MORFOLOJİ BİNASI ÖĞRETİM ÜYESİ ODA HAVALARININ KÜF FLORASININ DEĞERLENDİRİLMESİ Ezgi Saylam, Ural Çayır, Cemile Özcan, Çağrı Ergin, İlknur Kaleli Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Özel Çalışma Modülü Programı, Denizli Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Denizli Dönem 5

Küf mantarları bağışıklığı baskılanmış konakta infeksiyon meydana getirirler. Aynı zamanda sağlıklı bireylerde allerjik hastalıklara neden olurlar. Ortamda yaydıkları mikotoksin bileşikler ile de çeşitli hastalıklara yol açarlar. Allerji yaratan küflerin birçoğu doğada çevresel faktörlere, mevsimlere, sıcaklık ve neme bağlı değişiklikler gösterir. Küfler insanların yaşam ortamlarında,zamanlarının çoğunu geçirdikleri iş ve ev ortamlarında sıklıkla bulunurlar. Bu nedenle sürekli çalışılan, uzun süre geçirilen iş ve ev ortamlarının allerjik ve toksijenik küf floraları taranmaktadır. Bu çalışmada, Pamukkale Üniversitesi Hastanesi’nde, öğretim üyelerinin odalarının iç ortam havasında alerjik ve toksijenik küflerin varlığı taranmış, baskın flora araştırılmış, allerjik semptomlar ile birlikteliği irdelenmiştir. Hava örneklemesi 2009 yılı Mart-Mayıs ayı içinde Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyelerinin kullandığı binalarda yapıldı.Odaların hava örnekleri alımında “Air İdeal Sampler” (BioMerieux, Fransa) hava örnekleme cihazı kullanıldı. Örneklemede %1 kloramfenikol ilaveli Saboraud Dekstroz Agar (SDA) kullanıldı. Hava örnekleri ekimleri laboratuarda oda sıcaklığında 1 hafta süreyle inkübe edildi. Petri kutuları her gün kontrol edilerek üreyen koloniler numaralandırıldı. İnkübasyonun üçüncü günden itibaren küf kolonileri sayıldı. Her odanın nem ve sıcaklık değerleri kaydedildi. Üreyen mantar kolonileri havada metreküpteki koloni oluşturan birim (kob/m3) şeklinde hesaplandı. Üreyen küfler makroskopik (üreme hızı, koloni çapı, yüzey yapısı, yüzey şekli, pigmentasyonu) ve mikroskopik (laktofenol pamuk mavisi ile morfolojik) özellikleri ile tanımlandı. Örnekleme yapılan odaları kullanan kişilere Anderrson MM40NA hava kalitesi anketi uygulandı. İstatistiki analiz SPSS Ver 17.0 ile yapıldı. Araştırmaya 106 öğretim üyesi tarafından kullanılan 82 odanın [55 Kırmızı Bina (KB), 6 Mavi Bina (MB), 21 Morfoloji Binası (MfB)] iç ortam havası alındı. KB’den 201±22, MB’den 230±80 ve MfB’den 130±21 kob/m3 üreme saptandı (p>0.05). Toplam 18 farklı cins içinde 15194 kob/m3 küf kolonisi izole edildi. En sık olaraK Cladosporium spp (5836 kob/m3 ), Penicillium spp(2754 kob/m3 ) ve Aspergillus spp (1403 kob/m3 ) kükenleri soyutlandı. MB (%51) ve KB (%48)’dan en sık Cladosporium spp izole edilirken, MfB’den en sık Aspergillus spp (%31) izolasyonu yapıldı. Allerji semptomu bildiren kişilerin odalarının iç ortam havasında allerjik küflerin dağılımında farklılık saptanmadı (p>0.05). Bina inşaatlarının sürdüğü tarafa bakan odaların iç ortam havasında Aspergillus spp. oranı daha yüksek bulundu (p<0.05). Binaların katları arasındaki total küf oranlarında farklılık saptanmadı (p>0.05). Aspergillus spp varlığı ile sıcaklık arasında negatif korelasyon bulundu (r=-0.3). KB’nin daha yüksek sıcaklığa, MfB’nin daha yüksek neme sahip olduğu bulundu (p<0.05). MM40NA verilerine göre KB ve MfB’de alerjik semptomların baskın olmadığı saptandı.

66

Sonuç olarak; yurdumuzda yapılan çalışmalara benzer veriler elde edilmiştir. Araştırmanın yapıldığı ortamlardaki küf mantarlarının odayı kullanan kişilerde alerjik semptomlara yol açmadığı bulnmuştur. İnşaat ortamlarında Aspergillus spp. daha sık saptanmıştır. Benzer araştırmaların farklı iklimlerde ve farklı çevresel şartlarda tekrarlaması ve yıllık değişkenlerin saptanması gereklidir.

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SUNULU POSTER: 2

BAĞIMLILIKTA HİPNOZUN YERİ İlyas Memiş, Büşra Orbak, Büşra Gül, Feride Ercan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Hipnozu uyku ile uyanıklık arası bir durum, yarı uyku olarak tanımlarlar. Beynin bazı bölgelerinde uyanık bölgeler bulunur ve bunlar hastayla hipnotizör arasındaki teması sağlar. Ronald Shon’ a göre “doğal yoldan bilinçdışına ulaşarak kişinin kapasitesinin tümüne yetişmesi, yeteneklerinin sınırına ulaşmasıdır” buna göre yeteneklerimizin ancak sınırlı bir bölümünü kullanmaktayız. Yani aynı zamanda hipnoz, kişinin sahip olduğu yeteneklerin daha fazla bir bölümünü kullanmasına yardımcı olan bir araçtır. Hipnoz eski bir sanattır, ilk olarak, kutsal kitaplardan önce, büyü, din ve tıp bir ve aynı olduğu zamanlarda dini ayinlerde kullanıldı. Mısır’da kabile rahiplerinin başarılı tedaviler yaptığı uyku tapınakları vardı. Eski Yunanistan’da tıp tanrıları tapınaklarında hayaller gösterilirdi ve şifalar meydana getirilirdi. Hipnotik anestezi; çivili yatakların üzerine rahatça uzanan veya kızarmış kömürlerin üzerinde yalınayak yürüyen Hint fakirleri tarafından yüzyıllardan beri uygulanmaktadır. Eskiden transın kutsal olduğuna inanılırdı. İlk Hristiyan inanışına göre, hipnoz büyücülüğün bir şekli olarak değerlendirildi. Fakat onsekizinci yüzyılın sonuna doğru, neticede faydalı bir tedavi vasıtası olarak tarif ve kabul edildi. Hipnozun bir tedavi aracı olarak tıp alanında bilimsel olarak kullanılması Franz Anton MESMER (1734-1815) ile başlar. Mesmer’in “Yıldızların İnsan Vücudu Üzerine Tesirleri” isimli eserinin yazıldığı tarih (1765) bilimsel hipnotizmanın başlangıcı kabul edilir. Mesmer tarafından, bugün psikosomatik hastalıklar olarak bilinen hastalıkların tedavisinde hipnozun alternatif bir yöntem olarak kullanıldığını görüyoruz. . 1841 yılında Dr. James BRAID, bu alternatif tedavi yönteminin isim babası olmuş ve Mesmer’in manyetizma dediği bu trans haline Hipnoz adını koymuştur. Bu tarih, manyetizma devrinin sonu, hipnotizma döneminin başlangıcı olmuştur. Dr. Braid usta manyetizör La Fontaine’in bir sahne gösterisini izlerken sujenin gözlerinin sabit olmasına dikkat etmiştir. Braid, bu suni uyurgezerlik halinin sujenin gözlerini yormakla mümkün olabileceğini düşünmüştür ve bu konuda denemeler yapmaya başlamıştır. Yaptığı çalışmalarda sujelerin gözlerini parlak bir cisme yönelterek yormaya çalışmış ve başarılı olmuştur. Günümüzde, Amerika Birleşik Devletlerinde, Milton Erickson’un çalışmaları, uygulamaları hipnoza bambaşka boyutlar kazandırmış ve dünya çapında bir ivme kazanmasını sağlamıştır. Erickson’la birlikte, İngiltere ve Amerika’da başlamak kaydıyla dünyanın birçok ülkesinde, hipnozla ilgili pek çok dernek kurulmaya yayınlar çıkarılmaya ve yöntem yaygınlaşmaya başlamıştır. Ülkemizde de hipnozla ilgili birçok dernek ve çalışma platformu kurulmuştur. Hipnoz nasıl tedavi eder? ► Trans sırasında hastanın düşünceleri tamamen terapistiyle olan diyaloğu üzerine konsantre olur. Çevreden gelen diğer bütün duyu uyarıları, kendi içinde oluşan duygu ve düşünceler, genelde devre dışı bırakılır. Bu durumdaki hasta, dışarıdan gelen tek uyarı olan hipnotizörün emir ve telkinlerini yoğun bir şekilde algılar. Algılamalar daha sonra bilinçaltı üzerinde kuvvetli bir istek oluştururlar. Bilinçaltı, kontrolümüz ve isteğimiz dışında çalıştığı için, telkin ve emirler transtan sonra da bastırılamaz ve görevlerine devam ederler. İşte bu etki mekanizması sayesinde posthipnotik emirler uzun bir süre etkilerini sürdürür ve tedavinin başarıya ulaşmasını sağlarlar. Bazı durum-

67


SUNULU POSTER: 2

larda hipnoza girişe ve uzun süren uyku kürlerini kolaylaştırmak için psikofarmaka tipi ilaçlar da kullanılabilir. Ayrıca yüksek dozda ilaç verilip uyanma sırasında transa geçiş sağlanabilir. Bir sonraki seansta hasta çoğunlukla ilaç kullanmadan da transa geçebilir. Hipnoterapinin aşağıdaki rahatsızlıklarda tedavi amacıyla kullanıldığını söyleyebiliriz: ► Direkt olarak veya takviye amacıyla nevroz, anormal reaksiyonlar, davranış bozuklukları gibi ruhsal hastalıklarda, psikozlarda ve akıl hastalıklarında ► Bağımlıların tedavisini kolaylaştırmada (özellikle alkoliklerde) ► Korkuların, endişelerin, üzüntülerin ve bunların vücut üzerinde yaptığı etkilerin (psikosomatik rahatsızlıkların) tedavisinde. ► Sinirlilik ve hırçınlık nedeniyle sakinleşme, uyuma zorluğu çekildiğinde her türlü uyku sorunlarında ► Çeşitli hastalıkların semptomlarını gizlenmede ya da bu tip rahatsızlıkların hastayı etkilememsini sağlamakta. ► Değişik nedenleri olan ağrıların azaltılmasında ve giderilmesinde ağrı sinyalleri taşıyan sinirler beyinde ikiye ayrılır; Bir tanesi büyük beyinde ağrının varlığını algılatır, diğerinde ise talamus bölgesindeki ağrıların acısını duymamızı sağlar. İşte bu ikinci sinyal hipnoz sayesinde engellenebilir. Böylece ağrının varlığından varlığından haberdar olsak da acısını hissetmeyiz. Nikotin, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının tedavisinde yüz yıldan fazla bir süredir bilgi toplanmaktadır. Bu verilere dayanarak hipnozun en çok, aşırı alkol kullanımını ve sigarayı bıraktırmada başarılı olduğu görülmüştür. Ancak yeniden başlama riski tamamen ortadan kaldırılamaz. Yine de bu risk diğer yöntemlere oranla hipnoterapide daha düşüktür. Hipnoz diğer yöntemleri takviye etmek için de kullanılabilir. Örneğin alkol hastalarında psikoterapi, kişiliğin gelişmesinde ve onu alkole sürükleyen çevresiyle olan ilişkilerinin düzelmesinde yardımcı olur.

68

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SUNULU POSTER: 3

ALZHEİMER HASTALIĞI VE DEMANS Betül Keser, Sevde Nur Çulha, Ruken Abul, Nesibe Babalıoğlu Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Rabia Koç Yaşlanma, insan hayatının kaçınılmaz bir neticesidir. Bunama (demans), yaşlılıkta görülen mühim bir hastalıktır, kişide ağır hafıza kaybı ve zihni kabiliyetlerde gerileme ile seyreder. Alzheimer Hastalığı demans sebepleri arasında en sık görülenidir, ilerledikçe hastayı bakıma muhtaç ve yatalak hale düşürür. Henüz kesin bir tedavisi olmayan bu hastalık asrımızın ve gelecek yılların önemli problemlerindendir. Demans, bir kişinin günlük hayatını etkileyecek derecede hafızasında, zihnî ve sosyal becerilerinde azalma ile karakterize ilerleyici sürecin adıdır. Beraberinde konuşma ve anlama problemleri de olabilir ve yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Her yaşlıda demans gelişmediği herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Demans gelişmeyen insanların genellikle zihnî aktivitesi yüksek, sürekli okuyup yazan, başka insanlarla kolayca diyaloga geçen, içtimaî yönü güçlü kişiler olduğu görülür. Bu sebeplerden dolayı entellektüel kişilerde demans görülme oranının çok az olduğu söylenebilir. Yaşlı kişinin kendisine bakabilmesini engelleyecek derecede ağır zihnî fonksiyon bozuklukları ile seyreden demans, nörodejeneratif bir hastalık neticesinde gelişir. Bu gruba giren Alzheimer, Parkinson, Huntington ve Frontotemporal demans gibi pek çok hastalık demans ile seyreder. Bu hastalıklarda normal yaşlılık sürecinde görülenden daha fazla nöron (sinir hücresi) harâbiyeti vardır. Bazısı irsî olan ve birçoğunun sebebi bilinmeyen bu hastalıkların gelişiminde genellikle beyinde hatalı üretilen proteinlerin birikimi söz konusudur. Demansın belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir. İlk belirtiler sürekli unutkanlık ve kafa karışıklığı (konfüzyon) olmakla birlikte; hafıza kaybı, soyut düşünmede beceriksizlik, dikkati toparlama güçlüğü, karmaşık işleri yapmada zorlanma, kişilik değişiklikleri, şüpheci ve tuhaf davranışlar sergileme önemli belirtilerdir. Yaşlılarda görülen depresyon gibi bazı durumlar demans ile karıştırılabilir. Demansın sebepleri arasında en büyük grubu Alzheimer hastalığı teşkil eder. AH, yaşlılıkta ortaya çıkan ve genellikle 60 yaş üzerindeki kişileri etkileyen demansla seyreden ilerleyici bir hastalıktır. Hastalığın seyri, normal yaşlanmada görülen durumdan çok daha farklı ve ağırdır ve zihnî fonksiyonlarda bozulmaya yol açan kronik beyin yetmezliği söz konusudur. Hastalık yavaş ve sinsi bir şekilde başlar ve beyinde harâbiyet oluşturur; sebebi tam olarak bilinmemektedir. Beyindeki hasarın derecesi kişiden kişiye değişmekle birlikte sürekli ilerleyici vasıftadır. Hastaların zihnî becerileri ve hâfıza kapasiteleri zamanla azalır. Mantıklı düşünme, öğrenme ve çevresiyle iletişim kurabilme kabiliyetleri giderek bozulur. Kesin bir tedavisi olmayan hastalığın ileri safhalarında hastalar günlük basit işlerini bile yapamaz ve bakıma muhtaç hale gelir. AH, beynin temel fonksiyonel hücresi olan nöronu harap eder. Bu harabiyet öncelikle hafıza sisteminde merkezi vazife gördürülen hipokampus denilen bölgede başlar. Bundan dolayı, hastalığın en mühim belirtisi hafıza kaybıdır. Sonra sırasıyla amigdal ve limbik sistem adı verilen duygu ve düşünceyi etkileyici rol oynayan bölümler ve beyin kabuğu (korteks) etkilenir. Bu bölgelerdeki sinir hücrelerinin hasar görmesi neticesinde beyin kütlesi küçülür. Tedavide, hastanın hafızasını iyileştirme, endişesini yatıştırma, varsa uyku bozukluğunu düzenleme gibi hususların üzerinde durulur. Tedavi ile amaçlanan, hastanın hayat kalitesini mümkün olduğunca yükseltmektir. Hafıza kaybı, kafa karışıklığı ve demans; metabolik problemler, depresyon, ilaç zehirlenmesi, tiroid hastalıkları ve vitamin eksikliği gibi geri dönüşü olan hastalıklardan kaynaklanabilir. Bu durumlarda ne kadar erken teşhis konulursa tedavi de o kadar kolay olur. Ayrıca, demansla birlikte olabilecek depresyon, anksiyete ve uyku bozukluklarının tedavisi hastanın durumunda sıklıkla iyileşme sağlar.

69


SUNULU POSTER: 4

SPERM BANKASI Doğan Soyalp, Gökhan Talih, Hasson Kharboush, Feras Muhammed Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Sperm Bankası, spermleri toplayıp soğutarak saklayan bir kurumdur. Sperm bankasına sperm verecek erkek 18 - 30 yaş arası olmalı. Bu vericilerin kan grubu, bütün biyokimyasal parametreleri, kalıtsal hastalıkları, bedensel özellikleri, zihinsel özellikleri, ailesinde herhangi bir hastalığın veya sakatlığın olup olmadığı araştırılıyor. Bazen dondurma işleminden önce hemen sperm analizi yapılmakta, bazen de birinci randevuda analiz yapılmakta, ikinci randevuda ise dondurmak üzere sperm alınmaktadır. Bir iki veya üç boşalım kadar sperm alan bankalar vardır. Birden fazla boşalım için sperm alındığı takdirde en az iki boşalım arasına iki gün ara olmalıdır. Sperm evde veya laboratuarda alınabilir. İnsanlar Spermlerini Neden Saklasınlar? Bunun için değişik nedenler akla gelebilir. 1.Ağır bir hastalık nedeniyle uygulanacak olan tedaviden ötürü spermlerin ciddi zarar görebileceği durumlar. Örneğin kanserde ilaç veya ışın tedavisi gibi. 2.Herhangi bir rahatsızlıkta uzun süre kullanılacak ilacın spermlere zarar vermesi durumlarında. 3.Spermlere veya testislere veya ejakülasyon(fışkırma, birden dışarı boşalma) olayına zarar verebilecek Ameliyatlar söz konusu olduğu zamanlar. 4.Şeker hastalığı, multiple skleroz gibi ejakülasyona zarar veren rahatsızlık durumlarında. 5.Vazektomi yapılacaksa. 6.Toksinlere maruz kalma olasılığı durumlarında. 7.Tedavi amacıyla testis biyopsisi yapmak zorunluluğu vb durumlarında. 8.Kaza, ani ölüm vb gibi beklenmedik bir riske karşı olay sonrası çocuğunun olmasını isteyenler için 9.Bir erkekle birlikte olmadan çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar için. Sperm Bankası ve Etik Bu sistemin hem etik hem de hukuksal yönden çözülmemiş bir yığın sorunu var. En basiti bir başkasının spermiyle çocuğunuz olduğunu düşünün. Çocuk 18 yaşına geldiği zaman, hukuksal olarak babasını öğrenme hakkına sahip mi, değil mi? İngiltere’deki en büyük hukuki tartışma bu. Eğer babasını öğrenme hakkına sahiptir derseniz, o zaman sperm verici olan babasının malvarlığına ortak olma hakkı da doğuyor. ‘Babasını öğrenme hakkı olmasın’ derseniz ise bu kişiler, ‘Nasıl olur, babamı öğrenmek en doğal hakkım’ diyerek dava açmaya başlıyorlar. Geriye kalan bir seçenek de o kişiye bir başkasının spermiyle dünyaya geldiğini hiç duyurmamak. Bu da insan hakları açısından yanlış olacaktır. Çünkü bir insanın kendi geçmişiyle ilgili bilgisini kendisinden saklayamazsınız. Dünyada ve Türkiye de Sperm Bankacılığı 70

Sperm donörlüğü, bir ülkenin sosyal yapısı, gelenek göreneklerine bağlı olarak çeşitli yasalar çerçevesinde uygulanıyor ya da uygulanmıyor. Türkiye’de halk, yumurta donörlüğüne sıcak yaklaşırken, sperm donörlüğüne uzak bakıyor. Fakat örneğin Almanya’da yumurtayı koruma kanunu diye bir yasa var. İstediğiniz kadar sperm bulabiliyorsunuz, ancak yumurta nakli uygulayamıyorsunuz. Bunun yanında Amerika, Belçika, İtalya, Almanya, İngiltere gibi çok sayıda gelişmiş ülkede sperm donörlüğü, çeşitli merkezlerde resmen uygulanıyor.


SUNULU POSTER: 5

ÖTENAZİ VE ETİK KARARLAR Neslihan Yoldaş, Nazlı Özçelik, Ekin Kadıoğlu, Forough Raouf Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Ötenazi kelime anlamı olarak güzel, rahat ölüm demektir. Ötenazi; Ölümcül bir hastalığa yakalanan ve iyileşme imkanı olmayan bir kişinin acı vermeyen bir yöntemle hayatını sonlandırmasıdır. Ötenazi üçe ayrılır: Aktif, pasif ve dolaylı ötenazi olarak. Aktif Ötenazi: Tıbben iyileşmesi imkansız bir hastanın acısını dindirmek için kendi isteğiyle hayatına son verilmesidir. Pasif Ötenazi: Hastanın hayatı için gerekli olan tedavinin durdurulmasıdır. Dolaylı Ötenazi: İyileşme imkanı kalmayan hastanın acısını dindirmek için gereken ilaçlarlayaşam süresinin kısaltılmasıdır. Ötenazi tek tanrılı dinler olan İslamiyet,Hristiyanlık ve Musevilikte yasakken; doğu dinleri olan Şintonizm, Budizm ve Konfiçyus ahlakında yasaklanmamıştır.Ötenaziyi bazı devletler suç saymaktadır.Bu devletlerden Fransa,Brezilya,Bulgaristan,İsveç,Rusya,Türkiye ‘nin ötenaziyle ilgili ayrı bir yasası bulunmayıp; kasten adam öldürme suçu sayılır. İtalya,Yunanistan,Fin landiya,Norveç,Polonya,Almanya da ise ötenaziyi suç sayan ayrı yasalar bulunmaktadır.Ötenaziyi suç saymayan devletler ise İsviçre,Hollanda,ABD nin bazı eyaletleri ve Belçika dır. Bunlardan İsviçre de ötenazi 1942 yılından bu yana yasaldır. ABD de aktif ötenazi yasakken, pasif ötenazi 1993 yılından itibaren hukuka uygun ayılmaktadır. Bunun en büyük nedeni de Dr. Ölüm adıyla da anılan Jack Kevorkian dır.Dr. Kevorkian ABD de çok ünlü bir doktordu. İnsanların ötenazi hakkını savunuyordu ve uyguluyordu. Amerika halkı Keverkion’un kişiliğinde ikiye bölünmüştü ve ölüm hakkı uzun süre gündemi meşgul etmişti. Dr. Keverkion 130 hastasına ötenazi uyguladı ve bu yüzden 8 yıl hapiste kaldı.Ötenazi uyguladığı bir hastasını dvd ye çekti ve onbeş milyon amerikalı tv lerden seyretti.Ama hapiste bir daha ötenazi uygulamayacağına verdiği söz nedeniyle serbes bırakıldı.1987 yılında mahalli bir gazeteye verdiği ilanda şöyle yazıyodu: Ölümcül hastalığı olup da onuruyla ölümü seçenlere danışmanlık yapılır. Kartvizitinde ise şöyle yazıyordu: “ Jack Kevorkian. Tıp Doktoru. Özel Ölüm Elçiliği. Sadece randevu ile…”. Jack Keverkion o kadar ünlü bir doktordu ki ilerleyen yıllarda hakkında çok ünlü bir film bile çekildi. Dr. Keverkion kendi icat ettiği ve mercitron adını verdiği bir ölüm makinasıyla çalışıyordu. Ölmek isteyen hasta iğneyi koluna batırıyor ve düğmeye basıp koluna potasyum klorüd enjekte ediyordu. Birkaç dakika içinde hayatına acısız bir şekilde son veriyordu. İlk randevusu 1990 yılında Janet Atkins adında alzheimer hastası bir kadındı. Kadın Dr. Kevorkianın Volkswagen marka minübüsünün arkasında koluna zehri enjekte etti ve 54 yıllık hayatının son zamanlarındaki acısını dindirdi. Olan biteni medya aracılığı ile izleyen Amerika halkı ise acılı insanların hayatına son verme hakkı olduğunu savunanlar ile Jack Keverkion un karşısında olanlar olmak üzere ikiye bölünmüştü.

71


SUNULU POSTER: 6

TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK ÖLDÜREN HASTALIĞININ TARİHÇESİ Oğuzhan Köse, İsmail Bilgi, Serdar Gök Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

72

Tüm Zamanların En Çok Öldüren Hastalığı Sizce Hangisidir? Salgın dönemlerinde veba ismini duymak bile insanların dehşetle titremesine neden olmaktaydı. Hiç şüphe yok ki bu hastalık ölümcüldü ve ölüm oranı % 90’lara ulaşmaktaydı. 6.yy, 14.yy ve 17. yüzyıllarda üç büyük pandemi’ ye (dünya çapında salgın) ve günümüze kadar toplam olarak 137 milyon insanın ölümüne neden olmuştu. Sonuç olarak veba tüm zamanların en kötü ve ölümcül epidemisine neden olmuştur diye düşünülmekteydi. Ancak gerçek bu değildi... En kötü veba salgınında 2 milyon insan ölmüştü. Oysaki ortada yaşanmış çok daha korkunç bir tablo vardı. Bir yıl içinde en az 25 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan bir pandemi düşünün... Yani dünya çapında bir salgın! Çoğunlukla unutulan bir hastalık! 20. yüzyılda oluşmuş bir salgın ! Hayır ! Bu salgın İNFLUENZA yani hepimizin bildiği adı ile GRİP Salgını idi !!! 1918 yılına damgasını vuran ve İspanyol gribi olarak tarihe geçen bu bilinen ilk büyük pandemi; 1.dünya savaşında ölen toplam insan sayısından çok daha fazla insanın ölmesine neden olmuştur. 1918 salgınında sadece Amerika’da bir yılda 20 milyonun üzerinde grip vakası görülmüş ve bunların yaklaşık 1 milyonu ölümle sonuçlanmıştır. Philedelphia’da hastalanan her 1.000 kişiden 158’i, Baltimore’da 1.000 kişiden 148’i ve Washington D.C.’deki 1.000 kişiden 109’u hayatını kaybetmişti. Büyük şehirler virüs için hedef noktalarını oluşturmuş; Boston’da 1.000, Philedelphia’da 4.500 (daha sonra 13.000’e çıkmış), San Francisco’da 3.500 kişi birkaç ay içinde ölmüştü. 1918 Ekim 22’de San Francisco Denetleme Kurulu toplu yerlerde maske takma zorunluluğu getiren bir yasa kabul edilmiş ve bu yasa gazetelere “Maske Takın, Hayatınızı Kurtarın” şeklinde duyrulmuştu. Maske influenza’ya karşı % 99 etkiliydi. Takip eden ay San Francisco’luların büyük kısmı bu kurala uydu. Beyaz maskeler işe yarıyor görünüyordu. Kasım ayında influenza aktivitesi azaldı ve vaka sayısı düştü. 21 Kasımda şehirdeki tüm sirenler çaldı ve artık maske takmak gerekmediği bildirildi. Hastalık yenilmiş gibi görünüyordu. Maske takma zorunluluğunun kalkmasıyla iki hafta sonra grip vakalarının sayısı giderek yeniden artmaya başladı. İspanyol gribinin ikinci devresi başlamıştı. Maske karşıtları, politikacılar ve halkın bıkkınlığı nedeniyle maske kullanımından vazgeçildi. Amerika 850.000 ölümle hastalıktan en az etkilenen yerdi. Alaska, Nome’daki Eskimo populasyonunun % 60’ı bu hastalıkla birlikte ortadan kayboldu. İspanyol gribi olarak tarihe geçen bu öldürücü salgın insanların bir araya gelmelerinin yasaklanmasına neden olmuştu. Gripten ölenler için toplu cenaze törenleri yasaklanmıştı. Ölenlerin cenazesine çok yakın aile bireyleri katılabiliyordu. Bir ailede İspanyol gribinden ölüm olduğunda o aile evlerinin ön kapısına beyaz bir çelenk asardı. 1918 salgınında kısa sürede kimi yazarlara göre 40 milyonun üzerinde insan öldü... İnanılmaz bir hız ve inanılmaz derecede büyük bir rakam! Dünya tam bir şoktaydı ve herkes dünyanın sonunun geldiğini bile düşünmeye başlamıştı. Çünkü bu derecede çok insan bu kadar hızla hiçbir dönemde savaşlarda dahi ölmemişti. Sonuçta etkenin hayvandan insana bulaşan bir virüs olduğu düşünüldü. Bu virüs tipi ortaya çıktıktan 18 ay sonra kayboldu ve bir daha görülmedi. Peki, daha sonra ne oldu? Ancak 1918’de hastalıktan ölenler üzerinde otopsi yapılırken doktorlar bazı örnekler alıp formaldehit içinde saklamışlardı. Bu örneklerden biri 26 Eylül 1918’de 21 yaşında gripten ölen genç bir askerin akciğeriydi. İşte bu örnek çalışılarak virüs belirlendi. İnfluenza virüsü de bu arada boş durmuyordu. İnfluenza virüsü konusundaki araştırmalar ve aşılama faaliyetlerinin artmasıyla birlikte salgınların boyutları ve verdiği zararlar azalmasına rağmen dünyayı etkileyen salgınlar görülmeye devam etmekteydi. İnsanların bağışık olmadığı yeni bir influenza virüs tipi ortaya çıkabilir ve bir sonraki dünya çapında salgına neden olabilir. Şu anda 1918’deki dünya populasyonunun altı katı daha fazla insan ve daha yüksek hız ve kolaylıkta dünya trafiği ile yeni bir pandemi çok daha tehlikeli olacaktır. Bunun için, olası bir pandemiye karşı hazırlıklı olmak için tüm dünyada yoğun çalışmalar sürmektedir.


SUNULU POSTER: 7

TIBBIN GİZEMLİ TARİHİNDEN ÖNEMLİ FİGÜRLER Seçil Taşhan, Gizem Cevit, Günel Sadıqova, Aybüke Yanık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Yılan Figürü Pagan (çok tanrılı) Yunan ve Roma dünyasında yılan bugün olduğu gibi dehşet uyandırmaz aksine genellikle yararlı sayılır ve korunurdu. Kimi toplumlarda uğurun mutluluğun simgesi olarak görülürken kimi toplumlarda ise kötülüğün hastalığın ve acının yaratıcısı sayılmıştır. Sümer kralı 1.Gudea nın taş kabartmasında yer alan bir içki kadehinin üzerinde birbirine sarılmış halde bulunan ve içkiye zehrini boşaltan iki yılan sağlık tanrısı Ningizzida yı temsil etmekte olup hekimlik mesleğinin amblemine de esin kaynağı olmuştur. Yılanın her yıl deri değiştirmesi sürekli yenilenme ve yaşam gücü anlamına gelmekte, ölümsüzlüğü ya da ebedi gençliği simgelemekteydi. Ve Tanrı Apollo nun oğlu olan sağlık tanrısı Asklepios un yılanlı asası 1959 yılında Dünya Hekimler Derneği tarafından hekimliğin simgesi olarak kabul edilmiştir. Berber Cerrahlar Tarihin birçok döneminde dini inanışlar ve yasaklar nedeniyle cerrahinin gelişimi engellenmiştir. Hatta yakın tarihlere kadar tıp eğitimi almış uzman doktorlar yerine; ustura kullanmada uzmanlık kazanmış kişiler tarafından icra edilmiştir cerrahi sanatı. Bunun en güzel örneği ise ortaçağın berber cerrahlarıdır. Avrupa manastırlarında rahip-hekimler, 13.yüzyıla kadar cerrahlık dâhil her türlü tıbbi tedaviyi uygulamışlarsa da; 13.yüzyıla gelindiğinde rahip-hekimlerin cerrahi müdahalelerde bulunmalarına yasak getirilmiştir. Kiliseden bağımsız çalışan berber-cerrahların okuma-yazmaları olmadığı gibi Latinceyi de anlamazlardı. Onlar, ustura kullanmakla edindikleri el yeteneği sayesinde çıban yarmayı öğrenmiş basit işçilerdi. Kan almak, müshil vermek ve diş çekmek gibi hekimlik işlevlerini yerine getiren berberler, 18.yüzyılın sonlarına dek tıpta önemli figürler olarak kaldılar.14.yüzyılda bir çevirmen aracılığıyla, bu cerrahlara bir tıp fakültesi hocasından bilgi aktarma imkânı sağlandı ve zamanla berber-cerrahlar ‘usta berber’ unvanını kazandılar. O dönemde yapılan ameliyatlar; fıtık ameliyatı, katarakt giderme, mesane taşı ve ‘delilik taşı’ çıkarma gibi cerrahi müdahalelerdi. Bunlar arasında en ilgi çekici olanı ‘delilik taşı çıkarma’ operasyonlarıdır. Ortaçağ Avrupası’nda, hatta İslam dünyasında akıl hastalıklarına, başta bulunan bir delilik taşının neden olduğuna inanılıyordu. Kimi ruhsal hastalıkların, boş inançlara dayalı olarak çok ilginç yöntemlerle tedavi edilmeye çalışıldığı da oluyordu. Delilik taşı çıkarmaya yönelik trepanasyon yani kafatası delme işlemi sırasında elçabukluğu marifetiyle avucunda sakladığı bir taş parçasını oradan çıkarmış gibi izleyenlere gösteren şarlatan cerrahlar da vardı. Mumyalama Tıbbın gizemli tarihi dendiğinde mısırın tıbba olan etkisi tartışılmaz derecede büyüktür. Mumyalama eski mısırlılarda ölülerin olabildiğince yaşama yakın bir biçimde saklanmaları ve sevdiklerini yanlarından ayırmamaya yönelik bir tutumdu. Mumyalama sırasında çabuk bozunma niteliği taşıyan iç organların çıkarılması gerektiğinden insan vücudunun içinin düzenli olarak gözlemlenmesine olanak veriyor ve insan anatomisine ait temel bilgiler edinilmesini sağlıyordu. En kusursuz ve pahalı mumyalama yönteminde kalp yerinde bırakılırken değersiz bir organ sayılan beyin burun deliklerinden sokulan bir kanca yardımıyla parçalandıktan sonra kaşıklar yardımıyla olabildiğince boşaltılıyor boşaltılamayan parçalar ilaçlar yardımıyla eritilerek akıtılıyor sonra beyin boşluğuna keten lifleri dolduruluyordu. Mumyayı yaşarkenki görünümüne kavuşturabilmek amacıyla içe çökmüş kısımlar keten ya da benzer malzemelerle dolduruluyor, göz yuvalarına sahte gözler takılıyordu. Bir sonraki adımda tüm beden bozulmaya karşı koruyucu özellik taşıyan reçine kullanılıyorken, sade halk için sağlanması daha kolay ve daha ucuz olduğu için petrol kökenli bitüm ya da bitkisel kaynaklı odun katranı kullanılmıştır. Arap gezgin hekim Abdullatif elBağdadi, yaptığı incelemelerden mumyanın katranla mürrüsafi karışımından hazırlandığını belirtmiştir. Antiseptik etkisi olan bu maddenin kokuşmayı engellediği belirtilmektedir. Bunun yanı sıra mumyalamayı en kapsamlı anlatan hekim asıl adı Celaleddin Hızır olan Hacı Paşa olmuştur. Bu konuda son olarak arı kovanında yaşanan doğal bir mumyalamadan bahsetmek istiyorum. Arı kovanına bir fare girse arılar onu sokarak hemen öldürürler. Ama farenin gövdesi arıların taşıyamayacağı kadar büyük olduğu ve evlerinde kalmasını istemedikleri için onu kovan malzemesi olan reçineyle mumyalarlar. Arının kendini kovanda hastalıklardan korumak için salgıladığı bir madde olan propolis maddesinin eski mısır mumyacılığında da kullanıldığına ilişkin çağdaş incelemeler sürdürülmektedir.

73


SUNULU POSTER: 8

ALİ BİN ABBAS (?-994) Merve Altundağ, Zeynep Kasapoğlu, Berna Aygün, Tuba Yallı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

74

İran’nın Cündişapur eyaletinin güney batısındaki Ahvaz şehrinde dünyaya gelen ve 10. yüzyılda yaşayan Ali bin Abbas, ortaçağın önde gelen hekimlerindendi. Avrupalıların ve Latinlerin tanıdığı ilk Müslüman tabiplerden olan ve onlara tababeti öğreten ilk hekimlerdendir. Ali bin Abbas, islam bilginlerinin tıp sahasında en çok temayüz edenlerinin başında gelmektedir. Onun tıbbi görüş ve metodları, bugün “hıfzısıhha“ denilen sıhhati muhafazanın esaslarını teşkil etmiştir. Uzun yıllar islam aleminde cerrah adaylarına ilk sorulan soru, Ali bin Abbas’ın anatomi bilgisi ve uyguladığı cerrahi olmuştur. Ancak cerrah adayı bu soruları güzel bir şekilde cevaplandırılabilirse kendisine içinde şu metinin yer aldığı bir diploma verilirdi. “ Allah´ın yardımıyla biz onu cerrahlıkta bildiği şeyleri icraya, kendi işinde başarılı ve hayırlı olmaya mezun kılmak istiyoruz. Böylece, iyileştirinceye kadar yara tedavi edebilir, kan alabilir, hemoroit kesebilir, diş çekebilir ve sünnet yapabilir. Yalnız O, bundan sonra bilgili ve tecrübeli öğretmenlerine danışmayı ihmal etmeyecektir.” Ali bin Abbas, 10. yüzyılda mide, kolon ve rahimdeki habis oluşumlar (bugünkü manada kanser) hakkında yazılar kaleme almıştır. Kanser ameliyatları hakkındaki şu görüşleri oldukça enteresandır: “Doktorlar bu hususta nadiren yardımda bulunabilir. Tümörün organdan tamamen ayrılmasına çalışılmalı, köklerinden geride hiç bir şey kalmaması için etrafı kesilmeli ve temizlenmelidir.” derken, kanser ameliyatlarının bugünkü şekline ışık tutmuştur. Ameliyatlarda asistanlarından birisi haşhaş, banotu ve vik sürülmüş narkoz süngerini ıslatıp hastanın burnuna tutarken bir diğeri hastanın nabzını kontrol eder. Diğerleri ise cerrahla beraber müdahalede bulunur ve kancalarla deriyi geriye çekerlerdi. Bu meşhur islam cerrahı, kılcal kan damarları sistemini ilk defa ortaya atan bilim adamıdır. Bu konuda sağlam ve tutarlı görüşler ileri sürmüştür. Ali bin Abbas, jinekoloji ile ilgili konularda da orijinal incelemelerde bulunmuştur. Hipokrat’ın “doğum olayı” tezini kökten çürütmüştür. Tıp alimi Ali bin Abbas, sara hastalığını en ince ayrıntılarına kadar tetkik etmiştir. Özellikle göz hastalıklarının tedavi ve teşhisinde Ali bin Abbas, 18. yüzyıla kadar tıp dünyasında aşılamayan bir bilgindir. Ali bin Abbas, tecrübelerini ve deneylerini birleştirerek kıymetli bir kitap vücuda getirmiştir. Vefatından sonra büyük bir üne kavuşmasını sağlayan bu dev eserin adı “Kamil-üs Sınaat-it Tıbbiye” olup, “Tıp ilmi ve sanatını içine alan hazine” anlamındadır Arapçadan Lâtinceye tercüme edilen ilk tıp kitabıdır. Eser 1070-1078 yılları arasında Liber Regius (hükümdar kitap) adıyla Lâtinceye Konstantin tarafından çevrilmiş, ancak mütercim eseri kendi kitabı gibi takdim etmiştir. Konstantin’in bir öğrencisi keşfetti. Sonrasında bu eserin hocasının eseriyle aynı olduğunu fark ederek bu ilim hırsızlığını ortaya çıkardı. Kitab el meliki, 16. yüzyıla kadar Avrupa tıp okullarında okutulmuştu. Avrupa´da bu kitabı eline geçirebilen hekim kendini bahtiyar sayardı. Hatta bu kitap, 1493 yılında Nürnberg´li iki doktorun akrabalık kurmasına bile vesile olmuştur. Kamil-üs Sınaatit Tıbbiye, İbn-i Sinâ’nın el-Kanun fî’t-Tıb (Tıp Biliminin Kanunu) adlı yapıtı yazılıncaya kadar İslâm Dünyası’nda el kitabı olarak kullanılmıştır. İbn-i Sina’dan önce psikoterapinin önemini vur-gulamış. Bu eserde Hipokrat yemininden daha ileri prensipler ışığında hekimlik pratiği düzenlenmiştir: “Bir hekim; Yaptığı işin ne ölçüde mesuliyetli olduğunu iyi düşünüp idrak etmelidir. Her şeyden evvel kalp ve beden temizliğine dikkat etmeli, hayatını dâima Allah’ın rızasına uygun yaşamalıdır. Hastasının kendisine açıkladığı şahsî meselelerini hiç kimseye söylememelidir. Hastalarla iletişimde tatlı dilli ve nazik olmalıdır. Davranışlarıyla hastalarının itimadını kazanıp ona moral vermesini bilmeli evlerinde ziyaret edip, sıcak alâka göstermelidir. Hastanelerde hastalara hizmeti gözetmeli, hastalıkları tanımak için uzman olanlara başvurmalı, onların tecrübe ve bilgilerinden faydalanmasını bilmelidir.” Görüldüğü gibi Ali bin Abbas, modern tıbbın hemen her şubesinde erişilmeye çalışılan ana prensipleri derin bir kavrayışla 1000 yıl öncesinden tespit etmiştir. Hem İslam hem de Avrupa tıp aleminde derin ve köklü tesirler bırakmıştır.


SUNULU POSTER: 9

EL-KANUN Fİ’T-TIP Fatmanur Acabay, Fatıma Selma Yazar, Selma Yıldırım, Merve Güler Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Türk tıp tarihinde çok büyük rolü olan İbni Sina 17 yaşında hekim ünvanını almıştır Batıda Avicenna olarak bilinir ve birçok bilim dalıyla uğraşmıştır. El-kanun Fi’t-Tıp Tıbbın Kanunu olarak bilinir. 19. yüzyılın sonlarına kadar otoritesini korumuş, ayrıca çoğu Avrupa ülkesinde temel tıp kitabı olarak okutulmuştur. Bu eser 5 kitaptan oluşmuştur. Bizler Tıp biliminin genel konularından bahseden 1. kitabı tanıtacağız. Birinci Bahis Tıbbın tarifi ve tabii meselelerle ilgili konulardan oluşur. Unsurlar, canlıların cisimlerinin temel öğeleridir. Hekim tabiatın unsurlarının 4 tane olduğunu kabul eder. Bunlar: toprak, su, hava ve ateş. Mizaç, unsurların zıt özelliklerinin karşılıklı etkileşimiyle oluşur. İbni Sina’ya göre Yüce Yaratan, her canlıya ve her organa en uygun mizacı vermiştir. Hılt, besinlerin sindiriminin esas ürününü teşkil eder. Vücudumuzdaki önemli hıltlar: Kan, Balgam, Safra, Sevda. Organlar, normal hıltlardan meydana gelmişlerdir. İkinci Bahis Sağlık ve Hastalık İkinci bahsin birinci kısmında hastalıkların genel tanımından bahsedilmiştir. Kitapta Galen´e göre insan vücudunun üç hali vardır, yani sağlık, hastalık ve ikisi arasındaki hal diye sınıflandırılmıştır. Hastalıklar ise iki çeşittir: basit ve karmaşık. Basit hastalıklar mizacın ve yapının çeşitli rahatsızlıklarıdır. Karmaşık hastalıklar ise basit bir hastalığı meydana getirmek için iki ya da fazla anormalliklerin birleşimidir denmiştir. Genel olarak bir hastalığın dört safhası vardır bunlar: başlangıç, ilerleme, zirve ve iniştir. İkinci bahiste hastalık üç grup sebebe bağlanmıştır; önceden mevcut olan kalıtsal sebepler, bünyeye bağlı olan sebepler, hariçten görülen sebepler. Bir sebep daima birden faaliyete geçer. Yerine getirilmesi gereken üç şart vardır. Hastalığı meydana getiren etken güçlü olmalıdır. Vücut uygun şekilde önceden hazırlanmalıdır. Vücut ve etken arasındaki temasın yeterince uzun süre devam etmesi gerekir. Üçüncü Bahis Sağlığın Korunması Çocuk bakımında; doğum öncesi ve sonrası dönemlerle ilgili yapılması gerekenler anlatılmıştır. Çocuk tuzla ovulmalıdır, kundaklarken vücut sıkıca bağlanmalıdır. Bebeğin uykusu, beslenmesine dikkat edilmelidir. Sağlığı korumanın üç temel prensibi egzersiz, diyet ve uykudur. Egzersizde yaşa uygun miktar önemlidir. Mevsime ve rahatsızlıklara uygun şekilde beslenilmelidir. Geriatride anlatılanlarla yaşlılığın sebebi olarak görülen vücut neminin azaltılması engellenmeye çalışılmıştır. Egzersiz yaparken varsa hastalıklı organ zorlanmamalıdır. Sıcak veya soğuk mizaçların yiyecek, masaj, banyo ve egzersiz gibi konularda verilen ipuçlarıyla düzeltilmesi hedeflenmiştir. İklim etkilerinde; mevsime uygun beslenilmesi, mevsime özgü yapılması ya da yapılmaması gereken durumlara uyulması tavsiye edilmiştir. Seyyahlar için birtakım bilgilendirmeler yapılmıştır. Dördüncü Bahis Bu bölümde hastalıkların tedavi yöntemlerinden bahsedilmiştir. Tedavide tedbir ve diyetten, ilaçların kullanımından ve tedavi yöntemlerinden bahsedilmiştir. Tedavi için organın normal yapısı bilinmeli, hastaya psikolojik destek verilmelidir. İbn-i Sina’nın bahsettiği bazı tedavi yöntemleri: Boşaltım: Sağlığa zararlı maddelerin vücuttan atılması tedavi için gereklidir. Boşaltım, kusmayla veya müshil verilerek bağırsakların temizlenmesiyle olur. Kan alma: Vücutta kan fazlalığı olduğunda ve bu durum kişide hastalık meydana getirmişse bu yöntem uygulanır. Gut, romatizma, koma gibi hastalıklar bu yöntemle tedavi edilir. Sülükle tedavi: Hastada gerekli yerlere sülük koyularak sülüklerin oradan kan çekmesi sağlanır. Kellik, çiller ve benler sülükle tedavi edilir. Amputasyon: Hastalıklı organ diğer tedavilere yanıt vermezse amputasyon (bir organın kesilip çıkarılması) uygulanabilir. Amputasyonu sıcak zeytinyağı ile yapılan dağlama izler. Bu uygulama zararlı ürünlerin kan damarlarıyla vücuda dağılmasını önler ve kanamayı durdurur.

75


SUNULU POSTER: 10

OSMANLI ÇOCUK EĞİTİMİ Emine Pehlivan, Eminenur Topcu, Betül Doğan, Hanife Çetinkaya Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Şaban şifai bin Ahmed en önemli eseri Tedbir-ül Mevlüd kitabında doğum ve çocuk hastalıkları hakkında bilgi vermiştir. Osmanlı tıbbında alanında yazılan ilk eserdir. Kitabın yazılma nedeni hakkında “Çocuk konusunda her yönüyle özen göstermek gerekli.” der. Ayaşlı Şifai Şaban Efendi kitabında çocuğun gelişim aşamalarını, çocuğu terbiye etmek konularını ele almıştır. Tam 300 yıl önce yazdığı kitaplar ile çocuğun yaşamının sırrını keşfetmiş bir dahidir. Eşref bin Muhammed’in bilinen tek eseri Haza’inus saadettir. “Saadet hazineleri” anlamına gelen bu kitap eğitim kitabıdır. İnsanın yaratılışında yer alan unsurlardan (ateş, hava, su, toprak), çocuğun gelişimi, bakımı, insanın çocukluk, yiğitlik, olgunluk, ihtiyarlık dönemleri hakkında bilgiler vermiştir. Çocuklar için ilk gün okula başlarken Bed-i besmele denilen törenler yapılırdı. Bu törenler bütün mahalleli davet edilirdi. Amin alayı denilen bir kalabalıkla çocuk okula uğurlanırdı. Fesine nazarlık asılırdı ve Kur’an cüzü hediye edilirdi. Eyüp Sultan ve Fatih türbeleri ziyaret edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda çocukların okula başlaması için belirlenmiş bir yaş sınırı yoktu. Çocuklar olgunlaşma durumlarına göre dört ilâ altı yaş arasında okula başlarlardı. İlkokullarda gramer¸ matematik¸ Kur’an okuma ve ilmihal bilgileri verilirdi. Osmanlı’nın Tanzimat öncesi döneminde ilkokul öğretimini veren okullara “sıbyan mektebi”¸ “mahalle mektebi” veya “taşmektep” denirdi. Bu okulların çoğu taştan yapılır ve camilere bitişik inşa edilirdi. “Dâru’t-ta’lîm”¸ “muallim hane” gibi adlar verilen¸ padişah vakfı ilkokulları da vardı. Birçok başarılı devlet adamı¸ bilim adamı¸ tabip¸ muallim¸ müderris¸ kadı¸ bestekâr bu okullardan yetişmiştir. Osmanlı sosyal düzeninin temelleri bu okullarda atılmış¸ buralarda sağlıklı nesiller yetiştirilmiştir. Osmanlı döneminde günümüzde de önem kazanan koruyucu hekimliğe çok önem verilmiştir. Yalnızca hastalıklar ve tedavilerinden bahsetmemişlerdir. Esas olanın hıfzıhha yani sıhatini korumak sağlığını muhafaza etmek) olduğunu vurgulamışlardır. Şu gerçeğide kabullenmek lazım İslam tıbbında ve Osmanlının ilk dönemlerinde kadavra çalışması yapılmamıştır. Bu nedenle anatomi bilim dalı Osmanlıda pek gelişmemiştir ve anotomi bilgisi sınırlıdır. Tabi bunun bir nedeni de var olan köklü inanışları yıkmanın zorluğudur. Sütannenin teriyesinin çocuğa geçeceklerine inandıkları için Osmanlıda sütannenin terbiyesine çok öenm vermişlerdir. Osmanlı hekimlerine gore; anneninyeterli sutu varsa oncelikle anne emzirmeli yetersiz ise, sut anne tutmalıdır Osmanlı hekimleri ve İbn-i Sina; anne sutunun yetersiz olduğunda, bebeğe, inek sutu ve keci sutunu verdirmemiştir. Cilt bakımı halen önemini korumakla birlikte bu konuda eskisi kadar hassasmıyız sorusunu akla getiririyor. O zamanlarda bebek banyosunda kız ve erkek bebeklerin banyo sularındaki tuz kosantrasyonunun bile farklı olmasına ayrı ayrı dikkat etmişlerdir. Eşref bin MUHAMMET= Uyku Anne Sütü Kadar Önemlidir. Belli bir süre bebeğin mutlaka uyutulmasını gerektiğini savunurlar hatta İbni sina bebek çok uykusuzsa belli miktarda afyon verilebileciğini savunur. (yastık, uykusuz çozuk uyuyan çocuk)

76

Şaban şifaiye göre Ağlama Çocuğun Koruyucu Bir Refleksidir. Zamanımız ise çocuk ağlama hakkına sahiptir. Ağlıyor diye kucağa alıştırılmamalıdır. Derdi yoksa 20 dk sonra susar. 20. Dk dan fazla ağlıyorsa derdi vardır gibi bir anlayış hakimdir. İbni sina bebeğin hafif şekilde sallanması bebeğin büyümesini ve gelişmesini uyarır. Günümüzde bu hareketin denge organını geliştirdiği ispatlanmıştır. Tabi günümüzle örtüşmeyen düşüncelerde bulunmaktadır. İbni sina ateşi düşürme tedavisi olarak sıcak örtülerle bebeği terletmeyi önerir. Bugün bu düşünce zararlı kabul edilir.


SUNULU POSTER: 11

1922 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI M.Mustafa İnce, Muhammed Hasar, Ubeydullah Küçükakçalı, Salih Çırak Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci OTTO MEYERHOF & ARCHİBALD V. HİLL 1922 yılındaki Nobel Tıp ödülünü bu iki bilim adamı kas biyokimyası üzerine yaptıkları çalışma ile almışlardır. Hill kasta ısı üretimini, Meyerhof ise kasta laktik asit üretimi ile oksijen tüketimi arasındaki bağlantıyı ve bu laktik asidin tekrar glikoza dönüşüm reaksiyonlarını araştırmışlardır. 1922 yılında Nobel Tıp Ödülü nün iki araştırmacıya verilmesinin sebebi bu araştırmacıların araştırdıkları konularının birbirine yakın ve ilişkili konular olmasıydı. Hill,26 Eylül 1886 yılında Bristol de doğdu. İyi bir ilk ve orta öğrenim aldı. Cambridge Üniversitesini kazandı. Derslerinde başarılıydı ve özellikle matematikte derinleşmek istiyordu. Ancak hocalarından biri o sıralarda kaslar üzerine araştırma yapan Hopkins’le yazışıyor ve derslerde bunları öğrencilerine anlatıyordu. Bu Hill’in kaslara ilgi duymasına ve araştırmalarını bu yöne çevirmesine sebep oldu. Fizyoloji hocasının gözetiminde kasılmanın doğası üzerinde çalışmalarına 1909 yılında başladı. Kaslarda laktik asit üretimi ve geri dönüşümünün oksijen ile bağlantısını araştırdı. Blix aparatı adı verilen bir alet kullanmaya başladı. Bu sayede kas fibrillerinin uzamasıyla ısı üretimi arasındaki ilişkiyi gözleyebiliyordu.1910-1911 yıllarında Almanya da bulundu. Burada Bürker ve Paschen ile çalıştı. Bürker ona miyoteknik incelemeler hakkında bazı yöntemler öğretti.Paschen ise ona galvonemetre kullanmayı öğretti.1911-1914 arası Cambridge Üniversitesinde kas kasılmasının fizyolojisi üzerine çalıştı.Ancak 1914 de patlak veren 1. Dünya savaşı çalışmalarına ara vermesine sebep oldu.1919 yılında çalışmalarına tekrar başladı.Bu arada Meyerhof ile temasa geçti.Bazen birebir bazen de mektupla görüşüyorlardı.İkisi de çalışmalarında yaklaşık olarak aynı sonucu buluyorlardı. 1920 yılında Manchester Üniversitesine atandı. Burada izole edilmiş kas üzerinde çalışmalar yaptı. Hill çalışmalarını genel olarak kas aktivitelerine ve kastaki ısı değişimlerinin üzerinde yoğunlaştırdı. Çok hassas ölçümler yaptı. Hatta kasta saniyenin yüzde biri kadar kısa sürede 0.003 santigrat değişimler bile hesaplayabiliyordu. Ayrıca sinirsel üretimde ısı üretilir fenomeninin de sahibidir.3 Haziran 1977 de Cambridge de vefat etmiştir. 12 Nisan 1884 Almanya’nın Hannover şehrinde doğdu. Berlin’de tıp okudu.1909 yılında mezun oldu.Otto Warburg’ un etkisiyle hücre fizyolojisine ilgi duymaya başladı.Ve bu yönde çalışmalarına devam etti.1918 de Profesör oldu.1940 lara doğru 2. Dünya savaşı ve Nazi baskısı yüzünden Almanya dan ayrılmaya karar verdi.Fransa ya geçti.Ancak savaş Fransa ya da yayıldı.Burda da fazla durmadı ve İspanya ya oradan da Amerika ya geçti.Çalışmalarına burada Philadelphia Üniversitesinde devam etti. 1951 de ikinci kalp krizi nedeniyle vefat etmiştir. Meyerhof çalışmalarına oksidasyon mekanizması ile başladı. Çalışmasını gaz analiz metotları, ısı üretimi ve kalorimetrik ölçüm deneyleriyle genişletti. Akyuvarlardaki fermantasyonu araştırdı. Oksijenli solunum ve alkol fermantasyonu arasındaki benzerlikleri araştırdı. Maya özütüyle yaptığı araştırmalar sonucunda solunum yolundaki koenzimleri keşfetti. En önemli çalışmalarından birisi de izole ettiği kurbağa kasında oluşan laktik asitin karbonhidrata dönüşüm dönüşüm tepkimeleridir. Meyerhof; glikozun pirüvata kadar olan yıkımının 10 tepkimesini açıklamıştır. Bu yol; daha sonra kendi ve iş arkadaşı Embden’in adıyla anılacak ve tüm biyokimya kitaplarında Embden-Meyerhof yolu olarak yerini alacaktır. Meyerhof’un yaptığı bu çalışmalar daha sonra bu alanda çalışacak olan Cori çiftinin çalışmalarında önemli bir yer tutacak ve sonuçta ortaya çıkan sonuçlarla günümüzde Cori Siklusu olarak bilinen döngü bilim dünyasındaki yerini alacaktır. Meyerhof o zamana kadar yapmış olduğu çalışmalar sonucu edindiği bilgilerin tamamını yazdığı ‘The Chemical Dynamics of Life Phenomena’ adlı kitabında toplamıştır.

77


SUNULU POSTER: 12

1929 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Burak Yasin Avcı, Şahan Erdoğan, Taha Metin, Ömer Aşık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci 1800’lü yıllarda sağlıklı bir hayat için gerekli olan protein, karbonhidrat ve yağlar biliniyor; fakat dengeli beslenen insanların her gün aldığı vitaminler bilinmiyordu. İşte bu sunumda bu vitaminlerin bulunmasında yaptığı çalışmalar ve hayatlarını ele alarak Christiaan Eijkman ve Frederick Gowland Hopkins’i anlatacağız. Christiaan Eijkman özellikle tavuklar üzerinde deneyler yapmıştır. Artan beriberi hastalığının sebebini bulmak için yaptığı bu deneylerde ‘beriberi faktörü’ dediği vitamin B1 i bulmuştur. Frederick Gowland Hopkins ise saflaştırılmış gıdalar ile hayvanlara diyetler uyguladı. Bu diyetlerin sonucu onu normal diyetlerde ne olduğu tanımlanamamış bazı maddeler olduğu düşüncesine itmiştir. Bu çalışmalar ve büyük zorluklarla karşılaşmalarına rağmen araştırma heyecanlarını yitirmemeleri bu iki bilim adamına Nobel ödülünü aldırmıştır.

78

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SUNULU POSTER: 13

TIP TARİHİNE YÖN VEREN İLKLER Ayşe Beyza Bilgin, Feride Hacıbeyli, İklima Efendiler, Betül Günbey Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci İnsanoğlu var olduğu günden beri tedavi sanatının inceliklerini, hastalıkların gizemini insan vücudunun derinliklerini merak etmiştir. Bu amaçla birçok bilim adamı önemli çalı��malarla günümüzün modern tıbbına ulaşmamızı sağlamıştır. Bizler de bu değerli âlimleri ve tıp tarihine yön veren buluşlarının birkaçını araştırdık. Kendilerine tıp tarihine ışık tuttukları için minnettarız ve sizlere de bu ilklerden birkaç örnek sunuyoruz. İlk mikrop tanımlamasını XV. Yüzyılda yaşayan Akşemseddin, Maddet’ül Hayat adlı eserinde “Hastalıklar insandan insana gözle görülemeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla geçer. ” diyerek yapmış olsa da XIX. Yüzyılda yaşayan Pasteur mikrop varlığını kanıtlayan ilk kişi olduğu için mikrobun kâşifi sayılır. Ameliyatlar için son derece önemli olan antiseptik fikri ise XIX. Yüzyılda Joseph Lister’ın, Pasteur’ün mikrop teorisini öğrenmesi ve ameliyat sonrası enfeksiyonlara da mikropların sebep olduğunu düşünmesi üzerine doğmuştur. 1867’de ameliyatlarında antiseptik kullanmaya başlayan Lister, antiseptik kullanmadan önce ameliyatlarında ölüm oranı %45’ken, fenol kullanmaya başladıktan sonra bu oranı %15’e düşürmüştür. Mikroorganizmaların tanımlanmasının ardından onlardan nasıl kurtulabileceğimizi de 1928’de Alexander Fleming penisilin ile açıklamıştır. Ancak etkisinin birkaç günden uzun sürdürülmesini başaramayınca 1940’ta Ernst Chain ve Howard Florey bir çalışma yapmış ve penisilinin etkisinin kalıcı olmasını sağlamışlardır. İlk katarak ameliyatını Musullu hekim Ammar bin Ali gerçekleştirilmiştir. Ammar bu ameliyatı yaparken kendi icat ettiği bugünkü enjektör benzeri bir metal iğne kullanmış ve kataraktı emerek çıkartmıştır. İlk açık kalp ameliyatı ise Fallot Tetralojisi (Mavi Bebek) hastalığına sahip bir bebekte uygulanmıştır. Tekniği Vivien Thomas 1940’larda bulmuştur ameliyat ise Dr. Alfred Blalock ve Dr. Helen Taussig tarafından başarıyla gerçekleştirmiştir. Thomas’ın tekniği hala kullanılmaktadır. 1210-1288 yılları arasında yaşayan İbnü’n-Nefis tarafından bulunan küçük kan dolaşımı, dönemin en önemli buluşlarındandır. İbnü’n-Nefis küçük kan dolaşımını tamamen açıklamış, akciğerlerin yapısını ve görevini aydınlatmış, kılcal damarların varlığını ispat etmiştir. Çocuk sahibi olamayan pek çok aile için umut ışığı olan tüp bebek tedavisi, ilk defa Prof. Dr. Robert Edwards tarafından gerçekleştirilmiştir. 25 Temmuz 1978 ‘de dünyaya gelen Louise Brown, bu yöntemle doğan ilk bebek olmuştur ve Edwards geçtiğimiz yıl Nobel Tıp Ödülü ile onurlandırılmıştır. İlk kanser ameliyatını, yaklaşık 1000 sene önce, İranlı Müslüman fizikçi ve tıp âlimi Ali Bin Abbas yapmıştır ve ameliyat hakkında “Doktorlar bu hususta nadiren yardımda bulunabilir. Tümörün organdan tamamen ayrılmasına çalışılmalı, köklerinden geride bir şey kalmaması için tümörden muayyen bir mesâfe uzaklaşacak şekilde etrafı kesilmeli ve temizlenmelidir.” demiştir. Suçla mücadeleye bilimsel destek olan adli tıbbın tarihi ise 5000 yıl önce yaşayan eski mısırlılara dayanır. M.Ö 40’ta öldürülen Jül Sezarın vücudundaki 23 yaranın yerini ve etkilerini gösteren rapor ilk adli tıp raporu sayılmıştır. İlk otopsi 1374’te Fransa’da uygulanmış, Türkiye’de Adli tıp 1849’da okutulmaya başlanmıştır 1840’lı yıllarda Amerikalılar eteri eğlence aracı olarak kullanmıştır. Diş hekimi Horaca Wells de bir gösteride azot protoksitin tanıtımını izlemiş; bu yöntemle dişini çektirmiştir. Sonrasında hastasında denemiş fakat başarılı olmamıştır. Bunu gören diş hekimi William Morton içinde etere batırılmış bir süngerin olduğu basit bir cam fanustan oluşan ilk anestezi aletini yapmıştır. Operasyonda hasta eteri içine çekmiş ve Morton’ın diş çekiminde kullandığı eter bu sefer işe yaramıştır. Eter cerrahi alanda ilk olarak 16 Ekim 1846’da Henry Bigelow ve John Warren tarafından tümörlü bir hasta üzerinde denenmiştir. Kanser başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde bir çığır olan kök hücrenin tarihi 1961’e dayanır bu tarihte kemik iliği naklinin başarılı bir şekilde yapılmasını sağlayan hematopoetik kök hücre ilk kez tanımlanmıştır. 1998 yılında James Thomson ise ilk defa embriyonik kök hücrelerini laboratuarda embriyodan ayrıştırarak çoğaltmıştır. Pek çok hastalığın teşhis ve tedavisinin mümkün olmadığı bir dönemde hekimlerin imdadına yetişen röntgen cihazı fizik profesörü Wilhelm Röntgen tarafından 1895’te bulunmuştur. Yayınladığı makaleler tıp dünyasında büyük bir etki yapmış, 1 yıl içinde bu konu ile ilgili 49 kitap ve 1044 araştırma yayımlanmıştır. Röntgen 1901 yılında Nobel fizik ödülünü kazanmıştır.

79


SUNULU POSTER: 14

HASTA HEKİM İLİŞKİSİ Çağrı Kundaktepe, Sefa Özdemir, Mesut Yiğit, Abdulsani Dambatta, Osman Ersin Avcı Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Hekimle ilk karşılaşma hastayı suskunluğa iter. Hastalığı hakkında kötü bir şey duyma kuşkusu ile hekimle ilk karşılaşan hastanın hekimden beklediği, güler yüz, tatlı dildir. Hastaların kafasında “Hekim nasıl biri, cana yakın mı, ilgi gösterir mi..?’ vb. sorular yüklüdür. Hastalar candan, dostluk havası oluşturan, rahat ve aceleci olmayan hekimlere daha çok yakınlık duyar ve olumlu tepki verirler. Kendilerine ilgi gösteren ve onlarla günlük olaylarla ilgili küçük sohbetler yapan hekimlerden daha çok hoşlanırlar. Hekimin Hastayı Dinlemesi Hastayla sohbet, hastaya moral vermekle birlikte hastanın ve hastalığın geçmişine ait bilgilerin toplanmasını kolaylaştırır. Bazı hastalıkların aile özelliklerinin bilinmesi, alışkanlıkların tespiti psikososyal yapı, iş ve çalışma şartları... gibi hususlar hastayı dinlemekle öğrenilir. Bu dinleme esnasında hastanın sözü kesilmemeli; hekim cümle bitimlerinde araya girerek sorular sormalı ki, buna aktif dinleme denir. Böylece hastanın hastalıkla ilgili dünyasına girerek teşhise ve tedavi planına yardımcı olacak bilgilere ulaşılmalıdır. Hastayla klinik olarak görüşme, iş birliğine dayanan katılımcı ilişki kurmaya hizmet etmelidir. Gerard ve arkadaşlarının yaptığı araştırmada hastalara ayrılan toplam 20 dakikalık muayenenin 6 dakikası dinlemeye ayrılmış olduğu halde hastaların %33’ü hekim tarafından önemsenmediğini ve doktorların ilk düşüncelerinin hasta değil, para olduğunu vurgulamışlardır. Yani, hastaya yalnız süre ayırmak kâfi gelmiyor. Samimi olarak hastayla ilgilenmek gerekiyor. İlgilenme sırasında söz ve davranışlar yapmacık olmamalıdır. Hastaya Zaman Ayrılmalıdır Bir hastanın, teşhis ve tedavisinin düzenlenmesi için Dünya Sağlık Teşkilatı’nca tavsiye edilen süre en az 20 dakikadır. Bu süre “dinleme + muayene + laboratuar sonuçlarını değerlendirme + reçete verme” dörtlüsüyle tedavi edilen hastalar içindir; müdahale hastaları için sürede sınır yoktur. Yirmi dakikalık zamanın 6 dakikası hastayı dinlemek ve iletişim kurup onun dünyasına girmek için yapılan empatik yaklaşımdır. Geri kalan 14 dakika ise muayene, laboratuar sonuçlarını değerlendirme, reçete yazma, tedavi planının konuşulması ve hastanın eğitimine ayrılır. Hekim Kibirli Olmamalı Hasta her türlü mahrem duygu ve durumunu hekime açar, bundan dolayı hekimler kendini ulu bir gücün uygulayıcısı olarak görüp kendinde mânevi bir üstünlük görebilir ve kibre kapılabilir. Bu duygu hastaya samimi, hoşgörülü, sevecen yaklaşımla çelişir. Hastalar şu hususlardan mutlu olduklarını ifade etmişlerdir: *Hekimin hastaya sıcak ve kibar davranması, *Hastanın muayene, laboratuar, röntgen tahlillerinden edindiği kanaati hastaya açıklaması, *Hastanın beklenti ve kaygılarını ortaya çıkartacak biçimde yüreklendirici ve empatik bir yaklaşım. Hekim kibirli olursa hasta-hekim arasındaki münasebet yaptırım gücüne dayanır, hekim dayatması doğar. Tedavide başarı sağlayan hekim hasta iş birliği olmaz. 80


POSTERLER


POSTER SUNUMLARI P-1 VEREMLİ DEVRİMLER Mehmet Bozkurt, Can Özcan Güder, Arash Esmaeili Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-2 KANDAKİ KAOS: SITMA Yusuf Uygur, Miran Gasanlı, Melih Çıplakkılıç, Muhammed Zaroura Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-3 ÖLÜMSÜZ LEKE: CÜZZAM Annaberdi Guvanjanov, Mehmet Fatih Çakmak, Salih Emre Özcan, Aykhan Safarli Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-4 ABORJİNLERDE TIP Elif Nur Özkan, Hatice Çolak, Ayna Kakayeva Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-5 PENİSİLİNLERİN KEŞFİ (1945 NOBEL ÖDÜLÜ) Meriç Dökmetaş, Emel Afife Ataman, Elif Burcu Oruncak, Dicle Gıcık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-6 1944 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Tuğçe Sönmez, Sena Karip, Urve Uzun Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-7 1934 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Erdem Anıl Çakır, Fatih Ay, Mehmet Kemal Gürsoy Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-8. HEKİMBAŞI KAYSUNİ-ZADE MEHMET EFENDİ Necati Tabak, Yusuf Ergi, Miraç Çelik, Hasan Sarı, Semih Çıplakkılıç Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-9 ŞİFÂÎ ŞABAN EFENDİ Kubilay Oskay, Özkan Demir Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-10 ÇİN TIBBININ KÖKENLERİ Tülin Serap Yılmaz, Esma Aydoğdu Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1

82

P-11 GELENEKSEL TIP TARİHİNDEN TEDAVİ ÖRNEKLERİ Gül Banu Altan, Hande Kurt, Başak Eldoğan, Roksana Motamedian, Tala Hosseyni Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-12 GENİN YÜZYILI Hasan Yasin Soylu, Demirhan Devecioğlu, Oğuzhan Yusuf Sönmez, Muhtesim Önal, Ozan Sami Bayrak Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1

P-13. TAŞIYICI ANNELİK VE ETİK Kezban Dönmez, Zeynep Kandemir, Sara Mansor, Aslı Özkan Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-14 MODERN TIPTA ÇIĞIR AÇAN YÖNTEM; TÜP BEBEK Nurhan Börekci, Nuray Sevınç, Ayşe Çankaya, Şeker Hojayeva Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-15 İNDÜKLENEBİLİR KÖK HÜCRELERİNİN DÜNÜ BUGÜNÜ VE YARINI: DRAGON UYANIYOR MU? Gülşah Erdem Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-16 ATEROTROMBOTİK HASTALIK İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ Hicret Betül Akdağ, Gökçe Mergan, Sümeyra Elif Kaplan, Royça Keleşoğlu, Merve Kuday Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-17.AĞRI FİZYOLOJİSİ Fatmanur Özdemir, Güler Göl, Hale Güngördü, Merve Özer Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-18 DÜZTABANLIK Ali Fırıncıoğlu, Melih Çalışkan, Ömer Faruk Demirhan, Habib Tekin Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-19 İÇİMİZDEKİ ESRAR Osman Burak Özerk, Yusuf Başkıran Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-20 İNSAN-MAKİNA ORTAK YAŞAMI Hayrettin Çobanoğlu, Adnan Kantarcı, İhsan Yasir Balkaya, Anılcan Tahsin Karahan, Doğukan Fırat Poyraz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 P-21 İSLAM TIP TARİHİNDEN BAZI ÖNCÜLER Amirhossein Saatimoghaddam, Samaneh Khorasanishirehjini Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 P-22 AKUPUNKTUR VE KULLANIM ALANLARI Ahmet Akcan, İclal Bulut, Jared Tawai, Ömer Faruk Şahin, Şeyma Nur Atak, Zeynep Betül Yıldız, Beyza Nur Sönmez, Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 1

VEREMLİ DEVRİMLER Mehmet Bozkurt, Can Özcan Güder, Arash Esmaeili Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Verem, mikobakteriler adı verilen 300 milyon yaşındaki bir mikrop ailesine dahildir. Her yerde hazır ve nazır olan bu mikroplar, kullanma suyunda, otlarda, çamurda, samanda, plastik borularda ve petrol atıklarında yaşar. Sanayi Devrimi sırasında insanların bu mikroplardan uzak durmaları epey zordu. Tüberküloz büyük olasılıkla, yedi bin yıl önce, insanların sığırları evcilleştirip birçoğunu, kendi evleri de dahil olmak üzere dar mekanlarda barındırmalarıyla ortaya çıkmıştır. İneklerin yanında yatan, sütlerini içen, etlerini pişiren insanlar yavaş yavaş kendi tüberküloz türünü geliştirdiler. İnsanlar ne zaman büyük göç dalgalarıyla köyden şehre taşınıp beslenme, barınma ve çalışma alışkanlıklarını tamamen değiştirse, tüberküloz salgın halini almıştır. 1800’lerde Avrupalıların %70’i vereme yakalandı. Ama yalnızca yedide biri hastalıktan öldü. Hipokrat, bu hastalığın, kendi döneminin en ölümcül ve yaygın hastalığı olduğunu düşünüyordu. Tüberküloz 1880’lerde iki bin Sioux savaş esirini yok etti ve 1913’te Avrupa’dakilerin on misli büyüklüğünde bir salgın halini aldı. 1850’lerde “Yeni Zelanda ırkının laneti” oldu ve 1939’lar gibi geç bir tarihe kadar Maorilerin %22’sini öldürdü. Bacille Calmette ve Guérin adlı iki araştırmacı, 1920’lerin sonunda vereme karşı bir aşı geliştirmişlerdir. Koch’un tüberküloz basilini göstermesiyle yapılan deneylerde bir patlama oldu. 1845’te tüberküloz 100 bin Avrupalıdan 500’ünü öldürmüştü; 1950’de ise 100 binde 50’ye düştü. Bu dönüşte doktorların pek rolü olmadı. Yavaş çöküş, Koch’un tüberküloz basilini keşfinden önce başladı. Antibiyotik sahneye girdiğinde, tüberküloz New York gibi şehirlerde ölüm nedeni sıralamasında on birinci sıraya düşmüştü bile. Salgınların gerilemesinden önce, Avrupa’da doğan iki çocuktan yalnız biri yaşıyordu ve 10 yetişkinden yalnızca 3’ü kırkıncı doğum gününü kutluyordu. Ölüm, insan yaşamının, alışveriş kadar kabullenilmiş ve ortak bir parçasıydı. Sanayi Devrimi, sofraya daha çok et, patates ve süt koyarak Avrupa tarihini belirleyen eski kıtlık ve salgın döngüsünü kırdığında, salgın hastalıklar yok olmaya başladı. Mikroplar aslında çekip gitmedi (1940’larda Avrupalıların tüberküloz testlerinin çoğu pozitif çıkıyordu); yalnızca daha iyi beslenen insanlarda hastalığa yol açmadı. Bilinen en eski hastalık, sebebinin kesin olarak bilinmesine, 50 yıldır tedavisinin mümkün olmasına ve üstelik korunabilir bir hastalık olmasına karşın, hâlâ dünyada en yaygın ve ölümcül bulaşıcı hastalıklardan biri olmaya devam etmekte ve yılda üç milyonu aşkın kişi verem nedeniyle kaybedilmektedir. Yerküre üzerinde yaşayan her üç kişiden birisi tüberküloz ile karşılaşmış ve onunla tanışmış durumdadır. Halen yılda 8 milyon yeni verem hastası teşhis edilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde nüfusun çok büyük bir bölümü Mycobacterium tuberculosis bakterisi ile çocukluğunda karşılaşmıştır. Hastalık fark edilmeden geçirildikten sonra, bakterinin çok dirençli olması nedeniyle, vücutta uyur bir şekilde kalır. Kişinin savunma sisteminin zayıfladığı durumlarda yeniden hastalık oluşturma potansiyeline sahiptir. Halk arasında verem hastalığının tedavisinde gıdaların çok önemli olduğu inancı vardır. Ancak bu doğru değildir. Yine temiz hava, bol gıda gibi yaklaşımların bilimsel bir temeli bulunmamaktadır. İlaç tedavisinin başlanılması ile hastalık hızla iyileşmeye başlar ve genellikle hastanın iştahı açılır. Hastalığın gelişim sürecinde hasta kaybettiği kiloları hızla geri almaktadır. Bunun için hastanın normal beslenme düzeni içinde olması yeterlidir. Hızla iyileşme olduğu için, hastaların bir kısmı ilaç alımını aksatma eğilimine girdikleri gözlenmiştir. Bu durum ise, ilaçlara direnç gelişmesine neden olmaktadır. Tedaviyi aksatmak herkesin yapabileceği bir durumdur. Bu nedenle ilaç dozları her gün bir sağlık görevlisi tarafından içirilmektedir. Bu organizasyonun tümüne birden Doğrudan Gözetimli Tedavi Stratejisi (DGTs) denilmektedir. Bu strateji, günümüzde dünyada kullanılan modern tüberküloz tedavi yaklaşımıdır. Ülkemizde de 2006 yılından beri bu tedavi yaklaşımı uygulanmaktadır. Kaynak: Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, Andrew Nıkıforuk

83


POSTER: 2

KANDAKİ KAOS: SITMA Yusuf Uygur, Miran Gasanlı, Melih Çıplakkılıç, Muhammed Zaroura Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Sıtma tarihin bütün zamanlarında önemli bir sağlık sorunu olmuş ve insanlığa büyük zararlar vermiştir. Zarardan da öte birçok uygarlığın yok olmasında önemli bir etmen olmuştur. Bu nedenle de üzerinde en çok çalışılan, çare aranan ve birikim yapılan hastalılardan biridir. Plazmodiumların çeşitli türlerinin dişi anofel cinsi sivrisinekleriyle insanlara bulaşan ateşli bir hastalıktır. Otuz milyon yıllık jeolojik katmanlarda sivrisinek fosillerinin bulunması insanlığın yazılı tarihten önce sıtma ile karşılaştığının kanıtıdır. Bağışıklıkla ilgili genler üzerinde yapılan çalışmalar sıtma hastalığını 10 bin yıl kadar önce ortaya çıktığını göstermektedir. Tarihin başlangıcından beri ölen erkek kadın ve çocukların yarısı sıtmanın kurbanı olmuştur. Sıtma ölüm açısından bütün savaşları, kıtlıkları ve salgınları geçmiştir. Sıtma Romalı Tertullianus un tanımladığı şekliyle insan soyunun görkemli gelişiminin ağır ve sabırlı budayıcısıdır. Sıtma insan tarihinin en büyük düşmanlarından biridir. Antik Yunanın, Romanın çöküşünde yozlaşmadan ve diğer etkenlerden daha fazla rol oynamıştır. Sıtma paraziti aynı zamanda Büyük İskender’den Genaral Westmoreland’inkine kadar birçok görkemli orduların da kökünü kazımıştır. Vietnamda ABD birlikleri arasında günde binde 53 gibi yüksek bir sıtma oranı görülmüştür. Sıtma dünya nufüsuna da büyük darbe vurmuştur. İnsan kanına yerleşen dört plazmodyum kabilesinden plazmodyum falciparum en öldürücü olanıdır. Ulaşım için anofel sineğinin bağırsaklarını seçen parazit insana geçmek içinde etkili ve önlenemez bir yol seçmiştir. Sıtma hastalığının temelini tatlı patates ve nişasta yetiştirmek amacıyla yağmur ormanlarını yok eden Afrikalı çiftçilerin attığı düşünülmektedir. Yok olan ormanlar yerlerini içi su dolu çamurlu göllere bırakınca anofellerin hızla üreyeceği bir ortam haline geldi. Sıtma paraziti yeni inşaatların yolların ve sulama kanallarının yarattığı durgun su havuzlarında üreyerek insan ilerlemesinin yılmaz bir takipçisi olmuştur. Hatta tropiklerde pirinç tarımının yapıldığı her yerde sıtma salgını yağmur kadar tahmin edilebilir bir olguydu. Heredot Eski Mısırda bataklık arazilerin yakınında oturan bazı toplulukların kendilerini sivrisineklerden korumak için balık ağlarından yararlandıklarından ve kule benzeri yüksek evler inşa ettiklerinden söz etmiştir. Aynı şekilde Eski Mısır papirüslerinde, Nil taşkınlarından sonra ortaya çıkan ve aralıklı ateşle seyreden hastalık salgınlarından söz edilmektedir. Hipokrat bu hastalığı ayrıntılı olarak tanımlayan ilk hekimlerden biridir. Yakın çağlarda bir bölgede sıtma görülmesi halinde bölge hemen karantinaya alınır, elbise ve eşyalar kaynatılır ve hatta yakılırdı. Sıtmalı hasta olan gemilere karantina konur ve limanla her türlü ilişkisi kesilirdi.

84

Günümüzde sıtma WHO sayesinde daha sınırlı yayılan ama çok daha zalim bir hastalık haline gelmiştir. Ayrıca plazmodyumun sıtma tedaviside kullanılan klorokin ilacına direnç kazanması bu ilacın Asya ve Afrika da etkisini yok etmiştir. Dünya sağlık örgütü 1957 yılında sıtmayı kontrol etmek amacıyla DDT kullanımını arttırdı.1960 larda 76 ülkede 76 bin ton DDT kullanıldı. Bu kimyasal madde anofeli yok etmesine rağmen bu maddeye karşı dirençli onlarca yeni sivrisineğin üremesine neden oldu. DDT çok yaygın olarak kullanılması ve dayanıklılığından ötürü hayvanlar için tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirinin bozulmasına yol açtığı zamanla anlaşılarak 1970’lerde DDT ‘nin yerini daha az dayanıklı ve daha az zehirli maddeler aldı. Kaynak: Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi Andrew Nıkıforuk

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 3

ÖLÜMSÜZ LEKE: CÜZZAM Annaberdi Guvanjanov, Mehmet Fatih Çakmak, Salih Emre Özcan, Aykhan Safarli Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Cüzam Hansen basili (Mycobacterium leprae) adı verilen bir mikroorganizmanın yol açtığı, çevresel sinir sistemi ve deri başta olmak üzere birçok sistem ve organı etkileyebilen, bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık eski dönemlerde miskin hastalığı olarak da adlandırılmıştır. Cüzam hastalığının ilk kez ne zaman ortaya çıktığını kesin olarak belirlemek halen mümkün olmasa da hastalığı tanısı ile ilgili ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 600’lü yıllara aittir. Hint, Mısır ve Çin uygarlıklarının bu tarihten daha önceleri M.Ö. 16-13. yüzyıllarda hastalığı tanıdıkları var sayılmaktadır. Bu zaman dilimine tarihlenen Mısır’da bulunan bazı kalıntılar varsayımı desteklemektedir. Eski Yunanlılar ve Araplar‘ın da hastalığı tanıdıkları düşünülmektedir Bazı kaynaklar cüzam‘ ın Avrupa’ya Hindistan’dan Büyük İskender’in ordusunun askerleri ile bazıları da Roma askerleri tarafından taşındığını öne sürerler. Mısırlılar bu hastalığa ölümden önce ölüm adını vermişlerdir ve cüzamlıları Çamur şehri dedikleri bir yere gönderirlerdi. Eski Çin ve Hindistan’da cüzamlılar hemen öldürülür ya da yakılırdı. Cüzamlı kişiler Ortaçağ Avrupa’sında separatio leprosarum adı verilen özel bir cenaze töreniyle toplumdan uzaklaştırılırdı. Norveçli hekim Armauer Hansen 1874 yılında mycobacterium leprae basilini cüzamla ilişkilendirmesine rağmen bu illetin nasıl yayıldığı hala bilinmiyor. Cüzam o kadar eski bir hastalık ki gerçek kökenini kimse bilmiyor. Su aygırından, armadillodan gelmiş olabilir ya da tamamen insana ait bir enfeksiyon olabilir. Bilim adamlarının çoğu hastalığın seyrinde bakteriden çok mikrobu alan kişinin fiziksel durumunun etkili olduğunu kabul ediyor. AİDS gibi zayıf bağışıklık sistemlerini etkilediği ve buna bağlı olarak hayat şartları düşük olan bölgelerde hastalığın yoğunlaştığı gözlemlenmiştir. Ağız ve burundan yakın temas sonucu damlacık enfeksiyonu ile bulaşır. Bebeğe anne sütüyle bulaşır. Hastalığa duyarlılık 3-5 yaşlarında daha fazladır. Bakteri çok yavaş çoğalır, inkübasyon süresi 5 yıl kadardır. Semptomların görülmesi bazen 25 yılı bulabilmektedir. Hastalığın tanısı yalnızca mikroskobik incelemelere dayanır. Çünkü kültür besiyerlerinde üreyememektedir. Bundan dolayı burun mukozası kazınarak alınan madde veya deri lezyonlarından biyopsi ile parça alınarak tanı koyulabilir. Günümüzde cüzzam korkulacak bir hastalık olmaktan çıkmıştır. Tanı koyulduğunda tedavisi kesin olarak yapılabilmektedir. Hastalık yetişkinlere bulaşmaz. Ancak hastalara yakın çevredeki çocukların hastalıktan korunması düşünülebilir. En etkili koruma hastalıklı çevreden çocukların uzaklaştırılmasıdır. Tedavi bakterinin duyarlı olduğu antibiyotikler ile yapılır. Dapsone (diaminodipheynlsulfone, DSS) sulfonlar, rifampisin ve ethionamid gibi ilaçlar kullanılabilir. Kaynak: Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi Andrew Nıkıforuk

85


POSTER: 4

ABORJİNLERDE TIP Elif Nur Özkan, Hatice Çolak, Ayna Kakayeva Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Aborijin Avustralya kıtası yerlilerine verilen addır. Yazılı bir dilleri olmamasına rağmen şarkılar yoluyla ağızdan ağıza birçok bilgi aktarmışlardır. Aborijinler suyla çeşitli kaya pigmentlerini karıştırarak elde ettikleri boyalarla kayalıklara veya ağaç kabuklarına resim yapmışlardır. Müzik ve dansın da Aborijin kültüründe önemli bir yeri vardır. Aborijinler, geleneksel olarak; açıkta ya da dallardan ve ağaç kabuklarından yapılmış barınaklarda yaşamaktaydılar. İlk Avrupalı yerleşimcilerden önce 250.000 – 1.000.000 arası nüfus Yaklaşık 600.000 Aborijin yok edildi. Kullandıkları çeşitli çalgı aletlerini ve söyledikleri şarkıları tedavide kullanıyorlardı. Aborijinlerin bazı çiçeklerin yapraklarını yedikleri ve böylece tifo ve benzeri hastalıklara yol açan bakterilerden korundukları bilinir. Söğüte benzeyen minik ağaçların aspirinin pek çok işlevini üstlendiğini söylemişlerdir. Bu ağacın soyulan kabuklarından çıkan yağ ile güneşten korunulabilir. Yiyeceklerin çevresi sarılabilir. OKALİPTUS AĞACI Astım ve nefes darlığı rahatsızlıklarında ilk akla gelen bir doğal tedavi ürünüdür. KAN AĞAÇ

(Eucalyptus polycarpa) Diş ağrısı için ağrı kesici olarak kullanılır.

Kinin, Amazon’da yetişen Cinchona ağacının kabuğundan elde edilen bir maddedir. Demirhindi meyvesinin müshil ve iç yumuşatıcı bir etkisi vardır. Meyvesi dışkıyı yumuşatarak kabızlığı giderir ve bağırsakları temizler. Vücudu rahatlatır. Susuzluğu giderir ve serinlik verir. KANGURU ELMASI Kanguru adını verdikleri yabani bir elmanın tuhaf özelliklerini keşfedeli yüzyıllar olmuştu. Çağdaş tıp ve aborijinler bunu doğum kontrol hapı üretiminde solasodin adlı bir sterit yapmakta kullanırlar. KALVASİN Aborijinler avusturya’ya özgü bir mantar olan kurt mantarından kalvasin adı verilen bir madde elde ediyorlar. AKRONİSİN Aborijinler tümörlere iyi gelen bu maddeyi çıkartıyorlar ve sürekli bunu bulmak için gözlem yapıyorlardı. ALKALOİDLER Bir bitki tarafından doğal olarak üretilen, amin ve kimyasal bileşik yapısında olan, ayrıca hayvanlar ve mantarlar tarafından üretilen aminler olan ve genel olarak bağımlılık yapıcı özellikleri ile bilinen alkaloidler de aborijinlerde bulunmaktaydı.

86

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 5

PENİSİLİNLERİN KEŞFİ (1945 NOBEL ÖDÜLÜ) Meriç Dökmetaş, Emel Afife Ataman, Elif Burcu Oruncak, Dicle Gıcık Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Bu uzun hikaye aslında ilginç bir karakter olan Almroth Wright’ın (1861-1947) Saint Mary Hastanesine 1902 yılında Bakteriyoloji Profesörü olarak atanmasıyla başlamıştır. Kendisi tifo aşısını bularak birçok hayat kurtaran bir bilim adamıdır. 1914’de birinci dünya savaşı çıkınca İtalya’nın Bolonya şehrine yara enfeksiyonları üzerinde çalışılan bir laboratuvara yarbay olarak atanmıştır. O birimde ekibindeki araştırmacılardan biri de teğmen Alexander Fleming’dir. Wright ve Fleming Listerya enfeksiyonlarındaki geleneksel, kresol gibi ağır antiseptik kullanımını reddetmiş, bu enfeksiyonlarda tüp drenajı ve hipertonik salin kullanmışlardır. Bu tedavi ikinci dünya savaşı sırasında çığır açarak birçok hayat kurtarmıştır. Savaş sonrasında 1919 yılında Flemming Saint Mary Hastanesinde Aşılama Departmanında, bakteriyoloji ve yara yeri enfeksiyonları uzmanı olarak çalışmaya başlamıştır. Bu aşılama departmanında bir yandan hastalara hizmet verirken bir yandan da bilimseler araştırmalar yapılmaktaydı. 1921 yılında Fleming şans eseri kendi nazal mukozasındaki bir şeyin bakterileri öldürdüğünü gördü. Bu şey ilk olarak Micrococcus lyticus daha sonra da Micrococcus lysodeikticus olarak adlandırıldı. Streptekok ve stafilakokların virülan suşları bundan etkilenmese de bu madde lizozim olarak isimlendirilecek ve penisilinlerin tarihinde önemli bir rol oynayacaktı. 1928’de Fleming streptekok varyantları üzerinde çalışırken, petri içerisinde bakteriler ile birlikte bir mantar olduğunu gördü. Mantar varlığında çok güçlü bir bakteriyel lizis meydana gelmişti. Bu ikinci tesadüfi keşif penisinlerin keşfinin başlangıcı olmuş oldu. 1932 yılında, Harold Rastrick ve onun çalışma arkadaşaları Londra Üniversitesi Hijyen ve topikal tedavi bölümünde Flemingin antibakteriel maddesi olarak adlandırılan penisilin içeren bir mantar türü olan Penicillium Chrysogenum üzerinde yeni araştırmalar yaptılar. Rastrick Flemingin mantarının bir Penicilium notatum türü olduğunu keşfetti. Ayrıca bu mantarın küfünün Flemingin kullandığı «et suyu» üzerinde gelişebilirken aynı zamanda başka şekillerde de üretilebileceğini ve eter içinde saflaştırılabileceğini buldu. Eter uçurulduktan sonra geride kalan aktif materyal kullanılabilecekti. Fakat Rastrick’in çalışmaları çalışma arkadaşları tarafından rağbet görmeyerek tozlu raflardaki yerini aldı. 1935 yılında Avustralya doğumlu bir fizyolog olan Howard Florey (1898-1968) Oxford’da Sir William Dunn Patoloji Okuluna atandı. Başlangıçtaki çalışmaları değişik alanlardaydı. Fakat antimikrobiyal tedavi ile ilgilenmeye başladı. Bu ilgisinde kızının mastit olması ve bir cerrahi geçirmek zorunda kalması sonucunda sülfonamid ile tedavi edilmesinin etkili olduğu düşünülmektedir. Bu arada tavsiye üzerine ekibine Ernest Boris Chain (1906–1979) katıldı. Ekiplerine Edward Penley Abraham’ın da katılmasıyla çalışmalarına hız veren araştırmacılar, 1940 yılında penisilini saflaştırarak klinik kullanıma soktular. 1940 ve 1941 yılında bu konudaki çalışmalarını da yayınlamaya başladılar. Bu ilk kullanılan penisilinler %10 saflıktaydı ve bir hastanın 24 saatlik tedavisi için yaklaşık 100 L küf kullanılması gerekiyordu. Florey ve Chain’in penisilini 1941 yılında streptekok-stafilakok enfeksiyonundan ölmek üzere olan bir polis memurunda kullanarak hayatını kurtarmalarının üzerinden 70 yıl geçmiş olmasına rağmen penisilinler konusunda oldukça uzun bir yol kat edilmiş ve birçok penisilin üretilerek klinik kullanıma sunulmuştur. Antimikrobiyal tedavide artık birçok alternatifimiz olmasına rağmen penisilinler başroldeki yerlerini korumakta ve daha uzun süre önemlerini sürdürecek gibi görünmektedir. Hicri 160 senesinde ölen ve 500 kadar telif eseri olan Tavaslı Musa İbn-i Ebu Hayyan’ın El-Halis adlı kitabında; göz hastalıklarında, boğaz anjinlerinde Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed (SAV)’in şu tavsiyeleri yazılıdır. ‘ Mantarları alınız, rutubetli karanlık bir yerde üç gün muhafaza ediniz, üstünde küf hasıl olur. Demir bir şiş alınız, kızdırınız! Soğuduktan sonra üç defa bu küfe sürünüz, göze sürme çeker gibi sürünüz, bu küfü boğaza tala ediniz! Çeyrek asır evvel buna hurafe, saçma ismini veriyorlardı, bugün; küf, mantar, penisilin, son asrın mu’cizesi.

87


POSTER: 6

1944 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Tuğçe Sönmez, Sena Karip, Urve Uzun Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Joseph Erlanger Joseph Erlanger üniversite hayatına Kalifornia Üniversitesi kimya bölümünde başlamıştır. Bu bölümden 1895’de mezun oldu. Daha sonra, bu fen fakültesi mezuniyeti sayesinde John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmeyi başarmıştır. Buradan 1899da mezun olmuştur. 1904 yılında sfigmomanometreyi, yani bugün de kullanılan kan basıncı ölçme aletini, yeniden tasarlamıştır. Bu aracı, kan basıncı ve hastalıklar arasındaki bağlantıları araştırmak için kullanmıştır. John Hopkins Üniversitesindeki son yıllarında ise, kalbin çalışmasında rol oynayan elektriksel iletim mekanizmalarını araştırmış; önemli bulgular elde etmiştir. Sonraları Washington Üniversitesi’ne geçiş yapmıştır. 1920’lerde kardiyovasküler fizyolojiden, nörofizyolojiye yönelmiştir. Herbert Spencer Gasser’ın Washington Üniversitesine gelmesinden sonra ikilinin çalışmaları, 1931’e kadar devam etmiştir. Herbert Spencer Gasser Tıp eğitimine Wisconsin Üniversitesi’ne başlayan Gasser, burada kendisini fizyoloji dalına yöneltecek olan Joseph Erlanger’ın öğrencisi olur. Onun derslerine büyük bir ilgi duyar. İlerleyen yıllarda yaratıcı bir kimyager olan Lövenhart ile oksijen eksikliğinin etkileri üzerine çalışır. Bu yıllardaki bir başka çalışması ise, Meek ile egzersizin kalp üzerinde etkileri üzerine olmuştur. Çeşitli sebeplerle farmakolojiye yönelmek zorunda kalan Gasser, bir yıl sonra fizyolojiye geri dönme şansını, Erlanger’ın kendisini Washington Üniversitesi’ne davet etmesiyle yakalamıştır. Bu üniversiteye geldikten sonra çıkan Birinci Dünya Savaşı’nda, savaşa ilişkin meydana gelen tıbbi sorunların çözümünde rol almış; bu konuda bir makale yazmıştır. Impuls Ölçümü Takip eden yıllarda Gasser, John Hopkins’ten fizik hakkında temeli olan bir sınıf arkadaşı ile birlikte, aksiyon potansiyellerini belirlemeye yetebilen, sinir impulslarını 3 kat yükselten bir cihaz icat etmişlerdir. Aksiyon potansiyellerinden veri elde etmek için ise katot ışını tüplerini kullanmışlardır. Fakat ölçüm hassasiyeti konusunda sorunlar çıkmıştır. 1920’de Chicago’da buluşan Fizik Birliği ve Fizyoloji Birliği bu konu hakkında görüşmelerde bulundu. Western Elektrik laboratuarlarında, düşük voltaja çalışabilen Braun tüpleri üretildi. Western Elektrik başlarda ekibe bir Braun tüpü satmayı kabul etmese de, Gasser ve Erlang’ın bu tüpün bir benzerini imal edebildiklerini gördükten sonra satmayı kabul etmiştir. Katot ışını osiloskobunun tetiklenmesi ve sinirlere stimülasyonun iletilebilmesi için destekleyici mekanizmalar kullanıldı. Titreşimi engellemek için de çeşitli düzenlemeler yapıldıysa da, yoldan geçen arabalar bu hassas ölçümde sapmalara sebep oluyordu. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, aksiyon potansiyeli ölçümü hakkında bir makale yayınlamaya hazırdılar. 88

Erlanger-Gasser ikilisi, sinir iletimi ve ölçülmesi konusunda kaydettikleri bu gelişmeler sebebiyle, 1944 yılında Nobel Ödülü’ne layık görülmüşlerdir.

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 7

1934 NOBEL TIP ÖDÜLÜ: ADI BİLİNMEYEN VİTAMİN Erdem Anıl Çakır, Fatih Ay, Mehmet Kemal Gürsoy Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1

1920 yılında Whipple, beslenmenin anemi ve eritrositler üzerindeki etkisini araştırmış ve deney köpeklerine karaciğer verildiğinde eritrositlerin fazlalaştığını ve anemi belirtilerinin kaybolduğunu açıklamıştı. Ancak Whipple, öldürücü anemi üzerinde durmamıştı.1924 yılında Minot yardımcısı Murphy ile birlikte öldürücü anemi hastalarına karaciğer vermeye başladı. Böyle bir beslenme düzenine sokulan 45 hastanın kısa sürede sağlıklarına kavuştuğu gözleniyordu. Bu çalışmasıyla Minot belki de tıp bilimine olan borcunu ödüyordu. Çünkü genç yaştan beri şeker hastasıydı ve Banting’in insülini buluşu sayesinde hayatı kurtulmuştu. Minot bu çalışması nedeniyle 1934 yılında Whipple ve iş arkadaşı Murphy ile birlikte Nobel Tıp ödülünü paylaştı. Minot kansızlık nedenini vitamin eksikliği olarak düşünmekte haklıydı. Bunu yıllar sonra Folkers, B12 vitamini olarak buldu.

89


POSTER: 8

HEKİMBAŞI KAYSUNİ-ZADE MEHMET EFENDİ (1512- 1569) Necati Tabak, Yusuf Ergi, Miraç Çelik, Hasan Sarı, Semih Çıplakkılıç Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

90

Esas ismi, Şeyh Mehmet b.şeyh Mehmet el-Kosoni-el Mısri‘dir. Kaysuni-Zade olarak tanınır. Ataları; 1331 yılında, Mısır’a hükmeden Türk Sultanları devrinden beri, saygı gören, Hazakatde ve Riyasette meşhur, eski bir Tıp ve İlim ailesinden gelmektedir. Bu aileden yetişen hekimlerin, her birinin, türlü tedavileri, tecrübeleri ve buluşları vardır. Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethettiğinde, Meslek sahiplerinden ve sanatında üstün ve hazık olanları seçerek bu iki kardeşi de beraberinde alarak yola çıkar. Bunlardan Kaysunizade Mehmet, henüz 5yaşında olduğundan yola dayanamayacağı düşüncesi ile Mısır’da bırakılır. Ağabeyi, Kaysunizade Mahmut Yavuz Sultan Selim ile birlikte İstanbul ‘ a gider. Yavuz Sultan Selim 1520 yılında Macaristan veya Rusya’ya gitmek üzere İstanbul’dan yola çıktığında, yanında Kaysunizade Mahmut’u da birlikte götürür. Sırtındaki Şir-i pençeyi önemsemez, fakat ağrısı gittikçe artar, müdahalede gecikildiği için, bir mola esnasında hayata veda eder. Bu olay ordudan gizlenir ve Manisa’dan Şehzade Süleyman çağrılır ve tahta geçirilir. Yavuz Sultan Selim’i yıkamak ve kefenlemek görevi Kaysunizade Mahmut’a verilir. 1517 tarihinde henüz 5 yaşında olan, Kaysunizade Mehmed Efendi, Mısır’da meşhur bir hekim olur, 1548 tarihinde, Malul-zade Mehmet Emir Efendi’yi tedavi eder 35 yaşında gelmiştir. Tedavisinden fayda gördüğü Kaysunizade’yi Mısır Kadılığından, Anadolu Kazaskerliğine tayin edildiğinde, Mısır’dan alarak birlikte, İstanbul’a getirir. 1562 yılında hekimbaşı Ahi Mehmet Çelebi vefat edince yerine getirilir Kanuni’nin dostluğunu kazanır ve yanından hiç ayrılmaz. 1566 yılının Mayıs ayında Kanuni, yanında Sokullu Mehmet Paşa ve Kaysunizade Mehmet Efendi Olduğu halde ordusu ile birlikte İstanbul’dan yola çıkar. Kanuni yolda hastalanır ve vücudu gittikçe erimeye başlar, verilen tedaviler fayda vermez. Yalnız şehirlerden gerçekten ata biner, diğer zamanlar halsiz olduğu için araba ile yol alır. 6 Eylül 1566 da otağında 73 yaşında iken vefat eder. Naşı, Otağ-ı-Humayunda, Kaysunizadeye yıkattırılır ve oniki Devlet Erkanın iştirakı ile Kaysunizade cenaze namazını kıldırır. Ölümü askerden gizlenir. İmam Hasan Ağaya, Padişah elbiseleri giydirilerek tahta oturtulur. Zigetvar Kalesi 7 Eylül 1566 yılında fethedilir. Kaysunizade, Kanuni’nin naşının, önce iç organlarını çıkartır, güzel kokulu muşambalara sararak tabuta yerleştirir ve otağa gömer. Sonradan oraya bir Türbe yaptırılır ve “Türbeli” adı verilir. Sonradan papazlar, Türbeyi yok ederler. Klasik mumyalama tekniğine göre mumyalanır. Mumyalama Sanatı: Eski Mısır’dan, İslam dünyasına geçmiş, Selçuklular ve Osmanlılarda da devam ettirilmiştir. Burada amaç, cesedin uzun müddet kokuşmadan ve bozulmadan muhafazası veya bir yerden diğer yere nakli içim, mumyalanması gerekmektedir. Önce cesedin iç organları; Beyin, Akciğer, Kalp, Mide ve Bağırsaklar çıkarılır, güzel kokulu muşambalara, ketene sarılarak, bir kavanoza veya sandığa konularak öldüğü şehre gömülür. Boşaltılan vücut boşlukları, Dokuların tespiti için; Katran, Bikarbonat, Tuz ve Alçı ile doldurulur. Ağız Burun ve Anal delikler, mum ile kapatılarak havasız bırakılır. Karın organları ise lateral şak ile boşaltılırmış. En zor işlem ise burun deliklerinden beynin çıkartılması olurmuş. Bundan sonra, ceset, defnedileceği üzeri açık bırakılmış Türbenin tepesine asılırmış. Böylece kokuları gidinceye kadar orada bırakılıp ve sonrada tepesi kapattırılırmış. Hekimbaşılığı, 1562-1568 yılları arasındadır, 4 yılı Kanuni ve 2 yılı da 2.Selim zamanına rastlar. 1569 yılında, Hekimleri aciz bırakan ishale yakalanır ve İbni-Sina gibi, 60 yaşını tamamlayamadan 57 yaşında vefat eder.

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 9

ŞİFÂÎ ŞABAN EFENDİ Kubilay Oskay, Özkan Demir Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Şifâî Şaban Efendi bir Anadolu Türküdür. On birinci yüzyılın ortalarına doğru Ayaş’ta doğdu, Vakayi‘ü’l-Fuzalâ’nın anlatımına göre genç yaşında İstanbul’a gelerek tıp öğrenimi yaptı. 1082’de Darüssaade ağası olan Yusuf Ağa’ya bağlandığı için “saray hekimleri” topluluğuna girdi. Tatlı dilli, güler yüzlü bir adamdı. 1099’da “Sâdise-i Saray-ı Galata Medresesi hariciyle” müderrislik mesleğine girdi. 1115’de Diyarbakır kadısı oldu. 1116 senesi rebiyülevvelinde azledilerek Ankara’ya döndü. Çeşitli gazeller yazan Şaban Efendi özellikle tıpla ilgili ve zamanı için çok değerli eserler bırakmıştır. Eserlerinin önemlilerinden biri doğum ve çocuk hastalıkları konusunda kaleme aldığı Tedbîrü’lMevlûd’dür. Yazma nüshalarına bazı kütüphanelerimizde rastlanan bu Tedbîrü’l- Mevlûd unvanlı eser bir mukaddime, sekiz bap ve bir hatimeden meydana gelmiştir. Her bap gereğine göre fasıllara ayrılmıştır. Mukaddime: Hayvanlar ve bu arada insanın erkek ve dişi olarak ikiye ayrılması, bulûğ ve evlilik ve her iki tarafın mizaç ve özellikleri. Birinci bap (Altı fasıldır): Cinsel ilişki, şehvet, kısırlık yani çocuğu olmayan kişilerin durumları, kısırlığın tedavisi. İkinci bap (Üç fasıldır): Gebelik, gebeliği gösteren haller, “cenin erkek mi dişi mi sınama ile özel olan bazı işaretler”, âdetin kesilmesi, bunun tedavisi. Üçüncü bap (Dokuz fasıldır): “Cenin”in oluşumu hakkında çeşitli görüşler, cenin kaçıncı ayda doğar. Sekiz aylık doğanların çoğunlukla yaşamaması. “Ana rahminde cenini kuşatan zarlar ki tümüne tıbben meşime, Türkçe son derler”, çocuğun anasına, babasına benzemesindeki sebepler, ikizler. Dördüncü bap (Dört fasıldır): Gebe kadınlar nasıl hareket etmelidir. Doğumu güçleştiren sebepler ve tedavileri. Ebelere gerekli olan tedbirler. Çocuk doğuran kadınların gözetmeleri gereken şeyler. Beşinci bap (On fasıldır): Çocuk doğarken ve doğduktan sonra alınacak tedbirler. Göbek nasıl kesilir. Çocuk kundağa nasıl konur. Ebenin görevleri. Çocuğun uykusu. Beşik örtüleri. Emzirme usulleri. Sütnine. Sütü az kadınlar. Çocuğu yavaş yavaş yemek yemeye alıştırmak. Sütten kesmek. Emeklemek ve yürümek. Memelerde olan hastalıklar ve tedavi. Altıncı bap (Dört fasıl): Çocuk hastalıkları. Çiçek, kızamık, şişler, sivilceler, çıbanlar. Yedinci bap (İki fasıldır): Veba. Sekizinci bap (İki fasıldır): Çocuğu terbiye itmek, bulûğa kadar çocuk, bulûğdan sonra çocuk. Hatime: İnsanın ömrü, olağan ölüm. Yazarın bir eseri de Şifâ‘iyye unvanlı küçükçe risalesidir. Konusu panzehirin çeşitleridir. Yazılma tarihi 1111’dir. 91


POSTER: 10

ÇİN TIBBININ KÖKENLERİ Esma Aydoğdu, Tülin Serap Yılmaz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Çin uygarlığı ile ilgili tıbbi bilgiler M.Ö. 3 binli yıllara kadar uzanır. Geleneksel Çin tıbbı, Çin’de yaşayan çeşitli toplumların, tıp sistemlerinin ortak adı olarak nitelendirilir. Geleneksel Çin tıbbına, Han, Tibet, Moğol ve Uygur gibi etnik toplulukların tıp sistemleri de dahildir. Milattan 25 asır öncesinde hüküm süren Çin hükümdarı Nei-Ching ismindeki kitabı yazmıştır. Ve bu zamandan sonra kitap yazma çalışmaları devam etmiştir. 16.asır ortalarına gelindiğinde 800 hekim tarafından yazıldığı rivayet edilen büyük tıp kitabında 1890 ilaç ismi görülür. Bunun 370i tüm tıp kitaplarına dahil edilmiştir. 12.asırda Çin’de tıp okulları vardır. Bu okullarda tıp kanunu iyi okutulmuştur. Öğrenciler öncelikle sınava tabi tutulur aldıkları sonuca göre 4 sınıfa ayrılırlardı. Bunlardan en iyileri saraya gönderilirdi. Bütün öğrenciler her sene istatistik vermek zorundaydılar. Bunda gördükleri vakaları ve tedavi neticelerini yazıyorlar ve ücretleri buna göre tespit ediliyordu. Onda bir ölüm vakası olan hekim iyi, onda 4 ölüm vakası olan ise çok fena hekim olarak sayılıyordu. Eski Çin’de 4 değişik muayane şekli vardır: Gözlem, dinleme, sorgulama ve elle muayane(nabız ölçme) Çin tıbbının esası nabız muayenesidir. Her iki bilekten iç organları temsil eden altı değişik nabız alınır, derinliği, hızı, kuvveti ve kalitesi değerlendirilir. Nabız muayenesi şehadet, orta ve ufak parmakla ney çalar gibi basarak bakılırken soluk hareketlerine dikkat edilir. İki yüz çeşit nabız mevcut olup bunun 26sı ölüme alamettir. Onlarca nabız muayenesi ile doğal ve doğal olmayan(tabii ve gayritabii) gebelik, erkek veya kız, ikiz olduğu teşhis edilir. Çinlilere göre vahşi hayvanların safrası yenilince kişinin cesaret artardı. Kolerayı tarif etmişler ve çayla tedavi edilebileceğini göstermişlerdir. En iyi tarif ettikleri kızıl ve çiçek hastalığıdır. Erkek çocukların sol burun deliğine, kız çocukların sağ burun deliğine insan çiçek hastalığı püstülünün kabuklarını üflenerek aşı yaparlardı. Eski Çin tıbbında cerrahi alanında geri kalınmış yalnızca derin ve sathi yaralarda pansuman yapmışlardır. Müteferrik tedavilere gelince: Kadın hastalıklarını ebeler tedavi etmekte, Çinlilerde çok meşhur olan masajı da ampirikler gibi sayılan insanlar yapmaktadır. M.Ö. 4000’li yıllarda yazı’nın bulunması ile insanlığın bilgi birikimi gelecek nesillere aktarılmaya başlandı. Bu yazılı eserlerden o dönemdeki Tıp ile ilgili bilgiler de elde edilmiştir. Antik çağdaki en büyük medeniyetler Mezopotamya, Antik Mısır, Hint ve Çin medeniyetleridir. Bu halkların Tıp bilimine katkısı büyük olmuş ve hekim kavramı ortaya çıkmaya başlamıştır. Eski Çin’de tıp biliminin tarihçesi, Tao tanrısı Pan Ku’nun etkisinde kalan hükümdar Sen Nung dönemine dek uzanır. Çin’de cerrahi müdahaleler en son alternatif olarak değerlendirilir ve mümkün olduğunca kaçınılırdı. Fitoterapi oldukça gelişmiş ve imparatorların da özel ilgisi ile gelişmesinin önü de hep açık tutuluyordu. Yang ve Yin arasındaki dengeyi sağlama amaçlı yapılan akupunktur tedavisinin de M.Ö. 3000’li yıllarda hekim Huang Tium tarafından yapıldığı düşünülmektedir 92

Tarih boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tıbbî sistemler ortaya atılmıştır. Bugün çağdaş biyotıp büyük oranda dünyanın her yerinde etkin olan sistem olarak gözükse de, sosyal bilimciler tıbbi bir çoğulluk ve çoğulculuktan (tıbbî pluralizm – medical pluralism) söz etmektedir. Çok eski kökene sahip Ayurvedik tıp, Geleneksel Çin Tıbbı ve benzeri kompleks tıbbi sistemlerin yanı sıra, kabilelerde rastlanan daha basit tıbbi sistemler de bugün varlığını, biyotıpla birlikte, sürdürmektedir

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 11

GELENEKSEL TIP TARİHİNDEN TEDAVİ ÖRNEKLERİ Gül Banu Altan, Hande Kurt, Başak Eldoğan, Roksana Motamedian, Tala Hosseyni Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Müzikle Tedavi Orta Asya hekimleri, müzik ve dansı hasta tedavisi için kullanıyorlardı. bu dans terapisi, kol, omuz ve baş hareketleriyle faaliyete geçen ruhi enerjinin bütün vücudu sarması ile elde edilen trans hali sonucu, hasta kişi için gerekli tedavi bilgisine ulaşmayı amaçlamaktadır. Otistik çocukların tedavisi ve eğitiminde Pentatonik müzik tonları kullanılıyordu. Büyük islam bilgin ve filozoflarından İbn-i Sina ( 980-1037), musikinin tıpta oynadığı rolü şöyle tanımlamaktadır: “...tedavinin en iyi yollarından, en etkililerinden biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini arttırmak, ona hastalıkla daha iyi mücadele için cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek, onu sevdiği insanlarla bir araya getirmektir...”

Uzmanların “geleneksel motiflikten kurtarılarak bilimsel temele oturtulmalı” dediği müzikle tedavide; Hicaz’ın çocuk hastalıklarına, Rast makamının kemiklere, Hüseyni’nin mideye, Nihavend’in ise bel ağrısı ile tansiyona iyi geldiği kaydediliyor. 1154’lerde Türk Atabegi Nurettin tarafından Şam’da yaptırılan Nurettin Hastanesi’ni 1648’de ziyaret eden Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’ne yazdıkları, müzikle tedavinin oldukça köklü bir geçmişinin olduğunu gözler önüne seriyor. III. Selim zamanında Gevrekzade Hasan Efendi’nin çocuk psikiyatrisi ve çocuk hastalıklarında makamların etkilerini kitaplaştırdığı çalışmada Rast makamının felçlilere iyi geldiği, Isfahan makamının zekâyı açtığı, Büzürk makamının korkuyu azalttığı gibi birçokaraştırma sonucunu görebiliyoruz. Tütsüleme Yöntemi ( Aromaterapi ) Aromalı kokan bitkilerin kulanımı çok eskilere dayanır. Kurutulmuş çiçek, odun, reçine, meyve veya kabukların yakılarak tütsülenmesi ile hastalar tedavide, temizlikte veya bazı ilkel kabilelerde batıl inançların tapınmalarında kulanılmıştır. Çiçekler ezildikten sonra sabun, kozmetik madde yapımında ve tedavi maksadıyla kulanılmıştır. Osmanlı sarayında, kokular çok önemlidir. Kokularla tedavi yapılırdı. Hekimler, değişik kokuların, insanları ruhen ve bedenen nasıl tedavi edeceğini çok iyi bilirlerdi. Alkolsüz, Çok güzel parfümler elde ederlerdi. Özellikle, baharda buhur günleri yaparlardı. Sabahlara kadar kazanlar kaynar, güzel kokular elde edilirdi. Saray en çok misk ve amber kokardı. Buradan da anlaşılacağı gibi, günümüzdeki aromaterapi Osmanlı zamanında uygulanan bir yöntemdir. Örneğin; lavanta ve gül yara iyileştirmede, şişkinliğe karşı rezene, yasemin rahmi kuvvetlendirmede, biberiye ve oğulotu sinirleri güçlendirmede, ateş düşürücü olarak reyhan veya nane-limon kullanılır. Su ile tedavi Yöntemleri (Hidroterapi) Hidroterapi; suyun tedavi maksadıyla çeşitli şekillerde kullanılmasıdır. Kaplıcalar, banyolar, içmek için şifalı sular ve daha farklı yöntemlerle suyun terapötik özelliğinden yararlanılır. Geniş bir yelpazesi olan bu terapi biçimine birçok örnek verebiliriz: yemeğin ardından maden suyu içilmesi bir bakıma su ile terapidir. Son günlerde daha sık duymaya başladığımız şekliyle spa terapisi de bir örnektir. Orijinal adı ile “Sanitas Per Aquam” (SPA) yani “Sudan Gelen Sağlık”, Romalılardan bugüne kadar uygulanan su terapilerine verilen isimdir. Su ile iyileşme, suyun kullanımından gelen sağlık, suyun sıcak, soğuk ve farklı biçimlerde (akıtma, damlama, duşlama, püskürtme) uygulanması ile kazanılan dinlenme ve ferahlama duygularının edinildiği bütünleyici terapi anlamında kullanılmaktadır. Bir başka şekli de balneoterapi yani kaplıca terapisidir ve ülkemizdede hamam kültürüyle birlikte oldukça yaygındır. Osmanlı hekimleri kaplıcalardan zengin topraklarımızda, birçok rahatsızlığa çare olduğunu öngererek bu şifalı sulardan tedavi metodu olarak istifade etmişlerdir. Hacamat: Hacamat deriden ufak ensizyonlardan vakum yolu ile kan alınmasıdır. Genellikle iki omuz arasından, sırttan, başın arka tarafından yahut vücudun herhangi bir yerinden bardak veya boynuzla alınır. Argoda hafif yaralama olarak kullanılmaktadır. İslam’da, Muhammed peygamberin bir sünnetidir. Geçmiş dönemlerde tıbbi amaçlı yaygın kullanılmış fakat deneysel çalışmaların bulunmaması nedeniyle modern tıp tarafından bilinmemektedir. “hijamah” ve “hajamat” kelimeleri ile internette yabancı sitelerde geçmektedir. Türkiye’de kan vermenin hacamat olduğu söylense de aynı uygulama değildir. Hacamatta kılcal damarlar ve lenf sıvısı çıkmakta akupunktur noktaları uyarılmaktadır. Kan verme işleminde ise sadece venöz kan verilmektedir.

93


POSTER: 12

GENİN YÜZYILI Hasan Yasin Soylu, Demirhan Devecioğlu, Oğuzhan Yusuf Sönmez, Muhtesim Önal, Ozan Sami Bayrak Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci Eveleyn Fox Keller MIT’de Bilim, Teknoloji ve Toplum Bölümünde Bilim Tarihi ve Felsefesi profesörüdür. 2000 yılında yazdığı Genin Yüzyılı kitabından alıntılarla genle ilgili bilgi dağarcığımızın neden nereye geldiğini paylaşmak istedik. Yazar kitabın girişinde şöyle demektedir: “..en azından genin ne olmadığını okuyacaksınız... İnsan Genom Projesi vaat ettikleriyle hem dünyanın ilgisini çekmiş hem de büyük bir ekonomik kaynak elde etmiştir. Peki, ne vaat etmiştir de bunları elde etmiştir? 50’li 60’lı yıllarda hastanelerde yatan hastalara hastalığı bulmaya yönelik çalışma yapılıyordu ve çok az kişi tedavi olarak hastaneden ayrılıyordu. Hastaneye yatacak kadar ağır durumda olan hastaların çoğu ölüyordu.80’li yıllarda yapılan bazı çalışmalar neticesinde hala kullanılan bazı tedavi yöntemleri geliştirildi. Belki de çoğu insan ancak o zaman gerçekten hastalıkların tedavi edilebileceğine inanmaya başladı. Bunun üzerine seçkin bilim adamlarından oluşan topluluk bir toplantı yaptı ve sonucunu kamuoyuna açıkladı. Çıkıp biz bir çalışma yapıp kalıtsal hastalıklara, Alzheimer, kanser gibi sık görülen hastalıkları yapacağımız çalışmalarla tedavi edebiliriz deyince emin olun sizinde ilginizi çekerlerdi. Yazar bu proje hakkında şu şekilde bir öngörüde bulunuyor. Genetik biliminin ilgisinin büyük bir bölümünün tek bir projeye yıkılmasının eğer proje istenilen şekilde sonuçlanmazsa genetik bilimine büyük bir zarar vereceğinden bahsediyor. Johannsen’in ortaya attığı gen kavramının gelişimi hızlı olmuştur ve 20. Yüzyılın ortalarına kadar da efsanevi bir varlık konumuna gelmiştir. Hatta Dan Brown’ın Melekler ve Şeytanlar adlı kitabında sonsuz yaşamın sırrını ifade kutsal kase sembolü daha önceleri bilim adamları tarafından gen için kullanılmıştır. Ancak bu dönemde genin gerçek fiziksel bir molekül olduğu gerçeği yani aslında sadece bir DNA parçası olduğunun bulunması genetikte bir dönüm noktası olmuştur ve moleküler biyoloji olgunlaşmasıyla birlikte, bu yükü genin omuzlarına yüklemenin mantıksızlığı her geçen gün daha kolay fark edilir hale gelmiştir. DNA kendisini kuşaktan kuşağa aslına sadık bir şekilde tek başına aktaramaz; redaksiyon, tashih ve tamir işlemlerinden oluşan karmaşık bir mekanizmanın yardımına ihtiyaç duyar. Yazar: ’’Genin ne olduğuna ilişkin tek bir gerçeklik yoktur.’’ diyor. Durumun böyle olması sorun olacağı anlamına gelmez. Peki, ama bu nasıl olabilir? Bilim adamları, kullandıkları dilde büyük bir hassaslığa, kesinliğe ihtiyaç duymazlar mı? Hem evet, hem hayır. Yani bazı açılardan ihtiyaç duyarlar, bazı açılardansa, kesinlik gerçekten de felç edici olabilir. Teknik terimlerin gereksinim duydukları kesinliği edindikleri yer, dahil edildikleri deneysel bağlamın özgüllüğüdür. Ancak unutmamak gerekir ki dil ne kadar kesinleşirse farklı deneysel bağlamlar arasında iletişim kurmak o kadar zorlaşır. Bu nedenle farklı bağlamlar arasında köprü kurabilmek için terminolojinin biraz esnek olması gerekir. Yazar, yakın dönemde yeni kavramların ve düşünce biçimlerinin, kısa süre içerisinde, genlerin son dönemdeki popüler imgelemde sahip olmaya başladığı güçlü iktidarı zayıflatacağını düşünmekte… 94

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 13

TAŞIYICI ANNELİK VE ETİK Kezban Dönmez, Sara Mansor, Aslı Özkan, Zeynep Kandemir Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç. Dr. Sevsen Cebeci

Bir kadının kendine ait yumurta hücresi ile bir erkeğin kendine ait sperminin, laboratuar ortamında döllenmesiyle oluşan embriyonun, doğurması istenen sağlıklı kadının rahmine yerleştirilmesiyle hamile kalan, genetik olarak hiç bir katılımda bulunmaksızın bebeği rahminde taşıyan ve doğuran kadına taşıyıcı anne denir. Kimler taşıyıcı annelik yöntemine başvurmaktadır? • Tıbbi bir neden yokken bile gebelik nedeniyle mesleki ve sosyal yaşamının zarar görmemesi ve kesintiye uğramamasını isteyenler, • Evli olmayan çiftler de benzer bir girişimle çocuk edinmek isteyebilmektedirler, • Gebelik durumunda sağlığını tehdit eden ciddi bir hastalığı olan bayanlar, • Pek çok kere gebe kalıp gebeliklerini canlı doğumla sonlandıramayan bayanlar, • Kanser veya başka bir nedenle rahmin erken yaşta cerrahi olarak alındığı, rahmi doğuştan olmayan (Mayer-Rokitansky sendromu), rahim anormallikleri bulunan, gebeliğin sonuna kadar gelmesine imkan bulunmayan miyomlu hastalar, • Endometrium(rahim içi zarı) hasarı veya uygunsuz endometrium nedeni ile defalarca tüp bebek denemesine rağmen gebe kalamayan hastalar, Karşılaşılan etik sorunlar nelerdir? • Taşıyıcı annelik, gerek yapay döllenme gerekse IVF (in vitro fertilization) şeklindeki yapay uygulamalarla gerçekleştirilmektedir. • Bir canlı olarak insanın sahip olduğu doğal üreme yeteneği gözden çıkarılmaktadır. • Taşıyıcı annelik doğal bir annelik değildir. • Para karşılığında “gebelik” hizmetinin sunulması, insanın doğal üreme şeklinin değiştirilmesine eklenen, sosyal ve bireysel değerleri aşındırıcı başka bir boyuttur. • Taşıyıcı annelik anne-çocuk ilişkisine zarar vermekte ve ortaya çıkan durum insanın para karşılığı alınıp satıldığı bir tür “kölelik” ilişkisine davetiye çıkartmaktadır • Taşıyıcı anne, serbestçe ve bilinçli bir şekilde de olsa kendisinin olmayan bir bebeğe hamile kalmak ve doğurmaktan dolayı pişmanlık duyabilir • Serbestçe verildiği varsayılan karar, pişmanlığın duyulması halinde kadının özerkliğini kısıtlayabilecektir Yasal Durum Taşıyıcı annelik statüsü ülkeden ülkeye değişmektedir. K.K.T.C. Taşıyıcı annelik yasaklanmıştır. AVUSTRALYA Taşıyıcı anne yasal olarak da anne kabul edilir. Doğumdan önce biyolojik ebeveynler ile yapılan anlaşmaların önemi yoktur. Pek çok eyalette ayrıca ticari taşıyıcı anne uygulamasına aracılık etmek de kanuna aykırıdır. HİNDİSTAN Ticari taşıyıcı annelik yasal olmuştur. FRANSA Yasa ile taşıyıcı annelik yasaklanmıştır. İNGİLTERE Yasa ile taşıyıcı annelik yasaklanmıştır. JAPONYA Taşıyıcı annelik, ticari taşıyıcı annelik için aracılık etmek ve talep etmek de yasaklanmıştır. TÜRKİYE Ülkemiz kanunlarına göre çocuğun annesi çocuğu “doğuran” kişidir. Kanunlarımız yumurta veya sperm kimden olursa olsun, çocuğu kim doğurmuşsa onu annesi kabul etmektedir. Son günlerde ve ara-ara gündeme gelen, hukukumuzda açık bir düzenleme olmamasına rağmen; medeni hukukta ve ceza hukukunda yapılan düzenlemelerle aykırı bulunan bir durumdur. Günümüzde gittikçe yaygınlaşan bu yöntem, etik sorunların çözüme kavuşmasıyla gelecekte daha çok ilgi göreceğe benziyor.

95


POSTER: 14

MODERN TIPTA ÇIĞIR AÇAN YÖNTEM; TÜP BEBEK Nurhan Börekci, Nuray Sevİnç, Ayşe Çankaya, Şeker Hojayeva Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Prof.Dr. Nilgün Turhan

96

Yardımcı üreme teknikleri; doğal yollarla çocuk sahibi olamayan çiftlerin problemlerini çözmeye yönelik geliştirilmiş, günümüzde de yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir.1970’li yıllarda uygulanmaya başlanılan ve bu tekniklerden ilki olan tüp bebek tedavisi(in vitro fertilizasyon) başlangıçta sadece fallop tüpleri tıkalı olan kadınlarda uygulanmıştır. Yapılan yeni çalışmalarla daha farklı problemlere de çözüm bulunmuş ve bununla birlikte uygulamanın yüksek olan maliyeti de daha uygun hale gelmiştir. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise yeni bir yöntem olan aşılama(mikroenjeksiyon) yöntemi keşfedilmiş ve bu yöntem ise özellikle azospermisi(sperm azlığı) olan veya menisinde hiç spermi olmayan erkeklerin sterilite problemine çözüm getirmiştir. İn vitro fertilizasyon(IVF) ile mikroenjeksiyon(intrastoplazmik enjeksiyon) arasındaki tek fark zigotun oluşması için gereken döllenme şeklidir. Mikroenjeksiyon(ICSI)’da sperm direk olarak yumurtanın içine verilir ve bu şekilde döllenmesi sağlanır. IVF’de ise sperm ve yumurtalar bir araya koyulduktan sonra kendiliğinden döllenmesi beklenir. Tedavinin uygulandığı bazı durumlar: Yumurtlama sorunları, İdiopatik sterilite, Tekrarlayan gebelik kaybı, Sperm sayısı, yapısı ve hareketliliği ile ilgili sorunlar, Yumurtalık kanallarının (fallop tüplerinin) tıkanıklığı Bu tedavinin başarı oranı, hasta yaşı ve transfer edilen embriyo sayısına bağlı olarak değişir.30 yaş altı kadınlarda %60’a kadar çıkan başarı yüzdesi, 40 yaş ve üstü olan kadınlarda %10-15’e kadar düşebilir. Tek embriyo transferi ile klinik gebelik oranları yaklaşık %20-25 civarında iken, embriyo transferi sayısı arttıkça başarı oranı da artmaktadır. Tedavi sırasında ve tedaviden sonra bir takım problemlerle karşılaşılabilir. Bu problemlerden en önemlisi embriyo transfer sayısından kaynaklanan “çoğul gebelikler”dir. Ayrıca bu yöntemlerle hamile kalan kadınlarda doğan çocuklarda kromozom anomalileri olabildiği de gösterilmiştir. İleri yaşlı hastaların bebeklerinin Down sendromlu olabilmesi bu duruma örnek verilebilir. Bu konuyla ilgili birkaç örnek daha vermek gerekirse: 1.Tedaviye cevap olmaması: Örneğin; zigotun bölünüp embriyo oluşturmaması, embriyonun normal olarak gelişmemesi, embriyonun rahim duvarına implante olmamasına bağlı olabilir. 2.Yumurtalıkların uyarılması sonucu oluşan komplikasyonlar: İlaç kullanımının yan etkilerine bağlı olarak hormonal düzenin değişmesiyle meydana gelen Ovarien Hiperstimülasyon Sendromu(OHSS). 3.Yumurta toplama işlemiyle ilgili komplikasyonlar: Mikromoniplatör yardımı ile embriyonun enjeksiyonu sırasında kanama ve enfeksiyon görülebilir. 4. Ektopik ve Heterotopik gebelikler: Ektopik (embriyonun rahim dışında bir yere tutunması) ve heterotopik gebelik (hem rahme tutunmuş embriyo hem de rahim dışına tutunmuş embriyo bulunması) gebelikler; idiopatik gelişmelerinin yanı sıra, tüplerdeki darlık ve patolojilere bağlı olarak da gelişebilir. Biz, bu çalışmamızla günümüzde en az on çiftten birinin karşı karşıya kaldığı bir probleme çözüm getiren ve modern tıpta çok yaygın olarak kullanılan; yardımcı üreme tekniklerini, özellikle de tüp bebek yöntemini(IVF) tanıtmak istedik.

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 15

İNDÜKLENEBİLİR KÖK HÜCRELERİNİN DÜNÜ BUGÜNÜ VE YARINI: DRAGON UYANIYOR MU? Gülşah Erdem Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Kadir Demircan

Kök hücreler vücut doku ve organlarımızı oluşturan farklılaşmamış ana hücrelerdir. Yüksek bölünebilme organ ve dokulara farklılaşabilme yetenekleri vardır. Kök hücre tipleri 1.Totipotent kök hücreler: Her yöne farklanabilirler (zigot, morula) 2.Pluripotent kök hücreler: Çok yöne farklanabilirler (embriyonik kök hücreler [ESC]) iPS (indüklenebilir pluripotent kök hücre): somatik kök hücrelerin indüklenerek oluşan natural pluripoent kök hücrelerine (ESC) çok benzeyen kök hücrelerdir. Yeniden programlanan bu hücreler birçok doku hücresine farklanabilirler.(nöron hepatosit…) Neden önemlidir? iPS çalışmaları kök hücre çalışmalarımda bir çığır açmıştır. Çünkü iPS hücreleri (iPSCs) alıcının kendi somatik hücrelerinden türetildiği için alıcıda immünsüpresyona gerek kalmıyor. Ayrıca embriyolardan elde edimediği için büyük bir dini ve ahlaki soruna yol açmıyor. Ayrıca bu nedenle birçok yerde kök hücre çalışmalarının önündeki hukuki engeller ortadan kalkabilir. iPSCs kullanılabileceği alanlar Birçok hastalık için umut işığı (orak hücre anemisi, parkinson [Hanna\2007, Verning\2007], spinal musküler atrofi [Allison D.]) Rejenerattif tıp: Espejel J. ve ekibi fare hepotositlerinde (karaciğer kök hücre tedavileri için nakledilen hücrelere entegre olabilmesiyle ve bir çok mucizevi özellikleriyle umut verici bir organdır) çeşitli yöntemlerle yaptığı çalışmalarlala iPSCs rejeneratif tıpta kullanılabileceğini gösterdi. Bazı hastalıkların etiyolojisi ve prognozunu incelemek için Jinqui Z. Hutcinson-Gilford Progeria (küçük yaşta yaşlanma hastalığı)nı araştımak için hasta fibroblastlardan iPSCs elde ederek hastalık hakkında önemli incelemeler yaptı. Sakıncalar: --iPSCs eldesinde kullanılan transkripsiyon faktörleri kanserle alakalıdır.(özellikle cMyc onkogeniktir [yamanaka], OCT\4 apoptoz ile alakalı caspaze3\8 i aktive ederek retinablastomaya sebep oluyor[Fang-Lİ]). Bu genlerin baskılanması ise çalışmaların verimini anlamlı ölçude düşürüyor. --gen transferi için kullanılan viral vektörlerin ne olduğu bilinmeyen ve nereye gideceği belli olmayan mutasyonlara sebeb olabilecegi saptandı(yamanaka) (mutant yaratıklar gerçek mi oluyor?) mutajenik olmayan yöntemlerle (plazmit, CPP) ise çok yavaş ve verimsiz çalışmalar yapılabiliyordu. --hücre ömrüyle alakalı genlerin iPSCs eldesiyle alakalı olduğu düşünülürse kanser riski ve hücrelerin erken yaşlanması (Dolly örneğinde olduğu gibi) riski vardır. --iki babalı fare deneyi düşünülürse klonlama sakıncaları ve mutasyon tehlikeleri insanlığı endişelendirmemeli mi?

97


POSTER: 16

ATEROTROMBOTİK HASTALIK İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ Hicret Betül Akdağ, Gökçe Mergan, Sümeyra Elif Kaplan, Royça Keleşoğlu, Merve Kuday Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Yusuf Selçoki

98

Kardiyovasküler hastalık gelişmiş ülkelerde ölümün tek ve en sık rastlanılan nedenidir. Bu kardiyovasküler ölümlerin yaklaşık yarısı direkt koroner arter hastalığı ve diğer %20si inmenin bir sonucudur. Aterotromboz açısından risk faktörlerinin altındaki epidemiyolojik kanıtlar iki kısımda gözden geçirilmektedir. Birinci kısım klasik risk faktörleri olan sigara, hipertansiyon, hiperlipidemi, insüliin direnci ve diyabet. İkinci kısım ise hsCRP ve enflamasyonun diğer belirteçleri, homosistein ve lipoprotein(a) dâhil bir dizi aterotrombotik risk faktörünü ayrıntılı bir şekilde incelemektedir. Sigara tüketimi koroner arter hastalığı açısından tek, en önemli, değiştirilebilir risk faktörüdür. Pasif sigara içiciliği sağlıklı genç sigara içmeyenler arasında bile koroner dolaşımda endotel disfonksiyonuna neden olabilmektedir. Sigara içiminin kesilmesi, sigara içmeye devam edenlerdeki mortalite ile karşılaştırıldığında koroner kalp hastalığı mortalitesi %36 azalmıştır. Hipertansiyon sıklıkla sessiz bir risk faktörüdür. Hiperlipideminin aksine prevalansı giderek artmaktadır. Hipertansiyon kardiyovasküler morbidite ile güçlü bir ilişki içerisindedir. Yüksek kolesterol düzeylerinin koroner ölüm ile uyumlu olduğu kanıtlanmış olmasına karşın kolesterol düşürücü tedavinin CHD morbiditesini düşürebileceği önermesi halen kanıtlanmamıştır. Diabetli hastalarda tüm ölümlerin ¾ ü koroner kalp hastalığından kaynaklanmaktadır. Diabet olmayanlarla karşılaştırıldığında diabetik hastaların hem majör arterlerde hem de mikrovasküler dolaşımda aterosklerotik yükü daha fazladır. Kardiovasküler hastalık riski klinik diabetin başlamasından çok önce artmaya başlamaktadır. ‘tıkırdayan saat’ fenomenini akla getirmektedir. Hiperglisemi mikrovasküler hastalıkla ilişkili olsa da insülin direncinin kendisi aşikar diabeti oluşturmadan önce ile aterosklerozun ilerlemesini sağlamaktadır. Eldeki veriler aterotromboz açısından bağımsız risk faktörü olarak insülin direncinin rolünü onaylamaktadır. Düzenli fiziksel egzersiz miyokart oksijen gereksinimini azaltmakta ve egzersiz kapasitesini arttırmaktadır. Günde 30 dk yürümek ile yapılan düşük egzersiz düzeyi major koroner faydalar sağlamaktadır. Kadın sağlığı girişimi (Women ‘s Health İnititative) haftada beş kere 30 dk hızlı yürüme 3,5 yıllık takipte vasküler olaylarda %30 azaldığını söylemektedir. Zihinsel stres adrenerjik uyarımı miyokardın oksijen ihtiyacını artırabilir ve miyokard iskemisini kötüleştirebilir. Özellikle aterosklerotik koroner arterlerde vazokonstriksiyona neden olabilir. Son çalışmalar zihinsel stres ile trombosir ve endotel disfonksiyonu, metabolik sendrom ve ventrikül aritmilerinin indüklemesini ayrıca birbirine bağlamışlardır. Doğal afetlerle ilişkili olanlar gibi akut stresin koroner olaylar için risk faktörü olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Daha yakın zamanda vasküler risk kaynağı olarak iş ile ilgili stres onay görmüşür. (iş gerginliği- çaba&ödüllendirme dengesizliği) Yaklaşık ikiye katlaması ile ilişkilidir. Depresyonu olanların izlem süresinde koroner hastalık geliştirme riski anlamlı daha yüksekti. Klinik depresyon depresif duygu durumdan daha önemlidir. Akut faz reaktanı, enflamasyonun basit bir aşağı akım belirteci olan CRP, artık ana kardiovasküler risk faktörü halini almıştır. CRP, insanın doğuştan immun yanıtında majör bir rol oynayan pentraksin ailesinin dolaşımdaki bir üyesidir. Esas olarak karaciğerden kaynaklansa da son veriler insan koroner arterler içindeki hücrelerin özellikle aterosklerotik intimanın CRP salgılayabildiğine işaret etmektedir. Homosistein düzeyinin ölçülmesi tartışmalıdır. Birçok güncel meta analizle bazal homosistein düzeyleri ile ardından gelen hastalık riski arasındaki ilişkinin büyüklüğü ve gücünün daha önceden bildirilenden çok daha küçük olduğu kanıtlanmıştır. Plazma fibrinojeni; trombosit agregasyonu ve kan akışkanlığını etkiler, plazminojen bağlanması ile etkileşir ve trombin ile birlikte pıhtı oluşumunda son basamağa ve vasküler zedelenmede yanıta aracılık syapar. Fibrinojen ilaveten yaş, obezite, sigara içme, diyabet ve LDL kolesterol düzeyi ile pozitif; HDL kolesterol düzeyi, alkol kullanımı, fiziksel aktivite ve egzersiz seviyesi ile tersinir bir korelasyon göstermektedir. CRP gibi fibrinojen de bir akut faz reaktanı olup enflamatuvar yanıtlar sırasında artar. Fibrinojen düzeyleri inme ve periferik arter hastalığı riskinin yükseldiğine işaret eder. Fibrinojen sadece lipoprotein (a) ve homosisteini eşzamanlı yükselmişse arter hastalığını önceden tahmin ettirebilir.


POSTER: 17

AĞRI FİZYOLOJİSİ Fatmanur Özdemir, Güler Göl, Hale Güngördü, Merve Özer Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Burhanettin Usta

Ağrı, genellikle doku hasarına bir cevap olarak oluşan, kendisini oluşturan stimülustan kaçmak için motivasyon ve uyanıklığa yol açan hoş olmayan bir duyudur. Bu duyular üst merkezlere iletildikten sonra gerekli cevaplarda santral sinir sisteminden perifere bazı yollarla iletilir. Doku hasarı sonucu oluşan ağrılı uyaran sonucu bazı kimyasal maddeler salınır. Bu kimyasal maddeler potasyum iyonları, bradikinin, substance P veya diğer peptidler, prostaglandinler ve bunlarla ilişkili bileşikler, seratonin gibi maddelerdir. İlk olarak serbest sinir uçlarındaki reseptörler uyarıyı alır. İki tip küçük çaplı (ince) sinir lifi, primer olarak ağrılı uyarının santral merkezlere iletiminden sorumludur. Bunlar miyelinli A-delta ve miyelinsiz C lifleridir. Bunlar birinci nörondur, hücre gövdeleri arka kök ganglionunda bulunur. Arka boynuza girdikten sonra ikinci nöronla sinaps yaparlar. Uyarı şiddeti ile ilişkili olarak substance P (P maddesi), enkefalin, somatostatin, vazoaktif intestinal peptid, seratonin (5-HT), norefinefrin, dopamin, glisin, GABA, nörotensin ve floride rezistan asit fosfataz gibi pek çok nörotransmitter salınır. T hücrelerine uyarı geçişi substantia gelatinosa hücreleri tarafından ayarlanır. Bu spinal kapıdır. Substantia gelatinosa hücreleri afferent uyarının T hücrelerine geçişini presinaptik olarak veya postsinaptik olarak etkiler. Birçok sinapstan sonra ikinci nöronun lifleri orta hattı geçer (bir kısmı aynı tarafta yukarı çıkar) ve ventrolateral kolonda yukarı doğru çıkarak bulbus, orta beyin ve talamusa (ventrobazal nükleus) ulaşır. Birçok kaynaktan gelen uyarılar talamusta birbirine yaklaşır. Neospinotalamik traktus yoluyla kortekse yayılır. Korteks hızlı bir şekilde spinal kapı (substantia gelatinosa) ve T hücrelerine emirler göndererek bu sistemi santral yolla ayarlar. Bu, santral kontrol mekanizması olarak adlandırılır. Hastanın psikolojik durumu, kültürel seviyesi, anksiete ve heyecan gibi emosyonel durumlar kapı kontrol mekanizmasını ya açar ya da kapatır. Kortikal aktivite duyuya entellektüel bir boyut kazandırır. Olası koruyucu veya uzaklaştırıcı stratejiler belirlenir, sonuçlar özellikle geçmiş dönemlerdeki deneyimler değerlendirilir. Tüm bunlar, ağrı deneyimine nitelik kazandıran ve en iyi stratejinin oluşturulması için bir kararın verildiği entellektüel işlemlerdir. Ağrı reaksiyonu ikiye ayrılabilir. İstemli reaksiyonlar: sözle ifade etmek, yüz ifadesi, geri çekme hareketlerini içerir. İstemsiz reaksiyonlar: otonomiktir, vasküler, visseral ve endokrin cevapları içerir. Spinal seviyede segmental refleksler uyarılarak fleksiyon veya geri çekme hareketi oluşturulur. Medullada kardiyorespiratuar değişiklikler uyarılır. Hipotalamusta hipofizer hormonların salınımı uyarılır. Hipotalamus sempatik sinir sistemini de uyarır, öfke ve korku ifadesini oluşturur. Retiküler formasyoda uyanıklık hali oluşturulur. Orta beyin, beyin ve talamus ıstırap çeken bir yüz ifadesini oluşturur. Limbik sistem birçok davranış biçimini şekillendirir. Bu sistem, orta beyinin periakuaduktal gri maddesinde bulunan enkefalin ve seratonin içeren hücreler ile meduller rafhe nükleusun aktive edilmesini sağlar. Bu inhibitör nörotransmitterler, inen dorsolateral funikulusun lifleri tarafından taşınır. Bu lifler substantia gelatinosada (lamina IIa) enkefalin içeren internöronlarla ilişkilidir. Bu sistem endojen spinal opioid zincir olarak adlandırılır. Bu yollar seratonin, noradrenalin ve enkefalinleri taşıyarak inhibitör aktivite gösterir. Bu iskelet kası aktivitesinin kontrolünün bir kopyasıdır.

99


POSTER: 18

DÜZTABANLIK Ali Fırıncıoğlu, Melih Çalışkan, Ömer Faruk Demirhan, Habib Tekin Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Doç.Dr. Bülent Adil Taşbaş

Ayak tabanındaki uzunlamasına ve enlemesine olan ayak kemerlerinden birinin düzleşmesidir. Bu durum yaylanma olanağını ortadan kaldırır ve yürüyüş ve koşma sırasında normal hareket edilmesini engeller. Düz tabanlık doğuştan veya kas zayıflığından kaynaklanabilir. Çocuklarda kemikler tam gelişmediğinden bağlar çok esnektir ve ayak kavsi gelişmemiştir. Kavsin olduğu bölgede bulunan yağ yastığı kalın olup bu bölgedeki çukurluğu doldurarak düztaban izlenimi verir. Bu yüzden çocuklar genelde tabanları düz olarak doğar. Fakat ilerleyen yıllarla birlikte ayak kavisleri kendiliğinden oluşur. Belirtileri Nelerdir • Yere basınca ayak tabanı düzleşir. • Ağrısızdır. • Herhangi bir problem olmadan spor yapar, oynar. • Zaman içinde düzelir, bir müdahale gerekmez. • Bazı çocuklarda koşarken ayaklarının takılması ve düşme olabilir. • Bazı çocuklarda ayaklarda içe basma ile birlikte görülebilir. • Arkadan bakıldığında topuklarda dışa dönüklük olabilir. Tedavisi Çocuklarda düz tabanlık tedavisinde, rijit veya esnek düz tabanlık tespit edilmelidir.Eğer çocuklarda ilk 4 senede ağrı var ise özel ‘tabanlık’ verilmesi gerekir.Ayağın normalden fazla esneyen iç bölgesinin desteklenmesi gerekir. Yetişkinlerde ise ensel düz tabanlık ağrı oluşturuyorsa, kemik incelenmesi yapılması gerekir.Eğer kemik problemi var ise cerrahi müdahale yapılmalıdır. Çocuklukta pes planus ve pes planus olan çocuklar Çocuklarda iki yaşına kadar görülen taban bozuklukları mutlaka (düztabanlık) değildir. Çünkü, çocukların, hemen hemen hepsinde, iki yaşına kadar, (düztabanlık) görülür. İki yaşına kadar, ayakta duran çocuğun ayaklarında (düztabanlık) açıkca görülür. Ancak bu durum, çok büyük oranlarda değişir, düzelir. Doğuştan (düztabanlık) seyrek görülür. Üçüncü yaşa kadar düzelmeyen taban bozuklukları görülürse, doktora baş vurmak gerekir. Üç yaşından sonra tedavi Üç yaşından sonra görülen (düztabanlık) mutlaka tedavi ettirilmelidir. Aksi halde ileri ağrılara ve kemik hastalıklarına rastlanabilir: Kemik yangısı (osteoartrit) ağrılı hastalıklardan başlıcasıdır.

100

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 19

İÇİMİZDEKİ ESRAR Osman Burak Özerk, Yusuf Başkıran Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Farm. Dr. Ayşe Gürel

Esrar (cannabis), çok eski çağlardan beri bilinen keyif verici ve bağımlılık yapan bir maddedir. Kötüye kullanımı yaygın olan bu bitkide bulunan tetrahidrokannibol (THC) ve bunun benzeri diğer kannaboidler sadece madde bağımlılığında kötüye kullanım için değil tedavi edici yönde kullanım için yoğun olarak araştırılmaktadır. İlginç olarak bu bitkide bulunan kannaboidlerin memeli hayvanlarda ve insanda bağlanıp üzerinden etki göserdikleri bir reseptör sistemi bulunmuştur. CB1 ve CB2 reseptörlerini içeren bu reseptör sisteminin yıllarca esrar kullanımı ile geliştiği sanılmış fakat sonra vücudumuzdan kaynaklanan ve bu reseptörlere bağlanan endojen transmitterler olduğu anlaşılmıştır. Bunlardan en fazla bilineni Anandamiddir. Esrarın etken maddesi THC bu reseptörlere bağlanarak anandamidin etkisini daha kuvvetli olarak taklit etmektedir. Bu poster çalışmamızda endokannaboid sistemin etkilerini Santral Sinir Sistemi ve Kardiyovasküler Sistemler üzerinden tanıtacağız. Vücudumuzun Esrarı Ve Analjezi Cannabis’le alakalı ilk çağlardaki uygulamalar ağrının tedavisi şeklindeydi. Antik Çin, Yunan, Roma ve Hint uygarlılarında cannabis’in cerrahi anestezi ve çeşitli ağrıların giderilmesi ile ilgili uygulamalar mevcuttur. Cannabinoidler kimyasal, mekanik ve termal ağrı uyaranlarının yol açtığı akut ağrılara karşı etkilidir. Antinosiseptif etkinin ortaya çıkmasında cannabinoidler, merkezi sinir sistemini ve periferik duyu sinirlerini de kapsayan kompleks bir mekanizmayı kullanır. Cannabionid agonistleri endojen opioidlerin salınmasını sağlar ve endocannabinoid sistem ile opiod sistem arasında analjezik cevabı düzenleyen bir uyum vardır. Özellikle opiatlara dirençli durumlarında kayda değer fayda sağlamışıtır. Amerika Birleşik Devletlerinde ruhsat almış ve eczanelerde satılmaktadır. Kalp Damar Hastalıkları Ve Astımda Kanaboidlerin Rolü Kanabinoidlerin ve endojen ve sentetik ürünlerinin nöral ve immünolojik davranışlarının iyi bilinmesinin yanı sıra önemli kardiyovasküler etkileri vardır. Altta yatan mekanizma vasküler yatağa doğrudan etkilerinin yanı sıra karışıktır. Damar yatağına ve miyokarda direkt etkileri olabildiği gibi SSS ve PSS üzerinden de olabilir. Hipertansiyon: Hipertansif hastalarda kronik kanabis kullanımı uzun süre kan basıncı ve kalp hızı düşüşüne neden olur. İnsanlarda kenevir içiminin hipotansif etkisi CB1 reseptörleri aracılığıyla olmaktadır. Dolaşım Şoku: CB1 reseptör antagonisti SR141716 ile yapılan başlangıç çalışmaları hemorojik, endotoksik ve kardiyojenik şokta oluşan hipotansiyonu düzelttiği ya da önlediğini göstermiştir. Hemorojik, kardiyojenik ve endotoksik şoklarda kananabinoid agonistleri damar endotel fonksiyonlarını ve yaşam süresini arttırmıştır. Sürpriz bir şekilde benzer çalışmalarda kanabinoid reseptör antagonistleri içeren maddeler endotoksik septik şok ve nekrotizan pankreatitte hayati faydalar sağlamıştır. Ateroskleroz: Apolipoprotein E den fakir Aterosklerotik fare modelinde oral THC uygulaması hastalığın gidişini önemli ölçüde azaldığı gösterilmiştir. Daha ötesi CB2 reseptörü bulunan immün sistem hücreleri hem insanların hem de fare aterosklerotik plaklarında mevcuttur. Günümüzde esrar denilen ve narkotik bir madde sayılan hint keneviri aslında illegal kullanılan ve istismar edilen bir bitki olabilir. Fakat bu bitki yapılan çalışmalar ile ilerde tıpta birçok alanda faydalanacağımız ilaçların bitkisel kaynağı olacaktır…

101


POSTER: 20

İNSAN-MAKİNA ORTAK YAŞAMI Hayrettin Çobanoğlu, Adnan Kantarcı, İhsan Yasir Balkaya, Anılcan Tahsin Karahan, Doğukan Fırat Poyraz Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Uzm. Arzu Fırlarer

102

Bugün çok kısa olarak, “Haberleşme, Kontrol ve Denge Kurma Bilimi” diye tanımlanan Sibernetik, üç işlemi birden kapsamaktadır. Bunlardan biri, “Bilgi Alış Verişi”; diğeri “Kontrol” ve sonuncusu da “Denge Kurma ya da Ayarlama Yapma” işlemleridir. Haberleşme: “Bilgi Kaynağı ve Karşılıklı Bilgi İletimi” Bugün “Haberleşme” diye kullandığımız, (bazı yazarlarca “Bilişim” olarak adlandırılan) kelime, dikkat edilirse, bir “Bilgi Kaynağı” ile bu ”Bilginin İletilmesi”ni göstermektedir. Çünkü Sibernetik, yalnızca, bu “Bilgi Alış-Verişi” dikkate alınarak yapılan çalışmalar sonunda doğmuş, aynı bilgi alış-verişi ile kendi kendine çalışan makineler yapımına ulaşmıştır. Sibernetik bilginlerinin, “Bilgi Alış-Verişi” konusunda en fazla önem verdikleri konu “Geri Bir Merkezle Durmaksızın Bilgi Alış-verişi (Feed Back)” durumudur. “Feed-Back” sistemi elektronik bir makine, tıpkı canlı bir varlık gibi, hatalarını anlamakta ve bir daha aynı hatayı yapmamak için, o yöne sapmamakta, kısaca “Negatif Feed-Back” durumu gösterebilmektedir. Ünlü Sibernetik bilgini W. Ross Asbihy, “ ... Varoluşun esası Hayat ya da Akıl olmayıp, bir “Negatif FeedBack’dir ...” diyerek, “Haberleşme”nin gücünü açıkça belirtmiştir. “Binary Sistem” ya da “Ya Hep Ya Hiç” Prensibi. Çok iyi bilindiği gibi, elektrik akımlarının alış-verişi daima (-) negatif ve (+) pozitif yani “evet” ve “hayır” biçiminde olmaktadır. Bu nedenledir ki, elektrik akımlarının değerlendirilmesi ve Elektronik makinelere uygulanmasında, başka bir sistem kurulmuştur. Yalnızca (0) ve (1)in hesaplanması üzerine kurulmuş ve “Binary Sistem” adı verilmiştir. Tıpki kaslardaki “ya hep ya hiç” prensibinde olduğu gibi: Kas, eşik değeri altındaki uyarılara tepki göstermez. Eşik değerindeki uyarıya ise bütün şiddetiyle tepki gösterir. Uyarı şiddeti daha da artsa bile kasın verdiği tepki şiddeti değişmeyerek “ya hep ya hiç” prensibini oluşturur. Homeostasis Homeostat “Canlı” adını verdiğimiz varlıkların, “Yaşantı”larını, iç ve dış çevrelerden gelen “Etkilere Göre Ayarlayarak” sürdürdüklerini 19. yüzyılda Fizyoloğu ve Filozofu Dr. Claude Bernard bu görüşü ortaya attığı zaman, “ ... Canlı varlıklar, son derecede karışık ve aynı derecede de hassas mekanizmalar yardımı ile işleyen, hayret edilecek bir makinedir.. “ diyordu. Bu makinenin dış ve iç çevrelerden gelen etkilere karşı, “içinde” bir takım “Ayarlamalar” yaptığını ve böylece de kendisini “Dengede Tutarak” yaşantısını sürdürdüğünü işaret ediyordu. İnsan-Makine Ortak Yaşamı ve Sibernetik İnsan-Makine Ortak yaşamı denilince, aklımıza hemen, suni kollar, suni böbrekler, suni kalpler vb gelmeli ve insan ile makine arasında, bir “Ortak Yaşam Kurulabildiği” kavranmalıdır. Organizma içine yerleştirilen “Suni Böbrek”, “Suni Ciğer” , “Suni Kalp”ler, tıpkı canlı “Nöronlardan Oluşmuş Bir Merkez” gibi görev yapmakta, bir başka deyişle, sanki “dendrit”ler bir başka “Nöron” ile temasta imişler gibi suni aygıt ile organizma arasında bilgi alış verişi kurulmaktadır. Bu “Suni Organ”lar, önceleri yalnızca “mekanik” ya da “elektrik” sistemlerle çalışır bir yapıda oldukları halde, Sibernetik’in gelişmesi ile, herbiri kompleks yapıda ve elektronik sistemle çalışan bir biçimde meydana getirilmeye başlanmış, böylece “Nöron”lar ile daha sağlıklı ”temasta” bulunabilmesi sağlanmıştır. Sibernetik Bilimi = Robot Sistemleri Robot sistemlerde görevin yerine getirilmesinde final aşaması, robotun kontrolü ve programlanmasıdır. Kontrol ve programlama teknikleri, robot sistemin yapacağı işin karmaşıklığına göre seçilir. Robot sistem sürücülerinin kumandasından ve mekanik alt sistemlerin sürtünmesinden oluşan aşınmalardan doğabilecek konum hatalarının kabul edilebilir hata sınırları içerisinde tutulması tamamen sibernetiğin koyduğu ilkelere göre (Feed-back) belirlenir. Robot sistemlerin kontrollerindeki en karmaşık yapı, yapay kalça eklemlerinde ya da kalp kapakçıklarında kullanılan “cyborg” adı verilen, bir bölümü makine diğer bölümü biyolojik yapıdan oluşan sistemlerdir. Bu sistemlerin gelişmesi %8’i engellilerden oluşan Türkiye halkı için önemli bir umut kaynağı olacaktır.


POSTER: 21

İSLAM TIP TARİHİNDEN BAZI ÖNCÜLER Amirhossein Saatimoghaddam, Samaneh Khorasanishirehjini Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 1 Danışman: Doç Dr. Sevsen Cebeci İslam tıp tarihinde, geliştirilen ilaçlar ve hastalıkların teşhis ve tedavi yolları İslam’ın bilimde Altın Çağı anlamına gelir. İslam tıbbi yazılı eserleri birçok farklı tıbbi temelden oluşur. Eski yunan tıp, Ayurveda gibi antik hindistan ve Gundishapur Akademisi eski İran Tıp okulundandan etkilenmiştir. Antik Yunan ve Romalı hekim Hipokrat, Dioscorides, Soranos, Celsus ve Galen eserleri de İslam tıp üzerinde kalıcı etkileri olmuşdur. Al-Razi (Rhazes) 864 – 930 İslam aleminin en büyük tabibi olarak tanınan Razi, fevkalade bir hafıza gücüne sahipti. Okuyup işittiğini hiç unutmazdı. Razinin en buyuk keşifi alkol olmuştur. Kızamık ve çiçek hastalığını ilk defa birbirinden ayıran ve tedavi metodunu bulan odur. Çocuk hastalıkları ile kadın-doğum hastalıklarını tarif, tasnif etmiş, teşhis ve tedavi yollarını göstermiştir. Gout (Damla hastalığı) ile romatizmayı birbirinden ayırdı. Kalb enfarktüslerine karşı hacamatı uyguladı. Onun harika keşiflerinden birisi de, böbrek ve mesanedeki taşları ilaçlarla parçalatması veya ameliyatla çıkartmasıdır. En önemli eseri, El-Havi fit Tıb’dır Zührevi hastalıkları incelemiş, ameliyatlarda ilk defa hayvan bağırsağını dikiş ipliği olarak kullanmıştır. Civalı merhemleri de ilk defa bulup tedavide kullanan odur. Hafif müshilleri, inmelerde şişe çekmeyi, devamlı ateşli hastalıklarda soğuk suyu ilk olarak tatbik ve tavsiye etmiştir. Tecrübi metodu uygulamış, bazı hayvanlar üzerinde deneyler yapmış, tıp tarihinde ilk defa kobay kullanmıştır. Ali Ibn Rabban Al-Tabari 838 – 870 Yedi bölüme ayrılmış olan, Firdous el-Hikmet içeriğinde tıp biliminin tüm dallarını kapsayan ilk Tıbbi ansiklopedidir. Ibn Ishaq Al-Kindi (Alkindus) 800 – 873 Ilk islam filozofudur. Kindi felsefeden, tıbba, matematikten astronomiye, ilahiyattan siyasete, psikolojiden diyalektige, astrolojiden kehanete ve optikten kimyaya kadar yirmi ayrı dalda eser vererek sayıları 277’yi bulan bir kulliyat oluşturmuştur. Abu Al-Qasim Al-Zahravi (Albucasis) (Father of Modern Surgery)936 – 1013 En iyi eseri Kitab al_tasrif tıb ansiklopedisi dir ve 30 bolumden oluşmuşdur. Bunlardan en onemliler: Cerrahlık, tıp, ortopedi, göz doktorluğu , eczacılık bilimi ve besleme dir.zahravi muayenehanede kullanabilen bir cok aygıt icat etti. Zahravi ectopic gebeliği 963 senesinde tanımlamışdır. Ibn Sina (Avicenna) 981 – 1037 Eski iranin şehirlerinden buhara (gunumuzde ozbekistan) da doğdu. Değişik konular üzerine 240’ı günümüze gelen 450 kadar makale yazdı. Elimizdeki yazıların 150 tanesi felsefe 40 tanesi de tıp üzerinedir.Eserlerinin en ünlüleri felsefe ve fen konularını içeren çok geniş bir çalışma olan kitabuş_şifa (İyileşme Kitabı) ile El_kanun fit tib(Tıbbın Kanunu)dir. Ibn Zuhr (Avenzoar) 1091 – 1161 Batı’da “father of the experimental medicine” olarak tanınmaktadır. Tıp öğrencileri için, Arapçadan başka dillere de çevrilen “Muşarabatul Cevaz” adlı bir rehber kitap yazmıştır. En önemli eserlerinden olan Koruyucu Hekimlik kitabı “Thsir-Te’sir” dir. Genel ve özel Patoloji sınırlarını belirlemiş. Hijyenle ilgili çalışmaları Semptomatolojiden teşhise, değişik hastalıkların tanımlanması ve kategorize edilmesini sağlamıştır. Peritonit (karın zarı iltihabı) ve perikarditi (kalb zarı iltihabı) akciğer hastalıklarından ayıran İbn Zühr’dür.

103


POSTER: 21

Normal beslenmenin mümkün olmadığı durumlarda, yutaktan ve yemek borusundan veya makattan doğrudan beslemeyi uygulamıştır. Bunun yanında mediyastinal (orta boşlukla ilgili) tümörleri, bağırsak veremi ve orta kulak iltihabını tarif etmiştir. Ayrıca, idrar yolu hastalıklarında koruyucu hekimliğe inanmış ve bu konuda diyetin ehemmiyetini vurgulamıştır. Ibn Rushd (Averroes)1128 – 1198 ibn rushd TIPta yirmi teori yazmiştir ve bu teoriler 7 ciltden oluşan Kitābu’l Kulliyāt fī al-Tibb (General Rules of Medicine)de yer almiştir.bu kitab felsefe ,patology , teşhis , tıbbi malzemeler , hijen ve tedavi bilimi bolumlerini kapsiyor.Bir insanin hayatinda iki kez çiçek hastalığına magruz kalmamasini keşfeti ve retinanin işlevini tanımladı. Alhazen ışıkbilim kitabında (1021), büyük ölçüde doğru bir opticaltheory one sürdü, (göz merceğini yanlış şekilde varsayıldığini ve Görünüş organı olmadiğini düzeltdi ve görünüşü göstermek retina fonksiyonudur) olarak belirtti. Ibn Al-Baitar -1248 Ibn al-Baitar’s büyük katkısı Kitabı al-Jami fi al-Adwiya al-Mufradadır. bu kitab tarihte en buyuk bitki bilim kitabı olmuş ve ayni zamanda en iyi bitki ilaçları kitabıdır.Bu kitab 1400 bitki, yemekler ve ilaçdan (bunlardan 300 ilacı Kendi keşfetmiş ve arap, pers ve yunan bilim adamlarından150 farklı ilaç mevcuttur ) oluşmaktadır.

104

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


POSTER: 22

AKUPUNKTUR VE KULLANIM ALANLARI Ahmet Akcan, İclal Bulut, Jared Tawai, Ömer Faruk Şahin, Şeyma Nur Atak, Zeynep Betül Yıldız, Beyzanur Sönmez Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 2 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Erdamar Akupunktur, organizmadaki bozuklukların düzeltilmesi amacıyla, belirlenmiş noktalara iğne uygulanması esasına dayanan, bilimsel ve tamamlayıcı bir tıp yöntemidir. Akupunktur en eski tedavi yöntemlerinden biri olup yaklaşık 2-3 bin yıldan beri uygulanmaktadır. İlk kez eski bir Çin yazıtı olan Nei Ching’te tanımlanan akupunkturda 365 klasik nokta ve 48 ekstra nokta bildirilmiş ve bu noktaların meridyen adı verilen özel hatlar üzerinde dizili olduğu kabul edilmiştir. Akupunktur noktaları incelendiğinde 286 âdetinin majör kan damarları bölgesinde bulunduğunu, ayrıca bir çok akupunktur noktasının küçük sinir ağları tarafından çevrelendiği görülmüştür. Akupunkturun noktalarını belirlemede farklı yöntemler vardır. Çin’de ve doğudaki ülkelerde asırlardır kullanan akupunkturun Batı tıbbındaki yerini alması için yüzyıllar geçmesi gerekmiştir. Akupunkturun bilimsel temellerinde analjezik, homeostatik, psikolojik ve sedatif etki gibi bir çok etki mekanizması vardır. Araştırmaların birçoğu akupunkturun analjezik etkisi üzerine yoğunlaşmıştır. Akupunktur tedavisinde sırt, boyun, el, kulak ve vücudun diğer bölümleri kullanılıyor. İğnelerin nerelere batırılacağı, tedavi edilecek olan hastalığa göre belirleniyor. Bu tedavi yönteminde insan gözünde bulunan duyarlı noktaya da iğne batırılması söz konusu olabilir. Ancak çok riskli ve zor olan gözdeki duyarlı noktaya iğne batırma işlemini çok az uzman yapabiliyor. Akupunkturun etkisiyle santral sinir sisteminde, çeşitli yerlerdeki endorfin seviyesinin arttığı gösterilmiştir. Akupunkturun analjezik bir yöntem olarak klinik etkinliğini destekleyen çok sayıda araştırma vardır. Yapılan araştırmalarda akupunktur uygulanması sonucu endorfin düzeyinin arttığı gözlemlenmiştir. Ancak akupunkturda hala standart bir tanımlama ve klinik yaklaşım yoktur. İğneleme teknikleri ve uyarım şekilleri hastalara ve uygulayanlara ve uygulanan bölgelere göre çok değişkendir. Son yıllarda Batı tıp çevrelerinde akupunktura ilginin artmasıyla birlikte etki mekanizması klinik etkisini araştıran çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucu akupunktur başta semptomatik ağrı tedavisi olmak üzere değişik klinik sorunların giderilmesinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ama hala görüş farklılıkları devam etmektedir. Ancak akupunkturun postoperatif ağrıda, kemoterapiye bağlı bulantılarda ve gebelik bulantılarında etkili olduğu kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra bel ağrılarında, karpal tünel sendromunda, baş ağrısında, menstrüel kramplarda, lateral epikondilitte, kas ağrılarında, astımda, inmede ve madde bağımlılığının tedavisinde yararlı olabilir. Ayrıca akupunkturun fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromu olmak üzere hareket sisteminin ağrılı sendromlarında, eklem dışı romatizmalarda ve migrende yararlı olduğu ilaç ihtiyacını azalttığını klinik gözlemlerin sonucudur. Ortodoks tıp kitaplarının hiç birisinin obesite tedavisi bahsinde adı geçmese de, dünyadaki en başarılı obesite tedavi yöntemi akupunkturdur. Tüm dünyada ve Türkiye’de hastaların zayıflayabilmek için en fazla başvurdukları yöntemdir ve bu oran her geçen gün daha da artmaktadır. Akupunkturun obesite üstünde birkaç farklı temel etkisi birden vardır. Akupunktur tedavisi planlanan her hastada unutulmaması gereken en önemli koşul, çağdaş tıp gereklerinin, tetkiklerinin mutlaka yerine getirilmesi ve kesin tanının konması gerekliliğidir. Böylece uygun olgularda akupunktur tedavisini eklemek tedavi süresini ve maliyetini azaltmak mümkün olabilmektedir.

105


Doğma büyüme oralıyız...

“Fatih’de başarı kaçınılmaz”


SPONSORLARIMIZ

GÜN

MEDİKAL

PROSES

CEVMED

TESTLINE MEDEL TIP


DİZİN ORGANİZASYON KOMİTESİ............................................................................................................................... 3 PROGRAM........................................................................................................................................................... 4 KONFERANSLAR KANSER GENETİĞİNDE NEREDEYİZ? Prof. Dr. Mehmet Gündüz...........................................................................................................................................10 RESEARCH AND CLINICAL TOPICS IN OTOLARYNGOLOGY Professor Noboru Yamanaka, MD, PhD.....................................................................................................................11 NÖROVASKÜLER HASTALIKLARDA ENDOVASKÜLER TEDAVİLER Prof. Dr. Işıl Saatçi Çekirge.........................................................................................................................................12 KONJENİTAL KALP HASTALIKLARI VE CERRAHİSİNDE GÜNCEL DEĞERLENDİRMELER Prof. Dr. Hakan Ceyran...............................................................................................................................................13 NEW EMERGING AREA: SYNTHETIC BIOLOGY AND IGEM COMPETITION Burak Yılmaz...............................................................................................................................................................14 SÖZEL BİLDİRİLER SÖZEL BİLDİRİ: 1 TIP ETİMOLOJİSİ VE TIPTAN BEKLENTİLER İLİŞKİSİ Mustafa S. Elitok, Yunus Emre Şimşek, Yunus Emre İbik, Serhat Akçaalan ............................................................16 SÖZEL BİLDİRİ: 2 THE ROLE OF THE CAG PATHOGENİCİTY İSLAND (CAGPAI) GENES OF HELİCOBACTER PYLORİ İN THE SEVERİTY OF THE DİSEASE AND THE CLİNİCAL OUTCOME Mehmet Akif Ovali, Ahu Karademir, Merve Uslu.........................................................................................................18 SÖZEL BİLDİRİ: 3 HEPATOSELLULAR KARSİNOM TANISINDA KULLANILABİLECEK ÖNEMLİ BİR BELİRTEÇ: AFP-L3% İnt. Dr. Nurullah Bilen..................................................................................................................................................19 SÖZEL BİLDİRİ: 4 MEME KANSERLİ HASTALARIMIZDA DEMOGRAFİK, KLİNİKO-PATOLOJİK VE OPERATİF ÖZELLİKLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ Zeyneb Beyza Yılmaz, Dilruba Bal, Nihan Hanife Yılmaz, Dilek Özgül......................................................................20 SÖZEL BİLDİRİ: 5 HUGO PROJESİ Feyza Yılmaz, Melike Bulut, Büşra Çimen, Hümeysa Yıldırım....................................................................................21 SÖZEL BİLDİRİ: 6 EPİLEPSİ MODELİ OLUŞTURULMUŞ RAT BEYİNLERİNDE CEP TELEFONUNUN SCN9A GENİ ÜZERİNE ETKİSİ Fazilet Güler, Aliye Şeyma Türkmen...........................................................................................................................22 SÖZEL BİLDİRİ: 7 KANSER KÖK HÜCRESİ - LABORATUVARDAN KLİNİĞE YENİ GELİŞMELER Betül Aksoy.................................................................................................................................................................23 SÖZEL BİLDİRİ: 8 DİABETES MELLİTUS TEDAVİSİ OLARAK ADACIK HÜCRESİ NAKLİ Ömer Bağlam, Ferhat Erol, Doğu Fırat Polat, Ömer Yakar, Gökhan Cengiz..............................................................24

108

SÖZEL BİLDİRİ: 9 HAFIZA TEKNİKLERİ Salise Mesude Uzun, Hatice Şule Yıldırım, Kübra Sünbül.........................................................................................25 SÖZEL BİLDİRİ: 10 EKRANA MARUZİYET SÜRESİNİN ÖĞRENCİLERİN DERS BAŞARISINA ETKİSİ Aslınur Kurşunel, Betül Korkmaz, Selma Yıldırım, Büşra Bulut..................................................................................27

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SÖZEL BİLDİRİ: 11 YETİŞKİN DİŞİ RATLARDA CEP TELEFONUN ÖĞRENME ÜZERİNE ETKİSİ Caner Mesut Mataracı, Müberra Güner .....................................................................................................................28 SÖZEL BİLDİRİ: 12 SEREBRAL LATERALİZASYON Merve Özkan, Esra Büşra Yüksel, Beyza Sönmez, Asiye Yıldız, Elif Yakut................................................................29 SÖZEL BİLDİRİ: 13 ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİLERİNİN SOSYAL KONULARA VE ÇEVRELERİNE DUYARLILIKLARININ ÖLÇÜLMESİ Enes Efendioğlu..........................................................................................................................................................30 SÖZEL BİLDİRİ: 14 OSMANLI’DA TIP BİLİMİ Uğur Türkmen, Yasin Çakar, Alperen Güver, Ahmet Turan Karakuş..........................................................................31 SÖZEL BİLDİRİ: 15 SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI Fatmanur Demirol, Ayşenur Çimen, Zainab Saad Yusuf, Fatma Zehra Nükte, Nazym Bashkenova .......................32 SÖZEL BİLDİRİ: 16 IBNÜ’N-NEFİS (1210?-1288) Medine Çetin, Yasemin Çalışkan, Şeyma Esra Sezer, Hatice Nur Karakılçık.............................................................34 SÖZEL BİLDİRİ: 17 FARKLI MÜZİK TÜRLERİNİN EEG DALGA BANTLARI VE KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI Celal Er, Hilal Küçükkahraman, Işın Sönmez, İrfan Yaman, Merve Altan, Merve İskenderoğlu,................................35 SÖZEL BİLDİRİ: 18 AYAK BEDENİN AYNASIDIR Gökçe Yılmaz, Tuğçe Özer, Melis Ertuğrul.................................................................................................................36 SÖZEL BİLDİRİ: 19 AYNI OLGUDA İKİ AYRI MATÜR B HÜCRELİ NEOPLAZİ; MULTİPL MİYELOMA VE HODGKİN DIŞI LENFOMA: OLGU SUNUMU Mehmet Murat Zerey, İsmail Solak, Suat Karataş, Mehmet Akif Erdöl, Haci Avcı.....................................................37 SÖZEL BİLDİRİ: 20 DİFFÜZ BÜYÜK B HÜCRELİ NON HODGKİN LENFOMA Büşra Çağlar, Fatmagül Baş, Ayşe Kevser Akar.........................................................................................................38 SÖZEL BİLDİRİ: 21 PERİYODİK ATEŞ, AFTÖZ STOMATİT, FARENJİT VE SERVİKAL ADENİT(PFAPA) SENDROMLU BİR OLGU Dila Deliveli, Yağmur Gizem Kılıç, Başak Tek, Selin Yılmaz, Merve Yüzbaşıoğlu . ....................................................39 SÖZEL BİLDİRİ: 22 SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SELÇUKLU TIP FAKÜLTESİNDE 2010 YILI İÇİNDE TANI ALMIŞ OLAN KARSİNOM OLGULARININ TİPLERİ VE VÜCUTTAKİ LOKALİZASYONA GÖRE DAĞILIMI Sena Yazıcı, Fevzettin Yılmaz......................................................................................................................................40 SÖZEL BİLDİRİ: 23 FUNCTIONAL DYSPEPSIA Seray Kılıç, Gizem Açıkgöz.........................................................................................................................................42 SÖZEL BİLDİRİ: 24 BİLİMDE ŞANSIN YERİ-SERENDIPITY Şefika Nur Ayar, Fatma Nur Ayman, Semra Kara, Sümeyra Gökalp..........................................................................43 SÖZEL BİLDİRİ: 25 1923 NOBEL ÖDÜL: İNSÜLİNİN KEŞFİ Zeynep Acar................................................................................................................................................................44

109


SÖZEL BİLDİRİ: 26 ROBOTİK ÜROLOJİK CERRAHİ Ahmet Kürşad Dişli – Erkam Bera Zengin – Ömer Faruk Aydar.................................................................................45 SÖZEL BİLDİRİ: 27 PLASTİNASYON VE BODY WORLDS Mücahit Şentürk, Ertuğrul Şentürk, Nusret Seher, Onur Erbükücü, Muhammed Ali Işık..........................................47 SÖZEL BİLDİRİ: 28 SERVİKS KANSERİNİN ÖNLENEBİLİR OLDUĞUNU NE KADAR BİLİYORUZ? Melike Kaya, Gülşen Ülker, Ayşe Cansızoğlu, Zehra Betül Caner, Esma Büşra Soygür...........................................48 SÖZEL BİLDİRİ: 29 SLEEP M. Furkan Erbay..........................................................................................................................................................50 SÖZEL BİLDİRİ: 30 UYKU FELCİ Ahmet Altınışık, Bekir Tok, Kadir Çökelek, Furkan Demirkaya...................................................................................51 SÖZEL BİLDİRİ: 31 ORT(O)ASINI BULAMAYANLARIN ÖYKÜSÜ: ORTOREXİA NERVOZA Kübra Cebeci..............................................................................................................................................................52 SÖZEL BİLDİRİ: 32 EPILEPSY Ahmet Selami Kaya . .................................................................................................................................................53 SÖZEL BİLDİRİ: 33 SEREBROVASKÜLER OLAY Sümeyra Cansu Özcan, Kaan Kılıç, Mehmet Çavur, Mustafa Emre Gülbağcı, Reşit Emre Duruk............................55 SÖZEL BİLDİRİ: 34 SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİN İLAÇ ALLERJİSİ ÜZERİNE ETKİSİ Gizem Öztürk, Rabia Özkabakçı, Rabia Yavuz, Saliha Özkabakçı.............................................................................56 SÖZEL BİLDİRİ: 35 SAĞLIK ÇALIŞANLARI VE MESLEKİ MARUZİYETLER Baran Yüksekkaya, Gökçe Naz Budak, Roza Aslan, Veysel Taylan Erdoğan, Kutay Mehmet Kuşçu, Mustafa Kağan Coşkun ....... 57 SÖZEL BİLDİRİ: 36 ELLERİMİZE SAĞLIK Mehmet Sarı................................................................................................................................................................ 58 SÖZEL BİLDİRİ: 37 İSPANYOL GRİBİ Taner Yıldız, Ali Güneri, Ömer Al, Hande Uchehara, Nihat Mustafayev.....................................................................59 SÖZEL BİLDİRİ: 38 MENGELE VE İKİZ ÇALIŞMALARI Özlem Özyurt, Şeyma Sezer, Emel Aygün, Haleh Sorkhi, Negar Alipour.................................................................60 SÖZEL BİLDİRİ: 39 ORGAN NAKLİ VE ETİK KARARLAR Nur Betül Yıldırım, A.Göksu Karaoğlanoğlu, Maral Amangurbanova, Sümeyye Balkan...........................................61 SÖZEL BİLDİRİ: 40 İLAÇ PİYASASI VE FDA Zeynep Şeyma Okçu, Tuğba Karakoç, Ümran Karaduman.......................................................................................62 SÖZEL BİLDİRİ: 41 GÖNÜLLÜ DOKTORLAR Esra Çetin, Elif Yurdakul, Firdevs Polat, Büşra Öztürk...............................................................................................64 SUNULU POSTERLER 110

SUNULU POSTER: 1 PAMUKKALE ÜNİVERSİTESİ HASTANESİ VE MORFOLOJİ BİNASI ÖĞRETİM ÜYESİ ODA HAVALARININ KÜF FLORASININ DEĞERLENDİRİLMESİ Ezgi Saylam, Ural Çayır, Cemile Özcan, Çağrı Ergin, İlknur Kaleli............................................................................66

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


SUNULU POSTER: 2 BAĞIMLILIKTA HİPNOZUN YERİ İlyas Memiş, Büşra Orbak, Büşra Gül, Feride Ercan..................................................................................................67 SUNULU POSTER: 3 ALZHEİMER HASTALIĞI VE DEMANS Betül Keser, Sevde Nur Çulha, Ruken Abul, Nesibe Babalıoğlu................................................................................69 SUNULU POSTER: 4 SPERM BANKASI Doğan Soyalp, Gökhan Talih, Hasson Kharboush, Feras Muhammed.....................................................................70 SUNULU POSTER: 5 ÖTENAZİ VE ETİK KARARLAR Neslihan Yoldaş, Nazlı Özçelik, Ekin Kadıoğlu, Forough Raouf................................................................................71 SUNULU POSTER: 6 TÜM ZAMANLARIN EN ÇOK ÖLDÜREN HASTALIĞININ TARİHÇESİ Oğuzhan Köse, İsmail Bilgi, Serdar Gök....................................................................................................................72 SUNULU POSTER: 7 TIBBIN GİZEMLİ TARİHİNDEN ÖNEMLİ FİGÜRLER Seçil Taşhan, Gizem Cevit, Günel Sadıqova, Aybüke Yanık......................................................................................73 SUNULU POSTER: 8 ALİ BİN ABBAS (?-994) Merve Altundağ, Zeynep Kasapoğlu, Berna Aygün, Tuba Yallı..................................................................................74 SUNULU POSTER: 9 EL-KANUN Fİ’T-TIP Fatmanur Acabay, Fatıma Selma Yazar, Selma Yıldırım, Merve Güler.......................................................................75 SUNULU POSTER: 10 OSMANLI ÇOCUK EĞİTİMİ Emine Pehlivan, Eminenur Topcu, Betül Doğan, Hanife Çetinkaya...........................................................................76 SUNULU POSTER: 11 1922 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI M.Mustafa İnce, Muhammed Hasar, Ubeydullah Küçükakçalı, Salih Çırak...............................................................77 SUNULU POSTER: 12 1929 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Burak Yasin Avcı, Şahan Erdoğan, Taha Metin, Ömer Aşık.......................................................................................78 SUNULU POSTER: 13 TIP TARİHİNE YÖN VEREN İLKLER Ayşe Beyza Bilgin, Feride Hacıbeyli, İklima Efendiler, Betül Günbey........................................................................79 SUNULU POSTER: 14 HASTA HEKİM İLİŞKİSİ Çağrı Kundaktepe, Sefa Özdemir, Mesut Yiğit, Abdulsani Dambatta, Osman Ersin Avcı.........................................80 POSTERLER POSTER: 1 VEREMLİ DEVRİMLER Mehmet Bozkurt, Can Özcan Güder, Arash Esmaeili.................................................................................................83 POSTER: 2 KANDAKİ KAOS: SITMA Yusuf Uygur, Miran Gasanlı, Melih Çıplakkılıç, Muhammed Zaroura ........................................................................84 POSTER: 3 ÖLÜMSÜZ LEKE: CÜZZAM Annaberdi Guvanjanov, Mehmet Fatih Çakmak, Salih Emre Özcan, Aykhan Safarli................................................85 POSTER: 4 ABORJİNLERDE TIP Elif Nur Özkan, Hatice Çolak, Ayna Kakayeva ..........................................................................................................86

111


POSTER: 5 PENİSİLİNLERİN KEŞFİ (1945 NOBEL ÖDÜLÜ) Meriç Dökmetaş, Emel Afife Ataman, Elif Burcu Oruncak, Dicle Gıcık.....................................................................87 POSTER: 6 1944 NOBEL TIP ÖDÜLÜ ALAN BİLİM ADAMLARI Tuğçe Sönmez, Sena Karip, Urve Uzun ................................................................................................................. 88 POSTER: 7 1934 NOBEL TIP ÖDÜLÜ: ADI BİLİNMEYEN VİTAMİN Erdem Anıl Çakır, Fatih Ay, Mehmet Kemal Gürsoy...................................................................................................89 POSTER: 8 HEKİMBAŞI KAYSUNİ-ZADE MEHMET EFENDİ (1512- 1569) Necati Tabak, Yusuf Ergi, Miraç Çelik, Hasan Sarı, Semih Çıplakkılıç.......................................................................90 POSTER: 9 ŞİFÂÎ ŞABAN EFENDİ Kubilay Oskay, Özkan Demir......................................................................................................................................91 POSTER: 10 ÇİN TIBBININ KÖKENLERİ Esma Aydoğdu, Tülin Serap Yılmaz...........................................................................................................................92 POSTER: 11 GELENEKSEL TIP TARİHİNDEN TEDAVİ ÖRNEKLERİ Gül Banu Altan, Hande Kurt, Başak Eldoğan, Roksana Motamedian, Tala Hosseyni...............................................93 POSTER: 12 GENİN YÜZYILI Hasan Yasin Soylu, Demirhan Devecioğlu, Oğuzhan Yusuf Sönmez, Muhtesim Önal, Ozan Sami Bayrak.............94 POSTER: 13 TAŞIYICI ANNELİK VE ETİK Kezban Dönmez, Sara Mansor, Aslı Özkan, Zeynep Kandemir.................................................................................95 POSTER: 14 MODERN TIPTA ÇIĞIR AÇAN YÖNTEM; TÜP BEBEK Nurhan Börekci, Nuray Sevİnç, Ayşe Çankaya, Şeker Hojayeva..............................................................................96 POSTER: 15 İNDÜKLENEBİLİR KÖK HÜCRELERİNİN DÜNÜ BUGÜNÜ VE YARINI: DRAGON UYANIYOR MU? Gülşah Erdem ............................................................................................................................................................97 POSTER: 16 ATEROTROMBOTİK HASTALIK İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ Hicret Betül Akdağ, Gökçe Mergan, Sümeyra Elif Kaplan, Royça Keleşoğlu, Merve Kuday....................................98 POSTER: 17 AĞRI FİZYOLOJİSİ Fatmanur Özdemir, Güler Göl, Hale Güngördü, Merve Özer.....................................................................................99 POSTER: 18 DÜZTABANLIK Ali Fırıncıoğlu, Melih Çalışkan, Ömer Faruk Demirhan, Habib Tekin.........................................................................100 POSTER: 19 İÇİMİZDEKİ ESRAR Osman Burak Özerk, Yusuf Başkıran.........................................................................................................................101 POSTER: 20 İNSAN-MAKİNA ORTAK YAŞAMI Hayrettin Çobanoğlu, Adnan Kantarcı, İhsan Yasir Balkaya, Anılcan Tahsin Karahan, Doğukan Fırat Poyraz..................102 POSTER: 21 İSLAM TIP TARİHİNDEN BAZI ÖNCÜLER Amirhossein Saatimoghaddam, Samaneh Khorasanishirehjini . ..............................................................................103 112

POSTER: 22 AKUPUNKTUR VE KULLANIM ALANLARI Ahmet Akcan, İclal Bulut, Jared Tawai, Ömer Faruk Şahin, Şeyma Nur Atak, Zeynep Betül Yıldız, Beyzanur Sönmez..................105

FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA


“Hayat Sağlıkla Güzeldir” Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi olarak hastalarımızla birlikte oluşturduğumuz sinerji ile sağlık sorunlarınıza etkili ve doğru çözümler üretebilmenin sevincini yaşıyoruz. Sağlık hizmetinde güleryüzü, güveni, bilgiyi ve sevgiyi en ileri teknoloji ürünü sistemlerimizle, tecrübeli hekim kadromuzla sizlere sunuyoruz. Merkez Hastane (Beştepe) Alparslan Türkeş Cd. No:57 Emek /Ankara Tel: 0(312) 203 55 55

Ek Bina -1 (Çankaya) Hoşdere Cd. No:145-147 Yukarı Ayrancı/Ankara Tel: 0(312) 409 88 88

Ek Bina - 2 (Demetevler) Vatan Cd. No:81 (Hastane Metro Durağı Yanı)

Demetevler - Ankara Tel: 0(312) 346 22 22

113

www.fatihmed.edu.tr


Yeni bir hayata aralanan pencere... ‹lahiyat Fakültesi

Fizik Tedavi ve Reh. Yüksekokulu (Ankara)

E⁄‹T‹M FAKÜLTES‹

Bilgisayar ve Ö¤retim Teknolojileri Ö¤r.* ‹ngilizce Ö¤retmenli¤i Rehberlik ve Psikolojik Dan›flmanl›k

FEN-EDEB‹YAT FAKÜLTES‹

Amerikan Kültürü ve Edebiyat› Biyoloji Co¤rafya Ça¤dafl Türk Lehçeleri ve Edebiyatlar› Çin Dili ve Edebiyat› Felsefe Fizik ‹ngiliz Dili ve Edebiyat› ‹spanyol Dili ve Edebiyat› Kimya Matematik Psikoloji Rus Dili ve Edebiyat› Sosyoloji Tarih Türk Dili ve Edebiyat›

HUKUK FAKÜLTES‹ Hukuk

‹KT‹SAD‹ VE ‹DAR‹ B‹L. FAKÜLTES‹ Ekonomi ‹flletme Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Uluslararas› ‹liflkiler

‹LAH‹YAT FAKÜLTES‹* MÜHEND‹SL‹K FAKÜLTES‹

Bilgisayar Mühendisli¤i Çevre Mühendisli¤i Elektrik-Elektronik Mühendisli¤i Endüstri Mühendisli¤i Genetik ve Biyomühendislik ‹nflaat Mühendisli¤i*

TIP FAKÜLTES‹ - ANKARA T›p

F‹Z‹K TEDAV‹ VE REHAB‹L‹TASYON YÜKSEKOKULU - ANKARA HEMfi‹REL‹K YÜKSEKOKULU ANKARA ADALET MESLEK YÜKSEKOKULU

ANKARA SA⁄LIK B‹L‹MLER‹ MESLEK YÜKSEKOKULU

‹lk ve Acil Yard›m T›bbi Görüntüleme Teknikleri T›bbi Laboratuvar Teknikleri T›bbi Dokümantasyon ve Sekreterlik

‹STANBUL MESLEK YÜKSEKOKULU Bankac›l›k ve Sigortac›l›k Bilgisayar Programc›l›¤› Çocuk Geliflimi D›fl Ticaret Halkla ‹liflkiler ve Tan›t›m ‹flletme Yönetimi Muhasebe ve Vergi Uygulamalar›

ENST‹TÜLER

Biyomedikal Mühendislik Enstitüsü Fen Bilimleri Enstitüsü Sa¤l›k Bilimleri Enstitüsü Sosyal Bilimler Enstitüsü

ANKARA MESLEK YÜKSEKOKULU Bilgisayar Programc›l›¤› Biyomedikal Cihaz Teknolojisi Çocuk Geliflimi* Grafik Tasar›m› Halkla ‹liflkiler ve Tan›t›m ‹flletme Yönetimi Muhasebe ve Vergi Uygulamalar› Uygulamal› ‹ngilizce ve Çevirmenlik

* 2011-2012 e¤itim ö¤retim y›l›nda ö¤renci al›nmas› planlanmaktad›r.

114 Bir dünya üniversitesi...

Üniversite Adaylar›na Bilgi Hatt›: 0212 866 33 67 FATİH ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ / FATÜBAT II.ULUSLARARASI ÖĞRENCİ KONGRESİ / 15-17 NİSAN 2011 ANKARA

www.fatih.edu.tr


2. Uluslar Arası Öğrenci Kongresi