Page 1

keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 1

Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!

kamu emekçileri bülteni e›mail: Aylık bültenkamuemekcileri@yahoo.com * Sayı 44 * Mart 2012

Mart 2008 H Say

Kazanımları korumanın ve yeni kazanımlar elde etmenin yolu hak alıcı bir mücadele hattından geçmektedir! Yasalar, toplumun çatışan güçlerinin güç dengelerinden, güç ilişkilerinden bağımsız, kendinden muktedir değildir. Bir yasa aynı zamanda hangi sınıfın daha güçlü ve örgütlü olduğunu ortaya koyan somut bir belgedir. Tarihsel süreç içinde tüm yasal kazanımlar bu somut durum çerçevesinde gerçekleşir. Sonuçta yasal/hukuki bir kazanımdan bahsedeceksek eğer, arka

planında gerçekleşen bir mücadeleden de bahsetmek gerekmektedir. Kazanım ancak verilen mücadelenin örgütlülüğü, kitleselliği ve kararlılığı oranında gerçekleşir. KHK’lar, GSS, özelleştirmeler, esnek çalışma biçimleri, taşeronlaştırmalar, çalışma saatlerindeki artış ve reel ücret kayıpları emekçilerin bu çatışmada bırakın yeni bir hak elde etmeyi, eski www.sosyalistkamu.com kamuemekcileri@yahoo.com


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 2

2 - www.sosyalistkamu.com

kazanımlarını bile koruyamayacak güçte olduklarını ortaya koymaktadır. GATS anlaşmasıyla hız kazanan ve sistemli bir program çerçevesinde uygulamaya konulan özelleştirmeler, kamu hizmetlerini sermayeye peşkeş çekmeyi ve kamu alanındaki hakları tırpanlamayı hedeflemektedir. Kamusal hizmetlerin sermayeye açılabilmesi (özelleştirme), her şeyden önce toplumsal mücadelenin düzeyine ve kamu emekçilerinin direncine bağlıdır. İşte tam da bu noktada 4688 sayılı sahte sendikalar yasası gündeme gelmiştir. Bu yasa ile sermaye, emekçilerin kitlesel olarak örgütlendikleri sendikaların elini kolunu bağlayarak kamu alanındaki tüm kazanımlara el koymayı ve bütün kamusal hizmetleri kâr aracına çevirmeyi amaçlamaktadır. Özelleştirmelerle amaçlanan, yalnızca kamusal hizmetlerin sermayeye doğrudan devri olmayıp aynı zamanda sermayenin bu alanda azami kâr yapmasını sağlayan koşulları da hazırlamaktır. Azami kâr ise ancak çalışma saatlerinin uzatılması, güvencelerin kaldırılması, kölece yaşamın getirilmesi, çalışma koşullarının ağırlaştırılması ve reel ücretlerin düşürülmesiyle olanaklıdır. KESK tam da kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi tartışmalarının olgunlaştırıldığı ve yaygın biçimde uygulamaya konulduğu bir dönemde kurulmuştur. KESK’i yaratan koşullar aynı zamanda onun misyonunu da belirleyen koşullardır. KESK, bu süreçte belli bir mücadele vermiş ve hatta kamu emekçilerinin bazı kazanımlar elde etmesini de sağlamıştır. Sermaye bir taraftan özelleştirme saldırılarını hızlandırırken diğer taraftan KESK’i etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Toplu

sözleşme masasına sadece yetkili sendikayla oturma ve KESK’i gözlemci konumuna düşürme çabaları bu amaca hizmet etmektedir. İktidar bir yandan yandaş/işbirlikçi sendika aracılığı ile saldırıları emekçiler nezdinde meşrulaştırmayı amaçlarken, diğer yandan da KESK üzerinde gerçekleştirdiği tutuklama terörüyle kamu emekçilerini tamamen savunmasız hale getirmeye çalışmaktadır. KESK, 21 Aralık greviyle saldırılara karşı kitlesel bir şekilde tepki göstermiş, hatta kamu emekçilerinin tekrar gündemine girmiştir. Ancak grev öncesinde yeterli ve sistemli bir çalışma gerçekleştirmeyen KESK, grev sonrasında da bu grevi destekleyen, ileri taşıyan ve kazanım elde etmeyi amaçlayan bir çalışma içine girmemiştir. Sonuçta grevle elde edilen moral de kısa süre içinde tüketilmiştir. Oysaki sermayenin saldırılarının sürekliliği, mücadelenin de sürekliliğini dayatmaktadır. KESK bütün araç ve potansiyelini harekete geçirmediği sürece hem bu zorlu süreçte kazanım elde edemeyecek hem de saldırılara açık hale gelmeye devam edecektir. KESK’in bürokratik yapısı ve günübirlik, programdan yoksun eylem anlayışı sürece cevap verememekte ve kamu emekçileri için bir çekim alanı oluşturamamaktadır. Sonuçta kazanımları korumanın ve yeni kazanımlar elde etmenin yolu hak almaya yönelik sürekli bir mücadeleden ve tüm kamu emekçilerini sürece dahil edebilmekten geçmektedir. Bu da kamu emekçilerinin haklarına yönelik saldırıların, tüm araçların devreye sokularak, en geniş kamu emekçisi kitlesinin mücadeleye dahil edilmesiyle olanaklıdır. Kamu emekçilerinin saldırılar noktasında bilinçlendirilmesi bunun ilk adımını oluşturmaktadır. Broşürler, basın açıklamaları, yaygın iş yeri gezileri, seminerler ve olabildiğince fazla kamu emekçisinin katılımının sağlandığı eğitim çalışmaları bu hazırlık sürecini oluşturmaktadır. KESK’in toplamında gerçekleştirdiği çalışmaların niteliği aynı zamanda yürüteceği mücadelenin de niteliğini ortaya koyacaktır. Gerek yasal ve gerekse fiili kazanımların elde edilmesi sonuçta, toplamda verilecek mücadeleye bağlıdır. Grev hakkının güvenceye alınması ve yasa haline getirilmesi yine grev yapmakla mümkündür. KESK bir günlük geçiştirmeye dayalı grev anlayışından uzaklaşmalı ve hak almayı amaçlayan kamu emekçilerinin daha geniş bir kısmını sürece dahil eden fiili meşru bir mücadele anlayışı ile hareket etmelidir. Saldırıları püskürtmek, haklarımızı korumak ve yeni haklar elde etmek için mücadeleye…


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 3

www.sosyalistkamu.com - 3

KESK’e yönelik yoğunlaşan saldırılar, kamu emekçilerinin mücadelesini durduramayacaktır!

KESK, 22 yılı aşkın bir süredir ekonomik-demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinde yerini alan kamu emekçilerinin, mücadele içinde bedeller ödeyerek kurduğu ve koruduğu öz örgütüdür. On yıllardır sömürü, soygun ve talan programını yaşama geçirmek isteyen sermaye iktidarı ve çöplüğünden beslenen hükümetlerin gaz bombası, polis copu, sürgün, soruşturma ve her türden terör saldırılarına rağmen bertaraf edemediği bir örgüttür KESK. Mücadele hattında yaşadığı zayıflamalara rağmen, KESK, ülkenin ekonomik sosyal ve siyasal konularında ve çalışma yaşamında demokratik hak ve özgürlükleri kazanılması mücadelesini veren, kürt sorununun çözümü konusunda da taraf olan bir örgüt olarak varlığını sürdürmektedir. En ufak bir hak talebine, eleştiriye, muhalif bir sese tahammül edemeyen sermaye hükümeti AKP, milyonlarca işçi-emekçi ve ailelerini sefalet koşullarına

mahkum edecek, çalışma yaşamını cehenneme çevirecek bir dizi yasa, yönetmelik vb. uygulamalara sesini çıkarmayacak, işçi- emekçileri denetim altında tutacak sendikalar istemektedir. İşte bu yüzden kamu emekçilerine, sendika, konfederasyon yönetici ve üyelerine dönük gözaltı, haksız - hukuksuz tutuklama, sürgün- soruşturmalar, örgütlenen eylemlere gösterilen tahammülsüzlük, gaz bombaları, biber gazları, polis copları, sendika baskınları vb. yıllardır hiç eksik olmadı. KESK’ e dönük bu saldırılar da herkes tarafından bilinmektedir. AKP’nin gündeminde neler var? Çalışma yaşamında işçi ve emekçiler için hak gasplarına yol açan çok sayıda yasa, genelge, yönetmelik, tebliğler bulunmaktadır. GSS ve zorunlu sağlık sigortası primi ödemeyi getiren yasa geçtiğimiz ay yürürlüğe girdi. Kıdem tazminatı fonu tasarısı ise önümüzdeki ay meclisin gündemine gelecek.


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 4

4 - www.sosyalistkamu.com 4688 sayılı kamu emekçileri sendikaları kanununda değişiklik de gündemde. Toplu sözleşme yasası, kamu çalışanları arasında hükümet eliyle en çok üyeye sahip konfederasyon haline getirilen Memur Sen’e yetki verilerek yasalaştırılmaya çalışılıyor. 2821- 2822 sayılı sendikalar ve toplu sözleşme kanununda değişiklik yapılarak tek kanun maddesine indirgendi. Sendikaların toplu sözleşme imzalama yetkileri için gerekli üye sayısı ve barajı değiştirildi. “Toplu İş İlişkileri Kanunu” tasarısı gündeme getirildi. Türk İş ağaları, sermaye hükümeti AKP ve işverenler mutabakatı ile TBMM’ye gönderilen “Toplu İş İlişkileri” yasa taslağında % 3 barajı ile işçilerin örgütlenme haklarına baraj konuluyor. Taslak hayata geçirildiği koşullarda 5 milyonun üzerinde işçi Toplu İş Sözleşmesi dışında kalıyor. Yani kayıtlı işçilerin % 46’sı TİS hakkını kaybediyor. Tasarıya göre şu an TİS hakkı bulunan sendikalar 5 yıl süreyle bu hakkı koruyacak. “Sendikal özgürlükleri genişlettiği” iddiasıyla çıkartılan yasada grev yasakları genişletilirken, güvencesiz çalışanların ve taşeron işçilerin örgütlenmesi konusunda kolaylaştırıcı ya da koruyucu hiçbir önlem bulunmuyor. Aksine sendikalaşmanın önündeki yasal ve fiili engeller devam ediyor. O halde barajın %3, % 5 olması da kendi içinde bir anlam taşımamaktadır. Bu tür matematiksel hesaplar sadece patronlarla hükümet için toplu sözleşme imzalama yetkisi olmayan sendikalar yaratılmış olacaktır. Toplu sözleşmeye oturanlar da kendi denetimlerinde olunca geriye herhangi bir sorun kalmayacaktır. Sermaye iktidarı ve hükümeti AKP’nin, polisiyle, gazıyla, medyasıyla, yargısıyla, sahte sendikasıyla başta, KESK olmak üzere muhalif herkese saldırmasının nedeni işte budur. Sömürü ve soygun programının engelsiz olarak hayata geçirilmesini, yani kapitalist sömürü çarkının sorunsuz dönmesini sağlamaktır. Son birkaç yıldır yoğunlaşan saldırıların temelinde de bu yatmaktadır. Gözaltı ve tutuklamalarla işçiemekçiler yıldırılmak, sindirilmek istenmektedir. Son olarak şubat ayı ortalarında 2009 yılından beri süren bir soruşturma gerekçe gösterilerek KESK üyeleri gözaltına alınmış ve içinde kadın sekreterlerinin de yer aldığı 9 kadın kamu emekçisi tutuklanmıştır. Son gerçekleşen

operasyonun tam da 8 Mart’ın öngünlerinde yaşanması ve kadın kamu emekçilerini hedeflemesi hiç de tesadüf değildir. O halde; 8 Mart’tan 1 Mayıs’a uzanan bu süreçte saldırıları püskürtme ve hesap sorma perspektifiyle emeğin baharını örgütleme görevi hepimizin önünde durmaktadır. Başta öncü devrimci, sosyalist, yurtsever işçi, emekçiler olmak üzere düzen muhalifi ve saldırının hedefi durumunda olan tüm ezilenler bu görevi layıkıyla yerine getirmek ve geleceğimize sahip çıkmak için; Saldırıları püskürtmek ve hesap sormak için birleşik militan mücadeleye! Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz!


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 5

www.sosyalistkamu.com - 5

Büro Emekçileri Sendikası Merkez Genel Kurulu Nisan ayında toplanıyor!

Şube genel kurullarını tamamlayan BES, Nisan ayı ortalarında Merkez Genel Kurulu’nu tamamlamış olacak. Sendikamızın geride bıraktığımız iki yıllık dönemi sınırlı olumlulukları bir yana bırakırsak tümüyle merkezi önderlikten yoksun kaldığımız bir dönem olarak şekillendi. Bilindiği gibi BES temelde üç büyük kurumda örgütlüdür: Sosyal Güvenlik, Adliye ve Maliye. Geride bıraktığımız iki yıllık dönemde Sosyal Güvenlik ve Adliye alanlarına dönük merkezi düzeyde somut hiçbir örgütlenme perspektifi ve mücadele programı ortaya konulmamıştır. Birkaç istisnai çabayı dışta tutarsak bu alanlara dönük şubeler düzeyinde de yaygınlaşmış bir örgütlenme çabasına girilmemiştir. Merkezi önderlik, sendikal hareket açısından büyük önem taşımaktadır. Örgütlü olduğumuz kurumların merkezi yapısı bunu kamu emekçileri açısından daha yakıcı hale getirmektedir. Merkezi bir program ve önderlikten yoksun olunduğu koşullarda, tek tek şube veya işyerlerinden başlatılan çalışmalar da yaygınlık

kazanamamakta ve kısa süre sonra sönümlenmektedir. Sosyal Güvenlik ve Adliye alanları belli bir üye potansiyelinin olduğu, ancak bu potansiyelin örgütlü mücadeleye sevk edilmesinde yetersiz kalındığı alanlardır. Geride bıraktığımız iki yıllık dönemde, bu alanların özgün sorunlarına ilişkin (Adliyelerde havuz paralarına ilişkin çabayı dışta tutarsak) hiçbir çaba ortaya konulmamıştır. Merkezi önderlik her şeyden önce örgütlü olduğumuz alanlara dönük bir bilinç açıklığı ve bu açıklığa dayalı bir örgütlenme politikası anlamına gelmektedir. BES’in örgütlü olduğu alanlarda her kurumun kendine özgü sorun ve örgütlülük düzeyi vardır. Bu ise bu alanlara özgülleşmiş, bu alanların dinamiklerini gözeten bir çalışmayı ve buna uygun örgütlenme modellerini hayata geçirmeyi zorunlu kılmaktadır. BES MYK’sı bu alanlara özgü uzun soluklu bir örgütlenme ve mücadele programı ortaya koymamış, şubelerle ve bu alanlardaki kadrolarla örgütlenme sorunlarını tartışmaya dahi açmamış ve bu, örgütlenmeyi zayıflatan bir rol oynamıştır. Eşit işe eşit ücret mücadelesi ve Maliye alanı Temel örgütlenme alanlarından Sosyal Güvenlik ve Adliye alanlarına dönük somut hiçbir politika üretmeyen BES Merkez Yönetim Kurulu (MYK), maliye alanında gelişen mücadelede de sınıfta kalmıştır. Öyle ki Maliye alanı, BES örgütlülüğünün yarısı olduğu kadar, mücadele geleneğinin de en güçlü olduğu alandır. BES’i haklı olarak Sosyal Güvenlik ve Adliye alanlarına ilgisiz kalmakla eleştiren ve maliye emekçisi olmayan birçok BES üyesi maliye alanında işlerin iyi gittiğini düşünmektedir. Oysa tablo böyle değildir. Maliye’nin gelir ve gider diye ayrıldığı 2005 yılından bu yana maliye emekçileri içerisinde ücret adaletsizliği ortaya


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 6

6 - www.sosyalistkamu.com çıkmış ve yaklaşık 6 yıllık bir dönemde “eşit işe eşit ücret” ekseninde bir mücadele gelişmiştir. BES bu altı yıllık dönem boyunca tabanda gelişen mücadele dinamiklerini hak alıcı bir çizgiye evriltmemiş, her dönem tabanda gelişen beklentileri boşa düşürmüştür. Yapılan eylemler hak alıcı bir mücadele programına bağlanmadığı için protestocu eylem biçimlerinin ötesine geçmemiştir. Hemen her yıl belli bir gelişme üzerine maliye çalışanları içerisinde güçlü tepkiler gelişmiş, BES MYK’sı bu tepkileri basın açıklaması, saatlik iş bırakmalar vb. ile geçiştirmiştir. Son iki yıllık dönemde de durum değişmemiş, BES MYK’sı süreçleri örgütleyen değil, arkasından sürüklenen bir duruma düşmüştür. Bir önceki genel kurul öncesinde 2010 Mart ayında çeşitli eylemler yapılmış ve Maliye Bakanlığı ile görüşme bu eylemlerin finali olmuştur. Maliye Bakanı’nın verdiği sözü tutmaması ve ek ödeme düzenlemesi yapmasına rağmen yalnızca müdür yardımcılarına dönük artış yapması üzerine kimi şubelerde tepkiler gelişmiş, 2010 Eylül ayında merkezi bir eylem takvimi belirleyen ve “sonuç alınamazsa Merkez Temsilciler Kurulu’nun alacağı karar doğrultusunda süresiz grev hakkını kullanacağını” ilan eden ve bu ilanı bildiri ve basın açıklamaları ile tüm eylemler boyunca çalışanlara açıklayan MYK, Ekim’de yapılan Merkez Temsilciler Kurulu (MTK) toplantısında “grev” kelimesini dahi kullanmamış, uzun süre yeni bir takvim ortaya koymayarak bir kez daha tabanın beklentilerini boşa düşürmüştür. Uzun bir zaman sonra, yani tabandaki beklentilerin kırıldığı bir noktada ise geçmiştekilerin benzeri bir eylem takvimi çıkararak şubelere göndermiştir. 2011 Kasım ayında çıkan 666 sayılı Kanun

Hükmünde Kararname sonrasında ise maliye emekçilerinde büyük bir tepki gelişmiş, BES MYK’sı süreci örgütlemek yönünde hiçbir politika belirlememiş ve yalnızca internet sitesine atılan kararname değerlendirmesi ile yetinmiştir. Bu süreçte, tarihinde ilk kez Müdür ve Müdür Yardımcıları 1200 kişi ile Maliye Bakanlığı önünde basın açıklaması düzenlemiş, sendikanın bıraktığı boşluk, maliye emekçilerinin mücadele tarihinde ilk kez çeşitli uzman derneklerinin Ankara mitingi düzenlemelerinin ve farklı arayışların önünü açmıştır. Birçok şubede kararname sonrasında eylemler örgütlenmiş, İstanbul 2 ve 3 Nolu Şubeler 1.200 emekçinin katıldığı Taksim yürüyüşü gerçekleştirmiştir. Tüm bu gelişmelere ve tabandaki beklentilere rağmen BES MYK’sı süreci sessiz geçirmiş, KESK’in aldığı 21 Aralık grevi BES açısından bir can simidi olmuştur. 21 Aralık grevine maliye emekçilerinin katılımı tüm illerde çok güçlü ve kitlesel olmuş ve maliye emekçilerinde gelişen tepki ve mücadele isteği kendisini ortaya koymuştur. Kamu Emekçileri Bülteni’nin Ocak ayı başında çıkan 43’üncü sayısında maliye emekçilerinin mücadelesine ilişkin değerlendirmede şu ifadelere yer verilmiştir: “Maliye emekçileri gözünü BES’in atacağı adımlara dikmiştir. BES MYK’sının önünde vakit kaybetmeden süreci doğru değerlendirme ve gelişen tepkiyi “soğumaya bırakmadan” merkezileştirme görevi durmaktadır.” Ne var ki, BES MYK’sı, tabanda grev ve Ankara eylemi beklentisi güçlü olmasına rağmen bir kez daha süreci aylara yayan ve geçmişi tekrar eden bir eylem programı ortaya koymuş, maliye emekçilerinde gelişen öfke ve tepkinin kırılmasına ve umutsuzluğa dönüşmesine neden olmuştur. BES MYK’sının maliye, sosyal güvenlik ve adliye alanlarına dönük politika üretememesi ve süreçleri geriden takip etmesi BES MYK üyelerinin hayata sendika merkezinin bulunduğu bina pencerelerinden


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 7

www.sosyalistkamu.com - 7 baktığını ortaya koymaktadır. Sendikanın uzun yıllardır bir dergisi olmamış, tüzüksel olarak 6 ayda bir toplanması gereken Merkez Temsilciler Kurulu yılda bir kez toplanmıştır. Kadro eğitimi yapmayan şubeleri böyle bir çabaya yönlendirmek gibi bir sorumluluğu olduğunu düşündüğümüz MYK, aksine, İstanbul 3 Nolu şubenin planladığı “genç kadro eğitimi”ni çeşitli gerekçelerle aylarca engellemiş ve en sonunda İstanbul’un üç şubesi için kendisi bir eğitim düzenlemiştir. Tüm bunların yanı sıra BES MYK’sının toplu görüşme dönemlerinde, yılda iki kez toplanan ve her kurumun merkezi yönetimleri ile yetkili sendikalar arasında gerçekleştirilen Kurum İdari Kurulları dönemlerinde ve 4688 sayılı yasaya ilişkin değişikliklerin gündeme geldiği 2010 yılı sonundan itibaren bu yasa değişikliklerine ilişkin hiçbir çalışması olmamıştır. Bürokratizmin hakim olduğu bir dönem BES MYK’sı asli görevlerini layıkıyla yerine getirmezken BES’in genel merkezi ve bazı şubelerinde çalışan 11 sendika çalışanını karşısına alıp, sendika çalışanları ile yapılan toplu sözleşmelerde aylarca sözleşmenin tıkanmasına ve 2 puanlık bir fark yüzünden sendika çalışanlarının grev aşamasına gelmelerine neden olmuştur. BES MYK’sı, aylarca şubelere konuyu açmamış ve görüş istememiş, tüm bu süreci “sendikamızın mali olanakları”, “sendikamızın değerlerini korumak” gibi söylemlerle açıklamıştır. Sendikamızın mali olanaklarını “böylesine” düşünenler nedense 7 sendika yöneticisinin sendikadan maaş almasını ve üstelik örneğin bir tane dergi bile çıkarmadan iki yılı tamamlıyor olmalarını tartışmamıştır! BES MYK’sı sözleşme imzalanması sonrasında sendikaya yıllarca hizmet vermiş sendika avukatını uygunsuz bir biçimde işten çıkarıp, hiçbir organda tartışmadan bir hukuk bürosu ile sözleşme imzalamıştır. Oysa bir tarz değişikliği anlamına gelen bu kararın öncelikle şubelerde ve Merkez Temsilciler Kurulu’nda tartışılması gerekirdi. Ama bürokratizm kabaca böyle bir şeydir zaten. Bürokratizmin en kaba biçimi “yaptım oldu” biçimidir ve bu, sendikamızda ne yazık ki son iki yıllık dönemde daha da gelişmiştir. Kısacası BES MYK’sının iki yıllık dönemi politikasızlığın ve bürokratizmin dönemi olmuştur.

Yeni bir yapılanma ihtiyacı Geçtiğimiz iki yılın deneyimleri BES’in yönetsel ve örgütsel mekanizmalarında yeni bir dönüşümün zorunlu hale geldiğini ortaya koymaktadır. Her şeyden önce büro işkolu içerisinde tanımlanan kurumlara özgü politikalar üretebilmenin, bu alanlarda örgütlenme ve mücadeleyi yükseltebilmek için hayati bir önem taşıdığı görülmüştür. Temel örgütlenme alanları üzerinden merkezi ve şubeler düzeyinde kurumsal komisyonlar oluşturulması, merkezi politikaların belirlenmesinde bu komisyonlara inisiyatif tanınması hayati önemdedir. Geçen dönem atılmayan adımlardan biri olan Merkezi Basın Yayın Komisyonu, önümüzdeki dönemde oluşturulmalı ve sendika düzenli bir yayına kavuşturulmalıdır. Protestocu eylem anlayışı terk edilmeli, somut talepler ekseninde bir mücadele programı oluşturularak hak almaya odaklanmış ve grev eksenine dayalı bir eylem çizgisi izlenmelidir. Tüm bunlarla birlikte ise bürokratizmin dayanaklarından biri olan profesyonellik sınırlandırılmalıdır. BES üyesi bir Sosyalist Kamu Emekçisi


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 8

8 - www.sosyalistkamu.com

Eğitim Sen 2. devre kadın eğitimcileri toplantısı...

Kadın sorununda çarpık bakış devam ediyor!

30-31 Ocak, 01-Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilen Eğitim Sen 2. devre kadın eğitimcileri eğitimine 90 kadın emekçi katıldı. Programda toplumsal cinsiyet ve iktidar, Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejimi, kadınların hak mücadelesi, kadın hareketi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin eğitimde yansıması başlıklarıyla sunumlar yapıldı. Sunum yapan konuşmacıların çoğu feminist veya sosyalist feminist olduklarını kürsüden dillendirdiler. 11-12 Şubat'ta ise kadın sekreterleri toplantısı gerçekleşti. Bu toplantıda, kapitalizm ve ataerkil eksende üç sektör: hane, piyasa, devlet ve kamuda emek sürecinin dönüşümü, esneklik ve güvencesizlik başlıkları ile sunumlar yapıldı. İki günlük çalışmaya 40 kadın sekreteri katıldı. Sunum yapan iki kişiden birisi de sosyalist feminist olduğunu açıkladı. Bu çalışmalarda kapitalizm eleştirisi yapılmış, ataerkil toplumun temeline kapitalizm konulmuş, ancak buna rağmen mücadelenin temeline kapitalizm değil, onun bir sonucu olan ataerkil toplum konulmuştur.

Böylelikle kadın sorununun asıl yaratıcısı olan sınıflı toplumun bugünkü yürütücüsü kapitalizmdeki emeksermaye çelişkisi göz ardı edilmiştir. Kadının sınıfsal kimliği silikleştirilerek, cinsel kimlik temelli mücadele vurgusu ile kadın- erkek emekçilerin birlikte mücadelesi boşa düşürülmüştür. Eğitim-Sen, kadın sorununa, sınıfsal, emek eksenli bir perspektiften yoksun ve kadın mücadelesinin sınıf mücadelesinin bir parçası olduğunu reddeden, kadın mücadelesinin temeline şiddete, tacize, tecavüze karşı mücadeleyi koyan, kadının çifte ezilmişliğini ataerkil topluma bağlayan ve bu temelde erkekle iktidarı özdeşleştiren bir perspektiften bakıyor ve bu konuda bakışını da netleştirmiş durumda. Yapılan eğitim toplantısında, kamuda yaşanan saldırılar, yüzeysel bir şekilde ele alınarak sanki bu sorunlar bizim sorunumuz değilmiş gibi davranılmıştır. Saldırılara karşı mücadelede özne olarak yer almak yerine “haberiniz olsun” şeklinde bir bakış sergilenmiştir. Sendika, feminist bir bakış açısına sahip, her biriminde bunun ön kabulü ile hareket edip, bunu içselleştiren, bunun uygulayıcılığını yapmaktan çekinmeyen bir pozisyona sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu bakış açısını tartıştırmayı da kesinlikle reddetmektedir. Kadının gerçek kurtuluşu sınıflı toplumun ortadan kalkmasıyla mümkündür. Gerçek kurtuluş için sınıfsal mücadeleyi temele alan kadın sorununu da bunun bir parçası olarak gören bir perspektife ve buna uygun pratiklere ihtiyacımız vardır. Kadın sorununun yaratıcısı kapitalizm ise, kapitalizme karşı mücadele temele alınmalı, kadın erkek tüm işçi ve emekçilerle cinsel, sınıfsal, ulusal sömürüye karşı örgütlü mücadele verilmedir. Sosyalist Kamu Emekçileri / Tokat


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 9

www.sosyalistkamu.com - 9

Eğitimin 4+4+4 kademeli zorunlu hale getirilmesi ve gizlenen gerçekler!

2010 yılında yapılan 18. Milli Eğitim Şurası kararları bir bir hayat buluyor(!). “Okullar Hayat Bulsun” projesinden tutun da, “Eğitim Kampüsleri” projesine, zorunlu 8 yıllık eğitimin 12 yıla çıkarılarak kademelendirilmesine kadar bir dizi proje ve değişiklik gündemde. Son dönemde öne çıkan ise zorunlu temel eğitimin kademelendirilerek 12 yıla çıkarılması projesidir. Yeni sistemin ayrıntıları… 1+4+4+4’ten oluşan kademeli zorunlu eğitim, ortaokulları yeniden devreye sokacak. İlköğretim iki kademeden oluşacak. Birinci kademe 4 yıllık bir süreci kapsayacak ve öğrenciler sınıf öğretmenleri tarafından okutulacak. İkinci kademe ise yine 4 yıl olarak kurgulanarak “ortaokul” olarak planlanacak ve dersler branş öğretmenleri tarafından verilecek. İlk dört yıl, 1. kademeyi bitiren 10 yaşındaki çocuklar tercihleri ve istekleri doğrultusunda bitirdikleri eğitim kurumuna devam edebilecekleri gibi “alan” derslerinin ağırlıkta olacağı başka kurumlara da geçiş yapabilecekler. 1. kademenin ortaokul olarak kurgulanan ikinci 4 yıllık

bölümünün müfredatında öğrencilerin yönlendirilmeleri için “alan” derslerine ağırlık verilmesi planlanıyor. Son 4 yıllık eğitim ise lise eğitimi olarak şekillenecek ve “Temel Eğitim” kapsamına alınarak zorunlu hale getirilecek. Ayrıntıda gizlenen gerçekler! Bilindiği gibi 8 yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitim 27 Şubat 1997’den sonra hayata geçmişti. Ordu eksenli statükocu güç, ülke yönetimindeki ağırlığını, dönemin dinci gerici partisiyle (RP) paylaşmamak için bir yandan tanklarını Ankara caddelerine sürmüş, bir yandan da bu partinin beslendiği kaynakları kurutma, daha doğru bir ifade ile sınırlandırma yoluna gitmiştir. İmam Hatip okullarını kontrol altına alma harekâtı “8 Yıllık Zorunlu Eğitim”in kabulü ile Türkiye eğitim sistemine hediye edilmiştir(!). Ama gelinen noktada birçok imkânı elinde barındıran ordu eksenli statükocu güç, zamanla bu imkânlarını kaybetmiş, içler acısı bir duruma düşerek köşesine çekilmek zorunda bırakılmıştır. Tam da böylesine bir dönemde dinci sermaye, AKP eliyle kaybettiği mevzileri tekrar ele geçirme ve mevzilerine yenilerini ekleme konusunda ataktadır. İşte böylesi bir hamlenin sonuçlarından biridir 12 yıllık kesintili zorunlu eğitim. Eğitimin gericileştirilmesi… Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması projesinin amacının ilkini, dinci gerici partilerin ve cemaatlerin beslendiği kurumlar olan İmam Hatip okullarının önünün açılması olarak belirtmek gerekir. Bu okullarda “biat” ve “kul” kültürü ile eğitilecek öğrenciler, düşünmekten, sorgulamaktan uzak, kaderci mantıkla yetiştirilecekler. 10 yaşından sonra İmam Hatip okullarının orta kısımlarına kayıt yaptırabilecektir öğrenciler. Bu öğrencilerin pedagojik olarak kendi iradesiyle meslek seçimine yönelemeyeceği ortadadır.


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 10

10 - www.sosyalistkamu.com Ayrıca bu sistemle öğrenciler karma eğitimin dışına çıkarılarak, cinsiyetçi kültürün dayanakları sağlamlaştırılmaktadır. Eğitim Bir Sen Genel Sekreteri Ahmet Özer’in de ifade ettiği gibi “Karma eğitimle ilgili sıkıntılar devam ediyor. Bunun zorunluluğunun kaldırılması lazım. İsteyen çocuğunu kız okulunda okutsun, isteyen erkek okulunda. Vatandaşa bir dayatma olmamalı.” diyerek eğitimdeki gerici dönüşümlerin devamının olması gerekliliği dile getirmektedir. Türkiye İmam Hatipliler Derneği Genel Başkanı Abdullah Ecevit Öksüz’ün “İmam Hatipliler için 4 yıllık bir zaman yeterli değildir. Daha fazla olması gerekir.” sözleri ise evlere şenlik türündendir. Mesleki eğitimin yaygınlaştırılması… Amaçlardan ikincisi de sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda mesleki eğitimin yaygınlaştırılmasıdır. Küçük Ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği (KOBİDER) Başkanı Nurettin Özgenç bu değişikliği olumlu bulduklarını belirterek “Son 4 yıllık dayatmayı doğru bulmuyoruz. Eski sistem çıraklık kavramını tamamen ortadan kaldırdı. Meslek liseleri nicel olarak güç kaybetti. Bu modelle işletmeler işgücü kaynaklarını arttıracaklardır” demiştir. Özgenç, bir yandan değişikliği olumlu bulurken, bir yandan da lisenin zorunlu olmasına, ucuz işgücü temininde sıkıntılar doğurabileceği gerekçesi ile karşı durmaktadır. Mesleki Eğitim Kültür Ve Sanat Derneği Başkanı Sami Nogay da yeni sistemle ilgili yürüyen tartışmalara katılarak “Biz 1998’den bu yana çırak bulamıyoruz. 15 yaşındaki çocuk çıraklığa gitmek istemiyor. Kesintili olması durumunda hem usta hem kalfa ihtiyacımız karşılanmış olacak.” sözlerini söylemiştir. Yine Eğitim Bir Sen Genel Sekreteri Ahmet Özer söz konusu sistemin, piyasanın ihtiyaç duyduğu nitelikli ara eleman yetiştirilmesi konusunda da olumlu yanları olacağını belirterek, öğrencilerin sermayedarlar için

ucuz işgücü olarak kullanılmalarının olumluluğundan dem vurmaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, zorunlu eğitim ile ilgili çeşitli çevrelerden sermaye temsilcilerinin yaptığı açıklamalar, aslında AKP eli ile eğitim sisteminde yapılmak istenen gerçek amaçları ortaya koymaktadır. AKP bir taşla iki kuş vurma peşindedir. Hem kendi yaşam alanı olan mevzileri güçlendirecek (İmam Hatip Okullarını) hem de temsil ettiği sermaye çevrelerine ucuz ve nitelikli ara eleman sağlayabilecektir. Biz biliyoruz ki mesleğe yönlendirme dini eğitim veren okullarla değil; Fen Bilimleri, Sosyal Bilimler, Teknik Bilimler vb. okullarda yapılabilir. Bu okullarda okuyan öğrenciler “staj” adı altında sermayedarların sömürüsüne bırakılmamalı, öğrenciler ilgi alanlarına yönelik gelişebilecekleri imkân ve şartlarda eğitim almalıdırlar. Din eğitimi devletin işi değil, bireylerin işi olmalıdır. Devlet her türlü dinsel oluşuma aynı mesafede yaklaşmalı ve DİYANET kurumu kaldırılmalıdır. Zorunlu din dersi kaldırılmalı, Kuran kursları için kaldırılan yaş sınırı tekrar geri gelmeli, ders müfredatları dinsel, gerici, ırkçı, cinsel söylemlerden arındırılmalıdır. Bilimsellik ve pedagoji ön planda tutulmalıdır. Kısacası laik, parasız, bilimsel ve demokratik eğitim, eğitim sisteminin vazgeçilmez unsurları olmalı, mücadelemiz bu şiarlar temelinde ilerlemelidir. Sosyalist Kamu Emekçileri / Manisa


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 11

www.sosyalistkamu.com - 11

“Okullar hayat bulsun projesi” ve eğitimdeki son saldırılar… “Okullar Hayat Olsun Projesi’’ uygulama protokolü 13/12/2011 tarihinde Milli Eğitim Bakanı, Orman ve Su işleri Bakanı ve Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı tarafından imzalandı. Projenin temel amacı, "Okulların bundan böyle, velilerin, mahallenin ve çevrenin hizmetine açılması, öğrenciler ve yetişkinler için birer ’hayat boyu öğrenme merkezi’ ve eğlenme-dinlenme aktivitelerine imkan veren ’yaşayan güvenli' alanlar" haline dönüştürülmesidir. Okulların eğlence aktivitelerine açılması! Ne de güzel bir proje böyle... Projede yerel yönetimlerle işbirliği, okul bahçelerinin peyzaj ve ağaçlandırılması gibi bir takım makyajlama çalışmaları yer almaktadır. Bu makyajlama ile asıl yapılmak istenen gizlenmekte ve projenin nasıl uygulanacağı muğlaklığını korumaktadır. Genelgenin içeriği dikkatlice okunduğunda, asıl gizli amaçlar netliğe kavuşmaktadır. Protokolde yer alan “Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösteren tüm okulların eğitim öğretim saatleri dışında, hafta sonlarında ve yaz aylarında derslikleri, kütüphaneleri, bilgi teknoloji sınıfları, çok amaçlı salonları, konferans salonları, spor salonları ve okul bahçeleri toplum hizmetine açılacaktır.’’ ifadesi ile ağızdaki bakla çıkarılır. Görünüşte "Ne kadar halkı düşünen bir proje canım, bunun neyini eleştireceksiniz?" denilebilir. Ancak bazı gerçekler bu amaçların ne kadar boşlukta kaldığını gösterecektir bizlere. Ülkemizde okulların büyük bölümü ikili eğitim yapmaktadır, yani ders çıkışları çoğunun akşam altı hatta yedileri bulmaktadır. Ayrıca okulların hafta sonu ile yazında açık olması ve halkın eğleneceği, dinleneceği yerlere dönüştürülmesi personel sorununu da gündeme getirir. Yaz tatilinde ve hafta sonlarında okullarda bu hizmeti kim, nasıl verecektir? İkili eğitimin yapıldığı okullarda, çoğu idareci, sabah yedi - akşam yedi, günün 12 saatini okullarda geçirmektedir. Bu insanları saat dokuza kadar okulda tutmaya kimsenin hakkı yoktur. Ayrıca okulların çoğunda kadrolu hizmetli ya hiç yok ya da 1500-2000 öğrencinin olduğu yerlerde hizmetli sayısı bir iki kişiyi geçmemektedir. Aynı şekilde hizmetlileri de akşam 22:00'a kadar ve hafta sonları da okul temizliğinden sorumlu tutmaya kimsenin hakkı bulunmamaktadır. Peki tümüyle eğitim emekçilerinin aleyhine olan bu proje hazırlanırken kimlere danışılmıştır? Anlaşıldığı kadarıyla, 7 gün 24 saat çalışmamızı isteyen Milli Eğitim Bakanı bu şaheser projeyi hazırlarken Orman ve Su işleri Bakanı ve Türkiye Belediyeler Birliği

Başkanı’nın onayını almıştır(!). Her zaman olduğu gibi eğitim emekçilerine, eğitim iş kolunda örgütlü sendikalara danışılmadan alelacele hazırlanmış bir projedir "Okullar Hayat Olsun" projesi. Okulları ticarethane, velileri ise birer müşteri olarak gören anlayışın esas uygulamaya çalıştığı şey okullarda yapılan harcamanın velilere yüklenmesi ve okullara ayrılan ödeneğin tamamen kesilmesi olacaktır. Ayrıca bilgisayar teknolojisi, konferans ve spor salonlarındaki bir takım teknik donanım da müşterilerin hizmetine açılacaktır. Ve nihayetinde özel bilgi gerektiren bu alanların işletilmesi içinde, öğretmenlerin bizzat okulda olması istenecek, belki de akşam nöbetleri uygulamaya konulacaktır. İşte bu proje bunlar gibi onlarca sorunu bünyesinde barındırmaktadır. Bakanlığın derdi bu sorunları çözmek değildir. Geçmişte yapılan ve günlerce basın önünde makyajlanarak anlatılan onca projeden ne çıkmışsa bu projeden de o çıkacaktır. Bu kadar çağdaş olarak önemsenen bu ve benzeri projelerin sonunda ortaçağ mantığı hakim kılınmak istenmiştir. Bu tip projelerin, velilerden para toplama, bağış ve katkı payı alma uygulamalarının meşrulaştırdığı gerçeğini de gayet iyi biliyoruz. Bu hazin son, hiç de müşteri memnuniyetiyle örtüşmemektedir. Bu proje kapsamında dillendirilen, eğitimde çağı yakalama, okullarda özgün politika üretilmesi vb. gibi ucube, cilalı sözlerin havada kalacağı aşikardır. Şu an tebeşir, kağıt, fotokopi gibi eğitimde olması gereken en temel ihtiyaçlar bile öğrencilerden toplanmaktadır. Okul idaresi işini gücünü bırakıp okulun ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını düşünmektedir. İşte bu proje ile okulların ekonomik ihtiyaçlarının giderilmesi için bir kapı açılmıştır. Bu proje ile okullar halk için asla hayat olmayacak, bilakis sermayeye hayat olacaktır. Eğitimde özelleştirme adım adım planlanmaktadır. Üstelik bu planlama ustaca uygulanırken eğitim emekçileri ve veliler de esas amacın farkına varamadan projenin içine çekilmektedir. Buna bağlı olarak diyebiliriz ki “Okullar Hayat Olsun” projesi ile yapılmak istenen bizim vergilerimizle yapılan okulların piyasaya açılmasıdır. Okul aile birlikleri eliyle yürütülecek olan işletme mantığı doğallığında rekabeti de getirecektir. Devlet okulları toplumdaki sınıflaşmaların keskinleştiği yerlere dönüşecektir. Bu gidişe dur demek biz emekçilerin elindedir. Sosyalist Kamu Emekçileri / Didim


keb Mart:Layout 1 28.02.2012 04:55 Page 12

12 - www.sosyalistkamu.com

Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü! 8 Mart Dünya emekçi kadınlarının birlik, mücadele ve dayanışma günü, 1857 tarihinde New York kentinde 40.000 dokuma işçisi kadının sömürüye başkaldırış günüdür. 102 yıl önce emekçi kadınlar, ücretlerin yükseltilmesi, çalışma saatlerinin düşürülmesi, “eşit işe eşit ücret!” talepleriyle greve çıktıkları için sermayenin kolluk güçleri tarafından yakılarak katledilmişlerdir. 129 kadın işçinin öldürüldüğü bugün, burjuva medyanın söylediği gibi her kadının “kadınlar günü" değildir. 8 Mart'ı böyle anmak, 40.000 dokuma işçisi kadının kanını, mücadelesini yok saymaktır. 8 Mart, emekçi kadınların kanlarıyla kızıllaştırdıkları bir mücadele günü olarak tarihe geçmiştir. Ancak burjuvazi, tıpkı 1 Mayıs gibi, 8 Mart’ın da bir mücadele günü olduğu gerçeğini karartmak için elinden geleni yapıyor. 8 Mart’ı “şenlikli-hediyeli bir kadınlar günü”ne çevirmeye çalışıyor. Hem de kadına karşı şiddetin, tacizin, tecavüzün, istismarın her geçen gün daha da arttığı bir dünyada... Hem de kadın cinayetlerinin her geçen gün katlanarak sokaklara taştığı, adliye kapılarında vuku bulduğu bu coğrafyada... Ayşe Hanay, “töre”, “namus” gibi bahanelerle gerçekleştirilen kadın cinayetlerinin yeni kurbanı. Van’ın Çaldıran ilçesi Direkli Köyü’nde yaşayan 23 yaşındaki Hanay, tabancayla vurularak öldürüldü. Ayşe Hanay’ın öldürülme nedeni "biriyle beraber" olmasıydı. “Namus” için öldürüldü yani… Diğer bir kadına yönelik şiddet haberi de sendikamıza yapılan KCK baskınları ile gündeme düştü. 13 Şubat günü, sabah saatlerinde, KESK üyesi onlarca kadın “KCK operasyonları” adı altında, bir çok ilde yapılan polis baskınları ve gözaltı terörü sonucu tutuklandı. Kamu emekçilerinin mücadele örgütü olan KESK ve bağlı sendikalardaki kadın yöneticilere yönelik bu saldırılar tesadüfi değildir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne yönelik mücadele programının deklare edildiği, GSS’ye ve 4688 sayılı yasa tasarısına karşı mücadelenin yükseltilmeye çalışıldığı bir süreçte, kadın emekçilerin sesi boğulmak isteniyor. Hak alma mücadelelerinin, grevlerin, direnişlerin daima en önünde

olan kadınların mücadelesinin bastırılmasına karşı, daha kitlesel bir dayanışmayı yükseltmek, mücadele alanlarından cevap vermek acil bir ihtiyaçtır. Kapitalist krizlerin olduğu gibi kirli savaşların faturasını da öncelikle emekçi kadınlar ödemektedir. Bugün emperyalizmin taşeronluğuna soyunup ülke topraklarına füze kalkanı kuran sermaye devleti, bölgede gerici bir savaş ve saldırganlık politikası izlemektedir. Bu suça alet olmamak ve savaşların çok yönlü faturasını ödememek için 8 Mart alanlarında, “Emperyalist saldırganlığa hayır!” şiarını yükseltmeliyiz! Sermaye devleti kardeş Kürt halkına karşı kirli bir imha savaşı yürütüyor. Bu savaşın bedelini ağır bir biçimde ödeyen Kürt emekçi kadınları, bir de ulusal baskı ve eşitsizliğin cenderesi altında eziliyor. Kardeş Kürt emekçi kadınlarının yanında olduğumuzu göstermek, sınıfsal ve cinsel baskının yanında ulusal baskı ve eşitsizliğin de son bulmasını talep etmek için 8 Mart’ta alanlara çıkmalıyız! Kadın bedenini alınıp-satılan bir metaya çeviren kapitalizm, aynı zamanda “namus” adı altında kadına yönelik şiddeti de teşvik etmektedir. Devlet eliyle örgütlenen gericilik yoluyla, kadına yönelik şiddet meşrulaştırılmakta ve yeni boyutlar kazanmaktadır. Son yıllarda tırmanan kadına yönelik şiddetin kaynağı ise başta sermaye devleti ve onun yansıması dinci-gerici parti AKP’dir. Gericiliğe ve şiddete karşı sermaye devletinden ve hizmetindeki AKP’den hesap sormak için de 8 Mart’ta alanlara çıkmalıyız! Emekçi kadınların üzerindeki baskının, sömürü ve eşitsizliğin kaynağında özel mülkiyet düzeni, yani burjuvazinin üretim araçları ve toplumsal zenginlikler üzerindeki mülk sahipliğine dayanan kapitalizm duruyor. Kapitalizm yıkılmadan, üretim araçları ile toplumsal zenginlikler toplumun malı haline getirecek olan sosyalizm kurulmadan özgürlük ve eşitlik mümkün değildir. O halde, kapitalist düzene karşı sosyalizm bayrağını yükseltmek için 8 Mart’ta mücadele alanlarına! Gericileşmeye, şiddete, tecavüze karşı sokağa, özgürleşmeye...

Kamu Emekçileri Bülteni 44 * Fiyatı: 25 YKr * Mart 2012 * Sahibi ve S. Yazı İşleri Md.: Ayten Özdoğan * Yayın türü: Yerel, süreli, ayda bir Türkçe * EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. * Mollaşeref Mah. Simsar Sk No:5/3 Fatih/İstanbul * Tel/Fax: 0 (212) 621 74 52 * * Baskı: Özdemir Mat Davutpaşa Cad Güven Sanayi sit C Blok No: 242 Topkapı İstanbul * 577 54 92

Kamu Emekçileri Bülteni-2012 Mart  

Kamu Emekçileri Bülteni-2012 Mart