Page 1


B

ir okul oluşturduğu kurum kültürü ile güçlüdür. Okulumuzun kurum kültürü oluşmasında en büyük paya sahip olan dergimiz, üçüncü sayısını çıkarmaktadır. Üç sayıdır önemli konuları işleyen dergimizin bu sayıda İstanbul’u konu edinmesini manidar buluyorum. Tarihte olduğu gibi 15 Temmuz 2016 da destan yazan İstanbul bu övgüyü fazlası ile hak etmektedir. “Eğitimin amacı, insanlarda bulunan kabiliyeti geliştirmektir,” der Eflatun. Dergi çıkarmamızın amacı da öğrencimize bir kültür bilinci oluştururken, onların kabiliyetlerini de ortaya çıkarmaktır. Hazreti Mevlana der ki; “Emek ver, kulak ver, bilgi ver, ama sakın boş verme.” Gençler dergiye ve diğer çalışmalara emek verin, bilgi verin, bilgi toplayın ama sakın boş vermeyiniz. Derginin çıkmasında emeği geçen, yazıları ile destek veren öğretmen ve öğrencilerimize teşekkür eder, başarılarının devamını dilerim. Harun SÜMBÜL Okul Müdürü


Yıl: 2017 Sayı:3 İmtiyaz Sahibi Harun SÜMBÜL Okul Müdürü Koordinatör Öğretmen Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni Dergi Kurul Başkanı Şennur HİRA (11-G) Dergi Kurul Başkan Yardımcısı Berat Can İNAN (11-H) Dergi Kurulu Dilara TÜRKMEN (10-A) Ömer Faruk KOCABEY (11-B) Nihat Mürsel TERZİ (11-H) Tayyip AYAR (11-H) Evin AKDEMİR (11-I) Müheymin HASAN (11-I) Redaksiyon & Tasarım & Mizanpaj Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni www.harunicoz.com İletişim Telefon: 0212 539 52 60 Belgegeçer: 0212 539 53 60 Adres: Merkez Mah. Abdi İpekçi Cad. No 20 Güngören/İstanbul Web: www.sultanalparslanaihl.meb.k12.tr

5- Harun İÇÖZ - PROLOGUE 8- Şennur HİRA – MUKADDİME 10- Furkan DEMİR – OKUL BAŞKANLIĞI 11- Mekselina ÇAYCI – YANSIYAN 12- Kerim CAN – BİR KAP YEMEK BİR KAP SU 13- Dilara TÜRKMEN – SESSİZ İSTANBUL 14- YASEMİN AKÇA – İSTANBUL BEKLİYOR 16- Şeyma ÇIRAK – SOKAKLARIN ÇOCUKLARI 17- Hacer ÖZGEN – DİLİMİZİ NE KADAR KORUYORUZ 18- Harun SÜMBÜL – MÜCADELELER KENTİ: İSTANBUL 22- Zeynep ESER – HEY ŞEYİN YOLU İSTANBUL 23- Hicran YILDIRIM – ZAMAN 24- Yaşar TEKİN – İSTANBUL MEDENİYET MERKEZİDİR 25- Cihad EREN – I WANT, I CAN! 26- İlhan ADIM – STRES 30- Berat Can İNAN – OLMASA DUAMIZ 31- Gamze Nur TAHAN – SEN MAZİSİN İSTANBUL 32- Harun İÇÖZ – SEVENLER TEPESİ 37- Dilara TÜRKMEN – İSTANBUL’UN GÜZELLİKLERİ 38- Şahin HACIOĞLU – ŞAİR, ŞİİR VE İSTANBUL 40- Fatma SERTKAYA – YALNIZLIK 41- Dilara OĞUZ – İSTANBUL SOKAKLARINDA 42- Müheymin HASAN – BİR LİSAN BİR İNSAN 44- Yusuf Can ELBEYLİ – SEVEMEDİM SENİ İSTANBUL 45- Ali ŞEN – YABANCI DİL ÖĞRENİMİ 46- Yasemin AKÇA - SEVDİĞİM İSTANBUL 49- Elif GÜL – KALBE KONAN ŞEHİR 50- Dilara TÜRKMEN – BENEKLİ MARTI 51- Hicran YILDIRIM – PAPATYADAN BABA 52- Berna KAFTAR – ÖLÜM GİYİNEN İSTANBUL 53- Dilara TÜRKMEN – İSTANBUL’U DİNLERİM 54- Tuğba KARATAŞ – SECCADELER 56- Seda Nur KARAMEŞE – İSTANBUL 57- Muhammet Ali ALMA – SINAVLARA HAZIRLANIRKEN 58- Bahar ÇATKIN – KALİGRAFİ 59- Cuma ALAGÖZ – TİYATRO 60- Hüseyin VURAL – GÜREŞ 62- İzzettin ŞAHİN – SAĞLIKLI YAŞAM VE SPOR 63- Cihan ERDİL – AĞAÇ YAŞKEN EĞİLİR 64- Rabia MAĞARABAŞI – VOLEYBOL

Bu dergide yazanlar, yazarların kendi fikirlerini temsil eder. Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin, okul idaresinin ve öğretmen kadrosunun, dergi ekibinin ve sorumlu öğretmenin düşüncelerini, inançlarını, fikirlerini yansıtmamaktadır ya da en azından yansıtmak zorunda değildir. Telif hakları elbette saklıdır. Zaten kul hakkından sebep aksini yazan bir dergi görmemişsinizdir, değil mi? Yazarın ve okul idaresinin yazılı izni alınmadan tamamen ya da kısmen kopyalanamaz, dijital ya da basılı ortamlarda çoğaltılamaz. Zaten hiç uğraşmayın, ihtiyacınız varsa söyleyin, en kısa sürede elinize ulaştırırız. = )


PROLOGUE >

“Dahi anlamındaki ‘de’ ayrı yazılır...”

Dergimizin üçüncü ve şimdilik son sayısından herkese selamlar. Sizlere, özel bir yazıyla seslenmek istedim çünkü bu okuduğunuz satırlar hem bir prolog hem de bir epilog aslında. Elinizde tuttuğunuz bu kolektif eserin ön deyişi olduğu kadar, İstanbul’daki yaşantıma konulan bir nokta tadında bir son söz olma özelliği de taşımakta. O sebeple hayattaki en önemli konulardan birini masaya yatırmaya çalışacağım: Ayrı yazılan “de”. “De”yi doğru yazmayı öğrenmek ya da ne yazdığımız kadar nasıl yazdığımıza da dikkat etmek ne kadar zor olabilir? Aşağıdaki görselde yazan söz özünde güzel olmasına rağmen, hatalı yazılan “de”ler yüzünden okuduğum anda bir tiksinme hissettim mesela. Diğer insanlara, kendi diline ve doğal olarak milli benliğine ve kültür mirasına yapılan bir hakaret, edilen bir küfür gibi... Görseli okurken, fütursuzca yazan kadar yazım saçmalığını fark etmeden basan ve dağıtanlara da içimizde bir öfke uyanmadıysa altı şapkamızı da önümüze alıp düşünme vakti gelmiş demektir. Ne de olsa hayatta en önemli meselelerden biri insana saygıdır ve maalesef bu saygıyı yaş farkı gözetmeksizin çevresindeki diğer insanlara gösteremeyenler var. İnsanlara saygı göstermeyi öğrenmek ya da ne dediğimiz kadar nasıl dediğimize de dikkat etmek ne kadar zor olabilir? Sevgili gençler, iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırmalı. Mesela biz öğretmenler... Dünyanın en kutsal mesleğini icra etmekteyiz. Peygamber mesleği olacak değerdedir öğretmenlik. Bu sebeple, önce biz öğretmenlerin yaş, dil, din, ırk ve fikir farkı gözetmeksizin insanlara saygılı davranması gerekir. Ne de olsa “Kalp kırmak, Kabe yıkmak gibidir,” der peygamberimiz. Bunun şuurunda olursak, insanlık olarak, geçmişe, geçmişte yaşadıklarımıza ya da bize yaşatılanlara bakıp acısını karşısındakinden çıkartmak istercesine çirkin bir davranışta ‘asla’ bulunamayız. Mesela biz Müslümanlar... İslam nuruyla aydınlanan gerçek zihinler kendine Hz. Muhammed’i (S.a.v.) örnek alır, yanlış olduğunu savunduğu davranışları O’nun gibi latif bir şekilde, kalp kırmadan düzeltmeye çaba gösterir. Gerçek bir Müslüman kibrin kötü bir şey olduğunu bilir. Hiçbir zaman burnu Kaf Dağı’nda değildir. İnsanı eteğinin boyuyla, başının örtüsüyle, yaşıyla, diliyle, ırkıyla değil, karakteriyle, insan oluşuyla değerlendirir. Yaratılanı yaratandan ötürü sever, saygı gösterir ve de göstermelidir. Mesele ben... Şuurlu ömrüm boyunca bu dediklerimin tersini yaptığım her saniyeden nefret ettim ve tekrarlanmaması için elimden geleni yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Peki ya siz..? Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 5


22 SER yfa p E Sa yne Ze

CI AY 11 a Ç yfa lin Sa kse Me

16 IRAK yfa Ç Sa yma Şe

I 23 ILDIR yfa Y Sa ran Hic

M

EN

13 RKM yfa TÜ Sa ara Dil

6 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


49 yfa L Sa f GÜ Eli

N HA A 31 ur T yfa N Sa mze Ga

Lİ Y BE 44 n EL yfa Ca Sa suf Yu

R 52 FTA yfa KA Sa rna Be

41 UZ yfa OĞ Sa ara Dil

SAAİHL Okul Dergisi /// 7


“Seni hayallerine ulaştıracak en önemli şey cesarettir.”

S

elamun aleyküm arkadaşlar,

Ben 11-G sınıfından Şennur HİRA. Bu sene üçüncü sayısını çıkardığımız dergimizin başkanı olarak sizlerle buluşmak benim için büyük bir mutluluk. ALLAH’ın yardımı ile üç senedir çıkardığımız okul dergilerimizin (inşallah şimdilik) son sayısı şu anda elinizde duruyor. Öncelik okul müdürümüz Harun SÜMBÜL’e, dergiden sorumlu olan Harun İÇÖZ hocamıza, dergi ekibi arkadaşlarıma, dergide emeği geçen bütün öğretmenlerime ve Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi mensuplarına çok teşekkür ederim. Dergi Kurulu Başkan Yardımcısı olan Berat Can İNAN ile ilk başlarda biraz tereddütlüydük. Çünkü ekip olarak çıkartacağımız ilk dergiydi bu. Fakat daha sonra hocamız ile gerek toplu, gerek münferit toplantılar yaptık ve arkadaşlarımızın önerileri doğrultusunda korkumuzun yerini bir heyecan aldı. Okuldaki öğretmenlerimizden ve öğrenci arkadaşlarımızdan gelen güzel yazılar ve şiirler bizi çok mutlu etmeye başladı. Dergiye yazı ve şiir veren, önerilerde bulunan ve fiilen katılmasa bile mavevi desteklerini esirgemeyen arkadaşlarımız sayesinde bu işin ilk başlarda korktuğumuz kadar olmadığını anladık. Herkese çok teşekkür ederiz çünkü ne kadar dergi ekibinin başkanı olsam da, destekleriniz ve toplu emeğiniz sayesinde dergimiz tamamlanmıştır. Bu süreçte öğrendiğim şey, ilk başlarda tedirginlik ile başladığımız halde cesaret ederek bitirdiğimiz ve sonucu çok güzel olan bu okul dergimizdir. Umarım sizler de bizim kadar beğenirsiniz. Gelecek sayıda görüşmek dileği ile hoşça kalın. Dergi Kurulu Başkanı Şennur HİRA / 11-G

8 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


<MUKADDİME Dergi kurulu adına sizleri selamlıyoruz... O Yağmur toprağa kavuşunca güzel. Vardır her semtte umut düşüren bengü semalar. İstanbul bazen bir tebessüme konan buse, Bazense içimize işleyen umuttan şarkılar. İstanbul bizi ağlatandır, İstanbul bize ağlayan. O her ömre bir bahar ve bahara şiirler yazan. Dergi Kurulu Başkan Yardımcısı Berat Can İNAN / 11-H

SAAİHL Okul Dergisi /// 9


Selamun Aleyküm arkadaşlar...

Ö

ncelikle söylemek isterim ki bu vazife zordur. 1000 kişilik okulu temsil etmek hem gurur duyucu bir is hem de zor bir görevdir. Ama ben ve çalışkan meclisimizin çalışkan kişiliğiyle üstesinden gelemeyeceğimiz bir görev göremiyorum. Adayken vadettiğim çalışma grubunu kurduk. Bu çalışma grubu 9. sınıfların okula olan motivasyonlarını artırmak amacıyla hem sosyal acıdan hem de ders acısından onlara yardımcı olacak. Bu okulumuzda bu sene başlatılmıştır ve ilçeye örnek olma yolunda ilerlemiştir. Bununla birlikte yine kitap kampanyamızla okul kütüphanemize romanlar, dini kitaplar kazandırdık. Halep’e okul bazında yardımda bulunmak amacıyla yârdim topladık. Yine bunlar gibi faydalı projelerle okulumuzu bir adim daha ileriye taşıyacağız. Okulumuz daha çok genç daha önünde ilerleyip kat edeceği uzun bir yol var. Ama ben bu gelişmenin öğrenciye bağlı olduğuna inanırım. Çünkü; okulu okul yapan kâğıt kalem değil, içinde ter döken öğrencilerdir.

Deneme

Furkan DEMİR Okul Başkanı

10 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


YANSIYAN>

“Bir uçtan bir uca aşıklar şehri...”

Rüzgarlarıyla buram buram umut ve keder kokan, Acısı şahsına münhasır koca şehir. Her yeni günü bambaşka telaşlarıyla kucaklayan, Bir uçtan bir uca aşıklar şehri. Nice insanların hayatına sahne olmuş tarih kokan şehir. Gürültüsünün bile senfonisine aşık olduğumuz, Dalga ve martı sesleriyle ahengine ayak uydurduğumuz, Şehir, güzel şehir İstanbul. Mahmutpaşa’sı, Galata’sı, Kapalıçarşı’sı... Farklı hayallere, farklı ruhlara, insanlara şahit Sarhoşluğu siniyor bu koca şehri severken. Ötesiz duygulara sürükleyen Beyoğlu rapsodisi duyuluyor. Kuşlar ötüşüyor, Hafiften yalnızlık esiyor yamaçlarına.

Şiir

Mekselina ÇAYCI 11-K

SAAİHL Okul Dergisi /// 11


KAP

1

YEMEK> SU

“Onları Fazlasıyla mutlu edecektir...”

S

atırlarıma başlamadan önce sokaktan alınmış bir kedi sahibi olarak bu muazzam duyguyu herkesin tatmasını ve evinde bir hayvan beslemesini öneriyorum. Malumunuz, sokak hayvanları tam bir çilekeş hayat yaşıyor. Hayatları zorluklarla, korkularla ve en önemlisi ölüm korkusu ile yoğuruluyor. Sokak hayvanlarının sokakta yaşamaya alışkın olduğunu düşünmemiz, onların hiç bir zaman aç veya susuz kalmadıkları anlamına gelmez. Buna karşın halkın duyarlı insanların evlerinin çevrelerine veya girişlerine, ayakkabı kutularından veya kolilerden, nalburdan alınan strafor ile çevresini kaplayarak barınak sağlamaları oldukça kolay ve çok düşük maliyetli bir faaliyettir. Ayrıca evde beslenen hayvanlar için artık bir klişe haline gelen kuru mama alınamasa da, evdeki kalmış yemekleri (çok yağlı ve baharatlı olmaması şartıyla), suya veya süte bastırılmış kuru ekmek vs. gibi gıdalar biz insanların (!) gözünü doyurmasa da onlara gayet zengin bir gıda vazifesi görecektir. Sokakta hayvanlara zarar veren insanlara oldukça tepkili göstermeli, engel olmalıyız. Kurduğumuz barınakları bozmamalarına özen göstermeliyiz. Sokak hayvanlarının soğuk hava şartlarında üstündeki tüyler bize, “Nasıl olsa bu hayvan üşümez onun tüyleri var canım,” diye bir algı oluştursa da malesef bu onların bu tür hava şartlarında ısınmalarına bir nebze katkı sağlamıyor arkadaşım. Aynı zamanda dışarıda kapılarımızın önüne park eden araçların motorun tam altına veya hava yağışlı değil ise motorun verdiği sıcaklıktan dolayı kaputun üstü onlara adeta bir ölüm çemberi oluyor. Bu tür yerlere genellikle kediler girmektedir. Buna da dikkat etmeli aracımızın kaputuna çalıştırmadan önce 2-3 kere vurarak onların ürkütüp oradan kaçmasını sağlamalıyız. Sokak hayvanlarını bir kap su ve bir kap yemek elbette onları bu şartlarda fazlasıyla mutlu edecektir. Ama bu onlar için sadece yemek veya su mudur onu bilemeyiz. Eğer elimizden böyle şeyler gelmiyorsa bile onları severek de belki de o anlık açlık veya susuzluğunu gidermelerinde yardımcı olabiliriz. Her türlü zararlı sokak ortamından tek başlarına hayat sürdürebilmelerinin imkansız olduğunun bilincinde olalım ve onları koruyalım, sevelim ve kollayalım. Lütfen onlara zarar vermeyelim.

Deneme

Kerim Can KARADAŞ 11-I

12 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


SESSİZSİN İSTANBUL >

“Ay geceyi yansıttı...”

Yine mevsimlerden sonbahar. Ağaçlar yapraklarını döküyor. Gözlerim yorgun İstanbul. Gökyüzü bulutlu artık. Sahillerde ses yok, Martıların uçmaz olmuş, Denizin durgun İstanbul. Ay geceyi yansıttı, Kız Kulesi boğazı, Ben gidiyorum buradan, Hatıran yetti İstanbul!

Şiir

Dilara TÜRKMEN 10-A

SAAİHL Okul Dergisi /// 13


İSTANBUL

HANIMEFENDİLERİNİ VE BEYEFENDİLERİNİ

BEKLİYOR

“Kadınlarda güzellikten önce nezaket, nezafet, letafet ve kabiliyet aranırdı...”

Deneme

S

14 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

on yüzyıllık süreçte şehirlerimizde ne tarihi doku, ne mimari zevk, ne de estetik bir kaygı kaldı. Şehri kaybettiğimiz gibi şehirli olma bilincini de yitirdik. Aldığı göçler sonucu artan nüfusu, rant uğruna yok olan tarihi, mimari, estetik dokusu ve kaybolan İstanbul Hanımefendileri ve Beyefendileri ile İstanbul en acı kaybı yaşayan şehirlerden biri oldu. İstanbul, beş altı yüzyıllık zaman içinde oluşmuş tarihi, kültürü, giyim kuşamı, edebiyatı, musikisi, dili ve mutfağı ile birçok vasfını kaybetmiş durumda. Dünyanın en nadide şehri olan İstanbul’u, halkının neredeyse yarısından fazlası zorunlu olarak yaşadıkları bir şehir olarak görmekte. Nüfusun çoğunluğu ulaşım sorunu, kalabalık, gürültü, stres, pislik, yoksulluk, eziyet gibi nedenlerden ötürü yaşam kalitesi düşmüş insanlardan oluşmakta ve kendilerini İstanbullu olarak tanımlamamakta ya da bu tanıma uygun davranmamaktadır. Hâlbuki İstanbullu olmanın kendine has özellikleri vardır. Bu özelliklerin başında İstanbul terbiyesi ve kültürü gelir. İstanbullu olmak yaşam biçimi, hayat görüşüdür. İstanbullu bilgili, görgülü, şık giyimli ve konuşması, nezaketi, nezafeti, letafeti, zarafeti ile bilinen kimsedir. İstanbullu olmak başta insanı, sonra doğayı, hayvanı sevmeyi insanlık vazifesi olarak bilmektir. İstanbullu şehirli, medenidir. İstanbul’u kendi mülkü gibi koruyup kollayandır. Eski İstanbullu tarif edilirken İstanbul Hanımefendisi ve Beyefendisi ifadeleri kullanılırdı. Su gibi aziz İstanbul Türkçesi ile şiir gibi konuşur İstanbul Hanımefendisi. Eskiden okullarda lisan (dil) dersleri üzerinde hassasiyetle durulur ve adâb-ı muâşeret dersleri okutulur, lisanı düzgün, görgülü, terbiyeli insan yetiştirmeye özen gösterilirmiş. Şimdi ise kelime hazinemiz o kadar daraldı ki duygu ve düşüncelerimizi anlatmak için kelime bulamaz hale geldik. İstanbullu hanımlar nezakette beylerin önünde gelirlerdi ve kadınlarda güzellikten önce nezaket, nezafet, letafet ve kabiliyet aranırdı. İstanbul Hanımefendisi son derece ölçülü ve yerli yerinde konuşmaya dikkat eder, şimdikiler gibi bağırıp çağırmazdı. İmkân nispetinde hem hanımefendiler hem de beyefendiler şık giyinmeye özen gösterirlerdi. Bilgili ve görgülü olup nezaket kurallarına ihtimam gösterir, karşısındakileri küçümsemeksizin büyük küçük herkese saygılı davranır ve efendim diye hitap ederlerdi. Çayı kahveyi höpürdeterek içmek ayıp sayılır, kişi ne kadar aç olursa olsun sofraya sakince oturur, sanki aç değilmişçesine yemeğini ağır ağır yer ve yediği yemekleri başkasına anlatmazdı.


Abdulbaki Gölpınarlı “Mazi Özlemi veya Dün-Bugün” adlı makalesinde, “Bir çeşit hitap vardı… Bir çeşit söyleyiş…

Kadına hanımefendi denirdi, erkeğe beyefendi… Yaşlıca ve sakallı zata efendi hazretleri… Arabadan inen ‘hayırlı işler’ dilerdi arabacıya… Arabadan inene ‘güle güle’ derdi arabacı… Oğul sorulurken mahdum beyefendi denirdi. Babaya peder, anneye valide… Kızdan kerime, cariyeniz diye söz edilirdi. Muhatap her sözü bir estağfurullah ile karşılardı,” diye bahsediyor.

İstanbul Hanımefendisi ve Beyefendisi böbürlenmeyi sevmez. Bu nedenle söze ben değil, bendeniz diye başlardı. (Bendeniz: ‘Köleniz, cariyeniz, hak-i payiniz.’) Eşlerinden bahsederken “bizim hanımefendi, beyefendi”, anne babalarından bahsederken “hanım annem, efendi babam, bey babacığım” ifadelerini kullanırlardı. Beylerbeyi halkının nezaketi ve dili kullanmadaki maharetinden çokça söz edilir. Öyle ki şimdi Şehir Hatları diye bilinen Şirket-i Hayriye vapurlarından biri olan Boğaziçi Hattı vapuru sık sık geç kalırmış. Sebebi ise iskelede vapura binmek için bekleyen herkesin birbirine “Efendim, rica ederim, zat-ı âliniz buyurun lütfen” diyerek vapura binme önceliğini birbirlerine vermeleri imiş. Nereden nereye… Zamanımızdaki toplu ulaşım araçlarını kullanan İstanbul sakinlerinin durumu ise malumunuz… Şimdi yeniden İstanbul ruhunu diriltecek hanımefendilerin ve beyefendilerin yetişmesi kültürümüz, kimliğimiz ve medeniyetimiz için elzemdir. İstanbul insanını dili, terbiyesi, nezaketi ile inşa etmek bu şehre yapılacak en önemli hizmetlerden olacaktır. İstanbul’da yaşamaktan mutluluk duyan, başka bir şehirde yaşayamayacağına inanan, İstanbul’ un eşine emsaline rastlanmayan son derece nitelikli ve üst düzey kültürünü benimsemiş gerçek İstanbullulara ihtiyaç duymaktadır bu şehir... Ben İstanbulluyum diyen herkes bu şehri korumaya yönelik duyarlılıklarını artırmalıdır. Şayet bu şehrin sahibi benim, bu şehirde yaşamam için her türlü donanıma sahibim, bu şehri tarihi, kültürü, tüm ihtişamı ile tanıyorum, hayal ettiğim şehir İstanbul diyebiliyorsanız ve şehre tüm varlığıyla sahip çıkabiliyorsanız İstanbullu olma yolundasınız. Haydi! İstanbul kollarını açmış sizi bekliyor… Yasemin AKÇA Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 15


SOKAKLARIN ÇOCUKLARI

>

“Kayıpları çok ama kimseleri yoktu...”

K

Deneme

oca bir sessizlik vardı siyah gecede. Bulutlar görünmez, yıldızlar kuytularında, ay ise güneşten rol çalan bir riyakâr gibi asılıydı gökyüzünde. Gece geç vakitler... Sokaklarda hareket yitmiş, nefesler çekilmişti. Şimdi herkes dört duvarlı sıcak yuvasının ardında huzurlu ve emniyetliydi. Kimisi küçük kardeşiyle artık alışkanlık haline gelmiş kavgalarından birini yapıyor, kimisi annesinin dizine uzanmış gününü anlatıyor, kimisi de babasının güvenli kollarında uykuyu kovalıyordu. Ama yok sayılsalar da vicdanları sızlatacak çocuklar vardı ki, yalnızlardı. Önü, arkası boş; yanında hiçbir eki olmadan sadece ‘yalnız’. Kimsesiz. Böylelerdi. Ne pamuk elleri ve ışıl ışıl gülümseyişleri olan bir anneleri, ne güçlü kollarıyla emek kokan bir babaları, ne de yeni aldığı mavi arabasının tekerini kıran bir kardeşleri vardı. Yoksuldu sokak çocukları. Kayıpları çok ama kimseleri yoktu. Onlar birbirlerine gülümser, birbirlerine ağlar ve birbirlerine sığınırlardı. Yaş sınırı yoktu mesela sokaklarda. Televizyonda yayımlanan bir dizinin bile yaş sınırı varken sokakların yoktu. Bazen bir bebek olurdu terkedilip gidilen. ‘Gitme’ dahi diyemeyen bir günahsız olurdu. Bazen, iki yana örülmüş saçlarıyla bir kız çocuğu. Oyuncak bebeğinin yırtılan elbisesine ağlarken, birden annesiz kalan bir kız çocuğu. Acımasız, merhametsiz ve yetimlerin mesken tuttuğu bu sokaklar bin bir türlü tehlikenin ev sahibiydi. Tüm hiddetiyle esen rüzgarın aşındırdığı harabeler, sokak çocuklarının başlarını soktukları yuvaları oluyordu. Yıkık yuvaları... Ve büyüyordu sokak çocukları. Sokaklar, çocuklarına merhametsizliği aşılıyordu onlar büyürken. Acımasızlığı işliyordu damarlarına. Büyüyordu sokak çocukları. Onlara acımayanların intikamını çıkarır gibi acımıyorlardı. Kalplerini gizliyorlardı, ciğerlerinin arasına. Ve merhametsiz oluyorlardı. Bir tenekenin içinde cızırdayan ateşte hatırlatıyordu kendini kalpleri. Bir sokak çocuğu gördüklerinde anımsıyorlardı çaresizliği. Kırık bir arabanın tekerini ceplerine atarlarken, ufacık gülümsüyorlardı. Ve büyüyordu sokak çocukları. Büyüyorlar ve sokakların çocukları oluyorlardı...

16 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Şeyma ÇIRAK 12-C


DİLİMİZİ NE KADAR KORUYORUZ

?

Dil, kitabi bir ifade ile iletişimi sağlayan en önemli öğedir. Bunun çok ötesinde toplumları bir ülküde birleştiren, millet haline getiren, toplumların gelenek ve göreneklerini, tarihteki dost ve düşmanlarını gelecek kuşaklara aktaran en önemli unsurdur. Dilini unutmuş bir millet adını unutmuştur, soyunu unutmuştur yani hafızasını kaybetmiştir. Yabancı unsurların etkisi altına girerek benliğini kaybetmeye mahkumdur. Bunun en acı örneğini Necip Fazıl Kısakürek’in karşılaştığı bir olay göstermektedir: Necip Fazıl’a bir konferansı sırasında Mısırlı bir öğrenci söz alarak “Osmanlı emperyalist değil midir?” diye sormuş. Necip Fazıl gence, “Evladım eğer Osmanlı emperyalist olsaydı bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın,” diyerek karşılık vermiştir. Bir şehri silahla fethedersiniz. Fakat o şehrin tapusunu ise dilinizi, bununla beraber kültürünüzü oraya yerleştirerek alırsınız. Batılı ülkelerin hakim olmak istedikleri yerlere önce dillerini yerleştirdiklerini, sonra orayı sömürge haline getirdiklerini tarihte sıkça görmüşüzdür. “Türk diline kimesne bakmaz idi Türklere hergiz gönül akmaz idi Türk dahi bilmez idi o dilleri İnce yolu ol ulu menzilleri” Aşık Paşa Güzel dilim Türkçe, Aşık Paşa’nın Garipname’sindeki garip dilim Türkçe... Tarih sahnesine baktığımızda bir dönem Çin’in etkisinde kalmış. Daha sonra İslamiyet’in kabulü ile aynı anda yüzyıllardır iki köklü dil olan Arapça ve Fasça ile mücadele etmiş. Tanzimat döneminde Fransızcayla, bir dönem Almanca ile ve şimdi İngilizce ile mücadele etmektedir. En acısı da ‘Türk’ün dahi bilmediği’ inceliklere sahip olan nazlı dilim Türkçe, günümüzde bilişim ve teknolojinin getirdiği hızlı iletişim ile gençler arasında “merhaba”nın “mrb” olduğu, “selam”ın “slm” olduğu, “Allah’a emanet ol.” un “aeo” olduğu bir bozulma ve yozlaşmayla karşı karşıya gelmiştir. Yüzyıllardır yabancı dillerin etkisinde kalmış, bir köşeye itilmiş, horlanmış. Bahtiyar Vahabzade’nin dediği gibi :

Deneme

“Bir vaxt Rusca idi bütün reklamlar İndi İngilisce dürtülür göze İtin de diline hörmetimiz var Tekce öz dilimiz yaramır bize” “Bir zamanlar (Sovyet Rusya hakimiyetindeki Türk Cumhuriyetlerinde) Rusçaydı bütün reklamlar. Şimdi İngilizce konuşulur oldu. İtin bile diline saygı gösteriyoruz ama tek öz dilimizin değerini bilmiyoruz.” Günümüzde bunu o kadar çok görüyoruz ki büyük şehirleri geçtik küçük yerlerde hatta etrafımızda Türkçe bir kelimenin sonuna İngilizce bir ek ekleyince, konuşmalarımızın arasına İngilizce kelimeler yerleştirince, iş yerlerimizi açarken İngilizce isimler verince çok seçkin, çok havalı, çok tarz olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa rezil oluyoruz haberimiz yok! Dilimize ne kadar sahip çıkıyoruz? Cebimizdeki bir lira kadar sahip çıkıyor muyuz mesela? Çocuğunuza anlattıklarınızı çocuğunuzun anlamadığını düşünün, onu tehlikelere karşı uyarmaya çalıştığınızı ama onun boş gözlerle bakarak sizi anlamadığını düşünün, onun söylediklerini sizin anlamadığınızı düşünün. Kalabalıklar içinde yapayalnız ve ne kadar çaresiz hissedersiniz. Bu ülke bizim, bu dil bizim. Dilimize sahip çıkmazsak köklerimizi kaybederiz. Dilimize sahip çıkmazsak evlatlarımızı kaybederiz. Okuyan, düşünen, milli varlıklarına sahip çıkan nesiller yetiştirmek dileğiyle... Hacer ÖZGEN Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 17


MÜCADELELER KENTİ: İ S T A N B U L >

“İstanbul tarihi süreç içinde birçok badireler atlatmış; ihanetler, isyanlar, ayaklanmalar görmüştür...”

Deneme

Ş

18 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

ehir ile kültürün, deniz ile doğanın buluştuğu, her üç ilahi dinin oluşturduğu farklı kültürlerin bir araya geldiği, doğu ile batıyı, Avrupa ile Asya’yı birleştiren başka bir şehir dünyada yoktur. Bu haliyle İstanbul’a aşık olmamak elde değil. İstanbul tarih boyunca kurulduğu andan itibaren devamlı gelişen, büyüyen ve dönüşen birşehirdir. İstanbul’un; Yarımburgaz, Pendik, Tuzla, Yenikapı, Marmaray gibi bazı yerlerinden elde edilen bulgularda özellikle Nwolatik Çağ yerleşimlerinin su kaynakları yakınında kurulduğu görülür. MÖ. 8. yüzyıldan başlamak üzere Megaralılar Khalkedon’u (Kadıköy) kolonize ederek İstanbul çevresine yerleşmişlerdir. MÖ. 660 yılında yine Megaralı Byzas, Sarayburnu üzerinde Bizantion’u kurmuştur. Septimius Severus’un (M.S. 193-211) Akrapolis’i kurmasıyla Roma dönemine ait kent şekillenmeye başlamıştır. “Mese” adı verilen “Ana Yol” istikametindeki sütunlu caddeler, kenti Selanik üzerinden Adriyat’e kadar ulaştırır. “Tetrastoon” ismiyle bir agora, Ayasofya’nın güneyinde, dörtkenarında sütunlu galerilerşeklinde kurulmuştur. Burası daha sonra ticari ve kamusal merkez haline getirilmiştir. I. Constantinus zamanında aynı yer “Aıgusteion” adını almıştır. (Şehir ve Kültür; İSTANBUL, Profil Yayıncılık, 2012, İstanbul) 29 Mayıs 1453 yılında büyük komutan ve devlet adamı Fatih Sultan Mehmet Han’ın fethi ile Müslümanların eline geçen İstanbul, yeni bir çağda yeni bir kimliğe kavuşmuştur. İslam kültür ve medeniyetinin beşiği haline gelen İstanbul, İslam dünyasında bir darb-ı mesele konu olmuştur. O da, “Kur’an’ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.”


Gerçektende İstanbul İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri olmuş, kültür, edebiyat, hüsnü hat, tezhip, minyatür gibi önemli sanat dallarının; tıp, astronomi gibi pozitif bilim dallarlının; fıkıh tefsir gibi dini bilimlerin merkezi haline gelmiştir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi olması nedeniyle adeta dünyanın merkezi haline gelmiştir. Yetiştirdiği bilim adamları, devlet adamları ve sanatçılarıyla her alanda göz dolduran bir niteliğe kavuşmuştur. İstanbul fiziki açıdan tam ortasından geçen Boğaz’ının güzelliği, “Altın Boynuz” olarak adlandırılan Haliç’i, tarihi yapıları, doğal güzellikleri ile adeta insanı büyüleyen bir şehirdir. Şehrin gezilmesi için bir ömür az gelir. Şehrin trafiğinin bile insan için ayrı bir anlamı vardır. Bitmeyen sahilleri, Emirgan Korusu, Beykoz Korusu ve Çamlıca Tepesi gibi doğal güzellikleri bitmeyen bir şehirdir İstanbul. Üstat Necip Fazıl’ın mısralarında dillendirdiği gibi:

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sünbül kokan Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul...

SAAİHL Okul Dergisi /// 19


Gündüz akşama kadar lanet, gece sabaha kadar rahmetin yağdığı bir şehirdir. Mehmet Emin Tokadi, Ebussuut, Sümbül Efendi, Mehmet Zait Kotku gibi yetiştirdiği gönül adamları ile insanların gönlüne hitap etmiştir İstanbul. Neredeyse her sokağında bulunan camileri, medreseleri ve tekkeleri ile insanları eğitmiş, insanlara bir şehir kültürü ve İslam yaşayışını ve edebini öğretmiştir. Vakıfları ile yardım etmeyi, fakir, garip-gurebaya bakmayı, onlara sahip çıkmayı kendine şiar edinmiştir. İstanbul tarihi süreç içinde birçok badireler atlatmış, ihanetler, isyanlar,ayaklanmalar görmüştür. Patronu Halil İsyanı, Yeniçeri ayaklanmaları gibi ayaklanmalar, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gibi çok önemli olaylar yaşamıştır. Cumhuriyet Dönemi öncesi işgaller görmüş. Cumhuriyet Dönemi’nde darbeler, darbe sonrası işkenceler ve hatta idamlar görmüştür.

20 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


Son olarak 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe kalkışması görmüş, kahraman İstanbullu büyük bir mücadele örneği göstermiştir. 15 Temmuz’da kahraman Türk Milleti ve özellikle İstanbullular elinde silahı olan ve vatana ihanet eden hainlere gereken cevabı vermiştir. Bu cevap sadece eli silahlı hainlere değil aynı zamanda bunların arkasında gizli el olarak faaliyette bulunan yabancı devletlere verilen bir cevap olmuştur. “Vatan sevgisi imandandır.” düsturundan hareket eden İstanbullu, Boğaz Köprüsü’nde hainlere geçit vermemiş, köprünün ismini “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” olarak değiştirerek bu başarıyı tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Silah insanı cesaretlendirir, insanı güçlü kılar. Her şeye gücünün yeteceği hissi verir. Silahsız insan, silahlı kişiye karşı güçsüz ve zayıf kalır. Fakat 15 Temmuz gecesi İstanbullu silahı, tankı topu olmadan çıplak eli ile tanklara karşı durmayı, tankları elleri ve gövdesi ile durdurmayı başarmıştır. İstanbullu ve Türk Milleti bir kez daha inancın üstünde hiçbir silahın duramayacağını göstermiştir. Merhum büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi:

İmandır o cevher ki, ilahi ne büyüktür İmansız olan paslı yürek, sinede yüktür “İmansız yürek sinede yüktür.” Ne mutlu bu millete ki, yüreğinin iman dolu olduğunu gerektiği zaman göstermektedir. Bu millet kendi değerlerine, kültürüne ve dinine sahip çıktıkça hiçbir zaman yıkılmayacaktır. İmanlı gençler yetiştirdikçe, değerlerine sahip çıkan nesiller yetiştiren kurumlarına sahip çıktıkça her zaman hainlere karşı dimdik duracaktır. Ey İstanbul! Yine gece rahmet yağan halinle, hainlere, alçaklara; din, millet ve vatan düşmanlarına gereken cevabı verdin. Allah her zaman İslam Ümmeti adına yâr ve yardımcın olsun. Harun SÜMBÜL Okul Müdürü

SAAİHL Okul Dergisi /// 21


HER ŞEYİN YOLU > İSTANBUL

“Hayatın tadı İstanbul...”

Bir mutluluk eser rüzgarlarında, Pamuk gibi bulutlarında, Ne ararsan var bereketli toprağında, Hayatın tadı İstanbul. Güneşli günlerinde, O güzel sahillerinde, İlkbahar mevsiminde Yaşanırsın sen İstanbul. Geceleri uzun geçer, Gündüzleri cıvıltılı sesler, Kendi büyüsünü önümüze serer, Seninle yaşıyoruz İstanbul. Doludur genelde sokakların Dökülür sonbaharda yaprakların, Eskide kaldı acıların, Temiz bir sayfada İstanbul. Gezeriz bize bıraktığın eserleri, Manzaranda parlarız geceleri Merak ederiz efsaneleri Sensin bize mutluluk İstanbul. İstanbul’u bize bırakana, Gönüllerde yaşatana Fatih Sultan Mehmet’e, Teşekkür ederiz bu manevi insana.

Şiir

Zeynep ESER 9-C 22 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


Z

Deneme

B

A M A N

ir düşünün bak alım. İnsanlar zamanı satın al nasıl bir yer ol abilselerdi dün urdu? Bir günü ya n 10 saat olduğu fazla bir zaman nu ve 10 saatke d ili m in in p ar ayla satıldığını n Uzun bir zaman düşünün. önce Faraza ad mesindeki tüm lı g en cin önemli bir sı öğrenciler birbir navı vardı. Kad leriyle rekabet olacağını eğitm eiçindeydi. Faraza enlerinden öğre , sınavının yarın nir öğrenmez birine girdi. Dükk Zühre Zaman ândan elli bin lir Dükkânları’ndan aya aldığı on d jekte edildi. Bab ört saat, kolund asının parasıyla aki saate enaldığı bu zaman şekilde çalışac diliminde dersi ak, kalan vakti ne yoğun bir oyun oynayıp d fazla bir zaman inlenmekle geç alacak parası ol ir ec ek ti mayan ama Fa seviyesinde idra raza gibi çalışka . Sınıfında k eden Katmer n öğ ’in rencilerin sınavına çalışm saat sonra artı ak için beş saat k yar i vardı. Beş ders çalışıp hem ın olacak ve okul kapıları açıla caktı. Bu beş sa uyuyup hem d e okula gitmek atte hem aldığı on dört sa iç in at ve zaten var hazırlanacaktı. ol Fa an raza’nın 5 saatiyle berab Sizce bu hikâyen er 19 sa in at so i va nu nereye vara rdı. bir unsur olsa bilir? Eğer zam ydı insanlar şu an sa tı an n alınabilir olayın içinde g olduklarından d eçtiği, geçeceğ ah a d a ra h at i ya da geçmek y çoğaltılabilseyd üzere olduğu sü aşardı. Bir i, hiçbir gerçekl re is ik teğe bağlı özünü koruyam İnsanların kıym az d ı. et in i bilmediği iki Hiçbir pişmanlığ şey vardır: Bir ın geri dönüşü sağlık, iki zam yoktur ama tela de durdurulmad an! fisi vardır. Zam ı, çoğaltılamadı an hiçbir âlemd a. Kişisel zevkleri nizden kurtulu gerçekliğini ve p, boş vakitler geçiciliğinin öz inizi doldurup ü n e zamanın varın. Faraza’nın ne ka dar on dokuz sa madığı sürece ati olursa olsun Katmer’in sahip , içi dolu bir bar olduğu içi dolu dak olbir, beş saate sa hip olmayacak . Hicran YILDIRIM 11-C H

SAAİHL Okul Dergisi /// 23


DÜNYANIN İLİM VE MEDENİYET MERKEZİDİR

F

atih Sultan Mehmet daha 21 yaşında iken 1453’te İstanbul’u fethettikten sonra İstanbul’u Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti yapmış ve dünyanın en iyi ilim merkezi olması için İstanbul’da bir çok medreseler (okullar) yaptırmıştır. İstanbul’da daha iyi bir yüksek öğretim yapılması için de Fatih Camii yanındaki Sahn-ı Seman medreselerini yaptırmış ve Osmanlı topraklarındaki en iyi hocaları bu medreselerde görevlendirerek yapılan ilmi çalışmalarla Osmanlı’nın yükselme dönemini başlatmıştır. Bu şekilde Osmanlı Devleti dünya hakimiyetinde ve İslam medeniyetinin ilerlemesinde büyük başarılar elde etmiştir. Tarihimizdeki bu büyük başarılardan ibret alırsak, halen İstanbul’da yaşamamızın kıymetini bilirsek ve İstanbul’daki 1400 yıllık İslam kültürünü içinde barındıran külliyelerden, medreselerden, okullardan, kütüphanelerden ve değerli hocalardan iyi bir şekilde yararlanırsak Müslümanların yeniden dünya hakimiyetinde söz sahibi olacağını, İslam adaleti ve huzurunun dünyada hakim olacağını ve İslam medeniyetinin yeniden yükseleceğini bilmeli ve bu düşünce ile tüm öğrencilerimiz, öğretmenlerimiz ve velilerimizle imam hatip camiası olarak çok çalışmaya devam etmeliyiz. Herkesin çalışmalarında çok başarılı olması, dünyada Müslümanların gözetiminde adil ve huzurlu bir hayat yaşanması ve İstanbul’dan en iyi şekilde faydalanabilmemiz dileği ile…

Deneme

Yaşar TEKİN İ.H.L. Meslek Dersleri Öğretmeni

24 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


I WANT, I CAN! >

“İlk başarısızlıkta bıkmayın sakın!”

E

n büyük sorunlardan biri olduğunu düşünüyorum bugün yazdıklarımın. Korkuyoruz. İnanmıyoruz. Bu yüzden de istediklerimiz elde edemiyoruz. Hedefleri küçük, özgüveni az tutuyoruz. Yaptığımız işin normalini yapmakla yetiniyoruz. Nerede başarı? Nerede küçükken tutkuyla kurduğumuz o koca koca hayaller? Nerede büyük hedefler? Nerede insanlık için yaptıklarımız? Düşünmezsen, hayal etmezsen, inanmazsan, ya-pa-maz-sın arkadaşım! Başarı oranımız düşük. Üşengeciz. Azıyla, ortasıyla yetiniyoruz. Böyle olmamalı. Azla yetinmemeliyiz. Büyümeliyiz. Hedefleri büyütmeliyiz. Büyümemiz durmamalı. Hatta öncelikle yolun başında olan biz öğrenciler, şirketlerin personeli değil, müdürü; takımların yedeği değil, kaptanı; ilçelerin değil, ülkenin birincisi olmalıyız. İyi idare olana değil, en iyisine koymalıyız hedeflerimizi. Ne farkımız var en iyilerden? İnsanoğlunun insanoğlundan üstünlüğü olmadan yaratmış yaradan. İlk başarısızlıkta bıkmayın he sakın! Karşınızdaki kayanın altında ezilmek yerine tepesine zıplayın, daha çok ilerleyin sizi durdurmak isteyen kayanın aksine. Başarısızlıklarınızı başarıya dönüştürün.

Deneme

Korkmayın. İnanın. En iyisi olun! M. Cihad EREN 11-I

SAAİHL Okul Dergisi /// 25


STRES

Stres: -Ruhsal Gerilim. -Canlıların yaşamı için uygun olmayan koşullar.

“Böylesine güzel bir günde bu sevimsiz konu da nerden çıktı?” dediğinizi duyar gibiyim...

İ

nsanın ruhsal ve fizyolojik tepkisi diyebileceğimiz çağımızın vebası. Normal şartlarda ruh ve beden sağlımızın sigortası, ani değişimlere dış etkenlere bir çeşit alarm.

Önemsenmez ise ruhsal ve bedensel dengede onarılmaz hasar yaratılabilecek bir savunma mekanizması. Hiçbir olay karşısında sağlımızı kaybetmek istemeyiz. Bedel olarak ruh, akıl ve beden sağlımızla ödeyeceğimiz kayıplar, olumsuzluklar nelerdir? Hızla değişen hayata teknolojik değişime uyum sağlayamamak, ekonomik, sosyal sıkıntıları göğüsleyememek, yitirdiğimiz maddi-manevi değerlere yanıp tutuşmak, çalışan beynimize ve bedenimize ‘mola’ şansı tanımamak... vs. türünden bildik etmenler stresin davetiyesi. Birde mutluluk maskesi takıp, arkadaşına sakladığımız güvensizlikler, korkular, hayal kırıklıkları, doyumsuzluklar var… Sayıları az olmayan bu olumsuz etmenler çoğu kez kişiyi uçuruma götürebiliyor. Cinnet getirme denilen bu durum büyük tehdit ve tehlike oluşturuyor. İçimizi karartarak stres yaratmak istemiyorum. “Böylesine güzel bir günde bu sevimsiz konu da nerden çıktı karşıma?” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak bu rafa kaldırmamız gereken, öneme sahip. Ben de günlük hayatta stresten kurtulma yolları konusunda birkaç öneride bulunacağım.

Deneme

İlhan ADIM Matematik Öğretmeni

26 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


İŞTE ÖNERİLERİM GÜN İÇİNDE TATİL YAPIN Sizi 10 dakikalığına da olsa olduğunuz yerden alıp götüren herhangi bir şey, günün telaşından uzaklaştırır; daha üretken hissetmenizi ve zor durumlarla daha kolay başa çıkabilmemizi sağlar. Öğretmenler için teneffüs saatleri, öğle arası dersin akışına göre ders içinde 2-3 dakikalık ders dışı sohbet gibi. Teneffüslerde bulmaca çözün, örgü örün, 5-10 satırda olsa okuma yapın. Diğer arkadaşlarınızla eğitim dışı sohbet yapın, öğrencilerin komik olan hareketlerini anlatın ve gülün. ŞİİR YAZIN / KARALAMA YAPIN Rahatlamanın en kolay yollarından birisi yazmak, not almak, karalama yapmak, çevremizle ilgili kısa bilgiler yazmak... Bu, çevremizdeki dünyayı terk etmemizi sağlar. Zaman içerisinde yazdıklarınız sizi bile şaşırtabilir. ÇOCUĞUNUZLA OYNAYIN Çocuğunuzun odasına girin ve nasıl, ne yaparak, nelerle eğleniyorsa onun yaptıklarını yapın. Dinlediği müziği dinleyin, oynadığı bilgisayar oynamaya çalışın.

CEP TELEFONUNUZDAN UZAK DURUN Hatta günün belli saatlerinde kapalı tutun. Sohbetin, yemek saatinin, okuduğumuz kitabın en güzel anınızı bölebilecek bir cihaz olduğunu unutmayın ve bozmasına izin vermeyin. Öğretmenler bunu ders saatinde mutlaka yapmalıdır. Hatta teneffüste bile açmazlarsa daha iyi olur. KOMŞULARINIZLA SELAMLAŞIN VE KONUŞUN Komşularımızı tanımamak, bizleri yalnızlık hissine itebilir. Bu da oldukça büyük bir stres kaynağıdır. Başkaları ile sohbet etmek, bize küçük şehirde yaşıyor hissini tekrar hatırlatabilir. Önce selamı biz verelim.

HER ŞEYE EVET DEMEYİN Sınır koymayı bilin. Vaktinizin tamamını hınca hınç doldurmayın. Kendinize zaman ayırın. Bunu yapmak, yaşam kalitenizi yükseltecektir NOSTALJİK OLUN Eski fotoğraflara bakmak, yıllık sayfalarını gözden geçirmek, varsa eski mektupları okumak, koleksiyonları elden geçirmek ve geçmiş güzel anıları zihinde tazelemek iyi gelecektir. SUYLA DOST OLUN Suyun yatıştırıcı etkisi vardır. İmkânlar dâhilinde ister havuza, ister küvete girmenin; hamama gitmenin, olmadı duş almanın, hiç yoksa musluktan akan suyun altında elinizi tutmanın, suyu seyretmenin, suyun sesini dinlemenin ruhu rahatlatacağın kesin. İstanbul burası. Deniz kenarının sizi rahatlatacağı garanti. Sahilde yürüyün ve denizi seyredin.

SAAİHL Okul Dergisi /// 27


YÜRÜYÜ ŞY Her fırsa APIN t ta yürüy inip yür ün. Otob üyü üst okul bah n. Her teneffü s öğretm en tramvaydan çesinde bir ,o en dece ke yif olsun kulun etrafında ler odasına gid iki durak erken ec dolaşın. diye yür Spor ols eğimize, bazen üyün. un diye değil, sa -

m i? Ş KALKIN ken izlediniz m areketlenir. Alar A V A Y N YATAKTA uykudan uyanır r ve yavaşça h gibi fırlayarak ış ğu ekle le Bir çocu du ile gerinir. B keri kamptaym sükûnet e v in u s k c a or. Sa Bütün vü s ki biz adeta n başlıy a o e r t a s h bile a da koşturm çalması , ş la e T uz. kalkıyor AKŞAM YEM kalkın. EĞİNİZ SİZE Ö ZEL OLSUN Günü en güze l a n ı o lm a fon gibi ciha zlar kapalı olm lı. Yemek sırasında telev izyon ve tele alı. Ortamı bo etmeyin. Ayd zacak hiçbir a bir kez de o şeye müsaad lsa yemeği d e ışarıda yeme yi deneyin.

LEYİN , bazen elektronDEĞİŞİKLER MÜZİKLER DİN n türkü, bazen rock müzik ze Ba in. ey lem din yı tçı na Hep aynı tür, aynı sa ye değer. zen sanat müziği deneme ba , :) da ak as lam n farklı old(an ik müzik, bazen rap i gülücükleri diğer günlerde ek nd zü yü n eri cil ren öğ k, rahatlamış hissedece uğunu göreceksiniz.

DERSTE, DERS DIŞI KONUŞU N Sınıfınızda ay da bir, hafta mez diye kork d a bir mutlak ma a boş bir de konuşmaların yın. Haftanın son günü, s rs işleyin. Pro on saati boş ı isteyin. He gram yetişgeçirin. Öğren m onlar rah hem siz haft a c tl il a erden ders d yacak, kendis anın yorgunlu ışı ğunu bir neb ine konuşma dinizi rahatla zede olsa atm g üveni gelece mış hissedec ış k; olacaksınız. Z ek, öğrencile olduğunu göre rin yüzündek il çaldığında ceksiniz. i gülücükleri kendiğer günlerd en farklı

28 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


YİN

TELELVİZYON SEY-RET-MEHaftanın belli günlerinde hiç televizyon açmayın. Bırakın takip ettiğiniz televizyon dizisi yarı kalsın. Bir iki bölümünü de seyretmeyin. Hele tatildeyseniz hiç ama hiç televizyon seyretmeyin.

GAZATE / DERGİ / KİTAP / ÇİÇEK Gazetelerin olumsuz haber ve yorumlarını okumayın, bulmaca ve hobi eklerini kimseye vermeyin. Takip ettiğiniz bir süreli yayın, dergi vs. olsun. Ayda bir kitap okuyun, bu kitabı çevrenizdekilere anlatın, etrafınızdaki çiçek ve ağaçlara sahip çıkın, sulayın, toprağını temizleyin varsa çöpleri temizleyin, onlarla ilgilenin.

“Okurken bile strese girdim,” dediğinizi duymamış gibi yapıp devam ediyorum. Hayat, ALLAH’ın (c.c.) bize bir armağanı. Bu hediyeyi elimizden geldiğince sağlıklı, mutlu, huzurlu yaşamalıyız. Tavsiye ettiğim yöntemlerden size uygun olanı seçme hakkınız kullanabilirsiniz. Sizin stresinizin kaynağınızı daha iyi kimse bilemez. Mesela bu yazıyı yazmam konusunda kafamın etini yiyen, her gördüğünde, “Yazı nerde? Hâlâ yazmadın mı?” diye soran sevgili Harun İÇÖZ de benim stres kaynağım oldu! Kendisine can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Bu dergi yayınlandığında muhtemelen okulumuzdan ayrılmış, Gaziantep’te yepyeni bir hayata başlamış olacak. Sevgili Harun hocama yaşamı boyunca başarılar ve mutluluklar diliyorum. İlhan ADIM Matematik Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 29


D

Deneme

ua bir yakarıştır. Yaratana yaratılanın bir serzenişi ve teslimiyetinin bir göstergesidir. Bazen avuçlarda gizlidir. Yürekten gelen serzenişler avuçlara dökülür ve oradan başlar yolculuğa. Dua etmek güçlü kılar insanı, aynı zamanda da Rahman’a karşı değerli... Zira Rabbimiz, ‘Duanız olmasa ne kıymetiniz olurdu,’ buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de. Duayla insan Allaha yönelir, ondan ister. Ummadığı anda kapılar açılır, yeni umutlar doğar

30 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

hayata dair. Rabbe yöneliştir dua. En umulmadık anda insana umut olur. İnsanın kendisini çıkmazda sandığı anlarda bir kurtuluştur o. Hasta bir insanın başucunda bir ilaç olur yeri geldiğinde. Tuzağa düşmüş, kuşatılmış bir orduya kalkan olur bazen. Karanlık bir gecede parlayan yıldızlar gibi insanın gönlünü aydınlatır. Sıkıntılar hafifler ve içindeki fırtınalar diner birden. Yeter ki insan duayı inanarak etsin. Samimi bir niyetle. Riyasız. O’na yönelsin, dünyevi endişelerden sıyrılarak O’ndan istesin. İnsan ne kadar varlıklı olursa olsun, sahip oldukları şeyler, başına gelecek bir belayı defetmeye yetmez. Ancak dua öyle değildir. Belalara karşı bir kalkandır. O, sözü güçlü kılar, sıkıntıdan bükülen bel doğrulur, daralan göğsümüz rahata kavuşur. İnsana gelebilecek kötülüklere perde olur. Şu gittikçe kirlenen dünyamızda bu kirlenmişliğe karşı duayla mücadelesini sürdürür insan. Duayla kendi benliğini canlı tutar, yaratanla bağını koparmaz. Dua insanın gönlünden geldiği gibi yaradanına yalvarmasıdır. Gücü sınırsız olan RABBİ karşısında haddini bilmektir. Kul olduğunu hatırlamak, kulluğunun hakkını vermektir. Bir noktada insan duayla kendisini, nefsini terbiye eder. İnsan duayla kibrini al aşağı eder, Allah’tan dilenir ister. Zulme karşı savaşını verirken duayla yürür insan. Ancak sadece dille yapılan dua değildir asıl olan. Yapılan duanın hayatta bir pratiğinin olması gerekir. Mücadele sahasında olmalı insan. Gayret etmeli, gücü yettiğince çaba sarf etmeli, kendi gücünü de kullanmalı. Öyle salt duaya yaslanıp yaşamsal mücadeleyi terk etmemeli tevekkül mantığı hakim olmamalı insana. Özellikle içinde yaşadığımız, insanın merkeze alındığı, Allah’la bağların koparıldığı çağda insan kendisini yalnız hissetmekte, yeryüzünde bir yabancı gibi yaşamakta, etrafındaki varlıklarla bağlarını koparmaktadır. Oysa insan birlikte yaşadığı varlıklarla bazı özellikleri aynı olsa da kendine özel yetenekleri vardır. Kendini sadece bu dünyanın bir parçası olarak göremez çünkü onun ait olduğu tek dünya, bu dünya değildir. İnsan kendisini yalnız bu dünyaya hapsederse, bu anlayış insana sancı verir. İnsan, bir meçhul olarak yaşar. Sığınacak bir liman arar ama bulamaz. Kapılır fırtınalara, batar gider, kaybolur. O’ndan ayrı yaşam bir zindan, bir çıkmaz sokaktır. İnsana yeryüzünde cenneti vaat edenler, insanı tanıdık, tanımladık diyenler ve insanla ilgili ciltler dolusu kitap yazanlar bulamazlar bu bunalımın çaresini. Kurtaramazlar hapis olduğu zindandan insanı. Ancak Yaradan öyle mi? O, insana şah damarından daha yakındır. Bilgiyle kuşatır insanı. Korur, gözetir, esirger ve bağışlar. Dua ettiğinde duasına icabet eder. Karanlık gecelerini aydınlatır, düştüğü zindandan çeker çıkarır, zincirlerini kırar. O’nun yardımı ile uçurumun içinden çıkar insan. Rabbini tanıdıkça olgunlaşır, olmaya doğru yol alır. Eşref-i mahlukata doğru başlar yolculuğu. Berat Can İNAN 11-H


AN T B S UL SEN MAZİSİN İ Denizin derin olduğu kadar derin, Gökyüzünün berraklığı kadar berraksın İstanbul. Karanlığın sessizliği gibi sessiz, Gecenin ayazı gibi soğuksun İstanbul. Yağmurdan sonra çıkan gökkuşağı gibi cıvıl cıvılsın. Sen rengârenksin İstanbul. Sen mazisin İstanbul. Sen tarihsin. 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in Fethetmesiyle aldığı o eşsiz şehirsin. Sen mazisin. Sen tarihsin İstanbul. İstanbul boğazından Marmara Denizi’ne, Üsküdar’dan Kız Kulesi’ne, Haliç’ten Eyüp Sultan’a kadar, Sen bir mazisin İstanbul. Sen tarihsin.

Şiir

Gamze Nur TAHAN 10-A

SAAİHL Okul Dergisi /// 31


Öykü

İlk defa Mühür Edebiyat Dergisi’nin 67. Sayısında yayımlandı

“Bir daha bakmayacakları pozları çekmeye, kimsenin umursamayacakları yerlerde paylaşmaya devam edenlere laf etmezdi diğer yarım. Durum buyken ben niye kafaya takayım?”

32 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Batmaya meyletmiş güneşi takip eden bir yarım ay gibi olmalıydı hayat. Mavi enginliğin yamacından yükselen, bulutsuzluğun ortasına yengeç adımlarıyla sokulan ilk dördün. Güneşin yerini dolduramayacağını bile bile ve buna rağmen çekinmeden ilerleyen yarım bir ay. Tekir kedim çimenlerde oynamaktan sıkılmış olacak, gelip kucağıma oturdu. Öyle oturdu dediğime bakmayın. Tırnaklarını kesmeyi yine unuttuğumu hatırlatırcasına beyaz kot pantolonumu yastık misali kabartmaya çalıştı. Kucağımda kendi etrafında döne döne, tenimi dele dele… Canım yanınca dişlerimi sıkıp nefesimi tuttum. Hanımefendi duraksadı, rahatsız ediyormuşum gibi dik dik baktı, beni tekrar sindirdiğine ikna olunca da kaldığı yerden devam edip kendi kuyruğuna bir güzel sarıldı, gırtlağından titrek sesler çıkarmaya başladı. Acı geçince derin bir nefes aldım. Güneşe sırtımı dönmüştüm. Nicedir ayı izlediğimden olsa gerek boynum tutulmuştu. Sağa sola esnettim. Sırtımı dayadığım sevgilimin dudağındaki alaycı bükülmeyi daha o konuşmaya başlamadan hissetmiştim. “Ne kıtlattın be. Duyan da hiç yağlamadığını sanır.” Balık etli oluşuma bir gönderme daha. Cevap vermedim. Manzara çok güzeldi. Bozulmasını istemiyordum. Güneş dedikleri her mevsim böyle güzel batmazdı. Çünkü bulutsuz gökyüzünde ilkdördün nadiren böyle ihtişamla doğardı. Bir tarafta ay yükseliyor, diğer tarafta ise gün batıyordu. Sevgilim güneşin batışını sever. O yüzden bu çimenlik tepeye çıktığımızdan beri yüzü batıda, biten günlerin yasını tutar. Ben ise, ışığı az olsa da, ayın yalnızlığını paylaşmak isterim. En çok da ilk dördündür sevdiğim. Ne de olsa, hayatın baharları doğan beyaz bir yarım aya benzemesi gerekmez miydi? Hilalden uzak. Dolunaya gebe. Sırt sırta vermiş hayatın iki farklı yarısını soğururken çenelerimiz yukarı kalkardı. Böylece başlarımızı da birbirimize dayamış olurduk. Hiçlik sandıkları hayat âlemini yorulmadan izleyişimize şaşıranlar da eksik olmazdı hani. Ne düşüneceğimizi umursamadan, orada yokmuşuz gibi ama yine de bizimle fotoğraf çekilenler gelip giderdi. Onlar geldiğinde susardık. Kıpırdamadan göğü izlemeye, hayatı seyre devam ederdik. Yanımıza oturanlar, bizimle aynı pozu verenler, koca ekranlı telefonlarını başkalarının eline tutuşturanlar çıkardı muhakkak. Hatta telefonunu çubuğun ucuna tutturan biri, başını omuzuma koyarak fotoğrafımızı çekmişti de benimki ses etmemişti. Bir daha bakmayacakları pozları çekmeye, kimsenin umursamayacakları yerlerde paylaşmaya devam edenlere laf etmezdi diğer yarım. Durum buyken ben niye kafaya takayım? Şimdi parkta kimse yoktu. Çimenle kaplı bu yüksek ama küçük tepede gökyüzünü izlemeye devam ediyorduk. “Hatırlıyor musun?” dedim dirseğimle hafif dürterek. “Geçen bahardı. En güzel ilk-


dördünü kaçırmıştım hani. İkindi vakti bulut peyda olmuştu.” “Hatırlıyorum. Ben sıkıntı yaşamamıştım. Batıda hava açıktı.” “Evet,” dedim. “Hayatın batan şeyleri gözümüze sokmak gibi bir huyu var.” Benliğimizi okşayarak geçen meltem… Her şey sabitmiş de, hızla hareket eden bizmişiz, öyle bir şey yapabilirmişiz gibi bir özgürlük hissi… Minik şey yaratılışına özel bir sesle irkilip kulaklarını dikti, fark bile etmediğimiz bir şeyleri kovalamak için fırladı gitti. Tekrar baş başa kaldık. “Güneşi neden sevmiyorsun anlamıyorum,” diye ortaya laf attı. “Onu herkes sever ama pek çokları ayın hakkını vermez, veremez.” Dudaklarının bir kez daha alayla kıvrıldığını hissedince konuşmasına fırsat vermeden, “Protest kişiliğimin marjinal yansıması işte,” diyerek düşüncelerini susturdum. Böyle alaycı kişilerden kurtulmanın yolu, gerçek olmasa da lafı sapına kadar kendi böğrünüze saplamaktan geçiyor. Ez kaza savunmaya geçerseniz yandınız. Alırlar sazı ellerine, siz de açıklayacağım diye kıvranır durursunuz. “Güneş alçaktır,” diye devam ettim. “Çok büyük şeyler vaat eden, ışığı yetmezmiş gibi ısısıyla da insanları kendine muhtaç eden bir alçak.” “Abartmıyor musun?” dedi susmadan önce. Ağaçların arasından bisikletli iki genç çıkmıştı. Tepenin eteğini beyaz bir kuşak gibi kucaklayan mermer yola girdiler, kendi kendilerine şakalaşarak, arada bir de bize göz atarak etrafımızda birkaç tur attılar. Biz ise her zaman olduğu gibi, göğe verdik kendimizi. Bisikletli çift uzaklaşınca açıklamaya başladım. “Abarttığımı sanmıyorum,” dedim. “Güneş insanlara kol kanat gerer; aydınlatır, korur, ısıtır… Güzelliğine hayran bırakır. Hatta asırlardır bitkilere müdahale ederek karınlarını doyurmak için bile insanları kendine muhtaç eder. Alıştırır, onsuz yapamayacakları noktaya getirir. Sonra ne yapar biliyor musun? Çekip gider. Gecenin soğuk karanlığıyla baş başa bırakır onları. Terk edilmeyi kaldıramayan zavallılar da kendilerini evlerine hapseder. Güneş riyakâr yüzünü tekrar gösterene kadar da evlerinin sanal güvenliğine sığınırlar. Sonra ne olur tahmin et?” “Ne olur?” diye sordu umursadığından çok zaman öldürmek için. “Güneş yeniden doğar.” Etrafımızdaki ağaçlara şöyle bir baktım. Hafif rüzgarla dertleşen çınar yapraklarının hışırtısı etrafımızı sarmıştı. Bir tutam çimen koparıp havaya bıraktım. Yerçekimine inat esintiyle yükselip çınarların konuşmalarına kulak kabartmaya seğirttiler. “Yeniden doğar ve her şey yeniden başlar. Tüm o ihtişamına, göz kamaştıran güzelliğine, sunduğu şeylere ve umut dolu vaatlerine rağmen gün sonunda insanların ne hissedeceklerini umursamadan çeker gider.” Söylediklerimden rahatsız olmuşa benzeyen birkaç kuş havalanıp tepeyi saran ağaçların arasında kayboldu. Devam etmeden önce, ortadan ikiye bölünmüş gibi duran ayı süzdüm. “Ay tesellidir,” dedim. “Güneşin terk ettiği insanların derdini dinler, kederlerine ortak olur. Onlarla ilgilenir. Kibirli de değildir. Güneşin ışığını alır, hasretiyle yananlara verir mesela. Fazla aydınlatamasa da, elinden geleni yapar. Kendine de muhtaç etmez. Ayı görmediği için üzülen bir insan gördün mü? Gece yanımıza gelenleri düşün. O çıkınca başlarını göğe bile kaldırmazlar zaten. Geçip gittiğini fark etmez pek çoğu. Ama o alçakgönüllüdür. Umursanmamayı sabırla göğüsler, doğru bildiğini yapar. Kendine de alıştırmaz.” Eşini kaybetmiş bir güvercin gelip benimkinin kafasına kondu. Gırtlağından çıkan tok sorular... Öteden ses gelince de cevaba havalandı. Bunu umursamayan öbür yarım ise meraklı. “Alıştırmaz mı?” diye sordu kuşun az önce pislediği yeri bir parça çimenle temizlerken. Başına hafif yeşil bulaşmış olmalıydı. Benim uzun lülelerim ne kadar doğal duruyorsa, arkadan gördüğüm kadarıyla sevdiğim adamın saçları bir o kadar yapay duruyor, kısa bir peruğu andırıyordu. “Alıştırmaz elbet. İstikrarın en büyük takipçisidir alışkanlık. Alışkanlıkların da yoklukları acı vermez mi? Her gün güneşin batışını izleyemeye-

SAAİHL Okul Dergisi /// 33


ceğini düşünsene.” “Sakın,” dedi benimki bir anda arkasını dönerek. Az kalsın gerisin geri düşüyordum. Güneşine geri dönüp devam etti. “Şöyle konuşma. Işığının sönüşünü gördüğüm halde, bulutlu günlere bile katlanamıyorum.” Bir iki saniye duraksadıktan sonra başını iki yana sallayarak, “Her zamanki gibi gözümün önünde alçaldığını hayal etmezsem dayanamam ki,” diye ekledi. “Gördün mü?” dedim. “Ay ne yapar ama? Uğraşır, emek sarf eder ve hep aynı doğmaz. Doğmaz ki insanlar değişmez varlığına alışmasın. Yeri gelir küçülür, yeri gelir büyür ama şekli hiç sabit kalmaz. Alışkanlığı kırdığı gibi, kendini yenilemesiyle kimilerinde merak da uyandırır. İnsanları araştırmaya sevk eder. Pek çokları bunu önemsemez elbet ama o yılmaz. Ay bunca çaba gösterdiği halde, değişimi pek sevmeyen kimi insanlara da yaranamaz. Bunu da sineye çeker, doğru bildiği şekilde yaşamaya devam eder.” Tekir kedi geldi, diğer yarımın kucağına usulca sokulup ön patilerini yalamaya başladı. Karnını doyurmuştu anlaşılan. “Ayın en sevdiği hali neden ilk dördün peki?” Cevap vermeden önce duraksadım. Sahi, nedeni neydi? Gökyüzünde asılı duran beyaz bir ‘D’ değil miydi alt tarafı? Konuşmaya devam etmek için bizimle fotoğraf çekilmeye gelen yaşlı bir çiftin gitmesini bekledim. Geldiklerini hissettiğimiz an eski halimizi aldık. Sırt sırta, kafa kafaya göğün iki yanını seyre daldık. Küçük ama dik tepeyi tırmandıkları için nefes nefeseydiler. Soluklanırken bizim gibi sırt sırta oturup sessizce göğü izlediler. Kediyi kaçıran mızmız torunları izin verse daha da oturacak gibi bir halleri vardı. Teyzeciğim, burası alışkanlık yapar. Sen en iyisi ufaklığı dinle, işini görüp git. Öyle de yaptılar. Koru içindeki tek tepe burasıydı. Bu mesire alanında ağaçlardan sıyrılıp göğü görebileceğiniz başka bir yer yoktu. Sevenler Tepesi de derdi buraya. Doğallığı sorgulanabilecek, çınar boyundaki bu yükselti nedense insanların merakını cezbederdi. İşin aslı, vereceğim cevabı düşünecek zamanı bulduğum için sevinmiştim. “İlk dördün umuttur,” dedim. Etrafımızı saran kısa bir sessizlik... “O, olması gereken hayat gibidir.” Benimki tepki vermeden güneşi izlemeye devam edince sözlerimi sürdürdüm. “Küçük değildir mesela. Keşke dedirterek ufacık yıldızlara muhtaç etmez. Geleceğe dair umut aşılar çünkü İleride daha büyük bir şeyler olmaya gebedir.” “Ne dersen de, güneş insanlara pek çok şey sunar.” Yine yapmıştı yapacağını. Hemfikir olmayabilirsin ama biraz saygı duysan ne çıkar? Her zamanki hali işte. Merakla dinlerken ne oluyor birden kestirip atmalar öyle?! “Aksini iddia etmiyorum ki,” dedim sinirimi yutarak. “Ben sebepten bahsediyorum. Sonuçtan değil. Güneş bencil bir egoisttir. İnsanları kendine esir etmek için her şeyi yapar. Ay bunu bilir, elinden geleni ardına koymaz. Ama onun da sabrının bir sınırı var sonuçta. İnsanoğlunun nankörlüğünü taşıyamayacağı an gelince-” Sevgilim abartı bir kahkaha koyuverdi. “Ne yapar? Çekip gider mi?” Kendi söylediğine uzun uzun güldü. “Güneşi takip ermese gökte yolunu dahi bulamaz yahu!” Yıllardır dolan sabır küpüm bu son damlayla taşıvermişti anlaşılan. Kendime hâkim olamadım, ani bir öfke patlamasıyla ayağa fırladım. “Ne yapar biliyor musun?” diye bağırdım var gücümle arkasından. Bu alaycı tavrına uzun yıllardır sabrediyordum ancak patlamamın gücüne ben bile şaşırmıştım. “Gidip güneşin karşısına geçer! Yapışır yakasına, tüm varlığıyla gerçeği haykırır! Hakikati görmeleri için herkesin dikkatini çekmeye çalışır! Yer yüzünün en azından bir kısmını kısa süreliğine de olsa karanlığa mahkum eder! Sığ beyinliler ayın bu isyanındaki görselliğe takılır! Ellerindeki dürbünlerin üretim kalitesine, optik keskinliğine ve tasarım özelliklerine takılan, bu yüzden uzaktaki gerçekleri yakın etmeyi düşünemeyen ahmaklar gibi! Gökteki karanlık şölenine dalıp giderler, ay pes edene kadar göğü seyrederler!!!” Buğulu öfke perdesi ardında ilk fark ettiğim şey, sevgilimin tepkisizliği oldu. Tepeyi saran beyaz mermer yolda kopan çığlık bu tepkisizliğin acı sebebini yüzüme çarpınca irkilip sesten yana döndüm. Erkek arkadaşının ardına saklanan bir genç kız bakışlarını bana kilitlemişti. Gördüğü şey karşısında sinir krizi geçirmenin eşiğindeydi ve ben aninden onlara dönünce acı bir çığlık daha koparıp başını sevgilisinin sırtına dayamıştı. Mavi tişört giyen delikanlının elinde cep telefonu vardı ve flaşı art arda patlıyordu. Kaslarının gerginliğini buradan görebiliyordum. Her an kaçmaya hazır bir hali vardı. Yine de durup gördüğü kendince bu olağanüstü manzarayı kayıt altına alıyordu.

34 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


Nasıl oldu da geldiklerini hissedememiştim? Oysa insanlar geldiğinde eski halimi almam ve kıpırdamadan gitmelerini beklemem gerekmiyor muydu? Yaşlı Bilge’yle yaptığımız anlaşma bu değil miydi? Öfke krizim, insanların yaklaşmakta olduğunu hissetmeme engel olunca on yıllar önce verdiğim sözü çiğnemiş oldum demek. Çiğnenen bu sözle birlikte Yaşlı Bilge’nin büyüsü de son bulacaktı. Artık bir daha kıpırdayamayacak, sevdiğimle konuşamayacaktım. Ustamızın elinden çıktığımız ilk günkü gibi mermer bir heykel olarak kalacaktık. Ne kadar ahmağım! Koşup şu delikanlıyı yakalasam? Telefonunu kırarsam belki… Ya da… Ama… Kim bilir..? Bir umut… Olan olmuştu artık. Aşağıdaki genç çifte bir daha baktım. Telefonunun flaşı ardı ardına patlamayı bırakmıştı. Artık sürekli yanıyordu. Video çekiyordu demek. Sevgilim ise bunların hiçbiri yaşanmıyor, sanki hala sırtıma yaslanıyormuş gibi kaskatı kesilmiş, ufku izliyordu. Sihirle gelen yaşam, bedenini çoktan terk etmiş olmalıydı. Omuzlarım düştü. Başımı kaldırıp ufka baktım. Aşağıdaki çift o anda önemini yitirdi. Batıda güneş kendi hızında alçalırken renklerle öyle güzel oynuyordu ki… Kızılın, turuncunun, sarının ve dahi maviyle cilveleşen morun tonlarına hayran, kalakalmıştım. Şaşkınlıkla bir günü ilk defa uğurlamakta olduğumu fark edince içimde buruk bir mutluluk peyda oldu. Gün batımı dedikleri böyle tarifsiz bir güzellikti demek. Batan gün gibi, aşkımın da yüzünü hiç görmediğimi fark etmemin şaşkınlığı... Tepenin eteklerinde yükselen kısık çığlıkları umursamadan iki küçük adımla sevgilimin önüne geçtim. Tekrar ilk günkü gibi kaskatı kesilmeden önce yüzünü hiç olmadı bir kerecik olsun görmeliydim. Mermer kalbim katışıksız merakla atıyor, pompaladığı sihir tozları şakaklarımda zonkluyordu. Batan güneşle aydınlanan sevgilimin beyaz mermer yüzünü görünce dizlerimin bağı çözüldü. Gözleri, burnu, çenesi… Tanrım, ne kadar da güzeldi. Ufka bakan gözlerinden mermer damlaları süzülüyor, kucağına düşünce tok sesler çıkartıyordu. Sevenler Tepesi’ndeki iki mermer heykel. Aynı kişinin iki farklı cinste resmedilişi. Anlam veremediğim bir huzur kapladı içimi. Yanıma oturdum, kendi kendime sarıldım, başımı kendi omuzuma koyup batan güneşi izlemeye başladım. Hayat büyüsü artan bir hızla gücünü yitiriyordu. Sönükleşen son şuur kalıntısı da benliğimden yitip giderken nihai düşüncem güneşin ne kadar da güzel olduğuydu. Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 35


Necip Fazıl KISAKÜREK

CANIM İSTANBUL ‘Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar. İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim; O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim. Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur; Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur. Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale, Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği; Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği. Oynak sular yalının alt katına misafir; Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir. Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar, Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar... Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi? Cumbalı odalarda inletir ‘Katibim’i...

İstanbul benim canım; Vatanım da vatanım... İstanbul, İstanbul...

İnsanı keskin bıçak, Taze kan gibi sıcak. İstanbul, İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik; Servi, endamlı servi, ahirete perdelik... Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at; Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat... Şahadet parmağıdır göğe doğru minare; Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? .. Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet; Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

O manayı bul da bul! İlle İstanbul’da bul! İstanbul, İstanbul...

Gecesi sünbül kokan Türkçesi bülbül kokan, İstanbul... İstanbul...

36 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


İSTANBUL’UN GÜZELLİKLERİ

M

emleketimin her eseri bir tarihi anlatır bana. Geçmişten günümüze gelen güzellikleri içinde barındıran İstanbul, Boğaziçi Köprüsü’yle de bilinir. Yeni adıyla 15 Temmuz Şehitler Köprüsü... Adı geçtikçe yutkunduğum, bizim için zaferi, nice şehitleri ve gazileri hatırlatan bir asma köprüdür. İstanbul denilince benim aklıma yalnızlığıyla bilinen, boğazın mavi sularına inşa edilmiş Kız Kulesi de gelir. Güzelliğiyle ve hikâyesiyle meşhur olan bu yapı, birçok kişinin gezip gördüğü yer olmuştur. Kız kulesi manzarasında, gökyüzü karanlığa bürününce, İstanbul sahillerinde temiz hava alarak yürürken denizin güzelliğinde kaybolur gideriz. İstanbul’un güzellikleri anlatmakla bitmez. Güzelliğini bir de çamlıca tepesinden seyredip hayran kaldığım şehirdir memleketim İstanbul. “Küçük yüreğimde kocaman Sevdasın sen İSTANBUL.”

Deneme

Dilara TÜRKMEN 10-A

SAAİHL Okul Dergisi /// 37


ŞİİR, ŞAİR >

VE

“İstanbul, bugün de ‘şiir gibi bir şehir’ olarak nitelendirilmekte, şiirle yaşamaya, şiirlerde yaşamaya devam etmektedir.”

İ

nsanoğlu var olduğu andan itibaren bir şekilde duygularını, düşüncelerini, hayal dünyasında yaşadıklarını ifade etmenin bir yolunu bulmuş, bunu estetik bir bütünlükle birleştirdiği zaman da adına edebiyat demiştir. İlk insanlar mağaralara resimler çizerek, daha sonrakiler ise sözlü gelenek yolu ile kendilerini ifade edebilmişlerdir. Yazının bulunması ve kullanılmaya başlanması ile kendilerini ifade etmenin daha etkileyici ve kalıcı yollarını bulmuşlardır. Bu ifade ediş sürekli bir güzeli arama ve yaratma çabası yani iyiye yöneliş olarak devam etmiştir. Bunu yaparken hayatlarını devam ettikleri şehirleri sürekli bu çabanın merkezine oturtmuşlardır. İşte bu merkezlerden tarihin, coğrafyanın ve tabiatın güzel bir terkiple bir araya geldiği ve birçok medeniyete ev sahipliği yapan, güzel sıfatının karşılık bulduğu şehirlerin en önemlilerinden biri de İstanbul’dur. İstanbul mavinin ve yeşilin yeryüzünü güzelleştirmek için yarıştığı nadir şehirlerden bir tanesidir. İstanbul’un güzelliğinde, sanatçıların, ediplerin, şairlerin payı da inkar edilemez. İstanbul için yazılmış şiirler, İstanbul’u yazan seyahatnameler, İstanbul’u anlatan hikayeler, romanlar da, tıpkı boğazdaki renk renk yalılar, İstanbul’un tepelerine serpilmiş büyük küçük camiler, sokak aralarına kondurulmuş çeşmeler, sebiller gibi İstanbul’un güzelliğinin birer parçalarıdır. İstanbul’un şiirimizde önemli bir yeri vardır. İstanbul, üzerine şiir yazılan dünya şehirlerindendir. Şairler, mısralarında bu şehrin güzelliklerini konu etmiş, şiirleriyle İstanbul’u daha bir süslemişlerdir. Başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere divan şairlerimiz onun her köşesine beyitler yazmış, İstanbul’un rengini Boğaziçi’nin güzelliklerini anlatmışlardır. İstanbul için en güzel şiirleri, Lale Devri’ni büyük Şairi Nedim yazmıştır. Nedim, sadece,

Deneme

“Bu şehr-i Stambul ki bi misl ü behadır Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır,”

38 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

mısralarıyla değil, Sa’dâbâd’ı, Göksu’yu, Küçüksu’yu ve güzel İstanbul’un mevkilerini bütün canlılığıyla yüzyıllar öncesinden bugüne taşıyan bir çok gazeli, kasidesi ve şarkısıyla tam bir İstanbul şairidir.


Yahya Kemal Beyatlı da İstanbul’u şiirlerinde işleyen şairlerdendir.

“Sade bir semtini sevmek bile bir ömre bedel,” mısrası şairin İstanbul’a olan sevgisinin en güzel örneğidir . Son devir şairleri arasında, neredeyse bütün şiirleri İstanbul kokan Necip Fazıl Kısakürek’in çok önemli bir yeri vardır.

“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar/Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar,” mısraları, Necip Fazıl’ın İstanbul sevgisine örnektir.

“İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı,” ya da

“Urumeli Hisarı’na oturmuşum/Oturmuş da bir türkü tutturmuşum,” mısraları ile Orhan Veli de İstanbul sevgisini dillendirmiştir. Türkiye’de yaşayan ya da İstanbul’u gören her şair, İstanbul’un güzelliklerine şiirlerinde yer vermiştir. Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Nazım Hikmet’e, Ziya Osman Saba’dan Behçet Necatigil’e, Sezai Karakoç’tan Cemal Süreya’ya, Atilla İlhan’dan Ümit Yaşar Oğuzcan’a bir çok şairimiz, İstanbul’un güzelliğine şiirleriyle eşlik etmişlerdir. İstanbul, bugün de ‘şiir gibi bir şehir’ olarak nitelendirilmekte, şiirle yaşamaya, şiirlerde yaşamaya devam etmektedir. Şahin HACIOĞLU Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 39


YALNIZLIK Düşünmemiştim böyle olacağını. Nefes alamayacak gibi olacağımı, Karanlığı bu kadar seveceğimi, Yalnız kalmayı sevmiyor olacağımı. Seviyordum eskiden yalnız kalmayı. Düşüncelerimin benimle savaşmadığı zamanlarda, Sonbahar gibiyim yorgun ve de umutsuz. Yapraklarım beni bırakıyor, yalnızım. Ağlıyor bulutlar, sevmiyorum yağmuru. Seviyordum yağmuru bulutlarım ağladığını bilmiyorken. Isız, hayalsiz, umutsuz dile gelmiyor duygular. İçimdeki bu sonbahar, göçüyor kuşlar. Yalnızım yalnız. Fatma SERTKAYA 11-C 40 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


KENDİNİ ARAYAN BİR GENÇ

İSTANBUL SOKAKLARINDA İ

Deneme

stanbul mu? Her karışı kolpa olmuş. Ufak bir çocuğa İstanbul’u sorsanız çok güzel şeyler anlatabilir. Savaşsız bir ortamda ailesiyle mutlu olabileceği bir hayat... Bir çocuktan başka ne bekleyebilirsin ki zaten? Oysaki İstanbul hayatın sillesini çocukluğun bittiği gibi vurur suratınıza hiç acımadan. Köşebaşında kafayı bulmuş insanlar, onların yanından geçerken bin bir türlü korku yaşayan kadınlar veya okuldan evine giden, hayatını amaçsız bir ot misali yaşayan öğrenciler de var. Hatta en büyük acıları yaşayıp en yakınına bile söylenmeyen gençler, mutsuz ve mecburi katlanılan hayatlar, fındık kabuğunu doldurmayacak konularla hayatın başındayken hayatı sonlandıran çocuklar, kadın cinayetleri, kim vurduya gidenlerle dolu İstanbul. Kısacası nadiren mutluluğun; çoğunlukla kırgınlığın, kinin, öfkenin pişmanlığın, keşkelerin kol gezdiği sokakları var İstanbul’un. Bir gence, “Şu an ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda, “Kalabalık şehre rağmen içimde yalnızlık var,” diyorsa sana, aslında onun içinde ağır yaşanmışlıklar vardır. İstanbul sokaklarında yürüyorum, kaç defa dolaştım aynı sokakları yine de kayboluyorum buralarda. Bazen de kendimi buluyorum bu çıkmaz sokaklarda. Niçin çıkmaz sokak dediklerine anlam veremiyorum... İnsan rahatlamak için sokaklara vurur kendini. O sokaklarda çıkmazsa bir yere neyleyim İstanbul’u? İstanbul böyle bir şehir: Kuş bakışı baktın mı İstanbul’a, samimiyetten hektarlarca uzak yapılar, bunları samimiyetsizlikleriyle kaplayan insanlar görürsün. Yani baktın mı yükseklerden, İstanbul’a kalabalık görürsün. Aynı zamanda, metrekareye düşen yalnızlıklar... Topla kendini İstanbul. Üzme bu kadar sevdiklerini. Hani sevgi ispat ister ya, sen de seviyorsan ispat et öyleyse. Bu kadar kötülüklerin arasında mutlu olan insan sayısını ona-on beşe katla. İstanbul, acıların değil mutluluğun şehri ol. Dilara OĞUZ 12-D

SAAİHL Okul Dergisi /// 41


>

“Dillerin zoru kolayı yoktur. İsteyen herkes her dili öğrenebilir.”

B

Deneme

enim adım Müheymin. Ankaralıyım. Türkçe ve Arapça biliyorum ama hangisinde daha iyim veya hangisi benim ana dilim? Bu sorunun cevabım hiç biri olacak. Çünkü, Arapçada bildiğim, Türkçede bilmediğim şeyler var ve bunun tam tersi de geçerli. Bazen arkadaşlarımın yanında olunca bilerek Arapça konusyorum ve o esnada herkesin ağzı açık kalıyor. O tepkilerle kendimi çok havali hissediyorum. Nasıl Ankaralı olduğumu merak edip, “Ankara’da Arapça mi konuşuyorlar?” diye soruyorlar. Düşünün 7 yıldır tanıdığım arkadaşım belli bir zamana kadar benden şüphe ediyordu. Ama bana söz verdi. Eğer ona yardım edersem pratik yapmak için Arapça konuşabilecektik. Arkadaşım sözünü tuttu. 3 yıl içinde beraber her gün, her yerde Arapça konuştuk. Elinde sözlükle dolaşıyordum. Bazen de ona kelime soruyordum. Konuya geri dönelim. Benim neden ana dilim yok? bir şeyi sürekli olarak yapamasak unuturuz. Ben iki yaşındayken babamın işi nedeniyle yurtdışına çıkmamız gerekiyordu. Ailemle beraber 10 yıl boyunca çoğu Arap ülkelerini ziyaret ettik. Oralarda üç yıl sekiz ay kaldık. Türkiye’ye sadece bayramlarda geliyor, bazen de gelmiyorduk. Yurtdışında pratik yapacak hiç Türk arkadaşım yoktu. Türk okulları da yoktu. Bu sebeple içinde bulunduğum ortamlar yabancıydı. Bir sure sonra Türkiye’ye geri döndük. O zaman Arap arkadaş, ortam, okul... vb yoktu. Yeni bir ortama, Türkiye’deki asıl ortamıma geri dönmüştüm.

42 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Yaşım 17. Gelirim ise yüksek. Neden mi? Yazı mevsimini çok seviyorum. Çünkü turizm mevsimi. Turizm mevsimi derken akla, doğular , batılar , alışveriş , gezmek , yeni kültür tanıtmak ve ülkemiz sahip olduğu efsane tarihi anlatmak vb... akla geliyor. Yaz olunca sabah uyandığımda hemen hazırlanıyor, beklediğim turistin yanına gidip işe başlıyorum. Aslında bana göre en güzel istir sabahtan aksama kadar gezmek. Yaptığım tek şey çevirmenlik yapmak ve alış veriş merkezlerini, tarihi yerleri, ünlü restoranları, doğayı, denizi gezdirmek. Akşam eve dönerken arkadaşlarıma uğrar, çektiğim fotoğrafları gösterirdim. Herkes şoka girerdi. “Ne güzel. Biz de İstanbul’da yaşıyoruz ama o yerlere gitmemişiz,” derlerdi. Gerçekten birden den fazla dil bilmek çok güzel ve havali bir şey. Mesela bir yabancının İstanbul’da kaybolunca ona doğru yol tarifi yap-


mak ne kadar güzel bir şey... En azından, “Go, go, go, left, left, right, right,” demenize gerek kalmaz ve o kişinin önünde kültürlü ve kişisel zenginliğe sahip bir kişi olarak bulunursun. Yada bir hastaneye gidince Türkçe bilmeyen birine yardım ederken insanlar nasıl bakıyor... Doktorlar bile! İş bitince ilgisi olandan ve olmayandan güzel bir dua okumaları yok mu... O anda emin olun kendinizi dünyada en mutlu kişi hissedersiniz. Dil bilenler her türlü iş de bulurlar. Örnek: Turizm şirketlerinde çalışırlar, bakanlıklarda ihtiyaç varsa tercüman olurlar, konsolosluklarda çalışırlar, yemin zaptı alıp bir tercüme bürosunda çalışırlar, turist rehberliği yaparlar (Kokart alabilirse acayip iyi kazanırlar :), ithalat-ihracat ve dış ticaret danışmanlığı yaparlar, özel sektörde patrona asistanlık yapar ve patronuyla birlikte ülke ülke gezip fuarlara katılırlar, ürün katalogları hazırlarlar, otellerde danışman olurlar yada kendi tercüme şirketlerini açarlar... Dillerin zoru kolayı yoktur. İsteyen herkes her dili öğrenebilir. Mesela bir Türk, Arapçayı İngilizlerden veya Fransızlardan daha hızlı öğrenebilir. Bir Arap, Türkçeyi; bir Türk İspanyolcayı bir Arap’tan daha hızlı öğrenebilir. Dillerin soy ağaçları itibariyle bir dili bilmek, başka bir dili öğrenmeyi olumlu ya da olumsuz etkilese de, isteyen herkes (evet, sen dahil herkes), istediği her dili öğrenebilir. Müheymin HASAN 11-I

Dil nedir?

D

il, insanların duygu, düşünce ve gözlemlerini anlatmak için kullandıkları sözlü ve yazılı bir araçtır. Sözcük, anlam taşıyan en küçük dil birimidir. Sözcük olmadan cümle olmaz, cümle olmadan paragraf olmaz. O halde diyebiliriz ki, sözcük olmadan dil olmaz. Yani bir dili öğrenmek istiyorsanız, KELİME EZBERLEMENİZ GEREKİYOR... :) SAAİHL Okul Dergisi /// 43


SEVEMEDİM SENİ İSTANBUL >

“Buzdağının görünmeyen kısmını ele almaktan kaçınıyorlar.”

G

Deneme

enele baktığımız zaman İstanbul hakkındaki yazılarda yazarlar İstanbul’un eşsiz güzelliklerinden, tarihi mimarisinden, yalılarından, köşklerinden, köprülerinden adalarından… vs. bahseder. İnsanlara cezbedici özelliklerini sıralar dururla. Açıkçası ben bunu doğru bulmuyorum çünkü bir yer tanıtılacaksa; bir yer anlatılacak, onun üzerine makaleler, denemeler yazılacaksa güzel yanlarının yanı sıra kötü yanları da ele alınmalıdır. İstanbul sadece Cihangir, Nişantaşı, Levent, Ortaköy, Pier Lotti, Kadıköy gibi yerlerden ibaret değil. Neden yazılarda sadece İstanbul’un güzel kesimleri işleniyor? Yazarlar görmek istemediklerini görmedikleri için “lüks içerisinde yaşayan kesimlerin” sorunlarına odaklanıyorlar. Bunu bırakıp biraz da “yaşam zorluğu” çeken insanların sorunlarını kaleme almayı deneseler keşke... Yazılarında lüks kesimleri ele almak yerine “kenar mahalle” diye tabir ettikleri yerleri ele alıp oradaki insanların sorunlarına kulak verseler İstanbul’un o kadar da güzel bir yer olmadığını anlayacak ve yazılarında anlatacaklar. Ama onlar daha çok yazılarının ilgi görmesini istedikleri için “lüks” diye tabir ettiğimiz semtleri ele almaktan geri durmuyor. Buzdağının görünmeyen kısmını ele almaktan kaçınıyorlar. İnsanlar “kenar” mahalle diye tabir ettikleri semtleri görseler, geçim sıkıntılarını yazsalar, yazılarında İstanbul’da böyle yerlerde varmış deseler ama nerede? Demezler. Onların amacı seçkin kesimin yaşayışlarını kaleme alıp, İstanbul’u muazzam bir şehirmiş gibi sunarak, onların üzerinden prim yapıp iyi yerlere gelmek... Sırf yazıları çok okunsun diye İstanbul’un “lüks” kesimlerini ele alarak tüm dünyaya böyle sunuyorlar. Ulan İstanbul sence sen o kadar güzel misin? Seni senden daha iyi bilen var mıdır şu dünyada? Hangi yazar daha iyi anlatabilir seni senden? Duyuyorum sesini İstanbul. Hissedebiliyorum seni. Hiçte güzel değilsin. Eskisi gibi değilsin. İnsanlar değişti. Yok, hayır insanlık değişmedi. İnsanlık öldü... İşte bu yüzden sevemedim seni İstanbul. Samimiyetsizliğini, vurdumduymazlığını, yalandan yere göz boyamak için baş okşamalarını, insanlar arasında fakir-zengin ayrımı oluşturmanı, biri fakirlikten “ay sonunu nasıl çıkarırım” diye düşünürken diğerinin zenginliğiyle insanlara üstünlük sağlamasını, yalandan yere bazı etkinliklerde fakir-zengin eşittir diyerek göz boyamalarını, bir lokma yemek bulamayan insana kara kara düşündürdüğün için sevemedim seni İstanbul. Kendine has bir şehirsin İstanbul, benzemiyorsun Anadolu’ma... Velhasıl kelâm, hiçte anlatıldığı kadar güzel değilsin İstanbul...

44 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Yusuf Can ELBEYLİ 12-H


YABANCI DİL

ÖĞREN İMİND ANLAŞ EN NE ILMAL IDIR?

P

ek Muhterem Öğrencilerim/ Meslektaşlarım!

Deneme

Öncelikle yayın hayatına yeni başlayan neşriyatımızın başarılı olmasını temenni ederim. Ben de ilk kez bir okul neşriyatında katkımın olması niyetiyle bu makaleyi yazmaya karar verdim. Herhangi bir yabancı dili öğrenme iş, ticaret ve turizmde olduğu kadar kendimizi, kültürümüzü, anlayışımızı, dinimizi, örf ve adetlerimizi vs... kendi dışımızda olan insanlara anlatmada kullanılan bir araç olmalıdır. İngilizceyi öğrenmeye başladığımdan bu yana bu konuda değişik görüşlerle karşı karşıya kaldım. Hatta çalıştığım bazı özel okullar döneminde bile neredeyse ana dil yerine (İngilizceyi) kullanmak isteyen görüşlere de maalesef şahit oldum. Bir defasında bir aile çocuklarına özel ders aldırmak istedi. Çocukları küçüktü ve (onunla) hiç Türkçe konuşulmasını bile istemiyordu. Tamamen bir amaç olarak hedefine almıştı çocuklarına İngilizce öğretilmesini. Daha başka örnekler vermek de mümkün. Özel dershanelerde ders verirken dilin ana yurdu olan yerde öğrenilmesi, o ana dildeki insanların düşündüğü gibi düşünülmesi, onlar gibi hayatın yaşanılması, öğrenilen dilin kültürünün alınması ya da kısaca onlar gibi olunması yönünde telkinlerde bulunuluyordu. Yabancı dil öğreniminde temel olarak anlaşılması gerekenler ekseriyetle aşağıdaki şekilde sıralanabilir: 1-Dil öğrenimi bir araç olmalıdır. 2-Amaç içermemelidir. 3-Öğrenilen dilin kültürü sadece tanınmalı ve bilgi edinilmelidir. Tamamen ya da kısmen alınmamalıdır. 4-Yabancı dile zaman zaman “Gavurca dilini ne yapacağım?” gibi (hatalı bir) yaklaşım sergilenmektedir. Bir kavmin dilini öğrenmenin onlardan gelebilecek kötülüklerin de önüne geçilmesi anlamına geleceği düşünülmelidir. 5-Kendi dilimizin önüne geçirilmemelidir. Ali ŞEN İngilizce Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 45


EVVELİM AHİRİM SEVDİĞİM İSTANBUL! >

“Geçim kapısı diye mecburiyetten değil, ecdadımın emanetisin diye koruyup kolladığım mübarek şehir...”

Deneme

H

46 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

aznedar… Doğup büyüdüğüm, İstanbul’la yollarımızın kesiştiği semt. Çok değil bundan otuz kırk yıl evvelinin İstanbul’uydu. Sokaklarında, şimdi çoğu unutulmuş çocuk oyunlarının oynandığı, leblebi tozunun pek sevildiği, mahalle sakinlerinin birbirini tanıyıp selam verdiği, yaramazlık ettiklerinde çocukların hanım teyzeler tarafından uyarıldığı, ayı oynatıldığında herkesin toplanıverdiği, çocukların kaçırılmadığı ve okula tek başlarına gidebildikleri zamanlardı. Şimdi ikamet ettiğimiz bu bölge Bakırköy’e bağlı bir semtti. 1950’lerde 16 ilçeden oluşan İstanbul şu an 39 ilçeye bölünmüş durumda. Zamanımızda çocukların oynaması için park yapımına müsait bir yer yok iken bizim zamanımızda bu semtte piknik yapabileceğimiz yeşil alanlar ve o yeşil alanlar içinde müstakil evler bulunurdu. Keçiler, koyunlar otlatılır, çeşme başlarında halılar yıkanır, kurulan lunaparklarda çocuklar eğlenirdi. Apartmanlar haricindeki pek çok evin su kuyusu vardı. Hafta sonlarında ekseriyetle Gülhane Parkı’na iner, orada mevcut hayvanat bahçesini gezer, yaz konserlerini izler, piknik yapar ve babamızla birlikte Sarayburnu’nda denize girerdik. Bazen ahbaplarımızı ziyaret için sandalla Haliç’i geçer, Hasköy’e, Kasımpaşa’ya çıkardık. Hâlâ bazıları ayakta kalabilmiş olan çok eski evlerdi gördüklerim. Eski Türk filmlerinde izlediğimiz iki yabancı ailenin aynı evi kullandığına şahit olduğumuz evler. Eskinin büyüsü çocuk yaşlarımda sarmıştı beni. Bugün Haliç sırtları her ne kadar betonlaşmaya karşı duramamışsa da dar ve yokuşlu inişli, bazen çıkmaz sokakları, mahalle camileri, kiliseleri ve Haliç manzarası ile eskinin izini hala taşıyor. Eyüp semtini taş döşeli yollarıyla hatırlarım. Küçücük bir çocukken dahi Eyüp Sultan’ın manevi iklimi iliklerimize işlerdi her ziyaret ettiğimizde. Ayrıca çocuklar için Eyüp, oyuncak demekti. Eyüp hâlâ ruhların gıdası, mütevazılığın simgesi olmaya devam etmekte… Topkapı ve eski İstanbul Otogarı… Anadolu’dan, Trakya’dan İstanbul’a otobüsle gelenleri karşılayan ilk yer. Şimdi yerinde Avrupa’nın en büyük köprülü kavşaklarından biri diye bahsedilen yapı var. Eskiden surların dibinde saf köylüsü, dolandırıcısı, seyyar satıcısı, hırsızı, yol-


cusu her türden insanı barındıran, bir yanda şehirlerarası otobüslerin diğer yanda eski İETT taşıtlarının ve sekiz dokuz yolcu alabilen eski model dolmuşların sefer yaptığı ve bir bitpazarına da ev sahipliği yapan bir alan. (Bazen eski ve antikaları ile bit pazarını aramıyor değiliz.) Eskiden duvar takvimlerini ve kartpostalları süslerdi fıskiyeli havuzu, çiçekli bahçesi ile Sultanahmet ve Ayasofya. Anadolu’daki insanlar bu resimlere bakıp hayalini kurarlardı İstanbul’un. Ankara başkentse de İstanbul baş tacıdır, gönüllerin sultanıdır. Yüzyıllarca hayali kurulan şehirdir. Ashab- ı Resul’ün Arap yarımadasından kalkıp fetih müjdesine ermek için defalarca seferler düzenlediği, şehitler verdiği şehirdir. Eyüp Sultan Hazretleri başta olmak üzere nice ecdadı ağırlama şerefine ermiş şehirdir.

Bu şehr-i Sitanbul ki bî-misl ü behâdır Bir sengine yekpâre acem mülkü fedâdır. -Nedim

Ve Eminönü… Kara, deniz, raylı sistem ulaşımı ile bir buluşma noktası. Günlük üç milyonu aşan insan sirkülâsyonu ile toplum bilimciler ve insan davranışlarını izlemek isteyenler için en kayda değer yerlerden. Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Ayasofya ve Yeni Cami başta olmak üzere payitahtın merkezi olarak pek çok eseri bünyesinde barındıran edebiyat, kültür ve sanatın merkezi olmuş güzel semt. Hele hele de buradan vapura binip Üsküdar’a, Boğaz’a geçebiliyorsam paha biçilemez kıymette benim için. Vapurda çay, simit keyfi ve martılar… Eskiden bire on veren maharetli satıcıları da vardı vapurların.

Ve “İstanbul’un fethini gören Üsküdar” Üsküdar bir ulu rüyayı görenler şehri, Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri. -Yahya Kemal Beyatlı

SAAİHL Okul Dergisi /// 47


İstanbul yolcularının mutlak durağı Aziz Mahmut Hüdâyî Hazretleri Dergâhı, kuşkonmaz diye bilinen Şemsi Paşa Camii, Mihrimâh Sultan, Yeni Valide Camii, dillere destan Kız Kulesi ve diğerleri ile sur içi İstanbul’unun bir benzeri mütevazı ve asil bir duruşa sahip, tabiatı insanı bir başka Üsküdar.. Üsküdar’ın aksine soğuk, modernist havası, farklı insan siluetleri, eski zamanların sayfiyesi Erenköy’ü, Fenerbahçe’si, Bağdat Caddesi, Tarihi Moda İskelesi ve Haydarpaşa Tren Garı ile Kadıköy… Ama Kadıköy’ü de seviyorum, üniversite ve gençlik yıllarımın en güzel hatıralarıdır Osman Ağa, İskele Camii ve boğa heykeli. Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler! Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler... Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu, Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu. Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından. Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar; Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar... Gecesi sünbül kokan Türkçesi bülbül kokan, İstanbul, İstanbul... -Necip Fazıl Kısakürek Fatih ise Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanındaki gibi muhafazakârlığın simgesi. Fatih Sultan Mehmet Han’ın kabri ve Fatih Camii, medreseleri, külliyeleri, Süleymaniye, Beyazıt ve Şehzade Camileri ile İstanbul’ un ve kalbimin tam orta yeri… İstanbul bu kadar mı? Anlatmakla bitmez her semtinin ayrı bir hikâyesi olan şehrin güzellikleri. Haznedar’da başlayıp Fatih, Beyazıt, Eminönü, Eyüp, Üsküdar ve Kadıköy’le devam eden, Boğaz’a, Adalar’a, Beşiktaş’a, Beyoğlu’na oradan Yıldız ve Emirgan Koruları’na, Kuzey Ormanları’na uzanan, karşıda Çamlıca, Beykoz, Şile ve Ağva’sı ile, gönlümde yer tutan her köşesiyle, adımladığım, havasını soluduğum her sokağıyla, dağı taşıyla İstanbul… Bazen bu şehri çekilmez hale getiren insan kalabalıklarından, beton yığınlarından, trafikten kaçıp tabiatın kucağına atılmak geliyorsa da içimden inanmayın. Gezip gördüğüm her yerinde geçmişimin izlerini bulduğum, bana yaşama sevinci veren, Anadolu’dan her dönüşümde daha Boğaz Köprüsü’nü geçerken beni heyecanlandırıp “Sevdamsın İstanbul!” dedirten bu şehir her ne pahasına olursa olsun yaşanmaya değer. Geçim kapısı diye mecburiyetten değil, ecdadımın emanetisin diye koruyup kolladığım, yâd ellere bırakamam deyip sahip çıktığım, ne kadar kızsam da sevmekten vazgeçemeyeceğim bir sevgili gibi bağlandığım, çocuklarımın da duymasını, hissetmesini, nefes almasını istediğim, öldüğümde toprağıyla sarılmayı arzuladığım mübarek şehir…

Geçmişim sensin, geleceğim sen! Evvelim Ahirim Sevdiğim İstanbul! Yasemin AKÇA Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

48 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


KALBE KONAN ŞEHİR “Bütün vatandaşların kalbinde yeri olan şehirdir İSTANBUL.”

İ

Deneme

stanbul kalabalık nüfusu olan, iki yakayı birleştiren, nereye gitseniz unutamayacağınız manzaraları olan yedi tepeli bir şehir. çoğu zaman kıymetini, güzelliklerini bilmediğimiz koca bir şehir. Dünya küçük deriz ama o tanıdıklarımızı görebildiğimiz kadardır yoksa İstanbul bir gördüğümüzü bir daha görecek kadar küçük değildir. Boğaz manzaraları, sonu yokmuş gibi görünen denizleri, camileri, müzeleri İstanbul’a gelen her insanın gözlerini kamaştırıyor. Her sene binlerce turist ağırlıyor. Peki İstanbul, bu şehre alışmış biri için nasıldır? İstanbul’da senelerdir yasayan, “Eskiden buralar böyle değildi,” diyen biri için çok şey ifade eder ve İstanbul’dan başka bir yerde yaşamak zordur onun için. Çünkü alışmıştır İstanbullun kalabalık oluşuna, heyecanına. Ne savaşlar, ne karışıklıklar yaşamıştır bu şehir. Sonunda yine bizimdir İstanbul, Türkiye’nindir. Neden İstanbul adına şiirler, şarkılar yazılır? Neden tıpkı insanlara alıştığımız gibi İstanbul’a da alışmışızdır? Çünkü İstanbul güzeldir. Ay yıldızlı bayrağın altında birliğimizi unutamayacağımız şeyleri yaşatan insanların olduğu, her şeye rağmen gidemediğimiz, alıştığımız bir yerdir. Kuşların, martıların o denli uçuşu, denizlerin dalgası, yüzümüze vuran o rüzgar... Nereye gitsek bizi bulur. Bir çoğumuz İstanbullun trafiğinden, kalabalık nüfusundan bıkar, burada yaşanmaz der ama başka bir yerde, denize uzun uzun bakıp, “Işıkların fazla olduğu yere orası İstanbul mu?” deriz. Çünkü İstanbullun karışıklığına alışmış bir insan kopamaz bu şehirden. Kısaca; birlik ve beraberliğin var oldugu, Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi, “Bütün vatandaşların kalbinde yeri olan şehirdir,” İstanbul. Elif GÜL İzzet Ünver Lisesi 12-B

SAAİHL Okul Dergisi /// 49


BENEKLİ MARTI >

“Derken, bir sabah...”

K

üçük bir kız varmış eskiden. Kız kulesinde yaşarmış. Bazen asabi, bazen de tatlı bir kız olurmuş. Aslında hiç arkadaşı olmamış martılardan başka. Denizin üstünde kanatlarını açarak süzüle süzüle uçmalarını; hele denizin üstünde yüzerken bakışlarıyla balıkları kestirip yakalamalarını severmiş küçük kız. Her gün aynı saatte terasa çıkar, martıları izler, sonra da İstanbul’un manzarasına karşı çayını yudumlarmış. Bir gün terasa çıktığında her günkünden farklı bir şey olmuş. Yaralı bir martı görmüş terasın köşesinde. Acılı çığlıkları kız kulesinin yalnızlığını anlatır gibiymiş. Canının yandığı belliymiş. Küçük kız şaşırıp kalmış, telaşla ne yapacağını düşünmeye çalışmış. Martının yanına usulca yaklaştığında ne onu korkutmak istiyormuş ne de kendini. Daha da yakınlaştığında kanadının yaralanmış olduğunu görüp eline almış küçük kız martıyı. Martının kalbi avuçlarında atmaya başlamış sanki. Ürkek bakışlarıyla gereken pansumanı yapmış, su vermiş, kendini evinde hissetmesi için gereken her şeyi yapmış. Daha sonra kenarda oturan küçük kız, martıyı severken isim koymuş kuşa. “İstanbul’un benekli martısı olsun bundan sonra adın,” diyerek gülümsemiş. Geçen zamanla, o kadar alışmış ki ona, gitmesini hiç istememiş. İyileşip gitmesinden korkuyormuş. Derken, bir sabah gerçekten de gittiğini görmüş. İstanbul’un güzel beneklisinin ise şimdilerde arkasından sadece ismi kalmış.

Öykü

Dilara TÜRKMEN 10-A

50 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


Konumum bir yatak üstü, Çaresizce beklerim bir tren. Soğuk kahve alırım akşamüstü, Yalnızlık işler bedenime Kuruyup giden papatyadan ötürü. Ölüm müydü bizi ayıran? Yoksa hep yalnız mıydık bu bahçede? Ah be! Kardeşlerim miydi sigara dumanında boğulan? Yoksa çoktan bir kaşık suyu tatmışlar mıydı? Peki, annem miydi tabakları kırmanın sebebi? Ey oğulların babası! Biz evlat değil miydik? Alkolün havaya karışmasını, bir balonun uçmasına; Kumar kağıtlarını, bilmece kağıtlarına benzetmedik mi? Hep iyi gördü gözler, kötü hissetti içim Hayat saçma sapan bir biçim Yalnızlık işler bedenime, Kuruyup giden papatyadan ötürü.

Şiir

Hicran YILDIRIM 11-C

SAAİHL Okul Dergisi /// 51


H

er zaman mükemmeli çizen ve kusursuzluğun tablo haline getirilmiş hali gibi görünen bu şehrin hiç bilinmeyen ıstırap dolu bir hayatı vardı.. Çünkü burası İstanbul’du Burası farklıydı. Belki gülerken kısılan gözlerin ışıltı sebebiydi, belki ağlarken alınan kesik nefeslerin şehriydi İstanbul. Kimsesizdi. Ya da kimsesizlerin şehriydi aynı beyaz bir tuvale sıçrayan kanın sanat eseriydi. Belki yarasına kendi eliyle bastırıp kanamayı durduran ya da durdurmaya çalışan, alt dudağının titremesine engel olmak için ısırıp kanatan, gözlerinden yaş değil tükenmişliğin karanlık vaveylasının gerdanına yol alan insanların şehriydi İstanbul. Güneşin gündüzleri tüm heybetini gösterdiği İstanbul’un geceleri karanlığa kucak açan, dört duvarı olmayan, her pisliğe göz yuman, bağrından taşıdığı iğrenç hissin birikintisini güzelliğiyle kapatıp taşıyan İstanbul’a uçurumsal farkı vardı. Sokaklarında yaşanmışlığın is kokulu kanlı pençesi, basamaklarında güvensizliğin kademe kademe yükselişi içinde bulu-

Deneme

ÖLÜM GİYİNEN İSTANBUL

52 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

nan insanların yaptığı hiçbir pisliğiyle güzelliğini kapatamadığı öncül izleri vardı. Atılan şuh kahkahaların, topuklu ayakkabılarının tıkırtılarının geceye gebe kalışıydı. Ya da gündüzleri bir eliyle açılmaması için beyaz oyalı türbanını tutan, diğer eliyle pazardan aldığı eski sarı süpürgesiyle kapısının önünü temizleyen ya da yeşil takkesiyle kahverengi işlemeli bastonunu tutan dedenin camiye namazın farzına yetişmesi veyahut bir okul çıkışı ısırılmış silgisi boynunda, beslenmesini araba direksiyonu farz edip koşuşturan, attığı adımlarla masumluğu heceleyip huzuru vaat eden bir minik talebe gibi. Çok şey görmüştü İstanbul. Geceleri aydınlatamayan sokak lambaların turuncu fersiz ışığında, ellesek çaresizliği bile avuçlayabilecek kadar derin atılan çığlıkta yada duvarlardan damla damla akan feryadın renginde. İstanbul kanun sevmez, ahlak sevmez, kural sevmezdi. Bu İstanbul nankördü. Atılan her acı çetesinde sırt dönüşü vardı. Mükemmel değildi. Kötü de değildi. İçindekiler onu yormuştu… Sadece yormuştu. Herkese bakışı farklıydı. Kimine cehennem çukurunu andıran alevi, kimine bir babayı anımsatan sert şefkati, kimisine cennet kapısını gösteren işareti oldu. Dokusu aynıydı aslında. İstanbul’u algılayış farklıydı. Heyecan verirdi başlarda, çöküşümüz oturdu sonunda. İşte böyle tuhaftı İstanbul. Belki mükemmelin en karanlık tonuydu. Belki rengi cennete işlenen ilk günahın rengiydi. Kimine tadı tutsaklıktı. Kimine ise özgürlük. Bilakis İstanbul güzel, belki içindekiler kötüydü. Belki okunan her ezanda huzur verirdi. Belki içinde işlenen günahların iftiraları etiket gibi üzerine yapıştırılmıştı. Aslında bizdik yanlış anlayan belki gülüşü ışıltı saçarken bizdik morbidezza gibi bakan. Her şey vardı bu şehirde. Bu İstanbul’du. Burası bataklıktı. Burası aydınlıktı. Burası karanlığın içinde inşa edilen siyah bir cenneti. Burası bedene ölümü değil, ruha yıkım getirmeyi vaat ederdi çünkü burası kelebeğin kozası gibi olan İstanbul’du.. Berna KAFTAR 10-A


İSTANBUL’U DİNLERİM İstanbul’u dinlerim, Kız kulesinin ardında. Martıların sesini, Denizin sessizliğini... Bazen dalar giderim Galata kulesine. Bazen de eskileri düşünürüm Çamlıca tepesinde. Şimdilerde sessiz memleketim. Martılar sessiz, Denizler durgun, İstanbul yorgun…

Şiir

Dilara TÜRKMEN 10-A

SAAİHL Okul Dergisi /// 53


>

SECCADE “Şahit olduğumuz bazı sahneler asla unutulmaz. Hangisini anlatayım sizlere, bilmem ki!”

B

Deneme

en bir seccadeyim. İstanbul’un en güzel camilerinden birinde, Eyüp Sultan Camii’nde, üzerinde yıllardan beri sayısız müminlerin namaza durduğu, secdeye vardığı bir seccade. İçinde bulunduğum camii, yılın her mevsiminde, sabahtan akşama cemaati eksik olmayan, halkın mübarek bildiği bir mekandır. Ben diye söze başladığıma bakmayın. Aslında; bizler tevazunun zirvesine ermiş müminlerin sırdaşıyızdır. Tevazu denildiğinde ilk olarak seccadeler ve Allah’ın huzurunda eğilen, secde eden müminler akla gelir. Bu yüce duyguyu en iyi tanıyanlar bizlerle birlikte alınları secdeyle nurlanmış müminlerdir.

54 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Hani Kur’an-ı Kerim’de bir Ayet-i Kerime vardır. Müminleri en veciz şekilde tarif eden o ayette Cenab-ı Hakk şöyle buyurmaktadır: “Onların yüzlerinde, alınlarında secde eseri vardır!” Bu ayeti ne zaman işitsem, gözlerim yaşarır, tarif edilmez derecede duygulanırım. Bu ayetin işaret ettiği ve methettiği müminlerin hepsi, bu feyze secdeyle ermişlerdir. Secde, mü’minin miracıdır ve seccadeler bu miraca tanıklık ederler. Onlardaki nur seccadelere de akseder elbette! Müminlerin göz yaşlarıyla yıkanmış seccadeler pek kıymetlidir. Nur yüklüdür onlar. Benim dünyanın her tarafında kardeşlerim, yakınlarım, benzerlerim vardır. Bazıları kâğıttan, kartondan, ağaç liflerindendir. Kamışlardan, ağaç dallarından, koyun, keçi veya develerin yününden de seccadeler yaparlar. Kimi yörelerde renk renk, desen desen, ilmek ilmek dokunan harikulade güzel seccadeler vardır. Sade toprak, ya da yemyeşil çayır çimen de ne güzel seccade olur, öyle değil mi? Aslında bana sorarsanız; gök kubbenin altındaki her yer mü’minlerin secdegâhıdır. Çok yerde seccadeye bile gerek duymadan Allah’ın huzurunda el bağlar müminler. Allah’ın çimenlerle, çiçeklerle bezediği yeryüzünün her tarafı, kirletilmemiş olmak kaydıyla seccade hükmündedir. Bu nedenle, insanların dünyanın her köşesini secde edilebilecek şekilde temiz tutmaları en büyük arzumuzdur. Tıpkı camilerimizdeki seccadeler gibi. Seccadelerin değeri ve güzelliği, üzerinde namaz kılanlar varsa ortaya çıkar, böyle kıymet kazanırlar. Yoksa ipekten, atlastan, eşi benzeri bulunmayan nadide kumaşlardan yapılmış olmak seccadelere değer katmaz. Bir köşede öylece duran seccadelerin haline üzülmemek elde değildir. Bir de seccadelerin eskimiş ve yıllanmış olanları muteberdir. Üzerinde namaz kılanlar çoğaldıkça seccadeler yıpranır ve tabii değerlenirler. Ama üzülerek görüyorum, son zamanlarda her şeyin yenisine rağbet edilir oldu. Camilerdeki eski halıları, seccadeleri kaldırıp yerlerine yenilerini koyuyorlar. Bu bizleri çok üzüyor. Yıllar boyu müminlerin miracına şahadet etmiş olan eski seccadeleri ne yaparlar bilmiyorum. Halbuki onlar alem-i ahirette üzerinde namaz kılmış olan müminlere şahadet edeceklerdir. Bizim türümüzün en yüksek mertebeye ermiş olanları, insanlığın medar-ı iftiharı, alemlere rahmet, iki cihan sultanı, Allah’ın yüce elçisi Hz. Muhammed’in (A.S) mübarek alınlarını koyduğu seccadelerdir. Hiçbir seccade onların bahtiyarlığına eremez. O, kimi zaman hasırdan şilteler üzerinde, kimi zaman halı, kilim, kumaş ve sair seccadeler üzerinde secde etti. Aslında bütün küre-i arz O’nun secdegâhıydı. Mekke’nin Medine’nin


kumları, taşı ve toprağı hep O’nunla buluşmak, O’nun ayağına yüz sürmek, O’nun alnına değmek için yolunu gözlediler. Her ne kadar, mekân olarak O’ndan uzakta isem de O’nun çok sevdiği bir dostunun, Eyüp Sultan Hazretleri’nin yakınında böyle bir camide bulunmak benim için büyük nimet. Bu yüzden çok talihli bir seccade olduğumu düşünüyor, bununla mutlu oluyorum. Burada insanlar günde beş vakit namaz için camiye koşuyor ve her gün yüzlercesi üzerimizde secde ediyorlar. Yaz kış, yılın her ayı ziyaretçilerimiz hiç eksik olmaz. Bazı camilerdeki benzerlerimiz gibi yalnızlık çekmeyiz. Hele Ramazan’larda, mübarek gün ve gecelerde, bu caminin her tarafı, hatta avluları ve civarındaki sokaklar bile dolar taşar. Daha şafak sökmeden insanlar tatlı uykularından uyanıp Allah’a ibadet etmek için akın akın bu mübarek camiye yönelirler. Seccadeler üzerinde namaza dururlar. Sabah ezanıyla birlikte başlar burada hayat. Mübarek gün ve gecelerin feyzinden nasiplenmek isteyen müminlerin çok sevdikleri bir mekandır Eyüp Sultan. Böyle günlerde sabahın erken saatlerinden itibaren ortalık bayram yerine döner, gönüllere ferahlık veren o ilahi nuru herkes hisseder. Sonra vakit öğlen namazına yaklaşmak üzereyken cemaat yine toplanır, namazlarını eda etmek için saf tutarlar. Öyle farklı insanlar üzerimizde secde ederler ki… Genci, yaşlısı, çocuğu, erkeği, kadını… Burada şahit olduğumuz bazı sahneler asla unutulmaz. Hangisini anlatayım sizlere, bilmem ki!

Tertemiz giyimli, beyaz yüzlü bir genç vardı… Böyle gençleri camilerde gördüğüm zaman tarif edilmez bir sevinç kaplar benliğimi. Şadırvanda abdest almış, camiye yönelmişti, elinden ve yüzünden inci taneleri gibi sular akarken koşar adım içeri girdi, gelip üzerimde durdu. “Allahu ekber” deyip tekbir aldı, birinci rekâtta secdeye vardığında uzun süre secdeden kalkamadı. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığını fark ettim. Onun gözyaşları bana Cennet’ten gelen rahmet damlaları gibi ferahlık veriyordu. Secdeden kalkmasını hiç istemedim. Rabbi için öylesine ağlamıştı ki etkilenmemek elde değildi. Tam bir iman ve ihlas ile defalarca rükûa, secdeye vardı. Namazını eda etti. Onun gözyaşları, ilahi alemden gelen, huzurun kaynağından dökülen mutluluk gözyaşları idi. Uzun zamandır üzerimde böyle namaz kılan bir gence rastlamamıştım. Gençlerdeki bu iman ve ibadet şevki, biz seccadeleri çok sevindirir. Bu sahneyi gördükten sonra huzur içinde; “İyi ki bir seccadeyim, hem de böyle bir mabette!” dedim. Seccade olmak çok güzel bir duygudur! İnsanların alınlarını secdeye koyup Rabbleri ile buluştuklarına tanık olmanın mutluluğunu kimseler anlayamaz. Zaman zaman bu bahtiyarlığı, tadamayan, bulundukları mekanlarda hiç açılmadan öylece duran, üzerinde secde edenleri olmayan seccadeler aklıma gelir. Onların yalnızlığına üzülürüm. Seccadeleri bir süs eşyası olarak gören sahiplerinin onlarla buluşmaları için dua ederim. İnsanlar, günde beş vakit Allah’ın huzurunda el bağlayıp, secdeye varmanın mutluluğunu, feyzini bir tadabilselerdi!.. Tuğba KARATAŞ Türk Dil ve Edebiyat Öğretmeni

SAAİHL Okul Dergisi /// 55


İSTANBUL Varlığı ile yokluğu belli olmayan ıssız yerlerde, Başıboş dolanıyorum kendimce. Soğukta üşüyor gibiydi tüm hayallerim, umutlarım, duygularım. Bir damla yaş aksa gözlerimden, İstanbul ağlayacakmış gibiydi sanki. Taşları yanlış dizilmiş kaldırım’da, Adım adım ilerliyordu bu soğukkanlı bedenim. Ellerim cebimde, başım öne eğik, taşları takip ediyorum delice İstanbul bir rüzgar, tokat gibi çarpıyordu tüm bedenime. Kulağımda bir şarkı, hüzünleniyordu bu buruk yüreğim. Havada uçuşan martılar ve ıslanmamı dört gözle bekleyen bulutlar… Hepsi o akacak bir damla gözyaşımı bekliyordu sanki. Rüzgârın uğultusunu, fısıldıyordu yalnızlığımı her seferinde. Kız kulesini anımsatan bedenim ve etrafımda dört dolanan insanlar. İstanbul sokakları dar geliyordu artık, hissiz kaldım bu sokaklarda. Kadiköy’den, Taksim’e her köşesinde gerçekleşmeyen hayaller... İstiklal Caddesi’nde terk edilmiş çalgılar, Bakırköy’de koparılmış çiçekler, Gezdikçe gördüğüm, gördükçe tanıdığım İstanbul sokakları.

Şiir

Seda Nur KARAMEŞE 10-A

56 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


SINAVLARA HAZIRLANIRKEN

MOTİVE OLAMIYOR MUSUNUZ ? S

oru çözerken, konu tekrarı yaparken sürekli dikkatiniz dağılıyor ve sıkılıyorsanız, motivasyon sorununuz var demektir.

Bu durum daha çok hiperaktif çocuklarda görülmekle birlikte, herkeste görüle-

bilir. Başarılı olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak iyi konsantre olmakla mümkündür. İşte size birkaç motivasyon tekniği: Hedefleriniz ulaşılabilir ve spesifik olsun. (Örneğin, “bugün 50 soru çözeceğim,” gibi.) Hedefiniz büyük yada küçük olması değil, ulaşılabilir olması önemlidir. Çünkü gerçekleştirdiğiniz her hedef için mutlu olacak ve daha da hırslanacaksınız. Hedeflerinizi küçük parçalara bölün. Adım adım ilerleyin. Gittikçe daha büyük adımlar atmaya başladığınızı göreceksiniz. Ders çalışmaktan sıkıldığınız zaman, “5 dakika daha,” deyin. (“5 tane soru daha çözeyim öyle bitireyim,” ya da 5 dakika daha konu okuyayım, öyle bitireyim,” gibi.) Kendinizi kandırın. Böylelikle tahammülünüz, sabrınız daha da güçlenecektir. Ulaştığınız her hedefin sonunda kendinize ödül verin. Arkadaş çevrenizde sizi sürekli dersin dışına iten tiplerden uzak durun. Bu sosyal hayatı bırakın demek değil. Sadece aşırı sosyallikten sınav süreci boyunca uzak durun.

Deneme

Düzenli ve verimli çalışın. Anlayarak yeteri kadar çalışmanız tüm gün çalışmanızdan çok daha yararlı olacaktır. Sizi en iyi motive edecek şey ise, sınavı kazanmakla elde edeceğiniz şeylerdir. Bu iyi bir üniversite, iyi bir kariyer olabilir. Unutmayın, “Yeteri kadar nedeniniz varsa her şeyi yapabilirsiniz.” Muhammet Ali ALMA Psikolojik Danışman ve Rehber Öğretmen

SAAİHL Okul Dergisi /// 57


K

aligrafi, süsleyerek yazı yazma sanatıdır. Kelimenin kökeni Yunanca ‘kallos’ (güzel) ve ‘graphos’ (yazı) kelimeleridir. Çin başta olmak üzere Doğu Asya, Batı toplumlarına ait tarihleri çok eskiye dayanan bir çok kaligrafi örneği mevcuttur. Ülkemizde çoğunlukla ‘hat sanatı’ ve ‘kaligrafi’ aynı alanda anılıyor olsa da aslında farklı konulardır. Her ikisi de temelde güzel yazı yazma sanatı olarak biliriz. Ancak hat sanatı deyince akıllara ilk gelen şey; eski harflerle yazılan dini içerikli yazıdır. Osmanlı kültüründe dini motifler çoğunlukla ön planda olması sebebiyle Allah ve Peygamber sevgisini göstermek amacıyla ‘Hattatlar’ bu sanatı kullanarak günümüze geçmişten pek çok eser bırakmışlardır. Hat sanatı kaligrafiye nazaran çok daha fazla emek, uğraş ve çaba isteyen bir sanattır. Bir sonraki nesillere usta-çırak ilişkisi ile aktarılan hat sanatı şuan günümüzde çok yaygın olmamakla birlikte hala bu sanatı devam ettirmek için çabalayan ustalar bulunmaktadır. Kaligrafideki amaç farklı motifler ve desenler kullanarak yazıya olduğundan değişik, dikkat çekici bir yapıya büründürmektir. Kaligrafinin en temel unsurları genellikle dik ve yatay çizgilerden Latin harflerini simetrik bir şekilde kağıda dökmektir. Ülkemizde pek çok kaligrafi ustası ve bu konu ile ilgili kitap bulabilirsiniz.

Deneme

Bahar ÇATKIN 12-A

58 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


TOPLUM KÜLTÜRÜNÜN AYNASI:

TİYATRO B

ir sahnede seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla hazırlanmış gösteriye tiyatro denir. Farklı bir şekilde duyguların ve olayların, hareket (jest) ve konuşmalara anlatılmasıdır. Bu kelime genel olarak temsil edilen eser anlamında da kullanılır. Tiyatro bir sahne sanatıdır. Tiyatro eseri olayları oluşu yoluyla gösteriri. Bu yönüyle konuşma ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir. Yaygın hümanist bir deyişle tiyatro, “İnsanı insana, insanlara, insanca anlatma sanatı,” olarak ifade edilir. Tiyatro eserinin diğer türlerden en önemli farkı şudur: Diğer edebi eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyunu sahnede seyirci önünde oynanması için yazılmıştır. Değer ölçülerini izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması ve canlı olarak meydana gelişi niteliğiyle toplum psikolojisine hitap eder. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat öğesidir. Bu edebiyat öğesi yanında, tiyatro kavramı içinde oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik gibi unsurların bütünlüğü söz konusudur.

Deneme

Tiyatro, toplum kültürünün aynasıdır… Cuma ALAGÖZ 10-F

SAAİHL Okul Dergisi /// 59


> GÜREŞ

“Büyük güç ve ustalık gerektiren bir spor...”

G

üreş musaba kası iki kişinin belirli kurallar dahilinde birbirinin sırtını yere değdirmeye çalışarak yaptıkları spordur. Dünya üzerinde güreşi ilk yapan uluslar Türkler, eski Yunanlılar ve Romalılardır. M.Ö 648’de yapılan olimpiyat oyunların programında güreş de bulunuyordu. Yalnız o zamanlarda güreşle boksun karışması ile yapılıyor, buna ‘pankreas’ deniliyordu. Daha sonra Romalilar güreşin bu sert kurallarında gözden geçirerek sertliği ortadan kaldırdılar. Böylece ‘Greko-Romen’ güreş ortaya çıktı. Bugün ise güreşte iki tarz vardır: Greko-Romen ve Serbet güreş. Yağlı güreş ise, geleneksel bir Türk sporudur. Güreşçiler vücutlarına yağ sürerek güreştikleri için bu şekilde adlandırılır. Er Meydanı denilen alanlarda yapılır. Güreşçilerin vücutlarının yağlanması nedeni ile birbirlerini tutmaları zorlaştığından, büyük güç ve ustalık gerektiren bir spordur. Bugün resmî müsabakalarda yer alan Serbest ve Greko-Romen güreş türlerinin dışında, sırf millî geleneklerimiz arasında yer alan yağlı güreş ise, Türklerin Anadolu’dan Rumeli’ye geçtikleri tarihten beri memleketimizde yapılagelen bir güreş türüdür. Ocak 2017 İstanbul / Güreş Birincisi Hüseyin VURAL 10-F

Deneme

BİLİYOR MUYDUNUZ?

60 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

Her yıl, Haziran ayında Edirne’nin Sarayiçi mevkiinde yapılan tarihî Kırkpınar güreşleri, Süleymân Paşa komutasında, bir gece Çanakkale Boğazı’nı geçerek, Gelibolu’ya çıkan ve Rumeli fetihlerine katılan Müslüman kırk Türk yiğidinin hâtırasını anmak gâyesiyle yapılmaktadır.


YAĞLI GÜREŞİN TARİHÇESİ

E

fsaneye göre Kırkpınar yağlı güreşleri Türklerin 1361 yılında Trakya’ya geçişi ile başlamıştır. 1354 yılında Orhan Gazi, büyük oğlu Süleyman Paşa’yı: -”Rum eli’ni alasın!...” diye karşı kıyılara yollar. Gecenin karanlığında gizlice hazırlanan sallarla askerler ve atlar karşı kıyıya çıkarlar. Karşı kıyıya ilk çıkanlar, akıncıların öncü birlikleridir. Bunlar “KIRKLAR” namıyla anılan seçkin erlerdir. “KIRK” Türk-İslam tarihinde kutsal bir değeri olan Kırk Evliya’ya işaret bir sayıdır, bu nedenle Süleyman Paşa öncü birliklerini kırkar kişiden oluşturmuştur. Kırklar bu günkü Gelibolu yarımadasın da karaya çıkarlar ve Domuz-Hisarı adıyla anılan Bizans kalesini ele geçirirler. Daha sonra burayı peşlerinden gelen askerlere devrederek üç ayrı yöne dağılırlar. Görevleri Rum eli’nin içlerine kadar ilerlemek ve gördüklerini Rum-eli Fütuhatı’nı başlatacak olan Süleyman Paşa’ya bildirmektir. Mola verdikleri sırada eğlemek ve kaslarını gevşetmek için güreş tutan bu Koçyiğitler den iki kardeş birkaç konaklamadan beri güreşlerini bir türlü sonuçlandıramazlar. Bir gün mola verdikleri sırada tekrar güreşe tutuşan Kırklar dan bu iki kardeşin güreşlerini sonlandıramayacağını anlayan arkadaşları onları ayırmaya giderler ve ayırdıkların da iki kardeş oldukları yerde can verirler. Kırklar er meydanında can veren arkadaşları için çok üzülürler ve iki kardeşi orada bulunan ulu bir söğüt ağacının dibine gömüp yollarına devam ederler. Kırklar görevleri sona erip geri dönerken er meydanında can veren arkadaşlarının mezarlarını ziyarete giderler. Mezarın başına vardıklarında gördüklerine çok şaşırırılar, söğüt ağacının dibindeki mezardan billur sulu bir pınar fışkırmaktadır. Bu hayret veren olay dilden dile dolaşarak destanlaşır. Kırklar dan bu iki Koçyiğit’in anısına her sene orada güreşler düzenlenmeye başlanır ve “Kırkların Pınarı” olarak adlandırılan mezar başındaki bu pınar zamanla dilden dile dolaşarak “KIRKPINAR” halini alır.

SAAİHL Okul Dergisi /// 61


2015- 2016

1-GÜNGÖREN BELEDİYESİ GÜNGÖREN KÜLTÜR SANAT SPOR LİGİ İLÇE FUTBOL BİRİNCİSİ 2-GÜNGÖREN GENÇLİK VE SPOR MÜDÜRLÜĞÜ SPOR OYUNLARI İLÇE ŞENLİĞİ VOLEYBOL İKİNCİSİ 3 -GÜNGÖREN GENÇLİK VE SPOR MÜDÜRLÜĞÜ SPOR OYUNLARI İLÇE ŞENLİĞİ BASKETBOL ÜÇÜNCÜSÜ 4-GÜNGÖREN BELEDİYESİ GÜNGÖREN KÜLTÜR SANAT SPOR LİGİ İLÇE MASA TENİSİ İKİNCİSİ 5-GENÇLİK HİZMETLERİ SPOR MÜDÜRLÜĞÜ İSTANBUL OKUL SPORLARI KİCK BOKS İSTANBUL BİRİNCİSİ 7-ULUSLAR ARASI OKUL SPOR OYUNLARI KİCK BOKS AVRUPA ÜÇÜNCÜSÜ 8-GENÇLİK HİZMETLERİ SPOR MÜDÜRLÜĞÜ İSTANBUL OKUL SPORLARI GÜREŞ İSTANBUL İKİNCİSİ 9-GENÇLİK HİZMETLERİ SPOR MÜDÜRLÜĞÜ İSTANBUL OKUL SPORLARI GÜREŞ TÜRKİYE ÜÇÜNCÜSÜ 10-GÜNGÖREN GENÇLİK VE SPOR MÜDÜRLÜĞÜ SPOR OYUNLARI İLÇE ŞENLİĞİ FUTSAL İKİNCİSİ 11-GENÇLİK HİZMETLERİ SPOR MÜDÜRLÜĞÜ OKUL SPORLARI KİCK BOKS TÜRKİYE ÜÇÜNCÜSÜ

SAĞLIKLI YAŞAM VE SPOR M

Spor Sayfası

odern yaşamın getirdiği kolaylıklar ile artık egzersiz yapmak için yeterli fırsat bulunamıyor. Egzersiz aktif, üretken ve kaliteli bir yaşam sağlamanın yanında, insanları hastalıklardan da koruyor. Sağlıklı yaşamanın yolu spor yapmaktan geçiyor. Özellikle genç yaşlarda yapılan spor büyük önem taşıyor. Bu sayede kişinin potansiyelinin en üst noktasına erişmesi mümkün oluyor. Unutulmaması gereken şey, spordan maksimum verimi elde edebilmek için düzenli olarak spor yapmamız gerektiğidir. Düzenli spor yaparak sadece fiziksel değil ruhsal olarak da sağlınıza büyük katkıda bulunabilirsiniz. Yapılan araştırmalarda spor yapan gençlerin spor yapmayanlara göre daha iyi beslendikleri, şiddete daha az başvurdukları, kötü alışkanlıklardan kaçındıkları (uyuşturucu, sigara vb.) ve insan ilişkilerinde daha başarılı olduklarını gösteriyor. Sporsuz yaşam kronik hastalıkların başlangıcıdır. Yapılan araştırmaların sporsuz bir yaşamın insan ölümü nedenleri arasında yer aldığı gösteriliyor. Spor bir defa bilinçli olarak yapılmalıdır. Egzersiz yapılırken insanların düzenli ve bilinçli bir şekilde yapmaları önemlidir. Sağlıklı yaşam için düzenli bir şekilde spor yapmamız gerekmektedir. Herkesi sağlıklı yaşam için yapmaya davet ediyoruz. Saygılar… İzzetin ŞAHİN Beden Eğitimi Öğretmeni


2016- 2017

1-GÜNGÖREN LİGİ KAPSAMINDA BELEDİYE BAŞKANLIĞI ATLETİZM KOŞUSU ERKEKLER BİRİNCİSİ / BAYANLAR İKİNCİSİ 2-GÜNGÖREN KAYMAKAMLIK KOŞUSUNDA BAYANLAR ÜÇÜNCÜSÜ 3-GÜNGÖREN BELEDİYESİ SPOR LİGİNDE FUTBOL ÜÇÜNCÜSÜ 4-GÜNGÖREN BELEDİYESİ SPOR LİGİNDE VOLEYBOL ERKEKLER ÜÇÜNCÜSÜ 5-GENÇLİK HİZMETLERİ SPOR MÜDÜRLÜĞÜ İSTANBUL OKUL SPORLARI GÜREŞ İSTANBUL BİRİNCİSİ 6-KİCK BOOKS GENÇ ERKEKLER FUL CONTACT İSTANBUL 15 TEMMUZ ŞEHİTLER TURNUVASI İKİNCİSİ 7-KİCK BOKS GENÇ ERKEKLER FULL CONTACT ATATÜRK’Ü ANMA ŞAMPİYONASI ÜÇÜNCÜSÜ 8-KİCK BOKS GENÇ ERKEKLER İSTANBUL ŞAMPİYONASINDA LOW KİCK DALINDA ÜÇÜNCÜSÜ 9-KICK BOKS GENÇ ERKEKLERDE TÜRKİYE AÇIK ULUSLAR ARASI KİCK BOKS ŞAMPİYONASI ANTALYA - TÜRKİYE İKİNCİSİ ...devamı gelecek =)

AĞAÇ YAŞKAN EĞİLİR GENÇLER ERKEN YAŞLARDAN İTİBAREN SPORA YÖNLENDİRİLMELİ.

G

ençler için sporun faydaları oldukça fazla. Bu nedenle aileler çocuklarını küçük yaşlardan itibaren spora yönlendirmeli. Gençler enerjilerini atacak, gençliklerini verdiği ihtiyaçlarını, istediklerini ve ilgilerini karşılayacak yollar arar. Çoğu zaman vakit geçirmek, sosyalleşmek veya enerjilerini atmak için aradıkları yolda faydadan çok, zarar görürler.

Spor Sayfası

DERSLER VE SOSYAL ETKİNLİĞİN DENGESI SAĞLANMALI Eğitim sistemimizde sosyal etkinlik, sanat ve spor için gerekli planlamalar yapılarak öğrencilerimizi bu etkinlikleri içine dâhil etmeliyiz. Boş zamanlar bazen cafe vb. Yerlerde, bazen ellerinde cep telefonu, tablet ve bilgisayar ile internette geçtiğinden gençler, boş zamanlarını değerlendirebilecek seçeneklere sahip olamamaktadır. Ortaokul ve lise çağlarından itibaren aile ve okul bir planlama yapmalıdır. Her yıl bir sonraki etaba hazırlık için günlerini ve saatlerini harcayan çocuklar için hem akademik eğitim hem de sosyal etkinlik ve spor dengesi sağlamalı, çocukların çocuk olma şansların, ellerinden alınmamalıdır. Okulumuz Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak ilçemizde tüm yaş gruplarına ve halkımıza açık olan spor faaliyet ve kursları ile düzenli spor yapmayı, kurallar içinde hareket etmeyi, disiplinline olmayı, özgüven ve duygusal gelişimi sağlama noktasında öncülük etmekteyiz Cihan ERDİL Beden Eğitimi Öğretmeni


M

VOLEYBOL

erhaba sporseverler, okulumuzun voleybol takımının kaptanıyım. Bu sayfada ise size, bildiğinizi sandığınız ama hiç bilmediğiniz bir spor dalı olan voleyboldan, bizlere sağladığı faydalardan ve bu sporun efsanelerinden bahsedeceğim. VOLEYBOL NEDİR? TARİHÇESİ NASILDIR? Altışar kişiden oluşan iki takımın topu üç pasta filenin üzerinden geçirmeye ve rakip takımın sahasına düşürmelerine dayanan spor dalıdır. Voleybol ilk olarak 19. yy da Amerika da kapalı alan sporu olarak oynanmış bir oyundur. Amatörce şahıslar arasında oynandığı dönemde bulucusunun verdiği isim “Mintonette” idi. Daha sonra oynanarak, oyunun belli kitlelerce oynanmaya başlandıktan sonra Dr. Mintonette toplandığı bir kongrede oyunun adını Voleybol olarak değiştirmiştir. Volley kelimesinin İngilizcede ileri-geri anlamını taşıması nedeni ile esinlenilerek türetilmiştir. Ülkemiz ise voleybol ile 1919 yılında Türkiye’ye gelen Amerikalı gemicilerin takımlar arası yaptığı maçlar vasıtası ile tanıştı. Voleybolun ülkemizde oynanmaya başlamasından kısa bir süre sonra ilk defa okul sporu olarak okullarda oynanmaya başlanan bir spor dalı halini aldı. 1948 yılına doğru Türkiye çapında oynanmaya başlanan voleybol artık ülkemizde birincilik adına oynamaya başlandı. 1964 yılında da Olimpiyat spor oyunları arasında yerini aldı.

Deneme

ÜLKEMİZDE VOLEYBOLUN YERİ: Ülkemizde pek ilgi görmediği sanılsa da, gençler arasında futboldan ve basketboldan sonra en çok ilgi gören sporlar arasında üçüncü sıradadır voleybol. Oysa ki futbol topunuz varsa ama kale kuracak yeriniz ya da taşınız yoksa futbol oynayamazsınız. Basket topunuz varsa ama yakınlarda bir pota yoksa basketbol oynayamazsınız. Ama bir voleybol topunuz varsa ve iki kişi bile olsanız, 10 metre kare alanda bile voleybol oynayabilirsiniz. İlla fileye gerek yok. Üstelik deli gibi terleyip yorulmadan, üstünüzü başınızı paralamadan zevk alarak oynayabilirsiniz bu oyunu. Bence asıl çekiciliği buradan gelir.

64 \\\ SAAİHL Okul Dergisi

SPOR NEDEN ÖNEMLİ VE VOLEYBOL NEDEN OYNANMALIDIR? Sağlıklı bir vücuda sahip olmanın yolu, spor yapmaktan geçer. Voleybol da fiziksel olarak hemen hemen her spor dalının sağladığı gelişimi vücuda kazandırır. Ancak voleybol sporunu diğer dallardan ayıran özelliği vücuda kazandırdığı esnekliktir. Kendi düşüncemi belirtmem gerekirse; voleybol, hırs ve azim gerektirir. Bunun canlı bir örneği olarak Gözde Sonsırma’yı örnek verebilirim… Yenilgiye tahammülü olmayan kişilerin sporudur voleybol, tıpkı Kübra Akman gibi… Şampiyon bir takımın oyuncuları gibi liderlik duygusu kazanmak isteyenlerin sporudur voleybol, tıpkı Neslihan Darnel gibi… Son olarak birlik ve beraberlik ruhuna işlemiş olan insanların sporudur voleybol, tıpkı milli takımımız gibi… NOT: Okulumuzda İzzettin Şahin, Mehmet Kılıç, Cihan Erdil gibi değerli ve bir o kadar sporsever olan öğretmenlerimiz varken, hala bir spor ile ilgilenmiyorsanız, bana göre ileride pişman olacaksınız… Rabia MAĞARABAŞI 12-A


PEYGAMBER EFENDİMİZ’DEN (S.A.V.)

GENÇLERE ALTIN ÖĞÜTLER

Bir genç dünya lezzetlerini ve lehviyâtı (boş şeyleri) terk eder, gençliğine rağmen Allahü Teâlâ’ya itâate devam ederse, Allah ona yetmiş iki sıddîkın ecrini ihsan eder ve kendisine “Ey gençliğini benim tâatime tahsis edip şehvetini terk eden genç! Sen bana bazı meleklerim gibisin!” buyurur. (Râmûz 383/2) Allahü Teâlâ’nın tevbe eden gençten ziyâde sevdiği, günaha devam eden ihtiyardan da ziyâde buğzettiği hiç bir şey yoktur. (Kenzül-İrfan 196) Küçükken ibadete başlayan gençlerin, ihtiyarladıktan sonra ibadete başlayanlar üzerine üstünlüğü, peygamberlerin sâir insanlar üzerine üstünlüğü gibidir. (Kenzül-İrfan 194) Küçükken ibadete başlayan gençlerin, ihtiyarladıktan sonra ibadete başlayanlar üzerine üstünlüğü, peygamberlerin sâir insanlar üzerine üstünlüğü gibidir. (Kenzül-İrfan 194) Küçükken ibadete başlayan gençlerin, ihtiyarladıktan sonra ibadete başlayanlar üzerine üstünlüğü, peygamberlerin sâir insanlar üzerine üstünlüğü gibidir. (Kenzül-İrfan 194) Muhakkak Allahü Teâlâ ibâdet eden genci gösterir de onunla meleklerine öğünür. (Kenzül-İrfan 295) Genç biri, yaşından dolayı bir ihtiyara hürmet etse, Cenab-ı Hak ihtiyarlığında ona hürmet eden kimseler halk eder. (M. Ehâdis S: 128 No: 1027) Gençlerinizin hayırlısı (olgunluk ve kemâlde) yaşlılarınıza benzeyen, yaşlılarınızın şerlileri de (azgınlık ve şımarıklıkta) gençlere benzeyenlerdir. (Râmûz 281/15) Cömert ve ahlâkı güzel bir genç, Allah yanında, cimri ve fena ahlâklı âbid bir ihtiyardan sevgilidir. (Muhtârül-ehâdis S: 88 No: 692) Allah’ın Rasûlü, Kendilerini kadınlara benzetmeğe özenen erkeklere ve kendilerini erkeklere benzetmeğe özenen kadınlara lânet etti. (Riyâzussâlihin 1662) SAAİHL Okul Dergisi /// 65


Edebiyatsız bir hayat düşünülemeyeceği gibi, bir dergi, özellikle de bir okul dergisi elbette düşünülemez.Bu sayımızda sizlere birbirinden özel kitaplar seçtik. Okumaya karşı önyargısını yıkıp edebiyatın zevkine varan gençler arasına katılmanız dileğiyle... Savaş sırasında Naziler tarafından tutuklanan ve çeşitli psikolojik işkenceler gördüğü bir hücreye kapatılan Dr. B. günün birinde sorgu odasındaki askıda bir kaputun cebinde küçük bir kitap bulur, bir satranç kitabı. Hiç bilmediği bu oyunla ilgili kitabı çalmayı başarır ve mutlak bir yalnızlığa mahkûm edilerek hiçliğin eşiğine itildiği odasında zihnini oyalayacak bir şey bulduğuna inanır, ancak tecritte ne satranç taşları ne de bir satranç tahtası olduğu için oyunun inceliklerini öğrenirken dâhilik ile deliliğin sınırlarında gezer.

Arkadaşlarının Bod diye hitap ettiği Nobody Owens normal bir çocuktur. Eğer bir mezarlıkta yaşamasaydı, hayaletler tarafından büyütülüp yetiştirilmeseydi ve yanında ne canlıların ne de ölülerin dünyasına ait olan sadık bir koruyucusu olmasaydı, Bod tamamıyla normal olurdu. Bir çocuk için mezarlıkta tehlikeler ve maceralar vardır: tepenin altındaki çok yaşlı Çivit Renkli Adam, gulyabanilerin terk edilmiş şehrinin bulunduğu çöle açılan bir geçit, korkunç bir tehdit saçan tuhaf Bekçi... Ama Bod mezarlıktan ayrılırsa, ailesini de öldürmüş olan Jack denen adamın saldırısına uğrayacaktır... “Ne diyeyim, huzur tuhaf şey arkadaş, ancak kaybedecek bir şeyin kalmadığında gelip seni buluyor.” Ömür İklim Demir, kalbini yalnızlıkla terbiye eden insanları, birbirini ıskalayan hayatları, eskidikçe güzelleşen, güzelleştikçe insanı dibe çeken anıları koyuyor önümüze. Muhtelif Evhamlar Kitabı’nda, öykünün sunduğu imkânları ve incelikleri, alçakgönüllü ama yetkin bir dille birleştiriyor. Sakin sakin, tane tane sıralıyor kelimelerini ve “anlatsan şiir olacak” o anların tablosunu çiziyor.

66 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


“Artık parmak uçlarınla görmeyi öğrenmen lazım.” Görmek için bir çift göz yeter mi? Gördüğünün farkına varabilmek, onu her şeyiyle hissedebilmek için gözler bazen yetmeyebilir insana. İlk kitabı daha 16 yaşındayken yayımlanan genç yazar Seran Demiral’ın sorun odaklı yeni romanı Parmak Uçları, okurlarını, pek düşünme gereği duymadıkları gerçeklerle yüzleşecekleri karanlık sularda yüzdürürken, engellilerin yaşantısı hakkında farkındalık kazandıracak ilginç deneyimler yaşatıyor.

Elif, İslam mitolojisiyle bezenmiş eşsiz bir fantastik kurgu. Meçhul bir Orta Doğu şehrinde, takma adı Elif olan yetenekli ve genç bir hackerın Devlet’le başı belaya girer. O andan itibaren, aşk açmazındaki Elif, Devlet Güvenlik’ten kaçmak için sürüklendiği dünyada, görünür ve görünmez güçlerle amansız bir mücadeleye tutuşmak zorunda kalacaktır. “G. Willow Wilson söylenceler ve sihir konusunda maharetli bir yazar, üstüne üstlük kültürleri ve halkları birbirine bağlayan ve aralarında köprüler kuran zekice ve içten bir üslubu var.”-Neil Gaiman-

Bir İngiliz Edebiyatı Profesörü olan J.R.R. Tolkien bundan yaklaşık yetmiş yıl kadar önce dünyaya bir kitap hediye etti. Tolkien’in aslında çocuklar için kaleme aldığı “Hobbit”, çok geçmeden yetişkinlerden, özellikle de 60’ların asi gençliğinden büyük ilgi gördü. Bunun üzerine Tolkien hobbitlerin, elflerin, cücelerin ve insanların goblinler, troller, kurtlar ve her tür kötü ve çarpık yaratıkla olan mücadelesini anlatmaya devam ederek “Yüzüklerin Efendisi”ni yarattı. Bugün “Hobbit”le birlikte “Yüzüklerin Efendisi” fantastik edebiyatın kült eserleri arasında yer alıyor.

Kalemi güçlendirmek isteyenler buraya! Yazı yazma sanatı hakkında çok az kitap bu denli yararlı ve açıklayıcı olabilir. Yazma Sanatı, King’in roman yazma tutkusunun çocukluğunda nasıl başladığını anlatırken insanı adeta büyülüyor. King gençlik yıllarındaki kimi anılarını kolej günlerini ve ilk romanı Göz yayımlanıncaya dek çektiği sıkıntıları kâh komik kâh hüzünlü bir ifadeyle okuyucuya sunuyor. Ve bu sayede, yazı yazma sanatının basit araçlarının neler olduğunu ve bunları nasıl kullanacağımızı anlıyoruz.

SAAİHL Okul Dergisi /// 67


Okuduğunuzda, “NEden bu güne kadar bu kitabı elime almamışım,” diyeceğiniz ender kitaplardan... Bir “ilk kitap”, Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar... “Yeniçeriler kapıyı zorlarken” düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine bir roman.

Altı gün önce, Mark Watney Mars’a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin. “Andy Weir’in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilimkurgu romanı. Bu romanı -başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim- edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil.” -Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı“Sürükleyici… Defoe’nun Robinson Crusoe’su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi.” -Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı-

Milli mücadele sonrası, 1930’ların İstanbul’u... Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbirinden tamamen kopuk iki semt: Fatih ve Harbiye. Bir genç kızın bu iki semt arasındaki gelgitleri, doğu ve batı kültürleri arasında bocalayan bir Türk gencinin yaşadığı kimlik problemleriyle, dönemin sosyal yapısına ışık tutan, hüzünlü bir hikâye: Fatih-Harbiye.

Rivyalı Geralt bir Witcher’dır. Henüz küçük bir çocukken seçilmiş, eğitilmiş, büyülerle donatılmış ve mutasyon geçirmiş bir canavar avcısı. Acımasız, tekinsiz, karanlık ve canavarlarla dolu bir dünyada yaşar. Onun dünyasında peri masalları hiç de saf değildir. Pamuk Prenses bir haydut çetesinin başındadır. Güzel ve Çirkin’deki roller çok farklıdır. Üç dilek hakkı sunan cinlerle karşılaşmak bile istemezsiniz. Masumların savunucusu Geralt, kızları canavara dönüşmüş krallarla, intikam hırsıyla yanan cinlerle, âşık vampirlerle ve daha nicesiyle karşılaşıyor. Hepsi çok tehlikeli ve hiçbiri göründüğü gibi değil.

68 \\\ SAAİHL Okul Dergisi


Uhruç AKDENİZ

Nermin KARACAOĞLU

Kaniye KARADAĞ

Seymen KELEŞOĞLU

PP EE RR SS OO NN EE LL İİ M M İİ ZZ Nurettin ÖZCAN

İsmail KAYSI

Büşra YILMAZ

Bihter ÇETİNBAŞ


ÖĞRENCİLERİMİZ ÖĞRENCİLERİMİZ Geleceğe umutla bakmamızı sağlayan, yarınlarımızın teminatı, birbirinden değerli öğrencilerimiz... Unutmayın, İstahnbul’da yaşamak bir lütuf, İmam Hatipli olmak bir ayrıcalık, Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencisi olmak ise bir gurur kaynağıdır.

2016-2017

9A

9B

9C

9D


9E

9F

9G

9H

9I

9K


9L

10A

10B

10C

10D

10E


10F

10G

10H

11A

11B

11C


11D

11E

11F

11G

11H

11I


11J

11K

12A

12B

12C

12D


12E

12F

12G

12H

12I


İzzet Ünver Lisesi

12A 12A // 12B 12B


ÖĞRETMENLERİMİZ ÖĞRETMENLERİMİZ

2016-17

Okul Müdürü Harun SÜMBÜL; Müdür Yrd. Ahmet TABAK, Remziye KIRTIL, Sedat BABUR, Mehmet Emin SÜSLÜ; Rehber Öğrt. Muhammet Ali ALMA, Yeliz AKKAYA, Saliha Sena BAŞARAN; Beden Eğitimi Öğrt. İzzetin ŞAHİN, Cihan Erdil, Mehmet Kılıç; Biyoloji Öğrt.


Ali KANDİN, Filiz ASLAN, N. Tuğçe YILMAZ, İlknur GÜLERYÜZ; Coğrafya Öğrt. Ayhan SÜRER, Ayşe NALKIRAN, Hüseyin ERBİL, Recai KÜÇÜKDAL; Felsefe Öğrt. Burcu KIRCIL BALIBEY, Hülya G. SARIOĞLU, Nilüfer AYDIN, Pınar GÜRBÜZ; Fizik Öğrt. Özgür ÇELİK, Süheyla ATASOY; İHL Meslek Dersleri Öğrt. Ali KAYA, Betül DURMUŞ, Betül ÖZTEMİZ, Hatice Gül KOCATÜRK, Nagehan KÜRÜM, Nurettin ŞENGÖR, Ömer Faruk GÜLTEKİN, Saniye ÇELİK, Tuğba BULUT, Tuğma CAN, Yaşar TEKİN, Ayşe DOĞAN, Beyza SARICI, Birgül AKKILIÇ, Esra ZUHUR, Hanife BAYRAK, İsmail Hikmet YALÇINKAYA, İngilizce Öğrt. Candemi ORBAY, Ali ŞEN, Gülara HAZAR, Harun İÇÖZ, Merve ASLAN, Zülfinaz ÇOBAN; Kimya Öğrt. Berna YIKILMAZ, Fatma Nur ŞİMŞEK; Matematik Öğrt. Murat CEYLAN, Fatih YÜKSEL, Fatma MURAT, Ferihan ÖZTÜRK ALTUNTAŞ, Gülperi GÖZE, İlhan ADIM, İrfan ALPER, Kübra ÖZKAN, Seval SARIKAYA, Sultan ÜNLÜ; Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt. Bahar Gümüş, Canan GÜCÜYENER, Hacer ÖZGEN, Kadriye CEYLAN, Pürlen KALELİ, Seda GÜZEL, Sultan KARAGÜLLE, Şahin HACIOĞLU, Zehra TETİK, Yasemin AKÇA; Tarih Öğrt. F. Filiz ANDİBAY, Beyza Yangal, Rabiye KARA, Selami APEL, Tuğba TAŞKIN, Tuğba KARATAŞ.


Sultan Alparslan Anadolu İ.H.L. Okul Dergisi (Yıl:2017 Sayı:3)  

Yıl: 2017 Sayı:3 İmtiyaz Sahibi Harun SÜMBÜL Okul Müdürü Koordinatör Öğretmen Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni Dergi Kurul Başkanı Şennur H...

Sultan Alparslan Anadolu İ.H.L. Okul Dergisi (Yıl:2017 Sayı:3)  

Yıl: 2017 Sayı:3 İmtiyaz Sahibi Harun SÜMBÜL Okul Müdürü Koordinatör Öğretmen Harun İÇÖZ İngilizce Öğretmeni Dergi Kurul Başkanı Şennur H...

Advertisement