Page 1


ŞEHİR VE İNSAN BAŞLARKEN

ZULÜM COĞRAFYASI HÜSEYİN KESKİN

SULTANBEYLİ BELEDİYE BAŞKANI

Şehir ve İnsan Kasım 2013 | Yıl: 9 | Sayı: 54 Sultanbeyli Belediyesi Adına İmtiyaz Sahibi Hüseyin Keskin Genel Yayın Yönetmeni Nizamettin Arslan Danışma Kurulu Ebru Ateş Av. Görgün Özcan Reşat Atalar Sorumlu Yazı işleri Müdürü Kasım Coşkun Editör Sezai Saraç Haberler Hamdi Çakır Görsel Yönetmen Abdulkadir Kılıç Tasarım Giray Arslan Ömer Aydın Fotoğraf Editörleri Gökmen Kanberoğlu Türkay Polat Katkıda Bulunanlar Reşat Atalar Melih Uslu Fatih Çeçen Nusret Sönmez Şehir ve Çocuk Çizer Grubu Didem Denizer M. Ahmet Demir Fatma Zehra Tamer Tirgil İletişim Abdurrahmangazi Mah. Belediye Cad. No:4 Sultanbeyli/İstanbul www.sultanbeyli.bel.tr belediye@sultanbeyli.bel.tr Sultanbeyli Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır.

ŞEHİR VE İNSAN 54. sayı kapak konusu zulüm, adın batsın

D

ünyanın bir çok ülkesinde Müslümanlar zulüm gördüler. Bu ay ölüm yıldönümünde andığımız Aliya İzzetbegoviç’in önderliğinde Avrupa’nın göbeğinde direnen Bosna belki bunların en dikkat çekenlerinden bir tanesiydi. Büyük acılardan sonra, yaşanan soykırımdan sonra bugün çok şükür barış içinde yaşıyor Bosna. Bugün ise Filistin, Suriye, Mısır, Arakan, Sudan ve Doğu Türkistan zulmün acıları arasında yaşam savaşı veriyorlar. Dünya bunların birçoğunda yaşanan zulümleri gözardı ediyor. Bir tek Türkiyemizin sesi çıkıyor. Sultanbeyli’de de duyarlı vatandaşlarımız zaman zaman bu zulümler için protestolar düzenlediler. Sultanbeyli Belediyesi olarak biz de üzerimize düşen desteği vermeye çalıştık. Son olarak geçtiğimiz ay 40 şairle birlikte Mısır Direniş Şiirleri Akşamı düzenledik ve bunu kitaplaştırdık. Dergimizde de bu ülkelerde yaşanan insanlık dramlarını toplu olarak sizlerle paylaşarak bir kez daha konuyu gündeme taşımayı kendimize görev edindik. Biz ilçemizde sokak sokak iftar programlarında buluşurken dualarımızı bu kardeş ülkelerden esirgemedik. Onların acılarını içimizde hissederek oruçlarımızı açtık. Dileriz ki tüm bu coğrafyalarda yaşanan bu olaylar

bir an önce son bulsun ve insan hakkı, adalet ve merhamet mekanizmaları bu ülkelerdeki kardeşlerimiz için de gündeme gelsin. Geçtiğimiz ay genç nesillerimizi madde bağımlılığından korumak için düzenlenen etkinliklere omuz vermek istedik. İstanbul Valiliği, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, İlçe Emniyet Müdürlüğü, Sultanbeyli Belediyesi ve İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün ortaklığı ile Hedef Sensin Projesi kapsamında Sultanbeyli Kültür Merkezi’nde yaklaşık 4 bin gencimize tiyatro gösterimleriyle madde bağımlılığının zararları anlatıldı. Gençlerimizin bizim geleceğimiz olduğunun bilincindeyiz. Bu bilinçle ilçemizde eğitim faaliyetlerini hem okul kapsamında hem de sosyal alanda önemsiyoruz. Bu nedenle yeni okullar, gençlik merkezleri ve kültür merkezleri açarak onların enerjilerini doğru şekilde kullanması adına elimizden geleni yapıyoruz. Aile bağlarının ve manevi duyguların güçlü olduğu bir ilçede yaşıyoruz. Bu duyguların verdiği güçle gençlerimiz başka bölgelere göre madde kullanımında biraz daha korunaklı bir ortamda büyüyorlar. Dileriz ki Allah hiç kimsenin çocuğuna böyle bir üzüntü göstermesin.

» ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 1


BU SAYIDA NELER VAR?

DÜNYA TURU

6

SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

8

İSTANBUL’UN KIRLARI

ZULÜM ADIN BATSIN

12

18

Müslüman ülkelerde yaşanan zulüm vicdanları sızlatıyor. Dünyanın seyirci kaldığı bu zulümlere Türkiye kamuoyu duyarlılığını hiç kaybetmedi ve her fırsatta tüm dünyanın vicdanına seslendi. Camilere bombalar atılıyor, annelerin koklamaya doyamadığı çocuklar katlediliyor. Filistin’de, Mısır’da, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve Sudan’da yaşanan zulmü sizler için bir dosya haline getirdik.

4 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

ZULÜM COĞRAFYASI DOĞU TÜRKİSTAN ARAKAN SUDAN FİLİSTİN MISIR SURİYE

20 24 28 32 36 40


KAYALAR ORTASINDA BİR HAZİNE: AMASYA

44

EN SAĞLIKLI 10 BESİN

50

BOSNA SİZE EMANET

54

ÖNCE SAĞLIK DEDİK

»58

ŞİMDİ OKUMA ZAMANI

62

KÜLTÜR SANAT

64

İSKENDER PALA BULUŞMALARI 66

ŞEHİR VE ÇOCUK

71 ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 5


DÜNYA TURU

EMEKLILER DE ARTIK ÜNIVERSITELI OLABILECEK

TÜRKIYE NÜFUSU 100 MILYONA ULAŞAMAYACAK

oğaziçi Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ile birlikte emeklilere üniversite düzeyinde eğitim verecek “İkinci Bahar” programını başlatıyor. Tarih, arkeoloji, politika, sanat ve insanbilimleri alanlarındaki programları bitirenler hem Boğaziçi hem Harvard’dan sertifika alacak. Tarih, arkeoloji, politika, sanat ve insan bilimleri alanındaki dersleri Boğaziçi Üniversitesi akademik kadrosu verecek. Kuruluşunun 150’nci yılını kutlayan Boğaziçi Üniversitesi, Harvard Üniversitesi’nin katkıları ile öğrenmenin yaşı olmadığını kanıtlayacak sıra dışı bu programa katılıp mezun olanlar hem Boğaziçi, hem de Harvard Üniversitesi’nin sertifikasını alacak.

TÜİK

10 santİmetreye kadar konum tespİtİ B

İ

rlandalı bir firma, kapalı alanlarda konumunuzun bulunduğunuz noktadan en fazla 10 santimetre sapmayla gösteren çip geliştirildiğini duyurdu. Yeni teknolojinin kapalı alanlarda ürün takibi ve konum bulma konusunda birçok sanayide kullanılması bekleniyor. DecaWave firması, geliştirdiği ScenSor Wi-Fi çip ile sağlık, fabrika otomasyonu, depolama ve tarım sanayisinde yeni uygulamaların kapısını aralamayı umuyor. ScenSor serisinin ilk modeli olan DW1000 çipinin, kapalı alanlarla lokasyon ve iletişimini yeni bir boyuta taşıması bekleniyor. ScenSor çipi, etiketlenmiş nesnelerin konumunu tespit etmek için alıcılara Wi-Fi sinyaller göndererek çalışıyor. Tek bir batarya ile yıllarca çalışabilen çip, bu özelliğiyle depolarda sürekli kullanıma uygun olduğu gibi, uydu sinyallerinin kullanılamadığı kapalı alanlarda radyo frekansı tanımlamayı (RFID) geliştirmek veya bu sistemin yerini almak için kullanılabilir. Kapalı alanlarda özellikle ürün takibinde mükemmel doğruluk sağlayacak olan çip, birçok sanayide lokasyon ve iletişim alanında yei mobil uygulamaların da önünü açabilir. DecaWave, dünya genelinde ScenSor çipiyle 1800’den fazla şirketin ilgileniyor.

6 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

’in projeksiyonuna göre, doğurganlık hızındaki azalışın devam etmesi durumunda nüfus 100 milyona ulaşamadan 2050 sonrası gerilemeye geçecek. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre 2012 yılı sonunda 75,6 milyon olan Türkiye nüfusunun, bu yılın sonunda 76,5 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan uzun dönem nüfus projeksiyonlarına göre, doğurganlık hızındaki azalışın devam etmesi durumunda nüfusun 2050 yılına kadar artarak 93,5 milyon kişiye ulaşması, daha sonra azalışa geçerek 2075 yılında 89,2 milyon kişiye gerilemesi bekleniyor. YAŞLI NÜFUS ARTIYOR Bebek ölüm hızının gerilemesi ve doğuşta beklenen hayat süresinin uzaması sonucunda yaşlı nüfusun toplam nüfus içerisindeki payı da gün geçtikçe artıyor. Türkiye’de ortalama yaşam süresinin 2013 yıl sonu itibarıyla erkeklerde 74,7, kadınlarda 79,2 olmak üzere ortalama 76,9’a ulaşacağı tahmin ediliyor. Tedbir alınmaması durumunda 2038 yılından itibaren çalışma çağı (15-64 yaş) nüfusunun azalmaya başlayacağı tahmin edildi. Ekonomik ve sosyal dönüşümün bir sonucu olarak doğurganlık hızı azalmaktadır. Gelecekte kadının eğitim, gelir ve istihdam düzeyinde beklenen artışlar sonucunda doğurganlığın daha da azalması bekleniyor. TÜİK uzun dönem nüfus projeksiyonlarına göre, tedbir alınmaması durumunda bu hız 2050 yılına kadar 1,65 seviyelerine kadar gerileyecek.


G

ök bilimciler, derin uzaydaki en esrarengiz keşiflerinden birine imza attı. Ağustos ayında keşfedilen ve o tarihten bu yana iki kez gözlemlenen gök cisminin, çok kuyruklu bir kuyrukluyıldız benzeri nesne olduğu belirtildi. Kuyrukluyıldız çarpışmasının kesin delili Mars kuyrukluyıldız tehdidi altında Hayatın yapı taşlarını içinde saklıyor Hawaii’deki Pan-STARSS 1 teleskobu birkaç ay önce Mars ile Jüpiter arasında bulunan asteroit kuşağında esrarengiz bir gök cismi görüntüledi. P/2013 P5 adı verilen gök cisminin, her yere gaz ve toz parçacıkları püskürten bir bisiklet tekerliği gibi göründüğü ifade edildi.

İlk olarak Ağustos’ta tespit edilen ve daha sonra 10 ile 23 Eylül tarihlerinde görüntülenen altı kuyruklu gök cisminin kuyrukluyıldız ve asteroitlere benzemeyen bir harekete sahip olduğu belirtildi. Gök taşlarının çarpışmasından oluştuğu düşünülen cismin, 200 milyon yıllık olduğu düşünülüyor. The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlanan araştırmada imzası bulunan California Üniversitesi’nden David Jewitt, “P/2013 P5’i bulduğumuzda şaşkına döndük... Daha da tuhafı, cismin kuyruk yapısı toz ve gaz saçtığı 13 günün sonrasında büyük oranda değişmişti. Bir asteroide baktığımızı söylemek çok güç” dedi. ÖRNEK BİR GÖK CİSMİ ÇEKİMİ

«

ALTI KUYRUKLU ESRARENGIZ GÖK CISMI

VIDEO OYUNLARI HOLLYWOOD’U BATIRMAK ÜZERE

GRIP GÖZLERE DE ZARAR VERIYOR!

GTA

V ve COD:Ghosts’un salladığı video oyun dünyası, satışa sunulacak Xbox One ve PlayStation 4 konsollarıyla iyice hareketlenecek. Artan oynanabilirlik ve görüntü kalitesiyle her geçen gün daha fazla ilgi toplayan video oyunları, toplam gelirde Hollywood filmlerine neredeyse 90 milyar dolar fark atmış durumda. GTA V oyuncuları köpekbalıklarına yem olmaktan, yolcu uçağı kaçırmaya kadar her çılgınlığı tadıyor. Hollywood, video oyunlarının tehdidi altında. Ünlü oyuncu ve sanatçılar video oyun dünyasında yer almayı tercih ederken, elde edilen gelir açısından fark kapatılması güç bir noktaya geldi. Küresel gelirler ele alındığında Hollywood yapımlarının 2013’te 10.8 milyar dolar gelir elde etmesini beklerken, video oyunları için aynı miktar tam 100 milyar dolar. Toplam 7 rekor kırarak Guinness Rekorlar Kitabı’na giren GTA V, ilk üç günde 1 milyar dolar elde ederken, oyunun Mart 2014’e kadar 25 milyon satması bekleniyor.

Bahar ve kış aylarında insan sağlığını tehdit eden, risk grubundakiler için ise ölümcül olabilen grip, göz sorunlarını da beraberinde getiriyor. Grip; öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı bazen de ateşle seyreden bir hastalık. Tüm bunlar; bağışıklık sisteminin, gribe yol açan virüslere verdiği bir çeşit cevap. Bu virüsler gözlerde de kızarıklık, sulanma, yanma, batma, göz kapaklarında şişlik, ışığa karşı hassasiyet oluşmasına yol açabiliyor. Soğuk algınlığı bulaşıcı olduğu gibi sebebiyet verdiği göz enfeksiyonu da kolaylıkla çevremizdekilere bulaşabilir. Elleri sık yıkamak, ortak eşya kullanmamak, gözlere temastan kaçınmak bulaşma riskini azaltacaktır. Bu dönemde kontakt lens kullanılmamalıdır. 3 gün süren ve geçmeyen sulanma yanma batma, çapaklanma şikâyetlerinde ise bir göz hekimine başvurulmalıdır. Erken müdahalenin büyük önem taşıdığı bu durumda gözde oluşan enfeksiyonlar antibiyotik veya damla gibi ilaçlarla tedavi edebilir.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 7


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

Sultanbeyli’nin en yaşlı insanı Sultanbeyli’nin en yaşlı insanı Ruhi Gül Çalışkan 106 yaşında. Erzurum İspir doğumlu olan Çalışkan, 1907 yılında dünyaya gelmiş. 5 çocuğu ve 20 torunu olan Çalışkan’ın ciddi bir sağlık sorunu bulunmuyor.

E

rzurum’un İspir ilçesinde 1907 yılında dünyaya gelen Ruhi Gül Çalışkan Sultanbeyli’nin yaşayan en yaşlı insanı olarak kayıtlara geçirildi. Kaymakamlık Nüfus Müdürlüğü personelleri bugün Ruhi Gül Çalışkan’ı Sultanbeyli nüfusuna kaydetti ve Çalışkan artık ilçenin en yaşlı kişisi. Geçtiğimiz günlerde Sultanbeyli’de yaşayan oğlu Abu Çalışkan’ın yanına yerleşen Ruhi Gül 106 yaşında.

Oğlu Abu Çalışkan Ruhi Gül Çalışkan’ı şöyle anlatıyor:

Annemin ciddi bir sağlık sorunu bulunmuyor. Bugüne

kadar sağlıklı kalmasının sırrı yediğine içtiğine çok dikkat etmesidir. Her şeyi çok ölçülü yer. Beslenmesini ne az ne fazla yapar. Bunca yıllık dinçliğini Erzurum’da yediği doğal besinlere borçlu. Hayatını hep Erzurum’da geçirdi. Sadece kısa bir süre İstanbul’a yerleşti sonrasında yeniden Erzurum’a götürdük. Beslenmesini kendisi yapıyor. Terliksiz hiçbir yere çıkmaz. Sağlığına da çok dikkat ediyor.

5 Çocuk, 20 Torun

Biz beş kardeşiz. Annemin yirmi tane torunu var. Kulakları ağır işitiyor. Bazen ara ara unutkanlık oluyor. İlaç almayı istemiyor.

30 bin öğrenciye çevre bilinci aşılanacak Sultanbeyli Belediyesi öğrencilere çevre duyarlılığıyla ilgili eğitimler vermeye başladı. 30 bin öğrenciyi kapsayacak olan eğitimlerde öğrencilere konuyla ilgili kitaplarda dağıtılıyor.

Ç

evreye duyarlı sosyal sorumluluk projelerine büyük önem veren Sultanbeyli Belediyesi, anlamlı bir projeye daha imza atıyor. Bu kapsamda belediye, yaklaşık 30 bin öğrenciye çevre bilinciyle ilgili eğitimler verecek. Her hafta bir okulda gerçekleşecek olan eğitimde geri dönüşüm, ambalaj atıkları, atık piller, sıvı yağ kullanımı ve benzeri konularda dersler veriliyor. Ayrıca bunun yanında öğrencilere atıklarla ilgili bilgiler içeren kitaplarda dağıtılıyor. Öğretmenler Projeden Memnun Fatih İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmenliği görevini yürüten Yaşar Umut Şimşek uygulamanın güzel olduğunu ifade etti. Şimşek, “Bizler de eğitimciler olarak öğrencilerimize bu konuda uyarılarda bulunuyorduk. Belediyenin yapmış olduğu proje çevre bilincine katkı sunuyor. Öğrenciler daha duyarlı ve bilgili hale geliyorlar. Doğanın bize verdikleri sınırsız değil” şeklinde konuştu.

8 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


Tarihin Kapısı Sultanbeyli’ye açıldı Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Yardımcı Doç. Dr. Coşkun Yılmaz’ın Tarihin Kapısı söyleşileri bu sezon da devam ediyor. Tarihin bilinmeyenlerinin masaya yatırıldığı söyleşilerinin bu sezonki ilk konusu “Sultanbeyli Tarihi” oldu.

S

ultanbeyli’de tarih sohbetleri gerçekleştiren Doç. Dr. Erhan Afyoncu ve Yardımcı Doç. Dr. Coşkun Yılmaz, bu ay Sultanbeyli Tarihi’ni dinleyicilerle paylaştı. Sultanbeyli Anafen Okulları’nda gerçekleşen programa öğrencilerin büyük ilgisi vardı. Öğrencilere tarih hakkında bilgiler veren Coşkun Yılmaz, “Dünya tarihinde en büyük dört devletin

mensuplarından biriyiz. Bizim tarihi çok iyi bilmemiz gerekir. Kendi tarihimizi bilmek gibi bir sorumluluğumuz var” dedi. Yılmaz, Osmanlı Devleti hakkında dinleyicilere bilgiler verdi ve Sultanbeyli’nin tarihine değindi. Coşkun Yılmaz’ın ardından konuşan Erhan Afyoncu da sadece mensubu olduğumuz devletin tarihini değil sınırlarımızda yaşayan

devletlerin de tarihlerini bilmemiz gerektiğini ifade etti. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve yükselişi hakkında katılımcılara bilgiler veren Afyoncu, “İstanbul dediğimiz yer Fatih ilçesidir. İstanbul’un en son yapılan kazılar tarihinin, 8 bin yıl geriye dayandığını gösteriyor. İstanbul son derece önemli bir yerleşim yeridir” dedi. Sultanbeyli’nin genç bir ilçe olduğunu kayde-

den Afyoncu, “Sultanbeyli İstanbul’da ilk fethedilen yerlerden biridir” ifadelerini kullandı. Katılımcılara Sultanbeyli’nin tarihi hakkında geniş bilgiler veren Afyoncu, Aydos Kalesi’nin fethini ve yapılışı hakkında da bilgiler vermeyi ihmal etmedi. Yılmaz ve Afyoncu söyleşinin ardından öğrencilerin sorularını cevapladı.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 9


SULTANBEYLİ’DEN KISA KISA

Sultanbeyli’de Mısır Direniş Şiirleri akşamı Sultanbeyli Belediyesi “Daima R4bia 40 Şair 40 Şiir” adlı Mısır Direniş Şiirleri Gecesi’ düzenledi. Kültür ve sanat dünyasının yoğun ilgi gösterdiği gecede, şiirler Mısır halkı ve zulme uğrayanlar için okundu.

K

ültür sanat sezonunu geçtiğimiz günlerde muhteşem bir galayla açan Sultanbeyli Belediyesi, yine çok konuşulacak bir programa imza attı. Belediye Mısır’da gerçekleşen zulmü düzenlediği “Daima R4bia 40 Şair 40 Şiir” adlı Mısır Direniş Şiirleri Gecesi’yle unutmadı. Sultanbeyli Kültür Merkezi’nde düzenlenen programa ilçe kaymakamı İbrahim Özefe, Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, AK Parti İlçe Başkanı Ali Sevinç, il genel ve belediye meclis üyeleri, basın mensupları ve çok sayıda ilçe sakini katıldı.

“Bu Zulüm İçimizi Sızlattı”

Belediye Başkanı Hüseyin Keskin programda yaptığı açılış konuşmasında Mısır’daki zulmün millet olarak içlerini sızlattığını ifade etti. Keskin, “Başta Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere ülkemiz bu zulme sessiz kalmadı ve aktif olarak uluslararası arenada mücadele etti. Darbeye karşı Adeviyye’de başlatılan demokrasi mücadelesinin bir yansıması olarak vicdanın sesi olan

10 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

şairler, Mısır’daki acıyı şiirlerle kalplerimize kazıdılar. Bu akşam da değerli şairlerimizle birlikte onların silahlarından daha büyük bir silah olan şiirle, tüm dünyaya sesimizi duyurmak için bir araya geldik. Bu gece duygularımıza, içimizdeki yangına tercüman olacak olan bu şiirler tanklara, silahlara karşı eline tek bir silah bile almadan insanlık onurunu savunan Mısırlı direnişçilere sözün en berrak halidir” dedi.

“Yürekten Destekliyoruz”

Mısır’da Müslümanların hayatlarını ortaya koyarak halklarının kazanımlarını korumaya çalıştıklarını kaydeden Keskin, “Mısır halkının bu mücadelesinin onurlu bir mücadele olduğunu biliyoruz ve yürekten destekliyoruz. Mısır ile derin tarihsel, kültürel ve inanç birliği olan Türkiyemiz, elinden her ne geliyorsa onunla Müslüman kardeşlerinin direnişine destek vermelidir” şeklinde konuştu. Adeviyye direnişi sırasında Türkiye’nin sokaklara dö-

küldüğünü ifade eden Başkan Keskin, “Rabia işareti zulme karşı aynı duyguları soluduğumuzun bir simgesi oldu. Sadece Mısır için değil, ülkemizin ortak vicdanı Arakan için, Filistin için, Suriye için, Doğu Türkistan için elinden gelen mücadeleyi verdi. Elinden hiçbir şey gelmeyenler kalbiyle buğzetti” dedi. Başkan Keskin’den sonra konuşan ilçe kaymakamı İbrahim Özefe, Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinden örnekler verdi. “Mısır da yaşananlara karşı takınılan tavra şaşırmadık, hayal kırıklığına uğramadık” diyen Özefe, menfaat standardının Mısır da yaşananlara karşı bir ayna olduğunu söyledi. Özefe, Rabia’daki o meydanlardaki gösterilerin, oralardaki direnişin, oynanan demokrasi tiyatrosunun artık görüldüğünün, yalancı baharlara artık kanılmadığının bir göstergesi olduğunu ifade etti. Özefe ayrıca program için Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’e ve emeği geçenlere teşekkür etti. Özefe’nin ardından projenin koordinatörü Cevat Akkanat projenin nasıl ortaya çıktığını dinleyicilere aktardı.

Akkanat konuşmasına Mısır direnişinin sembolü olan Rabia selamını vererek başladı. Çalışmanın 14 Ağustos 2013 tarihinde başladığını ifade eden Akkanat, Sultanbeyli Belediyesi’nin üç dilde (Türkçe- Arapça ve İngilizce) bastırdığı “Daima R4bia Mısır Direnişi İçin Şiirler” adlı eserin nasıl ortaya çıktığını anlattı. Ardından programa katılan şairler ve yazarlar hem düşünceleriyle hem de şiirleriyle Mısır direnişine destek verdi. Program toplu çekilen fotoğrafın ardından son buldu.


Sultanbeyli İstanbulensis’le ışıl ışıl… Sultanbeyli Belediyesinin logosu İstanbulensis, artık ilçenin her yerinde… Belediye, yaptığı çalışmayla Sultanbeyli’nin sokaklarını adeta İstanbulensis ile aydınlatıyor.

İ

stanbulensis Sultanbeyli’nin güzelliğine güzellik katmaya devam ediyor. Belediye yaptığı yeni uygulamayla ilçenin bazı işlek cadde ve sokaklarına İstanbulensis logosunun led çalışmasını yaptı. Fatih Bulvarı, Çiftlik Köprüsü üzeri ve Kent Meydanı’nın da sokak aydınlatmalarına yerleştirilen İstanbulensis’ler, görenleri kendine hayran bıraktı. İlçe halkı yapılan bu çalışmayı Sultanbeyli’nin görüntüsünün güzelleşmesi adına olumlu buluyor.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 11


GEZİ İSTANBUL

MELİH USLU

usmelih@gmail.com

12 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


İSTANBUL’UN KIRLARI Şehrin kalabalığından uzakta doğaya uzanmaya ne dersiniz? Hiç değilse bir hafta sonu... İşte yolu pek de uzatmadan yürüyüşe, pikniğe, deniz kıyısına ya da kır keyfine gitmek için 8 güzel öneri.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 13


GEZİ İSTANBUL

Anadolu Feneri

2

Anadolukavağı’ndan gelirken Poyrazköy sapağını geçtikten sonra Anadolu Feneri karşınıza çıkacak. Burası, Anadolu Yakası’ndaki son yerleşim yeri. Adını, tepedeki tarihi deniz fenerinden almış bir balıkçı köyü. 19. yüzyılda inşa edilen fenerin boyu, 20 metreye ulaşıyor. Küçük bir meydanının çevresinde köyün camisi, çeşmesi ve dükkânlar var. Fenere giden yolun yanından aşağı doğru kıvrılan yol, deniz kıyısına kadar iniyor. Bıraksanız, aracınız yolun ucundaki kayalıkları da aşıp denize kavuşacak gibi. Boylu boyunca uzanan sahil ise martıların çığlıklarını ve dalga seslerini dinleyebileceğiniz sessiz köşelerle dolu. Civardaki salaş lokantalarda köy kahvaltısı da var, mevsim balıklarının en tazesi de... Fiyatlar makul, hava tertemiz. Özel aracınız yoksa, köye Beykoz’dan belediye otobüsleri de çalışıyor. Karadeniz tarafında yer alan Kabakoz Koyu’ndan sonra yine askeri bölge uzanıyor. Köprüden sonra sağa kıvrılan yol, yemyeşil bahçeler ve çiftlik evlerinin arasından kıvrılarak Kaynarca Köyü’ne doğru gidiyor.

Anadolu Kavağı

Anadolu Kavağı

1

İstanbul’un kırları, Beykoz Çayırı’nı geçip, Boğaz’ın sırtlarına tırmanmaya başladıktan kısa bir süre sonra başlıyor. Bir zamanlar kimlik kontrolü yapılan yol üzerindeki askeri nokta çoktan kaldırılmış. Anadolu Kavağı ise Boğaz köylerinin sessiz ve dingin havasını taşımaya devam ediyor. Burası, şehir hatları vapurlarının Anadolu Yakası’nda ulaşabildiği en uzak iskele. Bu eski balıkçı köyü, balık lokantalarının yoğunlaştığı, İstanbulluların özellikle yaz aylarında sığındıkları bir keyif mekânı. Huzurlu ve telaşsız bir sabaha, buradaki sahil kahvelerinden birinde çay içip gazetenizi okuyarak başlayabilirsiniz. Sonra, sokak aralarında yürüyüp ağaçlıklı ve çimenli tepelere çıkmak gelirse içinizden durmayın. Çünkü Yoros Kalesi orada sizi bekliyor. Kalenin sunduğu görkemli manzara benzersiz. 200 metre kadar aşağınızda, balıkçı motorlarının ağlarıyla köpüklenen denizi izlemek de öyle... Ta Varna önlerinden esip gelen rüzgâr yüzünüzü serinletirken, uçurtmalarını kovalayan çocukların mutluluğu tüm yorgunluğunuzu unutturacak.

14 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Anadolu Feneri


Riva Yolu

3

Balıyla ünlü Akbaba köyünü geçip yola devam ederseniz Dereseki Köyü’ne gelirsiniz. Şifalı Karakulak Suyu’nun çıktığı köyde, bir zamanlar meşhur olan baston ustalarına rastlamak artık zor. Yolun devamında önce tek tük evler, sonra kıyısında kır lokantalarının sıralandığı dere boyu birbirini izliyor. Bu mekânlarda otopark sorunu yok. Çocuklar, dere kıyısındaki yeşilliklerde ya da onlar için kurulmuş salıncaklarda sallanıp gönüllerince eğlenirken, anne babalar da açık havada kır yemeğinin tadını çıkarıyor. Daha sonra Ali Bahadır Köyü’nden geçen yol, sağ taraftan Polonezköy’e ayrılıyor. Zaman zaman fundalıklar tarafından gizlenen bu çayırlarda, komşu haraların bakımlı atları geziniyor. Öğümce Köyü’ne sapmayıp doğru devam ederseniz, Karadeniz kıyısındaki Riva’ya ya da resmi adıyla Çayağzı’na ulaşabiliyorsunuz. Köyün girişinde ise tepedeki tarihi kale sizi selamlamayı ihmal etmiyor. Elmas Burnu’ndaki çayırlar piknikçileri, sazlıklarla çevrili tahta iskeleye bağlı sandallar ise gezinti yapmak isteyenleri bekliyor.

Riva Deresi

Rumeli Kavağı

4 Rumeli Kavağı

Rumeli Yakası’nın son vapur iskelesi olan Rumeli Kavağı’na adım atar atmaz, sizi yoğun bir yosun ve deniz kokusu saracak. Sarıyer’in bir mahallesi olan Rumeli Kavağı, balık lokantalarıyla ünlü bir dinlenme alanı. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde Boğaz’ın Karadeniz girişinde önemli bir stratejik mevkii olan bölge, uzun yıllar askeri kontrol alanı olarak kullanılmış. Küçük bir hatırlatma: Her iki kavağın da isimleri, sahildeki dev kavak ağaçlarından değil, kavak denilen deniz, gümrük ve kontrol noktalarından kaynaklanıyormuş. İrili ufaklı restoranlarla çevrelenen Rumeli Kavağı, batı yönünden Zekeriyaköy, kuzeyden ise Garipçe Köyü ve Rumeli Feneri ile kapı komşusu. Balığı dışında, inciri ve yoğurdu da meşhur olan yörede, Mareşal Fevzi Çakmak’ın yanı sıra, Osmanlı isyancılarından Kabakçı Mustafa’nın da bir dönem yaşadığını öğreniyoruz. Yöreyle ilgili ilginç detaylardan biri de şu: Rumelikavağı’nda bulunan 31 Çeşmesi ve 31 Yokuşu gibi isimler, Balkan Savaşı sırasında buraya yerleşen 31. Tümen’den günümüze kalmış.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 15


GEZİ İSTANBUL

Arboretum

6

Birbirini kıskandıran güzellikte renkler, suya yansıyanlar, bol ışıklı bahçeler ve pastel tonlarda yaprak yığınları... Büyükdere-Kemerburgaz yolu üzerinde, son derece düzenli bir gezinti yeri olan Arboretum, en güzel doğa tablolarını anımsatıyor. Arboretum’a girmeden önce ne olduğunu açıklayalım: Kısaca, her biri etiketlenmiş ağaç, çalı ve odunsu bitkilerin bir arada yetiştirilip sergilendiği yerler. Başka bir deyişle, bir nevi canlı ağaç ve bitki müzesi. Geniş bir alana yayılan yeşil alanda, irili ufaklı yamaçlar, vadiler, fidanlık ve göletler arasında gezinebilir, bu esnada birçok ağaç ve bitki türünü inceleyebilirsiniz. Arboretum’un sınırları içerisinde, Sultan İkinci Mahmud zamanında yapımına başlanıp 1818 yılında tamamlanan Kirazlı Bend de yer alıyor. Buradaki gezintinizde, hangi ağaç ve bitkilerin hangi şartlarda yetiştirilebileceğini öğrenebilirsiniz. Ayrıca İstanbul’da kolayca rastlayamayacağınız bazı nadide ağaçları; örneğin Japon şemsiye çamını, Çin su ladinini, Kaliforniya su sedirini, Amerikan sığlasını ve Doğu Karadeniz meşesini görebilirsiniz.

Belgrad Ormanı

Belgrad Ormanı

5

Maslak’tan Sarıyer’e inen bulvardan ya da Büyükdere’den ulaşılabilen Belgrad Ormanı, piknik alanları, serin ağaç altları, su bentleri ve yürüyüş parkurlarıyla şehir yorgunlarının rağbet ettiği yerlerden. Istranca Dağları’nın güneydoğu yönünde alçalarak İstanbul Boğazı’nda sonuçlanan dalgalı bir düzlük üzerinde yer alan ormanın en yüksek noktası, 230 metre. En alçak noktası 40 metre olan doğal alanın doğu sınırı Boğaz’dan yaklaşık beş kilometre içeride bulunuyor. Bizans döneminden beri şehre su sağlamak için yararlanılan orman, çok eski dönemlere tarihleniyor. Orman adını, Kanuni Sultan Süleyman zamanında burada kurulan Belgrad Köyü’nden almış. Köy, uzun yıllar şehrin değerli sayfiye mıntıkaları arasında yer almış. Özellikle yaz sıcakları bastırdığında Beyoğlu çevresindeki elçiliklere bağlı yabancılar bu bol ağaçlı ve sulak köye rağbet etmiş. Ormanın çoğunluğunu meşe ağaçları oluşturuyor. Bunu sırasıyla kayın, gürgen ve kestane ağaçları izliyor. Bölge kuş türleri açısından da zengin bir çeşitlilik gösteriyor.

16 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Sarıyer Arboretum’u


Büyükada

7

Adaların İstanbul’a en uzak ama en büyük olanı. Çam ormanları, zarif mimarisi, tarihi mabetleri, kır lokantaları ve renkli çarşısıyla Adalar arasında bir başka keyif vereni. İskele çıkışında küçük dükkânları ve dondurmacıları geçince, saat kulesinin bulunduğu meydanda bir süre duraklar insan. Adada tercihinize göre faytonla, bisikletle ya da yürüyerek doğanın içinde güzel bir gün geçirebilirsiniz. Bol ağaçlı büyük bahçeler içindeki evlerin ve apartmanların kıyısından geçerek Dil Burnu’na uzanmaksa hemen her zaman çok keyifli. Adını denize bir dil gibi uzanan görünümünden alan bu çamlık alan, piknik ve dinlenme alanı olarak düzenlenmiş. Dil Burnu’ndan sonra iyice sıklaşan ormanları arasında kıvrılan asfalt yol, sizi Aya Yorgi Tepesi’ne kadar çıkaracak. Burada 360 derece panoramik Marmara Denizi manzaralı kır kahvesinde günbatımı keyfini yaşadıktan sonra, iskeleye dönüşü faytonla yapmaya ne dersiniz? Sedef Adası’nın eşsiz manzarası eşliğinde, tarihi köşklerin önünden geçerek iskeleye ulaşabilirsiniz.

Heybeliada

Heybeliada

8 Büyükada

Mehtaplı geceleri şarkılara konu olan Heybeliada, ismini heybeyi andıran görünümünden almış. Vapurunuz adaya yanaşırken, Bahriye Okulu gözünüze çarpacak. Adanın sakin sokaklarının sessizliğini bozan belki de tek şey, tatlı fayton tıkırtıları. Osmanlı döneminde İstanbul’un nüfuzlu ailelerinin yaşadığı Refah Şehitleri Caddesi üzerindeki köşkler, bahçelerinin güzelliği ile dikkat çekiyor. Bir zamanlar yazar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bisikletiyle gezindiği caddenin devamı, adanın en güzel sahillerinden birine çıkıyor. Gözde bir piknik alanı olan Değirmen Burnu, 98 metre yüksekliğindeki Ümit Tepesi’nin eteğinde yer alıyor. Burnun tam karşısında Kaşıkadası, hemen arkasında ise Heybeliada Su Sporları Kulübü bulunuyor. Günbatımlarının en güzel izlenebileceği yerlerin başında gelen yarımadanın ucunda, bir de yel değirmeni var. Adanın arka yüzünün beğenilen gezi alanı ise Çamlık koyu. Adanın en geniş plajına ev sahipliği yapan koyun kıyısındaki ormanlık tepe üzerinde, 1924 yılında hizmete giren Türkiye’nin ilk sanatoryumu bulunuyor. Özetle Heybeliada, İstanbul’un bütün kırları gibi sizi bekliyor. Haydi öyleyse, yola çıkıyoruz...

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 17


KAPAK ZULÜM HARİTASI

SEZAİ SARAÇ

18 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


Zulüm ADIN BATSIN Müslüman ülkelerde yaşanan zulüm vicdanları sızlatıyor. Dünyanın seyirci kaldığı bu zulümlere Türkiye kamuoyu duyarlılığını hiç kaybetmedi ve her fırsatta tüm dünyanın vicdanına seslendi. Daha önce Bosna’da olduğu gibi özgürlüğün, demokrasinin ve insan haklarının savunucusu olan Batılı ülkeler her gün dökülen kanı görmezden gelmeye devam ediyorlar. Camilere bombalar atılıyor, annelerin koklamaya doyamadığı çocuklar katlediliyor. Filistin’de, Mısır’da, Suriye’de, Arakan’da, Doğu Türkistan’da ve Sudan’da yaşanan zulmü sizler için bir dosya haline getirdik.

» ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 19


KAPAK ZULÜM HARİTASI

ÇİN İŞKENCESİ Çinliler Doğu Türkistan’a Sincan (Xinjiang) yani kazanılmış topraklar adını verdiler. Ondan sonra Uygurlar topraklardan çıkarma, dini yasaklama, nüfusu azaltma, asilimilasyon ve insan haklarını kısıtlama gibi birçok zulme planlı olarak maruz kaldılar. Doğu Türkistan ağırlığını Müslüman Uygur Türklerinin oluşturduğu 40 milyon nüfusa sahip. Bölgenin coğrafi büyüklüğü İran kadar... Çinliler 1949 yılında bağımsız bir ülke olan Doğu Türkistan’ı özgürlük ve yardım adına ilhak etti. Ondan sonra Uygurlar için her şey kötüye gitmeye başladı. Dünya, Doğu Türkistan’ı 2009 yılında Urumçi ve Hotan’da meydana gelen kanlı olaylarla tanıdı. Burada resmi kaynaklara göre 197 kişi öldü ve 828 kişi yaralandı. Barışçıl gösteri yapan Uygur topluluğu üzerine makineli tüfeklerle ateş açıldı. Bu olaylardan sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamada “Adeta soykırım yaşanıyor” demişti. Resmi olmayan rakamlara göre 5 Temmuz 2009 yılında Urumçi’de yaşanan olaylarda binlerce Müslüman katledildi. Sonrasında ise 40 müslüman genç idam edildi. Korku ve sertlik politikası dini vecibelerin yasaklanması, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması, pasaportların görmezden gelinmesi ve bireylerin ayrılıkçılık şüphesi nedeniyle göz altına alınmaları artık Çin’in rutin uygulamaları haline geldi. Buna karşın Uygurlar asla barışçıl duruşlarından vazgeçmediler. Silahlı eylemlere girişmediler.

20 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Göçlerle Çin nüfusunu artırıyorlar Çin’de ekonomik olarak refah seviyesi hızla yükseliyor. Ancak Uygurlar için hayat daha zor. Son 20-30 yıldır özellikle teknik anlamda eğitim seviyesi yüksek Çinliler sistematik olarak bölgeye yerleştiriyor ve bölgedeki Çin nüfusu sürekli olarak artıyor. Bu artış sırasında Uygurların en iyi işlere girme şansları ellerinden alındı. En iyi işleri Çinliler alırken Türk nüfus en ağır işlerde karın tokluğuna çalıştırılıyor. Üretim ve inşaat ordusu, güvenlik birlikleri gibi değişik isimler altında akın akın bölgeye getirilen Çinliler ülkenin en verimli bölgelerine yerleştiriliyor. Yerel halk da kurak bölgelere göçe zorlanıyor. Kaynaklara göre nüfus artışıyla asimilasyonu tamamlamak üzere milyonlarca Çinli bölgeye yerleştirildi. 1949 öncesinde Doğu Türkistan’da sadece 300 bin Çinli ikamet ediyordu. Çin istatistiklerine göre şu anda bu rakam 7 milyonun üzerinde. Doğu Türkistan’ın işgal edildiği 1949 yılında yüzde 5 olan Çinli nüfus oranı 1996 yılı itibariyle yüzde 40’lara ulaşmış durumda. Büyük şehirlerde bu oran yüzde 80’leri geçti. Her sene bölgeye 250 bine yakın Çinli yerleştiriliyor ve Çin’de uygu-


«

KADINLAR KÜRTAJA ZORLANIYOR

1984 yılında Kızıl Çin’ de yürürlüğe giren mevcut Kürtaj yasası, daha ağır yaptırımlar ile 1988 yılında Doğu Türkistan’da uygulanmaya başlandı.İlgili birimler tarafından, ikinci çocuğa hamile olan kadınların tesbiti halinde, hamilelik safhası son aylarında bile olsa Uygur kadınları kürtaja zorlanıyor.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 21


KAPAK ZULÜM HARİTASI

1949 öncesinde Doğu Türkistan’da sadece 300 bin Çinli ikamet ediyordu. Çin istatistiklerine göre şu anda bu rakam 7 milyonun üzerinde. lanan tek çocuk politikasının aksine buradaki Çinliler çok daha fazla çocuk sahibi olabiliyorlar. Uygurlar ise tek çocuk politikasının mağduru oluyor. Bu politikaların temel amacı bölgeyi Çinleştirmek... Bu bağlamda, Çin hükümetinin 2003 yılından beri uygulamakta olduğu “işgücü fazlasını başka memleketlere yönlendirme” projesi ile Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar, özellikle genç kızlar, zoraki olarak vatanlarından koparılıp Çin’in iç eyaletlerine çalışmaya gönderiliyor. Haziran ayında oyuncak fabrikasında saldırıya uğrayan Uygurlar da bu proje kapsamında, zoraki olarak Guangdong’a sürülmüştü. Eğitim bahanesiyle Çin’e götürülen çocukların da benzer bir durumu var.

Tutuklamalar ve işkenceler

Uluslararası Af Örgütü raporlarına göre sadece 1997 yılında Doğu Türkistan’da 100 binden fazla Uygur tutuklandı. 1998’in Ocak ve Haziran ayları arasında da yüzlerce Uygur ayrılıkçı aktivite şüphesiyle gözaltına alındı. 2001 yılının eylül ayından beri

22 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Çin yetkilileri 3 binden fazla Uyguru tutukladılar. Sadece 2005 yılında bölgede 18 Uygur Türkü ayrılıkçı, radikal dinci ve terörist suçlamasıyla tutuklandı. Elbette bunlar sadece resmiyete yansıyan rakamlar. Resmi olmayan raporlara göre; 2009 yılında 5-6 Haziran olaylarında 5 binden fazla Türk tutuklandı. Tutukluluk süreleri boyunca Uygurlar işkenceye maruz bırakılıyor ve bu yaygın bir biçimde uygulanıyor. Çinli yetkililerin elektrik şoklu cop, kırbaç, kukuleta, iğne ve sıcak yağ ile tutuklulara işkence yaptığı belirtiliyor. Sakatlama, susuz bırakma ve uykusuz bırakma ise ayrıca değerlendiriliyor. Kaynaklar 2000 yılından beri 190 Uygurun işkenceler sırasında hapishanelerde öldüğünü belirtiyor. Doğu Türkistan’da idam cezası da sistemli bir şekilde uygulanıyor ve verilen idam cezaları Çin’in diğer bölgelerinin çok çok üzerinde. CNN raporuna göre sadece 1997 yılında 1000 Uygur idam edildi. 2001 sonrasında 200’den fazla Uygur politik nedenlerle idama mahkum edildi ve bu uygulamalar hala devam ediyor.

Çinlileştirme politikası

Sistematik olarak bölgede Türkçe konuşulmasının azaltılması ve Çince’nin konuşulması politikası güdülüyor. Önceleri Uygurların sözlüğünde Çince kelime bulunmuyordu. Son politikalardan sonra Çince sözcükler hızla artıyor ve binlerce Türkçe kelime sosyalist yapıya uygun olmadıkları gerekçesiyle sözlükten çıkarıldı. Uygur dilinde öğretim yapan okullar kapatıldı. Genç Uygurlar Çince öğrenmesi için Çin’e götürülüyor. Doğu Türkistan’da yüzbinlerce Türkçe dilinde yazılmış kitap bu politikalar sonucunda yakıldı.

Nükleer denemeler

Çin’in “nükleer merkezi” ve “atom deneme alanı’’ Doğu Türkistan’ın Lobnor bölgesinde bulunuyor.1964’den bu yana 11’i yer altı olmak üzere toplam 44 nükleer deneme, yapıldı. Hiçbir koruyucu tedbir almaksızın yapılan bu denemeler sonucunda resmi kayıtlara göre 210 bin insan hayatını kaybetti.


«

BURADA CAMİYE GİRMEK YASAKTIR

Doğu Türkistan’da Türklerin dini vecibelerini yerine getirmeleri sürekli olarak engelleniyor. Çin’de 18 yaşından küçüklere dini eğitim gerek evde gerekse okulda kanunen yasak. Bu nedenle Doğu Türkistan’ın genç nüfusu kendi dinini öğrenemiyor. İslam ülkelerinin baskısı neticesinde bazı din okulları açıldı ancak buralarda ateist öğretmenler tarafından din dersi veriliyor. 2005 yılında yayınlanan Human Rights Watch Raporu “Terörizme karşı dünya çapındaki kampanyalar, Çin’e daha önceki politikalarından çok daha sert politikalar uygulaması için bahane veriyor. Diğer Çinlilerin din özgürlüğü giderek genişliyor ama Uygurlar için, Tibetliler’de de olduğu gibi, din bir kontrol aracı olarak kullanılıyor” diyor. Çin yetkilileri ayrıca Uygurların camiye girmelerini her fırsatta engelliyor. Şu anda Doğu Türkistan’da bulunan cami sayısı yeterli değil. Doğu Türkistan’da 1949 yılı öncesinden bile çok daha az cami bulunuyor. Yeni camilerin yapılması ise yasaklandı. Tüm dini öğretim araçları engellendi. Hafız, Kur’an ve İslami yayın bulmakta zorluk çekiliyor. Evlerde bu tür yayın bulunduranlar tutuklanıyor. Kur’an okunan evlere baskınlar düzenleniyor.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 23


KAPAK ZULÜM HARİTASI

ARAKAN’DA MÜSLÜMAN KÖYLERİ BOŞALTIlıYOR Kala 75 yaşında. Arakan’da yaşanan acının canlı şahitlerinden biri. Geriye tek bir dileği kalmış: “Bizi bütün acılarımızdan kurtaracak olan ölümü bekliyoruz.” 2012 yılının Ekim ayında yaşanan ve en az 70 Rohingya Müslümanının katledildiği olayda 25 yaşındaki bir tanığın yaptığı açıklama olayların nasıl geliştiğini net olarak gösteriyor. Müslümanlara saldırılacağı alarmıyla polis ve asker küçük çapta bir ekiple harekete geçti. Müslümanlara onları koruyacakları sözünü verdiler ve ellerindeki sopaları da aldılar. Öldürülenler arasında 28 çocuk da vardı ve bunların 13’ü beş yaşının altındaydı. “Önce bize askerler herhangi bir şey yapmayın, biz sizi koruyacağız dediler” diyor tanık. “Fakat daha sonra sözlerinde durmadılar. Arakanlılar bizi kolaylıkla dövdüler ve öldürdüler. Güvenlik bizi onlardan korumadı” Saldırıların başlangıcı 1938 yılına kadar gidiyor. O tarihte 500 binden fazla Müslüman bölgeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Yine 1942 yılında büyük bir katliam yaşanmıştı. Yaklaşık 150 bin kişi katledildi. Bundan beş yıl sonra yine başka bir katliamla Rohingya Müslümanları yine acılara maruz kaldılar. Güncel olaylar ise 2012 haziranında baş gösterdi. 1978’de Kral Dragon operasyonu Müslümanlar gözdağı vererek bölgeden çıkarmayı ve bölgeyi bir Budistleştirmeyi hedeflemişti. Bu dönemde köyler basıldı, insanlar öldürüldü ve Müslüman kadınlara tecavüz edildi. Birkaç içinde yaklaşık 300 bin mülteci

24 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Bangladeş’te kamplarda yaşamaya başladı. Örnek köyler yaratılacağı bahanesiyle boşaltılan köylere de Arakan Budistleri yerleştirildi. Ardından Arakan eyaletinin ismi Rakhine, başkent Akyab’ın ismi de Sitve olarak değiştirildi. Katliamlar, hukuksuz tutuklamalar, işkenceler ve vatandaşlıktan çıkarmalar o tarihten bu yana Arakanlı Müslümanların kaderi oldu.

Yasaklar

Şu anda hangi sebeple olursa olsun Müslümanların Akyab ve Rangoon’a girişleri yasak. Yine Müslümanların önüne çıkarılan prosedürler onların evlenmelerini neredeyse imkansız hale getiriyor. Çiftlerden çok yüksek miktarda vergi alınıyor. Mültecilik artık Arakanlı Müslümanların hayat tarzı haline gelmiş durumda. Resmi ya da gayriresmi olarak Pakistan’da 200 bin, Suudi Arabistan’da 500 bin ve Malezya’da 10 bin Arakanlı Müslüman mülteci kamplarında ülkelerinden ve evlerinden uzakta yaşam mücadelesi veriyor. İHH’ın geçen sene bölgede yaptığı incelemelere göre Roghinyalı Müslümanlar her alanda zulüm görüyorlar: • Arakan’da her gün Müslümanlar katledilmeye devam ediyor.


Pakistan’da 200 bin, Suudi Arabistan’da 500 bin ve Malezya’da 10 bin Arakanlı Müslüman mülteci kamplarında ülkelerinden ve evlerinden uzakta yaşam mücadelesi veriyor.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 25


KAPAK ZULÜM HARİTASI

• Hapsedilmiş ve işkence gören çok sayıda Müslüman var ancak kimlik ve sayılarına ulaşılamıyor. • Kadınlara tecavüz ediliyor. • Devamlı olarak uygulanan seyahat ve sokağa çıkma yasağı hayatı felç etmiş durumda. • Camiler, mescitler, evler, köyler yakılıp yok ediliyor. • Devletten izinsiz mescit ve medrese tamiri yapılamıyor. İzinsiz tadilat durumunda hapis cezaları uygulanıyor. • Tüm aile bireylerinin yer aldığı bir fotoğraf her yıl hükümete teslim ediliyor. • Müslümanların seyahat özgürlüğü yok. Bir köyden başka bir köye gidebilmek için vergi verip izin almak durumundalar. • Müslümanların beton ev yapmaları yasak. • Bir müslüman bir iş yeri kurmak için Budist bir ortak bulmak zorunda. Budistler, bu ortaklıkta sermaye koymadan işin yarısına sahip oluyor. • Müslümanlar hayvanları için her yıl devlete vergi ödüyor. • Müslümanların evlenmeleri izne tabi ve çok yüksek vergi ödemeleri gerekiyor. • Devlet dairelerinde çalışmaları yasak. • En fazla liseye kadar okuyabiliyorlar. • Sabit telefon ya da cep telefonuna sahip olamıyorlar. • Motorlu taşıt sahibi olmaları yasak. • Müslümanlara bir suç isnat edildiğinde kendilerine savunma hakkı verilmiyor. • Ücretsiz olarak devlet ya da Budistlerin işlerinde çalıştırılıyorlar. • Müslümanların vatandaşlık hakları yok ve pasaport verilmiyor.

MÜLTECİLER BOĞULARAK ÖLDÜ.

26 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

«


2012 Haziranı Kara Gün 3 Haziran 2012’de seyahat eden 10 Müslümanın Budistlerce katledilmesi ülkede olayların tekrar zirveye çıkmasına neden oldu. Bu saldırıyı protesto etmek için camide toplanan yüzlerce Müslümanın bu eylemi devlete başkaldırı olarak görüldü ve çıkan çatışmada çok sayıda Müslüman şehit edildi. Ardından 300 Müslüman köyü ateşe verilip cami ve medreseler yıkıldı. Sadece bu dizi olaylar sırasında 1000 Müslüman katledildi. Müslümanlar köylerinden sürülerek ormanda yaşamak zorunda bırakıldı. Bu zulümden kaçmak

için ilkel teknelerle yola çıkan çok sayıda Müslüman Bangladeş’e sığınmayı denedi. Ancak Bangladeş’in yoksullukla mücadele dolayısıyla mültecileri kabul edememesi nedeniyle yüzlercesi boğularak öldü. Rakhine gruplarının bu dönemde köy köy dolaşıp Rohingya Müslümanlarını evlerinde diri diri yakarak cesetleri kamyonlarla götürdükleri belirtiliyor.Her Arakan Müslümanı, her an öldürülme, sınır dışı edilme, işkence görme, evlerinin basılması olayları ile endişe içinde yaşıyor.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 27


KAPAK ZULÜM HARİTASI

Darfur’da petrolden çok kan akıyor Ayrımcılık, şiddet ve katliam: Darfur’u tanımlamak için bu sözcükler yeterli. Darfur’da herkesin elinde kan var. Ya katlettiği başkasının kanı ya da yasını tuttuğu merhum sevdiklerinin kanı. Hepsinden önce kardeş Müslüman kanı… Sudan yüzölçümü olarak Afrika’nın en büyük ülkesi. Ülke tarihi boyunca istilalara uğradı. 1956 yılında ülke bağımsızlığını kazandıktan sonra da iç savaşlar, katliamlar ve askeri darbeler ülkenin kaderi oldu. Dünyanın petrol ihracatçıları arasında yer alan, Nil nehrinin geçtiği bölgelerde verimli topraklara sahip olan Sudan halkı ironik bir şekilde bugün açlık, barınaksızlık, güvensizlik ve zulüm dışında bir yaşam biçimini neredeyse hiç tanımadı. Ülke uzun bir süre iç savaşın acılarını çektikten sonra özellikle 2003 yılından sonra bir türlü sağlanamayan güvenlik nedeniyle Darfur’da yaşanan insanlık dramlarıyla anılır hale geldi. Darfur’un 7 milyon nüfusu Afrika’nın en yoksul kesimi arasında yer alıyor. Sudan’da darbeyle iş başına gelen Ömer El Beşir, 2009 yılında Savaş Suçları Mahkemesi tarafından bölgedeki felaketin bir numaralı suçlusu olarak kabul edildi. Beşir iktidarda bulunduğu 15 yıl boyunca Afrikalı Müslümanlar ile şiddetli çatışmaların önüne geçip akan kanı durduramadı.

Afrikalı ve Arap Müslümanlar

İHH Yönetim Kurulu Üyesi Osman Atalay yazdığı makalesinde Darfur’daki

28 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

durumu şöyle değerlendiriyor: “Burada Darfurlu Afrikalı ırkına mensup Müslüman kardeşlerimiz ile Sudanlı Arap Müslüman kardeşlerimizin kavgası var. Bu bir gerçek. İkinci gerçek ise, Batılı kaynaklara göre 300 bin çocuk, kadın, genç, ihtiyarın Sudanlı yetkililer ve onların desteklediği Cancavid milisleri tarafından öldürüldüğüdür. Sudan hükümeti ve Beşir’e göre ise bu ölen insanların sayısı 10 bin kadar. Fakat Ömer El Beşir, Darfur sorununa Batılıların karışmasını istemediği gibi Müslümanların da karışmasını istemiyor… Ömer El Beşir, Darfur’un kapılarını hiç değilse Müslümanlara açmalı. Çözme inancı ile bu sorunu masaya yatırmalı. Türkiye’den sivil toplum kuruluşları, özellikle Mazlum-Der gibi kurumlar, ayrıca TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Sudan dostluk grupları vekilleri bölgeye giderek Darfurlu Müslümanların sorunlarını dinlemeli. Batının Darfur sorununa bakışını beğenmiyoruz, ama İslâm dünyasının bir vicdan merkezi oluşturması gerekiyor.”

Türkiye yardım için devrede

Türkiye’den Başbakanlık AFAD, İHH ve Kimse Yok mu Derneği bölgeye şimdiye kadar çok sayıda yardımda bu-


«

Sudanlı bİr yetİme sahİp çıkmanın bedelİ: 250 $

2011 yılında Sudan’ın Darfur bölgesindeki 7000 yetim için kampanya başlatan Kimse Yok Mu Derneği, Darfurlu çocuklara sahip çıktı. Bir yıl içerisinde beş halvede bulunan toplam 1773 çocuğun sahiplenilmesinin hedeflendiği kampanyada bir yetime sahip çıkmanın yıllık bedeli 250 dolardı.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 29


KAPAK ZULÜM HARİTASI

lundu. Ancak akan kan devam ettikçe yardımlar sadece dibi delik bir bardağı doldurmaya benziyor. Çünkü Somali gibi fakir ülkelerin aksine Darfur’daki asıl sorun yoksulluk değil: düşmanlık ve istikrarsızlık… Türkiye hükümet nezdinde Sudan yönetimi ile ilişkileri koparmayıp çözüm için tüm kapıları elinden geldiğince açık tutmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuyla ilgili bir açıklamasında şunlara değiniyor: “Sudan’la ilgili iki sorun var: Darfur ve Güney Sudan. İki tarafla da ilişkilerimiz var. İki nedenle var. Acaba bir çözüm olur mu? Acaba sorun yaşayanlara yardımımız olur mu? Örneğin Darfur’un tek ilişkisi bizim üzerimizden oldu. Yardımları, sağlık hizmetlerini, Kızılay’ı ulaştırdık… 200 bin kişinin katline biz de tepki verdik. Sudan politikamız Beşir’i ve Beşir’in Darfur tutumunu destekleme politikası değildir. Biz 2005’te Darfur’a gittik ve neler yaptık ona bakın, Güney Sudan’da da öyle. Benim oraya gitmem suç mudur, yanlış mıdır? Hayır. Umut varsa gideriz.”

30 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


DARFUR DRAMI Özellikle 2003 yılından itibaren Darfur’da kriz tırmandı. Darfur’da uzun yıllar boyunca süren kuraklık ve baskının ardından Sudan Özgürlük Hareketi ile Adalet ve Eşitlik Hareketi merkezi hükümete karşı ayaklandılar. Bu grupları genelde siyah Müslüman Afrikalı çiftçiler oluşturuyor. Bu ayaklanmaya karşı Sudan Hükümeti çok acımasız tepkiler verdi. İsyancı hareketi bastırmak için Cancavid

olarak bilinen ve Müslüman siyah Araplardan oluşan yerel milisleri silahlandırdı ve destekledi. Cancavidler köyleri yerle bir etti, gıda ve su kaynaklarını yok etti. Yüzbinlerce Darfurlu sistematik bir şekilde öldürüldü ya da işkence ve tecavüze maruz kaldı. Darfurlu sivillere yönelik saldırılarda doğrudan şiddet, hastalık ve açlık nedeniyle yaklaşık 400 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Sudan’da 200 bin kişinin katledildiği ve 3 milyon kişinin evsiz kaldığı büyük bir buhran yaşandı. Halen sorunlar çözülmüş değil.

Toplamda 2,3 milyon Darfurlu evlerinden kaçtı ve Darfur’un güvenli bölgelerindeki kamplarda zorluk içinde yaşıyorlar. Yaklaşık 200 bin Darfurlu ise Çad’da mülteci kampında bulunuyor. 1 milyon civarında Darfurlu da cinayet işkence ve şiddet tehdidi altında köylerinde yaşamaya devam ediyor. Tehlike altında olanların büyük çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşuyor.

«

SUDAN ÖZGÜRLÜK HAREKETI ILE ADALET VE EŞITLIK HAREKETI MERKEZI HÜKÜMETE KARŞI AYAKLANDILAR.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 31


KAPAK ZULÜM HARİTASI

Fİlİstİn: Bİr mİlletİn mültecİye dönüşme öyküsü Gazze’nin bugün 1.6 milyon olan nüfusunun 1.1 milyonu mülteci kamplarında yaşıyor. 1946’dan beri yaşanan planlı zulüm bugün tüm bir milleti açlıkla karşı karşıya bıraktı. Filistinli bir çocuğun vasiyeti ve ondan alınan bir bölüm herşeyi özetliyor aslında: “Bu diğer adı enkaz olan Filistin’de kaç çocuğun birinci adı şehit oldu biliyor musun; şehit Mahmut, şehit Vaad, şehit Yasin, şehit Raşid, şehit Hanzala, şehit Hanzala, şehit Hanzala...” Zulme karşı direniş Filistinlilerin uyandıkları her günün besmelesi.

66 senede değişen harita

Filistin davasına baktığımız zaman 1917’lerden başlayan ve 1946 sonrasında sabırla uygulamaya konulan sistemli bir işgal hareketi görüyoruz. 1946 haritası ile bugünkü Filistin haritasını karşılaştırdığımızda sadece zulmü, katliamı değil aynı zamanda bir devletin ve bir milletin nasıl planlı bir şekilde kemirilerek yok edildiğine şahit oluyoruz. Balfour Deklarasyonu… İngiliz bakan Arthur Balfour’un, Siyonistlerin lideri Lord Rotshild’e yazdığı resmi bir mektup. 1947 yılından beri Filistin’de ne olduysa bu mektup onun senaryosu. Balfour mektubunda İngiltere’nin Filistin’de bir devlet kurmak isteyen Siyonistleri sonuna kadar destekleyeceğini açıklıyordu. Bu deklarasyonun hemen ardından yüzbinlerce Yahudi bu topraklara göç etti. 1947 yılında BM Genel Kurulu’nda Filistin topraklarının Arap ve

32 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Yahudiler arasında bölünerek Kudüs’e uluslararası statü tanınmasının ardından 1948 yılında Arap köylerinde gerçekleştirdikleri büyük bir etnik temizlik sonrasında ödül olarak İsrail devleti kuruldu. 1964’e kadar süren katliamlar ve sonrasında Filistin Kurtuluş Hareketi’nin kurulması büyük bir mücadele tarihinin başlangıcıydı. Yine de 1967 yılında 6 günlük savaşla Ortadoğu haritası değişti. İsrail toprakları Gazze, Sina yarımadası, Golan tepeleri ve Batı Şeria’yı alarak iki kat büyüdü. 500 bin Filistinli mülteci durumuna düştü. Birleşmiş Milletler İsrail’in işgal ettiği topraklardan çekilmesini istedi ama böyle bir şey olmadı. 1982 yılında İsrail-Lübnan savaşı başladığında tarihin en büyük katliamlarından birinde İsrail Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında binlerce sivil Filistinliyi katletti. 1992 yılında barış süreci başladı ancak bu da sonuç vermedi. Anlaşmayla sürgündeki Arafat Filistin’e döndü. Gazze’nin önemli bir kısmı ve Batı Şeria’da Erila şehri Filistinlilere bırakıldı. Ancak İsrail hiç politikasından hiç vazgeçmedi. 2000 yılında Şaron’un Mescidi Aksa’yı ziyaret etmesi büyük bir öfke seline neden oldu.

Ambargo ve bombardıman

Bugün Filistin toprakları ambargo ve bombardıman altında. Filistinli-


«

SADECE ZULÜM DEĞİL, BİR MİLLET KAYBOLUYOR

1946 haritası ile bugünkü Filistin haritasını karşılaştırdığımızda sadece zulmü, katliamı değil aynı zamanda bir devletin ve bir milletin nasıl planlı bir şekilde kemirilerek yok edildiğine şahit oluyoruz.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 33


KAPAK ZULÜM HARİTASI

ler bu savaşlar sonucunda küçülen sınırlarının içinde öyle bir hale geldiler ki bugün bir metrekareye 5 Filistinli düşüyor. 2007 yılından beri uygulanan bu ambargo en basit tıbbi malzemelere bile erişimi engelliyor. Giriş çıkışlar yasak, keyfi olarak kamu kurumları, evler ve okullara saldırıda bulunuluyor. 2010 yılında yaşanan ve hala hepimizin hafızalarında taze olarak duran

Mavi Marmara olayı da ambargonun ciddiyetine gözler önüne seriyor. İsrail kuvvetlerinin bu yardım gemisini işgal etmesi, yardım için orada bulunanları öldürmesi, yaralaması ve geminin rehin alınması büyük bir uluslararası skandala dönüşmüştü. Daha sonra İsrail hükümeti bu olaylar neticesinde Türkiye’den özür diledi ve saldırılarda ölenlerin ailelerine yardım etmeyi kabul etti.

RAKAMLARLA GAZZE • Gazze’de bugün 25 bin yetim çocuk bulunuyor. • Bölgede sistemli fakirleştirme nedeniyle bugün 15 sene önceki üretimin yarısı bile yapılamıyor. • Gazze’de bir çok insan yiyecek bulma sıkıntısı yaşıyor. • Geçimini balıkçılıkla sağlayan Filistinlilerin kendilerine ait deniz sahasının yüzde 85’ine erişimi engellenmiş durumda. • Ambargo nedeniyle genel bir fakirliğin söz konusu olduğu Gazze’de insani yardımlara zaruri bağımlılık oranı yüzde 80’lere ulaştı. • Gazze’de yaşayanların yüzde 54’ü gıdaya ulaşamazken yüzde 12’si sınırlı oranda ulaşabiliyor. • Gazze’de endüstri anlamındaki işletmelerin yüzde 95’i kapanmış durumda. • Günlük 2 dolardan az bir gelirle hayatlarını sürdürüyorlar. • 2007 yılından bu yana 180 bin memur, 210 işçi ve serbest meslek sahibinin yüzde 80’i işsiz durumda. • Aileler açlık sıkıntısıyla karşı karşıya. • Ambargonun uygulamaya konduğu tarihte mülteciler arasında “aşırı yoksulluk” çekenlerin sayısı 100 bin iken bu rakam bu gün 300 bine ulaştı. • Elektrik kesintileri, temiz su sıkıntısı ve yedek parça ihtiyacı nedeniyle sağlık hizmetleri aksıyor.

34 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

• Sivillerin seyahat özgürlüğüne getirilen yasaklamalar ve acil tıbbi bakımı imkansız hale getiriyor. • İsrail elinde bulundurduğu nükleer silahlarla Hamas’ın elinde bulunan kısa menzilleri roketleri karşılaştırarak tehdit altında olduğunu iddia ediyor ve bu bahaneyle saldırılarda bulunuyor. • Keyfi olarak sivillerin üzerine ateş açılıyor ve adeta talim yapılıyor. • Şu anda Gazze ve Batı Şeria’da 10 binden fazla Filistinli keyfi nedenlere tutuklanmış ve hapsedilmiş durumda. • İsrail topçu birlikleri 2005 yılının Eylül ayında başlattıkları ve dokuz ay süren saldırılarında Gazze’nin kuzey bölgesine 6.000’den fazla top mermisi fırlatarak bölgede yıkıcı bir etki yaratarak plajda piknik yapan çocukların dahi ölümüne yol açtı. • İsrail, sadece 1 sene süren Dökme Kurşun Operasyonu’nda 1400 sivili katletti. Bu rakam ağır yaralı olup daha sonra hayatını kaybedenlerle birlikte 1.500’ü aştı. • Gazze’de 28 Eylül 2000’den Ocak 2011’e kadar Yahudi yerleşimcilerin saldırıları, İsrail’in bombalamaları ve geçiş noktalarında İsrail’in Filistinli hastaların tedavilerini engellemesi sonucu beş bin kişi hayatını kaybetti. • Gazze’nin bugün 1.6 milyon olan nüfusunun 1.1 milyonu mülteci kamplarında yaşıyor.


ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 35


KAPAK ZULÜM HARİTASI

MISIR’DA sabahlar bİr acıyı anımsatır Adeviyye Meydanı, Esma, Rabia… Mısır’da yaşanan insanlık dışı olaylardan bize kalanlar… Hepsi hem bir acıyı hem de insanlık onurunu yansıtıyor. 3 Temmuz 2013. Tanklar, Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Devlet Televizyonu, Tahrir ve Nahda meydanları etrafında konuşlandı. Seçimle iktidara gelen bir hükümetin o gün son günü oldu; darbe başladı. Yani demokrasi kaybetti. Yani halkın seçimi hiçe sayıldı. Yani ister sevin ister sevmeyin bir hükümeti iktidardan uzaklaştırmak için ordu seçimleri bekleyemedi. Beklemek istemedi. Bunlar tepede olan bitenler. Bu darbenin sonucunda yine zarar gören, öldürülen, işkence gören masum kitleler oldu. Bir kere adaletin terazisi şaşınca, bir kere düzen zor kullananların eline geçince olacak olanlar oldu. Rabia işaretiyle eller her havaya kalktığında yürekler yandı. Sabah namazlarında camiler basıldı. Çoluk çocuk, genç, ihtiyar demeden canlara kıyıldı.

Darbeye darbe diyebilmek

Her şey 3 Temmuz’da başladı. Darbe sonrasında General Sisi, seçimle iktidara gelmiş Mürsi’yi görevden aldı. Ardından Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) yöneticileri birer birer göz altına alındı. Bu dönemde Batı endişesini dile getirdi ama darbeye darbe diyemedi. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise seçimle işbaşına gelen bir hükümetin gerekçesi ne olursa olsun meşru olmayan yöntemlerle devrilmesinin kabul edilemez olduğunu dile getirdi.

36 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

5 Temmuz’da Rabiatu’l Adeviyye Meydanı’nda halkın protestosu başladı. Halkın gücüne gitmişti bu darbe. Ondan sonra Adeviyye Meydanı, demokrasinin sembolü oldu. Rabia ise demokrasinin işareti… Meydanda yüzbinlerin katıldığı, bazen ülkesine sahip çıkan milyonların katıldığı protestolar başladı. Sina bölgesinde ise silahlı çatışmalar başlamıştı bile. 8 Temmuz’da Kahire’deki Cumhuriyet Muhafızları Karargâhı önünde Muhammed Mürsi’ye destek veren halkın üzerine sabah namazı sırasında ateş açıldı. 84 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce sivil yaralandı. İskenderiye kentinde Mürsi destekçileri ile karşıtları arasında çıkan çatışmada 9 kişi yaralandı. Taraflı tarafsız herkesin içi sızladı. 16 Temmuz’da Ramses, Giza ve Nahda meydanlarında, Baltacılar adlı gruplar, demokrasi yanlısı göstericilere saldırdı, bunun sonucunda da çok sayıda kişi yaralandı. Ve 27 Temmuz… Güvenlik güçlerinin Rabiatu’l-Adeviyye meydanındaki halka ateş açması sonucu 200 kişi hayatını kaybetti, 4500’den fazla kişi yaralandı. Bunun tek bir adı vardı: Katliam. Bunlar bir ülkede yaşanan acıların kronojisinden ana başlıklar. Mısır için demokrasi yeni bir kavram ve henüz emekleme dönemindeler.


İhvan (Müslüman Kardeşler) liderlerinden Muhammed El Biltaci’nin 17 yaşındaki kızı Esma’nın ölümü herkesin ayrıca canını yaktı. Babasının Esma’ya yazdığı mektup acıların kelimelerle vücut bulmuş haliydi: “Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri

«

ESMA’YA AĞIT

olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana, “Bu gece senin düğün gecen mi” diye sordum. Sen de “Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak” demiştin. Çarşamba günü öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında, senin rüyamda bana ne demek istediğini anlamış oldum.”

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 37


KAPAK ZULÜM HARİTASI

38 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


«

KATLİAMLAR, KAYIPLAR ÖLÜMLER

Darbe sonrasında meşru Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve sekiz kişilik ekibi tutuklu bulunuyor. Uzun süre nerede tutuklu bulunduğu açıklanmadı. Avukatlarına ve arkadaşlarına ulaşamadı. Darbe sonrasında Cumhuriyet Muhafızları Karargahı önü, 6 Ekim Köprüsü, Ramses Meydanı ve Kahire Üniversitesi’nde güvenlik güçleri şiddete başvurdular ve barışçıl gösteriler yapan silahsız sivillere saldırdılar. Saldırılarda 180’e yakın can kaybından bahsediliyor. Olayların başlangıcından itibaren 2500 civarında kişinin de yaralandığı belirtiliyor. Kahire’de Cumhuriyet Muhafızları Alayı Binası önünde gerçekleşen katliam ise insanlık tarihi açısından utanç vericiydi. Sabahın erken saatlerinde sivil grup namaz sırasında özel timlerin saldırısına uğradı. Göz yaşartıcı bombalar ve sonrasında gerçek mermilerle sabah namazı büyük bir katliama alet edildi. Göstericiler polis ve askerler tarafından iki taraftan sıkıştırıldı. Meydanda bulunan çocuklar hayatını kaybetti. Keskin nişancılar öldürme kastıyla hedef gözeterek ateş açtı. Daha sonra cami abluka altında alındı ve camidekilere ateş açılmaya devam edildi. 51 kişi saldırı esnasında, 50 kişi de aldığı yaralardan dolayı hayatını kaybetti. Ölenler içinde 8 kadın ve 5 çocuk vardı. Aynı gün 650 gösterici tutuklandı. Tutuklulara elleri arkadan bağlı olduğu şeklide tüfek dipçikleri ile vuruldu, tekmeler, yumruklar atıldı, yerlerde süründü. Rabiatu’l-Adeviye Meydanı yakınlarına atılan bir cesedin incelenmesi sonucunda işkenceye maruz kaldığı belirlendi.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 39


KAPAK ZULÜM HARİTASI

SURİYE mültecİ rekoru kırıyor Suriye şu anda dünyada Afganistan’dan sonra en çok mülteciye sahip ikinci ülke konumuna yükseldi. Ürdün’ün nüfusu mültecilerin akınından sonra yüzde 8 oranında arttı. 21 ağustosta Şam’da kimyasal silahlarla yapılan saldırıda yaklaşık 1500 insanın öldürüldüğü belirtiliyor. Bunların en az 426’sı çocuk. Bu rakamlar ve kimyasal silah kullanımı bugün Suriye’de iç savaş düzeyine gelen çatışmalarda yaşanan onursuzluğu net olarak gösteriyor. Saldırıdan üç gün sonra Sınırı Olmayan Doktorlar’ın üç hastanede 3600 civarında insanı nörotoksik semptomlar nedeniyle tedavi ettiğini açıkladı. Birleşmiş Milletler de yakın dönemde yaptığı açıklamada Suriye’de kimyasal silah kullanıldığını doğruladı. Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle ülkede her gün ortalama 100’ün üzerinde insan hayatını kaybederken yüz binlercesi de saldırı, işkence ve tecavüz riski, temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu gibi. sebeplerle evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalıyor.

Arap Baharı hayal oldu

Arap Baharı’nın etkisiyle 2011 yılının mart ayında siyasi tutukluların serbest bırakılması için protesto eylemleri başladı. Güvenlik güçlerinin bu olaylar sırasında göstericilere ateş etmesi bugüne kadar süregelen olayların ilk kıvılcımı oldu. Protestolar yayılmaya başlayınca Beşşar Esad, meclisten yaptığı iki konuşmada örgütlenme, parti kurma, sendikal haklar, daha özgür seçimler, sosyal adaletin sağlanması

40 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

ve farklı toplulukların haklarının korunması konularında söz verdi. Ancak devam eden aylarda sözlerin tutulması bir yana gösterileri bastırmak için ateşli saldırılar düzenlendi. Deraa’da ilk 4 ay içerisinde yüzlerce insan öldürüldü. Halkın politikaların değişeceği umudunu yitirmesi sonucunda barışçıl protestolar yerini bir başkaldırı hareketine bıraktı. Temmuz ayından itibaren artık oyunun adı iç savaştı. Suriye ordusundan kaçan askerler muhaliflerin safına geçti, ardından halk silahlanmaya başladı.

Siviller öldürüldü

Haziran 2013 itibariyle Birleşmiş Milletler çatışmalarda 80 bin insanın öldürüldüğünü bildiriyordu. Yine 500 bini aşkın kişi bu dönemde tutuklandı. Yarısı çocuk olmak üzere 1,6 milyon kişi Türkiye’nin de içinde bulunduğu komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. 4,25 milyon kişi de ülke içerisinde yer değiştirerek evlerinden ve yurtlarından oldu. Bugün 400 bini aşkın mültecinin devletin ve ülkemizin yardım derneklerinin gayretleriyle Türkiye’de barınma merkezlerinde yaşadığı belirtiliyor. Eylül ayı itibariyle çatışmalarda ölen insan sayısı 100 bine ulaştı. Evlerinden olan ve zorla evlerinden çıkartılan insan sayısı sadece 2,5 sene içinde 6,2 milyona ulaşmış durumda.


«

surİye İçİn BİR EKMEK, BİR BATTANİYE

Türkiye’nin önde gelen sivil toplum kuruluşları, sendikaları, sektör temsilcileri ve medya organlarıyla Başbakanlık AFAD, Türk Kızılayı, Türk Diyanet Vakfı ve İHH ortak bir zeminde buluşarak “Suriye için bir ekmek, bir battaniye” kampanyası başlattı.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 41


KAPAK ZULÜM HARİTASI

Human Rights Watch’a göre 40 binin üzerinde sivil öldürüldü. Bunların 4 bini kadın ve 5800’ü çocuktu. Mayıs ayında yaşanan katliam tarihe insanlık ayıplarından biri olarak geçti. Banyas’ta yüzlerce insan kurşuna dizildi, yakıldı. Suriye ordusunun Kuseyr’i geri almasından itibaren ise şehir yine ölümlere sahne oldu. Katliamlardan korkan halk şehri terk etti ve tam bir hayalet kent ortaya çıktı.

Türkiye ile ilişkiler

Türkiye sınırındaki İdlib vilayetine bağlı Jisr al-Shugur şehrinde 120 askerin öldürülmesi üzerine Suriye ordusu şehri ablukaya aldı. En az 5000 kişi Türkiye’ye sığındı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olayı kınayan bir açıklama yaptı. Türkiye Suriye’de halkın gördüğü baskılara sesini en çok çıkaran ülke oldu. Daha 2011 yılının ağustos ayında “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Suriye’deki durumu Libya ile kıyaslayarak, “Dışişleri Bakanımı ve temsilcilerimi gönderdim, kendim de defalarca görüştüm. Tüm bunlara rağmen hala siviller öldürülüyor” dedi. Eylül ayında Başkan Obama ile görüşmesinin ardından da Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini askıya aldığını ve yaptırımlara katılacağını açıkladı. 21 Kasım 2011’de Türk hacıları taşıyan otobüs, Suriyeli güvenlik güçleri tarafından saldırıya uğradı. Saldırıda iki kişi yaralandı. Ardından Türkiye Suriye’ye uyguladığı yaptırımları genişlettiğini duyurdu. Türkiye kendi uyguladığı yaptırımlar kadar yurtdışında ülkeler nezdinde de Suriye’deki olayları durdurmak adına çok sayıda girişimde bulundu. 22 Haziran 2012 tarihinde rejime bağlı güçler, uluslararası hava sahasında seyretmekte olan bir Türk jetini düşürdü. Türkiye angajman kurallarını değiştirerek saldırıya cevap verdi. Olayın tekrarlanması halinde gerekenin yapılacağını açıkladı.

42 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 43


GEZİ AMASYA

KAYALAR ORTASINDA BİR HAZİNE

AMASYA MELİH USLU

usmelih@gmail.com

44 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Ferhat ile Şirin Efsanesi ve misket elmasıyla tanınan Amasya, Yeşilırmak manzaralı kaya mezarlarına, Anadolu’nun ilk şifa merkezine, bir zamanlar şehzadelerin eğitildiği çok sayıda medreseye sahip eski bir Osmanlı kenti.


» ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 45


GEZİ AMASYA

YEŞİLIRMAK KIYISI YALIBOYU

Y

eşilırmak’ın hayat verdiği pek çok uygarlığın onlarca köprü ile birbirine bağlandığı Amasya şehri, Eski İpek Yolu üzerinde yer alıyor. Osmanlı döneminde âlimler merkezi olarak tanınan kenti 1861 yılında ziyaret gelen Fransız gezgin G. Perrat, Amasya’yı Anadolu’nun Oxford’una benzetmiş. Bu yakıştırmanın sebebi izahı basit: Osmanlı şehzadelerinin birçoğu, eğitim dönemini Amasya’da geçirip buradaki medreselerde ilim-irfan öğrenmiş, saraya ve tahta yetkin şahıslar olarak yetiştirilmiş. Şehzadeler kenti Amasya’da, Fatih Sultan Mehmet, Yıldırım Bayezid ve Yavuz Sultan Selim’in

Boraboy Gölü

46 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

de aralarında bulunduğu 12 padişah adayı eğitim görmüş. Amasya’nın bir başka önemli özelliği ise Anadolu’nun ilk akıl hastanesi olan Darüşşifa’nın burada kurulmuş olması. Şehrin kültür yüklü sokaklarında yetişen ünlü isimlerden biri de, ünlü antik çağ tarihçisi Strabon. Bu kısa bilgilendirmeden sonra, şehri adım adım gezmek için kendimizi hazır hissediyoruz.

Semaver keyfi

Kayalık bir vadinin içine kurulmuş olan Amasya, paralel caddelerin birbirine dar sokaklar ve köprülerle bağlandığı düzenli bir plana sahip. Şehrin

kalbi olarak nitelenen Yavuz Sultan Selim Meydanı, gezmeye başlamak için iyi bir nokta. Amfi tiyatro şeklinde düzenlenmiş oturma yerleri, bankları ve havuzuyla bir park atmosferine sahip olan meydandaki anıt, 22 Haziran 1919’daki Amasya Tamimi anısına dikilmiş. Sonbahar güneşinin insanın içini ısıttığı ferah sokaklardan geçip anıtın arkasında kalan ana caddeye ulaşıyoruz. Giyim mağazaları, pastaneler, cevizli ve tahinli Amasya çörekleri satan fırınların sıralandığı caddenin üzerinde tarihi bedesten yükseliyor. Caddenin karşısındaki bir ara sokakta bulunan Bakırcılar Caddesi ile Arasta


Bir Amasya Evinde Dekoratif Unsurlar

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 47


GEZİ AMASYA

Çarşısı, çeşitli el zanaatlarının satıldığı küçücük dükkânlarıyla otantik bir görünüm sunuyor. Amasya usulü semaverler, eski motiflerle süslü renkli sandıklar, bakır işleri ve antikalar bu civardaki dikkat çeken eşyalardan bazıları. Amasya’da sıkça rastladığımız semaverde çay keyfi ise eski bir geleneğe dayanıyor. Yeşilırmak kıyısında sıralanan zarif Amasya konaklarının yoğun olarak inşa edildiği 18. yüzyılda şehre bol miktarda inşaat ustası gelmiş. O yıllarda bağlık-bahçelik alanlarının bolluğuyla tanınan Amasya’da uzun mesai saatlerinin yorgunluğu semaver keyfi ile atılırmış. Zamanla bahçe sefalarında ve pikniklerde semaver eşliğinde uzun çay sohbetlerinin yapılması yaygınlaşmış. Hal böyle olunca teneke, bakır ve pirinç semaver yapımı gelişerek günümüze kadar gelmiş.

İnanç ve ilim şehri

Sultan İkinci Bayezid Külliyesi’nin üniversite kampüslerini andıran yemyeşil bahçesi buyur edercesine bizi çağırıyor. Namaza duracak müminlerin abdest aldığı, iki tane asırlık çınar

ağacını barındıran bu huzurlu avludaki cami, 15. yüzyılda inşa edilmiş. Osmanlı mimarisinin karakteristik çizgilerini taşıyan mabetteki ahşap süslemeler, İslam sanatının Anadolu’da ulaştığı zirveyi gösteriyor. Amasya Beyazıt Yazma Eserler Kütüphanesi ise caminin hemen karşısında. 7 binden fazla el yazması eserin bulunduğu mekânda 7. yüzyıldan kalma Kur’an-ı Kerim örnekleri de sergileniyor. Birbirinden etkileyici camiler, medreseler, türbeler, hamamlar, hanlar ve köprülerle baştanbaşa abad edilmiş kentteki dikkat çekici yapılardan biri de, Gökmedrese Camii. Türbe ve medrese fonksiyonlu tipik bir Selçuklu eseri olan yapı, asıl ününü mavi çinilerle süslü kümbetine ve ince taş işçiliğine borçlu. Artık meşhur Darüşşifa’ya doğru ilerliyoruz. Burası, Anadolu’nun müzikle tedavi yapılan ilk akıl hastanesi. 1308 yılında yaptırılan ve tarih boyunca pek çok ilim adamı yetiştiren Amasya Darüşşifası, 18. yüzyıla kadar hastane olarak kullanılmış. Günümüzde Sabuncuoğlu Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi olarak hizmet veren mekânda tedavi amacıyla kullanılmış çeşitli aletler tanıtılıyor.

Osmanlı mirası

Bu kez Amasya’nın en gözde turistik adresi olan Yalıboyu’na uzanıyoruz. Böylece Yeşilırmak sahil şeridinin kale eteklerine yerleşen sur duvarları üzerindeki Osmanlı dönemi sivil mimari örneklerini daha yakından görebilece-

Amasya Yazma Eserler Kütüphanesi’nde Tarihi Kitaplar

48 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Amasya Müzesi’nde Bir Bebek Mumyası

ğiz. Özgün Amasya evlerinin bulunduğu Hatuniye Mahallesi, birkaç çıkmaz ve ara sokaktan oluşan upuzun bir şerit halinde kaya duvarlarının eteğinde uzanıyor. Koyu ahşap rengi pervazları ve bembeyaz duvarlarıyla dikkat çeken Amasya evleri, nehir boyunca bitişik nizamda yapılmış. Çoğunlukla iki ve üç katlı olan evler arasında, şahniş - şahn-ı şirin denilen üç tarafı pencereli çıkma tarzı cumbalılara rastlamak mümkün. Genellikle avlulu ve bahçeli olan evlerde ocak ve su kuyusu ile çeşmenin bulunduğu bahçe, haremlik ve selamlık bölümler arasında yer alıyor. Bir kısmı kafesli olan evlerde, Yeşilırmak’a bakan güney yönündeki evler çapraz payandalarla desteklenerek dışarıya taşırılmış. Bu evlerden en tipik olanları ise Emin Efendi ve Harşena Konakları. 1865 yılında ünlü şair Ziya Paşa’nın Amasya mutasarrıflığı esnasında inşa edilen Hazeranlar Konağı ise müze işlevi görüyor. Klasik Türk evi mimarisinin ana plan şemasını yansıtması açısından bir hayli önem taşıyan konağın gözbebeği ise başoda. Hane sahibinin özel misafirlerini ağırladığı, tasavvuf sohbetlerinin gerçekleştirildiği bu müstesna köşe, bakır ibrik, işlemeli ayna ve merasim kılıcı gibi objelerle süslenmiş.

Kral mezarlarında

Kral Kaya Mezarları, akşamları ışıklandırılarak Amasya’ya muhteşem bir silüet kazandırıyor. Amasyalı


dünyaca ünlü tarihçi Strabon, Helenistik dönemde Harşena Dağı’nın güney eteklerine oyulmuş bu anıt mezarların antik çağ krallarına ait olduğunu yazmış. Düz bir duvar misali dikine uzanan kalker kayalara oyulmuş bu antik yapılara tırmanırken heyecanlanmamak gerçekten zor. İlkçağların metrosuna benzetilen bir yolla yaklaşık 15 dakikada kaya mezarlarına ulaşılabiliyor. Civarda irili ufaklı 23 tane olduğu söylenen kaya mezarlarının dört tanesini geziyoruz. En büyüğü 15 metre yüksekliğindeki mezarların bir kısmı antik yollarla birbirine bağlanmış. Amasya ya da Harşena Kalesi ise hemen yanı başımızda. Şehri savunmak için çok elverişli bir alana inşa edilen kale, tam sekiz savunma kademesiyle güçlendirilmiş. Erken Tunç Çağı’na tarihlenen kalenin içinde eski saray ve barut depoları ile sarnıçlar bulunuyor. Kalenin çok yakınındaki Kızlar Sarayı’nın ise bir zamanlar harem olarak kullanıldığı rivayetler arasında...

Kayalara işlenen sevda

Amasya’nın çeşitli yayınlarda ön plana çıkan destansı yanına, pek çok

sanatçıya esin kaynağı olan Ferhat ile Şirin’in unutulmaz öyküsüne doğru yol alıyoruz. Efsaneye göre, bir zamanlar meşhur bir nakkaş olan Ferhat, Sultan Mehmene Banu’nun yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken sarayın güzeller güzeli biricik kızı Şirin’i görüp âşık olmuş. Bu sevda karşılıksız değilmiş, ama sultan bu durumdan hiç memnun olmamış. Ferhat’ı oyalamak için dağı delip Amasya’ya su getirmesini şart koşmuş. Aşkın verdiği şevk ve iman gücüyle dağları delmeye başlayan Ferhat, tam suyun akıtılacağı kanalı tamamlamak üzereyken genç aşığa Şirin’in öldüğü haberi ulaştırılmış. Bu acı haberi duyar duymaz havaya attığı çekici başına isabet eden Ferhat oracıkta can vermiş. Bunu duyan Şirin koşarak Ferhat’ın yanına gelmiş. Üzüntüden dengesini kaybedip kayalıklardan aşağı yuvarlanarak can vermiş. Bugün bu dramatik hadisenin geçtiği yerde Ferhat ile Şirin Anıtı’nın yanı sıra, kayalara oyulmuş su kanalları bulunuyor. Aynı inşa edilen Ferhat ile Şirin Müzesi ise şehrin çiçeği burnunda mekânlarından... Ne dersiniz, aşkın ve inancın kenti Amasya görülmeyi hak etmiyor mu?

Beş Öneri Daha... 1

2

Şehzadeler Evi Müzesi’ni ziyaret ederek Osmanlı’da geleceğin padişahlarının nasıl yetiştirildiğine yerinde tanıklık edebilirsiniz. Yalıboyu’ndaki restoranlarda toyga çorbası, bakla dolması, etli bamya, keşkek ve şehzade tatlısı gibi yöresel lezzetleri deneyebilirsiniz.

3

Amasya şehir merkezine 60 kilometre uzaklıktaki Boraboy Gölü’nün ormanlık kıyılarında kuş sesleri eşliğinde yürüyüş yapabilirsiniz.

4

24 binden fazla eserin sergilendiği Amasya Müzesi’nde 13. yüzyıldan kalma tam 8 Anadolu mumyası görebilirsiniz.

5

Yunanistan’da hoşgörü camisi seçilen Gümüş köyündeki Maden Cami’ni ziyaret edebilirsiniz.

Kral Kaya Mezarları’ndan Amasya’ya Bakış

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 49


EN SAĞLIKLI 10 BESİN

En Sağlıklı 10 Besİn Lezzetli, besin değeri yüksek ve sağlığınız için faydalı olan yani kilonuzu sağlıklı biçimde korumanızı sağlayan, genel ruh sağlığınıza iyi gelen ve hasta olma riskinizi azaltan besin seçimi yaptığınızı düşünün.

ELMA

Elma, serbest radikallerle savaşan mükemmel bir antioksidan kaynağıdır. Serbest radikaller, vücutta oluşan ve istenmeyen değişikliklere neden olan, yaşlanma sürecinde ve bazı hastalıkların oluşumunda yer alan zararlı maddelerdir. Hayvanlar üzerinde yapılan bazı çalışmalar, elmada bulunan antioksidanın (polifenoller) insan ömrünü uzatabileceğini ortaya koymuştur. Meyve sinekleri üzerinde yapılan testler, polifenollerin meyve sineklerinin yürüme, tırmanma ve hareket etme kabiliyetlerini korumalarına yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan diğer bir çalışma da, düzenli olarak elma yiyen yetişkin bayanlarda kalp hastalığı riskinin yüzde 13 ila yüzde 22 arasında azaldığını ortaya koymuştur.

BADEM

Badem, diğer ağaç yemişlerinden daha fazla lif içermektedir.

BROKOLİ Yemeğe ekleyeceğiniz brokoli kanserden korunma etkisini ikiye katlayabilir. Brokoli, lif, kalsiyum, potasyum, folik asit ve fitobesinler açısından oldukça zengindir. Fitobesinler, kalp hastalığı, diyabet ve bazı kanser türlerine yakalanma riskini azaltan bileşiklerdir. Brokoli ayrıca C vitamini, beta-karoten ve anti-oksidan içermektedir.

50 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Badem; magnezyum, E vitamini, demir, kalsiyum, lif ve riboflavin de dâhil olmak üzere birçok besin maddesi açısından çok zengindir. Geçen yıl Nutrition Reviews’de yayınlanan bilimsel bir çalışma, bademin sağlıklı kolesterol seviyesini korumaya yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Badem, diğer ağaç yemişlerinden daha fazla lif içermektedir. Yüzde 91-94 oranında doymamış yağ asitlerinden oluşan bademdeki yağ asidi profili, sağlıklı kolesterol seviyesini korumaya nasıl yardımcı olduğunu kısmen açıklayabilir.


YAĞLI BALIKLAR Balıkların dokularında ve sindirim kanalları etrafında yağ bulunmaktadır. Somon balığı, alabalık, uskumru, ringa balığı, sardalya ve hamsi yağlı balıklara örnek olarak verilebilir. Bu balıkların dokularında ve sindirim kanalları etrafında yağ bulunmaktadır. Yağsız filetolarında yüzde 30 yağ, özellikle de omega-3 yağ asitleri bulunmaktadır. Bu yağların kalp ve sinir sistemi için faydalı olduğu bilinmektedir. Yağlı balıkların ayrıca eklem iltihabı gibi iltihaplı hastalıkları bulunan hastalara da iyi geldiği bilinmektedir. Yağlı balıklar aynı zamanda A ve D vitamini içermektedir. UCLA Jonsson Kapsamlı Kanser Merkezi’nde çalışan bilim adamları, balık yağı katkıları içeren düşük yağ yoğunluklu beslenen hastalarda prostat kanserinin ilerlemesinin ciddi oranda yavaşladığını ortaya çıkarmışlardır.

YaBAN MERSİNİ Yaban mersini, lif, antioksidan ve fitobesinler açısından zengindir.

YaPRAKLI YEŞİL SEBZELER İyi bir A, B6, C, E ve K vitamini kaynağıdır. Yapılan çalışmalar, ıspanak ve lahana gibi koyu yapraklı sebzelerin yüksek miktarda alınmasının kişinin Tip 2 diyabet hastalığına yakalanma riskini ciddi boyutta azalttığını ortaya koymuştur. İngiliz Leicester Üniversitesi’nden araştırmacılar, yapılan altı çalışma sonrasında elde edilen verileri bir araya getirdikten sonra koyu yeşil yapraklı sebzelerin insan sağlığı üzerindeki etkisinin başka çalışmalarla da araştırılması gerektiğini ifade etmişlerdir. İyi bir A, B6, C, E ve K vitamini kaynağıdır ve ayrıca selenyum, niasin, çinko, fosfor, bakır, folik asit, potasyum, kalsiyum, manganez, betain ve demir açısından zengindir.

Fitobesinler, bitkilerde bulunan doğal kimyasallardır. Fitobesinler yaşamamız için ille de gerekli değildir, ancak hastalıkların önlenmesine ve vücudun düzgün biçimde çalışmasına yardımcı olabilirler. Harvard Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmaya göre, bol miktarda yaban mersini (ve çilek) tüketen yaşlı kimseler, yaban mersini ve çilek tüketmeyen yaşıtlarına göre daha az bilişsel zayıflamaya maruz kalmaktadır. Teksas Woman’s Üniversitesi’nde bilim adamları tarafından yapılan bir araştırma sonucunda da yaban mersininin obeziteyi tedavi etmeye yardımcı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Yaban mersininde bol miktarda bulunan bitki polifenollerinin yağ hücrelerinin oluşumunu (adipojenez) azalttığı ve aynı zamanda da lipit ve yağların yıkılmasını teşvik ettiği ortaya konmuştur. American Journal of Nutrition’da İngiliz East Anglia Üniversitesi’nden ve Harvard Üniversitesi’nden bilim adamları, yaban mersininde bulunan biyoaktif bileşikler ve antosiyaninler sayesinde yaban mersininin hipertansiyona (yüksek kan basıncı) yakalanma riskini yüzde 10 azaltabileceğini ortaya koymuşlardır.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 51


EN SAĞLIKLI 10 BESİN

TATLI PATATES

A ve C vitamini, demir, kalsiyum, protein ve kompleks karbonhidratlar açısından tatlı patates birinci sırada yer almaktadır.

Tatlı patates, diyet lifi, beta karoten, kompleks karbonhidratlar, C vitamini, B6 vitamini ve ayrıca karoten (pembe ve sarı olanlar) açısından zengindir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan Kamu Yararına Bilim Merkezi, tatlı patates ile diğer sebzelerin besin değerini karşılaştırmıştır. A ve C vitamini, demir, kalsiyum, protein ve kompleks karbonhidratlar açısından tatlı patates birinci sırada yer almaktadır.

buğday tohumu Buğday tohumu iyi bir lif kaynağıdır. Buğday tohumu, buğdayın filizlenerek bitkiye dönüşen kısmıdır – tohumun embriyosudur. Kepeği ile birlikte tohum genellikle öğütme esnasında ortaya çıkan bir yan üründür ve tahıllar artırılırken tohum ve kepek genellikle öğütme esnasında atılmaktadır. Buğday tohumu, E vitamini, folik asit (folat), tiamin, çinko, magnezyum, fosfor gibi bazı hayati besin maddeleri ve ayrıca yağ alkolleri ve gerekli yağ asitleri açısından zengindir. Buğday tohumu aynı zamanda iyi bir lif kaynağıdır.

AVOKADO

Yapılan çalışmalar, avokado tüketiminin kolesterol seviyesini düşürdüğünü ortaya koymuştur.

YULAF EZMESİ

Sağlığa sağladığı faydalar sayesinde yulaf ezmesine duyulan ilgi son yirmi yılda ciddi anlamda artmıştır. Yapılan çalışmalar, her gün yenilen bir kâse yulaf ezmesinin tahıllarda bulunan çözünür lif içeriği sayesinde özellikle de çok yüksek ise kanınızdaki kolesterol seviyesini düşüreceğini ortaya koymuştur. 1997 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, içinde çekilmiş yulaf veya yulaf kepeği bulunan besinlerin üzerlerinde düşük yağ içerikli besinlerle birlikte alındığında kardiyovasküler kalp rahatsızlıklarına faydalı olacağına ilişkin bilgilerin gıda etiketinde yer almasına karar vermiştir. Bu gelişme ile birlikte yulaf ezmesinin popülaritesinde yeni bir artış yaşanmıştır.

52 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Birçok kimse, yüksek yağ içeriği yüzünden avokado yemekten kaçınırlar ve yağlardan sakınarak daha sağlıklı olacaklarını ve kilolarını daha kolay kontrol edeceklerini düşünürler – bunun gerçekle alakası yoktur. Avokadodaki kalorinin yüzde 75’i yağdan, büyük kısmı da tekli doymuş yağlardan gelmektedir.


VE İNSAN

BOSNA SİZE EMANET FATİH ÇEÇEN

f_cecen@hotmail.com

B

abo! Baba yani… Ölüm döşeğinde… Bir fısıltı, bir haykırış gibi başbakanımızın kulağına dökülüyor bu cümleler vasiyet gibi… Nasihat gibi… Bugün gönlümüze harçlık gibi… Bunu hafızalarımızın cüzdanına bir filketeyle tutturduktan sonra… Haziran 1992, kültür ve medeniyetin merkezi olma iddiasında ki Avrupa’nın göbeğinde silah, havan ve en güçlü bomba sesleri yankılanıyor… Evler harabe, sokaklar virane ve bugün dünya kültür mirası olarak tescillenmiş tüm köprüler atılmıştır Avrupa’da! Dahası; etrafa savrulmuş insan parçalarının faili ne yazık ki sadece bombalar değil… Yaşananlar insanlık tarihinin en kara lekelerindendir şüphesiz… O günlerde bu acımasız vahşet, cevabını, barışı mücahitlerine :“Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna’nın özünü de zedeliyor…” diye müjdeleyen kiminin Babo’su, kiminin Aliya’sı ve dünyanın Bilge Kralına borçludur.

54 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Henüz on altı yaşındayken etkin görev aldığı Müslüman Gençler Kulübündeki eğitim ve hayır faaliyetleri dönemin rejimince tehdit olarak görüldüğünden hapse mahkum edilir. İçindeki aşk daha da ateşlenecek, kalemi ve dolayısıyla eserleri sivrilecektir. Ancak onu gerçekten Bilge Kral yapan şüphesiz içinde bulunduğu sonsuz imkansızlık, bitmeyen yalnızlık, eşi bulunmaz vahşet karşısında bile gösterdiği sonsuz metanet, erdemli vasıfları ve hayatının sonuna kadar korumayı başardığı lider duruşudur. Bu aynı zamanda Bilge Kral’ın halkına uluslararası arenada tanınan bir devlet olma hakkını da kazandırmıştır. Almanya’nın yardımıyla 1941’de kurulan Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altında bulunan Saraybosna’da 1943’te Hırvatlar onu askere almak isteyince Saray Bosna’dan ayrıldı çünkü o tarihte Bosna Hersek’ in büyük bir kısmı Faşist Ante Paveliçíin Almanlar’dan aldığı yardımla kurduğu ‘NDH’ Bağımsız Hırvat Devleti’nin işgali altındaydı. Kuzeydoğu Bosna’nın bir kısmını Müslüman milisler, diğer

bir kısmını Sırp Çetnikler kontrol altında tutuyordu. O zaman Sırplar’ın en büyük düşmanı Hırvatlar olduğu için Sırplar Müslümanlarla iyi geçiniyorlardı. Sırplar, ‘Müslümanları zorlarsak Hırvat ordusuna katılırlar’ diye korkuyorlardı. ll. Dünya Savaşı’nda Kuzey Bosna’da yanı sıra Breçko, Aziziye (Şamaç) ve Modrica bölgelerinde Sırplar tarafından Müslümanlara yönelik bir katliâm olmamıştı. Fakat sonraları o kara günlerde aktörler ittifak değiştirmeye hazırlanırken içinde bulunduğu bunca olumsuzluğa karşın sadece kendi halkına değil dünyadaki tüm müminlere yardım etme arzusu Onun krallığının sınırlarını şüphesiz daha net belirleyecekti. Fikirlerinin İslam coğrafyasının büyük bir kısmında ilgi görüp benimsenmesi, o fikirlerin büyüklüğünün ispatı olacaktır. Müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak ‘İslam Bildirisi’ni kaleme alışı aslında bir çağrıydı. Sadece Bosna ve Yugoslavya Müslümanlarına değil, tüm dünya Müslümanlarına hitap ediyordu. Bu çağrıda Müslümanlara yeniden

uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam’da şuurlanma gerekliliğini işledi. Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuurlanmanın başlatılması ve haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği düşüncesinden hareket eden bildiri Yugoslavya’da olduğu gibi İslam dünyasında da büyük yankı uyandırıp çokça tartışılmış ve Onu Yugoslavya’da yıllarca sürecek yeni bir dünyevi esarete mahkum etmiştir. Bu mahkumiyet sırasında dönemin iktidar sahipleri, suçundan pişman olduğunu ve bir daha siyasete girmeyeceğini garanti etmesi karşılığında af teklif etseler de Bilge Kral esaret altındayken bile inandığı değerlere hizmet etmenin bir yolunu bulmuş, yeni eserler kaleme alıyordu. İleri görüşlülüğü sayesinde 1989’da hapisten çıkar-çıkmaz ziyaretine gelen arkadaşlarını uyardı ve Yugoslavya’ nın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları gecikmeden başlatmaları gerektiğini söyledi. Bazıları “tekrar hapse atacaklar seni, gel bu işlere girme!” dedi. Bazıları


O günlerde bu acımasız vahşet, cevabını, barışı mücahitlerine :“Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna’nın özünü de zedeliyor…”

ise, Onun gibi düşünüyorlardı. Aradan yıllar geçmişti ve artık yaşlanıyordu. Ancak, içindeki ateş çok gençti. Kendi çocuklarına bile hiçbir fikri dayatmamış olması, o karanlık günlerde bile demokratik duruşunu koruyabildi. Fikirlerini başta çevresindeki insanlara öğütler gibi sunarken, karşı tezle karşılaşsa bile girdiği fikir alış verişlerini tüm dünya şaşkınlıkla izliyor, dünyanın çeşitli yerlerinden bu ve başka konularda birçok sempozyuma davet ediliyordu. Milletinin geleceği için kendisine bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün bilinci içinde yeniden yola çıktı. İşte bu günlerde Aliya İzzetbegoviç de Bosna-Hersek Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adında bir siyasi parti kurdu ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdi. SDA 5 Aralık 1990 tarihinde Bosna Hersek’te yapılan seçimleri kazandı. Bu seçim sonuçlarının ardından Aliya İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı oldu. Federal devletlerde yaygınlaşan bağımsızlık yanlısı fikirler 1990’ların başında bağımsızlık hareke-

tine dönüştü.1990 yılında Sosyalist Federal Cumhuriyetinin üye devletleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan ettiler. İzzetbegoviç de 1 Mart 1992 yılında ülkesinde yaptığı referandumda bağımsızlık kararını halkın onayına sundu. Bosna Hersek vatandaşlarının büyük kısmının bağımsızlık yönünde verdiği oyların neticesinde bağımsızlığını ilan etti. Bu gelişme üzerine Sırplar ve Hırvatlar beraber hareket ederek Bosna-Hersek’i işgal etmeye başladılar. Sırp ve Hırvat güçleri dünyanın gözü önünde yüz binlerce insanı kadın çocuk demeden katlettiler, binlercesine zulmettiler. Avrupa’nın ortasında yaşanan bu vahşete Avrupa ve Amerika sessiz kaldılar. İslam dünyasında geniş halk kitleleri protesto gösterileri yaparken yönetimlerin ise sesi yeterli derecede çıkmadı,yeterli tepki gösterilmedi. Avrupa’nın ortasında soykırıma maruz kalmaya başlayan Bosna halkının önünde pek bir seçenek yoktu. Aliya İzzetbegoviç ise yaklaşık 4 yıl süren bu vahşi savaşta halkının liderliğini büyük bir cesaretle, azimle yürüttü. Saray-Bosna

bombalanırken burayı terk etmedi. Askerleri ile beraber siperde bulundu, sığınaklarda yaşadı. Ordunun başında cephede mücadele etti. Bir taraftan da barışın mücadelesini vererek diplomatik ilişkileri yürüttü. İşler nihayet istediği gibi ilerlemeye başladığındaysa uluslararası örgütler duruma müdahale etmeye karar vermişlerdi. Kendi deyimiyle o günler; “Böyle bir barışı kabul etmem çok zordu, savaşın devam edeceği mesajıyla eve dönmem ise daha da zordu. Çok zor ikilemler içerisindeydim. Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyordum.” Bir barış anlaşması imzalanması için gösterilen uluslararası düzeyde pek çok başarısız çabanın ardından, şiddetin başlamasından dört yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri 1995 yılının sonbaharında yeni bir girişim başlattı. Sırp Cumhurbaşkanı Slobodan Miloseviç, Hırvat Cumhurbaşkanı Franjo Tudjman ve Bosnalı Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç savaş halindeki tarafları temsilen 1 Kasım 1995’te Ohio eyaletinin Dayton kentindeki Wright-Patterson Hava

BİLGE KRAL Medeniyetler bir sürü kral görmüştür, birçok kişi bilge sıfatıyla tarif edilmiştir ancak bunlardan sadece birisi Bilge Kral diye yakıştırılmıştır dünya tarihine: Aliya İzzetbegoviç! Sokaklara bombalar yağmaktadır ve bir kararlı adam, namı diğer Babo olanca vahşeti ayaklarının altına almış menzilinden hiç şaşmadan son derece emin düşürülmüş bir tetiğin kararı gibi ilerlemektedir. Birileri feryat eder; “Başkanım ne olur yere yatın öleceksiniz!” O namludan çıkmış bir kurşun kararlılığıyla cevap verir; “Bu üzerinde çok düşünülmüş uzunca bir yürüyüşün neticesidir.”

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 55

»


VE İNSAN

Üssünde bir araya gelerek yakınlık görüşmelerine başladılar. Görüşmelere dönemin Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke başkanlık etti. Amerikan hava üssündeki bu hayli gergin geçen görüşmelere İngiltere, Fransa, Almanya ve Rusya’dan oluşan Temas Grubundan ve AB’den temsilciler de hazır bulundu. Sonrasında Dayton Barış Anlaşması ismini alan belge, 14 Aralık 1995’te Paris’te üç Balkan ülkesinin cumhurbaşkanı tarafından resmen imzalandı. Dayton Anlaşması, bölgede kan dökülmesine bir an önce son verilerek ülkede barışın yeniden sağlanması konusunda başarılı oldu; fakat bunu başarırken diğer yandan da dünyanın en karmaşık hükümet sistemlerinden birini kurdu. Söz konusu düzenleme, ülke içindeki ve dışındaki pek çok kişi tarafından uzun vadede sürdürülebilir bir sistem olarak değerlendirilmiyor. Merkezi kurumları zayıf olan, bünyesindeki taraflar arasında sürekli bir ayrılık bulunan ve uluslararası yönetime bağımlı durumdaki ülkeyi henüz işler durumda bir devlet olarak nitelendirmek zor ne yazık ki. Begoviç hislerini; “Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.” Sözleriyle dile getirdikten sonra 14 Eylül 1996’daki seçimlerde en çok oyu toplayarak ikinci defa Cumhurbaşkanı seçildi. Sırp ve Hırvat-

56 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

lar tarafından bölgeden kovulmak istenen Müslümanlar verdikleri onurlu direniş sonunda hem bu bölgede kalmayı hem ülke yönetimini yeniden ele geçirmeyi başardılar. 1998’e kadar Cumhurbaşkanlığı yaptı. 13-14 Eylül 1998’da yapılan Devlet Başkanlığı seçiminde Onun şahsında Müslüman Boşnak halkı bu zaferi yenilemiş oldu. Özgür ve Demokrat Bosna Hersek adı altında kurulan koalisyon hükümeti onu Bosna Hersek Cumhurbaşkanlık Konseyi Başkanlığına seçti. Bu seçim aslında onun Bilge Krallığının Hırvat, Sırp ve Boşnak halklarınca onaylanmasıydı. O halkına son öğüdünü ; “Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.” Diye kelimelere dökerken aynı zamanda tüm dünyaya eşsiz bir ders daha veriyordu… Aliya’nın mücadelesi doğduğu günden ölümüne kadar sürmüş ve belki bir ömre sığmayacak kadar çok gönlü fethetmiştir ancak tüm ömrü boyunca tevazuyu elden bırakmaması şu anısıyla hafızalarda yer etmiştir; “Geç kaldığı bir Cuma namazında hutbe devam ederken arka sıralara oturuyor. Kendisini fark eden imam hutbeyi yarıda keserek Cumhurbaşkanının teşrif ettiğini söyleyip kendisini ön saflara davet ediyor. Aliya, İmama; Biz Müslümanlar eşitiz. Ben yerimden memnunum. Lütfen hutbenize devam edin diyerek müdahale ediyor.” Adı Ali’den gelen Ulu, Bilge Kral Allah’ın rahmeti seninle olsun.


“Bosna’yı bırakma! Bosna size emanet! Sen Osmanlı çocuğusun! Buralar Osmanlı bakiyesidir!”

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 57


PROJELER HASTANE

Önce Sağlık Dedİk Sultanbeyli halkı artık aradığı hizmete ilçe sınırları içinde ulaşıyor. 400 yataklı, 68 bin 848 metrekare alan üzerine inşa edilen ve toplamda 17 farklı bloktan oluşan dev hastane, tüm hızıyla tamamlanıyor. HAMDİ ÇAKIR

cakirogluhamdi@gmail.com

58 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 59


PROJELER HASTANE

İlçenin temel sorunlarına bir bir eğilen Sultanbeyli Belediyesi, sağlık alanında da büyük adımlar atmayı sürdürüyor. Yapılan yoğun görüşmelerin ardından ilçenin sağlık alanındaki eksikliklerin giderilmesi için yeni bir hastaneye ihtiyaç olduğu belirlenmişti. Bu görüşmeler uzun süre önce sonuçlanarak hastane inşaatına başlanmıştı. Çok hızlı şekilde devam eden hastane inşaatının kaba inşaat çalışmaları bitirilmek üzere.

60 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Hastanenin Yapısı Hastane yaklaşık 52 bin metrekare alan üzerine kuruluyor. Tesis 17 farklı bloktan oluşuyor ve 17 blok bir bütün halinde tek bina olarak çalışıyor. 7 blok 10 kattan, diğer 10 blok ise 6 kattan oluşuyor. Statik olarak depreme dayanıklılık düşünülerek on yedi farklı blok oluşturulmuş. Hastanenin kapalı ve açık olmak üzere yaklaşık 400 araçlık iki otoparkı bulunuyor. Hastanenin

inşaatında 300 kişilik bir ekip çalışıyor. İnşaatın hızlı tamamlanması için hem kaba imalat hem de ince imalat hep birlikte yürütülüyor. Amaç hepsini birlikte yapmak ve hızlı bir şekilde inşaatı bitirmek. Hastanede bir kişilik ve iki kişilik oda tipleri bulunuyor.

Hastanenin Konumu Devlet hastanesi konum olarak trafikten ve şehrin gürültüsünden


PROJENIN KÜNYESI

Sultanbeyli sağlık alanında bugüne kadar bazı sıkıntılar yaşadı. Mevcut hastane ilçenin sağlık anlamındaki ihtiyacını tam anlamıyla karşılamıyor. Yapılacak olan 400 yataklı dev hastane, ilçenin ihtiyaçlarına tam olarak cevap verebilecek nitelikte inşa ediliyor. uzak bir noktada bulunuyor. Hava kirliliğinin ve trafik sorununun yaşanmadığı bölgeye toplu ulaşımla ya da özel vasıtayla çok kolay ulaşılabiliyor. Geçtiğimiz aylarda Marmara Bölgesi’nin hava kirliliği karnesi çıkarıldı. Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünün açıkladığı verilere göre, İstanbul’un ilçeleri arasında Sultanbeyli, en temiz havaya sahip ilçe. İstanbul’un en temiz havasına sahip ilçesi olma unvanını elinde bulunduran Sultanbeyli, üç tarafı ormanlarla kaplı. Sahip olduğu ormanların avantajını iyi değerlendiren ilçede doğalgaz kullanımı da son yıllarda bir hayli yaygın hale geldi. Bütün bu şartların birleşmesinin ardından Sultanbeyli, İstanbul’un en temiz havasına sahip ilçesi olarak adını duyurdu. Hastanenin bulunduğu bölge Teferrüç Tepe Ormanı’yla bitişik olmasından dolayı hastane için oldukça uygun bir alan. Hastanenin Doğu cephesi ve Güney cephesi doğal olarak korunuyor.

10 Adet Tam Teşekküllü Ameliyathane Hastanede 10 adet tam teşekküllü ameliyathane bulunuyor ve ayrıca bir de lokal ameliyathane var.

Yoğun Bakım Ünitesi Toplamda 35 yataklı dört adet yoğun bakım ünitesinin var olduğu hastanede, birinci ve ikinci basamak yenidoğan ünitesi de mevcut. İlçe halkının en iyi şartlarda, en güzel hizmeti alması için devlet hastanesinde her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldü.

»» 1 ve iki kişilik olmak üzere 204 oda »» 10 adet ameliyathane »» 1 lokal ameliyathane »» 4 adet yoğun bakım ünitesi 36 yatak kapasiteli »» Yenidoğan yoğun bakım ünitesi 1. ve 2. basamak 20 adet yatak »» Kapalı otopark alanı 11 bin 82 metrekare 237 araçlık »» Açık otopark 167 araçlık »» 17 blok »» 9 adet servis bloğu »» 8 adet poliklinik bloğu »» Çocuk polikliniği »» Kadın doğum servisi »» Diş polikliniği »» Diyet aile hekimi polikliniği »» Göğüs polikliniği »» Beyin cerrahi polikliniği »» Diyaliz servisi »» Acil servis »» Radyoloji servisi »» Ortopedi servisi »» Genel cerrahi polikliniği »» Nöroloji polikliniği »» Kardiyoloji polikliniği »» Dahiliye polikliniği »» Fizik tedavi polikliniği »» Kemoterapi polikliniği »» Doğumhane servisi »» Yenidoğan servisi »» Göz polikliniği »» Genel poliklinik »» Üroloji polikliniği »» Kulak burun boğaz polikliniği »» Ameliyathane servisi »» Yoğun bakım servisi »» Anjiyo servisi »» Endoskopi servisi »» Patoloji laboratuvarı servisi »» Patoloji laboratuarı

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 61


ŞEHİR VE YAŞAM

ŞİMDİ OKUMA ZAMANI REŞAT ATALAR

atalarresat@gmail.com

Her şeye zaman buluruz da nedense sıra okumaya geldiğinde zamansızlıktan dem vururuz. “Fırsatım yok, zamanım yok, çok yorgunum, problemlerim var” gibi gerçek dışı savunmalara gireriz.

O

kuma uğraşı ciddiyet ister. Zorunlu bir ihtiyaçtır. Aynen uyumak gibi, yemek gibi, barınmak gibi… Akşam yemeği oluyor da, akşam okuması neden olmasın? Kimlik ve kişilik kazanmak istiyorsak okumalıyız. Gelişime ve değişime açık olmak istiyorsak okumalıyız. Tekamül düzeyimizi yükseltip, şuurluluk halini yakalamak istiyorsak okumalıyız. Sıradan muamelesi görmek istemiyorsak okumalıyız! Dostu yokluklarda mı yaşıyoruz, okumalıyız! Türk dilini doğru kullanmak mı istiyoruz, okumalıyız! Kendimizi ifade etmekte zorluk mu çekiyoruz, okumalıyız! okumalıyız! Beynimizi disipline mi etmek istiyoruz, doğru anlaşılmak mı istiyoruz, olayları doğru yorumlamak mı istiyoruz, doğru düşünmek mi istiyoruz, diyaloğa açık, insan ilişkilerimizde uyumlu olmak mı istiyoruz, iyi yönetici mi olmak istiyoruz, iyi aile reisi mi olmak istiyoruz; öyleyse okuyalım, çare okumak. Velhasıl adam gibi adam olmanın yolu kültürel birikimle kapatabiliriz. Okuma uğraşı, erken yaşta kazanılması gereken bir alışkanlıktır. Aynen konuşma eğitimi gibi. Yaş ilerledikçe bu alışkanlığı kazanmak oldukça güç. Okumak, çocukların kültürel gelişim-

62 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

lerini tamamlamaları ve bilgi çağını yakalamaları için hava gibi, su gibi, yemek gibi günlük hayatlarının bir parçası olmalıdır. Yüce Allah’ın bize ilk emri de “Oku” değil midir? Okuma alışkanlığı olanlara sözüm yok. Sözüm alışkanlık edinmeğe açık olanlara. “Nereden başlamalı?” sorusunun cevabı, ilgi alanınız neyse oradan, ya da elinize ilk geçen kitaptan. Mesleğinize dönük kitap, inançlarınıza dönük kitap veya bir roman, bir öykü, bir şiir kitabı olabilir, ya da insan formasyonunu geliştiren kitap olabilir. Önemli olan bir yerden okumaya başlamaktır. Bir müddet sonra görülecektir ki, “Hangi kitabı okuyayım” yerine “Okunacak kitaplarım çoğaldı” diyeceksiniz. İşte o gün bir şey daha ortaya çıkacak… Bundan böyle “okur kişisinizdir”. Dünyayı kavramış, ulus adına, insanlık adına, kendi adına söyleyecek sözü olan “okur kişi” Allah’ı daha iyi anlayıp kavrayan O’na daha yakın olan, kul olma bilincine erişen, varlık erdemini yakalayan... Dünyanın yaşanılası bir yer haline gelmesi, bizim katkılarımıza bağlı. Başka bir deyişle bilgili, kültürlü, inançlı kişilerin varlığıyla anlam kazanıyor yeryüzü. Bunun yolu da bir kez daha hatırlaya-

lım, okur olmaktan geçiyor. yaşanılası bir yer haline gelmesi, bizim katkılarımıza bağlı. Okumak, size asla ihanet etmez, durdukça şımarır, sessizliğin asaletiyle ona yaklaşmanızı bekler. Okumak hayat enerjisi almaktır. Hep beraber niyet edelim okumaya…

MARCEL PROUST Ünlü Fransız yazar Marcel Proust, Okuma Üzerine adlı eserinde Descartes’ten alıntıladığı cümle hiç çıkmaz aklımdan. “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir” der. İyi yazarlarla, dünyanın ta öbür ucunda dahi olsa konuşmayı kim istemez ki? AHMET HAMDİ TANPINAR Yer gelir, farklı bir kültürün dini bir ritüelini öğretir size. Osmanlı Tarihi, Yakın Tarih’in yolu hep okumaktan geçer. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir isimli kitabını her okuduğunuzda “Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorusunu bir kere daha sorarsınız kendinize.


Akşam yemeği oluyor da, akşam okuması neden olmasın? Kimlik ve kişilik kazanmak istiyorsak okumalıyız. Okumak bir hayat tarzıdır JACK LONDON Okumanın en derin bıçkısı, son yılların ise en vebalı sözüdür “zamansızlık” Mesele okumamaksa bu bahaneye daha sıkı sarılır insanoğlu. Bakın boksörlük, fabrika işçiliği, limanlarda ve ağır işçilik sayabileceğimiz ne varsa çalışmış olan ünlü Amerikan yazar, Jack London “Okuma eylemine zaman bulamıyorsanız, dünyanın da sizi dinleyecek zaman bulamayacağından emin olabilirsiniz” diyerek aslında okumanın nasıl söz hakkı verdiğine dikkat çekiyor. CEMİL MERİÇ Neyi işaret etmişse çok değerli olduğuna şüphe duymadığımız Cemil Meriç “İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım” diyerek okumanın nasıl dingin bir liman olduğunu söylemek istemiştir. Yine kendi deyimiyle dünyayı kelimelerle munisleştirmeyi hedeflemiştir her zaman. Okumaktır ezberlerimiz bozup, cümleler arasında üçüncü tekil şahıs olarak seyre dalmamızı sağlayan… NECİP FAZIL Hani Üstad Necip Fazıl Kısakürek diyordu ya “Kitabın ana şartı olan keyfiyet yükünden vazgeçtik; kemmiyet ağırlığını yüklenebilsek, yarı yolu aşmış olacağız” diye. Hasılı, diyorum ki; ne okursanız okuyun, rehabilite etkisini unutmadan, okumanın kemmiyet ağırlığına gönüllü olarak, değerini bilerek yüklenmek dileğiyle…

FATİH SULTAN MEHMET Ulemaya daima saygı gösterir ve ilmin üstünlüğüne inanırdı. Venedikli Zorzi Dolfin’e göre az gülen, zeki, çalışkan, cömert, amacına ulaşmakta inatçı, her gün mutlaka kitap okuyan, Roma tarihini, papaların hayatını, Heredot’un tarihini ve daha pek çok tarih kitabını okutup dinleyen, araştırmalar yapan eşsiz bir insandır. Şairliğiyle bilinen ilk Osmanlı padişahıdır. YAVUZ SULTAN SELİM Tarih Yavuz’un özel ilgi alanıydı. Ayrıca Osmanlı padişahları içerisinde çok okumaktan dolayı gözlerinin bozulduğu ve bu yüzden mercek kullandığını bildiğimiz ilk Osmanlı padişahıdır. Geceleri 3-4 saat uykuyla yetinir, diğer zamanlarını okuyup yazmakla geçirirdi. Dil olarak Farsça, Arapça ve Tatarcayı öğrenmişti. I. MAHMUD Onu, kitaplara ve kütüphane yaptırmaya en fazla önem veren padişah olarak nitelendirebiliriz. Ayasofya, Fatih Süleymaniye camileriyle Galata Sarayı’nda kütüphaneler yaptırmıştır. II. ABDÜLHAMİT Sedef ve fildişi kakma, oyma ve süsleme işlerindeki maharetinin aynı sıra usta bir marangozdu. Padişahın başka bir merakı da polisiye roman okumak daha doğrusu okutmaktı.

• Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? • Alimin ölümü alemin ölümü gibidir. • Michel de Montaigne için yeni bir kitapla karşılaşmak, yeni bir insanla tanışmak gibiymiş. Kitaplarını evine alır ve ailesine katarmış. • 19 yaşında 6 dil bilen Fatih’in, mısır seferine giderken beraberinde 3 katır yükü kitap götüren Yavuz’un torunlarıyız. • Erasmus, kitaplarını kutsal birer emanet gibi öpermiş • Kitap kurtları sahaflarda dolaşırken, gözlerine kestirdikleri eski kitapları önce koklar -eski kitap kokusu taze somun kokusunu aratmaz-sonra bir dosta rastlamış gibi sevinirlerdi. • Makyevelli, kitap okumaya başlamadan önce, “Günlük elbiselerinden soyunup divan ve saray elbiselerini giyer huzurabilgelerin, eskilerin-bu daha ciddi olan giysilerle çıkarak onlar tarafından kabul edilirim.” • “Tanrım senden iki şey istiyorum bana gül dolusu bir bahçeyle, kitap dolusu bir ev ver.” (Çicero) • Ülkemizde ihtiyaç malzemeleri sıralamasında “kitaplar” 235. sırada yer almaktadır. • Çocuklarımız kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmıştır. • Kainatı oku • Ey insan kendini oku (Mevlana) • Varlığı oku

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 63


KİTAP AYDOS KÜTÜPHANESİ

ESKİ İSTANBUL KABADAYILARI YAZAR REFI CEVAT ULUNAY

T

akvimlerde nasıl, kırlangıç fırtınası, ayandon fırtınası, çaylak fırtınası gibi sayılı fırtınalar varsa, İstanbul’da da o devirde üç sınıf sayılı fırtına vardı: Külhanbeyler, Tulumbacı kabadayıları Efendi kabadayılar Külhanbeyler makbul sayılmazdı. Hatta kabadayılar birini küçültmek isterlerse: ‘’Külhanbey’’ derlerdi. Bunlar, başlarına sıfır kalıp siyah fes giyerler, sırtlarına altından sakız kuşağı görünen camadanvari yelek, yardan ayrıldım biçiminde yakası büzmeli siyah gömlek, bacaklarına bol paçalı pantolon, ayaklarına da arkası basık yumurta ökçeli kundura giyerlerdi. Tulumbacı kabadayıların bütün kabadayılık tezahüratı, tulumbacılık sahasına münhasırdı, onlar kendi alemlerinde yaşarlardı. Bunlardan başka bir de Rum kabadayıları vardı. Bunlar kabadayıdan ziyade vurucu, kırıcı kasa hırsızları idi. Her şeyden evvel namuslu adam olmak iddiasında olan şehir kabadayılarına bu güruhu karıştırmak doğru değildir. İstanbul’un eski kabadayılığı bir nevi şehir şövalyeliğidir. İstanbul şövalyeliğinin kendine mahsus kanunları, raconları vardır. Bu adamlar kendi terbiyelerine göre, adaletleri ve ülfetleri ile koydukları kaidelere riayete mecburdurlar. Zayıfı, bilhassa ırz ehlini himaye ederler, çizdikleri yoldan ayrılmamaya dikkat ederler. ‘’Madara’’ olmaktan çok çekinirler. Dostları ile buldukları mecliste sabahlara kadar içerler, fakat sululuk yapmazlar, kendilerini kaybetmezler. Gülerler, oynarlar, sohbetlerine doyum olmaz. Devamlı münasebette bulundukları kadınlar, arkadaşları için namahremdir, ona kötü niyetle bakmaya gelmez. Güzel kadına bayılırlar, kazandıklarını kazanacaklarını yedirmekten sonsuz bir zevk duyarlar’’

64 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

GAZOZ AĞACI YAZAR S. KUDRET AKSAL

S

abahattin Kudret Aksal, şairliği ve oyun yazarlığı yanında, çağdaş öykücülüğümüzün yazık ki az yazmış ama her yazdığında belli bir dil ve üslup kalitesini titizlikle korumayı bilmiş, alçakgönüllü ustası. Ustalığı, öykülerini topladığı iki kitabının önemli ödüller almasıyla da belgelenmiş durumda; Gazoz Ağacı 1955 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, Yaralı Hayvan ise 1957 Türk Dil Kurumu sanat armağanı’nı kazanmıştı. Son şiirlerini topladığı “Batık Kent”le başladığımız “Bütün Eserleri” dizisinin bu ikinci kitabında Aksal’ın, 1940’ta Küllük dergisinde çıkan ilk öyküsünden son yazdığına kadar, öykü alanındaki bütün verimini bulacaksınız. Sabahattin Kudret Aksal’ın öykücülüğünü bilenlere hatırlatacak. Bilmeyenlere ise tanıtacak mükemmel bir kaynak.

DEVŞİRME KOCA SOLAK YAZAR ERTUNÇ BARIN

V

e yalnızca eşi Safiye Sultan’ın bildiği bir nedenle ordusunun başına geçemeyen, özel muhafızına, “Sen hiç rüyalarında bir sabah uyandıklarında sokaklarını kafaları kılıçtan geçirilmiş köpek ölüleriyle dolu bulan İstanbul halkının feryadını duydun mu?” diye soran III. Murat... Aynı dönemde, aynı küçük Sırp köyünden iki devşirme... İstanbul’da başlayan, farklı gelişen iki yaşam çizgisi... ve ürpertici, bir o kadar da düşündürücü bir son... Devşirme Koca Solak, yazarın önceki kitaplarından tanıdığımız gibi, aşırı övgüyle yanlış bilgi, haksız yergi arasında sıkışan Osmanlı tarihinde yine insanı arayan, onu yaşadığı dönemsel koşulları içinde gerçek boyutlarıyla yakalayan sürükleyici bir roman, bir solukta okuyacaksınız.


CENAB-I AŞK YAZAR DÜCANE CÜNDİOĞLU

V

ar Eşrefoğlu Rumî bil hakikat Vücûdu fâni etmektir adı aşk Varlığa gelen her âdemin kendini varlığa getirene ihtiyacı iki cihettendir; ilki varlığa getirdiği için, ikincisi varlığını sürdürmesini harflerİmİzİN sağladığı için. Evet varlığa GİZLİ DÜNYASI gelmenin bir sebebi olduğu gibi, var kalmanın, varlıkYAZAR FEYZA HEPÇİLİNGİRLER lı olmanın da bir sebebi arflerimizin gizli bir vardır. İki farklı sebepten dünyası olduğunu bilideğil, bir sebebin iki ciheyor muydunuz? Pelin de tinden sözediyoruz aslında. uçandairesi ile gitmeseydi Varolabilmemiz için muhtaç bu dünyayı hiç öğrenemeolduğumuza varlığımızı yecekti. Küçük yumuşak g sürdürmek için de muhile arkadaş oluncaya kadar taç olmaktan... Böylelikle harflerden dostları olabivarolanların tümü iki sıfatla leceğini aklının ucundan muttasıf olmak zorunda: bile ge-çirmemişti çünkü. vücûd ve baka. Yumuşakın ailesiyle siz de Demek ki aşk vücûdu bâki tanışmak istemez misikılmak için çırpınanların deniz? Ya harfler dünyasının yöneticileriyle? Harfler ülkesinin adı neymiş? G Teyze-nin gül masalını merak etmez misiniz? L Amcanın ayakları neden çok büyükmüş? Yumuşakın bir derdi varmış, acaba neymiş? Yapışık ikizler kimlermiş? Ünlüler ve ünsüzler niye ayrı mahallelerde otururlarmış? Y ve ailesinin evi, niçin öteki harflerden uzak ve ayrı bir yerdeymiş? Yumuşakla Pelin, saygıdeğer Anın konağına nasıl gitmişler; orada nasıl karşılanmışlar? Ya B Bey nasıl biriymiş? Yoksul harflerin temsilcisi C yi merak etmiyor musunuz? Şoför V Amca Yumuşakla Peline nereleri gezdirmiş? Ünlüleri pek sevmeyen Yumuşak, E Teyzeyi niye çok seviyormuş? Harflerin gizli dünyasını bu kitabın içinde bulacaksınız ve bundan sonra açtığınız her kitapta karşılaşacağınız her harf size tanıdık gelecek.

H

ğil, vücûdu fâni kılmak için çabalayanların mesleki. O halde Cenab-ı Aşk yâriniz ve yardımcınız olsun efendim! Klasik mantık, psikoloji, felsefe, yorumbilim, dilbilim ve düşüncebilim alanlarında yaptığı çalışmalarla tanınan, Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazıları ilgiyle takip edilen Dücane Cündioğlu, bu kitapta 39 yazısını bir araya getirmiş. Bir İkinin Yarısıdır, Yüzüme Kapıyı Kapadığımda, Bir Kafes Bir Kuş Aramaya Çıktı başlıklı üç bölümde toplanan yazılar aşk, ölüm, benlik, metafizik ve tasavvuf gibi konularda son derece ilginç ve oldukça samimi görüşler ortaya koyuyor. Okuyucuyu kendisiyle hesaplaşmaya davet ediyor.

kİlİt YAZAR M. NECATI SEPETÇİOĞLU

A

lpaslan daha çocuktur ama babam “gözcüyü iyi seçmemiş” der..... Gümüş Tekin!!! gözcülerin başıdır..... İhaneti bilerek görmezden gelinir... Selçuklu arıktır..... Ayrılığı kaldıracak durumda değildir..... Gümüş Tekin yiğittir ve onu seven yiğitler vardır.....Yurt edinmek , savaşmak sadece bilek gücüyle olmaz.... Yiğitlik, akıl, sabır, siyaset......hepsi olmalıdır.... hepsi aynı anda olmalıdır....Ah Sarı Hoca, Küpeli Hafız ...... günümüzde de böyle insanlar olsa yani sayıları çok olsa....... Göz bebeği Alpaslan..... Yiğitliği Sav Tekin’ den aklı Sarı Hoca’ dan alan ,Çağrı Bey babasının Tuğrul Bey amcasının geleceği teslim edecekleri , Balçarın gündoğusu özleminin nedeni Alpaslan...... Dandanakan da kilit açılır gibi olur ama tam açılmaz.... nedir bu kilit.... Alpaslan dan öğrenelim: “Bu kilidi Bizans sayın siz.... Bizans’ da bu kilit gibi yıllar yılı toprak altında kalmış, paslanmış bilin....Doğrudan anahtarı vurup kilidi açamayacağımıza göre her biriniz bir yandan gevşetmeye başlamalısınız” Ve Malazgirt.....

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 65


KÜLTÜR VE SANAT

MEDENİYET VE KÜLTÜR İSKENDER PALA BULUŞMALARI

İskender Pala, 8 ay boyunca her ayın ikinci pazartesi günü saat 18:30’da Sultanbeyli’de sevenleriyle buluşuyor. Biz de Şehir ve İnsan Dergisi olarak bu buluşmalarda Pala’nın anlattıklarını her sayımızda bir miktar kısaltarak sizlere aktarmak istiyoruz. Faydalı olması dileğiyle…

E

ğer İngiltere’den birisi, Pakistan’dan birisi, bunu neden böyle yaptın, dese ve siz de, Allah Allah, bu zaten böyle yapılır, diye içinizden geçirseniz o yaptığınız şey size farklı bir kültürü anlatıyor demektir. Yani kültürler arasındaki fark insanların içinde doğdukları toplumla alakalıdır. Doğduğumuz zaman iki şeyimiz yoktur; vicdan ve kültürümüz. Vicdan da kültür de bizim çocukluktan itibaren gittikçe çevremizden, ailemizden, mahallemizden, sokağımızdan, şehrimizden bize yansır. Düşünce tarzı hep bize bir vicdan gibi kültür de biriktirilegelmiş olanın üzerinde inşa olunur. İnsanlar kültürlü doğmaz ama bir kültürün içine doğarlar. Bu kültürü ne kadar hazmederlerse o kadar zengin bir hayat yaşarlar. Her biriniz bir kültür ile doğmadınız, ben de öyle doğmadım. Ama yaşadığımız toplumun kültürel ve medeniyet birikimini ne kadar hazmedebilirsek, ne kadar alabilirsek o kadar bize değer verileceğinin farkında olmalıyız. İşte onun için bugünkü konum kültür ve medeniyet olacaktır.

66 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Maddi ve manevi yönlerimiz

Bir milletin maddi ve manevi değerleri toplamına, yani sanat ve fikir eserlerinin bütününe, ortak duyuş şekilleri ve tarih boyunca biriktirile gelmiş değer yargılarına sosyologlar kültür diyorlar. Bunu Erol Güngör böyle tanımlamış. Başka sosyologlar da buna benzer tanımlar yapıyorlar. Burada dikkat çeken şey maddi ve manevi değerlerimiz. Zihninizi yoklayın, manevi değerlerimizin ne kadarına biz yapışıyoruz, maddi değerlerimizi ne kadar yozlaştırdık. Bugünkü materyalist dünyada insanların maddeye olan tutkuları ne kadar, maneviyata olan bakış açıları ne? Yani insanın kendisinde var olan maddi ve manevi yönler neler? Bir defa, Allah insanı yaratırken bir kimya laboratuvarındaki bir U çubuk gibi tasarlamış. U çubuğun içerisine hani sıvı koyduğumuz zaman eşit durur ya iki tarafında. Tam ortadan farazi bir makas ile onu bölmüş, demiş ki bu tarafı madde olsun, bu tarafı mana olsun. Yani bu tarafı somut, bu tarafı soyut. Bu tarafı mücerret, bu tarafı müşahhas.

Tut, çek, al, kopar, kavra, götür

Şimdi düşünün ki bir U çubuğun içerisindeki sıvının bir tarafından baskı yaparsanız, mesela üflerseniz diğer taraf yükselir. Veya diğer taraftan çektiğinizde bu taraf aşağıya iner. Maddemiz ile manamızın yüzde 50 olması gereken şu dünyada, bizim biriktire geldiğimiz maddi ve manevi değerlerimizin tamamının yüzde 5050 oranında bizi kuşatması gereken şu çağda zihninizi bir yoklayın bakalım, acaba madde tarafımız ne kadar, mana tarafımız ne kadar? Denge nasıl bozulmuş veya bozulmuş mu? Tut, çek, al, kopar, kavra, götür. Bakın şu kelimeler ne kadar şiddetli, hep maddeyle ilgili. Bilboardlar, yeni bir marka, alışveriş AVM’leri içinde gezinmeler. Kendimize ait dünyayı sadece madde ile tasarlamaya başlayan, meslek seçiminde bile, üniversite sınavına girerken bile hangi meslek daha iyi para getirir, hangisinden köşe dönerim, ne kadar rahat yaşarım, hangi mesleği yaparsam ne kadar rahat hayat sürerim gibi soruların cevabı olan madde bizi o kadar kuşattı ki manayı neredey-


se ıskaladık. Halbuki size bir örnek vereyim: İnsanda madde denilen şey elimiz, ayağımız, gözümüz, kaşımızdır. Peki, maddeyi temsil eden insanda ne vardır, bir organ vardır; mide. Yani midemize güzel, iyi, temiz, sağlıklı yiyecekler doldurup ona göre işlem yaptığımızda sağlığımız yerinde olur ve biz hiç durmadan iyi beslenmiş, sağlıklı insanlar olarak yaşarız. Peki, maneviyatımızı temsil eden ne vardır? Maddi olanın dışında manevi tarafımıza baktığımızda insanda manevi olarak üç organ görüyoruz. Bir zihnimiz var. Görüntüsü değil, tasarlanmış şekli. Ama biz onu göremiyoruz, tutamıyoruz, yakalayamıyoruz. Soyut yani.... Bir gönül var, görüntüsü yürek. Madde olarak bu var ama yüreğin içerisinde öyle bir tecelli şekli var ki onu biz tutamıyoruz, dokunamıyoruz, sadece biliyoruz. Bir de canımız var. Yani ruh diyelim biz buna. O da içinde iman olduğu ölçüde inanış biçimlerini temsil ediyor. Şimdi bizim bir tane midemize karşılık üç manevi kavram: gönül, zihin ve ruh. Soyut yanımız üç tane ve biz bire üçü yüzlerle yüzlerle dengelemek yerine o biri o kadar dolduruyoruz, o kadar onun peşine takılıyoruz. Ötekini ise hiç düşünmüyoruz. Mesela, zihin denilen açlığımızı gidermek için şunu

yapmıyoruz. Çok okumamız lazım. Zihnimizi doldurmamız lazım. Midemizi doldurduğumuz gibi zihnimizi de doldurmalıyız. Çünkü mide gibi zihin de acıkır. Acıkan bir organınıza eğer gıdasını vermezseniz ızdırap başlar, sancı başlar, hastalıklar başlar. Şimdi, gelelim işin kültürel tarafına. Bütün bu manevi tarafı bütün bu soyut ve mücerret olanı somut ve maddi olanla dengelemediğimiz sürece istediğimiz kadar kültür edinmeye çalışalım o bizim üzerimizde iğreti bir elbise gibi duracaktır. İşte bunun için bir milletin maddi ve manevi değerleri toplamı olarak kültürü tarif ediyorlar. Sanat ve fikir eserleri işte bu maddi ve manevi düşünüş tarzı veya hissediş biçimi size sanat eseri üretir. Bunların hepsi, diğerleri, geri kalanı o manevi olanın üretimleridir. Midemiz hiçbir şey üretmez. Aklımız üretir, gönlümüz üretir. Sanat eserleri buradan ortaya çıkar. Bakın kültürün içini dolduran hep soyut alanlar. Ortak duyuş şekilleri, yani ortak duyuş şekli ne demek? Falanca yerde, filanca bir hadise olduğunda tek tek Sultanbeyli’deki bütün evlerde aynı gözyaşı akar veya aynı hüzün yaşanır veya aynı sevinç. Bu ortak duyuş şeklidir. Milletleri birbirinden ayıran veya millete özgü ruhu teşkil eden bilimsel

Eğer su hakkında 1.5 sayfalık bir yazı oturup hemen yazabiliyorsanız su hakkında kültürünüz var demektir. Ama eğer siz su hakkında 5-6 sayfalık bir makale hazırlayacaksanız o zaman suyun bilgisine muhtaçsınız demektir. düşünce, felsefe, güzel sanatlar, mimari, müzik, gelenek, inanç ve hissediş biçimi gibi göstergeler hep kültüre ait değerlerdir. Yani biz soyut yanımızı ne kadar yükseltirsek o kadar mimarimiz güzel olur, o kadar hayatımız inceleşir, zarafet bulur. Şimdiki kaba hayatları, yontulmamış hayatlarımızı bir kenara iteriz. Otobüste yer vermeyi ancak o zaman öğreniriz. Yaşlı veya bizden büyük birisine saygı duymayı, küçüklerimizi sevmeyi ancak o zaman öğreniriz. Bütün bunların içerisinde maddeyi ne kadar önemsersek materyalist anlayış bize o kadar ızdırap olarak yansıyacaktır. Bunu hiçbir zaman unutmayalım.

Bilgi ve kültür

Bilgi ile kültür arasında bir fark vardır. Bilgi, arkadaşınızla yürürken, “Su

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 67


KÜLTÜR VE SANAT

nedir acaba” diye soru sorsa da siz su hakkında ona 10 dakika konuşursanız o zaman su hakkında bilginiz var demektir. Ama su hakkında konuşacaklarınızın toplamı 3 dakika ise o zaman su hakkında kültürünüz var demektir. Başka bir şekilde ölçeyim. Eğer su hakkında 1.5 sayfalık bir yazı oturup hemen yazabiliyorsanız su hakkında kültürünüz var demektir. Ama eğer siz su hakkında 5-6 sayfalık bir makale hazırlayacaksanız o zaman suyun bilgisine muhtaçsınız demektir. Çünkü o makaleyi hazırlayabilmek için ya iki tane ansiklopedi karıştıracaksınız, ya üç tane kitap okuyacaksınız. Sonra su hakkındaki bütün o öğrendiklerinizi unutursunuz, unutursunuz, unutursunuz, üzerine ancak 1.5 dakika, bilemedin 3 dakika konuşursunuz. İşte o kalan tortuya kültür denir. Yani önce bilgi sahibi olunur, sonra kültür sahibi olunur. Ama Türkiye bilgi sahibi olmadan kültür sahibi olduğunu zanneden insanlar cennetidir. Bilgiyi elde etmeden kültür elde edilemez. Siz 10 dakikalık bilgiden sonra sadece 3 dakika süzdüğünüzde sadece su kültürüne sahip olursunuz, kültürlü bir insan olmazsınız. Kültürlü bir insan olmak için de şöyle olmak gerekir: su hakkında 3 dakika, hürriyet hakkında 3 dakika, ayakkabı hakkında 3 dakika, bilgisayar, mikrofon, elektrik sistemi, konferans… Bakın her birinde bilgi sahibi olup, sonra o bilgileri imbikten geçirerek 3’er dakika öğreniyorsanız o zaman kültürlü bir insan olursunuz. Arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz. Konu sudan açıldı, suyu anlatırken birdenbire çaya geçtiniz, ondan sonra birdenbire bayrağı anlatmaya başladınız. Sonra birdenbire demokrasi dediniz, sonra arkasından seçim, hürriyet, siyaset. Buna kündekari denir, çivi yoktur bunda ama birbirini çivisiz tutmuş haldedir, açamazsınız. Kültür işte budur. Yani çok çeşitli alanlarda bilgi sahibi olduktan sonra o bilgilerin unutulan ve kalan tortusuna kültür denir. Kültürü yüzyıllar boyunca toplum üretmiş, sizin için hazırlamıştır.

Bilgi, kültür, medeniyet

Bilgi üretildikten sonra topluma yansıyıp toplumu kültürlü hale getirir. Toplum kültürlü olunca hayat zarafet bulur, incelir. Nezaket bulur, insanlar daha mutlu yaşamaya başlar. İşte

68 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


insanların mutlu yaşamaya başladığı ana medeniyet denir. Gördünüz mü, sıralama şu; önce bilgi, sonra kültür, kültürün toplum içerisinde herkese şamil olması haline de medeniyet denir. Bilgi nasıl kültüre kültür de nasıl medeniyete dönüşüyor, bunu bir örnekle size anlatayım. Ben Uşaklıyım. Uşak’ta biz büyürken muhtemelen büyüklerimizden öğrenmişiz, çünkü zihnimde o var. Hangi kültürün içine doğduysak o kültüre göre büyürüz. Bir yakınınız öldüğü zaman gidip onun başucuna bir tane selvi fidanı dikersiniz. Çünkü mezarlıklar hep selvilerle doludur. Çünkü herkes bir yakını öldüğünde gidip onun başına bir selvi fidanı diker. Bana rahmetli annem veya babam veya mahalleden birisi muhtemelen şunu söylemiş olmalı ki, ben de gittim annem ve babam vefat ettiğinde onların başucuna birer selvi fidanı diktim: Birisi ölünce onun başına selvi fidanı dik. Çünkü o selvi fidanı senin diktiğin yerde iki tarafa salınırken hu, hu, hu diye ses çıkarır. Gidin şimdi bir mezarlık kenarında oturun ve selvilerin sesini dinleyin. İğne yapraklı ağaçlardır ve rüzgarda hu, hu, hu diye ses çıkarır. Hu ne demek, Allah demek, O demek. Bana şöyle öğretilmiş, hafızamda bu var: Selvi fidanı ölünün başında her hu deyişte ölünün günahlarından birisi dökülür. Müthiş birşey. Şimdi düşünüyorum, dökülür mü? Hadi canım diyorum, sen dünyadayken her şeyi işle, işle, işle öldükten sonra başına bir selvi fidanı diktir, günahlar dökülsün. Var mı böyle bir şey. Ama Allah’ın kudretinin haricinde. Hayır. O selvi orada her hu dedikçe günahların biri dökülebilir. Ben inanmasam bile bu böyle olabilir. Sonra araştırdım, Divan şiiri selviyi çok önemser, selvi hakkında çok bilgi verir. Şunu gördüm sevgili gençler; mezarlıkların hemen hepsinde selvi ağacı var, çünkü selvi dezenfektan bir ağaç. Çürümüş et kokusunu emiyor selvi ağacı. Onun için mezarlıklara selvi dikiyorlar. Bize birisi, ya mezarlıklara selvi dikin, çünkü ölmüşlerin çürüyen etlerinin kokusunu alıyor dese biz dikmeyiz. Ama yakınınızın bir günahı dökülecek diyor. Bakın, yardımseverlik ruhumuza bakın. Onun için mezarlıklarda selviler vardır, bundan sonra da dikilmeye devam edecektir. Bir bilim adamı bundan

kaç bin yıl evvel kimbilir ne zaman selvilerin dezenfektan olduğunu, çöplüklerin kokusunu aldığını keşfetmiş. Bakın önce bilim, önce bilgi. Sonra bu bilgi halka yansımış herkes tarafından bilinmeye başlamış. Herkes tarafından bilinince selviler yayılmış. Hani kültür herkes tarafından kullanılırdı ya. Sonra da Yahya Kemal diye bir şair çıkmış ve şöyle demiş; “Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış, Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış Serin selviler altında kalan kabrinde her gece bir bülbül öter, her seher bir gül açarmış.” “Ve serin selviler altında kalan kabrinde…” İşte bizim medeniyetimiz budur. Yani önce bilim adamı üretir, sonra onu kültür adamı yaygınlaştırır, kültür haline gelir. O kültürü herkes yaşamaya başlayınca yaşadığınız hayatta medeniyet olur. Biz bugün o medeniyeti kaybettik çocuklar. Soru şu; hanginiz o medeniyete yeniden sahip çıkacaksınız?

Medeniyet geleceğimizdir

Kültürün birike birike kemale ermesinden sonra zenginlik ile buluşarak evrilip bir tarz-ı hayat, yani yaşam biçimi olan sistemleşen haline medeniyet adı veriliyor. Roma medeniyeti,

Osmanlı medeniyeti, İslam medeniyeti, batı medeniyeti hep böyle kültürün gittikçe rafine haline gelmesinden ortaya çıkmıştır. Medeniyetten bahseden kişi gelecekten bahsediyor demektir. Kültürden bahseden kişi geçmişten bahsediyor demektir. Çünkü kültür geçmişimizdir, medeniyet geleceğimizdir. Bir çocuk eğer medeni bir insan olmaktan bahsediyorsa gelecekte neler yapacağını size anlatıyordur. Ama bir çocuk kültürümüzde şunlar vardı diyorsa size geçmişinden bahsediyor demektir. Medeniyete yönelik çalışanlar geçmişten güç almayan bir geleceğin kurulamayacağını, kurulsa bile uzun ömürlü olamayacağını her zaman bilirler. Yani eğer geçmişinizden bir şeyleri bugününüze taşıyıp, o taşıdıklarınızla dünyaya yeni bir şey katmıyorsanız, dünya entelektüel, sanat, kültür çevrelerine siz kendi zenginliğinizden bir şey katmıyorsanız, o kültür ve sanat çevrelerinde veya bilim çevreleri de sizin bir şey katmadığınızı görünce sizi daima dışlayacaklardır. Daha değişik söyleyeyim; “Milli olmadan milletlerarası olamazsınız.” Çağdaş olabilmek için önce tarihi olmanız lazım. Milletlerarası olabilmeniz için önce milli olmanız lazım. Önce kendiniz olacaksınız ki sonra kendi kimliğinizle var olabilesiniz. Peki, hanginiz önce kendim olmak istiyorum diyor?

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 69


KÜLTÜR VE SANAT

Medeniyet iddiasında yani gelecek iddiasında olup da, kültürü yani geçmişi terk etmek evladın babasını inkar etmekten başka bir şey değildir. Peki, medeniyet nedir? Farabi yetkinlik ve iyiliklerin gerçekleştiği en küçük organik toplum yapısı demiş medeniyet kelimesi için. İbn-i Sina, medeniyet adaletin sağlanması için kuralları bir nebinin koyduğu topluluktur, demiş. Medine kelimesi ve Yesrib’in adını Medine’ye çeviren Peygamber efendimiz kainatın serveri, o bunu yaptığı için Medine ve medeniyet aynı kelimedir. Yesrib gibi berbat kokan bir yeri, kötülükler dolu bir yeri, Allah’ın ona verdiği nizam ile medeniyet yurdu haline döndürmüştür.

Yanlış hesap Bağdat’tan döner

İbn-i Haldun’a göre medeniyet bir sivilizasyondur. Tabii sivilizasyon kelimesini bilmiyor İbn-i Haldun. Çünkü daha yok dünyada o zaman. Daha 13’ncü yüzyılda İbn-i Haldun, habare ve umran diye medeniyet kelimesine karşılık bulurken, batıda Ortaçağ karanlığı var. Henüz daha medeniyet diye bir şey yok. Tüketmişler. Roma medeniyeti çökmüş. Onun damlası düşmüş, öteki yükseliyor doğuda Bağdat. Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Ne demek bu biliyor musunuz? Bütün bilimler Bağdat’ta harmanlanıyordu demek, bütün yanlışlıklar Bağdat’ta

70 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

tashih ediliyordu demek. Rönesansın ve reformun güllesi Bağdat’ta, üretilen bilimlerdir. Bizden bunu hep saklarlar. Endülüs’te üretilen bilimlerdir. Bizden bunu hep saklarlar. Dünya bilim tarihi 11’nci yüzyıla kadar gelir, 11’nci yüzyılda bir boşluk oluşur, 16’ncı yüzyılda tekrar batı dünyası üretmeye başlar. Peki, aradaki? İşte o aradaki biziz, Bağdat, Endülüs, Osmanlı ama bunu anmazlar. O dönemde bizim kitaplarımızı bile tercüme ettiklerinde bizim adlarımızı silip, kendi adlarını tercüme değil de telifmiş gibi, bizden çevirdikleri kitabı çevirdikleri değil de kendileri yazmış gibi bilim tarihine koydular. Gülhane Parkı’nın içerisinde bir bilim tarihi müzesi var. Fırsat bulursanız gidin, hatta fırsat bulmasanız da gidin mutlaka görün. Oraya varınca anlıyorsunuz sizden nelerin kaçırıldığını; kendi öz hazinelerinizi sizden nasıl gizlemişler anlıyorsunuz. İbn-i Haldun, Ortaçağ’da daha batıda medeniyet diye bir şey yokken habare diyor ve bir medeniyetin nasıl oluşabileceğini, nasıl oluşması gerektiğini anlatıyordu. Fatih döneminde yaşayan Molla Lütfi medeni hayatla şer’i bilimleri eşit görüyordu. Kınalızade Ali Efendi ki Kanuni döneminin başındadır. Kanuni devrini bir medeniyete örnek olarak gösteriyordu. Doğrudur, bu tespit çok yerindedir. Çünkü Fatih İstanbul’u aldıktan

ancak 100 yıl sonra İstanbul’da bir medeniyet oluşabildi. 100 yıl insanlar sanat ürettiler, bilim ürettiler, insanlar kültür ürettiler ve hayat güzelleşti. Kanuni döneminde hayat güzelleşti, o kadar güzelleşti ki bizatihi hünkarın kendisi Hürrem Sultan’a şiirler yazabiliyordu. Medeniyet eskilerin ifadesiyle eline, beline, diline sahip olma bilincidir. Herkesin bunu kendinde uyguluyor olması demektir. Çünkü bu kolay üretilen bir kültür kavramı değildir. Bunu üretebilmek için Hacı Bektaş’tan, Horasan erenlerinden, Ahmet Yesevi’den, Yunus Emre’den, Mevlana’dan kaç bin insana öğütler ancak süzüle, süzüle en son şeklini bulmuştur. Eline, beline, diline… Medeniyet işte bu demektir. Medeniyet, “Biz bizimleydik, kendimizi terk ettik. Bizsiz beka bulduk” demektir. Kendinden vazgeçmedir. Hallaç Mansur’un En-el Hak dediği noktayı, o incelikle süze süze kelimelerin billurlaştığı bir kavram haline gelmektir. Ve medeniyet tarlanızı toplarken hepsini toplamayın, geride de bir şeyler bırakın ki, kurdun kuşun hakkı vardır anlayışını üretebilmektir. Bugün biz herkese eşimize, dostumuza bu anlayışla davrandığımızda medeniyeti yakalamış olacağız.


ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 71


Pamuk, gri renkli uzun kuyruklu, cılızca bir kedicikti. Tüm İstanbul kedileri gibi zamanının tamamını sokaklarda rızkını arayarak geçirirdi. Bazen çocuklarla oynar, bazen de kedi arkadaşlarıyla takılırdı. İstanbul’ da kedi olmak hayli zordu. Ama güzellikleri de vardı. Pamuk bazen kendini çok şanslı hisseder bazen de İstanbul’un trafiğinden, kalabalığından şikâyet eder dururdu. Bir kere denizi çok seviyordu. Deniz demek balık demekti. Sadece balık için değil elbette denizi seyretmek de ayrı bir nimetti. Pamuk olaylara da böyle bakardı. Her nimetin bir zorluğu vardı. Bir bilge kediden öğrenmişti. Her güzelliğin bir zahmeti olduğunu... Zahmetsiz olunca insanların güzellikleri fark etmediğini... Pamuk da az bilge sayılmazdı hani. Pamuk’un Allah vergisi bir içgüdüsü vardı. Bir tehlike olduğunda sanki oradan geçiyormuş gibi beliriverirdi. Sonra da elinden geleni yapardı. Yaptığı iyiliklerle asla övünmezdi. Bu dünyadaki görevinin bu olduğunu düşünürdü. Her sabah kendi kendine bu iki görevi hatırlatırdı. Helalinden rızkını bulmak ve bir iyilik yapmak.

72 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


O sabah da aynı düşüncelerle çıkmıştı sokaklara. Biraz çöpleri karıştırmıştı. Biraz sahilde yürümüştü. Karnını doyurduktan sonra da sıcak bir köşe bulup kıvrılmıştı. Tam rüyalara dalmışken büyük bir gürültüyle uyanmıştı. O da ne! Karanlıklar içinde kalmıştı. Yukardan düşen bir cisim orada kapalı kalmasına sebep olmuştu. Sıkışıp kalmıştı işte. Bir tahta parçası olmalıydı bu. Ya arkadaki apartmandan biri atmıştır ya da yakınlardaki inşaattan düşüvermiştir diye düşünüyordu Pamuk. Önce sakince bekledi. Sonra baktı olmuyor, avazı çıktığı kadar miyavlamaya başladı. Biraz da korkmaya başlamıştı. Hava kararıyordu sanki dışarıda. İnsan sesleri azalıyordu. Bir ara bir koşturmaca duymuştu. Büyük bir kalabalık bir yöne koşuyordu sanki. Anlamamıştı. O kadar çok gürültü vardı ki Pamuk’un sesi duyulmuyordu bile. Çaresiz bekliyordu. Sakin bir kedi olduğu için hemen durumu kabullenmişti. Geceyi orada geçirdi Hızır. Uyudu uyandı. Bir süre sonra zamanı unutmuştu. Sanki günlerdir o köşedeydi. Havanın aydınlandığını kuş cıvıltılarından hissediyordu. Seher vaktini kaçırmayıp sessizce dua etmişti Allah’a onu oradan çıkarması için. Birkaç saat kadar daha geçmişti

öyle. İnsanların ayak sesleri artınca Pamuk da tekrar miyavlamaya başlamıştı. Ve sonunda birisi sesini duymuştu. İşe gitmek için her sabah aynı saatte evden çıkan Adnan Bey’di bu. Sesinden tanımıştı. Biraz bakındıktan sonra buldu Pamuk’un olduğu köşeyi. Tahtayı üstünden kaldırınca da Pamuk’un yalvaran bakışlarıyla karşılaştı. Tebessüm ederek onu oradan çıkardı. Pamuk da teşekkür için tatlı tatlı miyavlamıştı. Pamuk her zamanki gibi sokaklarda dolaşmaya başlamıştı. Ama sokakta bir tuhaflık vardı. Hiçbir kedi arkadaşını göremiyordu! Köpekler de yoktu ortalıkta. Hâlbuki herkesin karnını doyurma saatiydi. Mahalledeki olayları cami avlusunda oturan amcalar bilirdi. Bu yüzden oraya gidip yanlarına kıvrılıverdi ve konuşmaları dinlemeye başladı. Meğer tüm hayvanlar bir balıkçının attığı bozuk balıkları yemişler. Sonra da topluca hastaneye götürülmüşler! Bazılarının midesi yıkanmış, bazılarına iğne bile yapılmıştı. Neyse ki ölen olmamıştı. Pamuk hikâyeyi dinledikçe kıs kıs gülüyordu. Orada sıkışıp kalmasaydı o da şimdi hasta yatıyor olacaktı. Yine keramet göstermiş bu kez de kendi kendisini bir tehlikeden kurtarmıştı. Ayrıca mahalledeki tüm yemekler o gün kimse olmadığı için Pamuk’a kalmıştı!

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 73


“Hayat, kendi işini yapınca güzel!” diyoruz ve dağarcığımıza yeni yeni bilgiler katmaya devam ediyoruz. Her işin, püf noktasını bir bir öğreniyoruz. Lazım olunca dağarcıktan ihtiyacımız olan bilgiyi çıkarıp kullanıyoruz. Ve sonuçta kendi işimizi en iyi şekilde yapıp soranlara göğsümüzü gere gere “Ben yaptım, istersen sana da öğretirim!” diyoruz. Hayatta bundan daha güzel ne olabilir ki?

DÜĞME NASIL DİKİLİR? Hepimizin başına gelmiştir, bir düğmenin ansızın kopuvermesi... Oyunun en heyecanlı yerinde ya da bir koşturmacanın tam ortasında... Arkadaşımız elbisemizden tutup çekiverir. Bir de bakarız ki

düğmemiz kopmuş... Düğmesi kopan kıyafet, birden şıklığını kaybediverir... Fakat bunun için üzülmeye değmez çünkü şimdi vereceğimiz püf noktaları ile kopan düğmeleri, kolayca dikebilirsiniz.

1. İlk olarak düğme deliğinin bulunduğu katı, düğmenin dikileceği katın üzerine düzgün bir şekilde yerleştirin. Deliğin tam ortasına kurşun kalemle küçük bir nokta koyun. Bunu yapamazsanız, düğmenin koptuğu yerdeki iğne deliklerini bulup buraya işaret koyabilirsiniz. Eğer önceki dikişten kalan iplikler varsa temizlemeyi unutmayın.

kumaşın tersinden çıkarın. Bu şekilde beşaltı dikiş yapın. En son kumaşın tersinde kalın.

2. İşaret koyduğunuz yerin tam ortasından geçecek şekilde toplu iğneyi kumaşa tutturun. Üzerine düğmeyi koyun. Böylece düğmenin, kumaşa sıkı bir şekilde dikilmesini önlemiş olacaksınız. Sıkı dikilen düğmeler, hem kolay kapanmaz hem de kıyafetin üzerinde hoş durmaz. 3. İpliği iğneye geçirin ve iki ucunu sıkıca düğümleyin. İğneyi kumaşın tersinden batırıp üzerinden çıkarın. Daha sonra da düğmenin bir deliğinden geçirin. Tam karşısındaki deliğe iğneyi tekrar batırıp

4. Düğmeniz dört delikli ise dikiş işlemini bitirdiğiniz deliklerin tam karşısındaki diğer iki deliğe de aynı işlemi uygulayın. Çünkü dört delikli düğmeler ya her iki delikten geçen iplikler birbirine paralel olacak şekilde ya da çaprazlamasına birbirini kesecek şekilde dikilir. Eğer düğmeniz iki delikli ise bu adımı atlayarak 5. adımdan devam edin. 5. Toplu iğneyi çıkarın. İğneyi, kumaşın üzerinde kalacak şekilde düğmenin altına çıkarın. Dikişlerin etrafında birkaç tur atıp kumaşın tersine çıkın. 6. Bir dikiş atarak ipliğin düğümlenmesini sağlayın. İpliği makasla dibinden kesin. Artık düğmesi dikilen kıyafeti giyebilir ve başardığınız işin tadını çıkarabilirsiniz!

MALZEMELER

• Düğme • İğne uygun olmalı) etin reng ine af ıy (K lik İp • • Makas • Kurşun kalem • Toplu iğne 74 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 75


BABİL’İN ASMA BAHÇELERİ Babil’in Asma Bahçeleri, MÖ 605’den itibaren 43 yıl hüküm süren Babil Kralı II. Nebukadnezar tarafından yaptırılmıştır. Nebukadnezar’ın memleket hasreti çeken karısı Amyitis’i mutlu etmek için yapılmıştır. Amyitis’in memleketi, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu mutsuz etmişti. Kral, karısının memleket hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yaptırtmıştır. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.

76 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013

Bahçeler birbiri üzerinde yükselen küp şeklinde direklerden oluşuyordu. Bunların içleri bitkiler yetiştirebilmek için çukurdur ve içi toprakla doldurulmuştu. Kubbeler ve sütunlar pişmiş tuğladan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Zincir pompalarla Fırat Nehri’nden su yukarılara çıkarılıyordu. Yunan tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte, 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.

Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra yokolmaya başlamış, 5. ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Şehrin içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir. Dünyanın yedi harikasının içinde bulunan Asma Bahçeler, dünyanın kültür mirasında önemli bir yer tutmaktadır.


YİYELİM, BÜYÜYELİM MUZ Yurdumuzda daha çok Anamur ve Alanya arasında ki bölgede yetiştirilir. Muz çok besleyici bir besin kaynağıdır. Birçok vitamin, protein, mineral ve aminoasiti içerir. Kemik gelişimini hızlandırır, sinir sistemini güçlendirir, yorgunluğu giderir. B1, B2, C, A ve E vitaminlerini içerir. Kalbimizi güçlendiren sodyum ve potasyum maddelerini bolca içerir.

BÖĞÜRTLEN Ülkemizde bol miktarda bulunan bir kır meyvesidir. Yapılan araştırmalara göre içinde bulunan siyanidin isimli bir madde sayesinde kanser hastalığının bazı türlerine iyi geldiği tespit edilmiştir. Yüksek oranda C ve K vitamini içermektedir. Bağışıklık sistemimizi güçlendirir, şeker hastası olmamızı önler, kan basıncımızı düzenler, hafızamızı tazeler.

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 77


78 • ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013


Didem Denizer

Labirent Bulmaca Sevimli tırtılın yemeğine ulaşmasını sağlayalım mı?

Mini Su doku Arkadaşlar aşağıda sizin için bir mini sudoku hazırladık. Amacımız her satır, her sütunda 1’den 9’a kadar rakamların birer kez yer alması.

Atasözü Tamamlamaca

7

Eksik kelimeleri tamamlayıp Atasözümüzü okuyalım mı?

OKUMAYI _ _ _ _ _ _ _ _ _ DOKUZ _ _ _ _ AZ

8

1

ŞEHİR VE İNSAN KASIM 2013 • 79


Şehir ve İnsan  

Bir Sultanbeyli Belediyesi yayını olan Şehir ve İnsan Dergisi'nin Kasım 2013 sayısı.

Advertisement