Issuu on Google+

Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

1

www.stereomecmuasi.com


Editörden Merhabalar, Stereo Mecmuasının 22. sayısı ile tekrar karşınızdayız. Hifi sayımızı oldukça geciktirdiğimizin farkındayız aslında. Ancak ardı arkası kesilmeyen sorunlar sebebi ile bu sayımızın yayını biraz uzadı. Sorun derken web sitemiz veya elektronik dergimiz ile alakalı sorunlar değil. Çoğunlukla sağlık sorunları. Bu sayımıza bir çok yazımızı yetiştiremedik. Umuyoruz ilerleyen günlerde bu yazılarımızı da web sitemizden veya hızlı şekilde yeni bir e-dergi yayınlayarak sizlerle buluşturacağız. Bunun yanında birde minik bir Münih Özel sayısı da yayınlayabiliriz. Elimizde malzeme çok, vakit yok. Bu sene eğer bir sorun yaşamaz isek, yaz döneminde daha fazla sayı yayınlayabiliriz. Bakalım, hayırlısı diyelim :) Son bir aydır web sitemizde oldukça ilginç değişiklikler yaptık. Özellikle haberler bölümlerini tamamen yeniledik. Çoğu okuyucumuz bu yeni düzeni foruma çok benzetmiş dediler. Amacımız tam anlamıyla buydu. Meraklıların daha rahat okuyabilecekleri yeni temalarımıza kısa sürede alışacağınızı umuyoruz. Tüm bu gelişmeleri yaparken yepyeni bir bölümü de yayına aldık. Aslında bu bölümümüz bir süredir bazı okuyucularımızın yapmamızı istediği bir şeydi. Bir yandan bu istediği karşıladık, bir yandan da kendi beğenilerimize uygun bir bölüm açmayı başardık. Bu bölümümüze kısaca Retro kodunu verdik. Yeni bölümümüzün adresi ise şekilde; http://retro.stereomecmuasi.com Bu yeni bölümde adından anlayabileceğiniz gibi pikaplar, amplifikatörler, kasetçalarlar, makara teypler gibi vintage cihazlara yer veriyoruz. Çok yazarlı tasarladığımız bölümümüze blogger kullanmayı biliyorsanız sizde katkıda bulunabilirsiniz. Kullanımı son derece basit olan yazılımla birlikte kuvvet doğar prensibiyle kısa zamanda bayağı materyal birikeceğini düşünüyoruz. Bu arada bölümü yeni açmamıza rağmen gördüğümüz yoğun ilgi için ayrıca teşekkürler. Klasik cihazların yanında keyifli reklamlar, broşürler, resimler, videolar gibi zengin bir içerik hemen her gün siteye ekleniyor. Ayrıca bazı günlere özel bölümler hazırladık. Pazartesi Eğlencesi Plak Kapakları, Perşembe Pazarı: Dual, Cuma Haftanın Güzeli bölümleri bunlardan bir kısmı. Yakın zaman içerisinde daha ilginç bölümlerde ekleyeceğiz. Sizlerde fikirlerinizi web sitemizin iletişim bölümünden bizlere ulaştırabilirsiniz. Bu arada internet ağları üzerindeki gelişmemize devam ediyoruz. Geçen sene ülkemizde son derece popüler olan Twitter bu sene aynı durumda değil pek. O yüzden özellikle Facebook üzerindeki sayfalarımızı daha sık güncelleştirmeye başladık. Eğer sizde facebook kullanıcısı iseniz, Stereo Mecmuasında olan biteni Facebook üzerindeki sayfamıza üye olarak kolay şekilde takip edebilirsiniz. Dikkat edeceğiniz gibi her gün büyük veya küçük bir ekleme yapılıyor mutlaka web sitemize. Müzik haberleri, hifi haberlerinin haricinde özellikle ülkemizden haberleri çok daha hızlı şekilde meraklılara sunabiliyoruz. Aslında bu konuda sektörel firmalar seneler içerisinde önemli gelişmeler kaydettiler. Önümüzdeki senelerde internet'in ağırlığı ve önemi anlaşıldıkça çok daha hızlı bir gelişim süreci yaşayacağımızı umuyoruz. Bu sayımızda formatımızı biraz değiştirdik. Tahminen bu şekilde (yani tek sütunlu) yazılar monitör başında çok daha rahat okunur hale geldi. Bu son dönemlerde okuyucularımızdan sıklıkla gelen bir istekti. Umarız herkesin hoşuna gider. Çok uzatmadan sizleri yeni sayımızla baş başa bırakalım. Umarım keyifle okursunuz. Yeni sayımızda daha sorunsuz ve “sağlıklı” şekilde görüşmek üzere...

HakanCez/Tolga

Stereo Mecmuası 22. Sayı

2

www.stereomecmuasi.com


Venedik'te Vivaldi Ziyareti Bir hifi sistemini oluştururken bireysel komponentleri kişisel tercih ve zevklerimize göre seçebiliriz: pre-amp, CD transport, pikap, pikap kafaları, kablolar, hoparlörler vesaire. Bu komponentlerin bireysel özellik ve seslerini birbirlerine dengelemek çok sinir bozucu ve pahalı bir işlem olabilir. Hepimizin amacı, çekinerek söylüyorum, “mükemmel” sese ulaşmak diyebiliriz.

Üzerinde daha az kontrol sahibi olduğumuz bir komponent ise sahip olduğumuz kayıtların kalitesidir. Tabi ki farklı performanslar ve plak şirketlerinin yayınlarını seçebiliriz, ancak genellikle geniş dağıtım ağlarının getirdiği maliyet odaklı bir takım “kayıplara” tabiyizdir, birçok kayıt “master” kayıtlarından çok uzak bir noktada raflara ulaşır. Bazı firmalar bize orijinal CDlerden çok daha yüksek çözünürlükte bazı kayıtlar sunuyor, mesela HD Tracks, ancak bu elimizdeki CD'ler için fala bir çözüm getiremiyor. Orijinal kayıt sırasında orada olup kendi master kayıtlarınızı yapabilmek harika olmaz mıydı! Bende basit bir mikrofon tekniği ile bir kayıt yaparak, gerçek performansı ön sıradan canlı dinlerken ki sese mümkün derecede yaklaşma amaçlı bir kayıt yapmanın enteresan bir çalışma olacağına karar verdim. Böyle bir kayda sahip olmak hifi komponentlerini değerlendirirken çok güçlü bir araç rolü üstlenebilir, bunun sebebi orijinal kaydın mikrofon yerleşimi ve kayıt yerinin akustikleri ile ilgili bilgi sahibi olmaktan geçiyor. Kaydın lokasyonu için ilk tercihim Venedik'teki San Vidal Klisesiydi. Her sene eşim Françoiseile beraber yılbaşını Venedik'te mümkün olduğu kadar çok konsere giderek geçiririz. Yıllardır sadece kiliseyi değil aynı zamanda orada neredeyse günlük olarak çalan orkestrayı da hayranlıkla ziyaret ettik. Interpreti Veneziani birçok eser arasında Vivaldi’nin Dört Mevsim’ini de çalıyor. Bunu kaydını yapabilmek benim için bir rüyanın gerçekleşmesi olurdu. Bu Ocak ayında konserlerini dinledikten sonra cesaretimi toplayıp orkestra menajerine yaklaşıp gelip onları Stereo Mecmuası 22. Sayı

3

www.stereomecmuasi.com


kaydetmenin mümkün olup olmadığını sordum. Bu durum “sormazsan elde edemezsin” sözünün bir kanıtı oluyor! Menajere ticari bir amacımızın olmadığını (tahmin edersiniz ki orkestranında harika bir CD seti zaten mevcut) açıkladıktan sonra gayet memnun olarak bir akşam konserinin kaydına izin verdi. İzinleri de aldıktan sonra sırada en iyi kayıt cihazı mikrofon ve mikrofon tekniğini bulmak vardı.

Eminim ki birçok insan İsviçre firması Nagra ile daha önce karşılaşmıştır. BBC için çalışırken defalarca taşınabilir “reel to reel” kayıt cihazları Nagra S4'ü kullanmıştım. Tabi ki şimdi birkaç yeni dijital modellerinden Nagra LB modelini seçtim. Flash hafıza kartlarının üzerine 24 bit 192 Khz'e kadar kayıt yapabilen bu kayıt cihazının birçok entegre fonksiyonu var, phantom (hayalet) gün kaynaklı mikrofon pre-ampleri, birçok giriş ve çıkış opsiyonu vs, hepsi de yaklaşık 2000 GBP civarında bir bedele. Mikrofon seçimi bir sonraki operasyonumdu. Dünyaca ünlü birçok marka vardı, Sennheiser, Neumann, AKG, B&K, DPA ve Schoeps bu markalardan sadece birkaçı. BBC'den bazı eski dostlarımla konuyla ilgili muhabbet etmekte çok enteresan oldu. Yorum ve tercihleri biz odyofiller kadar geniş ve çeşitli oldu. Bir başka fikir ve ilham kaynağı da Gearslutz.com forumundandı. Kendi kayıtlarını yapmak isteyen arkadaşlar mutlaka ziyaret etmeli. Sonunda Alman firma Schoeps mikrofonlarını kullanmaya karar verdim. Vaktiniz varsa lütfen web sitelerini ziyaret edin. Sitede birçok mikrofon ve mikrofon tekniği ile ilgili dosyalar indirebilirsiniz. Gerçekten “kulak” açıcı bir kaynak! İşte şimdide asıl konu mikrofon tekniği! Bu teknikler gerçekten çok sayıda ve farklı biçimlerde. Decca Tree, Blumlein, AB, XY, NOS, ORTF, Jecklin OSS, Sound Field veya Dummy Head gibi teknikler kullanabilirsiniz, hepsinin çeşitli avantaj ve dezavantajları var. Bazılarını inceleyelim. İki mikrofonu “cross pair” olarak kullanan XY oldukça yaygın bir teknik. Mikrofonlar kapsülleri üst üste gelecek şekilde 90 ile 120 derecelik açılarla üst üste yerleştirilir. Tepki motifleri “cardiod” (kalp şeklinde) oluyor. Bu tekniğin problemi stereo imaj biraz dar olabiliyor ve ortamı fazla kayda alamıyorsunuz. Aynı zamanda orta imaj gerçekten biraz daha yüksek sesli oluyor. AB tekniği ise birkaç metre aralıkla iki “omni directional” (çok yönlü) Stereo Mecmuası 22. Sayı

4

www.stereomecmuasi.com


mikrofon kullanılarak uygulanıyor. Bu teknik ortamı çok iyi canlandırır ancak stereo imajı çok keskin değildir. Bu tekniğe Decca Tree denirdi, ancak daha sonra ortaya üçüncü bir mikrofon yerleştirerek stereo yerleşimi iyileştirmeye çalıştılar. ORTF Fransız radyosu tarafından yıllar önce icat edilmiş. Bu teknikte 2 “cardiod” mikrofon 110 derece açıda 17 cm aralıkla yerleştiriliyor, yaklaşık olarak insan kulaklarının aralığı. Bu teknik çok güzel sonuçlar doğuruyor ve özellikle mikrofon teknikleriyle ilgili denemeler yapmaya vakit olmayan ortamlarda tercih ediliyor.

En meşhur tekniklerden biri, bugünlerde pek kullanılmasa da, 1930'larda Alan Blumlein tarafından icat edilmiş. Burada iki adet 8 şeklinde mikrofon üst üste yerleştirilerek kullanılıyor. Bu teknik en iyi stereo imajı oluşturuyor ve çok güzel mono uyumluluğu sunuyor. Ancak, öne olduğu kadar arkaya da aynı oranda ses veren bir çift Quad Electrostatic hoparlör gibi, bu teknikte öndeki sesler kadar arkadakileri de dahil ediyor. Çok iyi bir akustiğe ve gerçekten enden bir elemente daha ihtiyacınız var, öksürmeyen dinleyiciler! Bir Dummy Head kullanabilirsiniz, burada mikrofonlar yapay kafanın kulaklarına yerleştirilir. BU sisteme “binaural” olarak bilinir ancak sadece kulaklıkla dinlendiği zaman başarılıdır, hoparlör ile çok iyi sonuç elde etmez. Schoeps mikrofonlarını seçmemin en iyi yanlarından birisi farklı polar diagramlı kapsülleri değiştirmeme olanak sağlaması, böylece birçok farklı tekniği deneme şansım oldu. Genellikle mikrofonlar ikiye ayrılır: “pressure operated” (basınç operasyonlu) ve “pressure gradient” (basınç degradeli). Pressure operated mikrofonlar omni direksiyonel olur. En düz frekans tepkisine sahiptirler ve genişletilmiş bir üst kısımları vardır. Pressure gradient mikrofonlar ise daha direksiyoneldir. Alçak frekans tepkileri daha hızlı düşer ve üst kısımda küçük bir kasisleri vardır.

Stereo Mecmuası 22. Sayı

5

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

6

www.stereomecmuasi.com


Bu sebeple Venedikteki kaydı omni direksiyonel mikrofonlarla yapıp en düz frekans tepkisini elde etmeyi amaçladım. Stereo imajın kalitesini iyileştirmek için mikrofonların arasında Jecklin diski denilen bir aparat kullanmayı tasarladım. Bu 30cm'lik akustik olarak opak bir disk ve iki mikrofonun arasına yerleşince yüksek frekanslarda mikrofonları ayırarak stereo imajı iyileştiriyor ama alçak frekansları etkilemiyor. Bunu icat eden adam bir zamanlar İsviçre radyosunda baş mühendis olarak çalışıyordu.

Kullanacağım sistem Jecklin diskinin geliştirilmiş bir versiyonuydu, diskin çapı 35cm ve mikrofonlar 36 cm aralıkta yerleştiriliyor. Eşimin sağ, orta ve solda konuşurken kaydettiğim bazı testler yaptım. Disk olmadan ve disk var iken kayıtlar arasındaki farkı dinlemek başarısının Stereo Mecmuası 22. Sayı

7

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

8

www.stereomecmuasi.com


kanıtıydı. Diski yapmakta eğlenceliydi. Endüstriyel köpük, pleksiglas ve yapay yün kullanarak yaptım. Artık son ihtiyacım mikrofon standıydı. Mikrofonları 4 metre yükseklikte tutacak bir aparata ihtiyacım vardı. İtalyan firma Manfrotto tarafından yapılan bir ışık standına denk geldim. Bu firmanın stantları dünyaca bilinir ve çok kalitelidir. Malzemelerimizi toplayıp Venediğe harekat etme vakti gelmişti. Geziyi fotoğraflayacak vaktim olmayacaktı o sebeple yetenekli fotoğrafçılık öğrencisi Francesca Lever’i organizasyonu fotoğraflaması için bizimle gelmeye davet ettim. Italyancası iyi olan eşim Françoise ile beraber yardımımıza Prometheus Audio’dan George Thomsen’de yetişti ve yola çıktık. Vardığımızda orkestra halka açık konserden 2 saat önce mikrofon ve ses denemeleri için kurulum yapmama izin verdi. Bu da bana öğlenden sonramı Venedik'i gezerek geçirme fırsatı verdi. Gerçekten inanılmaz bir şehir ve daha yapmadıysanız sular altında kalmadan mutlaka ziyaret etmelisiniz.

Şimdi ekipmanı kurmaya sıra gelmişti. Değerlendirme makalelerinde kaç defa hoparlörleri 1-2 cm oynatarak seste korkunç farklar duyabileceğimizi okuduk. Aynı şey bir çift mikrofon içinde geçerli. Enstrümanlara çok yaklaşırsan akustik ortamdan kaybedilebilir. Ortam alanından çok uzaklaşınca da enstrümanlar ortamda yüzüyormuş gibi gelebilir. Fotoğraflardan da görebileceğinizi gibi, mikrofonların en iyi orta düzlemde, podyumun yaklaşık 50cm önünde ve klise zemininin 3 metrenin biraz fazlası yüksekliğinde olmasına karar verdim. Mikrofonlar omni direksiyonel olmalarına rağmen hafif bir direksiyonelliğe de sahipler, o nedenle de mikrofonları 30 derece aşağıya doğru eğdim. Kullandığım kablolarda Schoeps’ti. 10 metrelik kablolarıda yapıları ve kaliteleri sebebiyle seçtim. Kabloları hazırlamak için bir hafta süreyle Nordost kablo hazırlama cihazıma bağladım, mikrofonların çıkışları oldukça düşük çünkü. Nagra Bwav formatında 24 bit 192Khz kayıt yapmaya ayarlandı ve Sennheiser kulaklıklarımı bağladıktan sonra başlamaya hazırdık. Kayıtta hiçbir limitör, sıkıştırıcı Stereo Mecmuası 22. Sayı

9

www.stereomecmuasi.com


(compression) veya equalizasyon kullanılmadı. Zirve kayıt seviyesine (peak recording level) dikkat etmek zorundaydım çünkü dijital sistemlerde aşırı yüklenen bilgileri geri almanın yolu yoktur. Ah o eski bant günleri! Seviyeler ayarlandı, Orkestra çaldı. Sahnede sekiz sanatçı var ve Dört Mevsimi çalınca iki ayrı kemancı, fotoğraflarda da göründüğü gibi, sırayla 2 mevsimi sahnenin ortasına çıkarak çaldılar. Sanatçılardan bir tansesi çalarken kayıtta da duyulacağı gibi sağa sola yaklaşık 1 metre kadar sallandı, buda bence performansın realitesine katkıda bulunuyor.

Harpiscord, oldukça düşük çıkışlı bir enstrüman olarak kendine ek bir mikrofondan fayda görebilirdi, sesi biraz yükselirdi, ancak iki mikrofonun kilit noktası kaydı ek mixing desk (miks masası) ve benzeri ekipmana gerek duymadan, bu maceranın asıl hedefi olan, en saf hali ile kayıt yapabilmemdi. Profesyonel kayıt dünyasında, enstrümanların ses seviyelerini arttırmak için yakından birçok mikrofon kullanılır ve bunlar stüdyolarda tekrar mikslenerek performans oluşturulur. Hatta bu yakın mikrofon tekniğinden dolayı miksleme esnasında yakınlama efekti (reverberation) eklenir ki enstrüman mikrofon tekniğinden dolayı kaybolan doğal ortamına daha yakın bir ses versin. Çoklu mikrofonların başka bir problemi de, çok fazlı etkilerin yanı sıra diğer enstrümanlarında o mikrofonlara yakalanması oluyor. Ne yazık ki hayatın bir gerçeği olarak bu tip saf ve doğal kayıtların yapılabildiği çok az yer kaldı, etraftan trafik ve benzeri seslerin olmadığı, seyircinin etkisinin olmadığı vesaire. Bu sebeple kayıt stüdyoları kullanılıyor. Her neyse, seyirciler geldi ve sanırım 3 metrelik bir çubuğun ucunda yarım bir koyun görmek onları o kadar etkiledi ki oldukça sessizdiler! Orkestra muhteşem çaldı, özellikle de çoklu çalışlara ve denemelere fırsat olmadığını ve dolayısıyla çoklu editleme olmadığını düşünürseniz. Bir orkestra kaydında, en basitinde bile, kaç edit olduğunu bilseniz, çok şaşırırdınız. Aldığım en iyi komplimanlardan biri, konserin sonunda, orkestra üyelerinden birkaçının kaydı geri dinledikten sonra kaydın ve müziğin ne kadar iyi olduğuna hayret etmeleri oldu, onlara kilise akustiklerinin ne kadar kötü olduğu ile ilgili yorumlar yapılmış. Stereo Mecmuası 22. Sayı

10

www.stereomecmuasi.com


Menajerleri kaydın bir kopyasını İtalyan radyosunda yayın için benden rica etti! Aynı zamanda kaydın 3 kısa kesitini burada sizinle MP3 olarak paylaşmanında güzel olacağını düşündüm. Biliyorum MP3 kalitesi korkunç ancak dinlemeye değecektir çünkü o akşamın eğlence ve keyfinden ufak bir tat alacağınızı düşünüyorum.

Londra'ya döndüğümde Nagranın AES/EBU çıkışını Soulution CD çalarımın girişine bağladım. Bu şekilde direkt olarak 24 bit 192 Khz olarak dinleyebiliyorum. Sonuç? Venedik'teki o gece ölüp cennete vardığımı düşünmüştüm. Kaydı sistemimde dinlerken ise, gözüme yaş geldi! Orijinal konser kadar iyimi? Hayır, ama daha yakın olmaya kesinlikle ciddi bir adım daha yakın. Yakında geri dönüp orkestrayı tekrar kaydetmek istiyorum, ancak bu sefer Blumlein tekniğini kusursuz stereo için kullanmayı planlıyorum. Dönmek için sabırsızlanıyorum bile, gördüğünüz gibi yolculuk hiç bitmiyor! Bu kaydı mümkün kılan bazı insanlara teşekkür etmek istiyorum, onların yardımları olmadan kaydı yapmam mümkün olmazdı. Bunların bazıları: Schoeps Michrophones UK'den Neil Mc Cormack, Prometheus Audio’dan George Thomsen, IT desteği için Barrie Hawes, fotoğraflar için Francesca Lever, tercüman ve prodüktörümüz François Valentine, Orkestra menajeri Paolo Cognolato ve orkestranın kendisi Interpretti Veneziani. Mike Valentine Çeviri Adriano Pennetti Enteresan siteler: http://www.interpretiveneziani.com http://www.schoeps.de/en/home http://www.gearslutz.com http://www.valentinefilms.com Müzik klipleri: Klip 1 Klip 2 Klip 3

Stereo Mecmuası 22. Sayı

11

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

12

www.stereomecmuasi.com


Yeniden Pioneer PD-D9-J SACD Çalar

Pioneer eski yıllarda 70’ler, 80’ler de HiFi alanında önemli çalışmalar yapan bir firma iken 90’larda trend’e kapılıp AV amfi ve sistemlere doğru kaymıştı fakat firma 2007 ve sonrasında üretmeye başladığı sıkı hiFi modellerle bu alana hızlı bir dönüş yaptı. Öncelikle bir SACD player olan PD-D6-J modelini üretti. Bu cihazın takımı bir amplifikatör ve bir tuner katı ile seri tamamlandı.. SACD player modeli EISA ödülünü kazandı. Sonrasında ise bu SACD player modelini geliştirdi ve ortaya Pioneer PD-D9-J Super Audio Player çıktı. Yıllardır SONY SCB XB-780 QS SACD player kullanmaktayken bu modelde çıktığı günden bu yana gözüm vardı derken uygun şartlarda sağ olsun Sn.Mete Kızavul bu cihazı edinmeme vesile oldu.

Biraz sizlere cihazı anlatmak istiyorum. Öncelikle Pioneer ucuza kaçmamış, cihaz yüksek seviyedeki komponentler ile üretilmiş. Yukarıda cihazın içinin üstten görünümü var. PD-D9-J’de firma Wolfson WM8741 192kHz/24-bit yüksek performanslı 2 adet DAC kullanmış bunlar paralel çalışarak dijitalden analoğa daha Stereo Mecmuası 22. Sayı

13

www.stereomecmuasi.com


hassas bir dönüşüm sağlamaktalar. Yüksek örnekleme oranları timing jitter’i önlemekte ve master’a yakın ses kalitesi sunmaktadır.

Cihazın içinin bir başka görünüşü PD-D9-J ayrıca ünlü AIR Studio tarafından hiFi ses için ayarlanmış. AIR Studio’nun yaptığı ayarlama devrenin iç yanıtının hızlı olmasını ve üretilen sesin olabildiğince orijinal sese yakın olmasını garanti etmektedir.

Üstte cihazın sürücü kısmı görülmektedir. Cihazın özel dört katmanlı bir şasiye haizdir. Alt, üst, ön ve yan panelleri alüminyumdan üretilmiş. Ayrıca alt tabanı oldukça sağlam bir yapıdadır ve çok yüksek bir iç stabilite sunar. Yani duyduğunuz ses size gürültüsüz (noise free) olarak ulaşır. Bu özellik çok sağlam olan TAOC ayaklarla desteklenmekte ve bunlar cihazı her tür yüzeyden gelecek titreşimlerden korur. Cihaz, CD ve SACD yanı sıra CD-R, CD-RW ve MP3 CD okumaktadır. Bilindiği üzere normal CD’lerde frekans spektrumu sadece 20.000 Hz’e dektir. Bu tarz CD'lerde yüksek frekanslarda geliştirme yapmak için Pioneer cihazda Legato Link Pro devresi kullanmış. Bu Legato Link’in daha ileri modeli en basit anlamıyla sesteki sertlikleri bertaraf edip daha doğal bir ses üreten ileri bir dijital filtredir. Bu özellik aktif edildiğinde CD dinlerken daha transparant ve kristalize bir Stereo Mecmuası 22. Sayı

14

www.stereomecmuasi.com


ses elde edilir.

Resimde güç kaynağı kısmı görülmekte. Diğer bir özellik ise cihazın üstünde bulunan Pure Audio özelliği, bu özellik aktif edildiğinde cihaz ekran dahil tüm dijital kısımları kapatarak çok detaylı ve temiz üretilen analog ses vermekte. Birazda cihaz ile yaptığım bir kaç dinletiden bahsederek performans hakkında fikirlerimi belirtmem gerekirse; öncelikle eski SACD player'ım SONY SCB XB780QS ile en çok dinlediğim Diana Krall'ın A Look Of Love albümünün SACD'si ile başladım. İlk etapta görülen Pioneer'ın SACD çalarken gösterdiği performansın eski SACD player'ımdan çok farklı ve detaylı olmasıydı. Dinleti esnasında kayıtın her detayını sanki o an bir caz kulüpte sanatçı ve ekibini dinler gibi dinleme hissini vererek cihazın ortaya koyduğunu hissettim. Denediğim diğer bir SACD ‘de Stockfisch'ten çıkan Paper Boys'un albümü idi. Güzel odyofil kayıtları ile tanınan firmadan çıkan bu SACD'de biraz İrlanda tadan biraz country, biraz rock ve birazda Antlardaki yerel müziklerden esinlenen grubun harika müziği ile sizi buluşturmakta, burada albümden çok bahsetmeyeceğim evvelce bloğumda LP'sini detaylı işlemiştim. Bu güzel odyofil kaydın her detayını cihaz mükemmelen verdi. Sonrasında ise bu kez CD olarak yayımlanan Miles Davis ve Gil Evans The Colombia Comlete Studio Recordings adlı box'tan seçtiğim kimi albümleri cihazın CD performansını anlamak için dinledim. Bu arada yakında bloğumda bu CD box'ı detaylı tanıtacağım. Öncelikle dinlediğim CD albüm Sketches Of Spain oldu, sonrasında ise Quiet Nights. Burada Miles Davis'in mükemmel yorumunu değilde cihazın albümü çalma performansını irdelemek isterim. Tabii ki çalınan SACD değilde CD olunca bazı teknik farklar sebebiyle arada fark olması normal ama böyle iyi bir kayıt içeren CD 'de aletin kuması çok çok tatminkar. Sesler berrak, detaylar çok açık hissedilmekte. Ayrıca cihazda Legato Link Pro aktif edilirse CD dinlerken performans daha da yükseliyor. + noktalar: sağlam gövde, çok iyi izolasyon, kaliteli komponentler, harika bir tasarım ve iç yapı, cihaz üzerinde olabildiğince az düğme , çok kaliteli çift DAC. -nokta: Uzaktan kumanda, basit ve işlevsel ama pek cezp edici değil Bülent Şaman Stereo Mecmuası 22. Sayı

15

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

16

www.stereomecmuasi.com


Devialet D-Premier İle Geleceğe Dönüş Mike Valentine’dan Hızlı Bir Ampli Değerlendirmesi!

Toplanın size anlatacak enteresan bir hikayem var. Geleceğe gittim! Aslında gelecek bana geldi, hemde geçtiğimiz hafta, bir Devialet D-Premier entegre amplifikatör şeklinde. Peki bu 32 mm yüksekliğinde, 400 mm2 banyo tartısına benzeyen kutunun özelliği ne? Aslında, analog/dijital hibridi bir teknoloji içeriyor. Düşük güçlü A sınıfı bir amplifikatör ve buna ek olarak D sınıfı yüksek güçlü iki amplifikatör içeriyor. Aslında Quad’ın 405 power amplifikatörlerini anımsattı, bunlarda iki farklı 2 ampli, Quad’ın “akım damping” adını verdikleri teknik için kullanılıyordu. Pratikte, Devialet’in yaklaşımı güncel olmakla beraber gelecekten gibi. Örneğin, tüm girişler isimlendirillip özelleştirilebiliyor, amplifikatörün 160W mı 240W mı olacağına karar verebiliyorsunuz, hatta pikap katı girişin “moving coil” veya “moving magnet” mi olmasını istediğinizie karar verebiliyorsunuz. Tüm bunlar amplifikatörün arkasındaki bir okuyucuya yerleştirilen bir SD kart kullanarak yapılabiliyor. Cihazın üzerinde hangi girişin seçili olduğunu ve gain’i gösteren bir gösterge var. Amplifikatörün rafta duruşunu mu beğenmediniz? O zaman duvara asın ve gösterge otomatik olarak tersine dönüp odanın öbür ucundan görünür oluyor! Uzaktan kumanda radyo dalgaları (RF) ile çalışıyor, böylece kumandayı cihaza doğrultmadan da Stereo Mecmuası 22. Sayı

17

www.stereomecmuasi.com


kullanabilirsiniz. Faz değişimi, giriş seçimi ve ses seviyesini kumanda kontrol ediyor. Artık internet'ten alabildiğimiz yüksek çözünürlüklü müziğimizi direkt ampliye bağlanabilen data bağlantımızla dinleyebilmek harika olmaz mıydı dersiniz? Sorun değil! Analog girişlerin yanı sıra koaksiyel, optik veya AES/EBU dijital girişlerde mevcut. Hatta sıradan Blu-Ray veya DVD oynatıcınızdan yüksek kaliteli stereo dinleyebilmeniz için HDMI giriş ve çıkışı bile var! Unutmayın kutunun yüksekliği sadece 32mm!

Ingiltere'de Devialet’in fiyatı yaklaşık $18.000. Peki yaklaşık $100.000 değerindeki Soulution ekipmanlarıma kıyasla nasıldı dersiniz? Haksızlık olur dediniz? Şimdiiii... AES/EBU çıkışını Soulution CD çalardan alıp Devialet’in dijital girişine bağladım. Böylece Soulution'u sadece CD transport olarak kullanıyordum. Nagra LB’mden direk olarak Devialet’in girişine bağlanabildim ve Venedik kayıtlarımı 24bit 192Khz olarak dinleyebildim. Peki ya ses? Odadan çıkıp, tekrar gelip Soulution’mu Devialet’mi çalıyor kolayca ayırt edemiyordum! Devialet’in inanılmaz derecede düşük bir çıkış empedansı var ve çıkış gücü yük empedansı 2ohm'a düştükçe katlanarak artıyor. Bunun da Marten Momento’larımın 8 wooferinin kontrol etmeye faydası olmuştur eminim. Ampli ile oynamak için sadece 1 hafta sonum vardı çünkü distribütör Pazartesi sabahı amplifikatörü geri istiyordu. Ancak dikkatlice dinledikten sonra keşfettiklerime yonumum Soulution’dan biraz daha iyi bas kontrolü olduğu ve alt-orta düzlemde Venedik kayıtlarında var olan biraz daha fazla sıcaklık duyulabildiğiydi. Ayrıca notalar susarken ortam sesi de biraz daha az Stereo Mecmuası 22. Sayı

18

www.stereomecmuasi.com


duyuluyordu. Ancak dikkat edin ki bu farklar oldukça minimal seviyede. Aslında bazı CD'ler Devialet’te daha iyi gibiydi, Bunun nedeni de sanırım Devialet’te biraz daha belirgin bir atılganlık ve “zıplama” faktörünün olması. Aslında fiyat farkını değerlendirecek olunca inanılmaz bir benzerlik. Devialet’in içinde yılların araştırma ve geliştirmesi var, ancak baş mühendisleri Pierre Calmel ve takımının cihaz üstünde harcadıkları zamana değmiş gibi! Peki ekleyecek hiç negatif bir şey yok mu diye soracaksınız. Var aslında. İki minik nokta.

Birincisi kumandanın üstüne ses seviyesini gösteren bir gösterge iyi olurdu çünkü cihaz o kadar sessiz ki, kazara sesi yüksekte unuttuğunuzu düşünecek olursanız yeni bir set hoparlöre ve hatta pantolona ihtiyacınız olabilir! İkinci olarak da WBT hoparlör bağlantıları. Cihaz çok küçük ve yerden yüksekliği oldukça az. Bağlantılar birbirine çok çok yakın, eğer büyük bir set ”spade” bağlantılı hoparlör kablosu kullanıyorsanız onları bağlamak epey sorun olabilir. Son olarak, ünlü bilim kurgu yazarı Arthur C. Clarke’in sözleri aklıma geliyor; “Yeterince gelişmiş herhangi bir teknoloji sihirden ayırt edilemez!” Bu sözlerin içinden Devialet’i özetlemek için kullanacağım kelimede “sihir” dir!

Mike Valentine

Stereo Mecmuası 22. Sayı

19

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

20

www.stereomecmuasi.com


Ereshkigal Pikap Kendi Halinde Bir Pikap Projesi

Pikaplar benim için hem sesleri, hem mekanik yapıları hemde pikap ve plaklar çevresinde oluşan alt kültür ile her zaman ilgi çekici olmuşlardır. Sanırım daha ilkokul öncesi pikap mekaniğine olan ilgim ortaya çıkmıştı. O dönemin küçük ve taşınabilir pikaplarından bir tanesini sökebildiğim kadar sökmüştüm. İçerisinde bulunan çarklar, yaylar, hareketli parçalardan çok etkilenmiştim. Bu yaşlarda geleneksel olduğu üzere yaratıcı değil genelde yıkıcı oluruz. Tabii bende farklı değildim.. Yıkıcılıktan sıyrılma sürecim üniversite çağlarını buldu. Bu dönemde artık ufak tefek arızaları tespit ve tamir edebilir hale gelmiştim. Pikapların çalışma prensiplerini büyük ölçüde çözmeyi başarmıştım. İnternet'in durdurulamaz şekilde hayatımıza girmesi çalışma prensiplerini çözmeme oldukça yardımcı olmuştu. Tamir işlerinin bir sonraki adımında ufak tefek değişiklikler yapabilme cesaretini bulmaya başladım kendimde. Hurda duruma gelmiş özellikle Dual marka pikapların kol mekanizmalarını iptal etmek ilk deneyimlerinden bir tanesiydi. Zaman içerisinde HS serisi karmaşık Dual pikap/ampli kombinasyonlarına korkusuzca dalıp, tamir edebilir hale gelmiştim. Seneler sonra ilk pikabımı yapmaya karar verdim. Şimdi dönüp baktığımda basit bir proje olduğunu düşünsem de, özellikle kendi kolumu yapmaya çalışırken pivot kolların çalışma prensiplerini daha iyi anlamaya başlamıştım. İlk pikabıma Kybele ismini uygun görmüştüm. Benim açımdan bir ilk olduğundan bu ismi özellikle vermiştim. Çünkü pikaplara çok farklı açıdan bakmaya başlamam Kybele sayesinde olmuştur. Kybele başta Anadolu'da olmak üzere tüm Ege havzası ve Mezopotamya'da saygı gören bir ana tanrıçaydı. Hatta Frigyalılar başta olmak üzere bir çok toplum diğer tanrı ve tanrıçaların ondan türediğine inanırlar. Senelerini Stereo Mecmuası 22. Sayı

21

www.stereomecmuasi.com


tarih ve mitoloji okuyarak geçirmiş bir meraklı olarak ilk projesinin son projesi olmayacağını bilen bir insan için bundan daha güzel bir isim bulmak zordu. Tam tahmin ettiğim gibi pikap projelerimin sonu asla gelmedi ve bu yazımda sizlere son pikabımı tanıtmaya çalışacağım. Hikayeye devam edelim. Kybele ortaya çıktığı döneme kadar elimden onlarca farklı marka, model pikap geçmişti. Dual'ler, Marantz'lar, Pioneer'lar sayısız Sansui ve çok daha fazlası. O yıllarda ProJect'in Debut modelini kullanıyordum ve pikap projemde hep referans olarak Debut'u aldım. Ortaya çıkan ses hiç fena değildi. Basit mekanik ve elektronik bilgimle devri tutan bir pikap, plak üzerindeki izleri düzgün şekilde takip eden bir kol yapmayı başarmıştım. O pikabın sesi ProJect kadar iyi olmasa da, seneler boyunca kullandığım bir çok pikaptan daha iyiydi ve en önemlisi ben yapmıştım.

Bu dönemden sonra pikapların dünyasına daha fazla girdim. Açıkçası Kybele projesi daha önce açamadığım bir çok kapıyı aralamamı sağladı. Ortaya çıkan sonuç başarılı olunca bu konuda daha fazla araştırma yapmaya başladım. Öncelikle fizik konusunda biraz ders çalışmaya karar vermiştim. Liselerde okutulan kitapları almaya başladım ve bir çok karmaşık hesabı bilgisayar ile çözmeye başlamıştım. Örneğin 280mm çapında bir daireye, dakikada 250 devir dönen bir motorla, 33 tur attırmak için kaç mm'lik bir daire kullanılmalı sorusu bir çok pikap kullanıcısının umursamadığı bir konudur ama kendi pikabınızı yapmayı istiyorsanız bu tarz soruları matematiksel bir şekilde çözmeniz gerekir. Bir yandan temel bilgileri edinirken bir yandan da yeni yapacağım pikabın nasıl olacağını hayal ediyordum. İlk Kybele'den sonra daha farklı pikaplar ile tanışmaya başladım. Linn Sondek LP12'ler, eski Thorens'ler ve şu an kullandığım Michell Gyrodec. Süspansiyonlu pikaplar. Bu pikaplarla birlikte yeni bir şeyleri daha öğrenmem gerekiyordu. Öncül modellerin ortaya çıkmasından günümüze kadar geçen seneler boyunca bu tarz pikaplar mükemmele ulaşmışlardı. İlk başlarda öylesine seçildiğini düşündüğüm malzemelerin arkasında ciddi bir mühendislik vardı. Öğrenmem gereken bir sürü yeni şey vardı artık. Yayın rezonans frekanslarından tutun, farklı malzemelerin Stereo Mecmuası 22. Sayı

22

www.stereomecmuasi.com


farklı etkilerine kadar dopdolu bir liste. Kolların dünyasında da yeni keşifler yapmaya başladım. İlk önce Rega RB250 ve 300'ler, eski SME'ler, Linn Basik, Ittok ve en sonda SME'nin amiral gemisi Series V. Pikap kollarına meraklı bir insan olarak işin mekaniğini çözmeye çalışıyordum. Sonra kendimi bir anda farklı markalardan kolları sökerken, yeniden kablolarken ve hatta restore ederken buldum. Elde ettiğim her başarı beni mutlu ediyordu. Her defasında da yeni bir şeyler öğreniyordum. Bir noktada pikaplar ve pikap kolları arasındaki ilişkiyi de sorgulamaya başlamıştım. Pikaba uygun kol seçimi, iğneye uygun kol seçimi derken bir noktada yolunuz yine matematik, fizik yani teknik veriler ile kesişiyor. Bu dönemde elimden o kadar çok pikap kolu ve farklı pikap geçti ki, sayısını ben bile bilmiyorum. Ancak her projede yeni bir şeyler öğreniyordum.

Bu dönemin ardından rijit pikapları dinleme ve kurcalama fırsatım oldu. La Platine Verdier'i ilk gördüğümde sanırım birkaç saat boyunca başından ayrılamamıştım. Araştırmalar, yazışmalar, sayısız dinleti derken allak bullak olmuştum. Bu ihtişamlı pikap 20 seneden beri vardı ve ben yeni tanımıştım. Bu benim için yeni bir dönemdi. Farklı şehirlere yaptığım ziyaretlerde günümüzün en kalburüstü pikaplarını gönlümce deneme, kurcalama ve dinleme fırsatım oldu. Aynı şekilde sayısız pikap kolu, pikap iğnesi dinledim. Pikap kolları ise şahsi ilgi alanım olduğundan en çok zamanı bu güzel mekanik harikaları ile geçirdim. Dynavector 507, Triplanar, Graham Phantom, Ikeda, günümüzde üretilen hemen her SME derken liste uzadıkça uzuyor. Listemde sadece Schroeder eksik. Onu da yakın zamanda kurcalayacağını umuyorum. Tabii internette bulduğum her pikabı inceliyor özellikle İngilizce ve Fransızca tüm kalburüstü analog forumlarında bazen katılımcı çoğu zaman okuyucu olarak vakit geçiriyordum. Her yeni pikap, her yeni kol bende yeni ufuklar açıyordu. Bu dönemde Kybele'nin gelişmiş bir ikinci versiyonunu ürettim. Ancak bu kez pikap kolunu kendim yapmadım. Yeni Kybele benim için bir yap boz tahtasıydı. Neredeyse 3 sene boyunca bulabildiğim hemen her malzeme ile denemeler yaptım. Farklı masif ağaçlar, kontrplak, pleksi hatta yeni evime döşettiğim 40x40 seramiklerden artanlar bile pikap gövdesi için deneysel Stereo Mecmuası 22. Sayı

23

www.stereomecmuasi.com


malzemeler olarak kullanıldı. Her yeni duruma göre çizimler yaparak, notlar alarak çalışmalarıma devam ettim. Kullanılan şasinin kalınlığı, alanı gibi konularda bu çalışmalar çok faydalı oldu. Bir süre sonra ne yapmak istediğim kafamda belirmişti.

Daha önceki pikaplarımda hep çıkma malzemeler kullanmıştım. Bu kez her şey çok daha farklı olmalıydı. Ortaya çıkacak pikabı düşünmek bile beni heyecanlandırıyordu. Tek sorun bütçeydi. Günümüzde eğer yeterince maddi imkanınız varsa hemen her konuda olabilecek en iyi malzemeler ulaşılabilir durumdadır. Örneğin motor konusunu ele alalım. Eğer bütçeniz varsa Teres, DIY Hifi Supply gibi üreticilerden komple motorlar alabilirsiniz. Ancak işin içerisine girdikçe motorun önemi kadar housing'inde (yani motorun konulduğu bölüm) önemli olduğunu anlıyorsunuz. İşte o zaman motoru bir bütün olarak satın almak yerine sadece motor alıp gerisini kendiniz yapmaya karar veriyorsunuz. İşte tam bu noktada olay bir anda karışıyor. Yazının başlarında olduğu gibi bir anda masada hesap yaparken buluyorsunuz kendinizi. Kapasitörler, dirençler ile devam ediyor hesaplamalar. Tabii ki iş bunlarla kalmıyor eş zamanlı AC motor mu kullanmalıyım, DC motor mu kullanmalıyım sorularını cevaplamalısınız. Bunlara cevap verdiğinizde sorunlar bitmiyor. Platom kaç kilogram olacak, bana gereken tork kaç Ncm, motor kaç devir olmalı, nasıl bir makara (pulley) kullanmalıyım soruları ortaya çıkıyor. Kısacası cevap bekleyen onlarca soru. İşin kötüsü bu cevapları kendiniz bulmalısınız. Çünkü tasarımı bilen tek kişi sizsiniz. Durum böyle olunca yapmanız gereken tüm hesaplamaların doğru olması gerekiyor. Her yanlışlık yeni durumları ortaya çıkartıyor. Örneğin yanlış bir motor seçtiğinizde, pikabı motora göre uyarlamak yerine motoru atmanız gerekiyor. Hem bütçenize zarar verecek hemde çalışma şevkinizi kıracak bir durum. Bende kafamda bu sorularla çizim masama geri döndüm. Birkaç katman olarak pikabımı gerçek boyutları ile çizdim. Tüm ölçüleri belirledim. Özellikle mekanik aksam için ölçüleri belirledim. Bu andan itibaren geri dönüş şansım kalmıyordu. Ölçüler belli olunca, malzemeleri araştırmaya Stereo Mecmuası 22. Sayı

24

www.stereomecmuasi.com


başladım. Malzemeler belli olunca bunların öz kütle ağırlıklarını araştırdım. Basit (!) geometrik hesaplamalar yaparak kütlelerin yaklaşık ağırlıklarını elde ettim. Bu dönemde pikabın şasisi hariç hemen her şey kafamda belli idi. Şasinin de çizimi vardı ancak kullanılacak malzeme kısmı belli değildi. Hesaplamaların hemen ardından sıra alışveriş sürecine geldi. Artık motorun torku belliydi. Eş zamanlı AC motor kullanmaya karar vermiştim. Platonun yaklaşık ağırlığı belli olduğundan nasıl bir mil ve mil yatağı kullanacağım (bearing) belli olmuştu. Tabii bu seçim aslında pek yazdığım gibi kolay değil. Milin bronz, pirinç gibi metallerden veya farklı metaller kullanılarak üretilenleri vardı. Ayrıca mil yatağında bilye olup olmayacağı sorusu bile çözümlenmesi gereken bir konuydu. Örneğin bir bilyenin varlığı titreşimin şasiden platoya erişimini arttırırken, bilyesiz çözümlerde iç toleransların 1/100 ve daha iyi hassasiyetlerde olması gerekiyor. Her iki durumda asıl tasarımda değişiklikler yaparak olumsuz etkileri tabii ki azaltmak mümkün. Ancak bunları tasarım aşamasında belirlemek gerekiyor. Sonradan yaratılan çözümler bir çok şeyi etkileyeceğinden bence bu soruların cevapları en erken şekilde bulunmalıdır. Bu konuları fazla ayrıntılı yazmak istemiyorum. Sadece genel hatlarından bahsetmemin amacı kendi pikabını yapmayı arzulayan dostlarımızın kafalarını karıştırıp şevklerini kırmamak içindir. Ancak bu konulardan da bahsetmek zorundayım, bir pikabı üretmenin zannedildiği kadar kolay bir şey olmadığını anlatmanın başka bir yolu yok.

Neyse tüm bu soruları cevaplarını kendimce bularak siparişlerimi verdim. Bu noktada bir konuyu açıkça yazayım. Mil ve mil yatağını ülkemizde ürettirebilecek iken, yurt dışından almam bence gereksiz oldu. Muhtemelen ülkemizde ürettirmek çok daha ucuza geleceği gibi aldığım bearing üzerinde bir takım iyileştirmeler yapmam için ekstra mesai, harcama ve hesaplama yapmam gerekmezdi. İlerleyen aylarda kendi mil ve mil yatağımı da pikabıma monte edeceğim. Tüm bu siparişler elime ulaştığında şasinin malzemesini seçmenin de vakti gelmişti. Aklımdaki malzeme son derece iddialı bir malzemeydi, granit. Stereo Mecmuası 22. Sayı

25

www.stereomecmuasi.com


Granit oldukça ilginç bir malzeme. Aşınmaya karşı direnci, öz kütle ağırlığı, parçadan parçaya değişmekle birlikte homojen yapısı, titreşim (aslında titreşim periyodu) üzerindeki etkisi, cilalama gibi işlemlere uygunluğu avantajları iken elektriğe tepkisi, zor işlenmesi ilk aklıma gelen dezavantajları. Şimdiki dersim belli olmuştu; granit.

Granit konusundaki araştırmalarıma, arkeoloji ve mimarlık bilimlerinin ışığında başladım. Modern tekniklerle yapılan araştırmaları okudum. Eski binalarda bulunan granitler üzerinde yapılan testler gibi son derece karışık bir dizi okumanın ardından bu konuda profesyonel yardım almaya karar verdim. Sevgili Fatih Burs ile bir gün boyunca elimde farklı metaller onlarca farklı taşı inceledik. Granit ve mermer dünyası gerçekten bambaşka bir alem. Taşların renkleri, taşların oluşumları ve özellikleri hakkında önemli bilgiler içerdiğinden, hangi taşların hangi madenlerden çıkartıldığına kadar sıradan bir insanın ilgisini çekmeyecek bir çok konuda harika bilgiler edindim. Tabii elimde bir metal parçası onlarca farklı mermer, granit hatta abartıp çimstone'a ufak ufak darbeler vurup, tıpkı bir vakum tübün mikrofonikliğini dinler gibi taşların seslerini dinledim. Neredeyse bir gün boyunca bir hem değerli bilgiler edinerek hemde denemeler ile granitimi seçtim. Yalnız bir taşta aklımda kaldı. Oniks mermeri. Bu taşı Koetsu gibi bazı firmalar pikap iğnelerinin dışında kullanıyorlar. Sese ilginç etkileri olduğunu tespit ettiğim bu taşın pikabımda kullanabileceğim ölçüde büyük ve hatasız olanını bulabilmek gerçekten çok güç. Bu taşın bazı katmanları ışığı geçiriyor. Ortaya çıkan manzarayı tarif edebilmek çok çok güç. Granitin cinsini belirledikten sonra onu becerikli ustaların eline bıraktım. Kesim ve cilalama işlemlerinin ardından ses etkisi yadsınamaz yuvarlatma işlemleri yapıldı. Ortaya çıkan sonuç mükemmele yakındı. Sıra granit üzerindeki hassas delme işlemine gelmişti. Tüm ölçüler tam boyutlu taslak çizimlerimden granitlerin üzerine aktarıldı ve tam gün sürecek bir mücadele başladı. Gün Stereo Mecmuası 22. Sayı

26

www.stereomecmuasi.com


sonunda bende dahil hiç kimsede hal kalmamıştı ama ortaya çıkan iş hayallerimden çok ilerideydi. Pikabımın ana şasisi tam istediğim şekilde üretilmişti. Burada hemen bir parantez açayım. Pikabımda ilk adımda geçtiğimiz senelerde aldığım Bluenote Borghese tek eksenli (uni-pivot) kolu kullanmaya karar vermiştim. Neredeyse bir sene boyunca bu kolu denedim. Aslında gönlümün bir köşesinde benim için tüm uni-pivotlar arasında en özeli (kolun üretimi, mekaniği, fikirlerin uygulanışı ve en önemlisi fiyat/performans oranı açısından) olan Moerch DP-6 yatıyordu. Ancak bu dönemde ek bir kol yatırımına girmek istemem, Borghese'nin ortaya koyduğu performans ve bu sene kendi uni-pivot kolumu üretecek olmam DP-6'dan vazgeçmemi sağladı.

Birkaç kelime ile Borghese'den bahsedeyim. Geçtiğimiz senelerde Bluenote'un tasarımcısı Sn. Maurizo Atterini ile sohbet ederken uni-pivotlar başta olmak üzere genel pikap kolu tasarımından uzun uzun bahsetmiştik. Borghese, Sn. Atterini'nin ilk tasarladığı pikap koluymuş. Şu an sadece sipariş üzerine özel üretilen bir kol. Bunun en önemli sebebi Bluenote'un B-5 gibi pikap kollarının tam aksine Borghese'nin kullanımının son derece zor olması. Benim unipivot'un ağababası dediğim sınıfa giren Borghese, becerikli, meraklı ve pikaplara aşık meraklıların ellerinde son derece başarılı sonuçlar ortaya çıkartabiliyor. Ürünün fiyatı 1.000 Euro'nun üzerinde. Biraz daha para ekleyip Moerch UP-4 satın almak bir çok meraklı için daha akıllıca olacaktır. Benim şansım bizzat tasarımcısı ile saatler boyu pikap kolu tasarımı konusunda sohbet etmek oldu. Bu sohbetin sonunda İtalya'ya döndüğünde bana incelemem için bir Borghese göndereceğini söyledi. Bende kendisine kendi kolumu ürettiğimde bir tane göndereceğime söz verdim. Yazımın daha en başında plaklar çevresinde oluşan alt kültürden bahsetmiştim. Bu bence pikaplarla uğraşanları, plak dinleyenleri bir araya getiren adı konulmamış bir şey. Mensup olduğunuz millet, ekonomik veya kültürel sınıf ve diğer tüm engeller bir anda ortadan kalkıyor. Bir arkadaşım bana RB-300'ünü, bir diğeri biraz hasar verdiği SME Series III'ünü hediye Stereo Mecmuası 22. Sayı

27

www.stereomecmuasi.com


etmişti. Ben eski pikaplarımdan bir tanesini satacakken, onu satan almaya gelen çiftin gözlerindeki mutluluğu gördüğümde pikabı satmak yerine onlara hediye etmiştim. Birbirimize hediye ettiğimiz plaklar, birbirimizin sorunlarını çözmeye çalışmamız tamamen karşılık beklenmeden anlık verilen tepkiler. Benim listem öylesine uzar ki... Bence hifi dünyasında analoğun yeri gerçekten farklı. Sesi bir kenara bırakalım. Hifi dünyasının genelinde hissettiğiniz egoların, yarışların ve bazen olumsuzluk olarak gördüğüm hemen her şeyin çoğu zaman ortadan kaybolduğu, bir yönüyle hifi dünyasının içinde yer alan ama bazı yönlerden hifi dünyasına bir o kadar uzak olduğunu düşündüğüm harika bir dünya. Herhangi bir forum veya benzeri sanal ortamda veya herhangi bir gerçek ortamda kimse birbirine farklı bakışlar atmadığı, laf sokmadığı gerçekten başka bir dünyadan bahsediyorum. Bugün en basit pikabı kullanan veya en karmaşık ve pahalı pikabı kullanan veya kendi pikabını yapan her insanın, hemen her türlü bilgi düzeyinde konuşacağı bir şeyler mutlaka vardır. Çünkü bu dünyanın konuları sadece cihazlarla sınırlı değildir. Pikapla uğraşan insanlar haliyle plaklara da meraklıdır. Örneğin plak alışverişinde (ülkemizde Issız Adam faciası öncesinde özellikle) bir bakarsınız tanımadığınız bir insanla pikap sohbeti yapıyor bulursunuz kendinizi. Liste uzadıkça uzar. Bu yazdıklarıma uymayan insanlar vardır mutlaka çevrenizde ama unutmayın istisnalar kaideyi bozmazlar! Ereshkigal'e geri dönelim! Pikabımı iki şasili olarak tasarladım. Birinci şasi pikabın teraziye getirilmesini sağlayacak bileşenlerle donatıldı. Bu arada Franck Tchang'in (Acoustic System) üzerine basarak söylediği delikler unutulmadı. Burada amaç bir şekilde dikey eksende hava basıncının geçiş yaratabileceği kapılar oluşturmak. Bende kendi pikabımda bu kapıları yapmaya çalıştım. İlk şasinin üzerine ikinci şasi konulduğunda, bu bölüm üzerinde bulunan plato ve kol otomatik olarak teraziye gelecekti. Bu yüzden ara bağlantı parçalarının tamamının çok büyük hassasiyetle üretilmesi gerekiyordu. Bunun yanında ikinci şasiyi oluşturan granitin bile alt bölümü cilalanmıştı. İki üniteyi birbirine bağlayacak parçalar metal bloklardan üretildi. Her parçanın çevresindeki diğer parçalarla elektrik alışverişini kesecek önlemler de aldım. Bu bölgelerde mümkün olduğunda doğal malzemeler kullanmaya çalıştım. Mekanik titreşimi önlem konusunda son derece başarılı bir malzeme olan pamuk kullandığım malzemelerden bir tanesi. Pikabın şasi bölümleri tamamlandığında daha önceden üretmiş olduğum akrilik platomu şasi üzerine koyup ilk denememi yaptım. Sonuç çok büyük bir hayal kırıklığı oldu. Dönüş hiç sağlıklı değildi ve böylesine bir pikap projesinde hedef sıfır tolerans iken bu platoyu kullanmamın imkanı yoktu. Hemen bunun sebeplerini araştırmaya başladım. Bir dizi telefon ve internet haberleşmesinin ardından sorunun malzemenin kendisi olduğunu öğrendim. Ülkemizde bu denli hassasiyetle işlenebilecek malzeme bulmanın zor olması ve işleme sırasında dikkat edilmesi gereken faktörleri öğrendiğimde akrilik plato projemin suya düştüğünü anlamıştım. Bu noktada yapılacak en akıllıca şey internet üzerinden satın alma yapmaktı. Ancak benim plato ölçülerim standartlardan oldukça farklıydı ve özel sipariş vermem gerekiyordu. Bunun üzerine B planını devreye soktum. Delrin malzemesini kullanmaya karar verdim. Delrin bazı büyük pikap üreticilerininde sıklıkla kullandığı bir malzeme. Titreşim ve elektrik izolasyonu çok iyi olan bu malzemenin farklı türleri olduğu gibi işlenmesinde de dikkat edilecek özellikleri var. Örnek olarak koca bir plakayı bir kerede işlemeye başlarsanız malzeme ısıdan dolayı esneyebiliyor hatta belli özelliklerini yitiriyor. Bu yüzden adım adım işlem yapmak gerekiyor. Uzun senelerden beri pikap kullanan bir insan olarak delrinden üreteceğim platonun bazı özellikleri olması gerekiyordu. Bu özellikler kullanım kolaylığı sağlayacaktı. Örneğin benim gibi pikabını asla durdurmayan insanlar için plato ile plak arasında parmakların plağı kavrayacağı bir bölüm olması gerekiyordu. Bunun yanında eski plaklarda etiketin yaptığı potu ortadan kaldırmak için platonun iç merkezinde 1mm derinliğinde bir bölüm olması gereken çok önemli ayrıntılardı. Tüm bu özellikleri çizim masasında plato çizimine uyguladığımda artık üretim için gerekli tüm parametrelere sahiptim. Tam bir gün boyunca devam eden çalışmalar sonunda gereken parça üretildi. Eve büyük bir heyecanla gidip ön montaj yaptığımda ortaya çıkan sonuç mükemmeldi.

Stereo Mecmuası 22. Sayı

28

www.stereomecmuasi.com


Plato ve şasi bearing'le mükemmel şekilde uyum sağlamış, dönüş ise son derece sorunsuzdu hatta mükemmeldi. Çok önemli bir sorunu daha başarıyla çözmüştüm. Bir gün sonra pikabımın plak ağırlığını, iğne ayakların altına takılacak metal/delrin ayakların üretimi tamamlandı. Tüm parçalar olabilecek en iyi hassasiyetle üretildi. Pikabın tamamında olduğu gibi her farklı katmanda aynı türden malzemeler neredeyse bir arada hiç bulunmuyor. Sandviç yapıda olduğu gibi her parça farklı karakterdeki bir başka malzeme ile kaplanıyor. Tüm bu yapıyı neredeyse bir sene boyunca denemeye çalıştım. Hangi malzemeler bir araya geldiğinde nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor yaklaşık olarak bir bilgim vardı. Ana pikap gövdesinin tamamlanmasının ardından ilk denemenin zamanı gelmişti. Motor ünitesini basit bir şekilde kurdum ve pikabımı çalıştırdım. Ortaya çıkan ses tam beklediğim şekildeydi.

Artık bir parça kalmıştı. Motor ünitesi. Pikabın ana gövdesi bittiğinde motor ünitesinin boyu ortaya çıkmıştı. Gerekli tüm hesaplamaları yaptıktan sonra çizim masasına geri döndüm ve motor ünitesinin tasarımını tamamladım. Bu arada çizim masası deyip duyuyorum okuyucularımız bu iş için özel bir masan mı var diyebilirler. Ancak yok! Bu çalışmalar sırasında çizim ve hesaplamalarımı yapabilmek için çalışma odamdaki masamı birazcık modifiye ederek basit bir çizim masası haline getirdiğimden sık sık çizim masası deyip duruyorum. Neyse... Uzun bir çizimin ardından ortaya çıkan motor ünitesini ben çok beğendim. İddialı konuşmak pek doğru değil ancak şimdiye kadar kurcaladığım tüm pikaplar arasında gördüğüm en karmaşık motor ünitesini kazaran tasarlamış olduğumu söylemem de bir sakınca görmüyorum. Tabii ki çok daha iyileri mevcut ancak bir DIY projesi için fazlası ile karmaşık yapılı olduğunu söyleyebilirim. Zaten bu ünitenin üretimi tam bir gün sürdü. İç içe geçen parçalar, kilitleme mekanizmaları derken olay gitgide karmaşıklaştı ancak üretim sonrasında ortaya çıkan sonuç mükemmele yakındı.

Stereo Mecmuası 22. Sayı

29

www.stereomecmuasi.com


Artık tüm üretim sonlanmış, olayın en zevkli bölümü olan son montaja sıra gelmişti. Neredeyse ışık hızıyla 50'den fazla farklı parça ve malzemeyi yerlerine taktım. Hızlı bir şekilde pikabı teraziye getirdim ve kol ayarlarını yaptım. Artık müzik dinlemeye başlayabilirdim. Pikabımı Michell Gyrodec'imin yanına yerleştirdim. Uzun senelerden beri kullandığım bu efsanevi pikabın sesini, hemen her plağımda nasıl bir performans ortaya koyacağını biliyorum. Aslına bakarsanız bunu bir şansızlık olarak addetmek mümkün. SME Series V ile donatılmış bir Michell Gyrodec ile kendi yaptığınız bir pikabı karşılaştıracaksınız. Bir tanesinin gelişimi on senelerce sürmüş, arkasında inanılmaz bir mühendislik ve ar-ge var. Bir tanesi ise sonradan öğrenilmiş basit mühendislik hesaplamaları, oradan buradan çıkma toparlanmış malzemeler üzerinde yapılan ar-ge ile ortaya çıkmış bir pikap. Ereshkigal'i tasarlarken kafamda her zaman bu soru vardı. Ancak sorular teker teker ortadan kalkmaya başladı. Pikabım son derece başarıyla plaklarımı çalıyordu. Müziğin içerisine beni almayı başarmıştı. Bunun bir halüsinasyon olup olmadığını çok defa sordum kendime. Sonuçta insanın kendi ürettiği bir şeye yaklaşımı farklı oluyor. Ama aradan bir hafta geçti ve ben hala mutluyum. Sanırım ortaya çıkan sonuç gerçekten iyi. Zaten ilk etapta İzmir'li müzikseverlerin pikabımı dinleyebilmeleri için bir veya iki hifi firmasında kullanıma açmayı planlıyorum. Böylelikle meraklılar pikabımı istedikleri gibi dinleyebilme fırsatına kavuşacaklar. Ama pikabımdan ne zaman ayrılırım işte onu bilmiyorum. Şimdi çok sorulan soruları cevaplayayım. En çok sorulan sorular pikabın dış görünüşüyle alakalı gelmişti. Malzeme seçimi ile ilgili notlarımı yukarıda paylaşmıştım zaten. Pikabın dış görünüşüne özel olarak dikkat ettim. Sonuçta pikaplar sistemlerimizin neredeyse şahı gibidir. Ses açısından bahsetmiyorum görüntüden bahsediyorum. Pikaplar yapıları dolayısıyla genelde hifi sehpalarımızın en üstüne kurulurlar. Açıkçası kimse gözünün önünde çirkin bir pikap görmek istemez. İşte bende bu gruptayım. Bu yüzden pikabımın görüntüsü için oldukça uğraştım. İkinci soru DIY olmayan parçalar konusunda. Pikabın şu an ki halinde motor dışarıdan alındı. Bearing'de anı şekilde. Ancak bearing üzerinde öylesine çalışmalar yaptım ki, orijinali ile çok az benzer noktası kaldı. Zaten kısa zaman içerisinde bearing tamamen özgün bir bearing ile değişecek. Bir diğer dışarıdan alınmış parça pulley oldu. Ancak siz bu satırları okurken bu parçada özgün bir pulley ile değişiyor olacak. Bu çalışmaların sebebi ses ile alakalı değil, pikabın tamamen özgün olmasını ve gerektiği zaman aynısında üretebilmem amacına yöneliktir. Son özgün olmayan parça ise pikap kolu. Bu konuda çizim masamın başında çalışmaya devam ediyorum. Tahminlerime göre bu senenin sonlarına doğru tamamen özgün 9 ve 12” boyutlarında iki kolun tasarımını ve üretimini tamamlarım. Bir diğer soru projenin maliyeti. Bu konuda açıkçası bir hesap tutmadım. Ancak açık konuşmak gerekirse üç senedir bu pikabın gelişimi için harcadığım tutar ile giriş seviyesi bir pikabı çok rahat bir şekilde finanse edebilirdim. Bunun yanında yüksek hassasiyetle üretilen parçaların maliyetlerini ve hazır alınan ekipmanın tutarını eklediğimde ortaya çıkan fatura pek azımsanacak bir tutar değil! Bu projede kullandığım pikap kolunun 1.000 Euro olduğunu düşünürseniz toplam tutarın bunun birkaç katı olduğunu bulabiliriz. Sonuç olarak kendi üreteceğim pikap kolununda maliyetinin bundan çok daha az olacağını zannetmiyorum. Hele titanyum gibi malzemelerin satın alma maliyeti artı üretim maliyetini düşünürsek bu tutarlarda kalırsam bu bile başarı olacaktır. Bu yüzden eğer kendi pikabını yapmak isteyen okuyucularımız varsa bu yazdıklarımı iyi düşünüp iyi tartsınlar demek isterim. İlerleyen günlerde pikap tasarımım konusunda bazı makaleleri kendi bloğumda sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Arada sırada göz atmanızı tavsiye ederim. HakanCez

Stereo Mecmuası 22. Sayı

30

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

31

www.stereomecmuasi.com


Bir Dac Macerası DIY TDA1541A DAC

DIY DAC çalışması yapmak hep aklımdan geçen bir şeydi ama uzun zaman alacak olması, değip değmeyeceğini kestirememiş olmam ve malzeme bulabilmekle ilgili endişelerim yüzünden erteliyordum. Benzeri bir çalışmanın yakın zaman içinde başarılı bir şekilde yapılmış olması ve Karaköy elektronik pasajında şans eseri TDA1541A DAC entegresi bulabilmiş olmam beni de bir DIY DAC çalışması yapmaya teşvik etti. Aslında TDA1541A entegresiyle DAC yapmak çok istediğim bir şey değildi, aklımda başka DAC chip’leri vardı ancak TDA1541A entegresinin DIP kılıfa sahip olması yani bacaklarının birbirinden uzaklığı DIY çalışmalar için çok elverişli olması ve uygun fiyata yerli piyasada bulabilmiş olmam ister istemez beni bu yöne itmiş oldu. TDA1541’in bir çok modeli var; iyi denebilecek modeli S1 (single crown) ondan daha iyi modeli S2 (double crown), benim Karaköy’den bulabildiğim ise maalesef en düşük modeli olan R1 modeli. Öğrendiğime göre bu entegrelerin üretiminden sonra chiplerin değer ve toleranslarına bakarak R1, S1 ve S2 olarak ayırıp piyasaya veriyorlarmış. Tabii bu söylediğim eskiden şimdi artık Philips bu entegrelerin üretimini durdurmuş durumda. Piyasada satılan bir entegre değil artık. Ama sanıyorum isteğe bağlı çok özel üretim yapılıyor çünkü halen bu entegreyi kullanarak ürün çıkaran profesyonel firmalar var. 16 bitlik TDA1541A DAC entegresi “glue logic” mantığında yapılmamış o yüzden DAC uygulamalarında rahatsınız, çok bağımlı değilsiniz. Glue logic’de örneğin DAC entegresinin interfacing yapacağı başka entegreler özel oluyor DAC o entegre dışında başka bir entegreyi tanımıyor. O yüzden TDA1541 diy çalışmaları için oldukça uygun. DIY çalışma yapanlar TDA1541’i genellikle NOS ( Non Oversampling ) olarak kullanıyor çünkü uygulama çok daha kolay oluyor, fazla bir elemandan (upsampling chip’i) ve bağlantılarından kurtuluyorsunuz. Uygulamaya girişmeden önce Diyaudio.com sitesindeki TDA1541A DIY çalışmalarına göz attım. Pek çok çalışma yapılmış, devre şemaları verilmiş, yorumlar var ve ilginçtir TDA1541 ile ilgili hala devam eden canlı topic’ler mevcut. Diyaudio.com haricinde www.lampizator.eu web sitesinde de TDA1541 ile ilgili pek çok bilgi mevcut. Enteresandır araştırmalarım sırasında zamanında diyaudio.com forumunda 2005-2006 senelerinde TDA1541 ile ilgili çok aktif yazılar yazan, yaptığı devreleri paylaşan Sırp asıllı Pedra Rogic’in daha sonra Belgrad’da kendi firmasını kurarak TDA1541 tabanlı DAC üretimine başladığını tespit ettim. Aslında Diyaudio.com’da dünya’nın dört bir tarafından katılan oldukça bilgili ve değerli arkadaşlar var. Stereo Mecmuası 22. Sayı

32

www.stereomecmuasi.com


Çalışmalara Başlangıç DAC çalışmasına nereden başlayacağıma karar veremiyordum.TDA1541’e direkt olarak s/pdif sinyalini veremiyorsunuz sadece I2S kabul ediyor. O yüzden s/pdif kabul edecek bir de receiver chip’e ihtiyaç var. Ve maalesef s/pdif kabul eden receiver chip’leri yerli piyasada bulabilmek mümkün değil dışarıdan getirtmek gerekiyor. Durum böyle olunca eldeki malzemeyle başlamaya karar verdim. Kullandığım Roksan Kandy cdp’nin içinden I2S’i dışarıya verip bunu da TDA1541 ile yapacağım DAC’ın girişine direkt verecektim. Aslında bu kararı çok zor verdim çünkü hiç açılmamış Roksan Kandy cdp’i açıp içinden I2S’i almak demek orijinalliğinin bozulması demekti. Ama geri dönüşümlü bir işlem olacağından yapmaya karar verdim. (Şekil 1) TDA1541 ‘i de dual DAC mantığında bir protoboard üzerine yerleştirip hazırladım. ( Şekil 2 )

ŞEKİL – 1 Roksan CDP’den I2S Sinyalinin Alınması Şekil 1’de Roksan CDP içinden I2S sinyalinin alınmasını görüyoruz. Bunu yaparken resimde ön kısımda görünen DAC bölümüne giden sinyalleri osiloskop’la ölçüp hangilerinin I2S olduğunu anlayabildim ve yine osiloskop yardımıyla I2S’in word clock, bit clock ve data kısımlarının ayrıştırmasını yapabildim. CDP’nin içindeki I2S’i direkt olarak dışarı veremezsiniz çünkü cdp’nin içindeki elektroniğin buna gücü yetmez o yüzden bu işaretleri dışarı verirken bir driver chip ile sürmeniz gerekir. Resimde görünen kahverengi board bu noktada kullandığım 74HC244 driver entegresi ve bunun giriş(mavi soketler) ve çıkışları (yeşil soketler). Kablo olarak da Cat6 twisted pair kablonun iyi olacağını düşündüm. Kabloyu dışarı verirken kutuda delik açmadım sadece toslink fiber optik çıkışı demonte edip onun deliğini kullandım. TDA1541 için çok çeşitli uygulamalar var ama diyaudio.com’da paralel DAC çok revaçta olduğundan protoboard üzerine hazırladığım DAC devresinde 2 adet TDA1541 kullanmaya karar Stereo Mecmuası 22. Sayı

33

www.stereomecmuasi.com


verdim. ( Şekil 2 )

ŞEKİL – 2 Protoboard Üzerinde Dual TDA1541 Şekil 2’de besleme ve opamp’lar hariç paralel DAC devresi protoboard üzerinde görülüyor. Paralel DAC entegresi kullanmanın mantığı iki DAC’tan bir tanesi digital’den analog’a dönüşüm sırasında bit hatası yaparsa diğeri telafi etsin şeklinde. Gerçi daha sonra bunun avantajından çok dezavantajını gördüğümden ileride paralel DAC’tan vazgeçtim Resimde kırmızı renkli daha büyük olarak gözüken kapasiteler Wima MKP 100nF. 16 bitlik TDA1541’in diğer DAC entegrelerinden farkı 16 bitin 7 bitini dışarıdan takılan decoupling kapasiteler yardımıyla process ediyor olması dolayısıyla bu kapasiteler çok önemli. MKP (Polypropylene) tavsiye ediliyor. Philips’in orijinal uygulama dokümanında 100nF kapasite olarak verilmiş ancak DIY olarak uygulama yapanlar farklı değerler de kullanmışlar. Örneğin 250nF olarak kullanım için daha sahneli daha gövdeli ama üstlerin roll-off olduğundan bahsediliyor. Ben standard’tan vazgeçmeyeyim dedim ve 100nF olarak kullandım. Şekil-2’deki DAC’ların 2x25mV’lik çıkışını cdp analog output seviyesine getirmek için yükseltmek gerekiyor, bunun için OPA627 opamp’ını kullandım. OPA627’yı bazen Karaköy Çığır Elektronik’te bulabiliyorsunuz. Dışarıdan getirtmeye kalktığınızda oldukça pahalı ama Çığır elektronik’te fiyatı oldukça uygun. Uygulamaya geçince Roksan CDP içinden aldığım I2S sinyalini Paralel DAC’ın girişine direkt verdiğimde DAC çalışmaya başladı ancak sonuç hiç istediğim gibi değildi. Duyduğum ses çok kalitesizdi oldukça yüksek distorsiyon içeriyordu. Osiloskop’tan gördüğüm kadarıyla cdp’den aldığım ve kısa mesafeli taşıdığım I2S makul gözüküyordu ama protoboard üzerindeki durumlar problemliydi. Muhtemelen bağlantı için kullandığım jumper kablolar ve protoboard’un kendisi ciddi distorsiyon yaratıyordu. O yüzden düşünüp taşındıktan sonra bu işin protoboard’la Stereo Mecmuası 22. Sayı

34

www.stereomecmuasi.com


yapılamayacağına karar verdim. Olması gerektiği gibi baskılı devre yapmak en mantıklısıydı. Ayrıca her ne kadar I2S iletimi başarılı olsa da I2S ile devam etmek yerine dışarıdan receiver chip getirtip DAC’ı s/pdif üzerinden çalıştırmak daha doğruydu hem o yüzden hem de Roksan cdp’yi eski haline getirmek için I2S devrelerini de geri almış oldum. Devre Seçimi ve Baskılı Devre Baskılı devre olayı çok eskiden uğraştığım bir şeydi konuya oldukça uzaktım bunun için internet’ten free olarak bulduğum bir devre çizim programını indirip onu kullandım. Baskılı devreye geçeceğim için sök tak kolaylıkla yapamayacaktım dolayısıyla baskılı devre öncesinde kalıcı bir devreye karar kılmış olmam gerekiyordu. Internet’ten yaptığım araştırmalar sonucunda DAC kısmı için http://users.podolsk.ru/boga/Images/DAC_Main.gif paralel DAC devre şemasını uygun gördüm ve DAC kısmı için birebir bu devreyi uyguladım. Bu devrenin output kısmı http://users.podolsk.ru/boga/Images/DAC_Buffer.gif linkinde görüldüğü gibi lambalı. Lamba olayından uzak bir kişi olduğumdan benim için lamba yerine opamp’lı bir devre daha uygun olacaktı. Internet’te yaptığım araştırmalarda beni tatmin eden I/V çıkışı opamp ile yapılmış bir TDA1541 devresi bulamadım. I/V kısmında yapılması gereken bir yükseltme işlemi ve aynı zamanda bir filtreleme işiydi. Internet’te gözüme çarpan Texas Instruments’in kataloğundaki PCM1704/1706 Evaluation Board devre şemasındaki output devre şeması aklıma yattı (http://focus.ti.com/lit/ug/slau068/slau068.pdf)

2 adet opamp peşpeşe kullanılmıştı, böylelikle faz çevrilmeyecekti ve her ikisi de hem amplifikasyon hem de filtreleme görevi görüyordu. Bu devre her nekadar PCM1704 için yapılmışsa da filtre değerlerini değiştirerek pekala TDA1541 için de kullanılabilirdi. Tabii TDA1541 için ayrıca çıkışa bir de coupling kapasite koymak gerekiyor çünkü farklı olarak TDA1541’in çıkışında bir DC offset mevcut. Çıkıştaki bu coupling kapasite DC voltajı yok ediyor ve geriye çıkışta olması gereken 0’da salınan bir AC ses sinyali kalıyor. Stereo Mecmuası 22. Sayı

35

www.stereomecmuasi.com


2 ayrı board için devre çizimini hazırladım; Bir tane DAC board’u ve bir de power supply board’u Hazırladığınız PCB çizimlerini lazer printer yardımıyla transfer kağıdı adı verilen mavi renkli özel bir kağıda print ediyorsunuz. Daha sonra bu kağıdın üstündeki devre çizimlerini sıcak ütü yardımıyla bakır plakete aktarıyorsunuz. Böylelikle bakır plaketin üstüne laser printerin toner’i aktarılmış oluyor. Bakır plaketi asit ve perhidrol karışımına tabi tuttuğunuzda bu karışım tonerli kısma hiçbirşey yapamıyor ama geri kalan bütün bakır kısmı eritip yok ediyor ve de devreniz ortaya çıkmış oluyor . İşte bu yöntemle baskılı devreleri hazırladım. Güç Kaynağı Bir elektronik devrenin güç kaynağı o devrenin kalbidir. Güç kaynağının iyi olması bana göre en önemli unsurlardan biri. Güç kaynağınız yeterince iyi değilse devrenin geri kalanı muhteşem de olsa iyi sonuç beklemeyin. Yapacağım güç kaynağı hızlı olmalıydı, anlık çekilen akımlara karşı şeklini hiç bozmamalıydı ve devreye verdiği güç hatlarında ripple dediğimiz voltaj dalgalanmaları çok çok az olmalıydı. Akü kullanmadığınız takdirde ne kadar iyi doğrultma yaparsanız yapın mutlaka dalgalanmalar olacaktır. Scope’la veya iyi bir multimetreyle bu salınımları ölçebilirsiniz. Güç kaynağı için 2 ayrı trafo düşündüm. Dijital tarafın trafosuyla Analog tarafın trafosu ayrı olacaktı. Analog taraf için şans eseri aradığım gibi toroidal bir trafoyu Karaköy Elektronik Çarşısında buldum. Siemens marka bu trafo +- 13.5 VAC üretebiliyordu Bu trafodan TDA1541 için -15 Vdc ve çıkış opampları için +-12Vdc üretmeye karar verdim. Dijital tarafta ihtiyaç olan +- 5Vdc için Tormak trafo’ya bu iş için bir trafo siparişi verdim çünkü Karaköy’de bulamadım. Karaköy’de pek çok elektronik malzeme var ama maalesef istediğiniz özelliklerde toroidal trafo bulabilmek pek mümkün değil. Sonuçta hem fiziksel özellikler olarak hem de sessizlik açısından trafolar arasında belirgin bir fark oldu; Siemens trafo haliyle daha üstündü. Güç kaynağının hızlı olması için doğrulta diyotlarını (Rectifier diodes) ultrafast diyotlardan seçtim. Besleme kapasitesi olarak da Çin malı olmayan orta ve ortanın üstü seviyeden kapasiteler kullandım (Panasonic, Rubycon, Elna, Philips) Sonuçta 78xx ve 79xx gerilim regülatörlerinin öncesinde ve sonrasında ciddi bir miktar kapasite kullanmış oldum; toplamda 60,000 uF’dı buldu. Güç kaynağını tamamladıktan sonra DAC devresinin ihtiyacı olan akımı hesaplayıp her bir güç hattını ( +- 5V, +- 12V, -15V ) bu akımdan çok daha yüksek akımlarla test ettim, ripple voltajını ve voltaj düşmesine baktım. Sonuç istediğim gibiydi, hiçbir eğrilme bükülme yoktu. Ripple voltajı da 1mV seviyelerindeydi. Bu ripple voltajına çok takmış birisi olarak sonradan Benchmark DAC1 ve Reimyo’ Dap 777’deki ripple voltajlarına bakınca bunlarda bu işe o kadar dikkat edilmediğini fark ettim çünkü ripple voltajları bu referans DAC’larda daha fazlaydı. Acaba ripple voltajı sahnesel bir harmoni mi katıyordu diye düşündüm ama sonradan bu gözleme dayanarak güç kaynağında bir değişikliğe gitmedim. DAC Devresi DAC devresinin yapımına başlarken yurt dışından sipariş ettiğim input entegresi CS8414 de gelmişti. Bu entegre 96 Khz’ye kadar olan sinyali s/pdif üzerinden kabul ediyor ve I2S’e çevirip 24/96 olarak iletebiliyor. TDA1541 sadece 16 bit olduğundan ve ben NOS olarak kullanacağımdan CS8414 benim için fazlasıyla yeterliydi. Gelen entegre SMD kılıf olduğu için devreye bu şekilde lehimleyemezdim DIP’e çevrilmesi gerekiyordu. O yüzden ayrıca DIP ( dual line in package ) için bir de convertor board satın aldım. SMD lehimleme yapamadığım için entegreyi ve convertor board’u SMD lehimleme yapabilen bir arkadaşıma verdim CS8414’ü convertor board’a arkadaşım lehimledi. Aslında paralel DAC devresi oldukça basit, CS8414’ün I2S çıkışını paralelleyip her iki TDA1541’e birden veriyorsunuz TDA1541’ler bu dijital sinyali aynı anda analog’a çeviriyor ve çıkışta TDA1541’lerin output’larını birleştiriyorsunuz. TDA1541’in çıkışında I/V direnci adı verilen bir direnç kullanılıyor. Bu direnç TDA1541’in mV olarak çıkış voltajını belirliyor. Philips’in kataloğunda çıkış voltajının 30mV’nin altında kalınması söyleniyor. Daha yüksek çıkış voltajının distorsiyona sebebiyet verdiği açıklanmış. Bazıları I/V direncini çok düşük kullanarak çıkış voltajını çok daha düşük tutmuş ama kendi denemelerimde çıkış voltajı çok düşük tutulduğunda çok cansız bir ses geldiğini gördüm o yüzden makul bir seviye olan 25mV’de Stereo Mecmuası 22. Sayı

36

www.stereomecmuasi.com


kalabilmek içn çıkış direncini 33 Ohm olarak set etmeye karar verdim. Bu devrede upsampling ve dijital filtreleme yok ama DAC yapıyorsanız mutlaka filtrelemeye ihtiyacınız var. Çünkü filtrelenmeyen bir DAC ultrasonic sesler üretiyor. Ultrasonic sesleri duyamıyoruz ama devrenin ilerisi hatta amplilerin içindeki elektronik bu ultrasonic sinyallere maruz kalınca duyulabilen frekans bandında yansımalar ve harmonikler oluşturuyor sonuçta da hiç istenmeyen sesler duyabiliyorsunuz. Yükseltme ve analog filtrelemeye gelirsek çıkışta peşpeşe kullandığım OPA627 ve AD843 entegreleriyle hem yükseltme hem de analog filtrelemeyi yapmış oldum. Gerçi başlangıçta filtreleme için kullandığım direnç ve kapasitelerin neredeyse hemen hepsini sonradan değiştirdim, dinletilerde kapasitelerin ve filtre değerlerinin önemini sonradan anladım. İlk Dinletiler İlk dinletilerde ben ve ağabeyim vardı sonradan Kuyubaşı’ndaki Murat Öztin’e gittik onun dükkanında da dinleti yaptık. Açıkçası beklediğimden daha iyi bir ses duymuştum Ağabeyim ve Murat da iyi bulmuştu ama ses belirgin olarak fazla gövdeliydi ve ayrıca üstlerin roll-off olduğu fark ediliyordu. Daha sonra BLMuzik’e gidip DAC’ı Levent Bey’e dinlettim. Levent Bey de stüdyo kulağı olduğu için ayrıca eleştirileri direkt yaptığı için beğenmediğini açıkça söyledi ve eksiklikleri sıraladı. O ana kadar detaylı bir ölçüm yapmamıştım. Bu sonuçlardan sonra detaylı ölçümleme ihtiyacı ortadaydı.

ŞEKİL- 3 Dual TDA1541 PCB Üzerinde Ölçüm yapabilmek için saf sinüslere ihtiyacım vardı. Değişik frekanslardaki saf sinüsleri DAC’a verip sonuçları osiloskop üzerinde inceleyecektim. Bu amaçla internetten 1Khz’den başlayarak 10Khz’e kadar değişik frekanslarda Wav formatında sinüs sinyalleri indirdim. Bunları bir cd’ye basıp bunlara karşı DAC’ın cevabını incelemeye koyuldum. 1Khz’den 5 Khz’e kadar DAC sonucu Stereo Mecmuası 22. Sayı

37

www.stereomecmuasi.com


iyiydi 5 KHZ’den sonraysa osiloskop’un ekranında distorsiyon açıkça gözüküyordu. Şekil 3’de DAC devresinin bu halinin fotoğrafı yer alıyor . Sonradan çıkış kısmında kullandığım kapasitelerin hemen hepsi değişti... Biraz inceledikten sonra DAC chip’lerinden birini çıkartıp denemeye karar verdim. Bütün entegrelerde soket kullandığımdan bir tane TDA1541’i devreden çıkarmak çok kolay oldu. Tek TDA1541 ile sonuçlara baktığımda belirgin bir iyileşme oldu artık yüksek frekanslı sinüsler oldukça temiz görülüyordu. Aslında bit hatalarına karşı önlem amaçlı eklenen ikinci DAC chip’i yarardan çok zarar veriyordu. Bu konu diyaudio.com’da da tartışılan bir konu, kimisi paralel DAC’ın üstünlüğünü savunuyor kimiyse tek DAC’ın daha başarılı olduğunu söylüyor. Ama diğer yandan TDA1541 ile profesyonel olarak DAC yapanlar genelde tek DAC chip’İ kullanıyorlar. Tabii sonuçta uygulama ve kullanılan elemanların toleransları çok önemli. DAC’lar tamamen senkron çalıştırılabilse muhtemelen paralel DAC’ın avantajını görebileceğiz. Bu değişiklikten sonra bir taraftan burn süreci devam ederken bir taraftan da ölçümlemelere devam ettim. TDA1541’in analog çıkışı ve Filtreleme Scope ile ölçümlemeler sırasında TDA1541’in pratikte yüksek frekanslı sinüs sinyallerine karşı nasıl bir çıkış verdiğini gördüm. Aslında bu beni çok şaşırttı çünkü daha gelişmiş bir şey beklerken çok ilkel olarak örneklenmiş işaretlere karşılık gelen voltaj değerlerini bir araya getirmekten başka bir şey yapmadığını gördüm. Şekil 4’de TDA1541’in 10 Khz’lik sinüs sinyalini nasıl analog’a çevirdiğini görüyoruz. Siyah renkte çizili sinus işareti orijinal sinyal, kırmızı renkli basamak gibi görünen çizim TDA1541’in analog çıkışı

ŞEKİL – 4 TDA1541’in 10Khz’deki Analog Çıkışı Şekil 4’de 10 Khz’yi 44.1Khz örnekleme frekansıyla process ettiğimizde teoride olması gereken 4 adet örneği ve bunun TDA1541 ile analog’a dönüştürülmesini görüyoruz. TDA1541’in Stereo Mecmuası 22. Sayı

38

www.stereomecmuasi.com


çıkışında bu işareti gördükten sonra filtrelemenin neden bu kadar önemli olduğunu daha iyi kavramış oldum. Çünkü bu görüntüyü görmeden önce DAC’ın çıkışının çok daha fazla analog’a benzeyeceğini ve bu şekilde basamak görüntüsü olmayacağını tahmin ediyordum. Dolayısıyla yumuşak bir filtreleme yeterli olacaktı. Ama pratikteki gerçek durum çok farklıydı ortada kare şeklinde bir görüntü vardı. Bu şekildeki gibi kare dalga içeren bir sinyalin içinde temel frekansın dışında artan frekanslarla pek çok sinus işareti olduğu bilinen bir şey (Bkz Fourier Açılımı). Bu yüksek frekanslı sinyallerin yok edilmesi gerekli çünkü ultrasonic frekansların türevleri yansımalarla ve harmoniklerle duyulabilir frekanstaki sesleri ciddi bir şekilde etkilediği biliniyor. Bu yok etme işlemini de keskin bir şekilde yapmalısınız çünkü elinizde sadece 44 Khz olarak örneklenmiş bir sinyal var. Filtrenin eğimi yeterince dik olmazsa filtrenin büküm frekansına göre ya duyulabilen frekanslardan fire vereceksiniz veya bir kısım ultrasonic frekansı sineye çekeceksiniz. Bu noktada upsampling ve BrickWall filtresi teorileri işin içine giriyor. İşin teori kısmını şimdilik bir kenara bırakıyorum. Çünkü TDA1541 ile upsampling yapmadığımıza göre yapabileceğimiz sadece analog filtreleme. İyi bir analog filtreleme yapabilirsek bu kare dalganın içindeki yüksek frekanslı sinüsleri kaldıracağız ve bu işaret sinüs’e benziyor olacak. Tabii sadece peşpeşe iki opamp kullanarak yapılan filtre ideal olamayacak ama temel işi görüyor olacak diye düşünüyoruz. . Burn-in Süreci ve Değişiklikler DAC’ın tasarımında çıkış voltaj seviyesini biraz yüksek tutmak istemiştim ve bas kontrol’a biraz takık birisi olarak çıkış empedansını 15-20 ohm’lardan yüksek olmamasını sağlamak istemiştim. Çıkış voltajını 2.5 Volt ve çıkış empedansını 1 Khz’de 20 ohm olacak şeklinde ayarladım. Bunları yaparken ölçümler sırasında bir kanalın çıkış voltajının diğerinden ciddi biçimde farklı olduğunu gördüm. Bunun nedeni toleransı düşük direnç kullanmış olmamdı. Her iki tarafta da 15K’lık direnç vardı ama toleransları yüksek olduğundan biri diğerinden çok küçük bir oranda farklıydı. Bu küçük fark opamp'la yükseltme işleminden sonra büyüdüğü için düzeltilmesi gerekiyordu. O yüzden bu direnci ve tüm dirençleri metal film dirençlerle değiştirdim. Burn-in devam ederken yaptığım dinletilerde ses o kadar da tatminkar değildi. Biraz metalikti bas kontrol kendini çok fazla hissettiriyordu, sahne öndeydi ve derinliği yoktu. Ayrıca üst frekanslardaki kapalılık hissedilebiliyordu. İlk iş olarak 1. opampın filtresini biraz gevşettim daha düşük değerli bir kapasite kullandım. Bu işe yaradı üstlerde hemen bir açılma meydana geldi. Ama yine de ses istediğim seviyeye ulaşmamıştı. Onun üstüne filtrelerde kullandığım diğer kapasitelere konsantre oldum. Polyester kapasite yerine aynı değerde Polypropilen (MKP) kapasite kullandım. Kapasite tipi değişikliklerini internette okurdum ve çok önemsemezdim ama burada kapasite tipi değişikliğinin sesi nasıl değiştirdiğini gördüm. Bundan sonra tamamen kapasite değişikliğine konsantre oldum. Değişiklikleri bilinçsizce yapmadım ama yinede şanslıyım ki neredeyse yaptığım herbir değişiklik sesi daha da güzelleştirdi daha ileri bir noktaya götürdü. Çok fazla kapasite değişikliği yaptım. Ve her bir değişiklik için en az iki gün yanmasını ve oturmasını bekledim. Böylece günlerim geçti ama iyi bir tecrübe de kazanmış oldum. Edindiğim tecrübe iyi marka kapasite kullanmalısınız, sahne ve derinlik istiyorsanız MKP polypropylen kontrol, stabilite ve sıkılık istiyorsanız polyester kullanacaksınız. Mümkünse çok yüksek voltlu kapasiteler tercih edin. Çünkü yüksek voltlu kapasite her şeye karşı çok dayanıklı ve tutarlı ve burn-in sürecinde dahi çok dengeli.

Stereo Mecmuası 22. Sayı

39

www.stereomecmuasi.com


ŞEKİL -5 Kapasite Değişikliğinden Sonra Devrenin Görüntüsü Tecrübelerimde gözlemlediğim şey kapasitelerin yanma süresi iki faktöre bağlı; Birincisi yüksek voltlu olup olmadığı ikincisi içinden geçen akım. Kapasite yüksek voltluysa çok daha uzun sürede yanıyor, içinden geçen akımın düşük olması da aynı şekilde yanma süresini uzatıyor. Ve tabii yanma işlemi devam ederken ses biraz tutarsız oluyor. Bütün bu değişikliklerden sonra uzun dinletilerde bulundum ve filtre değerlerinde de değişikliklere gittim. Bu şekilde TDA1541 gerçekten iyi denilebilecek bir düzeye ulaştı Fakat anladım ki güç kaynağı tarafındaki kapasiteler için hala burn-in süreci devam ediyor Bu kapasiteler her zaman dolu olduğundan içlerinden neredeyse hiç akım geçmiyor. O yüzden de çok yavaş yanıyorlar ancak bu kapasitelerin yanma işlemi devam ederken eskiden duyamadığım detayların geldiğini görüyorum ve bu yanma devam ettikçe DAC’ın sesi her geçen gün daha iyiye gidiyor. Sonuç Sonuç olarak TDA1541 ile DIY DAC yapmak çok zamanımı aldı ama her yönüyle değdi. Çünkü hem pratikte bilmediğim pek çok şeyi fiilen görmüş oldum hem de iyi denilebilecek bir DAC ortaya çıkmış oldu. Yakın zamanda ayrıca DAC’a bir de Toslink fiber optik giriş eklemiştim. Bundan sonraki aşamada da bilgisayara bağlanabilmesi için USB receiver entegresi eklemeyi düşünüyorum. TDA1541 ile DIY DAC yapmak isteyenlere tavsiyem bu işe korkmadan girişmeleri ve yaptıkları her bir değişiklik için burn-in süresini yılmadan beklemeleri. Burn-in gerçekten de çok önemli çünkü bir elemanı lehimlediğinizde başlangıçta verdiği sesle 3 gün sonraki sesi arasında ciddi farklar olabiliyor. Bu süreyi mutlaka bekleyip değerlendirmeyi öyle yapmak gerekiyor. Reha Diri not: Projenin devre şemasını web sitemizde bulabilirsiniz Stereo Mecmuası 22. Sayı

40

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

41

www.stereomecmuasi.com


Single Ended Triode Tarihçesine Kişisel Bir Bakış

19. yüzyılda Alman bilim adamları ve araştırmacılar iki farklı firma bünyesinde kablosuz iletişim ve radyo alanında yarış halindeydi. Bu firmalar, Adolf Slaby ve Georg Graf von Arco yönetimindeki AEG ve Karl Ferdinand Braun önderliğindeki Siemens grubudur. Yarışma öylesine bir rekabet içerisinde devam eder ki, her iki tarafın hırsı yüzünden sonunda büyük bir kavga kopar. Bu kavganın sebebinin bir patent olduğu söylenir ancak kavga bu kadar basit değildir. Kavga öylesine büyümüştür ki, devletin zirvesi bu konuya bir çözüm üretmeye karar verir. İmparator Kaiser Wilhelm II, sonunda her iki grubun ortak olacağı bir firma kurulmasını emreder. 27 Mayıs 1903 tarihinde “Gesellschaft für drahtlose Telegraphie System Telefunken” ("Kablosuz Telgraf Ltd şirketi kurulur. Kavga konusu olan tüm patentler ve teknolojiler bu yeni şirkete devredilir ve ortalık durulur. İşte Almanya'da hifi'nin başlangıcını da bu tarihten itibaren ele almalıyız. 1914-1918 yılları arasında süren I Dünya Savaşı sırasında Almanya savaşın her cephesinde savaşmıştır. Askeri destekle Alman firmaları büyümek için gerekli ortamı bulmuşlardır. Yüksek mühendislik ile birleşen geniş ekonomik imkanlar neredeyse tüm Alman elektronik üreticilerinin gelişmesi için büyük bir ivme sağlamıştır. Savaşın sona ermesi ile geçen yılların ardından 1923 yılında firmanın ismi Telefunken olarak kısaltılır. Bunun sebebi telgraf atılırken firmanın isminin uzun olmasından dolayı sorun yaşanmasıdır. Telefunken'in başına AEG grubundan George Graf von Arco getirilir. 1923'ten itibaren Telefunken vericiler ve radyolar konusunda üretime başlar. Hemen bir parantez açalım. Telefunken'in ilk vakum tüp üretim hatlarını hangi yıllarda ürettiği tam anlamıyla bilinmiyor. Bazı araştırmacılar 1903 yılında bu konuda çalışmalar yapıldığını belirtmekte. Ancak tüp üretiminde 1920'li yıllar ve savaş sonrası Telefunken'in tüp üretiminde mükemmele yaklaştığı yıllardır. 12AX7, 12AU7, 12AT7 gibi vakum tüplerde firmanın yakaladığı üstün kalite bugün bile yakalanabilmiş değildir. Bir çok meraklıya göre 9 iğneli Telefunken minyatür tüpler benzersizdir. 6DJ8, 6922 ve 7308 gibi tüplerde Telefunken'in ününe ün katmıştır. Telefunken için en önemli atılım V-41 amplifikatörün tasarımıdır. Bu tasarım Alman Radyo Kuruluşu için özel olarak yapılmıştır. Bir çok Avrupalı için eski kıtada hifinin başlangıcı V-41 olarak kabul edilir. Tüm bu gelişmeler devam ederken Telefunken tüketici pazarında da başarıdan başarıya koşmaktadır. Tüplü radyolar konusunda Almanya'nın pazar lideridir ve Almanya dışında da tanınmaya başlamıştır. Hiçbir firma ses konusunda Telefunken ile rekabet edememektedir. Bunun en önemli sebebinin radyolarının içerisinde kullandıkları üstün kaliteli vakum tüpler olduğu unutulmamalıdır. Stereo Mecmuası 22. Sayı

42

www.stereomecmuasi.com


II. Dünya Savaşı Telefunken'i de ortadan kalkma derecesinde yok etmiştir. Fabrikaların büyük kısmı yıkılmış hatta çalışanlarının bir kısmı savaş sonrası ayrılan Almanya'nın doğusunda kalmıştır. Tıpkı diğer Alman firmaları gibi Telefunken'de kısa sürede toparlanmayı başarmıştır. 1950'de V-72 amplifikatörlerini ortaya çıkartırlar. Bu amplifikatör efsane V-41'in mükemmelleştirilmiş versiyonudur. Tüm Avrupa'da önde gelen tüm radyo istasyonları, kayıt stüdyoları bu ampliyi kullanmaya başlar. Hatta bu amplinin V-72S versiyonu Abbey Road Stüdyolarında Beatles'ın Rudder Soul albümünün kayıtlarında bile kullanılır. Meraklılar bu amplinin tüketici versiyonunu TAB markası adı altında araştırmalıdırlar. TAB markası Telefunken'in ürünlerini pazarlamak için kullandığı onlarca alt markadan sadece bir tanesidir. Bunun yanında meşhur Teldec müzik firması da Telefunken'in alt firmalarından bir tanesidir.

Biraz hızlı gittik. Şimdi bir tarih molası verelim. Biliyorsunuz bu yazı dizisinin olmazsa olmazı tarih bölümümüz. Almanya 1920 ve 30'larda itibaren bir yandan hızlı şekilde gelişirken sosyal huzuru azalıyordu. Ayaklanmalar, grevler, isyanlar günlük bir olay haline gelmişti. Ülkede gelir seviyesinin dağılımı için ise uçurumlardan bahsetmek mümkündür. 1930'ların ortasında milliyetçilik Almanya'da yükselmeye başlamıştır. Nazi partisinin iktidara gelmesi ile III. Reich'ın kurulması Almanya'da ilginç gelişmeler yaşanmaya başlar. Bu süreci veya II. Dünya Savaşını yazmaya başlarsak sanırım yüzlerce sayfa sürecektir. Birkaç önemli noktanın altını çizmekle konuyu geçmek istiyoruz. 1930'ların ikinci yarısından itibaren tüm Alman Sanayi askeri üretime geçmiştir. Nazi ekonomik modeli, tüm şirketlere önemli miktarda para ve iş gücü aktarıyordu. Bu iş gücü siyasi rakiplerden etnik gruplara kadar geniş bir yelpazeden toplama/çalışma kamplarına gönderilen büyük miktardaki insandan sağlanıyordu. Bu yolla sağlanan işçiler sesini çıkartmadan, ücret ödemeden Alman sanayinin kullanımına verilmişti. Savaşın başlamasıyla işgal edilen ülkelerdeki işe yarayan mühendislerden tutun vasıfsız işçilere kadar hemen herkes Alman sanayinin dişlilerinin daha hızlı dönmesi için sanayicilerinin emrine veriliyordu. Bu dönemde ülkedeki tüm sanayi kuruluşları devletin ve özellikle ordunun gelişimi için çalışıyordu. Böylesine bir ortamda Alman sanayi her açıdan -özellikle teknoloji- gelişmişti. Savaşın bitmesiyle ve Almanya'nın yenilmesiyle ülke harap olmuştu. Almanya'nın yenileceği belli olsa bile, her kent, her kasaba büyük bir inatla ve kararlılıkla işgalcilere karşı direnmiş bunun sonucunda Almanya'da neredeyse taş taş üzerinde kalmamıştı. Bunun üzerine ülke ikiye bölünmüştü; Doğu ve Batı Avrupa. Tüm bu duruma rağmen Almanya 1950'lerden itibaren yani savaşın bitmesinden 5 yıl sonra büyük ölçüde toparlanma sürecine girmiş ve Avrupa'nın kazanan devletlerinin ekonomileri ile yarışır, rekabet edebilir hale gelmiştir. Savaşın bitmesinden 50 yıl sonra ise Almanya yeniden Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden bir tanesi hatta birincisi olmayı başarmıştır. Aynı durumu Japonya'da da görüyoruz. Özellikle Almanya için konuşmak gerekirse I. Dünya Savaşının bitmesiyle Alman İmparatorluğu yenilmiş ve parçalanmıştır. Sömürgelerinin tamamını kaybetmiştir. Buna rağmen 20 sene içerisinde yeniden toparlanıp neredeyse tüm dünya ile savaşacak duruma gelmiştir. Neredeyse tüm Avrupa ile Stereo Mecmuası 22. Sayı

43

www.stereomecmuasi.com


savaşarak eski kıtanın büyük bölümünü işgal etmeyi başarmışlardır. Kaçınılmaz yenilginin ardından ülke harabeye dönmüş hatta ikiye ayrılmıştır. Aradan yine 20-25 sene geçtiğinde yani 1970'lere geldiğimizde Almanya yeniden önemli bir güçtür. Sonraki on yıllarda Almanya tekrar birleşmiş ülke Avrupa'nın en önemli ekonomisi olmayı tekrar başarmıştır. Bu duruma hayret etmemek ve saygı duymamak imkansızdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Siemens firması Werner von Siemens tarafından 1847 yılında kuruldu. Siemens'in ilk ticari faaliyetleri telegraf alanındadır. Mors kodlaması yerine firma kendi kodlama sistemini keşfetmiş ve kullanmaya başlamıştır. O dönemde firmanın ismi TelegraphenBauanstalt von Siemens & Halske'dir. 1848 yılında firma Avrupa'nın en uzun telgraf hattını inşa eder. 1850'lerde ise Siemens, Avrupa'nın dört bir köşesine dağılmış yan şirketleri ile büyümeye devam eder. İlk Dünya Savaşının ardından Siemens (aslında S&H grubu) radyo üretimine başlar. 1930'larda ise Alman sanayinin diğer şirketleri gibi askeri üretime geçer. Siemens bu dönemde askeri cihazlar için elektrik ve elektronik bileşenleri üretmeye başlar. Bu arada ilginç bir not verelim. 1930'lardaki tüm önemli Alman firmaları gibi Siemens'in de iş gücünün bir bölümü toplama kamplarından geliyordu. Siemens özellikle İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde kendi markası ile radyo ve amplifikatör üretmişti. Ancak Almanya'daki üretim hatlarında ürettiği vakum tüpler başta olmak üzere diğer elektronik bileşenler ile birçok firmaların ürünlerinde karşımıza çıkar. Ancak Siemens'in de içerisinde bulunduğu bir firma vardır ki, Avrupa'nın belki de gelmiş geçmiş en önemli hifi firmasıdır. Bu firma ile ilgili notlar yazının sonrasında bulunabilir. Bir diğer Alman ampli ve radyo üreticisi Bölkow'dur. Savaş sonrasında kurulan firma 1960'lara kadar çeşitli radyo ve ampliler üretmiştir. Firma ilerleyen yıllarda özellikle helikopter geliştirme ve üretimi faaliyetlerine ağırlık vermiştir. Günümüzde Alman savunma sanayine hizmet vermektedir. Max Braun tarafından kurulan Braun küçük bir mühendislik firmasıdır. 1921'de kurulan firma 1923'de radyo üretime başlamıştır. 1929'da ise bu konuda en önemli Alman firmalarından bir tanesi olmayı başarmıştır. Firma 1930'ların başında plak çalar ve radyodan ilk tümleşik cihazları üretmiştir. Savaş sırasında askeri üretim yapan firma savaşın sonrasında yeniden organize olmuş ve 1956'da SK-4 pikabını piyasaya çıkartmıştır. Bu model firmanın tüm dünyada tanınmasını sağlamıştır Bu yıllarda Braun mühendislik altyapısını ses sistemlerinde mükemmelleştirme amacı ile kullanmaya başlamıştır. Oraya çıkan vakum tüplü amplifikatörler, Stereo Mecmuası 22. Sayı

44

www.stereomecmuasi.com


radyolar ve pikaplar günümüzün hi-end'inin belki de erken dönem örneklerdir. Tüm bunların yanında İngiliz QUAD firmasının lisansı ile Braun LE1 elektrostatik hoparlörleri üretir. Bugün bir çok meraklıya göre Braun'un ürettiği ve bazı değişiklikler yaptığı LE1'ler mükemmeldir. Hala yüksek fiyatlarla el değiştirmektedir.

Dynacord, ise isminden bahsedilmesi gereken ama firma hakkında çok az bildiğimiz bir üreticidir. Günümüzde Bosch grubunun bir parçasıdır. Ancak 1940 ve 1950'lerde özellikle basit mimariye sahip vakum tüplü amplileri, radyo ve ilginç tasarımlı pikap kafaları ile popüler olmayı başarmıştır. İlerleyen yıllarda pro-müzik pazarına yönelik üretime başlamıştır. 1945 yılında kurulan Sennheiser'da benzer bir hikayeye sahiptir. Fritz Sennheiser tarafından kurulan firma ilk dönemlerinde bazı tüplü amplifikatörler üretmiş daha sonra seslendirme sektörüne doğru kaymaya başlamıştır. Daha sonraki yıllarda radyo, ampli pazarından ziyade mikrofon üretmeye başlamıştır. Günümüzde bu konuda en tanınmış firmalardan bir tanesidir. Walter Hummel, Horst Klein ve Heinrich Brumm tarafından kurulan Klein + Hummel (K+H) firması ile Alman üreticiler arasında pek az tanınan ama çok önemli ürünleri ile dikkat çeken bir firmadır. Alman Radyo dergisine genç yaşlarda ilgi çekici teknik yazılar kaleme alan Walter Hummel özellikle Dünya Savaşı sonrasında radyo üretimine başlamıştır. 1950'lerde ampliler ile genişleyen üretim daha sonraki yıllarda farklı ürünlerle genişler. Pikap ve elektronikleri ile tanınan WEGA'nın temelini oluşturur. Özellikle 1955 yılında üretilen bazı Klein + Hummel ürünleri günümüzde yüksek fiyatlarla alıcı bulabilmektedir. Firma ilerleyen yıllarda profesyonel pazara özel monitör hoparlörler üretmeye başlar. İlerleyene yıllarda ise Sennheiser grubu ile birleşir. K+H harflerinin işlendiği kırmızı amblem ile denk gelirseniz durup mutlaka dinlemek gerekir. Bunun yanında SABA grubu ile geliştirdikleri Tele Watt ürünleri de günümüzde bile talep gören yüksek kaliteli ürünlerdir. PE oldukça ilginç bir firma olarak dikkate değer ürünler ortaya çıkartmış. Aslında firma çeşitli modellerde vakum tüplü amplifikatörler üretmek amacı ile Dual, Sennheiser ve Telefunken firmalarının işbirliği ile kurulmuş. Ortak firmaların kendi cihazları ile birebir aynı devreleri ve Stereo Mecmuası 22. Sayı

45

www.stereomecmuasi.com


şasileri kullanan PE ürünleri, özellikle fiyat rekabetinin yaşandığı 1950 ve 60'lı yıllarda HSV serisi vakum tüplü amplifikatörle piyasada boy göstermekteydi. Bu duruma örnek olarak PE firmasının HSV25 vakum tüplü entegre amplifikatörü örnek gösterilebilir. Bu ürünün şasisi Sennheiser VKS 203 modelinden, devre topolojisi ise yine Sennheiser'ın VKS254 modelinden alınmıştı. PE'yi kuran üç firmanın amacı, kendi markalarını ön plana çıkartmadan rakiplerinin satışlarından ucuz fiyatlarla pay kapmaktı. Bu anlayışla üretilen ürünler ile piyasada başarılı olan firma 1970'lerin ortasına kadar aktif olarak hifi pazarında boy gösterdi. Sonrasında ise ortadan kayboldu.

SABA (Schwarzwälder Apparate-Bau-Anstalt) 1923 yılında Triberg'de kurulmuş bir firmadır. Firma 1927 yılında kapasitörler, bobinler gibi radyo parçaları üretmeye başlamış hemen arkasından vakum tüplü radyoları üretmeye başlamıştır. 5 sene içerisinde büyüyen SABA, 1932 yılında fabrikasını Villingen'e taşımıştı. Bu yıllarda firmanın en önemli rakibi Telefunken firmasıdır. Mühendisliğe büyük önem firma pazar payını gelişmiş ürünleri ile oldukça arttırmayı başarmıştı. 1935 yılına gelindiğinde tüm Alman ev elektroniği pazarının %10'luk bölümü SABA tarafından sağlanıyordu. Firma Telefunken'in ardından en büyük ikinci vakum tüplü radyo üreticisiydi. Dünya savaşının başlamasından önce diğer tüm Alman firmaları gibi ordu için üretime başlayan SABA, askeri haberleşme sistemleri üretmeye başlar. 1945 Nisan'ında yani savaşın bitmesine çok az bir süre kala, SABA üretim tesisleri müttefikler tarafından bombalanarak yok edilir. Savaşın bitmesinden sonra SABA hızlı şekilde üretim hatlarını tekrar kurar. Ancak bu dönemde bazı oyuncaklar ve özellikle ilaç üretimine yönelik makineler üretmeye başlar. 1946-1947 yıllarında telefon üretim hattı açılır. 1947 sonlarında ise tekrar radyo üretimi başlar. 1949 yılına gelindiğinde geçmişten gelen marka imajının da yardımıyla eski güzel günlere dönen SABA 1960'ların sonuna kadar kaydedicilerden, amplifikatörlere geniş bir ürün yelpazesi ile üretim yapan SABA özellikle 1950 sonları ile 1960 ortalarına kadar Telewatt markası altında vakum tüplü entegre amplileri ile dikkat çekici ürünlere imza atmıştır. Günümüzde özellikle Alman pazarında Tele Watt markalı push pull ampliler hala talep görmektedir. ELAC 1926 yılında Kiel'de kuruldu. Firmanın orijinal ismi "Electroacustic GmbH"dir. Firma özellikle denizaltı akustik ve sonar teknolojisinde uzmanlaşmıştı. Firma 1948 yılından itibaren pikap üretimine başlamıştır. Bu yıllarda bazı elektroniklerde ELAC markası adı altında Stereo Mecmuası 22. Sayı

46

www.stereomecmuasi.com


üretilmişse de, firmanın asıl ilgi alanı pikaplar üretmektedir ancak eski güzel günlerinden uzaktır.

olmuştur.

ELAC

günümüzde

hoparlör

Grundig ise çok önemli bir diğer Alman firmasıdır. 1930 yılında Grundig & Wurzer (RVF) adıyla kurulmuştur. II. Dünya Savaşının ardından Max Grundig firmanın yönünü radyo üretimine çevirmiştir. 1947 yılından itibaren ilk tüplü radyolar ortaya çıkmıştır. 1950'ler vakum tüplü amplifikatörleri ile pazarda aranan bir firma haline gelmiş. Triumph-Adler gibi alt firmaları ile güçlenmiştir. 1970 ekonomik krizlerinde zor duruma düşen firma bu yıllardan sonra toparlanamamış ve günümüzde Beko Elektronik firmasının bir markası haline gelmiştir. Graetz firması oldukça eski bir firmadır ve 1866 yılında kurulmuştur. Berlin'deki Ehrich & Graetz OHG tüp üretim fabrikası ile başlayan ticari faaliyetler II. Dünya Savaşının bitmesi ile radyo alanına kaymıştır. 1950'lerde firma vakum tüplü ampliler üretmiştir. 1923'de Otto Hermann Mende tarafından kurulan Radio H. Mende & Co. savaş öncesinde yayıncılık sektöründe en önemli üreticilerden bir tanesi olmuştur. Savaş sonrasında Doğu Almanya tarafında kalan ve Mende olarak bilinen fabrikalardan dolayı firma ismini değiştirir ve Nordmende markasını kullanmaya başlar. Nordmende teyp kaydediciler, pikaplar, radyolar ve tüplü amplileri ile 1950'lerde önemli sükse yapmıştır. Sanırım iki firmadan daha bahsetmeliyiz. Bunlardan birincisi P+E (Perpetuum-Ebner) ve ikincisi Dual'dir. Perpetuum-Ebner ve Dual firmaları ilk başlarda gramofon daha sonra pikap üretmiştir. Bu ikilinin rekabeti 1971'de Dual'in Perpetuum-Ebner'i satın almasına kadar sürmüştür. Dual, 1950'lerde bir dizi elektronik cihaz üretmiş ancak bunlar daha çok PE ortak markası ile pazarlanmıştır. Bu ürünlerin bir çoğu vakum tüplü güç amplileridir. Dual firması hakkında Stereo Mecmuasında oldukça geniş bir arşiv bölümü bulunmaktadır. Ziyaret etmek için tıklayınız

Siemens firmasından bahsederken ortak olduğu bir firma olduğunu ve bu firmanın Avrupa'nın en önde gelen markalarından birisi olduğundan bahsetmiştik. Bu bahsi geçen firmanın ismi Stereo Mecmuası 22. Sayı

47

www.stereomecmuasi.com


Klangfilm'dir. Klangfilm 1928 yılında iki dev grubun ortaklığı ile kuruldu. Bu gruplar Siemens ve Telefunken'in sahibi olan AEG firmasıdır. Firma kuruluşundan hemen bir yıl sonra 1929 yılında Tobis (Tonbild Syndikat AG) firması ile birleşmiştir. Tonbild Syndikat AG, bir Alma firmasıydı ancak sahipleri İsviçre'liydi. Klangfilm daha üretimine hızlı bir şekilde başlamadan 1930'da Western Electric Company ile bir kontrat imzalar. Western Electric firması konusunda bu yazı dizimizde o kadar çok yazdık çizdik ki, meraklılar dizinin önceki bölümlerini okuyarak konuyla ilgili geniş bilgi sahibi olabilirler. Bu kontratın imzalanması ile zaten güçlü olan Siemens ve Telefunken grupları, Amerikalı dev üreticinin teknolojisini de elde etmiş olur. Klangfilm, hem kayıt cihazları, hem sinema ekipmanları, hemde seslendirme teknolojisi alanında tüm Avrupa'nın lideri haline gelmiştir. Savaş başlamadan önce Almanya'da AEG ve Siemens birleşmeleri yaşanmaya başlamıştır. Bazı üretim hatları birleşmiş, ortak üretimler yapılmıştır. Ancak Klangfilm'in asıl parlaması savaş sonrasındadır. Üretilen ürünlerin çeşitliliği göz kamaştırmaktadır. Ancak asıl göz kamaştırıcı olan ortaya çıkan ürünlerin kalitesidir. Siemens'in en yüksek kaliteli tüplerinin kullanıldığı, Almanya ve Avusturya'nın en üst düzey üreticilerin ürettiği bileşenlerle desteklenen Klangfilm amblemine sahip ürünler dünyanın başka yerlerindeki benzerlerinin çok ötesindeydiler. Klangfilm ürünleri aslında sinemalar için üretilmekteydi. Ancak Siemens tüketici pazarında sattığı ürünleri de Siemens-Klangfilm logosu ile satmaktaydı. Burada bir diğer önemli şirketten bahsetmek gerekir, Avusturya'lı WSW "Wiener Schwachstrom Werke” Aslında bu firma Siemens'in bir parçasıydı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde III Reich'ın tüm Almanca konuşan halkların ana vatan ile bütünleşmesinin (Anschlauss) ilk adımında Avusturya Almanya'ya katılmıştı. Bir çok Alman üretici Avusturya'da fabrikalar kurmuştu. Savaş sonrasında Avusturya yeniden bağımsız olunca fabrikalar açıldı. Ancak WSW Avusturya'da da olsa yine de Siemens'in bir parçasıydı. 1950'lerde tüm bu fabrikalarda üretilen ürünler Klangfilm'in efsaneleşmesinde rol oynamıştır. Günümüzde bu paragrafta bahsettiğimiz Klangfilm amblemine sahip ürünler çok yüksek tutarlara el değiştirebiliyor. Bu vesile ile bu firmayı da tanımayan meraklılara tanıştırdığımız için çok mutluyuz. Almanya'da Single Ended tarihinden bahsetmeye çalıştık ancak uzun yazımızda dikkat ettiyseniz SET amplifikatörlerden hiç bahsetmedik. Bunun sebebi Almanya'da üretilen neredeyse tüm vakum tüplü ekipmanın push pull olmasıdır. Ancak bir sonraki yazımızda ele alacağımız Avrupa Single Ended hareketinin Fransa'dan tüm Avrupa'ya sıçramasında Almanya'nın rolü çok önemlidir. Keith Aschenbrenner gibi isimler Fransa'daki hareketin destekçisi olmuşlar ve tüm Avrupa'ya etki etmesini sağlamışlardır. Almanların hifi dünyasına en ilginç katkıları çok fazladır. 20. yüzyılda manyetofonun (Magnetophon) AEG tarafından, manyetik teyplerin ise Fritz Pfleumer tarafından geliştirilmesi tüm dünyanın kayıt endüstrisini değiştirmiştir. Dünyanın ilk pratik kaydedicisi 1935 yılında AEG tarafından tanıtılan K1'dir. Almanların hifi dünyasına bir diğer katkısı ise hifi'nin kurallarının dayandığı German Deutsches Institut für Normung (DIN) yani Alman Standartları Enstitüsünün 1973 yılında kabul ettiği DIN 45 500 standartlardır. Bir cihazın hifi sınıfında kabul edilmesi için gerekli minimum gürültü ve distorsiyon oranları, frekans yanıtı gibi standartlar günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Gelecek sayımızda Fransa'dayız. Editörümüzün okuyucularımıza güzel sürprizleri olacağını şimdiden müjdeleyerek, gelecek sayımızda buluşmak üzere demek istiyoruz.

HakanCez/ Yaşar/ Devrim

Stereo Mecmuası 22. Sayı

48

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuası Sayı 22 editör

Tolga teknik ekip, kodlama, web tasarım ve bilimum ıvır zıvır

Gür ve Tolga yazılar ve incelemeler

Adriano Penetti, Bülent Şaman, Devrim, Hakan Cezayirli, Mike Valentine, Reha Diri, Yaşar Stereo Mecmuası sadece e-dergileri ile yayın yapan bir organizasyon değil. Bizi

www.stereomecmuasi.com adresindeki web sitemizden takip edebilirsiniz. Eğer facebook kullanıcısı iseniz Hakan Cezayirli adını aratarak veya Stereo Mecmuası sayfasına kaydolarak, eğer twitter kullanıyorsanız twitter.com/stereomecmuasi

adresinden, eğer friendfeed kullanıyorsanız Stereo Mecmuası şeklinde aratarak bize ulaşabilirsiniz. Tabii ki, forumlarımızı, haber bölümlerimizi, RSS geri

besleme sistemimizi ve diğer yazılarımızı günümüzün yaygın diğer haberleşme araçları ile takip edebilmeniz mümkün. Tabii ki Apple iPhone kullanıcıları da

çeşitli ücretsiz uygulamalar kurarak telefonlarından takip edebilirler. Gördüğünüz gibi her yere el atmış durumdayız. Gözümüzden kaçan bir şey varsa bizleri

uyarmayı tabii ki unutmayın. İnternette beğendiğiniz yazılarımızdan bahsetmeyi de unutmayın tabii ;)

Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere! Stereo Mecmuası Ekibi

Stereo Mecmuası 22. Sayı

49

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuas覺 22. Say覺

50

www.stereomecmuasi.com


Stereo Mecmuasi Sayi 22