Issuu on Google+

SOS Y PUS AL ULA emeğe

MERHABA,

timlerin kolektif bir dönüştürülmesinden maruz kalınmaması gerçekliğini bünyesinde hisseden bireyler olarak, aynı vaziyet içerisinde olan herkesi çalışmamıza katılmaya ve güçlendirmeye davet ediyoruz. Önceliğimiz öğrenci gençliğin sorunlarına denk düşen akademik, ekonomik, sosyal ve kültürel meseleler üzerinden düşüncelerimizi politik bir çerçevede paylaşmaktır. Yanı sıra ekoloji, felsefe, kültür-sanat ve bilim gibi alanlarda yazılan yazıları paylaşan bir içerik anlayışı taşımaktayız. Örgütsel bir zemine bürünme, örgüt olma gibi amacı taşıma gibi bir iddiamız ve düşüncemiz olmadığından dolayı örgütsel meselelere denk düşen yazıların yayınlanması söz konusu değildir. Özcesi durum bundan ibarettir. Yeni sayılarımız ile görüşmek umuduyla..

İlk sayımızı sizlerle buluşturmanın heyecanını ve sevincini yaşamaktayız. Bu sevinci ve heyecanı bize yaşattıran sadece ilk sayının çıkması değil, bu süre içerisinde kolektif emek ile bu çalışmayı örebilmemizdir. Bizler, düşünsel emeğin gerekliliğinin bilinci ile çeşitli konular üzerinden farklı türde çalışmaları, mevcut sistemsel gerçekliğin tek tip birey yaratma amacına mütevazı bir karşı koyuş ile paylaşabilmenin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Düşüncelerin paylaşma zemininde yeni öğrenimsel kazanımlara erişmesinin gereğinin bilincini taşımaktayız. Bu bilincin bizlere sağlamış olduğu istenç ile de elimizden geldiği kadarıyla fanzin çalışmasını yeni bireylerle güçlendirme umudunu yaşıyoruz. Herhangi bir kurum ya da kuruluş ile örgütsel bir bağı olmayan ancak düşünsel üre1


AL SOSY LA PUSU

HEVSEL BAHÇELERİ SÜRECİNE BİR DEĞİNİ

Geçmişten günümüze uzanan zaman içerisinde coğrafyamızda doğal yaşam alanları HES, RES, siyanürlü altın arama vb. gibi çeşitli yöntemlerle talan edilerek sermayeye rantsal sömürü olarak sunulmuştur. Bu gibi durumlar aracılığıyla doğaya yapılan müdahaleler, hem insanların temel geçim kaynaklarını hem de doğal güzellikler ve inanç alanları gibi yaşam haklarını yerle bir etmektedir. Bergama’da siyanürle altın aramalardan, Hasankeyf, Cide ve Munzur’da baraj çalışmalarına ve en sonki örnekleriyle Gezi ve Hevsel Bahçeleri’nde ağaç katliamlarına uzanan doğa talanları ardı ardına sıralanmıştır. Elbette ki halk yaşadığı bu hak gasplarına karşı sessiz kalmamış, demokratik hakları ekseninde yaşam alanlarını savunmuşlardır. Bu pratikler içerisinde bilindiği gibi Gezi özel bir yer tutmuştur. Gezi Parkı’na yapılmaya çalışılan AVM’ye karşı oluşan eylemlilikler ufak bir kıvılcımdan

büyük toplumsal harekete dönüşerek muhalefet pratiklerinde yeni bir eşik açmıştır. Egemenlerin de beklemediği bir kitleselliğe bürünen ‘’gezi hareketi’’ halkın kendi haklarının bilincine varmasını sağlayarak kendi gücünü fark etmesini sağlamıştır. Gezi’nin ardında bıraktığı mücadele bulutları henüz dağılmamışken egemenler bu kez Diyarbakır’ın Hevsel Bahçelerine yönelmişlerdir. Dicle Nehri’nin yanında olan ve bir kısmı Dicle Üniversitesi kampüs alanında bulunan Hevsel Bahçeleri’nde, Diyarbakır Orman Müdürlüğü’nün raporu ile halk sağlığına zararlı olduğu ve yangın tehlikesi bulunduğu iddiasıyla 10 bine yakın 2


SOS Y PUS AL ULA kesimlerinin

ağaç kesildi. Mevcut duruma karşı başta Dicle Üniversitesi öğrencileri olmak üzere Diyarbakır halkının başlattığı çadırlı eylemler artarak devam etti. Bu eylemsel süreç içerisinde yer alan Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin konuya ilişkin yaptığı açıklamanın bir kısmında bulunan; ‘’Dicle Nehri üzerinde DSİ tarafından planlanan 3 adet HES projesi bulunmaktadır. Bu HES’ler ile Dicle vadisinde bulunan Hevsel Bahçeleri’nin bir kısmı sular altında kalacak, diğer alanlardaki tarım alanlarının sulanması kısıtlanacaktır ve biyo çeşitlilik yok edilecektir.’’ sözleri ile egemenlerin Hevsel üzerinde oynadığı oyunlara ve durumun vahametine dikkat çekmek istenmiştir. Ancak Hevsel Bahçeleri’ndeki direniş, çeşitli illerden destek alamama ve yayılamama gibi bir sıkıntıyı da bünyesinde taşımıştır. Diyarbakır halkının sürdürdüğü eylemler ve çadır direnişlerinin yaratmış olduğu etki 20. gününe girerken, Valilik tarafından yapılan açık-

lama ile ağaç durdurulmasıyla tamamen olmasa da direniş bir sonuç vermiş oldu. Birçok doğa hareketlerinde olduğu gibi Hevsel nezdinde sergilenen pratik de halkın yaşam alanlarını sahiplenmesinin önemini bir kez daha göstermiştir. Sermayedarlar kar hırslarının azgınlığını, halkın yaşam alanlarını, doğa güzelliklerini para uğruna talan etmekle dindirmeye çalışmaktadırlar. Buna karşın halk kitleleri kendi yaşam alanlarına sahip çıkma adına, egemenlerin sömürü iştahına yem olmamak için dirhem dirhem direnmişlerdir. Köylük bölgelerin bütün zorluklarını yüklenmek durumunda kalan halk doğayla bağlarını tarihsel olarak sürdürmüştürler. En zorlu dönemlerde doğayla buluşmasını bilen ezilenler, Hes’lere ve Res’lere karşı da bu durumu sürdürmüşlerdir.

3


AL SOSY LA PUSU

BİR HAKSIZ SAVAŞ YANSIMASI

Eve dönüşüm, trafiğin yoğun olduğu saate denk geldi. Otobüse binersem trafiğin zulmüne maruz kalacağımı biliyordum. Metroya doğru yol aldım. Havaalanı yönüne bindim. Vagonun en arka tarafında bulunan yüksek oturma yerine oturdum. Hareket etmesine 5 dakika vardı. İki dakika geçtikten sonra, dokuz tane çocuk bulunduğum vagona bindi. Sanki onlardan başka insan yokmuş gibi konuşuyorlardı. Küçük kadınlar sol tarafa(benim olduğum taraf) geçtiler. Küçük erkekler de sağ tarafa geçtiler. Erkekler, metro daha tıkış tıkış olmadan, bir-iki durak boyunca zar attılar aralarında. Kadınlar ise birbirilerine sataşarak güldüler, ağladılar. Biri dikkatimi çekti. On bir yaşlarında, burnunda hızması vardı. Yanakları kızarmış ve kaşları hafiften birleşmişti. Tam bitişiğimde duruyordu. Ben ona bakınca utanıyor, yüzünü çeviriyordu. Metro kalabalıklaşınca curcuna başladı. Kadınlardan diğerlerine göre iri yapılı olan, gülerek diğer-

lerine vurmaya başladı. Tabi diğerleri de karşılık verdiler. Bu durum böyle dakikalarca devam etti. Metrodaki diğer insanlar da medeniyetin doruğunda, bulutların üstünde hissetmekten başka bir havada değillerdi. Ben ise gülmekteydim. Hızmalı olan kolunu bilinçsizce dizime yaslıyordu. Ben ona tekrardan bakmaya başladım. Ve o, tekrardan utangaç halini almaya başladı. İri yapılı olan sataşmaya devam ediyordu o sıralar. Bu sefer, en küçükleri(biri beş diğeri altı yaşlarında sanırsam ) zıplamaya, gülmeye ve insanlara çarpmaya başladılar. Erkekler ise aralarında yüksek sesle konuşmaktaydı. Tabi ülkemin medeniyetin doruğundaki insanları aralarında fısıldıyorlardı. “Pisler, zavallılar, terbiyesizler, işe yaramazlar, aileleri sokağa atmış vb.“ diye fısıldamalar duyuluyordu. Sonradan sarı saçlı olma bir kadın yüksek sesle “Terbiyesizler!“ dedi. Hemen yüzümü o kadına çevirdim. Bakışlarımda kadını aşağılayan bir hâl vardı. Ama 4


SOS Y PUS AL ULA kadınlar

dudaklarım gülüyordu. Ona baktığımı gördü. Bana bakarken içimden; “Evet! Bu çocuklar terbiyesiz. Terbiye almamışlar. Alamamışlar. Bu çocuklar Suriye’deki iç savaştan(aslında iç ve dış savaş!) kaçıp, ta buralara kadar gelmişler. Gelmeden önce arkadaşlarını, ailelerini, insanlarını kaybedip gelmişler. Belki aralarında zulme yakalanmadan gelenler vardır. Ama o korkuyu yaşadıkları aşikâr! Terbiyesiz diyerek aşağılamak doğru olmaz. Terbiyesiz diyerek sadece gerçek olanı söylemiş oluruz!“ dedim. Keşke bağırarak bunları söyleyebilseydim. Bu “terbiyesiz“ Suriyeli çocukları savunmak bana düşmedi. Savunmaları gülüşleri ve birbirilerine yaptıkları tatlı sataşmalardı. Onları aşağılayan ülkemin medeni bireyleri kendi çocukları bu yaşlarda, evde ödev yapmakta, okula gitmekte, bilgisayar ve telefonlarla vakit geçirmekte… Ama bu çocuklar her yerde gülmekte ve eğlenmekte. İnmeye yakın, kel ve gözlüklü bir adam Arapça bir şey-

ler söyledi. Küçük hemen cevap verdi. Oturduğum yerden atladım. Küçük kadınlar hemen yerimi kapmak için yarışa giriştiler. Az evvel kendinden küçüklere sataşan iri yapılı olan “küçükler otursun“ dedi. O an anladığım; ne kadar birbirilerine sataşsalar da, birbirilerini korumaya da o kadar kenetlendikleri. Belki kardeşler, belki akraba, belki sadece arkadaşlar. Kendilerine kenetlenmeleri gerektiğini anlamışlar. Ya da anlatılmış. İndikten sonra, hep aynı yerde satış yapan seyyar kuruyemişçiden, hep aldığım bir liralık gramajlı çerezi almadım. Karnım aç idi. Cebimde param vardı ama herhangi bir dükkâna girip yiyecek bir şey almadım. Bu olay yaşamı sorgulamama itti beni. Karayı ak, akı kara bilmek gerekliydi. Bazen siyaha boyanmak, bazen beyaza boyanmak gerekliydi. Çünkü düşlerimizin renkliliği anlaşılmalıydı. Birilerinin cebi para ile dolsun diye, yaşam alanları ve yaşamları talan edilen milyonların umarsızlığı ne kadar 5


AL SOSY LA PUSU

önemliydi? Kâr hırsıyla bilinçlerini köreltenlerden, halkları bu haksız savaşa sü-

rükleyenlerden, elbet bir gün hesap sorulacaktır!

ÖZGÜRLÜK VE GÜVENLİK Özgürlük, en temel insani değerler arasında yer alır. Hem bireysel hem de toplumsal-siyasal anlamıyla. Özgürlük, medeni bir toplumsal-siyasal varoluşun vazgeçilmez esaslarındandır. Özgürlük ve ona bağlı insan hakları, temel insani değerlerdir. Çünkü insanlar; özgürlük aracılığıyla kendilerini ifade edebilir, kendi potansiyellerini geliştirebilir ve hayatı insanlık için değerli bir şekilde yaşayabilirler. Güvenlik ise toplumsal hayat için önemi inkâr edilemez. İnsanlar ancak güvenli bir ortamda özgür hissedebilir ve özgürce hareket edebilirler. Onun için özgürlüğün yanında güvenlik de özgür bir toplum için temel önemdedir. Özgürlüğün ve özgürlük haklarının güvende olduğu yerde, güvenlik de zaten büyük ölçüde sağlanmış demektir. Özgürlük ve güvenlik çoğu durumda birbirini tamamlar-

lar. Bunlar, birbirlerinin rakibi olmaktan ziyade birbirlerinin ön şartları durumundadırlar. Özgürlüğün yokluğu güvenliğin yokluğunu getirebilir, güvenliğin yokluğu da özgürlüğün. Bu bağlamda, güvenliğin bazı temel şartları olmadan kişinin özgürlüğe sahip olması söz konusu olamaz. Özgürlüğü kısıtlamanın veya azaltmanın herkes için daha fazla güvenlik sağlayacağı kuşkuludur. Çünkü baştan beri bir değer olarak var olduğunu söylediğimiz ‘’güvenlik’’ bazı nedenlerle yurttaşların özgürlüklerinden fedakârlıkta bulunmalarını talep eden devletin güvenliği ile aynı şey değildir. Modernliğin şartlarında bireysel özgürlüklere yönelik en büyük tehlike devletten gelir. Daha fazla güvenlik elde etmek için özgürlüklerden kısıntı yapılması gerektiği görüşünün arkasında yatan varsayım, özgürlük ile güvenlik 6


SOS Y PUS AL ULA lamalar çıkarmasının sonucu,

arasında bir denge bulunması gerektiğidir. Peki, Türkiye ‘de güvenlik ile özgürlük dengesi kurulabildi mi? TBMM Başkanı Cemil Çiçek›in konuşmasında bu dengenin Türkiye de kurulamadığı ifadeleri yer alır. Bu söylemi doğrulayan da bizzat Başbakan Erdoğan olmuştur. Herkesin bildiği üzere kızlı-erkekli öğrenci evlerinin uygun olmadığını ve komşulardan ihbar aldıklarını söylemişlerdir. Başbakan anayasanın 58. Maddesi ‘’devletin, gençleri kumardan, suçtan ve başka kötü alışkanlıklardan koruma görevinin olmasını ‘’ gerekçe göstermiştir. Fakat aynı evde kalan gençleri bu başlık altında değerlendirmek yanlış ve insanın özgürlük hakkını, güvenliği sağlamak amacıyla zedelemektedir. Devletin öğrenci ya da değil kimsenin yaşamına müdahale etme hakkı yoktur. Kişiler yaşamını başkalarına zarar vermeden düzenleme ve sürdürme hakkına sahiptir. Bu anayasa ile güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden biridir. Türkiye ‘ de herkesin kendi düşüncesine göre uygu-

toplumun özgürlük hakkını zedeleyen yaptırımlardır. İnsanların bir diğer hakkı olan bilgi edinme hakkı, farklı uygulamalar yüzünden bir nevi insanların özgürlük hakkını engelleyen durumlarla karşılaşmaktadır. Gündemde olan Youtube ve Twitter’ın engellenmesi konusunda, devlet kendi güvenliğini sağlamak amacıyla insanların özgürlük hakkını engellemiştir. Ankara 15. İdare Mahkemesi Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın verdiği kapatma kararı için yürütme durdurulsun, yani twitter‘a erişim sağlansın demiştir. Fakat mahkeme kararına rağmen TIB hala twitter‘ a erişimi kapalı tutmakta ve dayanıksız bir işlem yapmakta ve suç işlemektedir. Hal böyle olunca devlet içinde özgürlükler ve güvenlik dengesi kurulamamakta ve sağlıksız bir toplum olunmaktadır. Çünkü sağlıklı bir toplum bu dengeyi kuran ve onu koruyan bir toplumdur. Özgürlük kısıtlamasını haklı gösteren son derece güçlü bir neden olmadıkça 7


AL SOSY LA PUSU

sınırlama yapılamayacağı bir

ülkede yaşamak dileğiyle...

YERKÜRENIN PEDAGOJIK ZEMINI VE EZILENLERIN PRATIKLERI “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Özgür insan ile köle, patrisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen, birbirleriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş (…) sürdürmüşlerdir.”[1]

edinimlerine rengini veren de farkındalık ve çözüm üretme perspektifli algısal gelişim iradesidir. Bu bağlamda, yaşamın emek ile dönüşüme açık hale getirdiği insanın, bilimsel bilgiyle bağ kurma ihtiyacı, tarih akışı içerisinde geçmiş-gelecek diyalektiğinde somutlaşan döngüsel bir devinimdir. Çünkü bilimsel diyalektik bilgi ve yöntem, nesnel yaşamın sahnelendiği yerküreyi kavramada dogmatik bir retorik algı taşıma durumunun ötesindedir. Yerkürenin maddiliğini yasalaştıran ve bu maddi zeminden yükselen yansımanın düşünsel biçimlere büründüğünü tanıtlayan bir paydadadır. Sürekli yenilenme orantısına uygundur. Farklı birikimleri kavramaya basamak olma rolü üstlenir. Bundan dolayı insanlığın sınıf bilinçli özneler haline gelip, toplumsal dönüşümleri yönlendirmesine zemin su-

Yukarıda bulunan alıntıda bahsi edilen gerçek, ezilenlerin mücadele pratiklerinin, ezen kuvvetlerle bağlantısal sürekliliğinin esas itibari ile toplumlar tarihinin kendisi olduğudur. Toplumlar tarihinin çeşitli evrelerinde ezilenlerin üzerinde yükseldiği parlayan yıldız, farkındalığın ve düşünce üretimlerinin miğferini kuşanarak amansız mücadeleler külliyatının sayfalarını doldurmuştur. Günümüze kadar uzanan bunca süreç içerisinde, bilimsel sosyalist metodoloji öncesi ezen-ezilen ikiliğinde bilinçlenme hukuku ölçütüyle ezilenden yana meydana gelen alt etme 8


SOS Y PUS AL ULA olduğu

nan materyalist epistemolojiye içkin bir realitedir. Sınıflı toplum yapısının koşulladığı politik sosyal araçlar ve üretim ilişkileri şekline bürünen sosyo-kültürel/iktisadi hegemonyayı ele almada meseleleri detaylandırır. Diyalektik bilgi-insan birlikteliğinin Marks nezdinde emek tandanslı gelişimi, sosyalist öğretinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermesi ve 1917 Ekim, Çin Proleter Kültür Devrimleri gibi insanın tarihin öznesi olma halini sınıf bilinçli toplumsal ilerlemelerle somutlaması da bu minvaldedir.

guların içerisinde var süreçle bağlantılı haliyle bütünü gözeterek ele alma, çok yönlü yorumlama ihtiyacında açığa çıkar. Bu durum bilincin diyalektik sorumluluk duygusuyla harmanlanmasının, objektif doğruyla bağ kurma arzusunun yakıcılığını çelişkileri sezinlemede billurlaştırmasının yansımasıdır. Burada altı çizilen insanın, insan olmanın gerektirmiş olduğu eşit-sömürüsüz bir dünya gereksinimi vasıtasıyla, nesnel yaşamın gerekliliklerini kavramada politik yeti ile hareket edebilme tav-

Dolayısıyla, niteliksel gelişimin önemi her yönden tayin edici bir şekilde ezilenlerin tarihinin köşetaşlarını oluşturmaktadır. Bu önem; bilimsel yöntem dahiliyetinde düşünme ve düşünüldüğü oranda da hareket etme gerekliliğinde yatmaktadır. Yaşamsal sahada süregelen olayları, olguları yine bu olayların, ol-

rını sergileyebilmesi için niteliksel gelişimine gerekli önemi vermesidir. Neticede ezen kuvvetlerin ortaya çıkışından itibaren, yerkürenin en ücra köşelerinde birbirlerinden habersiz gelişim gösteren ancak maddi koşulların ortaklaşan paydasının kesiştirdiği mücadele pratikleri, anakaranın genel platformuna sıçrayan ve 9


AL SOSY LA PUSU

çeşitli formatlarla bağlantısallaşan bir seyir izlemiştir. Her toplumsal ilerleme, bireysel niteliklerin ilerletilmesi ile doğru orantılı bir ‘’farkındalık’’ çerçevesinde yaşanmıştır/yaşanmaktadır. Kısa bir örnekle güçlendirecek olursak; Pre-kapitalist dönemde Avrupalı sömürgeci imparatorluklar tarafından oluşturulan kolonileşme süreçlerinde, başta feodal üretim ilişkileri olmak üzere çeşitli biçimlerde merkezi otoritenin sömürü çarkını güçlendirmeleri için –zaten evveliyatından ikincilleştirilen- siyahîlerin köle ticaretinde kullanımının aşırısal yaygınlaştırılması da beraberinde isyan kalkışmalarını doğurmuştur. Bu isyan kalkışmalarının en geniş kapsamlısı ve kazanımla sonuçlananı Fransız kolonisi olan Haiti’de 1791-1804 yılları arasında bilinçlenerek hareketlenen ve hareketlendiren Toussaint L’Ouverture önderliğinde gerçekleşerek, kölelikten cumhuriyete geçişin ilk örneği olmuştur. Pek tabii olarak niteliksel

gelişimde kastedilen ‘nitelik’ her dönem aynı kapsama sahip statiklikte değildir. Reçeteci bir tarzla, yekpare bir kalıp ile gökten zembille ezilenlerin huzuruna inmemiştir. Yerkürenin eğitici tabiatının gereği olarak, toplumlar tarihinin süzgecinden damlayarak biriken, farklı süreçlerin kendi koşulları içinde pişerek gelişim gösteren birçok bilgi, felsefi/teorik önermeler ve somutlaşan formasyonlar bin bir renk ahengi gibi hayatın sayfalarında yeşermiştir. Ezilenlerin çeşitli pratik kalkışmalarına yönlendiricilik sunmuştur.

I. Materyalist Felsefi Metodoloji Öncesi Arka Plan M.Ö 7. yüzyıl civarında düşüncelerin belirli bir sistematik dâhilinde ilk olarak felsefe tanımını doğurduğu söylenmektedir. Bu durum ilerleyen süreçlerde zihinsel aktiviteleri varlık, bilgi, gerçek, adalet, güzellik, doğruluk, akıl vs. gibi konularda odaklayıp çeşitli önermelerle nedensellik sunarak, bu ko10


SOS Y PUS AL ULA hümanist

nuları anlamlandırma çabalarına yöneltmiştir. Çok uzun süreler zarfında bu konular da dâhil olmak üzere çeşitli meseleler üzerinde farklı felsefi akımlar ve bu akımlara kaynaklık eden çeşitli filozoflar, topluluklar vb. ortaya çıkmıştır. Doğalıyla bu dal nezdinde çalışıldıkça yoğunlaşan düşünceler mevcut ihtiyaçları/ sorunları da gözeterek yeni felsefi tanımları, kavramları ve yeni felsefi alanları var etmiştir. Sosyal ve politik alanlara da etki eden ve belirli bir pay oranında yönlendiriciliği bulunan felsefi kuramlar da yerkürenin içerisinde ezen-ezilen ilişkisinde kendisine yer edinmiştir. 15-16. yüzyıllar, daha sonraları felsefi bir nitelik kazanacak olan modernist aydınlanmacılığın koşullarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayarak ‘’aydınlanma çağı’’ diye adlandırılacak dönemin yönetimsel ve toplumsal bazda tohumlarının ekildiği tarihsel kesitlerdir. Bu kesitler ise; ortaçağ Avrupası’nın kiliseyle özdeşleşerek simgeselleşen baskıcı

buhranına karşı çapta demokrasi eksenli gelişen ve dönemin soylularının sanat, mimari, astronomi, felsefe, bilim vb. gibi alanlar aracılığıyla ‘’modernleşme’’ ihtiyacını karşılamak üzere somutlaştırılan ve çeşitli sosyal tabakalarında atfosmerine kapıldığı ‘’Rönesans ve Reform’’ hareketleridir. Bu arka planın, akabinde taslaklaştırmış olduğu anlayış üzerinden yükselerek gelişen Aydınlanma felsefesi, 18. Yüzyıl’ın satır aralarında çeşitli düşünürlerce aklın insanı doğru bilgilere yöneltebileceği ve bu akılcı yönelim ile de doğru bilgilerle toplumsal yaşamın ilerletilebileceği söylemi etrafında temellendirilen modernleşerek ilerlemeci algıyı çağın belirleyici unsuru haline getirdi. Aydınlanma çağı olarak adlandırılan 18. ve 19. Yüzyıllar, gerek yönetimsel üstyapı açısından gerekse de çağın orta ve alt tabakaları açısından, bu çağın felsefesinin içinde yeşeren modernite tavrının beraberinde koşulladığı bir takım değişiklik ihtiyaçlarının da şekillenmesinde 11


AL SOSY LA PUSU

temel faktör oldu. Aydınlanmacı modernite en etkili biçimiyle Fransız İhtilalinde ete kemiğe bürünmüştür denilebilir. Aydınlanma felsefesi ışığında modernite ihtiyacı Fransa’nın neredeyse tüm sosyal tabakaları arasında statüsel, ekonomik, yönetimsel, demokratikleşme vb. açılardan çok ciddi düşünsel sarsıntılar yaratmıştır. Mutlak monarşinin yerine liberal parlementer monarşi fikrinin yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Yaşanan toplumsal hareketlilik süreci batı dünyasında pek çok konuda belirleyici bir unsur haline bürünmüştür. Rönesans ve Reform hareketleri, ticari ilişkilerde de doğalıyla kendisini göstererek, para sahibi yönetimsel moderniteyi ekonomik alt yapıda beliren yeni ihtiyaçlara, aydınlanmacılığın çerçevelediği ‘’akılcı’’ gözlükle bakmaya yöneltti. Bu ‘’akılcı’’ gözlüğe ek olarak Fransız İhtilalinin

sebep olduğu siyasal yapıda sanayiileşmeye uygun yeniden şekillenmenin bir çok ülkede belirginleşmesi durumu söz konusudur. Hal böyle iken farklı ticari ihtiyaçlarında eklenmesi ile makineleşme eğilimli teknolojik girişimlere verilen önem arttırılarak yaygınlaştırıldı. Buharlı makinelerin bulunmasıyla endüstrisel gelişime bağımlı sermaye birikimlerini güçlendiren teknolojik ticari gelişim ‘’Sanayii Devrimi’’ ismi ile adlandırıldı. Böylece Sanayi Devrimi vesilesiyle sanayisel işçileşmenin daha da artması ile sınıf kavramı da yeniden boyutlanarak gündemleşmiş oldu. Darlaştırılarak sunulmaya çalışılan bu tarihsel arka planın akabinde gelişen, ezilenlerin sınıfsallaşmasının yeniden boyutlanmasına paralel olarak yeni düşüncelerin ortaya çıkmasıdır. Burjuva aydınlanmacılığın ve bu ekseriyette pratikleşen modernist tipte 12


SOS Y PUS AL ULA F.Engels tarafından yerküreye

demokrasi mücadelelerinin yetersizliğini sınıf bilinçli düşünceyle altüst edecek olan bilimsel sosyalizmin yeşermesi bu arkaplanın akabinde hayat bulmuştur. Modernist medeniyetçi düşünce akımında yansımasını bulanın burjuva sömürü iştahının daha fazla sermaye birikimi gayesi olduğu ve bu gayenin koşullarını oluştururken, oluşturulacak olan altyapıya uygun sosyo-kültürel sıvanın harcını burjuva ilerlemeci toplum profiliyle karıştırma görevi olduğu tüm berraklığıyla açığa çıkmıştır.

kazandırılmıştır. Bu kılavuz, doğayı ve felsefeyi, insanı ve ezen-ezilen çelişkisini, sosyo-iktisadi hegemonyayı sınıf gerçekliği kriterinde sistematik bir yorumla ele alan ve insan olmanın gerektirmiş olduğu yaşamın komünleştirilebileceği bir yerküreyi tanıtlayan bilimsel sosyalist öğretidir. Marx ve Engels’in bilimsel sosyalist öğretiyi şekillendirmesine kaynaklık eden üç ana temel vardır. Lenin bu temeli şöyle ifade eder; ‘’Marx’ın öğretisi herşeye kadirdir, çünkü doğrudur. Kendi içinde bütünlüklü ve uyumludur, (...) İnsanlığın ondokuzuncu yüzyılda Alman felsefesi, İngiliz politik ekonomisi ve Fransız sosyalizminin şahsında yaratmış olduğu en iyi şeylerin meşru mirasçısıdır.’’[2]. Bu durum yerkürenin

II. Materyalist Felsefi Metodoloji Sonrası Ezilenler Önceki bölümde mümkün olduğunca kısaltılarak aktarılmaya çalışılan tarihsel arkaplanın süzgecinden geçen toplumsal gözlem ve tecrübelere dayalı tarih muhasebesinin geniş kapsamlı analizi ve bu analizin ulaşmış olduğu sonuçsal verilerin düşünsel edinimlerinin ezilenlerin gönderine çektiği felsefi/teorik yaşam kılavuzu K.Marx ve

pedagojik misyonu ile çeşitli deneyimleri sezinleme çerçeveli niteliksel önemi işaret etmesinin Marx’da somutlaşmış halidir. Geçmiş pratiklerden öğrenme ve geliştirerek özgüne uyarlama. Politik marksist atmosfer, bilimsel sosyalizmin rüzgarla13


AL SOSY LA PUSU

rını Fransız İhtilali’nin aydınlanmacı demokrasi soluğunun izlerini taşıyan Paris sokaklarına taşıdı. Prusya-Fransa savaşının ve bu savaş içerisinde Fransız iktidarının yaratmış olduğu baskı koşulları ve bu duruma karşı emekçilerin komünaliteci düşünceye daha açık hale gelmesi yaşanacak olan büyük toplumsal deneyimin fitilini ateşlemiş oldu. “La Sociale!” şiarıyla kolektivist toplum projesini hayata geçirmeye doğru ayaklanan Parisli ezilenler, yaklaşık iki ay kadar süren Paris Komünü ile yerkürenin pedagojik tarihine büyük bir sayfa kazandırdılar. Engels, Paris Komünü için ‘’o bir proletarya diktatörlüğü’’ tanımlamasını yapmaktadır. Paris Komünü’nün sonrasında bilimsel sosyalizm, marksist teori-politikayı tüm yönleriyle kavrayan ve toplumsal somutun ihtiyaçlarına

göre ele alan, çelikten disiplinli pratik önderliğe ilk kez bolşevik devrimi sürecinde kavuşmuştur. V.İ.Lenin ve J.Stalin gibi ustalar büyük bir niteliksel yeti ile marksizmden beslenerek teorize ettikleri mücadele yöntemleriyle kitleleri hareketlendirmenin anahtarını Ekim Devrimi’nin kapılarını açarak dünya ezilenlerine sunmuşlardır. Ekim Devrimi yerküreye yaymış olduğu sınıf mücadelesi alevi ile bir çok kıtada ezilenleri yeni dünya ufkuyla donatmıştır. Bunun somut bir örneği ve kazanımla sonuçlananlarından bir tanesi de Çin Kültür Devrimidir. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin önderi Mao Zedong, bolşevik devrimi sırasında kullanılan politik metodolojiyi şabloncu bir kalıp ile ele almayarak sosyo-iktisadi yapının ortaya çıkardığı nüfusun %80’i gibi büyük köylü kitlesi gerçeğini proleter bilinçle kavramıştır. Ve bu kavrayışın gerektirdi14


SOS Y PUS AL ULA yapılarında ezi-

ği teorik müdahale ile bu tip ekonomik yapılarda köylülüğün temel güç olma durumunu açığa çıkarmıştır. Bilimsel sosyalizm devrimsel pratiklerle buluştuğu oranda yerkürenin çeşitli yerlerine sıçramaya devam etmiştir. 68 hareketlilikleri diye adlandırılan dönem, başta Fransa ve coğrafyamız olmak üzere çeşitli toplumsal pratiklerin yaşandığı bir özelliktedir. Coğrafyamızda süregelen askeri darbeler ve baskıcı uygulamaların cenderesinde sıkışan emekçi halk ve gençlik içerisinden büyük bir kesim de -özelde gençlik- toplumsal muhalefetin içerisinde yer almıştır. Bilimsel sosyalist eserlerin zamanla yaygınlaşması ile politik örgütsel yapılar oluşarak Denizler, Mahirler ve İbrahim Kaypakkaya gibi önderler bu süreç içerisinde kendilerini var etmişlerdir. Bıraktıkları miraslar ile ezilenler mücadele pratiklerinin içerisinde çeşitli oranlarda yer almışlardır. Son Yerine; Tarihin değişik evrelerinde ve değişik sosyo-ekono-

mik toplum lenler, yerkürenin pedagojik zemininden öğrenmenin ve öğrendiklerini geliştirerek sistemleştirmesinin hayati bir önem teşkil ettiğini kavradığı oranda hareketlenmişlerdir. Tarihsel kesitlerin birbirlerine aktarmış olduğu toplumsal deneyim bilimsel sosyalizmle taçlanmış, tarihsel materyalist yöntemle devrim pratiklerinde işlenmiştir. Yerküre, sürekli değişim gerçekliğine uygun olarak muazzam bir öğretmen rolündedir. Dolayısıyla günyüzüne çıkmış veriler ile niteliksel gelişimi elimizden geldiği ölçekte sağlamlaştırmak durumundayız. Bu durum da çeşitli kısa örneksel değinilerle okuyucuya sunulmaya çalışılmıştır.

Kullanılan Kaynaklar; [1]-K.Manifesto [2] (Lenin, Seçme Eserler, Cilt 11, sayfa 13-19, İnter Yayınları)

15


AL SOSY LA PUSU

FELSEFE NEDİR NE DEĞİLDİR

Felsefeyi açıklama girişiminde bulunuyoruz çünkü benimsenen, örnek alınan, kabul gören siyasi akımlar bir felsefeye ve bir yönteme bağlıdırlar. Bir yerde görüşlerinin omurgasını ve dayanağını oluşturmaktadır. Bu nedenle her çalışmamıza felsefi yorum getirmemiz gerektiği gibi siyasetimize de felsefi bir yorum, bakış açısı kazandırmalı, anlamalı ve anlatmalıyız. Teori yaratmadan veya benimsediğiniz teoriyi anlamadan pratiğe dönüştüremeyiz. Felsefe insanın bilinçli düşünme aracılığıyla farkına varma girişimleridir. Ancak, öznelere göre değişebilir. Kimine göre felsefe herkesi ilgilendirebilir, basit olabilir, kolay anlaşılır olabilir; kimine göreyse içinden çıkılamayacak derinlikte bir kuyudur. Felsefe, standart yaşam piramidinde farkında olan insanın, arayı doldurarak dünya sistemi içinde bilinçli ve farkında bir insan olmasıdır.

Standart bir insan; doğar, beslenir, barınır, ürer, çalışır ve ölür diyebiliriz. Ancak felsefeye yakınlık duyan, ilgilenen, okuyan ve okuduklarını şekillendiren kişi basamaklar arasında sisteme itiraz eder, karşı durur, değiştirmeye çalışır ve genellikle çok az bir kesimden oluşurlar. Bu nedenle de aykırı olarak görüldükleri olmuştur. Bilimlerin tersine, bütün düşünce sistemleriyle felsefe, herkes için doğru ortak kesinliği arama düşüncesinde olmamalıdır. Çünkü öznel fikirler kişiye göre değişiklik gösterir. Tekrar bilimlerin aksine felsefede ilerleme ya da gerileme söz konusu değildir. Bunun nedeni de sorunların çözümünde ortak bir sonuca ulaşılamamasıdır.

I. Mitlerden Sınırlı Felsefi Düşünceye Felsefe tarihinde, M.Ö 600’lü yıllarda insanların doğa olaylarını açıklamada kullandıkları ve kuşaktan kuşağa aktardıkları tanrısal anla16


SOS Y PUS AL ULA toprak, hava, ateş ve su. Bun-

tılar mitlerdir. Örnek olarak yağmuru, Thor’un çekicini sallamasına dayandırmaları… Mitleri çürüten, bunlara güvenilemeyeceğini söyleyen ilk çağ filozofları ise mitlerin aksine görüşlerini tanrısal güçlere dayandırmaktan çok, gördükleriyle biçimlendirmişlerdir. İlk çağ filozoflarına, doğa ve doğal süreçlerle ilgilendikleri için doğa filozofları denilmektedir. Bu filozoflar, çevrelerinde gördükleri maddelerin birbirlerine dönüşmelerini veya nasıl var olduklarını, özlerinin ne olduklarını merak etmişlerdir Doğa filozoflarının düşüncelerinin birleştiği nokta; her değişimin, her varoluşun arkasında bir öz bulunmasıydı ancak her biri bu özü farklı yorumlamışlardır. Filozoflar bu süreçte kendi gözlemleri sonucu farklı özler belirlemişlerdir. Buna karşılık Empedokles doğada tek bir özün bulunduğu görüşünden vazgeçilmesi gerektiğini savunmuş. Ona göre dört ana madde bulunmaktaydı;

ları “kök” olarak adlandırmıştı. Ona göre doğadaki değişimler, bu köklerin birleşmesi veya ayrışmasından ibaretti. Empedokles’e göre doğada “sevgi” ve “çatışma” dediği iki farklı güç vardı. Böyle düşünmesinin nedeni doğada gördüğü kökleri birbirine bağlayan “sevgi” ve köklerin bağlarının ayrılması “çatışmayı” gözlemlemesiydi. Demokritos’a göre ise doğadaki her şeyin, gözle görülemeyecek küçüklükte ve değişimin içinde değişmeyen mutlak bir yapıtaşı olduğunu düşünüyordu ve buna “atom” adını verdi. Temelde doğa filozofları sınırlı bir bakış açısıyla (gördükleri, gözlemledikleri şeylere yorum getirmeleri) çevrelerini anlamaya, toplumun doğa olaylarını tanrısal anlatımlardan kurtarmaya çalışmışlardır.

17


AL SOSY LA PUSU

AZALMAYANLARIZ...

Hayatın kirli yönüne bulaşmamış, ellerinin temizini göğün maviliğine adamış insanlardık… Adına eşitlik denen vicdan terazisine gözlerimizi dikmiş, uzun yolları gözlüyorduk. Alnına dik duruşları yazmış insanlardık. Yorulan, bazen durulan, örselenen insanlardık… Ama azalmayanlardık… Ölenlerle çoğalan, uğurlananlarla perçinlenenlerdik. Yürek vardiyamız dokuz altıyı aşmış, kanlar evlerimizi boyamış ve yürekler karlar altında kalmıştı… Bir çiçek uzatıyorduk mutlu ellerle, boş gözlerle bakıyorlardı. Güzel diller ve kaygısız eller istiyorduk. Bir çocuk nasıl uçurtma gözlüyorsa, sıcak güneş ayazı nasıl kapatıyorsa, bir su usulca nasıl akıyorsa güzel yolu gözlüyor, ayazları atıyor bir kenara, akıyorduk zamanda… Zulme müptela değil, umuda sevdaydık biz, zamanda yitmek değil, zamanla bitmemektik biz… Bir parça ekmektik belki, milyonların sevdası olan… Bin kırıntı belki, bereketli, bereketli olan… Yazdığımız şiirler kuşların kanatlarındaydı. Yazdığımız şiirler umudun kıyılarındaydı, yazdığımız şiirler göğün sonsuzluğundaydı. Gözlerimiz kalmazdı uzak akşamların karalığına ve yüreğimiz dalmazdı dayatılanların koyuluğuna… Dememiz oydu ki umudun adıydık biz, adıyız biz… 18


SOS Y PUS AL ULA

KARİKATÜRCE

Güneşin sıcaklığıyız biz. Ekmeğin buğusu, kuşun kanadı, yaşamın akışı, yüreğin atışıyız. Durmayacağız, Azalmayacağız, Yitmeyecek olanlarız…

19


AL SOSY LA PUSU

DİNLE KÜÇÜK ADAM

“Dinle Küçük Adam-Wilhelm Reich” Oda Yayınları, 3. Basım 2012, 127 sayfa

Wilhelm Reich, 24 Mart 1897 tarihinde AvusturyaMacaristan İmparatorluğu’nda dünyaya gelmiştir. 3 Kasım 1957’de de ABD’de öldü. Yahudi asıllı bir aileden gelen Reich, 1915’te liseyi bitirmiş ve cepheye savaşmaya gitmiştir. Savaşın bitmesinden sonra Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi.

Bu dönem içerisinde de psikanaliz düşüncesine ilgi duydu. Freud’un öğrencisi olduktan sonra Freud ile birlikte psikanaliz üzerinde çalışmıştır. Orgazm esnasında yayılan orgon adını verdiği ve çoğu insanın Tanrı dediği bir ilkel kozmik enerji keşfettiğini söylemiş, sağlıklı bir hayat için gerekli olduğunu düşündüğü bu enerjinin atmosferden toplanarak depolanması amacıyla telefon kulübesi boyutlarında olan “Orgone Enerji Akümülatörü” nü icat etmiştir. Bu icat “Seks Kutuları” adıyla gazetelerde yayımlandı. Ve Reich’e “Yahudi Pornocu” şeklinde lâkaplar takıldı. Yazar; “Küçük, sıradan, adi adam” diye kitaba giriş yapmış. “Sen, sıradan, küçük bir adamsın. Şu sözcüklerin iki anlamını da kavra: ‘küçük ve sıradan’” Cümleler, sohbet havasında yazılmış. Eleştirdiği kişi, karşısındaymış gibi cümleler bazen bağırtı, bazen yumuşamış halde anlaşılıyor. Bu 20


SOS Y PUS AL ULA reysel özgürlük” yerine “ulu-

da esere samimilik katıyor. Genellikle bireyin, egemenler karşısında; kayıtsız, şartsız ve çırılçıplak kalmasından yakınıyor. Ve bu durumu, bireyin küçük adam olmasıyla ve küçük adam olduğunu kabul etmemesiyle açıklamaktadır Küçük adamın büyük adam olabilmesini, nerede küçük ve dar düşünüp davrandığını öğrenmesine bağlamaktadır. Ve küçük adama öğüt vererek büyük adam olmasını belirtmekte. Dönemin insanının, günümüz insanından farksız olmadığını bu eleştiriler neticesinde anlamak mümkün. Kitap, genel hatlarıyla insanı temel alan, insanın geri yanlarını ortaya koyan, neden geri olduğunu öne süren bir deneme türüdür. Ve bunları ele alırken çeşitli rejimleri ve bu rejimlerin önderlerini eleştirmekte ve küçük adamın onları sorgulamamasından yakınmaktadır. Küçük adamın içinde bulunduğu totaliter ulus-devlet yapısını eleştirerek, küçük adamı bu yapıya itaat eden bir köpeğe benzetmektedir. “Bi-

sal özgürlük” istemini totaliter rejimlerin baskısı sonucu oluştuğunu vurgulayarak, küçük adamın bunun karşısında duracak cesaretinin olmadığını anlatmakta. Ki bireyin “ulusal özgürlük” istemindeki büyük rolünü ve ulus yapısının tarihsel bir toplum gerçeği olduğunu yadsıyan bir düşüncededir. “Ulusal özgürlük” istemini eleştirmesinin nedeni, yazarın küçük burjuva ve liberal yapısının var olmasıdır. Ulus mücadelesinin, sınıf mücadelesine endeksli olması bir yana, işçi sınıfının öncülüğünü reddeden bir pozisyonda. İşçi sınıfının pozisyonunu işçi liderlerinin yarışı olarak algılamakta ve vurgulamaktadır. Kapitalizmi eleştirmesi, alternatif bir sistem önerisinin olmaması ve sadece insanın bireysel kaygılarını temel alması içi boş bir eleştiri olarak kalıyor. Ama öte yandan insanın bireysel kaygılarının doğruluğunu yadsımamak gerekiyor. Kitapta, sık sık cinsellik vurgulamaları yer alıyor. “Ak21


AL SOSY LA PUSU

samasız, doyumlu cinselliğin var olabilmesi için özgür, sınıfsız bir toplum öngörülmelidir. Cinsel özgürlüğün olmadığı bir uygarlık toplumunda insanoğlu kesintisiz bir stresle yaşayacaktır” demektedir. Cinsel yaşamı kısıtlayan rejimlerin, düşüncelerin, pratiklerin toplumsal ilerlemede yer alamayacağını vurgulamakta. Fakat mevcut düzeni eleştirdiği halde, mevcut düzen içerisinde bunu öngörmesi kendisiyle çelişmesini sağlıyor. Dediği, özgür ve sınıfsız bir toplumda gerçekleşebilir. Mevcut düzeni yıkmadan dediği yapılamaz. Sadece kısmi haklar edinilebilir, ama tamamıyla gerçekleşemez. Cinselliği temel almasında ise Freud’un öğrencisi olması ve Freud ile beraber çalışmasının yeri büyük. Küçük adamı eleştirirken kısmi oranda küçük kadına da değinmektedir. “Sen küçük kadın” diye küçük kadına seslenmiş ve küçük adamı eleştirdiği gibi, küçük kadını da eleştirmiştir. Küçük kadının, toplum içerisindeki yanlış eğilimlerini belirterek yaptı-

ğının yanlış olduğunu vurgulamaktadır. Üslubu, sert ve acımasızcadır. Erkek egemen toplum gerçeğini vurgulamasa da, düzeni işletenin ve döndürenin erkek egemen toplumun olduğunu, söylemleri ile belli ediyor. Bazı bölümlerde kendi görüşlerini örnekler vererek ve karşılaştırmalar yaparak kanıtlama çabasında. Bilimsel olarak, örnek vermek ve karşılaştırma yapmak kanıt değildir. Yani yazar, kızgınlığını ve bıkkınlığını harmanlayarak, bilimsel yöntemleri kullanamamıştır. Her ne kadar önsözde akademik bir çalışma olmadığını belirtse de kanıtlama çabası içerisinde olması, doğruluğunu ve gerçekçiliğini yansıtmamaktadır. Yazar, kitabın sonlarına doğru, yaptığı çalışmaları eleştiren ve kendisi hakkında dedikodu yapanlarla hesaplaşma içerisine giren bir tutum göstermiş. Bunu yaparken de, dedikodulara cevap vermiş ve bu söylenenleri, dedikodu yaptığını iddia ettiği kişinin bizzat yaptığına 22


SOS Y PUS AL ULA bireylerin

değinmiş. Küçük insan olarak nitelendirdiklerine olan hışmını sonlara doğru daha çok belli edip, belli hitaplarda bulunmuş. Bunu yaparken kendini haklı gösterme çabalarına tekrardan girmiştir. Toparlamak gerekirse, toplum içerisinde bireylerin rolünü görerek kendince çözümlemelerde bulunmuş. Peyderpey öfkesini arttırarak yaptığı bu çözümlemelerin doğru yanlarını görebilsek de, somutlaşamayan bir içeriğe bürünüyor. Bireylerin toplum içerisindeki motor gücü oluşturması, bireylerin salt kendi çabalarıyla oluşan bir şey değildir. Örgütlü dinamik bir

gücün var olması, de özerkleşebilmesini sağlayacaktır. Ama yazarımızın eleştirileri salt bireyin kendi kendisini inşa etmesi yönündedir. Wilhelm Reich’in bu kitabı, okunmaya değer bir yapıttır. Okuyup belli çözümlemeler yapmak ve bu çözümlemeleri değerlendirmek insana bir şeyler katan bir çalışma olacağından kuşkunuz olmasın.

23


AL SOSY LA PUSU

FİLM TANITIMI: ELVEDA LENİN

Wolfgeng Becker tarafından 2003 yılında çekilmiş olan film, sosyalizme inanmış Christina Kerner ile oğlu Alexander Kerner arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır. Politik bir temayı sıkıcı olmayan bir öyküyle anlatan Elveda Lenin, sıcaklığıyla izleyiciyi kavrayan bir filmdir. 1983 yılının sosyalist Doğu Almanya’sının önde gelen aktivistlerinden olan Christina, Alex’in bir protestoda dövülerek gözaltına alındığını görünce kalp krizi geçirir ve sekiz ay boyunca komada kalır. Filmin hikâyesi bu olaydan sonra başlar. Christina komadayken Berlin Duvarı yıkılmış ve kapitalizm hızla Doğu Almanya’ya yayılmaya başlamıştır. Christina’nın doktoru, Alex’e annesinin en ufak bir şokta ölebileceğini söyler. Bunun üzerine Alex annesine yapay bir dünya oluşturmaya çalışır. Fakat Alex’in bu yalanları annesinin dışarı çıkma isteği ve televizyon izleme isteği ile çığırından çıkar. İçerisinde aşk, hüzün, dram ve komedi barındıran, izlenmesi gereken bir mücadele filmidir.

24


BASKI VE SİSTEM ÜZERİNE... Anadolu toprakları üzerine kurulmuş coğrafyamız, tarihinin geniş kesitlerine sirayet eden en baskılı en faşizm dolu anlarına yeniden şahitlik ediyor. Depremler yerin dibinden başlar ve dağın zirvesine kadar hissedilir ancak coğrafyamızda bu durum tepeden başlıyor. Baskı dediğimiz unsur bir arada tutmaya yarar derler(!) baskının olmadığı faşizm de yoktur. Ülkemizde olan faşizm ise insanları “gayet iyi” bir arada tutmaktadır(!). Kutuplaşma, coğrafyamızda olan durum ve kaos hali bir hastaneye, belki bir eve veya bir köye hatta bir okula yansıyabilmekte. Liselerde, üniversitelerde her gün yaşanıyor. Bir lise öğrencisi olarak, okuldaki baskıyı iliklerime kadar hissediyorum. Tiyatroda giyeceğimiz kıyafet bile birilerinin gözüne batabiliyor. Üniversitelerde “solcu” diye ötekileştirilen kesim, polisin okulda olmasından dolayı da baskıyı üzerinde daha çok hissediyor. Biliyorsunuz en son Berkin Elvan öldürüldü.

SOS Y PUS AL ULA

Berkin’i okulda anmak için siyah tişörtler giydik. Tişörtlerimizin karası beyinlerinin karasından daha aydınlık geldi herhalde, ona bile karıştılar. Okulları bir ülke gibi düşünün. Sınırları tel örgülerle örgülü, İzin almadan çıkamıyorsun(!).Bir yöneticisi var. Değeri düşürülmüş, bekçi rolü kondurulmuş öğretmenler var. Polis yerine disiplin denen şekilci eğitim sisteminin yasaları var. Ama demokrasi adına bir şey yok. Bilimsellik adına bir şey yok. Halâ dayatılan zorunlu din dersleri var. Mesela kulüplerimiz; öğrencilerin kendilerini ifade edebilecekleri bir alan yok. Öğrencilerin okul havasından uzaklaşacağı, entelektüel birikim elde edebilecekleri kütüphaneler bile yok! Sabahları “rahat”, “hazır ol”, “dikkat !”. Hazır olmak için ilk önce rahat olmak gerek değil mi? Okullar en basit örnektir. İyice muhafazakârlaşan toplumumuzda kadının değeri de düşüyor. Her gün kadınlar öldürülüyor. Öğrenciler kutuplaşma yüzünden birbirlerini 25


AL SOSY LA PUSU

dövüyor. Polis çocuk öldürüyor. Devlet Uludere’de katliam yapıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Üniversitelerde insanlar fişleniyor. Liselerde müdür Twitter’dan yazdıklarımızı yazıcıdan çıkararak bize koz olarak kullanabiliyor ya da gelip sınıflarda oy kullanabilecek olan öğrencilerden neredeyse AKP’ye oy isteyebiliyor. Yani anlayacağınız baştaki baskı dalga dalga yayılarak kaç çocuk doğuracağımıza evde kiminle kalacağımız gibi kişisel konulara bile iniyor. Bu faşizm ve dikta değil de nedir? BİR LİSE ÖĞRENCİSİ

26


SOS Y PUS AL ULA

SOSYAL PUSULA FANZİN İLETİŞİM BİLGİLERİ: sosyalpusulafanzin@gmail.com www.facebook.com/sosyalpusulafanzin

27


AL SOSY LA PUSU KAVGA, DEDIKLERI GIBI DESTANSI Ben düştüm. Yerimi başkası alacak... o kadar Burada, bir kişinin lafımı mı olur? Kurşuna diziliş, dizildikten sonra kurtlar. O kadar yalın ve akla yatkın. Ama birlikte olacağız fırtınada, halkım, çünkü sevdik seni. (...) Bu yüzden, uykularımdan çalarak yazdığım şiirler, parfüm kokmaz, bu yüzden kısadır o çatık kaşlı sözler. Çektiklerimiz için, yok ödül filan beklediğimiz ne de o koca ciltlerinde resmimiz olsun isteriz Yalnız yalın anlat öykümüzü geleceğin insanlarına yerimizi alacaklara anlat nasıl cesurduk kavgada. Kavga amansız ve katı, NİKOLA VAPTSAROV

28


Sosyal pusula fanzin 1.sayı