Issuu on Google+

1


İstanbul'dan isyan notları Aslında tam da öngörülemez değildi, biz fark edememişiz. İnsanlar bugüne kadar Türkiye’de neler yaptı? İnsanlar düşük not veren hocasını dövdü. Sevdiği ile ilgilenmeyen doktoru bıçakladı. Komutanını vurup, askerden kaçtı. Karakol basıp polisleri dövdü. Mahkeme çıkışlarında ‘ek bir duruşma’ yaptı. Sınav stresi, kredi kartı borcundan intihar etti. Bireysel ya da küçük grupların isyanlarıyla kitlesel hareketlerin birleşebilmesi Gezi Parkı Direnişine nasip oldu. Biz de böylesi bir kitlesel isyandan edilen ilginç tecrübeleri sizlerle paylaşalım istedik. • Yollar kesilip, geçen araçların bagajları ve arka koltukları kontrol edildi. Ambulanslarla gaz bombası taşındığı için araçlar incelendi, itfaiye araçları TOMAlara su taşındığından taşlandı. • Polis olduğundan şüphelenen kişilere kimlik kontrolü yapıldı. • Mobese ve kameralar söküldü, çalışmaz hale getirildi. • 40’tan fazla insanlık dışı barikat kuruldu. Kaldırım taşı, reklam panosu, trafik levhası, çöp gibi çevrede bulunan her şey barikatta kullanıldı.

2


• Bankalar, ATM’ler, otobüs durakları ve reklam panoları tahrip edildi. • Karakol ve polis araçları yakıldı veya halk yararına kullanıldı. • İş makineleri, otobüsler tahrip edildi ve yakıldı. • Bir süpermarketten kamulaştırılma yapıldı. • Medya araçları tahrip edildi. • Ele geçirilen kepçeyle TOMA'lara saldırıldı, kovalandı. • Her gün polislerin karşısında ezilen, aşağılanan gençler, onları taşlayarak ve küfrederek onurlarını geri kazandı. • Buldozerler ve tırlar barikat olarak kullanıldı. • Örgütsüz gençler ve taraftar grupları barikatlarda daha radikal mücadele yöntemlerini örgütlerle tartıştı. • Binlerce genç bu olaylarla ilk kez çatışma deneyimi yaşadı ve öğrendi.

• Yiyecek, içecek, solüsyon ve sigara ihtiyaçları için ulusal çapta dayanışma örgütlendi. • Yiyecek ve içecek paylaşım noktaları oluşturuldu, bu noktalardan ücretsiz yiyecek dağıtıldı. • İnsanlar birbiriyle neredeyse zorla her şeylerini, çikolatalarını, sigaralarını, yiyeceklerini, başkalarının yiyeceklerini çılgınca paylaşmaya başladı. • Barikatlarda herkes birbirinin gözüne solüsyon sıktı.

• Zor durumda kalan eylemcilere insanlar evlerini açtı, tencere tavayla ses çıkartarak destek oldu, yalnız bırakmadı.

3


• Her köşe başında yiyecek ve solüsyon kutuları vardı. • İlk yardım noktaları oluşturuldu. • Doktorlar çatışma boyunca barikattan barikata koştu. • Çöpler hatta sigara izmaritleri dahi birlikte toplandı. • Zabıtasız bir Taksim’de işportacılar özgürce çalıştı. • Polissiz bir Taksim’de seks işçileri rahatça çalışabildi ve dolaşabildi, gönlünce eğlenebildi. • Boş bir alan parka dönüştürüldü. * Bazı evler yaşam alanı olarak işgal edildi. • Ufak bir sebze bahçesi oluşturuldu. • İnsanlar asla okumayacakları bildirileri açlıkla okudu. Daha önce hiç düşünmedikleri şeyleri düşündü. • Kütüphane kuruldu. • İnsanlar yaşam alanlarını, sokaklarını reklam panolarıyla değil, söylemek istedikleriyle doldurdu. • Otobüs ve taksilerle eve-işe gitmek yerine kilometrelerce ağır ağır bağırarak, gaz altında yürüdü. Gaz soludukça korkup geri dönmedi, devam ettiler. • Hiçbir kadın taciz edilmedi ve gece boyunca özgürce dolaşabildi. • TV ve bilgisayar ile değil insanlar birbiriyle zaman geçirdi. • Geniş kitleler ana-akım medyaya olan güvenlerini kaybetti. * Gündemi bu sefer iktidarlar değil, halk belirledi. • Alanda Kürtler PKK bayrakları ve Öcalan posterleriyle halay çekip eğlendiler. Ulusalcı eğilimleri olan kitle buna alıştı, kimileri halaya katıldı. * Orta-sınıf, ‘uygar’ aktivistler tinercilerle aynı yemek sırasına girdi. Bir sokak insanı, bir sokak köpeği nasıl yaşıyorsa, yalnızca bulduğu yiyecekleri yedi, günlerce duş almadı, konteynırlara tuvaletini yaptı. • Ve elbette polissiz bir dünyanın neşe dolu olduğu görüldü. ” Hayat o kadar sıkıcı ki yapacak hiçbir şey yok maaşın tamamını en yeni etek ya da gömlek üzerine harcamaktan başka. Kardeşlerim, gerçek arzularınız nedir? Eczanede oturmak, uzak, boş, sıkkın görünmek, tatsız kahve içmek mi? Yoksa, belki. ONU HAVAYA UÇURMAK YA DA YAKIP KÜL ETMEK Mİ? “ The Angry Brigade

4


Başlangıçta AVM yoktu, taş vardı! Taş Çin’de de olsa gidip atınız!

Taş sadece taş değildir! Taş sözcüğü Şili`den İngiltere’ye, Çin`den Kongo’ya direniş, mücadele ve birliktelik anlamına gelir. Farklı taş atma türlerinin amaçları hemen hemen birbirinin aynıdır: insanı esir eden duygu ve düşüncelerden, yasa ve polislerden kurtarır. Çaresizlik hastalığına birebirdir. Hiçbir şey yokken bile en azından yanı başımızda atacak bir taş hep vardır. Ufacık bir taşı fırlatmak yitirilen insanlık onurunu geri kazandırıverir. Düzenli uyguladığında faşizme karşı bilinen en kuvvetli panzehirdir. Atılan ilk taş köle kişiliği, ezik kişiliği öldürür. İnsan bununla birlikte yepyeni biri olarak doğar. O artık kendine, ailesine, arkadaşlarına, halkına güven duyan biridir. Yarınına, geleceğine güvenir; gelecekten beklentileri vardır. Kendini, düşmanın karsında olağanüstü derecede küçümsemez. Düşmanını olağanüstü derecede büyük görmez, her şeyi yerli yerinde görmeye çalışır. Dostunu düşmanını ayırt eder. Taşı atan kişinin, taşı attıklarından artık bir beklentisi kalmaz. Geleceğini bankalarla, sigorta şirketleriyle, devletle değil barikatın arkasındakilerle birlikte kurar. Polislere kimlik göstermek geride kalmıştır, yeni nüfus cüzdanı kafadaki dikiş, koldaki sargıdır. Artık bilgi televizyondan değil, diğer barikatlardan gelir. Cennet barikat kuranların ayakları altındadır! Barikat çok eskilere dayanan bir tekniktir ve birçok kültürde varlığını sürdürmektedir. Önceleri doğuya has bir yöntem olan barikat, modernize edilerek İstanbulluların da kolayca uygulayabileceği bir hale getirilmiştir. Barikat ile elde edilen öz-savunma, insana sonsuz bir mutluluk ve huzur verir. Taksim meydanında bayram edilsin, çalsın davullar, oynasın herkes! Barikatlarımız güçlü, gençler inançlı, cesur; polisin meydana çıkmasına müsaade etmiyorlar. Gönderdikleri gaz bombalarını aynen aralıksız iade ediyorlar. Barikatlarımız; Taksim’deki neşenin, özgürlüğün teminatıdır! Titre kapitalizm! Şüphesiz ki devlet güçlerinin panzerleri, gaz bombaları, kaskları ve copları, kalkanları ve polis bedenleri topraktan geldiler. Andolsun bankaları, karakolları ve AVM´leriyle kapitalizm taş ve topraktan vücut buldu. Elbet bir gün toprağa dönecekler. Binlerce yıldır sömürülmüş, aidiyetine tecavüz edilmiş, kendine düşman edilmiş toprak için! Titre kapitalizm, taş geliyor!

5


İşte bunlar hep isyan!

Roma’nın şehirlerini yakıp yıkan, Roma ordularıyla cesurca mücadele eden Spartaküs ve yoldaşları bir avuç provokatör müydü? ‘Büyük’ İskender’in işgalci ordularına dağlardan kayalar yuvarlayanlar sivil polis miydi? Ferman padişahın, dağlar bizim diyenler faiz lobisi tarafından mı destekleniyordu? Vadilerine, derelerine tecavüz eden şirketlerin iş makinalarını yakan köylüler bölücü müydü? Örnek demokratik, göçmen toplama kamplarıyla dolu, milyar dolarlık barışçıl silah anlaşmaları yapan Fransa, İngiltere, İsveç devletlerinin kentlerini, varoşlarını ateşe veren gençler daha fazla demokrasi mi istiyordu? İşte bunlar hep özgürlük, işte bunlar hep isyandı aslında! İnsanlar internet alışverişinden, ev dekorasyonundan, hissiz caddelerden, steril otobüslerden, kart borcu ödemekten, kimlik göstermekten, dedikodu yapmaktan, basın açıklamalarından, beton içerisinde vakit geçirmekten, sanallaşmaktan, bilmem ne kafede içilen tatsız kahvelerden, garip isimli yemeklerden bezdiler. İnsanlar bol şekerli çayı, son sigarayı döndürmekten; aynı su şişesine ağız değdirmekten, bisküviyle karın doyurmaktan, kıyafetleri ortak kullanmaktan, birbirini koruyup kollamaktan, harap olmuş otobüsün içinde oturmaktan, taşın TOMA’dan çıkardığı sesten, camın o muhteşem kırılışını takip etmekten, yanan barikatları-araçları izlemekten, karakol yakmaktan keyif alıyorlar. Neşeli, saf, iyi niyetli ve öfkeliler. Laga luga! Bugün polise taş atmayın diyip engellemeye çalışanlar yarın taşı kendi kafasına yemekten korkanlar, iktidar olmayı amaçlayanlardır. Bankaya taş atmayın diyenler bankada kabarık hesapları olanlar, ATM’yi dost bilenlerdir; reklam panosunu kırmayın diyenler, markalarla duygusal ilişkiler kuranlardır; yağma yapmayın diyenler, sahip olduklarını kaybetmekten, paylaşmaktan korkanlardır. Kimse laga luga yapmasın. Bazıları biz’den korksun! Bazıları da sevsin. Apaçiler, tikiler, ibneler, tarlabaşı gençliği, nişantaşı halkı, apocular, kemalistler, cepheliler, akademisyenler, doktorlar, anarşikler, çarşı, yamyamlar, avukatlar, işsizler, artizler, bıkkınlar, akıl hastaları. Biz, hepsi biz. Burası bizim şehrimiz, burası bizim mahallemiz, burası bizim parkımız. İzin almıyoruz, talep etmiyoruz, hak aramıyoruz, basın açıklaması yapmıyoruz. Kimseden bir beklentimiz yok. Yaşamımıza müdahale edenlere havlıyoruz, taşla kovalıyoruz, içeri sokmuyoruz. İstediğimiz her şeyi alıcaz. Her şeyi.

6


Yolcu +Nereden geldin sen? -Hiçbir yerden geliyorum +Söyle bana, nesin sen?

- Ben yokum. +Ne istiyorsun? -Ben istemem. +Bu bir mucize! Söyle bana, adın ne? -Bana İsimsiz Vahşilik derler. +Senin anlayışın nereye varır? -Dizginsiz bir özgürlüğe. +Söyle bana, dizginsiz özgürlük dediğin nedir? -Bir insanın geriye ve ileriye bakmaksızın ve kendisi ile Tanrı arasında herhangi bir ayrım yapmaksızın geçici heveslerine göre yaşamasıdır… ( Gelecekteki İlkel )

Belirli gün ve haftalar İlkel insanlar mevcut an içinde yaşarlar, tıpkı bizlerin de eğlenirken mevcut anda yaşaması gibi.” Benzer bir yaklaşımı Nietzsche şöyle dile getirir; “Tüm zevkler sonsuzluğu arzular; derin, çok derin bir sonsuzluğu. Mbutiler, “mevcut anın doyurucu bir şekilde yaşanmasıyla, geçmişin ve geleceğin, kendi başlarının çaresine bakacağına” inanırlar. İlkel insanlar anılarla yaşamazlar ve genellikle doğum günleri ve yaşlarını ölçme gibi konularla ilgilenmezler. Gelecek konusunda ise, henüz var olmayanı kontrol altına almaya pek hevesli değildirler, tıpkı doğayı egemenlik altına alma niyetinde olmadıkları gibi. Onların, doğal dünyanın değişkenliğine ve akışına an be an katılışları, mevsimlerin farkında olmalarına engel değildir, ama bu, mevcut anı onlardan çalan yabancılaşmış bir zaman bilincine dönüşmez. ( Gelecekteki İlkel )

7


Köpek Bir köpeği izleyelim ve yemeğini nasıl iştahla yediğine bakalım. Acıktığında, yiyecek kokusu alırsa, hemen oraya gider ve anında yemeği silip süpürür. Yemeği bittiğinde de oradan uzaklaşır. Bir “teşekkür ederim” söz konusu değildir. Doğal hakkını kullanmıştır, ne eksik ne de fazla ve bundan öte bir kaygısı yoktur, ne kendisi ne de çevresinde tüm dünya hakkında. O mükemmeldir. Günah fikri, ister entelektüel, ahlaksal veya ruhsal bazda olsun, varlığı üzerinde gereksiz bir leke gibidir. O doğrudan Tanrı’dan gelir. “Ben tek başıma yeryüzündeki en onurlu varlığım.” diyebilir. Ama gerçekte, böylesine ‘ego-merkezli’ bir ifadeye gereksinim duymaz. Onun için havlamak ve cennet bahçesinden yeni çıkmış olan bu masum yaratığa zarar vermeye meyilli, günah-kaygılı insanlardan kaçıp uzaklaşmak yeterlidir. ( Lao Tzu )

Kaygılanmayın Bu nedenle size şunu söylüyorum: Ne yiyip ne içeceğiz?' diye canınız için, ya da Ne giyeceğiz?' diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı'nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey imanı kıt olanlar? «Öyleyse, Ne yiyeceğiz?' Ne içeceğiz?' ya da Ne giyeceğiz?' diyerek kaygılanmayın. Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız tüm bunları gereksindiğinizi bilir. Siz önce O'nun egemenliğinin ve O'ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir. O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter. ( İncil )

8


Embriyon " Ana karnında, başka bir deyişle yeraltında gizli kalan maden filizleri, dölyatağındaki embriyon gibi yavaş yavaş büyüyordu sanki..." Yıkılsın maden ocakları, yaşasın madenlerin özgürlüğü! Her şey yaşıyor!

Milli park Yeni bireyler biçimsel anlamda bir bütünlük hissinden tamamen koparılarak şekilleniyorlar. Avrupalı çocuklar büyüyecekler, ülkelerini, Avrupa'yı, doğayı bırakın, var olmayı bile savunmaları için bir neden yok. Çizgi film ve oyunlarla, yıllarca sürecek zorunlu eğitimlerle, para karşılığı açılan projelerle coğrafyalarını, sağlıklarını, ekonomilerini zar zor ayakta tutabiliyorlar. Bütün bu devranın sorumluluğu hiç kimsede değil ama kesinlikle güvenilmez bir toplum biçiminde. Ve bu toplum, kendisinden geriye kalan her şeyi veri biçiminde analiz ediyor ve dolayısıyla ancak veri biçiminde koruyabiliyor. Herkesin ayakkabılarının aynı yerde toptan imal edilmesi daha ekonomikken, kültürler koruma adı altında müzeleniyor. Herkes aynı ayakkabıyı giyerken, gerçekten orijinal olanlar oldurulup, dondurulup müzelere kaldırılıyor. Orijinal tohumlar depolanıyor ve GDO'lu tarım yayılıyor. Hayvanlar sit alanları denilen geniş hayvanat bahçelerine hapsedildiler ve ülkemizin hayvanları diye kitaplara yazılıyorlar. Bir kurt artık çizgi film, hakkında birkaç bilgiden ibaret, hangi iklimi sever ne kadar sürede doğurur, memelidir omurgalıdır. Yüz milyonlarca insan ömürlerimizde bir kez bile gerçekten kurt görmeden öleceğiz. Fakat hakkında görenlerden daha çok şey biliyoruz. Bu kadar bilgiye neden ihtiyacımız oldu ki?

Oku! Bir çocuk okur-yazar hale geldiğinde, artık geriye dönüş imkânsızdır. Bir müzenin içinde gezinin. Okur-yazar yetişkinlerin, neyi göreceklerinden emin olmak için, tablolardan önce, bu tabloların altındaki tanıtıcı kartları okuduklarını göreceksiniz. Hatta, sadece kartları okuyup, tabloları tamamen es geçmelerine bile tanık olabilirsiniz… Okuma-yazma öğrenme kitaplarında da belirtildiği gibi, okuma kişinin önüne çeşitli kapıları açar. Ne var ki, bu kapılar bir kez açıldığında, bu kapılardan bakmaksızın dünyayı görmek neredeyse imkânsızdır. ( Gelecekteki İlkel )

9


Uçurum gülleri Şüphesiz insan kültürleri, Dünya'ya karşı bin yıldır bir savaş yürütmektedir. Ben de ayıların, dağ aslanlarının, kokarcaların, yarasaların, dev kaktüslerin, uçurum güllerinin ve yabanıl olan her şeyin tarafında savaşmayı seçiyorum. Ben bu savaşta sadece bir ölüyüm. Ancak, bu akşam hapishaneden kaçıyorum. Evime dönüyorum, Dünya'ya, köklerimin olduğu yere. Bill Rodgers. 21 Aralık 2005 Kış Gündönümü ( Kundaklama ve ELF üyeliği şüphesiyle tutuklu yargılanan Bill Rodgers'ın intihar mektubu. )

Titre! Binlerce yıldır sömürülen, kendilerine yabancılaştırılan, aidiyetleri yok edilen kumlar için; titre camlar, taş geliyor!

Virüs Sizinle, bir süredir kafamı meşgul eden bir düşüncemi paylaşmak istiyorum. Bu düşünce aklıma sizin türünüzü sınıflandırmaya çalışırken geldi ve anladım ki sizler aslında memeliler sınıfına dahil değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler, yaşadıkları çevre ile içgüdüsel olarak bir denge kuruyorlar. Ama siz insanlar öyle değilsiniz. Bir bölgeye yerleşiyorsunuz ve çoğalıyorsunuz, tüm doğal kaynakları tüketene kadar çoğalıyorsunuz. Canlı kalabilmenizin tek yolu başka bir bölgeye yayılmak. Bu gezegende bu şekilde yaşamını sürdüren bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musunuz? Virüsler. İnsanlar hastalıktır. Bu gezegenin kanserleri. Sizler bir vebasınız. ( Matrix )

Mesane 'Genç beyinler, 'beyin göçü' diyoruz da bunlar beyin değil ki insan. Ne bileyim karaciğerleri falan da var. Dalak göçü. Genç mesaneler!

10


Acı Günümüzde kim doğup büyüdüğü yerde kalıyor ki? Kim yaşadığı yerde çalışıyor ki? Kim atalarının yaşadığı yerde yaşıyor ki? Çağımızın çocukları anne-babalarına mı yoksa televizyona mı ait? Gerçek şu ki bütün aidiyetlerimizden bütünüyle koparılmış durumdayız. Artık hiçbir yere ait değiliz. Sonuç ise, yeni bir turizm düşkünlüğünün yanı sıra inkâr edilemez bir ıstırap. Tarihimiz bir sömürüler, göçler, savaşlar, sürgünler ve her türlü kökün yok edilişi tarihi. Bizi bu dünyada bir yabancı, kendi ailemiz içinde bir konuk durumuna düşüren her şeyin hikâyesi bu. Eğitimle dillerimize, TV yarışmalarıyla şarkılarımıza, kitlesel pornografiyle bedenlerimize, polis aracılığıyla şehirlerimize ve ücretli emek yoluyla arkadaşlarımıza el konuldu. ( Yaklaşan İsyan)

Sarı çizgiyi geçmeyiniz Duyuru yapan dijital sesler, 21. yüzyılın uğultusuyla geçen tramvaylar, dev birer kibrit çöpü gibi görünen mavimtırak sokak lambaları, tutunamamış mankenler gibi süslenmiş yayalar, güvenlik kameralarının sessiz sedasız dönüşleri, metro turnikelerinden çıkan belirgin sesler, süpermarket kasaları, işyeri puantörleri, internet kafelerin elektronik ortamı, plazma ekranların bolluğu, transit yollar ve lateks. Hiçbir dekor baştan sona bu kadar ruhsuz olmayı başaramamıştır. Hiçbir ortam daha otomatik olmamıştır. Hiçbir bağlam bu kadar duygusuz olmamış ve yaşamımızı devam ettirmenin karşılığında aynı ölçüde duygusuz olmamızı talep etmemişti. ( Yaklaşan İsyan )

Sakat gazeteciler İnsanlar mitinglerden, klasiklerden, anlamsız yürüyüşlerden, her şeyi dörde ayırmaktan; sonsuz kopmalar, monotonluk, ve belli politik analizlere ayıran teorik tartışmalardan bezdiler. İnsanlar sevişmeyi, sigara içmeyi, müzik dinlemeyi, yürüyüşe çıkmayı, uyumayı, gülmeyi, oynamayı, polisleri öldürmeyi, gazetecileri sakat bırakmayı, hakimleri öldürmeyi, barakaları havaya uçurmayı tercih ediyorlar. ( Alfredo Bonanno )

11


Ortam Orta yerinde yaşadığımız bu yabancılar kalabalığını “toplum” diye nitelemek kavramı öyle bir gasp etmektir ki bir asırdır ekmek ve su kadar ihtiyaç duydukları halde sosyologlar bile artık kullanıp kullanmamakta tereddüt ettikleri bu kavramı gasp etmektedir. Şimdilerde sanal yalnızlıklar arasındaki ilişkiyi ve de “mesai arkadaşı”, “bağlantı” , “ahbap” , “tanıdık” veya “flört” gibi başlıklar altında kurulan zayıf etkileşim biçimlerini tanımlamak için “ağ” imgesini tercih ediyorlar. Bu tür ağlar kimi zaman iyice sıkışıyor, kodların dışında hiçbir şeyin paylaşılmadığı ve sürekli yenileri oluşturulan yeni kimliklerin tüketilmesi dışında hiçbir bir şeyin yapılmadığı ortamlar haline geliyor. ( Baudrillard )

Çok ilerledin batı Bugün Batı, M1 Abrams tanklarının üstünde son ses heavy metal dinleyerek Felluce’yi vuran Amerikan askeridir. O, Moğol ovalarında kaybolmuş, herkesin kafa bulduğu, kredi kartına cankurtaran halatıymışçasına sarılan bir turisttir. O, Go oyununa iman etmiş bir CEO’dur. Mutluluğu giysilerde, erkeklerde ve nemlendirici kremlerde arayan genç kızdır. Dünyadaki bütün asilerle dayanışma göstermek için -ama yenilmiş olmaları kaydıyla- yeryüzünün dört bir yanına seyahat eden İsveçli insan hakları aktivistidir. Cinsel özgürlüğü olduğu sürece politik özgürlüğe değer vermeyen bir İspanyol’dur. Gerçeküstücülükten Viennese Actionism’e kadar medeniyetin yüzüne en iyi kimin tükürebileceğini görmek için yarışan sanatçılar yüzyılının “modern dahisi” önünde huşu duymamızı isteyen bir sanat aşığıdır. Budizm’de gerçekçi bir bilinç teorisi bulmuş bir sibernetikçi ve Hindu metafiziğiyle amatör düzeyde uğraşmanın yeni bilimsel keşiflere ilham vereceğine inanan bir kuantum fizikçisidir. ( Yaklaşan İsyan )

12


Dilekçe. Oturup da yaptığınız şeylere karşı dilekçe filan yazmayacağız. Bombalama eylemleri durumla ilgili başka çıkar yol bırakmayan son seçenekler değildir. Bunlar devlet tarafından tanımlanmış yasallığın sınırlarını artık kabul etmeyeceğimizi ifade ettiğimiz belirli bir durumun ilan edilmesidir. ( Angry Brigade )

Bas git! Bugün artık sadece şu duyguların çekim gücü kaldı: nefret, tiksinti, alerji, iğrenme, hayal kırıklığı, bulantı, antipati, bıkkınlık. Artık insanlar neyi istediklerini bilmiyor. Neyi istemediklerinden daha eminler. Günümüzün süreçleri red, soğukluk, sevgisizlik, alerji duygusu. Nefret de bu tepkisel boşalmaya, içindekini dışa atmaya yönelik paradigmanın bir parçası: reddediyorum, istemiyorum, uzlaşmıyorum. ( Baudrillard )

13


Kırık kameralar " Arkadaşlar onu yapmayalım, bunu yapmayalım çünkü medya biliyorsunuz bunları hep kullanıyor. " Medya onu kullanmasa youtube'dan bir şey buluyor onu koyuyor, işte şunu yiyin bunu yemeyin haberini koyuyor, birisi bir şey demiş onu koyuyor. Yani medyaya malzeme çok, siz rahat olun, kendi işinize bakın. Muhabirleri de dövün, kameraları da kırın. Çekecek bir şeyleri olmazsa kullanamazlar da, görselsiz haber olmaz ne yazık ki. Komikli kedi videosu koyarlar onun yerine.

Yanan arabalar Neden bir herifin bir kadını satmasının korkutucu bir etkisi yok da o herifin arabasını yakmanın var? Bunun nedeni geleneksel toplumsal şiddet kabul görürken ona karşı misillemelerin 'korkutup kaçırması'. Eğer gündelik gerçeklik sorgulanırsa korkutucu olabilir. Küçük birer kız oldukları günden beri kafalarına kurban oldukları işlenen kadınlar ne kurban ne de huzurlu oldukları gerçeğiyle karşılaştıklarında kendilerini güvende hissetmeyebilirler. Bu bir provokasyondur. Güçsüzlüklerine öfke duyan kadınlar bizim eylemlerimizle özdeşleşebilirler. Kadına yönelik her şiddet eyleminin tüm kadınlara yönelik bir tehdit atmosferi yaratması gibi, bizim eylemlerimiz de – sadece sorumlu bireyleri hedef alsalar da – bir 'Direniş mümkün' atmosferinin gelişmesine katkıda bulunuyor. ( Die Rote Zora )

Bu devirde isyancılık zor Sibernetik teknoloji post-endüstriyel sermayenin egemen tarzı oluyor. Bu, sermaye, teknoloji, otorite ve toplumun gerçekte tek olacak kadar bütünüyle entegre oldukları bir tarzdır. Ayaklanma, bu bağlamda, sibernete karşı ayaklanma ve bütünüyle topluma karşı ayaklanma anlamına gelir ya da hiçbir anlamı yoktur. Bu, asi için sibernetik teknolojinin gerçekliği ile yüzleşmektir. Asi birey artık toplumun bütününe karşı başkaldırmaktan daha azını yapamaz – gerçek “yeni dünya düzeninin” keskin kenarından başka bir şey olmayan “radikal” bakış açılarının tümümü içeren toplumun bütününe. (Tahakkümün Siberağı )

14


H2O ‘İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.’ Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur. (…) Yalnızlığının, suda yüzdüğünün, kökünden koparılmışlığının öylesine bilincindeydi, buna öylesine inanmıştı ki, bazen gündelik, sıradan bir olay, örneğin benim bürodaki işime gitmekte gösterdiğim titizlik ya ada bir hizmetçinin, bir uşağın, bir tramvay biletçisinin ağzından çıkan bir söz, onu hiç alay içermeyen bir hayranlığa sürükleyebiliyordu. Bu bana ilkin pek gülünç ve abartılı geldi, aylak bir beyefendi kaprisi, bir duygusallık oyunu gibi göründü. Ama yavaş yavaş anladım ki, o havasız ortamından, sağlam ve güvenli bir ortam, kendisine uzak ve erişilmez bir nesne, bir vatan, bir barış ve huzur yurdu gözüyle baktığı, ama bir yol bulup içine giremediği bizim küçük burjuva dünyamıza hayranlık duyuyor, onu seviyordu. Bizim hanım hanımcı bir kadın olan gündelikçimizi her defasında şapkasını çıkarıp gerçek bir saygıyla selamlıyor, teyzem kendisiyle birkaç kelime konuşmaya kalkmasın ya da çamaşırlarında onarılacak bir yere, paltosunda gevşemiş, sarkan bir düğmeye dikkatini çekmesin, büyük bir dikkat ve önemle kulak verip dinliyor, sanki bir aralık bularak bizim huzur dolu, küçük dünyamıza sızıp bir saat için de olsa burada kök salabilmek amacıyla dile gelmez ve umarsız bir çaba harcıyordu. ( Bozkırkurdu )

15


Gerçekler devrimcidir? Anladığımı düşünmüyor musun? Var olmayı boş yere hayal etmek. Öyleymiş gibi görünmemek, gerçekten olmak. Uyanık olduğun her an. Tetikte. Başkalarına karşı sen ile yalnızkenki sen arasındaki uçurum. Baş dönmesi ve sürekli açlık, Açığa vurulmak için. İçinin görülmesi için... Hatta parçalara ayrılmak ve belki de tümüyle yok edilmek için. Sesin her tonu bir yalan, her davranış bir aldatmaca, her gülümseme aslında yüz ekşitme.

İntihar etmek mi? Oh, hayır! Bu çok çirkin. Sen yapmazsın. Ama hareket etmeyi reddedebilirsin. Konuşmayı reddedebilirsin. O zaman en azından yalan söylemezsin. Böylece düşünceye dalıp, kendi içine kapanabilirsin. Artık rol yapmaz, herhangi bir maske takmaz ve yalancı davranışlarda bulunmamış olursun. Sen öyle sanırsın. Ama gerçek inatçıdır. Saklandığın yer su geçirmez değildir. Yaşam dışardan sızar içeri. Ve tepki vermek zorunda kalırsın. Hiç kimse de bunun gerçek olup olmadığını, sen içten misin yoksa yapmacık mısın diye sormaz. Bu soruların önemsendiği tek yer tiyatrodur. Hatta orada bile fark etmez. Seni anlıyorum, Elisabet. Kendini bırakmanı, hareketsiz kalmanı, Hayali bir sistem içinde apatiye girmeni anlıyorum. Seni anlıyorum ve seni takdir ediyorum. Hevesin geçene, tüm ilgin bitinceye kadar bu rolü oynaman gerektiğini düşünüyorum. O an geldiğinde diğer rollerini bıraktığın gibi, bunu da bırakırsın... ( Persona - Ingmar Bergman )

Menemen Çingene değil roman, zenci değil afrikalı; kürt, arap bilmem ne kardeşlerimiz diyenler ama bütün bu arkadaşların yanında da durmaktan da gizli bir tiksinti duyanlar. En güzel yemeğin menemen olduğunu söyleyenler ama hiçbir zaman yemeyenler.

16


Boğulma Ortaçağ’daki acımasızlıklara ilişkin bir söyleşinin ardından bana demişti ki: ‘Bu acımasızlıklar gerçekte acımasızlık değildir. Ortaçağ’ın bir insanı bizim bugünkü yaşam üslubumuzu bambaşka açıdan değerlendirir, tümüyle acımasız, dehşet verici ve barbarca görüp aşağılardı! Her çağ, her uygarlık, her gelenek ve görenek kendine özgü bir üslubu içerir, kendisine yaraşır incelikleri ve sertlikler, güzellikleri ve acımasızlıkları barındırır kendisinde, kimi acıları pek doğal karşılar, kimi kötülükleri sabırla sineye çeker. Ne zaman ki iki çağ, iki uygarlık ve iki din birbiriyle kesişirse, işte o zaman insan yaşamı gerçek bir acıya, gerçek bir cehenneme dönüşür. Ortaçağ’da yaşayacak antik dünyanın insanı havasızlıktan içler acısı bir şekilde boğulup giderdi, bizim uygarlık ortamında bir ilkelin havasızlıktan boğulup gideceği gibi tıpkı. Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek, her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. ( Bozkırkurdu )

Bütünlük Çiçeklere bakarken neredeysem oraya dönmüştüm; her şeyin iç ışığıyla parladığı ve sonsuz bir önemde olduğu bir dünyaya dönüştü bu. O iskemlenin bacakları örneğin -yuvarlaklıkları ne kadar mucizevi, cilalanmış pürüzsüzlükleri ne kadar doğaüstüydü! O bambu bacaklara sadece bakarak değil, ama gerçekte onlar olarak birçok dakika geçirdim -yoksa birçok asır mı?- ya da daha çok kendimi onlar içinde bularak; veya yine daha açık ifade etmek gerekirse -çünkü bu durumda 'ben'in konuyla ilgisi yoktu, hatta belli bir anlamda 'onlar' da yoktusandalyeyi oluşturan Benlik-Olmayan'ın içinde kendi Benlik-Olmayan'ım olarak. (Algı kapıları)

17


Karasinek Sen de dalgaların kayaya vurması, ateşin dönüp durması, kuşların bir oraya bir buraya uçması, rüzgârın ağacın dallarını savurması, taşın camı kırışı, dumanın havaya süzülüşü, karasineğin gezinişi gibi sevseydin hiç sorgulamazdın. Karasinekler sorgulamaz.

Kimlik Ah, hiçbir şey yapamayışım keşke tembelliğimden ileri gelseydi. Tanrım, keşke öyle olsaydı, kendime de kadar çok saygı duyardım! İsterse tembellik olsun; benim için 'Kim bu adam?' diye sorulunca, cevap olarak 'Tembelin biri!' derlerdi. Ben de bunu duymaktan son derece keyif alacaktım. Demek benim de bir niteliğim ve hakkımda söylenebilecek bir söz olacaktı. Sizler ne diyorsunuz, tembel sözcüğü şaka değil; bir makam, tek başına bile bir gelecektir. Benimle alay etmeyin, dalga geçmeyin; gerçek böyledir. Bu durumda ben hak etmiş olarak seçkin bir derneğe üye olur, kendi kendime saygı göstermekten başka bir iş yapmazdım. ( Dostoyevski )

Akıntı Daha önceki 'romantik' kuşaktan bir genç kız tanımıştım; bir erkeği birkaç yıl esrarlı bir tutkuyla sevdikten sonra, onunla pekala evlenebilecekken nedense kendi kendine birtakım aşılmaz engeller uydurarak sonunda, kişisel kaprislerinden, sırf Shakespeare'in Ofelia'sina benzemek için fırtınalı bir gecede kendini yüksek bir kayanın tepesinden oldukça derin, akıntılı bir ırmağa atıp canına kıymıştı. Öyle ki, çok önceden beğenip seçtiği bu kayanın görünümü öylesine güzel olmasaydı da, onun yerine dümdüz, basit bir sahil olsaydı belki de intihar etmezdi... ( Dostoyevski )

IKEA Çirkinliği hiçbir makyaj kapatamıyor. İstediğiniz kadar boyayın kıyafetlerinizi, yüzünüzü, binalarınızı, makinelerinizi, mobilyalarınızı, yemeklerinizi; var oluşu itibariyle çirkin olan bir şey nasıl güzelleştirilebilir? Beyaz insan! Kendini ne kadar değiştirmeye çalışsan da çirkinsin işte. İstediğin kadar yeni kıyafet al, yeni ev al, 'arkadaş'larını değiştir, saçını boyat, sakalını kes, kaçamıyorsun. Kulak kıllarını alsan da, bacaklarına epilasyon yapsan da kaçamıyorsun düşün artık. Bir gün bilincini alıp IKEA marka okyanus mavisi şeffaf bir küpün içerine koysak da çirkinsin. " Deforme olmuş insan, hep kendini güzel gösteren aynalar bulur. "

18


Tatmin Çağdaş insanın uzun ömürlülük ve ileri yaşlara dek fiziki dinçliği ve cinsel çekiciliği koruma takıntıları, güç süreciyle ilintili olarak bir mahrumiyetten kaynaklanan bir tatminsizlik belirtisidir. “Orta yaş krizi” de böyle bir belirtidir. Aynı şekilde, çağdaş toplumda oldukça yaygın olan ancak ilkel toplumlarda hiç duyulmamış olan çocuk sahibi olmaya karşı ilgisizlik de. İlkel toplumlarda yaşam bir evreler zinciridir. Bir evrenin ihtiyaçları ve amaçları tamamlandığında, diğer evreye geçmek için bir isteksizlik görülmez. Genç bir erkek, güç sürecinden bir avcı olarak geçer, spor olsun veya uğraş olsun diye değil; yemek için gerekli olan eti elde etmek için avlanır. (Genç kadınlarda bu süreç daha karmaşıktır, toplumsal güce daha büyük önem verilir, bunu burada tartışmayacağız). Bu evre başarıyla tamamlandığında, genç adam bir aile kurmanın sorumluluklarına geçmek için isteksizlik göstermez. (Çağdaş insanların bazıları ise, tam tersine, bir tür tatmin aradıklarından çocuk sahibi olmayı açıkça ertelerler. Bizce, onların ihtiyacı olan tatmin güç süreciyle ilgili yeterince deneyim – yapay etkinliklerin yapay amaçları yerine gerçek amaçları olan bir deneyim ). Yine, çocuklarını başarıyla yetiştirip, onların fiziksel gereksinimlerini gidererek güç sürecinden geçen ilkel insan, görevini yerine getirdiğini hisseder ve yaşlılığı (eğer o kadar yaşarsa) ve ölümü karşılamaya hazırlanır. Çağdaş insanların bir çoğu ise, fiziksel kondisyonlarını, görünümlerini ve sağlıklarını korumak için harcadıkları çabadan da belli olduğu üzere, fiziksel bozulma ve ölüm olasılığından rahatsız oluyorlar. Biz, bunun, bu insanların fiziksel güçlerini hiçbir zaman pratik olarak kullanmadıkları ve güç sürecinden vücutlarını ciddi bir şekilde kullanarak geçmedikleri gerçeğinden kaynaklanan tatminsizliğe bağlı olduğunu iddia ediyoruz. Yaşın getirdiği bozulmadan korkan, vücudunu günlük, pratik amaçlar için kullanan ilkel insan değil, arabasından evine yürümenin ötesinde pratikte hiç kullanmayan çağdaş insandır. Yaşamı boyunca güç sürecine olan gereksinimi tatmin edilen kişi, o yaşamın sonunu kabullenmeye en iyi hazırlanmış kişidir. ( Kazinski )

19


Merak Bilim ve teknoloji, yapay etkinliklerin en önemli örneklerini oluşturur. Bazı bilim adamları “merak” ya da “insanlığa faydalı” olma isteğiyle motive olduklarını iddia ederler. Ancak bunların, bilim adamlarının çoğu için temel motifler olmadığını anlamak kolaydır. “Merak”a gelince, bu kavram açıkça absürddür. Çoğu bilim adamı, herhangi normal bir meraka konusu olamayacak, son derece uzmanlık isteyen sorunlar üzerinde çalışır. Örneğin, bir astronom, bir matematikçi ya da bir böcekbilimci, İzopropytrimethylmetan’ın kimyasal özelliklerini merak eder mi? Tabii ki hayır. Böyle bir konuyu ancak bir kimyager merak eder, onun bunu merak etmesinin tek nedeniyse kimyanın onun yapay etkinliği olmasıdır. Kimyager yeni bir böcek türünün uygun sınıflandırılmasını merak eder mi? Hayır. Bu sorun yalnızca bir böcekbilimciyi ilgilendirir, o da bununla yalnızca, böcekbilim kendi yapay etkinliği olduğundan ilgilenir. Eğer kimyager ve böcekbilimci fiziksel gereksinimlerini karşılamak için ciddi çabalar göstermek zorunda kalsalardı ve eğer bu çaba onların yeteneklerini ilginç ancak bilimsel olmayan bir şekilde kullanmalarına izin verseydi, o zaman, onlar İzopropytrimethymetan’ı ve böceklerin sınıflandırılmasını umursamayacakları. Mezuniyet sonrası eğitim fonlarının darlığının kimyageri bir sigorta komisyoncusu olmaya zorladığın varsayalım. Bu durumda o, sigortayla ilgili konularla çok ilgili olacak ancak İzopropytrimethymetan’la ilgilenmeyecekti. Bilim adamlarının işlerine harcadıkları zaman ve çabaların yalnızca meraka harcanması hiçbir koşulda normal değil. Bilim adamlarının motifleri için “merak” açıklaması hiç tutmuyor. ( Kazinski )

Özgürlük Anayasa tarafından garanti altına alınan bazı haklarımız olduğu için özgür bir toplumda yaşadığımız söyleniyor. Ancak, bu haklar göründükleri kadar önemli değildir. Bir toplumda varolan kişisel özgürlüğün derecesi, o toplumdaki kanunlar veya yönetim biçiminden çok, toplumun ekonomik ve teknolojik yapısına bağlıdır. New England’daki Kızılderililerin çoğu monarşiyle yönetiliyordu ve İtalyan Rönesans’ı sırasındaki şehirlerin çoğu da diktatörlerin kontrolü altındaydı. Ancak, bu toplumların tarihini okurken insan, onlarda bizim toplumumuzdakinden daha fazla kişisel özgürlüğe izin verildiği izlenimini ediniyor. Bu, kısmen yöneticinin iradesini dayatacak etkin mekanizmaların yokluğundan kaynaklanıyor: Çağdaş, iyi örgütlenmiş polis güçleri; hızlı, uzun mesafe iletişimleri, denetleme kameraları, sıradan vatandaşların yaşamları hakkında bilgi dosyaları yoktu. Bu nedenle de, kontrolden kaçmak görece daha kolaydı. ( Kazinski )

20


İhtiyaç Sistem, insani ihtiyaçları doyurmak için varolmaz ve varolmaz. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uymak üzere düzenlenmesi gereken, insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyor gibi gözüken politik ya da sosyal ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu teknolojinin suçudur çünkü sistem, ideoloji tarafından değil teknik gereklilikler tarafından yönlendirilir. Elbette sistem birçok insani ihtiyacı karşılıyor ancak genelde, bunu yapmak sistemin yararına olduğu sürece yapıyor. Asıl önemli olan insanın ihtiyaçları değil, sistemin ihtiyaçlarıdır. Örneğin, sistem insanlara gıda sağlıyor çünkü herkes açlıktan ölseydi sistem işleyemezdi; insanların psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgilenmek, GEREKLİ olduğu zaman ilgileniyor çünkü çok sayıda melankolik ya da asi olursa sistem işleyemez. Ancak sistem, gayet iyi, somut ve pratik nedenlerden ötürü davranışlarını, sistemin ihtiyaçlarına göre düzenlemeleri için insanlara sürekli bir baskı uygulamak zorundadır. Çok fazla atık mı birikiyor? Hükümet, medya, eğitim sistemi, çevreciler, herkes bizi atıkların doğaya dönüşümü üzerine bir yığın propagandaya boğar. Daha fazla teknik personele mi ihtiyaç var? Çocuklara, koro halinde bilim üzerine eğitim görmeleri tembihlenir. Hiç kimse durup da, yetişkinleri, zamanının çoğunu genelde çoğunun nefret ettiği konularda çalışmaya zorlamanın insanlık dışı olup olmadığını sormuyor. Kalifiye işçiler, teknik ilerlemeler nedeniyle işten çıkarılıp “yeniden eğitim”den geçirilince, kimse böyle itilip kakılmaların onlar için aşağılayıcı olup olmadığını sormaz. Herkesin, teknik gerekliliklere boyun eğmek zorunda olduğuna kesin gözüyle bakılıyor, bunun da iyi bir nedeni var: Eğer insani ihtiyaçlar, teknik gerekliliklerden daha öncelikli bir hale getirilseydi, ekonomik sorunlar, işsizlik, kıtlık ve daha da kötüleri ortaya çıkabilirdi. Toplumumuzda “akıl sağlığı” kavramı büyük oranda bireyin sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak davranma ve bunu stres belirtileri göstermeden yapma düzeyine göre tanımlanır. ( Kazinski )

21


Zorunda mıyım? Özgürlüğü tehdit etmiyor gözüken teknolojik bir ilerleme, sıklıkla, özgürlüğü sonradan çok ciddi olarak tehdit eder. Örneğin motorize ulaşımı düşünün. Yürüyen bir insan daha önce istediği yere, trafik düzenlemelerine takılmadan istediği hızla gidebilirdi ve teknolojik destek sistemlerine de bağlı değildi. Motorlu araçlar ortaya çıktığında insanın özgürlüğünü arttırıyor gibi görünüyorlardı. Yürüyen insanın özgürlüğünü elinden almıyorlardı, kimse istemediği halde araba almak zorunda değildi ve araba almayı seçen bir insan, yürüyen bir insandan çok daha hızlı ve çok daha uzun mesafede yol alabiliyordu. Ancak, motorize ulaşım kısa sürede toplumu öyle bir değiştirdi ki, insanın hareket özgürlüğü büyük oradan kısıtlandı. Araba sayısı arttıkça, kullanımını yaygın bir biçimde denetlemek gerekli oldu. Kişi, nüfusun yoğun olduğu alanlarda, arabasıyla istediği yere istediği hızda gidemiyor, hareketleri trafik akışı ve çeşitli trafik kurallarına göre düzenleniyor. Kişi çeşitli zorunluluklarla bağlanmış durumda: Ehliyet için gerekli şeyler, sürücü testi, kayıt yenileme, sigorta, güvenlik için gerekli donanımlar, aylık taksitler. Üstelik, motorlu ulaşımın kullanımı artık seçime bağlı değil. Motorlu ulaşımın ortaya çıkışı, şehirlerimizin düzenini öyle değiştirdi ki, insanların büyük çoğunluğu, işyerlerine, alışveriş merkezlerine ve eğlence yerlerine yürüyebilecekleri uzaklıkta yaşamıyorlar, bu yüzden de ulaşım için arabalarına bağlı olmak ZORUNDADIRLAR. Ya da toplu taşıma araçlarını kullanmak zorundadırlar ki bu durumda da hareketlerini, araba sürerken olduğundan daha az kontrol edebiliyorlar. Günümüzde bir yayanın özgürlüğü bile büyük oranda sınırlıdır. Bir yaya, şehirde, temelde oto trafiğine hizmet eden trafik ışıklarını beklemek için sürekli durup beklemek zorundadır. Kırsal kesimde ise, motorlu araç trafiği, kara yolunda yürümeyi tehlikeli ve zevksiz bir hale getiriyor. (Motorlu ulaşım konusunda dile getirdiğimiz noktanın önemine dikkat edin: Yeni bir teknolojik araç bireyin kendi seçimine göre ister kabul edeceği, ister etmeyeceği bir seçenek olarak sunulduğunda bu, o aracın hep bir seçenek olarak KALACAĞI anlamına gelmez. Çoğu durumda, yeni teknoloji toplumu öyle bir değiştirir ki, insanlar sonunda kendilerini bu yeni aracı kullanmak ZORUNDA kalmış olarak bulurlar.) ( Kazinski )

22


Hijyen

Bu açıklamayı bakteri ve haşere halkları adına yapıyorum.

Bütün ilaç bağımlılarının, hijyen şakşakçılarının, bilim sevicilerinin; kendilerini bir an bile güvende hissetmemeleri, yataklarında huzurlu uyuyamamaları, en tatlı anlarında, orgazm olurken bile ezilenlerin lanetinden korkmaları, hastane odalarında, bembeyaz çarşaflarında, bilmem hangi enjeksiyon odalarında kendilerini, sağlıklarını güvensiz hissetmeleri en büyük dileğimiz...ve canlıyım diyen herkesin de kainat adına bu temiz uygarlıkların, bu laboratuvarların yıkılması ve o zombilerin bu yıkıntının altında kalması için elinden geleni yapması gerektiği kanısındayız.

Kahrolsun uht, sterilizasyon, deterjan, şampuan, kir sökücü, sinekkovar, böcek ilaçları! Yaşasın böcekler, yaşasın bakteriler! Bakteriler halktır, halk burada! İçeride dışarıda antibiyotikleri parçala! Yaşasın hücrelerin kardeşliği! Fare, böcek, özgürlük! Hijyene karşı omuz omuza! Sivrisineğin katili faşist Raid! Katil ilaç, vücudumuzdan defol! Hastane, temizlik, ilaçlama; bu abluka dağıtılacak!

23


KENTSEL DÖNÜŞÜM Uygarlık neden kentsel dönüşümle, şehir planlamayla bu kadar ilgilidir? Yaşamımızı kıskananlar, bizi yok etmeye çalışanlar kentsel dönüşüm yoluyla da hayatımızı elimizden almaya çalışıyorlar. Biz kimdik ve bizi neye dönüştürmeye, uyum sağlatmaya çalışıyorlar?

Barikat - Bütün iktidarlar sokaklara panzerleri ve tankları rahatça sokmak ister. Halen Türkiye'deki sokakların büyük bir kısmı herhangi bir isyan halinde polise-askere geçit vermez. Barikatlarımız sağlam durur. Bütün Türkiye Kızılay olmalı! 90 derece, geniş caddeler, ABD ve Batı Avrupa'nın çoğu şehri gibi.

Emlak fiyatları - Yıllar boyunca emekle yaptığı evi sahiplenmesiyle, evle bütünleşmesiyle; tek ilişkisinin 'tapu' olduğu evi sahiplenmesi aynı mı? Ev bir yaşam alanı olmaktan çıkıp, yalnızca 'temel ihtiyaçların' karşılandığı ve alınıp satılacak bir mala dönüştü. Artık 'evimiz' değil; 'gayrimenkul', 'yatırım' , 'bilmem kaç bin' .

Kafasına göre herkez - Sokak, mahalle hakkında kararı mahalleli verebiliyordu, herkes birbirini tanıyordu, dolayısıyla devlet de karışamıyordu. Birisi dövülecekse dövülür, birisine ev yapılacaksa yapılır. Kim karışacak, sokak onların. Devlet ise ilişkileri yok edip tek otorite olarak kendisini koymaya çalışır. Şu anda yeniden örgütlenmeye çalışılan şey aslında bu, devletin yerine 'mahalle meclisleri' , ' öz-yönetim' .

Turşu, çekirdek - Evlerde bahçe vardı, o bahçelerde istediklerini yetiştirebiliyordu insanlar. Yetiştirebilme bilgisi tarım şirketlerinin tekelinde değildi, bir sebzenin-salçanın-turşunun doğalıylakimyasalı arasındaki farkı görebiliyorlardı. Bir de o bahçelerde oturup çekirdek çitliyordu insanlar, dolayısıyla da devletin parklarına-sosyalleşme bölgelerine ihtiyaç duymuyorlardı. İktidarların istediği ise cafelerde, AVM'lerde oturmamız; hazır doğranmış domatesi kullanmamız, telefonla pizza istetmemiz. Bu insanların evlerini yıkmadan, onları pizzaya, cafeye muhtaç edemezsin.

24


Kaldırım çiçeği - Mahallenin hayvanları, böcekleri, bitkileri yaşayacak alanları bulabiliyordu zamanında. En sıkışık, en ağaçsız mahallelerde bile köpekler, kediler, fareler, kirpiler, bazı ülkelerde inekler, maymunlar, sincaplar; börtü böceği, otu motu hiç saymıyorum bile özgürce yaşayabiliyordu. Gelişmiş denilen ülkelerde ise düzenlenmemiş, kontrol altına alınmamış hiçbir canlıyı yaşatmazlar, insan da dahil! Bir otun dahi izinsiz çıkmasına izin vermezler. Her şeyi yeniden düzenlemek, kontrol altına almak için daha fazla kepçe daha fazla dozer.

Sünger gibi beyinler! - Aynı aileden, aynı köyden olanları birbirinden ayırıyorlar ki gelenekler devam edemesin, ilişkiler soğusun. Dolayısıyla devletler ve şirketler için eğitilecek-değiştirilecek yeni insanlarnesiller ortaya çıksın.

Lütfen sadece kâğıt para girişi yapınız! -Boş sokaklar. Yaşamın sürmediği, çocukların büyümediği, herkesin kendini kurtardığı bir dünyanın hissini vermeye çabalıyorlar. Billboardlar, AVM'ler, metrolar, kafeler var, araba gürültüsü, süpermarket müzikleri var; ağaç, kuş, çocuk sesleri yok.

İyi günler! - Kimsenin birbirini tanımadığı siteler, yüzeysel, yapay ilişkileri doğuruyor. Çöpçü çöp alacak, kasiyer para alıp verecek, kasap et kesecek, o kadar! Teması bol bir sokağı yıkıp yerine temassız, hijyenik bir site yaratmaya çalışıyorlar. **

Sızıntı İstanbul, jeolojik olarak da pek çok uygarlığın, kültürün dibe çökmesiyle oluşmuş bir tortu kenti. Amerikan kentlerinde yukarı, İstanbul'da ise derine doğru bir dikeylik söz konusu. Aynı şey Roma için de söylenebilir. Ama Rio ya da New York gibi kentler için geçerli değil. İstanbul, New York'un aynadaki yansıması gibi. Belki psikolojik, bilinçaltı değil ama, bir tür derin zamansallık anlamında, düşler biçiminde de olsa kendini hissettiren tüm o fosil kültürlerden yayılan bir sızıntı söz konusu. ( Baudrillard )

Basın özgürlüğü Özgürlük; sokakta dolaşan sahipsiz köpekler, işportacılar, kahvede oturan dayılar, merdivenlerde oturan kadınlar, bağıran insanlar, kaldırımdan çıkan otlar, sıvası dökülen evler, okuldan kaçan çocuklar, her olaya karışan halk, vergi kaçıran esnaf, kuyumcu soygunları, vapur kazaları, ağaç altında içenler, çekirdek çitleyenler, mangal yapanlar, yürüyen merdivenin solunda duranlar, üstü başı pisler, birlikte oynamayı başaran çocuklar falandır. Bize ne basın özgürlüğünden bilmem ne özgürlüğünden. BİZE NE. Biz sokakları istiyoruz, demokratik hakları değil. Hala bağırışan, koşan, kavga eden, itişen, hayat belirtisi gösteren insanları görmek istiyoruz.

25


26


DOĞANIN RUHU İnceden inceye, radyoaktif bir sızıntı misali yayılan uygarlıkla karşı karşıyayız. Uygarlığın karşısında da Dünya'nın her bölgesinde yeni mücadele biçimleri, yeni ortaklıklar oluşturuluyor. Fakat bütün direnişler görünür, mantıklı, ideolojik midir? Doğanın ruhu bugün her konuda insanlığın başına bela olmaya, yeni hastalıklar, yeni arzular yaratmaya; bize ise umut vermeye devam ediyor. Uygarlık her yerdedir, direniş de! Yaşam sürüyor!

Etki

Tepki

Çizgiler

Obsesyon

Hijyen

Bağışıklık bozukluğu

İzolasyon

Yalnızlık hissi

Endüstriyel Gıda Diyetisyenler

Yeme bozuklukları

Plastik gibi, düzenlenmiş öğünlerle nasıl keyifle yiyebiliriz ki zaten?

Çalar saat

Uyku bozuklukları

Güneşle uyanılır, alarmla değil :)

Kimyasallar

Kanser

İktidar sizi nerenizden yaralıyorsa, orası kimliğiniz olur!

Kaçma isteği

Bugün çoğunluğu Avrupa kültürüyle büyümüş milyonlarca insan yaşamı arzuluyor ve arıyor. Betonarme, sessiz, düzenlenmiş, cansız şehirlerden radikal bir kopuş yaşayabilen ise çok az kişi var.

Uyuşturucu

" Disiplinci rejim artık genç insanların arzularını ve ihtiyaçlarını karşılamayı başaramıyordu. Bütün bir çalışma hayatı boyunca günde 8 saat,yılda 50 hafta çalışmayı garanti eden bir iş bulma ihtimali,anne babaların çoğunun rüyasını süslemiş olan normalleştirilmiş toplumsal fabrika rejimine girme ihtimali şimdi bir tür ölüm gibi görünüyordu. "

Sessizlik

Müziğe duyulan arzu

derler ki '' Zaman belli belirsiz sürükleyip durdu hep insanı. Ahvaline hüküm sürdü insafsızca. Huzura, sessizliğe erişemez oldu insan; hasret kaldı. O kadar hızlı sürüklendi ki yolunu da, izini de kaybetti. Bulamaz oldu döneceği yolu, donup de kulağını vereceği sesi, toprağı, sevgiyi, hüznü, saflığı, duruluğu. Kaybetti temizliğini dünya. İçine insanı hapsetti. Bir hoş sadası vardı inceden duyulan, onu da yitirdi; ahuzar kaldı. " İnsanlar yeniden o sedayı arıyor ama bulamıyor.

Ulaşım

Trafik kazaları

Sonuçta insan kullanıyor bu araçları. Hiçbir zaman da tam olarak alışamayacak bu makinelere.

Çirkin şehirler

8 saat çalışma

27


Turizm

Kazıklama-Kapkaç-GaspTuristleri 'insan' değil, yürüyen para olarak görmek

Fast food

Obezite-Yeme bozuklukları

Oraya giderken oradaki insanlara sordun mu ben gelebilir miyim diye? Veyahut gittikten sonra tanıştın mı, hal hatır sordun mu? Sormadın değil mi? Paranın olması istediğin her yere gidebilme hakkı mı veriyor sana? Öyleyse hak ettiğini bulacaksın.

Kültür çatışması

Şizofreni

Anne başka yerden, baba başka yerden, arkadaşlar başka, okul var tv var internet var. Babaanne var bir de gangnam style var. Yerde yemek var bir de ayakta içmek var.

Kültür bozunması

Nihilizm

Bu kadar hızlı değişen bir Dünya'da ciddiye alınacak da pek bir şey kalmadı.

Koltuklar - Sandalyeler

Omurga hastalıkları

Rahat oturmazsak böyle olur. Rahat oturun!

Boyama-Jöle-Fön

Yıpranma, saç dökülmesi Deri yaşlanması, hastalıkları

Makyaj Hastanede doğum

Hasta- zayıf yeni nesiller

Dar kıyafet

Pişik

Kahve-Çay-Alkol

Ülser-Reflü-Kabızlık

Traş

Ciltte tahriş

Okul-ev-iş üçgeni

Anlamsızlık ve boşluk hissi

Bina

Deprem

Ovaya ev yapmak

Sel, taşkın

Arkadaşlığın sonu

Okul katliamları

Neşesiz bir yaşam

İntihar

Renksiz bir yaşam

Görsel sanatlar

Ataerki

Erkek cinayeti

Yaşamaması gereken canlıları zorla yaşatmak.

Kocasının penisini kesen kadınlar.

28


Uygarlığın nesneleri ve anlamları Nesne, eşya masum mudur? İktidarların ağzından eşyaların simgeledikleri.

Nesne

Sembolü - İddiası

Doğa tablosu

Doğanın sahip olduğu yaratıcılığı, bir beze aktarabilecek kadar güçlüyüz!

Dünya küresi Su fıskiyesi Düzenlenmiş parklar Baraj Et reklamı Reklamlarda cinsellik Akvaryum Kafes

Biz Dünya'nın sahibiyiz! Su yalnızca kaynaktan çıkmaz, biz de çıkartırız! Biz yönetiriz doğayı! Biz de göl yaratırız! İstediğimizi kesme gücüne sahibiz. Vücut-çıplaklık bizimdir, sizin değil! Hatta sizin vücudunuz bizimdir! Denizi bile, balıklar gibi alabildiğine özgür canlıları bile hapsedebiliriz. Alabildiğine özgür kuşları bile hapsedebiliriz!

Cam

Dışarıyla ilişkiyi keserek, dışarıyı gözleyebiliyoruz. Hayata temas etmeden kontrol altına tutuyoruz.

Değerli taşlar

Yerin binbir kat altında, doğanın müthiş bir emekle yarattıklarını çalıp, bizimmiş gibi gösteriyoruz.

Mobilya Yün - pamuk yorgan Kürk Mızrak - Bıçak Maske Tanrı Sakal - Etek traşı Uçak Gemi - Denizaltı Dövüş sporları Atom fiziği Suyu şişelemek Atlas - Harita Astronomi araştırmaları

Biz ağacı keseriz, üzerine de otururuz! Zaten ağaç da biz keselim diye var. Koyunu kıskanıyoruz, onun sıcaklığını elde etmeye çalışıyoruz. Yırtıcı hayvanların gücünü kıskanıyoruz, onların gücüne sahip olmaya çalışıyoruz. Yırtıcı hayvanların dişlerini arzuluyoruz. " Deforme olmuş insan, hep kendini güzel gösteren aynalar bulur. " Doğada olup bitenleri sanki kendi kontrolümüzdeymiş gibi gösteriyoruz. Hayvan olduğumuzu unutuyoruz. Kuşu kıskanıyoruz. Balığı kıskanıyoruz. Sağlıklı, güçlü hayvanları kıskanıyoruz. Atomu dahi kontrol etmek istiyoruz. Su gibi bir şeyi bile sabitlemeyi başarıyoruz. En ulaşılmaz topraklar, en heybetli dağlar bile kontrolümüzün altında! Uzay bile bizim!

29


BİZ KAZANDIK! Uygarlığın bütün saldırılarına rağmen umut var! Sene olmuş 2013, hala doğa çatlaklardan sızmaya devam ediyor.

Propaganda

Direniş!

Bazı şeyleri aşan insanlar!

Bu kadar teknoloji, kültür bilmem ne hala insanların büyük bölümünün ilgilendiği tek bir şey var, o da popo :) popoya bakan insanda umut vardır :) Müthiş güçlü bir motor, işte şöyle bir özellik şudur budur ama hala tek amaç var o da karşı cinsin ilgisini çekmek :) Almanyalı yüksek mühendisleri üzen bir gerçeklik :)

Lider ülke Almanya!

Akıllı telefonların müthiş özellikleri! Sosyal medyanın gücü!

İnsanlar okey oynayabilmek için alıyor bu telefonları, neyin cigahertzinden bahsediyorsun arkadaş :)

Bilginin paylaşımı ve büyümesi!

Şimdi kendimizi kandırmayalım, tek aradığımız şey 'amatör törkiş' :) ne bilgisi hangi bilgi :)

Dilin sınırı yoktur!

Yüzyıllar boyunca geliştirilen, düzenlenen, zenginleştirilen diller ve geldiğimiz nokta 'snrm mşglsn ii gclr'. Buradan hayatını bu mevzuya adayan filologlara, siyasetçilere selamlar :) Yine -de'yi ayırmayanlar olarak biz kazandık, mücadeleye devam!

Televizyon izlenir!

Televizyonda gördüğü insanları yanı başındaymış gibi hissedip, konuşmaya çalışan anneannelerimize selam olsun! Ekranda görüntü yok, canlı var! Çoğu kadının her şeye rağmen çocuk sahibi olmayı arzulayabilmesi ve çocuğu yapması!

Kariyer de yaparım! Küreselleşen dünya! Dünya için, devlet için, bilmem ne için!

İnsanlar yeni ortaklıklar kurabilir, yeni fikirler ortaya atabilir, bir şeyler yaratabilir falan filan. Ama insanların tek ilgilendiği şey var o da profil fotosu :) tek baktığı yer ve kendi sayfasında da tek önem verdiği yer. bunun için miydi yani bunca yatırım, emek :)

İnsanların büyük bir çoğunluğu hala mahallesinden nadiren çıkıyor, nadiren yeni bir insan tanıyor, nadiren yeni bir şey öğreniyor. İnatla! İçin'cilere inat aldığı maaş dışında gerisiyle ilgilenmeyenler! Bana neciler!

30


Fanzin gibi bir şey!?