__MAIN_TEXT__

Page 1


2

Mayıs 2017


SURETİALEM FOTOĞRAF ve SİNEMA SANATI DERNEĞİ

Genel Yayın Danışmanı Kemal BEĞENDİK

Yönetim Kurulu Başkanı ve Yayın Editörü Yusuf KARTAL Hazırlayan Kemal BEĞENDİK Yayın Kurulu Dursun ÇİÇEK Yaşar TAFLI Yusuf KARTAL Kemal BEĞENDİK Pınar BEĞENDİK Pınar YÜKSEL Gılcan Mete DELİBAY Ecrin Güzin GÜLFİDAN Mustafa İBAKORKRMAZ 2008 yılında sosyal medyada başlayan maceramız, 2012 yılında dernek haline gelerek Kayseri ve tüm Türkiye'de temsilciliklerimizle birlikte Türk fotoğraf sanatına katkı sunmaya devam etmektedir.

Cumhuriyet Mah. Tennuri Cad. Polat İş Merkezi Kat:1 No:3 Melikgazi/Kayseri İrtibat:Yusuf Kartal Tel:0532 3732053

Gılcan Mete DELİBAY SÖZ MECLİSTEN DIŞARI Dün Prof. Sabit Kalfagil hocamızı fotoğrafın duayen büyük ismini toprağa verdik. Mekanı cennet olsun. Türkiye de hala kompozisyon kitabından , Fotoğrafta ortak Akıl’a , Türkiye'nin Üzerindeki Işık’tan İstanbul'a kadar kitaplar yazmış , en önemli üniversitelerden birisinde Prof. olmuş sayısız öğrenci konferans, sunum söyleşi ile fotoğrafın bu günlere gelmesinde çaba göstermiş bir büyüğümüzü kaybettik. Dünkü cenaze töreninde gördüğüm gerçekten bu kadar büyük bir isim bile olsanız gerçek dostlarınız çok az. Dün sabah sirkeci de dolaştım tören öncesi. Gönül isterdi ki sirkecide fotoğraf ile ilgili pasajlara dükkanlara bir bez afiş bile olsa '' hocamızı kaybettik yastayız '' yada bir duyuru yapılsın yoktu. Cenaze töreninde fotoğrafın kapital sistemi içinde yer alan hiç bir marka yada kuruluş yoktu. Bu değerli hocamızın emekleri ile bugün bu kadar büyük sektör haline gelen bir ekonomi var. Bunca insanın fotoğrafa merakı bu çabalar ile oluşuyor. Fotoğraf dünyasın kapital oyuncuları broşürle r afişler reklamlar ile sürekli kullanıcıyı etkilemeye çalışırken her yerde her gün binlerce afişler reklamlar yaparken böyle bir günde sessiz kalmaları ve duyarsızlıkları beni üzdü. Hocamızı anma günü haftaya Cuma üniversitede yapılacak . Bu büyük ismi yaşatmak için mutlaka değerli dostları üniversite ve fotoğraf büyükleri bir çalışmalar yapacaktır şüphe yok. Elbette ki yaşamın günlük telaşında her gün ölümlerle yaşanmıyor. Fakat Sabit Kalfagil gibi isimlerde yarım asırda ve emekte, yokluklar içinde çabalayarak buralara taşıyor fotoğrafı. Dilerim fotoğrafın sektördeki aktör oyuncaları , sirkeci yada fotoğrafın esnafı daha duyarlı olurlar. Gönül fotoğraftan çok bunu diliyor. Fotoğraf eğitimlerinde kendi adımıza Çorlu da ki derneğimiz de biz fotoğraf kadar bilgiye , emeğe ve insana saygıyı da anlatmaya buluşturmaya gayret ve devam edeceğiz. Mekanı cennet olsun , ışıklar içinde uyusun hocamız .. O çocuklarımızla tanıştı kitaplarını imzaladı . Adını yaşatmak için herkes kadar bizlerde üstümüze düşeni yapacağız. Ruhu şad olsun...

Mayıs 2017

3


İÇİNDEKİLER

6

8

Prof. Dr. Sabit KALFAGİL neyimiz olur?

Ustanın anısına “Ekip Çalışmaları”

10 4

Mayıs 2017

Bir Urfa gezisinin ardından

10 18

Pınar YÜKSEL “Büyüdükçe”

Salgado bizim neyimiz olur*


22

24

“ANLAMIN ANLAMI”

Portfolyo: Pinpin NAGAWAN

28

“Her mevsim bahardı” Yusuf KARTAL

30

“Film yapmak dua etmeye benziyor” Semih Kaplanoğlu.

36

“Kayseri’de bir Artist” Mecit KALKAN

Mayıs 2017

5


BÜYÜK USTAYI RAHMETLE ANIYORUZ... 6

Prof. Dr. Sabit KALFAGİL neyimiz olur? 1934’de Elazığ’da doğdu. Konya Lisesi’ni ve İTÜ Mimarlık Fakültesini bitirdi. 1980 yılına kadar İstanbul Belediyesi’nde çalıştı. İmar Müdürlüğü, Başkan danışmanlığı ve başkan yardımcılığı görevlerini yaptı. Fotografla 1960 yılında hobi düzeyinde başladı. Başlangıçta Mimarlık ve Arkeolojieserlerinin belgelenmesi biçiminde süren çalışmaları giderek Anadolu insanı, doğası ve kültürüne tanıklık etme misyonuna dönüştü. Pek çok Anadolu gezisi yaptı. Bu fotograflar birçok ulusal ve uluslar arası, kişisel ve karma sergi de yer aldı, yarışmalarda ödüllendirildi. Bunlar arasında 1981 FIAP Uluslar arası yarışmasında ikincilik 1983 Devlet Fotograf yarışmasında birincilik 1988 D.D.Y. Fotograf yarışmasında birincilik 1989 İslam Konferansı Teşkilatı uluslar arası yarışmasında birincilik ödülleri vardır. Yurt içinde ve dışında birçok karma sergiye katıldı. 1972 ve 1988’de iki kişisel sergi açtı. Birçok fotografı Turizm Bakanlığı yayınlarında ve Türkiye Afislerinde Mayıs 2017


yer aldı. Ulusal ve uluslarası sempozyum ve konferanslara katıldı. Bildiriler sundu. Birçok yarışmada juri üyelği yaptı. 1981’de Fotograf Sanatında Kompozisyon adlı öğretici bir kitabı ve 1988’de Fatih Anıtları adlı bir albümü yayınlandı. Halen “Gün ışığı kontrolü” adlı bir kitap hazırlamaktadır. Başlangıçta bir hobi olarak başlayan fotografcılık giderek ikinci bir meslek oldu. Şimdi bunu eğitim alanında sürdürüyor. 1978’de o tarihteki Güzel Sanatlar Akademisi Fotograf Enstitüsü’nün kurucuları arasında yer aldı. 1989’a kadar “part-time” öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1989’da Doçent oldu ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotograf Bölümünde Belgesel Fotograf Sanat Dalı Başkanı oldu. 1993’de TRT Kurumu için Kamil Fırat ile birlikte “Işığın Peşinde Anadolu” adlı 9 bölümlük bir belgesel hazırladı. 1998’de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotograf Bölümüne Profesör olarak atandı. Halen bu bölümde Anasanat Dalı Başkanıdır. P.T.F.D (Profesyonel Tanıtım Fotografcıları Derneği) ve İFSAK’ın onur üyesidir.

Mayıs 2017

7


USTA’NIN ANISINA...

Ekip çalışmaları Prof: Sabit Kalfagil Fotoğraf okullarının açılmasından epey önce, 1960’lı yıllarda özellikle hafta sonları birkaç yakın arkadaşımla çekime çıkar akşamın geç saatlerine kadar çalışır bitkin düşerdik.Bu kadroya yeni heveslilerde katılırdı.Bazıları ilk günden bu çileye katlanamayacağını anlar, bir kısmı da devam ederdi.Böylece nerede ise bir sürekli kadromuz olur, akşamları Fatih’te bizim evde toplanır,

8

Mayıs 2017

projeksiyonda bir bir önceki çekimin sonuçlarına bakardık. Bu sırada grup içi bir tür öz eleştiri çalışır, ayrıca kişiler de kendilerini kıyasıya eleştirirlerdi. Çileli çekim seanslarına katılmakla kendini kıyasıya eleştirebilmek elbette aynı kararkterin belirtileridir.Nasıl ki ilk zorluktan kaçma yollarını aramakla, her yaptığını bir halt sanmak aynı karakterlerde buluşturuyorsa.Kimileri için bu hafta sonu çekimleri bir eğlencedir. Gezerken fotoğraf çekmektir.Asıl amaç fotoğraf değildir.Böyle olunca ciddiye alınmaması da sorun haline getirilmesi de gerekmez.Nasıl ki günümüzde yurt içi veya dışında yapılan gezilerde de


fotoğraf çekiliyorsa.Oysa bir de bu gezileri salt fotoğraf çekmek için yapanlar vardır.Onlar gidecekleri yerler için aylar öncesinden bir kütüphane çalışması yaparlar, gezi programlarının değil her günü her saatini fotoğrafa göre düzenlerler.Ancak gezi bitince dinlenmeye sıra gelir.Ama sıradan bir göz iki gezinin sonuçlarına bakınca her ikisi içinde “turistik fotoğraflar” diyorsa ne denir? Allah ıslah etsin.

altında geçirilmemeli daha çok dışarıda geçirilmelidir.

Bu durum karşısında usta çırak yönteminin ve ekip çalışmalarının hala çok daha etkili olduğunu söyleyebilirim. Mimar Sinan Üniversitesi öğrencileri ile birkaç kez onar günlük yurt içi gezisi yapıp birlikte fotoğraf çektik.Bu geziler her zamanki gibi gün doğumu ile batımı arasında yoğun çalışmalarla geçti.Ama sadece fotoğraf çekildi.Ders, seminer, konferans gibi formel şeyler yapılmaBu bizim grup çalışmaları zaman dı sadece birlikte çalışıldı.Dönüşte bu zaman yurt içi ve dışı gezilerine de gezilerin verimlerinin bir yıllık eğitimden sarktı.Bu arada fotoğrafa yeni başlayan bazı dostlarımızın çok kısa zamdaha yüksek olduğunu gördüm. Ekip çalışmasının eğitici yanı çekilen foanda gösterdikleri gelişme inanılmaz toğraflar uygulanan özeleştiriden geçer. boyutlarda oldu.Keşke aynı verimi Bu çalışmaların amacı; kesinlikle birlikte üniversite eğitiminde de alabilseydik. hoş vakit geçirmek, birbirimizin sırtını Bunu iki nedenle sağlayamadık birinsıvazlayarak bize geri dönüşü garantili cisi oraya sınav sistemimizin yanlışlığı yüzünden doğru öğrencileri alamıyoruz, iltifatlar yapmak değildir.Bu davranışın neden olacağı aymazlık birbirimize kapının dışında bırakıyoruz.Yıllardır eleştirdiğimiz bu yanlışın güzel sanatlar yapacağımız en büyük kötülük olur. kadrolarına anlatılması mümkün değild- Günümüzün en büyük hastalığı olan “haddini bilmezlik” buradan beslenir. ir.İkincisi ise fotoğraf eğitiminin doğası gereği, eğitim tümüyle okul çatısı

Mayıs 2017

9


Pınar YÜKSEL

Bir Urfa gezisinin ardından “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” şeklinde başlayan türküyü bilmeyenimiz yoktur. Peygamberler şehri diye anılır. 8000 yıl öncesine kadar uzanan zengin bir tarihinin olması ve kültürel zenginliğinin beni cezbetmesi nedeni ile hep görmek istediğim ama gitmek kısmet olmamış şehire Suretialem Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği’nin fotoğrafçılar buluşması vesilesi ile gittim. İyi ki de gitmişim dediğim ve yine yeniden gideceğim şehirdir… Hepimiz biliriz bir şehri tanımanın en iyi olu o şehrin sokaklarını karış karış dolaşmaktadır. Buluşmanın ilk günü Balıkgöl’den başlayarak şehir içerisinde uzun yürüyüşler yaptık. Gezinin ilk durağı Balıklı Göl. Fotoğraflarda gördüğüm yeri ilk defa dolaşma fırsatım olması nedeniyle fazlasıyla heyecanlıydım. Balıklıgöl; Urfa’nın merkezinde yer almaktadır. Aynzeliha ve Halil’ür Ahmen gölleri olarak ta bilinen Balıklı Göl Hz.İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yer olarak bilinmektedir. Rızvaniye Camii’nin önünde yer alan Balıklı Göl 150 mertre uzunluğunda ve 30 mertre genişliğindedir. Hikayeye göre Peygamber, devrin zalim hükümdarı ve kendi halkının taptığı putlarla mücadele etmeye, tek tanrı fikrini yaymaya çalışması üzerine hükümdar tarafından günümüzde kalenin bulunduğu

10

Mayıs 2017


tepeden ateşe atılmıştır. Bu sırada Allah tarafından ateşe “ Ey ateş, İbrahime’e karşı serin ve selamet ol!” diye buyurulmuştur. Bu emir üzerine de ateş suya, odunlar da balığa dönüşmüştür. Göldeki balıklar kutsal olarak kabul edilmektedir. Balıklı Göl ve çevresi tarihi eseler, dini yapıları ve mağaralar bakımından zengin bir bölge olması nedeniyle en çok ziyaret edilen yerlerden biridir. Balıklı Göl, her iki tarafında bulunan camilerle ve çok güzel bir parkla tamamen huzur dolu bir mekan etkisi yarattı bende. Park gördüğüm kadarıyla hep kalabalık ve Urfa halkının buluşma noktası olduğunu söyleyebilirim. Hanlar bölgesinde ve eski Urfa tarihi sokaklarında; Urfa halkının misafirperverliğini her an hissedebilmektesiniz. Her adımında güzel fotoğraflar çekilerek güzel anılar biriktirdiğim şehir olarak hep aklımda kalacaktır. Sokaklarda ilk gezmeye başladığınızda labirentimsi sokaklar sizi zorlayabilir ve kaybolarak tüm sokakları öğrenebilirsiniz. Sokaklarda gezerken geleneksel mimari dokunun kısmen yozlaşmış olduğunu fark etseniz de, sokak aralarında bir çok yerde çarpıcı güzelliğe sahip eski yapılara rastlanmaktadır. Her sokak, her bina, her konak mimari açıdan birbirine çok uyumlu. Şehirde çok sayıda han ve çarşı bulunmaktadır.

Mayıs 2017

11


Ç

ok gezip çok yorulunca köşebaşlarıdaki şehrin kahveleri imdadınıza yetişiyor. Bir çay, iki çay derken sohbet uzayıp gidiyor hem soluklanıyor hem de güzel anılar biriktiriyorsunuz Urfa’nın sokaklarında… İlk günümüz Urfa’nın güzellikleri ile son bulurken ertesi günün heyecanını yaşamaya başlıyorsunuz. İkinci gün rotamız, dünyanın ilk üniversitesinin bulunduğu Harran, Bazda Mağaraları, Şuayp Şehri… Sabahın erken saatlerinde çıkıyoruz yola. Urfa’dan çıktıktan yaklaşık bir saat sonra Harran’a ulaşıyoruz. Haran demek ilk olarak üniversite demek. Şu anda çok azı ortya çıkmış bir kazı alanı mevcut. Üniversiteye ilişkin çok az şey çıkmış olsa da bulunduğunuz ortamdaki tarihi muazzamlığı anlıyorsunuz. Zamanında burada bir çok bilim adamı yetişerek ders vermiş olduğu hissi sizi mutlu ediyor.

12

Mayıs 2017


H

arran sonrasında Bazda Mağaraları ve Şuayb Antik kentine doğru yol alıyoruz. Harran, Han-el Barür, Şuayp Antik kenti yolunun sağındaki ve solundaki dağlarda tarihi taş ocakları bulunmaktadır. Köy içerisinde Bazda Mağaraları adıyla anılan taş ocağı görülmeye değerdir. Mağaralarda yüzlerce yıl taş alınması neticesinde meydan, tünel ve galeriler bulunmaktadır. Ayrıca uzun galeri ve tünellerle dağın çeşitli yönlerine doğru çıkışlar sağlanmıştır. Dağın dış cephelerinde taş kesilmesi nedeniyle büyük oyuklar bulunmaktadır. Köyde bir çok çocuk size eşlik ederek tarihi büyük bir

G

ünün son durağı ise Şuayp Şehri. Hz.Musa Şuayp Peygamberin yanında yedi yıl boyunca çobanlık yapmış ve sihirli asasını Şuayp Peygamberden burada almıştır. Çok sayıda kaya mezarı üzerine kesme taşlardan yapılar göze çarpmaktadır. Baktığınızda antik kent size surlarla çevrili bir yapıyı anımsatmaktadır. Bölgedeki çocuklar ise gelen misafirleri karşılayarak, Antik Kentin tarihini ve Hz.Şuayp’in hikayesini ziyaretçilere

zevkle anlatmaktadır. Tarihi dokuyu çocuklarla birlikte fotoğraflıyorsunuz. Tarihin ve fotoğrafın yanında Doğu’da çocuk olmanın getirdiği hüzünlü hikayelere de şahit oluyorsunuz. İşte ondan sonra daha anlamlı geliyor size çektiğiniz fotoğraflar. Kimi eğitimini bırakmak zorunda kaldığndan söz ediyor size, kimi hayallerinden... Hayat tecrübenizden kesitler anlatıyorsunuz, yol göstermeye çalışıyorsunuz. Anlattıklarınızla yüzlerinde oluşan tebessümü görebiliyor ve sıcacık samimiyeti hissediyorsunuz. Onların mutluluğu ile mutlu olup huzurla veda ediyorsunuz yüreği kocaman kendisi küçük çocuklara...

anlatmaktadır. Şuayp şehrinde de mağaralar, bina kalıntıları ve taş kemerler görülmeye değer. Ayrıca gün batımını tarihin içerisinde bir antik kentte tamamlamak ayrı bir güzellik. Köydeki yöre halkının güzel sohbetleri, çocukların hikayeleri, gün batımında ve köyde çektiğimiz güzel fotoğraflar ile Urfa’ya kaldığımız otelimize dönüyoruz. Çektiğimiz fotoğraflar, sohbetlerimiz günün yorgunluğunu unutturuyor bize...

Mayıs 2017

13


S

on günümüzdeki son rotamız Halfeti. Şanlıurfa’ya bağlı Fırat Nehri kenarında kurulmuş bir yerleşim. Aynı zamanda Türkiye’nin en sakin şehirlerinden biri. Fırat Nehri boyunca çok güzel manzalar eşliğinde Halfeti’ye varıyorsunuz. Nisan ayı ve henüz soğuk olması nedeniyle yaz aylarına göre daha sakin olduğunu düşüyorum. Birecik Barajı yapımı sonrasında Halfeti çevresindeki nehrin suları yükselince Halfeti çevresindeki bazı köyler sular altında kalmış. Hem Rumkale’yi hem de ssu altında kalmış köyleri görmek üzere tekne turu yapmak için iskeleye doğru gidiyoruz. İlk olarak Halfeti kıyılarında yol almaya başlıyor tekne. İskeleye inerken anlamıyorsunuz ama tekne ile yola çıktığınızda şehrin etkileyiciliğini fark ediyorsunuz.

H

alfeti’den uzaklaşmaya başladığınızda Halfeti Ulu Camii gözünüze çarpıyor.Ermeni taş ustaları tarafından yapılmış, minaresi ile bölgenin en yüksek yapısı. Ermeni taş ustası olunca mimaride sarı rengin baskınlığını çok net şekilde fark edebiliyorsunuz. Havanın yağmurlu ve soğuk olması nedeniyle biraz içeride biraz dışarıda yolculuğumuza devam ediyoruz. Halfeti görüş alanımızdan çıktıktan sonra karşımıza kayalıklar üzerindeki meşhur Rumkale çıkıyor. Rumkale, Gaziantep’in Nizip ilçesine bağlı bir yerleşim. Dışarıdan baktığınızda kaleye benzemiyor. Yavaş yavaş sular altında kalan köyün iskelesine varıyorsunuz. Halfeti’nin yarısı suyun altında. Atatürk Barajının yapımıyla kabaran Fırat, Halfeti’nin alçak kısımlarını yutmuş. PTT Binası tamamiyle suyun altında kalmış, caminin ise sadece minaresi dışarda. Köyün içeisinde yağmur nedeniyle gezebilme imkanımız olmasa da tekneden gördüğünüz köye dair insanların buraaki eski hayatını gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.

14

Mayıs 2017


A

slında Urfa anlatılıp bitirilebilecek bir şehir değil. Birçok tarihi ve antik alanı mevcut. Kültür olarak çok geniş ve tam bir inanç şehri. Dolaşmak için bir iki gün az gelebilir size de. Urfa’ya bu kadar hayran olacağımı tahmin etmemiştim. Tarihi güzelliklerinin yanında, halkın misafirperverliği ve gülen yüzü yaşanmaya değer... Geldiğimiz şehirde koşturmaca bizi beklerken biz aldığımız küçücük nefesleri bir sonraki Suretialem Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği buluşmasına kadar korumaya ant içiyoruz. Suretialem Fotoğraf ve Sinema Sanatı Derneği’nin bu güzel buluşması ile tanışma, sohbet etme fırsatı bulduğum herkese ve misafirperverlikleri ile buluşmayı daha güzel kılan Suretialem Şanlıurfa temsilciliği yetkililerine teşekkür ederim., Yeniden buluşmak üzere hoşça kal Şanlıurfa....

Mayıs 2017

15


PINAR YÜKSEL

K

ahkahalarınız acımıza battığında anlıyoruz büyüdüğümüzü… Gecenin köründe bölünüyorsa uykularımız, gözlerimizi açmak bu kadar korkutuyorsa eğer can yakan bir şeyler vardı demek ki. Gök gürültüsünden korkan çocuklardık biz. Hangi arada bu acıları sığdırdık kalbimize?

merdiven çıkılır, yönetici seçilmezdi, aidat ödemezdi. Annelerimiz biraz fazla güldüklerinde ellerinin tersiyle gözlerini siler, of çok güldük, ağlayacağız derlerdi. Keşke bizler de onlar gibi gülebilsek şimdi…

Şimdi Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, bir Eskiden ağaca tırmanırdık, yakar top kovalamaca, bir yarış içindeyiz. Tüm oynardık, ip atlardık. Oğlanlar çember mavi duygular unutulmuş, hırslar, nefret çevirirdi, kızların bebekleri bezdendi. ve tüm kabus duygularla yoğrulmuş, Komşuda pişen, bize de düşerdi, bizde bakışlar lanetli, dost dediklerimiz ise pişen de komşuya. Takvim arkaları fazlasıyla kurnaz… okunurdu, radyo dinlenirdi… Soba yakılır, Şimdi herkes yorgun ve tek başına

16

Mayıs 2017


Büyüdük Şimdi gülen yok… Aşklar, küçüklü büyüklü makinelerde oynanılan, bir iki günlük, bilemedin bir kaç aylık bir oyun. İstediğin an görebileceğin özlemin, hasretin olmadığı bir komedi…

Ve hep sadece dizimiz kanar sanıyorduk o zamanlar. Büyüdük, öğrendik kanayan yerlerin sadece dizlerimiz olmadığını. Kalp de kanayabiliyormuş… O yarayı öpen olmayınca haliyle geçmesi de zor oluyormuş. Büyüdük… Küçükken yorganın altına saklandığımızda Artık o çizgi filmlerdeki rengarenk dünya güvende hissederdik kendimizi. Peki ya yok etrafımızda. Artık her şey siyah… Olabildiğince “siyah” şimdi… Örtüyü çekince kafamıza kadar geçiyor mu acılar? Çocuktuk, güzeldik o Sonuç mu..? zamanlar. Sadece alınmayan şeker, Aynada bakabiliriz içimizdeki boşluğun oyuncak için akardı tuzlu gözyaşlarımız. yansımasına… Mayıs 2017

17


?

SALGADO BİZİM NEYİMİZ OLUR Yusuf KARTAL

“Kimsenin fotoğraflarımdaki ışığı veya renklerin paletini takdir etmesini istemiyorum. Fotoğraflarımın insanları tartışmaların içine sürüklemesini, ses getirmesini ve insanları bilgilendirmesini istiyorum.” diyor 1944 doğumlu usta fotoğrafçı Sebastiao Salgado. Gerçi ona sadece fotoğrafçı demek biraz tuhaf, çünkü o fotoğrafları kullanarak hikayeler anlatan, bize başka yaşamları en kuytularına kadar gösteren bir derviş esasen. Sebastiao Ribeiro Salgado 1944 yılında Brezilya’nın Aimores adındaki küçük bir köyünde sekiz kardeşin altıncısı olarak dünyaya geldi ve ailedeki tek erkek çocuktu. Salgado esasen bir ekonomist, Sao Paulo’da ekonomi okudu. Bir yıl süreyle Brezilya Maliye Bakanlığı için çalıştı. Siyasi nedenlerden dolayı Brezilya’yı terk edip eşiyle Paris’e yerleşti. Bu sırada Sorbonne Üniversitesi’nde ekonomi doktorası yaptı. Çalıştığı şirketin onu kahve üretim alanlarını kontrol etmesi için Afrika’ya yollamasıyla hayatında farklı bir pencere açıldı. Afrika’ya gitmeden önce eşinden ödünç aldığı fotoğraf makinesi ile Sahel bölgesindeki kuraklığı fotoğraflayarak otuzlu yaşlarında fotoğrafla tanıştı. Bu küçük ve amatör fotoğraf makinesiyle çektiği fotoğrafları gördükten sonra fotoğrafçılığın asıl istediği şey olduğuna karar verdi..

18

Mayıs 2017


fotoğrafları için şu sözleri söylüyor; “Bir madenciler ordusu mu bu, dağı tırmanan? firavunlar zamanında piramitleri kuran işçilerin bir görüntüsü mü? bir karınca ordusu mu yoksa?” Salgado’nun siyah beyaz fotoğraflarına bakarken akla ilk gelen hep bu oluyor aslında:

Şeker kamışı işçileri, maden işçileri, çelik işçileri, gemi söken işçiler… Hong Kong’un kafeslerde yaşamaya mahkum ettiği Vietnamlı çocuklar, traktör kepçelerinde taşınan Ruandalı mülteci cesetleri… Salgado sayesinde varlıklarından haberdar olduğumuz küçük, kayıp yaşamlar. Eduardo Galeano, Sebastiao Salgado’nun “Serra Paleda’nın maden işçilerini görüntüleyen

Mayıs 2017

19


Gılcan Mete DELİBAY 20

Mayıs 2017


Ecrin Güzin GÜLFİDAN Mayıs 2017

21


ANLAMIN ANLAMI

Mustafa İBAKORKMAZ

“Ne Hak buyruğun tutarsın ne kul sözün işitirsin Hiç bilmezsin mana nedir, ne dilde çağırmak gerek” Yunus Emre

İ

nsanoğlunun sorabileceği en zor ve cevabını bulmakta aciz kalacağı sorulardan biri anlamın ne olduğu sorusudur. Oysa biz anlam kelimesini gün içerisinde değişik bağlamlarda sıkça kullanırız. Anlamın anlamının peşine düşmek insanı felsefenin değişik disiplinlerinin pençesine düşürüveriyor. Platon, Pharmenides gibi kadim filozoflardan başlayarak, Hegel, Descartes, Witthgenstein, Heidegger, Sartre gibi bir çok filozofa yolumuz mecburi olarak düşüyor. Semiyoloji, hermönötik, dil felsefesi, analitik felsefe, varoluşçuluk ve diğerleri. Bunlar yetmezmiş gibi, edebiyat, tasavvuf, kelam, mistisizm benzeri farklı disiplinler de işin içine doğal olarak müdahil oluyor. Dolayısıyla genel bir çerçeve çizmek bile neredeyse imkansız hale geliyor. Psikanaliz gibi meselenin aslında ne kadar karmaşık olduğunu, daldan dala atlamayı

22

Mayıs 2017

zorunlu kıldığı halde, bütün bu disiplinleri seferber etsek bile dört başı mamur ve anlaşılabilir bir çerçeve çizmekten aciz oluşumuzla her defasında yeniden karşı karşıya kalıyoruz. Bu acziyetin farkına varan kimi fizoloflar anlam nedir sorusunu saçma bulmuşlar. Oysa, bilginin, varlığın, hayatın ve diğer bütün felsefi problemlerin anlamını aramaktan kendini alıkoyamayan felsefe nasıl olur da arayıp durduğu bu anlamın ne olduğunu sormaz. Anlamın anlamına dair bir arayışı saçma bulmak, diğer bütün anlam arayışlarını da saçma olarak değerlendirmeyi kaçınılmaz kılar. Nitekim, analitik felsefe, dil felsefesi ister istemez anlamın peşine düşer. Semiyoloji ise anlamı başlı başına kendi konusu olarak inceleyen bir bilim dalı olarak bu gün karşımızda. Çünkü ister kelime, ister cümle, ister bağlam açısından, kaçınılmaz olarak sorduğumuz, ne, neden, niçin soruları ve bunlar karşısında yaptığımız bütün açıklamalar doğrudan anlam sorunuyla ilişkilidir.


İçinden çıkılması neredeyse imkansız bir konu olan anlamın ne olduğu sorununa dair yukardaki ifadelere başvurduktan sonra, anlam kelimesinin sözlükteki karşılığına bakarak yol almaya çalışırsak: 1) isim, dil bilimi Bir kelimeden, bir sözden, bir davranış veya olgudan anlaşılan şey, bunların hatırlattığı düşünce veya nesne, mana, meal, fehva, deme, mazmun, medlul, valör. 2) mantık Bir önermenin, bir tasarının, bir düşüncenin veya eserin anlatmak istediği şey. Görüldüğü gibi, anlamın ne olduğu, daha sözlük karşılığında bir çok karmaşayla bizi karşı karşıya bırakıyor. Bu açıdan bakıldığında, anlam kelimesi, bütün dillerin lügatlerini adeta bir anafor gibi kendi merkezine döndürerek yutar. Çünkü bütün sözlükler, kelimelerin anlamını kelimelerle açıklama çabasından başka bir şey değildir. ANLAM VE ZAMAN Anlamın zamanla ilişkisi en çok kişisel ya da toplumsal hafızayla ilgilidir. İnsan nisyan ile malul olduğunun farkındadır. Üstelik zaman diyerek çetelesini tuttuğu o geçip giden şeyin insanın yaptıklarını nasıl silip süpürüdüğüne de her zaman tanık olmuştur. Bu yüzden mağara resimlerinden başlayarak, yaşadığı hayatı, karşılaştığı zorlukları, mutluluklarını, korkularını, dualarını, tecrübelerini ve değerli bulduğu ne varsa kayıt altına alma ihtiyacı içerisinde olduğu görülüyor. Bu gün yaşadığımız dünyaya bakarak, aynı kaygıları taşıdığımızı rahatlıkla görebileceğiz. Çünkü bizden binlerce yıl önce

yaşayanların farkına vardığı şeyin bugün biz de farkındayız. Yaşamımızın bir anlamı var, bu dünyadan öylesine geçip gitmiş olmayı, bir izimizin bile kalmadığını düşünmek ağır geliyor insana. Bununla birlikte hayatı anlamlı kılan her şeyin, yani teknolojik olarak geldiğimiz seviyenin, dinimizin, dilimizin ve ulaştığımız güzelliğin kendi geleceğimize taşınmasına gayret gösteriyoruz. Çünkü hafıza anlamı ve değeri korumakla birlikte aynı zamanda taşıma gayretinde olacak. Kayıt altına alma ve taşıma görevini gerçekleştirmek için insanoğlu daima araçlar bulmaya, teknikler geliştirmeye çalıştı. Efsaneler, mitoslar ve masallar bunun için vardır. Resim, heykel, rölyef, mimari aynı sebeple insanın vazgeçemediği anlam taşıma yöntemidir. İnsan kendisi için değerli ve önemli bulduğu anlamı ne kadar muhafaza etmeye çalışırsa çalışsın, zamanın, eskitici, yaşlandırıcı, yıkıcı ve yok edici, eninde sonunda öldürücü etkilerinden kurtulmak mümkün değildir. Şey olarak bahsettiğimiz ne varsa şeyliğine varlık kazandıran vasfın elinden kayıp gittiğine tanık olacak, bir nevi ölümü tadacaktır. Zamanın felsefi yanına hiç girmeden, sadece kronoloji ve tarihsel açısından anlam üzerindeki etkilerini hatırlamakla yetineceğiz. Çünkü zaman ve anlam kavramlarını felsefi yanlarıyla birlikte ele almak kendi elimizle içinden çıkamayacağımız bir labirentin duvarlarını örmek olacaktır.

Mayıs 2017

23


Üyelerimizden bir PORTFOLYO

Pinpin NAGAWAN

24

Mayıs 2017


Mayıs 2017

25


26

Mayıs 2017


Mayıs 2017

27


HER MEVSİM BAHARDI

Yusuf KARTAL

K

ale içinde her mevsim başka bahar gibiydi. Günümüz insanının çok soğuk, çok sıcak, çok serin, çok rüzgar dediği çağda kale içi mevsimlerin tadını çıkarırdı. Mevsimlerin geldiğini meyve sebzelerden anlardık . Portakal, mandalin kaledeki manavlara geldiğinde kış başlamıştır demekti. Kış çok zor şartlarda gecerdi. Sabah ayazında dükkanını açan esnaflar önce kapının önündeki karı temizler sonra o zamanlar moda olan herkesin dükkanında olmayan gaz sobaları yakılır, sobası olmayanlarda boş yağ tenekelerini mangal gibi kullanırlardı. Isınma işinde uzman olanlar dededen kalma mangallarını yakardı. Mangalda ısınmak da marifet isterdi. Bazen ayakkabıları ıslanan müşteriler ayaklarını çıkartır dengeyi

28

Mayıs 2017

sağlayamazsa bir yanık kokusu etrafı sarar, aman çorabınız yanıyor demeden çorabın altı yanar giderdi. Soğuk vitrin ve kapı camlarını da buz tutturduğundan dükkanların içini görmek çok zorlaşırdı. Bize babamların öğrettiği metotla camları silmeye çalışırdık. Silme bezinin içine tuz koyardık. Tuzlu bezle sildikçe buzlar erirdi. Bir müddet sonra tekrar buzlanır bizde tekrar tekrar silerdik. buzla mücadelemiz tüm gün sürerdi. Bu mücadele bizim, bir oyun gibiydi. Dükkanın içi de ısındıkça bu seferde camlar buğlanır bizde silmeye devam ederdik. Manavların bulunduğu yerler dört tarafıda açık olduğundan onların ısınması çok daha zordu. Yinede bir şekilde ısınma yolunu bulurlardı. Sıkı giyinirler ellerinde eldiven kullanamadıkları için


soğuktan çatlamalar oluşurdu. Zaman zaman meyve kasalarından artanları yakarak ısınırlardı. Bizde yaktıklarında iyice ısınalım diye ateşin etrafına doluşur onların şakalaşmalarını ve yarenliklerini dinlerdik. Çok şeyler öğrendik mangal başında, teneke başında ısnınma turlarında. Şimdi anlıyoruz ki gerçek hayat bilgilerinin sokakta ve çarşıda öğrenileceğini. Tabi ki bu arada belediyede boş durmaz kalenin içinin karlarını temizlik işçileri vasıtasıyla temizlerdi. O dönemlerde temizlik özelleşmemişti. İşçiler belediyeye bağlıydılar. Kayseri ağzıyla kısaca çöpçü denirdi. Çöpçü değince kimse onları küçümsemezdi. Öyle çöpçü abiler vardı ki boylu poslu delikanlı yaptığı işi gerçekten tertemiz yapan insanlardı. Mehmet abide bunlardan biriydi. Uzun bıyıkı, iri yarı bir adamdı. Kalede duran en uzun süreli çalışan çöpçüğdü. Esnafla arası çok iyiydi. Esnaf da onu sever bir çöp olduğunda Memed efendi diye çağırırlardı. Büyük variller çöp olarak kullanılır sabah akşam onları Mehmet abi temizlerdi. Kalenin içinin sokaklarını sabahları birer birer süpürürdü. Toz olmasın diye esnaf erkenden sular oda tozutmadan süpürür, çöp arabasıyla dükkanlardan çöpleri tek tek toplardı. Bir keresinde maaş artırımlarında dolayı çöpçüler greve girdiler.Çöpler kalenin camisinin yanındaki alanda gittikçe büyümeye başladığında esnaf kendi aralarında çöpü kaldırmak için karar aldıklarında. karşılarında grev yapan çöpçüleri buldular . Mehmet abide aralarındaydı grev dayanışması olduğu için hiç bir yerden çöp kaldırtmıyorlar belediyeye maaş pazarlığında koz olarak kullanıyorlardı.İlk defa orda duydum sendika sözünü. Grev kararını sendika almış maaş pazarlığını çöpçüler adına belediyeyle onlar yapıyormuş. İşçi hakları için gerekli bir işçi kuruluşuymuş. Grev yapan çöpçüler hiç kimseyi çöp yığınına yaklaştırmadılar ve taşıtmadılar. Bir anda esnafla çöpçüler arasında gerginlik oldu . Hemen polis çağrıldı. Poliste grev olduğu için esnafa müdahale etmemelerini tavsiye etti. Fakat çöp yığınları büyüdükçe pis koku kalenin içine yayılmaya başladı öyleki kolonyacı olan babam sık sık dükkanın önüne esans sıkar oldu.Neyseki belediyeyle anlaşan sendika grevi bitirdi de kale içi rahat bir nefes aldı. Bu olaydan sonra çöpçü Mehmet abiye bir süre esnaf tavır koydu ama bu zamanla geçti unutuldu. Baharla birlikte kırkikindi yağmurları başladığında bizde de farklı bir heyecan olurdu.

her ikindi vakti hava birden bire döner, kararır ortalık gök gürültüleriyle dolar sonrada bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlardı. kalenin için bakkallar ve manavlardan sonra aslanlı kapıya giderken o kısım biraz çukurda kalırdı yani ortadaki meydan aşağıya doğru meyilliydi. Her yağmur yağdığında o kısım yağmurla dolar ihsan amcaların dükkanının önündeki çağ (logar) dolduğunda da sular diz boyuna kadar yükselir nerdeyse dükkanları basacak suruma gelmek üzereyken yağmur dururdu. Çöpçüler gelir çağı temizler açarlardı esnaf o anda rahat bir nefes alırdı. Bu olay hemen hemen hergün olurdu. Esnafın işleri durur sadece biz çoçuklara suda oynama fırsatı olurdu. Kağıttan gemiler yapar sularda yüzdürmeye çalışırdık. Baharın erik ve çağlayla gelişini anlardık. Arkasından karpuzlabirlikte yazın rahatlığını yaşardık. Sanki meyve sebze bizim mevsimlerimizdi. Yazın sıcaklarda sabah, öğle, ikindi vaktı sık sık dükkanların önünü sulardık. Her esnafın laylondan ıbrıkları vardı. Bazılarıda tenekeçi Bekir emmiye tenekeden su ıbrığı yaptırır su dökülecek yerine duş ağızlığı gibi delik delik delerdi. Onlarla dükkan önlerini sulamak büyük bir keyifti. Hemen hemen herkes dükkan ve sokak aralarını suladığı için yazın sıcak havada o serinliği hissederdiniz. Yazla birlikte sebillerde ortaya çıkar büyük tenekeden yapılmış su depolarına gazezoğlundan alınan buzlar atılır esnafa ve müşteriye serinleterek hayır duaları alınırdı. Çok sıcak olduğu bir günde Üsüğün emmi (Hüseyin) birden bire dükkandan üzerinde gömleğini ve atletini çıkarmış altında uzun donuyla bir elinde helke(kova) bir elinde su tası camiye doğru yürümeye başladı. herkes şaşkın üsüğün emmiye bakıyorlardı gitti çeşmeden kovaya su doldurdu geldi meydanın ortasına başladı kovadan aldığı suyu başından aşağıya dökmeye esnaf ve müşteriler şaşırarak baktıkları bu olaya Üsüğün emminin gülerek yıkanması karşısında onlarda gülmeye başladılar. Aklı başında büyüklerden biri işte kırkaltılık dedi. 46 lık sözünü ilk defa orda duydum zamanla bunun ne demek olduğunu öğrendikçe hep Üsüğün emminin meydanda yıkanması gelir aklıma kendi kendime gülerim Böyleydi kalede günler, meyvelerin gelişiyle değişirdi mevsimler

Mayıs 2017

29


SURETİALEM SİNEMA

Karabatak Edebiyat ve Sanat Dergisi’nin ünlü yönetmen Semih KAPLANOĞLU ile yaptığı söyleşini sizlerle paylaşıyoruz.

"FİLM YAPMAK DUA ETMEYE BENZİYOR." Çocukluğunuz Karşıyaka’da, Tire’de, Buca’da zengin bir ortamda, doğa, ev ve sinemayla geçti. Babaannenizden kalan Hicaz hikâyeleri, mucizeler, evliyalar, Yahudi ve Hıristiyan komşular, bir kütüphane dolusu Arapça ve Osmanlıca kitaplar... Bütün bunlar sizde nasıl harmanlandı? Herhalde bütün bunların toplanıp birleştiği yer sinema oldu. Yani pergelin sabit ayağı nerede durdu? Sizi meydana getiren... Konuşmayı seven biri değilim. Hele kendim hakkında konuşmayı hiç sevmiyorum. Söyleşi kitabında bile çok zorlandık. On beş gün sürdü. Kusura bakma... Ha bir film yaparım, sen filmde gördüğün ipuçlarından yola çıkarsın ve konuşuruz. Benim yaptığım iş ne? Kalem. O halde

30

Mayıs 2017

Fotoğraf: Çayan Özvaran kalemden yola çıkıp, kalem hakkında konuşayım seninle. Üzerinizde en büyük etkiyi yapan filmler “Ayna” ve “Andrei Rublev.” Peki, en büyük etkiyi yapan kitap hangisidir? Bu konuda tek bir kitap söylemek çok zor ama belli yazarlar olduğunu söyleyebilirim. Son zamanlarda en çok başvurduğum kitap, Füsûs. Evet, İbn-i Arabi hazretlerinin “Füsûs-ul Hikem”i ve Yunus Emre’nin şiirleri. Kitaplarla aranızdaki bağdan bahseder misiniz? Üzerinizde emeği olan doğulu ve batılı yazarlar kimlerdir? Şiirle bir bağım var, yani Mehmet Akif ’ten başlayıp Ece Ayhan’a, oradan günümüz şairlerine kadar uzanan bir yol. Kendim de yazıyorum ve


bütün Türk şiiri aslında beslendiğim kaynak. Niyazi Mısri’yi de burada anmak isterim. İbnArabi, Yunus ve Mısri benim vazgeçilmezlerim oldu zaman içerisinde... Dünya edebiyatı dersen, Dostoyevski ve Nabokov. Bizim yazarlarımızdan Tanpınar, Haşim. Haşim’in denemeleri benim için mühim bir kaynaktır. Ayrıca Sait Faik, Turgut Uyar. Ki Turgut Uyar zaman içinde daha fazla değerleniyor gözümde. Bir filmi baz almamızı istiyorsunuz ama biz sizi de baz almayı hedefliyoruz ve bu da karakterinize uygun değil… Çünkü o zaman bir magazinleşme başlıyor. İnsanın birtakım sırları vardır. Bu sırlar, sınırlar, insanı var eden gizler, mahremler... İnsanlık öyle bir noktaya geldi ki her şey anlatılabilir, her şey sorulabilir oldu. Bu sınır tanımazlıklar da “Benim içim dışım bir”e bağlanıyor. Oysa insanlar ancak birbirlerini yaptıkları işlerden, ettikleri sözlerden yani ortaya koydukları eserlerden anlamalılar. Aklımıza gelen her şey hakkında konuşuyoruz, sonra? Sonrası yok. Fakat esas iş hakkında konuşmaya başladığın zaman, oradaki samimiyet, oradaki hâkimiyet ve nerelerden beslendiğin asıl o zaman çıkıyor ortaya. Hep sözünü ettiğim şey bu. Asıl itibariyle haklısınız hocam ve belki dervişane bir duruş bu, ama siz bir son söz söylemeyince medyada ya da sanal medyada dedikodulardan, asılsız söylemlerden bir kaynak türüyor. Bunun önüne geçmek gerekiyor bir şekilde. Evet, mesela şimdi “Derviş sinemacı” diyorlar. Hâşâ. Kimdir derviş, biz nasıl derviş olacağız. “Derviş sinemacı” dersen, “Kamil insan kim?” diye sorarlar adama. Kim diyeceksin, Tarkovski mi diyeceksin? Şiir yazdığınızı söylediniz. İlk şiirinizi nerede, nasıl yazdınız? Sinemayla devam ettiğiniz için mi

yazdığınız şiirleri yayınlamıyorsunuz? Herhalde on beş, on altı yaşlarımda yazmışımdır diye düşünüyorum. Çünkü on sekiz ya da on dokuz yaşımda galiba ilk şiirim yayınlanmıştı. Şiir yayınlama konusu edebe aykırı gibi geliyor bana. Çünkü disiplinli bir şekilde ve bütünüyle şiirle yaşayabileceğim, varlık anlamında dünyaya bakabileceğim ve algılayabileceğim bir hayatın içinde değilim. Şiiri, yazmak ihtiyacı duyduğumda yazıyorum. Burada benim için ahlaki bir mesele var. Hem şiir yazıp hem gazetede köşe alıp hem film çekip hem okulda ders verip hepsine yetişme yetisini kendimde görmek bana doğru gelmiyor. Radikal’de yazıyordum. Film çekme ihtimali doğduğu anda yazmayı bıraktım. Çünkü köşe yazarlığı, kamuya ulaşabilme bakımından bir güç teşkil ediyor. Film çekiyorsunuz, sonra çektiğiniz film hakkında yazı mı yazacaksınız? Ya da eleştirilere cevap mı vereceksiniz? İnsan bir şeye kendini adayabilir, arada tabii bir yazı da yazılabilir, yayınlanabilir de ama bunu bir süreklilik halinde devam ettirmeyi doğru bulmuyorum. O kadar yetkin insanlar mıyız? “Hâşâ şair değilim”i biraz açar mısınız? Dağlarca şairdir. Ece Ayhan şairdir. Turgut Uyar şairdir. Sezai Karakoç şairdir. Bunların kendileri için “Ben şairim,” ya da “değilim,” deme gibi bir durumları yok, çünkü şairdirler. Ama ben değilim. Senaryolarınızı başta Orçun Köksal olmak üzere hep kendi ekibinizle kaleme aldınız. Uyarlamayı düşündüğünüz bir roman, hikâye var mı? Aslında birkaç teşebbüsüm oldu. Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” üzerinde düşündük, bir buçuk, iki yıl uğraştık, baktık ki olmuyor. Onu sinemanın diline çeviremedik. Aslında yapılabilir ama çok klişe, çok düz bir şey olur. Tanpınar’ın kurduğu dünyanın sinemadaki Mayıs 2017

31


karşılığını aradım, olmadı. Biliyoruz ki televizyon dizilerinde, sinemada birçok eser kendi derdinin, meramının dışında bir şeye dönüşüyor. Bu sebeple Tanpınar gibi bir yazarın romanının bu anlamda yer almaması gerektiğini düşünüyorum. Ama o yetkinliği sinemada karşılayabilecek bir yapıyı, formülü kurabiliyorsanız pekâlâ olur ama yapamıyorsanız zorlamanın bir anlamı yok. İnsanlar bugün esere değil, filmine bakıyorlar. Yani görüntüdeki dünyaya bakıyorlar. Öte yandan Dostoyevski’nin “Ecinniler”ini düşündüm. Ama onu da bugünün dünyasıyla mı karşılaştırmalı, zamanımıza mı uyarlamalı, yoksa ona kendi havzamızın, kendi dünyamızın içinde bir karşılık mı aramalı, emin olamadım. Ama hâlâ bu eser başka bir formun içerisinde olabilirmiş gibi geliyor. Bize dair bir karşılığı var. O dünyanın bizdeki karşılığını tarihsel olarak görebiliyorum. Orayla irtibatlandırılırsa sonuç alabiliriz diye düşünüyorum. Ömrümüz yeter mi yetmez mi bilmiyorum. Kitapların filme uyarlanması konusunda biraz muhafazakârım. İyi örnekler var ama uyarlama, sinemada sorunlu bir alan. Filmleştirmek nedir? Niçindir? Sinema sanal mıdır? Eğer öyleyse bütün bu yapaylığı hakikate hizmetçi kılmaktaki güçlükler nelerdir? Filmleştirmek gibi bir kavramın bende yeri yok. Bir edebiyat eserini filmleştirmekten bahsedebiliriz. Bunun dışındaki eylemler için bunu diyemeyiz. Çünkü şiir nasıl şiir olarak geliyorsa (şiir şairle şiirleşmiyor yani) film de öyle bir şeydir. Hakikati o zaman içinde barındırır. “Ben bunu filmleştireyim,” ya da “Bundan iyi film çıkarırım,” mantığı, aslında hakikati örtüyor. Film de şiir de kitap da kendi hakikatiyle gelir. Hakikatten zuhur eder. Geldiği yere, aslına tekrar geri dönme sürecidir o. Hayatına geri döner ve oradaki belirsizlikle, sorularla ya da izleyicinin hayat deneyimiyle bir yerde buluşur. Buluşabilirse ilişki kurulur. Herkesin tek hakikati var çünkü. O

32

Mayıs 2017

tek hakikatin izdüşümü bendekiyle sendekinin buluştuğu anda bir tamamlanma, birlik duygusu oluşur. İnsanın varlık meselesine dair sorduğu sorulara cevaplar gelmeye başlar. Ya da o soruları sordurabilir. Bütün mesele de budur. “Susuz Yaz”dan 46 yıl sonra Altın Ayı ödülünü aldınız. Ödüller sizin için ne anlam ifade ediyor? Benim için ödüllerin önemi -aslında faydası- filmlerin yaygınlaşmasına, daha çok insana ulaşmasına verdiği katkıdır. Ödüllerin benim için en önemli kısmı bu. İkinci kısmı maddi boyutu. Filmlerimiz seyircilerin akın akın geldiği filmler olmuyor, keşke olsa. Dolayısıyla ödüller yeni filmler yapabilmenin maddi imkânlarını da bir şekilde sağlayan mekanizma haline dönüşüyor. Bizler büyük bütçelerle, geniş ekiplerle ya da büyük oyuncularla değil, teknik malzemenin daha sınırlı olduğu daha küçük filmler yapıyoruz. Bunları finanse etmek için ödüllerin getirdiği maddi katkı, bütçe içerisinde çok önemli bir yer kaplıyor. Bir de jüri faktörü var. Değer verdiğiniz bir jürinin ödülü anlamlı ve önemli. Esinlendiğiniz bir sinemacının size ödül vermesi, bir tür el vermek gibi bana göre. Bunun ötesinde ödüller çabuk unutulur, geçer gider. Onlarla yaşanmaz yani, unutman gerekir, yeni yapacağın işe bakman gerekir. “Şiirde kelime neyse, sinemada görüntü o,” diyorsunuz. Görüntü ve kelime bir arada gevezelik midir? Sözcüklerin işaret ettiği bir manada adam yolda yürüyorsa ve “Ben yolda yürüyorum” diyorsa, orada bir algı sorunu olduğunu düşünüyorum. Sözler ve görüntü düzlemi boşa harcanmayacak kadar değerlidir. Bir şair roman da yazabilir ama neden o kadar irdeliyor, damıtıyor ve hiçbir sanatın yapamayacağı bir etki uyandırıyor sözcüklerle? Azla, aslında ne kadar derin anlamlar


meydana getiriyor. Sinema da benim için -belki şiirle aramda olan bağdan kaynaklanıyorsözcüklerin, görüntülerin fazlalığından kurtulup onların arka planına bakmaktır. Arka plana bakmanın tek yolu azaltmaktan geçiyor. Burada hep şu duygu sadır oluyor: Selçuklu mimarisinin ya da Mimar Sinan’ın taşla olan ilişkisinde bir fazlalık var mıdır? Selçuklu mimarisi biraz daha sadedir. Ve baktığın zaman hiçbir fazlalık ya da eksiklik göremezsin. Sanki o öyleymiş gibi. Sizin eserleriniz biraz daha Selçuklu sadeliğine yakın. Diyebiliriz ama ben bunun böyle olması gerektiğini, tek doğrunun bu olduğunu söylemiyorum. Kendi adıma en iyi anlatımın bu olduğunu düşünüyorum. Diğer türlü anlatılabilir, hatta belki ben de bir gün karakterlerin çok konuştuğu bir film yapabilirim. Başka insanlar da çok farklı şeyleri bir araya getirerek bir âhenk oluşturabilir, başka bir dünya kurabilirler. Günümüzde her şey çok fazla. Bir yanımız hep toplamaya çalışıyor, diğer yanımız atmaya. Çok fazla eşyayla, çok fazla sözcükle, çok fazla konuşmayla, çok fazla duyguyla ve durumla var oluyoruz ve bütün bu fazlalıklar içerisinde aslında bizi tek olana bir olana ulaştıracak yolumuz hep çeliniyor. Tevhidin izini süzemiyor, algılayamıyoruz. Çünkü o kadar çok şeyle dolu bir dünyanın içerisinde sürekli meşgul oluyoruz ki arkadaki ilahi planı göremiyoruz. Onu görebilmenin tek yolu bir tür tefekkür yolu geliştirebilmekte. Filmlerimdeki yapıda seyirciye bir tür tefekkür hissi verip, onu o tefekkürle hemhal edip hayatına o şekilde bakabilir mi, o hale girebilir mi diye düşünüyorum. Yapmaya çalıştığım sinema bir hâl sineması aslında. Şimdiye kadar hiç konuşmadık ama bunun müzikle de çok ilintili olduğunu düşünüyorum. Filmlerimde müzik kullanmıyorum çünkü filmin bütününün bir müzik duygusu taşıması gerektiğini düşünüyor, buna çalışıyorum. Bir

tür ilahi formun, bütünün bir his yaratması gerektiğini düşündüğümden müziğe ihtiyaç duymuyorum. Müzik bize bir ön haber veriyor sinemada. Şu müzik sana diyor ki âşık olacak; diğerini kullandın, anlıyorsun ki ölecek; bunu kullandın, bir macera gelişecek. Bunlar bizi, seyirciyi kodluyor aslında. Ama filmin bütününün bir müzik olması mümkün. Kâinatın sesini bir müzik olarak duymuyoruz. Oysa bütün seslerin, örneğin kuşların, derenin, ormanın, rüzgârın sesini birleştirdiğinde ya da onları tek tek ele alıp bir âhenk oluşturduğunda bunun bir müzik olduğunu anlarsın. Sinemada müzik kullanılmasına karşı değilim ama kâinatın sesini duymak için müziğin sesini kısmak lazım. Görüntünün bittiği yerde sinema başlıyor size göre. Konuşmayan bir sinema. Bunu açar mısınız? Üslubunuzu oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz, yoksa bu hakikat arayışı gibi arayıştır ve hakikati bulmak için ona doğru tekamül edeceğiz nazarı mı hakim? Bir tür Seyr-i Sülûk gibi bakıyorum filmlere. Bir hâle, oradan başka bir hâle, oradan daha başka... Üslup konusunda aşırı bir değişim olmaz herhalde. Ama masanın başına oturup, şöyle film yapacağız, böyle film yapacağız gibi bir tasarı yoktu. Yapmak istediğimiz filmin formu, biçimi bu şekilde meydana geldi. “Yusuf Üçlemesi”nin biçimi bu oldu ama daha derin, daha ince, daha kuşatıcı bir anlam kurabilir miydim, bunu konuşabiliriz. Belki daha çok seyirciyle buluşacak bir sinema dili, anlatım şekli bulunabilir. İnşallah bundan sonra gelecek olan yeni ve genç yönetmenler bunu başarabilir. Kendim de dâhil olmak üzere bütün sinemacıların en büyük eksiği “tefsir”den uzak kalmış olmamız. Kur’an-ı Kerim’de geçen kıssaların hemen her yüzyıllık dilimlerde yazılmış tefsirleri üzerinde yoğun okumalar, yorumlar yapmamız, derinleşmemiz gerekiyor. Ancak o zaman bugünün sineması ve sinemacıları bir şeylere vesile olabilir. Bir yerden ehliyet almış değiliz ama bugün sinema yoluyla bir tür tefsirini yapabilir Mayıs 2017

33


miyiz kıssaların. Çünkü o kıssalar bir zamanla ya da bir durumla sınırlı olarak oraya konmamışlar. Onlar insanlığın temel yapısını, hikâyesini, duygularını ve temel varlık meselesini işaret ediyorlar. Ayrıca birkaç yüzyıl önceki tefsirin bugünkü karşılığı nedir, bugünü anlamamız açısından nasıl haberler içeriyorlar, buna akıl yormamız lazım. Sinemada bizim sinemamızda hikâye anlatmak, bu süzgeçlerden geçmelidir. Manevi, metafizik varlıkla ilgili bir sinemanın bu coğrafyada atacağı adımların en başında bu geliyor bence. Görüntünün bittiği yerde başlıyor ya sinema, Yusuf görüntüyü bitirdi mi? Görüntünün bittiği yeri şu anlamda diyorum: Sinema görüntü değil. O, zamanla ilgili bir sanat aslında, zamanın sanatı. Filmi yaparken ya da kurgularken sürelerle ilişki kuruyorsun, görüntüyle değil. Benim için görüntü ikinci safha. Görüntü iyi ve güzel ama o bir yalan. Görüntünün ötesine geçmeyen bir sinema, manasız bir sinemadır. Zamanın, sesin ve görüntünün birlikteliğinden bir anlam çıkarmamız gerekiyor.

hâl Yusuf. Tefsir dediğim şey o aslında. Kur’ân-ı Kerim’de geçen bütün kıssalar, “İnsan bu hale gelecektir, bu hâli yaşayacaktır”ı işaret ettiği için oradalar bence. İnsanın özünden haberler. Ben de filmlerimde o anlamda bakmaya çalıştım insana. Cüz’i bir tefsir mi hocam, bunlar daha önce dile gelmedi pek? Evet, “Yusuf Üçlemesi”nde haddim olmayarak cüz’i de olsa bir tefsir yapmaya çalıştım. Yusuf (a.s.) kıssasının bugünün insanında nasıl bir yerde durduğunun arayışı. Baba ile oğulların arasında, kardeşler arasında durum nasıl bir hal almıştır, neye tekabül ediyor. Yoksa bu birey psikolojisi değil, daha ötesi, insanın hali. Tek tek bireylerle değil, onu kahramanlaştıran bir nazariyeyle de değil. Daha ilahi bir boyut var. Bu şekilde bakmaya çalışıyorum. Kaldı ki bu da yeni bir yol değil. Bütün divan edebiyatında temel

Resulullah’ın (s.a.v.) “Bana eşyanın hakikatini göster,” duasıyla sizin sinemanızın buluştuğu yer tam burası mıdır? İşte tam da burasıdır. Allah razı olsun. Oraya doğru bir yaklaşma çabası aslında. Bir dua gibi. Film yapmayı dua etmeye benzetiyorum. Efendimizin duası gibi hakikati, eşyanın hakikatini görme çabasındayım. İnsan hakikat için sinemanızda bir araç mıdır? Bal’da Yakup, geleneği temsil ediyor ve ölüyordu. İnsana dair görüşleriniz nedir? Ve’l-Asr. Diyeceğim başka bir şey yok. Ve’l-Asr. Yusuf ’un özel bir karakter olmaktan ziyade genel bir karakter olmasında insanı mı yakalamayı amaçladınız? Yoksa Yusuf, biz hiç farkında olmadan aynı kişi mi? Bir insanlık halinden yola çıktım. İnsana dair bir

34

Mayıs 2017

sorunsal budur. Yunus’a bak! Ne anlatıyor Yunus? Bireysel düzlemde insanın sıkıntısını, bencilliği anlatmıyor. İnsanın ilahi boyutla olan ilişkisini anlatıyor. Sinema da bunu yapabilir. Sinemanızın karşılık bulduğu her izleyici, izlediğini bir şekilde tahlil yoluna gidiyor. Buna sebep olan şey, sinemanıza hakim olan bilinmezlik mi? Bu bilinmezlik şüpheden mi sadır oluyor, hayretten mi? Şüpheden değil, hayretten sadır oluyor. Çünkü bilinmezlik planlı bir bilinmezlik. Bilinmeyi ve bilinmezliği külli ve cüz’i anlamda yaşamıyor muyuz? Bütün derdimiz aslında bilinmezlikle bilmek arasında gidip gelmiyor mu? İnsan, bilmekle kalmayıp inandıklarının dışında durduğunda kâinattaki her şey onun adına


bilinmez hâle gelmiyor mu? Zaten o yüzden, “Biz burada ne arıyoruz?” “Buraya niye geldik?” “Burada neyiz?” soruları bilmezliğin acziyetinden kaynaklanmıyor mu? Burada hayret önemli bir etken. Yönetmen olarak hayret içinde olmak gerekiyor. Ama anlattığımız hikâye “hayret”i karşılamıyor olabilir. Bütün bunları topladığımızda tasvir edeceğimiz dünyada insanın ve varlığın bir bilinmezlik içinde olması gerekiyor. İzleyicinin kendi bilmezliği hatta bilinmezlikleri, korkuları, umutları, hayretleri bu sayede devreye giriyor. Korku ve umut arasındaki her şey; arası bilinmez. Bu ikisinin arasında olup bitiyor her şey. Hikemiyat mı felsefe mi? Hakikati aramanızda ışığınız hangisidir? Tabii ki hikemiyat. Bence felsefenin de kökeninde ilahiyat var. Ama zamanla uzaklaşmış, aklını yitirmiş, dünyayla ve sadece insanla kendini sınırlamış bir alan. İnsana takılı kaldığından belki de bugün öldü felsefe. İnsanın acısına, sıkıntısına artık ne soru bulabiliyor ne de cevap verebiliyor. Bu sebeple beslendiğim taraf felsefe olamaz. Hikemiyat... Mekân ve doğa sinemanızda başat bir karakter. Bunun yanı sıra “Süt”te Allianoi’ye, “Bal”da Hes projelerine dikkat çektiniz. Bunu sloganlaştırmadan karelere yüklediniz. Ayrıca bu konuda basın açıklamalarınız oldu. Genel olarak çevre ve doğa politikaları hakkında söyleyeceğiniz bir şey var mı? Benim meselem, yani dert ettiğim şey, baraj yapılmasın vesaire değil. Yapılan yer konusunda sıkıntı var. O vadilerde dereler üzerine inşaat yapmak, derenin güzergâhını değiştirmek, bütün bunlar doğanın canına okuyor. Güzelim dağı, ormanı öldürüyor. Ben diyorum ki, bu projelere imza atan insanlar gidip o yerlerde üç gün değil, bir saat kalsalar bundan vazgeçerler. Tabii insanlıklarını yitirmemişlerse. Başka yolları var ama pahalı... E, o zaman yapacak bir şey yok; pahalıysa pahalı. Eğer doğayı koruyacaksa her şey yapılmalı. Doğayı biz yaratmadık. Suyu biz yapmadık. Emanete nasıl sahip çıkıyorsun? Doğayı değiştirmek Kur’an ayetlerini değiştirmek gibi bir şey. Su, toprak, ağaç, zeytin ayet değil mi? Denizler, ormanlar, karıncalar... Bunlar yazılı değil, mevcut ayetler. İnsana verilmiş emanetler... Her şeyin kimyasıyla oynanan bir dünyada yaşıyoruz. Bu ne şimdi? Kur’an-ı Kerim’de biri bu konuda söz veriyor. Kim bu? Şeytan. Şeytan söz veriyor; “Ben onların fıtratını bozacağım,” diyor, “Ben onların yapısıyla oynayacağım.” Şu anda olan şey bu. Filizin, ekinin genetiğiyle oynuyorlar, doğanın genetiğiyle. Bir yol var. Doğadan, ziraattan, hayvandan sonunda insana gelen bir yol. Değiştirdiğiniz mısır geni insanın genini değiştirecek gün gelecek... Özetle insanı değiştiriyorlar. İnsanın genetiğiyle oynuyor, onu bozuyorlar. Mayıs 2017

35


Kayseri’de bir ARTİST

Mecit KALKAN 36

Mayıs 2017


Söyleşi ve Fotoğraflar: Yusuf KARTAL Kısaca kendinizden bahseder misinizSayın Mecit KALKAN? 03.04.1984 Kayseri doğumluyum. Lise öğrenimine kadar Kayseri de ikamet ettim. Kabuğuna sığmayan biri olarak ve yeteneğimi sınırlamak yerine kendime bir yol çizmek için 2000 yılında İstanbul’a yerleşmeye karar verdim bu karar benim için bir dönüm noktası oldu. Tesadüfler kişileri kişilerse yeteneğim doğrultusunda başarıya ulaşmamda büyük rol oynadı. Akademik kariyerime yine tesadüfen tanıştığım Avusturya da akademide eğitimci biriyle tanışmamla başladı. Yetenek sınavında istenilen başarıyı yakalamam doğrultusunda hayalime ilk adımımı attım. Sektöre ilk Hicran Yarası dizisiyle başladım ama benim aldığım eğitimle burda ki oyuncu arkadaşların bilgisi pek örtüşmedi hala da o çatışma devam etmektedir.

Sizce oyuncu olmak için ne yapılmalı nasıl bir yol takip edilmeli ? Oyuncu olunmaz oyunculuk tamamen bir yetenek işidir. Doğuştan gelen yeteneğin bilgi ve alt yapı ile güçlendirilmesi sonucu sahne ve beyaz perde ile buluşmasıdır. Yeteneğin olmadığı bir oyunculuk kötü bir performansla sonuçlanır. Dünya sinemasına baktığınızda Türk Sinemasını nerde görüyorsunuz? Nuri Bilge Ceylanın arşivinde görüyorum. Neden mi? Peki neden bir Cannes veya Oscar töreninde kendimizi izlemek yerine İran sinemasını, Hollywood sinemasını alçak ödülü diye sorduğumuzdandır. Neden bu yılda biz bir film yapıp ödülü almayalım ki demiyoruz. Oysa bilgi ve birikim olarak bir Amerikan sineması donanımına sahip bir ülkeyiz. Türkiye de hangi projelerde yer aldınız? Türk tarih kurumunda Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 Samsın belgeselinde genelliğini canlandırdım. Yine bir dönem dizisi olan Bir Yusuf Masalı adlı dizide yer aldım. Leyla ile Mecnun dizisinde çalıştım. Ağırlık olarak TRT ve Türk Tarih kurumunda çalıştım. Size göre iyi oyuncu ve kötü oyuncular kimler? Bana göre iyi oyuncu kötü oyuncu diye bir şey yoktur. İyi performans kötü performans vardır. Çalışmak istediğiniz veya beğendiğiniz yönetmen var mıdır? Mayıs 2017

37


Türkiye’deki dizi sektörünü nasıl yorumlarsınız? Hep bir olumsuz eleştiri gibi görünse de dizi sektöründe de yanlış cast (oyuncu) yanlış kurgu bizi gerilere atmaktan geri koymuyor veya şaşırtmıyor. Kayseri’de sinema ve oyunculukla alakalı görüşleriniz var mıdır? Aslında Kayseri Tarihi dokusu ve yerleşim olarak tam bir sinema platosu diyebilirim ama bunu kimsenin fark etmiyor olması da enterasan. Doğru bir çalışmayla Kayseri sinema başkenti olabilir. Tabi sinemadan, sanattan anlayan bir önder eşliğinde. Konservatuar Büyükşehir tiyatro bölümlerinin bu konuda daha iyi eğitim ve kapsamlı çalışmalar yapması gerekiyor park ve bahçe yapmak değildir. Marifet sanat yapmaktır. Sanat sokağı sanat bahçesi olması daha bir etkili olur. Çoğu kişi bilmez ama hem yönetmenliği hem kurgusu olarak Zeynep Günay Tan, Mustafa Şevki Doğan, Semih Kaplanoğlu, Ali Demirel. Oyuncu olarak kimlerle çalışmak istersiniz? Uğur Yücel, Şener Şen, Menderes Samancılar, Ertan Şaban, Erkan Can. Şarkıcılıktan ve mankenlikten oyunculuğa geçiş yapan arkadaşlar için ne düşünüyorsunuz? Allah yardım etsin o arkadaşlara ekipmanı olmadan dağa tırmanmaya çalışan dağcılar gibi tırmalayıp duruyorlar. İlerleyen dönemlerde sinemada kendinizi nerde görmek istersiniz? Cannes’da. Oscar’da Türkiye’yi temsil ederek ödülü onurla ülkeye getirmek isterim. Türkiye de sinema sanatı ile alakalı düşünceleriniz nelerdir ? Sinema sektörü olarak hep bir araftayız. Aslında ne vermek istediğimize hala karar vermiş değiliz. Sinema olarak çok ileri seviyede olduğumuzu düşünüyor olsak da hala manken ve modelleri oyuncu yapma çabasındayız. Sinematografinin görsel güzellikle süslenip çığır aştığımızı sanıyoruz. Analitik beden dilini bile bilemeyen sinema oyuncularımız var. Her bir gişe kaygısı içerisinde yapılan sanat kendini gişeyle sınamaya mahkûmdur.

38

Mayıs 2017

Kayseri de bir proje düşünüyor musunuz? Evet. Mayıs ayı içerisinde Kayserinin 90’lı yıllarını Kayserinin dokusunu anlatan bir komedi filmine başlayacağız. Tamamı Kayseri de çekilecek olan projede bende Kayserili bir genci canlandıracağım. 90lı yılların sosyal yaşamı ve komşuluk ilişkilerini anlatacağız.


Mayıs 2017

39


Profile for suretialem

Suretialem E-Dergi Mayıs 2017  

Suretialem E-Dergi Mayıs 2017  

Advertisement