Page 1


ŞEHİR VE İNSAN BAŞLARKEN

Şehir ve İnsan Ocak-Şubat-Mart 2014 Yıl: 10 | Sayı: 56 Sultanbeyli Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi Hüseyin Keskin Genel Yayın Yönetmeni Nizamettin Arslan Danışma Kurulu Av. Görgün Özcan Reşat Atalar Sorumlu Yazı işleri Müdürü Kasım Coşkun Editör Sezai Saraç Haberler Hamdi Çakır Tasarım Ömer Aydın Giray Arslan Fotoğraf Editörleri Gökmen Kanberoğlu Türkay Polat Katkıda Bulunanlar Reşat Atalar Melih Uslu Hande Yüksel Suavi Kemal Yazgıç İsra Nalbant Kenan Aydın Sadık Şanlı İletişim Abdurrahmangazi Mah. Belediye Cad. No:4 Sultanbeyli/İstanbul www.sultanbeyli.bel.tr belediye@sultanbeyli.bel.tr Baskı Pelikan Basım Maltepe Mah. Gümüşsuyu Cad. Odin İş Merkezi No: 28 Topkapı/İstanbul Tel: 212 613 79 55 Sultanbeyli Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır.

ŞEHİR VE İNSAN 56. sayı kapak konusu İSLAM ALİMLERİ

YENİ DÖNEM YENİ SULTANBEYLİ HÜSEYİN KESKİN

SULTANBEYLİ BELEDİYE BAŞKANI

BEŞ

yıl boyunca yaptığımız hizmetlerde ve seçim sürecinde halkımızdan büyük teveccüh gördük. Mahalle toplantılarımızdan mitinglerimize kadar siz vatandaşlarımız seçim süreci boyunca yanımızda oldunuz. Bunu gördük, nitekim bunun neticesini de ilçemizde yaklaşık yüzde 62’lik bir oy oranıyla doğrulamış olduk. Bildiğiniz üzere, mesai arkadaşlarımızla birlikte çok yoğun bir 5 sene geçirdik. İlçemizin acil ihtiyaçlarını gidermeye ve sıkıntılarını çözmeye çalıştık. Bunun sonucunda birçok başarıya imza attık. Sayın Başbakanımızın da ifade ettiği gibi yeni Türkiye’yi oluşturma yolunda şimdi hepimiz için yeni bir dönem başlıyor. İlçemizde de bunun

yansıması olarak yeni bir vizyon ve yeni bir Sultanbeyli oluşturma görevi hepimize düşüyor. Bu amaçla seçim sürecinde 34 yeni projemizin sözünü verdik. İnşallah bu yeni dönemde daha da fazla çalışmaya imza atacağız. Bunu yine mesai arkadaşlarımızla ve vatandaşlarımızın desteğiyle hep birlikte başaracağız. İstanbulumuzun ayrılmaz bir parçası olan Sultanbeylimizi gıptayla bakılan bir ilçe haline getirmek en büyük arzumuz. Biz burada yeni ve güzel şeyler ortaya çıkardıkça, hem İstanbulumuzun gelişimine katkı sağlamış oluyoruz hem de İstanbul’un ayrılmaz bir parçası oluyoruz. İnşallah beş sene sonunda ilçemizde hizmetin çıtasının çok daha yukarılara taşındığını yine hep birlikte göreceğiz.

» ŞEHİR VE İNSAN • 1


BU SAYIDA NELER VAR?

DÜNYA TURU

6

SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

8

KANLICA’DA BOĞAZ HAVASI

İSLAM BİLİM ADAMLARI

20

28

Tarihin tozlu sayfaları, bugünü anlamamız ve yarınlarımızı yeniden şekillendirmemiz adına, bizlere moral ve şevk verecek nice başarılarımızı ve başarılı ismimizi barındırıyor. Tarihe ve insanlığa mal olmuş bu önemli ilim adamlarımızdan sadece birkaçını biyografileri eşliğinde sunuyoruz…

4 • ŞEHİR VE İNSAN


ANADOLU’NUN KAyısı Bahçesİ : malatya

46

İSMAİL KILIÇARSLAN

58

TEKNOLOJİ

60

AYDOS KİTAP

72

»52

gabo

KENDİNİ İNŞA ETMEK

74

İBB

78

FETİHLE KAZANILAN DÜNYA BAŞKENTİ İSTANBUL

64

ŞEHİR VE İNSAN • 5


DÜNYA TURU

BREZILYA’DA YENI INTERNET YASASI

GÜL TIME’IN ‘100 ETKILI b ISIM’ LISTESINDE

A

merikan Time dergisi, dünyanın en etkili 100 ismi arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de gösterdi. Time’ın en etkili 100 isim arasında politikacılar, sanatçılar, sporcular, işadamları ve kanaat önderleri yer aldı. ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Başbakanı Angela Merkel, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi isimlerin bulunduğu listede Türkiye’den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yer verildi. Dergide Cumhurbaşkanı Gül’ü tanıtan yazıyı ise, yazar Elif Şafak kaleme aldı. Elif Şafak yazısında, Türkiye’de kutuplaşmanın arttığı bir dönemde Abdullah Gül’ün daha ılımlı ve uzlaşmacı bir tutum izlediğini vurguladı. Elif Şafak, Gül’ün, yakın dost olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan’la gezi olayları ile Twitter’a erişim engellenmesi gibi konularda “ayrı düştüğünü” ve “rakip” olarak da algılandığını kaydetti. Yazar Elif Şafak, “Cumhurbaşkanı Gül önemli bir yol ayrımında. Ya sakin bir hayatı tercih edecek ya da aktif siyasete dönerek Türkiye’nin ihtiyacı olan reformları gerçekleştirmeye çalışacak” değerlendirmesinde bulundu.

6 • ŞEHİR VE İNSAN

rezilya’da internet kullanıcılarının mahremiyetini korumayı ve internete eşit erişim sağlamayı amaçlayan yasa, Devlet Başkanı Dilma Rousseff tarafından imzalandı. Brezilya Devlet Başkanı Dilma Rousseff, imzayı, Sao Paulo’da düzenlenen internet yönetiminin geleceği konulu konferans sırasında attı. Brezilya’da internet için yeni düzenlemeye ilişkin tartışmalar, geçen yıl ABD Ulusal Güvenlik Kurumu NSA eski sistem analisti Edward Snowden’ın sızdırdığı belgelerde, “Devlet Başkanı Rousseff dahil, Brezilyalıların izlemeye alındığı” iddialarının yer almasının ardından başlamıştı. Yeni yasada, Google ve Facebook gibi yabancı şirketlerin, Brezilya dışında sakladığı verilerin de Brezilya yasalarına tabi tutulması ve şirketlerin farklı içeriklere fazla ücretlendirme yapmasının engellenmesi gibi hükümler yer alıyor. Devlet Başkanı Rousseff, yeni yasayı ifade özgürlüğü, kişisel mahremiyet ve insan haklarına saygı çerçevesinde değerlendirdiğini söylemişti.

DÜNYA’YA EN ÇOK BENZEYEN GEZEGEN

G

ökbilimciler, Dünya’ya en fazla benzediği belirtilen gezegeni keşfetti. “Kepler-186” adı verilen yeni gezegen 500 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Kayalık gezegenin, su içerdiği ve fotosentez için yeterince ışık aldığı düşünülüyor. Kepler teleskobunun keşifettiği gezegen, Cygnus takım yıldızında, yerküreden 500 ışık yılı uzaklıkta bulunuyor. Kızıl cüce bir yıldızın etrafında dönen gezegen, ne çok sıcak ne de çok soğuk olan “goldilocks” kuşağında yer alıyor. Araştırmacılar, “kepler-186” adı verilen ve Dünya’dan yaklaşık yüzde 10 oranında daha büyük olan gezegende yaşam için kilit öneme sahip suyun sıvı halinin var olabileceğini söylüyor. Yıldız etrafındaki turunu 130 günde tamamladığı kaydedilen gezegenin bir atmosferi olup olmadığı ise henüz bilinmiyor. Yeni keşfi “heyecan verici” olarak değerlendiren gökbilimciler, gezegende yaşamın oluşmasını sağlayacak koşulların gerçekleşmiş olabileceğine inanıyor. NASA’ya göre, Kepler teleskobu aracılığıyla 2009 yılından bu yana güneş sistemi dışında yaklaşık bin 700 gezegenin varlığı doğrulanmış durumda.


BM: 3.5 MILYON SURIYELI YARDIMA MUHTAÇ

B

irleşmiş Milletler, 3.5 milyon Suriyelinin acil yardım ihtiyacında olduğunu duyurdu. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Güvenlik Konseyi’ne sunduğu raporda, Şam rejmiyle muhalifleri sivillere yardımı engellemekle suçladı. BM Genel Sekreteri Ban, Suriye’de güvenliğin giderek

kötüleştiğini, insani yardımların ihtiyacı olanlara ulaşmadığının altını çizdi. BM Genel Sekreteri, “Binlerce kişi tıbbi yardım alamıyor, 3 buçuk milyon sivil en temel ihtiyaçlarla hizmetlerden yoksun” dedi. Ban Ki-Mun, Şam yönetimiyle muhaliflerden yerleşim bölgelerindeki kuşatmalarını kaldırmalarını istedi. Suriye’deki savaşta 150 bin kişi yaşamını yitirirken, milyonlarca kişi de evini terketti.

GÜNEŞ ENERJISINE 300 BIN AYNA

YETIŞKINDEN KÖK HÜCRE KLONLANDI

K

aliforniya’da 300 bin aynanın kullanıldığı dev bir güneş enerjisi projesi hayata geçti. Amerika Birleşik Devletleri’nde güneş enerjisi konusunda önemli bir proje hizmete girdi. Güneş enerjisi alanında dünyanın en büyük projelerinden biri olarak kabul edilen IVANPAH projesi Kaliforniya’nın Mojave Çölü’nde inşa edildi. Proje için toplamda 300 bin ayna kullanıldı. Bin 400 hektarlık alan üzerine inşa edilen sistem 2 milyar 200 milyon dolara mal oldu. Aynaların güneş ışığını 3 kuledeki buhar merkezlerine yansıtmasıyla elde edilecek enerjiyle 140 bin eve elektrik sağlanması planlanıyor. New York’taki ünlü Central Park’tan 4 kat daha büyük bir alanı kaplayan IVANPAH Projesi, uluslararası uzay istasyonundan da görülebiliyor.

Körlükten, Alzheimer’a; kalp hastalığından, diyabete kadar birçok hastalığın tedavi kapısı aralandı. Araştırmacılar, ilk kez yetişkin bir insandan kök hücre klonlamayı başardı. Bilim dünyası, birçok hastalığın tedavisinin önünü açabilecek bir gelişmeyi konuşuyor. Yetişkin bir insandan ilk kez kök hücre klonlandı. Başarı, Güney Koreli araştırmacılara ait. Geçen yıl, bebeklerden alınan hücreler klonlanmış ve kök hücre üretilmişti. Şimdi yetişkinlerde de aynı başarı sağlandı. 35 ve 75 yaşlarındaki iki erkekten alınan deri hücreleri insan yumurtalarıyla birleştirildi. Yumurta hücreleri, kendi DNA’ları çıkarılıp yerine insan DNA’ları konularak yeniden programlandı. İşlem sonunda, donörlerin DNA’larını taşıyan ve sonsuz kez bölünebilen kök hücreler elde edildi. Embryonik kök hücre olarak da adlandırılan bu hücreler, sinirden kalbe, karaciğerden pankreasa her tür insan hücresine dönüştürülme potansiyeline sahip. Bu hücrelerin, hasta hücrelerle değiştirilerek körlükten Alzheimer’a pek çok hastalığın tedavisinde umut olabileceği belirtiliyor.

ŞEHİR VE İNSAN • 7


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

Kadir Topbaş’a En Yüksek Oy Oranı Sultanbeyli’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna üçüncü kez oturan Dr. Kadir Topbaş’a en yüksek oy oranı Sultanbeyli’den çıktı. Kadir Topbaş Sultanbeylili seçmenlerin yaklaşık yüzde 69’unun oyunu aldı.

30

Mart yerel seçimlerinden aldığı yüzde 48’lik oy oranıyla üçüncü kez başkanlık ipini göğüsleyen Kadir Topbaş’a en büyük desteklerden biri de Sultanbeyli’den çıktı. İlçeden Kadir Topbaş’a yüzde 69 oranında oy verildi. Bu oranla Sultanbeyli İstanbul’da Kadir Topbaş’a en büyük desteği verdi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve AK Parti İBB Adayı Kadir Topbaş, 30 Mart Yerel Seçimleri’nin resmi olmayan sonuçlarının açıklanmasının ardından basın mensuplarına açıklama yaptı. “Bir demokrasi yarışını daha geride bıraktık. Kazanan demokrasi, Türkiye ve İstanbul oldu. Hayırlı olsun diyorum. Bu seçimin demokrasinin gelişmesinde yeni bir hamle olmasını diliyorum” diyen Başkan Kadir Topbaş, şöyle konuştu; “Hizmet aşkımız bu kenti dünyanın diğer kentleriyle yarışa soktu. Hizmet anlayışımız, gayretli çalışmalarımız 3. Dönemde de devam ede-

cektir. İstanbul dünyadaki mücadelesinde daima varlığını hissettirecektir. İstanbul gibi bir kentte beni 3. Kez başkanlığa layık gören tüm İstanbullulara, parti teşkilatıma ve adaylığım konusunda Sayın Başbakanımıza özellikle teşekkür ediyorum.”

İstanbullular memnun kalacak

Bu başarının kendisine büyük bir sorumluk daha yüklediğini vurgulayan Kadir Topbaş, “İstanbullular ‘Kadir Abi’ dediler. Bu gururu yaşarken, üzerimize yüklenen sorumlulukla hizmetlerimizin ardı arkası kesilmeden devam edecek. İnşallah İstanbullular dönem sonuna geldiğimizde İstanbul’un başarılarından memnun olacaklar. Övgüyle konuşulan bir İstanbul’u birlikte yakalamış olacağız. Katılımcı, şeffaf bir yönetim anlayışıyla halkı kucaklayan ve ‘Türkiye yerelden kalkınır’ anlayışıyla hizmetlerimiz sürdüreceğiz” diye konuştu. SULTANBEYLİ “KADİR AĞABEY”İNE GÜVENİYOR

8 • ŞEHİR VE İNSAN

«


ŞEHİR VE İNSAN • 9


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

Sultanbeyli’de ‘Ücretsiz İnternet’ Dönemi Başladı İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstanbul’un birçok noktasında ücretsiz internet hizmeti vermeye başladı. Bu noktorlardan biri de Sultanbeyli Kent Meydanı.

İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi vatandaşların yoğun olarak bulunduğu meydanlardan başlayarak İstanbul’un birçok noktasında ücretsiz kablosuz internet hizmeti vermeye başladı. Bu hizmetin bulunduğu noktalar arasında Sultanbeyli Kent Meydanı da bulunuyor. 1 Nisan tarihinde başlayan uygulama vatandaşlar-

10 • ŞEHİR VE İNSAN

dan ilgi görüyor. Ücretsiz internetten faydalanmak için cep telefon numarası sisteme girilerek alınacak bir SMS şifresiyle sisteme kayıt olunacak. Alınacak şifre ile ücretsiz internet kullanımı mümkün olacak.

Ücretsiz İnternet Hizmeti Verilen Yerler Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi(Galatasaray Lisesi),

Sultanahmet Meydanı, Eminönü Meydanı, Beşiktaş Meydanı, Kadıköy Meydanı, Üsküdar Meydanı, Sultanbeyli Kent Meydanı, Beyazıd Meydanı, Mecidiyeköy Meydanı ve Cevahir Önü, Miniatürk/İBB Bilgilendirme Çadırı, Saraçhane Parkı, Emirgan Korusu, Hidiv Kasrı korusu, Aksaray Meydanı, Bakırköy Meydanı,

Beylikdüzü Meydanı, Eyüp Meydanı, Kartal Meydanı, Sarıyer İBB İletişim Noktası, Avcılar İBB İletişim Noktası, Şirinevler Meydanı, Pierre Lotti Tepesi, Anadolu Hisarı İskelesi, Dragos Sosyal Tesisler Çevresi, Galata Kulesi ve Yakın Çevresi, Alibeyköy Cep Otogarı, Bayrampaşa Otogar’ında ücretsiz internet hizmeti sağlanıyor.


Dönemin İlk Meclis Toplantısı 30 Mart yerel seçimlerinin ardından Sultanbeyli Belediye Meclisi de ilk toplantısını gerçekleştirdi.

S

ultanbeyli Belediye Meclisi 6. dönemin ilk toplantısını Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’in başkanlığında yaptı. Meclisin açılış konuşmasını yapan Başkan Keskin, “Yeni dönem ilçemize hayırlı olsun. İnşallah hep birlikte güzel çalışmalara imza atacağız” dedi. Başkan Keskin’in konuşmasının ardından meclis başkan vekili ve diğer komisyonların seçimleri yapıldı. Sultanbeyli Belediye Meclisi’nin 6. dönem Başkan Vekili AK Parti’den meclise giren Av. Abdullah Balta ve

Ercan Turan oldu.

Meclisin İlkleri

6. Dönem Belediye Meclisi her yönüyle ilkler arasında geliyor. Sultanbeyli Belediye Meclisi, yeni dönemde 36 AK Partili, 1 Saadet Partili üyeden oluştu. Geçtiğimiz dönemde AK Parti’nin 32, Saadet Partisi’nin 3 ve BDP’nin de 2 Meclis üyesi bulunuyordu. Meclis’te 11 eski isim görev alırken, 26 yeni üye de ilk kez meclis sıralarında yerini aldı. Meclis’e 4 Kadın Üye Sultanbeyli Belediye Mec-

lisi’nde kadın üye sayısı da arttı. Geçtiğimiz dönem 3 kadın üyenin görev yaptığı Belediye Meclisi’nde yeni dönemde 4 kadın üye yer alıyor. Sultanbeyli Belediye Meclisi, yeni dönemde genç üyeleriyle de dikkat çekiyor.

Kimler Seçildi?

6. Dönem Belediye Meclisi AK Parti’den Mehmet Çon, Nezir Tüysüz, Gönül Çolak, Fatih Poyraz, Mehmet Yaman, Abdurrahman Hiçyılmaz, Abdullah Balta, Hüseyin Sezer, Ahmet Demir, Gülten Teoman, Ercan

Turan, Yavuz Kolboyu, Ayhan Koç, Muhammet Çimen, Servet Ayhan, Sevra Özkan, Hüseyin Güner, Faruk Lafçı, Serpil Gençsoy, Abdurrahim Erez, Neşet Sönmez, Mehmet Hadi İrgören, Nuri Ertav, Ali Altaş, Fatih Adar, Ersin Çetin, Ahmet Savaş, Murat Çelebi, Resul Bozkurt, Tahir Emanet, Ali Aydoğan, Ali Kılıç, Necdet Dursun, Zafer Söğütçü, Ahmet Subaşı ve Ercan Çalım’dan oluşurken, Saadet Partisi’ni de İsmail Yılmaz temsil ediyor.

ŞEHİR VE İNSAN • 11


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

ŞEHİR

09

2014 SULTANBEYLİ BELEDİYE MECLİS ÜYELİĞİ OY ORANLARI

2014 SULTANBEYLİ BELEDİYE BAŞKANLIĞI OY ORANLARI MHP, 6.385

CHP, 11.502

MHP, 7.715

BBP, 1.202

BBP, 2.236

CHP, 12.359 HDP, 18.890

RTİ, 78

AK Parti 36 Meclis Üyesiyle Rekor Kırdı

HDP, 18.835 AK PARTİ, AK PARTİ, SAADET 99.967 99.944 PARTİSİ, 30 Mart yerel23.575 seçimlerinde Sultanbeyli genelinde meclis üyeleri için aldığı yüzde 61.5’lik SAADET oy oranıyla AK Parti kendi rekorunu kırdı. Bu oranın ardından belediye meclisine AK Parti PARTİSİ, 36, yüzde 11.8 oranında oy alan Saadet Partisi de 19.422 1 meclis üyesi sokabildi.

Y

LARI

y Oranı 68,8 11,9 10,5 3,7 2,95 1

erel seçimler bitti. SultanBalta, Hüseyin Sezer, Ahmet beyli sorunsuz ve güvenli Demir, Gülten Teoman, ErSULTANBEYLİ BAŞKANLIĞI bir şekilde seçimi geride BELEDİYE can Turan , Yavuz Kolboyu, bıraktı. AK Parti meclis OY ORANLARI Ayhan Koç, Muhammet üyeleri için aldığı 61.5’lik oy Çimen, Servet Ayhan, Sevra oranıyla Sultanbeyli Belediye Özkan, Hüseyin Güner, Meclisi’ne 36 üye soktu. Gençsoy, Parti Adı OyFaruk SayısıLafçı, Serpil Oy Oranı Seçimde meclis üyeleri Abdurrahim Erez, Neşet için aldığı yüzde 11.8 oy Sönmez, Mehmet Hadi İrAK Parti % 61,3 oranıyla Saadet Partisi de 1 99,967 gören, Nuri Ertav, Ali Altaş, meclis üyesi sokabildi. İşte o Fatih Adar, Ersin Çetin, Saadet PartisiNecdet 23,575 14,3Çelebi, isimler; AK Parti’den Ahmet Savaş,% Murat Dursun, Zafer Söğütçü, Resul Bozkurt, Tahir EmaAhmet Subaşı, Ercan Çalım, 18,890 net, Ali Aydoğan, Ali Kiliç HDP % 11,6 Mehmet Çon, Nezir Tüysüz, olurken Saadet Partisi’nden Gönül Çolak ,Fatih Poyraz, 11,502 de Belediye Meclisi’ne CHP % 7,1 giren Mehmet Yaman ,Abdurrahtek isim İlçe Başkanı İsmail manMHP Hiçyilmaz Abdullah Yılmaz oldu. % 3,9 6,385

BBP

1,202

% 0,7

2009

Parti Adı

Oy Sayısı

Oy Oranı

AK Parti

99,944

% 61,5

Saadet Partisi

19,422

% 11,8

HDP

18,835

% 11,6

CHP

12,359

% 7,7

MHP

7,715

% 4,7

BBP

2,236

% 1,4

SULTANBEYLİ BELEDİYE BAŞKANLIĞI 2009 - 2014 OY ORANLARI KARŞILAŞTIRMASI

UL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ NLARI KARŞILAŞTIRMASI 12 • ŞEHİR VE İNSAN

SULTANBEYLİ BELEDİYE MECLİS ÜYELİĞİ OY ORANLARI

2014

70%

2009

2014


Yeni Dönem Yönetim Kadrosu Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, yeni dönemi için başkan yardımcılarını, danışman kadrosunu, birim müdürlerini belirledi ve yeni kadrosuyla çalışmaya başladı.

30

Mart 2014 yerel seçimleri sonrasında yeniden görevine devam eden Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, yeni döneminde birlikte çalışacağı başkan yardımcılarını, danışman kadrosunu ve birim müdürlerini belirledi. 4 Başkan Yardımcısı, 3 danışman ve 19 birim müdürünün görev alacağı yeni kadro beş senelik dönemde Sultanbeyli’nin kalkınmasında Başkan Keskin’in yanında olacak.

Başkan Yardımcılığı Görev Dağılımları

Bürokrat kadrosundan Başkan Yardımcılığı’na atanan Abdullah Uçan geçtiğimiz dönemde aynı görevini yürütüyordu. Meclis Üyesi kadrosundan bu dönemde Dr. Ayhan Koç ve Zafer Söğütçü’nün Başkan Yardımcılığı ataması yapıldı. Daha önce Sultanbeyli Belediyesi Özel Kalem Müdürü olarak görev yapan Nizamettin

Arslan da bu dönemde bürokrat kadrosundan Başkan Yardımcısı olarak atandı. Geçtiğimiz dönem Başkan Danışmanlığı görevini yürüten Avukat Görgün Özcan ve Reşat Atalar görevlerine devam ederken, meclis üyesi ve AK Parti Sultanbeyli Kadın Kolları Başkanı Gülten Teoman da bu dönemde başkan danışmanı olarak görev yapacak.

Birim Müdürleri

Sultanbeyli Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü görevini yürüten Nizamettin Arslan’ın başkan yardımcılığına getirilmesinin ardından Özel Kalem Müdürlüğüne Sultanbeyli Belediyesi Gençlik Merkezleri Sorumlusu Mehmet Balcı atandı. Başkan danışmanı ve Hukuk İşleri Müdürü olarak görev yapan Görgün Özcan bu dönemde vekaleten Teftiş Kurulu Müdürlüğü görevini de yürütecek. İbrahim

Kurukol İnsan Kaynakları ve Eğitim Müdürlüğü görevine devam ederken aynı zamanda da Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğüne vekalet edecek. Daha önce Destek Hizmetleri Müdürü olarak görev yapan Abdüllatif Yıldız yeni dönemde Temizlik İşleri Müdürü olarak görev aldı. Geçtiğimiz dönemde Özel Kalem Şefi olarak görev yapan Ercan Temel de Destek Hizmetleri Müdürlüğüne atandı. Aynı zamanda Temel, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğüne de vekalet edecek. Yazı İşleri Müdürü Bayram Ekşi, Yapı Kontrol Müdürü Bülent Heray, Çevre Koruma ve Kontrol Müdürü Dursun Ali Kaba, İmar ve Şehircilik Müdürü Erkan Dinç, Strateji Geliştirme Müdürü Halil İbrahim Akıncı, Fen İşleri Müdürü Mehmet Muhsin Polat, Mali Hizmetler Müdürü Ramazan Bürcü ve Zabıta Müdürü Salih Nur görevine

devam eden isimler olurken, İmar ve Şehircilik Müdürlüğü bünyesinde görev yapan Yasir Ağırman Emlak İstimlak Müdürlüğüne, Yazı İşleri Müdürlüğü bünyesinde şef olarak görev yapan Sezgin Bulğu’da Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğüne atandı. Bu dönem yeni oluşturulan Park ve Bahçeler Müdürlüğünün ise henüz ataması gerçekleşmedi. Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, yeni dönemde birlikte çalışacağı kadroyu belirledi. Yeni kadroyla daha güzel işlere imza atacaklarına inandıklarını ifade eden Başkan Keskin, “Geçtiğimiz dönemde ilçemize hizmet eden tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. İlçemizin belli bir noktaya gelmesinde büyük emekleri oldu. Yeni kadromuzla ilçemizi daha iyi bir noktaya taşıma gayretinde olacağız. Tüm çalışma arkadaşlarıma yeni dönemde başarılar diliyorum” dedi.

ŞEHİR VE İNSAN • 13


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

SULTANBEYLİ’NİN VİZYON PROJESİ

Gölet Sultanbeyli’nin 25 yıllık özlemi olan Gölet Parkı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş’ın ve yaklaşık 50 bin vatandaşın katılımıyla açıldı.

14 • ŞEHİR VE İNSAN


ŞEHİR VE İNSAN • 15


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

25 Yıllık Özlem Sona Erdi Sultanbeyli’nin 25 yıllık özlemi olan Gölet Parkı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş’ın ve yaklaşık 50 bin vatandaşın katılımıyla açıldı. Alana saatler öncesinden gelen ilçe sakinleri adeta açılışı mitinge dönüştürdü. Kadir Topbaş açılışta metronun ve teleferiğin de sözünü verdi.

S

ultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’in 2009 yılında ilçe halkına vaat ettiği Gölet Parkı coşkulu bir törenle hizmete açıldı. Açılış adeta mitinge dönüştü. Yıllardır özlemle bekledikleri Gölet Parkı’na kavuşan Sultanbeyliler açılış töreninde Kadir Topbaş’a ve Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’e desteklerini belirtti. Dr. Kadir Topbaş konuşması sırasında 2019 yılına kadar metronun Sultanbeyli’ye ulaştırılması ve teleferik projesinin hayata geçirilmesi sözünü verdi. Başkan Topbaş, Sultanbeyli’yi çok güzel bir gelecek beklediğini ifade ederek, “200 bin metrekarelik, birçok farklı fonksiyonları olan bir gölet alanı ortaya çıkardık” dedi. Doğru yatırımlarla Sultanbeyli’yi çok güzel bir geleceğin beklediğini ifade eden Başkan Topbaş, ortaya koydukları projelerle Sultanbeyli’nin yaşam kalitesini yükselttiklerini kaydetti. Topbaş konuşmasını şöyle sürdürdü: “Sultanbeyli konumu itibariyle geleceğe çok daha farklı bakıyor. Tem otoyolu üzerinde bulunuyor ve Sabiha Gökçen Havaalanı’na çok yakın. Böyle bir konumdaki ilçemizin inşallah planlı, düzenli, geleceği çok daha farklı olan bir Sultanbeyli’yi

16 • ŞEHİR VE İNSAN

ortaya çıkaracağız” dedi.

Gölet’e ücretsiz ring otobüs seferler konulacak

Başkan Topbaş, Sultanbeyli’nin 25 yıllık hayali olan Gölet Parkı projesini hayata geçirdiklerini belirterek şu ifadeleri kullandı: “Toplamda 200 bin metrekareyi kapsayan bir gölet projesi. Çok farklı fonksiyonları da içeren bir proje. Sultanbeyli’nin nefes alacağı bir yer. Çok mükemmel oldu. Çocuklar spor yapacak, hanımlar buluşacak oturacak, beyefendiler gelip çayını kahvesini içecek. Nasıl bir haldeydi bu vadi, şu anda ne hale geldi siz gördünüz. Toplamda 31 Milyon TL yatırım yaptık buraya, yetişkin ağaçlar diktik. Ayrıca belirli saatlerde Gölet’in içindeki İBB Sosyal Tesisleri’nden karşı tarafa ring otobüs seferleri konulacak. Bu otobüsler tamamen ücretsiz olacak.”

Sultanbeyli Metrosu 2019 öncesi tamamlanacak

Sultanbeyli’ye metro müjdesi de veren Başkan Topbaş, 2019 sonrası planladıkları metro hattının yeni planlama ile 2019 yılına kadar bitirileceğini söyledi. “İstanbul’da en ağırlıklı yatırımlarımız ulaşım ile ilgili” diyen Kadir

Topbaş sözlerini şöyle sürdürdü: “Otobüsleri yeniledik. İkaruslardan kurtulduk, klimalı konforlu otobüsler koyduk. Sultanbeyli’de trafiği merkezde yer altına aldık, trafiği rahatlattık. Sultanbeyli Merkez Camii’nin etrafında altı otopark üstü meydan ve camii projesini de yapacağız. Sultanbeyli’de metro istiyor. Sultanbeyli metrosunu biz 2019 sonrasında programa alacaktık. Ancak Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin çok ısrar etti, 2019 sonrasını bekleyemeyiz dedi.

Ekibimize bunu bir çalışın, sonra söyleyeceğimiz söz yerde kalmasın söz namustur dedik. Ekibimiz bir çalışma yaptı. 400 kilometre raylı sistem şu anda 430 kilometreye çıktı. İşte bu 6.5 kilometresi buradaki ilaveden dolayı oluyor. Madenler mevkiinden Çekmeköy, Sancaktepe, Sultanbeyli, Sabiha Gökçen’e ilave hatla inşallah buraya özellikle; Madenler’den, Samandıra’dan, Merkez’e gelecek bir metroyu, 2019 yılına yetiştireceğiz. Sultanbeyli’ye geldiğinizde


ŞEHİR VE İNSAN • 17


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

burada bir metro olabileceğini düşünebilir miydiniz? İstanbul’un istediğiniz noktalarına hatta Marmaray’la hızlı trene oradan istediğiniz yere gidebileceksiniz. Biz proje adamıyız. Derdimiz sevdamız insanımıza hizmet etmek.”

Keskin: Bizim Anlayışımız Hizmettir

Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’de Gölet Parkı’nı Sultanbeyli halkının çok uzun zamandır beklediğini kaydetti. Gölet Parkı’nda yapılan çalışmalar için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş’a ve ekibine teşekkür eden Keskin, “Gölet Parkımız ilçemizin hizmetinde. Sultanbeylimizin sorunlarını yavaş yavaş geride bırakıyoruz. TEM’den sonra bir de gölet projemiz vardı uzun yıllardır beklediğimiz o da şükürler olsun hayata geçti. Başkanımıza hangi projemizi

18 • ŞEHİR VE İNSAN

götürdüysek kabul etti” dedi. İlçede beş yılda yapılan çalışmalar hakkında da bilgiler veren Başkan Keskin, TEM’i hizmete açtık ilçemize yatırımlar geldi. Sultanbeylimizin kamu binalarının tamamını yeniledik. Eksik olanları da ilçemize kazandırdık. Eğitim noktasında da yatırımlarımızı hızlandırdık. 23 yeni okula ilave olarak gençlik merkezleri yaptık. Asfalt oranımızı yüzde 99’a çıkardık, kaldırım ve yeni prestij caddelerle Sultanbeyli bu eksiklerini de geride bıraktı. Bizim anlayışımız hizmettir.” dedi. Keskin Gölet Parkı’nın hayırlı olmasını diledi. AK Parti İlçe Başkanı Ali Sevinç de yaptığı konuşmada, Sultanbeyli’nin sorunlarını geride bıraktığını ve gelecek dönem hayata geçecek projelerle İstanbul’un en dikkat çekici ilçeleri arasındaki

yerini alacağını söyledi. Kadir Topbaş’ın Sultanbeyli’ye gelen yatırımlarda büyük payının olduğunu kaydeden

Sevinç, “Başkanımız ne derse onu yapar. Sultanbeylimizin bir hayali daha gerçek oldu” dedi.


Yeni Dönem Yeni Sultanbeyli Yerel seçimler geride kaldı. Sultanbeyli’de AK Parti’den yeniden aday gösterilen Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, seçmenlerin yüzde 61.3’ünün oyunu alarak tekrar belediye başkanı oldu. Bu sonucun ardından AK Parti ilçe belediye meclisine 36 üye soktu. Seçimleri aldığı yüzde 14’lük oy oranıyla ikinci sırada tamamlayan Saadet Partisi de belediye meclisine tek aday gönderdi.

S

ultanbeyli’de huzur ortamında bir seçim daha geride kaldı. AK Parti’den aday gösterilen Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, Sultanbeyli’de oy kullanan seçmenlerin yüzde 61.3’ünün desteğini aldı. Bu sonucun ardından ikinci dönemi başlayan Başkan Keskin, önümüzdeki dönemde Sultanbeyli’nin daha fazla gelişeceğini ve daha fazla yatırım kazanacağına vurgu yaptı. Seçim sonuçlarına

ilişkin bir açıklama yapan Başkan Keskin, “Sultanbeyli’nin istikrara ihtiyacı vardı. İlk dönemimizde ilçemizin acil eksiklerini geride bırakmasını sağladık. Şimdi bu hizmetleri artırarak devam edeceğiz” şeklinde konuştu. Başarılı bir seçim dönemi geçirdiklerini ifade eden Başkan Keskin, “Ekibimizle birlikte çok başarılı bir seçim sürecini geride bıraktık. Halkımıza hizmetlerimizi anlattık. Siyasi çekişmele-

rin içerisinde bulunmadık. Malum seçim öncesi siyaset sahnesi kirli bilgilerle doluyor ve vatandaşlarımızın kafalarını yalanlar karıştırmak istiyorlar. Bizler ilk günden buyana bu ve benzeri çekişmelerden uzak durduk. Vatandaşlarımıza sadece yeni dönemde yapacağımız projelerimizi anlattık. Bugün gelinen noktada aldığımız oy oranıyla vatandaşlarımızın hem hizmetlerimizden memnun olduğunu hem de

yeni projelerimizi onayladığını söylemek mümkün” ifadelerini kullandı. Yeni projeleri hakkında da konuşan Başkan Keskin, “İlçemizin şimdi daha da gelişmesi için hükümetimizin, İstanbul Büyükşehir Belediyemizin ve yerelde de bizim projelerimiz olacak. İlk dönemimizde nasıl ki el ele verip Sultanbeylimizi kalkındırdıysak bu dönemde de bunu artırarak devam ettireceğiz” dedi.

ŞEHİR VE İNSAN • 19


GEZİ İSTANBUL

MELİH USLU

usmelih@gmail.com

20 • ŞEHİR VE İNSAN


KANLICA’DA BOĞAZ HAVASI

Oksijen yüklü koruları, meşhur yoğurdu, zarif yalıları, balık restoranları, sahil kahveleri ve denize açılan sokaklarıyla Kanlıca, Boğaz kıyısında keyifli saatler geçirmeniz için sizi bekliyor.

ŞEHİR VE İNSAN • 21


GEZİ İSTANBUL

İskele Meydanı

İskele Meydanı

1

Osmanlı döneminde yalı eşrafının mehtap gezileriyle ünlenen Kanlıca, günümüzde dingin atmosferiyle Boğaz’ın kuytu köşelerinden biri. Kanlıca İskelesi’nin önündeki sevimli meydan ise semtin en hareketli noktası. Meşhur Kanlıca yoğurdu satan büfeler, balık restoranları ve hediyelik eşya dükkânlarının çevrelediği meydanda asırlık çınar ağaçları yükseliyor. Yahya Kemal’den Tevfik Fikret’e, Orhan Veli’den Barış Manço’ya sayısız ünlüyü ağırlayan sahil kahveleri ise semaverde çay eşliğinde Boğaz’ı izlemek için ideal.

İsmail Ağa Kahvesi

2

İstanbul’un en eski kahvehanelerinden biri olan İsmail Ağa, 1870 yılından bu yana hizmet veriyor. Havanda dövdüğü bol köpüklü kahvesiyle nam salan İsmail Ağa adında bir Osmanlı esnafının açtığı mekânı bugün üçüncü kuşak çocukları işletiyor. Boğaz’ın hemen kıyısına konumlanan mekâna Mustafa Kemal Atatürk’ün de iki kez geldiği biliniyor. Kahvehanenin iç mekânı iki ayrı kapalı bölümden oluşuyor. Dış mekân ise asırlık ağaçların altına yayılmış masalardan oluşuyor. İskele Meydanı No: 2

22 • ŞEHİR VE İNSAN

İsmail Ağa Kahvesi


İskender Paşa Camii

3

İskele Meydanı’nın girişinde yer alan cami, Kanuni döneminin devlet ricalinden İskender Paşa tarafından 1560 yılında yaptırılmış. Başlangıçta cami, türbe, medrese ve hamam bölümlerinden oluşan bir külliye olarak inşa edilen yapı kompleksi, Mimar Sinan’ın ender görülen çatılı cami örneklerinden birini oluşturuyor. Dikdörtgen planlı, kagir yapının iç bölümü ahşap ağırlıklı bir görünüme sahip. Küfeki taşıyla örülmüş dış duvarlarda, klasik Osmanlı mimarisine uygun biçimde iki sıra halinde pencereler açılmış. Alt sıradaki dikdörtgen pencereler topuzlu demir parmaklıklarla kapatılmış. Sivri kemerli tepe pencereleri ise, kalem içi alınlıklarla taçlandırılmış. Oranları ve ayrıntılarıyla klasik üslubu betimleyen, kesme taş örgülü minare ise caminin kuzeybatı köşesinde yükseliyor. Zaman içinde yaşadığı çeşitli badireler sebebiyle medrese ve hamam bölümleri yok olan caminin arka yüzünde İskender Paşa ve oğlu Ahmet Paşa Türbeleri ile bir Muvakkithane bulunuyor.

İskender Paşa Camii

Kanlıca Yalıları

4 Kanlıca Yalıları

Kırmızı aşı boyalı yalılarından dolayı Kanlıca adını aldığı rivayet edilen semtin kıyıları klasik Osmanlı yalılarının en güzel örnekleriyle bezeli. Lale Devri’nden başlayarak birkaç asır boyunca Kanlıca sahiline birbiri ardına saraylar, kasırlar, köşkler ve yalılar inşa edilmiş. Bugün hâlâ Kanlıca’dan Anadoluhisarı’na kadar uzanan dar sahil şeridi boyunca, Boğaz’ın en eski yalılarını görebilirsiniz. Büyük çoğunluğu 18. yüzyılda yapılan yalılar dizinin ilki, Çubuklu sahilinde bulunan Rasim Paşa Yalısı ile başlıyor. Kanlıca İskelesi’nin sağında kalan Şefik Bey Yalısı restore edilmiş. İskele’nin solunda yer alan iki katlı Ethem Pertev Bey Yalısı ahşap oymalı balkonlarıyla dikkat çekiyor. Az ileride Ferruh Efendi, Marki Necip ve Kadri Paşa Yalıları var. Kanlıca Körfezi’nde bulunan Safvet Paşa Yalısı 1740’ta yapılmış. Raşid Bey, Prenses Rukiye ve Hurşit Efendi adına yapılan zarif yapılar Kanlıca Körfez’nin diğer yalıları arasında. Semtin güney yönüne doğru göz dolduran yapılardan ilki olan Hekimbaşı Yalısı 18. yüzyıldan kalma. Döneminin tipik asimetrisini

ŞEHİR VE İNSAN • 23


GEZİ İSTANBUL

İsmail Paşa Korusu

5 İsmail Paşa Korusu

Çarşının içinden hafif eğimli bir yokuşu tırmanarak, yaklaşık 20 dakikalık yürüyüşle İsmail Paşa Korusu’na ulaşıyoruz. Semtin kuzeyinden başlayan yeşil alan, Dalgıç Okulu üzerindeki dik yamaçları kapladıktan sonra Çubuklu sırtlarında son buluyor. Adını Mısır Hıdivi İsmail Paşa’dan alan koru, bitki ve kuş gözlemi için de ideal bir alan. 18. yüzyılın başlarında İstanbul’un başta gelen mesire alanlarından biri olan koru, Sultan Abdülaziz tarafından İsmail Paşa’ya hediye edilmiş. 1930’lu yıllara kadar Hıdiv ailesi tarafından kullanılan geniş koruluk, 1937’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne geçmiş. Orman Bakanlığı’nın desteğiyle, 172 bin metrekarelik alana yayılan dev bir park olarak düzenlenen koru için, İsviçre ve Fransa’dan ağaç ve bitkiler getirtilmiş. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün gölgesindeki koru, Boğaz manzaralı yürüyüş parkurları, seyir terasları, piknik alanları ve çiçek satış dükkânlarıyla İstanbul’un en güzel mesire yerlerinden biri.

Hıdiv Kasrı

6

İsmail Paşa Korusu’nun Boğaz’a bakan tepesi üzerine kurulu bu güzel yapı, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa tarafından 1907 yılında yaptırılmış. Dışı bir Toskana villası, mermer holü antik Roma sarayı, salonları ise art nouveau stilinde inşa edilen bu görkemli yapı, yaklaşık bin metrekarelik bir alana yayılıyor. 1982 yılında Çelik Gülersoy öncülüğünde Turing Kurumu tarafından restore edilen yapı, bir dönem otel olarak kullanılmış. Kasrın asansörlü kulesi, giriş kapısını süsleyen ay yıldızlı Hıdiv tacı, altın yaldızlı çiçek figürleri ve sütunlu anıtsal çeşmesiyle görülmeye değer. Kasrın her yıl nisan ayında yüz binlerce lale ile süslenen bahçesi kır kahvesi, restoran ve düğün organizasyonları için de kullanılıyor.

24 • ŞEHİR VE İNSAN

Hıdiv Kasrı


Mihrabad Korusu

7

19. yüzyıla kadar mesire yeri olarak kullanılan Kanlıca tepelerinin kuzeyine Mihrabad, doğusuna ise Feyzabad denirmiş. 80’li yıllarda yaşanan hızlı yapılaşma sonucu Feyzabad korusundan geriye bir şey kalmasa da, Mihrabad korusu varlığını sürdürüyor. Osmanlı döneminde saray eşrafının kayıklarla bülbül sesi dinlemeye geldiği koru, yaklaşık 20 bin metrekarelik bir alana yayılıyor. Orman içi dinlenme alanı olarak düzenlenen koru, yaz aylarında piknik ya da düğün için gelenleri ağırlıyor. Bu güzel mesire yerinde ayrıca restoran ve kafe hizmeti veren mekânlar da mevcut. Zengin bir bitki örtüsüyle kaplı alanda çam, çınar, söğüt ve meşe ağaçları arasında uzun yürüyüşler yapabilir, seyir teraslarında eşsiz Boğaz manzarasının keyfini sürebilirsiniz.

Mihrabad Korusu

Kanlıca El Sanatları Çarşısı

8 Kanlıca El Sanatları Çarşısı

Meşhur Kanlıca yoğurdunun ve taze Boğaz balıklarının tadına bakıp keyifli bir yürüyüş yaptıysanız, günün hatırası olarak bir şeyler almak için bu çarşıya uğrayabilirsiniz. Kanlıca Meydanı’nın camiye bakan köşesindeki çarşı küçük ama çeşitlilik yönünden çok zengin. Gümüş takı, nazar boncuğu, şapka, atkı, eşarp, oyuncak, çanta, yelpaze ve çeşit çeşit hediyelik eşyanın satıldığı tezgâhlarda size veya sevdiklerinize göre bir şeyler mutlaka bulacaksınız. Çarşı haftanın her günü açık, ancak hafta sonları daha canlı.

ŞEHİR VE İNSAN • 25


GEZİ İSTANBUL

Kökcüoğlu Nostalji

Kökcüoğlu Nostalji

9

İskender Paşa Camii’nin karşısında bir antikacı dükkânı. Deniz subayı olan mekân sahibi Cafer Kökcü, yarım asır antikacılık yapan babasından kalan eşyaları bu dükkânda toplamış. Anadolu köylerinin yanı sıra Kafkasya ve Balkan ülkelerinden getirilen antika ve eski eşyaların sergilendiği dükkân küçük bir müze gibi. Bursa hançerleri, Beykoz camları, Amasya sandıkları, Osmanlı gümüşleri, eski İstanbul porselenleri, yağlı boya tablolar ve daha neler neler… Hacı Muhittin Caddesi No: 8

Lacivert Restaurant

10

Türkan Şoray, Filiz Akın, Tarık Akan ve Yılmaz Güney gibi bir dönem Türkiye sinemasının yıldızı olmuş pek çok ismin film mekânı İkiz Yalı, artık çok şık bir Boğaz restoranı. Boğaz kıyısındaki bahçeye sıralanan masalar dışında mekânın şömineli salonları da bulunuyor. Akdeniz mutfağı ağırlıklı restoranda, her sezon farklı sunumlar hazırlanıyor. Portekiz usulü sarımsaklı - domatesli karides, porçini mantarlı biftek, deniz ürünleri çorbası ve mürdüm erikli baklava mekânın özel tatları arasında. Körfez Caddesi No: 57/A

26 • ŞEHİR VE İNSAN

Lacivert Restaurant


ŞEHİR VE İNSAN • 27


KAPAK KONUSU

SADIK ŞANLI

Tarihin tozlu sayfaları, bugünü anlamamız ve yarınlarımızı yeniden şekillendirmemiz adına, bizlere moral ve şevk verecek nice başarılarımızı ve başarılı ismimizi barındırıyor. Tarihe ve insanlığa mal olmuş bu önemli ilim adamlarımızdan sadece birkaçını biyografileri eşliğinde sunuyoruz…

28 ŞEHİR VE İNSAN


İSLAM

BİLİM ADAMLARI ŞEHİR VE İNSAN

29


KAPAK KONUSU

8

ila 16. asırlar arası, İslam dünyasının bilim ve düşüncede Batı dünyasından oldukça ileri olduğu çağlardı. Doğu’da Buhara, Harezm, Semerkant’tan Batı’da Endülüs İspanya’sına, Kuzey Afrika’daki Tunus’tan Kahire, Şam, Bağdat ve İran’daki Tus şehrine kadar birçok İslam ülkesi ve şehri ilmi ve bilimsel faaliyetlerin merkezine dönüşmüştü. Bu bilim şehirlerinde yetişen bilim adamları yaptıkları araştırma ve buluşlarla bilime ve insanlığa hizmette bulundukları gibi, isimlerini de ölümsüzleştirerek, tüm insanlığın takdirini kazandılar. O asırların İslam dünyasındaki ilmi faaliyetlere, bilimsel gelişmelere ve icatlara baktığımızda, karşımıza asırlar önce dünyada ilk kimya laboratuarını kuran, deney aletlerini geliştiren, atomun parçalanabileceğini ispatlayan, sıfırı ilk kez İslam dünyası ve Batı ile buluşturan, modern kimya, cebir, optik, akışkanlar mekaniği, İslam felsefesi, karşılaştırmalı dinler tarihi gibi bilim dallarını kuran, sayısız deney ve buluşla bilime ve insanlığa katkıda bulunan, İslam dünyasının birçok ilim ve bilim adamı çıktı. Fakat ne yazık ki, birkaç asırdan bu yana sıkıntılarını yaşadığımız sağlıksız eğitim sistemimizin bir sonucu olarak, özellikle genç nesillerimiz insanlığın ortak mirası olan bilimle geçmişte olduğundan daha az ilgili oldukları gibi, İslam dünyası olarak bu mirasa olan katkılarımızdan da tam anlamıyla haberdar olamadılar. Oysa tarihin tozlu sayfaları, bugünü anlamamız ve yarınlarımızı yeniden şekillendirmemiz adına, bizlere moral ve şevk verecek nice başarılarımızı ve başarılı ismimizi barındırıyor. Tarihe ve insanlığa mal olmuş bu önemli ilim adamlarımızdan sadece birkaçını biyografileri eşliğinde sunuyoruz…

30 ŞEHİR VE İNSAN


ÜSTADLAR ÜSTADI

CABİR İBN HAYYAN

B

ugün İran topraklarında yer alan Horasan’ın Tus şehrinde 721 yılında doğan Cabir İbn Hayyan el-Azdi et-Tusi es-Sufi, küçük yaşlarından itibaren bilime merak saldı. Hayatının ilk yıllarında ilim merakını giderebilmek için, dönemin en önemli bilim kurumlarına ev sahipliği yapan Bağdat’a giden Cabir ibn Hayyan, burada önde gelen ilim adamlarından astronomi, din, fizik, kimya, felsefe, mantık ve tıp dersleri aldı. Parlak zekâsı ve bilime olan yeteneği kısa sürede dikkat çeken Cabir, o dönemde ilim adamlarına büyük değer ve destek veren Abbasi Devleti’nin vezirlerinden Yahya bin Halit el-Bermekî tarafından himaye edilerek, Abbasi sarayına davet edildi. Sarayda yaptığı ilmi çalışmalarla dikkatleri üzerine çeken Cabir, Abbasi halifesi Harun Reşit tarafından dönemin en büyük üniversitelerinden biri olan Harran Üniversitesi’nin fizik ve kimya başmüderrisliğine (bölüm başkanlığına), sonra da bugünkü adıyla rektörlük görevine getirildi. Harran Üniversitesi’nde görev yaptığı süre içerisinde fizik, kimya ve matematik gibi ilim dallarında birçok araştırma ve buluşa imza atan Cabir, dünya tarihinin ilk kimya laboratuarını kurdu, deneylerinde kullandığı aletlerin birçoğunu da kendisi icat ederek, bu aletlerin yapılış ve kullanışlarını öğrencilerine öğretti. Sülfürik ve nitrik asiti, sodyum karbonat ve potasyum gibi elementleri bulan, zehir ve zehirli maddelerin yapılarını ilk kez inceleyen, bitkilerden elde edilen bir boya ile derilerin nasıl boyanacağını ortaya ko-

yan, ateşte yanmayan kağıt icat eden, su geçirmez kumaşları vernikleyen, metallerin paslanmasının önlenebileceğini kanıtlayan ve altın yaldızlı süsleme yapan Cabir İbn Hayyan, tüm bu çalışmaları sayesinde gelecek kuşaklar tarafından “Modern Kimyanın Kurucusu” ve “Kimyanın Babası” unvanlarıyla anılmaya başladı. Cabir İbn Hayyan’ın en önemli çalışması ise, Yunanlı bilginlerin aksine, yaptığı deneylerle atomun parçalanacağını ortaya koymasıydı. Cabir’in bu konudaki görüşü şu şekildedir: “Maddenin en küçük parçası olan “Elcüz’ü la yetecezza”nın (atom) içinde çok yoğun bir enerji vardır. Bu enerji, bilinenin aksine, Yunan bilginlerinin iddialarının aksine parçalanabilir. Parçalanınca da ortaya öyle büyük bir enerji, öyle büyük bir güç çıkar ki, Bağdat büyüklüğünde bir şehrin altını üstüne getirebilir, yok edebilir!” Cabir İbn Hayyan’ın bu bilimsel buluşunun üzerinden geçen yaklaşık 1100 yıl sonra atom ancak parçalanabilmiştir. Hayatını bilime adayan Cabir İbn Hayyan, astronomi, felsefe, fizik, kimya, matematik, tıp gibi bilimler üzerine oldukça üretken bir isimdir. Dünyanın önde gelen bilim ve medeniyet tarihçilerinden Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr’ın İslâm’da Bilim ve Medeniyet isimli kitabında, Cabir’in imzasını taşıyan eser sayısı üç bine yakın olarak zikredilmektedir. Büyük bölümü kısa risalelerden oluşan bu eserlerin tamamının Cabir’e ait olduğu tartışmalı olsa da, simya biliminin temelini oluşturan ve denge teorisini özetleyen Kitabu’l-Mizân başta olmak üzere

200’e yakın eseri bugüne ulaşmıştır. Çoğu Latince olarak muhafaza edilerek günümüze ulaşan Cabir’in eserleri arasında mantık, felsefe, tıp, gizli ilimler, fizik ve mekanik dallarında da çalışmalar bulunmaktadır. Simya alanında Ortaçağ’ın en büyük otoritesi kabul edilen Cabir İbn Hayyan hakkında İbn-i Sina “üstadlar üstadı” diye söz ederken, 1720-1783 yılları arasında yaşayan Fransız doğu bilimci Catdonne ise “dünyanın gelmiş geçmiş en önemli 12 dâhisinden biri” olarak söz etmiştir. Cabir İbn Hayyan 805 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir.

ŞEHİR VE İNSAN

31


KAPAK KONUSU

CEBİR İLMİNİN KURUCU DEHASI

HAREZMİ

İ

slam dünyasında matematik tarihini baştan ilk seçkin matematikçi olarak nitelenen Muhammed İbn Musa el-Harezmi, 780 yılında Özbekistan’ın Harzem şehrinde doğmuştur. Küçük yaşından itibaren keskin zekasıyla dikkat çeken Harezmî, buradaki hocalarının teşvikiyle genç yaşında dönemin en önemli ilim şehri olan Bağdat’a gitmiştir. Kısa sürede Bağdat’taki ilim çevrelerinin dikkatini çeken Harezmi, eğitimini tamamladıktan sonra Bağdat’ın önemli okullarında astronomi, coğrafya, matematik ve tarih dersleri vermeye başlamıştır. 813 yılında Abbasi halifesi Memûn’un daveti üzerine Abbasi sarayına giden Harezmî, dönemin en büyük kütüphanesi olan Bağdat Saray Kütüphanesi’nin yöneticiliğini üstlenmiştir. Saray kütüphanesinde eski Hint, Mezopotamya, Mısır ve Yunan medeniyetlerinden tercüme edilmiş kitaplar da dâhil, binlerce astronomi, coğrafya, matematik, tarih, tıp kitabını inceleme şansı bulan Harezmî, ayrıca yabancı dillerden tercüme yapmak amacıyla kurulan ‘Beyt’ül Hikme’ isimli tercüme odasında da çalışarak, birçok yeni kitabı saray kütüphanesine kazandırmıştır. Buradaki görevinden sonra Şam’daki Kasiyûn Rasathanesi’nde çalışmalarını yürüterek bir meridyen yayının uzunluğunu doğru şekilde hesaplamış, bilim tarihinde bir ilki başarmıştır. Astronomi ve matematikteki bilgisi ve başarılarıyla ününe

32 ŞEHİR VE İNSAN

ün katan Harezmî, Hint matematiğini incelemek için Hindistan’a giden ve bilim adamlarından oluşan bir heyetin de başkanlığını yapmıştır. Hindistan’da matematik üzerine araştırmalarına devam eden Harezmî, Hintli matematikçilerin daire ve noktaya benzeyen ve “kha” olarak adlandırılan bir sembolü, boş kalan basamağın yerine kullandıklarını görmüştür. Bağdat’a dönüşünden sonra bugünkü sıfırı (0) matematikte ilk kez kullanan Harezmî, sıfıra Arapçada boşluk anlamına gelen “es-sıfır” adını vererek, sıfırı İslam dünyasına kazandırmıştır. Harezmî’nin önemi, sıfırı ilk kez kullanmasıyla da bitmeyecektir. İkinci dereceden bir bilinmeyenli, iki bilinmeyenli denklem sistemleri üzerine çözümleri, yaptığı astronomik cetveller ve dünyanın çevresini ve hacmini hesaplama çalışmaları, yaklaşık 70 tane bilim adamıyla ortak çalışarak 830 yılında bir dünya haritası çizmesi, saatler ve güneş saatleri üzerine yaptığı birçok çalışma, onu bilim tarihinin en önemli bilim adamlarından biri yapmıştır. Astronomi, coğrafya, matematik ve tarih alanında yazılmış onlarca eseri bulunan Harezmî, en ünlü eseri olan el-Cebr ve’l-Mukabele isimli kitapla cebir ve denklem hesabı üzerine İslam dünyasının ilk kalıcı eserini vermiştir. Bu çalışmasında bilinmeyen değerlerin simge ve harflerle ifade edilmesiyle kurulan denklemlerle bulunması

temeline dayanan Cebir isimli soyut matematik dalının kuruculuğunu da üstlenen Harezmi, Batı dünyasında Algorism ismiyle ünlenmiş ve birçok Avrupa dilinde “aritmetik” anlamına gelen bu kelimeyle bilim tarihine damgasını vurmuş bir isme dönüşmüştür. 863 yılında vefat eden Harezmi, o vakte kadar yaptığı çalışmalarıyla yüzyıllar boyunca birçok dünya diline çevrilip okutulmuş ve bilim ve insanlığa hizmetini bugüne kadar sürdürmüştür.


İLK FİLOZOF - ÂLİM

EL-KİNDİ

A

rapların Filozofu olarak anılan El Kindi, 801 yılında Kufe’de doğmuştur. Asıl adı Ebu Yusuf Yakub İbn İshak olan el-Kindi, Arapların Kinduh kabilesinden olması nedeniyle “el-Kindi” ismiyle anılmıştır. Latincede Alkindus olarak adlandırılan “el-Kindi”, ataları Kufe’ye yerleşmiş ve babası burada valilik yapmış seçkin bir ailenin çocuğudur. Babasının konumu ve bir ilim merkezi olan Kufe’de büyümesi nedeniyle hayatının ilk dönemlerinden itibaren iyi bir eğitim alan el-Kindi, dini ilimler sonrasında felsefe ve matematik de öğrenmiştir. Anadili Arapçanın yanı sıra iyi düzeyde Süryanice ve belli ölçüde Grekçe (Antik Yunanca) bilen el-Kindi, ilerleyen yıllarda gittiği Bağdat’ta eğitimini felsefe üstüne yoğunlaştırmış ve Bağdat yıllarında Grekçe felsefi metinlerin Arapçaya tercümesi sayesinde, Greko-Helenistik kültüre ait ilmi ve felsefi eserleri okuma ve iyi tanıma imkânına sahip olmuştur. Sahip olduğu ilmi sayesinde Bağdat sarayında üst düzeyde kabul ve itibar gören el-Kindi, Müslüman filozof-âlimlerin ilkidir. Dönemindeki bütün ilimlerle ilgilenen

ve çok üretken bir ilim adamı olan el-Kindi, felsefe ve matematiğin yanı sıra müzik, fizik, mantık, astroloji, tıp ve tabiat tarihi alanlarında 270’e yakın risale yazmıştır. Aristo’nun Arapçaya tercümesi sonrası bu isimden etkilenen el-Kindi, ortaya koyduğu düşüncelerle, İslam dünyasında akılcı (rasyonalist) felsefe eğilimi olarak bilinen Meşşai felsefe mektebi ve ekolünün (Meşşailik) kurucusu olarak addedilmiştir. Ortaçağ boyunca ve Rönesans dönemlerinde özellikle Batı dünyasında oldukça itibar ve saygı gören el-Kindi, 16. yüzyılda yaşayan İtalyan bilim adamı Gerolamo Cardano tarafından “insanlığın on iki büyük entelektüel şahsiyetinden biri” olarak isimlendirilmiştir. Yaşadığı dönemden bugüne, görüşleriyle İslam dünyası ve insanlığı etkilemeyi sürdüren el-Kindi, coğrafya, matematik ve felsefe alanlarında çok sayıda ünlü ilim insanı da yetiştirdiği gibi, kendisinden sonra gelen Farabi ve İbn-i Sina gibi pek çok ismi de görüşleriyle etkilemiştir. Ömrünün son yıllarını gözlerden uzak geçiren El-Kindi, 873 yılında vefat etmiştir.

ŞEHİR VE İNSAN

33


KAPAK KONUSU

İSLAM DÜNYASININ TIP OTORİTESİ

ER-RAZİ

T

am adı Muhammed İbn Zekeriya er-Razi olan er-Razi, 865 yılında İran’ın Rey şehrinde doğmuştur. Latinceki adı Rhazes olan er-Razi İslam dünyasının en önde klinik hekimi olarak isimlendirilir. Ömrünün ilk yarısını Rey şehrinde geçiren ve eğitimini de burada alan er-Razi’nin, kaynaklarda otuz yaşına kadar musikiyle uğraştığı, ud çaldığı ve bir müddet simyayla uğraştığı geçmektedir. Erken yaştan itibaren görme bozukluğu yaşamaya başlayan er-Razi, bu nedenle tüm ilgisini tıp ilmine yöneltmiş, dönemin önde gelen ilim adamlarından Ali İbn Rabban et-Taberi’den tıp öğrenmiştir. Bu alanda kısa zamanda uzmanlaşması sonrası önce Rey’deki ardından da Bağdat’taki hastanenin başına getirilen er-Razi, gözlerini tamamen kaybedinceye kadar ilmi çalışmalarını sürdürmüş ve oldukça

34 ŞEHİR VE İNSAN

verimli geçen bir hayatın ardından son günlerini geçirmek üzere Rey şehrine dönmüştür. Kendisinden sonra gelen birçok ilim adamına esin kaynağı olan çalışmalar bırakan er-Razi, 184 eser yazmıştır. Büyük kısmı kaybolan bu eserlerin çoğu felsefe üstünedir. Asıl ün kazandığı alan olan hekimlikle ilgili de birçok eseri olan er-Razi’nin eserlerinin en önemlisi, Latin dünyasında da çok iyi bilinen el-Havi’dir. Tıpla ilgili İslam eserlerinin en uzunu olarak bilinen el-Havi, Razi’nin mesleki tecrübe ve gözlemlerinden çoğunu barındırmaktadır. Özellikle “Çiçek ve Kızamık” üstüne yazdığı ve Latincedeki adı De Pestilentia olan eseri modern döneme gelinceye kadar Batı dünyasında en temel kaynak eser olarak okutulmuştur. Bunların dışında, simya alanında yazdığı Kitâb Sırru’l-Esrar da dünya bilim tarihinin en önemli kitapları arasında yer alan er-Razi, 925 yılında Rey şehrinde hayata gözlerini yummuştur.


BÜYÜK TÜRK DÜŞÜNÜRÜ

FARABİ

E

l Kindi’nin ardından gelen ikinci büyük Meşşai filozof olan Farabi, Türkistan’da Seyhun ve Aris nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş, bugün ki ismi Otrar olan Farab şehrinde 870 yılında dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Ebu Nasr Muhammet’tir. İlköğrenimini Farab şehrinde yaptıktan sonra, gençlik yıllarında İran’a giden Farabi, İran’ın birçok şehrini gezdikten ve Farsçayı iyi derecede öğrendikten sonra yüksek öğrenimini tamamlamak için Bağdat’a gitmiştir. O dönemde dünyanın önemli ilim ve sanat şehirlerinden biri olan Bağdat’ta da tıp eğitimi almış, Arapça, Latince ve eski Yunancayı öğrenmiştir. Aldığı eğitim sonrası doktor olan Farabi, aynı zamanda mantık ve felsefe gibi bilimlere de çok düşkündür. Bu amaçla, dönemin önde gelen bilginlerinden olan Ebu Bişr bin Yunus’tan mantık, Ebubekir İbn-i El-Sarrac’tan da gramer dersleri almıştır. Daha sonra Harran Üniversitesi’ne giden Farabi, bu üniversitede Yuhna bin Haylan isimli bilginden dersler alarak mantık bilgisini ilerletmiştir. Bunun yanında aynı üniversitede felsefe üzerine çalışmalarda bulunan Farabi, milattan önce 4. yüzyılda yaşamış olan ünlü Yunan filozof Aristo üzerine çalışmalarda bulunmuştur.

Farabi, felsefe üzerine yaptığı çalışmalar sırasında birçok Yunanlı filozof ve ilim adamının kitaplarını ilk kez Arapçaya çevirmiştir. Felsefede oldukça ileri bir düzeyde olan düşünür, görüşlerini Aristo felsefesi doğrultusunda geliştirip, bunları bir temele oturtmuştur. Farabi, İslam dünyasında ilimlerin sınıflandırmasını yapan, her birinin sınırlarını tayin eden ve her ilim dalını sağlam temeller üstüne oturtan ilk isimdir. Öte yandan, İslam dünyasında mantık ilminin temelini atan isim olarak da bilinen Farabi, boşluk, madde, mantık, metafizik, psikoloji, sayı, zaman, zekâ gibi birçok kavramla ilgili görüşler ileri sürerek, bunların net tariflerini yapmıştır. Felsefede kendine özgü bir düşünce geliştiren düşünür, bu konular hakkında önemli kitaplar yazmıştır. Din ile felsefenin ayrılmaz bir bütün olduğu düşüncesinden yola çıkarak İslam felsefesini kurmuştur. Avrupalıların Alpharabius dedikleri Farabi, yazılarını genelde tenha yerlerde, ağaç gölgesinde ve su kıyılarında yazmakla ünlenmiştir. Kaydedilerek bugüne ulaşmayı başarmış 70’e yakın eseri bulunan Farabi, İhsan’ül Ulû isimli bir de ansiklopedi yazmıştır. Birçok konu ve bilimin yer aldığı bu kitap, Doğu dünyasında yazılmış ilk ansiklopedik eserdir. Müzik, felsefe, matematik gibi

ilimlerde araştırmalar yapıp, kitaplar yazan Farabi, asıl mesleği olan tıp ile ilgilenmeyi de ihmal etmemiş, kanun isimli müzik aletini icat edip, udu geliştirmiş ve müziğin hastalar üzerindeki olumlu etkisine dair araştırmalarda bulunmuştur. Bu büyük düşünür, 950 yılında Şam’da ölmüş ve Babüssagir’e gömülmüştür.

ŞEHİR VE İNSAN

35


KAPAK KONUSU

HEKİMLERİN PİRİ

İBN SİNA

Y

aşadığı dönemde Şeyhürreis, Batı dünyasında ise Avicenna olarak anılan büyük bir Türk ilim adamı ve hekimi olan Ebu Ali Hüseyin İbn Sina, 910 yılının Ağustos ayında Buhara şehrinin Afşane köyünde doğdu. Babası, Samanoğulları olarak da bilinen Samanîler Devleti’nin sarayında kâtip olarak çalışan İbn Sina, ilk eğitimini babasından ve dönemin ünlü bilginlerinden olan İsmail Zahit ve Natili’den aldı. Çalışmalarının çoğu astronomi, ekonomi, dilbilim, doğabilim, felsefe, fizik, geometri, kimya, mantık, matematik, metafizik, müzik, siyaset, teoloji ve tıp üstüne olan İbn Sina, 250 civarında kitap yazdı. Bu kitaplarının çoğu ise, tıp ve felsefe üzerineydi. Daha 16 yaşındayken pratik hekimliğe başladı, sonrasında resmî saray doktorluğu yaptı. Yazdığı 18 ciltlik Kitab eş-Şifa (Şifa) isimli ansiklopedisiyle tıp konusunda şöhreti artan İbn Sina, hastalarını diğer hekimlerin aksine değişik metotlarla tedavi etmesiyle tanındı. Özellikle akıl ve ruh hastalarını müzikle tedavi etmesi, onun daha yaşadığı dönemden itibaren büyük bir doktor olarak anılmasına sebep oldu. Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır hastalığından kurtarması, İbn Sina’nın hayatının dönüm noktası oldu, bu sayede Samanoğulları Devleti’nin saray kütüphanesinde çalışma izni alarak, pek çok kıymetli kitabı okuma fırsatı

36 ŞEHİR VE İNSAN

elde etti, vaktinin çoğunu da kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Kitapları ve yaptığı çalışmalar dikkatle incelendiğinde, İbn Sina’nın bugün tıp biliminde geçerli olan pek çok ileri görüşünün bulunduğunu; örneğin o dönemde mikroskop olmadığı halde, hastalıkların gözle görülemeyen bazı yaratıklarca meydana getirildiğini sezmesi, sonradan adına ‘mikrop’ denecek canlıların varlığından haberdar olduğunu göstermekteydi. Yazdığı El-Kanun fi’t Tıp (Tıp Kanunu) isimli kitabı ise, onun dünyaca şöhret kazanmasına ve bu kitabın orta çağda dört yüz yıl boyunca birçok dünya üniversitesinde ders kitabı olarak okutulmasına, birçok dünya diline de sayısız kere çevrilmesine neden oldu. İbn Sina, tıp bilimi yanında, felsefi görüşleriyle de dünyaca meşhur bir düşünürdür. Birçok Yunanlı felsefeciyi okuyup araştıran İbn Sina, en çok Aristo’nun görüşlerini benimsemiş, deney ve akla dayanan bilgiyi önemsemiştir. Bunun yanında dini bağımsız bir bilgi alanı olarak ele alan bilgin, din ile felsefe arasında bağ kurmaya çalışmış, hikmet, metafizik, yaratıcı, yaratılış, peygamber, ahiret, aşk, tasavvuf, ahlak, varlık gibi konular üstüne felsefi çalışmalar ve açıklamalar yapmıştır. “Şifa” ve “Tıp Kanunu” gibi meşhur tıp kitapları ve ansiklopedilerinin yanında felsefi görüşlerini dile getirdiği ve günümüze “Kurtuluş Kitabı”, “Ahlak Konusunda Kitapçık”, “Belirtiler ve

Uyarılar” isimleriyle çevirebileceğimiz kitapları halen okunmakta olan önemli kitaplar arasındadır. Doğu ve Batı kültürlerini geliştiren, kaynaştıran, dünya tarihinin en büyük bilim adamlarından ve düşünürlerinden biri olarak kabul edilen İbn Sina’nın, yazmış olduğu birçok Türkçe şiiri de bulunmaktadır. 57 yıllık kısa ömrünü bilime adayan, Batı’da “Hekimlerin Kralı” olarak tanınan İbn Sina, 21 Haziran 1037’de Hamedan da vefat etmiştir.


OPTİK BİLİMİNİN KURUCUSU

İBN’UL HEYSEM

M

odern optik biliminin kurucusu kabul edilen Müslüman ilim adamı İbn’ül Heysem, 965 yılında Basra’da doğdu. Tam adı Ebu Ali el-Hasan İbn’ul Heysem olan ilim adamı, ilk eğitimine Basra’da başladı. Keskin bir görüş, anlayış ve zekâya sahip olan İbn’ul Heysem, zamanının fen ilimlerini Basra’da öğrendikten sonra Bağdat’a giderek, burada iyi derecede astronomi, fizik, mantık, matematik, mühendislik, siyaset ve tıp öğrendi. Bu alanlar üstüne iki yüze yakın eser yazdığı bilinen İbn’ul Heysem, ayrıca felsefe ile de ilgilenerek, Aristoteles ve Galen gibi isimler üstüne şerhler yazdı. Müslüman fizikçilerin en büyüğü olarak isimlendirilen İbn’ul Heysem, asıl ününü bu sahada yaptığı çalışmalarla kazandı. Optik bilimine matematiksel olarak yaklaşan ve bu bilimi modern metotlarla açıklayan ilk bilim adamı olan İbn’ul Heysem, “Optik Hazinesi” isimli kitabında ışık, görme, yansıma, kırılma, ışığın merceklerden geçişi gibi bilimsel konulara değinerek, bu konular üzerine açıklamalarda ve çözüm önerilerinde bulundu, yeni açılımlar

getirdi. Bilimsel çalışmalarında elde ettiği sonuçları matematiğe dayandırarak, bu bilimi modern anlamda inceleyen ve sistemleştiren İbn’ul Heysem, yaşadığı dönemde ve sonraki çağlarda optik bilimiyle ilgilenen bütün bilim adamları için de önemli bir yol gösterici oldu. Avrupa’da “Alhacen” ve “Alhazen” olarak tanınan İbn’ül Heysem, üzerinde uzmanlaştığı bilimleri uygulamaya geçirmek için çalışmalarda bulunup, önemli projeler hazırladı. Bunlardan en önemlisi ise, o dönemde Mısır’daki Nil Nehri’nin taşması sonucu oluşan zararları önlemeye yönelik geliştirdiği mühendislik harikası projesidir. Fen bilimleri dışında eski Yunan felsefecileri ve bilginleri üstüne de çalışmaları bulunan İbn’ul Heysem, yakından incelediği bu isimlerin birçoğunun eserlerini Arapçaya çevirdi. Özellikle Aristo ve Batlemyus’a ait eserleri inceleyerek hatalarını ortaya koyan İbn’ul Heysem, yine Yunanlı bilginlerden Eukledis (Öklit) ve Apollonius’un geometrik ve sayısal metotlarını geliştirerek, geometri ve matematiğin inşaatçılık alanında uygulanmasına önemli katkılarda bulundu. İbn’ül Heysem, 1039 yılında Kahire’de öldü.

ŞEHİR VE İNSAN

37


KAPAK KONUSU

11. YÜZYILA İSMİNİ VEREN DEHA

BİRUNİ

T

am adı Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmet olan Biruni, 973 yılında günümüzde Özbekistan’ın bir şehri olan Harzem’de (Harezm) doğdu. Henüz çocuk yaştayken üstün zekası, kabiliyeti ve araştırmacı ruhuyla dikkat çeken Birûnî, ilkokul çağına geldiğinde Harzemli bir matematik ve astronomi bilgini olan Ebu Nasr Mansur tarafından evlat edinilerek saraya getirildi.

alan ve Gazneli hükümdarı Sultan Mesut’a ithaf ettiği Tahkik ve Kanun-u Mesudî isimli kitabı, birçok dünya diline çevrildi ve asırlarca birçok dünya üniversitesinde okutuldu. Yerçekiminin varlığını Newton’dan asırlarca önce ortaya koyan Biruni, kimya çalışmalarını konu alan “Cevherlerin Özellikleri Üstüne” isimli kitabında 23 katı cismin ve 6 sıvının özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine çok yakın olarak saptadı.

İlk eğitimini Ebu Nasr Mansur ve bir Yunanlı bilginden alan Biruni, saray terbiyesiyle büyütüldü. O dönemin önde gelen bilginlerinden İbn-i Irak ve Abdüssamed bin Hakim’den de dersler alan Birûnî, daha gençlik yıllarında başta astronomi, coğrafya, dilbilimi, dinler ve mezhepler tarihi, eczacılık, etnoloji, fizik, geometri, jeoloji, kimya, matematik, tarih ve tıp olmak üzere birçok ilimde önemli bilgilere sahip oldu. 11 yaşındayken hocası Ebu Nasr Mansur’un gözetiminde astronomi çalışmalarına başlayan Biruni, 17 yaşına geldiğinde güneşin meridyen yüksekliğini ölçmeyi başararak, bütün bilim çevrelerinin dikkatini çekti.

Birûnî, günümüz Türkçesine Mekânların Sonları ismiyle çevrilebilecek bir kitap yazarak, coğrafya ve jeolojiye dair konuları işledi, henüz yaşadığımız çağda ortaya çıkartılabilen kıtaların kuzeye doğru kaydığı fikrini yine o dönemde dile getirdi. Yaşadığı çağda insanların henüz habersiz olduğu ve 1488 yılında Portekizli Kaşif Bartolomeu Dias’tan asırlarca önce Ümit Burnu’nun; Amerika’yı keşfeden Christoph Colomb’tan beş asır önce de Amerika kıtasının varlığından söz etti. Yine o dönemde bilinmeyen, Japonya’nın varlığından da ilk defa söz eden Biruni, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’ya dair geniş bilgilere de yazdığı coğrafya kitaplarında yer verdi.

Hayatı boyunca yüz seksen civarı kitap yazan Biruni’nin çalışmalarının yetmiş tanesi astronomi, yirmi tanesi de matematik, cebir ve geometri üzerinedir. Birûnî’nin kitaplarında da yer verdiği bilimsel çalışmalarından bazıları ise şunlardır: O dönemde dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu dile getirmekle birlikte, dünyanın çapını ölçerek, bazı sonuçlara varmıştır. O sonuçlar, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Bu yüzden bu ölçümler Avrupa başta olmak üzere, dünyanın bütün bilim çevrelerinde halen “Biruni Kuralı” olarak adlandırılmaktadır. Diğer yandan, güneş tutulması anında oluşan olayları ve daha birçok astronomi olayını konu

38 ŞEHİR VE İNSAN

Anadili Türkçe’nin dışında Arapça, Çince, Farsça, Hintçe, İbranice, Rumca, Süryanice ve Yunanca gibi birçok dünya dilini de iyi derecede bilen ve bu dillerde eser yazabilen Birûnî, Hint ilimleri ve adetlerini konu alan Hintçe yazdığı kitap Tahkik ma’li’l-Hind, değişik milletlerin takvimleri ve bayramlarını konu alan El-Âsaru’l Bâkiye ve İslam astronomisi için temel kaynak niteliğindeki Kanun isimli kitaplarıyla adından çağlar boyunca söz ettirdi. En büyük Müslüman ilim adamı olarak nitelenen Biruni, 1051 yılında Gazne’de vefat etti. Yaşadığı 11. yüzyılın “Birûnî Asrı” olarak anılmasına neden

olacak kadar çağına damgasını vuran bilim adamının ölümünün üzerinden 1000 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, eserleri halen bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılan ender ilim adamlarından birisidir. Avrupa ve Amerika’da “Aliboron” olarak tanınan Biruni’nin yapıtları birçok dünya diline çevrilmiş ve dünyaca tanınan bu bilim adamının adına dünyanın birçok ülkesinde sempozyumlar ve kongreler düzenlenmiş, pullar bastırılmıştır. Ayrıca UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi, 1974 Haziran sayısını Biruni’ye ayırmış, kapak fotoğrafının altına ise, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel deha Biruni; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık Uzmanı, Jeolog, Şair, Düşünür, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist” yazılarak, bu bilim adamına ve çalışmalarına detaylıca yer verilmiştir.


KÖLELİKTEN BİLİM ADAMLIĞINA

ABDURRAHMAN EL-HAZİNİ

T

am adı Abdurrahman El-Mansur El-Hazini olan ilim adamının doğum tarihi net olarak bilinmemekle birlikte, 1100’lü yılların başında doğduğu varsayılmaktadır. Büyük Selçuklu Devleti’nin Türkistan’ın Merv şehrindeki sarayının hazine sorumlusu olan Abdurrahazin El-Metvezi tarafından daha çocuk yaşta satın alınarak saraya getirilen Bizans asıllı bu köle, sahibinin kendisini kölelikten azat etmesiyle birlikte hür bir insan olmuştur. Sahibinin sarayda hazine sorumlusu olması sebebiyle El-Hazini olarak anılmaya başlayan Abdurrahman El-Hazini, efendisinin sağladığı imkânlar sayesinde, çok iyi bir eğitim almıştır. Sarayda tam bir Türk ve Müslüman terbiyesiyle ve devrin en önemli bilim adamlarından aldığı eğitimle büyüyen El-Hazini, üstün zekâsı ve yeteneği sayesinde kısa zamanda birçok bilim dalında uzmanlaşmıştır. Genç yaşına rağmen astronomi, felsefe, fizik, kimya ve matematik gibi bilim dallarında önemli bir uzman haline gelen El-Hazini, hayatı boyunca birçok bilimsel araştırma ve icatta bulunmuştur. Çalışmalarını çoğunlukla sıvıların ve havanın yoğunluğu, cisim ve ağırlığı, kaldırma kuvveti, teraziler, yer çekimi, ışık, ışığın kırılması ve yansıması gibi bilimsel konular üzerine yapan El-Hazini, elde ettiği sonuçlarla, yaşadığı dönemde büyük bir bilgin olarak anılmaya başlanmıştır. El-Hazini’nin en önemli icadı “aerometre” olarak isimlendirilen, havanın ve sıvıların özgül ağırlıklarını ölçen aleti icat etmesi ve kullanması olmuştur. Bunun yanında sıvı maddelerin yoğunluklarını hesaplama metodunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesaplamak için kullanılan hikmet terazisi denilen beş kefeli teraziyi de geliştirerek, altın, bakır, demir, inci, kalay, kuvars, yakut ve zümrüt başta olmak üzere birçok katı ve sıvı cismin

yoğunluklarını günümüzde modern aletlerle yapılan ölçümler sonucu çıkan net ağırlıklarına yakın bir şekilde tespit etmiştir. Bilimsel çalışmaları sonucu havanın bir ağırlığının bulunduğunu ve ölçülebileceğini de ortaya koyan El-Hazini, kendinden beş asır sonra barometreyi icat eden İtalyan bilim adamı Toriçelli’den önce bu konuyu ele almış ve incelemiştir. El-Hazini ayrıca, havanın ağırlığı yanında kaldırma kuvvetinin de bulunduğuna da dikkat çekerek, Yunanlı bilim adamı Arşimet’in kanununun yalnızca sıvılar için geçerli olmadığını, gazlar ve bütün sıvılar için geçerli olduğunu dile getirmiştir. El-Hazini yaptığı bu çalışmalarla, genel olarak sıvılar ve gazlar gibi maddelerin fiziksel davranışlarını inceleyen bilim dalı olan “Akışkanlar Mekaniği”nin de temelini atarak, bu bilim dalını kurmuştur. Fizik alanında çalışmaları da bulunan El-Hazini, ışığın kırılma ve yansıma prensiplerini incelemiş, yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının dünyaya dik bir açıyla değil de, kırılarak ulaştığını ortaya koymuştur. Yerçekimi konusunda da detaylı araştırmalar ve bilimsel deneylerde bulunan bilgin, bütün cisimlerin yerkürenin merkezine doğru, günümüzde gravitasyon denilen bir kuvvetle farklı kuvvetlerle çekildiklerini belirtmiştir. Cisimlerin çekilme kuvvetleri arasındaki bu farkın da, düşen cisim ile çekim merkezi arasındaki mesafenin farklılığına bağlamıştır. Bu konuda Biruni’nin yaptığı araştırmaları geliştirerek, kütleler arasındaki çekim prensibini ortaya koyarak, bilime büyük bir katkıda bulunmuştur. Astronomi alanında da çok önemli araştırmaları olan El-Hazini, güneşin, ayın ve birçok gezegenin pozisyonlarını hesaplamış, Merv şehrinin enlemine göre yıldızların konumları hakkında bilgiler vermiştir. Bu konu üzerine “Güvenilir Yıldız Cetveli” isimli bir kitabını Büyük Selçuklu Devleti’nin hükümdarlarından Sultan Melikşah’ın

oğlu Sultan Sencer adına yazarak, hükümdara sunmuştur. Bu kitapta ayrıca güneşin, ayın, gezegenlerin ve yıldızların gözlenebilen konumlarına dair El-Hazini tarafından çizilmiş resimler ve hesaplamalar, takvim bilgileri, İslam dinince mübarek sayılan günlerin anlaşılabilmesi için gerekli bilgiler, peygamberler ve tarihteki önemli hükümdarlara dair tarihler ve bilgiler de yer almaktadır. Birçok İslam şehrinde kıblenin nasıl bulunabileceği konusunda matematiksel çalışmalar da yapan El-Hazini, ayrıca “Aletler Kitabı” ismini verdiği bir kitap yazarak, astronomi aletlerinin nasıl kullanılması gerektiğine ve astronomi bilimine dair aydınlatıcı bilgiler vermiştir. Uğraştığı bilim dallarıyla ilgili sayısız araştırmaya ve deneye imza atan El-Hazini, bu bilim dallarıyla ilgili olarak daha sonra birçok dünya diline çevrilecek olan yaklaşık 10 önemli kitap yazmıştır. Tüm insanlığın ve bilim dünyasının saygıyla andığı El-Hazini 1160 yılında ölmüştür.

ŞEHİR VE İNSAN

39


KAPAK KONUSU

MOĞOL ÇAĞINDA BİR İLİM DÜŞKÜNÜ

NASİRUDDİN TUSİ

N

asiruddin Tusi, İslam dünyasında İbn-i Sina’dan sonra ilim, sanat ve felsefeyi bir bütünlük içerisinde ele alarak, kalıcı çalışmalar bırakmayı başarmış en önemli ilim adamı olarak anılmaktadır. Miladi 1201 yılında İran’ın Tus şehrinde doğan Nasiruddin Tusi, küçük yaşlarında şehrin önde gelen ilim adamlarından biri olan Kemaleddin İbn Yunus’tan matematik öğrenmiş, astronomi konusunda uzmanlaşmış, döneminin en önemli gökbilimcilerinden biri olmuştur. Moğol hükümdarı Hulagu’nun İran’ı istilası sırasında hükümdarın emrine girerek müneccim ve gökbilimci olarak çalışmış, hükümdara yakınlığı sayesinde pek çok kütüphane ve eğitim kurumunu yakılıp yıkılmaktan kurtarmıştır. Hükümdarı, yakınlığı nedeniyle Meraga şehrinde bir

40 ŞEHİR VE İNSAN

rasathane ve külliye kurmaya da ikna eden ve buranın yöneticiliği üstlenen Tusi, burada topladığı devrin birçok matematikçisi ve astronomi uzmanını ilmi çalışmalara teşvik ederek, İslam dünyasında bu ilim dallarında bir canlanma sağlamış, bu alanlarda özgün eserler vermeyi başarmıştır. Bu alanların dışında ilahiyat, felsefe, tasavvuf ve şiir alanında da çalışmaları olan Tusi, Farsça kaleme alınan Ahlâk-ı Nâsırî isimli ahlak kitabının da yazarıdır. Çalışmalarını Farsça ve Arapça yapan Tusi, Öklid ve Batlamyus gibi öne çıkan Grek matematikçilerinin eserleri üstüne yazdığı şerhlerle de ün kazanmıştır. Ortaçağ ve Rönesans döneminde Batı’da en çok rağbet gören Müslüman bilginlerin arasında yer alan Tusi, kendisinde sonraki döneme damgasını vuracak önemli bir hekim ve ilim adamı olan Kutbuddin eş-Şirazi gibi birçok isim yetiştirmeyi de başarmıştır. Tusi, 1274 yılında

Bağdat yakınlarındaki Kazımeyn şehrinde vefat ederek, buraya defnedilmiştir.


BİR DAVRANIŞ BİLİMLERİ ÜSTADI

İBN HALDUN

İ

slam dünyasının bilim tarihine armağan ettiği en önemli isimlerden olan İbn Haldun, 1332 yılında Tunus’ta doğmuştur. Tam adı Abdurrahman Ebu Zeyd İbn Haldun’dur. Aslen Yemenli olup, İspanya’ya yerleşen bir ailenin çocuğu olan İbn Haldun, ilk öğrenimini dini ve felsefi ilimler alanında Tunus’ta tahsil etmiş, sonrasında gittiği İspanya’da, devrin önde gelen Endülüslü ilim adamlarından dersler almaya devam etmiş, özellikle Nasiruddun Tusi’nin görüşleriyle özel olarak ilgilenmiştir. Endülüs’te farklı zamanlarda saray katipliği ve hükümdarın emir ve kararlarını veciz ifadelerle kaleme almakla görevli muvakkilik görevlerinde bulunan İbn Haldun, bu görevleri sayesinde İspanya’nın ve Kuzey Afrika’nın tamamını dolaşma fırsatı bulmuş, Kahire’de sefere katılmıştır. Timur’un Şam’ı teslim alışı sırasında yapılan görüşmelerde Mısır heyetine yardımcı olmuş ve Kahire’ye yerleşmiştir. Bir “tarih felsefesi” ve insan davranışları ilmi üstadı olarak tanınan ve önemi son yıllarca giderek artan İbn Haldun, siyasi iktidarlarla sürekli

bağlantısını gerektiren meslek hayatı nedeniyle, yaşadığı dönemin siyasi iklimine dair çok önemli gözlemlerde bulunma imkanı elde etmiştir. Gözlem gücünün yanı sıra felsefi ve metafiziki eğitimi, İbn Haldun’un beşeri ilimlerde oldukça seçkin bir yer edinmesini sağlamıştır. Günümüzde en önemli eseri olan öne çıkan Mukaddime, İbn Haldun’un el-İber olarak anılan ve Kuzey Afrika tarihini konu edinen Kitabu’l İber ve Divanu’l Mübtedi Ve’l Ekber isimli eserinin giriş kısmıdır. Bu eserinde, kültür ve medeniyetlerin doğuşu, yükselişi ve çöküşüne dair derin çözümlemeleri olan ve İslam’ın medeniyet birikimi üstüne oldukça yerinde tespitler ve tutarlı görüşler ileri süren İbn Haldun, yine aynı eserinde ilimlerin çerçevelerini çizmekte, neden kimi dönemlerde ortaya çıktıkları kimi dönemlerde ise ihmal edildikleri üstüne son derece yerinde tespitlerde bulunmaktadır. Bu eseri sayesinde, bugünkü adıyla sosyal bilimler olarak niteleyebileceğimiz insan ve kültürüyle ilgili ilimlerin en önde gelen dehalarından biri olduğunu ortaya koyan İbn Haldun, en önemli eseri el-İber’in yanı sıra Lubâb’ul-Muhassal, Şifâu’s-

Sâil li-Tehzîbi’l-Mesail gibi felsefi ve tasavvufi boyutu olan kitapların yanı sıra kendi hayatını anlattığı bir otobiyografi olan Et-Târif bi İbn Haldun isimli kitabın yazarıdır. İslam dünyasının en önde gelen düşünür, tarihçi, devlet adamı ve sosyologlarından birisi olarak niteleyebileceğimiz İbn Haldun, 1406 yılında Kahire’de vefat etmiştir.

ŞEHİR VE İNSAN

41


KAPAK KONUSU

AYNI AİLEDEN ÜÇ DEHA:

BENÎ MUSA KARDEŞLER

8

. yüzyılın sonlarına doğru, bir Türk yurdu olan Horasan’da bir erkek çocuk dünyaya gelir. İsmi Musa bin Şakir olan bu çocuk, çok zeki ve çalışkandır. Bilime ve öğrenmeye olan merakı, onu erken yaşta o dönemin en önemli bilim merkezi olan Bağdat’a getirmiştir. Bağdat’a gelişinden kısa bir süre sonra bilgisi, yeteneği ve zekâsıyla bilim çevrelerinin dikkatini çeken bu genç, özellikle astronomi konusunda oldukça önemli bir birikime sahiptir. Bağdat’taki başarılı çalışmaları sayesinde kısa zamanda Abbasi sarayına davet edilen bu genç bilgin, çalışmalarına burada da devam eder, kısa zamanda sarayın başmühendisi olmayı başarır. Bu dönemde evlenen bu genç bilginin, Muhammet, Ahmet ve Hasan isminde üç oğlu olur. Bu üç çocuk, daha küçük yaşlarından itibaren babaları gibi bilime merak sararlar. Babaları genç yaşta ölünce, dönemin devlet başkanı Halife Memûn tarafından sahiplenilen bu çocuklar, sarayın önde gelen bilginleri tarafından özenle eğitilmişlerdir. “Beyt’ül Hikme” adı verilen ilim akademisine devam eden ve bu önemli bilginlerden ders alan bu üç kardeş, genç yaşlarına rağmen geometri, fizik, matematik, mekanik ve tıp başta olmak üzere birçok bilim dalında uzmanlaşmışlardır. Henüz çok genç olmalarına rağmen yaptıkları bilimsel çalışmalarla adlarını bilim dünyasında duyuran kardeşler, “Musa’nın Oğulları” anlamına gelen “Benî Musa Kardeşler” olarak anılmaya başlarlar. Benî Musa Kardeşler, bilim dünyasında astronomi ve fen bilimleri üzerine yaptıkları bilimsel çalışmalar ve bazı mekanik aletlerle tanındılar. Bu üç kardeş, yaşadıkları dönemde kullanılan basit şekilde tasarlanmış tartı aletlerini otomatik hale getirdiler. Bu tartılar otomatik ölçümler yapıyordu. Yine yükleri otomatik olarak kaldıran bazı

42 ŞEHİR VE İNSAN

aletler yaparak, insanların işlerini kolaylaştırdılar. Ölçü ve tartı aletlerini geliştiren kardeşler, üzerine ateş yaklaştırılınca fitili otomatik olarak ortaya çıkan ve yanan kandiller yaptılar. Bu kandillerin en büyük özelliği ise, kandilin fitili ortaya çıktığı an, kandilin içindeki yağın, fitili tutuşturmaya yetecek miktarda fışkırması ve rüzgâr çok kuvvetli esse bile kandilin sönmemesiydi. Bu genç bilginler, o zamanda kullanılmakta olan birçok aleti geliştirmenin yanında, yeni aletler yapmak konusunda da çok hünerliydiler. Özellikle, yaptıkları büyük bir bakır saat vardı ki; bu saat, dünya tarihinde o zamana kadar yapılan en büyük ve ilk bakır saat olmuştur. Benî Musa Kardeşler, önemli bir astronomi bilgini olan babalarının yolundan giderek, astronomi konusunda da önemli çalışmalarda bulundular. Bağdat Köprüsü’nün yanında yaptırdıkları büyük bir rasathane sayesinde yaptıkları gözlem ve araştırmaları, kendilerinden sonra gelecek bütün dünya bilim adamları için temel bir başvuru kaynağı oldu. Ayrıca Halife Memûn’un emri ile Sincar Ovası’nda yaptıkları bilimsel çalışmalarla, dünyanın çevresini 360 eşit parçaya bölerek, boylamlar arası mesafeyi ölçtüler. Bu ölçümler sonunda dünyanın çevresinin yaklaşık 39.000 kilometre olduğunu hesapladılar. Bugün, modern aletlerle yapılan ölçümler sonucu dünyanın çevresi 40.000 kilometre bulundu. Sadece 1000 kilometrelik yanılgı payı,

on iki yüzyıl önce Benî Musa Kardeşlerin bilimde ulaştıkları yüksek seviyeyi göstermesi bakımından önemlidir. Benî Musa Kardeşler tüm bu çalışmalarına ek olarak suyla çalışan otomatik oyuncaklar, ev araç-gereçleri, matematiksel küpler ve zekâ oyunları icat ederek ve makine ve kontrol mühendisliğinden, gezegenlerin uzaydaki hareketlerine kadar birçok bilimsel konuyu anlattıkları 15 tane kitap yazarak bilime katkıda bulunmuş ve isimlerini ölümsüzleştirmişlerdir. Benî Musa Kardeşlerden yaklaşık 150 yıl sonra yaşayacak olan meşhur bilim adamı Birûnî, Beni Musa Kardeşler ve çalışmaları hakkında şu sözleri söyleyecek ve onların bilim dünyası için ne kadar önemli olduklarını özetleyecekti: “Benî Musa Kardeşlerin ortaya koyduğu bilimsel ve hassas hesaplamalar son derece güvenilir durumdadır. Bu bilginler, bilimsel araştırma metodunu ortaya koydular. Zamanlarında yüksek seviyede bir ilme sahip bulunuyorlardı. Kendilerinden sonra gelen bilim adamlarına kalan şey ise, onların verdikleri rakamların doğruluğunu araştırmaktan başka bir şey değildi.”


BATI’DA EN ETKİLİ MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜR:

İBN RÜŞD

E

ndülüs’te çok sayıda kadı ve âlim yetiştirmiş bir ailenin çocuğu olarak 1126 yılında Kurtuba’da doğan İbn Rüşd, Müslüman filozoflar içerisinde Aristotelesçi (Meşşai) geleneğin en önemli temsilcisi olarak bilinen isimdir. Tam adı Ebu’l-Velid Muhammed İbn Rüşd olan filozof, ilk eğitimini tıp ve fizik alanlarında Kurtuba’da tahsil etmiş, sonrasında ilim çalışmalarda bulunmak üzere Marakeş’e gitmiş, burada da yoğun felsefe eğitimi alarak alanında bir otorite olmuştur. Sahip olduğu ilim nedeniyle kısa sürede önemli devlet görevleri edinmeye başlayan İbn Rüşd, Sevil ve Kurtuba kadısı olarak görev yapmış, halifenin hekimliğini yürütmüştür. Yaptığı çalışmalarla, Yunan filozof

Aristoteles üzerine yaşadığı dönemin en önemli otoritesi olan İbn Rüşd, Aristo’nun düşünceleri üstüne yaptığı şerhlerle (yorumlama) tanınmıştır. Dante tarafından “büyük şerhin sahibi” denilen ve Ortaçağ’ın en büyük Aristoteles şârihi olarak kabul edilen İbn Rüşd, Aristo’nun beş eseri üstüne ele aldığı her konuda kısa, orta ve uzun birer şerh yazmıştır. Batı dünyasında en etkili Müslüman düşünür olarak kabul göre İbn Rüşd, Batılılar tarafından (Averroes) olarak adlandırılmış ve Avrupa’da gerçekleşen Rönesans ve Reform hareketlerinin fikri hazırlayıcılarına ilham kaynağı olan isimlerden biri olmuştur. Felsefe dışında fizik, tıp ve astronomi alanlarında da çalışmalarda bulunan İbn Rüşd’ün en tanınmış eserleri ise Tehafütü’t Tehafüt ve Makela fı’l

Mizac’dır. Batı’da Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi konusunda en önemli isim olan İbn-i Rüşd’ün eserleri 12. yüzyıl başlarında Latinceye, ilerleyen yüzyıllarda ise çok sayıda dünya diline çevrilmiştir. Fikirleri ve eserleriyle Batı dünyasının yanı sıra İslam dünyasında da önemli bir düşünür olan İbn Rüşd, 1198 yılında bugünkü Fas topraklarında yer alan Marakeş’te ölmüştür.

ŞEHİR VE İNSAN

43


KAPAK KONUSU

BİLGE BİR ŞAİR:

ÖMER HAYYAM

Ü

lkemizde ve Batı’da tanınan en önemli Müslüman şairler arasında yer alan Ömer Hayyam’ın, günümüze ulaşan pek çok rubaisinin aksine, hayatına dair çok az bilgi bugüne ulaşmıştır. 1038 ya da 1048 yılında bugün İran topraklarında bulunan Nişabur’da doğduğu düşünülen Ömer Hayyam’ın tam adı Ebu’lFeth Ömer İbn İbrahim el-Hayyam’dır. Cebir, geometri, fizik ve felsefe üstüne eğitim alan Ömer Hayyam, İbn Sina okulunun yetiştirdiği en önemli ilim adamları arasında yer almaktadır. 1074 yılında, dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah’ın isteğiyle bugün de kullanılmakta olan Celali takvimi yeniden düzenleyerek adını duyuran ve yaşadığı dönemin en önemli matematikçileri arasında yer alan Ömer Hayyam, uğraştığı ilim dalları üzerinde otorite olmasına rağmen az sayıda talebe kabul edip, kitap yazmasıyla tanınmıştır.

44 ŞEHİR VE İNSAN

İbn Sina üzerine çalışmalarda bulunan ve bu ismin bir eserini Arapçadan Farsçaya çeviren Ömer Hayyam’ın geometri, fizik, metafizik gibi alanlarda bir düzineye yakın risalesi ise günümüze kadar ulaşmıştır. Bu risalelerden en önemlisi Cebir isimli eseri olup, bu kitap, Ortaçağ matematiğinin kendi sahasında en önemli örneği olarak gösterilmektedir. Asıl ününü ise mecazi ve ilahi aşk başta olmak üzere birçok temayla yazdığı rubailerinden alan Ömer Hayyam, Rubaiyyat isimli eserinin Fitzgerald tarafından çevrilmesiyle birlikte dünya çapında bir üne kavuşmuştur. İslam dünyasında bir tasavvuf ve marifet ehli olarak tanınan Ömer Hayyam, bu rubailerin mecazi anlamlarının yanlış yorumlanması sonucu ise “ye, iç, eğlen” felsefesinin bir savunucusu gibi tanınmıştır. Günümüzün önde gelen düşünürlerinden ve bilim tarihçilerinden Seyyid Hüseyin Nasr, Hayyam’ın rubaileri hakkında şu yorumda bulun-

maktadır: “Hayyam, rubailerini, kesin bilgiye ulaşmanın imkânsız olduğunu göstermek için değil, hakikat’in yerine bu mutlak hakikat’ın taşıyıcısı olan izafi şekilleri koyan ikizyüzlülüğü etkisiz kılmak için yazmıştır. Hayyam’ın zahiri şüpheciliğinin gerisinde, entelektüel sezginin mutlak kesinliği yatar.” İslam dünyasında etkisini en çok matematik alanında hissettiren ancak son yıllarda rubailerine ilginin artmasıyla daha bir tanınır hale gelen Hayyam’ın 1123 ya da 1132 yılları arasında öldüğü belirtilmektedir.


İSLAM DÜNYASINI EN ÇOK ETKİLEYEN DÜŞÜNÜR:

GAZALİ

İ

slam dünyasını düşünce alanında en çok etkileyen isimlerden birisi olan El-Gazali, 1058 yılında Tus şehrinde doğmuştur. Tam adı Ebu Hamid Muhammed El-Gazali olan İslam düşünürü; İslam dünyasında İmam Gazali, Batı dünyasında ise Algazel olarak tanınmaktadır. Eğitimine Tus şehrinde tasavvuf alanında başlayan Gazali, dönemin önde gelen alimlerinden El Cuveyni’den dini ilimler tahsil etmek üzere Nişabur şehrine gitmiş, kısa sürede edindiği ilimle ünlenerek, devrin en önde gelen medreselerinden Nizamiye Medresesi’nde ders vermek üzere Bağdat’a davet edilmiştir. Burada felsefe ve ilmi eserlerle meşgul olmuş, sonrasında yeniden Nişabur’a geçerek, bir müddet dersler vermiş, sonra yanına aldığı az sayıda talebesiyle Tus kentine çekilmiştir.

İslam dünyasında en tanınan eseri İhyau Ulumid-din olan Gazali, mantık ve felsefe alanında da çalışmalarda bulunmuş ve Makaside’l-Felasife (Filozofların Maksatları) isimli eseriyle Batı dünyasında da ün kazanmıştır. Gazali, bu eserinde eleştiriler yönelttiği Meşşai felsefe üstüne mükemmel bir özet sunmuş, bu özet, Batı’da Gazali’nin bir Meşşai felsefe otoritesi olarak tanınmasına neden olmuştur. Gazali bir başka eseri olan Tehafütü’l-Felasife (Filozofların Tutarsızlıkları) isimli eserinde ise Aristotelesçi felsefenin akılcı eğilimlerine ve Farabi ve İbn Sina gibi isimlere şiddetli eleştiriler yöneltmiştir. Gerek sahip olduğu ilim, gerek ise zekası, kavrama yeteneği ve kuvvetli kalemi sayesinde İslam dünyasında Meşşai felsefenin etkisinin sınırlanmasında önemli bir misyon üstlenen Gazali,

aynı zamanda tasavvufun resmi dini çevrelerde meşrulaşmasında en önemli misyonu üstlenmiştir. Bu çalışmaları sayesinde kendisinden sonraki yüz yıllarda İslam dünyasındaki entelektüel dönüşümü en fazla etkileyen isim olan Gazali, 1111 yılında ölmüştür.

ŞEHİR VE İNSAN

45


GEZİ MALATYA

MELİH USLU

usmelih@gmail.com

46 • ŞEHİR VE İNSAN


Malatya ANADOLU’NUN KAYISI BAHÇESİ

Doğu Anadolu’nun sarp zirveleri arasında yemyeşil bir vahayı andıran Malatya, kayısı bahçeleri, renkli çarşıları, zengin tarihi ve dinamik şehir hayatıyla Türkiye’nin gözbebeği.

ŞEHİR VE İNSAN • 47


GEZİ MALATYA

G

üneşli bir ilkbahar sabahı Malatya’ya yolunuz düşerse muhtemelen şöyle bir manzara ile karşılanırsınız: Günün erken saatlerinde hafif bir yağmur çisentisiyle yıkanan kayısı çiçekleri, ansızın ortaya çıkan sıcak Doğu güneşiyle ısınınca, çevreye baş döndürücü bir tazelik yayılır. Bu keyifli atmosfer size enerji yükler ve bir an önce şehri gezmek istersiniz. Biz de böyle duygularla Malatya’ya merhaba diyor ve onu keşfetmeye çıkıyoruz. DOĞU’NUN RENKLERİ Her kentin bir rengi olsa, Malatya’ya en çok yeşil, sarı ve turuncu yakışırdı herhalde. Çünkü yeşil bahçelerini, sarı güneşini, turuncu ise kayısısını anlatırdı en iyi biçimde... Malatya’nın havası, suyu ve iklimi son derece müsait bir ortam sağladığı için kayısı, adeta baştacı ediliyor buralarda. Reçelden pekmeze, kolonyadan lokuma dek onlarca ürüne hayat veren kayısıya yöre halkının duyduğu şükran borcunu, kentin dört bir yanındaki levhalarda görmek mümkün. Otellerden marketlere ve restoranlara kadar pek çok mekâna altın kayısı ve öz kayısı gibi isimler verilmiş. Doğu Anadolu Bölgesi’nde Fırat Havzası’nın kuzeyinde yer alan ve Tohma, Fırat, Kuruçay Vadileri’ni çevreleyen dağlar ve platolar üzerine kurulan kayısının anavatanı Malatya, tarım zengini kentlerimizden biri. Malatya’nın doğası ne kadar güzelse, tarihi ve kültürü de o kadar zengin. Tarihi mirası 8 bin önceye uzanan kent, son 20 yılda geçirdiği hızlı değişim nedeniyle “Doğu’nun Paris’i” olarak anılıyor. Yukarı Fırat Havzası’nın sürprizli doğasına kurulan kentte görülmeye değer yer hayli fazla. HIZLI GELİŞİM YILLARI 1980’li yıllara kadar kabuğuna çekilmiş küçük bir Anadolu kenti görünümüne sahip olan Malatya, geçirdiği keskin değişimi iki şeye borçlu: Ticaret ve üniversite. Geniş tarımsal üretim potansiyelini, modern sanayi ve bürokrasiye yakın durma avantajıyla birleştirmeyi başaran kent, hızlı bir ekonomik gelişme süreci yaşamış. Köklü bir akademik geçmişe sahip olan Malatya üniversitesine yapılan yatırımlar, kentin sosyal yaşamında da

48 • ŞEHİR VE İNSAN


önemli değişimleri beraberinde getirmiş. Kısa zamanda köhne yapıların yerini apartmanlar, mahalle bakkallarının yerini çok katlı alışveriş merkezleri, lokantaların yerlerini şık restoranlar, at arabalarının yerini konforlu otomobiller, sokak panayırlarının yerini sinema ve tiyatro salonları almış. Caddeleri, yabancı dil kurslarını ve kahvehaneleri üniversite eğitimi için kente gelen gençler doldurur olmuş. Malatya hem ekonomik hem de sosyal yönden hızlı bir gelişim gösterirken geleneklerine, örf ve adetlerine de sıkı sıkıya sarılmış. Ve yakın geçmişin suskun Anadolu kenti, bugün Doğu’nun yükselen yıldızı oluvermiş. ŞEHRİN KALBİNDE Şehir merkezindeki yoğun trafik ve caddelerdeki insan seli, canlı bir şehre geldiğimizin ilk ipuçları. Şehir merkezini boydan boya ikiye ayıran İstasyon ve Kışla Caddeleri’nin buluştuğu yerin adı, Hükümet Meydanı. Meydana yürüyüş mesafesinde bulunan, cumbalı konakların karşılıklı sıralandığı Mücelli ve Beşkonaklar Caddeleri, geleneksel Malatya mimarisinin güzel örneklerinin sergiliyor. Malatya’nın tüm çarşı ve pazarları bu iki caddenin kuzeyinde yer alıyor. Kayısıdan yapılmış çeşit çeşit yiyeceğin satıldığı Belediye Çarşısı, kentin ortasına kurulmuş dev bir açık hava pazarı görünümünde. Şehir merkezindeki Yeni Camii de Malatya’nın mutlaka görülmesi gereken yerlerinden. 1912 tarihinde inşa edilen bu mabet, Türkiye’nin üç minareli tek camisi unvanına sahip. Bu zarif caminin Selçuklu camisinden kalma minaresine sonraki yıllarda iki minare daha eklenince bugünkü durum ortaya çıkmış. MALATYA’NIN DENİZİ Eski Malatya da denilen Battalgazi çok sayıda cami, türbe, han gibi tarihi yapılarla bezeli. Yörenin en değerli eserlerinden biri olan 7. yüzyıl tarihli Ulu Camii, Anadolu’daki en eski İslam mabetlerinden biri. Selçuklu ve Osmanlı mimarilerinin eşsiz çizgilerini taşıyan Şahabe-i Kübra Medresesi, Melik Sunullah Camii, Yusuf Ziya Paşa Camii, Çarşı Camii, Emir Ömer Türbesi, Kanlı Kümbet ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı, Eski Malatya’nın görülmeye değer yapılarından birkaçı. Malatya çevresi, doğa ve tarih merak-

ŞEHİR VE İNSAN • 49


GEZİ MALATYA

lılarını fazlasıyla memnun edebilecek zenginliklere sahip. Malatya’yı Gölpınar üzerinden Keban’a bağlayan karayolu, yer yer parçalı ormanlar ve geniş meralardan oluşan kır manzaralarıyla zevkli bir yolculuk vaat ediyor. Sağ tarafta yol boyunca manzaraya eşlik eden Fırat Nehri’nin mavi sularında süzülen mini vapurlar, dağların arasında unutulmaz bir deniz sefası sunuyor. Doğu Anadolu’nun kıraç steplerini yemyeşil bir vahaya dönüştüren Fırat suyu, tıpkı tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de bölgenin hayat kaynakları arasında. Murat ve Karasu adındaki iki büyük kolunun birleştiği Keban bölgesinde, girintili çıkıntılı büklümler ve göller oluşturan Fırat’ın suları, dev barajlarla kontrol edilmiş.

düzbey, Davullu Pınar ve İnek Pınarı da kentin önemli yeşil alanlarından. Orduzu Pınarbaşı’ndaki Turgut Özal Tabiat Parkı, göleti ve piknik alanlarıyla sevilen bir mesire alanı. Doğanşehir ilçesi yakınlarındaki Sürgü Vadisi ise piknik yapmak amacıyla tercih ediliyor. Aynı ilçenin Polat kasabası yakınlarındaki Sulu Mağara ise ilginç sarkıt ve dikitleriyle ilgi görüyor. Akçadağ ilçesindeki Levent Vadisi ile Arguvan’a bağlı köyler de konuklarını bekliyor. İlçeleri daha yakından tanımak için yolunuzu Darende’ye düşürebilirsiniz. Burada Somuncu Baba Külliyesi’nin yanı sıra, Balıklı Göl, Zengibar Kalesi ve Tohma Kanyonu’nu görebilirsiniz. Kanyon civarında bulunan Günpınar Şelalesi de görülmeye değer.

TARİH VE DOĞA ZENGİNİ Malatya’nın 6 kilometre dışındaki Aslantepe Ören Yeri, Hitit döneminden kalma kalıntılarla dikkat çekiyor. Yapılan kazılar sonunda Ortadoğu’daki en eski saray kompleksi burada bulunmuş. Şehrin köklü tarihini gözler önüne seren Aslantepe’yi ziyaret ettiyseniz şehrin yeşil alanlarına uzanabiliriz. Şehrin doğal güzelliklerinin geniş bir turizm potansiyeline sahip olduğu bilinen bir gerçek. Merkezin 5 kilometre dışında bulunan Horata’nın yanı sıra, Yeşilyurt ilçesi yakınlarındaki Gün-

YUKARI FIRAT HAVZASI Tarihin en eski uygarlıklarına ev sahipliği yapan Malatya’nın kuzey ucundaki Yukarı Fırat Havzası, M.Ö. 12 binli yıllara kadar inen zengin bir kültürel birikimin mirasçısı konumunda. Bu tarihi havzada bugüne kadar 800’den fazla arkeolojik merkez tespit edilmiş. Bu köklü tarihin izlerini sürmek üzere yola çıkıyoruz. İlk durağımız, Malatya’nın en kuzeydeki ilçesi Arapgir. Buraya, yüksekliği bin 500 metreyi bulan bol virajlı dağ geçitleri arasında kıvrılarak ulaşılıyor. Adını, Fırat

50 • ŞEHİR VE İNSAN

Nehri’ne dökülen çaydan alan ilçenin meşhur el dokumaları artık üretilmiyorsa da, kendine has kokusu ve aromasıyla ünlü Arapgir kara üzümünün üretimi sürdürülüyor. Fırat Nehri’nin Keban ilçesi yakınlarındaki dar bir boğaz üzerine kurulan Keban Barajı, yaklaşık 600 kilometre karelik dev bir göle set oluşturuyor. Baraj gölünün çevresi ise keskin dağ yamaçları, derin kanyonlar, coşkun şelaleler, akarsular, pınarlar ve sık bir orman örtüsüyle kaplı. Göl çevresine pek çok mesire alanı, piknik yeri, yürüyüş parkuru ve alabalık çiftliği kurulmuş. Malatya’ya 85 kilometre uzaklıktaki Nemrut Dağı’na uğrayarak turunuza yeni bir renk katmak da elinizde. Üstelik Tepehan üzerinden Nemrut Dağı’nın zirvesine kadar uzanan dağ yolu genişletildiği için ulaşım eskisinden çok daha rahat. Dünyaca ünlü Nemrut Ören Yeri’nde, Fırat Nehri’ne ve ovaya hakim bir tepenin her iki yüzünde sırlanan dev antik heykeller çarpıcı bir etkiye sahip. M.Ö. 1. yüzyılda bölgede hüküm süren Kommagene Krallığı’nın bu kutsal alanı, artık Malatya’ya çok daha yakın. Tıpkı Malatya’nın turizme yakın olduğu gibi. Çünkü şehrin güzelliklerini görünce Malatyalılara hak veriyor insan. Malatya 44 plakayı hak edecek kadar dört dörtlük bir şehir gerçekten de...


ŞEHİR VE İNSAN • 51


VE İNSAN

HANDE YÜKSEL

handeyuksel22@gmail.com

52 • ŞEHİR VE İNSAN


Gabo BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİN BABASI 87 yıllık koca bir ömür ve ardında bıraktığı ölümsüz eserleriyle bu dünyadan geçip giden usta kalem: Gabriel Garcia Marquez

ŞEHİR VE İNSAN • 53


VE İNSAN

BÜYÜLÜ GERÇEKÇİLİĞİN BABASI: GABO HANDE YÜKSEL

handeyuksel22@gmail.com

G

abriel Garcia Marquez ya da çevresindekilerin ona taktığı lakabıyla Gabo... Kaleminden dökülen masalsı cümleleri, zihnimizde gerçek birer imgeye dönüştürüp gözlerimizin önüne sermeyi başaran bir üstad, bir hayalperest, bir düşünce seyyahı ve bir kelimelerin usta büyücüsü. Yarattığı masalsı, mucizevi, hayal ürünü ve sürükleyici hikayeleri bir solukta okunan, bu hikayelerle okuyucusunu bambaşka dünyalarda büyülü yolculuklara çıkaran dünyaca ünlü bir yazar... En önemli eserine ilham kaynağı olacak bir yerde; Kolombiya’nın Aracataca adlı nehir kasabasında 1927 yılında dünyaya gelen Marquez, anne ve babasının o doğar doğmaz başka bir kente göç etmesi nedeniyle büyükannesi, dedesi ve teyzelerinin yanında büyüdü. Çocukluğu Bin Gün Savaşları sırasında komutanlık yapan dedesinin savaş anılarını ve büyükannesinin anlattığı fantastik hikayeleri dinleyerek geçti. Bu hikayeler Gabo’nun hayatını şekillendirmişti. Sürekli dinlediği hikayelerden etkilenmiş olacak ki,

54 • ŞEHİR VE İNSAN

konuşmaya başladığı günden itibaren o da çevresindekilere kendince kurguladığı öyküleri anlatıyordu. 12 yaşında, Aracataca’dan ayrıldı ve başka bir şehirde eğitim görmeye başladı. Burada Hemingway, Faulkner, Dostoyevski ve Kafka gibi yazarların eserleriyle tanıştı. Bu ünlü yazarların kitaplarını bir solukta okuyan Marquez, edebiyata karşı olan aşkını da bu dönemde keşfetti. Okulun en başarılı öğrencisi olan Gabo, ilk öyküsünü de 1947 yılında bu okulda yazıp El Espectador gazetesine göndererek edebiyat dünyasına ilk adımını atmış oldu. 19 yaşındayken babasının ısrarıyla hukuk eğitimi almaya başladı. Ancak onun aklı edebiyattaydı. Sanatçı bir ruha sahip olan Gabo, hukuk eğitiminin sıradanlığından sıkıldı ve okulu yarım bırakarak kendini yazının renkli dünyasına adadı. Okuldan ayrılma kararı vererek edebiyata adım atmasında, Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm’ adlı eserinin büyük payı vardı. Çok etkilendiği bu kitapla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk

fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim! Lanet olsun! Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi”. Yarım bıraktığı okuldan sonra, çeşitli gazetelerde çalışan ve Avrupa’da gazetecilik yapan Gabo, ilk başarısını 1955 yılında gazete için yazdığı ‘Bir Kayıp Denizci’ adlı öyküsüyle yakalamıştır. Batan bir gemiden kurtulup tahta parçalarından devşirme küçük bir sal üzerinde tek başına okyanusta on gün geçiren bir gemicinin hatıralarını anlattığı bu eseri 1970 yılında kendi adıyla kitaplaştırılmıştır. Bu kitabı “Albaya Mektup


»

GABO

87 yıllık koca bir ömür ve ardında bıraktığı ölümsüz eserleriyle bu dünyadan geçip giden usta kalem: Gabriel Garcia Marquez

ŞEHİR VE İNSAN • 55


VE İNSAN

Yazan Kimse Yok”, “Hanım Ana’nın Cenaze Töreni” ve “Şer Saati” izlemiştir. GABO’NUN KÜLT ESERI “YÜZYILLIK YALNIZLIK” Marquez “Yüzyıllık Yalnızlık” adlı en ünlü eserini 1967’de yayımladı. Dünyada 25 farklı dile çevrilen ve 50 milyondan fazla okuyucuya ulaşarak bir kült roman haline gelen bu eser, 1982 yılında Nobel Ödülüyle taçlandırıldı. Yakın akraba evliliği yüzünden ancak yüz yıl sonra soylarının tükenmesiyle bitecek olan yüzyıllık yalnızlıkla lanetlenmiş Buendia ailesinin, Macondo adlı düşsel bir nehir kasabasındaki içsel yalnızlığını konu alan eser, büyülü gerçekçiliğin en önemli örneklerinden biri sayılmıştır. Kitabı yazma amacının, çocukluk günlerini sanatsal bir dille ardında bırakmak olduğunu söyleyen Marquez, kitabın arka kapağında şu cümlelere yer vermiştir: “Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar

56 • ŞEHİR VE İNSAN

değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık’ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. Bu romanı büyük bir dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız”. HEM FANTASTIK HEM GERÇEK: BÜYÜLÜ GERÇEKÇILIK Marquez’in de öncülüğünü yaptığı edebiyattaki bu anlatım türü, gerçekdışı olayları gerçekmişçesine sunar. Olağanüstü şeyleri günlük yaşamın rutini haline getirir. Olaylar öyle gerçekçi kurgulanır ki; uçan kadınlara, böceğe dönüşen insanlara, yüzyıllarca yaşayan yada ölümsüz olan kahramanlara, lanetlenmiş kasabalara ve daha birçok gerçekdışı şeye inanıverirsiniz. Bunları yadırgamaz, sorgulamaz ve bu ustaca anlatıma kapılarak kitabın sayfaları arasında kaybolursunuz. Kitaplardaki sihirli ve mantık dışı olayların varlığına inanırsınız. İşte budur Büyülü Gerçekçilik. Yani Gabo’nun Yüzyıllık Yalnızlık’ının sayfaları arasında gezinirken, Macondo kasabasındaki lanetlenmiş insanların olağanüstü hikayesine kendimizi kaptırıp, sanki gerçekmişçesine, yaşanıyormuşçasına okuduğumuz gibi... GAZETECILIKTEN YAZARLIĞA Meslek hayatına ilk adımını gazetecilikle atan Marquez, bu mesleği her zaman çok önemli ve değerli bulmuştu. Tanınmış bir yazar olma yolunda gazeteci yanının


büyük bir etkisi olduğunu şu sözlerle anlatır: “Ben gazeteciyim. Her zaman da gazeteci olacağım. Eğer gazeteci olmasaydım kitaplarımı da yazamazdım. Çünkü kitaplarım için tüm ilhamı gerçeklikten aldım”. Gabo’nun ilk yazıları gazetelerde yayımlandı. Çeşitli gazetelerde çalıştı, Avrupa’da da gazetecilik yaptı. 1998’de editörlerin ricası ile batmak üzere olan Cambio adlı dergiyi satın aldı kendisi de bu dergide haberci olarak çalışmaya başladı. Bu şekilde en büyük hayalini de gerçekleştirmiş oldu. Dergiyi satın alışını şu cümlelerle anlatmıştı: “Nobel ödülü aldıktan sonra çok para isterim diye kimse beni işe almak istemiyordu. Neyse, dergi aldım da bu dertten kurtuldum”.

anlamı yoktur”. (Gabo) Gitme zamanı geldi ve gitti. Uzun süredir hasta olan ve yazmayı bırakan Gabo, 17 Nisan 2014 günü Meksika’daki evinde 87 yaşında hayata gözlerini yumdu. Edebiyatla dolu koca bir ömür ve ardında bıraktığı unutulmaz eserleriyle bu dünyadan bir Gabo geçti... Hem edebiyat dünyasına hem de hayranlarının yüreklerine derin izler bırakıp aramızdan ayrıldı kelimelerin usta büyücüsü. Ancak bu bir yok oluş değildi. Çünkü bu dünyaya bir iz bırakan hiç kimse ölmüş olmazdı. Yazdığı eserlerle ölümsüzleşen Gabo, belki yüzyıllar boyu okunacak, daha çok kişi tarafından tanınacak, sevilecek ve onları masallarına inandıracak.

VE SESSIZCE AYRILDI ARAMIZDAN “Gitme zamanı gelmişse ‘dur’ demenin, zaman geçmişse ‘dön’ demenin ve aşk bitmişse ‘yeniden’ demenin,

Yaşadığımız bu ‘fazla gerçekçi’ dünyadan kopup gitti Gabo. Sonsuzluğa yürüdü ardında büyülü kelimeler bırakarak. Gittiği yer ışık olsun...

GABO’NUN ESERLERİ »» Yaprak Fırtınası ,1955 (La hojarasca) »» Albaya Mektup Yazan Kimse Yok ,1961 (El coronel no tiene quien le escriba) »» Hanım Ana’nın Cenaze Töreni ,1962 (Los funerales de la Mamá Grande) »» Şer Saati ,1962 (La mala hora) »» Yüzyıllık Yalnızlık ,1967 (Cien años de soledad) »» Sevgiden Öte Sürekli Ölüm ,1970 (Muerte constante mas alla del amor ) »» Mavi Köpeğin Gözleri ,1973 (Ojos de perro azul) »» Başkan Babamızın Sonbaharı ,1975 (El Otoño del patriarca) »» İyi Kalpli Erendira ile İnsafsız Büyükannesinin İnanılmaz ve Acıklı Öyküsü ,1978 (La increíble y triste historia de la cándida Eréndira y de su abuela desalmada) »» Kırmızı Pazartesi ,1981 (Cronica De Una Muerte Anunciada) »» Kolera Günlerinde Aşk ,1985 (El amor en los tiempos del cólera) »» Labirentindeki General ,1989 (El general en su laberinto) »» On İki Gezici Öykü ,1992 (Doce cuentos peregrinos) »» Aşk ve Öbür Cinler ,1994 (Del amor y otros demonios)

ŞEHİR VE İNSAN • 57


PORTRE

İSMAİL KILIÇARSLAN VE DİĞER MESELELER SUAVİ KEMAL YAZGIÇ

S

öze uzun bir alıntıyla başlayalım. “İsmail Kılıçarslan şiiri en çok İsmail Kılıçarslan’a benziyor. Sevdiğim, nefret ettiğim, beslendiğim ne varsa şiirimde görebilirsiniz bu yüzden. Bunu, bir vesile ile yine dile getirmiştim. Ben, yaşamadığı, hissetmediği şeylerle yazan arkadaşlara aslında özeniyorum. Büyük evrenler kuran, parlak imgeler kuran arkadaşlarıma da. Ben daha küçük dertlerin, daha gündelik işlerin peşindeyim. Kendi küçük dünyamı, çok değerli bulmasam da, şiirimden ayrı tutamıyorum.” Bir İsmail Kılıçarslan şiirini okumak, onun içinde nefes alıp verdiği hayatı da ciğerlerine çekmeyi gerektirir. Otobiyografi ya da günlük değildir elbette onun şiiri. Ancak maruz kaldıklarıyla, seçimleriyle ve hatta görmezden gelmeye çalıştıklarıyla hayat bir kelime anaforu olarak onun şiirinde yer alır. Bir vicdan muhasebesi fırtınasıdır onun şiirleri ve okurunu tövbe kapısının önünde bırakır. Bir kişiyi o kapıdan geçirmek (hatta o kişi söz konusu şiirin şairi bile olsa) “şiirin” haddine düşmez zaten. En iyi şiir okurunu o kapının eşiğine

58 • ŞEHİR VE İNSAN

kadar götürebilendir. Konuşma diline yakın bir söyleyişi var Kılıçarslan’ın… Ancak bu konuşma dili 1990’lı yıllarda Ankara’da öğrenciyken önce Sakarya Çay Ocağı, ardından Gökkuşağı Çay Ocağı’nda içinde yaşadığımız dille akraba. Biraz protest, biraz malumatfuruş ve hatta biraz da “yaşlı” gençlerdik biz. Bir hayatı tecrübe etmiş insan yaşlılığı değildi bu. Hayret edecek bir şeyler bulmakta zorluk çektiğimiz için erken yaşlanmışlık vardı bizde. İsmail Kılıçarslan’ın şiirlerinde bizden farklı olarak hayret makamını bulmanın verdiği bir gençlik var. (O çay ocaklarına “takılanlar” arasında da birkaç kişide bu gençliği gördüm oradan biliyorum.) Onun bütün o modern eşya/kavram kalabalıklığı içindeki halvet der encümenini (kalabalık içindeki yalnızlığını) önemli ve değerli buluyorum. Hayata dair söyleyecek sözü olan ve bunu kıvırmadan dosdoğru söyleyebilen bir şair İsmail Kılıçarslan ve “yerlisi değilim ben bu acının, şartlar öyle gerektirince sonradan yerleştim” diyor. Kendini 1976’lı olarak ta-

nımlayan İsmail Kılıçarslan Ankara’da, “bir zamanlar” kenar mahalle olan Yenimahalle’de doğdu. Kılçarslan’ın “devlet” ile tanıştığı Öğretmen Kubilay İlkokulu, isminin çağrışımlarını hak eden bir eğitim kurumu idi. Şair “Mahalle baskısı”nın ne menem bir şey olduğuna ilk defa ilkokulunda tanık olur. Zira dedesinin şalvarlı ve sakallı bir adam oluşu, babasının sakalları “okul”un gözüne problem yapmasına sebep olacak kadar batar. Kılıçarslan’ın uzun yol şoförü babası “Özal’lı yıllarda” oğlunu bir kolejli yapacak imkâna sahip olunca, onu “muhafazakâr” kesimin koleji olarak tanımlanan “Muradiye”ye gönderir. Bu kolejin bir özelliği de daha sonra Hece Dergisi’ni çıkartacak olan kadronun öğretmenlik yapıyor olmasıdır. Abdurrahim Karadeniz, İbrahim Çelik, Mustafa Muharrem gibi “özel” insanların öğretmenlik yaptığı bu okulda “şiirle” tanışmış olması da şaşırtıcı olmasa gerek. Eren Safi ile okul arkadaşı olan ve okulu beraberce “kıran” Kılıçarslan, “Eren ile aramızdaki fark ben okula dönerdim, o dönmezdi” diyor.

13. TERCİH İLAHİYAT Kolejden sonra ÖSS’de 13. tercihi olan Marmara İlahiyat’ı kazanır Kılıçarslan. 12. Tercihi İstanbul Edebiyat, 14. tercihi İstanbul Felsefe olması dikkat çekicidir. Edebiyat’la Felsefe’nin arasında yer alan bu tercih, onun mizacı ile kaderi arasındaki girift iletişimin de bir göstergesi gibi okunabilir. (Ne demiş Mutaharri: “İnsanın mizacı kaderidir. Tersi de mümkündür.”) İlahiyat Fafültesi ile “şiddetli geçimsizlik” yüzünden boşanarak, aynı üniversitenin İletişim Fakültesi’ne kaydolur ama onunla “evliliği” de pek parlak geçmez. Yeri gelmişken Kılıçarslan’ın üniversite hayatı kolej hayatından çok farklı olduğunu da belirtelim. Çünkü Tansu Çiller döneminde çıkan o ekonomik kriz aileyi sarsmış ve Kılıçarslan okumak için çalışma durumunda olan bir genç olmuştur. Yine de “burs” almaktansa işportada kitap satmayı tercih eder. Kanal 7’den önce Yörünge Dergisi’nde editör yardımcılığı yapan, bir ay kadar da bir kitapçıda çalışan Kılıçarslan 1998’de bir televizyonda “metin yazarı” olarak çalışmaya başlar.


İsmail Kılıçarslan şiiri en çok İsmail Kılıçarslan’a benziyor. Sevdiğim, nefret ettiğim, beslendiğim ne varsa şiirimde görebilirsiniz bu yüzden.

HUMOR’U ANLAMAYAN NESLE AŞİNA DEĞİLİM Televizyonun “sahte”, “tüketip atan”, “kıyıcı” bir iletişim ortamı olduğunu düşünen ancak “ekmek parası”nı ekrandan çıkartan Kılıçarslan, bugüne kadar “televizyonda yapmayı istemediği hiçbir şeyi de yapmamış” olduğunu özellikle vurguluyor. Şiirlerindeki humor’u “Zekâ yüklü alaycılık” olarak tanımlayan ve “Humor’u anlamayan nesle aşina değilim” diyen İsmail Kılıçarslan, bu humorun bir sonraki kuşağın “hiçbir şeyi ciddiye almayan” tavrının tam tersine “her şeyi ciddiye alan” bir humor olduğunu vurguluyor. Humor onun için bir teknik değil “kaçınılmazlık”. Bu ara düzenli olarak “İtibar”da yazıyor Kılıçarslan, “neoepik” şiir hareketinden heyecanlandığını ifade ediyor. Neo-epik şiir için “Seviyorum be o hareketlenmeyi, önemsiyorum” diyor. Konuşma diline yakın bir söyleyişi var Kılıçarslan’ın… Ancak bu konuşma dili 1990’lı yıllarda Ankara’da öğrenciyken önce Sakarya Çay Ocağı, ardından Gökkuşağı Çay Ocağı’nda içinde yaşadığımız dille

akraba. Biraz protest, biraz malumatfuruş ve hatta biraz da “yaşlı” gençlerdik biz. Bir hayatı tecrübe etmiş insan yaşlılığı değildi bu. Hayret edecek bir şeyler bulmakta zorluk çektiğimiz için erken yaşlanmışlık vardı bizde. İsmail Kılıçarslan’ın şiirlerinde bizden farklı olarak hayret makamını bulmanın verdiği bir gençlik var. (O çay ocaklarına “takılanlar” arasında da birkaç kişide bu gençliği gördüm oradan biliyorum.) Onun bütün o modern eşya/kavram kalabalıklığı içindeki halvet der encümenini (kalabalık içindeki yalnızlığını) önemli ve değerli buluyorum. Hayata dair söyleyecek sözü olan ve bunu kıvırmadan dosdoğru söyleyebilen bir şair İsmail Kılıçarslan ve “yerlisi değilim ben bu acının, şartlar öyle gerektirince sonradan yerleştim” diyor. Bu portreyle ilgili bir de özür beyanım var. “Büyüklerinin tariflerinin dışında “başka türlü bir adam olma” isteği benim hayatımı belirlemiştir” diyen İsmail Kılıçarslan’ın nasıl bir insan olduğunu anlatmaya çalışmak umarım onu “sırtından bıçaklamak” anlamına da

gelmemiştir… İsmail Kılıçarslan şiiri okumak birçok konfordan vazgeçmeyi gerektirir. Mesela hayatın rutininde yer alan çelişkileri fark etmeme konforundan vazgeçmeden bir İsmail Kılıçarslan şiiriyle irtibat kurulamaz. O her biri “imdat çağrısı” olan mısra tsunamisinde okuyup geçilemeyecek, okuduktan sonra sizi içine yutacak şiirlerle doludur bir İsmail Kılıçarslan kitabı. Dördüncü şiir kitabı “Gelecek ve Diğer Meseleler” de işte tam bu yüzden “konforsuzluğuyla” okuruna “kendine yeni bir ben” inşa etme çağrısıdır. Kılıçarslan bu çağrıda bulunur. Çünkü kendisi de kendini inşa etmekle yani yaşamakla meşguldur. Nitekim Hakan Arslanbenzer de Türk Şiiri 2007’de İsmail Kılıçarslan için kaleme aldığı “Önceden anlamlandırılmış, akı karası belli bir dünyada şiir yazmaktan, dünyaya yeni bir anlam vermeye, akı karayı yeniden algılamaya ve belirlemeye yöneldiğini düşünüyoruz.” cümlelerini tekrar etmek için bundan daha uygun bir fırsatı kolay kolay bulamayız.

»

ödül gerekçesi Prof. Abdullah Uçman, Dr. Alim Kahraman, Enis Batur, Erdem Bayazıt, İlhan Berk, Mehmet Can Doğan ve Prof. Turan Koçan’dan oluşan jüri, Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü verme gerekçesi olarak yaptığı açıklamada, Kılıçarslan’a bu ödülün, “dili özgün kullanabilme yeteneği, şiir yapısında yakaladığı açılım ve kendini farklı kaynaklarla sergilemede gösterdiği başarı” nedeniyle verildiği kaydedildi.

ŞEHİR VE İNSAN • 59


TEKNOLOJİ

Taşıyacak Gücünüz VAR MI? Her geçen gün kişiselleşen teknolojik ürünlerin ortak özelliği taşınabilir olması. İSRA NALBANT

isranalbant@gmail.com

Her geçen gün kişiselleşen teknolojik ürünlerin ortak özelliği taşınabilir olması. Dizüstü bilgisayarlar, tabletler, akıllı telefonlar hızla yaygınlığını artırırken bir yandan da işlemci, hafıza, ekran ve kamera çözünürlüğü derken hızla gelişimini sürdürüyor. Ancak pil sürelerine bakacak olursak olduğu yerde saydığını hatta daha fazla teknik özellikler eklendikçe azaldığını söyleyebiliriz. Tanışabilir cihazlardaki bu sorun ürün geliştiricilerin diğer özelliklerini geliştirirken duyacağı daha fazla enerji sorunu yüzünden gelişmenin kamburu da oluyor. Artık şarj cihazlarını yanımıza almadan dışarı çıkamıyor olmamızın diğer bir sebebi de bu cihazların kullanım alanlarının genişlemesi dolayısıyla bu cihazlara bağımlılığımız artmasıdır. Artık yol durumu, rezervasyonlar, nöbetçi eczane gibi sorgulamalarımızı, müzik, video, fotoğraf vs. multimedya özelliklerini sosyal medya kullanımını, bankacılık işlemlerini düşündüğümüzde, şarjımızın gün ortasında bitmesi hiç de hoşumuza gitmez. Hal böyle olunca, şarj aleti ile gezmenin ötesinde yepyeni bir sektör doğmaya başladı.

YEDEK ENERJİ

Gittikçe yaygınlaşan mobil yedek piller, günü tamamlayamayan cihazınızın kullanımını biraz daha uzatıyor. Bu piller modeline göre akıllı telefonunuza bataryadaki enerjinizin yüzde 50’si ila 4 katına kadar enerji desteği sunabiliyor. Ağırlığı ve hacmi ile yanınızda taşıdığınız bu ek enerjiye ihtiyacınıza

60 • ŞEHİR VE İNSAN

bakıldığında mobil cihazların birbiriyle yarışan ergonomisi, inceliği ikna edici değil. Sizi şarj kablosunun karmaşasından ve şarj cihazının ağırlığından kurtarmasa da priz aramamanızı, hareketinizin sınırlanmamasını sağlayabiliyorsunuz.

YENİ TEKNOLOJİLER

Kullanıcıların yedek pillerle, durumu kurtarmaya dönük geçici çözüme başvurması aslında, enerji depolama teknolojilerinde büyük bir evrim gerektiğini gösteriyor. Bu alanda pek çok teknoloji şirketi tarafından hummalı bir Ar-Ge çalışması sürdürülüyor. Çünkü artık kabul ediliyor ki bu büyük çaplı sorunu yani taşınabilir enerji depolama problemini ilk çözen firma, ekonomik ve stratejik olarak önemli ölçüde büyüyecek. Üzerinde çalışmaların hala sürdüğü, aynı zamanda çevreci enerji kaynağı olması bakımından da önemli olan güneş panelli mobil pille-rin geldiği noktaya bakacak olursak henüz verimlilik ve üretim maliyeti bakımından istenen noktada olmadığını görürüz. Bir diğer pil teknolojisi olan ve tek şarj ile cihazın kullanım ömrü boyunca şarj gerektirmeyeceği iddia edilen radyoaktif enerjinin mobilize edilmesi fikri ise heyecan verici olsa da güvenliği ve üretim teknolojisi bakımından yeterli şartlar sağlanamamasından dolayı teoride kalıyor.

YAKIT PİLLERİ

Enerji sektörünün en önemli


«

AKILLI SAATLER

Akıllı telefonla en az yaptığımız şeyin telefon görüşmesi olmaya başladığını söylesek abartı olmaz. Telefon görüşmesi yaparken kullandığımızı ellerserbest kullanımın alanının yeni kullanımlar için geliştirilmesinin sonucu olarak görebiliriz akıllı saatleri. Yürürken, araç kullanırken, kısacası elleriniz başka bir işle meşgulken, sesli komutlarla çalışan, bildirimleri kolunuza taşıyan bu teknoloji tüm telefon üreticisi firmaları heyecanlandıran yeni trend.

ŞEHİR VE İNSAN • 61


TEKNOLOJİ

VE AVUCA SIĞIYOR

Yakıt pilleriyle elde edilen anlık gücün araçlarda artırılma çabası sürerken, bir yandan da pillerin küçültülerek mobilize edilmesi üzerine çalışmalar hızla devam ediyor. Sony bu hususta ümit veren bir çalışmayla sahaya çıktı. Avuç içine sığabilen, metanol ile çalışan yakıt pili üretti. 3 W’lık güç çıkışı ilk denebilecek mobil yakıt pili için fena bir değer değil. Bol bol uyuyun. Her gün aynı saatte yatağa gidin ve daha iyi bir uyku için iyi alışkanlıklar edinmek için pratik yapın. Uyku hem bedeninizi hem zihninizi yeniler. Yine de uyanıkken kendinizi

62 • ŞEHİR VE İNSAN

sürekli tükenmiş halde buluyorsanız yorgunluk hissi hala sürüyor olabilir. Kendinizi tazelemek için her gün kendinize odaklanmadığınız bir zaman yaratın. Örneğin amaçsızca dolaşın, düş kurun ya da sadece bir süre bulutları izleyin. Yapılacaklar listenize “hiçbir şey yapmamayı” eklemekte bir sorun yok.

YAKIT PİLLERİ NASIL ÇALIŞIR

Suyun elektroliz deneyini, ortaokuldan hatırlarsınız. Suyun bulunduğu kabın içine iki ters tüp yerleştiriyor, sonra tüplerden birine (-) diğerine ise (+) kablo uçlarını yerleştiriyorduk. Böylece hidrojenle oksijeni birbirinden bu tüplere ayırıyorduk. Yakıt pilinin çalışma prensibini, elektroliz işleminin ters reaksiyonu olarak tanımlayabiliriz. Yani hidrojen yakıtının, oksitleyici oksijen ile elektrokimyasal reaksiyonuyla yakıttaki kimyasal enerjinin doğrudan elektrik enerjisine dönüştürülmesi. Elektrokimyasal bir işlemle depo edilen enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren klasik pillerden yakıt pillerinin en büyük farkı yakıt ve oksitleyici sağlandığı sürece elektrik üretebilmesi. Bu da aylarca şarj etmeden kullanım olanağı demek. Ancak “metanol/hidrojen kartuş değişimi/dolumu” gibi tabelaların karşımıza çıkmasına sanırım daha vakit var. Öyle gözüküyor ki yüksek kapasiteli yedek pil taşımaya bir süre daha devam edeceğiz.

YAŞADIĞINIZ HER AN SİZE FARKLI İMKANLAR SUNUYOR

«

sorunlarından birisi olan depolama, şehir şebekelerinde üretilen elektriğin depolanmadan direk kullanıma aktarılmalarına, elektrik üretecek kaynakların potansiyel olarak tutulmasının tercihine neden oluyor. Örneğin barajda bekletilen suyu bir potansiyel enerji olarak tutmak, elde edip saklamaktan daha pratik. Özellikle taşınabilir kişisel cihazlarda elzem olan enerji depolama için bu fikirden yola çıkılarak geliştirilmekte olan yakıt pillerinin geldiği nokta henüz ergonomisi bakımından istenen seviyede olmasa da ümit verici noktada. Bu pillerin yaygın kullanılan pillere göre çevreci olduğunu da belirtmek gerek. Özellikle elektrikli araçlar ile birlikte sıkça duyduğumuz yakıt pilleri için tek avantaj egzozlarından karbon yerine su çıkması değil. Bu piller elektrokimyasal tepkimeden elde edilen enerji kullanım esasına dayandığı için yakıt sağlandığı sürece bitmeyen pil demek.

GOOGLE’DEN MEDYA AKIŞ CİHAZI: GOOGLECAST Günümüzde zamanımızın büyük bölümünü akıllı telefon veya tabletle uğraşarak geçiriyoruz. İnternet, sosyal medya, oyun, film, mailler derken hem işimiz, hem eğlencemiz olan bu cihazların taşınabilir olmasından kaynaklanan sınırlayıcı yanları var. Ekran boyutu bunlardan birisi. En azından evdeyken bu sorunu mobil cihazdaki görüntüyü, TV ekranına aktararak çözen medya akış cihazlarına bir yenisi eklendi. Tablet ve akıllı telefonlardan görüntüyü TV’ye aktarıp YouTube’a bağlanabilir, film kiralayabilir, webde gezinebilirsiniz. Yine fotoğraflarınızı mobil cihazdan kablosuz olarak televizyon ekranına taşıyabilirsiniz. Bir başka deyişle mobil cihazınızı bir multimedya ku-mandaya dönüştürebilirsiniz. TV’nizin, HDMI slotuna takacağınız bu cihaz mobil cihazınızla televizyon arasında aynı ağ üzerinde ekran paylaşımı sağlar. Google Crome tarayıcısı üzerinden yaptığı bu paylaşım Crome yazılımının geliştirilmesiyle daha fazla yeteneğe sahip olacaktır. Mobil cihazınızdan medyayı durdurarak sadece TV’de çalışmasına da imkan verir.


ŞEHİR VE İNSAN • 63


RÖPORTAJ

KENAN AYDIN kenanka@gmail.com

FETİHLE KAZANILAN DÜNYA BAŞKENTİ

İstanbul 64 • ŞEHİR VE İNSAN


ŞEHİR VE İNSAN • 65


RÖPORTAJ

FETİHLE KAZANILAN DÜNYA BAŞKENTİ KENAN AYDIN kenanka@gmail.com

İ

stanbul, Marmara Denizi ile İstanbul Boğazı’na hâkim bir tepe üzerinde, coğrafi bakımdan olduğu kadar stratejik olarak çok önemli bir coğrafya üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Şehir Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Karadeniz’i birbirine bağlayan kara ve deniz yolu üzerinde bulunduğu gibi eşsiz doğal güzelliklere sahiptir. Bu özelliğinden dolayı tarih boyunca pek çok milletin, birçok kumandanın ele geçirmek için mücadele ettiği bir şehir olmuştur. Nitekim bu amaçla kurulduğu tarihten itibaren farklı milletler tarafından defalarca kuşatılmış, uğruna pek çok canlar verilmiş bir yerdir İstanbul. İstanbul Türklerin İslâm dinini kabulünden önce Hunlar ve Avarlar tarafından kuşatılmış, daha sonra Bulgarlar ve Ruslar da şehri ele geçirmek istemişlerdir. İstanbul’un fethi Müslümanlar için ise çok daha özel bir anlam taşımaktaydı. Çünkü Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed “İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” mealindeki hadis-i şerifleriyle bu güzel şehrin bir

66 • ŞEHİR VE İNSAN

gün mutlaka fethedileceğini müjdelemiştir. Bu sebeple İstanbul’un fethi her Müslüman hükümdar için bir kızıl elma, muhakkak elde edilmesi gereken bir şehir olmuştur. Bu amaçla Emeviler döneminde üç defa, Abbasiler zamanında ise bir kez kuşatılmış, ancak Müslüman Araplar tarafından gerçekleştirilen bu ilk kuşatmalar şehrin müstahkem surları dolayısıyla başarılı olamamıştır. Şehrin etrafını çevreleyen muhteşem surları burasını her defasında korumuştur. Bilindiği üzere Emeviler dönemindeki kuşatmaların birincisine sahabeden Ebû Eyyub el-Ensârî de ilerlemiş yaşına rağmen katılmış ve surlar önünde şehit düştüğü yere defnedilmiştir. İstanbul’un fethinin hemen ardından da şehit olduğu yer tespit edilmiş ve böylece Eyüp’teki türbesi ve Eyüp semti meydana gelmiştir.

“İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Hadis-i Şerif

PEYGAMBER DÖNEMINDEN 1453 YILINA GELINCEYE KADAR 8 ASRI AŞKIN BIR ZAMAN DILIMINDE FETIH NEDEN GERÇEKLEŞTIRILEMEDI? İstanbul, üç tarafının denizle çevrili olması ve her tarafının müstahkem surlarla korunması dolayısıyla birçok defa kuşatılmış olmasına rağmen ele geçirilememiştir. Ortaçağın en güçlü savunma hattı kabul edilen surları her defasında şehri korumuştur. Osmanlı dönemine geldiğimizde ise kuzey batı Anadolu’da küçük bir beylik olarak tarih sahnesine çıkmış olan Osmanlılar devletin kuruluşundan neredeyse kısa bir süre sonra Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan bu şehri yani Konstantinopolis’i her yönden kuşattı. Zira Osmanlılar devletin kuruluşundan yarım asır sonra Çanakkale’den Gelibolu’ya geçerek sonradan Rumeli adını verecekleri bu topraklara da yerleşmişlerdi. Böylece yalnızca Anadolu cephesinden, yani doğudan değil batıdan da Osmanlılar tarafından çepe çevre kuşatılan bir şehirden bahsediyoruz. Tabiri caizse

İstanbul abluka altına alınmış, dış dünya ile bağlantısı kesilmiştir. YANI YARIMADAYA SIKIŞMIŞ BIR IMPARATORLUĞU, BIR ŞEHIR DEVLETINI KONUŞUYORUZ ASLINDA. Evet. İstanbul tarihteki en büyük imparatorluklardan biri olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun yani sonradan Bizans adını almış olan güçlü bir devletin başkenti idi ve bu özelliğini kuruluşundan itibaren sürdürmekteydi. Ancak Ortaçağın en güçlü devleti olan bu imparatorluk zamanla küçüldü. Evvela İslâmiyetin doğuşu ve İslâm Devleti’nin kuruluşu ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki topraklarını kaybetti. Selçuklu Türklerinin batıya ilerlemesi ile de Anadolu toprakları Türklerin eline geçmeye başladı. Osmanlılar zamanına gelindiğinde ise imparatorluk artık yalnızca İstanbul’dan, yani tarihî yarımadadan ibaret bir şehir devleti haline düşmüştü. Nitekim Bizans İmparatorluğu, Osmanlı hükümdarı I. Murad zamanında Türklere vergi ödeyen, gerektiğinde askerî yardımda bulunan vasal, yani tâbi


Prof. Dr. Fahameddin BAŞAR Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı

bir devlet haline düşmüştü. Kosova’da şehid düşen babasının yerine tahta çıkmış olan Yıldırım Bayezid döneminde ise Bizans artık yalnızca başkent İstanbul ile çevresindeki bazı küçük kalelerden ibaret olan bir imparatorluk görünümündeydi. Ortaçağın güçlü Bizans İmparatorluğu artık küçük bir şehir devleti hüviyetine bürünmüştü. Fakat bu durum, Osmanlı Devleti’nin bekası için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Çünkü Osmanlı Devleti’nin fetih politikası hâkimiyetini dünyaya yaymak, İslâmiyet’i dünyaya duyurmak idi. Toprakları ortasında kalmış olan Bizans’ı fethetmeden de bunu gerçekleştiremezdi. FETIH’TEN ÖNCE OSMANLI’NIN DURUMU NASILDI? On üçüncü yüzyılın sonlarında Anadolu’nun kuzey-batısındaki Selçuklu-Bizans sınır bölgesinde kurulmuş olan Osmanlılar, kısa bir süre içerisinde Bursa ve İznik gibi Marmara Bölgesi’ndeki önemli şehirleri fethedip Çanakkale’ye ulaşmışlar ve oradan Gelibolu’ya geçerek on dördüncü yüzyılın ortala-

rından itibaren artık Avrupa kıtasındaki topraklara da sahip olmaya başlamışlardı. Osmanlı akıncıları Gelibolu yarımadasından kuzeye, Trakya’ya çıkıp Edirne, Filibe, Dimetoka ve nihayet daha batıdaki Makedonya ve Üsküp’e ulaşmış, Niğbolu’ya kadar ilerlemişlerdi. Balkanlar’da Tuna nehri doğal sınırı oluşturuyordu. Diğer taraftan Edirne’yi payitaht yapan Osmanlılar buradan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’e doğru akınlara başlamış, Osmanlı beyleri surlar önüne kadar yaklaşmıştı. Anadolu yakasında ise artık Üsküdar’a kadar olan her yerde Osmanlı’nın ayak izleri vardı. OSMANLI’DA İSTANBUL’U FETIH GIRIŞIMLERI FATIH SULTAN MEHMED ZAMANINDA BAŞLAMADI ELBETTE. NIYET EDEN PADIŞAHLAR KIMLERDI? İstanbul Osmanlılar tarafından ilk defa Murad Hüdavendigâr’ın oğlu olan Yıldırım Bâyezid döneminde (1389-1402) kuşatılmaya başlandı. Batı Anadolu’daki Türkmen Beylikleri’ni itaat altına alan Yıldırım Bâyezid’in asıl hedefi İstanbul’u

almaktı. Çünkü İstanbul artık Osmanlı toprakları ortasında bir ada gibi kalmıştı. Bizans İmparatorluğu artık küçük bir şehir devleti haline düşmüştü ancak her an Osmanlı Devleti’nin bekası için bir tehdit oluşturabilirdi. Batı Bizans’ı kurtarmak için yeni Haçlı seferleri düzenleyebilirdi. Bunun yanında Osmanlı tahtı için hak iddia eden şehzadelerden bazıları Bizans’a sığınıyor ve imparatorun tahriki ve teşviki ile isyan hareketinde bulunuyordu. Bu durum fethin gerçekleşmesine kadar devam etti. Fethi gerçekleştirmiş olan Sultan II. Mehmed dönemine gelindiğinde de Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan Fetret Devri’nden beri İstanbul’da bulunan, Bizans’a sığınmış, hanedana mensup olan bir Osmanlı şehzadesinin, Orhan Çelebi’nin varlığını görebiliyoruz. İmparatorların hepsi –son imparator da dahil olmak üzere– bu şehzadeleri Osmanlı Devleti’ne karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıyorlardı. İşte bunun için Osmanlı hükümdarları, toprakları ortasında kalmış ve devlet için daima bir tehdit unsuru olan bu impa-

»

DEVASA TOPLAR Sultan Mehmed’e, İstanbul’un fethini kolaylaştıran etmenlerin başında devasa kale duvarlarını yıkabilen toplar gelir. İstanbul’u kuşatan iki sıra, önünde içi su dolu hendek bulunan yüksek surları o zamana kadar geçilememiş ve aşılamaz olarak bilinmekteydi. Bunun farkında olan Sultan Mehmed daha ilk hükümdarlığından itibaren fethi gerçekleştirmek için çareler düşünür, araştırmalar yapar. Surları yıkabilecek ve üzerinden aşabilecek büyük topların dökülmesini plânlar. Surların üzerinden şehre ulaşabilecek olan havan topunu bizzat kendisi düşünür ve bunun için büyük toplar döktürür. Zamanının en iyi top döküm ustalarını bulur ve hazırlıklara başlar. Dökülen topların en büyüğünü meşhur Macar Urban Usta’ya hazırlatır.

ŞEHİR VE İNSAN • 67


RÖPORTAJ

ratorluğun merkezini ele geçirmek, Bizans’a son vermek istiyorlardı. Bu amaçla Yıldırım Bayezid şehri defalarca kuşatmış, başarılı olamayınca da abluka altına almıştı. SULTAN MEHMED’IN PADIŞAH OLMASINDA BAZI ILKLERIN DE YAŞANDIĞINI GÖRÜYORUZ DEĞIL MI? Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı tarihinde bir ilk olarak babası hayatta iken çok küçük yaşta tahta çıkmış bir hükümdar idi. Tahta çıkar çıkmaz İstanbul’u fethetmek için plânlar üzerinde çalışmalara başladı. Ancak, gerek iç muhalefet gerekse dış tehlikeler dolayısı ile iki yıllık ilk saltanatından sonra 1446’da tahttan indirilerek tekrar Manisa’ya gönderildi. Şehzade Mehmed bu ikinci şehzadelik döneminde Manisa’ya gittiğinde de hep bu İstanbul’un fethini düşündü ve bu fethi gerçekleştirmek için ayrıntılı plânlar üzerinde çalışmalar yaptı. Babası II. Murad’ın 1451’de vefatı

68 • ŞEHİR VE İNSAN

üzerine ikinci defa 19 yaşında tekrar tahta çıktığında da ilk iş olarak komşularıyla barışı sağladıktan sonra İstanbul’u kuşatma hazırlıklarına başladı. İKINCI PADIŞAHLIK DÖNEMINDE SULTAN MEHMED’DE DAHA YOĞUN BIR KARARLILIĞIN GÖRÜLMESINI İSTANBUL FAKTÖRÜNE BAĞLAYABILIR MIYIZ? Fatih Sultan Mehmed’in ikinci hükümdarlığı 1451’de babasının vefatı üzerine olur. 19 yaşında ikinci defa tahta çıkan Sultan Mehmed ilk iş olarak komşuları ile barışı sağlamaya çalışır. Çünkü asıl amacı İstanbul’u fethetmektir. Kuşatma sırasında komşularından gelebilecek tehlikeleri önlemek şarttır. Karamanoğulları ile yapılan barışı Balkan devletleriyle yapılan anlaşmalar takip eder ve böylece genç padişah dış tehlikeleri önlemiş, güvenli bir ortama kavuşmuştur artık. Sultan Mehmed, ilk saltanatı

sırasında kendisine muhalif olan veziriazam Çandarlı Halil Paşa’nın baskısını da önlemiştir artık. Ve İstanbul’un fethi için düşünmüş olduğu plânlarını uygulamaya başlar. Genç hükümdar kararlıdır, şehri mutlaka fethedecektir. UYGULAMAYA KOYDUĞU PLÂNLAR NELERDIR? Fatih Sultan Mehmed, Anadolu Beylikleri ve Balkan devletleriyle anlaşma yaptıktan sonra derhal ordusuyla İstanbul surları önüne kadar gelerek şehri ve etrafını çevreleyen surları inceler. Surların çok sağlam ve yüksek olduğunu gören Sultan Mehmed, daha sonra bu surları yıkabilecek toplar döktürmeye başlar. Bir yandan da şehre Karadeniz üzerinden gelebilecek yardımı önlemek üzere İstanbul Boğazı’na, dedesi Bayezid’in inşa ettirmiş olduğu Anadoluhisarı’nın karşısına Rumelihisarı’nı inşa ettirir. Boğazın bu en dar yerinde 1452 yılı Nisan

ayında başlayan inşaat çok kısa bir sürede, Ağustos ayı sonunda tamamlanır. Böylece, Boğazkesen Hisarı adını alacak olan bu kale ile Bizans’a gelebilecek yardımları kontrol altına almış olur. Amacı İstanbul’a Karadeniz üzerinden gelebilecek yiyecek ve askeri yardımları önlemektir ve Bizans’ın Batı ile ilişkisini kesmektir. Bunda da başarılı olmuştur. PEKI YAPTIRILAN HISAR SULTAN MEHMED’IN PLÂNLADIĞI GIBI BIR IŞLEVE SAHIP OLDU MU? Elbette yararlı oldu. Hisar inşasının tamamlanmasından kısa bir süre sonra Bizans’a yardıma gelen bir Venedik gemisinin, ikazlara uymaması sonucunda kulelere yerleştirilmiş olan muhafızlar tarafından batırıldığını biliyoruz. Şüphesiz Sultan Mehmed’in kafasındaki plân İstanbul’un dış dünya ile bağlantısını keserek şehri abluka altında tutmak ve teslime zorlamaktı. İstanbul’un surlarını


aşıp şehre girilmesinin uzun zaman alacağını düşünüyordu. Sultan Mehmed şehrin daha önce defalarca kuşatılmış olmasına rağmen neden ele geçirilemediğini de biliyor, hazırlıklarını ona göre yapıyordu. Şehrin stratejik ve coğrafi özelliklerinden dolayı bu tedbirlerin alınması elzemdi. Sultan Mehmed de bunu yaptı. SAVAŞ BAŞLIYOR Günümüzden 561 yıl öncesinden bahsediyoruz. Zamanın teknolojik seviyesini de göz önüne aldığımızda büyük fetih ordusu ne kadarlık bir sürede İstanbul’a ulaşıyor? Fatih Sultan Mehmed, Anadolu ve Balkanlar’da barışı sağladıktan sonra sadece Trakya ve Rumeli birliklerini değil, Anadolu’daki kuvvetlerin de İstanbul kuşatmasına katılmasını sağlamıştır. Bütün kuvvetler başkent Edirne’de toplanır. Elbette Anadolu eyaletlerindeki kuvvetler de buna dahildir. Günlerce sürecek olan sefere çıkmak için tüm hazırlıklar tamamlanınca Osmanlı ordusu mühimmatıyla, toplarıyla ve teçhizatıyla Edirne’den İstanbul’a yürüyüşe geçer. Ordunun İstanbul’a ulaşması 1453 yılı Nisan başlarını bulur. Sultan Fatih surlar önünde, bugünkü isimleriyle Edirnekapı ve Topkapı arasındaki düzlükte otağını kurar. Ordu kuşatma düzeninde surlar önüne yerleştirilir. İstanbul’un bu son kuşatması 6 Nisan 1453 tarihinde Türk topçusunun atışlarıyla başlayacaktır. BIZANS’IN ÖVÜNDÜĞÜ SURLARDAN BAHSEDERSEK SULTAN FATIH’IN YOĞUN HAZIRLIK YAPTIĞI KADAR ÇETIN MIDIR? İstanbul’u hem kara tarafından hem de deniz

Sultan Mehmed’e, İstanbul’un fethini kolaylaştıran etmenlerin başında devasa kale duvarlarını yıkabilen toplar gelir. İstanbul’u kuşatan iki sıra, önünde içi su dolu hendek bulunan yüksek surları o zamana kadar geçilememiş ve aşılamaz olarak bilinmekteydi. Bunun farkında olan Sultan Mehmed daha ilk hükümdarlığından itibaren fethi gerçekleştirmek için çareler düşünür, araştırmalar yapar. yönünden olmak üzere her taraftan çevreleyen surları çok müstahkem savunma hattıdır. Surların büyük bir bölümü günümüze kadar geldiğinden bu sorunun muhatabı olan yapı aslında yanı başımızda duruyor. Ama İstanbul surlarının şimdi göremediğimiz özellikleri de var. Surların teknik özellikleri. Kara surları iki kademelidir ve oldukça yüksektir. Ama bu surların önünde bir hendek var ki bu hendeğin içi su doludur. Dolayısıyla kuşatmaya katılanlar önce bu hendeği geçmek zorundadırlar, ardından birinci suru ve en sonunda da ikinci suru tırmandıktan sonra şehre girilebilecektir. Üstelik kale kuşatmaları meydan muharebelerinden daha da güçtür. Çünkü şehri savunanlar yüksek siperlere yerleşmişlerdir ve kuşatan kuvvetlerden avantajlı durumdadır. Ayrıca Bizanslılar öteden beri kullandıkları, suda bile yanabilen ve Rum ateşi ya da Grek ateşi denilen yanıcı bir maddeye de sahiptirler ve bunu surlara tırmanan askerlerin üzerine dökmektedirler. DIĞER TARAFTAN BIZANS’IN HAZIRLIKLARINI DA SAYMAK LÂZIM... Osmanlı ordusunda kuşatma hazırlıkları yapılırken Bizans tarafında da şehri savunmak için yoğun bir çalışma vardır. Bizans’ın son imparatoru olan XI. Konstantinos Palaiologos da önceki kuşatmalar sırasında seleflerinin yaptığı gibi Avrupa krallarından ve Papalık’tan acil yardım

mevcudu ise Türk ve Bizans kaynaklarında çok farklı rakamlar verilmekle birlikte en çok 70-80 bin kadardı.

talebinde bulunmuştur. İmparatorlar Batı’nın yardımını sağlamak için Katolik kilisesine teslim olduklarını ilân ediyorlardı. Ama burada altını çizeceğimiz önemli bir nokta var. İmparatorlar tarafından Katolik kilisesine bir bağlılık sözü verilmiş olsa da Bizans halkı buna hiçbir zaman razı olmamış, Katoliklerin üstünlüğünü kabul etmemişlerdir. Halkın Katolik mezhebini benimsememesinde en büyük etken 1204 yılında gerçekleşmiş olan Dördüncü Haçlı Seferi sırasında İstanbul’un Latinler tarafından çok kanlı bir şekilde ele geçirilmiş olmasıdır. Çünkü Bizanslılar, imparatorluğun bir daha eski gücünü elde edememesinin en büyük sebebi olarak, Katolik Latinlerin İstanbul’u zaptı ve 57 yıl sonra buradan ayrılmak zorunda kaldıklarında da yaptıkları tahribatı görmektedirler.

OSMANLI ORDUSUNDA GÖREV YAPAN ASKERLERIN SAYISI ILE KARŞILAŞTIRDIĞIMIZDA ARADAKI UÇURUM BIZE KOLAY GEÇEBILECEK OLAN BIR SAVAŞI GÖSTERIR MI? Sadece sayılara bakarak bir değerlendirme yapmak bizi yanıltabilir. Çünkü bu bir kuşatma muharebesidir ve biraz önce de ifade ettiğimiz gibi kuşatma savaşları meydan muharebelerine göre çok daha güçtü. İstanbul’un fethinden önce şehri kuşatan kuvvetler ile şehri savunan kuvvetler arasındaki fark bizi yanıltmasın. Nitekim kuşatma iki aya yakın sürmüştür. Osmanlı kuvvetleri sayıca Bizans kuvvetlerinden çok fazla olmasına rağmen kuşatma 54 gün devam etmiştir. Yani şehir kolay bir şekilde alınmamıştır. Üstelik Bizanslılar da şehri sonuna kadar savunmuş, Sultan Fatih’in barışla almak için yapmış olduğu teklifleri kabul etmemişlerdir.

BIZANS’IN SAVAŞA GIRERKEN ASKERÎ HAZIRLARI NE DURUMDA IDI? İmparator, Türklerin şehri kuşatacağını anlayınca önce surları tamir ettirmiş, eli silah tutan herkesin şehri savunmasını istemiştir. Aslında İstanbul, Latin istilasından sonra eski gücünü kaybetmiş, bir zamanlar 400-500 bini bulan nüfusu kuşatma öncesinde 40-50 bine kadar inmişti. Şehri savunanların sayısı ise Ceneviz ve Venediklilerden gelen yardımcı kuvvetlerle birlikte ancak 7-8 bin, ya da en fazla 9-10 bin civarında idi. Şehri kuşatmak için gelen Osmanlı kuvvetlerinin

BU DIRENCIN ARKASINDA SURLARDAN BAŞKA NEYI GÖRÜYORUZ? Kara ve deniz surlarının müstahkemliği yanında fethi zorlaştıran unsurlardan en etkili olanı Grek ateşidir. Yalnızca Bizanslıların kullanmakta olduğu bu madde suda dahi yanabilen bir silahtır. Surları kuşatmak isteyenlere surlar üzerinden dökülmekte ve kuşatanlara çok büyük zayiat verilmektedir. Bunun yanında Bizanslılar hâlâ Batı’dan yardım geleceğini düşünmektedirler. Kuşatmanın ilk günleri yoğun top atışlarıyla ve surlara hücumlarla geçer. Kuşatma bazı günler çok

ŞEHİR VE İNSAN • 69


RÖPORTAJ

şiddetli geçer, bazı günler ise ordu dinlenir. Surları aşmak, şehre girmek için her yol denenir. Yürüyen kuleler vasıtasıyla surlara tırmanmaya çalışılır. Lağımlar açılarak surlar altından şehre girmeye çalışılır. Ancak bu teşebbüslerin hepsi sonuçsuz kalır. FETİH SADECE KARA SURLARINDAKİ KUŞATMALARLA GERÇEKLEŞMEZ Hiç şüphesiz İstanbul’un fethi sadece kara surlarından yapılan kuşatmalarla gerçekleşen bir durum değil. Aynı zamanda deniz muharebelerini de kuşatma sırasında görebiliyoruz. OSMANLI DONANMASININ KUŞATMADAKI ROLÜ TAM OLARAK NEDIR? İstanbul’un son kuşatması esnasında Türk kuvvetleri kara surlarını kuşatmasına devam ederken donanma da Beşiktaş-Dolmabahçe arasında demirlemiş bekliyordu. Kuşatma sırasında Osmanlı donanması bir ara Bizans’a Batı’dan gelen 3 Ceneviz ve 1 Bizans yardım gemisindeki kuvvetlerle

70 • ŞEHİR VE İNSAN

Marmara’da karşılaşmış ancak başarılı olamamıştı. Buna çok üzülen Sultan Mehmed donanma kumandanını değiştirdiği gibi, şehrin deniz tarafından, bilhassa kara surlarına göre daha zayıf olan Haliç surlarından da kuşatılmasını istiyordu. Ancak Bizanslılar Haliç girişini zincirlerle kapatmıştı. Aslında Osmanlı donanması şayet Haliç’e girebilseydi Haliç surları kara surlarına göre daha alçaktı ve iki kademeli olmadığından aşılması kolaydı. Böylece şehrin fethi mümkün olabilecekti. İşte bunun için Sultan Mehmed Osmanlı donanmasının muhakkak Haliç’e inmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunun için plânlar yapmıştı. Ancak Bizanslılar her kuşatma sırasında olduğu gibi bu son kuşatma öncesinde de Karaköy ile Eminönü arasına bir zincir gererek Haliç’e yabancı gemilerin girmesini engellemişti. Bizans’a gemilerle gelen yardımların engellenememesi Osmanlı donanmasının zayıf olduğunu gösterir mi? Zamanın Osmanlı donanmasına baktığımızda bu

soruya cevabımızı bulabiliyoruz. Yani Osmanlı donanması günün şartlarında o kadar da gelişmiş bir deniz gücü değildi. Cenevizliler ve Venedikliler ise deniz devletleriydi ve deniz savaşlarında başarılı olan devletlerdi. Nitekim İmparator Batı’dan yardım istemişti ve sonunda 3 Ceneviz gemisi 20 Nisan’da, yani kuşatmanın başlamasından 2 hafta kadar sonra Yenikapı açıklarında kendilerini durdurmak isteyen Osmanlı gemilerini geçip Bizans’a giriş yapmıştı. Osmanlılar bu deniz savaşında çok fazla kayıp vermiş, donanmanın bir kısmını kaybetmişti. DENIZDE YAŞANAN BU MAĞLUBIYET FETHI NASIL ETKILEDI PEKI? Yaşanan deniz savaşında Osmanlı deniz kuvvetlerinin ağır bir yenilgi alması elbette Türk ordusunda büyük bir moral çöküntüsüne sebep oldu. Deniz savaşındaki bu mağlubiyete Sultan Mehmed de çok üzüldü, sinirlendi. Hatta donanma kumandanı Baltaoğlu Süleyman Bey’i azlederek yerine Gelibolu sancakbeyi Hamza Bey’i tayin etti. Ama

bu deniz yenilgisinden sonra genç hükümdar elbette alternatifsiz değildi. YANI SULTAN MEHMED’IN BIR B PLÂNI VARDI... Evet. Sultan Mehmed ne yapıp edip Haliç’te gemileri yüzdürmek istiyordu. Çünkü hem Haliç surlarından şehre hücum edilecek ve hem de Bizans’ın savunma hattı genişleyeceğinden kara surlarındaki mukavemeti zayıflamış olacaktı. Nitekim gerekli hazırlıklar yapılarak 21 Nisan gecesi bugünkü Beşiktaş-Dolmabahçe-Tophane arasındaki bir yerden, önceden hazırlanmış özel yollardan yağlı kızaklar üstüne konulmuş Osmanlı gemileri hayvan gücüyle de desteklenerek karadan çekilmiş ve böylece bir gece içerisinde 70 kadar gemi Kasımpaşa sırtlarından Haliç’e indirilmişti. Burada hemen belirtelim ki donanma deyince bugünkü gibi büyük gemileri düşünmeyelim, o dönemin küçük gemileridir bunlar. Ve yine bu gemiler bir gecede Haliç’e indirilmiş değillerdi. Hazırlıkları çok önceden yapılmaya başlanmış ve


muhtemelen bu gemilerin bir kısmı Okmeydanı arkasındaki ormanlık alanda önceden inşa olunmuştu. SAVAŞIN RENGI BÖYLECE DEĞIŞ OLUYOR DEĞIL MI? Hiç şüphesiz Osmanlı gemilerinin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi son İstanbul kuşatmasının dönüm noktalarından biridir. Haliç’e girmiş olan Osmanlı donanmasını gören Bizanslılar büyük bir korkuya kapılmış ve bunu büyük bir şaşkınlıkla izlemişlerdir. Artık İstanbul Haliç surlarından da kuşatılmaya başlanmış, Galata tarafındaki Osmanlı birlikleriyle Edirnekapı tarafındaki kuvvetler arasında bir engel kalmamıştı. Gemiler aracılığıyla Haliç üzerinde oluşturulan köprü vasıtasıyla Galata’daki kuvvetler de kuşatma birliklerine yardıma gelmeye başlamıştı. Böylece denizdeki mağlubiyetten bir gün sonra, 22 Nisan sabahı Osmanlı ordusunun maneviyatı artmış, askerler zaferin daha yakın olduğunu hissederek cesaretlenmiş ve Sultan Mehmed de bu dâhiyâne

buluşuyla hedefine biraz daha yaklaşmıştı. VE SON TAARRUZ.. Son taarruz öncesi her şey plânlanmış, Sultan Mehmed yaptığı bir konuşma ile askerlerini cesaretlendirmişti. Son hücuma geçmeden önceki gün Osmanlı ordugâhında bir sessizlik süreci yaşanır. Aslında bu sessizlik Bizans’ı yanıltmak içindir. Aynı zamanda son genel hücum öncesinde ordu dinlenmiş olur. Fetihten öncesi son gece ise “mum donanması” taktiği uygulanır. Çok geniş bir alanda tüm gece boyunca mumlar yakılır ve şehrin surları ışıklar altında bırakılarak ve askerlerin de çığlıklarıyla Bizanslıların büyük bir şaşkınlık ve korkuya düşmesi sağlanır. Surlardaki savunmacıların kendilerini seyrettiğini bilen Sultan Mehmed bu yolla Bizanslıların korkuya kapılmasını hedefler. Sabaha karşı ise yoğun top atışı ile genel bir hücuma geçilir. Artık surlarda büyük gedikler açılmış yolun sonu görünmüştür. Diğer taraftan şehri savunan Bizanslıların da takati kalmamıştır. 54 gün süren kuşatma dolayı-

sıyla şehri savunan kuvvetler güçsüz düşmüştür. Dışarıdan yiyecek yardımı da alamayan şehirde açlık ve susuzluğun had safhaya ulaştığını da söyleyebiliriz. Sonunda surlarda açılan gediklerden 29 Mayıs 1453 Salı günü sabahında Osmanlı ordusu şehre girmeyi başarır ve süratli bir şekilde yarımada içlerine, Aksaray’a doğru ilerlemeye başlar. Şehir halkı Türklerin şehre girdiğini görünce korku içinde Ayasofya’ya sığınır. Sultan Mehmed de aynı gün öğle vakti Topkapı’dan şehre girerek doğruca Ayasofya’ya gider ve orada toplanmış olan Bizans halkına ve din adamlarına bir konuşma yapar. İSTANBUL FÂTIH’I BU KONUŞMASINDA BIZANSLILARA NELER VADEDER? Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’da toplamış olan Rumlara korkmamalarını, inançlarında serbest olduklarını, ibadetlerini rahatça sürdürebileceklerini, can ve mallarına dokunmayacaklarını, korkusuzca evlerine dönmelerini söyler. Bu uygulamada Fatih Sultan

Mehmed’in engin adalet ve hoşgörüsünü görüyoruz. Böylece 29 Mayıs 1453 Salı günü sabahı, bütün Ortaçağ boyunca bin yıldan fazla bir süre devam etmiş olan Bizans İmparatorluğu son bulmuş, Bizans’ın Konstantinopolis’i artık Türk İstanbul olmuştur. Şehir Osmanlı Devleti’nin payitahtı oluşunun yanında, Fatih Sultan Mehmed’in adalet ve hoşgörüsü sayesinde farklı ırk ve inanca sahip insanların asırlar boyunca huzur içinde bir arada yaşadığı bir şehirdir artık.

Sultan Fatih, İslâmî geleneği de ihmal etmeyerek tüm işlerini belli bir düzene göre yapıyordu. Bunun en önemli delili ordusuyla surlar önüne geldiğinde imparatora bir elçi heyeti göndererek şehrin kan dökülmeden teslim edilmesini istemesiydi.

ŞEHİR VE İNSAN • 71


KİTAP AYDOS KÜTÜPHANESİ

DENİZ KIYISI

22/11/63 YAZAR STEPHEN KING

22

Kasım 1963’te, Dallas’ta üç el silah sesi duyuldu, Başkan Kennedy öldü ve dünya tarihi değişti. Peki, bütün bunları değiştirme şansınız olsaydı? Kendi kuşağının sosyal, kültürel ve politik meselelerini sindirmiş bir yazar olan Stephen King, bu mükemmel kurgulanmış gövde gösterisinde okuyucuları geçmişe uzanan inanılmaz bir yolculuğa çıkarıyor. Her şey Maine’deki Lisbon Falls kasabasında yaşayan ve fazladan iki kuruş kazanmak için sınavlara hazırlık derslerine giren 35 yaşındaki İngilizce öğretmeni Jake Epping’le başlıyor. Öğrencilerinden kompozisyon ödevi olarak hayatlarını değiştiren bir olayı yazmalarını isteyen Epping, nefesini kesen bir ödevle karşılaşıyor: Harry Dunning’in babasının elli yıl önce eline çekici alıp ailesini katlettiği gecenin tüyler ürpertici hikâyesi. O kompozisyonu okuduğu an, Jake için bir dönüm noktası. Tıpkı 1963’ün ABD tarihi için bir dönüm noktası olması gibi… Kısa süre sonra kasabadaki lokantanın sahibi ve Jake’in arkadaşı olan Al, ona bir sır veriyor: Deposu, aslında geçmişe, 1958’deki belirli bir güne açılan bir geçit. Ve Al, Jake’ten saplantı haline getirdiği görevi devralmasını, Kennedy suikastını engellemesini istiyor. Böylece Jake, George Amberson olarak Ike, JFK ve Elvis’in, büyük Amerikan arabalarının ve fiyonklu çorapların dünyasında, herkesin her yerde sigara içtiği bir Amerika’da yeni bir hayata başlıyor. Maine’deki Dunning ailesinin yaşadığı boğucu Derry şehrinden, Jake’in hayatının aşkıyla karşılaştığı Teksas’taki sevgi dolu Jodie kasabasına, Lee Harvey Oswald’a ve Dallas’a uzanan bu romanda; geçmiş, geçmiş olmaktan çıkıp gerilim ve heyecan dozu yüksek bir maceraya dönüşüyor. Zamanda yolculuk hiç bu kadar inandırıcı ve bu kadar ürkütücü olmamıştı!

72 • ŞEHİR VE İNSAN

YAZAR SARAH COURTAULD CONRAD MASON

D

eniz kıyısındaki yaban hayatını tanıtan bu olağanüstü kitap sayesinde, doğanın ardında bıraktığı ipuçlarını takip ederek nasıl uzman bir doğa dedektifi olabileceğinizi keşfedin, deniz kıyısında yaşayan harika ve esrarengiz hayvanlar hakkındaki büyüleyici gerçeklerin izini sürün. Yengeçleri nasıl tutmanız gerektiğinden 400 yaşındaki midyelere kadar her şey hakkında fikir sahibi olabilir ve adım adım izleyip uygulayabileceğiniz aktivitelerle eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.

A’MÂK-I HAYÂL YAZAR AHMED HİLMİ

T

uhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?” dedim. Deli, başını çevirdi. Kahkahayı bastı: “Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?” Ruh ve madde âlemi arasında varlığın hakiki manasını arayan Raci’nin yolu nihayet bir gün, mezarlıktaki küçük kulübesinde yaşamını sürdüren Aynalı Baba ile kesişir. Benliğini şüphe ejderhasına teslim etmek üzere olan Raci’nin kafasındaki sis perdesi, bundan sonra yavaş yavaş dağılır ve bizleri tadına doyamayacağımız heyecanlı bir yolculuğa çıkarır. Raci’nin, hayalin derinliklerinde hiçlik zirvesinden Zerdüşt’ün diyarına, Kaf ve Anka’ya, oradan da ilahi aşkın nuruna doğru yaptığı bu manevi yolculukta tasavvuf deryasının sırlarına doğru kanat çırpacaksınız.


BABA DIŞARIDA BİR MELEK VAR! YAZAR FİKRET TOPALLI

S

eri katiller üzerine yazdığı kitaplarla tanıdığımız Fikret Topallı, bu kez dünyadan ve Türkiye’den gizemli şehir efsaneleriyle karşımıza çıkıyor. “Hayaletli evler, ölümsüz ruhlar, gizemli yatırlar, mezardan çıkan ölüler, bitmek bilmeyen hazineler, lanetler, dehşet saçan katiller, uçan daireler… Hepsi bize gerçekmiş gibi anlatılır. Biz de inanırız, korksak bile inanmak isteriz. Sonra hemen paylaşırız arkadaşlarımızla, onları da etkilemek isteriz çünkü. Onlar da korkma-

lıdır bizim gibi. Büyümeye başlayınca da bu devam eder, okulda, iş yerinde, arkadaş toplantılarında, kahvehanelerde, askerde, hayatın her döneminde bildiğimiz, bize anlatılan şehir efsanelerini paylaşmaya bayılırız: ‘Biliyor musun benim bir arkadaşın dayısının başına ne gelmiş…’” Bu kitapta, yüzlerce yıldır dilden dile dolaşsa bile gerçekliği hiçbir zaman kanıtlanamayan ve en ünlü roman yazarlarını bile kıskandıracak kadar yaratıcı olan şehir efsanelerini okuyacaksınız.

ZAVALLI NECDET ŞİRİN BÜYÜKADA’DA YAZAR BIRSEN EKIM ÖZEN

G

eleceğimle ilgili söyledikleri şeyler hayatımın bundan sonrasının, önceki kısmına göre çok daha zor geçeceğini işaret ediyor. Annemler üzerinden gelen soğuk hava, yüksek bölgelerdeki duygularıma kar olarak düştü. Derdimi bir tek Lokuma açabildim. Canım arkadaşım benim. O anlattıklarıma inanmak bile istemedi. Ama gerçekler çok acımasız!” Bu kitapta Şirinle birlikte Kabataştan vapura binecek, Büyükadayı gezecek ve çoook eğleneceksiniz!

YAZAR SAFVET NEZİHİ

Y

ayımlandığı dönemde oldukça popüler olan, halk tarafından çok beğenilen ve Safvet Nezihi’yi de üne kavuşturan “Zavallı Necdet” imkansız bir aşkın romanıdır. Meliha ve Necdet birbirini seven ancak bir türlü aşklarını karşılıklı itiraf edemeyen iki gençtir. Meliha’nın evlenmesiyle bu aşk daha da karışık ve tehlikeli bir hâl alır. Safvet Nezihi’nin eski Türk filmlerini aratmayacak bir üslupla yazdığı ve okuyucuyu sürükleyen “Zavallı Necdet” aşkın insanın başını nasıl döndürdüğünü ve kimi zaman da hayatını nasıl kararttığını anlatan muhteşem bir romandır.

ŞEHİR VE İNSAN • 73


ŞEHİR VE YAŞAM

KENDİNİ İNŞA ETMEK REŞAT ATALAR

atalarresat@gmail.com

Hayat yolculuğunda, insanoğlunun olmakla varolmak arasında sancılı bir süreci vardır. Bu yolda çizdiği zigzaglar, yaşamını nefes alıp vermenin çok daha ötesine taşıyarak, kendisini inşa etmesini sağlar. Bu yaptığı işi bazen bilinçli yapar, bazen farkında bile olmaz. Bilinçli yaptığında farkındalıkla ilerler, yapmadığında ise temize çektiği yerlerin kendisine verdiği rahatlığı ve anlamı yaşayarak, hissederek görür.

Y

aşantımızım içinde, bizi bize bırakmadan önce epeyce örselerler. Değiştirmek, kazımak, oldukça meşakkatlidir. Anne-baba, yakın çevre, iş yerinde patron, kurumda amir, okulda öğretmen, askerde komutan, sporda antrenör ya korku kültürü ya da sevgi kültürü ile yapacaklarını yaparlar. Ehlinin eline düşerse malzeme, bir şaheser haline gelebileceği gibi, acemi birinin elinde de cılız kalır, boy atmaz. Anne, kucağındaki çocuğunun potansiyelinin farkındaysa; “Ben kucağımda bir profesör taşıyorum, bir cumhurbaşkanı taşıyorum, geleceğin Mimar Sinan’ını taşıyorum” bilinciyle hareket eder. Öğrenci, gerçek bir öğretmenin eline düşerse geleceğin aydınlık yüzleri ortaya çıkar. Vizyon sahibi amirin elindeyse memur geleceğin yönetici adayı olur. Bir velinin dizinin dibindeyse mürit, kâmil bir insan olur. Dünyalı olmanın birinci aşamasını atlatan kişi; kendi gerçeğini fark ettiği zaman, yani hakikati yakaladığı zaman (yani şuurlandığı zaman) bu kez kendini inşa etme aşamasına geçer. Kişi kendi gerçeğini fark ettiğinde “hakikat anı” başlar ve varoluş nedenini sorgular. Ben niçin varım? Bu alemde, bu mecrada benim var oluş nedenim ne? Üstüme düşen ne var? Ne

74 • ŞEHİR VE İNSAN

yaparsam faydalı olurum? Kişi bu kez kendi şahaserini görmek ister, kendi ile yüzleşmek ister. Güçlü ve zayıf yanlarının farkına varır. Kendine yükleme yaparak donanımlarını çoğaltır. Öyle bir zaman gelir ki, kendi hakikatinin, dünyada kaldığı süreyle sınırlı olduğunu fark eder. Kalıcı olan tek hakikatin kendi eseriyle, başka kalıcı eserler meydana çıkarması olduğunu keşfeder. İşte o zaman hep vardır ve kalıcıdır. Kişi kendi sanat eserini yani kendini inşa eder. Üzerinde en çok çalıştığı eser bir gün yok olmaya mahkûmdur ama bıraktığı eserler kalıcıdır. Buna tarih de şahitlik eder. İnsan ilahi bir emirle, “Ol” emri ile dünyalı olur. Daha sonra kendi kendine “Yap!” komutunu verir. Bu komutla kendini yontar, şekillendirir ve dünyaya kalıcı eserler bırakmaya çalışır. BEN KİMİM? 1800’lü yıllarda Amerika’da ilk psikoloji laboratuvarını oluşuturmuş olan William James, ilk defa benlik’leri kısımlara ayıran kişidir. Yalnızca kişinin maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını değil, aynı zamanda insanın ve toplumun gelişmesine katkıda bulunur, her şeyi anlatırken dini de referans alır.

Benlikler: • Sosyal hayatın içindeki ben • Kendimle baş başa kaldığımdaki ben. Peki ya gerçek ben nerede? Ya bir seminerde dinlemiş ya da bir kitapta okumuş not almıştım. Gelin hayalimizde bir yolculuğa çıkalım, diye başlıyordu öykü; Yaşadığın şehirde bir yer hayal et. Çok kalabalık, çok iç içe bir yer olsun. Mesela İstanbul’da Taksim olsun. Yoğun Trafik, koşuşturan insanlar, otobüsler, taksiler, motosikletli servis elemanları, simitçiler... Şimdi yavaş yavaş zihnindeki, hayalindeki görüntüden, cansız nesneleri silmeye başla. Al eline silgiyi, bir binayı sil, sonra bir binayı daha… Metroyu sil, trafik ışıklarını, Sokağa taşan cafeleri sil. Canlı olmayan her şeyi… Otomobilleri, otobüsleri birer birer sil. Bankaları sil. Biliyorum insanlar şaşkına döndüler. Ama sen silmeye devam et. Canlı olmayan her şeyi sil. Bankaya koşturan, fatura ödeyen, bir yerlere yetişmeye çalışan, hareket eden herkes bir boşluğun içinde şaşkın bir halde kalakaldılar. Geride ne kaldı? İnsanlar ve uçsuz bucaksız bir boşluk. İnsanlar şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya koşuştular. Ama şimdi hepsi yavaşlıyorlar ve biraz


Sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için, Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için. Şems-i Tebrizi sonra da duracaklar. Çünkü hedefleri kalmadı. Ne ödeme yapacakları bir vezne, ne işlem yapacakları bir banka, ne kullanacakları bir otomobil... Sadece kendileri var artık. Ellerinden maddi şeyleri alınan insanların dünyaları yok oldu. Sadece maddi olan şeylere göre şekillendirdik yaşam biçimimizi. Gittikçe kendi ellerimizle, beynimizle ürettiğimiz şeylerin altında ezilmeye başladık. Az önce yok ettiğimiz şeyler için bir ömür tüketenler var. Daha iyi bir ev, daha iyi bir otomobil… Oysa bunların hepsini biz oluşturduk, biz ürettik, biz sahneledik, biz çağırdık. Sadece maddi olan şeyleri değil, manevi olanlar da maddi olan şeylere göre şekillendirdik. Giderek kendi ürettiklerimizin altında ezilmeye başladık. Maddi olan şeylere bağımlı hale geldik. Bir tarafta yok olan maddi şeyler... Diğer tarafta sadece kendin... Koltuğun, malın mülkün, çoluk çocuğun ötesine geçemezsen asla gerçek kendini yaşayamazsın. Bu bir maddeye bağımlılık halidir. Burada bağımlılık ile bağlılığın ayırdına girmek lazım. Kendini inşa etmek, amaçlarını keşfetmek ve eserler bırakabilmek için öncelikle kişi kendini fark ederek, bir farkındalık içinde şuur açıklığı yaşayarak, inancını içselleştirip yeni bir nefesle dalar hayatın içine... Ve yaşamak için, yaşarken dert edinmenin insan olmanın gereği olduğunu anlar.

Şems-i Tebrizi der ki; Sizin davanızı bilmek isterim, mananızı öğrenmek için, Mananızı bilmek isterim davanızı öğrenmek için. Kişinin değeri, anlamı kadardır. Kişinin anlamını onun manası belirler. Mana yoksa anlam olmaz. Kişinin manası, davası kadardır. Kişi ancak davası kadar mana taşır. O halde kişi davasını nasıl öğrenebilir. Kişinin davası ancak derdidir. Derdin neyse davan odur. Ya derdini dahi bilmeyenler? Kişinin derdi en çok konuştuğu şeydir. Ey iddiacı, sen derdin kadar değerlisin. Bırak başkalarını da gerçek derdine bir bak, vesselam. NİYET EDELİM Zamanı azar azar tüketiyoruz. Ne olacaksa bu gün olacak, şu an olacak ya da hiç olmayacak. Bütün bu hakikatlerin içinde uyanma vaktin geldi. Kalk ve kendinle yüzleş; Kendinle ilgili keşif yolculuğuna çık, kendini yeniden yapılandır, kendini yeniden inşa et ve kendini fark et ve niyet et: Niyet ettim Allah rızası için sorumluluklarımın farkında olarak üzerime düşenin en iyisini yapmaya... SORUNU GÖREMEZSEN ÇÖZÜM ÜRETEMEZSİN Sorumlulukların farkında olmak? Peki nasıl olacak? Kendimize soru sorarak olacak. Farklı ne yaparsam işin hakkını

veririm? Bu davaya nasıl katkı sağlarım? Mutlu olmanın farklı bir yolu var mı? Sorun bende olabilir mi? Bu içine düştüğüm yerden ne yaparsam çıkarım? Bebek emeklemeyi öğrenir, evin içinde kendince volta atar. Olmadık yerlere girer, debelenir, ağlar, olmadık yerlere çarpar, girdiği yerden çıkmaya çalışır, sıkışıp kalır. Kendince öfkelenir, zira içine düştüğü durum hoşuna gitmez. Böylece kendini kurtarabilmek için düşünebildiği tek şeyi yapar: Daha fazla çabalar. Bu, onun için sorunu daha da zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz, daha da sıkışır. Bu bebek konuşabilseydi, etrafındaki eşyayı sorumlu tutardı. Çünkü aklına gelen ve üstüne düşen her şeyi yapmıştır. Oysa her ne kadar o anlayamasa da bu sorun kendisindedir. Sorun, sorunun kendisi olduğunu görememesidir. Bunu göremediği için de bir çözüm üretemeyecektir. ÇERÇEVEYİ BELİRLEYEN BİZLERİZ Seçimleri biz yapıyoruz. Niyetlerimiz; düşünce kalıplarımızı, davranış biçimimizi dahası odağımızı netleştiriyor. Kendimize bir çerçeve oluşturuyoruz, sonra da çerçevedeki gibi olmak için kendimizi inandırmaya çabalıyoruz. İç dünyamızda nasıl olduğumuza inanıyorsak öyle davranıyoruz. Karakterimizi yaratan en büyük etken, aslında kendimiz hakkında bilinçaltı seviyemizdeki inançlarımızdır;

ŞEHİR VE İNSAN • 75


ŞEHİR VE YAŞAM

bilinçaltımızda yer alan çalışkan, zeki, cimri, dışa dönük, utangaç, iyi, kötü gibi kendimize ait varsayımlarımızdır. Biz bunları nasıl inşa edersek öyle oluyoruz. Örneğin, karşımızdaki insanın bize karşı dürüst davranmasını istiyorsak; sanki zaten çok dürüstmüş gibi davranmalı, onları bu şekilde algıladığımızı göstermeliyiz. Onlar bu çizdiğimiz çerçeve ile kendilerini özdeşleştirirlerse özellikle bize karşı o şekilde davranacaklardır. Tam tersine onlara nasihatler vererek dürüst davranmaları konusunda uyarırsak, belki kısa vadede istediğimiz sonuca varırız ama uzun vadede gene bildiklerini okuyacaklardır. Çünkü dürüstlüğü içselleştirememişlerdir. Tasavvuf dilinde “bir karışlık mesafe”dir bunun tanımı. Ağız ile kalp arası… Ağzımızdan çıkan söz, bir karışlık mesafedeki gönül dünyamızda anlam bulmaz ise hayırlı bir davranış tezahür etmez. Sorunu ötekilerde aramak topu taca atmaktır, gerçeği görememektir. En büyük sorun ise, bir sorunun olduğunu görememektir. İşte kendini aldatma da budur. Bu aynı zamanda kişinin

76 • ŞEHİR VE İNSAN

“kendine ihanetidir” Çünkü farkında olmadığın bir sorunun çözümü de yoktur. KAFESİN İÇİNDE OLMAK Farklı bir ifadeyle ısrarlı körlük, ya da teknik adıyla “kendini aldatma” diyorlar. Kendimizi aldattığımızda bir kafesin içine gireriz ve o kafeste olduğumuz sürece bir çözüm bulmamız olanaksızdır. Başkalarını suçladığımız ve kendimizi değiştirmediğimiz sürece o kafesin içinde debelenip dururuz. Sonuçta da kendimize ihanet ederiz. Başka birisi için yapmamız gerektiğini hissettiğimiz bir şeyi sırf kendimizi haklı çıkarmak ve onları suçlu duruma düşürmek için yapmaktan vazgeçeriz. “Kişinin kendine ihaneti”dir bunun adı. Bilge kişi,” İnsan yapmadığı iyiliklerden de sorumludur” der. Kendimize ihanet ettiğimizde; sorunun gerçek kaynağını görmemizi engelleyecek şekilde gözlerimize perde iner. Bunun ardından düşünebildiğimiz tüm “çözümler” durumu daha da kötü bir hale getirir. Kendimizi aldatmayı, kandırmayı sürdürdüğümüzde, hayatın içinde her hareketimiz

bizi biraz daha sıkıştıracak ve bunun nedeni eşyalar olmayacaktır. SORUN KIMDE? Sorun bende mi? Bu soru bizi “öğrenici yoluna taşır.” Anlamlı, etkin ve güçlü sorularla doğru yolu bulur, kendimize ihaneti sonlandırırız. Sorun başkalarında! Bu yaklaşım tarzı, bu suçlama bizi “yargılayıcı çukuruna taşır.” Oradan çıkmak çok kolay olmaz. Tek bir yol kalmıştır; ötekilerini suçlamadan, kurban rolü oynamadan, güçlü sorular sorarak, kişi kendisini uyandıracak ve “çıkış yolu”nu bulup kendini öğrenici yoluna atmak olacaktır. Kişi mevcut durumu daha iyi hale getirmekle kendini geleceğe; anlamlı, coşkulu, güçlü bir şekilde taşır.

"HESABA ÇEKİLMEDEN ÖNCE KENDİNİZİ HESABA ÇEKİNİZ. ÖLÇÜLMEDEN ÖNCE AMELLERİNİZİ SİZ ÖLÇÜNÜZ." Hadis-i Şerif


ŞEHİR VE İNSAN • 77


İBB

Paris’teki Ulaşım Konferansı’na ‘İBB Trafik’ ve ‘İstanbulKart’ damga vurdu İstanbul Büyükşehir Belediyesi, dünyanın en önemli ulaşım çözümleri konferanslarından Transport Research Arena 2014’e katıldı. Paris’te düzenlenen konferansta sürücü ve yolcuların en etkin şekilde yönlendirildiği sistemler dalında ‘İBB Trafik’ uygulaması birinci oldu. Konferansta ‘İstanbulKart’ da büyük ilgi gördü.

Y

üzey ulaşımı araştırmaları alanında faaliyet gösteren paydaşların bir araya geldiği Transport Research Arena 2014 Konferansı Paris’te düzenlendi. Sürdürülebilir ulaşım için inovasyona katkı sağlayarak rekabetçi, etkin, temiz, güvenli ve akıllı ulaşım sistemlerinin tartışıldığı konferansa İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü’nden Abdulbasid Doğru sunum yaptı. Avrupa Komisyonu, Avrupa Yol Otoriteleri Konferansı (CEDR), ulaşım alanında faaliyet gösteren Avrupa Teknoloji Platformları’nın katkılarıyla düzenlenen konferansa akademisyenler, politikacılar, ulaşım ve altyapı yöneticileri, inşaat ve mühendislik şirketleri, trafik işletme yöneticileri, ulaşım operatörleri, araç üreticileri ve tedarikçileri, gemi inşaatçıları ve ayrıca yerel yönetimlerden temsilciler de katıldı. Katılımcılar, Çevre ve Enerji,

78 • ŞEHİR VE İNSAN

Sanayi ve Rekabet, Lojistik, Hareketlilik Sistemleri, Güvenlik, Altyapılar, Sosyo-ekonomik Politika Araştırma ve Ulaşım Araçları, Gemi Teknolojileri temel konuları tartışıldı. İSTANBUL BÜYÜKŞEHIR BELEDIYESI BIRINCI OLDU TRA 2014 Konferansı’na İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İBB Trafik’ ve ‘İstanbul Kart’ uygulamaları damgasını vurdu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ‘Trafik ve yol durumu hakkında bilgi ve iletişim teknolojisi kullanılarak sürücü ve yolcuların en etkin şekilde yönlendirildiği sistemleri başaran belediyeler’ konusunda ‘İBB Trafik’ programı ile birinci oldu. Konferans katılımcıları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şehir içi tüm ulaşım sistemleri ile entegre halinde çalışan ‘İstanbul Kart’ uygulamasına da yoğun ilgi gösterdi.


ŞEHİR VE İNSAN • 79


KÜLTÜR SANAT

Kösem Sultan İstanbul Büyükşehir Belediyesi, dünyanın en önemli ulaşım çözümleri konferanslarından Transport Research Arena 2014’e katıldı. Paris’te düzenlenen konferansta sürücü ve yolcuların en etkin şekilde yönlendirildiği sistemler dalında ‘İBB Trafik’ uygulaması birinci oldu. Konferansta ‘İstanbulKart’ da büyük ilgi gördü.

T

uran Oflazoğlu’nun iktidar üçlemesinin (“IV. Murat”, “Deli İbrahim”, “Kösem Sultan”) son oyunu. Sultan İbrahim’i öldürttükten sonra torunu Sultan Mehmet’i tahta oturtan Kösem Sultan’ın iktidar tutkusu bütün insanî değerleri hiçe sayacak derecededir. Kendi çıkarı uğruna halkın ve devletin bekaasını hiçe saymıştır. Gelini Turhan Sultan’la çatışarak iktidar hırsıyla ölüme koşan Kösem Sultan’ın tragedyası, tarihimizin önemli bir kesitini yansıtıyor.

KADRO

Yazan : TURAN OFLAZOĞLU Yöneten : ENGİN ULUDAĞ Sahne Tasarımı : RIFKI DEMİRELLİ Kostüm Tasarımı : NİHAL KAPLANGI Efekt : ERSİN AŞAR Yönetmen Yrd : GÜNEŞ HAN Süre : 2 PERDE / 2 SAAT

80 • ŞEHİR VE İNSAN


Şehir ve İnsan  

Bir Sultanbeyli Belediyesi yayını olan Şehir ve İnsan Dergisi'nin Ocak-Şubat-Mart 2014 sayısı.

Advertisement