Page 1

SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ

SAYI: 12

BAHAR 2018

(parantez)

OSMANLI DEVLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİH ÖĞRETİMLERİNİN İNCELEMESİ

DOĞRUNUN İLETİMİNDE DİL, AKIL VE ALGI ETKİLERİ GERÇEKLİK VE DOĞRULUK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

16. YÜZYIL FİYAT DEVRİMİ’NİN OSMANLI VE İNGİLTERE ÜZERİNDE ETKİLERİ Enes Akyüz

Barış Yıldırım Yavuz Kaklıkkaya


parantez '18 Parantez Sosyal Bilimler Dergisi Sayı: 12 - Bahar 2018 Editörler: Ata TEZEL İrem Naz ÇELEN Kutay SEZGİN Melodi İNCEBOZ Yazarlar: Vefa Deniz UNAN Lara Nur TANKAL Kutay SEZGİN İrem Naz ÇELEN Pelin DEMİRCİ Caner Deniz ÇETİN Barış YILDIRIM Şafak Tan YEĞEN Yavuz KAKLIKKAYA Senem IŞIK Kerem Serdar ÖZTÜRK Deniz TURAN Melodi İNCEBOZ Barış APAYDIN Enes AKYÜZ Danışmanlar: İsmail Hakkı ERGÜVEN Ergun KORBEK Çiğdem KORBEK

3


parantez '18 İçindekiler YENİÇERİLİK VE DEVŞİRME: BÜROKRATİK BİR DEVRİ / 5 GÖBEKLİTEPE BULUNTULARININ ANLAMLANDIRILMASI VE İLİŞKİLENDİRİLMESİ / 7 MACARLARIN ETNİK OLARAK TÜRK OLDUKLARI İLE İLGİLİ TARİHİ VE KÜLTÜREL BİR ÇALIŞMA / 11 HAYALİ TANRILAR, GERÇEK HAYVANLAR / 14 OSMANLI’NIN GENİŞLEMESİ NEDEN YARARLI OLMAMIŞTIR? / 19 ADEM İLK İNSAN MIDIR? / 21 OSMANLI DEVLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ TARİH ÖĞRETİMLERİNİN İNCELEMESİ / 25 KIZILDERİLİLER VE TÜRKLERİN İLİŞKİSİ / 28 DOĞRUNUN İLETİMİNDE DİL, AKIL VE ALGI ETKİLERİ - GERÇEKLİK VE DOĞRULUK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME / 32 GÜCÜN TEKTE TOPLANMASI / 37 OSMANLI’DA MİT  / 39 ÖZGÜR SEÇİMİN PEŞİNDE: BİREYSELLİK KAYGISI VE KİŞİSEL İRADE SORUNU / 44 TARİH FELSEFESİ  / 48 TARİHTE YARATICI KAVRAMI VE GERÇEKLİĞİ / 52 16. YÜZYIL FİYAT DEVRİMİ’NİN OSMANLI VE İNGİLTERE ÜZERİNDE ETKİLERİ / 56

4


parantez '18 YENİÇERİLİK VE DEVŞİRME: BÜROKRATİK BİR DEVRİ Vefa Deniz Unan     Osmanlı İmparatorluğu genişlemeye yeni başlayan bir devlet olduğu dönemlerde çok ciddi bir sorun ile karşı karşıya kalmıştır. Lojistik ve ekonomik sorunları göz ardı edecek boyutta bırakan bir sorun olan nitelikli bürokrat ve asker eksiği Osmanlı İmparatorluğunu’nun fethettiği bölgelerden olan Rumeli’den asker ve eleman toplamaya itmiştir. Ancak bu politika iyi düşünülmüş bir planın parçası olmuş ve devşirme sistemi uzun süreler boyunca Rumeli’nde Osmanlı hakimiyetini pekiştirmiştir.       Vaktinde Hristiyan bölgelere seferler düzenleyen Osmanlı, dil, din ve kültür gibi birçok engel ile karşılaşmıştır. Devşirme ile yetiştirilen, Türkleştirilmiş yabancı uyruklu bürokratlar ve askerler de bu engellerin ortadan kalkmasına olanak sağlamıştır. Fethedilen bölgelerdeki insanlar kendi soylarından gelen asker ve 

5

yöneticiler ile karşılaştıkları vakit, Osmanlı hakimiyeti altında olmanın sandıkları kadar kötü olmayacağını düşünmüşlerdir. Her ne kadar Müslümanlık propagandası yapsalar da İslam’ı kabul etmeyen kitleler kendi din ve kültürlerini koruyabilmiş ve asimile olmamışlardır. Devşirmeler kendi köklerinin üzerine bir Türk olmayı kabullendiklerinden Osmanlı İmparatorluğu’nun sadık asker ve yöneticileri konumuna gelmiştir. Bu sadakat Osmanlı’ya fetihlerinde etraflıca yardımcı olmuştur. Rumeli’yi Türklerden daha iyi bilen ve tanıyan devşirmeler, fetihler süresince gerek lojistik gerek de tedarik konusunda Osmanlı’nın üzerindeki yükü hafifletmiştir. Fetihlerden sonra Rumeli’ye yerleştirilen devşirme yöneticiler ise imparatorluğa katılan yeni vilayetlerde düzeni sağlamakta başarılı olmuşlardır. Halklar başlarındaki yöneticilerin de kendi milletlerinden olduğu gerçekliği altında rahatlamış ve isyanlardan sakınmışlardır. Böylelikle sınırlar içinde bir bütünlük ve birliktelik hissi yayılmış ve Rumeli’deki halk da ihtiyaçlarını tıpkı Anadolu’daki Türkler gibi dile getirebilmiş ve temsil edilebilmiştir.


parantez '18      Yeniçerilik ve devşirme sistemi askeri başarılar ve uzun süren hakimiyetlerin yanında gayrimüslim çocuklara erken yaştan yetişip nitelikli bir eleman haline gelip kariyer sahibi olma olanağını tanımıştır. Ömrünün sonuna kadar bir köyde çiftçilik yapmaya kısılacak yetenekli çocuklar, yetenekleri doğrultusunda yetiştirilmiş ve dönemin Avrupa'sındaki en becerikli ve korkulan askerlerin yanında; akıllı, çözüm odaklı ve sadık politikacılara dönüşmüşlerdir. Gerek savaşlarda gerek divanlarda Türk “kardeşlerinin” yanında duran devşirmeler imparatorluk içindeki birliği ve çeşitli halklar arasındaki huzuru sağlayan bir örnek haline gelmiştir. Osmanlı bürokrasisinde Türkler ve gayrimüslimler tek bir bayrak altında toplanmış ve iki köken de geldikleri yerleri ve yetiştirildikleri kültürleri bir kenara bırakıp hoşgörü ve uyumun sembolü olan Osmanlı Devleti’nin bekası için çalışmışlardır.       Devşirme politikası ara eleman ve memur yetiştirilmesine de büyük olanak sağlamıştır. Bürokratik kadrodaki boşluklar çocukluktan beri yetişmiş nitelikli elemanlarla   

6

     doldurulmuştur. Hızlı ve efektif işleyen bir bürokrasinin yanında süreç içindeki dil bariyerleri de ortadan kalkmış, farklı dilleri konuşan insanlar bürokratik hizmetlere sorunsuzca erişebilmiştir. Bürokratların yanında ordunun içine yerleşen nitelikli askerler askeri başarıları desteklerken bir yanda Türk kökenli erler için bir örnek ve yol gösterici olmuşlardır. Daha önce de belirtildiği üzere ordudaki bu birliktelik farklı uyrukları birleştirmiş ve aralarındaki uçurumları kapamaya yardımcı olmuştur.         Yeniçeriler ve devşirme memurlar arasındaki bağlantı ise politik ve askeri organlar arasında iletişimi pekiştirmiştir. Gerektiği durumlarda birbirlerini kontrol altına alan bu organlar herhangi bir siyasi iletişimsizliğin olması 

durumunda çözüm sürecini hızlandırmışlardır. Dolayısıyla ordu ve bürokrasi ayrı iki organ olmak yerine birbirini pekiştiren ve birbirleriyle uyumlu unsurlar haline gelmiştir.         Yeniçerilik Ocağı içine her ne kadar da haksız yollar ile girenler olmuş olsa da en başındaki ocak ve devşirme sistemi bu bozulmanın suçlusu gösterilemez. Devşirme sistemi içindeki yozlaşmanın sorumlusu sistem içine giren Türklerden kaynaklanmış ve yeniçeri ocağının politikaya müdahil etmesini de bu haksız giriş sağlamıştır. Ulusal birliktelik ve bütünlüğün sembolü olan devşirme sistemi farklı tabakaların mensuplarının ulusal boyuttaki entegrasyonunu desteklerken bozulmaya başlayan sistem bundan uzaklaşmış ve Türk 


parantez '18 uyruklularının “torpil” ile alındığı bir sisteme dönmüştür. Amacından uzaklaşan sistem en sonunda çürümüş bir toplum ile birlikte yok olmuştur. Yok olmanın ardında ise sadece açgözlülükle hareket eden sefa düşkünü devlet adamı çocukları yatmaktadır.    Devşirme ve Yeniçerilik geniş bir çerçevede ulusal bütünlüğü sağlayan bir sistem olmuş ve döneminde hiçbir imparatorluğun yapamadığı kadar halklar arası birlikteliği aşılamıştır. Bunun yanında hızlı ve her vatandaşın ulaşabileceği bir bürokrasi sağlarken padişahların adına yaraşır bir şekilde yıldırım hızıyla hareket eden ve fatih seviyesinde ordular oluşmasına olanak sağlamıştır. Fethedilen bölgelerdeki eğitim seviyesini yükseltmekle kalmamış, bu bölgelerden yetişmiş bürokrat ve devlet adamları ülkenin refahını ve bayındırlığını kolektif bir şekilde yükseltmiştir. Dolayısıyla devşirme sistemi bir hatadan ziyade devrimsel bir örnek oluşturmuştur.   

7

GÖBEKLİTEPE BULUNTULARININ ANLAMLANDIRILMASI VE İLİŞKİLENDİRİLMESİ Lara Nur Tankal  Göbeklitepe arkeolojik kazı alanı Şanlıurfa’nın merkezinin on sekiz kilometre güneydoğusunda  bulunan ve tarihi 12000 yıl öncesine dayanan yerleşik bir ibadet yeridir. Dünya tarihine çok büyük katkılarda bulunmuştur ve pek çok mecra tarafından insanlık tarihinin en önemli buluntularından bir tanesi olarak sayılmaktadır. Bu makale çalışmasında Göbeklitepe buluntularının tarihi ve anlamlandırılması üzerine bir değerlendirme yapılacaktır. Göbeklitepe kazı alanı 1963’te ortaya çıkartılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra ancak 1994’te gerçek değerinin anlaşılmasının ardından tarih sahnesinde pek çok değişikliğe yol açmıştır. Çok uzun bir zaman boyunca Göbeklitepe’nin dine dair bulunmuş en eski buluntular olduğu düşünülse dahi, bu düşünce 2015’in yaz aylarında Hasankeyf’te yapılan kazılarda bulunan harabelerle 

değişmiştir. Hasankeyf’teki kazıları yöneten Prof. Dr. Abdusselam Uluçam Hasankeyf höyüğünde bulunan yapıların tarihinin 3.500 yıldan 12.000 yıla kadar değişiklik gösterdiğini, fakat höyükte bulunan en eski yapı olan dikili taşın Göbeklitepe’den daha eski olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Göbeklitepe’nin göçebe yaşamın bulunduğu bir dönemde oluşturulan ilk yerleşik ibadet yeri olduğunu söylemek doğru olmayacaktır.      Göbeklitepe kazı alanında çıkarılan buluntuların tarihi oldukça eskiye gitmesine rağmen, bu tarih 600.000 yıl önce primatların ilk defa bazı araçları kullanmaya başlamasının yanında oldukça yenidir. Göbeklitepe buluntuları dini inançların ne kadar eskiye dayandığını gösterse de, inancın insanlık tarihi kadar eski olduğunu söylemek çok büyük bir yanlış olacaktır. İnsanların evrimsel açıdan gelişmeleri ve “din” olarak adlandırılabilecek bir kavram oluşturup ibadet etmeye başlamaları insanlık tarihinde oldukça yenidir. Ve bu noktaya gelinmesi yüz binlerce yıl almıştır. Bu sürecin başladığına dair en büyük kanıtlardan biri de Göbeklitepe kazı alanıdır.


parantez '18      Göbeklitepe tapınağı tarih olarak oldukça eskilere dayandığından, alan oldukça iyi korunmuş olduğundan ve taşlardaki kabartmalar halen anlaşılır olduğundan dolayı bize birçok bilgi ulaştırmıştır. Göbeklitepe’nin bulunduğu coğrafya Mezopotamya olarak nitelendirilmiştir ve tarih boyunca pek çok uygarlığın doğuş ve çöküşüne tanıklık etmiştir. Ayrıca oldukça kritik ve merkezi bir noktada bulunmaktadır. Bu nedenden dolayı da Göbeklitepe tapınaklarındaki öğelerin başka kültürleri etkilemesi de kaçınılmaz olmuştur.Güneş ve ay sembolleri Göbeklitepe tapınaklarında olukça sık görülen sembollerdir, aynı sembollere ilerleyen zamanlarda Mısır tapınaklarında da çok yoğun bir şekilde rastlanmaktadır. Ayrıca taşlarda bulunan şekillerden ve işlemelerden tapınakta gök tanrılarına yönelik ritüellerin yapıldığı sonucu çıkarılmaktadır. Sümer uygarlığının da aynı şekilde An adında bir gök tanrısı bulunmaktadır. Dolayısıyla Göbeklitepe’deki buluntuların zamanında birçok farklı kültürü etkilemiş olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

8

    Göbeklitepe’nin kültürel açıdan etkilemiş olduğu tek uygarlıklar Sümer ve Mısır değildir. Coğrafi açıdan bakılığında etkilemiş olması çok zor, hatta imkansız gözükse dahi Göbeklitepe buluntularının Maya kozmolojisi ile de yakından ilgisi bulunmaktadır. “H” sembolü Maya kozmolojisinde oldukça geniş bir yere sahiptir. Bu sembol özel olarak tasarlanmıştır ve iki zıt gücün savaşması- yaratım için bir araya gelmesi benzeri anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlar aynı zamanda “H” sembolünün Göbeklitepe tapınaklarındaki olası anlamlarına işaret etmektedir. İnanması zor olsa dahi aralarında hem oldukça uzun bir zaman hem de mesafe bulunmasına rağmen Göbeklitepe tapınaklarının ve türevlerinin Maya kültürünü 

etkilemiş olması oldukça olasıdır.      Göbeklitepe’nin tarih boyunca diğer uygarlıklara yaptığı etkiden bahsederken yok olmuş olan eski uygarlıkların yanında daha güncel medeniyetlerden de bahsetmek mümkündür. Bu konuda verilebilecek en belirgin örneklerden bir tanesi de Göbeklitepe-Türkiye ilişkisidir. Göbeklitepe’nin coğrafi olarak şu anki Türkiye sınırları içerisinde bulunduğundan ve tapınak içerisinde kullanılan pek çok gökyüzü cismi kabartmasıişlemesi bulunduğundan daha önce bahsetmiştik. Türkiye dışında Moğolistan ve Göktürk kültüründe de sıklıkla karşımıza çıkmakta  olan Kün-Ay sembolleri Göbeklitepe tapınağında bulunan Güneş-Ay sembolleriyle tıpa tıp aynıdır. 


parantez '18

Günümüzde bayrağımızda bulunan ay ve yıldızın da aynı kökenden geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Coğrafi olarak bu kadar yakın olan medeniyetlerin kültürlerinde aynı sembollere yer vermiş olmaları elbet ki tesadüf değildir ve orijini Göbeklitepe tapınaklarına kadar dayandırılabilir.        Göbeklitepe kalıntılarının çıkarılmasının ardından tapınağın yapısı incelenerek işleviyle ilgili birçok tahminde bulunulmuştur. Bunlardan biri de yapının ibadet yeri olmanın yanı sıra aynı şekilde gökyüzü cisimlerini incelemek adına yapılmış bir gözlemevi olduğu üzerine geliştirilmiştir. Göbeklitepe’nin zemini herhangi bir sıvıyı emmeyecek şekildedir ve içinde

9

pek çok su kanalı bulunmaktadır. Bu yapı incelenerek burada kurban ve kan akıtma ayinlerinin yapıldığı çıkarımında bulunmak yanlış olmaz. Göbeklitepe çalışmalarını yürüten Klaus Schmidt, Göbeklitepe’nin yapısını ve bulunduğu yeri değerlendirerek tapınağın aynı zamanda bu tapınağın ölülerin leşçi hayvanlara yenilmesi için bırakılan bir tür mezarlık olduğunu öne sürmüştür. Pek çok kültürde ölü bedenler kirlenmiş olduklarından dolayı ne yakılabilir ne de gömülebilirdi. Bu yüzden de yüksek yerlerde leşçi hayvanların yenmesi için bırakılırdı. Göbeklitepe’nin yüksekliğini, yapısını ve bölgenin çevresinde bulunan akbaba kemiklerini göz önünde bulundurarak böylesi bir

çıkarım yapmak doğru olacaktır. Göbeklitepe’nin gözlemevi olarak kullanıldığına işaret eden tüm ip uçları aslında oranın dini görevlerini yerine getirmek amacıyla oluşturulmuştur. Dolayısıyla tapınağın aynı zamanda gözlemevi olarak da kullanıldığını söylemek yanlış olacaktır.        Göbeklitepe’nin aynı zamanda evlilik törenleri için de kullanılmış olması ihtimali birçok çevre tarafından kabul görmektedir. Göbeklitepe tapınaklarını inşa etmiş olan toplumun kültürlerinde evlilik önemli bir yer tuttuğu gibi, ölü bedenler de oldukça kirli ve kötücül olarak yorumlanırdı. Benzer kültüre sahip olan birçok toplumda olduğu gibi böylesi bir durumda bu iki törenin aynı tapınakta yapılmış 


parantez '18 ilişkilendirerek açıklamak mümkündür. Pek çok görüşe göre T şeklinde yerleştirilmiş olan taşlar insanları sembolize ederken ortada bulunan karşılıklı iki dikili taş ise Tanrı ve Tanrıçayı temsil etmektedir. Göbeklitepe’de        Göbeklitepe tapınaklarının olukça sık kullanılan bir figür de mimarisinde en önemli olan tilkidir. Normalde tapınaklarda yapıların çok büyük bir kısmını kullanılmasına alışık olmasak dikili taşlar oluşturmaktadır. da, Babil ve Sümer inançlarında Tapınağın çevresini saran bu tanrı Enlil’in tilki ile ifade dikili taşların etrafı kabartmalar edildiğini bilmekteyiz. Enlil ve işlemlerle kaplı olmakla yeryüzünü yöneten tanrı beraber, bu figürlerin çok büyük olmakla beraber, bu bilgi bir kısmını hayvanlar ve gök Schmidt’in tapınakta ölüm cisimleri oluşturmaktadır. Tüm ayinleri yapıldığına dair bu figürler oldukça özenli ve tahminini doğruluyor ayrıntılı yapılmış olduğundan gözükmektedir. Yukarıda dolayı tapınağın inşa edildiği gösterildiği gibi tapınaktaki dönemde oldukça gelişmiş bir öğeleri sembolizmden sanat anlayışının varlığını yararlanarak çözümlemek kanıtlar niteliktedir.  Göbeklitepe’yi anlamak konusunda bize oldukça       Göbeklitepe tapınakları yardımı olacaktır.  yazının henüz çok gelişmediği ve yaygınlaşmadığı bir        Göbeklitepe’de bulunan dönemde inşa edildiğinden semboller ve mimari yeryüzüyle dolayı, inançlarını ve düşünce alakalı olduğu kadar gökyüzüyle şekillerini anlamamızda bize en de alakalıdır. Sık sık tekrar çok yardımı dokunacak edilen gök cisimlerinin tapınak şeylerden biri de sembolizmdir. boyunca oldukça yaygın olması, Schmidt’e göre tapınakların tapınağı inşa etmiş olan duvarlarında toplumun tanrılarının bulunan semboller ve yapının gökyüzüyle bağlantılı olduğu mimarisi bizim sonucunu işaret etmektedir. yorumlayamayacağımız kadar Böylesi bir durumu ise Kamizm derin ve karışık anlamlar içerse (Göktanrıcılık) ile ilişkilendirmek  de bir kısmını sembolizmle  olması imkansızdır. Dolayısıyla Göbeklitepe’de evlilik törenlerinin yapılmadığını ve bunun için ayrı alanlar kullanıldığını söylemek mümkündür.

10

yanlış olmayacaktır. Tarih boyunca süregelen toplumlara bakıldığında Kamizm inancının hiç uğramamış olduğu bir yer bulmak neredeyse imkansızdır. Dolayısıyla söylemek mümkündür ki, Göbeklitepe tapınaklarını inşa eden toplumun inancıyla KamizmGöktanrıcılık inancı arasında bir bağlantı kurmak mantıklı bir çıkarım olacaktır.


parantez '18 MACARLARIN ETNİK OLARAK TÜRK OLDUKLARI İLE İLGİLİ TARİHİ VE KÜLTÜREL BİR ÇALIŞMA Kutay Sezgin     Ulus, siyasal olarak örgütlenmiş biçimde ve belli bir toprak üzerinde bir arada yaşayan, ekonomik yaşam, dil, tarih, ruhsal yapı ve kültürel özellikler yönünden ortaklık gösteren en geniş insan topluluğudur. Bir toplumun ulus olarak nitelendirilmesi için, o toplumun aynı dili kullanması ve aynı ortak tarihe sahip olması gereklidir. Bu unsurlar dışında ortak kültüre sahip olmak da bir topluluğu ulus yapan temel unsurlardan biridir. Bu unsurların temeli ortak dile sahip olmaktır. Çünkü iletişim olgusunun sağlıklı bir biçimde ilerlemesi için iletişim içerisinde bulunan unsurların ortak dili konuşması lazımdır.       Macarlar,  Batı Sibirya coğrafyasında yaşayan çoğunlukla Türk kökenli halkların karışmasıyla oluşan günümüzde ağırlıklı olarak Orta Avrupa ve Güneydoğu Avrupa’da yaşayan, ana dili Macarca olan bir etnik gruptur.

11

      Türkler ise ortak dili Türkçe olan, geçmişte Orta Asya’da varlıklarını sürdürüp 9. yüzyıldan sonra Batı’ya doğru göç eden, şu anda genel olarak Anadolu’da varlıklarını sürdüren bir ulustur.       Dünya’da günümüzde yaklaşık 13.1 ile 14.7 milyon arasında Macar yaşadığı düşünülmektedir. Bu Macarların yüzde 65’ten fazlası günümüzde Macaristan’ta, kalan kısmı da genel olarak Amerika Birleşik Devletleri, Romanya, Slovakya ve Kanada gibi ülkelerde yaşamaktadır. Macaristan Devleti’nin de etnik grubunun yüzde 80’den fazlasını Macarlar oluşturmaktadır. Macaristan bugün konum olarak Orta Avrupa’da yer alır. Başkenti Budapeşte’dir.  Batıda Avusturya ve Slovenya, doğuda 

Romanya ve Ukrayna, güneyde Sırbistan ve Hırvatistan, kuzeyde de Slovakya ile sınır komşusudur. Macarca dil ailesi bakımından Ural Dil Ailesi’ne üyedir. Bu dili konuşan Dünya üzerinde yaklaşık 14.5 milyon insan vardır. Bunları 10 milyondan fazlası Macaristan’da yaşar. Kalan kısım ise Romanya, Avusturya ve Hırvatistan gibi Orta Avrupa ülkelerinde yaşamaktadır.       Macaristan sözcüğü İngilizce’de Hungary ve Latince’de Hungaria  demektir. Bu sözcüklerden anlıyoruz ki, Macaristan, Avrupa tarafında Hun Ülkesi olarak anılmaktadır. Bu yanlış bir tanım değildir. Macarların asıl yurdu, Fin-Ugor kavimlerinin asıl yurdu olan Volga nehri ve Ural dağları civarlarıydı. Bu kavmin en doğudaki kolu olan Ugorlar, güneye inerek Onogurlar


parantez '18 güneye inerek Onogurlar ile karıştılar. Belli bir süre sonra Orta Asya’dan batıya doğru göç etmekte olan Hunlar ile karıştılar. Bu üç boyun birleşimiyle oluşan kavme ‘Macar’ kavmi denir. Bu Macar kavminin bir kısmı , Kuzey Kafkasya dolaylarında var olan ‘Sabirler’ adlı bir Türk kavminin baskılarıyla yerleştikleri yurtlarından ayrılarak, günümüzde Rusya sınırları içerisinde yer alan Kuban Irmağı dolaylarına yerleştiler.  Bir süre sonra 460 yılında ise ‘Hazar Kağanlığı’ adlı bir Türk kavminin hakimiyetini kabul etmişlerdir. Diğer Macar Kavmi ise Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Hunlar ile birlikte Batı Hun İmparatorluğu yani Avrupa Hun İmparatorluğunu kurmuştur ve bu devletin başkenti bugünkü Macaristan’ın da başkenti olan Budapeşte’dir. Bu tarihe kadar Macar tarihini incelediğimizde, Macarların Türklerle olan ilişkisini net bir şekilde görmekteyiz. Macarlar çok yeni bir uygarlık değildir ve Macarların tarih sahnesine çıkışı bile Türk kavimleri ile kaynaşmasıyla meydana gelmiştir. Bunu tezi savunan Macar Türkolog Rásonyi, Macarların kökeni ile ilgili şunları söylemiştir: "Türkler Macarların babası, Fin-Ugorlar ise anasıdır.

12

    Avrupa Hun İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Macarlar günümüzde Macaristan’a ait topraklara yerleşmişler ve Hun Devleti’nden Osmanlı Devleti’ne kadar kurulan hiçbir Türk devleti ile ilişki içine girmemişlerdir. Bu süre zarfında Türkler Müslümanlığı benimsemiş ve kültürü Arap kültürü etkisi altına girmiştir. Öte yandan Macarlar da Hristiyanlığı benimsemiş ve Slavlar, Almanlar ve Rumenlerle kültürel ilişki içine girmişlerdir. 1526 senesinde Osmanlı Devleti, Mohaç Meydan Muharebesi ile Budapeşte’yi topraklarına katmıştır. Bu tarihten 1699 Karlofça Antlaşması’na kadar tam 173 sene Macaristan, Osmanlı hakimiyetinde kalmıştır. Bu süre zarfında Osmanlı, Macarlara karşı hoşgörü ile davranmış ve hiçbir dini ve kültürel bir baskı uygulamamıştır. Hatta bu konu ile alakalı Macaristan Cumhurbaşkanı Pal Schmitt, 2011 yılında İspanyol ABC isimli günlük gazeteye verdiği demeçte, “Türkler tarafından 150 yıl boyunca idare edilmemizi şans olarak tanımlıyorum . Ülkemiz Türkler değil de başka bir millet tarafından alınsaydı, dilimizi ve dinimizi değiştirmemizi isteyeceklerdi, biz de asimile 

olacaktık. 150 yıl boyunca Macaristan Türkler için stratejik bir yer oldu” demiştir. Bu sözlerden hareketle aradan 300 yıl bile geçmiş olsa da Macarlar, Osmanlı hakimiyeti altındaki oldukları zamanları bir şans olarak tanımlamaktadır ve bu şansı 300 yıl geçse bile unutmamaktadırlar. Bu da Osmanlı ile dolayısıyla Türkler ile hala bir gönül bağının olduğunu bizlere gösterir.     Kültürel meselelere gelirsek, kültür TDK tanımıyla ‘’Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü’’ demektir..  Kültür belli başlı öğeleri olan bir unsurdur. Bu öğelerden en önemlisi dildir. Macarların ana dili olan Macarca, Ural dil ailesine mensuptur. Türkçe ise Altay dil ailesine mensuptur. Dil bilimcilere göre bu iki dil ailesi akraba olsalar da aralarında birçok benzerlik söz konusudur. Her iki dil ailesine mensup diller sondan eklemelidir. Cümle yapıları aynıdır. Her iki dil ailesinde de ünlü uyumu özelliği vardır. Bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda 


parantez '18 Macarca ve Türkçe’nin birçok ortak özelliklerinin olduğunu ve birbirlerine yapısal olarak ne kadar çok benzediklerini görebiliriz.       Kültürün dil dışında başka önemli öğeleri de vardır. Bunlar sanat, din, yiyecek ve içecekler, mimari eserler, halk oyunları, edebi eserler, gelenek ve göreneklerdir. İsmail Doğan’ın dediği gibi ‘5. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan çeşitli Türk kavimleri ile Macarlar arasındaki ilişki, Macar milleti üzerinde yaşam tarzının (atlı göçebe) değiştirilmesinden, giyim-kuşama, dile, edebiyata ve yemek kültürüne kadar derin izler bırakmıştır.’  Bu öğeler tek tek incelendiğinde Macarlar ile Türklerin azımsanmayacak kadar ortak noktası olduğunu görürüz. Mutfak kültürlerini incelediğimizde Macarların milli yiyeceği olarak kabul edilen ‘gulaş’ yemeği; aslında Osmanlı Devleti’ zamanında halk arasında çok meşhur olan, ‘kul aşı’ olarak adlandırılan yemektir. Öte yandan Macarlar tarafından tertiplenen kurultaj etkinliği ve jobbik partisi Macarlar ile Türklerin kültürlerinin benzer olduğu hakkında bize ciddi fikirler verir. Öte yandan  her yıl 3 Mayıs’ta kutlanan Türkçülük ve Turancılık Bayramı 

13

Macaristan’da da kutlanmaktadır.

Büyükelçiliği’nde bulunmaktadır.

    Geçmişten günümüze inşa edilen mimari eserler iki medeniyet hakkında bize bilgi verebilecek kaynaklardandır. İki ülkede bulunan ibadet mekanları, hastaneler, evler, saraylar vb. yapılar iki ülkedeki süregelen mimari estetik aracılığıyla toplumun genel karakteri hakkında bize bilgi verir. Geçmişte Osmanlılar Macaristan’a hükmederken bir takım mimari eserler inşa etmişlerdir. Yıllardır Macar halkı tarafından hiçbir zarara uğramayan bu eserlerin bazı halen günümüzde bile kullanıma açıktır. Bu eserler arasında en önemlilerinden biri Gül Baba ve Türbesi’dir. Bu eser geçmişte hem Macar hem de Türk halkı tarafından çok sevilen Gül Baba anısına yapılan bir türbedir. Bu türbe Türk-İslam mimarisi ile dizayn edilmiş bir Osmanlı eseridir. Öte yandan Gül Baba’nın ölümünün resmedildiği bir tablo halen Macaristan’ın Türkiye      

    Macarların en ünlü ressamlarından Mihály Munkácsy 1890-1893 yılları arasında Macarların yurt işgalinin 1000. yıldönümü kutlamaları vesilesiyle Macar Parlamentosu için Yurt İşgali (Honfoglalás) isimli büyük boyutlu bir tablo hazırlamıştır. Bu tablonun konusu 896 tarihinde Macarların Avrasya’yı geçip Karpatları yurt olarak edinmesidir. Bu eserin de Türk kavminden etkilenilerek çizildiği düşünülmektedir. Dünya üzerinde birçok Türki devlet vardır ve bu Türki devletler arasında kültürel bağları koparmamak adına ‘TİKA’ adı verilen bir kuruluş vardır. Çok bilinmemesine rağmen Macarlar ve Türkler arasında ‘Türk Macar Dostluk Derneği’ adı verilen bir kuruluş vardır. 1993’ten 2017’ye kadar aralıksız her yıl bu kuruluş kültürel bağları korumak için etkinlikler düzenlemektedir. Ne yazık ki bu kuruluştan haberi olanların 


parantez '18 Mitler insan tarafından yaratılmıştır ve bu iki noktada aslında kutsal kitapların    Sonuç olarak Macar ve nereden geldiğini bilmediğimizi Türklerin azımsanmayacak fark etmemizi sağlar. Sadece bir İrem Naz Çelen kadar ortak noktaları, propaganda sonucu insanları benzerlikleri vardır. Tarihte etkilemiş hikayeler topluluğuna birçok kez aynı kaderi paylaşan       İsa kimdir? İsa dışında kimse inanmadığımızın garantisi bu iki etnik grubun aynı kökten tarafından tam bilinmeyen bir yoktur. Sonuç olarak sadece gelme olasılıkları çok yüksektir. bilgidir bu. Hristiyan mitler mi insanlar tarafından Günümüzde bu kültürel takipçilerinin ve kitaplarında yaratıldı yoksa şu ana kadar etkileşim azalsa da, iki etnik bahsedilen yaşamını biliriz. Bu inandığımız her sistem mi belli köken arasında bağların hiç kitap gösterilir merak edebe ki değildir. Ayrıca bu mitlerde de olmadığını söylemek yanlıştır. bu kitabın doğruculuğu ve yarı tanrılar vardı ki bu önemli Son olarak Mustafa Kemal gerçekçiliği ne kadar vardır. Yeni bir noktadır İsa’yı Atatürk’ün Macar Kralı Naibi Ahit’in okuyucu veya inanan düşündüğümüzde çünkü Amiral Horthy’ye 30 Mayıs 1924 üzerinde şüphe uyandırmasının kendisinin tanrı tarafından bir tarihinde gönderdiği mektuptan iki nedeni vardır: bakireye bağışlandığı anlatılır. bir alıntı ile makalemi İsa’nın doğumu şu şekildedir: sonlandırmak istiyorum: “       1.Bir kitaptır ve sansürsüz Manevi ve fikri meziyetlerini basımının garantisi “İsa, İbranice ismi ile Yeşu, ziyadesiyle takdir ettiğim Macar bulunmamaktır. Yeşua (kurtuluş) veya Yehoşua, milletinin samimi bir       2. Eskiden beri gelen bu (Tanrı kurtarıcıdır anlamında), hayranıyım. Memleketlerimiz inançların hayatta kalması için İsrail oğullarının Yehuda arasında mevcut olan asırlık olması gereken bazı özellikleri aşiretinden, yaşlı bir marangoz dostluk münasebetlerini bir kat gösterir. Olağanüstü bir doğum olan Yosef'in çocuk yaşta evine daha takviye etmek için hiçbir ve mucizevi hareketlerin aldığı ve sonradan ikinci karisi şeyden kaçınmayacağım.’’ sergilenmesi. olan, gene Yehuda aşiretinden sayısı çok azdır.

HAYALİ TANRILAR, GERÇEK HAYVANLAR

    Bu yönlere sahip olması sadece kendisini değil, aslında aynı özelliklerden muktedir olan diğer dinleri de kapsar. Mitlere uzun yıllar boyunca inan toplumlara rağmen bizim kabul etmememizin bir nedeni olmalı. Bu neden ise hayal ürünü ve gerçekçi olmayan imge ve simgeleri barındırmasıdır. 

14

Miryam'in (Meryem) oğludur. Yosef'in Meryem ile evlenmesi Meryem'in hamile kalmasından sonradır. Bu durum, Meryem'in İsa’ya bakire olarak hamile kalması söylencesine yol açmış ve onun Tanrı’dan hamile kaldığı inancına kanıt olarak sunulmuştur.”


parantez '18 bahçeye bırakılmış ve buraya bakmaları söylenmiştir. Fakat bazı yasaklar vardır ki Adem ve Havva kısa bir süre sonra bunları çiğnerler. Bir cezalandırma ve yeryüzüne atılma vardır. Aynı hikaye bu üç dinde de gözlemlenebilir. Bunun nedeni doğru olmasından ileri geldiği gibi bir kreasyonun üç farklı varyasyonları oldukları anlamına da gelebilir. Eğer dinlerin hepsi tamamıyla doğru olsaydı, tanrı neden 3 farklı çeşide ihtiyaç duydu? Bu önemli bir sorudur çünkü dinlerde bulunan zayıf noktayı ele alır.     İki grubunda insana verdiği Mükemmel olan 3 aynı din hem değere geldiğimizde de ortak noktalara hem farklı bakış benzerlikler görürüz. Mitoloji’de açılara sahiptir ve hepsi aynı insan yaratılışı genelde Zeus tarafından gönderilmiştir. tarafından verilen bir görev Burada mantık devreye girer ve olarak anlatır. Nasıl olduğu bu inançların tanrı tarafından konusunda ayrı beş çeşit fikir gönderilip gönderilmediği olsa da, insanların Zeus’un sorgulanır. Buradan da iki isteği üzerine izlediği yol açıktır. sonuca çıkabilir: Belirli yaratılış Belirli dönemlerde insanlar hikayelerine ev sahipliği yapan tapınaklara kapanmış ve adak bu dinler inandıkları tanrılar sunmuşlardır. Tanrılar, insanları gereğince farklıdır ya da hepsi onlara ihtiyaçları oldukları için insanların uydurduğu bir yaratmıştır. İnsanlarda tanrılara hikayenin farklı yorumlarıdır. Bu muhtaç oldukları için dinlerde Tanrı’nın insanlığı tapınmışlardır. Karşılıklı bir yaratma nedeni ise ona ihtiyaç ve anlayış söz tapınmasıdır. İsa’yı daha sonra konusudur. Hristiyanlıkta ve göndererek de en azından diğer benzeri dinlerde (İslam ve ibadet edenleri kurtarmayı Yahudilik) insanın yaratılışı hedeflemiştir. Tapınılma isteği Adem ve Havva’dan gelir. Adem bu iki inanç stilinde de  ve Havva Tanrı tarafından bir       Görüldüğü üzere kendisinde de bir çeşit yarı tanrı rolü vardır. Eski Yunan’da Zeus’un oğlu ve Medusa’yı parçalayan kahraman olarak bilinen Perseus, Yunan toplumunca uzun bir süre anılmış, saygı görmüş ve yüceltilmiştir. Tanrının oğlu olduğuna herkes inanmıştır. Daha sonra Kral olduğu içinde bir yönden de Kralların Tanrılardan geldiği inancını tetikleyen bir etkendir. Bu yönden aslında Hristiyanlığın kahramanıyla mitolojinin birçoklarının benzerliği vardır. 

15

mevcuttur. Aynı zamanda Yunan mitolojisinde de yeniden doğma ve iyi insanların elysium denilen cennet yansımalarına gittikleri görülür. Bu yönden de umut vererek aslında birbirinde farklı bu iki inanç benzerlik gösterir.  Aynı zamanda vurgu ve değerleriyle de benzerlik gösterirler: “İsa Düşünsel alanda gelişen ruh ve madde ikiliğine karşı, eylemsel alanda da ezenler ve ezilenler ikiliği gelişiyordu. Hıristiyanlık, yeni bir din kılığı altında eski Yunan’ın stoa felsefesini dile getiriyordu. Doğal yaşayışa dönülmeliydi. Musa’nın yarar ölçüsüne karşılık İsa, bu sağlamak üzere, yoksulluk ölçüsünü getiriyordu. Gerçek erdem yoksulluktaydı. Tanrı katına ancak yoksullar erişebilirdi. İnsan, kendisinin tanrısıdır. Her güne kendi derdi yeterdi. Yoksulluktan da öteye giden bir çeşit dilencilik, yüzyıllar boyunca, en büyük ermişlik, varılması gereken tek erdem sayılmıştır.” 


parantez '18

    İnanç bakımından bu kadar benzerlik gösteren bu eski unutulmuş ve yeni hala inanılan iki inancın birbirinden bu kadar ayrı bakılması ve birinin değerinden bahsedilirken diğerinin absürtlüğünün vurgulanması sadece yetersiz bilgi ve eksik analizden kaynaklanır. Bu nedenle Hristiyanlığın insanlığa verdiği değerle mitolojide işlenen değer birbirinde ayrılamaz çünkü bir çeşit yinelemedir.               Cennet ve Cehennem mahkumluğu da bu temel inançları acımasız kılan bir özelliktir. Eski hikayelerde ya da modern dinlerde görülebilen bu bakış açısı dinin kendisini sorgulamamıza neden olur. Varlığı geren sorgulayan bir toplumdan istenilen tek bir 

16

değere inanma zorunluluğu aslında toplumumuzu kısıtlayan ve iç kavgalara yol açıp ayıran bir gerçekliktir. Thales’in bir sözünde görüldüğü gibi “Felsefe, insan aklıyla dinsel inançların kavgasından doğdu.” bu çatışmalar ve kavgalar daha düşünceyi ve sorgulamayı getirmiştir. Felsefenin doğuşu dinin tamamıyla ortaya dökülüp ifşa olmasını sağlamıştır. Böylece iki grup elde ederiz elimizde şu anki topluma bakarken dinciler ve felsefeciler.

motive eden bir uyanı olduğu kabul edilmelidir. İnsanı rahatlatan ve şımartan bir lükstür. Makalenin başında da vurgulandığı gibi kesin bilgisinden emin olmadığımız inanç sistemlerinin vurguladığı cennet hayatı insanlığı rahatlatmak ve anlamlandırmak için konulmuş bir hedef olabilir. İnsanların düşünmeye başlamalarından itibaren karşılaştıkları neden boşluğunu dolduran bir simgedir cennet hayatına geri dönüş. Cennet ve cehennem fikri ayrıca bize bir       İnsanlığın aslında cennetten ayrıcalık hissi verir çünkü en geldiği ve itaatsizliği yüzünden sonunda bu iki seçenekle karşı yeryüzüne, bir deneme sürecine karşıya gelecek olan tek varlık gönderildikleri temel bir insanlardır. Bunun hayvanların orijindir üç ana din için. Yeryüzü irade yoksunluğundan geldiği hayatında başarılı olan ileri sürülür. Fakat bazı eski insanlar cennete dönmeye hak inançlarda ise (Afrika mitleri ve kazanacaklardır. Bu fikrin inanışları gibi) hayvanlarda insanı  insanlar kadar zekiydi ve iki 


parantez '18 grup birbirleriyle iletişim içindeydiler. Hinduizm inancında da reenkarnasyon vardır ki bu bir anlamda sıradaki hayatımızda hayvan olarak doğabileceğimizi gösterir. Bu son iki örnek hayvan ve insanı daha yakın gösterirken popüler dinler insanları yüceltir. İnsanlık tarihinde bu iki zıt düşünce de savunulduğu için şu düşünceye varılabilir. Bu özel durum insanın egosunu tatmin eder, hayvanlardan üstünlüğünü vurgular. Bakış açımıza göre aslında gideceğimiz yerin ayrımı olmayacağı düşüncesi de eşit derecede doğrudur.       Belirli bir raddeye kadar arınma ve bağışlanma düşüncesi kendini feda etmeyle 

uzun süredir ilişkilendirilmiştir. Eski toplumlarda kötü hava koşullarından ve kıtlıktan kurtulmak için  insandan hayvana kurbanlar verilmiştir. İskandinav mitolojisindeki, iyilik ve güzellik Tanrısı “Baldur”, Odin'in oğlu, 12 kişinin davet edildiği bir yemeğe sonradan gelen Loki’nin hilesi sebebiyle öldürülür. Bir inanışa göre Baldur, Ragnarok’la dirilerek geri gelecektir. Toplamda 13 kişinin bulunduğu son akşam yemeğinden sonra 12 + 1. karakter tarafından hile ile öldürülmesi sağlanan İsa ve İsa’nın dirilişi motifine çok benzer bu mit. Kendini feda ediş ve geri dönüş geçmişten günümüze yaygın bir motiftir, sadece modern inançlarla sınırlanamaz.

Budizm & Din “Budizm, din düşüncesinde bir adım daha ilerleme, engin evrenin varlığını anlamak ve açıklamak için Tanrı düşüncesinin gerekmediğini, bu anlama ve açıklamanın Tanrısız da yapılabileceğini ileri sürer.”     Budizm Tanrı inancı olmadan da yaşamın anlamlandırılabileceğinin kanıtıdır. Dört ana tek tanrı inancının uzak kaldığı bir konumdan doğan Budizm, Tanrı inancı dışında bir sistemle de insan psikolojisindeki eksikliğin, anlamlandırmanın doldurulabileceğini gösterir. Budizmin kurucusu Gotama şöyle demektedir: Bir şeye, duydunuz diye inanmayın, atalarınız inanmış diye inanmayın, ben söyledim diye inanmayın. Kendi kendinize duyduğunuz, denediğiniz, doğru bulduğunuz şeylere inanın. Buda’ya göre dört büyük gerçek vardır. Bu gerçekler şunlardır:        1.Istırap gerçeği. (Bizi kendilerine bağlayan bütün nesneler ıstırap vericidir).       2.Arzu gerçeği. (Istırabın kökü arzudur).

17


parantez '18     3.Istırabın yok edilmesi gerçeği. (Istırabın yok edilmesi ancak her türlü arzudan sıyrılmakla, Nirvanalaşmakla elde edilir).       4.Istırabın yok edilmesine götüren sekiz yol gerçeği. (Katıksız inanç, katıksız irade, katıksız söz, katıksız eylem, katıksız geçim araçları, katıksız çalışma, katıksız hafıza, katıksız düşünce). Gotama Buda (Buda, nura kavuşan, bilge, kurtarıcı anlamlarına gelmektedir), İsa gibi, sınıf ayrılıklarına bakmaksızın bütün insanları mutluluğa çağırmaktadırlar. Budizmin olumlu ve olumsuz erdem kuralları vardır.”       Budizm tanrıtanımaz ve bireysel huzuru, aydınlanmayı amaçlar. Tanrı’ya inanan bir insan tarafından garip karşılanabilecek bir sistem olmasına rağmen, dinin temel yarar ve nedenleri olarak sağlayabileceğimiz bütün noktaları kapsar, aynı raddede etkilidir. Bu da aslında aynı amaç uğrunda olmalarından doğan farklı görünseler de de tek tanrılı inançlarla bir benzerliğidir.

18

Paganlık, Din & Erdem

istiyoruz. Hayatı yorumlama üç tek tanrılı din dışında birçok “İ.Ö. VI. yüzyıl, ikisi Hindistan’da, şekilde de yapılabilir. Daha önce biri Çin’de üç tanrıtanımaz dinin de bahsedildiği üzere din, yüzyılıdır. Her üç din de insan insanlığın en iyisi için ise, insan erdemini amaç edinmekte, seçim yapmakta özgürdür. insan erdemine dayanmaktadır. Belirli bilge kişilerce Bu üç din, Jainizmin kurucusu oluşturulmuş sistemlere, tek Mahavira, Budizmin kurucusu tanrılı dinlere uyabilir ya da Gotama, Konfüçyanizmin seçimine göre kesin kuralları kurucusu Kong Fu Tseu erdemli, inanmayı seçebilir. Zekamız ve bilge kişilerdir.” irademizle ortaya çıkan bu paranoya ancak özgürlükle     Din insanlar için bir çözümlenebilir. sığınaktır. En basit genel tanım olarak moral bozukluğunda ya da kaybolma yolunda umut vermeyi amaçlar. Pagan dinleri ve erdemi orijin alan inanç sistemlerinde de aynı mantıktır. Bir arayışın sonucudur bu gruplar. Hayalin ve gerçeğin olduğu ayrımını yapacak bilgiye sahip olmadığımızda diğer inanç sistemleri için bir yorumda bulunmak haksız bir harekettir. İnanç sistemleri doğası gereği insanları orijin alır çünkü insanlar için yaratılmışlardır. İnsan üzerine odaklanır ve insanlığın en mutlusunu  gerçekleştirmeye uğraşırlar. Son yüzyıldaki gelişmeler ve bilimsel evrim sayesinde gerçekle hayal ürününü ayırt edebiliyoruz. Fakat aynı zamanda iyimser yanımızdan dolayı mucizelere inanıyoruz yahut da inanmak 


parantez '18 OSMANLI’NIN GENİŞLEMESİ NEDEN YARARLI OLMAMIŞTIR?

luşturduğu bir devlet haline gelmesine rağmen içerdiği milletleri izlediği asimile etme politikası ve kültürlerini baskılama çabası yüzünden Pelin Demirci milletlerin bir araya gelerek tekleşmesini engellemiştir. Bu     Osmanlı Devleti’nin büyük engelleme milletlerin kendi bir devlet olması, çoğu kaynak kültürleri için yararlı olsa bile tarafından devlet adına yararlı Osmanlı için uzun vadede ve avantajlı bir durum olarak zararlı olmuş ve pek çok millet görülmüştür. Ancak Osmanlı’nın bağımsızlık talep ederek sorunlarının çoğu, coğrafik Osmanlı’nın gücünü azaltıp olarak aşırı büyüklüğünden çöküşünü hızlandırmışlardır. kaynaklanmış ve Osmanlı yüzölçümünün dezavantajlarını       “Osmanlı, Kırım tarafına özellikle çöküş döneminde kadar Karadeniz Bölgesi'ni güçlü bir şekilde hissetmiştir. fethederek hem sınırlarını Bu makalede “Osmanlı’nın genişletmiş, hem de Rusya'nın genişleme politikası uzun aşağıya doğru ilerlemesini vadede etkilidir.” tezi engelleyerek kendini güvenceye çürütülecektir.  almıştır.” ve “Viyana’yı kuşatarak

sağlamışlardır. Fakat bu, Avrupa devletlerinin tepkisini çekmiş ve Osmanlı konusunda daha temkinli davranmalarına yol açmıştır. Viyana’nın kuşatılması ve Batı Avrupa’ya hâkim güç olunması ise siyasal etki bakımından Osmanlı’ya katkı sağlamış olsa da ileride yine Avrupa’dan çektiği tepkilerle Osmanlı’nın çöküşüne ve Kurtuluş Savaşı sonundaki işgallere zemin hazırlamıştır.

    “Osmanlı, farklı devletleri fethederek hammadde sağlamıştır ve fetihleri ekonomisine büyük ölçüde destek olmuştur.” argümanı ise basit bir oranlamayla çürütülebilir. Osmanlı’nın fethettiği bölgelerde merkezi Avrupa’daki en büyük hammadde olsa bile fetih       “Osmanlı Devleti genişlerken gücü etkisiz hale getiren Kanuni, sadece sömürmekle aynı şey Türkmenleri batı kesimine göç Fransa’ya yardım ederek Batı olmadığından Osmanlı ettirerek yeni fethedilen Avrupa’da belirleyici konuma himayesine fethettiği ülkelerde çıkabilecek olası gelmişti.” argümanları aslında bölgelerdeki insanları da isyanları engellemiştir.” bu bölgelerin fethi Osmanlı ve almıştır. Bu insanlar, yaşadıkları argümanı psikolojik açıdan Avrupa ülkeleri arasındaki bölgedeki hammaddelerle çürütülebilir. Çünkü hem düşmanlığı artırdığı ve geçimlerini sağladıkları için Türkmenler zorla göç ettirilmiş; getirdikleri ekonomik ve sosyal Osmanlı’nın tek yaptığı kendi hem de fethedilen bölgedeki faydalardan daha çok kendine yeten bir bölgeyi ailelerin kültürleri bastırılmış uluslararası ilişkilerde zarar hâkimiyeti altına almaktır. Hatta olduğundan iki grup da devlete getirdikleri ne sürülerek aldıkları bölgelerden kendi karşı cephe alacaklardır. çürütülebilir. Kırım’a kadar olan kendine yetemeyenler bile Osmanlı böylece aslında daha fetihler Osmanlı’nın bulunmaktadır. Bu göz önüne fazla yeri hâkimiyetine almaya Karadeniz’in kontrolünü ele alınırsa Osmanlı’nın çalışırken içerdiği milletlerin geçirmesine yardım etmişler ve ekonomisinin yeni fethedilen devlete bağlılığını düşürmüştür. oradaki ticaretin büyük bir bölgelerden fayda sağlamadığı – Aynı zamanda birçok milletin o kısmını elde etmesini  veya sağlayamadığı – 

19


parantez '18 örülebilir.     “Osmanlı'nın genişlemesi yerel halka moral vermiş ve Osmanlı'nın gücüne duydukları güveni arttırmıştır.” argümanı da ülkenin genişlemesine rağmen iç sorunların devam etmesiyle çürütülebilir. Çünkü halkın Osmanlı’nın genişlemesinden doğan yönetimsel ve kaynaksal sorunları Osmanlı’nın yaptığı fetihlerden doğan güvenlerini altüst etmiştir. “Zira alacak davaları dışında, görevli grubu hakkında Divan’a gönderilen şikâyetlerin büyük bir kısmı, görevi suistimal ve yetki tecavüzü alanına giren suçlar olduğu tespit edilmiştir.”  alıntısında da görüldüğü gibi yönetimde görevi suistimal büyük bir sorundur ve halkın devletin uzak yerlerdeki fetihlerine sevinmesini engellemiştir çünkü halka yakın yerlerde devlet düzgün işlememektedir. Halk da uzağında olan fetihlere değil hemen yanı başında olan görevi kötüye kullanma vakalarına dikkat etmektedir.       “Genişleme politikasıyla alınan Kudüs, uzun vadede jeopolitik konumundan dolayı Osmanlı'ya büyük fayda sağlamıştır.” argümanı Kudüs’ün teolojik öneminden 

20

dolayı geçersizdir. Çünkü birçok dinin beşiği olan Kudüs’ü ele geçirmek, Osmanlı’yı ateşin altına sürüklemiştir. Hem Yahudi hem de Hıristiyanların kutsal şehri olan Kudüs’ü almak Haçlı Seferleri’nden beri süregelen dinler arası çatışmayı artırmıştır. Sonradan Kudüs’e yapılan camiler de Yahudi ve Hıristiyanların tepkisini çekmiştir.     “Osmanlı'da bilim, fetihlerden dolayı kültürel etkileşimle gelişmiştir.” argümanı Osmanlı Devleti’nin bilim konusundaki tutuculuğuna bakılarak çürütülebilir. Osmanlı, gayrimüslim bilimcileri hor görmekle kalmamış; bilimsel 

gelişmeleri de dini nedenlerden dolayı geri çevirmiştir. “Gutenberg matbaayı keşfetmiş İncil her dilde basılmaya başlanmış, ancak Osmanlılarda egemen olan din adamları, Kur’an basılınca kitap olma özelliğini kayıp edeceği gerekçesi ile matbaaya karşı çıkmışlardır.” alıntısında da görülebileceği gibi birçok bilimsel gelişmenin önünü din kapatmıştır ve fethedilen yerlerden bilimsel olarak kaynak edinilememiş, edinilmemiştir.       “Osmanlı'nın genişlerken fethettiği ülkelerdeki milletleri asimile etmesi ona uzun vadede yarar sağlamış, çünkü ülkede herkesin tek millet gibi 


parantez '18 hissetmesini sağlayarak Osmanlı milliyetçiliğine bir kapı açmıştır.” argümanı ise Osmanlı’nın çöküşü dikkate alınarak çürütülebilir. Bu argümanda varsayılan, halkların asimile olmayı kabul etmeleri ve/veya karşı çıkmamalarıdır. Ancak halklar asimile olmaya karşı çıkmış ve Osmanlı içinde kendi kültürlerinin bastırılmasına izin vermemişlerdir. Osmanlı içinde yer alan Sırplar gibi çoğu halk kendi geleneklerini ve dillerini korumaya devam etmişlerdir. Çöküş döneminde, Fransız İhtilali’nden doğan milliyetçilik akımının revaçta olduğu zamanlarda Osmanlı içindeki milletler de kendi milli kültürlerini kaybetmediklerinden bu akımdan etkilenerek bağımsızlıklarını ilan etmek istemişlerdir. Osmanlı’nın 500 yıl boyunca himayesinde bulundurduğu Sırplar bile milliyetçilik akımından etkilenmişlerdir. Bu yüzden Osmanlı’nın milletleri asimile etmeye çalışması sonuç vermemiş, hatta çöküşünde büyük oranda etkili olmuştur. Osmanlı yine genişleme politikasından zararlı çıkmıştır.     “Osmanlı’nın genişlemesi yönetim kalitesini etkilememiştir.”  argümanı da 

21

mantıksal olarak yanlıştır. Osmanlı’nın yönetim birimi her sınırına eşit uzaklıkta olsa bile sınırları merkezden fazla uzakta olduğundan yönetimin etki alanı tüm sınırlara ulaşmamaktadır. Genişledikçe Osmanlı’nın bütün topraklarını kontrol etmesi zorlaşmıştır. Aynı zamanda ordusu fethettiği topraklarla aynı oranda büyümediği için askeri olarak da fethettiği topraklar üzerinde hâkimiyet kuramamıştır.       Sonuç olarak “Osmanlı’nın genişleme politikaları uzun vadede etkilidir.” tezinin yanlışlığı, sayılan argümanların çürütülmesinden dolayı kanıtlanmıştır.

ADEM İLK İNSAN MIDIR? Caner Deniz Çetin     Adem’in ilk insan olduğunu savunan başlıca kişiler din adamları ve doğru olduğunu kabul ettikleri kutsal kitaplar olarak nitelendirdikleri kitaplardır. Ancak bu konuda yaşanan sorun, çoğu insanın sorgulama gereği bile duyulmadan bu bilgilerin doğru olduğunu kabul edip insanlara tek doğru gibi yayılmasıdır. Bunun sorgulanması gerektiği kısaca yine kitaplara göre var ve tek olduğu iddia edilen Tanrının, bize bu bilgileri doğrudan değil içimizden elçiler seçerek göndermesidir. Varsayalım ki Tanrı gerçek değil, o zaman bu kitaplar ve dinler tamamen birbirini sözlerini takip eden hatta birbirinin hemen hemen aynı şeyleri söyleyen insanlar tarafından kendine yancı toplamaya çalışan insanlar tarafından ortaya atılan kurmacalar olduğudur ve doğruluğu kanıtlanamaz. Bu sebeptendir ki var olan kitabı çürütmek içindeki bilgileri de yanında çürütecektir. Var olan kitaplarda Adem ve yaratılış ile ilgili şu sözler denmektedir.


parantez '18

    Kur’an da demektedir ki “ Ant olsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmiş balçıktan yarattık.” Siz kendinizin toraktan yaratılmış olduğumuzu kabul etmemiz mantıklı değildir. Toprak kestiğiniz zaman veya böldüğünüz zaman kanar mı veya acı çeker mi? Çekmez, bunu bilme sebebimiz ise toprak kendisi olarak canlılık gösteremez. Kısaca iki maddenin de temel yapı taşı atomdur. Ancak toprağı oluşturan hücreler yoktur aksine insan hücrelerden oluşmaktadır. Eğer insanı topraktan yapılmış olarak göstermemiz gerekirse kurabileceğimiz tek bağlantı yapı taşlarının atom olduğudur. Bu bakış açısıyla ilerlediğimiz zaman insanın içinde var olan elementlerden yapısı gaz ve sıvı olanları dışlamış aynı zamanda tüm evrenin de kuru topraktan yapıldığını doğru varsaymamış 

22

bilen Tanrı insanın ölmezse ne yapacağını da bilir. Böylelikle Tanrı'nın önceden her şeyi  bildiği her insanın ne yapacağını bildiğini söyleyebiliriz. Herkesin ne yapacağını bilen ölümünü seçen kişi neler yapabileceğini aynı zamanda seçebilir. O zaman neden kendine isyan eden milyarlarca varlık yaratsın. Yaratması mantıklı değildir. Bir başka bakış açısıyla konuya bakıldığı zaman, insanların gerekmektedir. Tamamen topraktan yaratılmış bir evrende ölümlerinin önceden bilinmesi mümkün değildir çünkü siz yaşadığınızı hayal ediniz. hayal karşınızdakine 10 yıl ömrü ediniz çünkü yaşamıyorsunuz olduğunu söyleyebilirsiniz ama ve var olmayan bir durumu karşınızdaki ertesi gün bir ancak hayal ederek kazaya veya cinayete kurban anlayabilirsiniz. gidebilir. Bir anda kendi kafasına estiği için intihar eden       Kur’an da bahsedilen bir başka konu ise ölüm zamanının insanlar. hepimizin ne yaptığını bilen ve seçen tanrı neden bir yaratıcı tarafından tayin seçerken günah olduğunu edilmesi, önceden söylediği intiharı seçer. kendiyle belirlenmesidir. Mantık niye çelişir. Kendiyle çerçevesi içinde sağlıklı bir çelişmemelidir çünkü kusursuz insanın doğduğu olup her şeyin en iyisi olduğu zaman kaç yıl yaşayacağını iddia edilen kişi odur.  bilemeyiz veya seçemeyiz. Yani   bu bilgiye veya yeteneğe sahip Yine Kur’an da demektedir ki olmak insanüstü bir varlığın “Sizi topraktan yaratması da sahip olduğu bir güçtür diye Onun ayetlerindendir. Sonra siz yorumlanabilir. Var olan inançlarda bu yetenek veya bilgi birer beşer olarak yeryüzüne yayılırsınız.” Bu ayet doğrudan Tanrının bir yeteneği olarak Evrim teorisi ile çelişmektedir geçmektedir. Ancak birinin ne diğerleri gibi. Evrim teorisinin zaman öleceğini seçen kişi onu kabul çoğu insan tarafından öldürmeyi seçen kişidir kısaca kabul edilmemesi doğrudan onu çoktan öldürmüş kişidir. dine uymuyor oluşundandır. Ölüm tarihini seçecek kadar  Ancak en basitinden, insanların 


parantez '18 çeşitli boyutlarda olduğu bir gerçektir ancak herkesin ortak atası olduğu düşünülecek olursa herkesin dış görünüşleri birine benzer olmalıdır. Buda yayıldığını öne sürdüğü insanların hepsinin tek bir noktada ortaya çıkıp sonradan yayıldığını göstermektedir. Evrim teorisi ise başta olan canlıların zamanla evrilip farklı insan türlerini ortaya çıkardığını söylemektedir ve bu çeşitli yerlerde yaşayan farklı fiziksel özelliklere sahip insanların varoluşunu daha iyi açıklamaktadır.     “Adem cıvık çamurdan yaratılmıştır.” denmektedir Kur’anda. Bu ayette sanki insan bir sanat eseri bir vazo veya testiymişçesine ele alınmış 

23

kısaca alt tabaka olduğu belirtilmiştir. Sanatçı-sanat ilişkisinde üstün olan sanatçıdır. Günümüzde yapay zeka sayesinde düşünebilen robotlar yapılmaktadır ve bu teknoloji ilerlediği zaman aynı insanlar gibi irade sahibi robotlar yapılabilecektir. Bu da insanları korkutmaktadır çünkü yarattıkları şey kendi yerlerini alacaktır. Tanrı içinde aynı şey söz konusu olabilir çünkü irade sahibi bir varlığın irade sahibi bir başka varlık yaratması yaratılan varlığın yaratana karşı isyan başlatması ile devam edip son bulabilir.       “Ki o yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı yaratmaya çamurdan başlayandır.”

demektedir bir başka ayette. İnsanı şimdiye kadar sadece çamurdan yarattığını iddia eden kitap neden şimdi yaratmaya çamurdan başlayandır demektedir. Belki de kitabın kendisine indirildiğini iddia eden kişi o ana kadar bu bilginin farklı yönlerde yorumlanabileceğini biraz geç fark etmiş ve baştaki maddeleri tanrı yanlış söylemiş diyip değiştirmektense sonradan eklemiştir. Bu da kitabın her şeyin üstünde bir varlık tarafından insanlığa gönderilmesi olayındansa kitabın bir insan tarafından uydurulmuş olabileceği olasılığını ortaya çıkarmaktadır.       “Hz.Adem insan misalinin ilk örneğidir.” demektedir Kur’an da. düşünüldüğü zaman ilk insan Adem olduğu zaman ve yanına sonradan gönderilen Havva adlı kadının tüm insan ırkını oluşturduğunu düşündüğümüz zaman bir insanın sahip olduğu kapasiteden çok daha fazla çocuk yapmaları gerektiği sonucuna varmaktayız. Çünkü "1" den başlayıp şu anda bulunduğumuz 7 milyara tahmin edilen süre içerisinde ulaşmamız çok zordur en azından bunu tek bir kökten yapmak imkansızdır. Ancak birden fazla bölgede evrilen birden fazla 


parantez '18 insan türü var olduğu düşünüldüğü takdirde bu sayıya daha rahat bir şekilde ulaşılabileceği anlaşılmaktadır. Kısaca ilk insanı Adem olarak aldığımız zaman şu anki dünya nüfusuna ulaşmamız ciddi manada zordur.     “İnsanlar bir kişiden Hz. Adem'den yaratılmıştır.” denmektedir Kur’an da. Bütün doğal şartlar ve vahşi hayvanlar yemek arayışındayken o kadar düşük miktarda olan insan nüfusuna zarar vermemiştir  demek zorunda kalıyoruz. Eğer zarar verselerdi; şu anda bizim varlığımızı sürdürmemiz için zamanında hayatta olması gereken ilk insan Adem, av olup bir başka hayvan türünün yemeği olmuştur bu da dünya da tek başına bir insanın bulunmasının neredeyse imkansız olduğunu göstermektedir özellikle de o günün şartlarıyla. Ayrıca kitapta geçtiği üzere Tanrı, Adem’e bütün bilmesi gerekenleri öğretti dünyada kendi başına yaşayabilmek için o zaman neden Adem öldükten sonra devamı getiren nesiller sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi sıfırdan toplayıcılıkla yaşamaya başladı.       “Başta tanrı yeryüzünü ve göğü cinler için yaratmıştır ancak adem cennetten

24

kovulunca yeryüzünü ve göğü baştan düzenleyerek Adem’in hilafetine vermiştir.” şeklinde bir söz vardır Tevrat kitabında. Cinler gerçekte var olduğu kanıtlanmamış, büyük ihtimalle sadece kurgulanmış varlıklardır. Öbür türlü neden bir varlık kendilerine verilmiş bir gezegen varken neden onun değiştirilip başka bir canlıya devredilmesine sessiz kalırlar ki. Farklı bir bakış açısıyla baktığımız zaman ise her gezegeni ve dünyayı yarattığı söylenen tanrı neden cinleri ve insanları başka dünyaları koymadı ki yapacak gücü mü yoktu. Bu kısaca cinlerin aslında olmadığını göstermektedir. ayrıca başka bir canlıyla dünyamızı paylaşsak eminim bunun farkında olurduk mesela hayvanlarla paylaştığımızın farkındayız.  

    “Rab tanrı Ademi topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi.Böylece Adem yaşayan varlık oldu.” demektedir Tevratta. Kendisinin canlı sınıfına koyulmadığını bildiğimiz tanrı nasıl olurda birinin burnuna yaşam soluğu üfleyip ona hayat verebilir bu bir heykel tıraşın heykeline üfleyip onu hayata geçirmesi gibi bir şeydir. Mantık çerçevesinin dışında gerçekleşen bir olaydır. Canlı yaşamı yaratan yaratıcı bu kadar basit ve tek bir kişi tarafından yaşamı yaratması mantıklı değildir.       “Hz. Adem  ve Havva yasak meyveyi yedikten sonra yeryüzüne indirildiler. Cennet gibi bir hayattan daha zor şartların hüküm sürdüğü bir dünya hayatı yaşamaya başladılar.” şeklinde söylemektedir Tevratta.  Affedici olduğu öne sürülen


parantez '18 tanrı, neden yasak meyveyi yedikleri için onlara böyle bir ceza vermiş olabilir veya insanlığı zor şartlarda yaşamaya neden zorunlu tutmuş olabilir. sonuçta dinde Cennete gidebilmek için üst sınıf bir insan olmak değil iyi bir insan olup ölmek yeterlidir o zaman affedici olduğu iddia edilen tanrı neden kötü davranış hakkı tanımıştır bize ve eğer affediciyse neden ceza vererek bize cehenneme yollamaktadır. Tanrı kendisiyle çelişmektedir.

İnsanların evrimsel adaptasyon OSMANLI DEVLETİ VE geçirdiğini göz önünde TÜRKİYE CUMHURİYETİ bulundurursak. Kitaplarda yazılan eşit insan durumu TARİH ÖĞRETİMLERİNİN ortadan kalkar ve insanlık şuan İNCELEMESİ önceki halinden daha üstün bir ırk haline gelir. Bu bahsedilen mahşer anlayışını ve mahşer Barış Yıldırım anlayışındaki eşitliği ortadan kaldırır. Ayrıca insanların evrimleştiği düşünülen türün de     Halk içinde ortak bir tarih varolduğuna dair kanıtlar algısı oluşturma gereksinimi bulunmuştur. Bu tür olan moderndir. Ortak bir tarih algısı Cromagnon’un homo türleri oluşturmak ise sistemli olarak en ortaya çıktıktan sonra verimli biçimde tarih dersinin nüfusunda azalma sonrasında zorunlu eğitime konulması ile      Günümüzdeki gelişmiş yok olma görülür. Bu durumda gerçekleşmiştir. Batılı modern teknikler kullanılarak evrenin 15 evrimsel adaptasyonu savunur. trendlerin Osmanlı’ya da milyar yıl önce gerçekleşmiş sıçraması ile Osmanlı hem kendi olan büyük patlama sonucuyla      Sonuç olarak ilk insanın ideallerini yaymak için hem de oluştuğu sonucuna ulaşılmıştır. Adem olduğunu iddia eden ilahi doğrudan doğruya Batı karşısında Ayrıca yine aynı teknikler dinlerin bilgi kaynağı olan bir kimlik oluşturmak için bu kullanılarak dünyamızın kitaplar kendi içlerinde ve toplumsal mühendislik silahını günümüzden 5 milyar yıl önce kitapların onun sözü olduğunu kullanmıştır. Ancak modernliğin oluştuğu sonucuna iddia ettikleri Tanrı kendisiyle ithal edildiği Osmanlı Devleti’nde ulaşabilmekteyiz. Bu teknikler sürekli çelişmekte ve insan toplum algısını belirleyecek tarih aynı zamanda bize dünyadaki mantığının dışında bilgiler öğretimi değiştirilmek, oynanmak ilk protein yapılı canlının da 3.7 ortaya atmaktadır. Mantıklı zorunda kalmıştır. Bu yazıda 2. milyar yıl önce ortaya çıktığı düşünüldüğünde öne Meşrutiyet sonrasında ve ortaya çıkmıştır. Bu verilere sürülebilecek daha mantıklı Cumhuriyet dönemindeki tarih dayanarak ilk insan türünün teoriler olacağı sonucuna öğretimi üzerine olan yaklaşık olarak M.Ö. 200.000 ulaşılacaktır bunlardan biri de değerlendirmemi sunacağım. Bu yıllarında ortaya çıktığı Evrim teorisidir ve insanlığın Tek değerlendirmeyi yaparken düşünülmektedir ve bu bir insandan çıkmadığının bir öncelikle o zamanın tarih düşünülen insan bizim şuan kanıtı olarak gösterilebilir. öğretimini özgül yapan nedenleri olduğumuz insan yapısından Kısaca yanlış olduğunu ve de kendisi üzerine çok farklıdır ve bu sebeple rahatlıkla söyleyebileceğimiz konuştuktan sonra iki tarih insanların evrimsel adaptasyon kitaplar dışında hiçbir yerde öğretim biçimini kendi aralarında geçirdiği sonucuna ulaşılır.  savunulmayan bir bilgi olan kıyaslarken eksikliklerini ve  Adem ilk insandır tezi yanlıştır.

25


parantez '18 amaçlarına uygun düşüp düşmediklerini anlamaya çalışacağım. Bu dönemlerin tarih öğretimlerini anlayabilmek için tarih öğretiminin Osmanlı Devleti için ortaya çıkışını da ayrıca inceleyeceğim.       Devlet-i Aliyye’de tarih dersi 1869’da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile ilkokul seviyesinde öğretilmeye başlanmıştır. Sultan Abdülhamid devri boyunca anlatım hanedan merkezli, Osmanlıcı ve İslamcı olmuştur. Ancak inceleyeceğimiz döneme yaklaşırken, 2. Meşrutiyet’in ilanı ile İttihat ve Terakki dolaylı iktidarı tarih öğretiminin ideolojisini - resmi ideolojiyideğiştirmiştir. Hanedan merkezli tarih anlatımı yerini “Türk” öznesi merkezli anlatımlara bırakmıştır. Bu değişimin nedeni hem Batı uygarlıklarının Doğu’yu çağdaşlıktan itmeye çabası hem de dünyadaki ulus devlet olma trendinin Osmanlı Devleti üzerinde bıraktığı baskı olabilir. Bu baskının incelenmesi neden tarih anlayışının 2. Meşrutiyet sonrasında daha ulusal bir temele yanaştığını anlatabilir. Öte yandan bunun üzerinde Cumhuriyet dönemi tarih anlayışını incelerken daha fazla duracağım. Bu noktada elimizde olan 2. Meşrutiyet 

26

öncesinde ve sonrasında tarih öğretimi biçiminin devlet eliyle dünya koşullarına göre değişime uğradığıdır. Bu değişim 2. Meşrutiyet sonrasında tarih öğretimini hanedan merkezli olmaktan çıkarıp “Türk” merkezli hale getirmiştir.     Cumhuriyet’in tarih anlayışına baktığımızda Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden marjinal bir farklılık göstermez. Daha doğrusu, beklenen değişikler haricinde mantıki çerçevesinde herhangi bir oynama yapmaz. Bu dönemin  amaçlar uğruna formüle tarih anlatımı için yapılan edilebildiği görülür. Bu formülün araştırmalar daha fazlalıkta başlıca unsurları Türkçülük ve olmakta olup, tarih “Milli Devlet” fikirleridir. anlatımındaki bu değişim Toparladığımızda Türk Tarih isteğinin 2. Meşrutiyet’ten Tezi’nin ve genel olarak süregelen -süre getirilmek Cumhuriyet dönemi tarih zorunda olan- olduğu anlayışının açık bir biçimde dünya söylenebilir. Neticede trendlerinin bir ürünü olduğunu Cumhuriyet’in kuruluş zeminini ve aynı trendlerinin daha erken de 2. Meşrutiyet zamanının ve başarıya imkan bulamamış bütünsel koşullarında aramak halinin 2. Meşrutiyet tarih anlayışı mümkündür. Cumhuriyet olduğunu çıkartabiliriz. döneminin 2. Meşrutiyet sonrası dönemden başlıca        Değerlendirmemi tam farkını 2. Meşrutiyet’in hem anlamıyla ortaya koymadan önce siyasal hem de imkan olarak şuana kadar ortaya konulanları sekteye uğratılması oluşturur. toparlamak niyetindeyim. Tarih Bu fark nedeniyle Cumhuriyet öğretiminin varoluşu doğrudan döneminde 2. Meşrutiyet doğruya politiktir. değerlerinin kurumsallaştırıldığını ve istenilen tarih anlayışının aynı 


parantez '18     Bu öğretimin politik olduğunu hem Osmanlı’da ilk uygulanma sebebinden, hem de iktidar değişimi ile tarih öğretiminin değişiminin paralelliğinden çıkartabiliriz. Bunun yanında Devlet-i Aliyye’nin etkisinde bulunduğu koşullar Cumhuriyet dönemine de taşmıştır: tarih öğretiminin siyasal bir araç olduğunu ve de 2. Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet döneminin benzer tarih anlayışlarına sahip olduğunu gözlemlediğimizde bu tarih anlayışlarını ortaya çıkaran koşulların da benzer olduğunu çıkartabiliyoruz. Ek olarak yalnız tarih anlayışı böyle bir geçişi işaret etmez, süregelen temel değerlere ve aynı zamanda Cumhuriyet’te eksik olan ancak 2. Meşrutiyet’inin ilanı sırasında çıkan vergi isyanlarıyla reformcu gruba halk desteğini gördüğümüzde, Cumhuriyet doğal bir sürecin içine oturmuştur. Böylelikle 2. Meşrutiyet ile Cumhuriyet arasındaki temel farklılığın belirli bir süreç eksikliği olduğunu iddia edebiliyoruz. Gerçekten Cumhuriyet dönemi tarih anlayışının referans noktası olarak Türk Tarih Tezi’ni incelediğimizde bu tezin hem iç stabiliteye hem de dış pazarda yeni Türkiye’nin imajını iyileştirmek amaçları olduğu söylenebilir. Lakin imaj kaygısı  

27

Tercüme Bürosu’nu kuruluşu ile Cumhuriyet arasındaki temel farklılığın belirli bir süreç eksikliği olduğunu iddia edebiliyoruz. Gerçekten Cumhuriyet dönemi tarih anlayışının referans noktası olarak Türk Tarih Tezi’ni incelediğimizde bu tezin hem iç stabiliteye hem de dış pazarda yeni Türkiye’nin imajını iyileştirmek amaçları olduğu söylenebilir. Lakin imaj kaygısı Tercüme Bürosu’nu kuruluşu ile 2. Abdülhamid’e kadar izlenebilir. Öte yandan iç kaygılardan nasıl kurtulunacağı esasında farklılığı oluşturur. Nihayetinde tarih öğretiminin en temelinde bir araç olduğu ve bu aracın kullanımının Tanzimat sonrasında ve 2. Meşrutiyet sonrasında köktenci bir biçimde değiştiği sonucuna varılabilir. Bu noktada Tanzimat’ı 2. Meşrutiyet’ten ayıran en önemli nokta Tanzimat sonrası dönemde hanedan dışı tarih 

anlatımının sakıncalı olduğudur. Bu dönemde dünya tarihi anlatılmaz çünkü ulus devlet olmak, milliyetçilik, ayrışmacılık gibi adlandırabilecek akımların teşvik edilmesi Osmanlı Devleti tarafından istenmeyen bir durumdur. Tanzimat sonrası dönem tarih öğretiminde sadece ve sadece hanedandevlet anlatılarak bir aidiyet kazandırılması hedeflenirken 2. Meşrutiyet sonrası aidiyet merkezi Türkçülük olurken tarih öğretimi sislendirme politikasına girmiştir. Demek oluyor ki devlet dünya tarihini parça parça ve kendine yarar sağlayacak şekilde anlatmıştır. İki dönem için de ilgi çekici bir nokta ise, bu dönemlerdeki tarih kitaplarının Fransız tarihçilerinin çevirisi olmasıdır. Şark odaklı olmayan tarihçileri şark odaklı daha da özel olarak Türk odaklı yapmaya çalışmak ise toplama bir tarih oluşturmuştur. Bu da 


parantez '18 günümüze değin izlerini sürebildiğimiz Türk ve milli kahramanlık mitlerine dönüşmüş ve bu dönüşüm özündeki zorlamalık gereği kanıtsız iddiaları halk nezdinde yaygınlaştırmıştır. Bu durumda bu tarih anlatım biçimini değerlendirirken görülen en büyük handikap bu tarih öğretiminin tarihi kirletmesidir. Öte yandan kısa dönemli faydaları oldukça boldur ki bunların en başında Türkiye’nin çalkantılı da olsa devamlılılığı gelmektedir. Ancak çatısı Türklük olan bu milli devlet, tarih öğretimi de bu kulvarda olduğundan daha liberal bir anlayışa mahal vermeyerek ulus devletlere parçalanmayı da zorunlu kılar. Günümüz Türkiye’sindeki hak arayışları bir asır önce Cumhuriyet’i kuran rejimin günü kurtarma kaygılarının doğrudan sonuçlarıdır. Öte yandan Tanzimat sonrası tarih öğretimi kendi amaçlarına denk düşememiştir. Bu tarih öğretim tarzı devlet içi birliktelik sağlamak gayesine sahip iken kendini yücelten ve dünya devinimlerine uzak kalan bir müfredat içinde realist olmayan bir izolasyon sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu izolasyon halk tarafından kırılmasa bile aydın kesim tarafından kırılmış ve halkın devlet eli dışında bilinçlendirilmesine ve

28

güdülmesine bir noktada katkısı bulunmuştur.        Burada tekrardan üzerinden geçilmesi gereken nokta ise tarih öğretiminin etkilerinden çok da elle tutulur bir şekilde bahsedemeyeceğimiz, ancak tarih öğretiminin şekillenmesinde iktidarın kendini sürdürmek isteğinin temel olduğu, ve çok daha kesin bahsedilebileceği. Öte yandan tarih öğretim politikaları iktidarın genel politikasına karşın da önemli ipuçları sunuyor olabilir. Bu durumda tarih öğretiminin sonuçları bir noktaya kadar iktidarın hem dış güçlerle hem de iç muhalefetle rekabetinin bir göstergesi olabilir. Bu yazıda, Tanzimat sonrası tarih öğretimi referans alınarak 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyet tarih politikalarının değerleri ve bunların ne gibi somut sonuçlar doğurduğunu gösterdik. 

KIZILDERİLİLER VE TÜRKLERİN İLİŞKİSİ Şafak Tan Yeğen     Türkler yüzyıllar boyunca Orta Asya’da at sürmüş, çadırlar kurmuş bir toplumdur. Birçok devlet kurmuş ve birçok savaş yapmışlardır. Bazen çok güçlenip esir almış bazen ise güçten düşüp esir alınmışlardır. Kızılderililer ise Amerika kıtasında yüzyıllarca kimseden habersiz yaşamış ancak Amerika’nın Avrupalılar tarafından keşfi ile ortaya çıkmış bir toplumdur. Birçok farklı kabileler halinde yaşamış ve farklı kültürler oluşturmuşlardır. Ancak Türkler ile Kızılderililer arasındaki birtakım benzerlikler aklımıza bu iki toplumun akraba olabileceği ihtimalini getirir. Her ne kadar farklı coğrafyalarda yaşamış olsalar da arkeolojik kanıtlar onların akraba olma ihtimalini destekler.       Kızılderililere “Kızılderili” denmesinin sebebi derilerinin  renklerinden kaynaklanmaktadır. Modern Türk toplumuna bakıldığında ise bu kızıl deri görülmez. Bu yüzden de Kızılderililer ile Türklerin herhangi bir yakınlığı olamayacağı söylenir. Ancak Türkler ile Kızılderililer’in 


parantez '18 yakınlığı modern Türkler’den çok eskilere dayanmaktadır. Eğer Orta Asya’da yaşamış eski Türk toplumlarının resimlerine ve şu an hala orada yaşayan torunlarına bakarsak Kızılderililer ile neredeyse aynı deri rengini görürüz. Aslında bu onların akraba olamayacağını değil tam aksine olduğunu gösteren özelliklerden biridir.       Milattan yaklaşım 15 bin yıl önce Amerika kıtasına geçtiği düşünülen insanların Amerika’ya neden geçtikleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ancak nasıl geçtikleri yapılan araştırmalarla kanıtlanmış sayılmaktadır. Günümüzde yakın ve sığ kesimleri bulunan Berin Boğazı o dönemlerde deniz seviyesinden yüksekte bulunmaktaydı. Bu yüzden herhangi bir dağ yolundan farkı olmayan geçişi geçtiklerinden habersiz olan birtakım insan tüm Alaska’yı da aşarak yüzyıllar içinde Amerika dediğimiz bölgeye yerleşti. Arkeolojik kazılar da bu iddiayı desteklemekte ve onaylamaktadır.

de birçok farklı anlamda isim bulunmaktadır ancak bu isimler Kızılderililer ile çok fazla bir benzerlik göstermez. Yalnız günlük konuşma dili bakımından bakacak olursak birçok kelime benzerlik göstermektedir. Bu kelimeler günlük hayat için olmazsa olmaz çok önemli kelimelerdir. Yani bu kelimelerin tesadüf eseri benzemesi çok düşük bir ihtimaldir. Bu kelimelerin benzerliği ancak ortak bir dil kökünden geldikleri kabul edilerek açıklanabilir. Ortak bir dil kökü olduğunu kabul etmek için de Kızılderililer’in aslında göçmen Türkler olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz.

    Kızılderili toplumunda gözümüze birçok “değişik” olarak nitelendirebileceğimiz isim çıkar. Bu isimlerin Kızılderili       Türkler’in Amerika’ya göç dilinde kendilerine özgü ettiği dönemler MÖ 20 bin ile 15 anlamları vardır. Eski Türkler’de  bin arası yıllardır. Bu yıllarda 

29

Türkler küçük kabileler halinde yaşamaktadır. Avcı toplayıcılıkla yaşamlarını sürdürmektedirler. Kendilerine ait arazileri yoktur. Malları ise iki at sırtına sığabilecek kadardır. Bu yüzden o dönemlerde düşman kavramı gelişmemiştir. Onlar için tek düşman yırtıcı hayvanlardır. Diğer kabileler onların düşmanı değillerdir. Hatta çoğu zaman aynı dine inandıkları ya da kültürlerinde ortak bir nokta olduğu için dost bile olmuşlardır. Birlikte daha büyük hayvanları avlamışlardır. Hatta bazı zamanlar bu av yolculukları iki kabilenin birleşmesi ile sonuçlanmıştır.     Düşman kavramının bulunmadığı o dönemlerde yolda başka bir kabile ile karşılaşmak göçmenler için bir 


parantez '18

düşmanlık halinde olduğunu düşünür. Ancak bu durum MÖ 15 bin gibi bir tarihte öyle değildi. Az önce bahsettiğim gibi düşmanlık kavramı henüz gelişmemişti. Herkes avcı toplayıcıydı ve bu yüzden göçmen yaşıyorlardı. Sanıldığı gibi Çinliler doğuda, Türkler batıda değildi. Bu yüzden Amerika tarafına (doğuya)    Herkesin avcı toplayıcı göçen Türkler düşman olduğu o dönemlerde daha toprakları üstünden geçmek devlet kavramı oluşmamıştı. zorunda değildiler. Çünkü İnsanlar kabileler halinde dolaşıp avlanıyor ve toplayıcılık ortada ne bir düşman ne de yapıyordu. Kimse daha tarım ne onların toprağı sayılabilecek bir alan vardı. Doğuya göçmek demek bilmiyordu bile. Yabani sanılanın aksine düşmanlarla olarak düşündükleri bitkileri evcilleştirip belirli bir alan içinde savaşarak gerçekleşmemiştir. büyütmeyi bırakın sadece tek bir arazide bir mevsimden fazla       Anlattığım gibi Türkler’in Bering Boğazı’nı geçip kalmayı hayal bile Amerika’ya varması Tarım edemiyorlardı. Çoğu insan Çin ile Türk kabilelerinin sürekli bir  Devrimi’nden binlerce yıl önce      sorun değildi. Zaten kabileler göçmen yaşadığı ve Orta Asya gibi büyük bir coğrafyada çok az kabile olduğu için iki kabilenin karşılaşması çok düşük bir ihtimaldi. Bu yüzden kabileler göç ederlerken bu tip olayları düşünmemiş ve sadece yolculuğa odaklanmışlardır. 

30

gerçekleşti. Herkes avcı toplayıcılıkla yaşıyordu ve bir yerdeki yiyecek kaynağı bittiğinde başka bir yere göç ediyorlardı. Kesin bir bilgimiz olmamakla birlikte, Türkler’in Amerika’ya göç etmesinin onların rutin göçlerinden biri olduğunu varsayıyoruz. Güneydeki yiyecek kaynakları azalınca kuzeye yönelen Türk kabileleri daha sonra şu an Bering Boğazı dediğimiz yerden geçip Amerika’ya varmıştı. Bu yolculuk onlar için diğer yolculuklardan farklı değildi. Diğer yolculuklarında nasıl hiçbir harita kullanmadılar ise bunda da kullanmamışlardı. Zaten ilk harita olarak adlandırılan çizim Tarım Devrimi’nden sonra, insanlar yerleşik hayata geçip hayatlarının tamamını tek bir     


parantez '18 arazide geçirmeye başladığı zaman çizildi. İnsanlar için harita ancak yerleşik hayata geçildikten sonra bir ihtiyaç haline geldi.     Az önce bahsettiğim gibi ele aldığımız dönemler MÖ 15-20 bin arasıdır. Bu dönemlerde henüz şu anki ırklar tam olarak kesinleşmemiştir. Türk dediğimiz kabileler aslında modern Türkler’in atasıdır ve birçok farklılığı vardır. O dönemden bir Türk ile modern dönemden bir Türk’ü yan yana koysak ve bir İngiliz’e hangisinin Türk olduğunu sorsak modern Türk’ü seçer. Çünkü bizim modern Türk dediğimiz insan aslında birçok farklı ırkı da DNA’sında barındırır. Ancak bazı bilimsel yöntemler ile bir kişinin hangi ırktan geldiği kesin olarak bulunabilir. Kızılderililer’e hiçbir kanıt göstermeden Türk demek ise tamamen bilime aykırıdır. Ancak yapılan arkeolojik kazılarda bulunan benzer eşyalar, benzer kültür, benzer dil gibi benzerlikler yıllarca süren araştırmalar sonucu ortaya çıkmış ve bu iddia böylece desteklenmiştir. Elbette bir topluma kesin olarak herkes şu ırktandır demek imkansızdır ancak o toplumun hangi ırktan geldiğini bulmak bilimin yapabildiği bir şeydir.

31

     Kızılderili kültürü birçok yönden Türk kültürü ile benzerlik gösterir. Dillerinde bulunan benzer sözcüklerden zaten bahsetmiştim. Aynı zamanda kıyafetleri de oldukça benzerdir. Kızılderili kadınları da Türk kadınlarıyla ortak olarak gümüşten kemerler giyerlerdi Günlük kıyafetleri aynı Türkler gibi deriden ve tek parçadan yapılırdı. Üstüne de birçok farklı aksesuar takılırdı (gümüş kemer gibi). Üstlerine aldıkları kilim tarzı dokumalarda da çok benzer geometride yapılmış desenler kullanılır. İki kültür arasındaki benzerlikler bunlarla da sınırlı kalmaz. İki tarafta da Şamanizm dini hakimdir. Kabilelerin bir şamanı vardır ve bu şaman hastalıkları iyileştirir, ruhlarla iletişim kurar, bereket dansları eder ve kabileye birçok konuda önderlik eder. Bu şamanların süslü giysileri ve davul, tokmak gibi aletleri vardır. Ne tesadüftür ki Türk ve Kızılderili şamanlarının kıyafetleri de eşyaları da aynı denebilecek kadar benzerdir. Tek parçadan oluşan kıyafetin üstüne koniler dikerler ve bu koniler hareket edildiğinde ses çıkarır. Şamanlar iki toplumda da oldukça değer görürler ve kutsal sayılırlar. Bu kültürel benzerlikler tesadüfen ortaya çıkmış olamayacak kadar önemli noktalarda ortaya 

çıkmışlardır ve bizi Türkler ile Kızılderililer’in en azından akrabalıkları olduğu sonucuna çıkarırlar.     Kızılderili ve Türk tarihi hakkında yıllardır arkeolojik kazılar, antropolojik ve sosyolojik çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalar sonucu her yıl birçok yeni bilgi ediniyoruz. Yüzyıllardır merak edilen Kızılderili toplumunun kökeni de bu çalışmalar sayesinde ortaya çıkıyor. Dünya üstündeki birçok bilim adamı bu kökenin eski Türkler’e dayandığını konusunda hemfikir. Geride kalan bölümde bahsetmeye çalıştığım gibi iki toplumun kültürü neredeyse aynı. Dilleri, dinleri, kıyafetleri ve yaşam tarzları tesadüf eseri gelişmiş olamayacak kadar fazla benziyor. Bu benzerliğin üstüne birçok DNA testinin de eklenmesi ile yüzyıllardır merak edilen köken ortaya çıkıyor. Kızılderili toplumu, binlerce yıl önce bir Türk kabilesinin Bering Boğazı’nı aşarak Amerika’ya yerleşmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.


parantez '18 DOĞRUNUN İLETİMİNDE DİL, AKIL VE ALGI ETKİLERI GERÇEKLİK VE DOĞRULUK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME Yavuz Kaklıkkaya Daima doğruyu söylerim. Ama doğrunun tamamını değil. Çünkü doğrunun tamamını kimse söyleyemez. Her şeyi söylemek imkânsızdır. Yeterince kelime yoktur. Doğruyu, gerçek olana yaklaştıran da bu imkânsızlıktır. Jacques Lacan        Jacques Lacan, gerçeklik ve doğruluk arasındaki farkı ortaya koyduğu bu sözünde doğruluğu kelimeler ile işlediğimize dikkat çeker. Ludwig Wittgenstein'ın "Dilimin limitleri dünyamın limitleridir." sözünde ifade ettiği gibi Lacan, nesnelerde kurduğumuz bağları kendi dil filtremizden geçirerek ve limitlendirerek ifade ettiğimizi açıklamaktadır. Söz sahibi ortaya koyduğu epistemolojik sorunsalda, doğru ve gerçekliği ayrı tutmanın yanında onların birbirine yakın olabileceklerini savunmuş ve ifadeleri iletmenin imkansızlığını gerçeklik ve 

32

doğruluk arasındaki benzerliğe bağlamıştır. Bu yazıda Lacan'ın, kişinin algılarını ve oluşan düşüncelerini bütünüyle iletmesinin olanaksızlığı üzerine yaptığı tespit değerlendirilirken bu olanaksızlığın iki kavram arasındaki ilişkiye etkisi tartışılacak ve aslında doğrunun iletilememesinin onu gerçeklikten uzaklaştırdığı savunulacaktır.       Lacan'ın daima doğruyu söylemesinin, algı ve mantığının dışında bir şey söylemesinin mümkün olmayacağından dolayı olduğu söylenebilir. Bunun yanında akılda bulundurulmalıdır ki iletilen ifadeler (bu yazıda ifade sözcüğü "iletilmeye çalışılan doğru" tanımıyla kullanılmıştır) kişinin algısı ve deneyselciliğiyle sentetik olarak üretilmiş veya a priori olarak var olmuş olabilir. Bir başka deyişle Lacan doğruyu söylerken iki farklı şey yapıyor olabilir. Birincisi, a priori olan bir doğruyu iletmeye çalışıyor, yani kişilerin kurduğu mantıklar ve sahip oldukları bilgi birikimlerinde farklılıklar olsa da nesnel olarak iletilebilecek bir bilgiyi sunuyor olabilir. İkincisi, a posteriori bir doğruyu iletmeye çalışıyor, yani sahip olduğu algılardan ve birikmiş düşüncelerinden bir şey ifade ediyor olabilir. İkinci durumda doğrunun öznelliği 

kaçınılmazdır; nitekim duygusallık, çıkarcılık, bilgi birikiminde eksiklik gibi etkenler ifade iletilirken kullanılan kelimelerde bir etki yaratır. Leibniz'in "The senses, although they are necessary for all our actual knowledge, are not sufficient to give us the whole of it, since the senses never give anything but instances, that is to say particular or individual truths." (Algılar bilgi birikimimiz için gerekli olsa da bize bilginin tamamını vermek için yeterli değildir, çünkü algılar durumlardan başka bir şey anlatmazlar ve durumlar kişinin kendine özel doğrularıdır.) sözü bu yargıyı destekler niteliktedir. Birinci durumda ise öznenin kurduğu mantıksal bağı açıklarken kullandığı kelimeler farklılık gösterebilse dahi alıcının nihayetinde nesnel bilgiye ulaşması dahilinde özne ve alıcının sahip olduğu doğru tamamen aynı olacaktır. Basit bir örnekle izah etmek gerekirse toplama işlemi öğrenen bir kişinin toplama işlemindeki nesnel mantığı farklı algılamasında olanak yoktur; oysa bir kitap hakkında bilgi edinen bir kişinin kitap hakkındaki öznel düşüncelere olan algısı ile düşüncenin asıl sahibinin algısı arasındaki fark kaçınılmazdır. Bu noktada kelimelere önemli bir görev


parantez '18 düşer. Kelimelerin de a posteori bilgilere benzer olarak insan tarafından gözlem ve gereksinim sonucu oluşturulur olmaları doğruluğun ifade edilmesini zorlaştıran ayrı bir sorunsaldır. Kişinin dünyaya olan algısına yön veren ve felsefe yapılırken de kullanılan kelimeler, içinde öznellik olduğu savunulabilecek her bilginin iletimi için doğruyu gerçekten ayrı kılar.     Eğer Jacques Lacan'ın doğrunun gerçeğe yaklaşması düşüncesi akılcı bir bilginin iletilmesini ele alıyorsa Lacan'ın doğrunun gerçekliğe yakın olduğu savı geçerlidir. Ancak bunun sebebi kelimelerin yetersiz olması ve doğruluğun bütünüyle iletilmesindeki olanaksızlıktan çok yalnız akıl 

yoluyla elde edilen doğrunun bu bilgi çelişkili ve mantıktan uzak olmadığı sürece- gerçeklik ile özdeş olmasıdır. Immanuel Kant'ın akılcı bir yaklaşımla elde edilen bilgilerin dünya hakkında kesin bilgiler olacağını savunması da bu yargıyı destekler niteliktedir. Eğer Jacques Lacan algılarımızdan yola çıktığımız doğrulukları konu edinmişse -ki doğruluk tanım gereği daha çok öznel olan için kullanılır- Lacan'ın aksine kelimelerin yetersizliğinin doğruluğu gerçeklikten uzaklaştıracağı geçerlidir; çünkü bu durumda her şeyi söylemenin imkansız olduğu aslında söylenilenlerin gerçeklikte var olanlardan farklı olduğunu gösterir. Sonsuz kelimeyle iletişim kurmadığımız sürece sahip olabildiğimiz ve iletebildiğimiz bilgilerin (doğrunun) -mantık kurmak ve akla dayalı bilgiler hariçgerçeklikten uzak olduğu söylenebilir. Dünya, "aradığınız ne varsa, burada" mağazalarına döndü. Kültür ise o mağazanın sadece bir reyonu. Raflar sürekli yenilenen ürünlerle dolmak zorunda... Akışkan modern dünyanın bir "halkı" yok. Onun yerine baştan çıkarılacak "müşterileri" var. Zygmunt Bauman

33

    Zygmunt Bauman, "Bizim dünyamız, kültürün kendini potansiyel müşterilerin dikkati için rekabet eden metalar havuzu olarak gösteren bir tüketiciler toplumu." sözleriyle "Culture in a Liquid Modern World" kitabında kültür üzerine olan tezine giriş yapar.  "Akışkan modern dünya" olarak tanıttığı günümüz; girişimlerin, modanın, akımların iç içe ve peş peşe aktığı dengesiz bir dünyadır. Bauman'a göre kültür de değişkenlik serüvenine katılmış, günümüzde diğer işlevlerini yitirmeye yüz tutmuş ve bir tüketim aracı işlevi kazanmıştır.         Bauman'a göre akışkan modernlikten önce kültürün fonksiyonu statükoyu korumak, var olanı devam ettirmek ve toplumsal dengeyi sürdürmekti. Toplumun akışkan bir hal alması, yani değişkenleşmesi ve kendi kendine ilerler bir şekle bürünmesi, kültürün toplumdaki yerini tamamen değiştirdi. Bauman'a göre günümüzde yaratıcı ve yöneticilerinin elinden çıkan kültür, görevini başka araçlara bıraktı ve bireysel gereksinimlere, kişisel problemlere yönelip ve topluma yeni istek ve ihtiyaçlar üretmeye başladı. "Akışkan modern dünyanın aydınlattığı ve yücelttiği "halkı" yerine baştan 


parantez '18 çıkarılacak "müşterileri" var." sözleriyle Zygmunt Bauman, toplum değerlerinin bireyin değerindense onun ihtiyaç ve isteklerinin değerini öne çıkardığını savunmuştur.

beklentinin dışında olmaz. Jacqueline J. Kacen ve Julie Anne Lee'nin "The Influence of Cultur on Consumer Impulsive Buying Begavior" makalesi de, Avustralya, ABD, Hong Kong, Singapur ve Malezya'da yapılan       Üreticilerin müşteri karşılaştırmalı analizlerle odaklılığının; satış ve tüketicinin psikolojisinde pazarlamalarındaki sosyal, politik ve etik sınırlandırmalarını kültürün yerini ortaya koyan Bauman'ın tezini destekleyen gün geçtikçe azaltması onları kültürü bir tüketim aracı olarak bir araştırma olarak görülebilir. kullanmaya teşvik etmiştir. Örneğin potansiyel tüketicilerin       Özetle, Zygmunt Bauman kültürün günümüzdeki yerini dikkatini çekmeyi başaran tüketimi yönlendirmek olarak firmaların büyümesiyle birlikte reklam sektörüne verilen önem tanıtırken tüketici psikolojisini ve toplum yapısını göz önünde katlanarak artmıştır. Benzer bulundurarak ekonominin ve şekilde, üreticiler tüketimin bireylerin seçimlerinin nasıl yön alacağı zamanı azaltmayı aldığı konusunda önemli bir hedeflemiş, tüketicinin açıklama sunmuştur. Kültürün tüketimden duyduğu yönlendirici etkisine ve memnuniyetin hızlı ve kısa toplumun değişken yapısına süreli olmasını amaçlamaya yerinde bir anlamlandırma başlamışlardır. Bu bağlamda getirmiştir. kültür, tüketicinin benlik bilincini ve normatif görüşlerini Gilles Deleuze'ün Felsefi açığa çıkaran bir faktör olarak Problemlere Bakış Açısı tüketicinin seçimlerine yön vermektedir. Özellikle "akışkan Üzerine İki Karşılaştırmalı Analiz dünyanın müşterilerinin" anlık olarak yaptıkları tüketim seçimlerinde, kendi kültürlerine       Realite, algılarımızdan uygun bulduklarına yöneldikleri bağımsız olarak varlığını sürdüren bir kavram mıdır, bir gerçektir. Kültürün ise bu yoksa realite ismini verdiğimiz sırada üreticinin ve kavramı oluşturan algılarımız pazarlayıcının elinde şekil mıdır? Gilles Deleuze, bu ve bu alması, yön değiştirmesi ve gibi felsefi ve benzer diğer akışkanlığını koruması   alanlara dair dilemmaların 

34

sorunun kendisinin anlaşılmasıyla çözülebileceğine işaret eder. Sözünde spekülatif problemlerin doğru olarak ortaya konulduğunda çözüleceğini ve çözümün problemi algılayışımızdan geldiğini ifade ederken aynı zamanda bu tür sorunların cevaplandırmalarının ancak sorunun kendisiyle yapılabileceğini de öne sürer. Bu denemede Deleuze'ün görüşü, epistemolojik bir düzlemde Wittgenstein-Deleuze karşılaştırmalı incelemesi ve aşkın felsefe üzerinde KantDeleuze karşılaştırması incelemesi halinde iki farklı analiz olarak ele almıştır. İnceleme yapılırken Ludwig Wittgenstein ile Gilles Deleuze'ün felsefi problemlerin anlaşılması ve çözülmesi üzerine görüşlerinin büyük oranda örtüştüğü, diğer yandan Immanuel Kant ile Gilles Deleuze'ün spekülatif felsefi problemleri ele alınırken benimsedikleri aşkın felsefi çerçevelerde büyük oranda çatışma olduğu açıklanmaya çalışılmıştır.     Birinci analiz için belirtilmelidir ki Ludwig Wittgenstein, felsefi sorunların sorunun iletilememesinden ve/veya ifade edilememesinden kaynaklandığını savunur. Etik, 


parantez '18 matematik, mantık ve din alanları haricindeki felsefi sorunsalların kaynağı Wittgenstein'a göre dildir. "The limits of my language are the limits of my world" sözüyle tanınan filozof, dilin sınırlarına yaklaşıldığı durumda felsefi sorunsalların görüldüğünü aktarır. Bunun sebebi olarak Wittgenstein, algılarımızı aktarırken belli kurallarla sabit ve insanların ortak düşünce biçimleriyle üretilmiş dilimizin anlatabileceğini ama gösteremeyeceğini verir. Ona göre dil, sınırlarına ulaştığında ve özellikle de epistomolojik sorunsalları ifade etmeye çalıştığında, kendi kendini ve kendi sınırlarını anlatma eğilimindedir. Buna paralel olarak Deleuze, kurgusal (spekülatif) problemlerin doğru olarak ortaya konulmasında yine sorunun aktarımına deyinmektedir. Kurgusal problemler, zihinde oluşturulan bulmacalar veya labirentler olarak görülebilirler. Deleuze ise bu tür problemlerin doğru ortaya konulmasından söz ederken problemlerin analizini işaret etmektedir. Örneğin Wittgenstein ve Deleuze, denemenin ikinci bölümünde detaylandırılacak olan gerçekliğe bakış açıları üzerine ampirist, realist ve idealist düşünceler arasındaki farkları

35

değerlendirirken yaşanılan zorlukları ve farklı filozofların düşünceleri arasındaki çelişkilerin var olmasını; bu sorunsalların ortaya konulmasındaki ve aktarılmasındaki farklılıklardan geleceği konusunda hemfikir olabilirlerdi. Bunun sebebi ikisinin de bu tür felsefi sorunsalların çözümünün onun nasıl ortaya konulduğu ve aktarıldığından kaynaklandığını savunmaları olurdu.     Ludwig Wittgenstein ve Gilles Deleuze'ün düşünceleri bazı yönleriyle birbirini destekler nitelikte görünse de, bazı yönlerden birini olumsuzlama yönelimindedirler. Nitekim Deleuze problem çözmede problemi ortaya koymanın asıl sözkonusu olduğu anlayışının felsefe ve diğer birçok alanda geçerli olacağını savunur, öteki taraftan Wittgenstein ahlaki, dini, matematiksel ve mantığa dair sorunsalları bunlardan ayrı tutar. Wittgenstein dilin doğruları bir bütün olarak ve eksiksizce ifade etmekte yeterli olmadığı için onları aktarmakta ve ifade etmekte zorlandığımızı savunurken Deleuze bu düşünceyle benzerlikler gösteren düşüncesini daha geniş bir spektrum için geçerli saymıştır. Bu durum her ne 

kadar iki düşünce arasında net bir olumsuzlama barındırmasa da, iki filozofun ifadelerinin tam olarak örtüşmediğinin bir göstergesidir.     İkinci bir analize giriş olarak söylenebilir ki, "bergsonculuk" kavramını geliştiren Gilles Deleuze; bu anlayışıyla dünyayı, doğal kanunların sebatındansa, ardışık yeni fenomenlerin önem arz ettiği bir kreatif evrim süreci olarak görmeyi tercih eder.* Felsefeyi sabit düşüncelerden ve materyalist kanunlardan uzak görerek bu anlamda felsefeyi ele alış anlayışı olarak aşkın empirik felsefeyi (empirisme transcendantal) geliştiren Deleuze, Immanuel Kant'ın aşkın idealist felsefesiyle (transcendantal idealism veya formalistic idealism) karşıt düşen fikirlere sahiptir. (Aşkın felsefe, varolmanın temel yapısını ontolojiden farklı olarak varlıkların ve bilginin oluşmalarına ve doğrulanmalarına dair çerçeveler hakkındaki felsefeler, sistemler ve yaklaşımları kapsayan bir kavramdır.) Deleuze  felsefi dilemmaların algılayışına ve çözümlenmesinde sorunu ortaya koyarken ampirizmi daha çok vurgularken Kant bu alana daha idealist ve  yaklaşmıştır ve nedensellemeyi vurgulamıştır. 


parantez '18 açısı renkleri görmüş bir insanla denk veya denk olmaya yakın tutacak iken Deleuze'ün bakış açısı bunların aynı bilgi olmalarına şüphe ile bakacak ve mantığın yetersiz olduğunu savunacaktır.       Yapılan iki analizden sonuç olarak çıkarılabilir ki Gilles Deleuze, spekülatif Kant'ın aşkın idealist felsefesine sorunsalların doğru olarak göre tecrübenin -yani a posteori iterek nedenselleme gibi ortaya konulur konulmaz kategorilemelere uğramadan veya ampirik doğrular- uzay ve çözüldüklerinden bahsederken tahakkuk ettiğini öne sürer. Ona zaman gibi algıladığımız ama hem Ludwig Wittgenstein'ın göre a posteori doğruların algımız dışında da (realistlere her alanda olmasa da felsefe göre) varlığını sürdüren şeylerle nedenselleme yoluyla edilmeye noktasında- destekleyeceği çalışılması doğrulanamaz organize edildiğinde veya şekilde felsefede problemlerin spekülasyonlara yol açar çünkü ele alınışlarından geldiğini ve nedenselcilik gibi entellektüel bu durumda ilk neden kategorilendirmelerle elde ele alınışlarıyla çözülebileceğini doğrulanabilir değildir, yani edildiğinde mantıklıdır. Kant'ın anlatmış, hem de aşkın tecrübe elde edilirken idealizmi, bilginin mantıksal ampirist teorisiyle problemleri deneyselcilik esastır. Deleuze bu ifadelerden ve evrensel çözerken bilginin ve varlığın olumsuzlamasında tecrübe konseptlerden geldiğini yapısını deneye dayalı bir kavramından yola çıkar çünkü savunur. Kant bilginin ham çerçevede görmemiz tecrübe, bir olay veya konunun gerektiğini savunmuştur. maddesi olarak gördüğü ona mağruz kalınarak veya fikirlerin insan zihninden Bunun yanında spekülatif içinde yer alınarak elde bağımsız olarak var problemlerin asıl kaynağının olabileceklerini öne sürer, fakat edilmesine dair bir terimdir. bulunmasının bizi çözüme Deleuze'ün aşkın ampirik insan bilgisinin bilginin bu götüreceğini ifade ederken felsefeyi öne sürmesinin sebebi, varlığına tam olarak Kant'ı olumsuzlamaya dair bir nedensellemenin ve mantığın ulaşamayacağını çünkü ancak yönelim ile problemlerin mantıksal fikirleri sentezleyerek tecrübe gibi algılara ve deneye nedensellemeden çok algıları ihtiyaç duyduğunu düşündüğü bilgi üretebildiğini düşünür. önde tutarak ele alındıklarında noktalarda yetersiz olduğunu Diğer taraftan Gilles Deleuze, çözülebileceklerini iddia düşüncesinin arkasında tecrübenin yenilikler etmiştir.  olmasıdır. Örneğin renkleri hiç sunduğundan görmemiş bir insanın renklerin dolayı anlayışımızın üzerine insandaki etkisi ve renklerin çıktığını ve bizi yeni düşünce mantığı konusunda tam olarak yollarına her şeyi bilmesini Kant'ın bakış 

36


parantez '18 GÜCÜN TEKTE TOPLANMASI Senem Işık

     Osmanlı Devleti altı yüzyıl boyunca var olan bir Türk İslam devletidir. Avrupa, Asya ve Afrika’ya kadar topraklarını genişleterek 16. yüzyılın en güçlü devleti haline gelmiştir. Bu kadar büyük alana yayılmasına rağmen din, dil, ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllar boyunca farklı milletleri hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır (Wikiwand). Osmanlı Devleti uzun süre dünyada egemen güç olmasına karşın I. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılmaktan ve siyasi açıdan parçalanmaktan kurtulamamıştır. Bu parçalanmaya sebep olan birçok neden vardır. Ama bütün gücün tek bir kişide toplanması ve tek hanedanın var olması bu sebeplerden değildir.       Monarşi, yüzyıllar boyu, dünyada en yaygın olan yönetim biçimidir. Bunlar çoğu zaman, tanrısal hakka dayanan monarşilerdir. Hükümdar, iktidarı tek başına elinde tutmuştur ve Tanrı'dan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir, çünkü otoritesini Tanrı'dan aldığına inanılmıştır. Bu Türklerdeki Kut inanışına benzerlik gösterir. Kut 

37

anlayışı tahttaki padişahın yönetme yetkisinin Tanrı tarafından verildiğine ve onun Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inanmaktır. Kut anlayışı aynı zamanda soyun kanının kutsal kabul edilmesi demektir. Osmanlı’da tek hanedanın varlığının temellerini bu inanış atmıştır. Başta hanedan üyeleri de bu işe dahildir. Ancak taht mücadeleleri artınca ve bu durum ülkeyi kaybetmeye kadar ilerleyince babadan oğla aktarılmasıyla sınırlandırılmıştır. Bu sayede devlet içinde anlaşmazlıklar ve görüş ayrılıkları en aza indirilmeye çalışılmıştır. Osmanlı’da tek hanedanın varlığının devam etmesi ve bu ailenin kutsal sayılması, halkın ve yeniçerilerin bu aileye olan bağlılığını güçlendirmiştir. Bu bağlılık ülke içinde herhangi bir isyan çıkmaması için çok önemli sayılmıştır.        Osmanlı İmparatorluğu, Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir. Bu yönetim şekline saltanat denir. Saltanat, monarşinin diğer adıdır. Saltanat, Osmanlı Hanedanı mensubu padişahın görünüşte mutlak egemen olmasına dayalıdır. Aslında, bu gibi yönetim biçimleri hiçbir zaman tam anlamıyla 

uygulanamamış, sadece teoride kalmıştır. Hükümdarlar, uyruklarının bazılarını kollamak zorunda kalmış; üstelik ulaşım ve haberleşme araçlarının yavaşlığı da onları, uzak bölgelerdeki topraklarını başkalarının eliyle yönetmeye zorlamıştır. Her mesele padişaha ulaştırılmamış, bazıları kendi içerisinde halledilmiştir. Bu sayede anında müdahileler sağlanmıştır. Mesela III. Murat Dönemi sonunda ortalama 20 milyon km2’ye ulaşan Osmanlı Devleti’ni tek merkezden yönetmek imkansız hale gelmiştir. Tam da bu yüzden Osmanlı’nın yönetim şekli görünüşte mutlak monarşiyken, uygulamada değildir. Ayrıca toprak birliğin sağlanabilmesi açısından azınlık haklarına dikkat edilmiştir. Azınlıkların dili ve dinleri zorla değiştirilmemiş ve ibadet yerlerine zarar verilmemiştir. Bu sayede uzun yıllar boyunca büyük çaplı topraklara egemenlikleri altında tutabilmişlerdir. Bu sınır artışının en büyük sebeplerinden biri Padişah’ın aynı zamanda İslam aleminin halifesi olduğu için İslam dünyasının Osmanlı Devleti’nin etkisi altında olmasıdır. Hilafet padişaha büyük bir güç vermiştir. Ama bu güç devletin lehine mantıklı bir şekilde ve sadece padişahın görüşlerini bağlı kalınmadan 


parantez '18 kullanılmıştır. Teoride teokratik denilmiştir. Divanda her birinin ve salt olmasına rağmen, farklı görevleri olan padişahın uygulamada padişahın yetkileri birçok danışmanı yer almıştır. sınırlanmıştır. Siyasi kararlarda Bu divanın belirli başlı üyeleri hanedanın önemli üyelerinin Padişah, Sadrazam, Vezir-i görüşleri dikkate alınmıştır. Azam, Rumeli ve Anadolu

Sultan'lar veya Valide Sultan'lar devlet yönetimine müdahale etmişler, hatta zaman zaman bizzat devleti yönetmişlerdir. Bu dönem Kadınlar saltanatı olarak bilinir .

Kazasker'leri, Defterdar,    Sultan hiyerarşik Osmanlı Şeyhülislam, Kaptan-ı Derya ve       Dünyadaki en yaygın şeklin sisteminde ve siyasi, askeri, Nişancı’dır. Devlet büyüdükçe monarşi olması, Türklerdeki Kut hukuki, sosyal ve çeşitli divandaki danışman sayısı da inanışı, geleneklere ve törelere başlıklarda en üsttedir ve artmıştır. Hatta Fatih Sultan daha uygun olduğu için tahtın verdiği her karar ferman adı Mehmet'ten sonra Vezir-i babadan oğla geçmesi halk verilen kararnamede Azamların görüşlerini daha tarafından normal bir durum gibi yayımlanmıştır . Halk ise alınan rahat söylemesi için padişahlar görülmüştür. Padişahsız bir halk kararlara karışamamıştır. Ama toplantıları arka tarafta bir olabileceğini aydınlar bile Osmanlı Devleti hâkimiyeti bölümden izlemiş, divana Vezir-i düşünememiştir. Tam da bu altındaki topraklarda yaşayan Azam başkanlık yapmıştır . neden yüzünden saltanat en halklar zaman zaman, toplu ya Padişahın kararlarını kimse uygun yönetim biçimi olarak da yerel ayaklanmalar ile sorgulayamamıştır. Fakat, bu görülmüştür. Gücün tek bir Osmanlı iktidarına karşı kararlar bireysel olarak verilen kişide toplanması ve tek çıkmışlardır. Padişahların ne kararlar değildir. Bu yüzden hanedanın varlığı saltanatı olursa olsun her zaman zengin devletin geleceği hiçbir zaman güçlendiren nedenlerdir. Ama ve üst düzeyde bir hayat  tek kişiye birçok ülkede toplumsal ve sürecek olması kesin değildir. bağlı kalmamıştır. Hatta siyasal gelişim, özellikle XVIII. yy. Tarihin birçok zamanında Saltanat'ın bazı dönemlerinde, sonlarında, Meşrutîyet adı Sultanlar Yeniçeri Ordusu padişahın yetkin verilen yeni bir tür monarşinin tarafından tahtan indirilmiştir. olmamasından dolayı, Haseki  doğmasına yol açmıştır. II.  Bu tarz ayaklanmalara ve isyanları önlemek ve çok geniş bir alanı birlik içinde tek merkezden yönetmek için halkın lehine kararlar alınmış ve toplum memnun edilmeye çalışılmıştır. Bu kararlarda son söz padişaha ait olmasına rağmen karar verme aşamasında birçok kişinin fikri alınmıştır. Günümüzde meclis denilen bu kararların alındığı yapıya Osmanlı’da Divan-ı Hümayün 

38


parantez '18 Abdülhamid döneminde Osmanlı’da da 1. Meşrutiyet ilan edilmiştir ve durgunluk dönemi sonrası olması nedeniyle padişahlar daha da güçsüzleşmiştir. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirilmiştir. Kadınlar Saltanatı bu dönemlerde etkili olmuştur. Sultanların bu kadar güçsüzleşmesine karşın ileriki  dönemlerde gerçekleşecek olan Saltanat’ın ve Hilafet’in kaldırılması Türk halkı tarafından çok kolay bir biçimde kabul edilememiştir. Şeyh Said İsyanı bunun en güzel örneğidir. Bu yüzden Osmanlı Devleti’ni parçalayan değil, temellerini atan ve ayakta tutanlar yönetim biçimi olarak saltanat, hilafet ve tek hanedanın var olmasıdır. Burada din, inanış, gelenek ve kültürlerin rolü göz ardı edilemez bir gerçektir.

konumu, şark meselesi ve büyük devletlerin Osmanlı’yı parçalamak üzerine planlarıdır. Devlet idaresinin bozulmasının b parçalanmanın nedenlerinden biri sayılması eski yozlaşmamış yönetim sisteminin doğru olduğunu gösterir. Kısacası bütün gücün tekte toplanması merkezi yönetimi güçlendirmiştir. Osmanlı bunu birçok yandan bir avantaj olarak kullanmıştır. Siyasal açıdan güçlü, birlik içinde bir yönetimi sağlanmış ve yönetimde tarafsız davranılmıştır. Tek hanedanın varlığı ve padişahın aynı zamanda halife olması ise halkın padişaha olan bağlılığını artırmıştır. Bu bağlılık padişaha büyük bir güç vermiştir. Ama tek bir kişide toplanan bu güç tek bir kişinin kararıyla kullanılmamıştır. Küçüklüğünden beri hükmetmek için eğitilmiş olsa       Osmanlı Devleti’ni siyasi dahi padişahlar ferman açıdan parçalayan asıl nedenler yayımlamadan önce birçok iç ve dış olarak ikiye ayrılır. İç kişiye danışmışlardır. Halk nedenler devlet idaresinin, memnun edilmeye çalışılmış ve toprak sisteminin, yeniçeri azınlıklara baskı yapılmamıştır. ocağının, eğitim ve Bu sayede toprak bütünlüğü medreselerin bozulması, adliye uzun yıllar boyunca mekanizmasının çöküşü, korunmuştur. Sanıldığının kapitülasyonlar, Osmanlı’nın aksine Osmanlı’nın siyasal batıdaki gelişmelere yetersizliği, açıdan parçalanmasının tek toplum yapısı ve Fransız hanedan ve bütün gücün tek bir İhtilali’yle başlayan milliyetçilik kişide toplanmasıyla bir ilgisi akımıdır. Dış sebepler ise yoktur. Osmanlı Devleti’nin jeopolitik 

39

Osmanlı’da MİT Kerem Serdar Öztürk      “Bilgi güçtür.” Bu sözler ilk olarak Francis Bacon tarafından 17. Yüzyılda kaleme alınmıştır. Bu söz ve anlamı, hayatın her alanını etkilese de en çok kullanılan ve belki de en önemli kullanım alanı savaşların kazanılması ve güvenliğin sağlanmasıdır. İstihbarat, tarih en başlarından beri milletler için kilit bir rol oynamıştır ve savaşta veya barışta başarılı olmak isteyen bir devletin herhangi bir istihbarat örgütü olmadan devam etmesi fazlasıyla zordur. Osmanlı devleti de bu alanda çeşitli çalışmalar yürütmüş ve milli istihbarata önem vermiş, hatta 2. Abdülhamit zamanında bizzat padişah bu işlerle ilgilenmiştir. Ancak sistematik hareket edilmesi gereken her önemli amaç için olduğu gibi istihbarat için de bir örgütlenmeye gidilmesi gerekmiştir. İşte bu örgütlenme gereksinimi, günümüzdeki Milli İstihbarat Teşkilatı’nın atası sayılan Teşkilat- Mahsusa örgütünün kurulmasına yol açmıştır. Bu örgüt hakkında resmi yazılı kaynak oldukça sınırlı olmasına karşın halk arasında ve ağızdan ağıza bolca örgüt hakkında bilgi aktarımı olmuş ve çeşitli efsaneler üretilmiştir. Örgütün kaç üyesinin olduğu, ne kadar 


parantez '18 bütçelerinin olduğu veya tam tarafından askeri baskının olarak nasıl çalıştıkları hakkında yanında istihbarat alanında da remi bir kayıt olmamasına karşın, birçok devlet ve casusları Phillip H. Stoddard’ın örgütün tarafından izlenmektedir. üyeleri ile görüşmelerinden Osmanlı devletinin içerisindeki topladığı bilgiler mevcuttur. Bu Osmanlı karşıtı azınlıklar bilgiler ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın sayesinde de bu devletler ajan faaliyetleri hakkında fikir sahibi bulmakta güçlük olmak mümkündür. Bu çekmemişlerdir. Bunlara karşın makalede, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Osmanlı Devleti’nin de bir kuruluşu ve genel olarak istihbarat örgütüne ihtiyacı faaliyetleri üzerine durulacaktır. olmuştur. İlk başta İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Batı Kuruluş Trakya’ya ilişkin kararlarını uygulamak için kurulan Teşkilat     Osmanlı Devleti, yüzlerce yıl ı mahsusa sonrasında büyüyüp süren hakimiyetinin son gelişerek Osmanlı’nın istihbarat evrelerinde çok zorluk örgütü düzeyine ulaşmıştır. İlk çekmekteydi. Batıda gelişmiş kuruluş tarihi tam olarak batılı devletler, doğuda Rusya ve bilinmese de Trablusgarp de içerisindeki azınlıklar savaşındaki faaliyetleri de göz nedeniyle dört bir taraftan baskı önüne alınırsa 1911 civarında altındaydı. Osmanlı Devleti, diğer olduğu tahmin edilebilir. İlk devletler ile arasındaki açığı kuruluş döneminden sonra bir reformlar yaparak kapatma süre askıya alınan örgüt 1914’te görüşündeydi. Bünyesindeki 1. Dünya Savaşı patlak verdiği aydın kesim bu reformların tam sıralarda yeniden toplanmış ve olarak gerçekleşebilmesi için göreve başlamıştır. Sonrasında padişahın yetkilerinin kısılması da İttihat ve Terakki Cemiyeti görüşündelerdi. 2. Abdülhamid yönetimden düşüp kapanınca döneminde bu yeniliklere karşı onunla birlikte Teşkilat-ı bir politika yürütmesine karşın Mahsusa da kapatılmıştır. olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti Yerine sonrasında yerini başka kurulmuştur. Bu cemiyet, kurumlara bırakmıştır. zamanla güçlenmiş ve yönetimi eline almıştır. Teşkilat-ı Mahsusa       Teşkilat-ı Mahsusa’nın da bu İttihat ve Terakki kurucu üyeleri tam olarak Cemiyetinin bir kolu olarak bilinmese de kuruluşunda faaliyete başlamıştır.  Enver Paşa’nın ve Süleyman Askeri’nin etkisi olduğu tahmin       Osmanlı devleti dört bir edilir. Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri yandan baskılandığı devletler  arasında Enver Paşa, Süleyman 

40

Askeri, Eşref Kuşçubaşı, Çerkez Reşit ve Hüsrev Sami’nin bulunduğu bilinmektedir. !. Dünya Savaşı sırasında Sadrazama bağlı bir kurum olarak gözükmesine karşın hareketlerinde bağımsız davranmış ve kendi kararlarını kendi vermiştir. Bu dönemde Teşkilat-ı Mahsusa’nın genel amaçlarını sıralarsak:     1. Yıkıcı faaliyetlere karşı mücadele etmek, imparatorluk içindeki ayrılıkçı ve milliyetçi grupların düşmanla ilişkilerini engellemek.       2. Ajanları, İngiltere ve Fransız sömürgelerine ve Osmanlı İmparatorluğu’nun düşman işgaline uğrayabilecek yerlerine yerleştirmek.        3. Rus-Ermeni iş birliği ve planlarını önlemek, Rusya’da Müslüman Türkleri Ayaklandırmak       4. Çeşitli askeri harekatlar yapmak (baskın, sabotaj, düşman haberleşme hatlarının tahribi gibi.)       Bu örgütün hem askeri üyeleri hem de ajan olarak görev yapan doktor, mühendis veya gazeteci gibi üyeleri de mevcuttur. Bu üyeler genelde vatansever halktan oluşur ve Osmanlıcılık fikrine bağlıdırlar. Ancak, üyeler Osmanlıcı olsa .


parantez '18 mühimmatı ve diğer nesneleri bile örgütün temel politikası teslim almak ve Polo (Adriyatik Panislamizm ve Pantürkizm sahilinde) ambarında muhafaza olmuştur. Örgüt para kaynağını etmek, 2.İstanbul’dan gidecek da Harbiye Nezareti’nin gizli postayı deniz altına verecek, bütçesinden ve Almanların Afrika’dan gelecek postayı düzenli olarak İstanbul’a Viyana Ataşemiliterliği yolladığı altınlardan sağlamıştır. aracılığıyla İstanbul’a göndermek, 3.İstanbul’dan  Faaliyetler Afrika gruplarına gidecek subaylar için Viyana’da bir       Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk pansiyonda yer ayırtmak, ancak faaliyetlerinin örnekleri denizaltı hareketinden iki gün Trablusgarp Savaşında öne önce onları Polo’ya getirtmek. çıkar. Bu savaşta İtalyanlar  Türkiye başta bu savaşı Osmanlı’nın Afrika’daki kazanmakta olsa bile Trablusgarp topraklarını ele sonrasında Mondros geçirmek için bir saldırı Mütarekesi ile bu bölge başlatmıştır. Bölgeye ulaşımın İtalyanlara bırakılmak zorunda zorluğu ve diğer tehditler kalınmıştır.  sebebiyle Osmanlı Devleti burada savunma yapmak için       Teşkilat-I Mahsusa, 1. Dünya genelde bu bölgedeki düzensiz Savaşı’nda da etkin bir rol birlikleri kullanmıştır. Teşkilat-ı oynamıştır. Örgüt, Kanal Mahsusa da bu düzensiz Harekâtı sırasında Mısır ve birliklerin örgütlenmesinde çevresinde de faaliyet etkili olmuş ve askeri destek göstermiştir. Mısır İngilizler için sağlamıştır. Osmanlı İtalya ile çok kilit bir nokta olmasının resmi olarak savaşa girdikten yanında Teşkilat-ı Mahsusa’nın sonra işler daha da kızışmış ve da ana hedeflerinden biri Osmanlı bölgeyi savunmak için olmuştur. Kanal Harekatı’nın çeşitli birlikler yollamıştır. planında Cemal Paşa Teşkilat-ı Mahsusa da bu komutasındaki ordunun savunmada görev almıştır. Bu yanında Nuri Paşa emrinde savaşta Teşkilat-ı Mahsusa’nın Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri de yaptığı faaliyetleri örgütün savaşmaktadır. İngilizler iki sevkiyat memuru Hacı Kemal taraftan sıkıştırılmak istenmiştir. Bey’in ölmeden önce yapmakla Ancak İngilizlerin tedbirli olması meşgul olduğu işler ile ve gelişmiş silahları karşısında görebilmek mümkündür: başarı elde edilememiştir. Bu 1.Umur-i Şarkiye Müdüriyeti başarısızlığın üzerine Teşkilat-ı  tarafından gönderilecek tüm 

41

Mahsusa ajanları Mısır’da ayaklandırma çıkarmaya yönelik çalışmalar başlatmıştır. Yapılan propagandalarla Mısır halkının çıkaracağı bir karışıklık İngilizler için büyük bir sıkıntı yaratacaktır. Ancak İngilizler bunu önceden fark edip tedbir almışlardır. Ayrıca Mısır halkı İslam birliği fikrine ve İngilizlere Osmanlı’nın düşündüğü kadar tepki vermemiş ve pasif kalmıştır. Bu sebeplerle Teşkilat-ı Mahsusa’nın ayaklandırma çıkarmaya yönelik faaliyetleri de sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı Devleti ile beraber Teşkilat-ı Mahsusa da Mısır’da yenik düşmüştür denebilir. Bir diğer taraftan da İngilizler burada zaman ve para kaybı yaşamış, bu da Almanlara kısa süre de olsa faydalı olmuştur denebilir.      1. Dünya Savaşı’nda İngilizler için önemli olan bir başka toprak parçası ise Irak olmuştur. Savaşın öncesinde bölgede petrol çıkarılmaya başlandığı andan itibaren İngilizlerin Irak’ta gözü vardır. 1. Dünya Savaşı sırasında ise bu amaçlarını Basra’yı ele geçirerek başlatmışlardır. Teşkilat-ı Mahsusa da İngiliz ilerleyişini durdurmak istemiştir. Bu amaçla Enver Paşa örgütün saygın üyelerinden Süleyman Askeri’yi Irak’a göndermiştir. Süleyman Askeri’nin burada iki 


parantez '18 görevi vardır: İngilizlerin kuzeye doğru ilerlemesini durdurmak ve Bedevî düzensiz birliklerinden ve yeni silah altına alınmış kuvvetlerden oluşan bir orduyu Basra’ya göndermek. Burada izlenen politika Trablusgarp’taki ile benzerlik göstermektedir. Teşkilat-ı Mahsusa çeşitli taktiklerle ve anlaşmalarla düzensiz birlikleri toparlamaya çalışmıştır, ama bu Trablusgarp’taki kadar başarılı olamamıştır. Arapların Osmanlı’yı İngiltere’den daha çok sevmesi gibi bir olay söz konusu değildir. Ayrıca Osmanlı’nın cihat çağrısına da cevap vermeyip İngilizlerin altınlarını tercih etmişlerdir. Teşkilat-ı Mahsusa burada da belirli bir başarı elde edememiştir.     Mısır’da Arapların Osmanlı yanında olmamaları Teşkilat-ı Mahsusa’ya bir sürpriz değildir. Daha yıllar öncesinden Arap milliyetçiliği tehdidinin farkında olan İttihat ve Terakki Cemiyeti 1. Dünya Savaşı’ndan çok önce bu tehlikeyi gidermek için Teşkilat-ı Mahsusa’yı görevlendirmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa Arapların yoğunlukta olduğu Lübnan ve Suriye’deki çeşitli bölgelerde birçok hücre açmıştır. Bu hücreler ise bu bölgede subaylar, sivil memurlar ve şüpheli kişileri 

42

yakından izlemişlerdir. Bu kişiler hakkında dosyalar tutmuş ve gerektiğinde harekete geçmişlerdir. Bu çerçevede Teşkilat-ı Mahsusa belirli subayları; Fransa ile ayrı barış yapmayı planlama, Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmeyi tasarlama ve birlikleri komuta eden Türk subaylarına suikast düzenlemekle suçlamışlardır. Bu subaylar ise Suriye içinde farklı bölgelere veya Avrupa’ya gönderilmişlerdir. Teşkilat-ı Mahsusa 1914 yılında bir Fransız konsolosluğunu ele geçirmiş, bu konsoloslukta bulduğu çeşitli belgeler sayesinde İstanbul ve Suriye’de bulunan ve Osmanlı Devleti’ne karşı çalışan birçok Arap milliyetçisi hakkında bilgi sahibi olmuştur. Bu belgelerde adı geçenler ve başka birçok sanık yargılanmalar sonucu suçlu bulunmuş ve idam cezasına kadar giden çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. İdam cezasına çarptırılanlar Ağustos 1915 ve Mayıs 1916 yıllarında Beyrut ve Şam’da halkın gözü önünde idam edilmişlerdir. Teşkilat-ı Mahsusa bunların yanında Osmanlı topraklarındaki konsolosluklar veya yabancı okulları gibi yabancı kuruluşları da yakından izlemiştir. Böylece Teşkilat-ı Mahsusa Osmanlı’da Arap milliyetçiliğinin az da olsa önlenmesine yardım etmiştir. Ancak sonrasında Araplar bu

faaliyetleri Arap özgürlük ve bağımsızlığına karşı olarak görmüşlerdir.     Teşkilat-ı Mahsusa’nın Panislamizm doğrultusunda çalışma yapmaya yeltendiği bir başka bölge ise Hindistan olmuştur. Almanya ile Osmanlı bölgedeki Hint Müslümanları İngilizlere karşı ayaklandırmak amacıyla faaliyetlerde bulunmuşlardır. Osmanlı Devleti cihat çağrısında bulunmuş ve fetvalar vermiştir, ancak İngilizlerin karşı tedbirleri bunu engellemiştir. Panislamizm işe yaramayınca Osmanlı ve Almanya, Hindistan içerisinde bulunan Hint milliyetçi partilerini desteklemiş ve İstanbul’da Türk karşıtı olmayan birkaç Hint Milliyetçisi cemiyet açılmıştır. Ancak bütün bu uğraşlar sonuçsuz kalmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölgede yeterince etkili olamamasının nedenleri arasında Hindistan’a ulaşım fazlasıyla zor olması vardır. Ayrıca her ne kadar uğraşsalar da Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyeleri ajanlık konusunda yeterince tecrübeli değildirler ve daha İstanbul’dan çıkmadan İngilizler tarafından fark edilmişlerdir.       Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyette bulunduğunu bildiğimiz son bir yer de Erzurum’da Ruslara karşı 


parantez '18 verilen mücadeledir. 1. Dünya Savaşı’nda birçok bölgede Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri görev almıştır. Bu üyelerden Bahattin Şakir ile Ömer Naci Erzurum’a yollanmıştır. Bu bölgede sorun sadece Ruslar değildir, aynı zamanda bölgede yaşayan Ermeniler de Türk birliklerine karşı Rusya ile çalışmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa bölgede çeşitli düzensiz birlikler kurmuş ve Rusya’ya ajanlar yollayıp bilgi sızdırmıştır. Buna karşın Ermeniler de çeşitli çetelerle Rusya’ya destek olmuş ve Rusya için ajanlık yapmışlardır. Bahaddin Şakir bu bölgedeki çalışmalarını ve zorlukları Talat Paşa’ya verdiği raporda şu şekilde anlatmıştır: “Bir haftadan beri Narman ve Hazarkale teşkilatımızı teftiş ettiriyordum. Günden güne büyüyen teşkilatımız için pek ümit varım. Tecrübe ettik, her yerde Rus kuvvetlerini bozduk. Milis teşkilatı eski zamandan kalma bir gönüllü teşkilatı değildir. Van’a Trabzon’a silah gönderiyorsunuz. Fakat en mühim mıntıkayı dikkate almıyorsunuz silah ve bilhassa çok miktarda cephane isterim. Buranın ser komiseri Ermeni’dir. İkide hınzır Ermeni polis vardır. Bunların içerilere alınarak ser komiserliğe bizim Hamal Ferid’in tayini de mümkündür” Teşkilat-ı Mahsusa Ermenileri Ruslara 

43

karşı ayaklandırmayı Milli İstihbarat Teşkilatı’na hedeflerken Ermeniler Ruslar ile büyük katkı sağlamıştır. çalışmışlardır. Osmanlı da bu cephede kayıp etmiştir. Halk arasında ve ağızdan ağıza yayılan çeşitli iddialarda Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ermeni Soykırımı’na yardım ettiği söylense de yazılı kaynaklarda buna dair bir bilgi geçmemektedir.     Sonuç olarak Teşkilat-ı Mahsusa az bilinen ve hakkında fazla kaynak bulunmayan bir örgüt olmasına rağmen 1. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde önemli derecede faaliyet göstermiştir. Her savaşta istihbarat fazlasıyla önemli bir rol oynar. Osmanlı Devleti de İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde Teşkilat-ı Mahsusa ile bir istihbarat örgütü kurmuşlardır. Bu teşkilat savaş sırasında düzensiz birlikler oluşturmak ve ajanlık yoluyla düşman hakkında bilgiler toplamak gibi önemli görevleri üstlenmişlerdir. Ancak Osmanlı çoğu konuda olduğu gibi istihbarat alanında da geri kalmış olduğundan ötürü Teşkilat-ı Mahsusa her zaman başarılı olamamıştır. Buna rağmen teşkilatın vatansever üyeleri elinden geleni yapmış ve sonrasında milli istihbaratın gelişmesi için öncü olmuşlardır. Bu örgütün faaliyetleri incelenmiş ve veriler bugünkü 


parantez '18 ÖZGÜR SEÇİMİN PEŞİNDE: BİREYSELLİK KAYGISI VE KİŞİSEL İRADE SORUNU Deniz Turan "Kısaca, insanın eylemleri asla özgür değildir; onlar her zaman insanın kendi doğasının, edinilmiş̧ fikirlerinin, ulusunun, doğru ya da yanlış̧ onu biçimlendiren mutluluk anlayışının; örnekle, eğitimle, günlük deneyimle pekiştirilmiş̧ kanılarının zorunlu sonuçlarıdır.” Paul-Henri Dietrich Holbach     İnsanı hayvanlardan ayıran özelliklerden bir tanesi düşünme ve analiz yeteneği, edindiği bilgiler ile “doğru” ve “yanlış” algılarını oluşturmuş ve bir ahlaki yapı geliştirmiş, bu doğrultuda evriminin bir gerekçesi olarak karar verme yeteneğini geliştirmiş ve insanlık varlığının önemli bir kısmını bu özgürlüğü korumak için çaba göstermektedirler. Bunu yapmalarının sebebi insanların karar alırken bireysel iradelerini ve kişiliklerini korudukları ve bu nedenle eylemlerini kendilerinin seçme kabiliyeti olacağına inanmalarıdır. Ancak bu görüş herkes tarafından kabul 

44

edilmemekle beraber bazı filozoflar tarafından reddedilmektedir. Ancak bunca tartışılan özgür ifade nedir ve özgür iradenin varlığı neden önemlidir?     Özgürlük, bireyin herhangi bir kısıtlama ya da zorlama olmaksızın düşüncelerinde ve hareketlerinde serbest olmasıdır. Bireysel özgürlük ise kendi hareketlerini kontrol edebilme olarak ele alınır. Felsefede ise özgürlük birçok farklı açıdan değerlendirilmektedir. Özgür olmak filozoflar için bağlı ya da dış güçlerden etkilenmemiş olmaktan bireyin dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi istencine, kendi yasasına, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi olarak değerlendirilebilir. Özgür irade ise bireyin bir baskı ya da zorlama altında olmadan kendi kararlarını verebilme ve kendi istediklerini yapabilme 

özgürlüğüdür. Bireyin özgür iradeye sahip olması kendisi için durum analizi yapıp buna göre karar verebilmesi ve kararlarının bilincinde ve kontrolünde olduğu için bu hareketlerden sorumlu tutulmasıdır.     İlk yapılan noktaya dönmek gerekirse, insanın iradesini eşsiz kılan ve insanı diğer varlıklardan farklı kılan ise insanların özgür olmaları ancak özgür iradeleri ile yaptıkları hareketlerden sorumlu tutulabilmeleridir. Burada diğer varlıklardan insanı ayıran hayvanların da özgür olabilecekken hareketlerinin bilincinde veya sonuçları üzerinde düşünememeleri ve bu nedenle hareketlerinden sorumlu tutulamamalarıdır. Hayvanların da duyguları, hafızaları, sezgileri ve anlama yetenekleri varken, harekete geçme güçleri ve özgür iradeleri insanınkinden farklılık göstermektedir çünkü 


parantez '18 insanların sahip olduğu ahlaki perdeye sahip değillerdir. İnsanın araştıran ve gelişen varlıklar olmaları ve kararlarımız üzerinde böyle bir kontrole ve özgürlüğe sahip olmamız, yaptığımız seçimlerde ve verdiğimiz kararlarda doğruyu ve hakikati, iyi olanı, seçme ya da seçmeme ilkemize bağlamıştır. Bu noktada filozoflar insanın özgür iradesi ve aldığı kararları bu hareketlerin sonuçları üzerinden incelemiş ve bu hareketlerin ahlaki perdede nasıl olduğunu tartışmışlardır.

özgür olmadığını savunurlar ve onlara göre bireyin iradesi ve eylemleri içten veya dıştan gelen etkenlerle belirlenmiştir ve bu etkenler bireyin özgür karar vermesini     Bu noktada özgürlük, bireyin engellemektedir. İndeterminizm dış etkiden bağımsız olarak ise bireyin özgür olduğunu kendi iradesiyle, kendi savunur ve bu nedenle düşünceleriyle karar bireylerin ahlakı eylemlerinde vermesiyken, bugün özgürlüğü özgür olduklarını savunurlar. tartıştığımız alan bu özgürlüğün Üçüncü olarak ise otoyansıması olan ahlaki özgürlük, determinizm, özgürlüğü ve yani bireyin kendi kendinin özgür iradeyi bireyin bilgi belirleyebilmesi, ahlaki birikiminin gelişmesiyle davranışı bir başkasının zoruyla özdeşleştirir ve kişiliğini ve değil, kendi iradesiyle aklını geliştirmiş bir bireyin gerçekleştirmesidir. Çünkü bu özgürlüğünün arttığını savunur. noktada bireyin kendi özgür Ahlak felsefesinde, ahlaklılığın iradesini kaybetmesi önemli ne olduğu üzerinde yapılan olmaktadır.  tartışmalar bu ilkeler üzerinde yapılır ve düzenlenir.       Birçok filozofun özgürlük ile ilgili problemi bu noktada      Filozoflar birçok felsefi başlamaktadır; bazı filozoflar kuramı tartışırken insanın özgür olduğunu argümanlarını bireyin özgür savunurken bazı filozoflar özgür karar verip veremeyeceği olmadığını savunmaktadırlar. yargısına göre oluşturmuşlardır. Determinist filozoflar, bireyin  Özgür iradenin en önemli 

45

olduğu alan olarak ele alabileceğimiz ahlak felsefesi denilebilir çünkü bireyin kararları ve düşünceleri üzerinden tartışılan bu alan özgür irade olmazsa birçok noktadan anlamsızlaşabilmektedir. Bu noktada felsefenin gelişimi boyunca birçok filozof bireyin nasıl karar verdiğini, eylemlerinden ne kadar sorumlu olduğunu ve özgür iradenin bireyin varlığı için ne anlama geldiğini sorgulamışlardır. Filozofların her ne kadar bu tartışmada farklı noktaları olsa da konunun ele alınması tartışmanın gelişmesini sağlamaktadır.     Peki bireyin özgür iradesi ve varlığı modern dünyada nasıl var olabilir ve özgür irade günümüz toplumuna ait olmak pahasına terk mi edilmiştir?


parantez '18 toplumsal baskılar yüzünden     Aslında bu denemenin özgür olamayacağı ve bize dikte dönmek istediği soru, Alman edilmiş bazı yargılardan dolayı kökenli Fransız filozof PaulHenri Dietrich Holbach’ın özgür doğan eylemlerimizin kökeninde bir bireysellik ve bir eylemlerle ilgili söylediği ifadeden kaynaklanmaktadır. özgürlük olmadığı için eylemlerimizin özgür Holbach’ın "Kısaca, insanın olamadığını savunmuştur. eylemleri asla özgür değildir; onlar her zaman insanın kendi doğasının, edinilmiş fikirlerinin,      Ancak bu noktada tartışılması gereken Holbach’ın ulusunun, doğru ya da yanlış̧ sözünün günümüz dünyasında onu biçimlendiren mutluluk anlayışının; örnekle, eğitimle, ne kadar geçerli olduğudur. 18. günlük deneyimle pekiştirilmiş̧ Yüzyıldan beri gelişen dünyada düşünce özgürlüğüne olan kanılarının zorunlu tolerans, insan haklarına olan sonuçlarıdır,” ifadesi bireyin saygı ve bireylerin kendi toplumsal baskılar yüzünden özgür olamayacağı ve bize dikte yetkilerini ve iradelerini koruma edilmiş bazı yargılardan dolayı istekleri gelişmektedir. Modern dünyada bireysellik, özgürlük ve doğan eylemlerimizin kökeninde bir bireysellik ve bir toplumsal aidiyet kavramları gelişmiştir. 21. Yüzyıl toplumu özgürlük olmadığı için ona verilen ve öğretileni eylemlerimizin özgür sorgulamakta, demokrasi gibi olamadığını savunmuştur. idealleri belirlemekte ve hayatta kalmak ve var olabilmek için       Aslında bu denemenin kendisi için en iyisi olan kararı dönmek istediği soru, Alman almasını gerektiren bir kökenli Fransız filozof PaulHenri Dietrich Holbach’ın özgür zamandır. Holbach’ın açıklamasında eylemlerin bireye eylemlerle ilgili söylediği ifadeden kaynaklanmaktadır. verilen bilgilendirme veya dikte edilen kurallarla kendini Holbach’ın "Kısaca, insanın biçimlendirdiği ifadesi ise eylemleri asla özgür değildir; onlar her zaman insanın kendi günümüz dünyasında tamimiyle doğasının, edinilmiş fikirlerinin, geçerli değildir çünkü bireyler bilgiye ve hakikate ulaşabilir ulusunun, doğru ya da yanlış̧ konumdadırlar. 21. Yüzyıl onu biçimlendiren mutluluk anlayışının; örnekle, eğitimle, dünyasına bakıldığında özellikle günlük deneyimle pekiştirilmiş̧ genç nesillerde görüldüğü üzere birey ona öğretilen materyali kanılarının zorunlu sorgulamakta, bilgiyi  sonuçlarıdır,” ifadesi bireyin 

46

doğrulamakta, otoriteyi sınamakta ve doğruyu aramaktadır. Bu noktada birey sahip olduğu bilgi nedeniyle doğru kararları özgür bir şekilde verebilmektedir. Günümüzün şartları bireye farklı olmak veya yabancılaşmışlar arasında kendini bulma veya ait olma şansı tanımaktadır bu nedenle fikirler yalnız bırakılamayacağı için birey özgür iradesini korumak için uygundur ve Holbach’ın bahsettiği şartlar geçerliliğini kaybetmektedir.    Daha derin bir analiz yapılması gerekirse, günümüz toplumsal ahlaki yapısı ya da bireysel çıkarlar incelenebilir. Bugün, bilgiye ulaşımın kolaylığından dolayı doğru kararları vermek önem kazanmıştır. Bireyin eğitiminden başlayarak hayatının sonuna kadar giden bireysel varlık ve herkesi bir tutun sistemler içinde kimliğini koruma kaygısı birey için bir endişe noktası olmuştur. Bu noktada modern birey kendisi için en doğru yolu seçmek isteyecektir. Bu noktada Holbach’ın çevreden etkilenme argümanı belli noktalarda geçerli olabilecek olsa da günümüz bireyi topluma ait olmak için kendi iradesini kaybetmemektedir, onun için sisteme dahil olmak daha rasyonel bir hareket olacaksa bunu takip edecektir. Tersine, yine bilgiye ulaşabilen bir birey 


parantez '18 sistemin getirilerinden memnun değilse toplumdan uzaklaşma ve dışlanma pahasına topluma dikte edilen fikirlere karşı gelmeyi seçebilir ancak önemli olan her iki kararda da bireyin kendi özgür iradesini koruması, eylemlerini özgür olarak yapması ve bu hareketlerinden sorumlu tutulabileceği gerçeğidir.

toplumunda bireyler kendi iradelerinden kaçma ve topluma kesinlikle dahil olmak adına otoriteye boyun eğme ve toplum üzerinde güce sahip olan güçlerin kararlarına razı olmaktadır ve uyum sağlamaktadırlar.

duygusunun toplum yerine kendine aidiyete dönmesi ve bireysel çıkarların ve bireysel özgürlüğün öneminin arttığı dünyada birey kendi özgür iradesini bırakma ya da devretme yetkisini kaybetmektedir çünkü bu modern insana faydalı bir davranış olmayacaktır ve yapısı açısından zararlıdır.

    Bu argüman, Paul-Henri Dietrich Holbach’ın kendi       Belki de tartışmanın bu ikili sunduğu öneri ile benzerdir       Ancak bu görüşe karşı çıkan yönü birçok filozofun insanın çünkü Holbach’ın bireylerin birçok filozof da bulunmaktadır. özgür iradesi olup olmadığını edinilmiş fikirler ve ulusların Örnek olarak Alman psikanalist sorgusunda cevabın basit bir evet onu biçimlendirmesi ve filozof Erich Fromm, bu ya da hayır olmasını argümanına destek olarak konuyu “Özgürlükten Kaçış” adlı beklemesinden Fromm’un sunduğu öneride kitabında kapitalist toplumlarda birey, toplumsal baskıya karşı kaynaklanmaktadır çünkü her iki bireylerin yalnız kalmamak, kendini korumak ve toplumun argümanın da haklı yönleri ötekileşmemek, bulunmaktadır. Bireylerin her parçası kalmak adına yabancılaşmamak için temel iradesinden vazgeçecektir ve bu davranışları eş derecede özgür özgürlüklerinin kendisine değildir çünkü bireyler özgür iki durumda da bireyin özgür verdiği psikolojik baskıdan iradesinin kaldığı söylenemez. değillerdir. Daha özgür olan kurtulmak adına bu özgürlükleri davranışlar bilinçli düşünme ve Ancak, günümüz şartlarına 'onun yerine ve onun için' karar vermeyi, benlik kontrolünü, bakıldığında ise bireylerin kullanacak bir üst otoriteye siyaseti sorgulamaları, aidiyet  akılcı muhakemeyi, daha medeni  doğal olarak teslim edeceğinden bahsetmektedir. Bu noktada filozof, ayak uydurma ve çevremizin bir parçası olmak adına özgür idaremizin teslim edilebileceği teorisini sunmuştur ve irade ve özgürlük kavramlarının aslında sanal bir yapıya sahip olduklarını, yani insanın toplumsal ya da bireysel ilişkilerinde onaylama ve dahil olma adına sahip olduğu özgürlüktür. Fromm’un kuramına göre ise günümüz 

47


parantez '18 kişisel çıkarlar peşinde koşmayı içerir. Ancak bu bakış açısına karşı olarak bireyler davranışlarında ve yaşamlarında özgür olma şansına sahiplerdir ve bu özgürlüğü nasıl kullandıkları bu tartışmanın odak noktası haline gelmiştir.    Paul-Henri Dietrich Holbach’ın ifade ettiği gibi " [insanın eylemleri] her zaman insanın kendi doğasının, edinilmiş̧ fikirlerinin, ulusunun, doğru ya da yanlış̧ onu biçimlendiren mutluluk anlayışının; örnekle, eğitimle, günlük deneyimle pekiştirilmiş̧ kanılarının zorunlu sonuçlarıdır,” düşüncesi özgür iradenin olamayacağını çünkü kararlarımızın çevremiz tarafından etkilendiğini ve özgür olmadıklarını ifade eder ancak bu insan doğasına basit ve yüzeysel bir bakış açısı getirmektedir. Bireyler her ne kadar toplumları tarafından etkilenmiş olsalar da kendi kararlarını alabilecek, kendi yorumlarını yapabilecek ve kendi iradelerini gösterecek konumdadırlar. Çevremiz, insan olarak bizi şekillendirecek bir unsur olsa da bizi yöneten bir unsur olmak zorunda değildir. Bu noktada Holbach’ın irade sorunu toplumsal bir eksiklikten ziyade bireyin kendi iradesini bırakmasıyla doğan bir durum 

48

haline gelmektedir.     Bu nedenle bireyin özgür iradeye sahip olup olmaması tartışması günümüzün şartları bakımından bireyin kendi çıkarları için özgür iradesinden ne kadar feda ettiği ya da kararlarında ne kadar özgür bırakılabildiğidir. Filozoflar tartışmayı herhangi bir akademik düzleme taşıyabilir ve özgür iradenin bireyin aldığı kararlar ve ahlaki yapısı için gerekliliğini tartışabilirler ancak bireyler toplumumuzun şu anki düzeninde var olmak ve kendilerini korumak için bu iradeye sahip çıkmaya çalışacaklarıdır. Bu nedenle Holbach’ın ifadesi bireyin aldığı kararlar ve toplumun geldiği noktalarda eksik kalmıştır ve günümüz bireyi toplumunla beraber veya karşı olarak da olsa kendi kararlarını, özgür iradesiyle verebilecek ve bu eylemleri takip edip ahlaki olarak sorumlu tutulacaktır.

TARİH FELSEFESİ Melodi İnceboz Felsefe, tarih gibi birçok bilimin, hem içeriğinde olayları genelleyerek bir düzen ileri sürmede, hem de bilimlerin objektif ve hedeflerini belirlemede kullanılmaktadır. Tarih felsefesi de tarihin değil, felsefenin bir alt dalı olmasına karşın tarih bilimiyle ve onun konu aldığı olaylarla ilgilenmektedir. Ancak bu noktada tarih felsefesi alanının odağı konusunda bir belirsizlik ortaya çıkar. Bu belirsizlik sadece tarih konusunda değil aynı zamanda doğa bilimlerinde de vurgulanması gereken bir ayrımdır. Bilimlerin araştırdıkları hakkındaki sınıflandırmalarda da, amaçlarının daha iyi anlaşılmasında da, felsefenin temelini oluşturan genellemelere başvururuz. Örneğin biyoloji felsefesi, biyolojinin kuramları altında yatan, mesela evrim teorisini açıklamak için kullanılan felsefi açıklamaları da deney hayvanları ve diğer biyolojik metotlar için kullanılan felsefi tartışmaları da kapsamaktadır. Bilim felsefelerinde bu nedenle karşımıza iki ayrı odağa sahip iki alan çıkmaktadır. Tarih felsefesi de yine iki anlama gelebilmektedir. Bu, tarih 


parantez '18 kelimesinin hem geçmişte yaşanılanları hem de bu yaşanılanları araştıran bilim dalının ismi olmasındandır. İlk anlamından gelen tarih felsefesi, olayları ortak özellikleriyle beraber sınıflandırıp genel sonuçlar sentezler. Hegel’in Lectures on the Philosophy of History (Tarih Felsefesi Üzerine Dersler) adlı kitabı, tarih felsefesinin bu alanı hakkındaki eserlerin en önemlilerindendir. Bu alandaki çalışmalarda tarihten farklı olay örnekleri değerlendirilerek genel bir yargıya varılır. Buna örnek olarak, tarihteki otoriter rejimlerin incelenerek baskıcı yönetimlerin kendilerine ortak bir düşman seçtikleri sonucuna ulaşılması gösterilebilir. Tarih kelimesinin ikinci anlamıyla ortaya çıkan tarih felsefesi ise tarihin olayları nasıl incelemesi gerektiği, tarih biliminin nesnelliği, olayların sebep ve sonuçlarının belirlenmesi ve bunun gibi yöntemsel konular üzerine sorgulamalar yapmaktadır. Bu tip sorgulamaları felsefenin metafizik alanına dahil edebiliriz çünkü olanları açıklayan hakkında açıklamada bulunmak, anlatanı anlamak ve bir üst seviyeden bakıp olanı değil, olanı inceleyeni incelemek felsefenin metafizik alanıyla ilgilidir. Tarihi ikinci dereceden sorgulayan felsefe alanı ise Walsh’ın Philosophy of History

49

(Tarih Felsefesi) isimli eserinde özetlenmiştir. Bu ikinci alanda tarih biliminin içeriğinden ziyade tarihin araştırılmasındaki metotlar tartışılır. Bu yazı da tarih felsefesinin tarihin amaçlarını ve yöntemlerini konu alan kısmını bir başka pencereden ve genellikle de öznel yorumlarla açıklamak için yazılmıştır.       Hikaye kelimesi birçok dilde tarih kelimesiyle eş seslidir. Latince ve Yunancada da bu iki kelimeyi bir sözcük karşılamaktadır. Tarihin temelleri hikaye anlatıcılığına dayanmaktadır. Tarihin nasıl hikaye anlatıcılığından bir bilime donüştüğünü daha iyi anlamak için tarih biliminin ilk ve en basit örneklerine bakmamız gerekir. Birçok tarihçi tarafından ilk tarihçi olarak Herodotos kabul edilmektedir. Tarihin babası Herodotos’un hikaye anlatıcılarından ne şekilde farklı olduğu bize tarihin amaçları ve izlemesi gereken yöntemler hakkında bir başlangıç noktası sağlayabilir. Herodotos’un anlattıkları öncelikle kendi zamanındaki hikaye anlatıcılarının anlattıklarından farklı olarak, kendi halkından insanları ya da kendi perspektifini yücelterek yazılmamıştı. Herodotos’un anlatılarının döneminin mitlerine göre oldukça nesnel olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, 

uzun süre önce olmuş olayları değil dönemine daha yakın süreçleri araştırdığından dolayı yine mutlak nesnelliğe daha çok yaklaşmıştır. Kendinden önceki anlatıcılar, yaşadıkları dönemden çok daha önce olmuş olaylar hakkında yazmıştır. Örneğin Homeros, İlyada ve Odessa’yı, Truva Savaşlarından yaklaşık üç yüzyıl sonra oluşturmuştur. Fakat Herodotos, Pers Savaşlarını gerçekleşmesinden on yıl sonra yorumlamıştır. Bu sayede, daha objektif bir bakış açısıyla gerçeklere ulaşma imkanı doğmuştur ve daha çok kanıtla beraber anlattıkları olayların gerçeğine daha yakın olabilmiştir. Bir yandan da, kanıtlar arasında kurduğu nedensel bağlar daha kuvvetlidir. Kendinden öncekiler olayları açıklamak için doğaüstü nedenler kullanırken Herodotos kurgu zincirlerinde rasyonel nedenler kullanmıştır. Genel olarak baktığımızda Herodotos’un kendinden önceki anlatıcıların aksine temel olarak iki ilkeye bağlı kaldığını görmekteyiz. Bu iki ilke, her bilimin paylaştığı noktalar olan nesnellik ve nedensellik ilkeleridir.        Tarih felsefesi ise tarih biliminden çok sonra ortaya çıkmıştır. Tarih felsefesinin ortaya çıkışı diğer bilimlerin felsefelerine göre oldukça 


parantez '18 gecikmiştir. Normalde bilimlerin amaç ve yöntemlerini incelemek için gelişen bilim felsefeleri Rönesans sonrasında ortaya çıkmıştır. Buna rağmen tarih, diğer bilimlere kıyasla daha öznel oluşuyla birlikte daha geç incelenmiştir. 17. yüzyılda Descartes, Discourse (Yöntem Üzerine Konuşmalar) adlı kitabında tarihe bir bilim olarak şüpheyle bakmıştır. Genel olarak Rasyonalistler de hâla sadece matematiksel bilimlerin gerçekliğini savunmaktadır. Felsefeciler ve filozoflar, 19. yüzyılın sonlarına kadar yalnızca doğa bilimlerine önem verip tarihi gerçekle uğraşan bir alan olarak görmemiştir. Bazı ülkelerde ise tarih felsefesinin gelişimi çok daha geç gerçekleşmiştir. Örneğin İngiltere’de metafiziğe pek az gösterilen ilgi nedeniyle tarihin felsefesi son dönemlere kadar tartışılmamıştır.     Herhangi bir bilim felsefesinde de olduğu gibi, tarih felsefesinde de incelenen bilimin objektifleri  ve izleyeceği metodlar tartışılır. Tarih felsefesinin konusu tarihin amaç ve yöntemleridir. Tarihin amaçlarının sorgulanması ve yöntemlerinin belirlenmesi konusunda etkilidir. Bu noktada kişisel yorumlarımla oluşturduğum tarih felsefesinin belirli ana başlıklar altında topladığım sorgulamalarından, 

50

bir açıdan tarihin kendimce genellediğim amaçları ve yöntemlerinden ve bunlar hakkındaki görüşlerimden bahsedeceğim. Tarih felsefesinin araştırmasını öncelikle amaç ve yöntem olarak ikiye ayıracağım. Akabinde ise bu konular hakkında yapılan sorgulamaları oluşturduğum genel başlıklar altında değerlendireceğim.     Tarih biliminin amaçları, kanımca diğer bilimlerin amaçlarıyla eştir. Tek fark tarihin geçmişteki tüm verilere sahip olamaması ve dolayısıyla asla nesnelliğe ulaşamamasıdır. Tarihin deneylenemez yapısı onu gözlenmekten alıkoyar ve kurgular oluşturulmasını zorunlu kılar. Ancak tarihin üst amacı benim fikrime göre değişmez. Bu amaçlar, Herodotos’u da diğerlerinden farklı kılan ilkelerdir: nesnellik ve nedensellik.         İlk ilke olan nesnellik, bilimlerin ortak amacından gelmektedir. Bütün bilimler doğada bir gerçeklik olduğunu önceden kabul eder ve ona ulaşmayı amaç edinir. Nesnellik ilkesi de bu gerçekliğe ulaşmak ya da olabildiğince yaklaşmak gerektiğini savunur. Bu noktada kişinin tarafsızlığı ve önyargılarının olmaması önemlidir. Kaynağın bilgiyi kendinden bir yorum 

katmadan iletmesi ya da yorumlarını ayrıca belirtmesi gerekmektedir. Kaynak ve gözlemleyen arasındaki katman sayısı arttıkça gerçeklikten uzaklaşma olasılığı artmaktadır. Olayları olabildiğince olduğu gibi aktarmaya çalışmak bilimin amacına en uygun durumdur. Ancak özellikle tarih için bu daha az mümkündür çünkü geçmiş, deneylerle tekrarlanamaz veya kanıtlanabilecek şekilde formülize edilemez. Tarih sadece tarihçinin yorumuyla vardır. Bu nedenle az kanıtla öznel yargılarla oluşturulan kurguların mutlak gerçekliğinden söz edilemez. Fakat yine benim görüşümce bu tarihin amacını farklı kılmaz, tarih hâla en gerçeğe ulaşmayı hedeflemektedir ve bilimlerle bu yönden amaçsal farklılıklar göstermez.     Genellikle tarih biliminin sorgulamaları da nesnellik üzerine olmaktadır. Bir tarihçinin kendi görüşlerini katmadan veya kurgulamadan olayların gerçeğine ulaşıp ulaşamayacağı sorusu sıkça sorulur. Tarih felsefesi bu noktada öznelliği inceler. Bu konuda farklı yorumlar ortaya atılabilir. Örneğin, günümüzde birçok tarih filozofu, kaynak ve gözlemci arasında ne kadar az adım varsa, bilginin o kadar nesnel olacağını 


parantez '18 savunmakatadır.

    Tarih felsefesi tarihin amaçları noktasında nesnellik       İkinci ilke olarak nedensellik ve nedensellik açısından de felsefede kanıtlanmamış sorgulamalarda bulunur. Bu iki olsa da bilimde temel araçtır. ilkesi bilimin rasyonellik Her olayı nedenleriyle ve amacında birleşir, tek objektif sonuçlarıyla ortaya çıkarmak ve temelde gerçeği bilmektir. Tarih, değerlendirmek bilimin asıl amaçları konusunda bilimle amacıdır. Tarihte ise bunun ortak ilkelere sahip olsa da bu geçerliliği yine tartışılabilir objektiflerine tam olarak çünkü geçmişin nesnel ulaşamaz. Bu sebeple gerçekliğine tarihçilerin aradıkları gerçeği ulaşaşılamayacaksa zaten bir bulmakta kullandıkları olayın kendisini de nedenini de yöntemler bilimcilerin kullandığı sonucunu da eksiksiz yöntemlerden farklılık gösterir.  bağlayamayız. Ancak bana göre tarih bu amaca asla       Tarihin yöntemleri ulaşamayacak olsa da yine de konusundaki tartışmalar ise üç nedenselliği tarihin ilkesi olarak noktadan incelenebilir: veri görebiliriz çünkü tarih özünde toplama, veri analizi ve çıkarım hikaye anlatıcılığından zaten bu yapma. Bu konular hakkında da noktada ayrılmıştır. Olayların yine tarihin güvenilirliğini ve bir nedensellik zincirine göre başarısını sorgulayan sorular geliştiğini kabul eder ve bunu sorulmaktadır. Bir tarihçinin ortaya çıkarmayı hedefler. nasıl verileri toplaması gerektiği, verilerin nasıl çözümlenmesi       Tarih felsefesi tarihin bu gerektiği ve bu analizlerden ne amaca ne kadar ulaşabileceğini şekilde sonuçlara varılabileceği sorgular. Tarihin bilimlere tartışılmaktadır.  nedensellik bakımından yakınlığı sürekli       Verilerin toplanması ve sorgulanmaktadır çünkü tarihte sınıflandırılması önemlidir. Bir deney ve gözlemler bir yöntem tarihçi sadece ulaşılabilir olarak kullanılamamaktadır. kanıtlardan sonuç çıkarmamalı, Bunun sonucu olarak tarihte ayrıca hangi kanıtların uygun bilinmeyen noktalar kurgusal olduğunu da neden ve sonuçlara değerlendirmelidir. Söz konusu dayanmaktadır. Nedenlerin ve olayla ilgili olmayan bir kanıt, sonuçların belirsizliği gerçek olandan farklı bir tartışmanın temel çarpışma çıkarıma ulaşılmasına neden noktalarındandır. Tarihin, olay olabilir. Tarih, elindeki kanıtlara örgüsünü ne derece gerçeğe dayandığı için elde edilen . yakınlaştırılabileceği sorgulanır.

51

bilgiler kolaylıkla yanlış çıkabilir      Verilerin analizi de bir o kadar önemli bir husustur. Bu kısımda veriler, kişisel yorumlarla değil, mümkün olan en nesnel gözle yorumlanmalıdır. Yorumlar ne kadar gerçeğe yakınsa çıkarılacak sonuçlar da o kadar doğrudur. Bu kısımda tarihçinin bilgisi yeterli olmalıdır ve verileri objektif olarak görebilmelidir. Aksi takdirde ortaya çıkacak sonuçlar başkalaşabilir. Tarihçi elindeki veriyi olabildiğince en mantıklı gelen açıklamayla yorumlamalıdır.        Son olarak sonuç çıkarma aşaması, tartışma gerektiren bir bölümdür. Bu kısımda analiz edilen verilerin tamamından, olmuş olaylar hakkında yargılara varılır. Bu yargıların gerçeklikle uyuşması için yargılardan en mantıklı ve gerçekçisinin seçilmesi veyahut farklı yargıların sentezlenerek daha doğru bir çıkarıma varılması gerekir.        Tarih felsefesinin bu noktadaki, tarihin kullandığı yöntemler hakkındaki rolü tarihin ilkelerinde belirtilen amaçların pratiğe dökülmesindeki işlevidir. Tarih felsefesi, tarihin metodlarını, tarihin amaçları gözlemciliğinde düzenler. Bu, izlenilen aşamaların tarihin ilkelerinden 


parantez '18 sapmaması ve daha iyi sonuçlara varılması içindir.

kendi yarattıklarını düşünürsek bu dinler Tanrı fikrinden geliyorsa dinler de insanların     Tarih felsefesi özetle tarihin aslında kaynaksız olarak temel amaçlarını araştıran ve gerçekliğine inandıkları belli tarih biliminde kullanılan başlı ibadet kuralları yöntemlerin tarihin amaçlarına       Ruhçu bakış açısına göre topluluğudur. Ne kadar uygunluğunu sorgulayan felsefe dinler, tanrı inancı sonu ortaya insanların yarattığını öne sürsek çıkmıştır ve Tanrı fikri ise bir dalıdır. Tarihin amaçlarından de Tanrı’nın var olmaması için nesneye bağlanamayacağı için bir sebep değildir bu. tarihin nesnelliği ve direkt olarak Tanrıdan geldiğine  Makalemde bütün mantıksal nedenselliğinin mümkünatı inanılmaktadır. Tanrı denen tarih felsefesi sayesinde çerçevelerden bakacağım bu büyük varlığın bize kendini sorgulanır. Aynı şekilde tarih konunun şöyle bir noktası da göstermesi ve varlığını felsefesi tarihin izlediği vardır ki Tanrı’ya inanmak kanıtlaması lazım ki biz bu yöntemlerin nesnellik ve mantık işi sayılmaz ve bu sayede Tanrı inancı ve nedensellik ilkelerine tamamen sizin düşünceniz ve sonrasında da din inancına uygunluğunu tartışır. Böylece, iradesi doğrultusundadır. sahip olalım. Bizim ise elimizde Bunun yanında bir çok insan tarihin ilkelerini daha net Tanrı inancını destekleyecek görebilmiş ve yöntemsel dahil olmak üzere size mantıksız tarihte yeteri kadar kaynak eleştirilerle onu daha iyi hâle ve gerekçesiz gelecek yoktur ve din kitapları tamamen düşünceleri kabul etmeyi gelmiş olur. Tarih felsefesinin belli başlı insanların günümüzdeki gerekliliği ise reddederler.  himayesinde yazıldığı bazıları tarafından düşünürsek hiçbir bilimsel sorgulanmaktadır ancak       “Ben neden yaratıldım?” değerleri yoktur bu sebepten metafiziksel branşlara olan sorusuna tüm dinlerin cevapları bir kaynak sayılamazlar. Bu da ihtiyaç her zaman devam vardır. Bilhassa Orta Doğu’dan demektir ki tarihte Tanrı denen çıkmış olan dinlerin cevapları etmektedir. Tarihin amaçlarını daha iyi öğretebilmekte ve yeni varlığın dünyaya kendini tanrı aynıdır. ‘Tanrı insanları olarak göstermediği için Tanrı tarihsel yöntemler kullanırken kendisine kulluk etmek amaçlı bu yöntemlerin tarihsel ilkelere fikri ise ortaya bariz olarak ya da kendi varlığının bilinmesi insanlar tarafından bir inanç uygunluğunu tartışmakta hâla amaçlı yaratılmıştır’ denir. olarak atılmıştır. İnsanlar tarih felsefesi etkin olarak Yukarıdaki tırnak işaretleri tarafından ortaya atılışını en kullanılmaktadır.  arasında yer alan cümleyi basit bir biçimde her toplum, inceleyecek olursak, tanrının bir insan ve insanlar topluluğu için ‘haz’ aldığını yani tanrının ‘ben’i Tanrı farklı bir anlama ve olduğunu rahatça söyleyebiliriz. güçlere sahip olabilir. Bu da Yani, insansı bir özelliğin, yine aynı şekilde aslında Tanrı denen insan tarafından tanrıya varlığın tutarsızlığını ve yerleştirilmiş olduğunu güvenilirsizliğini ortaya koyan görüyoruz. Buradan önemli bir faktördür. Bunun çıkartılabilecek sonuç, tanrının sonucunda insanların Tanrıyı  insanları değil, insanların 

52

TARİHTE YARATICI KAVRAMI VE GERÇEKLİĞİ Barış Apaydın


parantez '18 tanrıları yaratmış olduğudur.” en basitinden kendi içinde     Dünya’nın tarihin başından çelişir ve böyle bir şeyin varlığı beri Tanrı kendini göstermese hakkında daha da şüpheye de etrafımıza baktığımızda düşeriz. Örneğin sonsuz gücü gördüğümüz her şey onun olan bir Tanrı, kendi gücünün varlığının bir kanıtı olarak bize yetmeyeceği bir sorun ortaya yansıtılır. Tarihin başında da çıkarabilir ama eğer çıkarırsa Tanrı vardı ve belli etkileri  vardı kendisi çözemez, bu da yani sonuçta tarihin başından imkansız olacağı için bu durumu şu ana kadar Tanrı’yı dışarıda  çözebiliyor olması gerekir çünkü gözlemleyebilirdik ve bu sonsuz güç bunu gerektirir. insanlar için dinlere inanmak Doğadaki şeylerden için yeterli bir sebep olurdu. kanıtlayamıyoruz ancak Tanrı Bunun üstüne kendini göstermiş olabilir fakat düşündüğümüzde ise bizim bu tarihsel bir belge olarak burada düşünüp üstüne kafa tutulamayarak ve bu olay bir yorduğumuz onca şeyden kanıt olarak gösterilemeyecek sonra sadece etrafımıza bir biçimde gerçekleşmişse bu bakarak böyle bir karara zaten bir kanıt sayılmamalıdır. varmamız bizim aslında bilimsel Bizim için yeterli bilgi olmayan olarak kanıtlama olmadan bir bu Tanrı’nın kendini göstermesi gerçeği kabul etmemiz demek ve varlığının anlaşılması ise bu olur. Bunun başlıca yüzden hala kesin bir kanıt ile sebeplerinden biri ise biz ortaya atılarak doğada anlayamadığımız bir desteklenmemiştir. şey gördüğümüz vakit bunu Tanrı yaratmış olmalı       Tanrı’nın varlığına dair diyemeyiz. Çünkü eğer Tanrı somut bir kanıt olmadığını diye bir varlığın yani sonsuz kabul ettiğimizi düşünüyoruz. gücü olan bir yaratığın var Dinler; Tanrı’dan gelen kitaplar oluşunu aklımız almayıp ve kanıtları diyebiliriz ancak bir inanırken nasıl olur da aklımız kez daha yeterli bigimiz var mı almadığı ama çok daha basit bir ona göz atmamız lazım. Dinlerin şeyi yaratan bir şey olduğu olduğuna dair somut tek kanıt kanısına bu kadar net kitapların kendisidir ve bu varabiliriz. Bu demek olur ki her kitaplar o zaman bizim tek ve Tanrı’nın bir Tanrı’sı daha vardır gerçek kaynağımızdır bu çünkü onlar da aklımızın konudaki. Biz şunu da söyledik almadığı şeylerdir. Bu sebepten ki bu kitaplar bilimsel bir değer ötürü onları da yaratan bir Tanrıiçermezler ve bu yüzden onların olmalıdır. Aynı zamanda sonsuz gerçekliğine inanmak yerine güç denen kavram bile onları kendi doğruluklarını 

53

ispatlamak için kendilerini inceleriz. Kuranda örnek olarak Hz.Muhammed’in daha Güney Amerika’dan gelememiş kabak denen sebzeyi sevdiğni söylemesi gibi küçük anakronik hataları çok sayıda ve sıklıktadır ve bu bizi gerçekliği hakkında şüpheye düşürür tabiki. Bunların yanında tarih boyunca onlarca düşünürün de Tanrı denen yüce varlık hakkında sınırsız gücü olan bir varlığın neden böyle davranışlar sergileyeceğini düşünmüştür.     Bu demektir ki din kitapları Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için yeterli değildir. Demek ki Tanrı bu dinleri bizim yararlanmamız için değil aksine insanlar bizi kontrol altına almak için ortaya atmış olabilirler.       İnsanlar tarih boyunca Tanrı denen varlığın üzerine çok fazla düşünmüşlerdir ancak bir noktadan sonra düşünmeyip inanmışlardır. İnsanlara düşünmek zor gelmiştir ve inanmamaktansa inanmak daha kolay ve kesin bir çözüm olmuştur kararsızlıklarına. Geçmişte insanlar bunu sorgulayarak ya inanır ya da inanmazlardı ancak şu an din dediğimiz şey sadece bir gelenek halini aldı. Doğdunuz ülke ve mekan dininizi değiştirebilir çok rahat ve insanlar sizin hakkınızda 


parantez '18 otomatik bilgilere sahip olurlar. İnsanlar neden diye sormak yerine inanırlar çünkü kimse onlara aksini göstermedi herkes inandı ama sorgulamadı. Sorgulamanın ve tartışmanın yanlış olduğu aşılandı topluma ve böylece insanlar düşünmeyi bıraktı. Sorgulama bitti ve din denen şeyin ne kadar gerçek veya yalan olsa da insanlar üzerinde kitle kontrol aracı olarak kullanılmaya başladı. Sorgulanmadı ve kabul edildi ve şimdi sonucuna katlanıyor herkes. Şu an her yerde bile belli dinlerin sadece varlığını sürdürmesi insanları araştırıp sorgulayıp kendi dillerini bulamadıklarını gösterir.

ise baba tanrı dışındaki tanrısal varlıkları mecazi kabul ederek tek tanrı anlayışını savunurlar. Ne var ki bu yaklaşım Hristiyanların kutsal kitaplarına terstir. Bundan dolayı da genel kabul görmemiştir.” Buradan da anlayabileceğimiz üzere Hristiyanlık Politeizm ,yani çok Tanrılı din, gibi sayılamaz ve o noktaya kaydığı düşünülemez.     “Hristiyanlar tek tanrıya Bunun başlıca sebebi tek inandıklarını söylemekle birlikte Tanrı’ya inanmaları ve Hz. İsa ve kutsal ruhun da tanrı diğerlerinin “kutsal varlık” olduğunu kabul ederler. Onlara olması. Kutsal varlıklar da Tanrı göre aynı özden türeyen üç olmadığı için politeizme kaydığı tanrı vardır. Buna teslis (trinite/ da söylenemez, üçleme) denir.Teslis; baba, oğul söylenmemelidir. ve kutsal ruhtan oluşur. Monoteizmden de uzaklaşması Hristiyanlar teslisi, “üç kişilikte söz konusu değildir. tek bir Tanrı”nın varlığıolarak Evrendeki hiçbir olay Tanrı’nın       İslamın Tanrısı olan Allah ifade ederler. Üç ayrı varlığın tek yaratıcılığı olmadan gayet net burada her şeyin yaratıcısı ve bir varlık olarak açıklanması akli açıklanabilir. Bunun başlıca oluşumundan sorumlu olan kişi olarak mümkün değildir.Bu kanıtı da bilimdir. Tanrı’nın olarak adlandırılır. Ancak Allah’ın nedenle Hristiyanlar bu yaratıcılığını kabul etmeden kendini yaymak için gönderdiği konunun ancak imanla idrak insanlar milyonlarca şeyin kitapta bile açıkça her insanın edilebileceğini söylerler. Bazı varlığını kabul etmiş ve yaptığı şeylerden sorumlu Hristiyan teolog(ilahiyatçı)lar  gerekçelere dayandırabilmiştir.  olduğunu görebiliriz. Bu da demektir ki aslında Allah’ın sorumlu olduğu şeylerden insanlar da sorumlu sayılarak bunun cezasını çekebiliyor. Düşünelim ki Allah bunlardan sorumlu değil ve bu olayların yaratıcısı O değil. Bu ise inanılan “sonsuz güçlü” Tanrı inancına gayet karşı bir düşünce oluyor. Bu noktada Tanrı yaratmış ve kontrolü insana vermiştir dersek de bu sefer islamda geçen belli başlı 

54

kurallara zıt düşeriz. Bunun üstünde ne olursa olsun Tanrı denen varlığın islama göre hiçbir yaratılmışa benzememesi gerek ancak bir insan da sorumlu olabilir ve bir şey yaratabilir. Bu da demektir ki aslında Allah’ın insanlar ile benzer noktaları olmalı ki bazı şeyleri yapabilecek gücü olsun.


parantez '18 Örneğin Dünya, Güneşin etrafında Güneşin çekim kuvveti sayesinde döner. Bu fiziksel olarak kanıtlanabilir bir gerçektir. Tanrı’nın varlığını kabul etmek bir çok şeyin varlığını anlamamızı çok kolaylaştırır ancak Tanrı’nın yaratıcılığı olmadan açıklanabilecek çok sayıda şey vardır. Aynı şekilde Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü de kendi varlığını bir Tanrı inancı ve yaratıcılığına ihtiyaç duymadan kanıtlamasına bir örnektir.

vardır. Bu da insanlar tarafından yüklenen özellikler olması ihtimali çok yüksek özelliklerdir çünkü umdukları ve sahip olmak istedikleri şeylerin Tanrıları çok fazladır. Yüce gördükleri ve üstlerinde gördükleri şeylerin Tanrıları çok fazladır. Örneği şarap Tanrısı vardır ama mezar Tanrısı yoktur. Bu da insanların yaratma ihtimalini hayli yükseltir. Allah’ın varlığının delillerini gösteren örnekleri bir takım başlıklar altında toplayabiliriz. Bu ana başlıklar şu şekilde ifade edilebilir: Politeizm Evrendeki deliller,yeryüzündeki deliller, gökteki deliler, mikro    “Çok eski uygarlıklarda dünyadaki deliller, bitkilerdeki ortaya çıkan “çok tanrıcı” deliller, denizdeki deliller, inanışlar, günümüzdeki hayvandaki deliller, insan Hinduizm gibi inanç bedenindeki deliller, metafizik sistemlerinin de temelini deliller, ruhtaki deliller şeklinde oluşturuyor. Politeizmdeki “çok sıralanabilir. tanrı” inancı o kadar karmaşıktır İnsan bedeninden bazı deliller: ki, hangi tanrının ne tür Damarlarımızdaki muhteşem görevleri olduğu, ne tür bilgisi tasarım ve izlenilen yol, olabileceği ve hangi güçlere Nefes alma işlemi, sahip olduğu insanlar Göz yaşı, tarafından belirlenmiştir. Yani Tat ve koku alma duygusu, insanlar, bir anlamda tanrılara Kanın vücutta meydana görev bölümü yapmıştır. Bu gelen akışı ve hareketi, noktada, sayısız tanrının gibi mucizeler hiç tesadüf eseri özelliklerinin, insanların veya olabilir mi? toplumların hassasiyetlerine göre değişebildiği ortaya       Elbette tesadüf değildir çıkıyor.” zaten bilimsel sebeplere çok rahat bir şekilde dayanır. En       Dönüp baktığımızda örneğin basitinden bu makale “Kanın Yunan Tanrılarının hepsinin vücutta meydana gelen akışı ve  farklı bir görevi ve özelliği 

55

hareketini” bilimsel bir biçimde Tanrı’nın varlığına ihtiyaç duymadan açıklanabilir. Bu sebepten dolayıdır ki Tanrı’nın varlığı mantıklı ve somut örneklerle açıklanması çok güç bir olgudur.    Makalede Tanrı’nın varlığından ziyade Tanrı’nın insanlar tarafından ortaya atılan bir olgu olduğu hakkında yazdım. Bu demek değildir ki Tanrı’nın varlığı inkar edilemez. Tanrı olabilir veya olamaz ve buna dair net bir kanıt yoktur dünyada. Bunun yüzünden net bir şekilde yapılabilecek bir yorum yoktur ve günümüzdeki Tanrı insanlar tarafından yaratılmış bir varlık olduğundan dolayı bunu gerçek Tanrı olarak kabul edemeyiz. 


parantez '18 16. YÜZYIL FİYAT DEVRİMİ’NİN OSMANLI VE İNGİLTERE ÜZERİNDE ETKİLERİ Enes Akyüz     “Fiyat Devrimi” günümüzdeki “global ekonomi” ve “kapitalizm” gibi kavramların gelişmesinde önemli rol oynamış finansal bir fenomendir. Oluşum nedeni genellikle ithal malların aşırı yükselttiği enflasyon ve Avrupa ülkelerinin buna karşılık iç ticarete yönelmesi olarak gösterilen, sonuç olaraksa Avrupa-Amerika ticaretini dünya ticareti haline getiren ve ekonomilerini büyüten, onları birer güç haline getirip kapitalist düzenin ilk adımlarını attırmasıyla biten bir olaydır Fiyat Devrimi. Dünya üzerinde Osmanlı ve İngiltere gibi birçok ülkede etkilerini göstermiştir. Bu makalede de Fiyat Devrimi’nin Osmanlı ve İngiltere örnekleri üzerinden nasıl Ortadoğu ve Asya toplumlarını fakirleştirdiği ve AvrupaAmerika topluluklarını zenginleştirdiği ticari roller, ekonomi tipleri ve para değeri üzerinden incelenecektir.        İlk olarak Fiyat Devrimi’nin ticari roller açısından İngiltere ve Osmanlı’yı zıt bir şekilde etkilediği görülür. Öncelikle, 

56

Fiyat Devrimi sonucu küçük işletmelerin enflasyondan dolayı ayakta kalamaz. Bunun sonucunda İngiltere gibi devlete dayalı bir ekonomisi olan ve tek bir büyük işletme halinde yönetilen ekonomiler kârlı çıkarken, Osmanlı gibi küçük esnafa dayalı, özelleştirilmiş ekonomiler kötü etkilenir. Yine aynı şekilde ithal malların Avrupa ve Amerika tarafından tedariğinin azaltılması nedeniyle de Osmanlı için deniz ticareti kötü etkilenir. Zaten sömürgeler gibi birçok şekilde deniz hakimiyetine devam eden Avrupa toplumları bundan etkilenmez. Fakat Osmanlı elindeki kara ve deniz ticaret yollarını kaybeder. İkinci olarak, Osmanlı Devleti kaybettiği küçük esnafı Fransa gibi çeşitli ülkelere kapitülasyon tanıyarak telafi etmeye çalışır fakat bu sadece Osmanlı ekonomisini zarara uğratır. Tabii ki bu kapitülasyonlardan faydalanan

diğer devletler Osmanlı’yı ithalata ve borca girmeye zorlar. Bunların sonucunda Osmanlı İmparatorluğu ilk defa borca girer. Son olarak, işin alıcı tarafından bakıldığında ise enflasyon artmasına rağmen yükselen para değeri sayesinde hafif bir şekilde fiyat devrimini geçiren Avrupa-Amerika ülkeleri zenginleşirken, kapitülasyonların da verdiği serbestliğe dayanarak ithalleştirilen iç-pazarın alıcı üzerinde oluşturduğu yük Osmanlı halkını yorgun düşürür. Özetlemek gerekirse, Fiyat Devrimi sonucu Osmanlı gibi Ortadoğu-Asya ülkeleri ekonomik rollerini göz göre göre zayıf düşürüp bu ekonomik savaşı kaybederken, Avrupa-Amerika ülkeleri kendi ticaretlerini geliştirir.     İkinci olarak ise, ekonomi tipleri de Fiyat Devrimi’nin ülkeleri bu denli zıt 


parantez '18 kurtularak halkı güçlendiren bir etkilemesinde etkili olur. Avrupa’nın İngiltere’nin de sahip ekonomik sisteme geçiş olduğu elde etmeye ve işleyip yapmaya çalışır, fiyatları satmaya yönelik dönüştürücü sabitler. Buna karşın, Osmanlı hala imparatora sürekli vergi ekonomik tipi onun Fiyat veren bu vergileri ise yabancı Devrimi gibi bir fenomenden ticarete yardım ve borçlara yararlı çıkmasına neden olurken, Osmanlı gibi daha çok harcayan bir borç döngüsü içine birincil malzemeler ve tarımsal girer. Bu durum Avrupa ülkelerini adeta küçük bir faaliyetler gibi birincil üretim iflastan sonra Altın Çağa faaliyetlerine dayanan bir atlatırken, Osmanlı içinse sistemin gittikçe parasal gerileme dönemlerinin değerini kaybetmesine ve zayıflamasına neden olmuştur. habercisidir. Kısaca, ekonomi tiplerinin de gösterdiği üzere Bir başka neden ise Fiyat Fiyat Devrimi bütün ülkeleri Devrimi’nin de oluş kötü etkilemesine rağmen nedenlerinden biri olarak sonunda Avrupa ekonomi tipi gösterilebilecek “coğrafi sayesinde de ilk toparlanan ve keşifler”dir. Osmanlı Devleti iyi etkilenen ülkeler grubu bilindiği üzere ekonomisinin olurken, Osmanlı gibi Ortadoğuönemli bir kısmını da AsyaAvrupa arasında bir ticari köprü Asya ülkeleri durumun yine kötü etkilenen tarafındadır. olması sayesinde ayakta tutuyordu. Fakat gerekse       Üçüncü ve son olarak, Fiyat Akdeniz’den bir geçişe gerek Devrimi sonucunda değinilen kalmaması gerekse malzemelerin artık Amerika’dan şekillerde etkilenen bu iki ulus, para birimleri ve değerleri getirilebiliyor olması, İpek ve açısından da değişmeye başlar.  Kral yollarının önemini kaybetmesiyle Osmanlı ekonomisi zayıflarken, bu ağırlıklarından kurtulan AvrupaAmerika ekonomisi güçlenir. Sonuç olarak da enflasyona rağmen Avrupa bundan pek etkilenmez. Son bir neden daha gösterilmek istenirse, bu gelişmelere rağmen zor zamanlar geçirip yönetim şekli değiştiren Avrupa ülkeleri gelişir, monarşik yapıdan 

57

Bu değişimin etkileri günümüzde de görülür. AvrupaAmerika ülkelerinin para birimi yavaş yavaş daha az bulunuşu, ihracat oranlarının artışları ve sattıkları ürünlerin ikincil ekonomik işlenmiş ürünler olması nedeniyle değerlenir. Fakat tarım ülkesi olarak kalan ve borçları içinde boğulmaya başlayan Osmanlı parası değer kaybeder. Devamında ise, Fiyat Devrimi’nden en kârlı çıkan ülkeler olan Amerika ve İngiltere’nin para birimleri dünya ticaretinde sabitleyici para birimleri olarak görülmeye başlanır. Temel belirleyici olarak görülen bu paraların o zamanki değerlenişinin etkisi şu anda dahi Dolar, Euro, Pound, Sterlin gibi birimlerin değerinin düşmeyişinin açıklaması olarak görülebilir. Buna rağmen o dönemden bu yana tarımsal üreticilik özelliğini üstünden hala atmaya çalışan Türkiye yine de para birimi açısından güçsüz


parantez '18 durumda kalır. Para birimlerinin de gösterdiği bu etkiye dayanarak Fiyat Devrimi’nin etkilerinin hala sürdüğü de söylenebilir. Sonuç olarak, Fiyat Devrimi’nin Avrupa-Amerika ekonomisini küçük bir iflas dönemi sonrası gerek ticari roller gerek ekonomi tipleri, gerekse de para birimleri üzerinden geliştirdiği, Osmanlı gibi Ortadoğu-Asya ülkelerini ise yine aynı nedenlerden ötürü geriye düşürdüğü görülür. Tabii ki birçok olayın bir araya gelmesinin etkisiyle gelişen bu devrimin belli sonuçlarının olması kaçınılmazdır. Ancak Osmanlı gibi şu anki Türkiye’nin temellerini oluşturan bir ülkenin bu denli kötü etkilenmesinde hem kendi yanlış hamlelerinin hem de dışarıdaki gelişmelerin etkisi olduğunun söylenmesi yanlış olmaz ki bu durumun etkileri şu anda dahi görülür. Görüldüğü üzere Fiyat Devrimi en çok da ekonomik kararların ve gelişmelerin devletler üzerindeki göz ardı edilemez etkisini açıklamakta çok güzel bir örnektir. Makaleyi noktalamak için ise Atatürk’ün bir sözünün hatırlatılması yeterli olacaktır, “Askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça sonuçsuz kalır.”

58


parantez '18

59


Profile for Tarih ve Teknoloji Dergisi

Parantez Dergisi  

Parantez dergisi okulda sosyal bilimlere verilen önemin ve öğrencilerin genel kültür seviyelerinin artmasını sağlamak amacıyla çıkarılır. Bu...

Parantez Dergisi  

Parantez dergisi okulda sosyal bilimlere verilen önemin ve öğrencilerin genel kültür seviyelerinin artmasını sağlamak amacıyla çıkarılır. Bu...

Advertisement