Page 1

1

en-NİSYAN Fikir, Sanat ve Edebiyat Dergisi

Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi Okul Dergisi

YIL:4 SAYI:4


2 en-NİSYAN

Fikir, Sanat ve Edebiyat Dergisi “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.” Yıllık Sultan Alparslan Anadolu İmam Hatip Lisesi Okul Dergisi Sayı:4 - Yıl: 2018 İmtiyaz Sahibi Harun SÜMBÜL Okul Müdürü Genel Yayın Yönetmeni Tuğba KARATAŞ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Editör Tuğba KARATAŞ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Dergi Kurul Başkanı Berat Can İNAN 12-H Dergi Kurulu Zeynep ŞAHİN 9-A Mehmet Nuri ÖKMEN 9-E Hicran YILDIRIM 12-C Deniz ÖZTÜRK 12-C Gülistan ŞAHİN 12-G Yazı Fotoğrafları Tuğba KARATAŞ Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Grafik Tasarım AYŞE ÖZLÜ Bilişim Teknolojileri Öğrt. Zeynep ŞAHİN 9-A İletişim Tel:0 212 539 52 60 Belgegeçer: 0 212 539 53 60 Adres:Merkez Mah. Abdi İpekçi Cd. No:20 Güngören/İSTANBUL Web www.sultanalparslanaihl.meb.k12.tr Her hakkı saklıdır. Bu dergide yer alan yazı, makale, fotoğraf ve illüstrator elektronik ortamlar da dahil olmak üzere yazılı izin olmaksızın kullanılamaz.

Editörün Dilinden ve Yüreğinden Dergiye Dair: “Nimet il nisyan.” der bir Arap atasözü, “Unutmak nimettir.” diye karşılar bunu Türkçemiz. Çünkü unutmak, çoğu zaman huzuru yakaladığımız fıtri özelliktir. Günümüzde her ne kadar iyi meziyetleri unutmayı tercih etse de kötü anıları ve kötülükleri bertaraf etmek için kullanmayı yeğlemesi gerekir insanın: Sevgiyi unutmak yerine sevgisizliği, merhameti unutmak yerine merhametsizliği… Modern dünyanın insanı ağına aldığı yerlerden biri de mükemmeliyetçiliği; hata ve unutmayı kabullenemeyişidir. Oysa “Hata etmek ve unutmak insanın özelliklerindendir.” diye mealleştirdiğimiz: “El-hataü ve’n-nisyan min hasaisi’l-insan.” sözünü de mi kaptırdık bu ağ’a? İnsan kelimesinin köklerinden biridir nisyan. Hafıza-i beşer nisyanla maluldür. Bundan dolayıdır ki Kâlû Belâ’da Allah’a kulluk edeceğine dair verdiği sözü unutur, bu çağda iyi insan olmayı unuttuğu gibi… Velhasıl, günlerden bir gün Ezginin Günlüğü’nden “Bir dokun bin ah dinle, döner dünya dert içinde / Ademoğlu nisyan ile, biz isyan ile…” nağmelerini dinlerken kulağıma takılan “nisyan” tınısı ile yola çıktık bu dergi için. Gayret bizden, Tevfik Allah’tan…


İçindekiler

04 06 07 08 08 10 11 12 14 16 17 18 19 20 23 24 25 26 28 29 31 32 35 36 37

SEVGİNİN İLK ADIMI: SELAM

Harun SÜMBÜL / Okul Müdürü

DERGİ KURUL BAŞKANINDAN...

Berat Can İNAN / 12-H

ÖZEL OLAN’LAR

Ayşegül ATAR / 12-G

SONU GETİREN SÖZCÜKLER

Berivan TURAN / 11-F

NABZA VURULAN KELEPÇENİN IZDIRABI

Berna KAFTAR / 11-A

BİR AKROSTİŞ

M. Yusuf GÜNDOĞDU / 9-E

HEY YOU, WAKE UP!

Muhammed Cihad EREN / 12-I

GELİN, İSTANBUL’U GEZELİM!

Deniz ÖZTÜRK / 12-C

HER ŞEY GEÇER (Mİ?)

Elif Taşkıran / 12-A

EY ŞANLI İNSAN!

Hikmet Harun / 9-H

EY İNSAN !

Gamzenur TAHAN / 11-A

ANLATACAĞIM

Gülistan ŞAHİN / 12-G

KUDÜS

Hacer ÖZGEN / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

HALİL İBRAHİM UZUN RÖPORTAJI

Hicran YILDIRIM / 12-C, Deniz ÖZTÜRK / 12-C, Gülistan ŞAHİN / 12-G

İNSAN

Hanifi BAYRAK / İHL Meslek Dersleri Öğrt.

İNSAN İŞTE

Sedanur YILMAZ / 11-F , Meryem YALÇIN /11-G

SONU GETİREN SÖZCÜKLER

Havva ÖZTÜRK / 11-F

GELİN, TÜRKİYE’Yİ GEZELİM!

Gülistan ŞAHİN / 12-G

BEN DAHA ÇOCUK

Hicran YILDIRIM / 12-C

İNSAN

İlhan ADIM / Matematik Öğretmeni

BEŞTEN BÜYÜK İNSAN

Ensar GENÇ / 9-E

İNSANIN YETENEKLERİ VE ZAAFLARI

Dr. Ali KAYA / İHL Meslek Dersleri Öğrt.

HAYDİ, BİRAZ DÜŞÜNELİM!

Selinay YUMŞAK / 11-A

EŞREF-İ MAHLÛKAT

Saliha Sena BAŞARAN / Rehber Öğretmen

UYAN

Muhammed AYDOĞAN / 10-D


38 İNSAN 39 İNSANA DAİR AFORİZMALAR 42 BİLMİYORUM 44 İNSANLIK 45 BİR GARİP İNSAN MESELESİ 46 TÜKENEN İNSANLIK 47 LUGAT 365 48 İNSANDIR KENDİNİ BİLEN 50 ZÜBDE-İ ÂLEM 53 KAFAM BAHAR 54 EYVALLAH DİYELİM 55 İLETİŞİM ÇAĞI YALNIZLIĞI 56 ‫ﺫﻛﺮﻳﺎﺕ ﺍﻹﻧﺴﺎﻥ ﻓﻲ ﺳﻮﺭﻳﺎ‬ 58 ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻗﺮﺭﺕ ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﻭﻟﻠﺤﻴﺎﺓ‬ ‫ﻓﻲ ﻗﻠﺒﻲ ﺑﺪﺃﺕ‬ ‫ﻳﻮﺟﺪ ﺫﻛﺮﻯ ﻧﻘﺸﺖ‬ KAFAMDAKİ ÖLÜLER 59 ‫ﻭﺃﻧﺎ ﺫﺍﻫﺐ ﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ ﺭﺃﻳﺖ ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﺟﺰﺋﻴﺎ ﻭﻛﻠﻴﺎ ﻭﻋﻨﺪﻣﺎ‬:‫ﺍﻟﻤﺪﺭﺳﻴﺔ‬ ‫ﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ ﺛﻢ‬ ‫ﺗﺎﺑﻌﺖ ﻃﺮﻳﻘﻲ‬ ‫ﻋﻴﻨﺎﻱ‬ ‫ﻣﺪﻣﺮ ﺍﻣﺘﻸﺕ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ ﺑﻴﺖ ﺭﻓﻴﻘﻲ‬ ÇIZIMLERLE NURI PAKDIL DIZELERI 60 ‫ﻟﻠﺼﻒ ﺟﻠﺴﺖ ﻣﻨﺘﻈﺮﺍ ﺍﻟﻤﻌﻠﻢ ﻟﻜﻨﻪ ﻟﻢ ﻳﺄﺗﻲ ﻓﺴﺄﻟﺖ ﻟﻌﻠﻪ ﺧﻴﺮ ﻓﻘﺎﻟﻮ ﻟﻢ‬ ‫ﻭﻟﻜﻦ ﺫﻟﻚ ﺍﻟﻤﻌﻠﻢ ﻟﻢ ﻳﺨﺮﺝ ﻣﻦ ﺭﺃﺳﻲ‬ ‫ﻟﻠﺤﺪﻳﻘﺔ‬ ‫ﻧﺴﻤﻊ ﻋﻨﻪ ﺷﻴﺌﺎ ﻓﺨﺮﺟﺖ‬ SOKAK RÖPORTAJI ‫ﺍﺗﺠﻮﻝ ﻭﺍﺟﻬﺖ ﺗﻠﻚ ﺍﻷﺷﺠﺎﺭ ﺍﻟﻤﺤﺘﺮﻗﺔ ﻭ ﺍﻟﺠﺪﺭﺍﻥ ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﻓﻠﻢ‬62 ‫ﻭﺃﻧﺎ‬ ‫ ﺃﺭﺩﺕ‬،‫ﺃﺳﺘﻄﻊ ﺗﺤﻤﻞ ﺫﻛﺮﻯ ﺍﻷﻳﺎﻡ ﺍﻟﺘﻲ ﻗﻀﻴﺘﻬﺎ ﻫﻨﺎﻙ ﻓﺨﺮﺟﺖ ﻣﺴﺮﻋﺎ‬ 1980-2018 68 ‫ﻳﻜﻮﻥ ﻃﺮﻳﻖ ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ ﻣﻦ ﻃﺮﻳﻖ ﻣﺨﺘﻠﻒ ﻟﻌﻠﻲ ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺖ ﻭﻟﻜﻦ‬ ‫ﺃﻥ‬ ‫ﺃﺧﻄﺄﺕ ﻓﻘﺪ ﻛﺎﻥ ﺍﻟﻄﺮﻳﻖ ﺍﻟﺬﻱ ﺇﺧﺘﺮﺗﻪ ﻓﻴﻪ ﻛﻞ ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺃﺻﺒﺤﺖ ﻣﻦ‬ SPOR İLE EL ELE .‫ﺍﻻﻧﻘﺎﺽ‬ 70 ‫ﻭﺍﻧﺎ ﺃﺗﺎﺑﻊ ﺍﻟﻤﺸﻲ ﻟﻢ ﺃﺳﺘﻄﻊ ﺇﺧﺮﺍﺝ ﻓﻜﺮﺓ ﺃﻧﻪ ﻗﺪ ﻳﻜﻮﻥ ﻫﻨﺎﻙ ﺷﺨﺺ‬ ZİYARET ETMEK İSTEYENLERE... . ‫ﺗﺤﺖ ﻫﺬﻩ ﺍﻷﻧﻘﺎﺽ ﻭﺍﻥ ﻫﺬﺍ ﺍﻟﺸﺨﺺ ﻗﺪ ﻳﻜﻮﻥ ﺣﻲ‬ 72 ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻭﺻﻠﺖ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﺃﺭﺩﺕ ﺃﻥ ﺍﻧﺴﻰ ﻛﻞ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺖ ﻭﺍﻷﺑﺘﻌﺎﺩ ﻭﻟﻜﻦ ﻣﻬﻤﺎ‬ KİTAPTAN MERCEĞE .‫ﺭﺃﻳﺘﻪ ﻣﻦ ﺃﺳﻰ‬ ‫ﺇﺑﺘﻌﺪﺕ ﻟﻢ ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ‬ 74 ‫ﻫﺬﻩ ﺍﻟﻜﺘﺎﺑﺔ ﻟﻴﺴﺖ ﻣﻦ ﺣﻜﺎﻳﺔ ﺃﻭ ﻣﻦ ﺭﻭﺍﻳﺔ ﺑﻞ ﻭﺍﻗﻊ ﻛﺘﺐ ﺑﺎﻋﻴﻦ ﻣﻠﻴﺌﺔ‬ İZLEMEK İSTEYENLERE... 77 Hani Rai CUHA TAHA AKGÜL’ÜN HAYATI / 9-E 78 OYUNCU İNSAN / TERCÜMELER 79 BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ? 80 SÜLEYMAN GÜNDÜZ RÖPORTAJI

Hicran YILDIRIM 12-C, Deniz ÖZTÜRK 12-C, Gülistan ŞAHİN 12-G

Sümeyye Hatice ACAR / 9-A

Zeynep ŞAHİN / 9-A

Tuba AYDIN / 10-B

Şahin HACIOĞLU / Türk Dili ve Edebiyat Öğrt.

Dilara TÜRKMEN 11-G

Yasemin AKÇA / Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt.

Tuğba KARATAŞ / Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt.

Zeynep ÖZDEMİR / 12-C

Zeynep SARIKAYA / 12-G

Sedat BABUR / Biyoloji Öğrt.

Hani Rai CUHA / 9-E

Mekselina ÇAYCI / 12-G

Meryem KAKAT / 11-A

İlayda SÜSLÜ, İrem ABALI, Seda Nur KARAMEŞE / 11-C

Mehmet Nuri ÖKMEN / 9-E

Cihan ERDİL ve İzzettin ŞAHİN / Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenleri

Hüseyin VURAL / 11-D Cuma ALAGÖZ / 11-D

Son değiştirilme tarihi: 02:01

Mehmet Nuri ÖKMEN / 9-E

İçindekiler

Sümeyye KARTAL / 11-G


4 “Çünkü ‘selam’ verilen kişiyi onurlandırır, onları şereflendirir.”

SEVGİNİN İLK ADIMI: SELAM İnsan sosyal bir varlıktır. Yalnız yaşayamaz; hemcinsleri ile beraber olmak, onlarla dertleşmek, dertlerini, kederlerini, sevinçlerini paylaşmak ister. Hayatı paylaşmak ister. Keder ve sıkıntılarını dostları ile paylaştıkça azalır. Üzerindeki psikolojik sıkıntıları azalır, rahatlar; kendini hafiflemiş hisseder. Bu rahatlık onu bedenen ve ruhen sağlıklı yapar. Sevinçleri de paylaştıkça sevinci artar, daha mutlu ve sevinçli hale gelir.

İnsanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli faktör ise selamlaşmaktır. Bir tanıdığına bir kelime ile de olsa iletişim kurmaktır. Bundan dolayı İslam kültüründe selamın büyük bir önemi vardır.

sellem şöyle buyurdu:

Harun SÜMBÜL Okul Müdürü

“Allah Teâlâ, Âdem sallallahu aleyhi ve sellemi yaratınca ona:

– Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır, buyurdu. Âdem aleyhi’s-selâm meleklere: – Es-selâmü aleyküm, dedi. Melekler:

– Es-selâmü aleyke ve rahmetullâh, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetu’l-lâh”ı ilâve ettiler. ” (Buhârî, Enbiyâ 1; İsti’zân 1; Müslim, Cennet 28)

Cenab-ı Allah ilk insana ilk iletişim Selam, Arapçada: “barış, esenlik ve selamet” yöntemini böylece öğretmiştir. Selamın nasıl gibi anlamlara gelmektedir. Selam ilk insan ve olması gerektiğini de anlaşılmıştır. ilk peygamber Hz. Adem (a.s) den beri vardır. “Size bir selâm verildiği zaman, on Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den riva- dan daha güzeliyle veya aynı selâmla karşıyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve lık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını


5 gereği gibi yapandır.” (Nisâ Sûresi 86) Ayeti kerimede de geçtiği gibi insanlar birbiri ile karşılaştıklarında sadece “ Selamün aleyküm” veya “Es-selamü aleyküm” lafızları ile selam vermelidir. Selamı alan kişi veya kişilerde aynı lafızla veya bir fazlası ile selamı alması gerekir.

Selamı vermek sünnet, almak ise farz-ı kifayedir. Bundan dolayı hiçbir selam karşılıksız kalmamalı, mutlak olarak muhatabı tarafından cevap verilmelidir. Selam vermek “Benden sana zarar gelmez, bana güvenebilirsin.” demektir. Bu güven dileğine mutlak karşılık verilmelidir. Bu iyi niyetli ve Allah kelamı ile başlayan dostluk eli birçok kapıyı aralayacaktır. Bazen insanlar birbiri ile kavga amacı ile bir araya gelirken birinin selam vermesi ile kişiler arasında sıcaklık meydana gelmekte, böylece kavgaların önlenmesine ve dostlukların başlamasına sebep olmaktadır.

Büyüklerimiz, eskiden yaya giderken “birbirimizi yolda taşıyalım.” derlermiş. Taşımadan maksat “birbirimizle muhabbet ederek yolun yorgunluğunu paylaşalım.” demektir. Yorgunlukları ve dertleri, sevinçleri paylaştıkça güzellikler ortaya çıkar. Kimler kimlere selam vermelidir: 1.Yürüyen oturana, (Müslim) 2.Binekli olan yayaya, (Ebu Davud 3.Azınlık olan çoğunluğa, (Şemaili Küra) 4.Küçük büyüğe, (Buhari, Müslim) 5.Geriden gelen önden gidene, (Şemail’iKübra – 3/401) 6.Fitne oluşturmayacak ortamlarda kadınlara erkekler veya kadınlar erkeklere selam verilebilir.

Haram fiil ile meşgul olan kişilere de selam verilmez. Onların yaptığı meşru olmayan filleri selam ile onurlandırılmaz. Çünkü ‘‘selam’’ verilen kişiyi onurlandırır, onları şe Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den riva- reflendirir. yet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aley- Dergimizin değerli okuyucuları ve sevhi ve sellem şöyle buyurdu: gili gençler, toplum ve gençler olarak birbiri-

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız. ” (Müslim, Îmân 93) Hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi bir birimizi sevmemize neden olabilecek en iyi davranış selamlaşmaktır. Düşünün ki yolculuk için bir otobüse bindiniz, oturacağınız koltuğun yanındaki koltukta oturan kişiye bir selam verdiğinizde muhabbetiniz artar ve ilerleyen süreçte bazen akraba olduğunuzu öğrenmiş olursunuz. Ama selamsız sabahsız oturduğunuz koltuktaki kişi ile bir kelime etmeden çekip gidersiniz.

mize selam vererek saygılı, birbirinin hak ve hukukuna riayet eden, bir birini seven insanlar olmalım. Hadis-i şerifte belirtildiği şekilde birbirimizi sevdikçe gerçek manada imanımızı güçlendirmiş, kamil (olgun) insan olmuş ve Allah’ın mükafatını kazanmış oluruz.


6 “İnsan, zamana eklemlendi; Kopup geldi ana yurdundan.”

Dergi Kurul Başkanından... Selamun Aleyküm Değerli Okuyucular, Birçoğunuz beni tanır. Ancak ben kısaca kendimi tanıtmak istiyorum. Berat Can İNAN, on dokuz yıldır Kastamonulu olarak İstanbul’da ikamet etmekteyim. Beş yıldır okul bünyesindeki birçok faaliyete katılım göstermekteyim. Bu katılımların başlangıcı arkadaşlarımın tavsiyesi ile olmuştur. Bu çalışmaların insana verdiği heyecanı, hırsı ve içinde yaşattığı duyguları öğrendim ve adımlarımı bilinçli şekilde atmaya başladım. Bu faaliyetler öncelikle bana insanları nasıl anlayabileceğimi öğretti. Bunun en önemli destecisi ‘şiir’ oldu. Şiir, bir insanı anlamak için iyi bir araçtır. Çünkü insanın duygularının aynasıdır o. Birçok şair şiir yazdıkları kadar dergi etrafında da toplanmışlardır. Ben de onlardan örnek alarak okul dergimizin kurul başkan olma görevini almak istedim. Buyurun, birkaç dize… Kendi çamurunda kayboldu insan, Sırra kadem bastı sanki anlam, Denizler bile korkar oldu kuraklıktan, İnsan, zamana eklemlendi; Kopup geldi ana yurdundan. Berat Can İNAN 12-H


7 “Nefes aldığımız her an bizler de ‘engelli’ olma adayıyız.”

ÖZEL OLAN’LAR AYŞEGÜL ATAR 12-G

Bu yazıya nasıl başlamam gerektiğini inanın çok düşündüm. Sonunda en evvel yerinden başlamam gerektiğini düşünerek sizlere soruyorum: “Engelli ne demek? “ Evvellerden gidiyoruz madem o zaman size uluslararası literatürde cevabını vereyim: “Engelli, doğuştan veya sonradan meydana gelen hastalıklar, vücudun görsel/işlevsel/ zihinsel/ruhsal farklılıkları öne sürerek toplumsal-yönetsel tutum ve tercihler sonucu yaşamın birçok alanında kısıtlanan, engellerle karşılaşan kişi demektir.” Evet, bu uluslararası anlamıydı. Peki ya benim gözümde engelli ne demek? Sizlerin gözünde de böyle olmasını temenni ederek söylüyorum: ÖZEL İNSANDIR! Lafı dolandırmak istemedim en güzel iki kelimeyi bir arada tutan, dünyada en özel olduğunu düşündüğüm kişilerdir. Biz sıradan insanların sıradan yaşantıları ne denli özel olabilirdi? O sıradan yaşantılarda özel onlara ne kadar hassasiyet gösteriyoruz? Hassasiyeti de geçtim sosyal yaşamlarını sürdürmelerine dahi engel olarak gören o “sıradan” insanlara ne demeli? Veyahut sokakta gördüğümüz zaman acıyarak veya korkarak bakmaya ne diyebilirim ki! Aslında diyecek çok şey var…Bana göre

asıl engel, o özel insanları dikkate almayan, çoğu zaman onları yok sayan zihniyettedir. Bu durum, insanlığın ne denli insanlık dışı harekette bulunduğunun da bir nevi maalesef ki kanıtıdır. Bizler doğarken seçmedik ailemizi, memleketimizi, adımızı…Engelli olmayı da onlar seçmedi. Doğarken engel olarak görülen -birçoğun gözünde- bir durum olmadı. Fakat doğarken olmadıysa şu an olmama ihtimali var mı? Nefes aldığımız her an bizler de “engelli” olma adayıyız. Bu adaylık bilince sahip olmak gerekli ve mühimdir. Ancak bu şekilde özel insan olduklarını onlara hissettirme gücünü yakalayabiliriz diye düşünüyorum. O özel insanların rengarenk hayalleri, düşünceleri, masum ve tertemiz kalpleri olduğunu bilerekten o bilince sahip olmaya çalışalım ya da var olan bilinci hep diri tutalım. Sözüm o ki özel insanların önündeki engellere engel olmak yerine, o engelleri ortadan kaldıracak, onların dünyalarına bir nebze dokunabilmek adına düşüncelere sahip olma bilincine kavuşmamız gerekiyor. Dünya onlarla güzel. Emin olun ki daha çok özveri ile dünya daha da yaşanabilir hale gelecektir.


8 “Hayallerden vazgeçmek!” düşündüm de ne acı…

SONU GETİREN SÖZCÜKLER Kalbim incinmiş, çok yorulmuşum. Ne zaman kendimle yüzleşsem kalbim kırılır bana. Yüreğim yorulmuş, gözyaşlarım beni kahretmiş. Her gün yeni bir şok yaşıyorum. Bir öncekinden daha büyük, daha önce hiç kimsenin karşılaşmadığı zorluklar yaşadım. Birine ihtiyacım olduğunda hiç kimse yanımda olmadı. Acımasızlık insanlarda mı yoksa bu dünya mı acımasız? Hayatın karşıma çıkardığı bu engeller çok zoruma gidiyor. Elim kolum bağlı çünkü açıkladığım da haksız duruma düşecek olan yine benim. Anlayış göremedim kimseden, menfaat ve zaaflar beni yedi bitirdi. Sıkıştım bir köşeye gidecek yerim de yok. Acımasız bir hayattan bahsettiler; yolları dikenli ve çamurlu… Her adımda daha çok yaralanmaktayım. Korkum yaralanmak değil; korkum hedefe yaklaşamamak, bir gün düşüp bir daha kalkamamak. Çaresizce yardım bekliyorum ama sadece bekliyorum… Üşüyorum evet, insanlardan üşüyorum ama maalesef bana yardım etmesini beklediğim fani karakterler onlar. Aslında vardır aralarında merhamet kılığına bürünmüş caniler, hiçbir şey olmamış gibi devam edenler. Mutlu sanırsın bazılarını ama işte göründükleri gibi değillerdir; içindeki üzüntüyü yansıtmazlar onlar. Ben de on-

Berivan TURAN 11-F

lardan biriyim işte… Gülerim ben, hep gülerim. Üzüntüm içimde müebbet hapis yemiş, çıkmaz. Kazımışlar duvarlarına, iz kalmış oralarda. Yoktu içimin gardiyanı, hücreye hapsolmuştu sanki gün ışığı görmeyen içimdeki çocuk. Sevgiye, merhamete, şefkate aç ve susuzdu bu mazlum çocuk. Mutluluk gerçekten sekiz harften mi ibaret yoksa içindeki sıcaklık mı mutlu eder insanı. Bence içindeki sıcaklık çünkü bilirsin sen varsan eğer o samimidir, sıcacıktır içi. Yani marifet dilde değil dile getirende. Sen söylesene insan severken ne dediğini bilir mi? Bence bilmez rüyada hisseder kendini, farkında değildir bazı gerçekleri görmez. Görmek için sarsılması lazım, hayat hep toz pembe değil çünkü. “Hayallerden vazgeçmek!” düşündüm de ne acı… Hüzün çöküyor sanki insanın içine, böyle bir burukluk öyle çok derinden değil ama boşluğa itiyor insanı. Ümidin biter gibi mecalin kalmamış sanki her şey bitmiş gibi. Hangi konuyu anlatırsan anlat hangi duygudan başlarsan başla hepsinde seni yıkmaya çalışan engeller vardır; bazen bu engelleri sen de oluşturabilirsin. Nasıl mı? Susmak bilmeyen iç sesinle, yeri geldi mi içinde tutamadıklarınla… Bilmiyorum ama ortak noktaya bakınca sonumuzu hep getiren iki dudağımızın arasından çıkan o sözcükler değil midir?


9 “Hiçliğin okyanusunda derinlere gömülen insanın en büyük düşmanı kendisiydi.”

NABZA VURULAN KELEPÇENİN IZDIRABI

İnsan; yalanı diline düğüm eden, riyakarlığı kılıf bilen, elindeki güç kadar isyan eden, kimi zaman yokluğu acı veren kimi zaman da varlığı hiçliğe bedel olandır. Bizi bu hale getiren belki de her şeyin fiyatını biçip de değerini bilmemekti. Belki de bu yüzdendi ihtiyacımız olan nasihatı başkasına vererek en büyük hatayı yapmamız. Her insan bataklıktadır. Sadece bazıları ellerini semaya kaldırıp yaratıcıya yalvarır. Biz insanoğlu en büyük pişmanlığı yaşıyoruz. Çünkü pişman oluruz diye yapamadıklarımız bizi uçuruma sürüklüyor. İşte bunu demeye çalışıyorum; sadece varız, yaşamıyoruz. Hep itiraz, hep isyan, hep şikayet… İnsanoğlu yine fıtratını konuşturuyor. Neden insan eleştirdiği toplum ahlakında kendini yargılamıyor, neden insanlar laf attıkları şerefe bakıp ders çıkarmıyor, insanoğlu üstün gördüğü zihni neden rutubetlendiriyor? Belki de şikayet ettiğimiz şeylerin bir başkasının hayali olabileceğini düşünemiyoruz. Evvela bizler birilerini küçümseyecek kadar büyük değilken bir gün küçümsediğimiz şeyler için bir gün önemsediklerimize karşılık bedel ödeyeceğimizi düşünemiyoruz.

Berna KAFTAR 11-A

Bu dünyanın anlamı insan iken eğer hayatınızı kurtarmak istiyorsanız ilk önce insanlığınızı geliştirmenizlazım. Biz insanlığımızı ayaklarımızın altında paspas etmişiz. İnsanlık ölüyor; kaybı merhamet, kaybı vicdan kaybı şeref, kaybı namus…Semaya kalkan ellerin sahibinin dilinde elem verici ölüm var iken en büyük sorunumuz belki de buydu. Zihnimizde yatan mayınlar patlamaya başlamıştı. Dilimize vurulan pranganın varlığı sessizliğimiz gerçeğine inen en büyük baltaydı. İşte bu kahredici. İnsanoğlunun geleceği geçmişin cesedi başında şuh kahkahayla çınlatıyorken insan yüklemi ölmek olan fiilin öznesinde başrol oynuyordu. Şeytan, zihnin derinliklerine bedbaht bir yavaşlıkla sinen bir hastalıktı. Hançeri parmaklarında tutan, vicdanımızın boşluğuna geçirmeyi bekleyen dost görünümlü bir düşmandı. Kirli olana meyleden insanoğlunun benliği şeytanın inindeydi. Direnci kırılan, günahı arzulayan ve olumlu hissiyatların can evine sırt çeviren insanlar şeytanın işine gelirdi; daha kolay bir avdı. Belki de biz insanlar sevdalı düştüğümüz günahların be-


10 deliyle şu anın işkencesine maruz kalıyorduk. Avuçları ile günahı saran insan haviyede yanmaya mahkum kılınmışken cehennemin elem dolu meyini de içmek zorunda. Hiçliğin okyanusunda derinlere gömülen insanın en büyük düşmanı kendisiydi. Yazdığım şeyler mürekkebin fazlalığıydı, asıl mesela insanın insana kulluğuydu. Asıl mesele sadakati bilmemekte. Asıl mesele ne mi? Asıl mesele yerin yedi kat altındaki sesleri işitebilmekte. Mesele insanınbir kağıt parça-

sına kendisine değiştirebilmesinde. Bunların hepsi hiç…

Asıl mesele, ortalıkta insan müsvedde-

si gibi gezinen pisliklerin kirli zihinlerindeki dönen çarkların işleyişindeydi. Lakin insan kula kul iken kulakları duymazdı, duysa da bu işlerin sonu yine hüsrandı.

M. Yusuf GÜNDOĞDU 9-E

İnsanoğlu düşünmeli kendi canından, kanından olanı. Ne acıyı ne gözyaşını unutturmamalı! Soldurmayacak, unutturmayacak o hain zamanları Ağlamayacak, yıldırmayacak yarınları. Ne acıyı ne gözyaşını unutturmamalı! Hangi göz unutur Filistin’de evladına siper olan babayı Ağıtlar yakıp uzaktan bir şey yapamayan o anayı Yılmadan sevdiklerini kaybederek onlara karşı çıkanları Anlatacaksın, susmadan hatırlatacaksın o feryadı. Tabii insandı vuran, vurduran ve yıldıran Irgalamayan ben insanım diyen bir şeytan.


11 “You don’t have to be perfect to start, but you have to start to be perfect!”

HEY YOU, WAKE UP! Hello everyone! What are you doing these days? I guess that you do nothing for your future, for your dreams (of course not for everybody). I consider that some of people or most of people in our country just play with their phone, they don’t see something apart from social media, they don’t improve themselves. As you know, a generation’s the most important people are youngs. So that, if we work for ourself, after for community, we can be best. As we see countries such as America, they improve themselves, they value somethings such as science , their future, future of community. Of course I don’t say that Turkish people do nothing useful. But we don’t work so much, we afraid of studying or becoming important Man. We want, but we say: ‘’ I can’t. ‘’Of course you can’t! Because you have never tried! (Word of Eric Thomas). We don’t struggle for what we want. We just want. For instance, we see men who are football player, scientist, president, and we say that I wish I become like this. Just we think about this, I want to say something that if we struggle, we are able to do whatever we have in our mind, this is really certain. Listen young man! I have a word, actu-

Muhammed Cihad EREN 12-I ally question, probably you have heard that in your life. Focus on this and think about this question: “WHY Not? “ tell me why not? We don’t try we just say, “I can’t”. You are not aware of your power which Allah gave you. You are so valuable. You are able to accomplish whatever you want. First step is focusing and thinking. After this step, you must focus these questions: Who am I? Who do I want to be? What do I do for who I want? Hey friend! You have come to this world, you can not live without purpose. Where do you want to see yourself after 10 years? Lets give up whatever we waste our time. Focus on what is useful for you, what make improve you?. Work at whatever it takes. No matter how bad you sweat so much, no matter how bad you suffer. Believe me, there is success in end of pain. Do not forget that as I meant in the beginning of article; after we did something, we must do this thing for community, for Turkey. Take care of yourself youngs I wish best for all of us! Don’t be afraid and don’t give up on your dreams! You don’t have to be perfect to start, but you have to start to be perfect!


12

GELİN, İSTANBUL’U GEZELİM! Küçük Ayasofya Cami Eski adıyla “Sergius and Bacchus Kilisesi”, 527-536 Bizans İmparatoru Jüstinyen tarafından kilise olarak yaptırılmış; II. Bayezid öneminde ise camiye dönüştürülmüştür.

Yenikapı Mevlevihanesi İstanbul’daki Mevleviliğin merkezi konumundaki bu Mevlevihane semahanesi, selamlığı, haremi, türbesi, somathanesi, muvakkithanesi, hünkâr mahfili, matbah-ı şerifi, sarnıçları ve müştemilât bölümleri ile tam bir yapı topluluğudur.

Arap Cami Emevi ordularının İstanbul’u fetih için geldiğinde 1296 yılında inşa edip, ilk ezanı okudukları camiidir. Karaköy’de bulunan gizli bir hazinedir.


13

Sahaflar Çarşısı Sahaflar Çarşısı, İstanbul`un, Osmanlı döneminden bugüne kadar yaşayabilmiş en eski kitapçı çarşısıdır. Sahaflar çarşısı 15 yy.dan günümüze uzanan bir geçmişe sahiptir. Beyazıt Cami’nin sol tarafındaki taşlık araziyle Kapalıçarşı’ya açılan Sedefçiler Kapısı arasındaki bölge, Sahaflar Çarşısı’nın çerçevesini çizmektedir.

Adile Sultan Kasrı III. Selim’in annesi Mihrişah Valide Sultan için yaptırmış olduğu, Çamlıca’da bulunan köşk bugün öğretmenevi ve kültür merkezi olarak kullanılmaktadır

Aynalı Kavak Kasrı Bizans döneminde dinlenme yeri olarak yapılan yapı, III. Selim döneminde büyük onarım geçirerek bugün ki görünümünü almıştır. Sultan III. Selim’in sanatkâr ve mûsikîşinâs kişiliğine uygun olarak tarihî Türk çalgılarının sergilendiği bir müze haline getirilmiştir.

Deniz ÖZTÜRK 12-C


14 “Büyüdükçe özgürleştiğimiz tam bir saçmalıktı.”

HER ŞEY GEÇER (Mİ?) İşte yine bu parktaydım. Tereddüt etmeden kendimi huzurlu kollarına bırakabildiğim tek yerde. Doğa, ilkbaharın getirdiği neşeyle bürünmüştü şimdi. Tabii bu neşeden çocuklar da payını almıştı. Oradan oraya koşuşturuyor; akıl sır erdiremediğim türlü türlü oyunlar oynuyor, kimi zaman da sözlerine eşlik etmekten kendimi alamadığım şarkılar söylüyorlardı. Bu parkı sevmenin sebebi: Saflığıydı. Tüm sahteliklerden arınmış saflığı... Şimdiki gibi çocukken de parkları severdim. Aklıma gelen o neşe dolu anılar beni gülümsetmeye yetmişti. O güzel günlerden geriye bir tek bu güzel hatıralar kalmıştı. Oynadığımız oyunlar, misketlerim, her oynayışımızda bir yerleri kırıp döktüğümüz topum... Çocukluğumu özlüyordum. Hiçbir şeyi özlemediğim kadar hem de... Bu gerçek bir an içimi titreti. Küçükken büyümek için can atan biz insanların, büyüyünce çocukluğunu özlemesi belki de haksızlıktı. Aklıma üşüşen hatıralar, özlemi iliklerime kadar hissettirmişti. O anıların arasında kaybolup gitmek istedim. O mutlu mesut anıların arasına sıkışıp kalmak... Çocukluğum bir film şeridi gibi gözlerimin önünden kayıp geçerken kuytu köşeye sıkışmış olan bir tanesi usulca gözlerimin önüne serildi. Bu parktaydım. Arkadaşlarımla her zaman oynadığımız oyunlardan birini oynuyorduk. Kendimi oyuna

Elif Taşkıran 12-A

kaptırmış hızlı hızlı koşarken kendimi bir anda yerde bulmuştum. O kadar sert düşmüştüm ki peşi sıra dudaklarımdan acı dolu feryatlar dökülmeye başlamıştı. Dizimin yara bere içindeki halini görmem ağlamamı daha da şiddetlendirmişti. Bağırışlarımı duyan arkadaşlarımın etrafımı sarması ise saniyeler sürmüştü. Her birinin gözleri kanlı dizim ve ağlayan ben arasında mekik dokuyordu. Onlar da en az benim kadar şaşkındı. Dizimin acısı bir yana, babamın birkaç gün önce aldığı güzelim pantolon da mahvolmuştu. “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal.” deyiminin tam da içerisindeydim. Çığlıklarım dinmek nedir bilmezken orta yaşlı, güler yüzlü bir amcanın yanıma yaklaştığını gördüm. Arkadaşlarımın arasından çevikçe sıyrılarak yanı başıma diz çöktü. Yüzünde o zamanlar anlam veremediğim bir gülüş vardı. Defalarca bu işi yapmış gibi kendinden emin bir şekilde cebinden peçete çıkarıp durmadan kanayan dizimin üstünde yavaşça gezdirmeye başladı. Bir süre sonra dizimin o feci hali kaybolmuştu. Ağlayışlarım ise iç çekmelere dönmüş, yaşlı gözler yerini meraklı bakışlara bırakmıştı. Bana yardım eli uzatan bu yabancı adam, yaramı bir güzel temizledikten sonra beni yerden kaldırmış üstümü başımı silkelemişti. Arkadaşlarıma iyi olduğumu, oyunlarına devam etmeleri gerektiğini


15

söylemiş ve gözleriyle az ileride bulunan bankı işaret etmişti. Banktaki yerimizi alırken “Eee, söyle bakalım küçük adam, dizin nasıl oldu?” diye sordu. Kısa bir duraksamadan sonra nihayet “Daha iyi.” diyebilmiştim. Ellerini saçlarımın arasına daldırırken “Daha da iyi olacaksın, merak etme! Bir iki güne kalmaz yine bu parkta koşturacaksın. Büyüyünce de silinip gidecek acısı aklının ucundan. Her şey geçer.” demiş ve yanımdan ayrılmıştı. Bir daha da görememiştim zaten onu. Dediği doğruydu bir iki güne ayaklanmıştım. Fakat hiçbir şeyin büyüyünce geçip gittiği yoktu. Yaralar belki ağlatmıyordu ama daha derine kazınıyordu. Hem büyükler ağlamaya görsün hemen “Çocuk musun sen?” diye kızarlardı. O zaman “Keşke çocuk olsam.” diye geçirirdim aklımdan. Hani büyüyünce istediğimizi yapabilecektik? Rahat rahat ağlayamıyorduk bile. Büyüdükçe özgürleştiğimiz tam bir saçmalıktı. Aksine büyüdükçe tutsaklaşıyorduk. Tabii bunu anladığımda çocukluğum ulaşamayacağım kadar uzağımdaydı. Parkta düştüğümde bana yardım eden adama sonraları çok kızmıştım. Biz insanlar, bir gün minnettar olduğumuz birine ertesi gün kızacak kadar vefalıydık işte. Ve ne yazık ki yıllar geçtikçe o adam gözümde bir yalancıdan öteye gidememişti. Ben anılarımın içerisinde boğuşup nefretimi yeniden gün yüzüne çıkarırken

sırma saçları iki yandan örülmüş minik bir kız çocuğunun birkaç adım ötemde düştüğünü gördüm. Acı dolu ağlayışlarının başlaması ise çok sürmemişti. Anın verdiği hissiyatla oturduğum banktan kalktım. Kızın yanına ne ara çöktüğümü ne ara cebimdeki peçeteyi çıkardığımı anlayamamıştım. Minik kızın dizini az buçuk temizledikten sonra kucağıma aldığım gibi az önce kalktığım banka bıraktım. Dudağımda buruk bir tebessüm vardı. “Amca dizim çok acıyor.” diye tekrar ağlamaklı oldu. Başını usulca okşayıp “Merak etme, yaran iyileşecek. Hem bir iki güne kalmaz yine bu parkta koşturacaksın. Başlarda biraz sızlayacak ama büyüyünce acısı silinip gidecek aklının ucundan.” dedim. Kız kendisine verdiğim müjdeyle göz yaşlarını sildi. “O zaman bir an önce büyümek istiyorum. Çünkü çok acıyor.” dedi tatlı sesiyle. Yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü ve usulca kalktım banktan. Parktan ayrılmak üzere yavaş yavaş yürürken dudaklarımdan “Özür dilerim.” mırıltılarının dökülmesine engel olamadım. İnsan diye geçirdim içimden, ne garip varlık. Artık ben de nefret ettiğim o amca gibi olmuştum. Küçücük çocuğa yarasının geçeceğini şöylemiştim. Halbuki biliyordum hiçbir şey geçmezdi. Tıpkı benim dizimdeki geçmeyen yara gibi. İşte şimdi ben de bir yalancıydım. Kızıp yadırgadığım o güler yüzlü adam gibi.


16 “Ey şanlı sultan Abdülhamit Han!”

EY ŞANLI İNSAN! Hikmet Harun 9-H

Üç kıtada eli olan cihan-ı sultan Müslüman zincirini koparttırmayan ulu hakan Gözü ayrılmadı Hicaz’ın yollarından. Ey şanlı sultan Abdülhamid Han! Geçmesine izin vermedi Rusların boğazdan. İngilizlere vermedi topraklarından. Korktu Fransızlar cihan-ı ekberin gazabından Ey şanlı sultan Abdülhamit Han! Yönetti Osmanlıyı otuz üç yıl payitahttan Kulak verdi halkın derdine sarayından Gecelere kadar çalıştı devletinin sevdasından Ey şanlı sultan Abdülhamit Han!


17 “Allah (c.c) seni böyle sevmişken sen kendini neden sevmiyorsun ?”

EY . INSAN ! Gamzenur TAHAN 11-A

Düşünün! Bir gün size duyu organlarınız arasından bir tercih yapmanız gerektiği söyleniyor. Hangi duyu organınız olmasa da hayatınıza devam edebilirsiniz? Mesela gözlerinizin görmediğini, hayatınızda hiçbir rengin olmadığını sadece ve sadece tek bir rengin var olduğunu düşünün. O da “ siyah “ Gökyüzüne bakmak için kafanızı kaldırdığınızda insana huzur ve dinginlik veren bir renk varken siz siyah görüyorsunuz. Denizin akşamüstü kızılımsı rengini görmek isterken göremiyorsunuz ya da sevdiğiniz insana bakmak var iken siyaha bakıyorsunuz.

Sevdiğiniz bir yemeği düşünün. Yedikçe tat alamıyor sadece doymak için yiyorsunuz. Çikolata yiyorsunuz acı mı tatlı mı olduğunu bilemiyorsunuz. Her yemekte aynı tadı alıyorsunuz. O hiçbir tat, alamadığınız tadı. Sevdiğiniz yemeğin tadını bilemeyişiniz. Ne acı ki acıyı da bilememek…

Hayatınız boyunca tekerlikli bir sandalyeye mahkum olduğunuzu, ayaklarınızı hissetmediğinizi düşünün. Hiçbir zaman kendi işinizi yapamayacak, her daim birilerinden yardım almak zorunda kalacaksınız. Ya da hiçbir zaman arkadaşlarınızla koşamayaKulaklarınızın işitmediğini, dünyayı sade- cak, yürüyemeyeceksiniz. Hatta ayağınıce sessiz bir film gibi izlediğinizi düşünün. zın ağrıdığını bile hissedemeyeceksiniz. Sevdiğiniz kişinin sesini duyamıyor, bu sebeple de iletişime geçemiyorsunuz. Müzik Hala nelere sahip olduğunun farkında değil dinleyip eğlenemiyorsunuz, hayatı sa- misin? Allah (c.c) seni en mükemmel bir şedece sessiz bir film gibi izliyorsunuz, kilde, kusursuz yaratmış bunun için şükrethiçbir ses duymadan duyamadan... mek varken neden bu isyan EY İNSAN ! Sen kusursuz iken dış güzelliğine bakıp kendini “Bebekler annelerini kokularından ta- neden aşağılıyorsun? Allah (c.c) seni böyle nır.” derler. Koku alamayan birisi bunu sevmişken sen kendini neden sevmiyorsun ? nereden bilebilir? Ya da bir çiçeğin, bir toprağın, bir parfümün, bir yemeğin ko- Dünyada 1 milyardan fazla engelli inkusunu…Düşünsenize sevdiğiniz insa- san varken, seni kusursuz yaratmış Alnın kokusunu bilememek nasıl olurdu ? lah’a neden şükretmiyorsun EY İNSAN !


18 “Bir tek O’na, yalnızca Allah’a anlatacağım.”

ANLATACAĞIM Gülistan ŞAHİN 12-G

Ben derdimi muhatabına değil, Kaldırımlar arasında filizlenmiş, çevresinden gelecek her kötülüğe direnen çiçeklere, Hep bir yere ilerleyen, hep çalışan, hep örnek olan karıncalara, Başını okşamaya doyamadığım gözlerinde acizliğimi hissettiğim kedilere, Yürüdüğüm yola, Bıraksalar saatlerce oturacağım balkona, Gün ağarırken öten kuşlara, Sabahı birlikte ettiğimiz sokak lambasına ve sokağa anlatacağım.

Ben derdimi onlara değil, Okurken dünyadan gittiğim Tek bir cümlesiyle bilinmezlere hicret ettiğim Sahip olduğum tek servetime, Bazen feyz bazen ibret Bazen de yalnızca nefes aldığım kitaplara, kitaplarıma

anlatacağım. Ben derdimi insanlara değil, Ben onu hiç anlamadıklarıma, kalbinin varlığından şüphe ettiklerime değil, Vicdanımın el vermediği kötülükleri yapana, yaşatana, Ahlaksızlığından, merhametsizliğinden ve kibrinden dolayı aynı çağda yaşamaktan utandığıma, Savaştan beslenene, Zalimi dost bilene, Zulmü alkışlayana, Can alana, insan öldürene ve öldürmek için kurşuna ihtiyaç duymayana Lafıyla yerle bir edene değil, Bir tek O’na, yalnızca Allah’a anlatacağım. Ve ben derdimi Hep kaleme alacak, hep yazacağım. Bütün zulümlere inat Buraya, tüm insanlara Bu dünyaya bırakacağım.


19 “Düşmanların sana sunduklarıyla oynarken Uyudun mu tatlı yatağında?”

Hacer ÖZGEN Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Yalnızlığa terk edilmiş, Çığlıkları içinde kalmış bir şehir. Bütün dünya kör, bütün dünya sağır. Olsun bütün dünya kör ve sağır! Duymasa da kimse Bir sen duysan yeter ey Müslüman! Yüz yıl olmuş acının başlangıcı. Gözden uzak olunca gönülden de mi uzak ettin kardeşi? Düşmanların sana sunduklarıyla oynarken Uyudun mu tatlı yatağında? Yeter, kalk artık çığlıklar afakı sardı! Bahçendeki çiçekler kana boyandı. Seni yüz yıldır uyutan düşman Kapını zorlamaya başladı. Bir “Allah” de kalk uykudan! Ne cevap vereceksin, Kardeşini sorunca yaradan?


20

HALİL İBRAHİM UZUN RÖPORTAJI TRT Diyanet’in “Kitap Okuyorum” programının hazırlayıcısı ve sunucusu Yıdız Teknik Üniversitesi Çevre Müh. Bölümü Arş. Gör. Dr.

Modern çağda insanların yaşantıları da bir televizyon programında veya filminde olduğu gibi kurgusallaştı. Peter Weir’in Truman Show isimli filmi güzel bir örnek. Diğer taraftan insan her zaman içindekini dışına yansıtmaz, yansıtmak istese de tam anlamıyla başarılı olamaz. Dış görünüşümüz tamamen bir imajdır. Oysa asıl olan insanın imajı değil tarzı olmasıdır. Bizler bazen içimizi hiç yansıtmayan imajlara bürünüp “mış” gibi yaşarız. --------------------------------------------Hayatta bazı yaşadıklarımızı aynı televizyonda programa çıkmadan parlama olmasın diye yüzlerimize sürülen fondöten ile kapatarak dışa uyumlu hale getirip yansıtırız. -----------------------------------------------İnsanın temel davası nedir? -El cevap: İradenin davasıdır. Türkiye’de bu hususta en ciddi çalışmalar Nurettin Topçu’ya aittir. Bu akımın takipçisi olarak Topçu’nun düşüncesini, yaşamını, hikayelerinin temel taşı olarak Mustafa Kutlu kullanır. -----------------------------------------------“Kuramsal bir çerçeve çizdim ve şimdi bütün sorularınıza cevap verebilirim.” der Halil İbrahim Uzun ve başlarız: 1. “Dertli / Efkarlı insan” nitelendirmesi-

Hicran YILDIRIM 12-C Deniz ÖZTÜRK 12-C Gülistan ŞAHİN 12-G

nin günümüzde karşılığı olduğunu düşünüyor musun? Bir şarkıda söylendiği gibi: “Kar üzerinde karım var, dertliyim efkarım var.” ve Sezai Karakoç da der ki: “Önemli olan hayat değil, hayatın amacıdır.” Hayat bir şekilde yaşanır, önemli olan içini nasıl doldurduğunuzdur. Madem ki “insan” konulu bir röportaj yapmaktayız, o halde insanın varoluşuna gitmeli. Var oluşsal temel kaygımız: “İnsan neden var?” Ayşe Şasa bu kaygıya binaen şöyle nadide bir cümle kurar: “Kıyamet günü, Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim.” Yani şampiyon olmak değil, proje imam-hatip olmak değil veya iyi bir üniversitede okumak değil, anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmektir Yaratıcı’ya asıl gaye… Hemen aklıma Necip Fazıl’ın bir şiiri geldi buna istinaden. “Ben artık ne şairim, ne fıkra muharriri! / Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri! / Bakmayın tozduğuma meşhur Bâbıâlide! / Bulmuşum rahatımı ben de bir tesellide.”. Bu şiirin adı “Muhasebe”. Görüldüğü üzere ismiyle müsemma bir insanın kendiyle muhasebesidir bu şiirin özü. Aynı şiirde beni hep çok etkileyen kısımda Üstad: “İşte bütün meselem, her meselenin başı, / Ben bir genç arıyorum, gençlikle köprüba-


21 şı! /… / ..o genç adam, uzansa yatağına; / Yerleştirse başını, iki diz kapağına; / Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi? /Yetiş, yetiş hey sonsuz varlık muhasebesi” işte bu soruya ciddi bir cevap olabilir. Günümüzdeki bu efkârlı insanın bir karşılığı var mı: Elbette var. Bir derdimiz olmalı ama küçük dünyamızdaki küçük dertler değil tabii ki. Daha ulvi ve yüce gayeye matuf bir derdimiz olmalı. Nurettin Topçu formülü cevap verir bize: “Kurtulmak için kurtarıcı olmaktan başka hiçbir yol yoktur.” Özetle, günümüz gençlerinde “dertli insan” karşılığı var mı ya da ne boyutta sizlere sormak lazım. Lakin bendeki karşılığı bir hocamın 2007’de dizinin dibinde otururken bizlere sorup daha sonra da kendisinin cevapladığı soru ve cevaptır: -Ahmak kimdir? -Zaten yapacak olduğu bir işi Allah rızası için yapmayandır.

lar “Gençliğe Hitabe”sinde: “Kim var!” diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik… Bu tanımlar ışığında bakacak olursak: Şu an hakim olan Batı Paradigmasıdır. Dünyaya artık onların pencereinden bakıyoruz; tanımlamalarımızda bile. Bu anlayış insanın iradesini elinden alan batının dünyasını üze2. Hep gençlerle birliktesiniz, bu bağlam- rine bina ettiği “Kitab-ı Mukaddes” temelli bir anlayıştır. Fakat kitapları elbette hırsları da günümüz gençliğinde (buna modern doğrultusunda tahrif ettiler önce. gençlik diyelim) “kimlik / Müslüman Şimdi baktığımızda toplum çok geniş kimliği” bilinci ne denli mevcut, gözlemle- bir yelpaze. Dolayısıyla geniş baktığımızda rinizi paylaşabilir misiniz? diyorsunuz ki gençlik kötüye gidiyor. Fakat “Z kuşağı” diyelim. spesifik olarak bakıldığında şunu görüyorMüslüman kimliği diyorsak bunu Müslüman sunuz: Herkesin kalbinde bir ışık vardır; bu genç tanımı üzerinden konuşmalıyız, BM’nin mum ışığı bile olsa… (15 ile 25 yaşları arasında, öğrenim gören, Sanırım Sezai Karakoç’a aittir bu söz. hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir Burada fısıldar kulaklarımıza: “İş mum ışıkonutu bulunmayan kişidir.) değil… Çünkü ğından kendi güneşini oluşturabilmektir.” onlardaki paradigma ile bizim değer sayımı3. Savaşlar esnasında ortamlarında dahi mız çok farklı. Bize göre Allah’ın rızasını talep eden “96 yaşında sağında üç oğlu solunda ilim ile uğraşan bir millet iken “ilim de ne üç oğlu ile Konstantin surlarının önüne kadar hacı!” diyen bir millet haline ne zaman ve nasıl geldik? gelen Eba Eyyub El Ensarî de gençtir, 40’lı yaşlarında Ashab-ı Kehf de gençtir, 7 yaşın Necip Fazıl Kısakürek diyor ki: “Bir şey daki putları kıran Hazreti İbrahim de genç…” koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey, / Necip Fazıl Kısakürek ise şöyle tanım- Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;”


22 kutlu “Nereye bir gökdelen dikilmişse, orada paganist gücün paradan başka ilah tanımayan kanunu geçer. İnsanlık kapitalizm bayrağını çekti, tarihin sonu geldi. Böyle diyorlar, haklı görünüyorlar. Biz buna razı olamayız. Mutlaka bir çıkış yolu bulmalıyız. Mutlaka… İşte Ömer iyi insandır. Çünkü bana göre iyi insan başkalarının derdiyle dertlenen insandır. 5. Kitap okumakla, insanı okumak arasında bir Siz de şimdi soruyorsunuz bu kopan şey ne ve ne zaman koptu? Bu paradigma değişimiyle oldu. Peki, bu paradigma nasıl değişti? II.Viyana bozgunuyla… Yani bu sorunun sebebi tek kelimeyle sembolik olarak II.Viyana bozgunudur. İslam’ın temel teknik algısı: filler ile gelene kuşlarla karşılık vermektir. Ya da zinciri aşmaya çalışmamak, gemileri karadan yürütmektir. Yani muhatabı etkisiz, silahını işlevsiz hale getirmektir esas olan. Bu değişti ve biz Viyana’da geri kaldığımızı düşündük. Sonra batıyı takip etmeye başladık. Ama unuttuğumuz şey şuydu, takip eden hep arkada kalır.

4. Okuduğunuz kitaplar arasındaki karakterleri düşündüğünüzde “iyi insan” tanımı düşünürseniz ilk hangi kitap ve karakter aklınıza gelir? Neden? Mustafa Kutlu’nun “Huzursuz Bacak” kitabındaki Ömer. Neden iyi insandır? Avrupa’dan Türkiye’ye tecrübelerini aktarmak için gelir. Bu zorlu görevde dertlenir. En azından fikrini beyan ederek vazgeçmez. Dertlendiği için huzursuz bacak sendromuna düçar olur. Bir konferansta şöyle der: “Dünyaya teklif edecek adil bir düzen fikrimi olmalı.”. Bir de şöyle söyletiyor kahramanına

ilişki kurulabilir mi? Yazarların eserlerinde anlattıkları çileleri ve çevreleridir. Mesela Necip Fazıl Kısakürek “Bir Adam Yaratmak” adlı eserinde kendi hayatını anlatır. Ve yine Tolstoy, Dostoyevski kesinlikle kendi hayatını anlatır. Sizler Tolstoy ile yüz yüze gelseniz onu tam anlamıyla tanıyamazsınız. Fakat eserlerinde yüz yüze yapamayacağı kadar açıyor iç dünyasını. Tabii yine de eserini okudum Tolstoy’u tanıdım diyemeyiz. Kitaplar ve insanlar birbirini tamamlar. Yani kitap okursun, tam beni anlatıyor dersin ama o kitap seni tam anlatmaz. Siz bir anlam yüklersiniz, elbette kitabın da size yükledikleri vardır. Mesela en büyük yükü sorumluluktur. Artık okuduklarınızdan sorumlu olursunuz. Rasim Özdenören: “…Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur. Asıl mesele bir derdimizin olmasıdır.” Sözün Özü:

ْ ‫ص ْر ُك ْم َويُث َ ِب‬ “ ‫ت أ َ ْق َدا َم ُك ْم‬ ُ ‫� َين‬ ُ ‫” َيا أ َ ُّي َها الَّذِينَ آ َمنُوا ِإن ت َن‬ َ َّ ‫ص ُروا‬ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed Suresi / 7.Ayet)


23 “Kuran ifadesi ile yeryüzünün halifesi…”

İNSAN

Hanifi BAYRAK İHL Meslek Dersleri Öğrt.

Hamdlerin en güzeli, bütün kâinatın yegâne sahibi, yerleri ve gökleri mükemmel bir ahenk içerisinde yaratan ve hepsini, lütfu ile kendi ruhundan üflemek sureti ile yaratmış olduğu eşrefi mahlûkatın emrine amade kılan ALLAH’a (cc) mahsustur.

Salat ve selam da, âlemlere rahmet olarak gönderilen Habibi Edibi Zişan Efendimiz (sav) ve onun güzide ailesi üzerine olsun.

İnsan kelimesi “üns ve nesy” sözcüklerinden oluşur. Bunların biri yakınlık anlamındayken diğeri unutmak anlamına gelir. İnsanoğlu ALLAH’a yaklaşmaya meyilli bir mahlûk iken, diğer yandan ALLAH’ı unutmaya da meyillidir.

İnsan… Kuran ifadesi ile yeryüzünün halifesi… Dağların yüklenemediği yükü taşımaya talip olacak kadar cehalet/cesaret sahibi… Nefsinin arzuları karşısında galip gelir, ibadet ve taatte gayret gösterir ise meleklerden bile üstün… Ve yine o insan ki kibre kapılırsa şayet “esfele safilinin” ta kendisi!..

İmanın olmazsa olmazı da kalbin tasdiki… O kalp ki Yüce Rabbimizin “Yere göğe sığmadım ancak mümin kulumun kalbine sığdım.” kavlinin sırrında gizli. İnsan aslında yaratıcının esrarı. Zira bunu Hz. Âdem (as)’ın yaratılışındaki kıssadan öğreniyoruz. ALLAH (c.c) Hz. Âdem’i yaratmayı murâd ettiğinde meleküt âlemi, “Yeryüzünde bozgunculuk yapan bir varlık mı yaratacaksın?” diye sual edince Cenab-ı Hâkk “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu. Çünkü ancak Âlemlerin Rabbi olan ALLAH’ın (c.c) bildirmeyi murad ettiklerini bilebilirdi yaratılan her ne varsa. Bir taraftan hayretler içerisinde âdemin nurunu seyreden melekler, diğer taraftan kibrin ateşinde kavrulan iblisin bakışları! İşte o vakit başlamıştı insanın yaratılış gayesini bulma serüveni… Kibir ile taat arasında kalınca insan bazen kendini secdede buldu bazen de küfrün içerisinde... Öyle ki, Nemrutlar da gelmişti yeryüzüne İbrahimler de…

İnsan kâinattaki her şeyin ilmine sahip olmaya çalışsa da aşkı kadar değerliydi yaratıcının katında. Elbette ki her şey yine o ÂŞK üzere inşa edilmişti. Aşkıydı yaratılanı yaratanına yaklaştıran ve aşksızlığıydı yaratılanı yaraRuh ve bedenden mürekkep olan insanı, kâ- tıcısından uzaklaştıran. Nitekim bunun en mil manada insan yapan cevher ise iman… büyük simgesi insan için secdeydi. İblis ile


24 arasındaki en büyük fark bu olsa gerekti. Sec- Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de Firdevs cennetledesiyle yükselirdi mahlasına, secdesiyle ka- rinin varisi olacak olan mü’minin yani kamil vuşurdu âşık maşuğuna. insanın tanımını yaparken “Onlar namazlarında huşu duyanlardır, iffetlerini korurlar, zeÂdem’in aşkıydı dünyadaki sürgününü sona katlarını verirler, boş şeylerden yüz çevirirler, erdiren, İbrahim’in aşkıydı ateşleri söndüren, emanetlerine riayet ederler ve onlar namazEyüb’ü aşkıydı her türlü belaya sabrettiren, larına devam ederler.” buyuruyor (Mü’minun Muhammed’i (sav) aşkıydı Sidre-i Münteha’ya Suresi 1-11). taşıyan. Miraç’ta o Aşk’ın anahtarı verildi biz “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etMuhammedilere. sinler diye yarattım.” buyuran Rabbimizin bizden istediği hakiki kul tasvirine uyanlardan Namaz… olup yine Kur’an’da “SELAMUN ALEYKÜM! Seni en çok sevenin (c.c) seni en çok sevdiği SİZLER TEMİZE ÇIKTINIZ, ÖYLEYSE EBEDİ yer olan Namaz… Aferini en çok hak ettiğin OLARAK CENNETE GİRİN.” ayetine mazhar yer olan Namaz. Efendimiz (sav)’in “Kiminle olan kullar zümresine dahil olabilmek niyazı konuştuğunuzu bilseydiniz, hiç ayrılmazdı- ile… nız.” diye buyurduğu, yaratılanın şereflendi- Ya emrine uyar kul oluruz, ya emrinden rildiği makam olan Namaz! İnsan namazsız çıkar kül oluruz!.. olmaz, namazsız insan, insan olmaz… Vesselam, veddua, velmahabbe…

İNSAN İŞTE İnsan değil midir kendi olmayı reddeden, sokakta aç yatan, kendisini kötülüğe sürükleyeni kötülüğe sürükleyen, yanında kavga çıksa dönüp bakmayan, her şeyi yapan insan, insan da bir kendi olmayı beceremeyen de insan. Sürekli başkası olmaya çalışan, bugün dediğini yarın unutan tuhaf varlıktır insan. İçine ata ata kendi duvarlarını bile aşamayan, düşünebildikçe aslında var olan, kalbinde kum tanesi kadar da olsa mer-

Sedanur YILMAZ 11-F Meryem YALÇIN 11-G

hamet barındıran insan. Yaşamın sadece bu dünyadan ibaret olmadığını bile bile sadece bu dünya için çalışan, bu kadar küçük düşünen tuhaf varlıktır insan. İnsan, hani tüm kırgınlıklarına rağmen hayata sıkı sıkı bağlanan ama hayatla bir türlü yıldızı barışmamış olan. Sevgiden, saygıdan yoksun bırakılan, her şeye rağmen Allah inancını kaybetmemiş, o kadar inançlı o kadar sevilesi insan…


25 “İnsanlar medeniyet oluşturdukları zaman yani bir araya geldikleri zaman ‘din’ oluştu.”

İNSAN

İnsan çok geniş bir kavramdır. Hakkında söylenebilecek çok fazla söz, ele alınacağı çok fazla yönü vardır. O yüzden biz en baştan başlayalım: ilk insanlardan. İlk insanlar dağınık şekilde yaşarlardı, sorarlardı, düşünürlerdi, merak ederlerdi ve kendilerince bir cevap bulurlardı ya da buldukları şeye bir isim koyarlardı. Sonrasında ise insanlar dağınık yaşamayı bırakıp beraber topluca bir yaşam sürmeye başladılar ki bu dediklerim bizim topraklarımız da Konya’ya 60 km. uzaklıktaki Çatalhöyük’te gerçekleşti. İlk insanlar ilk defa burada ateşi kullandı, yemek kültürü burada oluştu ve Dünya’daki ilk yerleşim kenti burası oldu. Yani medeniyet oluşmaya başladı. İnsanlar artık kendilerini tamamlamışlardı; barınıyorlardı, korunuyorlardı, besleniyorlardı. Tüm fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamışlardı ve sonra piramitin basamaklarını teker teker çıktılar. Maslow’un ‘İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nden bahsediyorum. Piramidin en üstünde ise ‘Kendini Gerçekleştirme’ var. Peki bu zamana kadar inanç, din, Tanrı neredeydi? Bu kavramlar ne zaman oluştu? İnsanlar medeniyet oluşturdukları zaman yani bir araya geldikleri zaman ‘din’ oluştu. Çünkü; yemek, içmek, barınmak gibi inanmak da bir ihtiyaçtır. İnsanlar buna ihtiyaç duydular ve sorular sormaya, sorgulamaya başladılar. Sorgulamak insanlığın fıtratında vardır. Tüm insanlar

Havva ÖZTÜRK 11-F

varoluşundan beri düşünür, merak eder ve sorarlar. Peki ama neden? Bunların hepsi bir cevap bulmak içindir. Ulvi bir cevap. Hepimizin bulmak istediği cevap aynıdır ama sorularımız farklıdır. Dinler arasındaki çatışma da bu noktada başlar ama Allah’ı da sorduğumuz soruların cevabında bulmuşuzdur. Hz. İbrahim sorgulayarak Rabbı, Rabbimizi bulmuştur. Peki şimdi Müslümanlar olarak sorgulamaktan neden bu kadar korkuyoruz ya da neden çekiniyoruz? Bir şeye kayıtsız inanabiliriz evet ama günümüzde işler değişti. Din adı altında bize empoze edilmeye çalışılan şeylerle ancak sorgulayarak başa çıkabiliriz. Eğer sorgulamaktan vazgeçer isek ve inancımızı kötü emeller için kullanmak isteyenlere fırsat verirsek o zaman geç olabilir. Bu din, dil, ırk, mezhep fark etmeksizin tüm inanan insanlar için geçerlidir. Konumuz ‘insan’ konunun dışına çıktığımı düşünmeyin. Bildiğiniz gibi insanı sadece hayvanlardan değil yaratılan diğer tüm eşsiz varlıklardan ayıran en belirgin özellik düşünmesidir ve bu yazdıklarım da bize verilen bu eşsiz nimetin getirdikleridir. Bu nimet karşısında dinimizi, Allah’ı bulduk. Tabii başka bilim, felsefe, sanat gibi pek çok dalları da bulduk ama İsmet Özel’in dediği gibi ‘’Bilim, felsefe ve sanat insana gidilecek bir yer olduğunu söyler ama gidilecek yerin adresini din verir.’’


26

GELİN, TÜRKİYE’Yİ GEZELİM!

AMASYA Şehrin merkezinden akmakta olan Yeşilırmak ve kenarında Osmanlı evleri bu küçük şehri görmeye değer kılıyor.

SÖĞÜT 700 yıllık Osmanlı Devleti’nin başkentidir. Tarih kokan bu mekan içerisinde Ertuğrul Gazi, Dursun Faki ve Şeyh Edebali’nin kabirlerini barındırmaktadır.

SAKLIKENT Fethiye-Antalya arasındaki 18 km. uzunluğundaki Saklıkent, olağanüstü güzellikleri içerisinde barındıran bir vadi olarak bizi karışılıyor. Kayalara tırmanarak ilerleyeceğiniz mekan size büyüleyici bir tecrübe yaşatacağı şüphesizdir.


27

AYDER YAYLASI Rize’de bulunan yayla, ladin ve kayın ormanlarıyla kaplı, zengin kaplıcalarıyla essiz bir doğa harikasıdır.

DEV HEYKELLER Adıyaman'ın Kahta ilçesinde bulunan ve içinde Kommagene Krallığı'nın antik kentini barındıran milli park içerisinde, aslan ve kartal heykellerinin arasinda 7 metreye varan dev heykeller bulunuyor.

HARRAN Şanlıurfa’nın güneydoğusunda bulunan Harran, ilk çağlardan itibaren önemli bir kültür merkezidir. Mezopotamya ve Akdeniz’i birleştiren önemli bir alandır.

Gülistan ŞAHİN 12-G


28 “Mümin diye geçinen insan, ‘Ah’ etmesin.”

BEN DAHA ÇOCUK

İçimde bir haykırış var, kimse duymasın. Yırtsam kanatlarımı, bağırsam da duyulmasın. El uzatsın bana kardeşim, “kimsin?’’ diye sormasın. Gülen yüzüyle bana bakıp ağlamasın. “Ben bu değmez başıma ne geçireyim?’’ diye sormaz mısın? Alem bana vururken kardeş diye dolaşır mısın?

İçimde bir mahşer yeri, korku seni sarmasın. Ateşe verin dünyayı, Âdem evladı anca ısınsın!

Hicran YILDIRIM 12-C

Kan koklayan gözlerim yaşlı, dünya kızı bakmasın. Yorgunluk başı yataksa benim uykum olmasın. Öyle bir müzik çalacağım ki bugünlük sesim duyulmasın. Bakıp görmeyen gözler, Rabbin merhametine sığınmasın! Bana terörist diyen diller, varlığını sorgulasın. Mümin diye geçinen insan, “Ah’’ etmesin. Sakın ha! Kendini dünya dostu sanmasın. Bayrağım yerde kalmasın.


29 “İnsan tesadüfen yaratılmış bir şey olamaz.”

İNSAN

Türk Dil Kurumunun insan tanımı: “Toplum halinde bir kültür çerçevesinde yaşayan düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı.” Bu tanım oldukça kapsamlı ve sanki yaratılış amacımızı çaktırmadan bize anlatmak istiyor gibi. Daha doğrusu yaşadığımız dünya ile ilgili görev ve sorumluluklarımızı hatırlatıyor. Kısacası çok beğendim. Birden aklıma diğer dillerde insan nasıl yazılıyor sorusu geldi. İşte bazıları: Almanca “mann”, Fransızca “homme”, İngilizce “human”, İtalyanca “uomo”, Kürtçe “mêr”, Latince “homine”, Özbekçe “odam”, Portekizce “homem”. İşte diller arasındaki yazılım farkı “insan” ile ilgili yazılabilecek konuların da o kadar farklı, ayrıntılı, zor ve karmaşık olabileceğini hissettirdi birdenbire. Yani insanı hangi yönüyle ele alacağıma hala karar verebilmiş değilim. Yazmaya devam edeyim, eninde sonunda bir yere bağlayacağım.

İlhan ADIM Matematik Öğretmeni

Ve binlerce, belki milyonlarca insanı düşündürürler.” İşte dergimizin kapak konusu olan insan kelimesi beni o derece düşündürdü inanın. Yazımı okuduktan sonra düşünmemizi sağlaması ve sonrasında yaşamımızda iyi değişikliklere vesile olması dileğiyle. İyi okumalar.

“Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar ki?” Düşünelim. “Son derece yaşlı ve hastalıklarla pençeleşen ölümün kıyısında olan kişi ne işe yarar ki?” Düşünmeye devam edelim. Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar insan skalasındaki yerimizi belirlememize yeter de artar. Dahası bu soruların ve cevapların gereğini yerine getirirsek gerçekten insan olduğumuzu hatırlarız hatta mutluluk içinde yaşamaya devam ederiz. Demem o ki, insan; hamuru, mayası, ham maddesi ne derseniz deyin “sevgi” ile yoğrulmalıdır. İnsan, sebepsiz sevmelidir, sınırsız sevgi yaymalıdır. Allah (c.c) rızasını gözeterek herkesi sevmelidir. Ancak o zaman insan olduğumuzu hissedebiliriz. Dahası çev “Kelimeler, küçük birer mürekkep remizdeki her bir kişiye de insan olduğunu damlasıdır, çığ gibi bir fikrin üstüne düşerler. hissettirebiliriz.


30 İnsan müthiş bir alem, sırlarla dolu… Ve sırlarla düşüncelere sahip, isterse meleklerden de üstün olabilecek irade koyabilir ya da şeytanı kıskandırabilecek kötülükleri yapma potansiyeline sahip olağanüstü yaratılmış bir varlık. İnsan tesadüfen yaratılmış bir şey olamaz. Hem yazılımı (kaderi) hem donanımı (bedeni) son derece özenle ayarlanmış ve her yaratılışta zamana uygun üretilen son model tasarımlarla karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda her bir insan özel bir amaç için gönderilmiş bu aleme. En kısa zamanda kişisel sorgulamamızı yapmalı ve yaratılış misyonumuzu bulmalıyız. Bu doğrultuda çok ama çok çalışmalıyız.

“dürüst” tercihleri seçtiği ya da seçebileceği sürece tüm rolleri başarılı ve mutlu şekilde yaşayabilir. İnsan olur yani. İnsanı “iyilik” yolculuğuna çıkmış bir yolcu gibi düşünmek çok da yanlış olmaz. İnanın bu yolculukta durağı kaçırmak, yolu kaybetmek gibi durum olamaz. Çünkü hayat devamlı karşımıza iyilik yapabilmemiz için fırsatlar sunacaktır. Ömrümüzü iyi şeyler yapmak için tüketmeliyiz. Hayat, insan için gerçekten bir iyilik sınavıdır. Yoksa ne işimiz var bu ölümlü dünyada… Herkes iyilik yapmaya en yakın çevresinden başlayabilir. Bunu etrafındaki herkese de bulaştırabilir. Bıkmadan usanmadan iyi olmaya, iyilik yapmaya gayret etmek gerekir.

Bir insan evde anne-baba, iş yerinde işçi-patron, akraba arasında teyze-dayı-hala-amca, yolda, sokakta, çarşıda, pazarda müşteri-satıcı yani aynı anda birkaç rolü oynamak veya yaşamak zorunda kalabilir. Bu gerçekten ilk etapta çok zor görünmektedir. Ancak her durumda “iyi” olmayı, “doğru” yaşamayı,

İnsan, aslında düşününce gerçek manada dünyada hiçbir şeyinin bulunmadığını anlar. Gözümüz, kulağımız, beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız günü gelince bizi terk edip gider. Neye sahibiz ki? Her şey gelip geçici. Düşünsenize bir bahçemiz var olsun, onu

Pek çoğumuz içinde bulunduğumuz yaştan, zamandan, mekandan ve ortamdan şöyle hafifçe geçmişe doğru baktığımızda şu iki soru ile yüzleşebiliriz: Bugüne kadarki hayatım kendi tercihlerimden mi ibaret? Yoksa bana uygun görülmüş (aile veya çevre tarafından) yaşamımı sürdürmekteyim? Çok azımız yaşamımızı kendi kararlarımız doğrultusunda şekillendirdiğimizi söyleyebiliriz. Çoğunlukla anne-baba tercihi, baskısı, önerisi ne derseniz deyin irademiz dışında şekillendiğini biliriz. Cevabımız hangisi olursa olsun, son noktada mutlu muyuz, huzurlu muyuz, üretken miyiz, bu hayatta bir anlam ifade ediyor muyuz? Elbette ki bazı durumlarda kişisel mutluluğumuzu ikinci plana atmak zorunda kalabiliriz. Ama bu zorunlu tercihi yaşam boyu sürdürebilmek pek de kolay olmasa gerek. Yani insanın fedakarlığının sürdürülebilir olması çok kolay değildir. Aslında “insan” olmak o kadar da zor değil. Nasıl mı? Hangi rolü oynuyorsak oynayalım sadece iyi olmaya, iyilik üretmeye gayret etmeliyiz.

Yalnızca arkadaş olmak, dersinde geri kalmış arkadaşına ders çalıştırmak, garibe sığınak olmak, öksüze ve yetime kol kanat germek, küçüğün hatırını sormak, büyük ve yaşlıların elinden tutmak, yüklerini taşımak, hayatlarını kolaylaştırmak için yardımcı olmak ve tüm bunları karşılıksız yapmak; gücünü, enerjisini, malını, emeğini, zamanını, sevgisini ve merhametini dünyevi bir karşılık beklemeden paylaşmaktır iyilik. İnsana çok yakışır. Fedakarlıktır iyilik, insaftır, adalettir. Şefkat ve duadır. Uçan kuşa selamdır. Ağaç dikmek, kediye su vermektir. Komşuya verilen bir tabak yemeğin kokusunda tüter iyilik, yol sorana yolu tarif ederken sesimizin tonunda gizlidir iyilik. Küsen arkadaşı, akrabayı barıştırmaktır. Ailesinin geçimini helal yoldan sağlamak için gece gündüz çalışan anne-baba da iyilik üretiyor demektir. Tıpkı çocuğun derslerine çalışıp öğrenmeye gayret etmesi ve öğretmenlerinin takdirini, sevgisini kazanmak gibi bir şey iyilik. Saymakla bitmeyen bu güzel hareketler nasıl da yakışıyor insana değil mi? Üzerimizde şık duran iyiliktir.


31 kendimizin sanırız. Aynı bahçeyi, o bahçenin içinde dolaşan kedi ve köpek de kendisinin sanabilir, olmaz mı? Kuşlar da, böcekler de kendisinin sanmaktadır şu kendimizin sandığımız bahçeyi. Kuş öterken neşeyle bizden haberdar olabilir mi? Ağaç kökleriyle toprağın derinliklerine inerken, ışığa doğru dallarını uzatırken bizden haberdar mıdır? Bizden haberdar olsa bile kendini bize ait kabul eder mi? Sadede gelelim; bu bağlamda insan kendini çok da bir şey sanmamalı. Aslında canlı, cansız ve biz insanoğlu sadece Allah’a (c.c) ait saymalıyız kendimizi. O’dan geldik, O’dan koptuk. Belki dünyadaki hüznümüzün sebebi

bu olabilir. Bence Allah’a ait hissetmek insan için en büyük mutluluktur.

Dayanılmaz acılara, en dayanılmaz acılardan bir acı olan “varoluş” acısına bunun için dayanır insanoğlu. Hatta bu acıyı en büyük sevince çevirmeye çalışır. İnsan kendisini yaratan Allah’ı (c.c) bilince “varoluş” acısının yaşama sevincine döndüğünü görür. Bizim olan, bizim kalan ve ebediyen bizim olacak tek varlık Allah’tır. (c.c) Allah’a (c.c) emanet olun.

BEŞTEN BÜYÜK İNSAN İnsan kelimesi beş harften oluşmuş gözükse de harf sayısını dikkate almaksızın derin manalar içerir okumasını bilene. Doğruyu yanlıştan, yanlışı ise doğrudan ayırt edebilendir insan. İnsan, bekler sonunda mutlu ya da mutsuz olacağını bile bile bekler. Beklenenin beklemeye değer olduğunu düşünüyor ise onu kararından kimse döndüremez. Çünkü irade sahibidir insan, kendi karar verebilir. Bu döngü hep böyledir. Gitmek istemiyorsa gitmez. Git desen de gitmez. Ne yaparsan yap istemedikten sonra hiçbir şeyi yaptıramazsın ona. Eğer istiyorsa her şey olur. Mecnun’un Ley-

Ensar GENÇ 9-E

la için çölleri aşması gibi… Sadece inanmak ve gerçekten istemek gerek. Ve tabii biraz da nankördür insan. Yazın sıcak olmasından, kışın soğuk olmasından şikayet eder. İyi bir olay olunca mutlu olup keyfini sürer. Kötü bir olay olunca da sanki hiç iyi bir şey yaşamamış gibi şikayet eder. Anlayacağınız insanoğlunu mutlu etmek bir hayli zordur.

Başta söylediğim gibi insan kelimesi beş harften oluşmuş olabilir ama okumasını bilen için insan beşten büyüktür. Yazdıklarım bu kadar olabilir ama daha anlatamadığım çok şey var. İnsanoğlunu anlamak zordur vesselam…


32 “İnsan, aceleci bir yaratılışa sahiptir; hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır.”

İnsanın Yetenekleri ve Zaafları Dr. Ali KAYA İHL Meslek Dersleri Öğrt.

İnsanın nasıl bir varlık olduğu, nereden geldiği, nereye doğru gittiği, dünyada görev ve sorumluluklarının neler olduğu meselesi akılları hep meşgul etmiştir. Felsefî akımlar, “izm”ler, dünya görüşleri, bilim insanları bu sorulara cevap vermeye çalışmışlar, her biri kendi açısından meseleye bakarak bu muazzam varlığın ancak bir tarafını görebilmişlerdir. Ancak her şeyde dengeyi esas alan İslam dini, insanı tanımlarken de bir ölçü ve dengeyi gözetmiştir. “İnsan” kelimesinin türediği iki kökten bahsedilir. İlki “ünsiyet” ve “yakınlık” anlamına gelen “üns” kelimesidir. Bu “yakınlık, yaklaşma duygusu” özelliğiyle insan, hemcinsleriyle bir arada yaşar ve başka insanlara karşı yakınlık gösterir. İkincisi “unutmak” manasında kullanılan “nesy” sözcüğüdür. Bu durumda insan, “unutkan” demektir. Kur’an’da insandan/Âdem’den söz edilirken daha önce O’na (yasak ağaçtan yememesi için) emir verildiği, fakat onun bunu unuttuğu ifade edilir. Ruh ve bedenden meydana gelen insan, Al-

lah’ın yeryüzündeki halifesi ve canlılar arasında en üstün olanıdır. İnsan, yeryüzünü imar ve ıslah etmekle görevlidir. Bu yazıda, “insan”ın ayetlerde nasıl tanıtıldığı, nasıl bir varlık olduğu, yeteneklerinin ve zaaflarının neler olduğu ifade edilecektir. İnsanın Yetenekleri: Kur’an’da farklı sure ve ayetlerde insanın yetenek ve kabiliyetleri hakkında bilgi verilir. İlgili ayetlerde, öncelikle insanın en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilir. Bununla birlikte özgür iradesiyle isyan, küfür ve ahlaksızlığı tercih eden (kâfir) insanın aşağıların aşağısına itildiği ifade edilir. Ancak iman edip sâlih amel işleyenler (güzel ve makbul işler yapanlar) bunun dışındadır. Onlara kesintisiz bir mükafat vardır. Bazı ayetlerde Yüce Allah’ın insana vermiş olduğu sayısız nimetlerin bir kısmına işaret edilir. Bu vesileyle insanın, nimetlerin sahibi olan Rabbi’ne karşı nankör olmaması istenir. Secde suresinde ifade edildiğine göre Allah Teâlâ, her şeyi yerli yerince yaratmıştır. O, ilk başta insanı çamurdan


33

yaratmış, sonra basit bir sıvıdan (dayanaksız bir sudan) onun üremesini sağlamıştır. İlk yaratma aşamasında insanın vücut yapısını şekillendirip kendi ruhundan ona üflemiştir. Allah insana işitme ve görme duyusu, düşünme ve anlayıp kavrama kabiliyeti vermiştir. Bakara suresinde Allah’ın Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğrettiği ifade edilir. Yani insana konuşma, düşünme, öğrenme ve öğretme, varlıkları isimlendirme, onların mahiyet ve işlevlerini anlayıp kavrama kabiliyeti vermiştir. Ayrıca yeryüzünde bulunan her şeyin insan için yaratıldığı, hatta göklerdeki ve yerdeki her şeyin Allah katından (bir nimet olarak) insanın hizmetine verildiği belirtilir. Bazı ayetlerde de insanın neden ve niçin yaratıldığı açıklanır. 76.sure olan İnsan suresinde, insanın katışık bir nutfeden (su-

dan) yaratıldığı ve Allah’ın onu denemek istediği belirtilir. Bunun için Allah insan işitip görme ve anlayıp kavrama yeteneği vermiş, ayrıca ona doğru yolu göstermiş; hakkı-batılı ve iyiyi-kötüyü tanıtmıştır. İnsan ya bunca nimete karşılık iman ve taat üzere şükreder ve Rabbinin rızasını kazanır ya da nankörlük/kafirlik ederek Allah’ın gazabına müstahak olur. İnsana kötülük ve iyilik yapma kabiliyeti verilmiştir. Nefsini/kendini (iman ve salih amelle) arıtan insan kurtuluşa erer, nefsini kirletip günahlara boğan ise hüsrana uğrar. Başka bir ifadeyle Allah’ı tanıma kabiliyeti, insanın fıtratında/yaratılışında vardır. Bunun için inkarcılık, aslında insanın doğasına aykırı bir durumdur ve onun fıtratına terstir. Hz. Peygamber (sav)’in “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar (Allah’ın insana verdiği yetkileri kullanarak İslâm’ı benimseyebilecek kabiliyette). Ancak onu ebeveyni (veya çevresi) Hristiyan, Mecûsî veya Yahudi yapar” sözü de bu düşünceyi desteklemektedir. Kur’an’da ayrıca insanın zorluk ve sıkıntılarla boğuşabilecek güçte yaratıldığı ve farklı amaçlar ve hedefler peşinde koşan bir varlık olduğu da ifade edilir. İnsanın Zaafları: İnsanı var eden Allah Teâlâ olduğu için onu en iyi tanıyan, yeteneklerini ve zaaflarını en iyi bilen yine O’dur. Bu sebeple insanın varlık sahnesindeki konumu, zaaf ve potansiyelinin ne olduğunu tam olarak anlamak için Allah’ın sözü olan Kur’an’a müracaat etmek gerekir. Kur’an’da, ilk muhatap kitle olan Kureyş kabilesi nezdinde insan türü hakkında doyurucu bilgilere yer verilir. Ancak insanı konu


34

edinen ayetlerin bir kısmında, “salt insan”dan ziyade “kâfir/müşrik/münafık insan”dan bahsedildiği dikkat çeker. Sözü edilen ayetlerde, özellikle (kâfir) insanın, rabbine karşı pek nankör olduğu, üstelik nankör olduğuna kendi vicdanının da tanıklık ettiği bildirilir. Ayetlerde belirtildiğine göre (kâfir/ müşrik) insan, mal sevgisine aşırı derecede kapılmıştır. O, çabucak olanı (bu dünyayı) çok sever, ahireti bir kenara bırakır ve umursamaz. Allah’ın hazinelerine sahip olması durumunda, tükenir korkusuyla pintilik eder ve bu tür (kâfir/nankör) insan çok cimridir. Dünyevî zevkler insana çekici kılınmıştır ve onlar insana cazip gelir. Halbuki bütün bunlar fani hayatın gelip geçici nimetleridir. Asıl nimetler ve güzellikler Allah’ın katındadır. İnsan, aceleci bir yaratılışa sahiptir, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır. Eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır

ve yardım ister. Kendisine nimet (ler) verilirse cimrileşir. Ayrıca Bakara suresinde, halife olarak yaratılan insanın yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve orada kan dökecek potansiyele sahip olduğu ifade edilir. İnsana verilen bazı nimetlerinin zikredildiği başka bir surede, (kâfir) insanın, kendisini yeterli ve ihtiyaçsız zannettiğinde ve Allah’a muhtaç olmadığı düşüncesine kapıldığında azgınlık edeceği ifade edilir. Kur’an’da, insanın hali vakti yerindeyken ve Allah’ın nimetleriyle müşerref olduğunda Rabbini unuttuğu, dünyanın zevk ve eğlencesine aşırı derecede kapıldığı sıklıkla haber verilir. Örneğin İsra suresinde, (kâfir/ nankör) insana bir nimet bahşedildiğinde (iman ve taat üzere) şükretmekten yüz çevirip nankörleştiği, başına bir dert gelince de (sabır ve tevekkül göstermek yerine) tamamen ümitsizliğe düştüğü ifade edilir. Yunus suresinde de insana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) Allah’a dua edeceği; fakat Allah sıkıntıyı ondan kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü Rabbine dua etmemiş gibi geçip gideceği belirtilir. “Sizi karada ve denizde yürüten Allah’tır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler; bir fırtına çıkıp da onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah’ın dinine sarılarak, ‘Bizi bu tehlikeden kurtarırsan and olsun ki şükredenlerden oluruz’ diye O’na yalvarırlar. Allah onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar! Geçici dünya hayatında yaptığınız taşkınlık aleyhinizedir. Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildiririz.” (Yunus, 10/22-23)


35 “Ne doğanın ne de diğer varlıkların kendisinden faydalanamadığı bir ağaç….”

HAYDİ, BİRAZ DÜŞÜNELİM! Evrendeki asıl mesele insanın varoluş gayesini hakkıyla idrak edememesidir. İnsan yaratılış gayesini bilmediği zaman kendisinin de farkına varamıyor.

Bizler yıldızların yapı taşlarından oluşuyoruz. Yani yıldızların oluşumu için gereken bütün elementler bizlerde de var. O halde kendimizi yıldızlara benzetelim. Yıldızlar göklerin hakimi değil midir? Elbette öyledir. Çünkü onlar her yerde. Peki ya biz? Bizler de yıldızlar gibi evrenin bir parçasıyız. Eğer bunu kabul ederek hayatımıza devam edersek varoluş gayemizi, düşünmeye başlarız. Kabul ettiğinizi var sayarak düşünmenizi istiyorum. Bu aleme niye geldiniz, hayatta uğraştığınız şeyleri ne için yapıyorsunuz?

Selinay YUMŞAK 11-A

Dalsız budaksız bir ağaç hayal edelim. Ne doğanın ne de diğer varlıkların kendisinden faydalanamadığı bir ağaç…Ve bir insan hayal edelim gayesiz, etrafındakilere ve diğer varlıklara karşı bir faaliyeti, bir işleyişi olmayan. Farkı kalır mı böyle bir insanın savan ağaçtan? Kalmaz elbette. Hiç uğruna, yaşama idraksiz olarak devam ettikçe bize kalan tek şey: Hüsrandır. Var olduğumuz evreninin yaratıcısı; bir sevilen bir seven olmasa idrak etmemizi gerektiren bir hakikat ortaya çıkmayacak. Öyleyse bizim varlık sebebimiz idraksizlikten idrake gitmek, gideceğimiz yeri bilerek o manaya kavuşmaktadır.


36 “Düşünme yeteneği ile toplum içinde yaşamak insan olmak için yeterli midir? ”

EŞREF-İ MAHLÛKAT Saliha Sena BAŞARAN Rehber Öğretmen Türk Dil Kurumu insanı şöyle tanımlar: Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı. Peki böyle midir insan? Düşünme yeteneği ile toplum içinde yaşamak insan olmak için yeterli midir? Ya da asıl sorulması gereken soru; toplum içinde nasıl yaşadığı mıdır? Bir toplumun içine doğan insan nasıldır? İyi mi? Kötü mü? İnsan ve toplum bilimleriyle ilgilenen nice düşünür ve bilim insanının uzun zamandır cevap aradığı sorulardan biri de insanın doğarken ilkel ve fiziksel açlığını doyurmak üzerine mi, içinde tüm iyi duygularla mı ya da tüm bunların dışında hiçbir duygu ve düşünceyi barındırmadan nötr mü doğduğu? Sanırım insan her şeyle birlikte doğuyor. Biraz iyi biraz kötü belki de. Bir bebek hem iyiyi hem kötüyü taşıyor içinde. Ne kadar masumsa bir o kadar da bencil örneğin. Tüm bunla-

rın sonucunda bizi toplum gözünde iyi ya da kötü yapan karakterimizi belirleyen ise yaşam boyu ruhumuzu neyle beslediğimiz değil mi? Bazen düşünüyoruz bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir diye. Ya da hayran kalıyoruz içindeki sevgi ve merhameti tüm canlılarla paylaşabilenlere. İşte burada ruhu besleyen kaynaklar giriyor işi içine. Sevgi dolu bir çocukluk geçiren birey insanlara sevgi ile yaklaşırken, sadece kendi ihtiyaçları karşılanan ve herhangi bir sınır getirilmeden büyüyen insanın ise ilerde empatiden yoksun kendini düşünen bencil bireyler olduğunu görebiliyoruz. Doğduğu andan itibaren sevgi, saygı, adalet ve merhametle büyüyen çocuk, büyüyüp toplum içindeki konumunu oluşturmaya başladığında da tüm bu öğrendikleriyle yola devam etmekte. Sadece duygular değil ruhumuzu besleyen, edebiyat ve sanatın da bireyin yaşamına ve kişiliğine olan etkisi yadsınamaz bir gerçek. İnsanın içinde yeşeren her duyguyu birkaç kelime ya da birkaç nota ortaya çıkartabilir


37 çoğu zaman. Günlerce konuşarak anlatılamayan bir duyguyu veya düşünceyi bir şiirde bir türküde bir resimde bir manzarada birkaç dakika içinde anlatılabilir bir hal alır. İnsan ruhunun en zarif dile getiriliş biçimidir edebiyat ve sanat. İçimizdeki iyiyi ve güzeli besler çoğu zaman…

İçimizdeki iyi ve güzeli beslerken belki de yeniden yapmalıyız insanın tanımını. Ya da kulak vermeliyiz İsmet Özel’in Amentü şiirine ve onun nezdinde babasına: “İnsan eşref-i mahlûkattır derdi babam bu sözün sözler içinde bir yeri vardı…”

UYAN

İnsan; duyan, gören, konuşan, hisseden, varlığın bütün maddelerini üzerinde bulunduran, yaratılış gayesini bilip de yine körü körüne dünyaya bağlanan varlık. İnsan görür etrafındaki çiçeği, böceği, geceyi, gündüzü… Görür, Kudüs’te elleri kolları bağlanmış her yeri kan revan içinde kalmış Fevzi’yi. Görür, Arakan’da ellerinden asılmış Musa’yı. Görür, Afrika’da derme çatma bir barınakta yaşam mücadelesi veren Affan’ı. Görür, Suriye’de bir binanın enkazdan çıkartılan Mahmud’u. Kaçıncı bomba, kaçıncı enkaz altından çıkartılan çocuktu ki bu? Ve insan görür; duyarsızca, anlamsızca bakar. Sadece gözdür gören. Bir televizyon ya da sosyal medya hesabında rastlamıştır Fevzi’ye, Mu-

Muhammed AYDOĞAN 10-D

sa’ya, Affan’a ve Mahmud’a. Ardından küçük bir tuşa basarak hepsiyle vedalaşır, dünya nimetlerinin içine dalar. Güzel bir evi, sıcak çorbası, başını koyduğu yastığı da var zaten ve dalar gider uykuya. Bir türlü uyanamaz o karanlık uykusundan. Hala uykudadır. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.’’ diyen Resûl-ü Ekrem’i duymaz. Medine sokaklarında yoksulları doyuran Hz. Ömer’i görmez. Sabahın seherinde “. ‫( ” الصالة خير من النوم‬Namaz uykudan daha hayırlıdır.) diyen Bilal Habeşi’yi duymaz. Uyanmaz insan, uykudan uyanmaz. Burada III. Murad’ın nidası duamız olsun o vakit: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan!”


38

Uluslar arası ilişkiler uzmanı, Fotoğrafcı, Diş hekimi, Gazeteci ve Yazar

1.Dünyanın birçok ülkesini ziyaret ediyorsunuz. Bu bağlamda insanların aynı beldeleri paylaşamamalarının sebebi din/ırk farkı mı? İnsanların açgözlülüğü, ihtirasları, kötücül duyguları, bencilliği… Yani insanın kendisidir. İnsanın yeryüzü serüveni aslında insanın sözünde durup duramayacağına dair bir sınavdır. Elest Bezmin’de insan Rabbine bir söz veriyor. “Sen benim Rabbimsin” diyerek bir teslimiyet gösteriyor. Bu sözle sadakatin sınanması yeryüzü serüvenini oluşturuyor bir anlamda. Allah kural koyuyor; insan ihlal ediyor ve yeryüzüne indiriliyor. Böylece serüven başlıyor. Sonra insan pişman oluyor. İnsanın serüveni iniş ve yükseliştir. İyi işler yaptığında yükselir, Var Eden’in kuralları dışına çıkınca iner. Bu kurallar sadece Allah’a karşı değildir, insanın insana karşı kuralları-ilişkileri vardır ayrıca. Kulluğu kendisiyle; iyiliği, yardımlaşmayı, adaleti ve merhameti yaratılanların bütünüyle ilişkilendirir. Kur’an’da önce teslimiyet (iman) sonra ise iyilik emri vardır. İşte insanların bugün bir arada yaşayamamaların temel nedeni; kötücül duygularının egemen olmaya başlamasıdır. Bugün bir

Hicran YILDIRIM 12-C Deniz ÖZTÜRK 12-C Gülistan ŞAHİN 12-G

kısım bireyler birlikte yaşayamamanın nedenini dinlere yüklemektedirler. Bu doğru değildir. Benim inancım farklı inanç mensuplarının bir arada özgürce yaşayabileceklerinin teminatıdır. Bugün ortadan kalkmışsa bu dinin sorun değil yorumlayan insanın sorunudur. 2. Dünyada din, dil ve ırk ayrımı yapmadan yaşanabilecek dünya düzenin kurulması mümkün mü? Ziyarette bulunduğunuz ülkeler içinde “evrensel insan’’ özelliklerini en belirgin yaşayan hangi ülke insanı olduğunu söyleyebilirsiniz? Neden? Mümkündür. Din, dil, ırk, cinsiyet ve renk ayrımı yapmadan tüm insanlığın adalet, merhamet ve huzur ekseninde birlikte yaşayabilmesi mümkündür. Bu konudaki en önemli örneğimiz Kudüs’tür. Yani Mekke ve Medine bir dine ait olurken; Kudüs farklı dini ve etnik yapıların bir arada yaşadığının en önemli göstergesiydi/sembolüydü. Bu nedenle Kudüs’ün adı “Medinetü’s Selam (Barış-Esenlik Şehir)” dır. Bu nasıl gerçekleşti veya gerçekleşir sorusu aklımıza gelebilir. Bunun cevabı Kudüs’ü hangi anlayışın yöneteceği ile ilgilidir. Kimin o bölgede yönetici olması gerekir? El-


39 bette, Müslümanlar. Müslümanların yönetiminde Kudüs barış ve esenlik şehri olmuştur. Böylece hiçbir farklılık gözetilmeden birlikte yaşamanın adı Kudüs’tür. Olmuş olan bize olabilirliğini gösterir yani ütopya değil. Bugün ise dünyanın en önemli sorunu “güven”. Bu aşıldığında sınırların önemi kalmayacak ve daha paylaşımcı bir dünyaya evirileceğiz. Hazreti Peygamberimizin (sav) Veda Hutbesi’ndeki hitabını düşünelim: “Ey insanlar” hiçbir ayrım yapmaksızın sesleniyor: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir.

Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.” diyerek ayrıcalığın sadece Allah katında takvada olduğunu vurguluyor. Burada ifade ettiği üzere din, dil, ırk, cinsiyet ve renk ayrımı yapmaksızın insanlığa sesleniyor. Kimin takva olduğunu sadece O yani Allah (cc) biliyor. Hazreti Peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyuruyor: “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir.” Bu sözde bir din ayrımı var mı, ırk, dil ve cinsiyet? -Hayır. Dolayısıyla İslam’a inanlar bütün insanlığın sorumluluğunu üstlenmek zorunda. Ve İslam yaratılışta insanları eşit kılıyor. Hepimiz Adem’in çocuklarıyız. Âdem ise topraktandır. Bu da mütevazılığı ve eşitliği ortaya koyuyor. Kuran-ı Kerim’de yirmi üç yerde “Ey İnsanlar” hitabına muhatap oluruz. Unutmamamız gereken şey “Farklılıklarımızın üstünlük değil zenginlik oluşudur!” Müslümanlar şayet bunu algılayabilirlerse bu çağa bir cevap verebileceklerdir. 3. Mevlana Celalettin Rumi bir sözünde diyor ki: “İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır.” Gittiğiniz savaş beldeleri ve orada

yaşam süren insanlardan edindiğiniz gözlemlerle bu sözü destekler nitelikte mi düşünüyorsunuz? Mevlana, kendi bulunduğu çağa göre savaşı değerlendirmiştir. Bu betimlemesi ile barışa olan umudunu yinelemiş oluyor. Çocuklar kavga eder ve bir müddet sonra çabucak barışırlar. Bugün içinden geçtiğimiz zaman dilimindeki savaşlar barışlarla sonuçlanmıyor. Daha çok kinin ve nefretin derinleşmesine ve daha çok insanın ölmesiyle sonuçlanıyor. Benim gezdiğim coğrafyalarda savaşlar farklı inanç ve etnik yapıya sahip komşular arasında yani birlikte yaşayanlar arasında değil, siyaseti belirleyen ve radikal anlayışa sahip silahlı grupların yönlendiricilerinin teşvikiyle alakalıdır. Yani, onların kendi farklılıklarını üstünlük olarak gördükleri büyük ideallerinin ortaya çıkarttığı bir sonuçtur. Kutsal kitaplara baktığımızda iyi ile kötü, doğru ile yanlış ve adalet ile zulüm arasında bir çatışma olduğunu görmekteyiz. Mevlana, tam olarak bir umuttan bahsediyor. Savaşın çocukların kavgasına benzediğini, dolayısıyla kendi inancının barış ve esenliği öncelemesini anlatmaya çalışıyor. Selam’ın dilini keşfetmemizi öneriyor. Müslüman gerçek manada Müslüman olurlarsa farklılığını zenginlik olarak görecek ve Mevlana’nın tanımlamaya çalıştığı o umudu yeşertebilecek-


40

lerdir. 4. Sosyal medyada şöyle bir paylaşımınız olmuş: “Komşusunun evindeki yangınla ısınmaya kalkanlar bilmelidirler ki o yangın kendi evlerine de sıçrayabilir.” Bu çizgi de bakacak olursak ülkeler arasında bulunan insani iletişimsizliği nasıl anlamlandırıyorsunuz? Her ülkenin diğer bir ülkeye perçinlenmiş olmasının nedeni nedir? Şimdi, bir gölün ortasına taş atarsanız dalgalar etrafa yayıldığını ve kıyıya kadar ulaştığını düşünün. Bir yerde yanan ateşte ısınıyorsanız bilin ki bir müddet sonra o ateş sizi de ısıtacaktır. Yeryüzünün herhangi bir yerinde kaos varsa ve biz onunla ilgili değilsek bir zaman sonra şüphesiz o kaos bizi ilgili hale getirecektir. Bir mutasavvıfın hayatından örnek vermek isterim: Ticaretle uğraşan bir mutasavvıfın dükkânının olduğu çarşıda yangın çıkar. Kendi dervişlerinden biri koşarak gelir ve mutasavvıfa durumu arz eder der ki: Dükkânınızın bulunduğu çarşısında büyük bir yangın çıktı. Mutasavvıf bir anda telaşlanır. Derviş: -Ama sizin dükkâna bir zarar gelmedi yani yanmadı. Mutasavvıf hamd eder, hamdı biter bitmez hatasını anlar ve geri kalan ömründe bu hatasını telafi için her an bağışlanma talep eder. Bizim inancımız komşuyu mirasçı kıl-

maz ama mirasçı kadar hukuk koyar. Bir gün Hazreti Peygamberimiz (sav) Cuma vakti olmamasına rağmen hutbeye çıkar ve ashaba komşuluk hukukunu anlatır. Hutbe esnasında orada bulunamayanlar çıkanların benizleri solmuş şekilde görünce onlara sebebini sorarlar. Onlar da: “Hazreti Peygamberimiz (sav) bize komşuluk hukukunu öyle anlattı ki bizi birbirimize mirasçı kılacak sandık.” şeklinde cevap verirler. Dolayısıyla bu anlayış içinde hayata bakabilmemiz gerekiyor. Günde beş kere namaza yöne-

liriz ve her rekatta “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd ederiz.” Madem ki o alemlerin Rabbi’dir ve yeryüzünü bize mescid kıldı , o zaman sınırların bir anlamı var mıdır? Yaşadığınız ortam huzur içinde ama başka bir yerde kaos mevcut olduğunu düşünün. O kaosu esenlik ve barışa ulaştırmak için çalışmalısınız. Tüm insanlıkla dayanışma içine girmelisiniz. Neden? Çünkü biz son olanın inanlarıyız ve insanlığın esenliğinden ayrım göstermeksizin sorumluyuz. Hazreti Peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şerif’te şöyle buyurmaktadır: “Siz iman etmedikçe gerçek mümin olamazsınız, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız. Size cennete girmenin anahtarını söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” “Selam” barış ve esenliğin dilidir. Dolayısıyla Müslümanın görevi yeryüzünde barışı yani kozmozu ve adaleti-eşitliği sağlamaktır. Bundan dolayıdır ki komşusunun ateşi ile ısınmaya çalışanlar, bu ateşin bir gün kendilerine sıçrayacağını bilmelidirler. Bunun karşılığı “Men dakka dukka.” Yani “Eden bulur.” Dolayısıyla ne yap nebul. Bizim görevimiz komşusunun yangınına kendimizinmiş gibi koşmaktır. Yeryüzü serüvenimizin anlamlı olan yanı da budur! 5. Ziyarette bulunduğunuz ülkeler içinde “evrensel insan” düsturunu en belirgin yaşayan hangi ülke insanının olduğunu söyleyebilirsiniz? Neden?


41 Bugün dünyaya baktığımızda bir kaos görmekteyiz. Herkes kendi farklılıklarını karşısındakilere üstünlük olarak dayatmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla gezdiğim ülkeler arasında daha küresel egemenliğini ilan etmiş olan Batı dünyasında refah, huzur (göreceli de olsa) ve bir ahenk görmek mümkün. Nasıl sağlandığını unutmuş değilim. Onların şimdilik en büyük sorunu “ötekiler” dir. Daha önce de vurguladığım gibi özgürlük, eşitlik, adalet ve merhamet üzerinden dünyaya bakabilecek, tüm insanlık için refah ve huzur talep edebilecek bir anlayışı bugün görmek maalesef mümkün değil. Özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, merhametin ve barışın dili olması gerekenler buna en çok ihtiyaç hissedenler olması düşündürücüdür. Bosna Hersek, geleceğin dünyası için bir örnekliğin fitilini ateşlemiştir.

Ümit ederim ki bu bütün insanlık için bir anlam ifade eder ve ilham oluşturur. Gelecek kuşak için ümitsiz değilim. Ümit ediyorum ki onlar böyle bir dünyayı inşa edeceklerdir. Ümit etmek zorundayız yoksa yaşamanın ne anlamı kalır. Ümitliyiz! Bu nedenledir ki Müslümanlar kaybettikleri hasletlerini yeniden keşfetmelidirler. Bilgelik ve hikmet ekseninde yeni bir dil inşa etmek zorundadırlar. Hazreti Peygamberimiz (sav) örneğimizdir. Siz gençler bugünü ve geleceği, geçmişten tecrübe ederek daha özgür, eşit, adaletli ve merhametli inşa edeceksiniz! Siz selamın diline iltica etmelisiniz. Özgür ve eleştirel akla sahip olmalısınız. Sizden ümitliyim, değilse yaşamamızın bir anlamı kalmaz.

İNSAN

İnsan demek, noksan demek. Onu yetiştirebilmek için bütün emek, Ya olacak ya ölecek budur mana Dava onu iyi yetiştirebilmek.

Sümeyye Hatice ACAR 9-A

Topraktan yaratıldı ilk insan; Çamurlaşır onu başıboş bırakırsan Olursa iyi, meleklerden üstün Aksi ise daha aşağı hayvandan. Velhasıl, bir kompozisyon insan: Giriş, gelişme ve sonuç. Paragrafları birleştirerek Geldik, yaşıyoruz ve gideceğiz…


42

İNSANA DAİR AFORİZMALAR İnsan, ‘Neyse o olmayı’ reddeden tek yaratıktır. Albert Camus

İnsanlar da ağaca benzer; ne kadar yükseğe ve ışığa çıkmak isterse o kadar derin kök salar yere, aşağılara, karanlığa, derinliğe, kötülüğe. FriedrichNietzche

Herkes, insanlığın kötüye gittiğini kabul eder de, hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. Lev Tolstoy

İnsanın değeri gözünün gördüğü kadardır, baktığı kadar değil. Mevlana

İnsan her şeyin ölçüsüdür. Protagoras


Her insan meyvesi ile tanınır. Martin LutherKing

“Dürüst bir insan daima çocuk kalır.”

Sokrates

Okumasını bilirsen, her insanın bir kitap olduğunu göreceksin. W. E. Channing

İnsan ile insan arasında fark vardır. Bir demirden hem nal hem de kılıç yaparlar. Nizami

“İnsan…İplikte büklüm,suda bir anlık suret…” Necip Fazıl Kısakürek

Zeynep ŞAHİN 9-A

43


44 “Uyandım. ”

Sümeyye KARTAL 11-G

Her gün yaptığım gibi bugün de sessiz şekilde bir bankta kitabımı okumaya başladım. Etrafımdaki yaprakların hışırtısı hafif bir rüzgarla çoğalıyor, kitap okuma eylemimi güzelleştiriyor. Vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum kitaba daldığım vakit. Hava kararmaya başlayınca eve doğru yol aldım. Kitapta kaldığım yeri ifade eden sayfanın kıvrılmış yerini buldum ve okumaya devam edeceğim sırada aklıma parkta bankta otururken gördüğüm çocuk geldi. Ve o anı film şeridi gibi gözümün önünden tekrar tekrar geçirdim. Üstü başı kir içinde olan çocuğun yüzündeki tebessüm gözlerindeki umutsuzluğu kapatmaya yetmiyordu. Düşündüm bunu saatlerce, elimde açık kalmış kitabımla. Tebessüm yetmiyordu umutsuzluğa. Peki nasıl kalkardı gözlerdeki umutsuzluk? Bilmiyorum… Kitabı okumaya yöneldim ki göz kapaklarım kapanıyordu. Uykuma yenik düştüm. Rüyamda yine parktaki üstü başı kir içinde olan çocuk… Yüzündeki masum tebessümle çevresine bakıyor, gözlerinde

umutsuzluk yine var. Dış görünüşü itibari ile hiç kimse dönüp ona bakmıyordu. Bu da yetmiyor yoldan geçen insanların tuhaf bakışlarına maruz kalıyor. Çarpıp geçenler mi desem görmezden gelenler mi desem?.. Uyandım. Sabah olsun istedim bir an evvel, parka gitmek istedim. Sabahın ilk ışıkları ile kendimi parkta buldum, üstü başı kir içinde olan çocuğu da. Oturdum banka ve düşündüm. İnsanların, insanları dış görünüşe göre değerlendirmesi, vurdumduymazlıkları, çirkin bakışları beni bir hayli üzdü. Dünya, böyle insanları içinde fazlasıyla barındırıyor. Bizler insanlığımızı ne zaman bu kadar kaybeder olduk, ne zaman bir çocuğun dış görünüşünü çirkin bakışlarımızla kirlettik? Halbuki sıcak bir bakış ve küçük bir gülümseme bize insan olduğumuzu hatırlatır ve o çocuğu mutlu etmeye yeter de artar bile. Bizler insan olarak eskiden de mi böyleydik, ne ara insanlığımızı unutup çocuklardan uzaklaşır olduk? Yine bilmiyorum…


45 “Boz ayı dışarıdan bakılınca bir hayvan ama kalbi insandır.”

İNSANLIK İnsan, bu dünyada diğer canlılardan pek farkı olmayan ancak insanlar tarafından akıllı olarak adlandırılan bir canlı türüdür. Peki gerçekten öyle mi?

Evet, insan aklını çalıştıran ve irade sahibi bir varlık olarak dünyaya gelir. Bu dünyaya geliş de erdemli insan olma çabası mevcuttur. Bu duyguya sahip olabilmek için kişinin kendisini zorlaması daha doğrusu bu duyguyu içinde hissetmesi gerekir. Başkaları şunu dedi, bunu dedi diye yapılan hiçbir davranışın erdemli insan duygusuyla ilgisi yoktur. Biz insanlar hangi dönemde olursak olalım bu duyguyu kaybetmemeliyiz. İnsan olmak için sevgiye, şefkate, merhamete sahip olmalıyız. İnsan olmak sadece dış görünüşle ilgili değildir; kalple sahip olduğumuz duygulardır, insan olmak anlamaya çalışmaktır. Bazen birbirimize destek olduğumuz için erdemli insan niteliklerine sahip oluruz. Bazen de var olabilmek için… Peki ya şiddet, bu insanlık mıdır? Bir boz ayı boyu 2,8 metre olan ayı türü 600 kiloya kadar ulaşabilir. Dünyanın en vahşi hayvanla-

Tuba AYDIN 10-B

rındandır fakat hiçbir boz ayı eşine şiddet göstermez. Boz ayı dışarıdan bakılınca bir hayvan ama kalbi insandır. Şiddet gösteren birey ise dışından bakılınca bir insan fakat kalbi hayvandır. İnsan en gelişmiş canlı sayılan yaratık…Peki ya Suriye’de yaşananlar. Sadece Suriye değil, tüm İslam alemi ve başka ülkelerde yapılan katliamlar… Bunları çıkaranlar insanlık namına hiçbir pay almamışlardır. Onlar insanın ne demek olduğunu anlatan cümlede sadece yaratık kelimesini kapsarlar. Yapılan bu katliamlardan zevk alanlar gerçekten insan olamamışlardır. Bu dünyadaki gerçek insanlar sadece çocuklardır herhalde. Onlar o yaşta yapılan katliamları görmelerine rağmen hala insan olmayı başarmışlardır. Biz de öyle miyiz? Buyurun, düşünelim…

Bakalım, elimizi kalbimize koyup bu dünyada insanlık namına neler yaptığımıza bakalım. Eğer hala insanlıktan pay almadıysak önce bir silkelenip öyle hareket edelim inşallah…


46 “İnsan bu , su misali , kıvrım kıvrım akar ya ”

Bir Garip İnsan Meselesi Şahin HACIOĞLU Türk Dili ve Edebiyat Öğrt.

İnsan… Ne ola ki bu insan… Eşref-i Mahlukat mı yoksa ahkâr-ı mahlukat mı ? Bilinmez bir nice muammadır insan… İsimsiz bir alfabe , dilsiz bir kelam , birkaç hece… Tâ yaratıldığı andan itibaren kim olduğunu arayan insan , cevap almak için açtığı her kapının arkasından yine kendisi ile ama kendisinin başka bir yüzü ile karşılaşmıştır . İnsan birbirinin arkasına saklanmış onlarca maskedir , kimi zaman kir , kimi zaman nur olur. Kendini ararken bazen Yunus’un : ‘’Ete kemiğe büründüm , Yunus deyu göründüm.’’ dizesi ile bazen Necip Fazıl’ın: ‘’ İnsan bu , su misali , kıvrım kıvrım akar ya’’ dizesi ile tarif bulur. Bir gün Nasrettin Hoca’ya sorarlar: -Kimsin? “Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.” Dudak büküp önemsenmediğini görünce, bu defa Hoca sormuş: – Sen kimsin? “Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara. “Sonra ne olacaksın?” diye sormuş gene Nas-

rettin Hoca. – Herhalde vali olurum. – Daha sonra? – Vezir – Daha daha sonra ne olacaksın? – Bir ihtimal sadrazam olabilirim. – Peki, ondan sonra?” Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş: “Hiç.” – Daha niye kabarıyorsun be adam! Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: “Hiçlik makamında!” Aslında Nasrettin Hoca’nın dediği gibi kendini ve haddini bilen, gurur ve kibirden arınık kimse ‘’Hiç’’ olduğunu da bilir, çünkü hiçlik özünü bilme bilgeliğidir. Zaten başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmamız bile ne olduğumuza , ne kadar olduğumuza en büyük kanıt değil mi? Oysa bu evrenin tek hakimi bizmişiz ve bu sonsuza dek böyle sürecekmiş gibi yaşamaktayız , hayatı yaşarken de Martin Luther’in dediği gibi kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğreniyor ama basit bir sanat olan insanca yaşamayı unutuyoruz.


47 Hayatı yaşarken hayatın içinde kim olduğumuzu ararken kendimizi gökkuşağının farklı renkleri gibi eğitim, bilim, sanat, spor, felsefe gibi değerlerle zenginleştirip anlamlandırmalıyız ve bunları hakkını vererek yapmalıyız kendimizden, kültürümüzden, değerlerimizden, karakterimizden taviz vermeden. Unutmamalıyız ki ahlaktan, etikten yoksun her iş başarısızlığa mahkumdur. Bu konuda Theodore Roosevelt’in dediğini de unutmamız lazım: “Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek, topluma bir bela kazandırmaktır.” Yani doğru ve iyi olanı bilmek ile doğru ve iyi olanı yapmak arasındaki farkı iyice ayırt etmeli, doğru ve iyi olanı yapacak bir karaktere sahip olmalıyız. Daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek gayesiyle her yol ve yöntemi mubah gören,

tatmin olmayan arzular ve doymayan iştaha sahip , istediğini almak, istediğini yapmak için hiçbir değer ve kural tanımadan her şeyi yıkıp yok eden ‘’Seküler İnsan’’ değil de , gönlünü, kalbini, ruhunu, aklını, vicdanını iyiye , doğruya ve güzele yönlendiren ‘’Olgun İnsan’’ olmalıyız. Ne olursak olalım , neyi arıyorsak arayalım cânlar cânı Mevlâna’nın dediğini unutmayalım: ‘’Cân konağını aramdaysan cânsın… Bir lokma ekmek arıyorsan , ekmeksin… Şu nükteyi biliyorsan , işi biliyorsun demektir… Neyi arıyorsan osun sen…’’ Eşref-i Mahlukat : Yatılmışların en şereflisi. Ahkâr-ı Mahlukat : Yaratılmışların en hakiri , en küçüğü.

TÜKENEN İNSANLIK Dilara TÜRKMEN 11-G

İnsanlık bitmiş. Kimse kimseye sahip çıkmıyor, Duyulmuyor mazlumların sesi. Her yerden toplanan çocuk cesetleri Bize hatırlatmıyor insanlığımızı. Duymadık mazlumların yakarışlarını. Kan topluyor sokaklar, Milyonlarca küçük bedenler, Dört bir yanda Bizi bekleyen umut dolu gözlerle. Hor görülen çocuklara yardım edemedik. Kaybettik! Söndü ışığımız her çocuk cesediyle. Yine hatırlamadık insanlığımızı Sustuk, sustuk, sustuk… İnsanlık bitti der gibi sustuk.


48

bazı kelimeler çok güzel.


49

@Lรปgat365


50 “Kendini kaldır aradan, aynada görünsün Yaradan ”

İNSANDIR KENDİNİ BİLEN Yasemin AKÇA Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt.

Kendini bilmek, kendi iç dünyamızda olup biten duygusal ve düşünsel süreçlerle ilişki kurmak, bunlarla ilgili bir anlayışa sahip olmak, haddini bilmek, kendini kontrol etmek gibi pek çok manada kullanılır. Kendini bilmek insan olmanın ve insanca yaşamanın ne olduğunun farkına varmak, insan-ı kâmil mertebesine ulaşma yollarını araştırmaktır. Nefsin terbiye edilişi, nefis kaynaklı ihtiras, cehalet, taassup, nefret gibi duyguların kontrol edilmesidir.

“Bilgi nedir? “ sorusunun cevabı insanlık tarihi boyunca aranmıştır. İnsan için bilmek, yemek, içmek gibi aslî ihtiyaçlardan olup insanın mutluluğunun sırrı da bu sorunun cevabında gizlidir. Peki insan neyi bilmek istemektedir? Mutasavvıflar insanın varlık nedenini “Allah’ı bilmek” olarak açıklarlar. Allahû Teâla bir kutsî hadiste ”Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzu ettim de kâinatı yarattım” buyurur. Allahû Teâla insanı kendisini bilmesi için yarattığından insan doğal olarak Allah’ı

bilmek istemektedir. Peygamber Efendimiz’e isnat edilen bir hadis-i şerifte “Nefsini bilen Rabbi’ni bilir “ buyrulur. Kişinin kendini bilmesi aynı zamanda Allah’ı bilmesidir. Allah’ı bilmesi O’ndan başkasına boyun eğmemesi ve gerçek anlamda özgürleşmesidir. İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsin Ya nice okumaktır.

Okumaktan mânâ ne Kişi Hakk’ı bilmektir Çün okudun bilmezsin Ha bir kuru emektir. …

Yunus’a göre de gerçek bilgi kişinin kendini yani Allah’ı bilmesidir. Kur’an-ı Kerîm’in ilk emri “oku” olup İslam inancında okuma fiiline son derece ehemmiyet verilir. Okumanın


51 amacı da Hakk’ı bilmektir. Ancak bu bilgiden yoksun olan her okuma da kuru bir emekten ibarettir. Öz vatanından uzakta gurbeti yaşayan insanın yolculuğu kendini arama macerasından ibarettir. Kendini bulamayan yaşamını boşa geçirmiş, eserini verememiş ve kendini gerçekleştirememiştir. İnsanın hayattaki en büyük başarısı Resulullah (s.a.v) Efendimiz’in de “büyük cihat”olarak nitelendirdiği kendi kendisi ile baş edebilmesidir. Kişinin kendi içine yaptığı bir seyahat neticesinde objektif olarak yaptığı nefis muhasebesidir kendini bilmek. Vicdan denilen müesseseyi kurmak, yaşama lüksünü bir kenara bırakmak, hayat tarzını değiştirmek, adil, ölçülü, dengeli bir şekilde insanlık için de yaşamaya başlamaktır. Zât-ı Hakk’ı anla zâtındır senin Hem sıfâtı hep sıfâtındır senin Sen seni bilmek necâtındır senin Gayra bakma sende iste sende bul.

Niyâzî Mısrî de insanın ihtiyaç duyduğu bilginin kendisinde bulunduğunu sıkça vurgulayan bir mutasavvıftır. Ona göre Allah “Cân içinde can”dır. İnsan Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği yegane varlıktır ve kendisinden gayrı varlıklara bakmaksızın hakikati kendi özünde bulmalıdır. Hz.Ali (r.a) da “Sen kendini ufak bir nesne sanırısın, hâlbuki sende koca bir cihan dürülmüştür” sözü ile bu gerçeği dile getirir.

İnsanın gerçek özellikleri onun dış görünüşünde, etten ve kemikten ibaret maddi varlığında değil, içindeki özde ve mânâda saklıdır. Onu diğer varlıklardan ayrıcalıklı kılan mânâ Yaradan tarafından verilen ruhtur ve ruh Yaradan’ı sevmeye, gizlerini anlamaya çalışır. İnsan Hakk’ın kudret sırrıdır ve gayri mahlukata bakıp bu sırrı aramak yersizdir. Gözü resme takılan kişi ressamı göremez.Allah dostlarının dile getirdiği “Kendini kaldır aradan, aynada görünsün Yaradan” sözü de tasavvufta “fenafillah” yani ölmeden önce ölmek, Allah’ın varlığında yok olmak şeklinde açıklanır.Allah’ın varlığından başka gerçek varlık yoktur ve varlıklar onu gösteren bir aynadan ibarettir.

Hacı Bayram-ı Velî de şiirinde iki senden bahseder. Biri nefis denilen beşeri “ben”, diğeri ruh denilen ilahi “ben” dir. İnsan nefsinden uzaklaştığı müddetçe ilâhi olana yaklaşır ve özüne döner.Canından geçmeksizin Rabbi’ne dönmesi mümkün olmaz. Bilmek istersen seni Can içre ara canı Geç canından bul anı Sen seni bil seni …

“Kitaplardan önce kendimizi okuyalım “ diyen Mevlânâ’ya göre kendini bilen insan dört bir yanda aradığı hayatın anlam ve hakîkatiBektaşî erenlerinden Kaygusuz Abdal da ni aslında kendi içinde barındırır. İçinde gizli Âdem denilen insanın içindeki gizli hazineyi olan hazinenin farkına vararak hayatın anlamını, güzellik ve değerini kendi dışında değil, keşfetme çabasındadır. içinde ve kendinde arar. Gönlü dış dünyadaki tüm varlıkları kuşatabilecek sonsuzlukta olBu Adem dedikleri duğundan ve aradıklarını gönlünde bulacaEl ayakla baş değil ğından kişi iç alemine yönelir ve “Ben yerlere Âdem mânaya derler ve göklere sığmadım, ancak mümin kulumun Suret ile kaş değil kalbine sığdım.” kutsî hadîsi gereği gönlünü imar etmeye ve arındırmaya çalışır. Aslından Gerçi et ü deridir ayrı kalmanın ıstırabını duyar ve vuslata erCümlenin serveridir meyi diler. Hakk’ın kudret sırrıdır Gayre bakmak hoş değil Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen …

Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen


52 Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryem’sin sen Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen …

“Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun? Yıkık döküksün ama tılsımlı bir

definesin. Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın; bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun, daha ilerisin. Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin. Hakk’ın sırrısın. Meryem’in oğlu İsa gibisin”

Kendine bir hoşça bak; sen alemin özüsün, varlıkların göz bebeği olan insansın”

Divan şiirinin son büyük temsilcisi ve Galata Mevlevîhânesi postnişîni Şeyh Gâlip şiirinde alemin yaratılış sebebi olan insanın alemde mevcut her unsurdan bir numûneye sahip olduğunu ve bu özelliği ile “küçük alem “ sayıldığını, varlıklar içinde en mütekâmil olanı, eşyânın hakikatini ve ilahi sırları kavrama kabiliyetindeki yegâne varlığın insan olduğunu İslam inancı, felsefesi ve irfanı çerçevesinde tadına doyulmaz bir güzellikte anlatır.

İnsanın kendini tanımasına sürekli vurgu yapan Sokrates “ insanın sırlarını, sınırlarını bilmek, dünyanın gizemini bilmekten çok daha önemlidir ve anlamlıdır” der. Eski çağlardan bu yana insanın kendini bilmesi dinlerin, felsefenin ve tasavvufun gündeminden hiç düşmemiş ve ideal yani kâmil insan olmanın yolları üzerinde fikir yürütülmüştür. Ancak modern zamanın insanı eşya tarafından kuşatılmış, esir alınmış olduğundan kendini bilme

bağlıdır.

ve tanıma hususunda geçmiş zamanların insanından geri kalmış durumdadır. Maddi varlıktan öte geçemeyen, diğer canlılardan pek farkı olmayan, et ve kemikten ibaret beşerlikten insanlığa yükselmek, Rabbi’ne verdiği sözü hatırlayıp kendini ve nereden gelip nereye gittiğini bilmeye, nisyan ve isyandan kurtulmaya

Dünyanın diğer ucuna yaklaştıkça kendinden de bir o kadar uzaklaşmakta günümüz insanı. Ne yazık ki kendini bilmeyenlerin dünyasında haksızlık, zulüm, savaş, katliam, adaletsizlik, kötülük, öfke ve kin hüküm sürmekte. Kendini kaybeden beşer, insan sıfatını ve insaniyetini de kaybetmiş ve Tîn Sûresi 5.ayette tarif edildiği üzere aşağıların aşağısı, sefîl bir varlık haline gelmiş, kendini arama sevdasından da vazgeçmiş görünmektedir.

Dünya ise yeniden insan ister, yeniden insanın arayışına şahitlik etmek ister.Şeyh Galip’in ifadesi ile cennet de cehennem de, sevgi sırlarının mahzeni de insandadır.Yeter ki kendine el uzatsın, zâtındaki ahsen-i takvîm üzere yaratılışın sırrına ersin.


53 “İnsan olarak yaratıldık ama insan olarak yaşayabiliyor muyuz?”

ZÜBDE-İ ÂLEM “İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;…” diyen şair ne demek istemiş bilmiyorum. Ama günlerce düşünmeme yetti bu mısra; akan insan mıydı ömür müydü? Yaşadığımız dünyada görünürde akan sadece sular olsa da asıl akan insandır. Oysa eşref-i mahluk olan insan nereye akabilirdi ki? Akan insanın kendisi değil eşref olan onu şerefli kılan yanıydı. Buna modern dünyanın getirisi mi yoksa insanın boşluğa evrilmesi mi dersiniz bilemem. Ama eşref temalı insanların azaldığı gözümüzden kaçmıyordur eminim. O insanları çoğaltmanın bir yolu olmalı. Fahr-i Kainat Efendimiz’in buyurduğu gibi “Küçük cihattan (Tebük Seferi), büyük cihada (nefis ile mücadeleye) dönüyoruz.” Nebevi tavsiyeye uyma vakti halen gelmedi mi?

Minik minik adımlarla başladığımız hayat yolculuğumuzda yolumuzdan yükseğe çıkarsak anlamlı bir çizgi çizmiş olacağız. Bu çizgi ise insanı kamil olma yolundan geçmektedir. Hilmi Ziya Ülken’den ilham alarak denilebilir ki korku, umut, gurur ve aşk insanı kamillik yolunda takip eden duygulardır. Aynı insanı takip eden çocukluk (korku), ergenlik (umut), yetişkinlik (gurur), yaşlılık (aşk) evresi gibi... İnsan dünyaya geldiği andan itibaren hayatını merhaleler merdiveni üzerine inşa eder. Bahsettiğimiz bu duygular ve evrelerde tam olarak bu ‘merhaleler merdivenini’ oluşturur. İnsan korku ile

Tuğba KARATAŞ Türk Dili ve Edebiyatı Öğrt.

dünyaya gelir ve erinliğe ermesiyle umut yeşerir içinde; gurur ile bağlanır yetişkinliğe ve nihai mutluluk olan ‘aşk’ ile tutunur yaşlılığa… İşte bu evreler yaşam çıtamızı yükseltecektir. Yükselerek aşka ulaşan gönüllerimiz huzur ile vuslata göçecektir. “İnsan olarak yaratıldık ama insan olarak yaşayabiliyor muyuz?” sorusuna haykırarak “evet” cevabını verdirtecektir.

Sizler de duyuyor musunuz arkadan gelen Şeyh Galip’in esintisini, kulaklarıma vuruyor usul usul : “ Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Hoşça bak kendine ki âlemin özüsün sen / Varlığın göz bebeği olan insansın sen) 18.yüzyıldan gelen övgü ürpertiyor her zerremizi. Ve sonra düşündürüyor zamanlıca: Âlemin özü olan belki de dertli olmayı unuttu… Kıraçlaşan toprağı, ötmeyen bülbülü, yakarmayan duayı, ağlamayan gözleri ve gülümsemeyen dişleri düşünmez oldu. İnsanı var edildiğinden bu yana şerefli kılan bunları dert etmesi değil miydi?

O zaman ‘insan’ olduğumuzu idrak etmek adına bir peygamber yakarışı ile seslenelim Yaradan’a:

“Allah’ım ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”


54 “Sevgiye olan cevabımızın sorusu olan insanlar”.

KAFAM BAHAR Zeynep ÖZDEMİR 12-C

Soruyu yanlış okuduğumuz, yanlış anladığımız, acele ettiğimizden bizdeki cevaba uymayan insanlar. Hayatımıza alıp yapboz parçası uysun diye belki de kendi parçamızı zorlayıp cevabı olan kendimizi değiştirmeye çalıştığımız o soruNeden insanları hem severken hem de za- lar. man zaman yalnız kalmayı daha çok arzula- Ya da sormaktan usandığımız, cevabının değişrız? meyeceğini bildiğimiz o sorular.

Neden bazılarımız sevginin gücüne inanır- Gökyüzünü sevmek bulutların güzelliğine doyken bazılarımız sevgiye karşı duyduğu gü- mak değildi aslında, güneşin ardına saklanışını vensizliği yıkamaz? izlemek, yer yer üstüne serptiği pembe tozlarla Biz mi çok şanssızız yoksa başka insanlar mı onların binbir renge bürünmesini izlemek aslında. şansımızı alıp gitmiş?

Hayalini kurduğumuz şeyler gerçekten benliğimizin bir parçası mı yoksa ailemizin bize yapmamızı görev bildiği işlerin azıcık süslenmiş hali mi?

İnsanları her haliyle sevebilmek gibi usanmadan, yorulmadan.

Peki ya gökyüzü gibi sevsen bile uzanamayacağın bağırsan bile duymayacağın, kendi yapboz Ve daha nicesi… Sorular… Zihnin her köşe- parçanı kırsan cevabını bile değiştirsen olmayasinde ayrı sorular var, kimi cevapsız, kimi cak insanlar… cevabından kaçılmış, kimi cevabı reddedilip Pes edeceğimiz doğru noktayı bilsek keşke. Aryeni cevap aranmış sorular. kamızı dönüp gideceğimiz günü anlayabilsek. İnsanlar da soru işaretlerinden ibaret değil Bazen öyle oluyor ki yapboz parçasını değiştimi aslında? re değiştire artık insanın kendisine bile yabancı Cevabının bizde saklı olduğu, birleşecek geldiği oluyor. yapboz parçasını aradığımız sorular.

Cevabını bilmediği soru yüzünden kendi cevabıSevgiye olan cevabımızın sorusu olan insan- nı kaybediyor. lar. Güvene olan cevabımızın sorusu olan in- İnsan işte, ne aramaktan vazgeçiyor ne de beklesanlar. meyi biliyor, ne yapsa olmuyor…


55 “EYVALLAH...”

EYVALLAH DİYELİM

Zeynep SARIKAYA 12-G

“Sence dünyaya ne için geldik?” diye ve neler yapabileceğini unutmuşsun. Hayatında eksiklikler var ve fazlalıkların eksiksorsam. “Dünya bizim için imtihan yeri, Allah liklerin yerini doldurmuyor. Sen ne kadar güçlü olduğunu unutmuşsun bir kere. Bilsen bizi imtihan için gönderdi.” gibi cevaplarla böyle olmazdı, bilsen farkında olurdun. Yine karşı karşıya bırakırsınız beni muhtemelen. hiçbir şey için geç değil. Yenildiğin zaman da Burası bir tarla ve biz iyiliklerimizle tarlayı kazanabileceğini unutma. Sen Allah’ın bir bahçe yapmak için varız. Tabii bunun için gütanesisin. Sendeki irade kimseninkinden zel duygularla eylemde bulunmak lazımdır. eksik değil, bilakis isteyince neler yapabileBu anlamda biraz kendimizi sorgulayalım ceğine sen bile inanamazsın. Eksik olan dudiyorum. Kendimizi sorgulamak bize yeni alarımızdaki sırlı cümlelerden ve kalbimizin bilgiler katar; düşüncelerimizin mutasyona yanlışlıklarından aklımız doğruyu bulmakta uğramasını sağlar, belki de yanlışlarımızı güçlük çekiyor. Dilimizde şükürden çok şigörürüz. Böylece doğru yolu buluruz. Gözkayet, eyvallahtan çok eyvah var. Bunların lerimizdeki at gözlüğünü çıkarıp gerçekleri yerlerinin değişmesinin zamanı gelmedi mi şöyle bir çıplak gözle görmeyi denemeliyiz. sence de ? Şimdi bana “Zaten yanlışım çok, bir doğrum Hayatımızda eyvallahların eksik olda yanlışlara yenilir.” diyebilirsiniz. O zaman ben de size çoktan teslim olduğunuzu söyle- maması, ne için varsak onun için yaşamameden edemem. Sen benliğini unutmuşsun, mız duasıyla… kim olduğunu unutmuşsun neler yaptığını EYVALLAH...


56 “Unutmayalım ki Nebevi öğretisine göre geri gelmeyen ikinimet vardır: SAĞLIK ve BOŞA GEÇEN ZAMAN.”

İLETİŞİM ÇAĞI YALNIZLIĞI

Sedat BABUR Biyoloji Öğrt.

Dünyada ve ülkemizde yapılan araştırmalarda, cep telefonu kullanımının 10-11 yaşlarına kadar düştüğü belirtilmektedir. Bütün dünyayı cebimize sıkıştıran, istediğimiz her an, her şeyi dinleyip kaydetmemizi sağlayan cep telefonlarının birçok faydası vardır.Ancak, çok kolay bir şekilde edindiğimiz bu cihazların toplumun sosyolojik yapısına ve eğitim sistemine etki ettiği de görülmektedir. Ayrıca kişisel sağlık problemlerini de ortaya çıkardığıbilinmektedir. Cep telefonları bütün dünyayı ayağımıza serdiği gibi bağımlılık derecesinde kullanımı ise bütün hayatımızı cep telefonuna sıkıştırmaktadır. Toplu taşıma araçlarında, sokaklardahatta ev ortamlarında insanların cep telefonlarına teslim olduğubu yüzden de bırakın iletişim kurmayı göz göze bile gelmedikleri

görülmektedir.

Akıllı telefonların uzun vadeli zararlarına baktığımızda; Akıllı telefonların daha uzun vadeli etkilerinden biri de giderek daha az şeyi kendi kendimize yapmamız gerektiği için duyularımızın ve yeteneklerimizin körelmesidir. Artık hiçbir randevumuzu hatırlamak zorunda değiliz. Örneğin yanımızda alarmlı bir ajanda var. Hesap makinesini, yazım kılavuzlarını yanımızda taşıdığımız için hiçbir şeyi hatırlamamız ya da beynimizi bu anlamda zorlamamız gerekmemektedir. Tüm bunların, insanın sağlığıüzerinde olumsuz etkileri olabileceği öngörülmektedir. Sağlık açısından ise;

Genelbir öngörüye göre erken yaşta cep


57 telefonu ve radyasyon yayan cihazlara maruz kalan çocuklar üzerinde zekâ gelişiminin daha az olduğu iddia edilmektedir. Gelişimini tamamlamış olan erkekler üzerinde yapılan araştırmalara göre erkekler üzerinde sperm hücrelerinin 4 saat telefon uğraşı sonrası %40 azaldığını kanıtlayan uzmanlar, cep telefonlarının gelişimini tamamlamış olan tam olgunluğa ulaşmış erkekler üzerinde dahi sperm hücrelerinin 4 saat sonunda %40 azaldığını açıklamaktadır. Günümüzde sıklıkla meme kanserleri yaşanıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri olarak görülen radyasyon ve cep telefonunun meme kanseri riskini arttırdığına dikkat çekilmektedir. Ayrıca cep telefonunun bir başka zararları dagörüş alanında daralma, kalp pilinin bozulma riski, kalp hastalıkları, hafıza zayıflaması ve beyin tümörü riski, kalıcı işitme bozuklukları, yoğun stres ve yorgunluk, konsantrasyon ve dikkat bozulması, embriyonun gelişiminin zarar görmesi, işitmede geçici aksaklıkların olması, kulak çınlaması ve kulaklarda ısınma, kan hücrelerinin bozulması, bağışıklık sisteminin bozulması, baş ağrıları, yüksek tansiyon, beyaz kan hücresi kanseri, genetik yapının bozulması, cilt kanseri ve beyin bariyerinin zedelenmesi gibi daha birçok hastalığa neden olmaktadır. Eğitim açısından bu durum sorgulanacak olursa;

Cebindetelefonolan bir öğrencinin derse odaklanması mümkün değildir. Her an sosyal mecraların herhangi birinden bir bildirim veya mesaj gelmiş mi diye bakmak isteyecektir. Öğrencinin telefonlauğraşı ders anlatan öğretmenin konsantrasyonunu etkileyipişlenmekte olan dersin kalitesini ve verimini düşürecektir. Ayrıca erken yaşta kullanılan cep telefonları öğrencilerin öz güven duygularının gelişimini de olumsuz etkilemektedir. Fotoğraflarını çekip sosyal medyada paylaşan öğrenciler okul

veya sınıf ortamında alay konusu edilip küçük düşürülebilmektedir. Ayrıca kendi dış görünüşünü akıllı telefonlarda sürekli değiştiren öğrencilerin kendilerini kabullenemedikleri görülmektedir. İzledikleri videolar sayesinde okullarda şiddete yönelik şaka davranışlarının arttığı, öğrencilerin eskiye oranla daha acımasız oldukları görülmektedir. Birbirleri hakkında sosyal medyada konuştuktan sonra okula bunu taşıyıp kavga eden çok sayıda öğrenci vardır. Kitap okumak yerine günün nerdeyse tamamını cep telefonuna ayıran telefon bağımlısı öğrencilere bakıldığında derslerde söz hakkı almaktan çekinip kendini ifade etmekte zorlandıkları da görülmektedir. Öğrencilerin farklı ülkelerdeki gençlerin, olumsuz davranışlarını örnek alıp uygun olmayan davranışlarda bulundukları ve toplumun sosyal yapısına olumsuz yönde etki ettikleri görülmektedir.

Teknoloji bağımlılığı bir sorun ama kimler bağımlı diye baktığımızda dört temel ihtiyaç görülür: - Anne-babası ya da öğretmeni ile güven ilişkisi kuramayan insanlar.

- İnsanın en temel ihtiyacı, gelişim evrelerini eksiksiz tamamlamaktır. Gelişim evrelerini tamamlayamayan insanlar. - İnsanın bir diğer temel ihtiyacı da kendi seçimlerini yapabilmektir. Kendi seçimlerini yapma özgürlüğü olamayan insanlar. - İnsanın keşfetme ihtiyacı vardır. İnsan bir şey öğrenince beyni dopamin salgılamaktadır. Keşfetme ihtiyacını karşılayamayan insanlar bu ihtiyacını teknoloji ile karşılamaktadır.

Olmazsa olmazımız olan cep telefonlarını kullanmayalım demiyorum. Fakat bağımlılık derecesinde değil ölçülü ve gerektiği kadar kullanmalıyız. Unutmayalım ki Nebevi öğretisine göre geri gelmeyen ikinimet vardır: SAĞLIK ve BOŞA GEÇEN ZAMAN.


‫ﺍﻻﻧﻘﺎﺽ‪.‬ﻛﻞ ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺃﺻﺒﺤﺖ ﻣﻦ‬ ‫ﺃﺧﻄﺄﺕ ﻓﻘﺪ ﻛﺎﻥ ﺍﻟﻄﺮﻳﻖ ﺍﻟﺬﻱ ﺇﺧﺘﺮﺗﻪ ﻓﻴﻪ‬ ‫ﺍﻻﻧﻘﺎﺽ‪.‬‬ ‫ﻭﺍﻧﺎ ﺃﺗﺎﺑﻊ ﺍﻟﻤﺸﻲ ﻟﻢ ﺃﺳﺘﻄﻊ ﺇﺧﺮﺍﺝ ﻓﻜﺮﺓ ﺃﻧﻪ ﻗﺪ ﻳﻜﻮ‬ ‫ﺷﺨﺺ‬ ‫ﻫﺬﻩ ﻗﺪ‬ ‫ﻓﻜﺮﺓ ﺃﻧﻪ‬ ‫ﺍﻟﺸﺨﺺ ﻗﺪ ﻳﻜﻮﻥ ﺣﻲ‬ ‫ﻫﻨﺎﻙﻫﺬﺍ‬ ‫ﻳﻜﻮﻥ ﻭﺍﻥ‬ ‫ﺍﻷﻧﻘﺎﺽ‬ ‫ﻭﺍﻧﺎ ﺃﺗﺎﺑﻊ ﺍﻟﻤﺸﻲ ﻟﻢ ﺃﺳﺘﻄﻊ ﺇﺧﺮﺍﺝﺗﺤﺖ‬ ‫‪.‬‬ ‫ﺣﻲ‬ ‫ﻳﻜﻮﻥ‬ ‫ﻗﺪ‬ ‫ﺗﺤﺖ ﻫﺬﻩ ﺍﻷﻧﻘﺎﺽ ﻭﺍﻥ ﻫﺬﺍ ﺍﻟﺸﺨﺺ‬ ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻭﺻﻠﺖ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﺃﺭﺩﺕ ﺃﻥ ﺍﻧﺴﻰ ﻛﻞ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺖ ﻭﺍﻷ‬ ‫ﻣﻦﻣﻬﻤﺎ‬ ‫ﻭﻟﻜﻦ‬ ‫ﻭﺍﻷﺑﺘﻌﺎﺩ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ‬ ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻭﺻﻠﺖ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﺃﺭﺩﺕ ﺃﻥ ﺍﻧﺴﻰ ﻛﻞ ﻣﺎ‬ ‫ﺃﺳﻰ‪.‬‬ ‫ﺭﺃﻳﺘﻪ‬ ‫ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ‬ ‫ﺇﺑﺘﻌﺪﺕ ﻟﻢ‬ ‫ﺇﺑﺘﻌﺪﺕ ﻟﻢ ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺘﻪ ﻣﻦ ﺃﺳﻰ‪.‬ﻫﺬﻩ ﺍﻟﻜﺘﺎﺑﺔ ﻟﻴﺴﺖ ﻣﻦ ﺣﻜﺎﻳﺔ ﺃﻭ ﻣﻦ ﺭﻭﺍﻳﺔ ﺑﻞ ﻭﺍﻗﻊ ﻛ‬ ‫ﻫﺬﻩ ﺍﻟﻜﺘﺎﺑﺔ ﻟﻴﺴﺖ ﻣﻦ ﺣﻜﺎﻳﺔ ﺃﻭ ﻣﻦ ﺭﻭﺍﻳﺔ ﺑﻞ ﻭﺍﻗﻊ ﻛﺘﺐ ﺑﺎﻋﻴﻦ ﻣﻠﻴﺌﺔ‬

‫‪58‬‬

‫‪Hani Rai CUHA‬‬ ‫‪9-E‬‬ ‫‪Son değiştirilme tarihi: 02:01‬‬

‫ﺫﻛﺮﻳﺎﺕ ﺍﻹﻧﺴﺎﻥ ﻓﻲ ﺳﻮﺭﻳﺎ‬

‫‪Hani Rai CUHA‬‬ ‫‪9-E‬‬

‫‪Son değiştirilme tarihi: 02:01‬‬

‫‪Hani Rai CUHA‬‬ ‫ﻗﻠﺒﻲ ﺑﺪﺃﺕ ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻗﺮﺭﺕ ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﻭﻟ‬ ‫ﻓﻲ‬ ‫ﻧﻘﺸﺖ‬ ‫ﺫﻛﺮﻯ‬ ‫ﻳﻮﺟﺪ‬ ‫ﺫﻛﺮﻳﺎﺕ ‪9-E‬‬ ‫ﺍﻹﻧﺴﺎﻥ ﻓﻲ ﺳﻮﺭﻳﺎ‬ ‫ﺍﻟﻤﺪﺭﺳﻴﺔ‪:‬ﻭﺃﻧﺎ ﺫﺍﻫﺐ ﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ ﺭﺃﻳﺖ ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﺟﺰﺋﻴﺎ ﻭﻛﻠﻴﺎ ﻭ‬ ‫ﻳﻮﺟﺪ ﺫﻛﺮﻯ ﻧﻘﺸﺖ ﻓﻲ ﻗﻠﺒﻲ ﺑﺪﺃﺕ ﻋﻨﺪﻣﺎ ﻗﺮﺭﺕ ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ ﻭﻟﻠﺤﻴﺎﺓ‬ ‫ﻭﻋﻨﺪﻣﺎﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ ﺛ‬ ‫ﻃﺮﻳﻘﻲ‬ ‫ﺗﺎﺑﻌﺖ‬ ‫ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﻋﻴﻨﺎﻱ‬ ‫ﺍﻣﺘﻸﺕ‬ ‫ﺭﻓﻴﻘﻲ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ ﺑﻴﺖ‬ ‫ﻭﻛﻠﻴﺎ‬ ‫ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﺟﺰﺋﻴﺎ‬ ‫ﻣﺪﻣﺮﺭﺃﻳﺖ‬ ‫ﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ‬ ‫ﺍﻟﻤﺪﺭﺳﻴﺔ‪:‬ﻭﺃﻧﺎ ﺫﺍﻫﺐ‬ ‫ﻓﺴﺄﻟﺖﺛﻢﻟﻌﻠﻪ ﺧﻴﺮ ﻓﻘﺎﻟﻮ‬ ‫ﻋﻴﻨﺎﻱﻟﻜﻨﻪ‬ ‫ﺍﻟﻤﻌﻠﻢ‬ ‫ﻣﻨﺘﻈﺮﺍ‬ ‫ﻟﻠﺼﻒ‬ ‫ﻳﺄﺗﻲﻟﻠﻤﺪﺭﺳﺔ‬ ‫ﺗﺎﺑﻌﺖﻟﻢﻃﺮﻳﻘﻲ‬ ‫ﺍﻣﺘﻸﺕ‬ ‫ﺟﻠﺴﺖ ﻣﺪﻣﺮ‬ ‫ﺑﻴﺖ ﺭﻓﻴﻘﻲ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ‬ ‫ﺧﻴﺮ ﻓﻘﺎﻟﻮ‬ ‫ﻓﺴﺄﻟﺖ‬ ‫ﻟﻜﻨﻪ ﻟﻢ ﻳﺄﺗﻲ‬ ‫ﻣﻨﺘﻈﺮﺍ ﺍﻟﻤﻌﻠﻢ‬ ‫ﻟﻠﺼﻒ‬ ‫ﺍﻟﻤﻌﻠﻢﻟﻢﻟﻢ ﻳﺨﺮﺝ ﻣﻦ‬ ‫ﻟﻌﻠﻪﺫﻟﻚ‬ ‫ﻭﻟﻜﻦ‬ ‫ﻟﻠﺤﺪﻳﻘﺔ‬ ‫ﻓﺨﺮﺟﺖ‬ ‫ﺟﻠﺴﺖﺷﻴﺌﺎ‬ ‫ﻧﺴﻤﻊ ﻋﻨﻪ‬ ‫ﻧﺴﻤﻊ ﻋﻨﻪ ﺷﻴﺌﺎ ﻓﺨﺮﺟﺖ ﻟﻠﺤﺪﻳﻘﺔ ﻭﻟﻜﻦ ﺫﻟﻚ ﺍﻟﻤﻌﻠﻢ ﻟﻢ ﻳﺨﺮﺝ ﻣﻦ‬ ‫ﺭﺃﺳﻲ ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﻓ‬ ‫ﺍﻟﺠﺪﺭﺍﻥ‬ ‫ﻭﺃﻧﺎ ﺍﺗﺠﻮﻝ ﻭﺍﺟﻬﺖ ﺗﻠﻚ ﺍﻷﺷﺠﺎﺭ ﺍﻟﻤﺤﺘﺮﻗﺔ ﻭ‬ ‫ﻭﺃﻧﺎ ﺍﺗﺠﻮﻝ ﻭﺍﺟﻬﺖ ﺗﻠﻚ ﺍﻷﺷﺠﺎﺭ ﺍﻟﻤﺤﺘﺮﻗﺔ ﻭ ﺍﻟﺠﺪﺭﺍﻥ ﺍﻟﻤﺪﻣﺮﺓ ﻓﻠﻢ‬ ‫ﺗﺤﻤﻞ‬ ‫ﺃﺳﺘﻄﻊ‬ ‫ﻓﺨﺮﺟﺖ ﻣﺴﺮﻋﺎ‪،‬‬ ‫ﻓﺨﺮﺟﺖﻫﻨﺎﻙ‬ ‫ﻗﻀﻴﺘﻬﺎ‬ ‫ﺍﻷﻳﺎﻡ‬ ‫ﺫﻛﺮﻯﺫﻛﺮﻯ‬ ‫ﻣﺴﺮﻋﺎ‪ ،‬ﺃﺭﺩﺕ‬ ‫ﺍﻟﺘﻲﻫﻨﺎﻙ‬ ‫ﻗﻀﻴﺘﻬﺎ‬ ‫ﺍﻷﻳﺎﻡ ﺍﻟﺘﻲ‬ ‫ﺗﺤﻤﻞ‬ ‫ﺃﺳﺘﻄﻊ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ ﻭﻟﻜﻦ‬ ‫ﻃﺮﻳﻖﻟﻌﻠﻲ ﺍﻧﺴﻰ‬ ‫ﻣﻦﻣﺨﺘﻠﻒ‬ ‫ﻃﺮﻳﻖ‬ ‫ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ ﻣﻦ‬ ‫ﻃﺮﻳﻖ‬ ‫ﺃﻥﻳﻜﻮﻥ‬ ‫ﺃﻥ‬ ‫ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺖ ﻭ‬ ‫ﻣﺨﺘﻠﻒﻣﺎﻟﻌﻠﻲ‬ ‫ﺍﻟﻌﻮﺩﺓ‬ ‫ﻃﺮﻳﻖ‬ ‫ﻳﻜﻮﻥ‬ ‫ﺃﺧﻄﺄﺕ ﻓﻘﺪ ﻛﺎﻥ ﺍﻟﻄﺮﻳﻖ ﺍﻟﺬﻱ ﺇﺧﺘﺮﺗﻪ ﻓﻴﻪ ﻛﻞ ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺃﺻﺒﺤﺖ ﻣﻦ‬ ‫ﺍﻷﺑﻨﻴﺔ ﺃﺻﺒﺤﺖ ﻣ‬ ‫ﺃﺧﻄﺄﺕ ﻓﻘﺪ ﻛﺎﻥ ﺍﻟﻄﺮﻳﻖ ﺍﻟﺬﻱ ﺇﺧﺘﺮﺗﻪ ﻓﻴﻪ ﻛﻞ‬ ‫ﺍﻻﻧﻘﺎﺽ‪.‬‬ ‫ﺍﻻﻧﻘﺎﺽ‪.‬‬ ‫ﺍﻟﻤﺸﻲ ﻟﻢ ﺃﺳﺘﻄﻊ ﺇﺧﺮﺍﺝ ﻓﻜﺮﺓ ﺃﻧﻪ ﻗﺪ ﻳﻜﻮﻥ ﻫﻨﺎﻙ ﺷﺨﺺ‬ ‫ﻭﺍﻧﺎ ﺃﺗﺎﺑﻊ‬ ‫ﻳﻜﻮﻥ ﺣﻲ ‪.‬‬ ‫ﺍﻟﺸﺨﺺ ﻗﺪ‬ ‫ﺍﻷﻧﻘﺎﺽ‬ ‫ﻭﺍﻧﺎ ﻫﺬﻩ‬ ‫ﺗﺤﺖ‬ ‫ﻓﻜﺮﺓ ﺃﻧﻪ ﻗﺪ ﻳﻜﻮﻥ ﻫﻨﺎﻙ ﺷﺨ‬ ‫ﺇﺧﺮﺍﺝ‬ ‫ﻫﺬﺍﺃﺳﺘﻄﻊ‬ ‫ﻭﺍﻥ ﻟﻢ‬ ‫ﺍﻟﻤﺸﻲ‬ ‫ﺃﺗﺎﺑﻊ‬ ‫ﻭﺍﻷﺑﺘﻌﺎﺩ‬ ‫ﻫﺬﺍﻛﻞ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺖ‬ ‫ﻭﺍﻥﺍﻧﺴﻰ‬ ‫ﺃﺭﺩﺕ ﺃﻥ‬ ‫ﻭﺻﻠﺖ ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ‬ ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ‬ ‫ﻣﻬﻤﺎ‪.‬‬ ‫ﻭﻟﻜﻦﺣﻲ‬ ‫ﻳﻜﻮﻥ‬ ‫ﺍﻟﺸﺨﺺ ﻗﺪ‬ ‫ﺍﻷﻧﻘﺎﺽ‬ ‫ﺗﺤﺖ ﻫﺬﻩ‬ ‫ﺇﺑﺘﻌﺪﺕ ﻟﻢ ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺘﻪ ﻣﻦ ﺃﺳﻰ‪.‬‬ ‫ﻭﺍﻷﺑﺘﻌﺎﺩ ﻭﻟﻜﻦ‬ ‫ﻛﻞ ﻣﺎ‬ ‫ﻣﻦﺃﻥ‬ ‫ﺃﺭﺩﺕ‬ ‫ﻟﻠﻤﻨﺰﻝ‬ ‫ﻭﺻﻠﺖ‬ ‫ﻋﻨﺪﻣﺎ‬ ‫ﺭﺃﻳﺖ ﻣﻠﻴﺌﺔ‬ ‫ﻛﺘﺐ ﺑﺎﻋﻴﻦ‬ ‫ﺍﻧﺴﻰﻭﺍﻗﻊ‬ ‫ﺭﻭﺍﻳﺔ ﺑﻞ‬ ‫ﺣﻜﺎﻳﺔ ﺃﻭ‬ ‫ﻟﻴﺴﺖ ﻣﻦ‬ ‫ﺍﻟﻜﺘﺎﺑﺔ‬ ‫ﻫﺬﻩ‬ ‫ﺇﺑﺘﻌﺪﺕ ﻟﻢ ﺍﻧﺴﻰ ﻣﺎ ﺭﺃﻳﺘﻪ ﻣﻦ ﺃﺳﻰ‪.‬‬ ‫‪Hani Rai‬‬ ‫ﺣﻜﺎﻳﺔ ﺃﻭ ﻣﻦ ﺭﻭﺍﻳﺔ ﺑﻞ ﻭﺍﻗﻊ ﻛﺘﺐ ﺑﺎﻋﻴﻦ ﻣ‬ ‫‪CUHA‬ﻣﻦ‬ ‫ﻫﺬﻩ ﺍﻟﻜﺘﺎﺑﺔ ﻟﻴﺴﺖ‬


59 “Fiziki olarak ölüler, zihnimizde yaşamları mevcuttur.”

KAFAMDAKİ ÖLÜLER

Birçok insan istesek de istemesek de hayatımıza dahil olur, onlarca anımıza eşlik eder. Zaman zaman dost, arkadaş, yoldaş, sığınacak liman olurlar. Bunlar öylesine güzeldir ki…Neşelerimiz, tartışmalarımız, üzüntülerimiz, gülüşmelerimiz ve ağlayışlarımız hepsi birer anıdır. Bu anılarla öylesine güzel olanlar bütün ömrümüze eşlik ederler, öylesine benimseriz onları. Peki ya bizi karanlığa, kasvete sürükleyenler...Her anımızda bir darbe yapıp yok etmek istemeleri. Öylesine acımasız duygular yaşatırlar ki binlerce insanın içinde hiç kimse yokmuş gibi hissederiz. Ben onları öldürdüm. Onların dönüşleri imkânsız, zihnimde bitirdim. Her birini hiç üşenmeden öldürdüm. Tanpınar’ın da dediği gibi “Benim kafamdaki ölülere gelince onlar benim kadar sende de mevcut şeyler.

Mekselina ÇAYCI 12-G

Asıl hazini nedir bilir misin? Onların tek sahibi bizleriz. Onlara hayatımızda bir pay vermezsek tek yaşama haklarını kaybedecekler... “ Ben de bir pay vermedim. Artık yoklar kafamdaki ölüler. Hiçbir anı, sohbet ya da bir başka şey hatırlatamaz. Çünkü ölüler, onlar geri getirilemezler. Ya mezardakiler? Onlara da ölü diyoruz oysa ki. Elbette ölüler. Onları zihnimizin bir yerinde canlı tutabiliriz. Mesela bir şarkıda, mevsimde, kokuda, bakışta, dokunuşta canlanabilirler. Fiziki olarak ölüler, zihnimizde yaşamları mevcuttur. Zihnimizde onları getirilebilir, onlara kavuşabiliriz. Devam ederler, bizler için bitmemişlerdir. Bilinenin aksine mezardakiler değildir ölü olanlar, kafamızda bitirdiklerimizdir.


60

ÇiZiMLERLE NURi PAKDiL DiZELERi

İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün nasıl kayıp gidecek elinizden!

Adam baba olunca İçinde bir Kudüs canlanır

İnsan, yıkılan kendi kendisiyle de burun buruna gelebilir bazan.


61

Bir gün konusacağıma tanık tutuyorum ayı Sırtıma alarak Asyayı Afrikayı

Iki eliyle sıkıyordu basını: çatlamasın diye…

Cizer : Meryem KAKAT / 11-A

İnsan, yeryüzündeki garipliğini, sabaha girmek üzere olan ıssız bir sokakta daha iyi mi anlar gibi oluyor ne?


62

SOKAK RÖPORTAJI İlayda SÜSLÜ 11-C İrem ABALI 11-C Seda Nur KARAMEŞE 11-C

Allah yolunda, Peygamberimizi örnek alan, vicdanını kullanıp empati kurabilen, zor durumdaki her canlıya elinden geldiğince yardım eden, kalbinde sevgi, saygı barındıran ve güler yüzlü kişidir iyi insan. İlayda SÜSLÜ 11-C İyilik sınırlandırılamaz. İnsanın içinden iyi bir şey geçirmesi bile onun iyi bir insan olduğunun kanıtıdır. İçinden kötü bir şey geçiren insan ise kötü bir insan olmaz. Ta ki yapana kadar. Siz, siz olun düşünen ama yapmayanlardan olun. Hatta düşünmeyin bile. Çünkü dünyanın ve dünyadaki tüm canlıların iyiliğe ihtiyacı var. İrem ABALI 11-C İyi insan denilince akla klasik cevaplar gelir. İçimizde barındırdığımız tüm özellikleri ne kadar iyiye dönüştürebilirsek veya besleyebilirsek o kadar iyi insan tanımına dahil olabiliriz. Düşüncem şudur ki insanlığın ne demek olduğunu bilmek, iyi insan

olma yolunda atılacak en büyük adımdır. Seda Nur KARAMEŞE 11-C

İYİ İNSAN OLMANIN EN ÖENEMLİ ÖZELLİĞİ NEDİR? •Peygamberimizin izinden giden insan iyi insandır. •İyi insan olmanın en önemli özelliği vicdan sahibi olup empati kurabilmektir. •Merhamet tabii ki de. Çünkü senin her hareketini doğru yapmanı sağlar. •Hayata karşı hep olumlu ve enerjik olur. Yaşamın değerini bilir. •Yaşama daha sıkı sarılırsın. Bir yaşama sebebin, seni hayata bağlayan bir nedenin olur. Sevap kazanırsın. •Daha çok sorumluluk sahibi olursun. Çünkü iyi bir insan herkese yardım eder, sabırlıdır, güler yüzlüdür. İnsan ona bakınca örnek alabileceği bir birey görmüş olur.


63 Seni güvenilir yapar. •Egoist olmayan, başkalarını da düşünen, herkese iyilik yapan, insanları ve hayvanları seven insan iyidir. •Kararlarıma ve haklarıma saygılı olan insandır iyi insan. •Dürüstlük. Ben de var mesela dürüstlük. İnsana güven duygusu verirse insan iyi insandır. •Ahlak güzelliğidir bence. Aklıma başka gelen; iyiliktir. Sen iyi isen herkes iyi olur. •Ben düşünüyorum. Makine mühendisiyim. Adaletle çalıştım. Yöneticilik de yaptım. İyi insanım da aynı zamanda. Çünkü adaletli olan insan iyi insandır. •İnsana, hayvana ve doğaya karşı merhametli olmak iyi insan olmanın en önemli özelliğidir.

İYİ İNSAN VAR MIDIR? •Tabii ki vardır. Bir de iyi görünen kötüler vardır. İyi görünen kötüler her yerdedir. Ama gerçek iyiler gün yüzüne pek çıkmaz. •Bence her insan iyidir. Sonradan yanlış düşüncelerle kötülüğe meylederler. •Eskiden bundan 30-40 sene evvel bizim zamanımızda vardı. Şimdi kalmadı öyle iyi insanlar. Şimdi herkes bencil, çıkarcı, menfaatçi. Keşke böyle bir soru bana 23 yaşımda sorulsaydı. O zaman insanları iyiliklerinden ötürü daha çok övebilirdir. •Tabii ki de vardır. Yüreğiyle seven, merhametli, sadık, tertemiz, dürüst, fedakar insanlar olduğu sürece neden yok diyeceksin ki? •Bence yoktur. Kimse kusursuz değildir. Kalkıp kimse ben mükemmelim diyemez. Kendi bilmese bile elbet bir hatası vardır. •İyi insan yoktur. Çünkü insan sürekli oyun hamuru gibi karşısındakine göre şekilleniyor. Karşısındaki iyiyse iyi, kötüyse kötü oluyor. Bence insanoğlu su gibi saf ve temiz olmalı, hiçbir şeyin kendisini kirletmesine

izin vermemelidir. •Tamamıyla dünyada iyi insan olmadığını düşünmüyorum. Çünkü dünya yıkılmıyorsa bu iyi insanların var olduğunun bir kanıtıdır. •Hayatta her şeyin bir zıttı vardır. Mesela güzel varsa çirkin vardır; zengin varsa fakir de vardır. Bu yüzden kötü insan varsa iyi insan da vardır. •Günümüzde iyi insan yoktur. İyi insan olmaya çalışan insan vardır. •İnsan, insandır. •Bunun olması için gençler tarihi iyi öğrensinler. Nasıl daha rahat yaşarım diye düşünen gençlere söylüyorum: Tarihinizi iyi öğrenin. Biz gidiyoruz. Bilinçli olun ki iyi insan var diyelim. •Saygı, sevgi ve merhamete sahip insan varsa ki var o zaman iyi insan da vardır. •Herkes kendine iyi der. Bu durum göre-


64

celidir. Asla kişi kendine kötüyüm demez. Kusursuz insan aramayacaksın asla. Sevdiğini hataları ile seveceksin. Kusursuz insan yoktur çünkü. Onu aramayacaksınız yoksa mutsuz olursunuz. Hiçbir şeye ilgisiz kalmayın. Yaşayarak öğreneceksiniz. Şimdi ne desek boş. Değerlere önem vererek yaşamak lazım. Aile değerleri çok mühimdir. Saygıyı elden bırakmayın.

değil. İyi insan olmak hayatı, insanları sevmek veya her şeye bir canlılık katan insanlar daha çok görülür. İyi insan olmak için çok çaba sarf etmeye gerek yoktur. Açıkçası dostça bir gülümseme ve içtenlik iyi bir insan sayılmak için yeterlidir diye düşünüyorum. •Hırsızlık yapmazsak, otobüse binice yaşlılara yer verirsek iyi insan oluruz. Çok da şimdi bilemiyorum. •Yalan söylemez ve kimsenin arkasından kuyusunu kazma-

ya çalışmazsak iyi insan oluruz. Eğlenceli olursak da iyiyizdir. •İlk başta doğru dürüst olacağız. •Saygı ve sevgiye sahip olacağız ki iyi insan desinler bizlere. Benim iki oğlum, iki kızım var onlara da hep derim: ‘’Sayın ve sevin.’’

ESKİ ZAMAN İNSANI İLE GÜNÜMÜZ İNSANI ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR? •Sahtekarlık. NE YAPARSAK ‘İYİ İNSAN’ SIFATINA SA•Saygı. HİP OLURUZ? •Kötülükten uzak duran insanın iyi olacağı- •Doğallık. Ben daha Konya’dan yeni geldim. Samimiyet vardı. Şimdi insanlarda daha çok na eminim. görüntü, gösteriş var. •Kur’an-ı Kerim okuyup Allah’ın yolundan gidersen ve Hz. Muhammed’in güzel ahlakı- •Bugün fena bir gün geçirdik. Eskiden insanlar duyarlı idi. Telefonlar çıktı, sanı örnek alırsak iyi bir insan oluruz. mimiyet gitti. Telefonlar geldi, insanların •Herkese göre değişir. Bana göre inan olarasındaki iletişim bitti. Eskiden mahallede mayı bil sonra iyi insan olursun. kim kime gelmiş bilinirdi. Komşuluklar da •İyi insan zaten iyidir; bir şey yapmasına bitti. Komşumuzu tanımaz olduk. Bırak gerek yok. komşuyu, eskiden komşuya gelen insanı da •Empati yaparsak iyi insan sıfatını alırız. tanırdık. Fakirin halini mazlumların hislerini, ihti•Çoook var. Kimse kimseye güvenmiyor. yaçlarını anlamış oluruz. Böylece onlara Eskiden saygı vardı. Görüşmeler rahattı. yardım ederek iyi bir insan sayılırız. Samimiyet şimdilerde kalmadı. Teknoloji •Ağzından yalan çıkmayan ve insanlara hep insanı yabancılaştırdı. Muhabbet çoktu. kendin gibi olursan iyi insansın demektir. Sobanın yanında ders çalışırdım, evde bir sürü insan hatırlıyorum muhabbet eden. •Aslında bunu anlatmak o kadar kolay


65 vizyon, internet genişledi. Her odada televizyon var şimdi. Geleneksel öğreniyorduk. Şu an oturduğun yerden her şeyi görebiliyorsun, önceden gidip görmen gerekiyordu. •Ay bir yaşıma daha girdim. Bu zamanın insanı fırıldak gibi. Yalandan korkarım. Fırıldak çevirmesinler. •Değerlerimize önem vermeyi bıraktık bu zamanda. Geçmiş unutulmamalıdır. Vatansever ve eğitimli olun. Eğitimli insanın hayata bakışı çok farklı oluyor. Eğitim tabii ailede başlar. İşte eskiden aileler eğitiyordu çocuklarını. Şimdi çocukları teknolojik çağda eğitmek zor oluyor. •Evladım, haber programı ve gündemle ilgilenmiyor yeni nesil. Vaktimiz yok diyorlar. Ama dizi izlemeye vakit buluyorlar. Bir dizi izlersin tamam da en azından haftada bir haber de izlenmeli. •Gariptik. Varlık yoktu. İnsan başkaydı o zaman. Şimdi başka o zaman başka. •Hepimizde var değişiklik. Yokluk vardı. Güven vardı. Bolluk geldi; güven gitti, bitti. •Saygısızlıktan ziyade gelip gitmeler azaldı. Önceden dış görünüşe bakarak anlaşılırdı iyi insan olduğu. Şimdi insan olması önemli. •Her konuda farklılık var. İnsanlık kalmadı. Merhametsizlik, bencillik var. Paylaşmalar yok oldu. •Sormayın. Güven azaldı. İnsan sevgisi yine var da güven sorunu var. •En belirgin fark ne? Kimse kimseyi tanımıyor. Olay bu. Teknoloji yamulttu herkesi. ‘Tık, tık, tık, gulu, gulu, gulu’ Şu tabiata bak. Yıldızlara bak. Çiçekleri kokla. Biz kiraz ve dut tepelerinde büyüdük. Ektik, biçtik, büyüdük. Fark bu işte. •İnsanların telefon bağımlılığından dolayı herkes bu zamanda mutsuz. •Şimdiki zamanda her şey sanal oldu. Tele-


BRIDGES PARK- İRLANDA İrlanda’da bulunan “Köprüler Parkı” olarak bilinen eşsiz bir doğa güzelliğidir.

66

EYFEL KULESİ-FRANSA Fransa’da bulunan demir kuledir. İsmini, inşa ettiren firma olan ‘Gustave Eiffel’ den almıştır. Dünyada Fransa’nın sembolü olarak tanınmaktadır.

KURTUBA CAMİİ-İSPANYA Endülüs Emevileri tarafından Cordoba şehrinde inşa edilen sonrasında kiliseye çevrilen ihtişamlı ve anıtsal camiidir.

EL-HAMRA SARAYI-İSPANYA Emevi Devleti’nin devamı olan Nasiriler tarafından 1232’de temelleri atılan, çeşitli eklemelerle günümüzdeki halini almış olan görkemli yapıdır.

VENEDİK-İTALYA İtalya’nın kuzeydoğusunda bulunan 118 adanın üzerine kurulu olan şehirdir.

SANTORİNİ-YUNANİSTAN Yunanistan’ın 200 km güney doğusunda bulunan volkanik adalar grubudur.

PETRA ANTİK KENTİ-ÜRDÜN Nebatiler tarafından yapılan, güneşin açısına göre rengi pembe, kırmızı, turuncu ve sarıya dönüşen kayalıklardan oluşan kenttir.


GELİN, DÜNYA’YI GEZELİM!

Scanned by CamScanner

67

KIZIL SAHİL-ÇİN Çin’in Parjin şehrinin 30 km güneybatısında bulunur. Tuzlu-alkali topraklarda yayılan deniz otu türü olan kızıl görüntüsünden aldığı adıyla bir doğa rezervi olarak karşımıza çıkmaktadır.

KUBBET-ÜS SAHRA-MESCİD-İ AKSA-KUDÜS Harem-i Şerif; Mescid-i Aksa, Kubbet-üs Sahra, Ruhlar Kuyusu, türbe, sebil gibi dini amaçla yapılmış yapıları içine alan, yaklaşık 150 dönüm büyüklüğünde bir arazi üzerine dağılmış binalardan oluşan kutsal bir mekandır.

MESCİD-İ NEBEVİ-SUUDİ ARABİSTAN Hicretten sonra Hazreti Muhammed (sallahu aleyhi ve sellem) tarafından inşa edilen, kabrinin de içerisinde bulunduğu mescittir.

KABE-SUUDİ ARABİSTAN Yeryüzünün ilk mabedidir. Kabe’nin bugün ki durumuna gelişi Hz. İbrahim döneminde inşa edilmiştir. Ayet-i Kerime’de şöyle buyruluyor: “Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor. (şöyle diyorlardı) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur: Şüphesiz sen işitensin, bilensin”. (Bakara Suresi – Ayet: 127)

TAC MAHAL-HİNDİSTAN Babür İmparatorluğunun 5. hükümdarı Şah Cihan'ın 17 Haziran 1631 tarihinde genç yaşta ölen eşi ErcümendBânû Begüm için o zamanki imparatorluğun başkenti olan Agra'daYamuna Nehri'nin kıyısında yaptırılmıştır. Mümtaz Mahal'in ve 1666'da ölen imparator Şah Cihan'ın mezarlarını barındırır.

Hicran YILDIRIM 12-C


68

Çizer: Mehmet Nuri ÖKMEN 9-E


69


70

SPOR İLE EL ELE Beden eğitimi ve sporun temel amacı, insanın beden ve ruh sağlığını geliştirmek, iradesini güçlü kılmaktır. Okullarda mevcut bulunan beden eğitimi ve spor dersinin öğrencilerin sorumluluk duygularını geliştirmelerinde, öfkelerini kontrol etmelerinde, saldırganlıklarını frenlemelerinde, sınavlara hazırlık sürecinde kaygılarını azaltmalarında ve öğrenme etkinliklerini arttırmalarında önemli bir etkiye sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Erken yaşlarda spora başlamanın getireceği alışkanlık, yaşam boyu spora katılımın temelini atarak sağlıklı, zinde, üretken ve mutlu bireyler olmamızı sağlayacaktır. Son yıllarda ülkemizde önemli eğitim alanlarından biri olan ‘spor’ faaliyetlerinin artması, ‘spor’ alanlarının çoğalması, dev yatırımlar, projeler toplumumuza sağlıklı nesiller kazandırmak açısından önem arz etmektedir.

Cihan ERDİL Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni

İzzettin ŞAHİN Beden Eğitimi ve Spor Öğretmeni


71

Takım İl Başarılarımız Atletizm A Genç Takım İstanbul 3.sü Atletizm B Genç Takım İstanbul 3.sü Masa Tenisi İstanbul 3.sü Kız Taekwondo İstanbul 2.si Erkek Taekwondo İstanbul 3.sü Erkek Güreş İstanbul 1.si

Takım İlçe Başarılarımız Erkek Voleybol Güngören 2.si Kız Basketbol Güngören 3.sü Erkek Masa Tenisi Güngören 3.sü

Bireysel Başarılarımız Hüseyin VURAL- Güreş Müsabakası İstanbul 1.si Nuran Çoşkun- Taekwondo 2.si Hasan Hüseyin- Taekwondo 3.sü


72 ZIYARET ETMEK ISTEYENLERE...

Zuhuratbaba Mahallesi, Şükran Çiftliği Sk. No:5, 34147 Bakırköy/İstanbul

Eyüp Merkez Mahallesi, Balıkçı Bakkal Sk. No:26, 34050 Eyüp/İstanbul


73

Topçular Mahallesi, Türk-Ermeni Mezarlığı Yolu, 34055 Eyüp/İstanbul

Rumeli Hisarı, 34470 Sarıyer/ İstanbul

@edebiyatseven


74

KİTAPTAN MERCEĞE Başmuallim Zehra bir gün yaşadığışehirde babasının hasta olduğunu, hastaneye beklendiği haberini alır. İçinde hiç acıma duygusu hissetmemekle beraber Zehra babasının olmadığını iddia ederek gitmeyeceğini söyler. Ardından babasının durumunun kötüye gittiğine dair telgraflar gelir. Duruma dayanamayarak Zehra yola çıkar. Ama babasını göremeden babası hayata gözlerini yumar. Babasından kalan eşyalar Zehra’ya verilmek istenir ama Zehra kabul etmez. Bunun üzerine babasına ait sandığın anahtarı kendisine verilir. Bunu hiç istemese de odasına bırakılan sandığı merakla açar. Sandığın içinde birkaç eskimiş kıyafet, kitap ve bir günlük bulur. Babasının her şeyi anlattığı günlüğü gözyaşlarıyla okur; her şeyin sebebinin annesi olduğunu, babasının hiçbir suçu olmadığını anlar. Babasının cansız bedenine sarılıp ağlar. Böylece acıma duygusunu öğrenerek değişmiş bir şekilde vazifesi geri döner. (Reşat Nuri GÜNTEKİN/ ACIMAK) Selinay YUMŞAK 11-A Babası ve kocası Trablusgarp’a savaşmaya giden Ayşe’nin de kaderi hanımı ile aynıdır. Bir gün gazete haberlerine bakarken Ayşe babasının şehit düştüğünüöğrenir ve bundan sonra nişanlısı Tosun için endişesi daha da artar. Bu endişenin vermiş olduğu psikoloji ile rüyasında Tosun’u görür. Tosun padişaha bir demet çiçek götürüp karşılığında padişahtan kendisini istemesini söyler ve eğer şehit olmadıysa çiçekleri verebilecek olduğunu ekler. Ayşe bir demet mor menekşe ile sarayın kapısına gider. Orada asker taburunda bulunan birini Tosun’a benzetir. Heyecandan orada baygınlık geçirir. Kendine geldiğinde elinde tuttuğu menekşelerin çamurların içinde ezilmiş olduğunu görür. O anda Tosun’un ‘’Ben şehit olmamışsam çiçekleri mutlaka vereceksin.” sözleri beynini yakar. (Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU / ÇAĞLAYANLAR) Döndü Sena TAKABAY 11-A


75 Beş yıllık evli olan Süreyya ve Suat arasında zevk uyuşmazlığı vardır. Suad musiki ile alakadar olmaktan hoşnutken Süreyya’nın en büyük tutkusu sandalla denize açılmaktır. Hayatlarına dahil olan Süreyya’nın halasının oğlu Necip ile Suad’ın musiki tutkusu onları piyanonun başında birleştirir, vakitlerinin çoğunu birlikte piyano başında geçirirler. Bir süre sonra aralarındaki dostluk duygusu aşka dönüşür. Duygularının karşılıklı olması durumu karşısında birbirlerine bir şey söyleyemez ki iki tarafta Süreyya’ya ihanet etmek istememektedir. Çare Necip’in onlardan uzaklaşması olarak görünür. Necip uzaklaşırken piyanonun üzerinde duran Suad’ın eldiveninin bir tanesini hatıra olarak götürmekten kendisini alamaz. Onlar için tek kavuşma yolu ölümdür ki bir gece konağın bir bölümünden yükselen alevler Suad ile Süreyya’nın kavuşma vesikası olur. (Mehmet RAUF / EYLÜL) Beyzanur YAVUZ 11-A

Kızların kaderlerinin babaları tarafından yazıldığı bir dönemde başlar Cemil ile Münire’nin aşkları. Münire ilk feracesini giydiği sıralarda Hakkı Paşa Konağı'nda bir sünnet düğününe gider ve orada Cemil sahneye çıkıp yüzünü Münire’ye dönerek bir şarkı söyler. Zaman insanı nereye sürükler bilinmez. Onlar da bilemedi zamanın onları nereye sürükleyeceğini. Bir gün konağın yandığını haberini alan Münire konağı görmeye gider ve artık sadece zihnindeki hatıraların kendisine kaldığını fark eder. Konağın yanması kaderin bir oyunu… Yüreğinde hep o şarkı vardır; Cemil'in kendisine söylediği şarkı. (Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU / HEP O ŞARKI) Dilber BAĞLAMIŞ 11-A


76 Ahmet Cemil, Mülkiye’de okuyan bir gençtir. Babası öldüğü için annesine ve kız kardeşine bakmakla yükümlü olur. Onları geçindirmek için çalışmak zorundadır. Karşısına çıkan bir fırsat ile Mir'at-ıŞuûn gazetesinde çalışmaya başlar. Ahmet Cemil , gazetede bir olayı en sevdiği arkadaşı Hüseyin Nazmi’ye anlatmaya başlar. Ardından Mir'at-ıŞuûn gazetesinin ortaklarından biri olan Tevfik Efendi’nin evlenme hikayesini anlatırken ortada gülünç bir durum meydana gelir. Bu hikaye ne kadar gülünç olursa olsun Ahmet Cemil’in hayatını nasıl etkilediğini anlatır. Hüseyin Nazmi dinler ve sonunda der ki: “Demek eniştenizle aranızda bir tarafın sermaye öteki tarafın emek koymasıyla meydana gelen bir ortaklık kuruluyor.” Yani demek istediğim her kim başka bir kimse için emek harcarsa o insan her zaman saygı duyulan iyi bir insandır. Çünkü kendi için yapmadığı fedakarlığı elin iki kat yabancısı için yapabilmek büyük marifettir. (Halit Ziya UŞAKLIGİL/ MAİ VE SİYAH) Senem GÖZÜNÇ 11-A

Bazen yaşadığın birçok şeyi gün batımı ile kalbinin derinliklerine gömersin aynı Dilber gibi… Dilber dokuz yaşında başlayan esaret hayatının bütün acılarını kalbinin derinliklerine gömer. Yıllar sonra hürriyetine kavuşur ama bu çok uzun sürmez ki yalnız ve çaresiz olan Dilber kendini Nil ırmağına atarak intihar eder. Güneş batarken sadece akşam olmaz bazı kalplerdeki hazin bir aşk da batar gider. Tıpkı Dilber ve Celal’in aşkı gibi. Deniz her zamanki gibi dalgalı, ağaçlar rüzgara teslim, ortalık sakin ve gün tamamlanmaya hazırken Dilber ile Celal birbirlerinden çok uzaklarda… (Sami Paşazade SEZAİ/ SERGÜZEŞT) Shawutı AYIMUSA 11-A


77 İZLEMEK İSTEYENLERE... Avrupa’daki Endonezyalı öğrenci bir çiftin hikayesi. Avrupa’ya adapte nasıl olunur. Çeşitli arkadaşlarla tanışıp sonucunda Avrupa’da İslam’ın gizli tarihine yolculuk…

Filmin geçtiği yakın gelecekte yeryüzünde yaşam, artan kuraklık ve iklim değişiklikleri nedeniyle tehlikeye girmiştir. İnsan ırkı yok olma tehlikesiyle yüzyüzedir. Derken yeni keşfedilmiş bir solucan deliği, tüm insanlık için umut olur. Buradan geçip boyut değiştirerek daha önce hiçbir insanoğlunun erişemediği yerlere ulaşmak ve insanoğlunun yeni yaşam alanlarını araştırmak ise bir grup astronot-kaşife kalır. Bu kaşifler, geçen 1 saatin dünyadaki 7 yıla bedel olduğu ortamda hem hızlı ve cesur olmak zorunda kalacaklardır.

50'lerin Welton Akademisi, ciddi, disiplinli ve akademik çevrelerde saygınlığı yüksek olan bir okuldur. Okul yönetiminin muhafazakar ve ortodoks tavırları okulu öğrenciler için sıkıcı ve bunaltıcı bir hale getirmektedir. Fakat yeni ingilizce öğretmeni John Keating'in okula atanmasıyla çok şey değişecektir. Rızvan Khan küçüklüğünün annesiyle ıssız bir yerde geçiren bir Müslümandır. Annesi öldükten sonra Amerika’ya küçük kardeşinin yanına gider. Orada tanıştığı ve aşık olduğu Mandira adında dul ve Hindu bir kadın ile evlenir. Rızvan Kahn aynı zamanda da Asperger sendromu hastasıdır. Bu hastalık Otizm rahatsızlığının bir çeşididir ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan bir rahatsızlıktır. 11 eylül saldırılarından sonra Mandira’nın oğlu faşist kesimler tarafından döverek öldürülür. Öldürülme sebebi annesi evlendikten sonra Khan soyadını almış olmalarıdır.

Hintli Mahavir Singh Phogat'ın hikayesini anlatıyor. Mahavir Singh Phogat bir güreş hayranıdır. İki küçük kızına da güreş öğretmeye karar verir. İki kız, Babita Kumari ve Geeta Phogat, çocukluklarından başlayarak güreş eğitimi alarak büyürler. Büyüdüklerinde iki kız da güreşte iddialı isimler olmuştur. Geeta Phogat 2010 Commonwealth Oyunları'nda altın madalya kazanarak güreşte bu dalda ödül kazanan ilk kadın güreşçi olurken, kız kardeşi Babita da gümüş madalyayı alır. Genç kadın güreşçiler başarıya giden yol boyunca sosyal şekillendirmenin baskısıyla da mücadele etmek zorunda kalacaktır. Mezun


78

TAHA AKGÜL'ÜN HAYATI Hüseyin VURAL 11-D 22 Kasım 1990 tarihinde Sivas'ta dünyaya geldi. Yaşar Doğu Güreş Turnuvası'nda altın madalya Haydar Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi kazandı. Beden Eğitimi Öğretmenliği bölümü öğrencisi 2014 senesinde Taşkan Özbekistan'da yapılan olan Akgül güreşe 14 yaşında başlamıştır. 6 sene güreş şampiyonasında birinci olarak yine altın boyunca Sivas güreş eğitimi merkezinde eğitim madalya kazandı. alan Akgül 2008'inde Türkçe okumaya başla7-12 Eylül 2015 tarihleri arasında LasVegas'ta dı. Burada milli takım antrenörü ile tanıştıktan düzenlenen dünya büyükler güreş şampiyonası sonra hayatı değişti ve daha profesyonel eğitim finalinde Azerbaycanlı rakibi JamaleddinMagomedov 62 saniyesinde sayı tuşuyla (10-0) yenealmaya başladı. Daha sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi adına güreşmeye başladı. 2009 senesinde rek tekrar altın madalya kazandı. gençlerde Türkiye üçüncüsü oldu. Bu başarısın20 Ağustos 2016 tarihinde Rio olimpiyatlarında dan sonra dikkat çekti ve milli takıma çağrıldı. Taha Akgün 125 kilo finalinde İranlı rakibi 2011 senesinde Ankara Aski'ye transfer oldu. (3-1) mağlup etti ve altın madalya kazandı. Böylece olimpiyat şampiyonu unvanınıkazandı. 2012 senesinde 40.kez düzenlenen Uluslararası

OYUNCU İNSAN Cuma ALAGÖZ 11-D Bir oyuncunun sahip olması gereken özellikler arasında iyi bir gözlemci, yaratıcı, yetenekli, doğal olması ve kendini tanımış olması yer almaktadır. Oyunculuk rol yapmaktan ziyade anı yaşamaktır. Oyuncu, rolündeki kişinin duygusuna bürünüp hissederse izleyiciye duygu geçişini daha iyi vermiş ve doğallığını daha iyi yansıtmış olacaktır. Oyuncunun başarılı olması inandırıcı olmasına bağlıdır. Bir oyuncu birbirinden farklı milyonlarca karakteri canlandırabilir. Bu zannedildiği kadar

kolay bir iş değildir. Her rol, başka bir hayat başka bir kişi demektir: Bu da ciddi bir yetenek ve deneyim ister. Ülkemizde oyunculuk taklit yapabilmek olarak görülmektedir. Fakat olayın aslı böyle değildir. Taklit, bir kişinin hareketlerini tekrarlamakken oyunculuk gerçeklik demektir. Şunu iyi bilmek gerekir ki oyunculuk mesleğine başlamak ve ilerlemek istiyorsanız iyi bir başlangıç yapmalısınız.


79 Syf. 9’daki İngilizce yazı tercümesi

HEY SEN, UYAN!

Herkese merhaba! Bu günlerde ne yapıyorsunuz? Geleceğiniz için hayalleriniz için hiçbir şey yapmadığınızı tahmin ediyorum. (Tabii herkes için değil.)

Ülkemizdeki insanların bazılarının ya da çoğunun sadece telefonlarıyla oynadıklarını düşünüyorum. Sosyal medya dışında bir şey görmezler, kendilerini geliştirmezler. Bildiğiniz üzere, bir neslin en önemli insanları gençleri. Bu yüzden eğer kendimiz için, sonra toplum için çalışırsak, en iyisi olabiliriz. Amerika vs. gibi ülkeleri gördüğümüz gibi kendilerini geliştiriyorlar, bir şeylere değer veriyorlar bilim gibi, gelecekleri gibi toplumun geleceği gibi. Tabii ki Türk insanları faydalı hiçbir şey yapmıyor demiyorum. Biz çok çalışmıyoruz, öğrenmekten ya da önemli insan olmaktan korkuyoruz. İstiyoruz, fakat “yapamam” diyoruz. Tabii ki yapamazsın. Çünkü hiç denemedin. (Eric Thomas) İstediğimiz şey için çabalamıyoruz. Sadece istiyoruz. Örneğin; futbol oyuncusu, bilim adamı, başkan olan adamlar görüyoruz ve diyoruz ki keşke bu adam gibi olsam, bunun hakkında sadece düşünüyoruz. Aklımızda her ne varsa yapabileceğimizi söylemek istiyorum bu gerçekten kesin. Dinle genç adam! Bir sözüm var,

aslında soru, muhtemelen daha önce hayatınızda bunu duydunuz. Odaklan buna ve bu soru hakkında düşün. “Neden olmasın?” Söyle bana neden? Denemiyoruz, sadece yapamayacağımız söylüyoruz. Allah’ın sana verdiği gücün farkında değilsin. Çok değerlisin. Ne istersen başarabilirsin. İlk adım odaklanmak ve düşünmek. Bu adımdan sonra bu sorulara odaklanmalısın: Ben kimim, kim olmak istiyorum, olmak istediğim kişi için ne yapıyorum? Hey dost! Bu dünyaya geldin, amaçsız yaşayamazsın. 10 yıl sonra kendini nerede görmek istiyorsun? Haydi bırakalım neyle zamanımızı boşa harcıyorsak. Senin için faydalı olan şeye, seni geliştiren şeye odaklan. Ne olursa olsun çalış. Ne kadar çok terlediğin önemli değil, ne kadar acı çektiğin önemi değil. İnan bana, acının sonunda başarı var. Unutma ki yazının başında bahsettiğim gibi bir şey yaptıktan sonra, bunu toplum için Türkiye için yapmalıyız. Kendinize iyi bakın gençler. Hepimiz için en iyisini dilerim! Korkmayın ve hayallerinizden vazgeçmeyin!

Başlamak için mükemmel olmak zorunda değilsin ama mükemmel olmak için başlamak zorundasın.

Syf. 58’deki Arapça yazı tercümesi

Suriye’de İnsan Hatırası

Okul ve ev yolunda kalbime nakşettiğim bazı anılar var: Okula gidiyorum, parça parça veya tamamı yıkık binalar gördüm. Arkadaşımın yıkık evini gördüğümde gözlerim doldu. Okulun yolunu takip ettim ve öğretmenimi bekleyerek sınıfa oturdum. Ancak öğretmen gelmedi. İnşallah iyidir dedim. Herkes onun hakkında bir şey bilmediğini söyledi. Sonra bahçeye çıktım ancak öğretmenim aklımdan çıkmadı. Yanmış ağaçları, yıkık duvarları aklımdan geçirerek dolaşıyordum. Geçirdiğim günlerim hatıralarını taşıyamadığımdan hızlıca çıktım. Gördüklerimi

unutmayı umarak farklı bir yoldan eve dönmeyi istedim. Ancak yanıldım. Seçtiğim yıl bütün binaların enkaz olduğu bir yoldu. Ben aklımdan atamadığım bir fikirle yürümeye devam ediyorum. Belki de bu enkazın altında hala canlı olan biri olabilir. Eve vardığımda gördüğüm her şeyi unutmak ve uzaklaşmak istedim. Ancak ne kadar yaklaşırsam uzaklaşayım gördüğüm hiçbir şeyi kederden unutamadım. Bu yazı hikaye veya rivayet değil, bilakis yaşlı gözlerle yazılmış bir gerçek.


80 BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ? •Beyine giden ve gelen sinir sinyallerinin hızı saatte 273.6 km’ye ulaşabiliyor. •İnsan yılda en az 1460 rüya görür. •Ortalama bir insan günde 60-100 saç teli kaybeder. •En büyük iç organımız ince bağırsağımızdır. •İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüke-

tir. •İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz. •Klinik ölüm sonrası insan 5 dakika içinde hayata geri getirilebilir. 5 dakika sonra beyin hücreleri ölmeye başlar, ama yine de bu süreyi 5 dakika daha uzatmak mümkündür. •Kadınların kalbi, erkeklerden daha hızlı atar. •Erkeklere yıldırım çarpması olasılığı kadınlara göre 6 kat daha fazladır. •İnsan kalbinin yarattığı basınç, kanı 10 metre yüksekliğe fışkırtmaya yeterlidir. •Beyin 10 Watt’lık bir ampul kadar enerji tüketiyor. •Vücudumuzda fosfat, magnezyum, kobalt, nikel, silikon gibi mineraller bulunur. •Hapşırık saatte 166 kilometre hızla yol alan rüzgar oluşturur. Öksürükse 100 kilometre /saat hızında hareket eder. •Normal bir insanın uykuya dalış süresi 7 dakikadır. •İnsan gözü 576 megapixeldir. •Beynimizdeki en duygusal anı koklamayla elde edilen anıdır. •300 kemikle doğuyoruz.Yetişkin olduğumuzdaysa bu sayı 206. •Her gün 200 milyar civarı kırmızı kan hücresi üretiyoruz. •El tırnakları ayak tırnaklarından daha hızlı uzar. •Kanımız her gün 96560 kilometrelik yolculuk yapar. •İnsanın geçici hafızası sadece 7 ögeyi akılda tutabilir. •Doğumdan sonra gözlerimiz hiç büyümez.Ama burnumuzun ve kulaklarımızın büyümesi devam eder. •Bir insan yılda ortalama 10 milyon kez göz kırpar. •Akciğerlerimiz her gün 2 milyon litre hava depoluyor.Bu da 1 tenis kortu büyüklüğünde yer kaplar. •Günde 1.6 litre tükürük üretiriz. •Gözyaşımızın gözden ilk çıktığı sıcaklık 40 derecedir. •İnsan vücudu normal vücut ısısıyla 110 derece sıcaklığa dayanabilir. •İnsan yaşlandıkça gözyaşı üretimi de azalır. •İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır. •Vücut şekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yaşama riskiniz daha fazla. Mehmet Nuri ÖKMEN 9-E


3


Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.

Kapak Fotoğrafı: Tuğba KARATAŞ

sultanalparslanaihl.meb.k12.tr

4

en-NİSYAN: Sultan Alparslan Anadolu İ.H.L. Okul Dergisi - (Yıl:2017 Sayı:3)  

Yıl: 2018 Sayı:4 en-NİSYAN Fikir, Sanat ve Edebiyat Dergisi “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.” Yıllık Sultan Alparslan Anadolu İmam H...

en-NİSYAN: Sultan Alparslan Anadolu İ.H.L. Okul Dergisi - (Yıl:2017 Sayı:3)  

Yıl: 2018 Sayı:4 en-NİSYAN Fikir, Sanat ve Edebiyat Dergisi “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.” Yıllık Sultan Alparslan Anadolu İmam H...

Advertisement