Issuu on Google+

KURTULUŞ GEÇİCİ ÖRGÜTÜ YAYIN ORGANIDIR TEMMUZ 1984 SAYI: 4

TESLİM OLMAYANLAR ÖLMEZ 6 Kasım’da yapılan parlamento seçimleri ve arkasından 25 Mart’ta yapılan yerel seçimlerle,”demokrasiye geçmeye” başladığımız söyleniyor. Nasıl geçiyoruz “demokrasiye”? Sınırsız örgütlenme toplusözleşme, grev basın, toplantı ve gösteri özgürlüklerinin olmadığı bir yerde “demokrasiye” geçmekten bahsetmek, çalışan yığınları enayi yerine koymaktır. “Siyasal ve ekonomik istikrarı sağlamak’’ bahanesiyle iktidara el koyan NATO’cu generaller, Türkiye işçi sınıfının ileri sendikal örgütü DİSK’in faaliyetini yasakladılar. İdam istemiyle yargılanan DİSK yöneticileri dört yıldır zindanda. Yüzlerce ilerici dernek kapatıldı. Çoğunun yöneticileri zindanda. Ama patronların örgütleri duruyor. TÜSIAD, TISK, MESS gibi işçi düşmanı örgütler, son dört yılda meydan tamamen kendilerine kaldığı için alabildiğine güçlendiler,” Hükümetin ekonomik politikalarını en büyük patronların denetimindeki bu örgütler belirliyor. Sadece dışarıdan akıl vermekle kalmıyorlar. Büyük holdingler hükümette doğrudan bakanlıklar kapmış vaziyette. Başbakan Turgut Özal in kendisi eski MESS başkanı ve Sabancı Holding genel koordinatörü. Adalet Bakanı Nejat Eldem, Maliye ve Gümrük Bakanı Vural Arıkan 24 Ocak Kararları’nın ihya ettiği ENKA Holdingcin yönetim kurulu üyeleri. Devlet Bakanlarından biri Hema Holding’ten, bir diğeri ise Okumuş Holding‘ten. Holdingci bakanların hükümetinin işçilere ve emekçilere yaptığı ve yapacağı hizmetlerin1‘ neler olduğunu her işçi ve emekçi her gün azalan alım gücü dolayısıyla etinde ve emiğinde hissediyor. İşçiler ve emekçilerin derileri kemiklerine yapışırken, holding patronları göbek büyütüyorlar. Kamuoyunu oluşturan basın ve yayın organlarının büyük çoğunluğu büyük tekellerin ve devletin elinde. Geri kalanının üstünde ise ağır bir sansür var. Sıkıyönetim komutanlarının direktifleri altında haber vermek zorundalar, özgürlükten, demokrasiden, çalışanların sahip olması gereken haklardan, yapılan haksızlıklardan bahsetmek yasak. Bunlardan bahsedenleri, bunları yazarak yayanları işkence ve zindan bekliyor. 12 Eylül öncesinin

L. KARADENİZ çeşitli sosyalist ve ilerici yayın organlarının sahipleri, sorumlu yazı işleri müdürleri, çevirmenler zaten zindanlarda. Ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Hapishaneler ise siyasi mahkumlar ve tutuklularla dolu. Antifaşist savaşçılar, ilericiler sosyalistler 10binler halinde demir parmaklıkların arkasına atıldılar. Egemen sınıfların politikalarına karşı çıkmak cesaretini gösterenler, faşizme karşı dövüşenler, halkın mutluluğunu isteyenler ve bu uğurda örgütlenenler en acımasızca saldırıya uğradılar. Aylarca polis işkencesinde kalanlar oldu ve bir kısmı işkencede öldüler. Hapishanelerde de işkence devam ediyor. Fiziki işkencelerin dışında, “zararlı ideolojilerden: arındırmak’’ adı altında, militarist ve şoven Türk devletinin resmi ideolojisi Kemalizm zorla kafalara sokulmaya çalışılıyor. Gazete, kitap, dergi, kâğıt, kalem verilmiyor. Aileleri ve avukatları ile görüşmeleri sık sık yasaklanıyor. Ya da nezaret altında yapılıyor. “Uslanmayanlar” sık sık tek kişilik hücrelere atılıyorlar. Henüz yakalanmamış olanların da gözü hapishanelerdeki terör ve işkence ile korkutuluyor. “Ekonomik ve siyasi istikrar” işte böyle sağlanıyor! Egemen sınıflar suskun, her şeye evet diyen, örgütsüz, haklarından yoksun bırakılmış ve bu durumu kabullenmiş bir toplum istiyorlar. Ama ölümü korkusuzca göze alan birileri yaratılmak istenen bu senaryoyu bozuyorlar. Demir parmaklıkların arkasından, karanlık ve ıslak hücrelerden, siyasal mahkumların aylardan teri sürdürdükleri ölümüne bir mücadele, bütün engelleri bir bir aşarak, umudun ve cesaretin sembolü olarak her yerde duyulmaya başlandı. Haberlere koyulan sansüre, ailelerine ve avukatlarına yapılan baskıya rağmen bu onurlu mücadeleyi yok gibi göstermeyi artık beceremiyorlar. İstanbul’da Sağmalcılar Cezaevi’nde ölüm orucu‘na yatan devrimcilerden dört tanesi geçtiğimiz günlerde öldü.

Dev-Sol’dan Abdullah MERAL ve Sermet PARKER, TİKB’den Haydar BAŞBUĞ ve Fatih ÖKTÜLMÜŞ. Dördü de ölmeden 15 gün önce kadar komaya girerek hastaneye kaldırıldılar. Ölenlerin dışında şu anda “durumlarından umut kesilmiş” olarak komada olan 9 devrimciden isimlerini öğrenebildiklerimiz şunlar: Tayfun ÖZKÖK (Dev-Sol), Dursun KARATA Ş (Dev-Sol) ye 20 Yaşındaki Aysel ZEHİR (TİKB). Açlık grevi şu anda İstanbul’ un bütün hapishanelerine yayılmış durumda. Ayrıca, Gölcük, Bartın ve Elazığ Hapishanelerinde de açlık grevleri başladı. İlk dört ölünün ardından İstanbul’da Taksim’de ölenlerin ailelerinin de katıldığı protesto gösterisinde 21 kişi tutuklandı. Tutuklananlardan bazıları yaralı. Ocak ayındaki Diyarbakır Cezaevi’ndeki direniş, oğlunu ziyarete gelen bir Kürdistanlı ananın Kürtçe konuşmasına kızan ve üstüne saldıran askerleri protesto etmek için başladı. Sömürgecilerin Kürt mahkumlara uyguladıkları baskı ve işkencelerin durması talebiyle devam eden direniş beş devrimci mahkumun katledilmesiyle sona erdi. Daha sonra nisan ayında İstanbul Sağmalcılar Cezaevi’nde şu taleplerle ölüm orucu başladı: Siyasi tutuklu sayılmak, hapishanelerde işkenceye son verilmesi. Radyo ve televizyon dinleyebilmek. Dergi, gazete verilmesi. Avukatları ve aileleriyle nezaretsiz görüşebilmek, işte bu çok olağan ve vazgeçilmez gibi görünen istemler için dana şimdiden dört şehit verdik. Başbakan Özal basın toplantısında, açlık grevlerinden bahsederken istemleri kabul edilemez bulduğunu ve Türkiye’ de siyasi mahkum olmadığım söylemiş. Özal’ın istemleri kabul edilmez bulduğu açık. Bundan kuşkumuz yok. O bütün demokratik hak ve özgürlüklere karşıdır. Kazanılacak mevziler Özallara, Evrenlere rağmen kazanı-

lacaktır.”Türkiye’de siyasal mahkum olmadığı”na gelince: Bu Özal ve onun gibileriyle aramızdaki siyaset anlayışı farkından ileri geliyor. O, siyasetten, Türkiye işçi sınıfının ve köylülerinin ümüğüne çökmüş IMF’ye, uluslararası tekellere ve onların işbirlikçisi yerli holdinglere hizmeti anlıyor. “Halka hizmet” için iktidara “talip” olduğunu söylüyor. Ama IMF’nin, uluslararası ve yerli tekellerin ve onların askeri kanadı NATO’nun Türkiye’deki generallerinin otoritesi altında hükümet edenler, “halka hizmet” edemezler. “Halka hizmet” edecek siyaset bu değildir. Biz sosyalistler ise, siyasetten işçi sınıfının öncülüğünde, çalışan yığınların kendi iktidarını anlıyoruz. Biz siyasetten, arkasında kapitalistlerin durduğu bir avuç adamın sözüm ona demokratik seçimlerle işbaşına gelip, beş yıl sorgusuz sualsiz hükümet etmesini anlamıyoruz. Biz çalışan yığınların kendi iktidar organları yoluyla doğrudan yönetmelerini ve bunun için mücadeleyi anlıyoruz. Bu örgütlenmeleri yaratabilmek için siyasal özgürlüklere ihtiyacımız var. Örgütlenme, propaganda, gösteri, toplantı vb. özgürlükleri. Bu özgürlükleri kazanmak için dişe diş mücadele edeceğiz. Bu mücadelemiz 10binlerce siyasal tutuklu ve mahkum için GENEL AF istemi ile iç içedir. İDAM CEZASINA HAYIR istemi ile iç içedir. Çalışan yığınların öncüsü ise sınıf bilinçli, sosyalist işçilerin örgütü olacaktır. Sendikal mücadelenin yavaş yavaş tekrar canlanmaya başladığı bugünlerde sosyalist işçiler, sınıfın dikkatini siyasal sorunlara çevirmeye çalışmalı, her iki mücadeleyi birbirine bağlamaya çalışmalıdırlar. Siyasal özgürlükler var olduğu sürece devrimci kitle sendikacılığı yaratılabilecek ve mücadele sosyalizme bağlanabilecektir. Bu zor ve meşakkatli bir mücadele olacaktır. Hapishanelerde ölüm orucunda can verenler mücadelede kararlılığın, azmin ve davaya bağlılığın örnekleridirler. Bu örnekleri işçiler içinde yaymak, onların taleplerini desteklemek demokrasi mücadelesine önderlik etmek sosyalist işçilerin vazgeçilmez görevidir. Kahrolsun Zulüm! Yaşasın özgürlük! Yaşasın Sosyalizm!


Sayfa: 2

Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Yurtdışı baskısı TEMMUZ 1984, Sayı: 4

Yıllık abone Fiatı Almanya 1.50DM 30DM Hollanda 1.50Fl. 30Fl. 1.50SF 30SF İsviçre 4.00FF 60FF Fransa 7P .50p. İngiltere

Tersine bir açıklamaya sahip olmadıkça SOSYALİST İŞÇİ'ye gönderilen yazıların kısaltma, düzeltme ve yayınlanma hakkı Yazı Kurulu'na aittir. Gönderilen hiç bir yazı geri iade edilmez.

HABERLEŞME ADRESİ: Postlagerkarte 074763A - 1000 Berlin 44 - B.R.DEUTSCHLAND

İŞÇİ GAZETESİ ÜZERİNE Eyüp Cansever İşçi sınıfı partisi sınıfın hem beynidir hem de hafızası. Parti sınıfın beynidir, çünkü en önemli işlevi sınıfın değişik kesimlerini birbirine bağlamak, birbirinden haberdar etmek, birlikte hareket etmelerini sağlamaktır. Ben şimdi koşmaya karar versem örneğin ve sol bacağım bir tarafa, sağ bacağım başka tarafa gitse, pek fazla yol alamayacağım besbelli. Hem iki bacağımın, hem bütün diğer organlarımın birlikte hareket etmesini beynim sağlar. Parti de, aynı şekilde, işçilerin çeşitli kesimlerinin fikirlerini ve tecrübelerini toparlar, bu dağınık, günlük, irili ufaklı tecrübeleri genel politik bir perspektife dönüştürür ve tekrar işçilere dağıtır. Böylece, partili işçiler, partiyle temas halinde olan işçiler, sınıf olarak, yani tek bir vücut olarak hareket etme olanağı kazanırlar. Parti aynı zamanda sınıfın hafızasıdır dedik. Türkiye işçi sınıfı dün ortaya çıkmadı. Mücadelemiz dün başlamadı. Direnişler, grevler, örgütlenmeler ta 50 yıldır, 100 yıldır sürüyor. Bugün greve giden bir grup işçinin karşılaşacağı sorunlar, güçlükler yeni değildir. Başka bir zamanda, başka işçiler muhakkak aynı sorunlarla yüz yüze gelmişlerdir. Bu sorunların üstesinden bazen gelmişler, bazen gelememişlerdir, fakat geçmişin hem zaferlerinden hem yenilgilerinden çıkarılacak dersler vardır, öğrenilecek mücadele yöntemleri vardır. Sınıfımızın tarihi öylesine zengindir ki, tek tek hiçbirimizin hafızası bu tarihi bellemeye yeterli değil. Fakat parti, ortak hafızamız olarak nem Kürt ve Türk işçilerinin, hem dünya işçi sınıfının tarihini bilir, gerekli dersleri

Eyüp Cansever yazısında, işçi gazetesinin işlevini ve örgütle ilişkisini işçi gazetesi - parti ilişkisi ifadeleri ile anlatmıştır. Yazar bu üslubu anlatım kolaylığı açısından seçmiştir. Sosyalist İşçi gazetesinin anlatılan görevleri yerine getirmeye çalışması okuyucuyu bir yanılsamaya götürmemelidir. Sosyalist İşçi gazetesini çıkaran Kurtuluş Geçici örgütü, sınıfın en gelişkin hareketinin siyasi ifadesi olan bir parti değildir. Sosyalist İşçi çıkarır, mücadelemiz sırasında bu dersleri bize iletir.

tam anlamıyla işçilerin gazetesi olacaktır.

Parti işçilerden öğrenir, işçilere öğretir. Hem beyin, hem hafıza olarak bu işlevini yerine getirebilmek için çeşitli araçlar kullanır partimiz: bildiriler, işyerleri bültenleri, broşürler, toplantılar. Bu araçlar arasında en önemlisi hiç şüphe yok ki partinin, yani işçi sınıfının gazetesidir.

Bu gazete sadece bir propaganda aracı değildir, bir şeyler anlatmakla kalmaz sadece. Aynı zamanda, bir örgütleyicidir. “Cevizli’de Grev” haberini vermekle kalmaz örneğin. Grevdeki işçilere nasıl yardım edileceğini anlatır, para toplanmasını, dayanışma grevleri önerir. Gazete sayesinde ülkenin her köşesindeki işçiler, diğer taraflardaki ve başka ülkelerdeki işçilerin mücadelesinden haberdar olur. Bir fabrikadaki işçiler yalnız olmadıklarını, kendileri gibi, aynı şeyler için, aynı yollarla mücadele eden milyonlarca başka işçi olduğunu görürler gazeteyi okuyunca. Mücadele tecrübesi az olan işçiler başka işçilerin tecrübelerini öğrenir gazeteden. Direnişte olan işçilerle dayanışma hareketleri gazete aracılığıyla yayılır.

Bu gazete, eğer gerçekten işçi sınıfının gazetesi olacaksa, Hürriyet’e, Milliyet’e, filan benzemez. Nasıl benzemez? Bir kere, bu gazete işçiler için işçiler tarafından yazılır, basılır ve dağıtılır. Maaşları yüzbinlerce lirayı bulan bir avuç profesyonel gazeteci tarafından yazılmaz, içindeki her yazı işçileri o gün televizyonda gördükleri veya başka bir gazetede okudukları bir fikir veya haber hakkında şüpheye düşürür. Her yazı işçileri yıllardır düşünmeden kabul edegeldikleri şeyler hakkında düşünmeye zorlar. İşçilerin diliyle yazılan bu yazılar, işçilerin günlük sorunlarını dile getirir, bu sorunlara çözümler arar, bu sorunların kökünden çözüldüğü bir geleceğin yollarını gösterir. Bizim gazetemizi okuyan her işçi “vay be, ne akıllı bu adamlar” değil de, “Yahu bunu bende yazabilirdim, aynı şey bizim fabrikada da oluyor” diyebilmeli. Ve oturup kendi işyerinin hikayesini yazdığı gün, gazete

Bizim gazetemizin Cumhuriyet’ten, Günaydın‘dan bir farkı daha var. Onların gelir kaynağı reklamlar için şirketlerden aldıkları paralar. Parayı yeren de düdüğü çalıyor tabii, işçi gazetesinin tek bir gelir kaynağı vardır: gazeteyi yazan ve okuyan işçilerin topladığı paralar. Bu gazete işçilerden başka kimseye hesap vermek zorunda değildir. Fakat işçilere bağımlı olmak zorundadır. Yanlış anlaşılmasın: “olsa iyi olur demiyoruz, “olmak zorundadır” diyoruz.

Tek gelir kaynağı işçiler olduğu ölçüde, bu gazete işçi gazetesi olacaktır, işçilere gitmek işçilerden para toplamak, paranın toplanması için işçileri örgütlemek gerekliliği hem gazeteyi işçi gazetesi yapacaktır, hem de partiyi işçi partisi. Dediklerimizi şöyle bir toparlayalım, işçi gazetesi partinin işçilere laf anlattığı yer değildir, işçi sınıfının en ileri ve bilinçli kesiminin diğer işçilerle tartıştığı yerdir. Sınıfın tarihinin ve güncel sorunlarının irdelendiği, çözümlerin ve geleceğin gündeme geldiği yerdir. Sosyalist İşçi böyle bir gazete olabildiği ölçüde başarılı olacak, görevini yapmış olacak.

KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİ ENGELLENEMEZ Recep Gökırmak

İsteme adresi: Postlagerkarte 074763 A 1000 Berlin 44 B.R.DEUTSCHLAND

İŞÇİLER VE SOSYALİSTLER Behçet Toprak

İsteme adresi: Postlagerkarte 074763 A 1000 Berlin 44 B.R.DEUTSCHLAND


Sayı: 4 1960’lı yılların sonu, kapitalizmin tarihinde bir dönemin bittiğine, yeni bir dönemin başladığına işaret ediyordu. İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde yaşanan büyüme ve kısmi refah son bulmuş ve kapitalizm büyük krizlerinden birine daha girmişti. Bu krizin doğrudan bir sonucu olarak azgelişmiş ülkelerde “olağan üstü” rejimler, “demokratik parlamenter” rejimlerin yerini almaya başladı. Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da askeri Cuntalar birbirlerini izlemeye başladı. Geleneksel ittifakları sarsılan, var olan devlet biçimleri ve ideolojik yapılarla emekçi sınıflan kontrol altında tutamaz hale gelen hakim sınıflar, birbiri ardına çareyi açık diktatörlüklerde aramaya başladılar. Bu askeri diktatörlükler hemen her yerde aynı politikaları izliyorlardı, ücretleri düşürüyor, ekonominin fonlarını ihracat sektörünü destekleyecek şekilde yönlendiriyorlardı. Her türlü muhalefet acımasızca bastırılıyor, ilerici-demokrat insanlar kitle halinde katlediliyor, hapishanelere dolduruluyor ve işkencelere maruz kalıyorlardı. En temel insan haklan ve kişisel onur ayaklar altına almıyordu. Bir müddet sonra bu askeri diktatörlükler çoğu zaman ‘liberalleşme’ veya Türkiye’deki adı ile “Demokrasiyi yeniden kurma - demokrasiye geçiş” sürecine giriyorlar. Bu gelişmelere istatistikler düzeyinde baktığımızda, devlet terörünün azaldığını, sokağa çıkma yasağı ve genel aramaların giderek seyrekleştiğini görüyoruz. Hakim sınıfların gerek ülke içindeki, gerekse de ülkeler arası düzeydeki destekçileri, bu gelişmelere dayanıp demokrasinin kurulmakta olduğunu savunuyor, hele bir de seçimler yapılmış ise durum “normal”e dönmüş sayılıyor. İşçiler her günkü pratiklerinden, tepelerindeki baskının hiç de azalmadığını gayet iyi biliyorlar. Hatta bu baskının kurumlaştığını, “normal” uygulama haline geldiğini nefretle izliyorlar. Bu çelişkili durumu diğer sınıf ve tabakalardaki insanlara açıklamakta güçlük çektikleri gibi, çoğu zaman altında yatan mantığı kavramakta da güçlük çekiyorlar. Bu zorluklan hepimiz içinde yaşadığımız koşullardan dolayı her gün yeniden yaşıyoruz. Aslında olan nedir? Bunu tartışmak, araştırmak bizler için hayati öneme sahip. İşçiler olarak mücadelemizin geleceği büyük ölçüde bu soruya cevap verip tavır almamıza bağlı. İlk bakışta, iki sebepten dolayı devletin “şiddeti” azalırken baskıcı karakterinin azalmadığı anlaşılıyor.!.) Cuntayı izleyen dönemde, öncelikle bütün muhalefet odaklan temizlendiği, mu-

SOSYALİST İŞÇİ

ANILARIMIZ SİLAHIMIZDIR Behçet TOPRAK halifler hızla kaba kuvvetle moral olarak ve fiziken ortadan kaldırıldığı için açık devlet şiddetine giderek daha az gerek kalıyor. 2) Toplumda her muhalefeti baskı ve kontrol altında tutabilecek kurumlar yerleştiği için muhalefet daha ufak ve başlangıç halinde iken tecrit edilip yok ediliyor. Baskı ufak dozlar halinde ve kısmi uygulandığı için gözden kaçıyor, yine aynı bağlamda geniş çaplı şiddet şekline dönüşmüyor. Örneğin, işçi ve işveren ilişkileri öyle düzenleniyor ki, mevzi müdahaleler yeni yaratılan kanunlar çerçevesinde sorunları “çözüyor”. Bu askeri rejimler özellikle işçi-işveren ilişkilerini ‘gerektiği’ (!) gibi düzenlemeye büyük önem ve öncelik veriyorlar: Arjantin’de (1976 yasaları ile) grevler yasaklanıyor, ücret düzeyini belirleme yetkisi devlet elinde merkezileşiyor; Bolivya’da ücretler merkezi olarak düzenleniyor ve “milli öneme sahip” sanayi dallarında grevler yasaklanıyor, anayasanın 5. maddesine göre ‘izinsiz’ grevler politik suç sayılıyor, gerçek sendikalar dağıtılıyor, işbirlikçi sendikalar doğrudan devlet kontrolünde olmak üzere serbest bırakılıyor. Şili’de 1973 darbesi sonrasında tüm sendikal faaliyetler yasaklanıyor, sosyal güvenlik ödemeleri kaldırılıyor ve ücretler merkezi olarak düzenlenip, düşürülüyor; Endonezya’da devlete karşı suçların kapsamı sendikal faaliyetleri kapsayacak şekilde genişletiliyor; Filipinler’de Devlet Başkanı Markos 873 No’lu karan ile her türlü grevi ‘önemli’ sanayilerde yasaklıyor. Tayvan’da ise ölüm cezasının, kamu düzenini bozan grevci işçileri kapsayacak şekilde kapsamı genişletiliyor. Böyle yasal, kurumsal bir çerçeve kurulduktan sonra doğaldır ki, yaygın devlet şiddetine giderek gereksinme azalıyor. Ve dolayısı ile ortalık “normal” gözüküyor. Halbuki kitleler üzerinde yaratacağı uzun vaadeli etkilerden dolayı ve muhalefeti kontrol altında tutabilme yeteneği açısından, bu açık şiddetin azalır gözüktüğü dönemler, cuntanın ilk dönemine kıyasla hem daha baskıcı hem de çok daha tahrip edici sonuçlar doğuruyor. Bu “az şiddetli” dönemde yapılan, yapılmak istenen, esas olarak, emekçilerin politik, ideolojik şekillenmesi-

nin; kişisel haysiyetlerini ve özgüvenlerini ayaklar altına alarak, yavaş yavaş değiştirilmesidir. Amaç yeni bir insan türü yaratmaktır. Amaç, aydınından öğrencisine, küçük esnafından işçiye kadar, eskisinden farklı düşüncelere sahip ve var olan sıkı kontrol ve baskıyı benimsemiş, daha da öte, hakim sınıfların düşünce biçimlerini, değer yargılarını benimsemiş insanlardan oluşan bir politik platform yaratmaktır. Bu yeni insan, yeni siyasi çerçeve ve yeni tip hükümet ve muhalefet ilişkisi, siyasi parti ve kurumlar zaman içinde ancak ve ancak eskilerinin insanların kafalarındaki anıları silindikçe yerine oturabilir ve meşrulaşır, kalıcılaşabilir. Cuntaların azgınca saldırısının yarattığı şaşkınlık ortamı yeni fikirlerin yerleşmesi için mümbit bir topraktır. Bir dikkati çeken olay toplumdaki metalardaki hızlı değişikliktir. Hem bir taraftan meta ilişkileri hızla yaygınlaşır, sağlık hizmetleri, eğitim vb. gibi alanları da kapsar, hem de yepyeni metalar piyasaya dolar. Video’lar, renkli TV’ler elektrikli ev aletleri, Dunhill, Rothmans sigaraları, viskiler, yabancı konyaklar, lüks arabalar, müzik aletleri, kitlelerin gözlerini kamaştırır, özlemlerini kamçılar, adeta akıllarını başlarından alır. Bunlara hemen ulaşanlar eski fikirlerinden hemen kurtulurlar. Bunlar ayrıca eski korkularından da kurtulur ve rahatlarlar. İnsan hakları, grev, toplu sözleşme hakkı vb. gibi konularla, hatta giderek radyo ve TV dışında siyasi fikirlerle ilişkilerini keserler. Bu yeni mallara hemen ulaşa-masada, sınırda olan küçük burjuva kitleleri ise bunlardan başka bir şey düşünemez hale gelirler. Bu mallar toplumsal ir statü taşıdığı için, sınıf atlamanın, sahte sembolleri olurlar. Küçük burjuvazi buna ulaşanlara gıpta eder, özenir, ulaşabildiği oranda da rahatlar, sosyal ezikliğinde hafifleme hisseder. Bu mallar esas olarak cuntayı takip eden dönemde ‘ ‘iş hayatında barışın sağlanmasının” etkisi ile gelen yabancı krediler, yatırımlarla kurulan yeni sanayiler ve ithalat kredileri sayesinde ülke pazarına doluşuyorlar. Daha sonra, giderek, bu kaynakların kurumasına paralel olarak bu canlılık

Sayfa: 3

zayıflıyor. Ve bu mallar sınıfsal temellerine dayanıklı lüks tüketim malları katına oturuyorlar. Fakat o zamana kadar da atı alan Üsküdar’ı geçiyor. İdeolojik, politik etkileri kendini gösteriyor. Kısaca söylersek, Cuntanın baskı ve terörle insanların kafalarında yarattığı boşluğa bu mallar oturuyor. Bu mallar ise burjuva ideolojisini “yeni tüketim tarzı” olarak yeniden üretiyor ve kitlelere kabul ettiriyor. İçinde bulunduğu ekonomik ilişkilerden dolayı işçi sınıfı bu furya’dan maddi olarak hemen hiç etkilenmiyor. Ama bundan fena halde etkilenmiş sınıf ve tabakaların doğrudan ideolojik etkisinden de kendisini kurtaramıyor. Eskiden kendisine en yakın gibi duran küçük burjuva sınıfı şimdi bambaşka fikirler üretiyor ve bunları işçilere taşıyor ve bu yakınlığı temelinde yayıyor. Öğretmen, küçük memur, mahalle bakkalı, üniversiteye, ortaokula giden oğul, kız, işçinin okuduğu gazeteye yazı yazan aydın bu yeni ideolojik biçimleri işçi sınıfına taşıyor ve yayıyor. Bunların etkileri ise, geçmişin mücadelelerinin ve tecrübelerinin, hakların, kazançların ve kayıpların kafalardaki resimlerinin gittikçe soluklaşması ve yok olması şeklinde kendini gösteriyor. İşçi sınıfının bir önceki dönemde savaşarak oluşturduğu kolektif bilinç, kolektif hafızasının zayıflaması ile hızla gerilemeye başlıyor. Gelişmelere bu açıdan bakıldığında, anlaşılıyor ki, gerek Latin Amerika ve Uzak Doğu’daki ve gerekse de Türkiye’ deki 12 Eylül Cuntasının esas olarak yapmak istediği, sınıfın kolektif hafızasını yok etmek ve yeni kurum ve düşünce biçimlerini kabul etmesini sağlamaktır. Bütün ekonomik ve politik saldırılar son tahlilde anılarımıza ve kolektif bilincimize yöneliktir, çünkü tekelci burjuvazinin kendi kriz politikalarım, sınıf iktidarını tehlikeye düşürmeden hayata geçirebilmesi bu saldırıların başarısına bağlıdır. Demek ki elimizden alınmak istenen aslında en güçlü silahımızdır. Sendikal mücadelemizin, dernek yaşamımızın, 1 Mayıs’larımızın ve diğer kitle gösterilerimizin, anti-faşist mücadele ve nefretimizin kısacası 15 yıllık tarihimizin anılandır. Çünkü bizi hareket ettiren, bir sınıf olarak birlikte davranmamızı kolaylaştıran ve hata yapma ihtimalimizi en aza indiren bu anılanınızın varlığıdır. Anılarımız silahımızdır. Bunlara sımsıkı sahip çıkmamızın bunları gözümüz gibi korumamızın, mücadelemizin başarısı açısından önemi büyüktür.


Sayfa: 4

Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Bir süre önce tabanlarındaki hoşnutsuzluğun artması nedeniyle Türk-İş yöneticileri “taban toplantıları” düzenleyeceklerini ilan etmişlerdi. Bu toplantıların ilki İzmir’de oldukça küçük çaplı bir şekilde gerçekleşti. İkinci toplantı ise Haziran ayında İstanbul’da yapıldı. Katılım 10 bin’e yakındı. Katılımın büyüklüğünün yanı sıra toplantı İzmir toplantısı ile kıyaslanamayacak ölçüde coşkulu ve militan bir havaya sahipti. Türkİş yönetimi toplantı kontrollerinden çıkmasın diye ellerinden gelen tedbiri almasına rağmen bunu pek başaramadı. Toplantı boyunca işçiler attıkları sloganlarla Türkiye işçi sınıfının acil taleplerini dile getirdiler: “İşçiler birleşin”, “grev bizim hakkımız, söke söke alırız”, “YHK’ya son”, “sendikalar nerede, ücret hakkı nerede”, “işçiler birleşsin, yasalar değişsin”. Türk-İş toplantısına hakim olan bu hava Türkiye işçi sınıfının yakın gelecek için taşıdığı potansiyeli, mücadele azmini göstermektedir. En sınırlı biçimiyle de olsa toplu sözleşmelerin başlaması, toplumun yavaş yavaş ses çıkarıyor olması derhal sonuçlarının cevabı, hayır’dır. Grev ve sendikal örgütlenme hakları için mücadele siyasal demokrasi için mücadelenin bir parçasıdır, öyleyse

“İŞÇİLER BİRLEŞSİN, YASALAR DEĞİŞSİN” sosyalist işçiler var güçleriyle işçilerin günlük taleplerini siyasal demokrasi mücadelesine bağımlı hale getirmek zorundadırlar.

araya gelince bunu kontrol etmek; dizginlemek mümkün değildir. İşçiler derhal günlük acil sorunlarını haykırmaktadır.

İstanbul toplantısından sonra Türkİş yeniden bu tür toplantılar yapmaya cesaret edemeyebilir. Ancak, buna rağmen, geniş katılımlı, legal platformlar gelecekte de sendika kongreleri, toplu sözleşmeler vb biçimler altında gündemdedir. Bütün bu platformlar titizlikle kullanılmalı. Siyasal demokratik taleplerle, günlük talepler bu toplantılarda birleştirilerek gür bir şekilde haykırılmalıdır, göstermeye başladı. Türk-İş toplantısının gösterdiği ikinci bir gerçek ise 10 bin işçi bir

Gelecek günlerde işçi sınıfının daha da hareketleneceği açık. Bu hareketlilik belki büyük boyutlu, gösterişli olmayacak ama daha büyük boyutlu bir hareketliliğin ön göstergeleri olacak. Bugün Türk-İş toplantısında haykırılan sloganlar yarın diğer toplantılarda işyerlerinde, grevlerde de ileri sürülmeye başlanacaktır. Sosyalist işçiler uyanmaya başlayan işçi sınıfı hareketi karşısında çok yönlü görevlerle yükümlüdürler. Bir yandan başlayan, başlayacak günlük

FAŞİST SENDİKA MİSK AÇILDI Nazım Taş Faşist hareketin ANAP’a yaslanarak toparlanma girişimlerine yeni bir halka daha ekledi. Genel Kurmay Başkanlığı 11 Mayıs 1984‘de MHP’nın bir yan örgütü olan MİSK’e tekrar faaliyet izni verdi. 12 Eylül öncesinde görevi işçi sınıfı hareketini parçalamak ve grev kırıcılığı yapmak olan MİSK’in açılışı sermaye sınıfının geçenlerde yayınladığı toplu sözleşme prensipleri ile uyum içinde. MİSK başkanı yeniden açılış nedeniyle yaptığı konuşmada sermaye sınıfının yıllardır ağzından düşürmediği “emek sermaye barışı” isteğini tekrarladı. Böylelikle MİSK en açık ifade ile önümüzdeki dönemde amaçlarının ne olacağım ilan etmiş oldu. Sınıf bilinçli işçiler MİSK’in tekrarladığı emek sermaye barışı” palavrasının ne anlama çeldiğini iyi bilirler.

12 Eylül darbesi ile DİSK’in kapatılması, yöneticilerinin idam istemiyle yargılanması, binlerce sosyalist işçinin işten atılmaları ve bugün MİSK’ in yeniden açılması, askeri diktatörlüğün işçi sınıfı hareketi için düşündüklerini açıkça gösteriyor. Askeri diktatörlüğün önümüzdeki dönemdeki amaçlan ortada: Darbe sonrası çıkarılan iş hayatı ile ilgili (sendikalar, toplu sözleşmeler vb.) yasalar ve sermaye sınıfının önüne koyduğu program, önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin boyutlarının neler olacağını da göstermektedir. İşveren örgütlerinin yeni dönem toplu sözleşmeleri üzerine yayınladıkları prensipler, MİSK’in yeniden açılması sermaye sınıfının yükselecek işçi hareketine karşı bütün cephelerden saldıracağının göstergeleridir. Nitekim MİSK Genel Başkanı “bıraktığımız yerden devam edeceğiz demektedir.

Yani açıkça sınıfı bölmeye, grev kırıcılığı yapmaya devam edeceğiz diyor, işçiler MİSK’i grevlerine yapılan işçileri bölme faaliyetlerinden çok iyi tanımaktadırlar. MİSK’in işçileri, koyun sessizliği içinde sermaye sınıfının mezbahasına götürmek isteyen niyeti, sınıf mücadelesinin pratiği içinde bir kere daha açığa çıkacaktır. Faşist hareket üzerindeki baskının süreç içinde kaldırılması ve faşist hareketin ANAP’ın kanatları altında yeni mevziler elde etmesi, sermayenin faşist hareketi hiçbir zaman gözden çıkarmayacağının ve her zaman bir yedek güç olarak tutacağım ifadesidir. Tüm bu saldırılara karşı çıkabilmenin yolu, sosyalistlerin işçi sınıfı içinde çalışmaları, işçi sınıfı içinde mevzilerin kazanılması ve işçi sınıfının birliğinin sağlanmasıdır. Bütün bu görevler dünden daha acil olarak önümüzde durmaktadır.

mücadelenin ön saflarına yürümek, geçmek gerekiyor. Günlük mücadeledeki her kazanım her ileri adım bilmeliyiz ki günlük mücadelenin daha da hızlanmasına, yayılmasına neden olacaktır, ikinci olarak sosyalist işçiler işçilerin günlük mücadeleleri içinde siyasal gerçekleri yılmadan, açıklamak durumundadırlar. İşçiler günlük taleplerini şimdiden gür bir sesle haykırmaya başladılar. Grev hakkı, örgütlenme hakkı ve insanca bir yaşam istiyorlar. Ama bunlar yeterli mi? Ya da grev hakkı, sendikal örgütlenme hakkı siyasal demokrasinin bugünkü darlığı içinde tek başlarına elde edilebilirler mi? Bu soruR.G.

ÇIKTI GEÇMİŞİN ÇARPITILMASININ ÜRÜNÜ OLAN ÇARPIK TEORİ KOMÜNİSTLERİN YOLUNU AYDINLATAMAZ M. Sefa Kurtuluş örgütünü bölenlerin “yeni” ideolojik silahı ANTİFAŞİZM R. Kasım Proletarya sosyalizminden bir sapma: TKKKÖ KONFERANS KARARLARI VE GÖREVLERİMİZ B. Şeref KURTULUŞ GEÇİCİ ÖRGÜTÜ YAYINLARI


Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Sayfa: 5

İŞÇİLER ÜZERİNE BASKI ARACI OLAN

İŞSİZLİK SÜREKLİ BÜYÜYOR Ferruh Coşkun Kapitalizmin temel hastalıklarından biri olan işsizlik, Türkiye’de son yıllarda rekor düzeye ulaştı. Kapitalist ülkelerin bir kuruluşu olan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) nisan ayı içinde bir rapor hazırladı. Bu rapora göre Türkiye,24 OECD ülkesi arasında işsizlik oranı bakımından birinci sırayı alıyor. Aynı raporda 1984 ün ilk 4 ayında Türkiye’deki işsizlerin sayısının 3 milyon 600 bine ve işsizlerin çalışabilir nüfusa oranının ise %20’ye ulaştığı belirtilmektedir. Diğer bir ifadeyle, çalışabilir nüfusun her 5 kişisinden biri resmen işsiz durumundadır. Aslında 70’li yılların sonlarından bugüne değin işsizliğin gelişimine baktığımızda (Tablo 1) OECD’nin açıkladığı rakamların şaşırtıcı olmadığı görülecektir. Tablodaki rakamlar ise işsizlerin gerçek sayısını tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü Türkiye’de işsiz-

lerin sayısını tam olarak tespit etmek mümkün değildir. İş ve İşçi Bulma Kurumu’na kayıtlı olmayan pek çok sayıda işsiz de vardır. Resmi açıklamalar, bu işsizleri göz önüne almamaktadır. İşsizlerin gerçek sayısını bir yana koysak bile, resmi açıklamalar dahi sorunun ne kadar büyük boyutlara ulaştığının açık göstergesidir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın belirttiğine göre, Türkiye’de her yıl iş arayanların sayısı 450 bin kişi artmakta ve bunların ancak 100 bini iş bulabilmektedir. Bu da işsizliğin gün

geçtikçe büyüdüğünü açıkça gösteriyor. DPT’nin yaptığı açıklamalardan yola çıkılırsa, Türkiye’de işsiz sayısının günde 959 kişi ve yılda 350 bin kişi arttığı tespit edilir. İşsizliğin bu denli yüksek oluşu, toplumun tüm kesimlerinin dikkatini üzerine çekmektedir, öyle ki, sermaye sözcüleri bile sorunun çok vahim olduğunu ve önemle üzerinde durulması gerektiğini belirtiyorlar. Patronlar, sorunu kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda çözümlemeye çalışıyorlar. Yatırımların arttırılması ile yeni iş

Tablo Yıllar

İşsiz sayısı

Çalışabilir nüfusa oranı %

1978 1979 1980 1981 1982 1983

2.110.000 2.316.000 2.651.000 2.975.000 3.284.000 3.450.000

12.69 14.00 15.43 16.88 18.17 19.70

İŞÇİ ÇIKARMA YASAĞI NASIL UYGULANIYOR? Selim Akar

12 Eylül sonrası sıkıyönetim tarafından konulan işten çıkarma yasağı göstermelik bir yasak olmaktan öteye gitmemiştir. Birçok fabrikada 12 Eylül sonrası olduğu gibi bugün de işçiler sendikal nedenlerle veya devrimci oldukları için veya fazla ücret alan (!) işçiler oldukları için işten atılmakta, yerlerine asgari ücretten yeni işçiler alınmaktadır. İlk dönemlerde yaygın olarak polis, jandarma baskısı kullanılarak patronlar için “sakıncalı “ işçiler işten uzaklaştırılıyordu. Bugün patronlar artık bu yöntemden vazgeçmeye başladılar fakat işçi çıkarımı yeni yöntemlerle devam ediyor. Patronların en çok kullandıkları gerekçelerden biri; işyerinin kâr etmemesi, mali olarak firmanın güç durumda olması, satışların durması gibi bahanelerle sıkıyönetimden izin alarak işçi çıkarmaktır. Sungurlar fabrikaları Tuzla bölümü bu gerekçeyle çalışan bütün işçileri işten çıkardı. Arçelik, Çayırova tesislerinde de son olarak aynı gerekçeyle sıkıyönetimden 200 işçi

çıkarma izni alındı. Eczacıbaşı Yunus Vitra sıhhi tesisat fabrikasında da işçi sayısı yarı yarıya düşürüldü. Buna benzer uygulamalar Profilo fabrikasında da yapılmakta. Ücretlerini alamadıkları için direniş yapan Mintex Balata fabrikasının işçilerine yapılacak uygulama da yukarıdakilerden farklı olmayacak.

İşçi çıkarmanın diğer bir yolu da işçilerin patronun başka şehirlerdeki fabrikalarına tayin edilmeleri yöntemidir. Zaten bulundukları yöreye zar zor ayak uydurarak aç bilaç geçinmeye çalışan, eşi bir başka fabrikada çalışan, gecekondusunu terk edemeyen işçiler gönderildikleri (buna sürüldükleri yer demek gerekir) yerlere gidemedikleri için işten çıkmak zorunda kalmaktalar. Bu uygulamaları yaygınca yapan işyerleri ise Arçelik, Çayırova’dan Eskişehir’e, Profilo Mecidiyeköyden Çerkezköye, Eczacıbaşı Kartal Yunus’tan Bozüyük’e, Çimtaş Tuzladan Gemliğe, Nasaş Gebze Dil İskelesinden İzmir ve Ankara irtibat bürolarına vs. Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Bu yöntemlerle örneğin

bir Arçelik Gebze fabrikasında çalışan işçi sayısı 12 Eylül öncesi 2500’ken bugün bu sayı 1200’e düşmüştür.

Birde son üç senedir çok yaygınca uygulanan “geçici işçi çalıştırma” yöntemi var. Hesaplarda görünmeyen bu yöntemle gerçekte geçici işçi değil sürekli işçi çalıştırılmakta fakat “geçici” statüsü içinde. Bu yöntem de işçilere geçici bir süre için en fazla üç aylık bir mukavele imzalatılır. Bir seneye kadar bu mukaveleler üçer ay uzatılarak sürer. Patronlar geçici işçilere devamlı olarak iyi çalışmalarını, eğer iyi çalışırlarsa asıl kadroya alınacaklarını söylerler. Sonuçta bazen hiçbirisi, bazen de bir veya ikisi kadroya geçebilirler. Fakat bu baskıyla bütün geçici işçiler yaklaşık bir sene boyunca öldürücü bir tempoyla çalışırlar. Hemen hemen büyük bir bölümü asgari ücretle çalışırlar ve sosyal hakların da çoğundan yararlanamazlar. Bütün bu uygulamalara rağmen hala işçi çıkarmanın yasak olduğunu söylemek büyük bir yalan ve aldatmacadır.

alanlarının açılacağı ve böylece işsizliğin giderileceği söylenmektedir. Fakat 12 Eylül 1980 sonrası başlayan dönemde patronların işsizliğin büyümesini önleme diye dertleri yoktur. Çünkü 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile patronlar, işçi sınıfına karşı her alanda saldırıya geçmişlerdir. Sermayenin içine düştüğü krizin giderilebilmesi için işçilerin ücretlerinin kısılması ve tüm haklarının, yok edilmesi gerekiyordu. İşte işsizlik, böyle dönemlerde patronlar için gökten inmiş bir nimettir. İşsizlik, refah dönemlerinde patronlar için ucuz işgücünü sağlar; kriz dönemlerinde ise işçilerin üzerinde Demokles’ in kılıcı gibi asılı durmaktadır. Bu nedenle 1980 sonrası işsizliğin bu boyutlara varması ile patronların saldırısı arasında somut bir ilişki mevcuttur. Patronlar işçilerin sırtından elde ettikleri kârları arttıra-bilmek için işgücünün fiyatını düşürmeye çalışırlar. İşçiler ise işgücünün fiyatını yükseltme mücadelesi vererek, buna karşı koyarlar. 12 Eylül 1980 sonrası dönemde ise patronlar, hem baskı ve terörle bu mücadeleyi bastırdılar, hem de bu mücadelenin araçlarını ortadan kaldırdılar. Amaçlanan hedef, işgücünün fiyatını alabildiğince düşürmek ve kârları ise daha çok arttırmaktadır. İşsizliğin artışı da patronların işgücünün fiyatını düşürme mücadelesinde kullandıkları bir araç olmaktır. Hem işsizler arasındaki rekabet, hem de büyüyen işsizliğin çalışanları tehdit etmesi ücretlerin düşmesinde çok ö-nemli rol oynar. Çünkü “1000 tane eşit hünerli işçi arasında ücretler, çalışan 950 tarafından değil, işsiz 50 tarafından belirlenir (Marks). Böylece, çalışan kesimler üzerinde bir baskı aracı olmaktadır işsizlik. Diğer yandan, çalışan kesimlerin çalışma koşullarını olumsuz yönde etkileyen bir faktördür. Bu nedenle, bugün büyük boyutlara varmış işsizliğe karşı mücadele, aynı zamanda işçilerin işgücünün fiyatını yükseltme, çalışma koşullarını düzeltme ve sömürüyü azaltma mücadelesidir. Bu mücadele yürütülmeden, kapitalizme karşı sürdürülen mücadele başarıya ulaşamaz ve bu mücadelede işçilerin gücünü oluşturan birlik ve dayanışma sağlanamaz.


Sayfa: 6

Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Recep GÖKIRMAK Bundan 10 yıl önce, 22 Temmuz 1974 günü Türkiye Ordusu dönemin hükümeti olan CHP-MSP koalisyonundan aldığı direktiflerle Kıbrıs çıkartmasına başladı. Bir aylık bir süre içinde Türk Ordusu adanın yaklaşık yüzde 40’mı işgal etti. Çıkartma boyunca binlerce asker öldü, bunların önemli bir kısmı gene Türk Ordusu tarafından öldürüldü, işgal gerek insan gerekse malzeme olarak Türk Ordusuna oldukça pahalıya mal oldu.

Kıbrıs’ta İşgalin 10. Yılı

Kıbrıs’ın işgali, Kıbrıs’a ise bağımsız bir cumhuriyetin bölünmesini, acıyı ve kanı getirdi. İşgalin ilk günlerinde binden çok Rum öldürüldü, 2000 Kıbrıslı Rum halâ kayıp, 50 bin ev yıkıldı, aralarında Famagusta (Maraş) Girne ve Morfu gibi şehirlerin de olduğu 145 Rum yerleşim merkezi ölü şehirlere, köylere dönüştüler. 200 bin Kıbrıslı Rum yaşadıkları evlerinden, topraklarından sökülüp atılarak Güney Kıbrıs’a göçe zorlandılar.

Emperyalizm Kıbrıs’a ekonomik özelliklerinden çok adanın Orta Doğu bölgesindeki stratejik öneminden dolayı ilgi duymaktadır. Kıbrıs adası adeta emperyalizm için bölgedeki her türlü gelişmeye müdahale edebilecek bir büyük donanma görevi görmektedir. Nitekim Süveyş Kanalı dolayısıyla Mısır’a müdahale eden İngilizler, Lübnan’a müdahale eden Amerikalılar Kıbrıs’ı bu amaçları için kullanmışlardır.

Kıbrıs’ın kuzeyinin Türk Ordusu tarafından işgal edilmesi ile sömürgeci Türk burjuvazisi yıllardır dilinden düşürmediği “Ya Taksim Ya ölüm” sloganını zora başvurarak gerçekleştirdi. Kıbrıs bölündü. Aradan geçen 10 yıl içinde bu bölünme daha kesin çizgiler aldı.

İngiliz yönetimine geçmesiyle birlikte Kıbrıs Rum burjuvazisi arasında anti-emperyalist akımlar güç kazanmaya başladı. Bu gelişmeyle paralel bir başka gelişme ise gelişen ve güçlenen Kıbrıs işçi sınıfının örgütlenmesi ve adada bir siyasal güç olarak ortaya çıkmaya başlamasıdır. Nitekim Kıbrıs Komünist Partisi 1926’da kuruldu. AKEL ise (KKP’nin kapatılmasından sonra da faaliyetine devam etti) 1941’de kuruldu. Aynı yıllarda kurulan ve AKEL’in denetimi altında olan Kıbrıs İşçi Federasyonu (PEO) süratle güçlendi. 2. emperyalist paylaşım savaşı öncesinde PEO‘nun 3 bini Türk olmak üzere 13 bine yakın üyesi vardı. Toplam nüfusu o dönemde 450 - 500 bin olan Kıbrıs için 13 bin üyeli PEO büyük bir siyasal güçtü.

KIBRIS’IN KISA TARİHİ Kıbrıs Adası 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edildi. Osmanlı yönetimi adada 300 yıl sürdü. Kıbrıs’a Türklerin yerleşimi bu dönemde oldu.. 1878’de Osmanlılar adaya İngilizlere kiraladılar! 36 yıl İngilizlerin kiralık malı olarak kalan Kıbrıs 1914’de İngiliz İmparatorluğuna bağlı bir sömürge haline geldi. Ada yönetiminin İngilizlerin eline geçtiği yıllarda yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan Rum burjuvazisi -ki Rum Ortodoks kilisesi ile iç içe bir gelişmeye sahiptir- yönetimin Osmanlılardan İngilizlere geçmesini sevinçle karşıladı. Rum burjuvazisi feodal Osmanlı İmparatorluğunun adadaki kapitalizmin gelişimini engellemesine karşı İngilizlerin aynı işi yapmayacaklarını sanmaktaydı. Fakat kısa bir süre sonra görüldü ki, İngilizler de kapitalizmin iç dinamikleriyle adada gelişmesinden yana değillerdi. Onlar için Kıbrıs’ın başlıca önemi siyasal ve askeri özellikleriydi. Nitekim Kıbrıs Adasının bu durumu bugüne kadar emperyalizm için değişmiş değildir.

İngilizler Kıbrıs’taki yönetimlerini “böl ve yönet” politikası ile sürdürdüler. Bağımsızlık ve Yunanistan’la birleşme duyguları giderek güçlenen Kıbrıs Rum toplumuna karşı

İngilizler, nüfusun ancak %18 ini oluşturan Türk toplumunu kullandılar. Yasama meclisinde kurulan denge sayesinde Rumlar hiçbir yasa çıkaramaz hale getirildiler, adalet mekanizmasının ve polis örgütünün başına Türkler getirildi.

teği ile kurulan VOLKAN adlı terör örgütü adaya çıkarılan 30 bin İngiliz askerinin yanı sıra EOKA’ya kargı savaşa girişti. Bu dönemde İngilizlerin oluşturduğu polis kuvvetlerinin çok büyük bir kısmını Türk azınlığı oluşturmaktaydı.

BAĞIMSIZLIK SAVAŞI

Türk savcılar, Türk hakimler İngilizlerle birlikte bağımsızlık savaşçılarına eziyet ediyorlardı. Daha sonra Denktaş İngilizleri desteklemelerini “yanlış bir değerlendirme” olarak niteler. 9 yıllık mücadele sonucunda Kıbrıs 1960’da bağımsızlığını kazandı. Ne var ki, bu bağımsızlık imzalanan Lozan ye Londra anlaşmaları ile İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin garantisi altına verilmişti ve adadaki İngiliz üsleri İngiliz toprakları olarak kalmaya devam edeceklerdi. Bağımsızlık sonrası Kıbrıs politik bağımsızlığını elde etmesine rağmen ekonomik olarak tam anlamı ile İngiltere’ye bağımlılığını sürdürdü. Ada İngiltere için hammadde aldığı, mamul madde sattığı bir ülke oldu. Kıbrıs’ın İngiltere’ye olan ticaret açığı her yıl giderek büyüdü.

2. Dünya Savaşı boyunca Kıbrıslı Rumlar savaş sonrası İngilizlerin kendilerine bağımsızlığı vereceğini umut ediyorlardı. Ne var ki, sonuç umdukları gibi olmadı. Savaş sonrası, Yunan iç savaşı boyunca Atina Kasabı olarak ün kazanan faşist general Grivas Kıbrıs’a çıktı ve adanın Yunanistan’la birleşmesini savunan EOKA adlı örgütü oluşturdu. EOKA kısa zamanda Kilisenin (ki, Kıbrıs Rum Kilisesi aynı zamanda büyük bir ekonomik güçtür, toprakların % 10’unu, ekilebilir toprakların % 20’sini ve sayısız tekeli kontrol eder) ve Rum burjuvazisinin desteğini kazandı. Komünist AKEL’in bu dönemdeki tutarsız politikaları sayesinde EOKA işçi ve emekçi yığınların da desteğini kazanmakta gecikmedi. EOKA bir yandan İngiliz emperyalistlerine karşı savaşırken diğer yandan da giderek İngilizlerle daha sıkı bir işbirliğine giren Türk burjuvazisinin tutumu nedeniyle Türk toplumuna saldırmaya başladı. Türk burjuvazisi ise, bağımsızlık savaşı boyunca İngilizleri var gücüyle destekledi. İngiliz Gizli İstihbarat Servisi ve MİT’in de des-

İşgalden sonra Kuzey Kıbrıs Nüfus Dağılımı Kıbrıslı Türkler Türkiyeli Türkler Türk Ordusu Maronit Kıbrılsı Rum İngilizler

: : : : : :

120.000 40.000 40.000 826 1.826 180

% % % % % %

59,2 19,7 19,7 4 9 1

EMPERYALİZMİN KIBRIS’TAN HOŞNUTSUZLUĞU Makarios’un bağımsızlık sonrası Cumhurbaşkanı olması ve adadaki en büyük iki siyasi hareketin AKEL ve Sosyalist Parti olması, Makarios’ un nispeten bağımsız bir dış politika sürdürmesi, kısa zamanda Kıbrıs’ı emperyalizm için bir çıban haline getirdi. “Böl ve Yönet” politikası bu nedenle bağımsızlık sonrası da işlemeye devam etti. Bağımsızlık öncesi araları artık iyice açılmış olan Kıbrıs’ın Rum ve Türk halkları birbirlerine karşı kışkırtılmaya devam edildi. EOKA sonra EOKA-B bir yandan, Volkan sonra Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) diğer yandan iki halkı birbirine karşı kışkırtıp şovenizmi körüklediler. Sayısız cinayet ve katliam iki halkı yan yana yaşayamaz hale getirdi.


Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Bu ortam içinde sömürgeci Türkiye burjuvazisi “taksim” diye bağırıyor, Kıbrıs Türk burjuvazisi ister istemez bu slogana katılıyor, buna karşı Rum burjuvazisi, Yunanistan-la birlik sloganına yaklaşmak zorunda kalıyordu. Oysa gerek Kıbrıs Rum, gerekse Kıbrıs Türk burjuvazisi bir yandan da bağımsızlığı kollamaktaydılar. Bütün bu gelişmeler içinde AKEL’in durumu önem kazandı. Adanın en büyük siyasi gücü olan AKEL iktidarı almamakta adeta direndi, örneğin 1970 seçimlerinde AKEL mecliste kolaylıkla çoğunluğu sağlayabilecekken yeterince aday göstermediği için mecliste küçük bir grup olarak kaldı. (Bak tablo 1) üç bölgede AKEL 60 bin oy olarak gösterdiği 6 adayın 6’sı da seçilirken, AKEL’e karşı direnen diğer partiler aynı üç bölgede 46 bin oy alarak 20 milletvekili çıkardılar. AKEL bu tutumuyla açıkça iktidar istememekteydi. Aynı şekilde bağımsızlık mücadelesinin sürdüğü yıllarda yapılan bir referandumda AKEL Enosis’i (Yunanistan ile birliği) savundu ve bu tutumuyla Kıbrıs Türk emekçilerinin desteğini büyük ölçüde kaybetti. Ne var ki, AKEL iktidar istememesine rağmen emperyalizm için onun adadaki siyasal gücü açıktı. Buna Makarios’un nispi bağımsız politikası da eklenince ada emperyalizm için müdahale edilmesi gereken bir yer olarak öne çıkıyordu. Bağımsızlıktan 14 yıl sonra, 1974’de bu fırsat çıktı. Yunanistan’daki askeri diktatörlüğün Kıbrıs’ta düzenlediği darbeyi fırsat bilen CHP -ISP koalisyonu “Barış Harekâtını” gerçekleştirdi ve Kıbrıs’ın % 40 im işgal etti.’Böl ve Yönet’ politikası bir kez daha başarıya ulaştı. TÜRK İŞGALİ Türk işgali en başta belirtilen sonuçların yanı sıra Kıbrıs’ın en verimli topraklarının ve Kıbrıs sanayisinin önemli bir kesiminin Türk azınlığın eline geçmesini sağladı. Ne var ki, ada Türklerinin sayısı bu işletmeleri işletebilmekten uzaktı. Bu nedenle işgalden hemen sonra 50 - 60 bin arası Türk Anadolu’dan Kıbrıs’a ‘göçmen’ olarak getirildiler. 40 kadar köy tamamen bu göçmenler tarafından işgal edildi, 100 kadar köy ise bu ‘göçmenler’ ve adanın güneyinden kuzeyine kaçan Türkler tarafından işgal edildi, öte yandan adaya 40 bin Türk askeri sokuldu. Adadaki Türk askerlerinin sayısının Kıbrıs nüfusunun beşte biri olduğu düşünülürse Türk ordusunun Kıbrıs’taki önemi daha iyi kavranabilir. Türk ordusunun işgali adadaki emperyalist çıkartan bir süre daha garanti etmek, adayı ikiye bölmek

Sayfa: 7

TABLO I 1970 Kıbrıs Rum Kesimi Seçim Sonuçları Bölge

Milletvekili sayısı

Gösterilen aday sayısı

Alınan oy

Seçilen milletvekili

Parti

Lefkoşe

12

2

27.247

2

AKEL

12

23.740

10

Diğerleri

2

16.954

2

AKEL

7

13.159

5

Diğerleri

2

16.597

2

AKEL

7

9.244

5

Diğerleri

6

60.798

6

AKEL

26

46.143

20

Diğerleri

Magosa Limasol Toplam

7 7 26

dışında bir başka önemli sonuç daha oluşturdu: İşgal altındaki Kuzey Kıbrıs hızla Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik bir eklentisi haline geldi. İşgalden hemen sonra Türkiye sermayesi Kıbrıs’a akmaya başladı. Slogan “ekonomik açıdan kendi kendisine yetecek bir Kıbrıs” yaratmaktı. Oluşturulan Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) aldığı kararlarla Türkiye ekonomisine bağımlı hale getirdi. Kıbrıs’ın tüm haberleşmesi, ulaşımı TC’ye bağımlı hale getirildi. Bankalardaki tüm Kıbrıs Liralarına (ki o dönemde Kıbrıs Lirası İngiliz Sterlininden daha kıymetli bir döviz idi) el kondu. Kuzey Kıbrıs’ın ticaretine ambargo kondu. K. Kıbrıs ihtiyacı olan ithalatı önce Türkiye’den yapmak zorunda. Ancak Türkiye’ de üretilmeyen mallan başka ülkelerden ihraç edebilir. Buna karşılık Türkiye ise kendisini K. Kıbrıs’tan yapılacak ihracata karşı koruyor. Kıbrıs’ta üretilen mallar Türkiye’ ye ihraç edilmiyor, işgal sonrasında ganimet (!) olarak ele geçirilen toprakların ve sanayi işletmelerinin işletilmesi için oluşturulan iki Holding TC’nin KİT’lerine ve büyük tekellere verildi. Türk bankaları Kıbrıs’a yerleşti. Kısacası Kuzey Kıbrıs ekonomisi TC’ye eklenti bir ekonomik yapı haline getirildi. Ve, geçen yıl Denktaş yönetiminin tek taraflı olarak ilan ettiği bağımsızlık bütün bu gelişmeleri daha bir perçinledi. K. Kıbrıs Türk Devleti TC dışında hiç bir devlet tarafından tanınmamasına rağmen emperyalistlerin hiç de şiddetli bir tepkisini çekmediği gibi, büyük ölçüde adadaki emperyalist çıkarları garanti altına aldığı için suskunlukla karşılandı.

Denktaş “Bağımsızlık” ilanını K. Kıbrıs halkı için tam bir olupbittiye getirdi. Gece yarısı evlerinden toplanan KTFD meclisi üyeleri, Türk Ordusunun adadaki komutanının da bulunduğu toplantılarda zorla bağımsızlık ilanını imzaladılar, ertesi günü ise toplanan meclis oybirliği ile (!) K. Kıbrıs Türk Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Daha sonra Denktaş 40 kişilik meclisi 30 yeni milletvekili tayin ederek 70 kişiye çıkardı ve böylece meclis içindeki muhalefetin ilerde alabileceği herhangi bir yeni tutuma karşı tedbir oluşturdu.

bir hava vardır. Ancak Kıbrıs Türkleri iki toplumun burjuvazilerinin yıllardır yaratmış olduğu şovenizm, kin ve nefret havasının bir sonucu olarak Kıbrıs Rumlarına da güvenmemekte ve bu nedenle ister istemez TC’nin adadaki varlığına ehven-i şer olarak katlanmaktadır. Rumlar için ise durum tam tersinedir. Onlar da aynı şövenist duyguların pençesinde ve adadaki Türk ordusu nedeniyle Enosis’i istemektedir. Bütün bu durum Kıbrıs bağımsız cumhuriyetinin ölümü ve adadaki istikrarsızlığın, çözümsüzlüğün başlıca temelidir.

Bu yakınlarda KKTC’nin yeni anayasası hazırlanacak ve ardından seçimler yapılacak. Bu anayasa oylamasında ve seçimlerde Türkiye’den getirilen göçmenlerin yanı sıra TC Ordusunun da oy kullanacağı söylenmekte. Nüfusun 1/5’ ini, yetişkin nüfusun ise hemen hemen yansını oluşturan TC Ordusunun oy kullanmasıyla oluşacak olan seçimlerin sonuçları ise şimdiden elbette belli.

Kıbrıs’ta çözüm ancak Kıbrıs işçi ve emekçilerinin mücadelesinden geçer. Halkların kendi kaderlerini tayin hakkının baş şartı Kıbrıs‘ta iki toplumun işçi ve emekçilerinin ortak örgütlenmesinden, ortak mücadelesinden geçer ve ilk adım kuşku yok ki adadaki tüm yabancı üslerin, askerlerin ada dışına çıkarılmasıdır. İngiliz üslerinin, Türk ve Yunan ordu birliklerinin adadan çekilmesi Kıbrıs halklarının kendi kaderlerini tayin etmesinin ilk adımı olacaktır.

Kuzey Kıbrıs halkı açık ki kendisini Anadolu’da yaşayan Türk ulusunun bir parçası olarak görmemektedir. Aynı dili konuşmasının dışında bu iki halkın şekillenmesi farklı farklıdır. Kıbrıs Türk toplumu henüz bağımsız bir ulus özellikleri kazanmamıştır, fakat burjuvazi hızla bu ulusu şekillendirmektedir. Aynı gelişme süresi Kıbrıs Rum toplumu için de geçerlidir. Hatta süreç Kıbrıs Rumları arasında daha hızlı olarak işlemektedir. Farklı şekillenmesi içinde Kıbrıs Türkleri Türkiye Cumhuriyeti’nin ilhakına karşıdır. Aynı şekilde Kıbrıs Türkleri arasında adadaki 40 bin kişilik Türk Ordusu’na ve Türkiye’den getirilen göçmenlere karşı da güçlü

Öte yandan Kıbrıs Türk ve Rum işçilerinin mücadelesi sımsıkı bağlarla Türkiye ve Yunanistan işçilerinin mücadelesine bağlıdır. Bu iki ülkedeki her gelişme Kıbrıs halklarını şiddetle etkilemektedir. Türkiyeli sosyalist işçiler Kıbrıs işçi sınıfının mücadelesine omuz vermek, Türkiye’de Kıbrıs üzerine yaratılan şovenizme karşı mücadele etmek ve Kıbrıs’ın sömürgeleştirilmesine karşı çıkmak zorundadır. Türkiye’de, Yunanistan’da, Kürdistan’da, Kıbrıs’ta kazanan işçi sınıfı olacaktır.


Sayfa: 8

Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

İŞÇİLER ÖRGÜTLENİYOR Ferruh Coşkun Mart/Nisan 1939’da İspanya Cumhuriyetinin son kalıntılarının da yok edilmesiyle ülkede siyası tüm ilişkiler, yeniden düzenlenmeye başlandı. Egemen güçler, imtiyazlarını yeniden kazandılar. Ve egemen güçler açısından mevcut denge tekrar sağlandı. İspanya’nın karşı karşıya bulunduğu ekonomik sorunlar büyük boyutlardaydı. Her alanda üretim düşüktü, üretimin yeniden yükseltilmesi için gerekli malzemeye ve araçlara ise İspanya sahip değildi. Bu durumda yalnızca diğer ülkelerden yardım alma alternatifi bulunmaktaydı. Fakat yabancı sermaye, yardım için İspanya’dan bir ok hak elde etmeyi amaçlıyordu. Franko ise İtalyan ve Alman faşizmlerini kendisine örnek alarak, ülkede yabancı sermayenin etkinliğini sınırlamayı hedefliyordu. Bunun için ulusal bir sanayileşme politikası yaratmaya çalışarak ülkeyi gelecek bir savaştan uzak tutmayı plânlıyordu. Franko’ya göre böyle bir savaş, rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Bu şartlar altında, ülke ekonomisi, devletin otoritesi ve müdahalesi altında düzenlenmeye çalışılmıştır. Bunun sonucu, serbest bir pazar ve sermaye arası rekabet mümkün değildi. Franko’nun amacı, ekonominin yeniden canlanarak İspanya’nın sanayileşmesini sağlamak ve bunun için de ülke düzeyinde mevcut tüm üretimi muhafaza etmekti. Böyle bir ekonomiyi örgütleyiş, idare edebilmek için gerekli araçların geliştirilmesi gerekiyordu. Bu amaca ulaşabilmek için de gerekli ekonomik ve politik yapının oluşturulmasına ihtiyaç vardı. Nitekim, bunun için ilk adım, yukarıdan aşağıya dikte edilen sendikacılık oldu. Bu tür sendikacılık, uygulanan ekonomi politikaya uygun temel aracı oluşturmuştur. İspanya’da otoriteye dayalı bir biçimde ekonomik sorunların giderilmesinin arkasında, işçi sınıfının

sermaye tarafından yüksek ölçüde sömürülmesinin ideolojik olarak gizlenişi yatmaktaydı. Çünkü otoriter bir biçimde üretimin arttırılması ve sermaye: birikiminin genişletilmesi, işçi sınıfının yüksek ölçüde sömürülmesinden geçer. O nedenle, oluşturulan devlet sendikaları, işçi sınıfının baskı altında tutulmasının ve yüksek ölçüde sömürülmesinin yardımcısı olmuştur. Çıkarılan ilk yasa ile de İspanya, “ulusal sendikalist” bir devlet olarak kabul edildi. Sendikalar ise devletin ekonomi politikasının araçları haline geldiler. Böylece, devletin sürekli bir biçimde ekonomiye müdahalesinin olanakları yaratıldı. Ulusal sendikacılık, sınıf ilişkilerinin ve ekonominin yeniden düzenlenmesi girişiminde devlete yardımcı olmalıydı. Bunun gerçekleşmesi için işçi sınıfının zor yolu ile bu sendikalara entegre olması ve işletmelerde işçilerin kontrol altında tutulmaları amaçlandı. Bu ekonomi politikanın ana hedefi, her türlü işçi direnişini bastırmak ve kontrol altına almak oldu. İŞÇİLERİN MÜCADELESİ Franko’nun zaferi ile sınıf savaşı sona ermedi. Fakat işçi hareketi, sistematik olarak imha edilmeye çalışıldı, örgütlü kitle direnişi ezilerek, işçi sınıfının tüm örgütlenmeleri ve sendikaları yok edildi. İşçi sınıfı, artık hiçbir yasal örgüte sahip değildi. 1938’de çalışma düzenini yeniden oluşturmak amacıyla yeni tip ücret sistemi tespit edildi. Tüm toplu sözleşmeler ortadan kaldırılarak, özel iş anlaşmaları kabul edildi. 1944’de de bu anlaşmalar tamamen yasaklandı. Çünkü sınıf mücadelesinin yok edilmesi ve işçi sınıfının savunmasız bırakılması amaçlanıyordu. O nedenle, tek tek işletmelerdeki işçiler ve patronlar arasında ücret tespiti için yapılan görüşmeler bile ortadan kaldırıldı. Böylece işçilerin tüm eylemleri izole ediliyordu. Diktatörlüğe karşı ilk eylemler yurt dışında yaşayan siyasi mülteciler ta-

rafından başlatıldı. Halk Cephesi içinde yer alan partiler, İL. Dünya Savaşının bitimiyle İspanya’nın özgürlüğe kavuşacağını umuyorlardı. Ancak mücadele içerisinde uygulanacak metodlar yüzünden Halk Cephesi bölündü. Bunun sonucu mücadeleyi iki ayrı cephe sürdürmeye devam etti. Birinci cepheyi oluşturan sosyalistler, cumhuriyetçiler, Bask ülkesinin ulusalcıları ve anarko-sendikalistlerin bir bölümü, barışçıl metodlarla mücadele edilmesini benimsiyor, burjuva cumhuriyet alternatifini savunuyorlardı. İkinci cepheyi oluşturan İKP ve anarşistlerin bir bölümü ise gerilla savaşının sürdürülmesini benimsiyorlardı. Fakat ne cumhuriyetçilerin ve sosyalistlerin barışçıl mücadelesi ne de İKP ve anarşistlerin militan mücadelesi işçileri harekete geçirebildi. Ayrıca, bu mücadeleler, kitle desteği de bulamayarak hedefine ulaşamadı. II. Dünya Savaşında faşizme karşı kazanılan zafer, İspanya da direniş hareketinin geniş bir taban bulmasını sağladı. 1 Mayıs 1947’de Bask ülkesinin direnişçileri ve illegal sendikalar, Bask ülkesinde ücretlerin yükseltilmesi için genel grev çağrısı yaptılar. Bu genel greve Bask’lı işçilerin 3/4’ü katıldı. Bask ülkesindeki genel grev, rejime karşı direnişin başlangıcı oluyordu. 1950’deki sendika seçimlerinde, işçiler, Franko yanlısı adaylara karşı kendi adaylarını öne sürdüler. Bunun sonucunda,, rejime karşı olan birçok işçi devlet sendikalarının temsilcilik seçimlerini kazandılar. Sendika seçimlerinden sonra ise işletmelerde direnişler başladı. Ülkede başlayan yüksek fiyat artışlarına karşı 12 Mayıs 1951’de Barselona da genel grev başlatıldı. Genel grevden 15 gün önce taşımacılık alanındaki fiyat artışlarını protesto etmek için 12 günlük boykot gerçekleştirildi. Bu eyleme katılan 200 bin kişi, 12 gün boyunca hiçbir taşıta binmeyerek yürümüşlerdir. Eylem şurasında devlet güçlerinin terör uygulamalarına karşı da işçiler, barikat savaşları sürdürmüşlerdir.

İSPANYA’DA FRANKO DÖNEMİNDE SENDİKAL HAREKET VE İŞÇİLERİN MÜCADELESİ

1 Genel grevin sonucunda ise fiyat artışları, hükümet tarafından geri alındı. Aynı yılın nisanında Bask ülkesinde 200 bin işçinin katıldığı yeni bir grev hareketi başladı. Bir ay sonra bu işçilerin eylemini desteklemek için Madrit’te tüm taşıtlar, lokaller, kahvehaneler ve lokantalar boykot edildi. 1951 genel grevinden hemen sonra sınıf mücadelesini bastırmak için oluşturulmuş devlet sendikaları, uyguladıkları taktikleri değiştirmeye başladılar. İlk adım 1955’de Ulusal İşçi Kongresi yapmak oldu. Mücadeleci işçiler, bu kongrede de yine kendi seçtikleri delegelerle temsil edildiler. İşçi delegeleri, artık legal olarak işçilerin taleplerini savunmaya taşladılar. Bu taleplerin başında “ücretlerin arttırılması, aynı işe aynı ücret ve işsizlik sigortası” gelmekteydi. İşçilerin bu talepleri kabul edilmeyince rejime karşı direnişler büyümeye başladı. Ve o güne değin ortaya çıkan en büyük genel grev hareketi oluştu. Bu grev hareketi, Pampleno’da bir ayakkabı fabrikasında başlamış, Katalonya’ya kadar genişleyerek, ülkenin tüm kuzeyini sarmıştır. Kısa zamanda grev hareketinin sonucunda ücretler, ilk önce % 16 yükseltilmiş ve 1956’nın sonunda ücret gruplarına göre % 25 ile % 70 arasında zam alınmıştır. Böylece 1939’dan o güne değin devlet tarafından oluşturulan ücret sisteminin varlığı tehdit ediliyordu, öyle ki, işçi direnişlerinin güçlü olduğu işletmelerde, işçiler ve patronlar arasında ücretlerin yükseltilmesi için anlaşmalar bile yapılmaya başlandı. İşçilerin bu güçlü direnişleri, toplumun diğer kesimlerini de politize ediyordu. Hemen her üniversitede protesto ey-


Sayı: 4 lemleri başlıyor ve öğrenciler liberal bir üniversite yapısının oluşturulmasını talep ederek, demokratik hakları için mücadeleye girişiyorlardı. Eski sendikalar CNT (Ulusal İşçi Birliği – anarko-sendikalist) ve ÜGT (Genel İşçi Birliği - sosyal demokrat yanlısı) ise işçilerin başlayan direnişlerinin dışında kalırlar. Bu sendikalar, İspanya’daki yeni gelişmelere ayak uyduramıyorlardı. Geçmişte yapılan sendikal çalışmalara ve örgütlenmelere göre düşünmekteydiler. Halbuki İspanya’da işçilerin mücadelesi ile birlikte yeni tip işçi örgütlenmeleri oluşuyordu. Geçmişin parti ve sendika liderleri tarafından işçilerin bu örgütlenmeleri önemsenmiyordu. İşçilerin 1956/57’lerde kendiliğindenci karakterdeki eylemleri ve grevleri, mevcut ücret sisteminin değiştirilmesine neden oldu. Büyük işletmelerde işyeri düzeyinde toplu sözleşmeler yapılması kabul edildi. Küçük işletmelerdeki üçleri ise yine devlet tespit ediyordu. Toplu sözleşmeler, aslında yönetimin uyguladığı “stabilizasyon” (istikrar sağlama) politikasının bir sonucuydu. Bu tür bir liberalleşme ile dışarıdan kolayca yardım alınacağı düşünülmekteydi. Toplu sözleşmelerin yapılmasının kabul edilmesinden sonra bile sendikalar, gene devletin kontrol organları olarak kaldılar. İşçi temsilcileri, işçilerin taleplerini savunduklarında rejime karşı olmaktan haklarında kovuşturma yapılıyordu. Sendikalar, bu kez “stabilizasyon” politikasının araçları haline getirildiğinden, buna uygun davranılmalıydı. İşçilerin talepleri, yönetimin istemleri ve çıkarları ile çelişmemeliydiler. Ücretlerin işletmelerdeki anlaşmalarla tespit edileceği kabul edilmesine rağmen sendikalar, işçi taleplerinin ve haklarının karşısında olmaya devam etmişlerdir. Bunun karşısında işçiler, taleplerinin gerçekleşmesi için devlet sendikalarının dışında kendi öz organlarını oluşturmaya başladılar. İşçiler, işletmelerde kendi taleplerini savunabilmek ve bu doğrultuda mücadele edebilmek için bu organları oluşturuyorlardı. Bunun sonucunda işçiler mücadelelerini artık bu organlar aracılığı ile sürdürmeye başlıyorlardı.

SOSYALİST İŞÇİ

OKU OKUT ABONE OL

SOSYALİST İŞÇİ

Sayfa: 9

AJİTASYON VE PROPAGANDA ÜZERİNE NOTLAR

Burjuva ideolojisine karşı mücadelenin farklı biçimleri Behçet TOPRAK Sosyalist İşçi’nin 2. sayısındaki “Burjuvaziye Karşı Mücadele Burjuvazinin Fikirlerine Karşı Mücadeleyle Başlar” başlıklı yazıyı bitirirken diyorduk ki, “Burjuva ideolojisine karşı yürütmek zorunda olduğumuz bu mücadele somut koşullarda, değişen durumlarda farklı farklı biçimler alıyor ve farklı araçları gerekli kılıyor.” Bu sayıda bu mücadelenin farklı araçlarına değinecek ve bunların kendilerine has özelliklerini tartışacağız. Bu farklı biçimlerin en belli başlıları şu üç başlık altında toplanabilir: 1) Ajitasyon, 2) Propaganda, 3) Kitle Eylemleri. Bu araçlar sosyalist örgütler tarafından işçi sınıfının bilincini yükseltmek, savaşma gücünü arttırmak amacına bağlı olarak ve esas olarak da işçi sınıfının öz örgütlenmesine hizmet etmek görevine tâbi olarak kullanılır. Yazının ikinci kısmında kısaca değineceğimiz gibi, bu araçları kullanabilme yeteneği örgütün karakteri ile de yakından ilgilidir. Ajitasyon esas olarak kışkırtma, propaganda ise fikirleri yayma anlamına gelir. Kitle eylemi ise ortak hareket etmek ve düşmanı tanımak gibi bilinç özelliklerinin pratikte deney ile kazanılmasına hizmet eder. Bu üç araç, uygulanış tarzı açısından farklı özellikler sergilerler. Ajitasyonla propaganda birbiri ile karşılaştırılırken şu genelleme yapılabilir: “Çok adama az laf (ajitasyon) ve az adama çok laf (propaganda).” Şimdi bunu açmaya çalışalım: Ajitasyon esas olarak hareket yaratmayı amaçladığı için, genellikle kitleleri kışkırtmak için kullanılır. Ajitasyon, belli bir anda olan veya hala olmakta olan bir olaya dikkati çeker ve bir eylem, bir tavır önerir. Bu söz konusu olayın hitap edilen kitlenin çıkarları, hayat tarzı ile olan ilişkisinin kurulması ve eylem/tavır önerisinin bu zemin üzerinde yapılması esastır. Ajitasyonun özellikleri bu esasa göre belirlenir, Ajitasyonu yapan esas olarak bir tek

olay üzerinde yoğunlaşır, dikkati dağıtmamaya dikkat eder. Ajitatörün dili son derece anlaşılır ve dinleyiciye aşina olmalıdır. Yerel lehçe ve deyimler özellikle önemlidir. Anlatılanlar mümkün olduğunca kısa ve özlü olmalıdır. Her tek tek ele alman fikir mantık silsilesi olarak dönüp dolaşıp bu esas olaya bağlanmalıdır. Ajitasyon kesinkes inandırıcı olmalıdır ve tabiri caiz ise, ayakları yere basmalıdır. Ajitasyon metninde mantıki çelişki ve iyice anlaşılamayacak kavramlar asla olmamalıdır. Bu özelliklere sadık kalınmak koşulu ile, makul oranda başarılı ajitasyon yapmak mümkündür. Fakat, ajitasyonun esas başarısı, söz konusu edilen konu etrafında kitlenin dikkati önceden zaten yoğunlaşmışla mümkün olur. öyleyse, örgütün ajitasyon konularını seçmekteki başarısı işçi sınıfını tanıma, gözleyebilme ve işçi sınıfından öğrenebilme yeteneğine bağlıdır. Son olarak; ajitasyon esas olarak sözlü yapılan bir faaliyettir. Konuşma ve slogan biçiminde olabilir. Bazen de yazılı olarak yapılabilir. Bildiriler, gazete makaleleri ve sokak yazıları bu tür ajitasyonun en sıkça rastlanan biçimleridir. Bir başka ajitasyon biçimi de başarılması zor bir eylemi yerine getirmek ve bu yolla burjuva sınıfına veya devlete darbe vurmak yolu ile, yapılan ajitasyondur. Fakat bu sonuncusunun en az rastlanan ajitasyon olmasının sebebi, bireysel terörizm ile arasındaki sınırın çizilmesinde çoğu zaman önemli zorluklar çıktığından dolayı en zor biçim olmasıdır. İşçi sınıfına yönelik ajitasyon kapsamı itibariyle ekonomik ve politik ajitasyon olarak ikiye ayrılabilir. Bu iki tür ajitasyondan hangisinin nerede ve ne zaman hayata geçeceğini belirlemek, ince bir iştir ye ekonomizm - reformizm ile devrimci sosyalist politikayı ve faaliyeti ayıran önemli kıstaslardan biridir. Propagandaya gelince, belli bir olaya dikkati çekmekle yetinmez,

aksine bu olayı açıklar ve bu açıklamayı da burjuva ideolojisinin ve propagandasının kapsamlı bir eleştirisi üzerine kurar. Propagandanın esas amacı hareket yaratmak değildir. Propaganda esas olarak, sosyalizmin prensiplerini yayar ve insanları, tek tek veya guruplar halinde buna kazanmaya çalışır. İncelediği dolayı veya konuyu tarihsel bir perspektife oturtur ve işçi sınıfının tarihsel çıkarları açısından bunu yorumlar. Teknik olarak propaganda kendini yer ve zaman (konuşma veya yazma uzunluğu) ile sınırlamaz. Gerekli olan açıklamanın yapılması için ne kadar zamana gerek varsa, dinleyicinin dikkatini canlı tutmak koşulu ile, o kadar kullanır. Hitap ettiği dinleyici esas olarak eylem halindeki kalabalıklar değildir. Böyle kalabalıkların aksine, propagandacıyı esas olarak kendi istekleri ile bilinçli bir şekilde seçerek gelenler dinler. Propagandanın başarısı ele aldığı konuyu incelerken, ilgili tüm yönleri, hiçbir soruya yer bırakmayarak ve karşı eleştiriye dayanabilecek şekilde kapsayabilmesine bağlıdır. Sistematik hazırlık ve kafa açıklığı, demek ki, birinci gerekli şarttır. Halbuki ajitasyonda ilham çoğu zaman büyük rol oynar. Buna karşılık propagandacının bir avantajı da dinleyicinin aktif olarak katılma, sorular sorma olanağıdır. Propagandanın başarısı, kendisini temellendireceği bir programın var olup olmaması ile belirlenir. Tabii ki, sosyalizmin genel prensipleri bir siyasi program olmadan da insanlara anlatılabilir. Fakat bu zemin propagandayı oldukça sınırlar ve örgütlenme faaliyeti ile olan ilişkisinin kurulmasını zorlaştırır. Bu zeminin bir başka dezavantajı da yeni insanlar kazanmayı zorlaştırmasıdır. Tabiri caiz ise iman tazelemekten öteye gitmez. Yeni insanların kazanılması ancak başı sonu belli bir programın propagandası ile olur.


Sayfa: 10

Sayı: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Devrimci hareket içinde kadın arkadaşlara, yoldaşlara ilişkin olarak kullanılan en yaygın hitap tarzı “bacı”dır. Bazı gurupların yayın organlarında sık sık ...’den/dan devrimci bir bacı” imzalı yazılara bile rastlamak mümkün. Neden ismiyle hitap etmek veya dolaylı olarak hitap edileceği zaman; “kadınlar, kadın arkadaşlar/yoldaşlar yerine, yani “kadın” sözcüğü yerine “bacı” demek ihtiyacı hissedilir? Çünkü bildiğimiz ve yaşadığımız kadarıyla “erkek” sözcüğünü kullanmaktan çekinilmez. “Bacı” Türkçe’de ‘kız kardeş’ anlamına gelir. Modernleşmenin, yani kapitalizmin sosyal ilişkilerinin, geliştiği yerlerde kız kardeşe “bacı” denmez. “Bacı” daha çok köylerde, feodal sosyal ilişki biçimlerinin ve geleneklerinin yaşadığı yerlerde kullanılan bir deyimdir. Devrimciler kadın arkadaşlara “bacı” diye hitap ederken, hepsi köylü oldukları için böyle yapmazlar. Tersine büyük çoğunluğu şehirlidir. Kadınlara “bacı” diye hitap etmek gereksinimini duymanın” kökeninde şu çok köklü ve birbirini tamamlayan iki anlayışın kalıntıları yatar:* Birinci anlayış, bütün sınıflı toplumların kadınlara ilişkin en eski yargısından kaynaklanmaktadır. Bu yargı bir kadınla ilişkide ancak üç ilişki biçimini mümkün görür. Ya eş (dolayısıyla ana) ve kardeş olmak (olumlanan, “meşru1 sayılan ilişki biçimleri bunlardır) ya da cinsel ilişki temelindeki “gayri meşru”, “uygunsuz” ilişkiler. Bu ideoloji adından arkadaş/yoldaş olabileceğini otomatikman yadsır. Olumlu ilişki olabilmesi için eş/ana ya da bacı olmak gerekir. Bunların dışındaki ilişkilerin altında, bir “hinoğluhinliğin” var olduğu düşünülür. Ya ana/eş, bacı olmak ve kocanın/babanın ve erkek kardeşin koruyuculuğuna sığınmış olmak gerekir -”sahipli” olmak gerekir, kadının sahipsiz, başıboş kaldığı zaman ne yapacağı belli olmaz- ya da küçümsemek, horlamak pek “makbul” saymamak uygun görülür. Sorunu böyle koyduğumuzda, kadını ana ve eş olarak kutsallaştırmanın altında yatan çarpıklığı da anlayabiliriz. Bir kişi, bir birey, bir insan olarak pek değeri yoktur. Çocuk doğurduğu zaman ev kadım olduğu zaman değeri vardır. Böylece kadının cinsel ilişki nesnesi olmasına tep; kili bir anlayışın ifadesi gibi görünürse de, kadını tamamen cinsine ilişkin bir role hapsettiği görülür. Aradaki fark, “meşru” ya da “meşru” olmamakta yatmaktadır. İkinci anlayış, kapitalizmin, kadının toplumsal konumuna ilişkin olarak yarattığı olumsuzluklara duyulan tepkiden kaynaklanır. Kapitalist özel mülkiyet sistemi,

“DEVRİMCİ BACILAR” L. KARADENİZ

insan faaliyetinin, milyonlarca üreticinin faaliyetinin ürünlerini meta haline getirerek, insanı kendi faaliyetinin ürünlerinden soyutlar. Emek ürünleri sermaye olarak, bizzat kendisini üreten emekçiyi boyunduruğu altına alır. İnsanlar arasındaki ilişkiler de bu süreci korumak ve yeniden üretmekle yükümlü oldukları için, her düzeydeki insan insan ilişkisi de şeyleşir. İnsana yabancılaşır. Maddi ve manevi bütün değerler metaların değer ölçütü ile, yani para ile ölçülürler. Bu durum kadın cinsi için berbat sonuçlar üretir. Kadın vücudu da bir kapitalist girişim ve sermaye aracı haline gelir. Kapitalizmin kokuşmuşluğunun, çürümesinin en açık ifadesi insanın dişisinin içine düştüğü bu durumdur. Bu ilişkiler sistemine duyulan tepki; eski değerlere, henüz her şeyin para ile ölçülmediği zamanlardaki değerlere dönüşü istemeyi gündeme getirebilir, getirmektedir. Kapitalizmi sadece bir toplumsal kötülükler ve musibetler sistemi olarak değerlendiren ve bu değerlendirmeyi siyasal çıkışlarının temeli haline getiren akımlar, diyalektik maddeci tarih anlayışını kavrayamayan akımlardır. Toplumsal gelişmenin ve insanlığın kurtuluşunun dinamiğinin, kapitalist toplumun hangi çelişkisinde yattığını göremezler ve böylece aslında toplumun kurtuluşu adına olanaksız olanı isterler. Her türlü popülist akımın kaynağında var olan bu anlayış şu pratik sonuca varır: Proletaryanın halk bulamacından ayrıştırılamaması. Lenin’in popülistlerle mücadelesinde söylediği şu sözler, sosyal olguları nasıl değerlendirmemiz gerektiğinin en berrak ifadelen: “Tekelleri geliştir-

mek, kadın ve-çocukları fabrikaya sürmek, onları orada çürütüp eziyet etmek, onları en aşın bir yokluğa mahkum etmek burjuvazinin işidir. Biz böyle bir gelişme ‘talep’ etmiyoruz, bunu ‘desteklemiyoruz’, tersine ona karşı savaşıyoruz. Ama nasıl savaşıyoruz? Tekellerin ve kadınların fabrikada çalışmasının bir ilerleme olduğunu biliyoruz. Küçük imalat sistemine, tekelci konumda olmayan kapitalizme, kadınların ev işlerinde çalışmasına geri dönülmesini istemiyoruz. Tekellerden, vb. geçerek ileri ve onların üzerinden sosyalizme doğru ileri!” Kapitalizmde kadınlar açısından bizim yakalamamız gereken nokta, kadın yığınlarını evin dört duvarı arasından çıkarıp üretim sürecine katması-dır. Böylece kadınlar sınıf mücadelesinin aktif ve dolaysız bir unsuru haline gelirler. Kadının erkekle dolaysız ilişkisinde; baskı altında kalmasının, ezilmesinin belirleyici faktörü olan ekonomik bağımlılıktan kurtulmasının koşullarını hazırlaması da bu sürecin bir diğer ileri yanıdır. Yurttaşlık haklan bakımından, burjuva toplumunun yasalarının kadına da erkekle aynı haklan tanıması -ülkesine göre değişen pek çok olumsuz ve eksik yanlarına rağmen- kadının siyasal mücadeleye katılmasında önemli mevziler oluştururlar, oluşturmuşlardır. İşte sosyalistlerin yakalaması gereken çizgi bu çizgidir. Bağımsız ve özgür bir birey olarak toplumsal-siyasal hayatta yer alma mücadelesi veren kadına kapitalizmin hazırladığı zemin. Yukarıda anlattığımız iki anlayıştan sonra, tekrar yazımızın başına dönersek, “bacı” deyiminin altında, esas olarak yaşadığımız çağ itibariyle, kapitalizmin toplumsal uyumsuzluklarına duyulan tepkinin ağır bastığını görürüz. Elbette bu anlamda bu deyim olumlu-

KADINLAR MÜCADELE ETMEDEN KURTULAMAZLAR

luk taşımaktadır. İnsan ilişkilerindeki yabancılaşmaya karşılık yakınlığı ifade etmektedir. Kadınların küçük düşürülmesine karşılık, korumayı ifade etmektedir. Ama kapitalizme karşı duyduğumuz tepkiler bizi geri tercihler yapmaya götürmemelidir. Feodal değerler sisteminde de neden “bacı”nın olumlu, “kadın yoldaş “m, “kadın arkadaş “m olumsuz olduğunu görmeliyiz. Nasıl ki; makinanın ve ücretli emeğin girdiği kapitalist tarıma karşılık, karasabanı ve serfleriyle toprak ağalığını tercih etmeyecek-sek, gelişmiş teknoloji ve ücretli emeğin hakim olduğu kapitalist sanayiye karşılık, küçük imalat sistemini tercih etmeyeceksek; kadın arkadaş ve yoldaş yerine de “bacı”yı tercih etmemeliyiz. “Bacı” deyimi, saydığımız olumluluklarına karşılık, kendi içinde bir ilişki biçiminin ifadesidir. Son kertede erkeğin “koruyucu” ve “hakim” olduğu bir ilişkinin ifadesi. İki insan arasındaki en sağlıklı ilişki, her türlü hakimiyet ve bağımlılık ilişkisinden kurtulmuş, özgür irade ile ve gönüllü olarak kurulmuş ilişkilerdir. İleri bir toplumun özlemini taşıyanlar,böylesi ilişkilerden yana olmalıdırlar. Baskı yapanın ve baskı altında olanın olmadığı, koruyanın ve korunanın olmadığı ilişkiler. Her düzeyde bizim özlediğimiz ilişkiler böyle ilişkilerdir. Bu ilişki biçimi bütün insanca değerleri içerir. Tarihin gerisine değil, ilerisine gözümüzü dikmeliyiz. Kendimizin belirleme alanı içerisinde olan ilişkileri sosyalistçe düzenleyemeyenler, mevcut tüm toplumsal ilişkiler sisteminin (yani her düzeydeki insan-insan ilişkileri) altüst edilmesi ve ekonomiden politikaya, politikadan kadın-erkek ilişkisine kadar yepyeni toplumsal ilişkiler sisteminin yaratılmasına önderlik edecek bir yapılanmanın yaratılmasına pek hizmet edemezler. * Eleştirimizden ve eleştirimizin sonuçlarından korkmadan söyleyecek olursak; çoğu zaman kalıntılar, izler değil, bu iki anlayışın bizzat kendisi yatar.


Sayı: 4

Sayfa: 11

SOSYALİST İŞÇİ

12 Eylül öncesinde tüm yığınsal görünümüne rağmen Türkiye sosyalist hareketinin bu yığınsal görünümünün hem oldukça kof, içi boş olduğu; hem de toplumun diğer siyası akımlarının karşısında oldukça küçük olduğu, son üç yıllık önemde açıkça ortaya çıktı. İlk bakışta büyük bir yığın hareketi görüntüsü veren Türkiye solunun bu gücü esas olarak küçük burjuvalardan, onun içinde de belirleyici olarak öğrenci gençlerden oluşmaktaydı. İşçi sınıfının yığınsal hareketini göremeyen, görebildiği ölçülerde de onun sırf ekonomik bir mücadele olduğunu öne sürerek dudak büken, küçümseyerek karşılayan Türkiye solu, küçük burjuva kitlelerle siyasal bir mücadele sürdürdüğüne inanmaktaydı. Gerçekten de süren mücadele siyasal bir mücadeleydi ama işçi sınıfına dayanmadığı ölçüde, sosyalist bir karakter taşımaktan da uzaktı. Solun önemli bir kesimi için bu siyasal mücadele antifaşist bir karakter taşımaktaydı. Gerçekten de, 12 Eylül öncesinde Türk faşist hareketi giderek yığınsallaşan ve toplumun tüm hücrelerine musallat olmuş bir mikroptu. (Burada hemen belirtmek gerekir ki faşist hareket bugün yok olmuş değil. Tam tersine 3 yıldır sessiz ve derinden giderek bekleyen faşistler şimdilerde yeniden ortaya çıkmakta, atağa hazırlanmakta.) Bu niteliğiyle antifaşist mücadele faşizmin sokağa egemen olma ve yığınsallaşma eğilimine karşı direniş, Türk ve Kürt solu için vazgeçilmez bir görevdi. Ne var ki sosyalist hareket anti-faşist mücadele için ortada toplumun en büyük yığınsal hareketi olarak süren işçi sınıfı hareketi yerine aldatıcı bir parlaklığa sahip olan küçük -burjuva, özelliklede öğrenci hareketini seçti, onu örgütlemeye ve faşizmin karşısına toplumu faşizm tehlikesinden kurtaracak güç olarak dikmeye çalıştı. Sonuç, faşizmin gelişme hızının yavaşlatılması oldu fakat daha önemlisi; siyasal mücadele dar bir perspektife indirildiği için 12 Eylül askeri darbesi karşısında çaresiz kalındı. Askeri darbe sosyalist hareketin güçlerini dağıtmanın yanı sıra geniş boyutlu işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden örgütlülüğünü de dağıttı. İşçi sınıfı hareketi uzun yıllar Doyunca verilen mücadele ile kazandıklarının çok büyük bir kısmını kaybetti. Sendikal haklar, grev hakkı elden gitti, ücretler büyük ölçüde düştü. 100 binlerce işçinin içinde örgütlü olduğu

HER BİRİM İÇİN ÖRGÜTLENMEK GEREKİR Recep Gökırmak

sendikal (kendiliğinden) hareket sosyalist bir sınıf hareketi ile bağlara sahip olmadığı için, askeri diktatörlüğe karşı haklarını korumak için direnemedi. Kısacası, hem işçi sınıfı hareketi, hem de sosyalist hareket birbirlerinden kopuk oldukları, birbirlerini tamamlayamadıkları için askeri diktatörlüğe karşı direnemediler. İşçi sınıfı hareketini, sırf ekonomik bir mücadele sürdürdüğü için küçümseyen sosyalist hareket öte yandan “işçi sınıfı içinde çalışma” deyince de sadece işçi sınıfının sendikal hareketi içindeki faaliyeti anladı. Sosyalistler için işçilerin en geniş yığınsal örgütleri olarak sendikalardaki faaliyetin önemi kuşkusuz yüksektir. Ancak, sendikalardaki faaliyet fabrikalardaki işyerlerindeki siyasi faaliyetle, siyasi örgütlenme ile tamamlanmadıkça, işçi sınıfının önüne çözüm gibi sürülen çarpık anlayışlardan biri olan ekonomizm”e düşmekten kurtulamaz. ( “Ekonomizm”in ne olduğu ve sosyalist sınıf mücadelesinden farklılıkları bir başka yazının konusudur. )Nitekim işçilerin ekonomik mücadelesine dudak büken sol sendikalardaki faaliyeti ile bizzat kendisi “ekonomizm”e düşmekten kurtulamadı. Solun, sendikalardaki başlıca sloganlarından birisi “sosyalist işçiler sendika yönetimine” oldu. Çeşitli sol gruplar bıkıp usanmadan bu sloganı attılar. Fakat amaçlanan tabanından tepesine sendikanın sosyalist sınıf mücadelesine kazanılması değil, sen-

dika üst yönetiminin bir sosyalist grubun taraftarlarının eline geçmesiydi. Böyle olunca da sendika içinde en geniş çaplı, yaygın bir sosyalist siyasal örgütlenme ve aşağıdan yukarıya doğru sendika içindeki her mevziinin bir bir ele geçirilmesi yerine çeşitli kongre hesapları ile “sendikalarda sosyalist işçilerin yönetime gelmesi” için mücadele edildi. Çok zaman da işçi sınıfı hareketinin asalakları olan profesyonel sendikacılarla (burada kast ettiğim sendikacılığın profesyonelce yapılmasının yanlışlığı değil, hayatını kazanmak için, bir geçim yolu olarak sendikacılığı meslek edinen, işçilerden kopuk “sendikacılardır.) ittifaklar yapılmış, onlarla el ele, onlara verilen destekle ve onlardan alınan “destek“le sendikalar “düşürülmüştür”. Böylesi bir faaliyetle sendikalarda sosyalist işçilerin yönetimi mümkün olmazdı ve nitekim geçtiğimiz mücadele dönemi içinde bir - iki istisna dışında sendikalardaki asalak yöneticiler çemberi kırılamadı. Sınıf bilinçli sosyalist işçiler için temel olan siyasal mücadele, siyasal örgütlenme olmak zorundadır. Fabrikaları, şimdiki aşamada esas olarak büyük fabrikaları kendisine temel alan bir siyasal faaliyet ve siyasal örgütlenme önümüzdeki görev. Siyasal faaliyet, siyasal örgütlenme açıktır ki işçilerin ekonomik mücadelesi ve örgütlenmesi ile tamamlanır. Bir fabrikadaki sosyalist işçilerin

önünde ikili bir görev vardır. Birbirini tamamlayan bu iki görevden birincisi sınıf bilinçli işçilerin siyasal birliğinin sağlanmasıdır. Sosyalist işçilerin siyasal birliğinin örgütsel ifadesi fabrika komitesi‘dir. Fabrika komitesi sınıf bilinçli işçilerin sosyalizmin bilimini giderek daha fazla kavramaları için eğitimler düzenlemekten, fabrikadaki günlük mücadeleye yön vermeye kadar geniş kapsamlı ve çeşitli görevlerle karşı karşıyadır. Bu görevlerden sendikaya dönük olanı ise her şeyden önce komitenin veya henüz komiteleşememiş tek tek sosyalist işçilerin fabrikadaki günlük mücadeleye, günlük sorunlara müdahale etmeleridir. Fabrika komitesinin önündeki görev fabrikadaki işyeri temsilciliklerinin kazanılmasıdır. İşyeri temsilcileri komite üyeleri olabileceği gibi, komite üyesi olmayan sınıf bilinci gelişmiş ya da gelişmekte olan işçilerden de olabilir. Komitenin işyeri temsilciliğine önereceği böylesi işçiler komite ile beraber faaliyet sürdürmeye hazır olan işçiler olmalıdır. Gerek siyasal bir örgütlenme olarak fabrika komitesi, gerekse sendikal bir örgütlenme olarak işyeri temsilcilikleri tek başlarına bir anlam ifade etmezler. Bu örgütlenmeler ancak fabrikadaki çok sayıda işçinin değişik örgütlenme biçimlerinde gerek komiteyi, gerekse de temsilcilikleri aktif olarak desteklemesi sağlanmalıdır. Ancak bu takdirde, fabrikadaki düzeyi içinde sendika yönetimine sağlam bir politik mücadele ve örgütlenme ile desteklenen ve denetlenen sosyalist işçiler gelmiş olacak. Bu duruma ulaşmış bir fabrikada sosyalist işçilerin görevi derhal şube yönetimi için mücadeleye girmektir. Şube yönetimi için mücadele fabrikadaki temsilcilik için verilen mücadelenin, oluşturulan örgütlenmenin daha büyük bir ölçekte tekrarlanmasıdır. Fakat; şube düzeyinde, açıktır ki, birden çok fabrika söz konusudur. Bu nedenle bir fabrikadaki başarı tek başına şube yönetiminin kazanılmasına yetmez. Öyleyse öncelikle fabrika komitesinin önündeki görev kendi fabrikasında-ki gelişmeyi komşu fabrikalarda da tekrarlamaktır. Şube yönetiminin ardından gelen hedef genel merkezdir. Aynı anlayışla, aşağıdan yukarıya, tek tek her birimin temsilcilikleri, şubelerin yaygın, geniş ve sınıf bilinçli işçilerin desteği ve denetimi ile kazanılması ile genel merkeze doğru yürünmelidir. Sosyalist işçilerin sendika yönetimine geçmesinin yolu budur.


Beşikçi'ye Saygı İsmail Beşikçi Sıkıyönetim Mahkemesi önünde yaptığı savunmaya şöyle son veriyordu: “...Türkiye’de demokrat olmanın temel koşulu, Kürdistan sorunu karşısında demokratik düşünceye ve davranışa sahip olmakta. Demokrat diye bilinen nice profesör; ilerici, diye bilinen nice yazar; devrimci denen nice kişi, Kürt sorunu karşısında jurnalcilikten öteye hiç bir şey yapmamıştır.

distanlı değil. Mahkemenin en fazla şaşırdığı şeylerin başında bu geliyor.

Kürt sorunu onları deşifre etmiştir. ...Bu siyasal bir davadır. Yargının sanığı düşüncedir, bilimdir. Yargının sanığı ben değilim. Kendimi hiç bir zaman suçlu kabul etmiyorum. Savunma da kendime yönelik değildir.

Boyun eğmeyi, uşaklık etmeyi ve efendileri adına ezmeyi tek erdem olarak bilenler, Beşikçi’nin tutumunu anlayamazlar elbette. Yargıçlar Beşikçi’yi ırkçılıkla suçladılar. Şu cevabı aldılar: “Irkçı olan kimdir?

Yargılanmaya çalışılan düşüncedir, bilimdir ama Türk demokrasisi de bütün kurumlarıyla deşifre olmaktadır. Anayasasıyla, yargı organlarıyla, siyasal partileriyle kamu yönetimiyle, eşitlik anlayışıyla, profesörleriyle, üniversitesiyle, basını ve televizyonu ile kültürüyle, sanatı ile bütün kurumlarıyla...

Bilincimizin, istek ve irademizin dışında Kürtler objektif olarak vardır. Bilim bu temel saptamayı yapmak zorundadır diye kişiye ırkçı denilebilir mi? Kürt dilinin ve kültürünün sömürgeci baskılardan kurtulmasını isteyen kişiler ırkçı olabilir mi? Kürt toplumu olma özelliklerini yok etmek isteyenler demokratik olabilir mi? Kürt adını ve Kürdistan adını dillerden ve tarihlerden silmeye çalışanlar eşitlikçi olabilir mi? Türk devleti kendi sıfatım niye bize yüklemeye çalışıyor?”

Bunlar teşvikçi ve alkışçı tavırlarıyla, en azından suskun tutumlarıyla, siyasal iktidarların Kürt ulusuna uyguladığı ırkçı ve sömürgeci politikanın ortağıdırlar. Şimdi yargılanmaya çalışılan biziz. Ama tarih, bunları yargılayacaktır. Resmi ideolojiyi, resmi gerçeği “bilim” diye sunma başarısını nasıl gösterdiniz? Ben düşüncelerimden, yazılarımdan hiç bir zaman pişmanlık duymadım. Bundan bir övünç payı da çıkarmıyorum. Fakat gurur duyuyorum...” İsmail Beşikçi bu kararlı tutumunu daha önce polis ve savcılık ifadelerinde de daha sonra Yargıtay’a yaptığı itirazda ve savunmada da sürdürdü. Beşikçi “Bilimsel düşüncede ‘taviz’, ‘uzlaşma’ gibi kavramlara yer olmaz”, diyordu. Buna uygun davrandı. Doğaldır, Beşikçi davası basın yayın organları tarafından suskunluk içinde geçiştirildi. Başka konularda seslerini yükseltebilenler, sıra Beşikçi’ye geldi mi, susmayı tercih ettiler. Halbuki yargılanan sadece Beşikçi değildi. Bu davada bilim yargılanıyordu, gerçekler yargılanıyordu, entelektüel ahlâk ve namus yargılanıyordu, bir kere daha Kürt ulusunun var olma hakkı yargılanıyordu. Beşikçi Kür-

Mithah Fazıl Savunmasının birçok başka bölümünde de yargılanan değil, yargılayan oldu Beşikçi. Boyun eğmedi. Sonunda on yıl ağır hapis cezası verdiler. Namuslu bir bilim adamını araştırmalarından alıkoymak için, gerçekleri sergilemesini engellemek için yapabilecekleri tek şey buydu. Beşikçi’nin suçu büyüktü. Resmi ideolojinin, Kemalizmin tabu saydığı konulara değinmekte, onların yasak bölge ilân ettiği alanlara girmekteydi. Beşikçi unutulmamalı. Beşikçi ile dayanışma sosyalist işçilerin önde gelen görevlerinden bir tanesidir. İSMAİL BEŞİKÇİ’NİN ON YIL CEZA ALMASINA YOL AÇAN MEKTUBUNDAN PARÇALAR “Türkiye’de resmi ideoloji Kürt diye bilinen bir ulusun Kürtçe diye bilinen bir dilin olmadığını ısrar ve inatla sürdürmektedir Kısaca Kemalizm olarak ifade edebileceğimiz bu ideolojinin en temel özelliklerinden birisi kesinlikle

İSMAİL BEŞİKÇİ KİMDİR? Kararlı bir demokrat, namuslu, ödün vermez bir bilim adamıdır Beşikçi. 1939 İskilip doğumlu. Siyasal Bilimler Fakültesini bitirdikten sonra Erzurum Atatürk üniversitesinde öğretim görevlisi. Doktora tezinin başlığı -Doğu Anadolu‘nun Düzeni. Tabu olan bir konuyla ilgilenmiştir Beşikçi. Üniversiteden uzaklaştırılır. Yazdığı kitaptan ve derslerde anlattıklarından ötürü 1971 yılında tutuklanır. Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından, Kürtçülük ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle onüç yıl hüküm giyer. 1974 genel affıyla tahliye olur. Bilimsel faaliyetlerini üniversite dışında sürdürür. İsmail Beşikçi Davası adlı kitap 1972 Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesindeki duruşmaları anlatır. Daha sonra Bilim Yöntemi ve buna bağlı olarak

Kürtlerin Mecburi İskanı, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve Kürt Sorunu ve Cumhuriyet Halk Partisi Tüzüğü (1927) ve Kürt Sorunu başlıklı incelemeleri yayınlanır. Yayınlanan kitapları toplattırılır. Dava açılır. İki kitap için 4,5 yıl ceza alır. Üç yıl hapis yattıktan sonra 12 Nisan 1981’de tahliye olur. 19 Haziran 1981’de İsveç Yazarlar Sendikası Başkanı’na yazdığı bir mektuptan dolayı tutuklanır. “T.C. devletinin hariçteki itibarını sarstığı” gerekçesiyle on yıl ağır hapis cezasına çarptırılır. Kendisi halen cezaevindedir. Beşikçi’nin Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Özalp Katliamı ve 33 Kurşun Olayı, Kürdistan Üzerinde Emperyalist Paylaşım 1915-1923 başlıklı incelemeleriyse henüz yayınlanamadı.

anti-Kürt olmasıdır. Irkçıdır ye sömürgecidir. Ve bu resmi ideoloji Türk üniversitesine, Türk yargı organlarına, Türk siyasal partilerine, basın, radyo televizyon gibi kitle haberleşme araçlarına kabul ettirilmiştir. Ve bu süreçte devletin her türlü ideolojik baskı araçları ve zorlayıcı baskı araçları kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. Özerk olduğu vurgulanan üniversiteler bağımsız oldukları iddia edilen yargı organları, hür olduğu söylenen kitle haberleşme araçları, demokratik oldukları özellikle belirtilen kurumlar, o ideolojiyi tartışmasız kabul etmişlerdir. Bu kurumlar giderek yalana dayalı resmi ideolojinin yapıcısı, yayıcısı durumuna gelmişlerdir(...) Bu bakımdan Türk düşüncesi iki standartlı gelişmektedir. Demokrat hatta komünist oldukları iddia edilen Türk yazarları da iki standartlı düşünürler. Bunlar dünyanın herhangi bir yerindeki kurtuluş hareketlerini coşkuyla karşılarlar. O hareketlen överler. Desteklerini bildirirler. Fakat, Kürdistan’ın herhangi bir yerindeki kurtuluş hareketine, düşmanca tavır alırlar. Küçümserler. Emperyalizmin kışkırtması diye aşağılarlar. (...) Devlet tarafından sürdürülen baskıların düşünceye ve bilimin gelişmesine büyük bir engel olduğu kuşkusuzdur, üniversite, basın, sendika gibi kurumların duyarsızlığı dolayısıyla baskıları onaylayan halleri ise, bu baskılan daha da yoğunlaştırmaktadır. Bütün bunlar, sorunun bir yazarın özgürlüğü olmaktan çok Öte duran bir sorun olduğunu göstermektedir. Sorun, Kürt ulusunun özgürlüğü sorunudur. Ve bugün Kürdistan Ortadoğu’nun ortasında ulusal ve demokratik bütün haklan gasp edilmiş, bölünmüş ve parçalanmış devletlerarası bir sömürgedir. Kürt ulusu dikenli tellerle, mayın tarlalarıyla parçalanmış birbirinden koparılmaya çalışılan bir ulustur. Bu bakımdan Kürt ulusunun statüsü sömürgeden bile aşağıdadır. Çünkü, örneğin Türkiye’deki Kürt ulusunun varlığı bile kabul edilmemektedir. Kürtler, Türkiye’de Türkleştikleri oranda kamu haklarından yararlanırlar. Aksi halde baskı, zulüm, zindan.. 14.8.1980”


si_4