Issuu on Google+


www.farklitarih.com iletisim@farklitarih.com


eçen yıllarda Kültür Bakanı Ertuğrul Günay şöyle bir demeç vermişti; "Kral Arthur’la ilgili kaç film çevrilmiştir? Bizim çocuklarımız Arthur’u bilir de, Kanuni, Fatih, Hektor, Ksantos’ta savaşanlar ve Kadeş Antlaşmasını imzalayanlarla ilgili, görsel hafızalarında bir şey yoktur. Kral Arthur’un yaşadığı kasabayı, neredeyse 40 film gördüğüm için ezbere biliyorum ama Topkapı’yı bizim çocuklarımız bilmiyor." Bakan gerçekten çok önemli bir noktaya parmak basmıştı; Türk tarih sineması ne hâllerdeydi? Sinemanın insan psikolojisindeki etkisi artık bilinen bir gerçek. Özellikle ABD sinemasının (Hollywood); Nazi Almanyası'ndan tutun Doğu kültürlerine dek birçok batı karşıtı unsuru, bu araç ile dünya kamuoyunda kötülediğini biliyoruz. Ancak bu filmlere karşı gösterilen reaksiyonlardaki en büyük hata, kendi kültürümüzü tanıtan filmler çekmek yerine, Hollywood filmlerini sansürlemek oluyor. Serdar Ortaç bir klibine 2 milyon $ harcarken, Türk sinemasının çıkardığı en bütçeli filmin 8-10 milyon $'larda kalması gerçekten üzücü. Bu yazımda, Türk tarih filmlerini kabataslak olarak inceleyeceğim. Türk tarih filmlerini 6 gruba ayırdım; gruplar şöyle;


# Kurtuluş Savaşı filmleri ( 62 adet ) # Osmanlı dönemi filmleri ( 103 adet ) # İslam öncesi dönem Türk tarihi ( 29 adet ) # Dini – tarihi filmler ( 19 adet ) # Osmanlıya kadar İslami dönem filmleri ( 14 adet ) # Çeşitli dönemler ile yakın tarihimizden filmler ( 33 adet )

ile ilgili filmler de bu kategoriye girmektedir.

Kurtuluş Savaşı Filmleri

Yakın Tarihimiz ile İlgili Filmler

Kurtuluş Savaşı filmlerine baktığımızda, özellikle ilk yıllarda dahi çekilen filmlerin olduğunu görüyoruz. 1932 yapımı "Bir Millet Uyanıyor" filmi ve birkaç yıl sonra çekilen "İstiklal Madalyası" gibi filmler, Türk sineması için önemli atılımlardı. Genellikle bu tür filmlerde önemli bir mektubun yerine ulaştırılması, İstanbuldan silah kaçırılması veya Anadolu’ nun herhangi bir yerinde geçen kahramanlık ve aşk öyküsü gibi konular ele alınmıştır.

Osmanlı Dönemi Filmleri

Türk tarih sinemasının en çok rağbet gösterdiği alan, Osmanlı dönemi olmuştur. 103 adet filmin çekildiği Osmanlı dönemi, aslında bayağı fantastiktir. Tek kişinin orduları yendiği bu tip filmler, ortalama 4-5 seri şeklinde devam etmiştir. Malkoçoğlu, Kara Murat gibi uzun soluklu filmler, pek sanatsal değeri olmayan ve genelde yüzde tebessüm oluşturan filmlerdir. 8'er film şeklinde sürdürülen bu filmler, coğrafya ve tarihi gerçeklik açısından pek de nesnel değildir. Ancak herşeye rağmen saygı uyandırır. Son dönemde "Abdülhamid Düşerken" türünde filmler de çevirlmiştir.

İslam Öncesi Türk Tarihi

"Tarkan" gibi filmler bu kategoriye girmektedir. Genelde çizgi romanlardan uyarlanan filmler, Attila ve Cengiz Han gibi isimler üzerinde yoğunlaşır.

Dini Filmler

70'li yıllarda patlama gösteren erotik filmlerin yanısıra, yine sadece para amaçlı çekilen din-tarih mozaikli filmler de mevcuttur. Örnek olarak 1961 yapımı Nejat Saydam filmi "Hazreti Ömer'in Adaleti" ve 1973 yapımı Atıf Yılmaz filmi "Mevlana" gösterilebilir. Peygamberler ve halifeler

Osmanlı Öncesi Tarihi Filmler

Seçuklu ve diğer İslam devletlerini konu alan filmleri bu kategoriye sokabiliriz. 6 filmden oluşan Battal Gazi serisi ve Süreyya Duru'nun "Selehaddin Eyyubî" filmleri bu kategorinin demirbaşlarıdır. Özellikle son yıllarda hem dizi hem de film piyasasında patlama gösteren bu filmler, genelde darbelerin anatomileri üzerine yoğunlaşmaktadır. 27 Mayıs ve 12 Eylül gibi yakın tarihin kırılma noktalarını inceleyen filmerden bazıları "Kore Savaşı" ve "Güz Sancısı"dır.

Türk tarih filmleri, genel itibari ile kırılamayan tabuların içerisine ve yeteneksiz çalışanların eline hapsedildiği için, şu ana kadar yeterince gelişme gösterememiştir. Örneğin, son dönem Osmanlı filmlerinden en fazla dikkati çeken film olan Abdülhamid Düşerken, olaydan ziyade aşk & seks gibi unsurlara fazlsıyla kaydığı için yeterince başarılı olamamıştır. Bir milletin en iyi propaganda aracı olan sinemayı tam anlamıyla kullanabilmek, bize hem maddi hem de psikolojik olarak önemli bir kazanç sağlayacaktır.


2

0. yüzyıl, dünya tarihine diktatörler çağı olarak geçti. İran'da Pehlevi, Irak'ta Saddam, Japonya'da Hiro Hito ve en önemlisi Almanya'da Hitler... Peki, bu halkları diktatörlere boyun eğdiren şartlar nelerdi? Bu soruyu Almanya'yı numune alarak bulmaya çalışacağım. Almanya, cumhuriyet ile 1918 hezimetinin ardından tanışacaktı. Her yeni rejimde oldupu gibi, Cumhuriyet'e geçen Almanya, birçok yönden iç isyanlar ile karşılaşıyordu. Rusya'da devrim yapmış olan Komünistler, gözlerine şimdi de Almanya'yı kestirmişlerdi. Aynı sıralarda, Hitler'in ateşleyeceği aşırı sağ kesim de, yavaş yavaş kurulmaya başlamıştı. 1925'e gelinirken, başarısız ve öfkeli ressam Hitler sahne alaya başlamıştı. İlk olarak, başarısız bir darbe girişimi yaptı ve hapse atıldı. Hapis hayatı süresince, Nazilerin daha sonradan kutsal kitap belleyecekleri "Kavgam" isimli kitabını yazacaktı. Kitap, Nazi ideolojisinin temel hatlarını anlatıyordu... 1929'a gelinirken, dünya büyük buhran ile karşılaşmış ve Almanya'nın da başını çektiği onlarca ülke borç batağına saplanmıştı. Hatta, o sıralarda Ren Nehri civarında ekonomik krizden dolayı zenci köleleri çalıştıran Fransa'ya, Hitler'in cevabı çok netti:"Ren'in zenci kanıyla kirlenmesine yol açarak beyaz ırkın varlığını tehlikeye atıyorsunuz!"


Her büyük ekonomik krizde olduğu gibi, 1929 Buhranı'nda da Alman halkı, mevcut rejimi yetersiz görmeye başladı. Yüzde ellilere varan işsizlik, halkı yeni bir alternatife zorluyordu. Cumhuriyete karşı tek alternatif, Hitler'in başını çektiği NSDAP olacaktı... Buhranın ardından, ilk seçimlerde ikinci parti olarak meclise giren NSDAP(Nasyonel Sosyalist İşçi Partisi), 1933'teki seçimlerde iktidarı ele geçiriyordu. Artık Hitler için at koşturma vakti gelmişti! Hitler, bir gecede çıkardığı yasa ile tüm yasama organını tek elde, yani kendisinde toplayacaktı. Ardından, güçsüz ve bölünmüş sol muhalefetin liderlerini sürgüne yolladı. Muhafazakarlar ve Lutherciler hçbir tepki gösteremiyorlardı. Bir gece, çıkan yangının Komünistlerin üzerine atılması, Hitler'in Nazi devletini resmen kurduğunu tescilliyordu. Dünya tarihine yeni bir dikatör daha yazılmıştı! Hitler için bir halk sportmen, çevik ve disiplinli olmalıydı. Okul derslerindeki sayısal ve sözel dersler yarı yarıya indirilerek, beden eğitimi gibi vücut geliştirici derslere önem verimeye başlandı. Versay Antlaşması ile Almanya'nın bir ordu kuramayacağı bildirilmişti, Hitler Versay Antlaşmasını tanımadığını açıklayarak kısa sürede yeni bir ordu kurmaya başlayacaktı.

Devlet içerisinde güvenliği sağlaması amacıyla Schutz Staffel, yani SS'ler kurulacaktı. Hitler'in devlet içerisinde yaptığı birçok terör eylemi, SS'ler üzerinden yaptırılacaktı... Hitler, milyonlarca kişinin sığabileceği konuşma alanları inşa ettirmeye başldı, aynı zamanda Büyük Reich İmparatorluğu'nun ideal başkenti olan Germania'nın dizayn işlemleri de hızlanmıştı. Halkın işsiz olan kısmını, ordu gibi yeni kurulan alanlara yönlendirerek işsizliği sıfıra indiriyordu. Aynı sıralarda, zararlı kitaplar olarak belirttiği binlerce kitap, yapılan ayinler ile yakıldı. 1935'te, ırk

çizelgesinde en alt tabakada bulunan Yahudiler, Çingeneler ve deliler, SS'lerin koruması altındaki toplama kamplarına ve Gettolara taşınmaya başlandı. 1939'a gelinirken, Hitler'in diplomatik yoldan toprak kazanma amacı iflas etmiş, yerini kanlı bir savaşa bırakmıştı. Savaş demek, ekonominin çökmesi demekti. Almanya'da iş saatleri iki kat uzatıldı, toplama kamplarındaki Yahudilere daha fazla önem verilmeye başlandı. 1944'e gelindiğinde, Almanya'nın en önemli petrol kaynağı olan Romanya, Ruslar tarafından abluka altına alınmıştı. Hitler içn tehlike çanları çalıyordu. Avrupalı devletlerin de Normandiya üzerinden Almanya'ya darbe vurması, üç bin yıllık Reich Hayalinin de sonu oluyordu... 1945 yılında, Zhukov komutasındaki Rus ordusunun Berlin'e girmesi, Hitler'in sonu oldu. Bir günlük eşi Eva Braun ile girdikleri sığınaktan, ancak külleri çıkacaktı. Nazizm, bir daha dirilmemek üzre yok oluyordu...


G

üncel fonotikteki yazılışı ile "darbe", Türkiye lûgatine İkinci Dünya Savaşı'nın ardından giren bir kelime. Ancak, askeriyenin devlete el koyması Türk tarihinde pek de az rastlanılan bir olay değil... Aslında tüm dünya tarihinde de bu böyleydi. Sezar'dan tutun da Napolyon'a kadar birçok büyük hükümdar, askeri gücünü kullanarak imparator olabilmişlerdir. Sezar Galya'dan "muzaffer general" imajı ile dönünce parlemantoyu feshetmiş, Napolyon da Mısır'dan döndükten sonra konsül olabilmiştir. Peki, Türk tarihinde darbelerin yeri ne? Türk hükümdarları tarih boyunca genellikle askeri altyapıdan gelmiştir. Yani şimdiki zamana uyarlarsak; Türk hükümdarlarının çoğu hem Başbakan'dır hem de Genelkurmay Başkanı. Ancak, ordunun alt kademesindeki bir generalin kışkırtması ile ordu hükümdara karşı ayaklanabiliyordu. İlk Hun hükümdarı Teoman, Mete Han ve onun askerleri tarafından alaşağı edilmişti. Attila, Uldızın ölümünün ardından ordunun başgenerali olan kardeşine karşı orduyu ayaklandırtmış ve böylece tahta kendisi geçmişti... Orduların ayaklanma sebebleri dönemlere göre farklılık göstermişti. İslam öncesinde amaç daha cengaver bir hükümdarı tahta geçirmekti. İslâmın kabulünden sonra hedef dinin korunmasına yönelik olmuştu. Hatta, Osmanlının son 3 asrına damgasını vuran isyanların çoğu da "din" kisvesi


altında yapılmıştır. Cumhuriyet sonrası ise bu, "laiklik" ve "hukuk devleti" üzerine yoğunlaşacaktı... Büyük Selçuklu tarihinde herhangi bir askeri ayaklanma görülmemiştir. Sadece, askeri çevrelerden de adam toplayan Hasan Sabbah'ın, hükümdarı askeri yollardan devirme gibi planları olduğu söylenebilir. Bir de Nil'e uzanalım. Memlûklüler, o coğrafyada kurulmuş olan en güçlü Türk devletiydi. Hatta Moğol istilasına karşı koyabilen birkaç askeri otoriteden biriydi. Ancak, zaten Memlûklülerde herhangi bir hanedan inancı yoktu. Güçlü olan general, hükümdarın ayağını rahatlıkla kaydırabilmekteydi. Yani devlet teşkilatının temelinde bir darbe inancının olduğu söylenebilir. Ve geliyoruz Türk tarihinin başlıca devletine; Osmanlı... Osmanlı o zamana kadar tam anlamıyla uygulanamayan Kapıkulu sistemini kullanıyordu. Yani, Rumeli ve Balkanlardan getirilen yabancı çocuklar yeteneklerine göre Yeniçeri Ocağına ya da o şehirdeki önemli bir hocanın yanına ilim tahsil etmesi için gönderilirdi. Bu sistem 17. yüzyıla kadar kusursuz işleyecekti. Osmanlıdaki askeri otorite, kuruluş döneminde son derece nötrdü. Hatta, 1. Murad'ın ölümünün ardından tahta geçmek için kardeşi Yakup'u öldüren Beyazid olayında dahi hiç ses çıkartmamışlardır. Ancak yükseliş dönemine girilirken coğrafyanın siyasi yapısına bağlı olarak düşman sayısı da artıyordu. Bu düşmanların başında ise Safevi Devleti geliyordu. İkinci Beyazid'in etkisiz dış politikası sebebiyle daha atak bir hükümdar isteyen Yeniçeriler, Trabzon'daki şehzadeleğinde parlayan Sultan Selimi gözlerine kestirmişlerdi. Brkaç ayda kardeşleri ile yaptığı mücadeleyi yeniçerilerin desteği ile kazanan Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtının yeni sahibi oluyordu. Sultan Süleyman döneminde ufak da olsa iç isyanların çıkması, son sınırına dayanan devletin ilerideki yıllarını nasıl geçireceğini belli ediyordu sanki. Devşirme sisteminin bozulması, yeniçeri ağalarının daha paragöz olması gibi sebebler yeniçeri ocaklarının daha da bozulmasına sebep olacaktı...

Genç Osman'dan tutun, 3. Selim'e kadar birçok sultan Yyeniçeri ağalarının kışkırtması ile tahtan indirilip asılacaktı. Devlet içerisinde bir çıbandan farksız olan bu ocak, 2. Mahmud'un şiddetli bir saldırısı sonucu yok olacaktı... Ancak buna rağmen askeri otorite, 31 Mart olayı gibi birçok isyanda başrolü oynayacaktı... İkinci dünya savaşının ardından, devlet içerisindeki yapılanmalar sebebiyle iktidarlar çoğu kez baskıyla alaşağı edildi. Bazen Yassıada'da seçilmiş başkanları asarak laikliğin yılmaz savunucusu oldular, bazen de başkent vatandaşlarını tank paletleri ile uyandırarak demokrasiye ince ayarlar yaptılar. .. Dünya güçleri arasına girmek için artık darbe türü söylemleri bırakmalıyız. Bir hukuk devletinde yaşıyoruz, herkes haddini bilmeli. Neye inanırsak inanalım, halkın seçtiğini ancak halk alaşağı etmeli...


uhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için

Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı

anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak,

baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da,


Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar

çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir. Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler.. Bu olay, Ziya Kitapçı''nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ; Bu harblerden birinde, etTaberi''nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında


Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe''ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman''ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır, ”Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler.” Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlaşmaya göre, 1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.. 3.Şehirde Cami yapılacaktır.. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir.. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi

aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir.. Taberi Anlatımları Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır. Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343) Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler. Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Ne kadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü. Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344) Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün ) Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccac’a gönderdiler.(Syf-347) Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351) ***


Bu 70 yıl süren Türk-arap savaşlarının en önemli noktaları ve sonuçları ; 1- 100.000'in üstünde Türk katledilmiştir. 2- 50.000'in üstünde Türk genci köle ve cariye yapılmıştır. 3- Şehirler yağmalanmış , ganimet diye halkın herşeyi talan edilmiştir. 4- Tüm zenginlikler , tarihi eserler yokedilmiş , yakılmış , yıkılmıştır. 5- Dünyanın en büyük katliamlarından biri olan "Talkan Katliamında" 40.000 Türkün kesilerek 24 km yol boyunca ağaçlarda sallandırılmıştır.( Tarihte örneği çok azdır.) 6- Aynı şekilde "Curcan Katliamında da esir alınan 40.000 Türk'ün nehir kenarında kafaları kesilmiş , nehrin suyu kıpkızıl olmuş , cesetler yine ağaçlarda sallandırılmıştır. 7- "Teslim olursanız canınız bağışlanacak" sözü hiç bir zaman yerine getirilmemiş , "Şeriat söz tanımaz" denilerek kadın-erkek kılıçtan geçirilmiştir. 8- Araplar tarihte yaşadıkları bu en büyük yağma ve talandan çok büyük servet elde etmişlerdir. 9- Türkler böyle bir vahşet ve mezalimi Çinlilerden dahi görmemişlerdir. 10-Bu tarihi gerçekler "islam etkilenmesin" düşüncesiyle gizlenmekte , bahsedilmemektedir. Türkçü siyasetçiler dahi konuyu geçiştirmektedir. Bundan da Araplar nasiplenmektedir


BD, belki de tarih boyunca ortaya çıkan en büyük süper güç. Niye mi? Şu zamana dek, ne Roma, ne Osmanlı ne de ismini sayamadığım diğer yüzlerce devlet bu denli bir güce ulaşmıştı. Bakın sadece askerî gücü imâ etmiyorum; hem ekonomik hem de diplomatik yönden dünya devletleri arasında lider konumda olan bir devlettir ABD. İşte bu büyük imparatorluğun kurulmasında, şüphesiz ki kurnaz diplomatik hamlelerin payı da çok büyüktür. Bakınız ABD, bağımsızlık savaşında Fransa ile yakın ilişkiler kurmasına karşın, şimdilerde bağımsızlık savaşında süngü süngüye savaştığı İngiltere ile yakın müttefiktir, buna benzer; cumhuriyet rejimini sürekli olarak ilk kullanan devlet olma özelliğini öylesine afişe etmişlerdir ki, özellikle Ortadoğu'da ABD demek, "özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme" anlamına gelmektedir neredeyse... Tüm bu özelliklerin yanında ABD, henüz birkaç asırlık devlet olmasına karşın Avrupa devletlerinin hâmisi olma rolünü de başarıyla sürdürüyor. Avrupa-ABD ilişkilerini, babasına emir veren oğul ilişkisine benzetiyorum. Ve işte ABD'nin Avrupa devletleri karşısındaki bu büyüklüğünün asıl nedenlerinden biri, şüphesiz ki Marshall Planı'dır... Avrupa, II. Dünya Savaşı'nın ardından, kıtanın en batı bloğu hariç (İspanyaPortekiz) adeta bir harabeye dönmüştü. Nazi postalları altında ezilen kıta, şimdi de Sovyet-ABD savaşının eşiğindeydi. Churchill'in savaştan bir yıl sonra dile getirdiği "demir perde" söylemi, savaş yaralısı Avrupa'nın gelişmesinin önündeki en büyük engel idi. İhracat sıfırlara yaklaşmış; açlık, yağma ve isyan olayları hat safhaya ulaşmıştı. Tüm bunların yanında Sovyet Rusya ve ABD arasındaki küresel rekabet, artık nükleer tehditlerin birbirine karıştığı bir ortama doğru gidiyordu. ABD bakanı Marshall,


II. Dünya Savaşı'na bizzat katılmış ve yıkımı birinci gözden incelemiş bir isimdi. Yıllarca ABD ordusunun kumandanlığını yürütmüş, savaşın ardından ise Başkan Truman tarafından bakanlığa yükseltilmişti. Ve Marshall, Avrupa'nın bu içler acısı durumunu, daha anakarada savaş yüzü görmemiş zengin Amerikalılara 1947 yılının eğitimöğretim dönemi açılış konuşmasında, Harvard'da açıklayacaktı. Halkın süslü püslü diplomatik cümlelerle kurulmuş bir konuşma beklediği Marshall, tüm bu beklentileri boşa çıkarıyordu. Kısaca "Amerika ekonomik olarak bize muhtaç!" denilen bu konuşmanın ardından dünyanın gözleri, Amerika'nın yapacağı yeni hamleye çevriliyordu.

Avrupa'nın Dirilişi Tehlikede

Marshall'ın planı, nihayet 1948 yılında Başkan Truman'ın önüne geliyordu. Türkçesi ile "Avrupa İyileştirme Programı", yani "The European Recovery Program" isimli iyileştirme programı yürürlüğe konuluyordu. Lâkin ilerleyen zamanlarda bu yardım, "Marshall Planı" ismiyle anılacaktı. Program dört yılık bir süreyi kapsıyordu. ABD, Avrupa devletlerine yapacağı yardımlar karşılığında Avrupa ülkelerinden mali ve ekonomik bağımsızlıklarını artırmaya yönelik çalışmalar yapmalarını ve ABD ile ilişkilerini artırmalarını istiyordu. Bu isteklerin arkasında, Sovyet tehlikesine karşı Doğu Avrupa'ya bir set çekmek yatıyordu. Ayrıca NATO devletlerindeki kontrgerilla yapılanmalarının ilk oluşmaya başladığı zamanların da bu planın yürürlüğe konulduğu yıllara denk gelmesi gariptir... ABD, Avrupa'ya yapacağı yardımların adaletli(!) bir şekilde dağıtılması için Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü'nü (OEEC) kurdu. 17 Batı ülkesinden her biri, 1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, dış açığı azaltacak önlemler alacak ve ekonomisini rayına oturtacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilecek ve bir uyuma sokulacaktı. ABD'nin artık Avrupa devletlerinin ekonomisini de yönetmeye başladığı bu plan, düşünüldüğü gibi dört yıl boyunca uygulandı. Yaklaşık 51 milyar doların Avrupa'ya aktarıldığı Marshall Planı ile yardım alan devletlerin başlarında şunlar geliyor; İngiltere (% 24) Fransa (% 20) Federal Almanya (%11)

İtalya (% 10) Bunların dışında Türkiye, Yunanistan, İsveç ve diğer 17 devletin de bulunduğu Avrupa devletleri, az da olsa yardımdan pay aldılar. Dolaylı olarak bugünkü Avrupa'nın oluşmasını sağlamış olan Marshall Planı, ABD'ye Avrupa karşısında önemli bir diplomatik üstünlük de sağlıyordu. Ayrıca bu planı ile Marshall, 1953 yılında Nobel Barış Ödülü'nü alan ilk emekli general olmuştur. Marshall Planı (Marshall Yardımı) ile gelen diplomatik üstünlüğü, ABD birçok kez kullanmıştır. Şu anda Afganistan'daki İngiliz ordusunun çekilmeme sebeplerinin başında Marshall Planı'nın verdiği eziklik gelmektedir. Ayrıca, 1. Körfez Savaşı'nda ABD operasyonuna karşı çıkan Avrupalı stratejistlere ABD basının tavrı çok net idi; "Bakıyoruz, Marshall Yardımı günlerini çabuk unutmuşsunuz!"...


S on günlerde Yaşar Nuri Öztürk'ün

başlattığı bir furya var; İslam'ı akılcı ve rasyonel çizgilere çekme... Ağırlıklı olarak İmam-ı Azam'ın sözlerini baz alan bu tartışmalarda, halifeler dahil birçok önemli İslam karakterinin tartışılabileceği vurgulanıyor. Dinlerin oluşturulma felsefesi neticesinde dini hükümler tüm zamanlara uyarlanabilir, zira birçoğu "mecaz" kisvesinin ardında korunmaktadır. Y. Nuri Öztürk'ün yaptıkları ise bir takım çevrelerde İslam'a ışık olma, İslam'ı gelenekçilikten kurtarak akılcılık çerçevesine çekme olarak yorumlanırken; bazı çevrelerde kendi kitabının reklamını yapmasından başka bir önemi olmadığı şeklinde görülüyor. Peki gerçekten İslam'ın (aslında diğer tüm monoteist dinlerin) sorunu rasyonalizm mi? Öztürk Hoca'nın tezi kısaca şu; İslam alemi akılcıları yok ederek gaza ülküsünü benimsedi ve gelişmiş milletlerden geri kaldı. Bu şekilde bir dogma - akıl tartışması oluşturmaya çalışıyor. İslam dünyasının şu anda geri kalma sebeblerinden biri rasyonalizmdir, buna itiraz eden yok. Ancak sadece buna bağlamak, İslamî reformizm akımını emekleme döneminden ileri götürmez. Bu konuyu farklı bir yöne çekmek istiyorum; Ümmetçilik... Öztürk Hoca'nın bahsettiği akılcılık ve rasyonalizm, az önce de bahsettiğim gibi


dinlerin fıtratından gelen bir inanıştan dolayı tam olarak gerçekleşemez; zira dinler fizik üstü olarak tanımlayabileceğimiz bir takım olaylara bağlıdır. Nasıl ki Ömer Çelakıl gibi bir takım insanlar Kuran'da toplama/çıkarma yapıp Allah'ın varlığını kanıtladığına inanıyorsa, veya Excel'e ayet sayılarını girip kabataslak Allah yazısını görünce Allah'ı ispatladığını söylüyorsa, dinler hiçbir zaman bilimsel ve akılcı olamayacaktır. Ancak bu demek değildir ki, Tanrı diye bir güç yoktur, zira herşeyin bir tesadüfe bağlanması da az önce bahsettiğim dogmatik uygulamalarla özdeştir. Neyse, biz ümmetçiliğe dönelim; Hoca'nın söylediği gelişmeyi iten bazı olgular olmalı; bu itici güç ise son 2 yüzyıldır "ırk"... Atatürk devrimlerinin ardından Türkiye'nin milliyetçi bir yörüngeye kaymasının sebebi de budur; Halifeliğin kaldırılmasının da... İsrail'in şu anda Yakın Doğu'nun tek süper gücü olmasının bir sebebi de, "ülkesiz kalma" korkusudur. Avrupa'de ise ırk kavramı, Kilise'nin 16. asırdaki düşüşü ile beraber yükselişe geçmiş, 19. yüzyıl itibari ile ülkelerin bir numaralı politikası olmuştur. Bin yıl önce "din" ülküsü ile omuz omuza Kudüs'e savaşmaya giden Avrupalılar, bugünlerde bırakın din sebebi ile birleşmeyi, gerektiği yerde Vatikan'ı acımasızca eleştirebilmekteler (en son örneğini, şu son ekonomik krizde gördük). Ancak özellikle İslam ülkelerinde millet kavramı önemsenmiyor, önemsenemiyor. İslamî enternasyonalizm olarak tanımlayabileceğimiz ümmetçilik, Batı'da reform rüzgarlarının estiği bir dönemde yükselmeye başlamış, özellikle 1. Dünya Savaşı'nın ardından düşüşe geçse de İslam alemin tek birleştirici unsuru olarak yer edinmiştir. Tarih boyunca bir defa bile büyük çaplı ve toplu bir "cihad" hareketine girişmemiş İslam alemi, özellikle İsrail'in peydah olmasının ardından garip bir birleşmeye doğru gitmeye başlamıştır. Örneğin Türkiye bir türlü ulus devlet özelliğini benimseyememiştir, bunun sonucunda da sol-sağ çatışmaları ile bilenen Abdullah Öcalan gibi insanlar isyan etmiştirler. Ya da Atatürk'ün kökten kaldırmaya çalıştığı cemaat gibi dînî sömürü merkezleri daha da güçlenmiştir. Peki İslam gerçekten rasyonel bir çizgiye oturursa ne

olur? Bana sorarsanız pek birşey olmaz, en fazla İslam'ın bir başka fraksiyonunu görürüz. Zira dediğim gibi, dinleri akılcı bir yörüngeye oturtmak için din felsefesini değiştirmeniz gerekir, bu da şu konjonktürde imkansızdır. Yani zannedildiği gibi bu, devrim şeklinde nitelendirilebilecek bir kıstas değildir. Geçen günlerde Kültür Bakanlığı, Türkiye'yi tanıtan filmlerden fes, dansöz gibi etmenleri çıkardı. Bence çok doğru bir hareketti; zira bunlar Türk kültüründen olgular değil, Arap kültürünün parçalarıydı. Bu tip değişiklikler ile sahip olduğumuz toprakların ve kimliğin değerini anlayabiliriz, gelişebiliriz... Bu tetiklenme sağlandığında yobazlık ya da dinsizliğin tartışılabileceği şartlar da oluşacaktır...


A slında zordur bu tür projeksiyonlar yapmak... Tarih, "şöyle olsaydı" türünden varsayımları sevmez. Ama yine de çoğumuz, ihtimaller üzerine spekülasyon yapmaktan hoşlanırız. Aniden kesintiye uğramış eğrilerin çizgilerini uzatarak bitmemiş tabloları tamamlamaya çalışmak, bazen insana fikir jimnastiği şansı verir, tartışma zeminleri yaratabilir. Artık iyi biliyoruz ki, Atatürk'ün ölümünde bir teşhis gecikmesinin rolü var. Çevresindeki doktorlar belirtileri doğru değerlendirebilse karaciğerini eriten siroza karşı çok daha erken önlem almak mümkün olabilirdi. Bazı doktorlar, teşhisteki gecikmenin 1 yılı aştığını söylüyorlar. Hastalık 1 yıl önce teşhis edilebilse ve sonra da tedavi için sözünü dinletebilecek bir doktor bulunabilse Atatürk'ü, bir insanın en verimli olabileceği 56 yaşında kaybetmeyebilirdik. Hele bugünkü tıp teknolojisi o gün elde bulunsa, teşhisteki gecikmeye rağmen, bir karaciğer transplantasyonu ile Atatürk'ü daha uzun süre yaşatmak mümkün olabilecekti. Peki bunlar olsa ve Atatürk'ün ömrü birkaç yıl daha uzatılsa ne olurdu? Bu konuda farklı düşünceler var. Atatürk'ün son dönemde devlet işlerini İnönü ve Bayar'a dev redip, kendisini daha derin incelemelere verdiğini hatırlatanlar "pek birşey değişmezdi" görüşünü savunuyorlar. Karşıt görüştekiler ise "Hükümete devrettiği işlerin gündelik işler olduğunu, Ata'nın ise dikkatini daha genel sorunlar üzerine yoğunlaştırdığını" belirtiyorlar, "Dolayısıyla daha radikal adımlar atabilirdi" diyorlar. Bu tartışmalara ışık tutması açısından Atatürk'ün son 5-6 yılında üzerinde durduğu konulara kısaca


değinmekte yarar var: *** Atatürk 2. dünya savaşının kapıda olduğunun farkındaydı. 1938'de hasta yatağında Genel Sekre teri Hasan Rıza Soyak'a "Umumi harbi gelecek yıldan itibaren beklemelidir" demişti. O yüzden bazı önlemler düşünmüş olması muhtemel. 1937 yılında, CHP'nin iki yıl sonra, 1939'da ya pacağı kurultay için program taslağı hazırlıyor ve "Kemalizmin ilkeleri"ni belirtiyordu. Cumhuriyet tarihi üzerine yaptığı değerli çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Ergün Aybars, Atatürk'ün 1937 Şubatında partinin 6 okunu Anayasaya koydurmasını da yaklaşan savaş tehlikesine karşı merkezi idareyi güçlendirme çabası olarak yorumluyor. Atatürk'ün o günlerde yoğun olarak Hatay davasıyla uğraştığı da biliniyor. Prof. Aybars, daha sonra Afet İnan'ın kendisine aktardığı anılardan yola çı karak Ata'nın öncelikli dış politika sorununun Musul olduğunu söylüyor. Mu sul'u bırakmama konusunda aktif bir politika izlenmesinden yana olduğunu belirtiyor. Acaba 2. Dünya savaşı yıllarında Cumhurbaşkanlığı koltuğunda İnönü ye rine Atatürk oturuyor olsa Türkiye'nin konumu değişir miydi, ne yönde deği şirdi, sonuç ne olurdu? Yarım asır sonra Özal'la Torumtay'ın arasını açan tür den bir Musul'a müdahale meselesi o yıllarda da yaşanır mıydı? Bunlar Türk Devrim Tarihi dersleri için güzel sınav soruları... Ama bilinen o ki, Atatürk Musul'u Türk sınırları içinde görmek istiyordu ve savaş yıllarında hayatta ol sa bu konuda da Hatay'da olduğu kadar ısrarlı olacaktı. *** Ya "demokratikleşme"..? Atatürk, 1930'daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyiminden sonra ser best seçime dayalı çok partili demokratik rejim için yeni bir denemeye girişir miydi? Sandık kurulsa CHP Genel Başkanı olarak seçilebilir miydi? Yoksa savaş kahramanı Churchill'in İngiltere'de seçim kaybetmesi gibi bir sandık yenilgisi yaşar mıydı? O takdirde neler olurdu? Bunlar da Türkiye'nin kaderini değiştirebilecek, üzerine kafa yormaya değecek sorulardır. Atatürk'ün son yılları incelendiğinde, O'nun "eylem adamı"

kimliğinden bir "teorisyen" kimliğine bürünme cabası açıkça görülür. Arı Türkçe üzerine uzun süren incelemeleri, Türkçeyi bütün dünya dillerinin anası tahtına otur tan "Güneş Dil Teorisi" üzerine çalışmaları özellikle anılmaya değer... Gerçi Atatürk sonradan ırkçılık kokan Güneş Dil Teorisi'ni bir kenara bırakmış, arı Türkçe'nin de artık Meclis'te milletvekillerince bile anlaşılamayan bir dil ha line gelmesi üzerine bu konuda da katı kurallar koymaktan vazgeçmiştir, ama ölene dek dil ve tarihe olan ilgisi sürmüştür. O kadar ki, ölüm döşeğinde komadayken "dil efendim... dil" diye sayıkladığı duyulmuştur. O dönemde Atatürk'ün başucunda H.G.WeIls'in "Dünya Tarihinin Ana Hatları" adlı kitabı bulunuyordu. Bir gece okumaya başlamış ve 40 saat hiç uyumadan kitabı bitirmişti. Bir yıl sonra da Wells'le aynı temellere dayanan "Türk Tarihinin Ana Hatları" adlı bir kitap yayınlanmıştı. Atatürk'ün ısrarla üzerinde durduğu konu, Lord Kinross'un deyişiyle, "Türkleri İslamiyetin aşı ladığı millet üstü ümmet düşüncesinden kurtarıp, onlarda asıl yurtlarına karşı bir bağlılık duygusu uyandırmaktı". İlk Tarih Kongresi işte o yıllarda toplandı. Ve Atatürk din üzerine düşünüp, yazmaya da yine o yıllarda başladı. O elyazısı notlarda Atatürk'ün bu konuda koyduğu teşhisler ve o yönde atmaya hazırlandığı adımların işaretleri vardı.


Farklı Tarih'in türk web küresindeki Alexa bazlı en büyük tarih sitesi olduğunu önceden belirtmiştim; geçenlerde yollanan bir mail ile de yeni bir başarıdan haberdar oldum... Mayıs ayından itibaren çıkardığımız e-dergimiz, 5. sayısı ile kendi rekorunu egale etmiş oldu. Geride bıraktığımız 4 sayıda gördüğümüz en önemli okunma sayısı 2000 idi, ancak 5. sayıda bu sayı 15 bini geçti. Hergün televizyon kanallarında reklamlarını gördüğümüz tarih dergilerinin 10 bin tirajın altına düştüğü bu aylarda yakaladığımız bu sayı, gerçekten bizim için önemli bir başarı. Dergimizin yayınlandığı iki platform mevcut; ücretsiz olarak yayın veren Issuu ile sponsorumuz webdeyim.net . Bu rakam Issuu platformundaki yayınımıza ait. Tüm yazarlarımıza ve okuyucularımıza duyurulur...


D ünya tarihinde çoktur tüm cihanı tek

bayrak altına alma sevdalısı hükümdarlar. Uldız'dan Cengiz Han'a, Fatih'ten Hitler'e kadar... Ancak bunlardan bazıları, bu hedefleri için tüm dünyayı ateşe atmayı dahi göze almışlardı; işte bunlardan biri de Napolyon Bonaparte idi... Fransız bayrağını Avrupa'nın kalbine diken Napolyon, Atlantik'ten Rusya'ya dek muazzam bir toprak parçasını fethetmişti. Çocukluğunda aldığı ilk ders olan centilmenliği, savaşlarında neredeyse hiç kullanmayacaktı. Ancak herşeyin olduğu gibi onun da bir sonu vardı. General kışı dikkate almadan Rusya üzerine sefere çıkan Napolyon, bu sefer ile sonunu başlatıyordu. Sürgüne yollatılan Napolyon, dönmeyi başardıysa da Waterloo Savaşı ile yalnızlık içerisinde öleceği St. Helen Adasına yeniden sürgüne yollanacaktı. İşte bu maceralı insanın kamuoyunda pek de bilinmeyen yönleri; * Savaş meydanındaki ilk hedefi, toprak ya da mevzi kazanmaktan ziyade, doğrudan düşmanı yok etmek oldu. * Sevgilisi Josephine'e yazdığı mektup, Britanya'daki Christie's Müzayede Evi'nde 3.8 milyon sterline satıldı. * İsviçreli bilim adamları, Napolyon'un arsenik zehirlenmesinden değil, mide kanserinden öldüğünü açıkladı. * St. Helen Adası'nda sürgündeyken İngiliz basının kendisi hakknda yazdıklarını merak ettiği için İngilizce öğrendi. * İlk sürgüne yollandığı Elbe Adası'nın mülkiyeti kendisine verilmişti. * Sürekli olarak kendisinden büyük

orduları yendi. * Hollanda, İtalya, Almanya ve İspanya'da Fransa uydusu devletler kurarak başlarına kendi ailesinden akrabalarını geçirdi. * Her ne kadar papanın tacı imparatorun kafasına bizzat koyma geleneği olsa da, Napolyon imparatorluk tacını papanın elinden alarak kendi kafasına yerleştirmişti. * İlki 1796'da Josephine de Beauharnais, ikincisi 1810'da Habsburg Hanedanı'ndan Marie Louise olmak üzre iki kez evlendi. 1811'de yasal varisi 2. Napolyon dünyaya geldi.


B irkaç yıl önce Ortadoğu hakkında akıl

almaz komplolar üreten ABD menşeili basın/yayın grupları, bugünlerde aynı teorileri Kuzey Kore hakkında üretiyorlar. İran'ın nükleer projelerini askıya almasına neden olan bu bir dizi teori, şimdi de Asya'nın soğumamış bölgesi olan Kuzey Kore'de tartışılıyor. Peki bir nükleer savaş, onların söylediği gibi bu kadar olası mı? Olası ise, bu savaşa start verecek olan ülkeler hangileri olabilir? Nükleer silah kullanmak, bir ülkenin tek başına karar verebileceği birşey değil. Eğer böyle birşey yapılırsa, arkasından gelecek olan tehlike de göz önüne alınmalı. Soğuk Savaş boyunca nükleer silahların kullanılmamasının temel sebebi de buydu aslında; ne ABD ne de SSCB nükleer silahın zararlarını göze alamadı. Ancak, şimdi politika sahnesinde çok daha çılgın bir ülke var: Kuzey Kore... Kuzey Kore halkının %80'inden fazlası açlık sınırının altında yaşıyor, ekonomik olarak ülke yerlerde sürünüyor. Fikir özgürlüğü, ülkenin başbuğu gibi görünen liderlerini övmekten başka birşey değil. Ancak, bu ülke an itibari ile yerküredeki en büyük askeri güce sahip ülkelerden. Ve bu askeri birikme, elbet birgün kırılacak... Amerika'nın İran ile olan gerginliğinde, tüm dünyanın korkusu bu savaşn bir nükleer güç gösterisine dönüşme ihtimaliydi. Ancak özellikle Avrupa ve Amerikan şirketlerinin İran'a uyguladığı ağır ambargo, zaten tahtı iyiden iyiye sallanmaya başlayan Ahmedinejad için büyük bir sorundu. İran köşeye sıkışmıştı; nükleer çalışmaları askıya almaktan başka çare gözükmüyordu... Ancak, Kuzey Kore İran'dan çok daha farklı bir sosyolojik yapıya sahip. İran ambargo yerken, Kuzey Kore ambargo uygulayan bir konumda. 1933-39 arası Nazi Almanyası'na benzeyen bir yol izliyorlar. Halk tamamen dış dünyadan kopuk, işsizlik yok denecek kadar az çünkü işsizlerin büyük çoğunluğu askeriyeye alınmış durumda. Sayısal olarak muazzam bir güce

sahip olan Kuzey Kore ordusu, modern teçhizatı da Çin ve Rusya'dan karşılıyor. Kuzey Kore'nin nükleer denemeler yapması, dünya siyasi sisteminde ağır tahribata yol açmıştı, zira Hitler Almanyası'ndan bile çılgın bir ülkenin elinde nükleer güç mevcuttu. Birçok senaryo yazılıp çizilmeye başlandı. Tabii ben de ufak bir senaryo çıkarmayı başardım; ancak öncelikle İran x İsrail-ABD savaşını konu alan ve The American Conservative dergisinde yayınlanan senaryoyu yayınlayayım; 1. GÜN: ÇARŞAMBA Şafakla birlikte Necef çölündeki askerî üslerden kalkan İsrail savaş uçakları İran'ın Buşehr'deki nükleer tesislerini imha eder. İsrail ordusu, operasyonla ilgili açıklama yapmaz. Ancak İsrail savaş uçaklarının Ürdün, Suudi Arabistan'ın kuzeyi ve Irak üzerinden uçtuğu hesaplanır. İran, bir saat süren saldırı esnasında birkaç İsrail uçağının düşürüldüğünü açıklar. Saldırı Arap ve İslam dünyasını şoke eder. Milyonlarca kişi, İsrail'e misilleme yapılması için sokaklara dökülür. İsrail, Arap ve İslam dünyasının tepkisini hesaplamıştır. İsrail'e yönelik tek tehdit Nükleer güç Pakistan'dır. İsrailliler, Pakistan'ın nükleer tesislerini de vurmayı düşünürler. Lakin Hindistan istihbaratı, Pakistan'ın savaş başlıklarını İsrail'e fırlatacak imkanının olmadığı hususunda İsrail'i bilgilendirir. Amerikalılar da, Pervez Müşerref iktidarda kaldığı sürece Pakistan'ın İsrail için tehdit olmayacağı güvencesini verir. 2. GÜN: PERŞEMBE ABD'nin İsrail'i desteklediğine inanan İran, karşı saldırı başlatır. Devrim muhafızları, Irak topraklarına girer. Amerikalılarla devrim muhafızları arasında yaşanan şiddetli çatışmalarda yüzlerce Amerikan askeri ölür. Saddam Hüseyin'in devrilmesinin ardından Irak'a yerleşen İran ajanları Iraklı Şiileri harekete geçirir. Şiiler, işgal güçleri ile saldırı altındaki birlikleri arasındaki bağlantıyı keser. Tahran, İsrail'in kuzeyine saldırması için de Lübnan'daki Hizbullah'ı devreye sokar. www.farklitarih.com www.dergi.farklitarih.com


Hizbullah, İsrail kasabalarına, şehirlerine ve Yahudi yerleşim birimlerine saldırır. Ortadoğu'da tansiyon yükselir. Washington'da kabine olağanüstü toplanır. İslam dünyasında devasa gösteriler yapılır. Kalabalıklar sokaklara dökülür. Kahire, Amman ve Ankara'da İsrail büyükelçilikleri tahrip edilir. Birçok başkentte ABD büyükelçilikleri ateşe verilir. 3. GÜN: CUMA İslam ülkelerinin hepsinde cuma namazı sonrası kalabalıklar harekete geçer. Kazablanka'dan Karaçi'ye kadar sokaklara dökülen kitleler, devasa gösteriler yapar. Devlet binaları ateşe verilir. Çatışmalarda çok sayıda kişi ölür. Sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Kaos ve ayaklanmanın önüne geçilemez. İslamcı gruplar, iktidarların devrilmesi ve İsrail'e saldırılması için gösteriler yapar. Suudi Arabistan'ın birçok kentinde İslamcı gruplarla güvenlik güçleri arasında şiddetli çatışmalar patlak verir. Endonezya'da, Malezya'da, Mısır'da ve diğer İslam ülkelerinde İsrail'e savaş açılmasını isteyen halk, çığırından çıkar. 4. GÜN: CUMARTESİ Pakistan ordusu Müşerref'i devirme planını devreye sokar. Darbecilerle işbirliği içindeki Pakistan istihbaratı (ISI), ülkenin nükleer tesislerinin ve kodlarının denetimini ele geçirir. Artık radikaller tarafından idare edilen Pakistan'da nükleer silah yüklü iki özel jet, gizli bir hava üssünden havalanır. Hedef Tel Aviv ve Ashdod'dur. Dolaylı bir rota takip eder, Doğu Afrika'da yakıt ikmali yapar ve güneyden İsrail'e yaklaşırlar. İsrail Pakistan'a misilleme yapar. Karşılıklı olarak milyonlarca insan ölür. Arap yönetimleri çöker. Günlerce süren gösterilere ve İsrail'e savaş açılmasını isteyen İslamcıların baskısına teslim olan Suriye, Ürdün ve Mısır İsrail'e savaş açar. Savaş bütün Ortadoğu'ya yayılır. Yüz binlerce insan ölür. Zayıflayan İsrail ayakta kalmaya çalışmaktadır ve nükleer silahlarla Arap başkentlerini vurur. Ortadoğu tam bir kaosa sürüklenir. Amerikan yönetimi, ateşkes için büyük gayret göstermektedir... Bu senaryo 2004 yılında yazılmış bir senaryo idi. Yani Müşerref'in iktidar olduğu yıllarda... Ve işte, Kore x ABD savaşını konu alan senaryom; 1.Gün Dünyanın Kuzey Kore'yi iyice unuttuğu bir gecede,

Kuzey Kore ordusu 38. paraleli hızla geçip sınırdaki Nato karargahlarını bombardımana tutmaya başlar. Birkaç saatte sınır birliklerini ezip geçen Kore birlikleri, Chuncheaon şehrini kuşatma altına alır. 2.Gün Tüm dünya, Kore'nin başlattığı bu operasyondan ancak ertesi sabah haberdar olabileceklerdir. ABD savunma bakanlığından yapılan ilk açıklama, Kore ordusunun derhal bölgeyi terk etmesi yönünde oluyordu. Aynı gün kırmızı bülten ile toplanan Birleşmiş Milletler, Kore'yi kınama kararı alıp, eğer bir gün içerisinde geri ekilmezler ise güç kullanacaklarını belirtiyorlardı. Kore ordusu ise aynı sıralarda, Chuncheon şehrinde taş taş üstünde bırakmayarak Seul civarındaki NATO ve ABD güçlerine yönelmiştir. 3.Gün Amerika, Pasifik'teki tüm askeri gücünü Güney Kore'ye sevk ediyor, ayrıca anakarada da asker alımları başlıyordu. Birleşmiş Milletler de, verilen sürenin dolmasının ardından bir askeri koalisyon kurmaya bşlamıştı. Büyük güçlerin bu kadar telaşa düşmelerinin arkasında, Kuzey Kore'nin nükleer silah kullanma tehlikesi yatıyordu... Kuzey Kore ordusu ise, iki taraftan kıskaca aldığı Nato ve ABD birliklerini ağır zayiat ile dövüyordu. 4.Gün Amerika ve BM'in sayısı yüzbini bulan tam teçhizatlı ordusu, Güney Kore'ye ayak basar. Aynı sıralarda Kuzey Kore ordusu karşısında tutunamayarak geri çekilen diğer Nato ve Güney Kore birlikleri, yeni ordu ile birleşerek Kuzey Kore ordusunu yavaşlatır. Rus ve Çin destekli Kuzey Kore ordusu, herşeye rağmen bu devasa ordu karşısında ilerleyemiyordur. Kuzey Kore, artık nükleer silahı masaya yatırmıştır... 5.Gün Kuzey Kore, bir gecede ordusunun %80'ini savaş alanından çekmeyi başararak, nükleer silahı kullanmayı düşünüyordur. Ve düşündüklerini gerçekleştirdiklerinde, yani düşman birliklerinin karargahlarına ufak çapta nükleer bomba attıklarında, Kuzey Kore ordusunun karşısında hiçbir güç duramayacaktır... Nükleer bomba haberi, Washington'a bomba gibi düşer. Nükleere nükleer ile karşılık vermek gerekiyordur. Aynı gece, Kuzey


Kore'nin en büyük demir fabrikalarının bulunduğu Hamhüng şehrine atom bombası atılır. Savaş iyice kızışmıştır... 6.Gün Nük yiyen Kuzey Kore, bu işi hemen bitirme amacındadır. Seul'a hem kara he de hava kuvvetleri ile saldıran Kore ordusu, bu şehri tamamen yok edecektir. Ülkenin diğer ucunda az sayıdaki ABD ordusu, Washington'dan gelen emir ile geri çekilecektir. 7.Gün Ertesi sabah Kuzey Kore, tüm Güney Kore'nin Kuzey'e bağlandığını duyuracaktır. Ağır zayiat alan

ABD ordusu, bu açıklamayı yalanlayamamaktadır. Her iki taraf da ağır tahribat almıştır ve savaşacak güçleri kalmamıştır. Herhangi bir ateşkes imzalanmamasına rağmen, iki taraf ordusu da savaşmıyordur. Amerikan'ın aklında, Kore'nin yok olan demir fabrikaları sonucu ekonomik krize girmesi yatıyordur. Bu şekilde Kuzey Koreyi yeniden 38. paralele yollamak daha kolay olacaktır. Kore ise, askeri gücünü yeniden toparlayıp Amerika'ya son darbeyi vurma amacındadır...


Dünya, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından çok daha büyük bir savaşın korkusuyla yaşamaya başlamıştı. Normalde sadece iki ideolojinin en uç noktaları olarak gözüken ABD ve Sovyetler, tüm dünyada eşi benzeri görülmemiş bir yarış ve propaganda sürecine girmişti...

Yıl 1946, savaşın hemen ardı... İngiltere devlet başkanı Churchill, ABD'deki bir oturumda ilk olarak "demir perde" tabirini kullanacak ve dünya kısa zamanda nükleer savaş tehditlerinin biririne karıştığı bir ortama doğru sürüklenecekti. İşte böyle bir ortamda, dünya kamuoyunun aklına bile gelmeyecek bazı planlar da dönüyordu. Bunların başında, büyük bir muamma olan uzay geliyordu. Uzay, hem sosyalizm hem de kapitalizm(ya da emperyalizm, ne dersek...) için büyük bir hayaldi. Ve bu hayaller büyük bir yarışa doğru gidiyordu... Sovyetler, 12 Nisan 1961'de Yuri Gagarin'i uzaya fırlatmak için geri sayımdaydı. Kennedy yönetimindeki ABD ise, bu olayı televizyonlardan izlemekle yetinmeyecekti. Yarış, daha yeni başlamıştı! Daha önceden Sputnik 1 isimli insansız uyduyu yörüngeye yerleştiren Sovyetler, bu ikinci adımla beraber önemli bir koz elde etmişti. Sputnik 1'den dört ay sonra Nasa'nın, komedi filmlerini aratmayan explorer 1 isimli uydusu zor da olsa yörüngeye yerleşti. Sovyetlerin Yuri Gagarin ile zirve aptığı Vostok projesi, Rusya'nın dünya üzerinde büyük bir itibar kazanmasına yol açtı. Genel itibariyle Nazi Almanyasının projelerinden yararlanan ABD ve Sovyetler, 25 Nisan 961'de yeniden karşı karşıya geliyorlardı. ABD, Sovyetler'in atağına karşılık vermiş ve ilk insanlı uçuşlarını gerçekleştirmişlerdi. Artık ABD atağa kalkacaktı... John Kennedy, seçim propagandasından sıkça

eleştirilen uzay harcamalarına devam edeceğini açıklayarak ünlü Apollo Projesini başlatıyordu. Kennedy, dünyanın barış ortamında kalması için Ay'ın öncelikle ABD tarafından ulaşılması gerektiğini birçok konuşmasında söylemişti. Son iddialara göre ABD ve Sovyetler o zamanlarda elektromanyetik yöneltici ismini verdikleri bir araçla bazı göktaşlarını kontrol ettirerek düşman topraklarına isabet ettirmek istemeklerdeydi! Apollo projesi ile yaklaşık 17 sefer düzenlendi. Bu uçuşları gerçekletirecek roketlerin bazıları gökyüzünde parçalandı, bazıları ise hiç havalanamadı. Ama Neil Armstrong komutasındaki Apollo 16, dünya tarihinde büyük bir ilke imza atarak Ay yüzeyine ulaşıyorlardı... Artık bu yarışın galibi belliydi; ABD... Uzay yarışındaki ilk atılımları Sovyetler yapmıştı. Ancak ABD, 61 yılında Sovyetlerin çok gerisinde gözükse de, 62 yılında dünya yörüngesinde bulunan 50 uydudan 45'ine sahipti. Sovyetleri bu yarışın dışında bırakan son darbeyi ise Ay'a ulaşarak vuracaktı... Sovyet kaynaklı birçok iddiada, ABD'nin 1969 yılında Ay'a ulaşmadığı söyleniyor. Bunu kanıtlamak için ise bayrağın dalgalanması gibi birçok tez ortaya koymaktalar. Ancak, kesin bir şey var ki, ABD uzay konusunda milyarlarca dolar harcayarak büyük bir kumara girişti, ama o kumarı kazanmayı bildi...


* Vahdettin hain değildi. (16 Temmuz 2005 Zaman Gazetesi'ne demeci) * Bizim iki gücümüz var: HAK ve HALK! * Eşitlik her zaman adil değildir. * Aslında sorun, CHP'yi eski yörüngesine veya yeni yörüngesine oturtma sorunun da ötesindedir. Hatta sorun 'ya ben, ya Bülent' sorununun da ötesindedir. Tekrar söylüyorum, asıl öncelikle ölçülmesi gereken şudur: CHP'de buyruk mu işleyecek, hukuk mu işleyecektir? Buna karar vereceğiz. (...) Daha açık söylüyorum, vereceğiniz karar şudur: Demokratik bir partinin kanunlara saygılı özgür üyeleri mi olacağız, kapıkulları mı olacağız. Karar sizindir. (1972 de İnönü'yü deviren konuşma) * Onlar ortak biz pazar olacağız. (Ortak Pazar: Avrupa Birliği). * Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Türkiye`de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak, burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası, devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, devletin kurallarına, geleneklerine uymak zorundadırlar. (Sesini iyice yükselterek) Burası, devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz! (Türban takarak Meclise gelen millet vekili adayı A.B.D. vatandaşı Merve Kavakçı hakkında TBMM'de sözleri) * Koğuş sistemi, cezaevlerinin terör eğitim merkezi haline gelmesini


kolaylaştırmış oldu. * Dinci akımların çaresi laiklik ve demokrasidir. Türkiye de buna öncülük eden bir devlettir. Türk Silahlı Kuvvetleri ateş açılmadıkça, ateş etmeyeceklerdir. Savaş için değil, barış için Kıbrıs'tadırlar. Kıbrıs'ı istila için değil, zorbaca bir istilaya son vermek için Kıbrıs'tadırlar. Kıbrıs'taki son Yunan harekatı yalnız bir hükümet darbesi değildir, onun ötesinde Bağımsız Kıbrıs devletini temelinden yıkmayı amaçlayan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin yasal dayanakları niteliğindeki anlaşmaları çiğneyen bir harekettir. * Toprak işleyenin, su kullananın. * Yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getireceğiz. * Eğer tribünden sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar, 'Oyun bitti, herkes evine' der. * Bugünkü yönetimi içime sindiremiyorum. ("Askeri rejim için") * Bölücü terör örgütü başı Abdullah Öcalan 03.00 itibariyle Türkiye'dedir. * Vurun, beni de vurun kalleşler. (1980, Nevşehir) * Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum. (1977) * Hükümet derhal çekilmelidir. Laik demokratik cumhuriyete karşı Ankara'da göz göre göre işlenen korkunç cinayetten başbakan da sorumludur ve başında bulunduğu hükümet de sorumludur. Bu hükümet artık görevde kalamaz. Halkın yüzüne bakamaz. (Mayıs 2006 - Kanlı Danıştay baskını üzerine. Aynı zamanda Ecevit'in son demecidir.)


18 kasım 1519 yılında Cortes ve 200 kişilik küçük ordusu, Azteklerin 1,5 milyon nüfuslu başkenti Tenochititlan'a giriyorlardı. 13 ağustos 1521 yılında bu başkentten çıktıklarında ise, 1,5 milyon nüfuslu Tenochititlan şehrinde sadece 200 bin kişi kalmıştı. Bu derece vahşi ve acımasız olan Cortes, Barbaros ile Prevezede kozlarını paylaşmıştı, ve tahmin edebileceğiniz üzre ağır bir bozgun yemişti. Bu belki de tarihin bir cilvesidir; çünkü Barbaros, zamanın sadrazamı Sokullu'ya yeni keşfedilen Amerikaya gidip oradaki halka soykırım uygulayan Cortesi yok etmek istediğini açıklamış, ancak Sokullu Akdenizde kalmasını emretmiştir. Fakat bu sefer Cortes, kurtun evine isteğiyle gitmişti... Yıllardan 1538'e gelindiğinde Avrupa yeniden Osmanlıya karşı haçlı ordusu kurma hayalleri peşindeydi. Papanın büyük entrikaları sonucu büyük bir haçlı donanması oluşturuldu. Bu donanmanın başına ise Amiral Andrea Dorya getirilmişti. İspanyol imparatoru V.Charles'ın onayı üzerine, donanmaya bir gemisi ile Cortes de katılacaktı... Hedef Osmanlı yönetimi altındaki Cezayir'i mesken tutan Akdeniz

korsanları ve dolayısı ile Türklerdi. Akdeniz'in en büyük korsanı Barbaros'un Osmanlı Donanmasının başına getirilmesiyle Türklerin Akdenizdeki etkinliği artmış, Akdeniz'deki ticari ve askeri çıkarları bulunan Avrupalılar buna seyirci kalmak istememişti. Venedik, İspanyol, Portekiz, Malta ve Papalık donanmalarından oluşan büyük haçlı donanması, Adriyatik'teki Preveze kalesi önüne demirlemiş olan Osmanlı donanmasına saldırdı. Her ne kadar kahramanca savaşsa da, Osmanlı karşısında tarumar olan Haçlı donanmasının utancından Cortes de payına düşeni almıştı. Üstelik, savaş esnasında az kalsın canından oluyordu. Gemisi batmış, güç bela kurtulabilmişti. İlginçtir İspanyollar, korsanlarla boğuşurken elleri altındaki böylesine stratejik bir komutana hiç danışma ihtiyacı hissetmemişlerdi. Cortes gözden düşmüştü! Zaten, yıllar sonra V.Charles'a gözden düştüğünü anladığında "Ben, atalarınızın size bıraktığından daha fazla toprak kazandıran adamım!" diye haykırmıştı... Barbaros ise Cortes hakkında hatırlarında "Bu Kortez denen adam, Yeni Dünya'da yüzbinlerce insanı ateşte kızartan gayretle melun bir kafirdi." ifadesini kullanmıştı.


Sosyalist düşünceler, 20. yüzyıldan itibaren Orta Avrupa'dan Doğu'ya ve Balkanlara doğru yayılma götermiştir. Özellikle azınlık halklar, mevcut iktidara karşı bu yeni düşünce ile ayaklanmaya başlamıştırlar. Osmanlı'ya da işte bu dönemlerde ayak basan Sosyalizm, özellikle Ermeni, Rum ve Bulgar gibi azınlıklarda geniş yankı uyandıracaktı. İmparatorluğun en sancılı yıllarından biri olan 1909'da, 31 Mart'ın ayak seslerinin duyulduğu bir dönemde Abdülhamid, usta bir satranç ustasıymışçasına 2. Meşrutiyet'i ilan etti. Ancak Abdülhamid bir hata yapmıştı, bu karar ile yenilikçi Genç Osmanlıları susturmayı amaçlamıştı, ama muhafazakar kesim kısa sürede din kisvesi altında ayaklanacaktı. 12 Nisan'ı 13 Nisan'a bağlayan gece, Taksim Kışlası'nda toplanan büyük bir kalabalık, ülkenin yeniden şeriata dönmesini istediklerini açıklıyorlardı. Tüm gece boyunca İstabul'daki İttihatçılar linç edildi. Olaylar Abdülhamid'in kontrolünden çıkmıştı; Yıldız Sarayı'na gelen ulak, Selanik'ten İttihatçı Harekat Ordusu'nun yol çıktığını haberliyordu. İşte tam o sıralarda, Türk tarihinin ilk sosyalist partisi yapılanıyordu; Osmanlı Sosyalist Fırkası... İttihat ve Terakki'nin iktidara geçmesi ile beraber kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi bir partiydi Osmanlı Sosyalist Fırkası. Osmanlı proleteryasının bilinçsizliği ve İttihatçıların büyük Türk hayalleri, bu fırkanın işlevini yerine getirmesine mâni olacaktı. Henüz Çarlık Rusya'da bile emekleme aşmasındaki Sosyalizm, Osmanlı'da benliğini kazanma arayışında idi.


Partinin kurucusu Hüseyin Hilmi, 1908'den beri düşündüğü Sosyalis Fırkayı, nihayet 1910 yılının Eylül'ünde hayata geçirdi. Hüseyin Hilmi'nin çıkardığı İştirak Dergisi'nde görev alan Baha Tevfik, Sosyalist gazetesi sahibi Namık Hasan, Hamit Suphi ve İnsaniyet gazetesi sahibi İbnüttahir İsmail Faik gibi isimler de bu yeni oluşuma katılıyorlardı. Ancak dediğimiz gibi, henüz Osmanlı'da sosyalist düşünce oturmadığından dolayı Osmanlı Sosyalist Fırkası, İttihat ve Terakki'ye muhalefet eden sıradan bir parti konumuna düşecekti. Muhalefete karşı tahammülü olmayan İttihatçılara karşı en sert muhalefeti yapan Hüseyin Hilmi, bunun yanında birkaç ufak işçi grevini de tertiplemişti. Osmanlı Sosyalist Fırkası, İştirak dergisi ile İttihat ve Terakki'ye karşı sert bir muhalefete başladı. Radikal gazetecilerden Ahmet Samim'in ödürülmesi, muhalefeti ayağa kaldırmıştı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile dayanışma içerisine giren Osmanlı Sosyalist Fırkası, 1911 yılında Paris'te bir şube açacaktı. Sosyalist Enternasyonel bünyesine de kabul edilen Fırka, diğer bütün muhalif partiler gibi 1913'te kapatılacaktı. Mahmut Şevki'nin öldürülmesi, İttihatçıları büyük bir öfkeye sevk etmişti. Yurt dışından dönen Hüseyin Hilmi, 1918'e kadar kalacağı Sinop'a sürgüne yollanacak, tüm muhalefet sindirilecekti. Türk tarihinin ilk sosyalist partisi, böylece tarihi tozlu sayfalarında yerini alıyordu. Sosyalist fırka, daha sonradan "Türkiye Sosyalist Fırkası" isminde yeniden açıldı, ancak siyasi bir etkisi olamadı.


Özel bir sınıflandırma ile on bir, on iki ve on üçüncü yüzyılları, “Selçuklular dönemi” olarak isimlendirmek mümkündür. Tasavvuf tarihinin en dikkate değer safhalarından biri olan bu yüzyıllar, daha sonraki asırların tasavvuf düşüncesini büyük çapta etkisi altında bulunduran Kâdiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye, Ekberiyye ve Kübreviyye gibi İslâm dünyasının meşhur tarikat zümrelerinin teşekkül ettiği ve kurucularının yaşadıkları dönemdir. Özellikle tarikatlara ait tasavvufî fikir, âdâb, erkân ve ıstılahların bu asırlar içinde doğup geliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylesi bir yapılanmanın zirvede bulunduğu bu dönemden sonra, tasavvuf düşüncesi yeni hamleler gerçekleştirememiş ve bu bakımdan tekâmül gösterememiştir. Anadolu Selçukluları zamanında, Müslüman toplumun sosyal ve dinî yapısı ile mezhebî eğilimlerinin tespit edilebilmesi ancak, Türklerin Anadolu’ya hangi inançlarla geldiklerine ve neler bulduklarına bağlıdır. Bundan dolayı biz önce, Türklerin Anadolu’ya göçlerini ve bu göçlerle birlikte Anadolu’ya taşınan dinî inanç boyutunu incelemeye çalıştık. Daha sonra Selçuklu yönetiminin uyguladığı sosyal ve dinî politika ile bu politikalara paralel olarak toplumsal yapıda kendiliğinden oluşan şehirli ile göçebe halkın birbirlerine bakış açılarını ve bunun dinî-mezhebi alana yansımasını irdelemeye gayret ettik. Bu çalışmamızda elimizden geldiğince tüm kaynakları tarayıp istifade ettik. Yine de bu çalışmanın dört dörtlük bir ilmi eser olduğu iddiasında değiliz. Selçukluların dini hayat ve düşüncesi ile ilgili kaynaklar ne yazık ki kifayetsizdir. Bunu aşabilmek ne yazık ki çok zordur. Yine de biz elimizden geldiğince bu sorunu aşmaya çalıştık. Bizim bu çalışmamızın temel kaynağı değerli araştırmacı Seyfullah Kara’nın

“Selçukluların Dini Serüveni” adlı çalışma ve Ahmet Ocak’ın “Selçukluların Dini Siyaseti”, bununla birlikte Osman Turan, Ömer Lütfi Barkan, Yaşar Ocak ve en çok da Mikail Bayram’ın eserleri de faydalandığımız kaynaklar arasındadır. Biz bu makalemizde genel olarak giriş mahiyetinde bir çalışma yaptık eğer kısmet olursa bu makalenin devamını da yayınlayacağız. Faydalı olması ümidiyle iyi okumalar.

TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ Türklerin, İslâmiyet’ten önceki dini inançlarının tespit edilmesi, İslâmlaşma sürecinde yaşanan dinî ve sosyal mücadelelerin anlaşılmasına ve bu inançlarla İslâm inançları özellikle de Şiî - Batınî inançlar arasındaki benzerliklerin Türklerin İslâm'ı kabul edişlerinde etkili olup olmadığını bilmemiz açısından çok önemlidir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için Türklerin eski İnançlarına kısaca temas edeceğiz. Türklerin İslâm öncesi dinî inanç sistemlerinde bir bütünlük olduğu söylenemez. Dini inançlar açısından bakıldığında, bütün bir Orta Asya'da inanç bazında tam bir çeşitlilik ortamı yaşanmaktaydı. Türklerin yaşadığı bölgelerin refah seviyesinin yüksek olması, başka milletlerin buralara akınlar yapmasına sebep olmuş ve dolayısıyla Budizm, Zerdüştlük, Mani ve Hıristiyanlık gibi dinler, Türkler arasında bir tepki görmeden rahatlıkla yayılmış ve varlıklarını sürdürmüşlerdir. Türkler, İslâm'dan önce, bütün dinlere karşı taassup ve dar görüşlülükten uzak bir şekilde son derece tolerans ve müsamaha ile


yaklaşmışlardır. Başlangıçta Şamanizm Türklerin İslâm öncesi mensup oldukları bir din sistemi olarak anlaşılmış, ancak sonradan yapılan araştırmalarla Şamanizm'in, sırf Türklere has olmayan, bilakis bütün Asya'da yaygın olan bir sihir sistemi olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Ayrıca Şamanizm’ in Türklere Moğollardan geçtiği, Moğol istilası öncesi Türk tarihinde Şamanizm'e ait hiç bir kayda rastlanmadığı görülmüştür. Orta Asya topluluklarında sihrî-dînî hayat daha çok "Şaman" kavramı etrafında yoğunlaşmıştır. Ancak burada bütün dînî faaliyetlerin icracısının Şamanlar olduğu anlaşılmamalıdır. Çünkü Şamanlık sadece vecd ve istiğrak tekniği olarak tarif edilmiştir. Ayrıca bir inancın Şamanlık karakteri taşıması için, o inançta gayesi tanrılarla bağlantı kurmak olan rûhi mira’cın temel prensip teşkil etmesi ve Şamanlığa mahsus vecd'in tatbik yeri bulması gerektiği ifade edilmektedir . Türklerin İslâm öncesi dini inanç sistemlerinde genel olarak Gök-Tanrı inancı hâkimdi. Gök-Tanrı, Bozkır kavimlerinin inancında tek yaratıcı olarak kabul edilmiş ve sistemin merkezinde yer almıştır. Gök-Tanrı'nın bütün kutsal varlıkların başında sayıldığına ve hepsine üstün geldiğine, yetkin bir iktidar sahibi olduğuna ve semavî bir mahiyeti haiz bulunduğuna inanılmıştır. Özellikle Eski GökTürk inançlarında, Gök-Tanrının tek yaratıcı varlık olduğu, ateş ve su gibi bazı şeylere kutsallık verilmekle beraber, sadece yer ile gök'ün yaratıcısı olan Tanrı'ya inanıldığı varsayılmıştır . Arap orduları yeni dinin verdiği heyecanla ilerleyişlerini sürdürmekteydiler ve 634’te Yermuk Savaşı ile Bizans’ı Suriye’den çıkardılar. Ardından 635’te Kadisiye ve 641’de Nihavend Savaşları ile Sasani İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak, İran’ı ele geçirdiler. Bu şekilde Sasani İmparatorluğu’nun yıkılması, Türklerin İslam dini ile ilişki kurabilmesinin yolunu da açmış oluyordu ki, bu bakımdan önemli bir gelişmedir. Müslüman Arap ordularının Sasani engelini aşması sonrası başlayan Türk-Arap ilişkileri uzun süre karşılıklı mücadele içinde geçti. Emeviler dönemi’nde (661–750) Araplar, kısa zamanda Maveraünnehir’e hâkim oldukları gibi, akınlarını Talas’a kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm

süren Türk hakanlıklarının birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylaştırıyordu. Böylece Orta Asya hâkimiyeti için mücadele eden Türklerin Müslüman Arap ordularınca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karşı karşıya geldiler. Abbasilerin iktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı’nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar. Bu önemli savaş sonrası Çin, Orta Asya’dan çekildi ve Araplar bölgeye hâkim oldular . Emevilerin Müslümanlığı seçen Arap olmayan uluslara karşı baskıcı ve hor görücü tutumuna karşın, Abbasiler, halkı Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla eşit gören daha ılımlı bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi. Arapların yenilgiye uğrattıkları halklar giderek İslamlaşmaya başladıklarından, daha önce başka inançlara mensup din adamları ve tüccarların geldikleri yollardan bu kez Müslüman din adamları ve tüccarlar Türklerin yaşadıkları bölgelere gelmeye başlamışlardır. Ayrıca Abbasilerin yanı sıra Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türklerden yararlanmasının, İslam’ın bu kitleler arasında yayılmasına yardım ettiği söylenebilir. Yalnız Türklerin İslamlaşmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, Türklerin bu yeni dinin birçok unsurunu Araplardan değil İranlılardan almaları konusudur. Türklerin İslam’ın bölgeye Arap orduları aracılığıyla gelmesinden önce de ilişkide bulundukları ve birçok bakımdan ortak noktalara sahip bulundukları Acemleri (İranlıları) kendilerine Araplardan daha yakın görmeleri doğaldı. Böylece İranlılar, Türklerin İslam uygarlığını benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüşler, onlara yol göstermişler, onları etkilemişlerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyıllarda, Türk edebiyatı, sanatı, idare sistemi gibi birçok alanda görmek mümkündür . Buraya kadar özetlemeye çalıştığım, VII.-X. yüzyıllar arasındaki gelişmelere bakılarak Türklerin büyük bir bölümünün Müslüman olduğu sanılmamalıdır. Sözü edilen dönemde, İslam dini daha çok batıdaki şehirlerde ve gelişmiş yerlerde yayılmıştı, doğuda daha çok bozkırlarda göçebe ve yarı göçebe durumda bulunan Türklerin çoğunluğu hala eski inançlarına bağlı idiler. Ancak X.yüzyılla birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerde hâlâ sürmekte olan Arap egemenliği sonucu, neredeyse iki yüzyılı aşan bu zaman sürecinde gelişen, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, Türkler arasında İslam’ın


yayılmasına da hız kazandırmıştı. Artık, Maveraünnehir’in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslam kültür ve uygarlığının önemli merkezi haline gelmeye başladılar. O zamana kadar askerlik sanatındaki üstünlükleriyle tanınmış Türkler, artık yeni dinlerine, başka bir deyişle İslam uygarlığına da katkı sağlayabilecek duruma gelmişlerdi. Öyle ki, Arapların egemenliğinde sık sık ayaklanan, halifeleri bile değiştirme gücüne sahip Türkler artık kendi devletlerini kurma aşamasına gelmiş durumdaydılar. Bu şekilde, IX. yüzyıldan başlamak üzere, çok geniş bir coğrafi alanda kurulan MüslümanTürk devletleri arasında, Tuluniler (875–905), Karahanlılar (840–1212), Gazneliler (969–1187), Selçuklular (1040–1308) ve Harezmşahlar (1077–1231) gibi devletler sayılabilir. Türklerin İslam dinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca çeşitli tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada kısaca bu konuya da değinmek sanırım yararlı olacaktır. Türklerin İslam’ı benimseme nedenlerinden en fazla savunulanları şu şekilde sıralanabilir: 1. Eski Türk inançları ile İslamiyet arasındaki benzerlikler, 2. Araplar ile Türkler arasında yoğun ekonomik ilişkilerin varlığı, 3. İslam uygarlığının her alanda çağın en üst uygarlığı olması, 4. Müslüman şeyh ve dervişlerin yoğun dinsel propagandaları, 5. Araplarla uzun süren savaşlar sonucu uygulanan baskılar ve yok etme politikaları Türklerin, uzun bir zaman sürecine yapılan, İslam’ı benimseme olgusunu, yukarıda sayılan nedenlerden birine veya birkaçına bağlama eğilimi birçok eserde görmek mümkündür. Oysa o dönemi ele alan araştırmalar incelendiğinde açıkça görülecektir ki, Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, tek bir neden rol oynamamış, yukarıda sıralanan ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerin tümü birden farklı düzeylerde etkili olmuşlardır. Ana hatlarıyla sunmaya çalıştığım Türklerin İslam dinini benimsemeleri süreci çok


dinamik ve karmaşık bir olgudur ve bu İslamlaşma Orta Asya’dan Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da yaklaşık XIV. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu konuda iki önemli noktayı daha belirtmek gerekmektedir ki bunlar: 1- Türklere sunulan İslam’ın niteliği, 2- Türklerin İslam’ı nasıl algıladıkları konularıdır. Türklere sunulan İslam’ın niteliği konusunda şunları söyleyebiliriz: Din’lerin, yayılmaları sırasında farklı coğrafyalarda, farklı insan topluluklarınca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, biçimsel anlamda farklı bir çehreye bürünebilecekleri bilinen bir olgudur. Hiçbir yeni din, eskiden farklı inançlara ve kültürlere sahip topluluklarca bütünüyle benimsenmemiştir. Dinlerini, kültürlerini çeşitli nedenlerden dolayı terk eden insanlar, bu sırada kimi eski inançlarını bırakırken kimilerini de yeni dinlerine uygun hale getirerek yaşatmayı sürdürmüşlerdir. Hele Türkler, Kürtler ve İranlılar gibi uzun bir geçmişi olan inanç ve kültüre sahip uluslarda, benimsenen yeni dinde, eski inançların korunması oranının daha fazla olduğu, Anadolu insanında etkilerini bugün dahi gördüğümüz sosyolojik bir gerçektir . Bu kısa değerlendirmeden de anlaşılacağı üzere, Arap Yarımadası’ndan doğan İslam Dini, Türklerin yaşadığı bölgelere ulaşıncaya kadar çeşitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmış ve dolayısıyla doğduğu coğrafyadan uzaklaştıkça, karşılaştığı değişik kültürel ve dinsel unsurları bünyesine almak zorunda kalmıştır. Daha önce ele aldığımız tasavvuf akımının oynadığı rolde de gördüğümüz gibi, İslam’ın Türklerin yaşadığı bölgelere ulaştığındaki bu esnek niteliği, Türklerin İslamlaşmasında oldukça etkili olmuştur. Daha öncede söz edildiği üzere, Türkler İslam’ı doğrudan Araplardan değil, İran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almışlardı. Zaten İran uygarlığı, daha Türkleri etkilemeden önce, İslam dini üzerinde de önemli etkilerde bulunmuştu. Kaldı ki, İslam, yayılması sırasında İran’dan başka uygarlıklar ve dinlerle de karşılaşmış ve bunlardan etkilenmişti. Yine İslam’ın yayılması sonrası çeşitli mezhepler ortaya çıkmış, dinsel kavram ve kuralları farklı yorumlamaları nedeniyle olduğu kadar, siyasal nedenlerle de kıyasıya bir mücadele içine girmiş bulunmaktaydılar. Aslında bütün Ortaçağ boyunca, esas nedenleri siyasal ve ekonomik olsa bile çekişmelerin gerekçeleri dinsel olarak sunulmaktaydı. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahne olmaktaydı. İşte Türkler, özetlemeğe çalıştığım bu koşullar altında, yüzyıllarca süren bir zaman sürecinde, birçok din ve kültürün etkisinde kalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilen esnek/hoşgörülü ve Prof. Cahen’in “Özel bir Müslümanlık” diye

nitelediği bu dini benimsediler. Daha sonra da değineceğim gibi, Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da süren Türklerin İslamlaşması süreci, XIV. Yüzyıla hatta daha sonralara kadar sürmüştür . Türkler İslam’ı nasıl benimsediler, konusuna da kısaca değindikten sonra, Anadolu’ya göçler konusuna geçeceğiz. Daha önce gördüğümüz üzere İslam Türklere özel bir biçimde ulaşmıştı. Şehirlerin aksine köylerde ve göçebe boylarda İslamlaşma daha yavaş olmaktaydı. Şehirlerde daha çok Sünni derviş ve şeyhlerin faaliyetlerine karşın, köylerde ve göçebe boylarda daha çok Alevi eğilimli dervişler ve babalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler. Prof. Köprülü’nün de belirttiği gibi: “Daha ilk zamanlardan itibaren Batıni akımların hüküm sürdüğü Horasan ve Maveraünnehir sahalarında yaşayan ve siyasi-dini akımlara fiilen karışarak Batıni inançlarıyla yakınlık kuran Oğuz aşiretleri, İslamlığı yavaş yavaş kabul ettiler; fakat bu görünürde olan İslamlık cilası altında, eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altında bulunuyorlardı. İslam fıkıhçılarının kendilerine çok karışık ve sıkıntılı gelen telkinlerinden ziyade, kendi kam (ozan)larının nüfuzuna bağlı idiler. Maveraünnehir ve Horasan’a gelmezden önce ve geldikten sonra Hıristiyanlık, Hinduizm, Mazdeizm, Maniheizm gibi çeşitli dini sistemlerle az çok ilişki kuran bu Türkmenler üzerinde, İslamiyet de dâhil olmak üzere bu harici (dışsal) ve kapalı (zor anlaşılan) inanç sistemlerinin hiçbiri eski dinsel geleneklerini tamamen unutturamazdı... " Sonuç olarak diyebiliriz ki, Türk kitleler İslam dinini benimserken, büyük ölçüde eski inançlarını ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine bu Türk kitlelerin çoğunluğu, karmaşık ve sıkıcı din kurallarını yayan din adamlarına, şeyhlere itibar etmemekte, onlar daha çok eski Şamanları ve kamları hatırlatan ve eski inançlarla yeni din arasında paralellikler kurdukları daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalara bağlanmakta ve onların nüfuzları altında bulunmaktaydılar. Bu kitlelerin Müslümanlığı, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak, eski inanç ve geleneklerin ön planda olduğu bir halk Müslümanlığıydı.



Farklı Tarih 6. Sayı