Issuu on Google+

YH , VFL O HU 7RSO XP  .ú 7$3 'ú =ú 6ú

İşçi Hareketi: Bu Bir Başlangıçtır Ortalıkta Dolaşan Hayalet: Popülizm Gorbaçov Ne Vadediyor? İspanya İşçi Hareketi ve Comisiones Obreras Türkiye’de Neler Oluyor?


Emin Ĺžakir


YH , VFL O HU 7RSO XP  .ú 7$3 'ú =ú 6ú


İŞÇİLER VE TOPLUM KİTAP DİZİSİ : I Haziran 1987 Dizgi / Baskı: Yaylacık Matbaası Kapak Baskı: Orhan Ofset Cilt: Örnek Mücellithanesi

ZED YAYINEVİ Babayani Sok. İpek Han No: 10, Kat: 2 Binbirdirek - İstanbul

— İşçiler ve Toplum kitap dizisine gelen yazılar, hukuki sakıncalar dşında, hiçbir değişiklik,yapılmadan aynen yayınlanır. — İşçiler ve Toplum kitap dizisinde yayınlanan yazılar kaynak gösterilerek kullanılabilir. Yurtdışı fiyatları:

Federal Almanya: 6 DM Büyük Britanya: £ 2 Fransa: 18 FF


YH , VFL O HU 7RSO XP  .ú 7$3 'ú =ú 6ú

      

Yayınevi’nden Başlarken İşçi Hareketi: Bu Bir Başlangıçtır Ortalıkta Dolaşan Hayalet: Popülizm Gorbaçov Ne Vadediyor? İspanya İşçi Hareketi ve Comisiones Obreras Türkiye’de Neler Oluyor?

5 7 9 31 66 87 76


YAYIN EVİNDEN İşçiler ve Toplum Zed Yayınları’nın çıkardığı birinci kitap dizisi. Bu dizinin yanı sıra Dünya İşçi Hareketleri, Doğu Avrupa, 3. Dünya Devrimleri ve Kadınların Kurtuluşu Sorunları başlıklı kitap dizileri de hazırlanmakta. Bu dizilerden çıkacak olan kitaplar İşçiler ve Toplum’dan farklı olarak tek bir konu çevre sinde olacaklar. Çevirilerin yanı sıra telif eserlere de yer vereceğiz. Dünya İşçi Hareketleri dizisi, Türkiye’deki okuyucunun son derece az bilgisinin olduğu bir alanı kapsıyor. Geçen yüzyıldan bu yana biriken uluslararası işçi hareketinin deneyleri bugünkü tartışmalara büyük katkılarda bulunacak zenginlikler içeriyor. 1919 Alman devrimi, 1920 Torino fabrika konseyleri, Şanghay ayaklanması, Şikago genel grevi, İspanya’da işçi konseyleri, İran’da şuralar hareketi, İngiliz madenciler grevi vs. gibi doğrudan işçi hareketlerinin yanı sıra bu hareketler üzerine olan tartışmalar ve hareketlerin önderlerinin düşünce ve yaşamları Dünya İşçi Hareketleri dizisinin kapsamı içine girecek. Doğu Avrupa dizisi, bu toplumlardaki marksizmin dejenerasyonunun ürünü olan düşünce ve eylemin sonuçlarını tartışacak. Dizi, Doğu Avrupa “sosyalizmi”nin kritiğinin yanı sıra bu ülkelerde gerçekleşen işçi hareketlerini ve diğer muhalefet hareketlerini de resmi sosyalizmin sınırlarının ötesinde okuyucuya sunmaya çalışacak. 3. Dünya Devrimleri dizisi, bir yandan Küba’dan Nikaragua’ya, Vietnam’dan Mozambik’e kadar gerçekleşen bir dizi devrimin sorunlarını ve bu ülkelerde var olduğu resmi sosyalizmce iddia edilen sosyalizmi tartışan bir yayın yapacak, diğer yandan ise dünyanın beş kıtasında sürmekte olan sömürgeciliğe ve kapitalizme karşı devrimci süreçleri ele alacak, bu süreçlerin sorunlarını tartışacak. Kadınların Kurtuluşu Sorunları dizisi ise, erkek egemen toplumun gözlerden gizlediği, onun tarafından yazılmış tarihin “unuttuğu”kadın hareketlerini ve kadınların kurtuluşu hareketinin özellikle son 20 yıldır giderek yoğunlaşan literatürünün zenginliklerini ve tartışmalarını okuyucuya tanıtmaya çalışacak. Zed Yayınları bütün bu kitap dizilerinde okuyucularının her türlü katkısına açıktır. Tüm okuyucular Yayınevimizin tüm kitap dizilerine öneriler, tartışmalar, çeviriler ve makalelerle katılabilirler. Sosyalist düşüncenin iyice kısırlaştığı bir dönemde Zed Yayınları elinden geldiğince canlı bir tartışma ortamının sağlanmasına yayın düzeyinde katkıda bulunacaktır.

Zed Yayınları


BAŞLARKEN… Türkiye toplumunun yavaş yavaş çok sesliliğe doğru evrildiği, uzun zamandır seslerini çıkarabilme olanakları ellerinden alınmış olanların yeniden kendilerini ifade etmeye çalıştıkları koşullarda sosyalistler de düşüncelerini açıklamaya başladılar. İşçiler ve Toplum kitap dizisi, isminden de anlaşılacağı üzere toplumsaltarihsel hareketin merkezine işçi sınıfının hareketini koyarak bakan bir sosyalizm anlayışına sahip olacak. Ele alacağı konuların arka planında hep bu yaklaşım bulunacak. Bugün Türkiye sosyalistlerinin gündeminin ilk maddesi geçmişin değerlendirilmesidir. Yaşanan çok yönlü yenilgiden sonra, geçmişin tutarlı bir değerlendirmesini yapmadan ileriye doğru yürümek olası değil. Ancak, geçmişin değerlendirilmesi iki çok önemli nokta daima hatırda tutularak yapılmak zorundadır. Birincisi, geçmişin tartışılması bugünün ve yarının kavranılmasına yardım ettiği, buna ışık tuttuğu ölçüde bir anlam taşır. İkincisi ise, geçmişin tartışılması sadece Türkiye solunun ve işçi sınıfı hareketinin tartışılması ile sınırlandırılamaz. Son on yılda Türkiye işçi sınıfının başına gelenler bir istisna değildir. Uluslar arası kapitalizmin yeniden şekillenme gereksinimi ile dünya ölçeğinde


6 * İŞÇİLER VE TOPLUM

işçi sınıfına karşı giriştiği saldırının sadece bir parçasıdır. Dünyaya kısa bir bakış, sayısız ülkede benzer gelişmelerin -her ülkede kapitalistlerin ve işçi sınıfının farklı şekillenmeleri nedeniyle göreli farklılıklarla- yaşandığını gösterir. Bu nedenle İşçiler ve Toplum sınırlarını sadece Türkiye işçi sınıfı hareketi ile değil, uluslararası işçi sınıfı hareketinin incelenmesi ile çizmektedir. Türkiye solunun geçmişinin tartışılması da, sadece kendi teorik ve pratik geçmişinin tartışılması ile sınırlanamaz. Türkiye solunun egemen anlayışları ikamecilik ve popülizm salt Türkiye’nin nesnel koşullarının ürünü değil, aynı zamanda egemen olan resmi sosyalist akımın da karakteristikleridirler. O nedenle sorun sadece yanlış olan pratik-politik tutumların tartışılmasına indirgenemez ve bununla sınırlanamaz. Bunların tekrarlanmamalarının ön koşulu, teorik arka-planlarının da eleştirisidir. Bu teorik arka-plan ile hesaplaşmadan, onun politik sonuçlarından vazgeçmek mümkün değildir ve 12 Mart sonrasında sosyalistlerin geçmiş değerlendirmelerindeki temel eksiklik buradadır. Teorik arka-plan ile hesaplaşmak kimi sosyalistlerce kabul edilmeyebilir. Ve belki de tanıdık inkarcılık suçlamalarını başlatacaktır. Ve biliyoruz ki, eleştirinin alanını, bilerek ya da bilmeyerek bir parçası olduğumuz uluslararası hareketin sorunlarına kaydırdıkça, herkes orada kendisini daha iyi tanıyacak, düşünce sistemini ve yanlışlarını görecektir. Ancak eleştirimizin sonuçlarından, yaratacağı sıkıntılardan korkmadan o alana girmek ve yolumuzu açmak zorundayız. Sosyalistlerin bir özelliği, işçi sınıfı hareketinin ve toplumsal oluşumların güncel durumunu ve gelişmesinin yönünü kavrayabilme çabası ise, bir diğer özellikleri de işçi sınıfının tarihsel hafızası olmaktır. Sadece bu durum bile bizi, uluslararası sosyalizmin tarihini iyi bilmek görevi ile karşı karşıya getirmektedir. Bilimsel sosyalizmin teorik öncülleri yeniden keşfedilmesi gereken şeyler değildir, önemli olan onları itildikleri donukluktan ve örtüden kurtarmak ve günümüzün hareketi içerisinde yeniden canlandırmaktır. Yenilginin ürünü olarak ortaya çıkan çeşitli yeni -aslında sosyalizmden çok eski - akımlara karşı İşçiler ve Toplum kitap dizisi kendi sosyalizm anlayışıyla çıkacaktır. Birikimin yeniden toparlanabilmesinde ve yenilenmesinde teorik mücadelenin büyük önemi vardır. İşçiler ve Toplum kitap dizisi bu mücadelede sosyalistlerin hızla netleşmesi ve bir taraf olması gerektiği


BAŞLARKEN * 7

inancındadır. Çabası bunu hızlandırmak olacaktır. İşçiler ve Toplum kitap dizisi bu tartışmalara katılmak isteyen herkese açık olacaktır. BİRİNCİ KİTAP ÜZERİNE İşçiler ve Toplum dizisinin birinci kitabının ilk ısı ‘İşçi Hareketi: Bu Bir Başlangıçtır’, işçi hareketinin gelişimi ve şekillenmesi üzerine. Yazar, işçi hareketinin 80-84 yılları arasındaki suskunluk, dağınıklık ve örgütsüzlük, ya da bir başka deyiş ile toplumda bir taraf olarak kendi çıkarlarını temsil ve ifade edememe durumunu yavaş da olsa adım adım aşmasını ve kendini şekillendirmeye başlamasını ele alıyor. Gözlerimizin önünde cereyan eden sürece bilinçli katılımın sağlanabilmesi için bir yanda günceli kavramayı ve gelişen dinamiklere işaret etmeyi hedefleyen yazar, öte yanda kısa da olsa 60’lı ve 70’li yıllardaki şekillenmeleri de ele alıyor. Geçmişe bu kısa bakış bir yanda DİSK’in nasıl bir hareketliliğin ürünü olduğuna, öte yanda ise 70’li yılların sonuna doğru DİSK’-deki bürokratikleşmenin yükselişine değiniyor. Yazının temelini oluşturan, işçi hareketinin her tür örgütlenmesini üretim birimlerinin doğrudan yönetimi ve denetimi ekseninde ele alan anlayış, sürdürülen tartışmalarda sürekli göz ardı edilen ve unutulan son derece önemli bir noktaya işaret ediyor. ‘Ortalıkta Dolaşan Hayalet: Popülizm’ başlıklı yazı ise, yazarın deyişi ile bir sendromun ulusal ve uluslararası düzeydeki köklerini, tarihteki ve bugünkü ortaya çıkış biçimlerini ele alıyor. Yazar, bir yanda uluslararası literatürde sürdürülmüş, öte yanda ise yakın geçmişte Türkiye’de başlanmış ama yarım kalmış olan popülizm tartışmalarına değinerek, kendi yazısını aslen devrimci harekette ortaya çıkan popülizm ekseni etrafında oluşturuyor. Yeni -popülizmin ideolojik özelliklerinin anlatıldığı bölüm ise bir dizi yeni tartışmayı ve derinleştirilmesi gereken noktaları barındırıyor. Bir kavram ve ondan da öte bir politik anlayış olan popülizmin kavranabilmesi için son derece önemli olan tarihsel malzemeler sunan bu yazı okuyucuların önemli bir kısmını huzursuz etmeye aday gibi görünüyor. Gorbaçov’un işbaşına gelmesinden bu yana dünyanın her yanında SSCB’de


8 * İŞÇİLER VE TOPLUM

olan bitenler tartışılıyor. Her yerde adeta bir Gorbaçov rüzgarı esiyor. Yıllardır SBKP’yi eleştiren PCI (İtalyan Komünist Partisi), destek mesajlarını ve iyi dileklerini gönderiyor, Sovyet disidentlerinin bile sağında yer alan yazar Lev Kopelew, ‘bu adamı desteklemek gerek’, diyor, Çekoslovakya’daki muhalif Charta ‘77 grubu gözlerini ve kulaklarını o yöne çeviriyor, yıllardır SSCB’yi eleştirmiş olanlar coşku ile havalarda uçuyorlar. Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte ‘Gorbaçov Ne Vadediyor?’ başlıklı yazı da bu tartışmalara katılmanın ilk adımını oluşturuyor. Yazının önemli bir bölümünde bir dizi isim ve yaşanmış tek tek olaylar sıralanıyor. İlk okuyuşta gereksiz gibi görünen bu bilgiler, aslında bir parti mekanizmasının işleyişi hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bunun ötesinde yazar, SSCB’de bugün olan bitenlerin köklerinde yapısal bazı sorunların yattığına ve ancak bunların kavranması halinde gelişmelerin de sağlıklı yorumlanabileceğine ilişkin noktalan öne çıkartıyor. Bu konudaki tartışmaların ekseni, yapısal özellikler üzerine oturtabilmek için bu yazı ilginç bir başlangıcı oluşturuyor. ‘İspanya İşçi Hareketi ve Comisiones Obreras’ başlıklı yazı ise dünya işçi hareketinin küçük ama son derece özgün bir kesitini bazı hatları ile ele alıyor. Bunların ortaya çıkış koşullarına ve çeşitli siyasi akımların tutumlarına kısaca değinen yazar, komisyonları işçi sınıfının kendi örgütlülüğünün gelişmesi yönünde önemli bir adım ve girişim olarak değerlendiriyor. ‘Türkiye’de Neler Oluyor?’ başlıklı yazı ise adından da anlaşılacağı gibi bugün olan biteni sınıf mücadelesinin iki ana kutbu açısından derleyip-toparlayıp yorumluyor. Yazar, işçi hareketinin yeniden şekillenmesi sürecinin özelliklerine dikkati çekerken sendika bürokrasisinin tutumuna da değiniyor. Vurguladığı nokta, bu anlayışa karşı mücadelenin sözlerle ve kınamalarla değil, hareketin şekillenmesi süreci içinde atılacak ve yapısal özellikler taşıyan adımlarla olabileceğidir. İşçiler ve Toplum dizisinin birinci kitabındaki yazılar şüphesiz ki çok daha detaylı ve derinlemesine yapılması gereken tartışmaların ancak başlangıcını oluşturuyorlar. Bu başlangıcın ardından dizinin ikinci kitabında daha özgül sorunları ilgilenen okuyucuların da katkı ve uyarıları ile tartışmak umudu ile... İşçiler ve Toplum


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR Mehmet Ali BULUT

Üç yıldır santim santim ilerleyen işçi sınıfı hareketi son 5– 6 aydır gözle görülür bir biçimde hızlandı. Beş ayda greve çıkan fabrika ve işyeri sayısı 100’e, işçi sayısı ise 15 bine yaklaşıyor. Gerçekleşen grevlerin yanı sıra birçok fabrika ve işyerinde grev kararlan alınıyor ya da toplu sözleşmeler grev kararının alınması ve uygulanması arasında geçen sürede imzalanıyor. Grevlerle birlikte işçi yürüyüşlerine de değinmek gerekir. Son dört ayda dört işçi yürüyüşü ve mitingi gerçekleşti. Türk-iş’in Samsun mitinginin yanı sıra Bozüyük’de 4000 işçi “işçinin birliği sermayeyi yenecek” sloganı ile yürüdü. İstanbul, Kazlıçeşme’de ise bine yakın deri işçisi ‘iş kazasında ölen bir arkadaşlarının anısına kısa ama anlamlı bir küçük yürüyüş yaptılar. Binlerce deri işçisi ise yemek boykotu yaparak bu eylemi desteklediler. İzmit’te ise 35 bin işçi grevdeki Petrol-İş üyeleri ile dayanışmalarını gösterdiler. İzmit yürüyüşü bu kentte bugüne kadar yapılan


10 * İŞÇİLER VE TOPLUM

en büyük yürüyüş oldu. Yemek boykotu ve açlık grevleri bu arada çeşitli fabrikalarda yaygınca uygulanmaya başlanan bir eylem biçimi haline geldi. Bugünkü işçi hareketi öyle birdenbire başlamadı. Hareketin şu andaki durumunu kavrayabilmek ve gelecekteki olası yönelimlerini görebilmek için bugünden daha geriye gitmek gerekiyor. 1980 SONRASI İŞÇİ HAREKETİ 1980 Türkiye işçi sınıfı hareketliliğinin nicel olarak eh yüksek olduğu yıldı. 80 bin dolayında işçi grevdeydi. 100 bin lerce işçi greve çıkma hazırlığı yapmaktaydı. Bu işçilerden bir kısmının grevleri birden çok kez ertelenmiş ve artık başlamaları kaçınılmaz hale gelmişti. Ve bu arada sayısız yasadışı grev ve direniş yaşanıyordu. Nicel olarak hareket bu denli yüksek bir aşamaya ulaşmış olmasına karşın içerik olarak oldukça koflaşmıştı. Grevler içi boş eylemlere dönüşmüş, yığınsallığını yitirmişti. Grev dışı eylemler hedefsizleşmiş ve koordinasyonunu yitirmişti. Bunlardan daha önemlisi ise gerçek işçi ücretlerinin 1977’den beri düşmesiydi. Bu bir anlamda da imzalanan toplu sözleşmelerin, girişilen grevler sonucunda elde edilenlerin derhal yitirildiğini ya da grevlerin ve sözleşme görüşmelerinin mağlubiyetle sonuçlandığını göstermektedir. Bütün bunlara Türkiye işçi sınıfının en ileri kesimlerinin örgütlenmesi olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK, içindeki iç sorunlar ve bürokratikleşme de eklenince, 1980’de-ki nicel olarak devasa ama nitel olarak cılız hareketin nedenleri bir ölçüde ortaya çıkar. 12 Eylül sonrasında sendikal faaliyetlerin ve grevlerin yasaklanması, toplu sözleşmelerin yapılamaz hale gelmesi ve YHK uygulamaları işte bu geri çekilen işçi hareketi karşısında hiçbir tepkiyle karşılaşmaksızın kolaylıkla yürürlüğe girebildi. Geriye çekilmeye başlamış hareket karşı karşıya geldiği gücün baskısına dayanamadan, hatta itiraz dahi edemeden kısa zamanda şiddetle geriye doğru itilmeye başlandı. 1984’de Türkiye işçi sınıfı sürülebileceği en geri noktaya kadar itilmişti. Artık daha geri çekilebilecek bir nokta yoktu. Binlerce işçi, özellikle de politik ve sendikal mücadelelerde ileri çıkmış öncü işçiler başta olmak üzere fabrikalardan tasfiye edildiler. Ücretler grev yasasının çıkmasından bu yana en düşük seviyesine indi. Öyle ki artık ücretlerin geri itilişini görmek için gerçek ücret hesaplamalarına bile gerek kalmadı. Türkiye sanayisinin en dinamik ve kilit sek-


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 11

törlerinin sendikal örgütü DİSK fiilen kapatıldı. Türk-İş dahi bu dört yıl içinde faaliyetsiz bırakıldı. Bütün bunların yanı sıra Türkiye kapitalizmi bu dört yıl içinde uluslararası kapitalizmin şekillenmesi ile birlikte yeniden şekillendi. Yeni bir sermaye birikim modeli oluştu. Rasyonel olmayan işletmeler tasfiye oldu. Türkiye kapitalizmi bütün bu gelişmeleri yaşarken işçi sınıfının hiçbir engeli ile karşılaşmadı. İşte bu noktada, yani işçi hareketinin en geri çekilmiş olduğu anda hareket yeniden ileriye doğru yürümeye başladı. İlk hareketlilik gözle görülmez ölçülerdeydi. Bir süre sonra, grev yasağı kalktığında ise gözle görülür hareketler yaşandı. Desan ve Yıldırım tersanelerinde toplam 20 işçinin giriştiği ilk iki grev acı birer yenilgi ile bitti. Desan grevi 3. ayında Yargıtay kararı ile durduruldu, Yıldırım tersanesi grevi ise 11 ayın sonunda hezimete uğradı. Bu iki grevin ardından işyerlerinde işgünü kaybı değil, işgünü kazanımı oldu! İlk grevlerden bir yıl sonrasında da grev hareketi henüz çok küçük çaplıydı: 29 fabrika ve işyerinde 2000 grevci işçi. 1985 yılında hareketin ivmesi son derece cılız olmasına karşın önemli bir gelişme yaşandı. 4 yıldır sendikaları kapalı olan yüzbinlerce DİSK’li işçi toplu sözleşmelerin serbest bırakılması üzerine tutum almak zorundaydılar. Ciddi, zorlu tartışmalar yaşandı. Başlangıçta bir ölçüde kargaşa da oldu. Fakat kısa zamanda DİSK’li işçiler kararlarını vererek yeniden sendikalaştılar. 4 senedir DİSK üyeliğinden ayrılmayan ve DİSK’in yeniden açılmasını bekleyen işçiler için fazla bir tercih olanağı da yoktu. Yeni sendikalar yasasının getirdiği hükümler sonucu yeni sendika kurmak ve daha önemlisi toplu sözleşme yetkisi alabilmek son derece güçtü. Sonuç olarak işçilerin karşısındaki tek açık kapı Türk-İş’e girmekti, nitekim bazılarının DİSK’in beklenmesi çağırışına kulak asan işçi hemen hemen olmadı ve DİSK’li işçiler Türk-İş’e aktılar. Bu tutumun başlıca istisnası Maden-İş üyesi metal işçilerinin Türk-İş’e bağlı Türk-Metal yerine bağımsız Otomobil-İş’e girmeleridir. Lastik işkolunda ise yeni kurulan Laspetkim-İş bir ölçüde eski DİSK’li is çileri toparlayabildi. Bunların dışındaki bağımsız sendika girişimleri ise kısa zamanda iflas noktasına ulaştılar.


12 * İŞÇİLER VE TOPLUM

SENDİKALAR ÜZERİNE TARTIŞMA İşçilerin bu karar aşamasında sosyalistler arasında da bu sorun tartışıldı. Tartışma içinde öne çıkan bir tutum yeni bir DİSK talep etmekteydi, diğer bir tutum ise Türk-lş’e girilmesini öneriyordu. Yeni bir DİSK talep eden öneri işçi sınıfının o andaki tutumundan tamamen bihaber, ondan kopuk, kendi ideolojik dünyalarında yaşayanların önerisi oldu. Bu nedenle de DİSK’in beklenmesi çağırışı gibi yeni bir DİSK çağırışı da işçi yığınlar tarafından itibar görmedi. Yeni bir DİSK önerenler (bu talebin bugün de savunucuları var) işçi sendikası kurmayı öğrenci derneği kurmak ile karıştırmaktalar. Herhangi bir örgüt kurma ile sendika oluşturma arasındaki farkı işçi sınıfından uzaklıkları nedeni ile görememekteler. Öğrenci der neği ya da herhangi bir başka dernek, küçük fakat inisiyatifli, atılgan bir grup tarafından kurulabilir. Bu dernek kurulmasından sonra (diyelim ki bir öğrenci derneğidir) gösterdiği aktivite ile daha geniş öğrenci kesimlerinin desteğini kazanabilir ve son aşamada öğrencileri temsil edebilir. Ama böylesi bir girişim öğrenciler arasında da çoğunluğu sağlama yeteneğinden uzaktır. Ya aktif bir azınlığın örgütü olarak, pasif çoğunluğun önünde onun örgütü olarak görünmeye devam eder, çünkü rakibi yoktur, ya da oluşan ilk hareketlilikte (bu hareketlilik o örgüt tarafından oluşturulabilir) öğrencilerin çoğunluğunun desteğini kazanmaya başlar. İşçiler arasında ise durum biraz daha farklıdır. Sendika işçiler için herhangi bir örgütlenme değil, günlük çıkarları savunan ve günlük yaşam koşullarını biraz olsun düzeltmek için gerekli olan bir örgüt biçimidir. Türkiye gibi bir ülkenin koşullarında yasal olmak zorunda olan bir örgüttür. Yani en basitçe, patronla masaya oturacak ve ücretleri, ücrete bağımlı diğer sorunları, iş koşullarını geliştirmek için pazarlık edecek, işçileri temsil edecek bir örgüt. Ve en önemlisi, işçilerin geniş birliğini fabrika ve ülke düzeyinde baştan sağlamış olan bir örgüttür. Kısacası, işçi sendikası küçük, fakat aktif, ya da sınıf bilinçli bir kesimin kurduğu ve işçiler adına hareket eden bir örgüt olamaz. DİSK’i bekleme önerisi gibi, yeni bir DİSK önerisi de işte bunları görmemekteydi. Kaldı ki, 1984 koşullarında işçilerin bekleyecek takatleri kalmamıştı. Tüm işçiler bir an önce toplu sözleşme istiyorlardı, ücret artışı için değil, hiç değilse gerçek ücretlerin gerileyişini durdurmak için.


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 13

Türk-iş’e katılmak önerisini ister reformist, isterse sosyalist bir bakışla önerenler ise her şeyden önce sınıfın durumunu gerçekçi olarak tespit etmekteydiler. DİSK’li işçilerin geniş kesiminin aldığı tutum da bu önerinin gerçekçiliğini göstermekte. Ancak sorun burada bitmiyor. Türk-iş önerisini ileri sürenler arasında da ciddi farklılıklar var. En sağda DİSK’in kuruluşunu eleştiren, yanlış bulanlar var. Onla rın hemen biraz solunda Türk-iş önerisini kendi ikameci anlayışları ve kendi zümresel çıkarları için önerenler var. Bunlar küçük burjuva solu ve reformistler. Solda ise sosyalistlerin tutumu var ki, ilk ikisinden temelde farklı bir tutumu yansıtıyor. DİSK’in kuruluşunu eleştiren anlayış, onu sadece bir avuç sendikacının iradi davranışı olarak değerlendirmekte. Dolayısıyla da DİSK’i, işçi hareketini ve sendikal birliği bozucu olarak görmekte. Şimdi, ‘biraz zorla da olsa’ sınıfın sendikal birliğini Türk-İş’de ‘yeniden’ sağlamanın yolu açılmış durumda. Öyleyse bu fırsat değerlendirilmeli, Türk-İş’de toplanılmalı ve işçi sınıfının birliği sağlanmalı. Türk İş önerisini ileri süren ikinci anlayış ise işi DİSK’i eleştirmeye kadar vardırmamaktaysa da aynı sonuca ulaşıyor ve yeni koşullarda sendikal birliğin zemini olarak Türk-İş’i gösteriyor. Ve sonra her iki anlayışta ekliyor: “Türk-İş’de mücadele edilmeli, sağ yönetim temizlenmeli.” Bu ifade biraz daha süslendiğinde ise «DİSK’in ilkelerinin Türk-İş’e egemen kılınması» haline geliyor. Yeni bir DİSK önerenlerle, Türk-İş’i öneren reformistler gerçekte aynı noktada birleşiyorlar. Birbirinden tamamen zıt bu iki önerinin temelinde de ikamecilik yatmakta. Yeni DİSK önerisini ileri sürenler işçi sınıfından organik olarak kopuk olmanın yanı sıra işçi sınıfının günlük ve tarihsel çıkarlarının yerine kendi bireysel ya da zümresel çıkarlarını geçirmekteler, aynı Türk-İş’i öneren reformistler gibi. İkamecilik daima kendisini, kendi önerisini kurtuluş yolu olarak görür. Çünkü toplumun ya da adına hareket ettiği sınıfın/sınıfların kurtuluşunu kendi politik akımlarının, politik örgütlenmelerinin eylemi olarak görür. Bu nedenle de kendi eylemini tüm sınıfın eyleminin yerine koyar ve onun kurtuluşu için sadece önerilerde bulunmaz aynı zamanda da «mücadele» eder. Onu kurtarmak için savaşır. İkameciliğin diğer davranışları ile değil (burada işçi sınıfını temel alırsak işçi sınıfının kurtuluşunu onun kendi eyleminin eseri olarak değil) kendi dar örgütlenmesinin faaliyeti olarak


14 * İŞÇİLER VE TOPLUM

görür. Sosyal olayları salt sosyal sınıfların temsilcisi olan politik Örgütlerin mücadelesi olarak görünce de derhal burjuva politikalarına yuvarlanır. Burjuva politikaları sınıflar adına davranan politik örgütlen meler üzerinde inşa olunmuştur. Burjuva politik partisi doğrudan kapitalist sınıfı temsil ederken, bir yandan da toplumun büyük yığınlarına, emekçi sınıf ve tabakalara, onların çıkarlarını da temsil ettiğini anlatır. Emekçi sınıf ve tabakalara onların çıkarlarının da kapitalistlerin çıkarlarının bağlamından geçtiğini kabul ettirdiği ölçüde de başarılı olur. Bu başarı oranı burjuva partisinin kapitalist sınıfın temsilciliğini üstlenip üstlenemeyeceğini de belirler. Yeni bir DİSK öneren anlayış da aynı burjuva politika anlayışı ile hareket etmektedir. İlk çıkış noktası işçi sınıfının çıkarlarını en iyi kendisinin temsil edeceğidir. Pratikçe kanıtlanmamış da olsa onlar için bu ideolojik bir doğrudur. Bu çıkış noktasından hareketle sendikal örgütlenmeyi de kendileri oluşturmak isterler. İkameciliğin bu yansıması işçi sınıfı içinde tamamen şanssızdır. Birincisi, sınıftan organik olarak kopuk olmalarından dolayı, örneğin bir öğrenci örgütünde olabilecek bir gelişme sendikal örgütlenme söz konusu olduğunda olası değildir. İkincisi ise, işçi sınıfının genel politik yelpaze içinde en etkisiz durumdaki bir akımı, salt ideolojik nedenlerle kendisinin kurtarıcısı olarak görmesi mümkün değildir. Bu ikameci anlayışa gelene kadar sırada çeşit çeşit burjuva partileri, sosyal demokrasi ve en nihayette sendika bürokrasisi içinde etkinlik sa hibi olan reformist akım vardır. Türk-İş’i öneren reformistler ise kuşkusuz daha tehlikeli bir ikameci akımdır. Onları birincilerden ayıran işçi sınıfı içindeki göreceli etkinlikleridir. Bu etkinlik tamamen sendika bürokrasisi içinde olmanın bir ürünüdür. Burjuva politikalarla ve ideolojilerle çevrili olan işçi sınıfı için sendika bürokrasisi kendisinin temsilcisidir (ki bir anlamda gerçekten de öyledir) ve bu arada reformist sendika bürokrasisi de tutucu, sağ sendika bürokratlarına göre, hiç değilse sınıfın ileri kesimleri için, daha bir tercih nedenidir. Özetle, reformistlerin ikameciliğinin bir maddi temeli vardır, fakat bu maddi temel de gene burjuva politikası anlayışının üzerinde ayakta durabilmektedir. Reformistler yukarıda kısaca değinmeye çalıştığım nedenle işçi sınıfının şu andaki durumuna uygun bir öneri olarak Türk-İş’i önermekte bir an


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 15

dahi tereddüt etmediler, fakat bu önerileri ile birlikte öne sürdükleri mücadele hedefleri gerçek yüzlerini derhal öncü, sosyalist işçiler için açığa çıkardı. Türk-İş önerilerinde reformistlerin tüm taktiği sendika oyunları ile sendika bürokrasisi içindeki hesaplaşmalar ve ittifaklarla Türk-İş içinde mevziler kazanmaktır. Türk-İş içindeki sosyal demokrat muhalefet de reformistlere yeterli ve gerekli manevra alanını tanımaktadır. Hedefleri bu zemini iyi kullanarak olabildiğince sendika bürokrasisi içinde yerleşmektir. Gören gözler için bu doğrultuda küçümsenmeyen ilerlemeler kaydettikleri de açık. Ancak nereye kadar? Şu anda Türk-İş yönetimi, sosyal demokrat muhalefet ve onun kuy ruğundaki reformist sendika bürokratları, işçi sınıfı hareketinin durgunluğu nedeni ile varlıklarını veya sendika hareketi içindeki etkinliklerini sürdürebilmekteler. Geri bilinç düzeyi başlıca ve hatta tek yardımcıları. Ancak işçi sınıfı hareketlenmeye başladığında, ilk deneylerden sonra yeniden ileri sürdüğü taleplerin gerçekleşmesinin ancak kendi doğrudan mücadelesi ile olacağını gördüğü an, refor mistler için olduğu kadar tüm sendika bürokrasisi için de tehlike çanları çalacak. 4 yıl boyunca DİSK üyeliğinden ayrılmamakta direnen DİSK’li işçiler Türk-İş’e doğru akarken önemli bir zaaf içindeydiler: durgunluk. Usul, usul, sessizce Türk-İş’e bağlı sendikalara ya da Otomobil-İş’e girildi. Sessiz ve başlar öne eğik. Türk-İş ya da Otomobil-İş bu durgun kalabalığı kısa zamanda eritmekte güçlük çekmedi. Ve bu nedenle de 1960’lann başından beri Türkiye işçi sınıfı hareketinin başını çeken DİSK’li işçiler ne Türk-İş içinde ne de bağımsız sendikalarda hiçbir radikal değişiklik yaratamadılar. Zaten böyle bir gelişme beklemek de son derece hayalci olurdu. İşte, bir de bu nedenle reformistlerin ve küçük burjuva solun “Türk-İş içinde mücadele etmek ve onu değiştirmek” biçimindeki hedefleri gerçekçi değildir. Onlar bu sloganı ileri sürerken asıl olarak sendikacılar arası mücadeleyi anlamaktalar ve ileri işçilerden de bu mücadelede edilgin bir biçimde kendilerini desteklemelerini istemekteler. Peki, DİSK’li işçiler neden Türk-İş’e katılmalarından bu yana iki yıl geçmesine rağmen hiçbir radikal gelişme sağlayamadılar? 20 yıllık mücadelenin hiçbir anlamı yok mu? Bu soruların cevabım iki ayrı noktada aramak gerekir. Birinci ola rak


16 * İŞÇİLER VE TOPLUM

DİSK’in kuruluş aşamasında, dolayısıyla da onun kuruluşundaki dinamiklerde, ikinci olarak da 1970’lerin sonundaki durumunda. 1960 İŞÇİ HAREKETİNİN YENİ ŞEKİLLENİŞİ DİSK, 1950’lerde gene bugünkü gibi santim santim ilerleyen bir işçi sınıfı hareketinin 60’ların ortasında giderek şiddetlenmeye başlaması koşullarında oluştu. Bunu bir başka şekilde ifade edecek olursak, DİSK yukarıdan aşağıya bir grup sendikacının iradi kararı ile değil, sınıfın hareketinin ileri hamlesinin bir ürünü olarak doğdu ve daha ileri bir hamlesinin ürünü olarak şekillendi. 1960lı yılların başındaki durumu kısaca anımsamaya çalışalım: 1960’ların başında Türkiye işçi sınıfı önemli bir nicel ve nitel gelişmenin potansiyel birikimini tamamlamış durumdaydı. 1960’da sanayi üretiminin yarıdan fazlası fabrikalarda gerçekleşmekteydi ve işçi sınıfının üçte biri fabrikalarda çalışmaktaydı. 1940 ve 50’lerde büyük ölçüde kamu sektörüne ait olan büyük sanayi, 60larda hızla özel sektör ağırlıklı olmaya başladı. Yükselen sanayi burjuvazisi ile birlikte onun doğal ürünü olan sanayi işçileri de çoğalıyor ve güçleniyordu. 1960ların başında Türkiye işçi sınıfının hacmi 1 milyona yakındır ve bu 1 milyon işçinin 250 bini sanayide çalışmaktadır. Özellikle metalürji, kimya, petrol ve lastik sanayileri 60lı yıllarda hızlı bir gelişme yaşadılar. Bu arada başta İstanbul, İzmit, İzmir ve Adana olmak üzere Türkiye’nin birçok kenti sanayileşiyor ve birer işçi yatağı haline geliyordu. Ancak İstanbul ve İstanbul-İzmit arasındaki bölge halen Türkiye sanayisinin merkezi ve dolayısıyla da Türkiye işçi sınıfının kalbi idi. Nicel olarak artık oldukça güçlenmiş olan Türkiye işçi sınıfı kendisini ve çıkarlarını ifade etmenin hazırlığını yapmaktaydı. 1960-63 arasında bu hazırlığın somut ifadeleri ortaya çıkmaya başladı. İlk önemli olay Türk-İş’in Saraçhane mitingidir. Bu mitinge 100 bin işçi katıldı. Gösterinin başlıca talebi sendikal özgürlüklerin genişletilmesi ve grev hakkı idi. Türk-İş 1952’de kurulduğunda 150 bin üyeye sahipti. Saraçhane mitinginin gerçekleştiği günlerde ise Türkiye’de 300 bin sendikalı işçi vardı. 8 yılda sendikalı işçi sayısı 2 kat artmış ancak sendikalaşma oranı düşmüştü. Sen-


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 17

dikal özgürlüklerin genişlemesi talebinin ardında yatan bir neden budur, öte yandan gerçek ücretler 1960 öncesi dönemde düşmekteydi ve işçiler acilen pazarlık güçlerini arttırmak istiyorlardı. Bu ise grev hakkı istenmesi sonucunu doğurmaktaydı. Saraçhane mitinginin ardından gerçekleşen ikinci bir önemli olay ise Kavel grevi oldu. Türkiye işçi sınıfının bilincinde önemli bir yer tutan Kavel direnişi iki talebe sahipti: Birinci talep ücretlerle ilgili idi, ikinci talep ise işten çıkarılan 5 sendika işyeri temsilcisinin işe geri alınması idi. Önce kendisinden önceki birçok diğer eylem gibi otur ma grevi olarak başlayan Kavel direnişi patronun oturma grevi nedeniyle 10 işçiyi daha işten atması ile birlikte ertesi günü gerçek anlamda greve dönüştü. 36 günün sonunda Kavel işçileri 10 yıllar sonra gerçek bir greve çıkmış ve zafer kazanmış işçiler olarak tekrar üretime dönüyorlardı. Kavel grevi 36 gün boyunca İstanbul’un geniş işçi kesimlerinin desteğini gördü. Birçok fabrikanın işçileri Kavel’i kendi eylemleri olarak benimsediler ve destek verdiler. Demir Döküm işçileri, grevi en aktif olarak destekleyen işçilerdi. Kavel adeta tüm işçiler adına sendikal özgürlükler için mücadele ediyordu. Kavel grevi 1960-63 arasının ilk grevi, direnişi değil. Saraçhane mitingi de tek işçi gösterisi değil. Bu dönem içinde 50 ila 100 bin işçinin katıldığı çeşitli eylemler oldu. Aralarında Derby’nin de bulunduğu birçok fabrika da çeşitli niteliklerde ve sürelerde direnişler gerçekleşti, çeşitli kentlerde, çeşitli büyüklüklerde işçi yürüyüşleri oldu. Bütün bu işçi eylemlerinde talep hep Saraçhane mitinginin ve Kavel grevinin talepleriydi. Saraçhane mitinginde işçiler taleplerini güçlü bir ses olarak yükseltirken Kavel grevi ses yükseltmekten öteye geçmişti. Artık fiili bir mücadele başlamıştı. İşçiler birlik ve mücadelenin kazandığını görmüşlerdi, onlar için geri dönüş yoktu. Burjuvazi de Kavel direnişinden önemli dersler çıkardı. O da ciddi bir karar aşamasına ulaşmıştı. Ya grev yasasını çıkarmayacak, sendikal özgürlükleri genişletmeyecekti ve böylece daha gelişkin ve sert bir mücadele ile karşı karşıya gelmeyi kabul edecekti, ya da geri adım atacak ve yeni yasalarla grev hakkını tanıyacaktı. Sanayinin gelişimi ise burjuvazinin sert bir mücadeleyi kaldıramayacağı kadar hızlıydı. Yeni gelişen sanayi burjuvazisi için sert bir mücadele ve üretimin aksaması kabul edilemez bir durumdu. Öte yandan kapitalistler için muazzam bir yedek işgücü


18 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ordusu vardı ve bu ordu her gün büyümekte idi. Burjuvazinin tutumunun belirlenmesinde etkili olan bir başka olgu ise yeni oluşan Türkiye sanayisinin genç işçi sınıfının deneyimsizliği üzerine kolaylıkla giydirilen kanlı bir Fordizm’di. 60’lı yılların ilk döneminde büyük: sanayinin üretimi hızla artarken işçi sayısı aynı hızla artmamıştır, aynı şekilde, vardiya çalışması bu dönemde büyük bir yaygınlık kazanmıştır, özellikle de özel sektör ağır sanayiinde. Sonuç olarak burjuvazi kararını verdi ve ikinci yolu seçti. Sendikal özgürlükler genişledi ve grev yasallaştı. Böylece burjuvazi daha militan, mücadeleci bir işçi hareketi ile karşı karşıya gelme durumunu bir süre için geciktirmiş oldu. Burada dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in bir konuşmasını aktarmakta yarar var: “Batı demokrasilerinin hemen hepsinde bu kanunla Türk işçisine tanımak üzere bulunduğumuz haklar ancak uzun ve kanlı mücadeleler sonunda elde edilmiştir.... Şu birkaç gün içinde bu hakları, bu tür mücadelelere gerek kalmak sızın Türk işçisine tanımak suretiyle toplum ve tarihe büyük bir hizmette bulunmuş olacağımız şüphesizdir... Batı ülkelerinde, tatbikat önden, kanunlar arkadan gelmiştir... Bizde önce kanun gelecek, tatbikat arkadan gelecektir.” (Türk İşçi Hareketi’nin Batı İşçi Hareketi Karşısındaki Özgünlüğü, Alpaslan Işıklı, 11. Tez Kitap Dizisi, Sayı: 5) Bülent Ecevit’in bu sözleri yasanın çıkmasında hangi mantığın egemen olduğunu gayet güzel göstermekte. Gerçekten de Türkiye’de yasanın çıkmasından önce «kanlı mücadeleler» verilmemişti ve yasa hareketin ileri fırlamasından ve belki de “kanlı” hale gelmesinden önce çıkmaktaydı. Burjuvazi potansiyel birikimin farkındaydı. GREVİN GERÇEK BİR HAK HALİNE GELMESİ Yeni grev ve sendika yasaları oldukça sınırlıydı. Sendika değiştirmek, sendikalaşmak büyük engellerle karşı karşıyaydı. Aynı şekilde grev yapmanın önünde de türlü engeller vardı. Bütün bunlara rağmen yeni


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 19

yasaların çıkması ile birlikte grevler derhal başladı. İlk iki yılda 250’ye yakın fabrikada 10 bin civarında işçi greve çıktı. Diğer eylem biçimlerinin sayısı ise büyük ölçüde düştü. Daha sonraki iki yılda (1965-66’da) ise bu rakamlar iki katı arttı. 400’ü aşkın fabrikada 20 bin işçi greve çıktı. Grevler uzamaya ve nispeten sertleşmeye başladı. 1966 yılının özelliği ise, grev dışı eylem biçimlerinin yoğunlaşması oldu. Bu sene içinde özellikle yaygın işçi yürüyüşleri gerçekleşti. Talep 3 sene öncesinin talebi idi: Ücret artışı ve sendikal özgürlük. Yani mevcut yasanın getirdikleri işçiler tarafından omuzlanıyor, genişletilmeye çalışılıyordu. Bunun için ise artık mücadele yetenekleri ve kapasitesi daha gelişkin bir işçi sınıfı vardı. Grev yasasının çıkmasından sonraki ilk üç yılda gerçekleşen grevler genellikle başarı ile bitmişlerdi. Aynı dönemde gerçek ücretler artmıştı. 600 fabrikanın 30 bin işçisi artık grev deneyine sahipti ve işçiler için kendilerini ifade etmenin, çıkarlarını savunmanın yolları daha gelişmiş olduğu kadar kendilerine olan güvenleri de büyük ölçüde artmıştı. Bu ilk dönemin bir başka özelliği ise henüz grev yasasının çıkmasından önceki dönemin mücadelesinde başı çeken büyük sanayi işletmelerinin işçilerinin grev mücadelesine girmemiş olmasıydı. Büyük işletmelerde mücadele esas olarak 66 yılında ivme kazandı ve Singer, Good Year, Tarım Koruma, Kula Mensucat gibi bir dizi fabrikada direnişler gerçekleşti, özetle küçük fabrika ve işletmelerde yasa sınırları içindeki grevlerin yanı sıra, 1966’ya. yaklaşıldıkça büyük fabrikalar yasal grev prosedürünü atlayarak eyleme girişmeye başladılar. Oysa, aynı dönemde Türkiye işçi sınıfı nicel olarak gelişirken büyük sanayi daha da hızlı bir gelişme yaşadı. 500’den çok işçi çalıştıran fabrikalarda üretim % 91.4, 1000’den çok işçi çalıştıran fabrikalarda ise % 107.3 arttı. 1963-67 arasında 1000’den çok işçi çalıştıran 16 yeni fabrika kuruldu. Büyük sanayide çalışan işçi sayısı ise ancak % 28 arttı. Bu, en açık şekliyle “kanlı Fordizm”in sonuçlarını ve sömürünün nasıl arttığını gösterir. 1966-67’de ulaşılan bu nokta artık işçi sınıfı mücadelesi açısından yeni bir dönemece gelindiğini gösteriyordu. Şimdi sıra tam anlamı ile birçok cephede birden büyük sanayi işletmelerinin mücadelesine gelmişti. Bu dönemin kapısını açan olay Paşabahçe grevi oldu. Uzun süren bu greve karşı Türk-İş yönetiminin takındığı çok açık uzlaşmacı tutum birdenbire bir çok gelişmeyi hızlandırdı. Grevin 22. gününde Türk-İş patronla uzlaşarak işçi-


20 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ler adına sözleşmeyi imzalamaya kalkıştı. Paşabahçe cam işçileri bu sözleşmeyi kabul etmediler ve greve devam ettiler. Bunun üzerine Türk-İş sözleşme görüşmelerini sürdüren Keramik-İş’i cezalandırmaya ve sözleşme yetkisini bir başka Türk-İş sendikasına, Petrol-İş’e vermeye kalkıştı. Türkİş’in bu son adımları birçokları için bardağı taşıran son damlalar oldu. Türk-İş üyesi bazı sendikalar konfederasyonun bu tutumuna karşı çıktılar. Türk-İş bu sendikaları da cezalandırdı. Bunun ardından gelişen olaylar DİSK’in kurulması ile sonuçlandı. Bu arada aynen Kavel grevinde olduğu gibi Paşabahçe grevi de İstanbul işçilerinin ortak grevi havasına büründü. Bütün gözler onun üzerindeydi ve birçok fabrika grevi aktif olarak destekledi. Demir Döküm işçileri ise bu dayanışma faaliyetinin gene en başında yürüyorlardı. Paşabahçe grevi her şeyden önce işçilerin yeni bir bilgiyi daha bilinçlerine çıkarmalarını sağladı-, sendika bürokrasisinin durumu. O güne kadar tek tek birçok olayda işçiler Türk-İş’in uzlaşmacı niteliğini görmüşlerdi. Ancak onun niteliğinin geniş işçi yığınlarınca kavranması Paşabahçe grevi ile oldu. Hiç değilse öncü işçiler için artık gelişen hareketin dalgasının uzun süre Türk-İş’in sınırları içinde kalamayacağı açıktı. Çok geçmeden de bu dalganın basıncı ile DİSK kuruldu. DİSK’i kuran sendikalar Türkiye işçi sınıfının en militan, öncü kesimlerinin örgütleriydiler. Esas olarak büyük ölçekli özel sektör iş letmelerinde ve İstanbul ve İstanbul-İzmit arasında, yani sanayinin en gelişkin olduğu, sömürü oranının en ağır olduğu bölgede örgütlüydüler. DİSK’in kuruluşunu takip eden yıllarda hareket daha da ileriye atıldı. Yasal grevlere çıkan işçi sayısındaki artışın oldukça ufak olmasına karşın, grev dışı değişik eylemlere çıkan işçilerin sayısı 3 yılda 150 bine ulaştı. Üç yıl içinde yüze yakın büyük sanayi işletmesinde sert direnişler yaşandı. Direniş ve işgallerin temel talebi 1960’larm başında ileri sürülen talepti: sendikal özgürlüklerin ve grev hakkının genişletilmesi. Bağımsız sendikalarda ya da Türk-İş’e bağlı sendikalarda örgütlü olan işçiler DİSK’e girmek istediklerinde karşılarında patronlarının tutumunun yanı sıra yasaların sayısız engeli ile karşılaşmaktaydılar. Direniş eylemi ise yasal engelleri bir kalemde atlıyor ve işçiler ile patronu fabrika ölçeğinde karşı karşıya getiriyordu. Böyle olunca da kazanan işçiler oluyordu. İşçilerin birliği ve dayanışması karşısında tek tek yakalanan kapitalistler yeniliyorlardı. Artık


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 21

slogan ve talep aynı olmasına rağmen mücadele bicimi değişmişti. İşçiler sadece bir talebi ileri sürmüyorlar, uğrunda mücadele ediyorlar ve genellikle giriştikleri mücadeleyi kazanarak bitiriyorlardı. Kazanım henüz tek tek fabrikalara ait olsa da genelleşme eğilimi 70’e yaklaşıldığında yaygınlaşıp güçleniyordu. Büyük fabrikalar daha küçük çaplı fabrikaları; işletmeleri peşinden sürüklemekteydiler. 1970 15-16 Haziran’ına kadar DİSK yönetimi yükselen işçi hareketinin önünde kaldı. Ya da, daha doğrusu hareketin önünde sürüklendi. Tek tek direnişlerde işçilerin tutumuna karşı çıkmaya çalıştı ama esas olarak hareketin gelişimine engel olamadı. İşte DİSK’i DİSK yapan yıllar bu dönemdir. Yapısı, üst yönetimi ve kuruluşundaki temel ilkeler Türk-İş’ten çok farklı olmayan bir sendikal örgütlenme, sınıf hareketinin gelişimine önemli bir avantaj sağlıyordu. Neden Türk-İş aynı fonksiyonu yerine getiremiyordu da DİSK bu işlevi üstlendi? DİSK ÖRGÜTLENMESİ HAREKETİN ÜRÜNÜDÜR Bu sorunun cevabını her iki örgütün kuruluş biçimlerinin farklılığında bulabiliriz. Türk-İş 1952’de durgunluğun üzerinde kurulurken, DİSK 1967’de hareketin içinde ve hareketin tam daha ileriye fırlamaya hazırlandığı bir aşamada oluştu. Türk-İş yukarıdan aşağıya inşa edilirken, DİSK de yukarıdan aşağıya kurulmuş olmasına rağmen aşağıdan yukarıya bir hareketin ürünüydü. Fabrikalar kendi kendilerine DİSK’e doğru koşuyorlardı, tabanda canlı bir demokrasi egemendi. Direnişler sendikacıların direktifi ile değil, fabrikalarda işçilerin aldığı kararlarla başlıyordu. Direnişler, grevler direniş ya da grev komiteleri tarafından yönetiliyordu ve bu komiteler örgütün tüzüksel yapısı içinde bir yere sahip olmasalar da örgütün demokratik yapılanmasında önemli bir yer tutmaktaydılar. Son olarak da hareketin öne çıkardığı işçiler aynı zamanda sendikaların merkez yönetiminde olmasa da şubeleri düzeyinde yöneticiler haline geliyorlardı. 1970’e kadar DİSK ve bağlı sendikalarda amatör sendikacıların, yani hem fabrikada çalışan hem de sendikada görevli işçilerin önemli bir yeri varken, 1970’ler-de bu durum tamamen ortadan kalktı, tüm sendikalara kalıcı yöneticiler yerleştiler. DİSK’in bu gelişimi burjuvazinin 1963’de korktuğunun başına gelmesiydi.


22 * İŞÇİLER VE TOPLUM

63 yasaları ile burjuvazi 5-6 yıl kazanmıştı ama işte şimdi militan bir işçi hareketi gittikçe daha şekillenerek ve gelişerek karşısına çıkıyordu. Tedbir almak gerekirdi. Yeni yasa önerisi hazırlandı. Ve bu yeni yasa önerisine karşı 15-16 Haziran direnişi başladı. 15-16 Haziran işçi hareketinin doruk noktası dolayısıyla da aynı zamanda geri çekilmenin de başlangıcı oldu. Hareket ilk kez bu ey lemde siyasal boyut kazandı. Kısmi bir başarı ile bitti. O güne kadarki tek tek fabrikaların mücadeleleri 15-16 Haziran’da genellik kazandı. Yüzlerce fabrika iki gün için birlikte eyleme çıktılar. 15-16 Haziran’ın en temel eksikliği kendisini örgütsel olarak ifade edememiş olmasıdır. Bunun bir nedeni hareketin çok kısa süreli olması ise, diğer nedeni de hareketin tüm nesnel koşullarında aranmalıdır. Sonuç olarak, Haziran 1970’in arkasından işçi hareketi karşısına çıkan fiziki güçle çarpışabilecek boyutta değildi ve geri çekilmeye başladı. Geri çekilme 1973’e kadar sürdü. Geri çekilme bir bozgun havası içinde olmadı. 1973’de ülke çapında sıkıyönetimin kalkması ile birlikte hareket yeniden ileriye doğru atıldı. Yükselme 1977’ye kadar sürdü ve o tarihten itibaren yeniden geri çekilmeye başladı. Bu defaki geri çekiliş henüz gene bozgun boyutlarına ulaşmamıştı ama koordinasyonsuz, başıbozuk bir geri çekilişti bu. 1970’LERDE İŞÇİ HAREKETİ 1970’lerin grev hareketinin boyutları 60’lardaki hareketin iki katına yaklaşıktır. Hareketin geri çekilmeye başladığını söylediğim 1977-80 arasında da grevci işçi sayısı herhangi bir üç yıllık dönemin en yüksek sayısıdır. Bu üç yılda 100 binin üzerinde işçi greve çıkmıştır. Grev dışı eylemlere gelince, 70’li yıllarda bu tür eylemler 60’lara göre kat be kat üstündür. Aynı şekilde 77-80 arasında grev dışı eylem biçimleri de Türkiye işçi sınıfı tarihinin, 15-16 Haziran dışında en yüksek boyutlarına ulaşmıştır. Ne var ki, sayısal olarak hareket gelişmeye devam ederken önceleri kısmi olan yenilgiler giderek çoğalmaya başlamıştır. Birçok alanda, örneğin Seydişehir ve Ereğli’de sendikal örgütlenme başarısızlığa uğramış, büyük gürültülerle başlayan MESS grevi açık bir yenilgi ile sonuçlanmıştı. Dönemin tüm grevleri şu ya da bu ölçüde yenilgi ile bitmekteydi. 1976-77 1 Mayıs gösterilerinin geniş işçi katılımı sonraki yıllarda hızla erimiş ve 1 Mayıs gösterileri


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 23

küçük militan grupların işçi sınıfının katılımını dıştalayan sert sokak eylemlerine dönüşmüştü. Ve bütün bunların ardından gerçek ücretler 77’yi izleyen dönemde büyük bir hızla düşmeye başlamıştı. Geri çekilmeyle birlikte yaşanan bir başka olgu ise sendikal yapı içindeki gelişmelerdir. Kuruluşundan bir yıl sonra 57 bin üyeye sahip olan DİSK 1970’de 100 bin üyeye yükselmiştir. 1970’li yıllarda üye yapısının gelişimi iyice hızlandı, önce 15-16 Haziran’ın hemen arkasından bağımsız Tekstil sendikası DİSK’e katıldı. Böylece DİSK, Türkiye sanayisinin bu en önemli işkolunda örgütlenmeye başladı. Fakat asıl gelişme 73 sonrasında yaşandı. Bu dönemde 20 yeni sendika DİSK’e katıldı ve üye sendika sayısı 29’a ulaştı. Yeni katılan sendikalar içinde en önemlisi Genel-İş’ti. 1980’lerin sonunda DİSK’-in üye sayısı üzerine çeşitli tahminler yapılıyordu. Kimilerine göre 800 bin, kimilerine göre ise 300 bin üyeye sahipti. 70’lerde üye sendikalar ve toplam üye sayısının bu sıçramalı gelişmesiyle DİSK yeni bir yapıya dönüşmeye başladı. Birinci olarak üyelerinin yarıdan fazlası sanayi dışı kesimlerden gelmekteydi. Daha önemlisi yeni katılımlar 60’larda olduğu gibi bir mücadelenin sonucu olarak değil, sendika bürokrasisinin iradi tercihi olarak gerçekleşiyordu. Üye sendika sayısının hızlı artışı sonucu aynı işkolunda birden çok sendikalar oluştu ve bu sendikaların birleştirilmesi aşamasında sayısız kirli oyun ile bir önceki dönemin ileri çıkmış işçi önderleri örgütlerden tasfiye edildiler. Kimya işkolundaki gelişmeler bunun en iyi örneklerinden birisidir. Bütün bu gelişmeler DİSK’in niteliğini ciddi ölçülerde etkilemekteydi. İlk yıllarda gelişen hareketin önünde durmak zorunda kalan sendika bürokrasisi şimdi artık örgüte tam anlamı ile egemendi ve istisnai durumlar dışında örgütün dizginlerini elden kaçırmıyordu. Özetle hareketin doğurduğu, hareketin başını çeken örgüt artık giderek bürokratikleşiyor dolayısıyla hantallaşıyor ve hareketin önün deki engellerden birisini oluşturuyordu. Burada iki örneğe dikkat çekmek gerekiyor: Profilo ve Berec direnişleri. Bu iki direniş sendika bürokrasisine rağmen başlamış ve 60’ların sonunun eylem çizgisini, örgütlülüğünü izlemişlerdir. Her iki direnişte de işçiler kolluk kuvvetleri ile çatışmışlardır, fakat asıl çatışma işçiler ile sendika bürokratları arasında oldu ve izole iki eylem olan Berec ve Profilo da kazanan sendika bürokrasisi oldu. Profilo ile aynı günlerde DGM direnişi gerçekleşiyordu. Bu dönemde birçok irili ufaklı fabrika Pro-


24 * İŞÇİLER VE TOPLUM

filo’nun yolunu tutmaya çalıştı. Ancak sendika bürokrasisi duruma hakim oldu. Hareket gelişemedi. 15-16 Haziran’da yüz binler halinde sokaklarda yürüyen işçiler, DGM direnişi sırasında sendikaların kiraladığı kamyonlar içinde “mobilize” gösteriler yaptılar! Berec, Profilo ve DGM olayları DİSK içinde bürokrasinin egemenliğini kanıtlarken hareketin 60’lardaki niteliğini ve ivmesini de kaybetmiş olduğunu gösteriyordu. Bu yeni direniş kalkışmasına burjuvazinin tepkisi de sert oldu. Profilo ve DGM direnişinin ardından 13 bin işçi için takibat açıldı, binlerce işçi kapitalistler tarafından işten atıldılar ve işten atılan işçiler için kara listeler hazırlandı. Sendika bürokrasisinin egemenliği bir yandan en ileri unsurlarını kaybetmiş olmakta, öte yandan ise hareketin ivmesinin düşüşünde önemli bir rol oynadı. Zaten, 15-16 Haziran ertesinde ve özellikle de 12 Mart döneminde işçi hareketi gene önemli ölçüde öncü unsurunu kaybetmiş ciddi bir yara almıştı. Burada bir noktaya daha değinelim. Bu dönemde bürokrasinin fazla zorlanmadan örgüte egemen olmasının başlıca nedeni bürokrasinin önemli bir kısmının 60’ların mücadelesinin ürünü olması ve o dönemin mücadelesinin itibarını taşımasıdır. DİSK’DE BÜROKRASİNİN EGEMENLİĞİ Örgüte bir kez bürokrasi egemen olunca hareket içinde doğan ya da anlam kazanan prensipler de içi boş kavramlara dönüştüler. Bu içi boşalan kavramların en önemlisi ‘tabanın söz ve karar sahibi olması’ ilkesiydi. Denilebilir ki DİSK’in yaşamı içinde hiçbir zaman bu ilke bütün mükemmelliği ile geçerli olmadı. Ancak, hareketin ilk döneminde hareketin kendi doğası ve dinamikleri gereği (bu esas olarak aşağıdan yukarıya doğru bir dalga olmasıdır) fabrikalardaki işçiler en azından kendi eylemlerine, kendi hareketliliklerine hakimdiler. Bürokrasinin egemenliğinin mutlaklaşması ile birlikte taban bu olanağını da yitirdi. İki örnekle bunu açıklamaya çalışalım. Birinci örnek MESS grevidir. İkinci örnek ise ASİS sendikasının Elka fabrikasındaki grevidir. DİSK’in küçük ve yeni sendikalarından biri olan ASİS, işkolunun önemli işletmelerinden Elka’da toplu sözleşme görüşmelerini ve arkasından da grevi başlattığında, alışılagelenden farklı bir yöntem izlemekteydi. Sözleşme görüşmelerini sendikacılar ile işveren temsilcileri arasındaki işçilere


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 25

kapalı bir olay olmaktan çıkarıp tüm fabrika işçilerine açık hale getirmeye çalışmaktaydı. Coşkulu bir biçimde başlayan grev bir süre sonra sendikanın küçük ve yeni olmasından dolayı maddi sıkıntı çekmeye başladı ve ASİS doğal olarak üst örgütü DİSK’ten ve onun diğer sendikalarından yardım talep etti. DİSK’in reformist sendika bürokrasisinin yardım talebine cevabı son derece ilginçti. Sendika bürokrasisi yardım yapmayı prensip olarak kabul ediyor ama bir koşul ileri sürüyordu: Görüşmeler tüm işçilere açık yapılmamalıydı. ASİS’in yaptığı ‘anarko-sendikalizm’ idi. ASİS’in ilkesinde direnmesi üzerine greve yardım yapılmadı ve sonunda ASÎS ve Elka işçileri DİSK’in dayatmasını kabul etmek zorunda kaldılar. Görüşmeler kapalı kapıların arkasına geçince de kısa sürede anlaşma sağlandı ve grev bitti! MESS grevi ise, Türkiye tarihinin işkolu düzeyindeki ilk grevidir. İşveren sendikası MESS’in başlıca talebi tek tek fabrikalar yerine tüm işkolu düzeyinde toplu sözleşme yapılması idi. Kapitalistler gene 60’lann sonundaki mücadeleden gerekli dersi çıkarmışlardı. Tek tek mücadeleye giren kapitalistler yenilmekteydi, öyleyse işçiler topluca mücadeleye çağrılmalıydı, örgütlülük düzeylerinin yetersizliği nedeniyle, böyle bir mücadelede sendika bürokrasisinin nasıl olsa egemen olacağı açıktı ve en önemlisi bu yöntem ile işçilerin grev dışı eylem biçimindeki uygulamaları engellenmiş oluyordu. Öte yandan MESS, hükümetin de desteği ile devlet sektörü işletmelerinin maddi desteğini özel sektör işletmelerinin arkasına takarak işçilerin karşısına çıkıyordu. Diğer anlaşmazlıkların yanı sıra MESS’in bu talebi Maden-İş sendikası tarafından şiddetle reddedildi. ‘Tabanın söz ve karar hakkından’ en çok bahseden Maden-İş’in reformist yönetimi tüm MESS görüşmelerini tabandan ve kamuoyundan büyük bir gizlilik içinde sürdürdü. Fabrikalarda “DGM’yi ezdik sıra MESS”de ajitasyonu yapılırken uzlaşma birdenbire gerçekleşti. Ücret konularındaki yetersizliğin yanı sıra Maden-İş, MESS’in en önemli dayatmasını kabul etmişti: İşkolu düzeyinde toplu pazarlık. Böylece MESS grevi sendika bürokrasisinin ve reformist solun bütün zafer gürültülerine, rağmen yenilerek bitmiş oldu. MESS grevinin bir başka uzlaşmazlık konusu ise, DGM direnişinin ardından fabrikalardan çıkarılanlar için oluşturulan kara listenin kaldırılmasıydı. Sağlanan uzlaşmada bu konuda tek bir söz dahi yoktu. Böylece işçi hareketi en ileri unsurlarını savunamadan


26 * İŞÇİLER VE TOPLUM

kaybetmiş oldu. 2. MESS grevinde ise mağlubiyet daha açıktı. Tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesinin kofluğunun üçüncü bir göstergesi de DİSK’in Ekim 1975’de ‘kendiliğinden eylemlere’ karşı aldığı tutumdur. Berec direnişinin hemen arkasından, Profilo ve DGM direnişlerinin hemen öncesinde alınan bu karar ilginçtir: «DİSK’in kontrolü dışında, DİSK adına cereyan eden direniş olayları hakkında DİSK Genel Yönetim Kurulu kararı: (...) Bu arada önemle üzerinde durulması gereken nokta, işçi sınıfımızın bu demokratik eylemlerinin kendiliğinden (spontane) bir biçimde gelişmesi halinde ortaya çıkan sorunlardır. «DİSK işçi sınıfı mücadelesinin hangi düzeyde olursa olsun örgütlü bir mücadele olmasını savunmaktadır. «DİSK örgütsüz, disiplinsiz, kendiliğinden gelişen demokratik eylemlerin çoğunluğunun başarısızlıkla sonuçlandığının bilincindedir. Bu kendiliğinden gelişen eylemlerin zararı yalnız o eylemi başlatan işçilere değildir. Zarar genel olarak işçi sınıfı hareketine ve onun sendikal örgütlenme-sinedir. «Bu nedenle DİSK kesinlikle kendiliğinden (spontane) eylemlerin karşısındadır. DİSK sendikal örgütlenmenin disiplini dışındaki hareketleri olumlu karşılamamaktadır. «Karar: «(...) İşçi sınıfının kendiliğinden (spontane) eylemlerine destek olunmayacağına, (...) oy birliği ile karar verilmiştir.» (DİSK dergisi, Ekim 1975) Bu kararda görüldüğü gibi DİSK bürokrasisi aşağıdan, fabrika düzeyinden başlayacak hertürlü eyleme karşıdır. Fabrika düzeyinde başlayacak her eylem, her insiyatif «örgütsüz» ve “disiplinsiz”dir, “genel olarak işçi sınıfı hareketine ve sendikal örgütlenmesine zarar verir”, “yenilmeye mahkumdur”. Bu iddiaları kısaca tek tek ele almakta yarar var. Önce sonuncusundan başlayalım. Fabrika düzeyinde, «kendiliğinden», yani sendikanın kararı ile başlamayan mücadeleler yukarıda kısaca anlattığım gibi 1960’ların başına kadar gitmektedir ve bu kararın alındığı 1975’e kadar geçen süre içinde yenilen direniş hareketleri sadece istisnaları oluş-


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 27

turur. DİSK kararının saptamasının tam tersine direniş hareketleri esas olarak daima muzaffer olmuşlardır. Direniş hareketinin işçi sınıfı hareketine zarar verdiği iddiası da saçmadır. Gene tam tersine hareketi ileri çekmişler, karşı cephede ciddi gediklerin açılmasında önemli bir rol oynamışlardır. Sendika hareketine zarar vermesine gelince belki sendika bürokratları açısından bu iddianın doğruluğu vardır. Gerçekten de fabrika düzeyinden başlayan hareketler sendika bürokrasisinin etkinlik kurmasını engelleyen bir olgudur ve bu nedenle kendilerini sendika ile eşleş-tiren sendika bürokrasisine ciddi zararlar vermektedirler, örgütsüzlük ve disiplinsizlik de gene bu bağlamda ele alındığında anlam kazanır. Sendika bürokratlarının örgütsüzlükten ve disiplinsizlikten anladığı kendi iradelerinin, kendi kontrollerinin dışında olmaktır. Yoksa onlar Türkiye işçi sınıfı hareketinin bu mücadele biçiminin DİSK’ten daha ileri bir örgüt biçimi yaratamamış olmasını tartışmamaktadırlar. Tabanın söz ve karar sahibi olması ilkesi üzerine verilebilecek son bir örnek ise sendika genel kurullarıdır. DİSK’in istisnasız bütün sendikalarının genel kurullarının delegelerinin önemli bir kısmını seçilmemiş unsurlar, merkez yöneticileri oluştururlar. Şube kongrelerinde de genellikle aynı yöntem geçerliydi. Dolayısıyla genel kurula şube kongresinden ‘seçilip gelen’ delegelerin de önemli bir kısmı gene aslında seçilmemiş delegelerin etkinliği altındaki toplantılardan gelen unsurlardır. Ve örneğin yukarıda değindiğim Kimya-İş’in birleştirilmesi kararı genel kurulların dışında alınmıştır. Bu türden başka olaylar da vardır-, örneğin Maden-İş genel merkezinin şube kongreleri ya da fabrika temsilciliği sonuçlarını beğenmediği takdirde seçimleri yeniletmesi gibi. Bütün bu yapı içinde tabanın, fabrika işçisinin insiyatifi zayıflarken sendika bürokrasisi içinde de çatışmalar başladı. Örgüt iç dinamiğini yitirirken reformist sol ile sosyal demokrasi arasında başlayan ve her türlü kirli politikanın kullanıldığı çatışma örgütsel yapıyı bu kez de bir başka açıdan sallamaya ve zayıf düşürmeye başladı. Bütün bunların bir sonucu olarak da 1977’de toplumsal muhalefet genel olarak geriye çekilmeye başladığında işçi sınıfı hareketi de nitelik olarak iyice zayıf düşmüştü. 80’de ise çözülmenin ilk belirtileri artık görülüyordu. Aynen 60’ların ortasında Türkİş yönetiminin yaptığı gibi DİSK üst yönetimi de sendikaları cezalandırı-


28 * İŞÇİLER VE TOPLUM

yor, çeşitli sendikalar yeni konfederasyon olasılıklarını tartışıyordu ve bütün bu yozlaşmanın içinde sınıfın en militan fabrikaları DİSK’i ve Maden-İş’i terk ediyordu. Örneğin Demir Döküm, Auer, Ereğli Demir Çelik gibi. Bu arada reformist sol ile CHP’li sendikacılar arasındaki çatışmanın yanı sıra devrimci demokrat solun küçük bağımsız sendikalar kurma çabalan ve sol sekter tutumları ile harekete genel olarak verdikleri zararı da unutmamak gerekir. 12 Eylül geldiğinde işçi hareketinin durumu buydu. En ileri kesimlerinin sendikal örgütü artık militanlığını kaybetmiş, büyük ölçüde bürokratlaşmış, grevler içi boş eylemlere dönüşmüş ve en önemlisi moral bozukluğu, yılgınlık iyice gelişmişti. 12 Eylül günü yayınlanan bildiri tüm grevleri yasakladığında grevci 80 bin işçi sessiz sedasız işe başladı. Bu 80 bin işçi 12 Eylül öncesinde grevdeydi ama sıkıyönetimin de yasakları nedeniyle grev kapısında beklememekteydi. Sendika bürokrasisi ise grevci işçileri derleyip toplamak (örneğin bugün de grev kapısında yasalar gereği ikiden fazla işçi bulunamaz ama Netaş grevinde sendika grevin canlı kalabilmesi için işçileri bir araya getirecek çok çeşitli yollar buldu ve yaşama geçirebildi) için hiçbir çaba harcamamaktaydı. Dolayısıyla, grevci işçilerin birliği tamamen parçalanmıştı ve bu durumda işe başlama çağırışına uymaktan başka hiçbir yol yoktu. 11 Eylül gününün siyasal havasını hatırlayan kimi solcular için bu oldukça şaşırtıcı bir sonuçtu, ancak yukarıda yapmaya çalıştığım gibi 12 Eylül’den biraz geriye giderek gelişmelere baktığımızda kolaylıkla anlaşılabilir bir durumdu. HAREKET YENİDEN ŞEKİLLENİYOR Grevcilerin itirazsız işe geri dönmeleri daha sonraki dört yıllık süreci en kestirme biçimde açıklamaktadır-, suskunluk, örgütsüzlük ve dağınıklık. Bu dört yıllık dönem içinde işçi hareketi çıkarlarını temsil edebilmenin, kendisini ifade edebilmenin tüm olanaklarını yitirdi, ta ki 1984 e kadar. Yazının en başında da belirtildiği gibi 1984-85 arasında fazla bir seçeneği olmadan Türk-İş’te toplandı. İlk grevler hezimetle sonuçlandı. Desan ve Yıldırım tersaneleri grevleri gerek kapitalistler tarafından, gerekse de Türk-İş yönetimi tarafından grev yapılamayacağının kanıtı olarak alabildiğine kullanıldılar. Grev neredeyse kapitalistlerin elindeki bir silaha dönüş-


İŞÇİ HAREKETİ: BU BİR BAŞLANGIÇTIR * 29

meye başladı. Türk-İş yönetimi ire grev yapılamayacağı konusunda kapitalistlerden farklı düşünmüyordu. Buna rağmen tabanın dayanılmaz hale gelen yaşam koşullarının sonucu olarak kıpırdanmasına karşı da davranma, konuşma ve bir şeyler yapıyor görünmek zorundaydı. Bu gereksinmenin sonucu ilk Türk-İş kapalı salon toplantıları yapıldı. Sendika bürokrasisinin tüm denetleme tedbirlerine karşın ilk toplantılarda son derece coşkulu bir biçimde “grev” çığlığı atıldı. Ardından 1986’da grevler biraz daha yayılmaya başladı ve bu arada Balıkesir, İzmir ve Eskişehir miting ve yürüyüşleri gerçekleşti. Aynı talep daha gürleşerek bütün bu eylemlerde öne çıktı. 1985-86’nm hareketliliği son derece sınırlıydı. Ama açık ve kesin bir talebe sahipti: grev hakkı. İyice dayanılmaz yaşam koşullarını biraz olsun düzeltebilmek için işçilerin pazarlık güçlerini arttırmaktan başka çözümleri yok, bunun yolu ise elbette ki grev. Ancak mevcut grev yasasının sınırlamalarını da her işçi görmekte. İşte burada çelişkili bir durum ortaya çıktı. Bir yandan daha çok grev yapma isteği, diğer yandan ise bu elverişsiz koşullar altında greve çıkmaktan çekinme durumu. Bu çelişkili havanın sonucu olarak yığınsal işçi gösterilerinde yeni bir slogan daha ortaya çıkmaya başladı: Genel grev. Genel grev sloganı yaygınlaşırken işçiler çok açık ki bir genel grevin yakın bir olasılık olmasından dolayı bu sloganı atmıyorlar. Genel grev talebi gerçekte tek tek greve çıkmanın yenilgi ile sonuçlanacağını gören işçilerin genel, yaygın bir grev hareketi beklemelerinin ya da talep etmelerinin ürünü. Ancak, genel grev talebi bu duygularla ortaya atılmasına rağmen bir süre sonra Türkİş yöneticilerini de etkiledi. Türk-İş’in en gerici yöneticileri dahi genel grevden, genel greve çıkmaktan bahsetmeye başladı. Bütün bunlar gerçekte grevlerin çoğalacağını, yeni bir mücadele, ileriye atılma döneminin gelmekte olduğunu göstermekte. Nitekim hareket yavaş yavaş başladı. İlk hezimete uğrayan grevleri küçük fakat ezilmeyen grevler izledi. Ardından büyücek fabrikaların bir, ikisinde grevler oldu. Derken Good Year grevi geldi. Böylece ilk kez büyük bir fabrika greve çıkıyordu. Ama o da yenildi. Bütün bu küçük, etkisiz ve genellikle yenilgi ile biten mücadeleler önemliydi. Her biri yeni deneyler kazanılmasını sağlıyor ve işçilerin durumu daha iyi kavramalarına yardımcı oluyordu, örneğin bir hafta bile dayanamayan Good


30 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Year grevi, sonunda yenilmiş dahi olsa çevresine grevin yapılabileceğini kanıtladı ve ondan 8-9 ay sonra bölgedeki diğer iki lastik fabrikası da greve çıktılar. Onlar yenilmedi. Geçtiğimiz yılın yaz sonunda işçi hareketi önemli bir avantaj’ kazandı. Yıl sonunda yapılacak Türk-İş kongresi için üye sendikaların şube ve genel merkez düzeyindeki kongreleri başladı. Genel merkez düzeyindeki genel kurullar sendika bürokratlarının klik çatışmaları ile geçerken şubeler düzeyinde daha farklı gelişmeler yaşanabildi. Mitinglerde ifade edilebilen talepler şube kongrelerinin bir kısmında yeniden öne sürüldü. Kimi şube kongrelerinde tabandan yükselen muhalefet başarılar elde etti. Özetle kongreler, hareket için kendisine yeni bir ifade olanağı yarattı ve tam Türk-İş kongresinin toplandığı günlerde arka arkaya üç büyük grev-, Pirelli, Netaş ve Derby başladı. Petrol-İş aralarında rafinelerin de bulunduğu çok sayıda işyerinde grev kararı aldı. Hükümetin oyunları ile rafineriler grevden kurtarıldı ama diğer işyerlerinde grev bir süre sonra başladı. Ve yeni dalga böylece başlamış oldu. Dün Kavel’in üstlendiği işlevi bugün Netaş üstlendi. Bu grev tüm sınıfın hareketinin odağı oldu ve davullar çalarak, muzaffer bir biçimde biterken tüm işçilere «haydi siz de greve» diyordu. Netaş ve diğer grevler işçilere bir başka şeyi, mevcut yasal engellerin çevresinden dolaşmayı öğretiyor. Örneğin dayanışma konusunda yeni yöntemler geliştiriliyor. Hareketin bugünkü dinamikleri bu engellerle açıktan çatışmaya uygun değil. Bugünkü grev hareketi sadece bir başlangıç. Yakın gelecekte büyük bir sıçrama olmasa da hareket artık açık ki muntazam bir şekilde ileriye doğru gelişecek. Hareketin sıçrayacağı nokta ise yeni bir Kavel, Netaş ya da Paşabahçe ile olacak. İşte o noktada mevcut grev ve sendikal sınırlar tam anlamı ile aşılacak. Gelişen hareket mutlak olarak kendisine yeni bir mücadele aracı yaratacak. Bu 1967’de olduğu gibi mevcut sendikal örgütlenmenin bir kısmının veya tamamının radikal bir değişimi olabileceği gibi çok daha farklı biçimlere de bürünebilir. Hiç beklenmedik bir biçimde bugünden oluşacak basit, dikkat çekmeyen ve hatta herhangi bir sekile dahi sahip olmayan birikimler yarının yeni örgütlenmesinin temelini oluşturabilir. Örneğin bugünden oluşabilecek dayanışma sandıkları, grev komiteleri vs. gibi. Şimdiden açık olan o. ki hareket hangi örgüt biçimini alırsa alsın tabanın, fabrikaların da örgütlülüğü gelişecektir. Bugün bir başlangıçtır.


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM Nevzat SELANİKLİ İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya sosyalist hareketine egemen olan bir sapma, Türkiye sosyalist hareketinin gelişmesinde de etkisini tüm şiddeti ile gösterdi ve 1970’lerde Türkiye sosyalist hareketinin içine düştüğü duruma büyük ölçüde sebep oldu. Bu yazı boyunca halkçılık olarak ele alınacak ve temel özellikleri incelenmeye çalışılacak olan popülizm akımı, doğaldır ki Türkiye sosyalist hareketinin dün 1970’lerde ve bugün 1980’lerde içinde bulunduğu durumu tek başına açıklayamaz. İşçi sınıfının içinde bulunduğu koşullar, diğer sınıf ve tabakaların ekonomik krize karşı geliştirdikleri tepkiler, hatta uluslararası ve mahalli kapitalist sınıfların tavırları ve hatta burjuva partilerinin tutumları da, Türkiye sosyalist hareketinin bugünkü durumunun anlaşılmasında göz önüne alınması ve değerlendirilmesi gereken önemli faktörlerdir. Ne yazık ki yazımızı bu aşamada bu kadar geniş tutamayacağız. Bu faktörlerin birçoğunu ilerde ele almayı umuyoruz. Esas amacımız, üzerinde yeterince tartışılmadığını düşündüğümüz bir konuda düşündüklerimizi okuyucuya aktarmak ve bizce önemli


32 * İŞÇİLER VE TOPLUM

olan bu konunun tartışılmasına ve anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışmak olacaktır. Bir konuda daha okuyucuyu baştan uyarmak gerektiğine inanıyorum. Bu yazıda kullanılan birçok kavram yazının gereği çoğu zaman açıklanmadan geçilecektir. Böyle bir durumda okuyucunun bu kavram hakkında ve bunun etrafındaki tartışmalar üzerine asgari bir bilgisinin var olduğu kabul edilecektir. Bunun ister istemez bazı bulanıklıklara yol açabileceğinin bilincinde olmakla beraber, ortaya çıkabilecek muhtemel karışıklıkları başka yazılarda temizleyebileceğimi umuyorum. POPÜLİZM KAVRAMI ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ Dünya sosyalist hareketinin tarihinin incelenmesinde, çok sayıda araştırmacının gözlerinden kaçmasına rağmen, fark edenleri de şiddetle şaşkına çeviren bir mutasyon olarak düşündüğüm popülist sapmayı tartışmaya başlamadan önce kavramın muhtevasını, genel bir tarife ulaşabilmeye yardımcı olması açısından, biraz deşelemek istiyorum. Önce şunu belirtmeliyim ki popülizmin bir siyasi akım olarak tarif edilmesinin oldukça güç olduğunu düşünüyorum. Kendilerine popülist sıfatını yakıştırmış olanlar kadar, başkaları tarafından da popülist olarak nitelenmiş akımların köylü hareketlerinden gerillacılığa, İngiliz işçi partisinin politikacılarından Carter hükümetinin politikalarına kadar geniş bir yelpazeyi oluşturan sayıca zenginliği ve hepsinin özel tarihsel koşulların ürünü olduğu göz önüne alındığında, herhangi bir araştırmacının özgün amacına uygunluğu açısından birçok popülizm kavramını üretmesinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Yine de bu kavramın genelleştirici bir kategori olarak kullanılabilmesi için tüm bu farklı “popülizmlerin” bazı ortak noktalarının da olması gerekir derim. Gerçekten de araştırmacılar tüm bu akımlara popülizm sıfatını takarken, var olan farklılıkları ne kadar vurgulasalar da, bazı ortak noktalarda birleşmemezlik edememişlerdir. Popülizm üzerine farklı görüşleri ve farklı “popülizmleri” inceleyerek bir sonuca ulaşma çabası açısından dikkate değer bir çalışma olan Populism’ (Margaret Canovan, 1981), konuya ilişkin çalışmaların genel olarak şu 7 noktada (tarifte) birleştiğini ve birbirlerinden ayrıldığını tespit etmektedir: 1 — “Modernizasyon sürecinin sorunları ile karşı karşıya kalan geri


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 33

kalmış köylü toplumlarında ortaya çıkan sosyalizm” (Andrej Walicki, 1967, 158) olarak popülizm; 2 — “Esas olarak mali ve sınai sermayenin kıskacı tarafından yok edilmekle tehdit edilen küçük (üretici -N.S.) halkın ideolojisi” (Peter Worsley, 1967, 167) olarak popülizm; 3 — “Esas olarak değişmekte olan bir toplumda geleneksel değerleri gerçekleştirmeye çalışan kırsal bir hareket” (Peter Calvert: 1967) olarak popülizm; 4 — “Halkın çoğunluğunun fikirlerinin elit bir azınlık tarafından denetlendiğine inanan” (Harry Lazert, 1976, 259) bir anlayış olarak popülizm-, 5 — “Şu fikir ve temel varsayım üzerinde temellenen bütün akım ve inançlar (olarak popülizm -N.S.): fazilet büyük çoğunluğu oluşturan sade halkta ve onun kollektif geleneklerinde yatar” (Peter Wiles, 1969); 6 — “Popülizm halkın iradesinin her türlü diğer kıstasın üzerinde olduğunu savunur” (Edvard a. Shilst, 1956); 7 — “Şehir işçi sınıfı kitlelerinin ve / veya köylülüğün desteğini alan ama bunların hiç birinin bağımsız örgütsel gücünden kaynaklanmayan siyasi bir hareket” (Torcuato S. ditella, 1965) olarak popülizm. Bu tariflerin hemen hepsinde, belki sadece yedincisi hariç, bir ortak nokta bulmak mümkündür ve bu da araştırmacıların, araştırma nesnelerine yaklaşımlarındaki teorik arka planda yatmaktadır. Bu ise esas olarak kapitalist toplumların ve buradaki toplumsal hareketlerin analizinde emek-sermaye çelişkisini merkeze koymayan ve burada da bir taraf tutmayan bir anlayıştır. Bu yüzden popülizmin ve çeşitli popülizmlerin ele alınmasında hangi politik kaygıların yattığı belli olmadığı veya bu en azından berrak olmadığı için bu tartışma, tarifler ve genel olarak da bu çalışma bir eksene oturmamakta ve tutarlı sonuçlar üretememektedir. Bu tarifler, bu ortak özelliklerinin sonucunda popülizme ait bazı önemli özellikleri yakalayabilmiş, ama her biri eksen yokluğundan sadece birini öne çıkarmış ve dolayısıyla da eksik kalmıştır. Popülizm, kapitalizmin henüz hızla geliştiği ve kırsal yapılan parçaladığı toplumlarda sıkça görülür, doğru (1, 2, 3); halk gibi şekilsiz ve birçok sınıftan oluşan bir soyutlamanın üzerine basarak, liderlerin liderliğini, kitlelerin de


34 * İŞÇİLER VE TOPLUM

sürülüğünü tespit ederek, azınlığın yönetimini meşrulaştırır, bu da doğru (4, 5, 6). (*). Ama her iki grup, özellik de doğruysa, bunları aynı muhtevaya ait kılan içsel bağlantı ve merkezi özellik nedir? Hatta böyle bir içsel bağlantı ve merkezi ilişki bulmak mümkün müdür? Bu sorulara sağlıklı bir cevap vermek, bence konuya yaklaşırken en baştan kabul edilecek sağlıklı bir eksen etrafında mümkündür. Sonuncu tarif, popülizmi işçi sınıfının ve köylülüğün bağımsız örgütlenmesinden kaynaklanmayan, sadece onun bir şekilde desteğini alan bir hareket olarak tespit ederken, yukarıdaki iki dizi tarifte ileri sürülen özellikleri büyük ölçüde birleştirmektedir. Bir tarafta liderlerden oluşan ve destek verilen (doğrudan katılınmayan) bir hareket ve örgütsel yapısı, diğer tarafta ise iktidarın şekillenmesi açısından onun dışında kalan bir işçi köylü kitlesi. Ne var ki bu sonuncu tarif de kısa kalmaktadır. Çünkü bir burjuva yönetim formatı olarak popülizmle, devrimci bir akım olarak popülizm arasında, bu tariften hareketle sağlıklı bir ayırım yapmak imkânsızdır. Burada yeri gelmişken popülizmin Türkiye’de de yakın tarihte bir ara tartışmaya açıldığını hatırlamak gerekiyor. 1983 yılında Yapıt dergilerinde konu K. Boratav’ın “Türkiye’de Popülizm: 1962-76 Dönemi Üzerine Notlar» yazısı ile tartışılmaya başladı, ama hemen kısa zamanda daha fazla gelişemeden bitti. Bu tartışmada popülizm bir burjuva devlet yönetimine özgün bir «siyasal çerçeve” (?) olarak ele alındı. Bu bağlamıyla bizim tartışmamızın sınırlarının dışında kalmaktadır. Yine de bizim tartışmamızın ileri aşamalarında işe yarayabilecek bir iki nokta üzerinde durmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

(*) Bunlardan 5. ve 6. sanki bizim tespitimizle çelişmektedir, öyleyse bir açıklama gerekiyor: Halkın iradesi, halk bir adet insan olmadığı için ister istemez genel bir hareket olarak kendini gösterebilir; fakat bu halk sınıflara bölünmüş olduğu için genel bir çıkarın varlığı ancak bir politikacı ve teorisyen tarafından tespit edilebilir, yani onun kafasında vardır. Öyleyse, her şeyin ötesinde ve her türlü kıstasın üzerinde olan, aslında bu politikacının, veya analizcinin bu hareketin birleştirici noktasının ne olduğuna ilişkin kanaatidir.


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 35

“Parlamenter bir sistemin varlığı sayesinde emekçi sınıfların, özellikle kendi ekonomik çıkarlarını ilgilendiren konularda siyasi karar alma süreçlerini etkileyebilecekleri; ancak siyasi iktidara bir alternatif veya ortak olabilecek biçim ve düzeyde örgütlenemedikleri bir durum, bizim bu yazıdaki anlayışımızla popülizmin genel siyasi çerçevesini oluşturur” diye tarif ediyor Boratav (1983 a: 7). Anlaşılıyor ki Boratav’ın tarifinde anahtar ve de ayırıcı olan emekçi sınıfların siyasi karar alma süreçlerini etkilemeleri ama burjuva iktidarına alternatif veya ortak olamamalarıdır. Böylece popülizm hem Kolombiya vb. yerlerde egemen sınıf partisinin halkın desteği için rekabet etmediği, emekçi sınıfların siyasi süreçten tamamen dıştalandıkları «genel oy mekanizmalarından» olduğu kadar (Boratav, 1983 b), “emekçi sınıfların egemen sınıfların iktidarına rakip veya ortak olarak örgütlenebildikleri... Batı Avrupa türü burjuva demokrasilerinden ayrılır” (Boratav, 1983 a) (abç). Bize göre bu kullanılması mümkün olmayan bir ayraçtır, bu yüzden Boratav’ın yazısı bütünlüğü içinde bir burjuva yönetim tarzı olarak ele aldığı ve popülizm dediği çerçeveye çok genel olarak bir anlam kazandıracak açılımlar getirmekte ise de bunun burjuva yönetim biçimlerine ait diğer siyasal çerçevelerden ayırımını yeterince yapabilecek bir kriter sunamamaktadır: Birincisi, emekçi sınıflar siyasal karar alma mekanizmalarını her zaman ve her koşulda zaten etkilerler. Siyasal karar alma mekanizması denen süreç zaten tam da bu etkileşimin bir görüntüsüdür. Ekonomik artığa el koyanlarla, bunu üretenler arasındaki tabiri caizse itişme, siyasal sürecin üzerine oturduğu ana eksendir. Bizce Boratav emekçi sınıfların siyasal karar alma süreçlerini etkilemelerim bir kriter olarak kullanmak yerine bu etkilemenin özgül bir biçimi olarak popülizmi diğer etkileme biçimlerinden ayıracak başka bir seri kriterler arıyor olmalıydı. İklncisi ise, bizce daha önemli bir bulanıklıktır. Birincide işaret ettiğim eksiklikten dolayı, yani emekçi sınıfların siyasi karar alış süreçlerine müdahalesinin özgün bir biçimi olarak popülizm yerine, bu müdahalenin kendisi olarak düşünülen bir popülizm anlayışından dolayı, müdahalenin daha bariz ve kurumlaşmış olduğu toplumlarda «Batı Avrupa türü burjuva demokrasilerinde» emekçi sınıfların (?), egemen sınıfların iktidarına rakip veya ortak olarak örgütlenebildikleri varsayılmaktadır. Burada emekçi sınıfların egemen sınıf iktidarına rakip olarak örgütlenebilmesinden eğer Batı’daki Komünist Partileri ve İngiltere’deki İşçi Partisi gibi partiler kastedilmiyorsa, bu hemen


36 * İŞÇİLER VE TOPLUM

her yerde mümkündür ve Batı’daki burjuva demokrasilerine ait bir özellik değildir. Emekçi kitleler burjuva iktidarına alternatif örgüt/iktidar biçimlerini her türlü burjuva devlet biçimi altında, farklı biçimlerde de olsa yaratabilirler. Burjuva demokrasisinin varlığı ile bu örgütlenmenin mümkünlüğü arasında, bu sonuncusunun yasal sınırlandırılması boyutu dışında, diğer herhangi bir mantıksal bağlantı yoktur. Yok, bu söz konusu örgütlenmelere örnek olarak eğer yukarıda sözü edilen partiler kastediliyorsa ve böyle bir örgütlenme ile burjuva demokrasisi arasında da mantıksal bir bağ kuruluyorsa, çok vahim bir hataya düşülmektedir. Zira işçi sınıfının egemen sınıf iktidarına alternatif olarak örgütlenmesine izin verecek özgül bir egemenlik biçimi, bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisinin var olabileceği düşlenmektedir. Bu arada unutulan burjuva demokrasisinin aynı zamanda bir burjuva diktatörlüğü olduğudur. (Buraya kadar Batı’da hep bir burjuva demokrasisinin varlığını kabul ederek tartıştık. Boratav’ın çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak için böyle yaptık, yoksa bu tespite katıldığımızdan değil) Ve bunun yapısal özelliklerinin ise emekçi sınıfların (?) bir iktidar ortaklığı halinde de işlemeye devam edebileceğini varsaymaktadır. Burjuva demokrasisinin/diktatörlüğünün böylesine liberal bir yorumuna katılmak mümkün değildir. Zira bu, burjuva devletin her halükârda ve biçimde bir burjuva diktatörlüğüne tekabül ettiğini unutmak, burjuvazi ile işçi sınıfının siyasal - ekonomik uzlaşmasının mümkün olmadığını unutmak ve nihayet kapitalizmin tam da bu uzlaşmazlığın üzerinde kurulmuş bir toplumsal üretim biçimi olduğunu unutmak olur. Üçüncüsü, Boratav bir emekçi sınıflar kavramı kullanmaktadır ki, bunun ne anlama geldiği belli değildir; Türkiye’yi tartışırken de işçi ve köylü emekçileri beraberce bu kavramın içine soktuğu anlaşılmaktadır. Ama Batı Demokrasileri örnek alındığında aynı kavram, aynı muhteva ile (işçi ve köylü emekçileri), köylü emekçilerinin çoğu zaman ayrı bir tabaka olarak varlıklarını çoğu yerde yitirmiş olmalarından ötürü geçerli değildir. Diğer taraftan emekçi sınıflar kavramı köylülüğün hangi kesimini kapsamaktadır? Muhtemelen mülk sahibi köylülerin önemli bir kısmını da, ama bu ve benzeri bulanıklıklardan dolayı kavram keskinliğini kayıp etmektedir. Yine bizce Boratav popülizmi burjuvazinin bir devlet yönetme biçiminin siyasal çerçevesi olarak da ele alsa bunu tartışırken emekçi sınıflar yerine işçi sınıfının burjuvazi tarafından, Türkiye özelinde, diğer emekçi sınıfların ve de orta sı-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 37

nıfların dolayımı ile nasıl hegemonya altında tutulabildiğini tartışmalıydı. Veya konuyu tartışırken popülizmin burjuva sınıfı açısından işlevini burada aramalıydı. Ve konuyu popülist teorilerde rastlanan biçimdeki bulanıklığı ile bir emekçi sınıflar kavramını kullanarak tartışmak yerine, işçi sınıfının ve burjuva sınıfının karşılıklı sınıf şekillenmeleri sürecinin ekseni etrafında ele almalıydı. Boratav’ı ve Türkiye’de, 1983 yılında parlayıp ama hangi siyasal amaçlara yöneldiği belli olmadığı için çabucak sönen bu tartışmayı “burada kesip, bıraktığımız yere dönelim. Boratav örneğinde de işaret ettiğimiz gibi popülizm tartışmasında yapılması gereken popülizmin, işçi sınıfının toplumun diğer sınıfları karşısındaki konumundan ve sınıf mücadelesindeki devinimlerinden hareketle ele alınmasıdır. Bu zemin üzerinde ise sorun, bir sınıfı (veya sınıflar ittifakını) temsil etme iddiasında olan bir siyasal akımın kendi rasyonalitesi (önüne koyduğu amaç ve buna ulaşmak için kullanmakta olduğu araçların birbiri ile tutarlığı açısından ele alınmak zorundadır. Böyle bir yaklaşımın en azından iki sağlam kıstası olacaktır: Bunlardan birincisi, ekonomi - politiği tarif edilebilen, ve toplumsal hareketliliği gözlenebilen ve diğerlerinden ayırt edilebilen bir sınıfın durumu ve sınıf şekillenmesinin derecesidir. İkincisi ise, bu sınıfla kendisi arasında bir temsil ilişkisi iddiasında olanların rasyonalitesidir. Yani bunların iddialarının ve bunun politik örgütsel ifadelerinin, birinci kıstas bağlamında tarif edilebilecek veya tarif edilemeyecek bir amaç açısından eleştiriye tabi tutulması ve kullandıkları araçların kendi içinde bir uyumluluğu olup olmadığıdır. Araştırmacılar arasında tüm bu tarif arayışı çabalarının yanı sıra popülizme bakış açısından da bir başka farklılık daha vardır: Popülizm bağımsız, bu anlamda tarihsel özgünlüğe sahip bir siyasi hareket midir, yoksa farklı siyasi hareketlerde ortaya çıkan bir seri araz mıdır, diğer bir ifade ile bir hareket midir yoksa bir sendrom mudur? Galiba burada da araştırmacılar arasında ayrıma yol açan yine bir yöntem farklılığıdır. Tarihte popülizmin yukarda ifade edilen bütün özelliklerini birden taşıyan ve çok farklı yerlerde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, birbirine son derece benzeyen iki hareket vardır ki popülizm politika biliminin bir kategorisi olarak doğuşunu bu hareketlere borçludur. Bunlar 1890’larda Ame-


38 * İŞÇİLER VE TOPLUM

rika’da doğmuş olan Halk Partisi etrafında gelişen hareket ve Rusya’daki narodnicestvo özgün adıyla bilinen Rus Popülistleridirler. Bu bağlamlarda popülizm belli bir tarihsel özgüllüğe sahip bir siyasi hareket olarak iki farklı ortamda doğmuştur. Bugün bir yandan bu hareketlerin özelliklerinden hareketle, aynı yapısal özelliklere uyan politik hareketler bulamadıkça popülizm kavramından uzak durmak ve öte yandan bulunan bir veya bir kaç özelliğe saplanarak bunların bulunduğu her hareketi büyük harfle popülist ilân etmek içine düşülen iki önemli yanlışı oluşturmaktadır. Bizce, iki farklı ortamda olmalarına rağmen aynı kategoriye kaynaklık edebilecek kadar birbirine çok benzeyen, bu iki hareketin özelliklerinin, daha sonra farklı ortamlarda doğmasını ve kendini göstermesini ise, artık bundan sonra popülizmin varoluş biçimi olarak kabul etmek gerekmektedir. Yukarda sözünü sıkça ettiğimiz teorik eksen açısından yaklaştığımızda ise, popülizm sorunu bu kategoriye ait özelliklerin sosyalist hareketlerde kendini açığa vurması ve zuhur etmesi sorununa ve bunun etkilerine indirgenmektedir. Ben, popülizmi belli bir harekete ait bir doktrin olarak değil, bir sendrom olarak nitelemek görüşünü kendime daha yakın buluyorum. Bunun bir sebebi, popülizmi bir burjuva yönetim biçiminin siyasal çerçevesi bağlamında değil, devrimci harekette ortaya çıkan ve bu hareketin rasyonalitesi ile bağdaşmayan bir sapma olarak incelemeyi, politik amacı daha belirgin bir yaklaşım olarak tercih etmemdir. İkincisi ise, halk gibi heterojen bir toplumsal şekillenmenin siyasal ifadesi olacak bir doktrinin mümkün olmadığını, ya da burjuva siyasal doktrinlerinden farklı olarak, onlardan ayrı var olamayacağını, böyle bir durumda ise popülizmin ancak farklı burjuva doktrinlerin iç tutarlılıktan yoksun bir eklemlenmesi olarak var olabileceğine inanıyorum. Şimdi dikkatlerimizi yazının konusu üzerine, yani devrimci harekette ortaya çıkan bir sapma olan popülizme çevirirsek, ilerlemeye başlamadan gözden geçirmemiz gereken son bir yaklaşım daha kalıyor. Bu da, Rus devrimi hareketi içinde 19. yy. sonu 20. yy. başında Sosyal Demokratlarla, Sosyalist Devrimciler arasında süren tartışma ve ideolojik mücadelede Lenin tarafından üretilen yaklaşımdır. Bu yaklaşım yukarıda benim tercih ettiğim ve popülizmi bir sendrom olarak gören bir yaklaşımla da paralellik taşımaktadır. Şimdi bu konuda nispeten en özlü bir şekilde yazılmış olan 3 makaleyi (Toplu eserler, İng. cilt 6: sayfa 271 - tarih 1902, sayfa 170 - tarih 1902/1923, sayfa 261 - tarih 1902/1906) temel alarak Lenin’in yaklaşımını özetlemeye çalışa-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 39

cağım. Lenin (1902/23), öncelikle şöyle bir tespitle işe başlıyor: “Sosyalist devrimci diye bilinen bu akım aslında bugün var olan devrimci sosyalizmin biricik uluslararası teorisinden, yani Marksizm’den kopmaktadır ve hatta çoktan kopmuştur”. Bu kopmanın kaynaklarında Lenin’e göre şunlar vardır: a) “tek gerçekten devrimci ilkeyi, yani sınıf mücadelesi ilkesini anlamamak ya da tanımamak”; b) Ancak, “Rus işçi sınıfı hareketi ile sosyalizmi iç içe sokan” bir partinin gerçekten devrimci ve gerçekten sosyalist olabileceğini anlamamak; c) “işçi sınıfı hareketine karşı yarı gönüllü davranmak” ve hem aydınlara, hem köylülere, hem de proletaryaya birden dayanmaya çalışmak; d) Sosyalist ideolojiye karşı kibirli bir tavır içinde olmak, yani önemini küçümsemek, pratiği öne çıkarmak; e) Sosyalizmin uluslararası sorunlarına (çeşitli kamplaşmalarına vb..) ilgisizlik; f) işçi sınıfı içinde (Sosyalist Devrimciler söz konusu olduğunda kitleler içinde) çalışmak yerine bireysel terörizmi geçerli bir çalışma metodu olarak programına almak; g) toplumun incelenmesinde yüzey biçimlerine saplanarak, muhtevayı anlamayan ve toplu bölüşüm ilişkileri etrafında analiz etmeye çalışan, Marks’ın tabiri il “bayağı sosyalizm” anlayışına sahip olmak. Lenin’in yukarda özetlenen yaklaşımı, yazının başında ele alınan çeşitli popülizm teorilerinde ortaya atılan tespitlerin hepsini kapsadığı gibi, bunları tek bir eksen, işçi sınıfı hareketine karşı tavır ekseni etrafında mükemmel bir şekilde toplamaktadır. Bunu daha yakından görebilmek için Lenin’in yukarıda özetlenen yaklaşımını daha da açmak gerekmektedir. Bunu kapitalizmin gelişme tarihine kısaca bakarak sadece teorik - ideolojik ortamı göz önüne alarak değil, bizzat kapitalizmin maddi gelişme sürecinin yarattığı ortamı da göz önüne alarak yapmaya çalışacağız. KAPİTALİZMİN GELİŞMESİ VE ROMANTİK ANTİ-KAPİTALİZM Kapitalizmin gelişmesi, hızlı bir sanayileşme ile el ele giden hızlı bir şehirleşme, şehir çevresinde kırdan yeni gelmiş son derece kötü koşullarda yaşayan bir işçi sınıfının gelişmesi ve buna paralel olarak kırda meta üretiminin


40 * İŞÇİLER VE TOPLUM

yaygınlaşması, para dolaşımının hızlanması ve bunların etkisiyle geleneksel kırsal yapıların çözülmesi ile birlikte ilerler. Kırda o tarihsel andaki hızlı çözülme ve altüst oluş ile karşılaştırıldığında çok daha istikrarlı, sürekli ve güven verici gözüken geçmiş günlerin anıları giderek toplumsal tarihsel gerçeğinden, örneğin o istikrarın altında yatan baskı ve sömürüden koparak insanların zihinlerinde adeta kaybedilmiş bir cennet’in anılarına dönüşür. Giderek bu anılar, kapitalizmin gelişmesinin sarsıcı, altüst edici etkilerine karşı duyulan tepkilerin birleştirici çimentosunu oluştururlar. Geçmişin yüceltilmesi temelinde tutucu bir anti-kapitalist ideoloji doğar ve gelişir. 18. yüzyılda sanayi devriminin hemen ardından başlamak üzere köylülüğün ve işçi sınıfının içine düştüğü sefaleti ve yoksulluğu nefretle karşılayan, bunun müsebbibi olarak kapitalizmi eleştiren romanların, şiirlerin ve toplumsal teorilerin hızla geliştiği görülür. Bu tepkiler, bazı savunucularında eski ile yeni arasındaki her türlü farkın birbirine karışmasına yol açmış ve bunları giderek kapitalizmin gelişmesine gösterdikleri tepkileri ile aristokrasinin yanında saf tutmaya kadar itmiştir. Bu gelişme hızla gericileşenlerin yanı sıra bir başka eğilimi de geçmişe dönmek yerine kapitalizme alternatifler aramaya yöneltmiştir. Birtakım düşünürler zamanın geçerli felsefi akımlarının ve Fransız materyalizminin de etkisiyle, kapitalizmi “akla uygun olmayan” yanlarından kurtarma işine koyulmuşlar, alternatif sistemler yaratmaya çabalamışlardır. Örneğin, dikkatler ilk önce bir yanda kapitalizmin zaman zaman satılamayan ve biriken malları, diğer yandan ise açlıktan ve sefaletten kırılan işçi yığınlarıyla kendini açığa vuran krizleri üzerinde yoğunlaştı. Kapitalizmin krizine yol açan temel problemin “eksik tüketim olduğu” bir kere (sic!) keşfedilince bunun çaresi de hemen bulunuverdi: İşçiler düşük ücret alıyor ve bu yüzden mallar satılmadan kalıyordu; bu sorunun çözümünde kapitalistlerin “anlayışsız davranması sonucunda”, çözüm giderek mülkiyetin yaygınlaştırılması projelerine doğru evrildi. Toplumda üretim araçlarına sahip tek sınıf kapitalistler olmamalıydı. Doğrudan üreticiler de üretim araçlarına sahip olmalıydı. Ve böylece sınıflar ve çelişkiler kalkmalıydı. Burada düşünürler yine ayrıştılar ve bir kısmı küçük üretimi savunurken, bir diğer kıs mı da üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyetin aslında daha verimli ve insanca olduğunu göstermek için kooperatifler kurmaya ve projelerini tatbik etmeye başladılar. Açık ki geleceğe yönelik olanlar bu sonunculardı ve bugün biz bunları Ütopik sosyalistler, sosyalizm fikrinin ilk


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 41

savunucuları olarak hatırlıyoruz. Buraya kadar anlatılan anti-kapitalizmin bazı önemli özelliklerini hemen tespit edelim. a) Kapitalizmin eleştirisi ve bunun yeni bir topluma dönüşmesi zihinsel süreçlerin eseri olarak görülüyordu. Önce akla en uygun olan projeler yapılacak ve sonra da bu projeler doğrultusunda propaganda sürdürülecek, bu «mükemmel ve insan doğasına en uygun» fikirler insanlara anlatılacaktı. İnsanlar bir kere bu durumu kavrayınca, yeni toplumu şıp diye kurmak işten bile değildi. b) Bu projelerin sahipleri toplumun tümünü birden kurtarmayı amaçlıyorlardı. Kapitalist toplumun merkezi ilişkisini, emek-sermaye, burjuvaproleter çatışmasını kavramamış oldukları için, toplumun gelişmesinde ve değişmesinde sınıf mücadelesinin rolünü henüz anlayamıyorlardı. Mülkiyeti yaygınlaştırmanın mümkün olmadığı gibi kapitalizmin yanı sıra, adacıklar şeklinde koopetarifler kurarak da kapitalist mülkiyete karşı mücadele edilemeyeceğinin (...) kavranmasına insanlık tarihi ve kültürel gelişmesi henüz imkân tanımıyordu. Ama açık ki bu yönde ilk adımlar aksak da olsa atılmaya başlanmıştı. Her ne kadar kapitalizm bölgeler aşırı bir mal ve para dolaşımı ilişkileri içinde geliştiyse de, sanayileşmenin, hızlı şehirleşmenin ve kırsal yapıların altüst oluşunun ilk etkileri, eşitsiz bir gelişmenin sonucu önce belli bir yerde, İngiltere’de kendini göstermeye başladı. Kapitalizmin gelişmesinin nispeten daha geç başladığı yerlerde, örneğin Almanya’da, sonra Rusya’da onun gelişmesine gösterilen tepkiler bir başka biçimde de ortaya çıkar. Onun daha önce bir başka yerde gelişmiş ve kolayca gözlenebildiği gibi uluslararası ticaret ilişkileri yoluyla taşınır olması yabancı, dışarıdan gelen, ulusal karaktere aykırı vb. şeklinde ifade edilen tepkilere de yol açar ve böylece anti-kapitalizmin yanma bir de milliyetçilik eklenir. Ve bu çoğu kapitalizm düşmanlığını, yabancı kapitalizm düşmanlığına dönüştürür. Böyle bir durumun ortaya çıkması halinde ise, dünya pazarının bu söz konusu kesiminde sınıf şekillenmesi yaşamakta olan ve iktidar olmaya hazırlanan veya çoktan feodallerle bir ittifak içinde iktidar olmuş olan burjuva sınıfı kendi kontrolündeki pazarı yabancı kapitalizme karşı korumak mücadelesinde bir de müttefik kazanır. Üstelik o, bu müttefiklerini (çoğunlukla orta sınıflar) kapitalizmin gelişmesi sırasında altüst olan kırsal tabakaları hegemonyası altına almakta da kullanır.


42 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Elbette ki kapitalizmin gelişmesi sadece ekonomik değildir, aynı zamanda kültürel ve ideolojik olarak da kendini gösterir. Böylece ara tabakalardan gelmekte olan aydınların önemli bir kesimi, feodalite kaynaklı aydınların da yanı sıra kültürel kişiliklerini tehdit altında hissetmeye başlayınca ulusal değerlere daha bir sarılmaya başlarlar. Bu arada hazır ve nazır olan ulusal değerler çoğu zaman hâlâ eski rejime, pre-kapitalizme ait değerler olduğu için onlar da kısa zamanda gericileşebilir ve feodallerle ittifak içine düşebilirler. Şimdi anti-kapitalizm ve milliyetçiliğin nasıl eklemlendiğine ve devrimci hareketlerde nasıl kendini gösterdiğine bir örnek olarak Rus geleneğinden Narodnikleri - bu popülizm kavramının isim babalarından birini - kısaca bir inceleyelim. Yeri geldiğinde kısaca Alman radikallerine de değineceğiz. HALKÇILIK VE MİLLİYETÇİLİK 19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya toplumu hızla bir burjuva demokratik devrim sürecine girdi. Bu sürecin kendine has bazı özelliklerine kısaca bir göz atarsak, Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin azımsanmayacak kadar fazla bir yabancı sermaye yatırımı ile oldukça hızlı ve yoğunlaşmış olarak başladığını görürüz. Burjuva sınıfı “ancien regime” ile henüz hesabım kesmeden kendini hızla gelişen ve “huysuzlaşan” bir işçi sınıfı hareketi ile karşı karşıya buldu. Bu yüzden Rus burjuva sınıfı, en azından kendi sınıf şekillenmesine eş bir hızda olan ve birçok açıdan daha da süratli bir şekilde gelişen bir işçi sınıfı şekillenmesi süreci ile karşı karşıya kaldı. Böyle bir süreç ister istemez bu iki sınıfın bir noktada kafa kafaya gelmeleri ve kozlarım paylaşmalarına doğru evrilmeye başladı. Fakat aynı zamanda Çarlık rejimi de hem bu iki sınıfın mücadelesinin etkisi, hem de burjuva sınıfı ile kendi arasında sürmekte olan mücadelesinin etkisi ile zayıflıyordu. İşte bu süreçte Rusya’da aydınlar arasında toplumun politik ve ekonomik bir eleştirisi gebeye başladı. Ve toplumu değiştirmeye yönelik ilk projeler de yavaş doğdu. Fakat bu projeler boşlukta doğmadılar, Avrupa’daki sınıf mücadelelerinden de önemli ölçüde etkilenerek şekillendiler. İlk teorisyenlerden olan Herzen görüşlerini Avrupa’daki 1848 işçi hareketleri ve kesintiye uğramış burjuva demokratik devrimlerin etkileri altında oluşturdu. Avrupa’daki sınıf mücadeleleri, kaos, kapitalizmin insanlık ve “halk yaşamı


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 43

üzerindeki” yıkıcı etkileri, Herzeni Rusya’nın kapitalizmi yaşamadan feodalizmden ve mutlakıyetten, kapitalizmi atlayarak, doğrudan sosyalizme geçebileceği hatta geçmesi gerektiği fikrine ulaştırdı. Rusya’da kapitalizm gerçi henüz yeni gelişmekte idi, ama daha sonra Lenin «Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi» kitabında da gösterdiği gibi çoktan geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştı. Buna karşılık Herzen, Çernişevski gibi Rus popülizminin ilk teorisyenleri, Rusya’da kapitalizmin kaçınılmaz olarak gelişeceğini göremiyor ve var olan geri gelişme derecesini bir avantaj olarak değerlendiriyorlardı. Halbuki Lenin daha sonra Rusya’daki sefaletin, açlığın ve baskının birçok yerde kapitalizmin gelişmesinden değil, aksine yeterince gelişmemiş olmasından kaynaklandığını söyleyecekti. Bu teorisyenler tarafından avantaj olarak görülen faktörlerden biri de Rusya’da köyde halen kapitalizm tarafından “bozulmamış” (sic!) bir ilişki olan Obscina denen kolektif toprakların varlığıydı. Bu Obscina, yani bir tür köy komünü, bu teorisyenlere göre Rusya’da sosyalizmin inşasına temel olabilirdi. Buradan hareketle kapitalizm - sosyalizm ve işçi sınıfı arasındaki ilişkiyi hemen hiç kavramamış olan Herzen ”Fransa’nın geleceği işçilere aitse, Rusya’nın geleceği de köylülere aittir” diyordu. Bu düşünce akımı 1862’de “Toprak ve Özgürlük” adı altında siyasi bir harekete dönüştü. Bu “Toprak ve Özgürlük” hareketi aydınlardan, öğrencilerden oluşmuştu. Hemen kapitalizmin gelişmesine karşı ve bunun getireceği kötülükleri engellemek için köylüler arasında ajitasyona başladılar. Bu aydınlar, öğrenciler evlerini ve ailelerini, zenginliklerini bıraktılar; neleri varsa verdiler, en önemlisi ise en kıymetli varlıklarını, yani canlarını, gençliklerini ortaya koydular ve onurlu bir şekilde şairin de dile getirdiği gibi «en güzel dünyaları yaktık ellerimizle» pankartlarının altında aslında sadece zihinlerinde var olan bir denize yelken açtılar. Bu aydınlar kendi sosyalizmlerine köylüleri kazanmaya çalışırken, köylüler aydınların zihnindeki bu denizi göremediler! Aydınlar kendilerinden Obscina’nın faziletlerini yeniden keşfetmelerini isterken, onlar Obscina’dan kaçıp şehirlere işçi olarak gitmenin- telâşı içindeydiler ve hele yakında bir yerlerde fabrika açılacağı haberini duyduklarında sevinçten tavana vuracak duruma geliyorlardı. Sosyalist aydınlar ise, köylülerin kendilerine Obscina’nın faydalarının anlatılmasını pek kolay kolay hazmedemediklerini fark edemiyorlardı. Bu aydınların, devrimcilerin kafalarındaki fikirlerin dünyayı değiştirme gücüne


44 * İŞÇİLER VE TOPLUM

inançları sonsuzdu. Bunları köylülere anlatacaklar ve köylüler bir kere anlayınca devrim saflarına katılacaklar, daha doğrusu bu aydınların liderliğini kabul ederek tarih sahnesine çıkacaklardı. Köylüler ise önce kendi kendilerine şu soruyu sordular: Kimdi bu şehirden gelmiş, her şeyi bildiğini zanneden, nimetleri kendinden menkul kurtarıcılar? Cevabı bulmaya pek de fazla çalışmadan ve fazla vakit kaybetmeden en yakın karakolun yolunu tuttular. “Toprak ve Özgürlük” hareketi, kendi liderlerinin de ifadesi ile fiyasko ile sonuçlandı. Halkın, fikirleri kavramamak ve liderlerinin ardından tarih sahnesine çıkmamaktaki direnci ise Rus halkçılığında kısa zamanda yeni bir yönelime yol açtı. Birinci tespit, gelenekler ve devletin gücü çok yüksektir, halkı ezmekte ve aynı zamanda uyuşturmaktadır. İkinci tespit, ilk önce yapılması gereken devletin bu baskı ve kontrolünün yenilmezlik görüntüsünün kırılmasıdır. Kitle çalışması, halka gitmek, hızla yerini bu bir önceki yönteme, güvensizlikten ve hayal kırıklığından kaynaklanan yeni bir çalışma tarzına bıraktı. Kahramanlar, devrimci önderler, profesyoneller halkın uyuşukluğunu dağıtmayı, halka eziyet edenleri cezalandırmayı ve bu yolla halkın sempatisini, güvenini ve giderek de desteğini kazanmayı amaçlayan şiddet eylemlerine başladılar. Bu kısa zamanda çarlık kuvvetleriyle, devrimciler arasında özel bir tür savaşa ve giderek de düelloya dönüştü. Yukarıda Rus popülistlerinin Avrupa’daki sınıf mücadelesinden esinlenen ve bu arada Marksizm’le de tanışan kurucularının, kapitalizmin gelişmesine karşı Rusya’yı korumak için telâşla harekete geçtiklerine değindik. Bu tavır, hiç de Rus narodniklerine has, ilk önce onlarda görülmüş bir tavır değildi. Belki de tek yenilik onların kapitalizmin kötülüklerini modern anlamda eleştirebilecekleri bir teori ile yani Marksizm’le, yarım yamalak da olsa tanışmış olmaları idi. Kapitalizmin gelişmesini, daha doğrusu dışarıdan gelip de gelişmesini ilk engellemeye çalışanlar Fransa’daki aydınlar oldu. Kapitalizm kısa zamanda Fransa’nın hesabını kapattı, sıra Almanya’ya geldiğinde ise benzer bir durum orada da gözlendi. Almanya’da da aydınlar Rusya’dakilerine benzer bir şekilde kendilerini avuttular: “Batı Avrupa’da toplumun yeni örgütlenme biçimlerinin, fikirlerinin taşıyıcısı proletaryadır; bizde ise eğitim görmüş sınıftır”. Neredeyse bir yüzyıl sonra, proletaryanın olmadığı yerde onun ideolojik öncüsü olduğunu iddia eden aydınların toplumu gerçekten şekillendirmeye kalkışmasının nasıl bir garabete yol açabileceğini yazımızın


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 45

ileriki bölümünde kısaca göreceğiz. Burada işaret edelim ki, onlar proletaryanın öncüsü değil, yeryüzünden kaybolmaya başlayan dinazorların son kuşağı olmanın bir adım bile ötesine geçemediler. 100 yıl öncesinin canlı felsefe tartışmaları, yüz yıl sonra kırmızı el kitaplarında ve babadan oğla geçen devlet başkanlıklarında kendini tekrar edemeyip trajikomik bir gösteriye dönüşecekti. Anti-kapitalizmin bu şekilde tezahür etmesinin ekonomi-politiğine eğilirsek, bu tür kapitalizm düşmanlığının, kapitalizmin gelişmesi I ile tahribata uğrayan küçük üreticinin çıkarlarına ve yabancı kapitalizmin rekabetinden sıkıntıya düşen mahalli kapitalistin arzularına denk düşeceğini görmemezlik edemeyiz. Bu noktada anti-kapitalizm: 1 — bizim ülke özel bir ülkedir başkasına benzemez, bize özgü yollar vardır, bu yollarla kapitalizmi atlatabiliriz, 2 — Kapitalizm dışsal bir olgudur, bizim ülkede gelişemez gibi iki görüşle tamamlanır. Aslında burada söz konusu olan anlayış kapitalizmi fakirliğe ve sefalete indirger, kapitalizme değil sonuçlarına karşı mücadele eder. Mücadele kapitalizmin kendisine değil, ulusal olarak kazandığı bazı özelliklere yöneltilir. Bu açıdan popülizmin en önemli zaaflarından bir diğeri de kendini dünyada özgül ve tek örnek olarak görmesi, ulusal özellikleri ileri derecede meşgul olmasıdır. Ne kadar orijinal bir ülkede yaşadığını her gün yeniden kanıtlamaktan büyük zevk duyar. Aslında böylece kendini uluslararası etkilenmelere karşı korumaya çalışır. ‘’Diğer taraftan ise popülizm bu tür özellikleri ile yeni gelişmekte olan ve dünya pazarında kendine yer açmaya çalışan, çıkarlarını diğer ülkelerin burjuva sınıflarına karşı korumaya çalışan bir mahalli burjuva sınıfın çıkarları ile istese de istemese de uygunluk gösterir. Bu noktada popülizm mahalli burjuva sınıfının kendi çıkarlarını ulusal çıkarlar olarak sunmasına bir dolayım teşkil etmeye başladığı anda, devrimci bir biçim olmaktan tamamıyla çıkıp, burjuvazinin bir tür yönetme aracına dönüşür. Bu tür popülizmin «sosyalist» sıfatı ve sosyalistlik iddiaları 1917 Rus devrimi süreci içinde kaybolup gitti. Yazımızın bundan sonraki kısmında popülizmin bir sendrom olarak ortaya çıkmasını incelemeden önce bu noktaya kadar yaptığımız gözlemlerimizi özetleyerek, ve bu gözlemlere diğer bazılarını da ekleyerek, popülizmin bu aşamada tespit ettiğimiz bazı temel özelliklerine kısaca değinelim:


46 * İŞÇİLER VE TOPLUM

1 — Popülizmin temelinde toplumsal ilişkilerin bilimsel bir analizi ve toplumun hareket yasalarına dayanan bir siyasi hareket teorisi yerine, açlık ve sefalete soyut bir karşı çıkıştan ve ahlâki kaygılardan hareketle doğmuş bir siyaset teorisi vardır. 2 — Bu teoride eleştiricilerin fikirleri büyük öneme sahiptir. Siyasetçiler kendilerini halkı aydınlatma görevi ile yükümlü görürler. Halka mistik bir tapınma, bu teoride hızla halkın sürü katma indirgenmesi aşırı ucuna savrulur ve kitle çalışması da yerini, halk adına hareket eden, onun adına savaşan teorisyenlerin ikameciliğine bırakır. 3— Popülistler siyasi faaliyetlerini tüm halka yöneltirler. Düşüncelerini ve örgütlerini tüm halka taşırlar. Onlar sömürünün her türüne ve eşitsizliğe, her türlü haksızlığa karşıdırlar. Ama bunların nereden kaynaklandığı konusunda berrak fikirlere sahip değildirler. Toplumsal olayları sınıflar mücadelesi perspektifinden göremezler. Bu yüzden mücadelelerinde işçi sınıfının yan ısıra tüm diğer sınıflara ve tabakalara da dayanmaya çalışırlar. En geniş birlikleri kurmaya çalışırlar. Onlar hiç bir sınıfa özel bir konum tanımazlar. İşçi sınıfı kurtarılacak olan sınıflardan sadece bir tanesidir, ne eksik ne fazla! 4 — Fikirlerin önemini abartmalarına, alabildiğince aydınlanmacı olmalarına rağmen, popülistler alabildiğince teoriye ilgisiz ve hatta faaliyetin teoriye uygunluğu söz konusu olduğunda alabildiğince «pratikçidirler». Aslında bu anlayışın teorik kaynakları ütopik sosyalizmde yatar. Teorik faaliyet ve bilimsel bir araştırma yöntemi yerine yüzey biçimleri ve dolaysız sorunlarla uğraşmayı esas aldıkları için, çok «pratik» ve alabildiğince detaylı ve «gerçekçi» planlarını hiçbir teoriye değişmezler. “Halkımız teorik gevezeliği anlamaz” -aslında halkımız mankafadır anlamına gelir bu -, “somut iş yapmak önemlidir”. Gerçekten de (sic!) sosyalistlerin analizlerine, işçi sınıfı içinde uzun uzadıya faaliyet yapma, günlük mücadeleye katılma çabalarına karşı, kendini kahramanca feda ederek Çarı öldüren devrimciden daha radikal ve pratik bir iş yapmak mümkün müdür! “Ufak tefek günlük, işlere saplanıp kalmak pasifizmin ve lâfazanlığın dik âlâsıdır”... YENİ HALKÇILIK VE SOSYALİZM Narodnizm, veya Rus halkçılığı bir siyasi akım olarak 1917 Rus devriminin arkasından hem örgütsel varlığı hem de politik prestiji açı-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 47

sından büyük bir yenilgiye uğradı ve yok oldu. Sosyalistler “devrimci bir akım olarak popülizmi” tarihin eski elbiseler dolabına astılar. Ne yazık ki İkinci Dünya Savaşının arkasından popülizm tekrar canlandı ve dünya sosyalist hareketinde çok güçlü bir sendrom olarak baş gösterdi. Bu açıkça Marksizm öncesi devrimcilik anlayışlarının tekrar egemen olmasıydı. Bu gelişmenin köklerinde üç önemli süreç yatar. (*). Birincisi: İşçi sınıfının ilk defa devrim yaptığı yerde iktidarını giderek kaybetmesi, buna paralel olarak da teorik-politik düzeyde, burjuva düşüncesinin giderek boşalan yeri doldurması ve bugün genelde Stalinizm olarak bilinen (bu kavramı yeterince açıklayıcı olmasa da genel kabul gördüğü için kullanacağız) akımın egemen olması. Bu egemenliği yeni popülizmin geliştiği teorik/ideolojik ortamın yaratılmasının temel sebebi olarak görüyorum. Söyleşi alt başlıklarla Stalinizmin “teorik ve politik” katkılarını özetlemek mümkün: Tek ülkede sosyalizm, halk cepheleri (veya geniş cepheler), Leninist kesintisiz devrim tezinin menşevik yorumu, vatan cepheleri ye halk demokrasileri, nihayet halkın devleti ve ileri demokrasi tezleri. Başlangıçta bu akıma karşı direnebilecekmiş gibi gözüken, bugün Troçkizm diye bilinen akım ise kısa zamanda Rusya’da olup bitenleri açıklayamamanın sıkıntısı ve bunun yarattığı teorik-politik problemlerle de boğuşurken giderek işçi sınıfına karşı güvensiz ve yarı gönüllü bir tutum geliştirdi. Teorik-politik başarısızlıkların getirdiği sürekli bir bölünme ve sektleşme ile fosilleşti ve giderek Stalinizme benzer biçimlerin hem örgütsel, hem de teorik olarak sıkça rastlandığı bir akım haline geldi (**).

(*) Bunlara geçmeden önce işaret edelim ki, bunların her birinin tartışılması kendi başına ciltler dolusu yazı ürettirmiştir ve Türkiye’de ürettirecektir. Birçok “sosyalist” (artık bunları tırnak içinde yazmanın hiç bir mahzuru yoktur sanırız) tekkenin devamı ve birçok aydının hayat sürdürme biçimi söz konusu olduğu için herkesin söyleyecek bir şeyleri vardır. Umarız... (**) Gerçekten de, Troçki’nin tek ülkede sosyalizm tezine karşı taviz vermeden mücadele etmiş. Rusya’da bürokrasinin yükselmesini, işçi sınıfının iktidardan uzaklaşmasını ilk fark etmiş olmasını, faşizme karşı mücadele sırasında hem faşizmin karakteri hem de faşizme karşı mücadelenin taktikleri üzerine bugün artık klasik olan tezlerini göz önüne alınca, troçkist hareketin bugün ulaştığı noktaya bakıp da hayıflanmamak işten bile değil. Bugünkü troçkist hareketin görüşlerinin birçoğunun köklerinin Troçki’de de yattığı diğer bir konudur. Ama bunların mantıki sonuçlarına ulaşması anlaşılan kendisinden sonra gerçekleşmiştir. Ne yazık ki bu konu üzerinde burada fazla

durmayacağız. Bu da bir başka yazının konusu.


48 * İŞÇİLER VE TOPLUM

İkincisi: Yukarıdaki teorik-ideolojik atmosfere paralel olarak İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kapitalist dünya ekonomisinin ve sisteminin yeniden örgütlenmesi sırasındaki ve bu örgütlenmenin en önemli etkenlerinden olarak Çin, Vietnam, Mozambik gibi eski sömürgelerde peş peşe gerçekleşen bağımsızlık savaşlarının ideolojik ve politik etkileri ve buralarda Stalinist partilerin iktidar olması, bu akımın ideolojik-politik etkisini arttırdı. Üçüncüsü: İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde özellikle de 1960larda birçok az gelişmiş ülkelerde hızlı bir sanayileşme yaşandı ve bu sanayileşmenin etkileri, kapitalizmin Avrupa’da yarattığı etkilere benziyordu. Hızlı şehirleşme, kırsal yapıların parçalanması ve en önemlisi kapitalizmin “dışarıdan” gelmesi; bu etkiler bu yeni sanayileşen ülkelerde nispeten daha şiddetle yaşandı ve kapitalizmin dışarıdan geldiği ve çok uluslu şirketlerin egemenliği su götürmez bir gerçekti, (sic!) Bu hızlı gelişen sanayileşme kısa zamanda karaya oturdu, yani krize girdi. Sonuçta sürekli bir istikrarsızlık içinde birbirini izleyen baskıcı rejimler ve bunların yarattığı boğucu etki yeni popülizmin gelişmesinde bir diğer etken oldu. Şimdi bu faktörlerin, yeni-popülizmin sentez olmasına nasıl katkıda bulunduğunu kısaca tartışalım. YENİ POPÜLİZMİN İDEOLOJİK ÖZELLİKLERİ Stalinizmin gelişmesinin temelinde Rusya’da işçi sınıfının politik-ekonomik iktidarını kaybetmesi yatar. Böylece kitleler ve liderler, bilenlerin bilmeyenleri yönetmesi vb. gibi özellikler politik düşüncede tekrar meşruluk kazanır. Konumuzun çerçevesi açısından ve yerimizin darlığından işçi sınıfının Rusya’da iktidarını nasıl kaybettiğini uzun uzadıya inceleyemeyeceğiz, hatta Rusya’daki sosyal formasyonun karakteri üzerine de yorumlara giremeyeceğiz. Ama bu sürecin bazı köşe taşlarını aktaralım. 8. Parti Kongresi (1919), fabrikaların yönetimi esas olarak işçilerin elinde olmalıdır der. Yine bu kongreye göre, sendikalar ise burada üretim üniteleri olarak örgütlenmeliydiler ve giderek tüm işçileri yönetime katmalıydılar. Geçici olarak, yani işçi sınıfı tümden fabrikaların yönetimini eline alana kadar, fabrikada bulunan teknisyen ve mühendisler parti ve sendika ile işbirliği


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 49

içinde üretimi yönetecekti. Bu yapı TROIKA ismini aldı. TROIKA’nın sınıfın iktidarına ne kadar izin verebileceğini burada tartışmadan ilerlersek görürüz ki, 1928’de 1. beş yıllık planın uygulanmaya koyulmasıyla üretim ve üretkenlik birinci sıraya geçer. TROIKA ikinci sıraya itilir. Yüksek Ekonomik Konsey, yöneticilerin, teknisyenlerin yetkilerini yeniden düzenler ve arttırır. Eylül 1929’daki bir MK kararı: «İşçi komiteleri fabrika yönetimine doğrudan müdahale etmeyecek veya fabrika yönetiminin yerini almaya kalkmayacaktır. İşçi komiteleri tek kişi yönetiminin sağlamlaştırılmasına hizmet edecek, üretimi arttırmanın, fabrikanın gelişmesinin ve böylece işçi sınıfının maddi koşullarını geliştirmenin aracı olacaktır» (T. Cliff, 1974). Bu gelişmenin doğal bir sonucu olarak da 1937’de bir Sovyet İktisadi Yasa Kitabı şöyle yazacaktı: «Tek kişi yönetimi sosyalist ekonominin en önemli örgütlenme prensibidir» (Socialism Vistorious, 1934. Aktaran Cliff, ibid). 1973’de Jidanov’un önerisi ve Stalin’in desteği ile TROIKA kalktı ve tek kişi yönetimi üretim birimlerinde yerleşti. Lenin’e göre sendikalar işçilerin kendilerini devlete ve bürokrasiye karşı korumalarının aracı olmalıdır. Troçki’nin aksine Lenin, sendikaların devlet örgütü olmalarına kesinlikle karşıdır. (Toplu eserler, İng. cilt XX, 6-7) 1932-1949 arasında Rusya’da sendikaların genel kongre yapmadığını görüyoruz. Bu arada sanayileşme hamleleri, planlar yapıldı ve en önemlisi 7 saat iş gününün kalkması gerçekleşti, parça başı ücret Stakhanoviç hareketi ile yeniden yerleştirildi. 1934’den sonra sendikalar toplu sözleşme yapmadılar. 1940’da Sendikalar Merkez Konseyi Başkanı: “Plan ekonomik gelişmenin en önemli elemanı olunca ücretler sorunu ondan bağımsız belirlenemez. Böylece ücret düzenleme biçimi olarak toplu sözleşme artık faydalı olmaktan çıkmıştır” (aktaran Cliff, ibid) tespitini yapıyordu. 1947’de toplu sözleşmeler tekrar başladığında içinde ücret maddesinin olmadığı görülecekti. İşçiler üretim birimlerinde kontrollerini kaybetmekle kalmadılar, aynı zamanda sendikalarını da kaybettiler. 10. Kongre’de Troçki’nin ileri sürdüğü teklif yular sonra baş siyasi muarızı Stalin tarafından yerine getirilmiş ve sendikalar birer devlet örgütü olmuştu. İşçiler aynı süreç boyunca toplum içindeki bireysel özgürlüklerini de kaybettiler: İşçilerin istediği yerde çalışma ve seyahat etme özgürlüğünü garanti altına alan 1922 iş yasasının aksine, 1931’de Leningrad’da iç pasaport sistemi kuruldu ve 27 Aralık 1932’den itibaren tüm Rusya’da uygulanmaya baş-


50 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ladı. Aynı yıl 1922’nin iş yasası kaldırıldı, bu yasa iş karnesi olmayan işçilere iş verilemeyeceğini kanunlaştırdı, ve 1950 de işçilerin zorunlu yer değiştirmesini getiren, devletin istediği işçiyi istediği yerde çalıştırabilme hakkını yerleştiren bir kanun yapıldı. Bu arada 1920’lerin sonunda, 1930’larda (yasanın kesin tarihini bulamadık) grevler yasaklandı. Bu arada politik düzeyde de işçi sınıfı özyönetim organlarını, Sovyetler kaybediyordu. Her seçim bölgesinde sadece bir adayla seçim yapılması komedisini bir kenara bırakırsak bundan çok daha çarpıcı olaylar olduğunu da görürüz : 1918’de Sovyet Kongresi 5 defa toplanmıştır. 1919-22’de bu rakam yılda ortalama bir toplantıya iner. Toplantılar 1925-31 arasında iki yılda bir ve sonra da ancak 1935’de 1 kere olmak üzere seyrekleşir. Sovyet parlamentosu ise 1917-36 arasında sadece 104 gün toplantı yapmıştır, yani yılda 6 günden az. Halbuki 1930-35 arası SSCB’de en hızlı değişikliklerin olduğu, ülkede her şeyin fırtına gibi değiştiği bir dönemdir: 5 yıllık plan, tarımda kolektifleştirme, sendikaları ilgilendiren yasalar, işçilerin hayatını doğrudan ilgilendiren yasalar çıkıyordu. Tüm bunlar olurken Komintern 7. Kongresi «Sosyalizmin nihai ve geri çevrilmez zaferi ve proletarya diktatörlüğünün her bakımdan güçlendirilmesi SSCB’de başarılmıştır» tespitini yapıyordu. Sosyalizmden o kadar uzaklaşılmıştı ki, bu tespitin içindeki gülünç çelişki kongredekilerin dikkatini çekmiyordu: Lenin ‘Devlet ve İhtilâl’da’ yeni tip bir devleti sönmekte olan bir devlet olarak ele alır. Ama SSCB’deki ne garip ki sosyalizm kuruldukça güçlenen bir devlettir. Zaten SSCB’de devletin güçlenmesi, genişlemesi, bürokrasinin hayatın her alanını kapsaması hep sosyalizmin inşasının nasıl bittiği, sınıfların kalktığı, devletin halkın devleti olduğu iddialarıyla beraber gerçekleşmiştir. Bu işi burada daha fazla uzatmayalım ve bir başka yazıya bırakalım. Şimdi popülizme dönerek bu gelişmelerin, popülizmin gelişmesiyle nasıl bir bağlantısının olduğunu görmeye çalışalım. İşçi sınıfının iktidardan uzaklaşması, karar mekanizmalarının işçi sınıfının dışına çıkmasını, dolayısıyla onun adına politika yapılmaya başlanmasını beraberinde getirmiştir. Sosyalizmin inşası merde bir avuç aydın/teknokratın yaptığı makro planlara indirgenmiş, sınıf mücadelesi yerine “Grand designe”lar sosyalizmin kuruluşunun motoru haline gelmiş, düşünceler ger-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 51

çeklerin ve planlar sınıf mücadelesinin önüne geçmiştir. Ütopik sosyalistlerin, ilk narodniklerin, kitleler ve liderler sendromu kendini kör gözlere bile gösterecek kadar SSCB’de yerleşmiş ve egemen olmuştur. Bugün yıllar sonra Gorbaçov, işçileri yönetime katmalıyız diyorsa, sormak lazım: Peki bunca yıldır kim yönetiyordu ve bu yönetenler neden şimdi birdenbire işçici kesildiler ve bunlara işçi sınıfı niye inansın? Bu söylenenlerin yanı sıra verimlilik artışı ve iş disiplininin gelmekte olması kabağın bugün, dün de olduğu gibi, kimin başında patlamakta olduğunu gösteriyor. Tabii gören gözler için. Stalinizmin ikinci katkısı (sic!), tek ülkede sosyalizmin inşa edilebileceğini iddia etmiş ve kabul ettirmiş olmasıdır. Stalin’in birkaç ay (mayıs-aralık 1924) içinde bu kadar köklü bir teorik katkıyı (hayatında yaptığı ilk teorik katkıdır bu) nasıl başarabildiği bir yana, herkese nasıl kabul ettirmiş olduğu da bir başka meseledir. Ama bununla beraber dünya sosyalist hareketinin tüm perspektifi değişmiştir. Lenin 19 Kasım 1918’de “tek ülkede, bir ülkede sosyalist devrimin tam zaferi düşünülemez bile-, bunun için en azından birçok ileri ülkenin en etkin işbirliği zorunludur, ki Rusya bu ülkeler arasında sayılmaz” (Toplu eserler, ing. cilt 28, s. 151) derken ve sosyalizmin inşasının kapitalizmin gelişmesi ile ilişkisine işaret ederken, sosyalistler birdenbire kapitalizmin bir dünya sistemi olduğunu üretici güçlerin bu düzeyde örgütlendiğini ve yeni sistemin de bir dünya en azından en ileri bölgeleri içine alan bir uluslararası sistem olması gerektiğini unutarak, dileyen dağlar devirir misali, her yerde ve koşulda sosyalizmin tek bir ülkede kurulabileceğine inanıvermişlerdir. Bundan öte sosyalizmin bir geçiş süreci olduğu, özgün bir üretim tarzı olmadığı, (...) unutulmuş ve kurulup biten bir toplum olduğu varsayılmıştır. Bu arada proletaryanın uluslararası bir sınıf olduğu, proletaryanın doğrudan eylemi olmadan ve onun tarafından kurulmadan sosyalizmin kurulamayacağı, hatta ve hatta proletaryanın eyleminin sosyalizmin kendisi olduğu unutulmuş, yerine Marksizm terk edilerek, ‘bilen yapar’ temelinde idealist burjuva düşüncesi, ‘ben yaptım oldu’, “Almanya gerçekleşmiş sosyalizmin ülkesi” vb. gibisinde kantian rasyonalizme rahmet okutan türden bir sosyalist teori gelişmiştir. Bir yazar bir zaman bunu şöyle ifade etmişti: “bizde böyle yerse” sosyalizmi. Tek ülkede sosyalizmin kurulabileceği görüşü önce Rusya’nın tüm kapitalist saldırılara karşı kendini koruması için atacağı her türlü adımı meşru kılmakla


52 * İŞÇİLER VE TOPLUM

işe başlamıştır: Kuonmintang’a girilmesinde ısrar edilir ve bu 1926’da Shangai ayaklanmasında komünistlerin imha edilmesine yol açar; faşistlerle (Alman ve Japon) saldırmazlık paktı imzalanır, İspanya İç Savaşı’nda, Yunan İç Savaşı’nda sosyalistlerin yok edilmesine tek ülkede sosyalizmin korunması için göz yumulur. Yalta ve Potsdam’da emperyalist ülkelerle beraber dünya paylaşılır, başka ülkelere de ağaç diker gibi sosyalizmler kurulur. Dünya devlet çıkarları düzeyinde satranç tahtasına çevrilir. Nihayet III. Enternasyonal uluslararası pazarlıkların bir parçası olarak kapatılır. Ve sonra da tek ülkede sosyalizme doğru yelken açılır. Tüm bunların dolaysız sonucu milliyetçiliğin sosyalist teoriye yeniden sokulmuş olmasıdır. Leninist kesintisiz devrim teorisi menşevik bir yoruma tabi tutulmuş oldu. Sosyalizmin önüne bir de demokratik devrim veya demokrasi savaşımı aşaması eklenir: Nerede? Nerede olursa: örneğin İspanya’da; örneğin 1936’da Fransa’da işçiler fabrikalara el koyduğunda, bu bir devrim değil, sadece bir grevdir. «Demokratik hükümeti koruyalım», diyen Thorez hızını alamaz, toplantılarda milli marşı söylemeye başlar. 1946’da Thorez kamu işçileri genel grevine karşı çıkar ve böyle bir eylemin ana vatana karşı işlenmiş bir suç olduğunu söyler. Koyu muhafazakâr general Degaulle’ün 1946’da Thorez’i överek, önemli olan «Fransa’ya hizmet etmiş olmasıdır» demesi manidardır, örnekler çok, 1947de Almanya’da, Fransa’da, Japonya’da komünist partileri genel grevleri durdurmaya çalışmış, burjuva hükümetlerinde hizmet vermişlerdir. Giderek işçiler bu partilerden kopmaya başlayınca da, hemen hepsi burjuva hükümetlerinden, artık görevleri bittiği için kovalanmışlardır. Bu partilerin tarihi, devrim anlarını satmanın tarihi olmuştur. Bu partileri böyle suçlarken bir noktayı unutmamak gerekir. Bunlar komintem partileridir ve direktiflerini çok açık bir şekilde SBKP’den alırlar. SSCB’nin amacı ülkesindeki «sosyalizmi korumak», barış içinde kapitalizmle rekabet etmektir. Bunun için ise burjuva hükümetleriyle iyi ilişki içinde olmaları gerekir. Avrupa ve diğer dünya KP’leri bu amaca son derece uygun araçlardır, ve SSCB’nin dış politikasını bu eksen belirler. Anti-faşist mücadelede geliştirilen Stalinist ‘faşizme karşı birleşik halk cephesi’ stratejisi komünist partileri tüm anti-faşist burjuva partileriyle ve işçi sınıfım da tekelci burjuvazinin en gerici kanadı dışında herkesle ittifaka zorlar. Bu açıkça bir sınıf uzlaşmacılığı teorisidir. Üstelik bu teori işçi sınıfını diğer mülk sahibi sınıflarla ittifaka zorlarken, sınıf içindeki bölünmeleri or-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 53

tadan kaldırmakta son derece başarısızdır ve ne hikmetse diğer sosyalistlerle bir türlü bir araya gelinemez. Böyle bir stratejinin ve bunun ürünü olan bir cephenin doğaldır ki önüne sosyalizmi bir hedef olarak koyması beklenemez. Koymamıştır da. Bu partilerin hepsi yukarda örneklerini verdiğimiz olaylarda ve özellikle de 1946 sonrasında sosyalizmi bırakıp kapitalizmin yeniden inşası faaliyetine girişmişlerdir. Burjuvaziyle ittifak ve sosyalizmin bir hedef olarak askıya alınması stratejisi veya Leninist kesintisiz devrim teorisinin bu menşevik yorumu - ki bu daha 1917 Nisan’da Lenin nisan tezlerini ileri sürerken Stalin ve Molotov tarafından savunuluyordu - geri kalmış ülkelerin devrimci hareketlerinde kısa zamanda egemen oldu. Faşizme karşı en geniş cepheler, bu sefer emperyalizme karşı en geniş cephelere, sosyalizm ise yerini bağımsızlık savaşma bırakacaktı. Buna az sonra 1950 sonrası dünya, ekonomisindeki gelişmeleri ele alırken tekrar döneceğiz. Bununla bağlantılı olmakla beraber burada değinilmesi gereken bir diğer teorik yenilik (sic!) de işçi sınıfının son derece cılız olduğu yerlerde bile sosyalizmin kurulabileceği tezi olmuştur. Bu tez genelde Kapitalist Olmayan Yol Tezi olarak bilinir. Bu teze göre örneğin tarımsal bir Afrika (bu Mozambik, Ethiopya veya Tanzanya olabilir) ülkesinde üretici güçlerin sosyalizmi kurmaya izin vermemesine karşın, emperyalizm burada üretici güçlerin gelişmesini engellediği için devrimin şartları vardır. Bu devrim gerçekleştirildikten sonra kapitalizm atlanarak sosyalizme ulaşılması mümkündür. Bu ilk olarak çok özgül bir duruma ilişkin olarak, Moğolistan (SSCB’nin komşusu) için ileri sürülmüş, ama sonra genelleştirilmiştir. Bu teorinin, bırakalım daha sonra hayata geçirilmeye çalışıldığı yerleri, ilk uygulandığı yer olan Moğolistan’da bile sosyalizmi inşa ettiğine kimsenin inandığı yoktur. Bu durum son derece doğaldır. Zira kâğıt üzerinde ve düz mantıkla olabilirmiş gibi gelen bu teori aslında bir imkansızlıklar yumağıdır. Kısaca bir göz atalım. Bu ülkelerde proletarya sınıfı ya yoktur veya çok cılızdır (ancak cılız da olsa proletaryanın varlığı kapitalizmin gelişmeye başladığını gösterir ve bu kapitalist olmayan yol tezini garip bir duruma sokar). Bu koşullarda devrimin karakteri nedir ve itici gücü hangi sınıftır? Öyle ya, kapitalist olmayan bir yoldan gitmek söz konusu olduğuna göre henüz kapitalizm gelişmemiştir, yani burjuvazi yoktur, dolayısıyla proletarya da yoktur. En azından bunlar


54 * İŞÇİLER VE TOPLUM

belirgin sınıflar olarak yokturlar. Bu birinci açmazdır. İkincisi, sosyalizm bir kalkınma modeli, bir plan meselesi değil de, işçi sınıfı ile burjuvazinin mücadelesinin ürünü ise, kapitalist olmayan yoldan sosyalizme ilerlemenin sosyal dinamiği nedir? Bu da ikinci açmazdır. Aslında hem birinci hem de ikinci açmazı birleştiren ve ortadan kaldıran yol vardır. Ve bu da Stalinizmin yeni-popülizme bir diğer katkısıdır-. Devrimi yapanlar sosyalizmi de kurarlar! Sosyalizmin bilimi ile donanmış aydınlar (“proleterleşmiş aydınlar” - sic!) toplumda emperyalizme karşı kim varsa onları bir araya koyarlar. Faşizme karşı birleşik vatan cephesi böylece, emperyalizme karşı birleşik vatan cephesine dönüşür. Bir farkla ki burada Almanya’da, Fransa’da olduğu gibi bir işçi sınıfı partisi yoktur, hatta sınıfın kendisi yoktur. Neticede bu cephenin programı da sosyalizm dışında hertürlü talebi içerebilir, içermek zorundadır da. Böylece proletaryanın olmadığı yerde aydınlar proletaryanın ruhunun ifadesi olarak önderlik eder, şansları ve yeterli uluslararası “sosyalist” destekleri varsa kazanırlar. Ve esas trajedi ondan sonra başlar. Bunlar toplumda herkese karşı iktidarı elde tutmak durumundadırlar. Bu onların tarihsel misyonlarıdır ve sonuç olarak her türlü antidemokratik baskı ve terör mubah hale gelir. Ama ister istemez giderek ya kendileri burjuvalaşır, ya da gelişmekte olan sanayi üzerinde burjuva sınıfı ile bütünleşirler. Niye işçi sınıfı ile bütünleşemezler? Çünkü işçi sınıfı burjuvaziye karşı mücadelesinde işçi sınıfı olur, sadece fabrikada çalışmak yetmez. İlk kurulan fabrikaların da devlet malı ve aydınların da bunların yöneticisi, büyük plancıları olduğu düşünülürse işçi sınıfı önce bunlarla kapışmaya başlar, bu bir. İkincisi, siyasal iktidar bir zümreden bir diğerine verilemez, siyasal iktidar ancak alınır. İşçi sınıfı ya siyasi iktidarı bu aydınlara rağmen alır, ya da hiçbir zaman alamaz. Ama devlet yönetmek sermaye ile de iş yapmak demektir, uluslararası ticaret, kredi demektir, ordu beslemek demektir ve bunlar için yeterli fonlar ancak ve ancak ya dünya ekonomisinden, ya da mahalli burjuvaziden bulunur. Böylece kendileri bile fark edemeden yönetici aydınlar, Gramsci’nin ‘moleküler asimilasyon’ şeklinde tabir ettiği bir süreç içinde burjuvalaşırlar. Burjuvalaşmayanlar da tasfiye edilir. Bu kapitalist olmayan yol teorisi ikameciliğin hat safhada tezahür etmesidir. Bununla da kalmaz, çünkü kapitalizmin gelişmekte olduğu ülkelerde bile halkçılığın ilk tarihsel köklerinde olduğu gibi aydınlar kolayca bu yola yö-


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 55

nelirler ve burjuvazi ile işçi sınıfını aynı kaba koyacak halkçı teoriler üreterek, ulusal demokratik cephelerin hayallerine dalarlar. Bunlar birer hayaldir çünkü gelişmekte olan burjuva sınıfı uluslararası sermayeye ihtiyaç duyduğu gibi, sosyalizm jargonu ile birlikte duyulan bir demokrasiye tahammül edemez, çünkü hayalperestlerin aksine aslında işçi sınıfı ile çatışmakta olduğunun farkındadır. Bu hayalperestler hem fiiliyatta birer burjuva işbirlikçisidirler, hem de halkçılık söz konusu olduğu zaman birer Redictio ad Absürdüm. Bu noktada Stalinizmin olumlu anlamda alternatifi olduklarını söyleyen ve geleneğin devamcısı iddiasında olan Troçkist harekete de bir iki cümle söylemek gerekir. İşçi sınıfına güvensizliğin, yarı gönüllü bir yaklaşımın ve SSCB’de olup bitenlerin anlaşılamamasının bu hareketin temel aksaklığını oluşturduğunu söylemiştim. Bu harekete göre SSCB’de işçi sınıfının tüm sendikal, işyeri düzeyinde ve politik -alandaki kayıplarının hiç bir anlamı yoktur. Önemli olan üretim araçlarının devlet mülkiyetinde olmasıdır. Bu SSCB’yi bir ‘işçi devleti’ yapmaya yeter. İktidarda olmayan, yönetilen bir işçi sınıfı söz konusudur burada ve bu devlet, üretim araçlarının devlet mülkiyetinin varlığından dolayı bir işçi devletidir. Devletin içinde yuvalanmış sınıf veya zümrenin işçi sınıfından farklı olduğu, devlet mülkiyetinin aslında bunların kollektif mülkiyeti anlamına geleceğini göremeyen bu akım, ister istemez işçi sınıfının sosyalizme doğru pasifçe güdülebileceği fikrine alabildiğince yaklaşır. Bu fikri SSCB tartışılırken bu akımın literatüründe doğrudan doğruya bulmak kolay değildir, ama örneğin bir Nikaragua söz konusu olunca, bir Küba söz konusu olunca hemen bakla ortaya çıkar. Buralarda sosyalist devrimler olmuştur, veya buralarda birer işçi devleti vardır. Nikaragua ve Küba’da olan devrimlerin proleter bir devrim olduğunu kimse iddia edemez. Bunlar birer halk devrimleridirler, proletarya da bir şekilde bu devrimlerde önderliğe yakın dahi olmadan, ve alabildiğince örgütsüz olarak yer almıştır. Bu koşullarda nasıl olmuş da buralarda Sovyetler dahi kurulmadan birer işçi devleti kurulmuştur? Küba’da üretim araçlarının devletleştirilmesi, Küba halkının genel olarak yaşam koşullarının, temel ihtiyaçlarının karşılanması yolu ile iyileştirilmesi söz konusudur (bunun önemini asla inkar etmiyorum, ve bu devrimleri cesur birer adım olarak, insanlık tarihinin kazanımları olarak


56 * İŞÇİLER VE TOPLUM

selamlıyorum ama o kadar). Bu Küba’yı sosyalist etmeye asla yetmez. Sosyalizm için sovyet demokrasisi, üretim ve dolaşım üzerinde işçilerin mutlak kontrolü gereklidir. Nikaragua’daki durum ise daha da gariptir. Grevlerin yasaklandığı, üretim araçlarının bile doğru dürüst devletleştirilemediği bu ülkede nasıl bir işçi devleti vardır? (*) Vardır! Çünkü yöneten aydınların “profession de foi”si bu yöndedir. Kısaca özetlersek, Stalinizmin gelişmesi sosyalist harekete yeniden, ikamecilik, idealist bir volantarizm, burjuva sınıfı ile ittifak yapmak, kendi sağından medet ummak, tüm sınıflara birden dayanmaya kalkmak, ve milliyetçilik aşılamıştır. Troçkizm ise Stalinizme karşı mücadelesinde iyi bir başlangıç yapar görünmesine rağmen, en temel konuda işçi sınıfının sosyalizme doğru yöneltilmesi konusunda Stalinizmle uzlaşmış ve örneğin Nikaragua ve Küba’da benzer bir hatta düşmüş, içlerinde SSCB’nin Afganistan’ı işgalini destekleyen, kınamaktan çekinenler dahi çıkmıştır. Böylece Troçkizm, sosyalizm mücadelesinin önüne prensipsiz bir emperyalizme karşı mücadeleyi koyarak popülizmi körüklemiştir. Gerçi aşamalı devrim tezini savunmamıştır, ama bu yaklaşımın sonuçlarım da tutarlı bir eleştiriye tabi tutamamıştır. Bugün işçi sınıfına karşı yarı gönüllü bir yaklaşım ve sınıfın kendi kendisini yönetmeden sosyalizmin olabileceği konularında,ve planların-programların sınıfın iradesinin yerini alabileceği anlayışında Stalinizmle büyük ölçüde aynı paralele düşmüştür. Buraya kadar yeni-popülizmin geliştiği ortamın ideolojik özelliklerini aktarmaya çalıştık. Ve bu ortamın yeni-popülizmin özelliklerinin sentez olmasına nasıl katkıda bulunduğunu araştırdık. Şimdi yeni-popülizmin gelişme ortamının maddi sosyoekonomik özelliklerine değinelim.

(*) Troçkistlerin içinde, ulusal çıkarların proletaryanın sınıf çıkarları ile bu aşamada çatıştığı için, gerektiğinde grevlerin yasaklanabileceğini söyleyenler de çıkmaktadır. Bu noktada bir açıklama biraz geç de olsa gerekli: Troçkist hareket deyince, onun uluslararası bir varlık sürdüren IV. Enternasyonal kanadını ele alıyoruz. Bunun dışında mahalli, ülkelere kapanmış farklı Troçkist akımlar da vardır. Ve bunların içinde işçi sınıfına daha merkezi bir önem atfedenler de vardır.


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 57

II. YENİ – POPÜLİZMİN GELİŞME ORTAMI 20. yüzyılın ilk yarısı kapitalizmin gelişmesi açısından son derece çalkantılı bir dönemdir. Bu dönemde iki emperyalist savaş yaşanmış, işçi sınıfı faşizmle tanışmış, 1917 Ekim devrimine ve sonra da Stalinizmin yükselmesine şahit olmuştur. Bu dönem kapitalizmin dünya çapında yapısal bir kriz yaşadığı bir dönemdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişen ve İngiltere’nin hegemonyası altında genelleşen entasif sermaye birikim rejimi, buna ait tekelci düzenleme mekanizmaları 20. yüzyılın başında genel bir krize girer. Bu aynı zamanda uluslararası işbölümünün ve var olan devletlerarası hiyerarşilerin de dağılmaya başladığı bir krizdir. Bu krizin özelliklerini tartışmak konumuzun dışında kalıyor. Bu yüzden ister istemez kendimizi büyük ölçüde yüzey biçimleri ile sınırlayacağız. Görünen odur ki ileri kapitalist ülkelerde sermaye birikim süreci bir istikrarsızlığa düşmüştür, resesyonlar son derece sert, toparlanma dönemleri zayıf ve kısa süreli olmaktadır. Dünya para sistemi çözülmüş, 1929’da önce ABD ve hemen diğer kapitalist ülkelerde para (artık mali sermaye) devreleri kısa bir an için de olsa kopmuştur. Sınıf mücadeleleri alabildiğince hızlanmış ve keskinleşmiş-Buna paralel olarak uluslararası mal dolaşım devreleri -ticaret-kopmaya başlamış ve dünya sistemi dağılmaya başlamıştır. Ülkeler kendi içlerine kapanma eğilimleri geliştirmekte ve burjuva sınıfları canla başla iç pazarı korurken, yeni sömürgeler için de kıyasıya mücadele etmeye başlamışlardır; birinci ve ikinci dünya savaşları dünyayı kana bular. Bu noktadan itibaren dikkatimizi esas olarak sömürgelerden ziyade bağımlı olarak tabir edilen ülkelere yöneltmek durumundayız. Yani dikkatimizi bazı Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye gibi bağımsızlığım zaten kazanmış olan ülkelere yönelteceğiz. Bu ülkelerin sattıkları temel malların fiyatları hızla düşerken, metropollerin bu ülkelerden aldıkları malların miktarı hızla azaldı. Bu ise bugüne kadar bu ülkelerde geçerli olan dünya sistemi ile entegre olma biçimlerinin krize girmesi demekti. Bunlar ürettiklerini satamaz duruma düşmenin yanı sıra, aynı zamanda cılız da olsa gelişmekte olan sanayileri için gerekli hammadde ve makineleri da ithal edemez bir duruma geldiler. Bu durumun ülke içindeki siyasal ifadesi ise burjuva sınıfının yeni entegrasyon biçimleri aramaya


58 * İŞÇİLER VE TOPLUM

başlamasının yanı sıra, devletin daralan dış ticarete paralel olarak daralan iç pazarın ihtiyaçları doğrultusunda henüz zayıf olan burjuva sınıfının kaldıramayacağı bazı yatırımlara girmeye başlaması oldu. Devlet bir taraftan temel tüketim mallarını üretmeye başlarken yavaş yavaş bazı önemli (çimento, kömür çıkartma, elektrik üretme gibi) alanlarda yatırımlara başladı, böylece de yeni bir sermaye birikim modeli gelişmeye başladı. Yine bunun temel özelliklerine girmeden görüntüleri ile kendimizi sınırlamak durumundayız. İlk dikkati çeken ithal ikameci bir sanayileşme ve bunun yanı sıra devletin de desteği ile palazlanmaya başlayan bir sanayi burjuvazisidir. Diğer taraftan eski ithalat ve ihracata dayalı entegrasyon biçimine tepki olarak, ki bu emperyalizmle bağların ifadesi olarak tüm şimşekleri üzerine çekiyordu, mahalli kapitalizm için sanayileşme yaşamanın tek yolu olarak ortaya çıkarken ve bunun ideolojik ifadesi de «sanayileşme eşittir ekonomik bağımsızlık» olarak kendini gösterdi. İkinci dünya savaşının ertesinde dünya ekonomisi ABD hegemonyası altında yeniden örgütlenirken, Doğu Avrupa’da SSCB etrafında yeni bir blok ve yeni bir uluslararası sosyoekonomik sistem doğuyordu. Dünya sistemi artık iki kutuplu olmuştu ve tüm savaş sonrası uluslararası siyasal ilişkiler ister istemez hep bu iki kutu-bun oluşturduğu eksenin şu veya bu şekilde etrafında cereyan edecekti. Bu arada iki savaş arasında SSCB’deki hızlı sanayileşme, sosyalizmin sanayileşmeye, yani teknolojik yapılanmaya, üretim ilişkilerinin de mülkiyet ilişkilerine ve merkezi planlanmaya kadar indirgenmesi, buradaki hızlı sanayileşmeyi büyük bir zafer olarak gören azgelişmiş ülke devrimcilerinin gözlerini kamaştırıyor, bur-a politikacılarım dahi merkezi devlet planlarının faziletine inandırıyordu. Bu arada ise plan, sanayileşme ve devlet mülkiyeti söz konusu olduğunda kimse SSCB’de yöneten kim? gibi sorularla ilgilenmiyordu. Azgelişmiş ülke devrimcileri olduğu kadar gelişmiş ülkelerde de sosyalistler burjuva devletlere karşı devletleştirme talepleriyle çıkıyorlar ve bunları da sosyalizme doğru atılan adımlar olarak burjuva sınıfının geriletilmesi biçiminde görüyorlardı. Gerçekten de mülkiyet ilişkileri, sınıf egemenliği ilişkilerinden kopmuş salt hukuki ifadeleri ile algılanır olmuş, toz dumana karışmıştı ve sosyalizm, devletçilik ve popülizm hızla iç içe giriyordu artık. İkinci dünya savaşı sonrası bir diğer önemli gelişme sömürge sisteminin dağılmaya başlamasıdır. Sömürgelerin yerine politik olarak nispeten bağımsız


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 59

ve ekonomik olarak da eski sömürgecinin ekonomisi ile büyük ölçüde bağlantılı ulusal ekonomiler ve devletler doğuyordu. Uluslararası ekonomik ilişkiler açısından ise önemli bir diğer değişme, sermayenin uluslararalılaşması sürecinde gerçekleşiyor, para ve mal sermaye devrelerinin uluslararalılaşması sürecine üretken sermayenin uluslararalılaşması da ekleniyor ve böylece kapitalist dünya pazarı global bir dünya ekonomik sistemine dönüşüyordu. Yeni uluslararası işbölümü ve az gelişmiş ülkelerin bunun içindeki yerini bu süreç büyük ölçüde tayin edecekti. Daha önce bahsettiğimiz gibi bağımsız, azgelişmiş ülkelerde yavaş da olsa bir sanayileşme başlamıştı ve buna giderek yeni yeni bağımsızlığını kazanan ülkelerden de katılanlar oluyordu. Böylece bu söz konusu ülkelerde sınıflar iktidarı bloku giderek değişmeye başlıyor ve sanayi burjuvazisi bu blok içinde giderek egemenliğe doğru yükseliyordu. Buna paralel olarak yeni gelişmekte olan sana-. burjuvazisi devlet kanalıyla yeni korumacı gümrük politikalarını, ithalat yasaklamalarını ve geri kalan ithalat için destekleyici kur politikalarını hayata geçiriyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerin sermayesi uluslararalılaşırken bu yeni ortamla karşılaşıyor ve buna hızla adapte oluyordu. Hatta bir ölçüde bu ithalat yasaklarını ve korumacılık duvarlarını iç pazarı kontrol altına almak için de kullandı. Bunun yolu da ister istemez yerli ve uluslararası sermayeler arasında bir eklemlenme ve buna tekabül eden bir sınıflar ittifakından geçiyordu. Bu durum literatüre yenisömürgecilik olarak geçti. Ama gözden kaçan bir nokta, bu yeni ilişkinin yerli sanayicinin kendi eğilimi ve onun varlığı temelinde gerçekleşmiş olmasıydı. Dışarıdan gelen bir sermaye (çokuluslu şirketler vs.) söz konusu idi, ama bunları da misafir etmek için yanıp tutuşan hatta çoğu durumda gelmeye ikna eden, gelmesini teşvik edebilmek için kırk türlü yasa çıkaran ve uluslararası kredi bulan bir yerli burjuva sınıfının da varlığı söz konusuydu. Kısacası sanayileşme bu süreçlerden ve sınıf ittifaklarından geçerek ikinci dünya savaşı sonrası dönemde az gelişmiş ülkelerde hızlandı. Bu temelde birçok sanayileşen azgelişmiş ülke ile dünya ekonomisi arasında, dış kredilerle yaşayan bir ithal ikameci eklemlenme türü gelişti. Bu sanayileşmenin ilk 10-15 yılı bir «ya hurra» içinde geçti, işçi sınıfı gelişti, burjuva sınıfı ayrıştı, kırda sınıf farklılaşması (Türkiye gibi birkaç istisna dışında) arttı, şehirleşme ve gecekonduculuk hızlandı. Fakat giderek kronik dış ticaret açığı


60 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ve yüksek dış borç servisi, ekonomilerin temel ve çözülmesine de pek imkan görülmeyen sorunları olarak yerleşti. Bu arada bu ülkeler artık ABD hegemonyası altında yeniden düzenlenmiş bir dünya sisteminde yeni yabancıyerli sermaye ittifakına paralel yabancı yerli burjuva sınıflarının ittifakıyla da uygunluk halinde bir seri askeri-politik ilişkiye de girmişlerdi. ‘Sanayileşme eşittir ekonomik bağımsızlık’ formülü buna umut bağlayanların gözünde iflas ettiğinde, yeni-popülizm de azgelişmiş ülkelerde doğmaya başladı. Sanayileşmenin eleştirisi, çokuluslu şirketlerin kâr transferleri, yabancı sermaye yatırımları, yüksek dış borç ödemeleri, olumsuz dış ticaret hadleri üzerinde yoğunlaşmaya başladı ve iki kutuplu dünyada iki kutbun arasındaki çelişkilerden de etkilenerek hızla ateş aldı. Artık yenipopülizm tam boy tarih sahnesindeydi. Yeni-popülizmin doğuşunda rol oynayan eleştiri sürecinin yoğunlaştığı noktaları bir daha ve bir başka açıdan ele alalım: 1 — Azgelişmiş ülkelerdeki sanayileşme hızlanmasına rağmen, açlık ve sefalet azalmamıştı. Büyük kentlerin etrafında emekçi sınıfların, orta-sınıfların evcil hayvanlardan daha aşağılık koşullarda yaşadığı, doğum/yaşama oranının 1/3-1/5 gibi korkunç rakamlara ulaştığı, insanların açlıktan ve salgın hastalıklardan kırıldığı gece kondu semtleri doğmuştu. Kırda köylüler fakirleşmişler ama şehirde bunları emebilecek bir sanayileşme hızına ulaşılamadığı için. ya toprakta kalıp tüccar sermayesinin pençesinde fakirleşmeye devam ediyorlar, veya şehirlere gelip işsizler ordusuna katılıyorlardı. Avrupa’ya benzer bir refah düzeyine ulaşacağını, bilmem kaç yıl sonra Avrupa’yı yakalayacağını umanların içine düştüğü hayal kırıklığının boyutları son derece büyüktü. 2 — Diğer taraftan sanayileşme, bağımsızlık yerine ekonomide çokuluslu şirketlerin egemenliğini getirmişti. Yabancı markalar piyasayı doldurmuştu. Üstelik yeni tüketim alışkanlıkları, insanlar açlıktan kırılırken coca cola fabrikasına, çiklet ithalatına milyarların harcanması insanların gözlerini döndürüyordu. Dünün sömürgecileri bugün çizgili takım elbiselerle, şirket müdürleri, bankacılar ve tatile gelen zengin turistler olarak geri gelmişlerdi. 3 — Beklenenlerin aksine sanayileşme istikrarlı bir ekonomik yapı doğurmamış, bazı sektörler, özellikle tüketim malları üreten sektörler alabildiğince büyürken ve yatırım malları ithalatı artarken, yatırım malları yapan sektörler, sağlık ve sosyal hizmetleri gibi sektörler güdük kalmıştı. İşsizlik


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 61

ve yüksek fiyatlar, şok devalüasyonlar günlük yaşamı alabildiğince istikrarsız kılmıştı. 4 — Bu duruma uygun olan istikrarlı bir siyasal yapı da yoktu. Sanayileşme Avrupa’da parlamenter sistemlere ve değişik derecede de olsa burjuva demokrasilerine (sic!) yol açmışken, bu ülkelerde yüksek sömürü oranlarını korumak ve sosyal sınıflar arasındaki muazzam uçurumun sosyal etkilerini bastırmak için askeri diktatörlükler ve parlamenter görünüşlü son derece baskıcı rejimler birbirlerini kovalıyordu. Kapitalizmin önce Avrupa’dan gelişmeye başlaması, bunun oradan kaynaklanan, yani doğuş itibariyle azgelişmiş ülkelere göre dışsal bir üretim tarzı olarak tespit edilmesine yol açıyordu. Her alanda gelişen kapitalist yapılar Avrupa ile karşılaştırılıyor ve benzemezlikler bulundukça sanayileşen azgelişmiş ülkelerde, kapitalizmin aslında gelişmediği, veya buralarda gelişen bir kapitalizmin “çarpık bir kapitalizm”, yani esas kapitalizmden (sic!) farklı olduğu fikri yaygınlaşıyordu. Böylece «çarpık olmayan», örneğin «bağımsız, gerçekten milli demokratik» bir Türkiye’de gelişecek olan kapitalizm, sosyalistlerin talepleri arasına giriyordu. Tabii, doğrudan girmiyordu ama önümüzdeki adım burjuva demokratiktir tespitleri, esas olarak kapitalizme değil, emperyalizme bağımlı kapitalizme yöneliktir vb. formülasyonlar tam da bu anlama geliyordu. Stalinizmin bunda katkısı inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Tüm az— el işmiş ülkelerde emperyalizme karşı ulusal bağımsızlıkçı devrimlere ve burjuvaziyle ittifaka dayanan devrim anlayışları SSCB kaynaklı sosyalizmin propagandalarının en önünde yer alıyordu. Bu “sosyalizmin” Vietnam, Angola, Mozambik vb. yerlerde oynadığı önemli rol, askeri ve mali desteği ise bu teorilerin daha kolay yutulur hale gelmesine yardım ediyordu. Bugün bu devrimlerin ne hale geldiğini gördükçe ortaya çıkan nişlerimizle, dün bu devrimler olduğunda içimizde yükselen coşkuyu karşılaştırmak ve bunun üzerinde düşünmek bugün öğretici olsa gerek. Bu devrimlerin bir kısmı, Küba devriminin aksine halklarının temel ihtiyaçlarını bile karşılayamamışlar ve devrimci potansiyellerini çarçur etmişlerdir. Bunun müsebibini bu ülkelerdeki üretim ilişkilerinin geriliğinde, imkanların sınırlılığında olduğu kadar, bu devrimlerde egemen olan popülizmde aramak gerekir kanısındayım. “Çarpık olmayan”, milli demokratik kapitalizm sloganları sadece bunu atanların kulaklarına değil, yabancı firmalarla iç pazar üzerinde rekabet içinde


62 * İŞÇİLER VE TOPLUM

olan, devletten yeterince kredi ve ithalat kotası alamadığı için sıkıntı çeken bir tür kapitalistin de kulağına hoş geliyordu. Gerçekten de, ortaya çıkan durumu «çarpık kapitalizm» olarak yorumlayanlar buna uygun teorileri de üretmekte gecikmediler. Bunların içinde en çok taraftar bulanı, yabancı kapitalizmin ekonomik artığı ülke dışına taşıdığı ve bu yüzden sanayileşmenin yavaşladığı yolundaki teori oldu. Bu görüşlere, Paul Baran «Büyümenin ekonomi politiği» kitabıyla büyük taraftar buldu, örneğin Monthly Review dergisinde Baran’ın yakın arkadaşı ve meslektaşı P. Sweezy emperyalizm konusuna ilişkin olarak uzun zaman bu görüşlerin bayraktarlığını yaptı. Bu görüşlerin o zamanlar moda olan Keynesci iktisattan alındığını fark etmek için ise oldukça uzun zaman geçecekti. Bu teoriye göre azgelişmiş ülkelerin bundan kurtulmak için yapmaları gereken hiç de karmaşık olmayan bir stratejiye dayanıyordu. Ülke emperyalizme bağımlılıktan kurtarılmalı, ekonomik artığın ülke dışına gitmesi engellenmeli ve bu içerde kullanılarak kalkınma (sanayileşme) hızlandırılmalıydı. Bu tam da yukarıda işaret ettiğimiz türden kapitalistlerin, yani uluslararası sermaye ile bütünleşememiş bu yüzden ülkede dolaşmakta olan anti-değer üzerinde onunla rekabet etmek zorunda kalan, ama buna gücü yetmeyen ve kendine ittifaklar arayan burjuva kesimlerin çıkarlarına denk düşüyordu. Böylece «çarpık kapitalizme» karşı ulusal demokratik devrim teorisi, emperyalizme karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadeleden koparıyor ve kapitalizme karşı mücadeleyi ikinci plana atacak ve askıya alacak kadar abartıyorken aynı zamanda milliyetçiliği de (bağımsızlık esprisi altında) körüklüyordu. İşçi sınıfının gelişerek büyük boyutlara ulaştığı ve toplumun en önemli sınıflarından biri, muhalefetin ise en önemli unsuru olduğu bu ülkelerde bağımsızlıkçı teorilerle “çarpık-kapitalizme” karşı mücadele ve çarpık olmayan bir kapitalizm altında gürce gelişecek ve giderek iktidara tek başına (veya yoksul köylülükle beraber) sosyalist anlamda alternatif olacak bir işçi sınıfı hayalleri sosyalist harekete aşamalı devrim teorisini geri getiriyor, ve sosyalistleri tüm halkı birden bu ilkeler doğrultusunda örgütlemeye teşvik ederek popülizmin gelişmesine doğrudan katkıda bulunuyordu. Yeni yeni gelişmekte olan sosyalist hareketin bu noktada tüm dikkatini işçi sınıfına vermesini engelliyordu. Gözden kaçan en önemli nokta, aslında Marksizmin abc’sine ilişkindi.


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 63

Marks ve Lenin’e göre kapitalizmin gelişmesi 1) meta dolaşımının gelişmesi, 2) işçi sınıfının gelişmesi idi. Duruma bu perspektiften yaklaşınca bu azgelişmiş sanayileşen ülkelerin hepsinde kapitalizm gelişiyordu. Doğru, İngiltere’deki, Amerika’daki ve Japonya’daki gibi gelişmiyordu (ki buralarda da birbirinden farklı farklı yollardan gelişmiştir). İngiltere’ye, kapitalizmin ilk geliştiği bu yere, benzer bir şekil almıyordu. Ama dünya ne o zamanki bir dünya idi ve ne de o zamanki biçimler tek mümkün biçimlerdi. Kapitalizm çoktan ulusal bir sorun olmaktan çıkmıştı. 19. yüzyıldan beri bir dünya pazarı ve 20. yüzyılın ikinci yarısından beri de, bir dünya ekonomisi oluşmuştu. Gelişmenin düzeyi burasıydı ve uluslararası işbölümü çerçevesinde çeşitli yerlerde farklı farklı gelişiyordu. Artık sınırları kapayıp tek ülkede yeni bir İngiltere inşa etmek mümkün değildi. Zaten İngiltere de kapalı kapılar ardında değil dünya pazarında rekabet ederek İngiltere olmuştu. “Tek ülkede kapitalizm” hiç bir zaman olmamıştı, şimdi dünya ekonomisi ortasında hiç mi hiç olamazdı. İşte yeni-popülizm bu maddi temel ve daha önce tartışılan teorik ve ideolojik temel üzerinde gelişiyordu: 1 — Yeni-popülizm in üzerinde sentez olduğu “ekonomik artığın emperyalizme kaptırılmaması teorisi” (dikkatin ekonomik artığın bölüşülmesinde yoğunlaşması, bu teorinin burjuva iktisat teorisinden ne şiddetle etkilendiğinin bir diğer kanıtıydı) tekrar ulusal analiz düzeylerinin egemenliğini geri getiriyor, sorunlar uluslararası çelişkilere indirgeniyordu. Sınıf çelişkileri belirleyiciliğini yitiriyor «ulusların uluslar üzerindeki sömürüsü» formülasyonu işçi sınıfının enternasyonal özelliklerini göz ardı ederek, sosyalist hareketin içinde enternasyonalizmi boğuyordu. Sömürünün uluslardan değil, burjuva sınıfından kaynaklandığı bu teorilerle göz ardı ediliyordu. Ayrıca gelişmiş ülkelerdeki işçi sınıflarının sömürüden pay aldığı gibi en temel ekonomi-politik gerçeklerle çelişen yorumlar anti-emperyalizmin körüklenmesi uğruna enternasyonalizmi feda ediyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıflarının canla başla savaşarak burjuvaziden kopartıp aldığı kazanımlar, buralarda işçi sınıfının önüne atılmış kemiklere indirgeniyor ve işçi sınıfının mücadele gücü ve insiyatifi ikinci plana atılıyor, burjuva sınıfının hegemonyasının pekişmesine ideolojik düzeyden hizmet ediliyordu. Gerçeklere uymayan teorilerin sahipleri, bunlar üzerine kurulmuş siyasi ha-


64 * İŞÇİLER VE TOPLUM

reketler, konjönktürel ve mahalli olmaktan öteye gidemiyordu ve başarıları ve hatta fiziki varlıkları saman alevi gibi parlayıp parlayıp sönüyordu. İlkellik dünya çapında yeni-popülizmin doğmasıyla birlikte egemen olmuştu. 2 — Yeni-popülizm etrafından çelişkinin emperyalizmle ezilen ulus arasındaki yere konması emperyalizmle ulus/halk arasındaki çelişkiyi birinci plana alıyordu ve siyasal çalışma, ajitasyon ve propaganda bu yönde gelişiyordu. Böylece yerli burjuva fraksiyonlarının çıkarları, küçük burjuvazinin ve köylülüğün çıkarları öne çıkıyor ve işçi sınıfının çıkarları gözden yitiyordu. Halk denen şeyin tam da ortasından burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişki ile ikiye bölünmüş olduğu unutuluyordu. “İlk aşamada bağımsızlık ve halk demokrasisi” türünden formülasyonlar işçi sınıfını burjuvaziyle ittifaka zorlayan hareketler yaratıyordu. Aslında bu ittifak doğası gereği gerçekleşmiyordu. Olan işçi sınıfının burjuva hegemonyası altına girip, kendi bağımsız çıkarları için mücadelesini burjuvazinin emperyalizmle arasındaki çelişkinin ifadesi olan çıkarlar için mücadeleye tabi kuması oluyordu. 3 — Çokuluslu tekellerin ekonomideki egemenliği, uluslararası sermaye-yerli sermaye ittifakı ve dolayısıyla bu tekellerin de çıkarlarının devlet katında temsil edilmesi iktidar sorununu da karıştın yordu. Bu karışıklığın ve yukarıda anlatılan popülist sapmanın sonucunda “emperyalizmle halk arasında” tespit edilen çelişki, bu sefer de “devleti elinde tutan emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri ile diğerleri arasındaki” çelişkiye indirgeniyordu. Bu şekilde işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün çıkarları, uluslararası sermaye ile henüz bütünleşememiş (ama büyüyebilmek için buna mecbur olan ve bunu isteyen) kapitalistlerin çıkarları ile aynı düzeyde ele almıyordu. Böylece, bu çelişkilerden ve ilişkin varsayımlardan hareket eden sosyalistler yeni-popülizmin etkisi altında bütün sınıf ve tabakaları (halkı) emperyalizme karşı, onun işbirlikçilerine karşı vb., örgütlemeye soyunuyorlardı. İşçi sınıfını diğer sınıf ve tabalardan ayrıca örgütlenmeye teşvik edecek siyasal çabalar ve bunlara uygun hedefler yerini işçi sınıfını tüm ulusla birleştirmeye yönelik, tüm halkın içinde erimesine yol açacak birleştirici, farklılıkları ortadan kaldırıcı siyasal çabalara bırakıyordu. Emperyalizme karşı ulusal mücadele, faşizme karşı ulusal halk cephesi (geniş cephe, vatan cephesi vb...) sosyalistlerin temel mücadele hedefleri haline geliyordu.


ORTALIKTA DOLAŞAN HAYALET: POPÜLİZM * 65

İşçi sınıfının gerçeklerine uymayan bu tür mücadele biçimleri ancak en koyu reformizm ve burjuva hegemonyasına hizmet şeklini aldığı yerde nisbi başarılar kazanıyor, bazı ülkelerde geçici de olsa sovyetçi tabir edilen Komünist Partiler burjuva siyasal yaşamının birer parçası haline gelebiliyordu. Bu kadar sağa kaymamış ve burjuva legalitesini kabul etmeye yanaşmayan sosyalistleri ise bir başka yol bekliyordu. Politikaları hiçbir sınıfı temsil edemiyor, hiçbir siyasal hedefe hizmet edemiyor ve kitlelerin karşısında hemen hiçbir yerde kalıcı bir meşruiyet kazanamıyordu. İşçi sınıfı içinde herhangi bir etkinlik kazanabilenlerine ise henüz rastlanmamıştı. Bunun sonucu giderek Narodniklerin ikinci dönem hastalığına kapılmıyor ve kitlelerin yerine hareket etmeye başlanıyordu. Örneğin bir formülasyon “Ülkemizdeki baş çelişki oligarşi ile halkımız arasındadır... Bunun pratikteki görünümü halkın devrimci öncüleri ile oligarşi arasındadır” diyordu. İkinci dünya savaşı sonrasında, hemen bütün azgelişmiş ülkelerde, «kendimize» has ulusal yollar arama, bu yolda sosyalizmin en temel prensiplerini revize etmek, bazen sapan taşlarıyla devlere, bazen de en şiddetli silahlarla yel değirmenlerine saldırmak sosyalist mücadelenin ana meşgalesi oldu. Uluslararası sorunlara ilgisizlik sonucunda, Çin-Sovyet tartışmasında aslında birbirinden Bilimsel Sosyalizme uzaklıkları açısından hiçbir fark olmayan iki taraftan hangisinin tutulacağı konusunda kıyametler kopartmak gibi sonuçsuz, bugün tarafların ikisinin de hatırlamaktan utanç duyduğu işlere kalkışıldı. Halkı kurtarmak için yola çıkanlar bu sefer de kurtarılacak olanların listesine işçi sınıfını ekleyip kendilerine de sosyalist sıfatım eklediler. Her ne kadar bunlar işçi sınıfından yüz bulamamış olsalar da, dün olduğu gibi bugün de proletarya açısından sorun, öncü işçilerin proletaryayı bu tür sosyalistlerden kurtarıp kendi insiyatifini geliştirmesi doğrultusunda (...) teşvik etmeleridir.


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? Dilek FIRAT Mikhail Gorbaçov Mart 1985’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri oldu. Sovyetler Birliği (SB) uzmanı bütün odaklar, Gorbacov’un Yuri Andropov’un fraksiyonundan olduğunu ve onun kısa süren genel sekreterliği sırasında başlattığı süreci sürdüreceğini yazdılar. Andropov, 1957’de Macaristan’daki isyanın Kızıl Ordu tarafından bastırılmasından sonra büyükelçi olarak bulunduğu Budapeşte’den Moskova’ya döndü. Merkez Komitesi’nin (MK) Dış İlişkiler Bölümünün (‘kardeş sosyalist ülkelerle’ ilişkileri düzenleyen bölüm) başkan lığına tayin edildi. 1961’deki 22. Parti Kongresi’nde MK üyeliğine seçildi. Bilindiği gibi bu kongrenin özel bir önemi vardır. 1956’daki 20. Kongre’de Kruşçov’un ‘Gizli Rapor’u ile başlayan ‘destalinizasyon’ sürecinin SBKP tarihinde ulaştığı en radikal noktadır 22. Kongre. Bu kongrede Stalin suçlu ilan edilmiş ve mezarı Kızıl Meydan’dan uzaklaştırılmıştır. Andropov 1962’de MK sekreteri olur. Daha önce başkanlığına atan dığı MK-Dış İlişkiler Bölümü’nün en tepedeki siyasal sorumlusu olur ve dolayısıyla Sekreterya’ya girer. Bu oldukça önemli bir basamak.


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 67

Çünkü SB’nde MK sekreterleri bakanların üstünde bir yetkiye sahiptirler ve 10 MK sekreterinin her biri birden fazla bakanlığın alanını kapsayan alanda iş gören ve bu alanları denetleyen devasa idari mekanizmaların siyasal sorumlusudurlar. Bu 10 MK sekreterinin oluşturduğu Sekreterya, başlarındaki genel sekreter ile ülkenin en yüksek yürütme organıdır. 1964’te Suslov ve Şelepin’in başını çektiği MK darbesi ile Kruşçev düşürülür. Brejnev, Kruşçev’in en güvenilir adamı, fraksiyon çatışmaları arasında ‘tarafların üzerinde anlaştığı tarafsız kişi’ olarak birinci sekreter yani genel sekreter yapılır. Genel sekreter olarak mevkisinin olağanüstü yetkilerinin yardımıyla, otoritesini kurmaya çalışmasına ve ölene kadar uzun bir dönem (1964-82) bu mevkide bulunmasına rağmen, Brejnev bir anlamda iktidara gelişi sırasındaki konumunu devam ettirmiş ve ‘radikal’ politikalar izlememiştir. Nitekim belki de bunun içindir ki, çok uzun bir süre iktidarda kalabilmiştir. Hem de 1978’den sonra ölene kadar ciddi bir şekilde hasta olmasına rağmen. Dolayısıyla bir yandan 20. Kongre’de başlayan ‘destalinizasyon’ süreci yavaşlamış ve hatta restalinizasyon hissedilir olmuş (Stalin’in açık eleştirisinin yasaklanması, rehabilitasyonların durması, Stalin’i öven yazıların SBKP hasmında görülmeye başlaması gibi), ancak diğer yandan ise hiçbir zaman tam olarak 20. Kongre öncesi duruma, yani Stalin’in ‘sorgulanamaz en büyük’ olduğu duruma dönülmemiştir. Ama yokmuş sayılarak Stalinizm sürdürülmüştür. Bir başka önemli nokta ise Kruşçov ile başlayan parti -devlet ile halk arasındaki ilişkide, zorun yerini sınırlı da olsa uzlaşmaya bırakması süreci devam etmiştir, hatta hızlanmıştır. Bütün SBKP genel sekreterleri gibi, Brejnev de atmalar ve atamalar yoluyla (Nomenklatura denen pratik) iktidarının desteği olacak fraksiyonunu kurmak zorundaydı. SBKP gibi bir devlet partisinde, bu, partinin ve dolayısıyla devletin tepe noktalarını denetleyebilmekten geçer. Önemli bir siyasal mevkiden uzaklaştırılmak istenen kişi, önce denetlediği alandan personel değişimiyle uzaklaştırılır. Çekişen fraksiyonlardan birinin başı olan Şelepin MK sekreterliğinden (KGB, polis, Parti Kontrolü Devlet Komitesi gibi organlardan sorumlu sekreterlik) ve dolayısıyla PB’dan uzaklaştırılmadan önce, denetlediği alanlardan çekildi. Bu sırada da Andropov KGB’ye (Devlet Güvenlik Komitesi) başkan olarak atandı. KGB başkanı olmak MK sekreteri olmaktan daha az önemli olduğu için, aynı zamanda da PB aday


68 * İŞÇİLER VE TOPLUM

üyesi yapıldı. Şelepin ise SB Sendikalar Merkez Konseyi Başkanlığına atanır. Dolayısıyla bu işten Stalinist kanadın temsilcisi olan Suslov kazançlı çıkar. Andropov kimsenin ‘adamı’ değildi. O, devasa parti-devletin kendisine, yani raison d’etre’ine, dolayısıyla hiyerarşisine ve işleyiş biçimine sadıktır. Her yerde olduğu gibi zor zamanların güvenilir adamıdır. Nitekim Brejnev, başkan vekilliğine atadığı üç kişi ile (Tsvigun, Tsinev, Çebrikov -üçü de Brejnev’in bir zamanlar bölge sekreterliği yaptığı Dnepropetrovsk’taki parti örgütünde çeşitli görevler yapmışlardır) KGB’de kendi etkinliğini kurmaya çalışır. 1982’nin Ocak ayında Suslov öldü. 1939’da, 18. Parti Kongresi’nde Merkez Revizyon Komitesi’ne seçilmiş olan Suslov 1941’de MK üyesi olmuştu. Brejnev’den sonraki en etkili PB üyesi olan, dolayısıyla fiilen ikinci sekreter olan Suslov ideoloji sekreteri idi, yani bir başka deyişle şef ideologdu. Suslov muazzam bir piramidin tepesinde pek çok alanı denetliyordu. MK’nin propaganda, kültür, bilim, eğitim bölümleri ile her iki uluslararası ilişkiler bölümü de dahil olmak üzere; Ordu ve Donanma Siyasal Direktörlüğü, Komsomol, basın, Devlet Yayın Komitesi, Sinema Komitesi, TASS ve Novosti Press’i, Kültür Bakanlığını, Radyo ve Televizyonu, Yazarlar Birliğini, diğer sanatçı birliklerini (kompozitörler, artistler, gazeteciler vb.), diğer ülkelerle ‘dostluk’ derneklerini, SB Barış Komitesini, Bilimler Akademisini, ilk, orta ve yüksek eğitim sistemlerini, devletin çeşitli dinlerle ilişkisini denetlemeyi kapsıyordu Suslov’un başında bulunduğu sekreterlik. “Suslov’un onayı olmaksızın, bu çok sayıdaki alanda hiçbir önemli atama gerçekleştirilemezdi”1. Suslov’un yerini kimin alacağı çok önemliydi, çünkü bu seçim aynı zamanda Brejnev’in ardılını seçmekle eşanlama geliyordu. İki taraf ve dolayısıyla onların adayları vardı: İktidardaki Brejnev fraksiyo nu ve adayı Çernenko ile henüz tam teşekkül etmemiş olmakla birlikte yönetici elitin Brejnev döneminden memnuniyetsiz olan kesimi ve PB’daki temsilcileri KGB Başkanı Andropov. Brejnev’in ağır hastalığı nedeniyle MK Plenumu Suslov’un halefini seçmek için Mayıs ayma kadar toplanamadı. Fakat Andropov aradaki beş ay içinde fiilen Suslov’un sorumluluklarını üslenmişti. “Henüz halâ KGB Başkanı olmasına rağmen, çalışma gününün çoğunu, artık, Dzerzinski Meydanı’ndaki KGB binasının tam karşısındaki Merkez


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 69

Komitesi Ofisi’nde geçirmeye başlamıştı”2. Daha sonra ise, Andropov’un ölümünden sonra çok yaşamayacağı ortada olan hasta ve yaşlı Çernenko’nun bir yıllığına bile olsa genel sekreterliğe seçilmiş olması, Andropov ile Çernenko arasındaki seçimin şiddetli geçtiğini gösteriyordu. Çünkü, belli ki, Brejnevciler tepe noktalarını ellerinde tutmakta ısrarlıydılar ve arkalarında kendilerini destekleyen yaklaşık 20 yıllık bir dönemin artık çoktan istikrara kavuşmuş bürokrasisi vardı. Acaba Andropov’un lehinde olanlar kimler ve nelerdi? Andropov, toplumun değişim talebini temsil ediyordu. Brejnev döneminin sonuna doğru üretimde düşüş, yiyecek maddeleri kıtlığı, rüşvet ve suistimal, parti-devlet bürokrasisinin çalışan yığınlar karşısındaki artan yabancılaşması, aynı bürokrasinin artan ayrıcalık ları, yokmuş gibi davranılamayacak ciddi sorunlar haline geldiler. Yığınların parti-devletin denetiminin dışında kendilerini özgürce ifade edebilme olanakları olmadığı için muhalefetleri de siyasal ifadeler kazanamadı. Onlar ancak kendilerine bırakılmış tek çare ile memnuniyetsizliklerini ifade ediyorlardı: kayıtsızlık. Bu elbette onları daha da atomize ediyordu ama, kitlevi işsizlik dolayısıyla açlık tehlikesinin kapıda olmadığı bir durumda kayıtsızlık tek muhalefet aracı olmuştu. İşe gelmeme, alkolizm, ideolojik kopuşmanın sebep olduğu yaygın ilgisizlik arttıkça yönetici elit içinde de muhalefet yükselmeye başladı. Çünkü bu durumun devamı çözülmeyi daha da hızlandıracak, ayaklarının altındaki zemini kaydıracak ve sistem olağandışı yöntemlere başvurmak zorunda kalacaktır. Sovyet basınında yer almamakla birlikte parti-devlet yönetimindeki elit Andropov’un başında bulunduğu KGB’nin, son yıllara doğru artan bir şekilde rüşvet ve suistimallerin üstüne gitmekte olduğunu bilmektedir. Andropov ismi sistemin koruyucusu sıfatını kazanmıştır bile. PB’daki destekçileri ise o zamanın Dışişleri Bakanı Gromiko, MK Tarım Sekreteri Gorbaçov ve Savunma Bakanı Mareşal Ustinov idi. Andropov açık ki, çoğunlukta değildi. Ama, hem Çernenko’dan daha eski bir MK ve PB geçmişinin olması, hem de Çernenko’nun uzun yıllar sadece Brejnev’in özel sekreteri olarak görev yapmış olması, ancak çok sonra MK-Genel Personel Bölümü sekreteri olması gibi lehinde olan önemli noktalar vardı. Sonuç olarak Andropov Mayıs 1982’deki MK Plenumu’nda Suslov’un yerini aldı.


70 * İŞÇİLER VE TOPLUM

MK’nin bileşiminden çok PB’nun bileşimini anlatmamın nedeni bütün bürokratik merkeziyetçi örgütlerde olduğu gibi SBKP’de de daima bir üst organ kararının alt organ tarafından yerine getirilmesi gibi bir kuralın geçerli olmasıdır. Dolayısıyla PB’nun tavsiyesi, kendi içinde vardığı uzlaşma, MK’ne sunulan tek öneriydi. Brejnev’in yılın büyük bir kısmını hastalığı dolayısıyla Moskova dışında dinlenmekle geçirdiği bir zamanda PB’nun ve Sekreterya’nın en yetkili kişisi And-ropov’du. 1982 yazı boyunca Andropov’un kendi ekibini oluşturmak doğrultusunda attığı en önemli adım iki parti bölge sekreterini görevden uzaklaştırmasıydı. SBKP örgütlenmesi 157 bölge örgütlenmesinden meydana geliyor. 15 kurucu Cumhuriyetin hepsi, yani bütün ülke, parti örgütlenmesi açısından 157 bölgeye ayrılmış durumda. Bölge parti komitesi sekreterleri, parti ve devletin o bölgedeki temsilcileridirler. Görevinden alınanlardan biri Kuybişev bölgesi parti birinci sekreteri Rusakov, diğeri ise Krasnodar bölgesi sekreteri Medunov idi. Birincisi bölgesinde imâl edilen Lada otomobillerinin usulsüz satışı ile, ikincisi ise 1979’daki milyonlarca rublelik havyar skandalı ile ilgili bulunmuştu. Batı’ya havyar kaçıran şebekenin ortaya çıkmasından sonra Balıkçılık Bakanı çabucak istifa etmiş, şebekenin başı olan yardımcısı idam edilmişti. Bütün parti-devlet yüksek görevlilerinin yazlık villalarının bulunduğu güneydeki Krasnodar bölgesinin sekreteri, Brejnev ile yakın ilişkilerinden dolayı tutuklanmaktan kurtulmuştu. Ancak, Kasım 1982’de Brejnev ölüp Andropov genel sekreter olunca tutuklanacaktı. Böylece Andropov memnuniyetsizlerin güvenini kazanmakta önemli bir adım atarken, Brejnev yandaşlarına da elinde KGB gibi ciddi bir silahın olduğunu hissettiriyordu. II Brejnev’in ölümünden sonra toplanan MK Plenumu, Çernenko’nun PB adına yaptığı öneriyi kabul ederek Andropov’u genel sekreterliğe seçti. Diğer iki önemli değişiklikten biri Azerbaycan parti birinci sekreteri ve PB aday üyesi Geydar Aliyev’in PB tam üyeliğine getirilmesi, diğeri ise Rişkov’un MK sekreterliğine atanmasıydı. Her ikisi üzerinde de, daha sonraki gelişmeleri anlayabilmek için biraz durmakta yarar var. KGB subayı olan Aliyev, 1967’de Azerbaycan KGB’si başkanlığına atanır.


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 71

Aliyev, yaygın rüşvet ve suistimale karşı ‘başardı’ bir kampanya sürdürdükten sonra 1969’da parti birinci sekreteri olur. Federe cumhuriyetlerin parti birinci sekreterlerinin MK üyesi olması geleneği gereğince ilk kongrede MK’ne girer, daha sonra da PB aday üyesi olur. Kaynakçı olarak girdiği Urallar’daki önemli silah endüstrisi komp leksi Uralmash’ın sonunda genel müdürü olan, teknokrat Rişkov 1975’te Moskova’ya atanır. Önce ağır ulaşım makinelerini denetleyen bakanlıkta çalıştıktan sonra Gosplan’ın (Devlet Planlama Ko mitesi) birinci başkan yardımcısı olur. MK üyesi olmadan önce MK sekreterliğine atanan Rişkov yeni bir bölüm oluşturdu. Bu bölüm sanayinin çeşitli dalları ile Gosplan arasındaki eşgüdümü sağlamayı amaçlıyordu. “Sovyet ekonomik sisteminde sanayinin bir dalından diğerine fon ve malzeme transferi, geleneksel olarak uzun, zorlu, bürokratik ve etkin yapılamayan bir iştir. Bu yeni eşgüdümün bazı kısa yollar bulacağı umulmaktadır”3. Andropov aceleci davranmak zorundaydı. Çünkü ciddi bir şekilde hastaydı. Hızla, en yüksek düzeydeki personel değişikliğine devam etti. Kendisinden sonra KGB başkanı olan Fedorçuk içişleri bakam, Çebrikov ise KGB başkanı oldu. MK bölüm başkanlarının olağan olarak MK sekreteri olduklarından bahsetmiştik. Brejnevci bir MK ile iş görmek zorunda olan Andropov MK’ni aşmak zorundaydı. Sibirya’daki Tomsk bölge sekreteri Ligaçov önce MK bölüm başkanı sonra da MK sekreteri yapıldı. Sorumlu olduğu bölüm, parti örgütlenmesi bölümü idi. Böylece Ligaçov 1984’teki bölge konferansları seçimlerinde MK adına tavsiyelerde bulunabilecekti. PB’daki değişiklik ise Çebrikov aday üye olurken, Solomentsev ve Vorotnikov’un tam üye olmalarıydı. Daha önce bahsettiğimiz ‘havyar skandalı’ sırasında suçluların ortaya çıkarılmasında çaba gösterdiği için Brejnev ile ilişkileri bozulmuş ve Küba’ya büyükelçi olarak gönderilmişti. Andropov genel sekreter olunca Küba’dan çağrılmış önce bölge sekreteri, sonra Rusya federasyonu başbakanı ve PB aday üyesi, daha sonra da PB üyesi oluyordu. Andropov’un iç ve dış politikalarda önemli değişiklikler yapmayı planlamadığı, asıl hedefinin ekonomiyi toparlamak olduğu, genel sekreter olarak yaptığı ilk MK plenum konuşmasında belli oluyordu: «Konuşmasında öne sürdüğü öncelikler işletmelerin yönetimini (management) geliştirmek, üretimi arttırmak (ki, daha çok çalışma ve daha sıkı disiplin anlamına geliyor)


72 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ve hem emeğin hem de malların kalitesini yükseltmekti. Yeni teknolojinin ve planlama yöntemlerinin uygulanma hızının arttırılmasını, kayıpların ve israfın azaltılması gerektiğini vurguladı»4. SB gibi olağanüstü merkezileşmiş ve hantal bir bürokratik aygıta sahip bir ülkede üretimi arttırmak, israf ve kayıpları azaltmak, üretim ve emek kalitesini yükseltmek iki türlü yapılabilir, ya siyasetin ve ekonominin yeniden örgütlenmesi ya da personel değişimi ve üretim sürecinin yeniden düzenlenmesi. Birinci yol doğrudan üreticiler kolektifinin bütün üretim birimlerinde, üretimi ve dağıtımı yönetmesi ve denetlemesidir. Bu ise ancak, Birinci Beş Yıllık Plan ile beraber fiilen, 1936 Anayasası ile de hukuken ortadan kaldırılmış olan işyeri Sovyetlerin varlığıyla mümkündür. Sosyalist bir toplumda üretkenliğin artışı sosyalist demok rasi yoluyla sağlanır. İşyeri Sovyetlerinin üzerinde yükselen ve ülke çapında doğrudan üreticileri temsil eden Sovyetlerin merkezi iktidar organları olmaları ise ekonomi ve siyasetin birleştiği bir toplum örgütlenmesidir. Bu bir yandan siyasal iktidarı çalışanların demokrasisinin gelişme temposunu hızlandırarak toplumun bütün alanlarına yaydığı, diğer yandan ise aynı iktidarın gücünü üretim sürecini, ürünleri ve üretim araçlarını doğrudan üreticilerin denetiminde tutan bir işyeri örgütlenmesinden aldığı bir toplum örgütlenmesidir. İşte böyle bir toplum, üretici güçlerin önündeki engelleri kaldırır. Dolayısıyla böyle bir toplumda üretkenlik artmak zorundadır, çünkü üretici yığınlar üretimdeki her artışı gerçek yaşamlarında derhal hissedeceklerdir. Yığınların ekonomi ve siyasetin denetlenmesinden uzaklaştırılmış bulunduğu, dolayısıyla devlet mülkiyetinin sosyalist mülkiyet anlamına gelmediği SB’nde 70’lerin başından bu yana artan ekonomik sıkıntıları ortadan kaldırmayı hedefleyen Andropov - Gorbaçov politikalarının seçtiği yöntem ise ikincisidir. Yani modern işletme yönetimi, modern teknoloji ve sıkı iş disiplinidir. Bize kalırsa Brejnev döneminin idari ve ekonomik bürokrasideki unsurlarını uzaklaştıracak olan ‘temizlik’in ve ‘reformlar’ın hedefi, işçileri daha çok çalıştırmanın tedbirlerini almanın ön hazırlıklarıdır ve bütün ‘reform’lar da asıl olarak bundan ibarettir. Burada tarihsel sırayı atlayıp 1985 Mart’ında, Gorbaçov’un genel sekreterliğine geleceğiz. Son altı ayını tamamen hasta yatağında geçiren ve hiçbir yerde görülmeyen Andropov, 1984 Şubat’ında öldüğünde Çernenko genel sekreter oldu. Böylece 18 yıllık Brejnev döneminin egemen fraksi-


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 73

yonun son şansını kullandığı hemen belli oldu, çünkü Çernenko genel sekreter olur olmaz Gorbaçov da ikinci sekreter oluyordu. Bunun anlamı hasta ve yaşlı Çernenko’yu Gorbaçov’un takip edeceğiydi. Gorbaçov son altı ayda Andrapov ile Sekretarya ve PB arasındaki ilişkiyi sağlayan tek kişiydi. III Gorbaçov genel sekreter seçildiği MK Plenumu’ndaki konuşmasında programını: “Her tarafta düzeni sağlamak ve yaşamımızı yabancı oluşumlardan, toplumun ve yurttaşların çıkarlarına saldırılardan temizlemek için kararlı tedbirler” almak olarak sundu5. SBKP içinde hiziplerin varlığı ve çatışması açıktan kabul edilmediği ve parti her şeyi kapsayan tek örgüt olduğu için taraflar arasında açık siyasal tartışmalar da olmaz. Halkın karşısında yönetici elit anlaşmış tek vücut olarak görünür. Dolayısıyla söylenenleri anlayabilmek için yorumlamak gerekir. Gorbaçov aslında, yönetici elitin vakti dolan kesimini tehdit ediyordu: Ne yaptığınızı biliyoruz, koşullarıma razı olmazsanız başınıza iş açılabilir. Bu arada ‘yurttaşlara’ da kendisini koruyucu, sert ve dinamik, nihayet işleri düzeltecek bir lider olarak sunup popülist dolayımlar kurmaya çalışıyordu. Yaklaşık bir yıl sonra 27. Kongre toplanacaktı. Gorbaçov bir yandan, mevkilerini ve dolayısıyla ayrıcalıklarını (yüksek maaş, makam arabası, daça, her türlü tüketim mallarının bulunduğu ve uzun kuyrukların olmadığı özel dükkânlardan alışveriş kartı vb.) kaybetmek istemeyen, her şeyin eskisi gibi gitmesini isteyen bürokrasideki muhalefeti önleyebilmek için hızlı bir değişikliğe, diğer yandan ise gelecek kongreden istediği gibi bir MK’nin çıkması için davranmaya başladı. Aradan geçen kısa zaman içinde 1981’de seçilen PB’nun 5 üyesi ölmüş, bir tanesi emekli olmuştu. Ustinov ve Gromiko hariç diğerleri kısa zamanda uzaklaştıracaklardı. Ustinov da zaten bir süre sonra ölecekti. Ancak, daha önce yeni üyelerin PB’ya alınıp durumun sağlamlaştırılması gerekiyordu. Andropov zamanında Aliyev, Soloment-sev ve Vorotnikov tam üye olmuşlardı. Gorbaçov genel sekreter olduktan hemen sonra, aynı MK Plenum’unda PB üyesi olanlar ise, KGB Başkanı Çebrikov, MK sekreterleri Ligaçov ve Rişkov idi.


74 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Aliyev’in Azerbaycan’da yaptığını, Gürcistan’da yapan, parti-devlet aygıtındaki yolsuzluğa karşı mücadelenin sonunda KGB başkanlığından parti birinci sekreterliğine gelen, daha sonra MK ve PB aday üyesi olan Şevardnadze, sadece PB tam üyesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda Gromiko’nun yerine dışişleri bakanı da oluyor, Gromiko ise Yüksek Sovyet Prezidyum başkanlığına yani devlet başkanlığına getiriliyordu. Aslında böylece aktif politikadan uzaklaştırılarak azledilmiş olan Gromiko, devlet başkanlığı sıfatı ile ödüllendirilmek is teniyordu. KGB ise SBKP tarihinde ilk defa PB’da üç temsilciye sahip oluyordu: Çebrikov, Aliyev ve Şevardnadze. Kongre öncesine gelindiğinde Moskova ve Leningrad bölge sekreterleri ve PB üyeleri Grisin ve Romanov da PB’dan uzaklaştırılıyorlar-dı. Söylemeye gerek yok ki, önce bölge parti birinci sekreterliğinden sonra da MK kararı ile resmen PB’dan uzaklaştınlıyorlar ya da emekli ediliyorlardı. Her ikisi hakkında da pek çok yolsuzluk söylentisi vardı. En yaygın olan ve dış basında, belli başlı bütün yayın organlarında yer alan Romanov’un ‘altın tabak’ skandalıydı. Kızının düğününde ünlü Ermitaj müzesindeki Büyük Katerina’nm altın işlemeli tabaklan kullanılmış, sonra da misafirler cuşa gelip âdet gereği tabaklan yere atıp kırmışlardı. Moskova parti sekreterliğine getirilen Yelzin de Rişkov gibi Urallar’daki Sverdlovsk’ta parti sekreterliği yapmış bir mühendis. Aynca MK sekreteri ve PB aday üyesi oluyor. Gosplan başkanlığına getirilen Talisin de bir teknokrat. Aralık 85’teki MK Plenumu’nda PB üyesi ve başbakan Tikhonov emekli edilir, Talisin PB yedek üyesi yapılır. Rişkov ise PB’nun tavsiyesiyle başbakanlığa atanır. Leningrad parti birinci sekreterliğine getirilen Zaikov da mühendis ve aynı zamanda silahlanma sanayiinden sorumlu MK sekreteri olur. Kongre’den sonraki ilk MK Plenumu’nda da PB tam üyesi olur. Söylemeye gerek yok ki, pek çok sayıda bölge sekreteri, bakan, federe cumhuriyetlerdeki yüksek parti görevlileri ve bakanlar, sayısız yüksek parti-devlet görevlisi, bu arada 37 büyükelçi (Vaşinkton, Londra, Paris büyükelçileri de dahil olmak üzere) değiştirilirler. İlginçtir ki, bunlar hep kongre öncesi olur. SBKP’de kongreler, bir zaman lar Bolşevik Partisi’nde olduğu gibi çeşitli siyasal konularda farklı görüş sahiplerinin delegeler önünde görüşlerini anlattıkları, birbirleriyle kıyasıya tartıştıkları ve sonunda delegelerin bir siyasal çözümün sahiplerini işbaşına getirdiği bir


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 75

platform değildir. Bütün siyasal sorunlar asıl olarak Sekretarya ve PB içinde çözüme bağlanıyor, oradan çıkan kararlar her yerde uygulamaya konuluyor. MK bile çoğunlukla yılda 3-4 kez toplanıyor. Sadece çok önemli olan personel ve politika değişikliklerini onaylamak için. Kendisi de Fransız Komünist Partisi (PCF) MK üyesi olan muhalif Jaquin’in kendi MK’si hakkında söyledikleriyle SBKP arasında büyük bir benzerlik var: “FKP bir devlete benziyor. PB toplandığında bakanlar kurulu gibi toplanıyor. MK’ne rapor verdiğinde de MK valilerin toplantısına benziyor”. SBKP’nin işlevi ise, siyasal parti olarak mantığı aynı olmakla birlikte, biraz daha karmaşık. O bütün bir toplumun, sadece hükümetin değil, örgütlenmesindeki tek referans noktası. Herşeyin kendisine göre yapılması gereken bir odak. Ürettiği ideoloji ve politikalar toplumla ilişkisindeki bu konumunu korumaya yönelik. Dolayısıyla SBKP MK hem valiler toplantısına benziyor - bölge sekreterlerinin yarısını oluşturduğu düşünülürse gerçek de bu - hem de yürürlüğe konan politikaların bir çeşit onay platformuna, yani bir çeşit parlamentoya... IV Yönetici elit kendi içinde bölünmüşken ve reformcu kanadı önemli iktidar pozisyonlarına sahip olarak eski yönetme biçimlerinin yerine yenilerini geçirmeye çalışır ve beceremeyenleri kendi dışına atarken, şüphesiz ciddi bir muhalefetle karşılaşır ve o zamana kadar politikaya karışmaması istenen sosyal gruplardan destek almaya çalışır. Burada söz konusu olan işçi sınıfı değildir. Çünkü ona sınıf olarak sunulacak çok fazla şey yoktur. Tam tersine işçi sınıfını, ilerde açıklamaya çalışacağımız gibi zor günler beklemektedir. Bu grup aydınlardır. Aydınlar üzerindeki baskının hafifletilmesiyle ortaya çıkan ‘Moskova Baharı’ Gorbaçov’u daha da inandırıcı kılmaktadır. Bir zamandan beri, özellikle sanat ve edebiyat alanlarında yaşananlar olağanüstüdür. Çünkü SB’nde uzun yıllardan beri kamuoyu önün de üstüne konuşulması yasaklanmış, tabu olmuş sorunların üstü açılmaktadır. Anatoli Ribakov’un Arbat’ın Çocukları adlı romanı 1934’de Stalin tarafından öldürtülen7 Leningrad parti örgütü lideri Kirov ile Stalin arasındaki ilişkileri anlatıyor. Her ne kadar Roy Medvedev 8 Ribakov’un, kitabının SB’nde yayınlanabilmesi için yazdıklarının bir kısmını çıkardı-


76 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ğını ve aydınların muhalefetinin uysallaştırılması tehlikesinin olduğunu söylüyorsa da, SB’nde aleni olarak Kirov’dan ve Stalin ile ilişkisinden bahsedilmesi büyük bir yenilik. İkinci Savaş’tan kısa bir süre önce kendisi gibi genç bir subay arkadaşına, “Bugünlerde hep Stalin’in ismi işitiliyor. Kimse Lenin’den bahsetmiyor mu artık?” dediği için8 ağır iş kampına sürülen, oradan da mahkum taburunda savaşa giden Vladimir Karpov Yazarlar Birliği genel sekreterliğine seçiliyordu. Kısa bir zaman sonra ise Dr. Jivago’nun yazarı Pasternak Yazarlar Birliği tarafından rehabilite ediliyordu. Kitap da yakında SB’nde basılacaktı. Mikhail Şatrov’un Brest-Litovsk Anlaşması adlı tiyatro oyunu, Troçki ve Buharin’i sahne ışıklarına çıkarıyor. W. L. Webb, Şatrov’a ‘nasıl sunulduklarını’ sorduğunda, Şatrov.- “Tarihte oldukları gibi. Lenin’in yoldaşları olarak. Asla casus ya da hain olmayan, devrimin önderleri olarak” diyor. Ve nihayet Gürcü rejisör Abuladze’nin Pişmanlık adlı filmi. Film Stalin döneminin GPU şefi ve PB üyesi Beriya’yı anımsatan Vartam üzerine kurulu. Vartam’ın cesedi mezarından çıkarılarak oğlunun evinin önüne bırakılır, üstünde Gürcü çizmeleri ve her şeyiyle. Gömülür, tekrar çıkarılır, gömülür tekrar çıkarılır ve evin önüne bırakılır. Kurbanlarından birinin kızı olan bir kadın yapmaktadır bunu. Onun huzur bulmasına müsaade edilmemeli diye düşünmektedir kadın. Varlam’ın oğlu her sabah cesedi kapıda gördüğünde ‘eyvah gene burada’ diye düşünmekte, torunu ise dedesi hakkında duyduklarından sonra intihar etmektedir. W.L. VVebb’in anlattığına10 göre film çarpıcı sembollerle doludur: Bir tiranlık döneminin mirasçısı olan neslin çürümesi ve bu neslin kendi çocuklarının demoralizasyonu. Basın organları da şimdiye kadar hiç vermedikleri türden haberler vermeye başladılar. Polisin, mahkemelerin davranışları hakkında gazetelere yazılar yazılabiliyor ve eleştirilebiliyoriar. Dış dünya hakkında daha gerçekçi, bir kalıptan çıkmış klişe yazıların dışında yazılar okunabiliyor. Örneğin, Brezinski’yle yapılan bir röportajda Sovyet yurttaşları ilk defa, SB’nin hem İran’a hem de Irak’a silah sattığını öğreniyorlar. Partililerin diğer yurttaşlardan farklı olarak sahip oldukları ayrıcalıklar hakkında şikayet edilebiliyor vb… Ancak yönetici elitin kararları kamu iradesinin denetiminden uzak olduğu için o, kendi yaşamını sürdürmektedir. Bir yandan yukarıda anlatılanlar


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 77

olurken diğer yandan da örneğin 27. Kongre’den biraz önce parti merkez yayın organı Pravda’da Stalin’in şef ideologu Zdanov’un 90. doğum yıldönümünü anan övücü yazılar çıkabilmektedir. Üstelik 27. Rongre’nin başlayacağı gün tam da 20. Kongre’nin başladığı güne rastlamasına rağmen, Pravda 20. Kongre’yi anmak yerine Zdanov’u anmaktadır. V Sovyetler Birliği ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya. Kurulduğundan beri daima ciddi ekonomik sorunlara sahipti Sovyet ekonomisi, fakat buna rağmen etkileyici bir büyüme hızını sürdürebiliyordu. Ancak bir zamandan beri büyüme hızı düşmekte ve bu sahip olduğu yapısal sorunlarla da birleşince geleceği oldukça karanlık bir tablo ortaya çıkmaktadır. RESMİ SOVYET YILLIK BÜYÜME ORANLARI VE TAHMİNLER11 ulusal gelir kiúi baúına gerçek gelir sanayi üretimi tarımsal üretim sermaye yatırımı

1946-50 15:6 -----

1951-70 8.7 5.8

1971-80 5.0 3.9

1981-85 3.1 2.0*

1986-03.6-4.1 2.5-2.8

1986-2000 4.7 3.2-4.0

13.6 10.5

10.1 4.5

6.0 2.9

3.7 1.2

3.9-4.4 2.7-3.0

4.75 -----

-----

-----

-----

3.4

3.4-3.9

-----

Kendini ‘objektif bilgi edinme konumunda olan bir grup Sovyet yurttaşı’ diye tanıtan ve 27. Kongre’den hemen önce ‘Sovyetler Birliği Yurttaşlarına!’ başlıklı bir bildirge kaleme alan grup, Sovyet ekonomisi hakkında birinci elden oldukça önemli bilgiler veriyor12“: “...Sınai üretimde, yıllık büyüme oranlarında 1930’lardan itibaren keskin bir düşüş var (% 21, Birinci Beş Yıllık Plan’da % 10, 50’lerde ve 60’larda % 5, 70’lerde % 2-3, 80’lerde)... Ekonomik gelişmede Sovyetler Birliği kapitalist ülkelerin 1015 yıl gerisindedir, ve açık büyümektedir. Sovyetler Birliği azgelişmiş ülkelerden biri olmak yola girmiştir.” “.....1968 yılında Sovyet sanayisindeki emek üretken liği ABD’dekinin % 55’i, tarımdaki emek üretkenliği ise ABD’dekinin %25’i idi.” •)

: 1981-84 rakamı.


78 * İŞÇİLER VE TOPLUM

.....”Sovyetler Birliği sonsuz mineral zenginliklerine karşı israfçı tavırda dünyaya öncülük ediyor. Son 10 yılda tabii gaz, devasa miktarda ham petrol ihraç edilmekte, altın ihracı bazı yıllarda yılda 300 tona varıyor ve stratejik olanlar da dahil olmak üzere pek çok başka hammadde büyük miktarlarda, yok edilmekte-.... “Sovyetler Birliği et, süt, tereyağı, peynir, yumurta ve şeker gibi temel yiyecek mallarının kişi başına üretiminde ABD’yi iki defa geriden izlemektedir. 1968’de bazı bölgelerde belli yiyecek maddeleri savaş yıllarında olduğu gibi karneye bağlandılar. Çocuk ölüm oranlarında artışın nedeni buydu.” ....”Sovyet halkının yaşam standardı Comecon üyesi ülkeler de dahil olmak üzere sanayileşmiş ülkeler içinde en düşük olanıdır.” ....”Gelişmiş kapitalist ülkelerle 1980’lerde yapılan dış ticaretteki ihracat gelirlerinin % 85’i madensel maddeler ihracatından elde edilmektedir, makine ve teçhizat ihracatından elde edilen gelirler ise son yirmi yılda ihracatın sadece % 2’si kadardır.” Sovyet ekonomisinin aksayan yanlarını aşağıdaki noktalarda toplayabiliriz : — Teknoloji geriliği; özellikle makina, iş makinaları ve teçhizatta kalite ve teknoloji geriliği, — Üretkenlik düşüklüğü ve verimsizlik, — Kalitesizlikten, hantal bürokratik örgütlenmeden ve yolsuzluklardan doğan israf ve kayıplar. Gorbaçov’un 27. Parti Kongresi’ne sunduğu MK Politik Raporu’nda bütün bunları bulmak mümkün13. Perestroika’nın (yeniden yapılanma) gereklerinden bahsediyor Genel Sekreter: “Her şeyden önce ekonomik yapıyla ilgili politikanın ve yatırım politikasının yapısının değiştirilmesi gerekiyor: Değişikliklerin özü. ağırlık merkezinin, nicel gösterilerden nitel olanlara ve verimliliğe, ara sonuçlardan nihai sonuçlara, üretim fonlarının genişletilmesinden ....yenilenmesine kaydırılmasında yatıyor.” SB ekonomisinin gelişmişliğine örnek olarak her zaman verilen petrol, demir, çelik vb. üretimlerinin miktar olarak yüksekliklerinin yetmediğini anlatıyor aslında Gorbaçov. ‘Ara sonuçlardan ‘nihai sonuçlar’a geçmeli diyor, ‘nicelik’ değil ‘nitelik’ önemli diyor. “Açıktır ki, modernleştirmenin etkili oluşu ve ekonomik büyümenin hızı büyük ölçüde makina yapımına bağlıdır. Temel bilimsel-teknik görüşler işte burada maddeleşiyor, ekonominin öteki dallarındaki ilerlemeyi belirleyen yeni üretim araçları ve makine sistemleri burada yapılıyor. Temelden


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 79

yeni, kaynak tasarrufunu sağlayan teknolojileri uygulamaya geniş çapta geçişin, daha yüksek emek üretkenliği ve daha iyi üretim kalitesine doğru ilerlemenin temelleri burada atılıyor.” Bürokratik hantallık, yönetici elitin çeşitli fraksiyonlarının birbirleri karşısındaki durumlarını sağlama almak için giriştikleri çıkar çatışmalarıyla malul ve kamu denetiminden uzak, çalışan yığınlara hiçbir toplumsal-siyasal insiyatifin tanınmadığı bir ekonomik örgütlenmenin sonuçlarını Gorbaçov’un şikayet ettiği pek çok örnekte bulmak mümkün: “Gösterişçiliğin ve temelli önlemler yerine geçici önlemler alınmasının önlenmesi özellikle önemlidir. Bakanlıklar ve öteki merkezi devlet kurumlarınca, modernizasyon adı altında yeni tesislerin kurulduğu, bunların günü geçmiş donanımlarla donatıldığı, üretimin daha yüksek teknik-ekonomik düzeylere yükselmesini güvenceye almayan, maliyeti yüksek projelerin yapıldığı kaygı verici ve oldukça sık rastlanan durumlar vardır.” “Sovyet bilim adamlarının 30 yıl kadar önce buldukları aşınmama efekti, makinaların ve mekanizmaların sürtünen parçalarının ömürlerini birkaç kat uzatan ve emek miktarını büyük ölçüde azaltan tamamen yeni makine yağlarının geliştirilmesini getirdi. Milyonlarca ruble tasarruf yapılmasını sağlayacak olan bu buluş, SSCB Petrokimya Bakanlığı’nın, öteki birkaç bakanlığın ve merkezi devlet kurumunun bazı üst düzey yöneticilerinin ağırlığı yüzünden bugüne kadar hâlâ geniş çaplı kullanımdan uzaktır.” “Makinaların en zor koşullarda daha güvenilir ve hatas��z çalışmasını sağlayan yeni bulunan sürtünmesiz bilyalı rulmanların 10 yıldır yaygın kullanamamasından Otomotiv Sanayi Bakanlığı ve plan lama organları sorumludur. Makina Alet Sanayi Bakanlığı, emek üretkenliğini birkaç kat arttırabilecek ve çalışma koşullarını iyileştirebilecek olan hidrolik tekniğin madencilikte ve başka yerlerde kullanılmasını sağlayacak özgün hidrolik motorların yapımını geciktirdi.” “Bu liste ne yazık ki, daha uzatılabilir. Yeni buluşlara karşı bu tür bir tutum, çoğu zaman farklı bilim adamları gruplarının tutkularına, belli kurumların ‘ötekilerin’ buluşlarına karşı bencil yaklaşımlarına ve üretim yöneticisinin bu buluşları kullanmada çıkar görmeyişine dayanmaktadır. Buluşların uygulama sınavlarının bazen yıllarca süren bir eziyet olduğu bir sır değildir.” Ekonomideki başarısızlıklar ve çareleri üzerine bugünlerde SB’nde daha önce olmayan bir şekilde çarpıcı örneklerle konuşuluyor. Kağıt üzerinde


80 * İŞÇİLER VE TOPLUM

yerine getirilmiş gibi gözüken plan hedeflerinin, yerine getirilmediği çıkarılması gereken en önemli sonuç. Geçenlerde dış basında yer alan bir haber bu bağlamdaki bir örneği sergiliyordu 14 . Yeni Sağlık Bakanı Chazov (Kremlin’deki özel hastanenin ünlü kardiyologu) Literaturnaya Gazeta’da, sağlık servisinin şimdiye kadar ki işleyişine ağır eleştiriler getirdi. Ülkenin ihtiyacı olan antibiyo tiğin, sadece yarısının üretildiğini, Moskova’daki doğum evleridir. Sağlık standartlarının çok düşük olduğunu, hamile kadınların bu doğumevlerinden başka her yere gitmeye razı olduklarını beli: “Orta Asya’daki pek çok hastane henüz tam bir kanalizasyon vs su tesisatına sahip değiller. Yatak sayısını arttırıcı plan hedeflerini karşılamış olmak için işçi yurtlarına ve evlere hastane yatakları kondu. Yeni hastaneler inşa ederken, maliyetin sadece % 15’i teknik teçhizata gidiyor, halbuki diğer ülkelerde bu % 40. Hastane inşa bütçesinin % 85’i tuğla ve çimentoya gidiyor.” Bir başka olay ise olağanüstü çarpıcıydı. Bürokrasi kendi içinde çatışmaya başlayınca insanlar gerçeğe dair bir şeyler duyabiliyorlar Kazakistan parti birinci sekreteri ve PB üyesi Kunayev geçtiği yılbaşında Kazakistan’daki görevinden uzaklaştırıldı ve Moskova dan Kolbin bu göreve atandı. Kunayev’in görevden alınması yerine bir Rus’un atanmış olması Kazakistan’da öğrenci gösterileri:;: yol açtı. Gösteriler bastırılıp, ortalık durulunca, ilk defa böyle olay üzerine basın toplantısı yapıldı ve ölü-yaralı sayısı bildiri Ayrıca Kunayev’in dukalığında neler olup bittiğine dair bazı bilgiler verildi. Kolbin’in anlattıklarına bakılırsa yıllardan beri ilk defa dükkanlarda yeterli yiyecek maddesi vardı, çünkü yıllardan beri ilk defa, parti üst görevlileri en az üçte birini kendilerine ayırma yiyecek maddeleri dükkanlara dağıtılabilmişti. Gene Kolbin şöyle diyor.- “..Eski rejim sırasında yeni inşa edilen her beş daireden sadece bir ev alma listesindeki insanlara veriliyordu. Geri kalan parti ve idari mekanizmanın başındaki elite gidiyordu.” Ama resmi verilerde, hastaneler tamamlanmış, evler dağıtılmış olarak gözüküyorlar. Sonuç projelerin bitirilememesi, yatırımların heba edilmesi ve çok yüksek maliyetli bir ekonomi. “...Planlama mekanizması çalışmıyor. Bazı planlar hedeflerin üzerinde yerine getirilirken, bazıları hedeflerin altında kalıyorlar, fakat kağıt üstünde toplam sonuçlar hep yükselen bir üretimi gösteriyor. Hiçbir zaman samimice tartışılmamalarına rağmen, aynı problem ilk Stalin planından beri hep var olagelir, kaçınılmaz


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 81

sonuç sistemin çalışmadığıdır”15“. Merkezi plan kendi başına ekonomiyi sosyalist ya da aynı şey demek olan çalışan yığınların yararına bir ekonomi yapmaz. Plan son tahlilde bir araçtır ve ancak üretenlerin yöneten sosyal sınıf olduğu, bir ekonomiyi dönüştürücü bir işlevi olabilir. İşçi sınıfının, devlet iktidarının bütün denetleme ve yönetme merkezlerinden uzaklaştırıldığı SB’nde merkezi planın varlığı kendi başına pek bir şey ifade etmemektedir. VI Çare olarak ne önerdiğine ve bu bağlamdaki gelişmelere geçmeden önce Gorbaçov’un SB ekonomisinin sorunları hakkında söylediklerinin kendilerinin bile bir yenilik olduğunu belirtmek lazım. Onlarca yıldan beri ilk defa bir genel sekreter ülkenin ekonomisinin başarılarından değil, başarısızlıklarından ve aslında krizinden bahsetmektedir. Ve belki de tek yenilik burada, yani işlerin kötü gittiğinin konuşulur hale gelmesinde. 27. Kongre’deki konuşmasında alınması gereken tedbirler üzerine söylediklerini asıl olarak şu iki noktada toplayabiliriz: 1 — İşletme yöneticilerinin kişisel olarak sorumlu hale getirilmeleri ve işletmelerin ‘ekonomik muhasebesi’ diye sürekli vurguladığı şey, aslında her işletmenin kendi verimliliğini bütün sosyal ve siyasi kaygılardan uzak, sadece ekonomik ölçülerle sağlayabilmesi demek, 2 — Fabrikalarda ekip sistemi yoluyla işçileri daha çok çalışmaya zorlamak. I960’lı yıllarda planlı ekonomiyi sosyal demokrat bir kafayla eleştiren, dolayısıyla görüşlerine açıktan yer verilmeyen hatta eleştirilen ve görüşlerini liberal muhalefet çevrelerinde gizlice elden ele dolaştıran bazı aydınlar bugün fikirlerine itibar edilen, gayri resmi de olsa fiilen, ekonomik danışmanlar haline geldiler. Novosibirsk Enstitüsü’nün yöneticisi olan Abel Aganbegyan ve gene aynı enstitü’den Tatyana Zaslavskaya bu aydınların en ‘seçkin’ iki örneği. İzvestiya, Pravda ve parti’nin teorik yayın organı Kommunist bunların yazılarına yer veriyorlar. Zaslavskaya kongreden hemen önce 7 Ocak 1986’da yazdığı bir makalede sorunlara, “çözümün ekip sisteminde yattığını ileri sürüyor.” “İşler halde olan hiçbir müşevvik sistemin olmadığını ve işçilerin tembel” olduklarını belirtiyor16. “...Novosibirsk’li akademisyenler bugün artık fikirlerini ezilip büzülerek ileri


82 * İŞÇİLER VE TOPLUM

sürenler olarak değil, resmi danışmanlar olarak görünüyorlar. Makalelerinin yeniden ortaya çıkışı yükselişlerine işaret ediyor açıkçası, fakat kendilerine verilen önem pozisyonlarını daha iyi gösteriyor. Aynı zamanda onlar da fikirlerini resmi disiplin politikası terimleriyle ifade ederek taviz verdiler. Fakat onlar da piyasayı kullanarak işçileri daha çok çalıştırmak istedikleri için fikirlerinde pek farklılık yok. Abel Aganbegyan’ın 27. Parti Kongresindeki, en tutarlı ve radikal bir şekilde, piyasadan başka bir şey olmayan şeyin yerleştirilmesi üzerine yaptığı konuşma da bunu açıkça belli etti. Tehlike olduğu için piyasa denmiyor, fakat yiyeceğe yapılan sübvansiyonun kaldırılması çağrısında bulunduğunda aslında otantik para yeniden yerleştirilmeksizin işçilerin kontrol edilemeyeceğini beyan ediyor. Ücreti ile satın alacak mal bulamayan hiçbir işçi daha çok çalışmayacaktır”17. Kasım 1986’da, 1987 yılının Mayıs ayından itibaren 30 alanda özel girişime yer verileceğine dair karar alındı. Bu alanların hepsi hizmet sektörüne ait ve sadece zaten bir işte çalışmakta olanlar boş zamanlarında bu işleri özel girişim olarak yapabilecekler. Bu işleri yapacak olanların başkalarını istihdam etmeleri yasak. Plancılar 2-3 milyon arası Sovyet yurttaşının boş zamanlarında özel girişimcilik yapacağını tahmin ediyor. Daha çok çeşitli tamircilik, lokantacılık, el sanatları gibi alanlarda yoğunlaşacağı tahmin edilen böyle tahditli bir özel girişimcilik elbette ki özel kişilerin sermaye biriktirmeleri gibi bir duruma yol açmayacaktır. Ama 70 yıl sonra ekonominin trendini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Gene aynı günlerde çıkarılan ikinci bir kararname çok daha ilginç. Malların kalite kontrolünü fabrikaların kendi organlarından alıyor ve gospriemka denilen ayrı bir merkezi organ oluşturuluyor. Böylece işçilerin ve sendikaların bu alandaki etkinliği kırılmış oluyordu. Artık fabrikadan olmayan bir gövde tarafından kalite kontrolü yapılıyor. Bunun daha sıkı iş disiplini ve daha çok yabancılaşma demek olduğu çok açık. Nitekim ilk şikayetler duyulmaya başlandı. Gospriemka’ların ‘korkutucu’ miktarda ürünü geri çevirdiği ve bunun büyük huzursuzluğa yol açtığı bildiriliyor10. Bu, ikramiye alınamayacağını ve ücretlerin 250-300 rubleden ortalama ücret olan 180 rubleye düşeceği anlamına geliyor. İzvestiya’mn bildirdiğine göre 1500 anahtar firmadaki kalite kontrolü işçilerin protestosuna yol açmış20. 1986’nın sonunda «Dış ekonomik ilişkiler yönetiminin örgütlenmesinin mükemmelleştirilmesi» adlı önemi bir kararname yayınlandı. Bu kararnameye göre 1987’nin başından itibaren 21 bakanlık, 70


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 83

işletme ve fabrikanın kendileri uluslararası pazarda ticari anlaşmalar imzalayabilecek, mal alıp satabilecekler, hangi yabancı teknolojiyi getireceklerine kendileri karar verecekler, kazandıkları dövizin önemli bir kısmını kendileri tutabilecekler ve hatta yabancı firmalarla sermaye ortaklıklarına (joint ventures) girebilecekler. Kararnamenin amacı: “Ülkenin ihracat potansiyellerini arttırmak ve dünya ekonomisindeki yerini sağlamlaştırmak”21. Daha önce de bahsettiğimiz gibi SB’nin teknoloji transferine ihtiyacı var. Bunun için ise dövize ve ihracata. İhracatı teşvik edebilmek için ‘sistem dışı’ çarelere başvurmak zorunda kaldıklarını nihayet pratik adımlarıyla açığa vuruyorlar. Sonuçta bütün politikalar gelip aynı yere dayanıyorlar: Eğer firmalar teslim zamanını geçirmezlerse, kaliteyi yüksek tutabilir, müşterilerini memnun edebilir ve ihracatlarını sürekli kılabilirlerse işçilere ikramiye ödemesi yapılacak. SB’nin % 51’ine sahip olacağı ortak sermaye yatırımlarını sadece ihracat yapması şartıyla istiyorlar. Kapitalist tekeller ise elbette buna razı olmuyorlar. Onların istediği SB’nin kendilerine pazar olması. Sibirya’dan F. Almanya’ya doğal gaz taşıyacak olan boruları döşeyen Mannesman firmasının yönetim kurulu üyesi ve aynı zamanda da, projeye kredi sağlayan F. Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın yönetim kurulu sözcüsü olan, Sovyet yöneticileriyle her dönem yakın kişisel ilişkiler kurmuş Christians sermaye ortaklığı için şöyle diyor: “Sovyetler bize bazı firmalarda % 49 ile ortaklık teklif ediyorlar. Böyle bir durumda onlarda olmayan ya da olamayan her şeyi bizim getirmemizi istiyorlar: Teknolojik know-how, işletme yönetimi, muhasebe yönetimi, pazarlama, ürünlerin geliştirilmesi, maliyetlerin karşılanması ve dış pazarlarda satış. Ama ortaklık Sovyetler’in denetiminde olacak. Bu yolla F. Almanya’ya ve diğer Batı ülkelerine olabildiğince çok mal ihraç edilmeli. Sadece ihracat yapan bir Alman firması biliyor musunuz? Ben bilmiyorum. Dolayısıyla SB’nde bir iç pazarın kurulması da gereklidir”22. Böyle bir pazarın kurulması halinde Sovyet ekonomisinin çok ciddi tehlikelerle karşı karşıya kalacağını tahmin etmek için ekonomi bilmeye gerek yok. Ayrıca, eğer sadece Batı’ya ihracat yapmak için böylesi ortaklıklar kurulursa SB bir tek şartla kapitalistlere cazip gelebilir: Ucuz işgücü. Kim kimin sırtından pazarlık yapıyor acaba? Ekip sistemi denen şey emeği disipline etmenin ve iş surecindeki bütün araları doldurmanın ekonomik bir yöntemi. Bu yönteme göre bir fabrikadaki işçiler


84 * İŞÇİLER VE TOPLUM

küçük gruplara bölünüyorlar ve her bir grup bir iş devresinden sorumlu oluyor. Stakhanov’culuk zamanındaki gibi işçiler birbirleriyle bireysel olarak değil, gruplar olarak yarış ediyorlar. Her işçinin üstünde, o ekipteki işçiler de böylece denetim kurmuş oluyorlar. Yaptıkları işin hızına ve kalitesine göre ikramiye alıyorlar. Kongrenin ardından bu yöntem üzerine, işlemeyeceğine dair tahminler yapılmıştı. Olağanüstü merkezileşmiş dev boyutlu işletmelerin, yedek parça kıtlığının olduğu, iş makinalarının sık sık bozulduğu, teslimlerin zamanında yapılamadığı bir ekonomide fabrikaların işçilerinin küçük gruplara bölünebileceği mümkün görülmüyordu23. Fakat ihracatçı işletmeler hakkında alınan yeni tedbirlerle, bu sistemin bu fabrikalarda uygulanabileceği gözüküyor. Çünkü bu fabrikalar planlı sistemin işleyişinden büyük ölçüde kopacaklar. Bu gelişmelerin SB’de kapitalizmi ‘restore’ edecekleri söylenemez. Özel sermaye grupları, malların ve işgücünün alınıp satıldığı bir pazar, fiyatların bu mekanizma içinde saptanması gibi bir durum yok. Ayrıca planlı sistemin dışına çıkan her ekonomik adım, sıkı bir devlet kontrolü altında tutuluyor. Örneğin ihracatçı firmalarla ilgili olarak alınan yeni kararları denetlemek üzere yeni bir bakanlığın kurulduğu bildiriliyor. Ayrıca bütün toplum biçimlerinde yöneticiler, yönetici kalmalarını garanti eden toplumsal ilişkiler biçimlerinin dışına çıkılmaması için ellerinden geleni yaparlar. Bugün SB’ndeki yönetici elitin ‘kapitalizmi restore etmek‘ gibi bir düşünceleri konumlarından dolayı mümkün değildir. Çalışan yığınlar ise, ancak, ileriye doğru, kendi demokrasilerine doğru bir toplumsal değişimin öncüsü olabilirler. Nitekim Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan hep bunun örnekleri idiler, tartışılması gereken bütün eksiklikleri ve başarısızlıklarına rağmen hep aynı tarihsel insiyatifin örnekleriydiler. Karakteristikleri bilinen toplum biçimlerine uymayan, sadece kendine uyan SB ve Doğu Avrupa’daki diğer benzerlerinin ‘geçiş’ süreci yaşamakta oldukları, bir ‘geçiş‘ toplumu oldukları bir gerçeklik. (‘Geçiş‘i burada kelimenin kendi anlamında kullanıyorum.) Ancak bu süreçte, (...) oluşan yeni devlet tipinin ve yönetici elitin süreci tökezlettiğini, durdurmaya çalıştığım görmemek için ya kapıkulu ya da sosyalizm hakkında hiçbir bilgiye sahip olmamak lazım, tabii burada kastedilen Marksist sosyalizmdir. VII


GORBAÇOV NE VADEDİYOR? * 85

SB’ndeki yeni gelişmelerin sadece ekonomideki gelişmelerle kalmayacağı, bir dizi başka gelişmeye de yol açacağına şüphe yok. En önemlisi ve dikkatle izlenmesi gerekeni toplumsal grupların birbirleri karşısında ve kendi içlerinde geçirecekleri değişiklikler. Gorbaçov aydınları yanına almak için onlara sadece demokrasi tanımakla kalmadı, aynı zamanda maaşlarını da yükseltti. Brejnev dönemindeki sıkıntıları sadece demokrasisizlik değil, aynı zamanda işçilerle kıyaslandığında düşük olan gelirleriydi, örneğin bir madenci (bu arada belirtmek gerekir ki, madenciler işçiler arasında en yüksek ücreti alan kesimi oluşturuyorlar) ayda 300 ruble alırken, bir öğretmen veya doktor 140 ruble alıyordu. Gorbaçov, doktorların, öğretmenlerin ve bilim işçilerinin gelirlerini yükseltti. Kademeli olarak 5 yıl içinde % 45 artacak. İşçilerin gelirlerinde böyle toptan bir artış olmadı. Tersine, kendi içlerinde kesimlere ayrılmalarına ve dolayısıyla daha çok atomize olmalarına yol açacak ekip sistemi, kalite ve üretkenliğe göre ikramiye ödenmesi gibi yeni yapılanmalar söz konusu. Dış pazarlara ihracat yapması, kendi kendisini finanse etmesi, kazandığı dövizin belli bir miktarını kendi fonlarında tutabilmesi, istediğini ithal etmesi gibi yetkilerle donatılan ayrıcalıklı önder işletmelerde ise şüphe yok ki işletme yöneticileri işçiler üstünde çok belirleyici ve yetkili bir konum kazandılar. Bu türden fabrikalarda işçiler, diğerlerine kıyasla daha çok gelir elde edecekler, ama diğer yandan da hem iş süreci üzerinde hem de fabrikanın fonları üzerinde daha az söz sahibi olacaklar. Çünkü yeni durumda kurallar tamamen Sovyet ekonomisinin uluslararası piyasadaki performansına göre belirlenecek. Daha önceden fabrikanın fonlarının nasıl kullanılacağı üzerinde daha çok söz sahibiyken, örneğin sağlık merkezi, tatil olanakları vb. gibi projelere harcanmaları daha çok söz konusuyken şimdi bu fonların nereye harcanacağına asıl olarak menejerler karar verecek, işçi ücretlerinin düzeyini de onların yöneticilik performansı belirleyecek. Bu durum, işçileri, yönetici elit içinde birbirleri ile rekabete girecek olan menejerlerin iradesine daha çok teslim edecek. İşçi sınıfı, sınıf olarak çıkarlarına karşı böylesine ciddi bir saldırı ile karşı karşıyayken bazı fabrikalarda yöneticilerin işçiler tarafından seçilmeye başlanmış olması kozmetik olmaktan öteye anlam taşımıyor. İşçilerden kuralları belirlenmiş bir oyunda yer almaları isteniyor. Bize kalırsa Gorbaçov ‘reformları’ hiçbir ciddi sonuç üretmeyeceklerdir. Gor-


86 * İŞÇİLER VE TOPLUM

baçov ve fraksiyonu ya düşürülecektir, Alexander Bovin’in deyişiyle ‘Sovyet sosyalist muhafazakarları’ tarafından, dolayısıyla bu ihtimali ortadan kaldırıncaya kadar onun glasnost’a, (açıklık) hız vereceğini söyleyebiliriz-, ya Stalinist yöntemlerle ekonomi ve siyaset yürütülmeye çalışılacaktır, fakat bu pek olanaklı gözükmemekte, çünkü ne SB’nde ne de dünyada 30’lar ve 40’lardaki koşullar var; ya da ki bu en olası olanı, bir zaman sonra tekrar başlanılan yere dönülecek, ve ufak tefek bazı değişikliklerin dışında aynı yapısal sorunlar gene bütün ağırlıklarıyla kendilerini hissettireceklerdir. Çünkü SB’nde ekonominin ne sosyalist ne de kapitalist dinamikleri yoktur. Sadece siyasi ve ideolojik tedbirlerle ekonomi yürütülemez. İkameciliğin ve despotizmin kaynağında yatan anlayış da budur işte. NOTLAR 1 Zores Medvedev; Andropov His Life and Death, Basil Blackwell, Oxford. 1984, s. 5 2 ibid, s. 10 3 ibid., s. 116 4 ibid., s. 130 5 Der Spiegel, 8.4.1985 6 Der Spiegel, 9.2.1987 7 Roy Medvedev; Let History Judge. Spokesman Books, Londra, 1976, s. 152-192 8 Der Spiegel, 29.8.1986 9 Guardian, 30.6.1986 10 Guardian, 21.4.1987 11 G. Sorokin-L. Tarasov; Voprosy Ekonoraiki, no. 2 ve no. 7”den aktaran Mike Haynes, IS 34, Londra, 1987 12 Guardian, 22.7.1986 13 Mikhail Gorbaçov: SBKP 27: Kongresi’ne Sunulan SBKP Merkez Komitesi Politik Raporu, Ermiş Verlag, F. Almanya, 1986 14 Guardian, 30.4.1987 15 Hillel Ticktin; The Political Economy of Gorbachev, Critique 17, 1986, s. 125 16 ibid., s. 121 17 ibid., s. 123 18 Guardian, 29.4.1987 19 Guardian. 25.4.1987 20 Der Spiegel, 23.2.1987 21 Guardian, 20.12.1986 22 Der Spiegel, 23.2.1987 23 Hillel Ticktin; ibid., s. 121


İSPANYA İŞÇİ HAREKETİ VE COMİSİONES OBRERAS Yalçın GÜR Dünya işçi hareketleri tarihi, işçilerin gündelik mücadelelerine ışık tutacak deneyimlerle doludur. Bunların içinde, hareketlerin yükselme eğilimi gösterdikleri ve geliştikleri dönemlerde neredeyse tümünün ortak özelliği haline gelmiş olan özyönetim ve özdenetim organları önemli bir yer tutarlar. Buna ilişkin sayısız örnek mevcuttur. İşte bu örneklerin aktarılması ve tanıtılması, son derece önemli olan bir konudaki eksikliğin giderilmesini, bil gi birikiminin genişletilmesini ve aynı zamanda zenginleştirilmesini sağlayacaktır. Özyönetim ve özdenetim organları, işçilerin sınıf bilincinin gelişmesinin de en açık ve doğrudan ifadelerini oluştururlar. İşte bu nedenle İspanya’da Franko dönemindeki işçi mücadelelerinin gelişmelerini aktarmak yararlı olacaktır. Orada işçiler tüm haklarından yoksun ve çok güç koşullar altında kendi yerel mücadele organlarım yaratabilmişler, hatta bunun ötesinde bunların ülke çapında koordinasyonunu da gerçekleştirebilmişlerdir. Bu


88 * İŞÇİLER VE TOPLUM

gelişmeler karşısında o yıllarda İspanya’da var olan çeşitli partilerin ve siyasi akımların takındıkları tutum da yine o derece ilginç ve öğreticidir. Son olarak iki noktaya daha değinmekte yarar var. Birincisi, bu deneyler belirtildiği gibi İspanya ile sınırlı değildir. Konuya İspanya örneği ile başlanmış olmasının ise özel bir nedeni yoktur. İleri yazılarda Latin Amerika’nın Bolivya’sından, 1968 Çekoslovakya’sına. Afrika’nın Cezayir’inden, 1920’lerin Almanya’sına, 1905’lerin Rusya’sından, 1968’lerin İtalya’sına kadar geniş bir tarihsel süreci ve coğrafi alanı kapsayan ve farklı özellikleri taşıyan örneklere de değinilmeye çalışılacaktır. İkincisi ise, bu örnekleri ‘geleneksel’ kopyacılık anlayışı ile okumaktan kaçınmak gerekir. Çünkü her kopya aslından fena halde farklıdır ve siliktir. Önemli olan bu örneklerdeki dinamiği ve gelişme yönünü kavramak ve yaşanan güncel dinamikle olan bağlarım yakalayabilmektir. İSPANYA DENEYİMİ VE İŞÇİLERİN ÖRGÜTLENMELERİ İspanya iç savaşının sonunda egemen güçler, işçi devrimi tehlikesini bertaraf ederek, Franko’nun iktidar olmasıyla düzenin varlığını sürdürmeyi başarmışlardı. İşçilerin, İspanya iç savaşından önce ve bu savaş sırasında sürdürmüş oldukları başarılı mücadeleler böylelikle yenilgiyle sonuçlanmış oldu. Öyle ki, işçilerin tüm örgütlenmeleri dağıtıldı, sendikaları kapatıldı ve tüm haklan ortadan kaldırıldı. Böylelikle işçi sınıfı hızla atomize edilmeye başlandı. Franko’nun iktidara gelmesinden sonra işçi sınıfına yöneltilen saldırılar tüm sertliğiyle sürdü. Çünkü amaç, ekonomik ve politik düzenin istikrarını sağlamaktı. İşçilerin bu düzene entegre edilmeleri gerekiyordu, ve bunun için tüm mücadele araçlarının ortadan kaldırılması bir zorunluluktu. Bu amaca ulaşabilmek için devlet sendikaları oluşturuldu. Bu sendikalar, devletin ekonomi politikasının araçları idi ve ekonomik, politik düzenin yeniden şekillendirilmesinde devlete yardımcı olacaklardı. İşçiler zor yoluyla bu sendikalara üye yapıldı veya yapılmaya çalışıldı. Bu sendikalar sürekli olarak işçi direnişlerini bastırmayı ve denetim altına almayı amaçladılar. Ücretler donduruldu, tüm toplu sözleşmeler yasaklandı. Artık işçiler için atılacak her adım devletin denetimi altında gerçekleşecekti.


COMİSİONES OBRERAS * 89

İşçi sınıfına karşı uygulanan bu baskı ve alınan önlemler, İspanya işçilerinin mücadelesini yok edemedi. Bu baskı ve önlemler sınıfın geçici bir şekilsizleşmesine yol açtı. Özellikle II. dünya savaşından sonra işçilerin mücadelesi gelişti. Tüm baskıya ve devlet sendikalarının engellemelerine rağmen İspanya’nın çeşitli bölgelerinde birçok grev ve direniş yaşandı. İşte işçilerin sürdürdüğü bu mücadeleler 1956/57 yıllarında devlet tarafından oluşturulan ücret sisteminin değiştirilmesine yol açtı. İşçiler fabrikalarında işverenlerle karşılıklı toplu sözleşme yapma hakkını elde ettiler. Devlet sendikaları ise sürekli olarak işçilerin taleplerinin ve haklarının karşısında yer almayı sürdürdüler. İşçilerin elde ettikleri toplu sözleşme hakkının, devlet araçları durumunda olan sendikalar yolu ile kullanılması mümkün değildi. İşte tam bu noktada işçiler kendi taleplerini gerçekleştirebilmek ve haklarını savunup kullanabilmek ve mücadelelerini başarılı bir biçimde sürdürebilmek için devlet sendikalarının dışında kendi organlarını yaratmaya başladılar. İç savaş ertesinde işçiler ilk kez yeni bir örgütlülüğe sahip oluyorlardı. İşçiler var olan sendikalara alternatif ve en önemlisi onlardan daha değişik nitelikleri olan kendi mücadele organlarını oluşturmaya başlamışlardı. 1960’larm başından itibaren İspanya’nın birçok bölgesinde grevler esnasında bir yanda polis güçlerine, öte yanda ise devlet sendikalarına karşı mücadele edilmekteydi. Bu grevler esnasında işçiler sermaye temsilcileri ile görüşmek üzere kendi temsilcilerini seçiyorlardı. İşte bu doğrudan seçilmiş temsilcilerden oluşan organlar, İspanya işçi hareketi tarihine ‘Comisiones Obreras’ (İşçi Komisyonlara) adıyla geçti. İşçi Komisyonları, işçilerin taleplerini fabrikalarda patronlara iletiyor ve bu taleplerin elde edilmesi için sürdürülen mücadeleye önderlik ediyorlardı. Kısacası bu organlar fabrikalarda sürdürülen mücadelenin doğrudan araçları idiler. Herhangi bir bölgedeki çeşitli fabrikalarda süren mücadeleleri birleştirebilmek ve dayanışma içinde olabilmek için, o fabrikaların komisyonları bir araya gelip bölgesel komisyonları oluşturuyorlar 60’lı yılların sonlarına doğru işçi komisyonları yasaklandı. Ancak işçiler mücadelelerini yine bu komisyonlar aracılığı ile sürdürdüler. Egemen güçlerin uyguladıkları terör sayesinde komisyonların bölgesel olarak sürdürdükleri faaliyetler iyice güçleşti. Ancak İspanya’lı işçiler, komis-


90 * İŞÇİLER VE TOPLUM

yonları aracılığı ile mücadeleyi daha örgütlü ve sağlam bir biçimde sürdürme amacındaydılar. Böylelikle 60‘lı yılların sonlarında kilit sanayi merkezlerinin işçi komisyonları bir araya gelerek, yürütülen mücadeleleri ülke çapında birleştirmeye çalıştılar. Mücadelelerin ülke çapında koordine edilmesi, işçi hareketine muazzam bir ivme kazandırdı. Bunun ötesinde bu koordinasyon sayesinde işçi sınıfı İspanya’daki mücadelenin de önderliğini yürütmeye başlamış oldu. öyle ki, işçilerin bu mücadeleleri, toplumun tüm ezilen kesimlerini de mücadeleye çekiyordu. Artık İs panya işçi sınıfı Franko rejimine karşı yürütülen muhalefetin önderi olmuştu. İşçi Komisyonları, İspanya işçi sınıfının birliğini sağlayan organlar haline de geldiler. Egemen güçlere karşı mücadelenin başarısı, sınıfın birliğine bağlıydı. Dolayısıyla sınıfın birliğinin sağlanması İspanya’daki mücadelenin başarısı için birinci koşuldu. İşçi Komisyonları gücünü, hangi görüşten olursa olsun tüm işçileri bağrında toplamaktan ve işçilerin birliğine dayanmaktan alıyordu. İşte bu özelliğiyle İşçi Komisyonları siyasi akımların ve partilerin karşısında özerk bir yapıya sahip olarak, sınıfın birliğini sağladılar. İspanya’daki siyasi partiler iki nedenden ötürü sınıfın birliğini gerçekleştirmeye muktedir değillerdi. Birincisi, sınıfın genel çıkarlarını ön planda tutmayıp, kendi parti çıkarlarını öne çıkarıyorlardı. Kendi eylemleri sınıfın birliğinden daha önemliydi. İkincisi ise, bunlar sınıfın ancak çok küçük bir parçasını oluşturuyorlardı ve almış oldukları kararlar tüm sınıfın çıkarlarının gerisinde kalıyordu. Fabrikalardaki birliği sağlayan en önemli araç, en yüksek karar organı olan fabrika toplantıları idi. Egemen güçlerin saldırısı nedeni ile bu toplantıların yapılamadığı zamanlar, o fabrikanın işçi komisyonunun çıkardığı bildiriler bu görevi yerine getirmeye çalışıyordu. Bazen de her ikisi birlikte gerçekleşiyordu. İşçi Komisyonlarının gelişmesinde belirleyici rol oynayan bir diğer faktör ise grev sandıklarının olmamasıydı. Grev sandıklarının olmaması bir yandan şüphesiz ki işçilerin maddi durumunun Kötüleşmesine, ancak öte yandan ise işçiler arasında dayanışma bilincinin gelişmesine yol açıyordu. Fabrikalarda toplantılar yapılıyor ve dayanışmanın yolları bulunmaya çalışılıyordu. Birçok grev maddi olanakların olmayışından ötürü sürdürülemedi. Fakat


COMİSİONES OBRERAS * 91

bu durum işçilerin faaliyetleri ile aşıldı. Greve çıkmış olan bir fabrikanın mücadelesinin propagandasını yapmak ve toplumun er kesimlerine de bunu anlatabilmek için caddelerde, kahvehanelerde, mahallelerde ve üniversitelerde işçiler tarafından bildiriler dağıtılıyordu. İşçilerin bu faaliyetleri sınıf dayanışmasını geliştirdi. Sık sık diğer fabrikalarda da bildiriler basıldı. Böylece fabrikalar arası dayanışma da sağlanmış oldu. İşçi Komisyonları, sabit grev sandıklarının işçilerin mücadelesini zayıflatacağını belirtiyorlardı. Çünkü geleneksel sendikalarda işçilerin mücadelesini denetim altında tutabilmenin en önde gelen araçlarından biriydi bunlar. Bu nedenle İşçi Komisyonları, Franko rejimi sonrası da sabit grev sandıklarının oluşmasını reddediyorlardı. Bunun yerine fabrikalar ve bölgeler arası dayanışma sandıkları oluşturuldu. Aidat verme yükümlülüğü ise kabul edilmedi. İşçi Komisyonları’na göre bu durum, bürokratlaşmayı ortaya çıkarabilir ve işçilerin dayanışmasını zayıflatırdı. İşçi Komisyonları ne yalnızca ekonomik, ne de yalnızca politik bir hareket idi. Bunlar her ikisini de birleştirmeyi başarmışlardı. Ekonomik grevlerle başlayan mücadeleler, giderek politik bir nitelik kazandı. Çünkü işçiler ekonomik taleplerin gerçekleşebilmesi için politik özgürlüklerin, toplu sözleşme ve grev hakkının ve birçok politik hakkın kazanılması gerektiğini mücadeleleri içerisinde görüyorlardı. Ve böylece İşçi Komisyonları, işçilerin ekonomik ve politik taleplerini birleştirebiliyordu. İşçi Komisyonları, burjuva toplumundaki ekonomi ve politika arasındaki ayrımı aşabilmenin de bir ifadesi olmuşlardı. İşçi komisyonlarının nasıl bir hareket olduğunu yine kendileri şöyle açıklıyordu: “Şu anda kendini ekonomik alanda sınırlayan her kitle hareketi, işçi sınıfını çıkmaz bir sokağa sürüklüyor ve sermayenin egemenliği altında tutuyor demektir. Birinci olarak, işçi komisyonları bunu aşmış bir harekettir. Hem CNT (Ulusal İşçi Konfederasyonu- anarko sendikalist eğilimli Y.G.), hem de UGT (Genel İşçi Birliği-sosyal demokrat eğilimli, Y.G.) işçi sınıfının kurtuluşunu yalnızca ekonomik reformlara bağlıyorlar. İkinci olarak, bugün tekelci devlet kapitalizmi aşamasında artık ekonomi ile politika arasındaki sınır çizgisi tespit edilemez duruma gelmiştir. Üçüncüsü, bugün sosyo-politik bir kitle hareketi, sömüren ve sömürülenin olmadığı yeni bir toplumda, kitlelerin iktidara katılmaları ve bu iktidarın kitlelerce de-


92 * İŞÇİLER VE TOPLUM

mokratik bir biçimde denetiminin aracıdır. İşçi komisyonları, Franko diktatörlüğünün devrilmesi mücadelesi içerisinde sosyo-politik bir hareket olduğunu yeterince göstermiştir.” PCE’NİN İŞÇİ KOMİSYONLARI KARŞISINDAKİ TUTUMU Franko’nun iktidar olması ile birlikte tüm partiler yasaklanmıştı. Franko rejimine karşı ilk mücadeleler ispanya dışında yaşayan mülteciler tarafından başlatıldı. II. dünya savaşının bitiminden sonra Halk Cephesi partileri, anti-faşist güçlerin İspanya’yı özgürlüğe kavuşturacağı düşüncesindeydiler. Fakat süreç içerisinde Halk Cephesi bölündü. Böylece İspanya dışında kurulmuş olan parlamento da parçalandı. Halk Cephesi’nin bölünmesinden sonra iki çizgi ortaya çıktı. Birincisini sosyalistler, cumhuriyetçiler, milliyetçiler (Bask ülkesi), ve anarko-sendikalistlerin bir kısmı oluşturuyordu. Bunlar II. dünya savaşından sonra batılı güçlerin yardımıyla İspanya’da demokratik cumhuriyetin kurulacağına inanıyor lardı. Ve bu güçler rejime karşı demokratik bir alternatif oluşturmayı amaçladılar. İkincisini ise, PCE (İspanyol Komünist Partisi) ve anarko-sendikalistlerin büyük bir kısmı oluşturuyordu. Bunlar, Franko’nun devrilmesinin İspanya’daki mücadele sonucu gerçekleşeceğini savunuyorlardı. PCE, bu amaç doğrultusunda gerilla mücadelesi sürdürmeye başladı. Fakat bu mücadele 1944’de yenilgiyle sonuçlandı ve hiçbir destek görmedi. Her iki çizginin sürdürdüğü mücadele de hedefine ulaşamadı, işçiler ve ezilen kesimler içerisinde bir hareketlilik sağlanamadı. İşçi Komisyonları’nın, ortaya çıkmasından sonra ise rejime karşı mücadele eden partiler, işçi hareketinin hem gerisinde hem de dışında kaldılar. UGT ve CNT’nin hiçbir varlıkları kalmadı. Bunlar İşçi Komisyonları karşısında kendi sendikalarını bağnazca savunmaya ve yaşatmaya çalıştılar. Bu sendikalar İspanya dışında varlıklarım sürdüren sendikalar olarak kaldılar. Yine aynı şekilde PCE’nin kumuş olduğu sendikalar da OSO (Sendikal İşçi Muhalefeti) işçi hareketinin dışında kaldı. Tüm bu örgütlenmeler pratikteki tutumlarıyla İşçi Komisyonları’nın karşısında yer aldılar ve bu komisyonları kendi örgütlenmelerine entegre etmeye çalıştılar. Bunlardan sadece


COMİSİONES OBRERAS * 93

PCE, sendikası OSO’yu 1964’de dağıtıp, İşçi Komisyonları içinde çalışmaya başladı. Bu nedenle PCE’nin bu tutumunu ele alıp incelemekte yarar var. PCE, İspanya iç savaşı sırasında sosyal devrime karşı savaşmış ve burjuva devletin koruyuculuğunu yapmıştı. 1939 ve 1945 arasında ise ispanya dışında tüm örgütlerden ve sendikalardan soyutlanmıştı. O yılların Sovyetler Birliği’nin dış politikasına göre davrandığından, PCE iç savaş sırasında kendi dışındaki marksistleri ‘faşist’ veya ‘Franko ajanı’ olarak ilan edip, Halk Cephesi hükümeti döneminde de bunları fiziki olarak ortadan kaldırmaya çalışmıştı. İşte hu nedenle hiçbir siyasi akım PCE ile birliğe yanaşmamıştı. İlk kez î945’de PCE, sosyalistler ve Cumhuriyetçiler tarafından oluşturulan “Demokratik Güçlerin Birliği” adlı ittifaka alındı. 1948’de de Stalin’in direktifiyle gerilla mücadelesinden vazgeçti ve Franko iktidarının faşist sendikasına girmeyi hedefledi. Ancak bu anlayış UGT CNT tarafından reddedildi. 1956’da ise Franko iktidarının yıkılmasına yönelik “Ulusal Birlik” anlayışı geliştirildi. Buna göre Franko’ya karşı olan herkes bu birlik içerisinde yer almalıydı. Hatta tekelci burjuvazinin ve ordunun bir kısmı da buna dahildi. PCE, ‘Ulusal Birlik’ anlayışının başarısı için işçi sınıfının desteğine ihtiyaç duyuyordu. Bu amaçla sendikasını dağıtıp, İşçi Komisyonları içerisinde çalışmaya başladı. Zamanla İşçi Komisyonlarının içindeki en büyük gücü oluşturdu. Ancak daha sonraları anlaşılmıştır ki, PCE’nin İşçi Komisyonları içinde çalışmasının amacı, gelişen bağımsız işçi hareketini kendi denetimi altına almak ve ‘Ulusal Birlik’ ittifakının bozulmamasına özen göstermekti. PCE, işçilerin parti dışında kendi bağımsız örgütlenmelerini kurmasına tahammül edemeyen resmi bir anlayışa sahipti. PCE, ekonomik ve politik mücadeleyi birbirinden ayırıyordu. Sürekli olarak İşçi Komisyonlarını ekonomik alan içerisinde tutmayı amaçlıyordu. PCE’nin 8. Kongresi’nde bu anlayış şöyle dile geliyordu: “İşçi Komisyonları, ilk önce politik mücadele sürdürmemelidirler. Bu partilerin işidir. İşçi Komisyonları’nın eylemleri sosyal alan içerisinde olmalıdır.” Parti genel sekreteri Santiago Carillo ise şunu ekliyordu: “İşçi Komisyonları, proleter sınıf mücadelesinin ve demokrasi alanının içerisinde hareket etmelidirler. Görevleri politik mücadele ol-


94 * İŞÇİLER VE TOPLUM

mamalıdır. Bu görev partilere aittir.” İşte PCE bu anlayışı ile İşçi Komisyonlarını kapitalizmin sınırlar, içerisinde tutmayı görev edinmiş oldu. İşçi Komisyonları güçlendiğinde ise, ‘demokratik özgürlükler için de mücadele edilmelidir’ demeye başladı. Ama sadece bu kadar. PCE’ye göre İşçi Komisyonları, Franko iktidarına karşı olan muhalefet hareketlerinden sadece biriydi. Ne PCE, ne de diğer sol partiler, İşçi Komisyonları’nı sınıfın kendi bağımsız organları olarak görmediler. Ve bu hareketi, sendikal bir harekete dönüştürmeye çalışıp durdular. PCE’nin ve diğer partilerin ne tür bir anlayışa sahip olduklarım İşçi Komisyonları anlıyordu. Sözü kısaca İşçi Komisyonlarına bırakalım: “1930’lu yıllara göre daha az bir ölçüde politize olmuş bir işçi sınıfı ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu, tabanda bir demokrasinin hakim kılınmasını gerektiriyor. Toplantıların, komisyonların ve komitelerin güncel hareketi, İspanya işçi hareketine yeni bir ivme kazandırdı. PCE ve diğer gruplar çeşitli koordinasyon aygıtları ile bu hareketi ortadan kaldırmaya ve onu geleneksel bir sendika aygıtına dönüştürmeye çalışıyorlar. Böyle bir durum, şu koşullarda gelişmiş olan tabandaki demokrasinin kendi politik aygıtlarıyla ortadan kalkması demektir. Bu nedenden ötürü bugüne kadar gelişmiş olan öz organları, daha da geliştirmek ve güçlendirmek gerekiyor.” İşçi Komisyonları kendilerini hiçbir biçimde Franko diktatörlüğünün devrilmesiyle sınırlı tutmadılar. Hem PCE hem de diğer sol partiler mücadeleyi Franko iktidarının devrilmesiyle sınırlı tuttuklarından ve İşçi Komisyonları’na bir sendikal hareket gözüyle baktıklarından, İşçi Komisyonları sürekli olarak bu partilerin baskısına maruz kaldı. Bu partiler, özellikle geri işçilere hitap ederek bu komisyonları denetimleri altına almayı ön plana çıkardılar. Öncü işçilerin etkinliği ise gittikçe geriledi. Franko sonrası dönemde ise İşçi Komisyonları PCE’nin yasal sendikaları haline dönüştüler. SONUÇ İspanya işçilerinin mücadelesi, işçi hareketinin kendine özgü dinamiğine ve böylesi bir hareketle oluşturulacak ilişkilere dair son derece ilginç bir örnek. İspanyalı işçiler güç koşullara rağmen en acil talepleri için mücadele etmişler ve bu mücadelenin yönelmesi gereken hedefi kaba hatları ile ama


COMİSİONES OBRERAS * 95

kendi deneyimleri ile öğrenmiş ve bu süreç içinde kendi mücadele araçlarını oluşturmayı başarmışlardır. Fakat görüldüğü gibi bu mücadeleler ve oluşturulan bu organlar yeterli olamamışlardır. Bu organlar işçilerin birliğini sağlamış ve işçi sınıfını sermaye sınıfı karşısında bağımsız bir güç haline getirmiştir. Böylelikle bunlar sermaye sınıfına karşı bağımsız faaliyetin doğrudan araçları olmuşlardır. Ancak bu organların yönetim-denetim potansiyelini değerlendirebilecek ve işçi sınıfının kendisini burjuvazinin her türlü etkisinden kurtarma mücadelesine ve sürecine yardım edebilecek olan politik bir yapının eksikliği, işçi komisyonlarının mücadelesinin sınırlı kalmasına neden olan son derece önemli faktörlerden biri oldu. Gerek burjuvazinin, gerekse de sosyal demokratların ve PCE’nin çabaları işçi hareketini kapitalizmin sınırları içinde tutma konusunda başarıya ulaştı. Ve bu hareket sonunda PCE’nin denetimi altına ^irdi ve bir sendikaya dönüştü. Anlatılanların kısalığına rağmen bunlardan bazı önemlice sonuçlar çıkarmak mümkündür. Birincisi, gelişmekte olan ve kendini yeniden şekillendiren bir işçi hareketini, bu hareketin iç dinamiğini ve koşullarını yeterince değerlendirmeden hazır bir sendikal şab lona oturtmayı düşünmek, bir yanda bu dinamiği köreltmek olacaktır, öte yanda ise bu hareketin iradesini istense de istenmese de sendika bürokratlarının ellerine teslim etmek anlamına gelecektir. Çünkü İspanya örneğinde de görüldüğü gibi bürokratik anlayışın en iyi becerdiği işler arasında bir dinamiği disipline sokmak ve denetim altına almak, kendi kendine yürümesini öğrenmeye çalışan hareketi amir mercilere bağlamaktır.


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? Cevat KARA İçinde yaşanılan bir sürecin değerlendirilmesi, çözümlenmesi ile günün özgüllüğünün kavranması sonucu, buna uygun olan ve dinamiği hızlandırıcı etkinliklerde bulunmak da kolaylaşır. Şüphesiz ki güncel olanı ele alırken bunun tarihle ilişkisini göz ardı etmemek gerekir. Bu noktada iki tür yanlışa düşüldüğünü sık sık gözlemlemek mümkündür. Bunlardan biri, güncelin yanıtlarını tarihte aramaktır, dolayısı ile bugünün dinamiklerine gereken önemi vermez. Diğeri ise, tarihi göz önüne almaksızın güncel olana yanıtlar aramaya çalışır ve bunu kavramaya uğraşır. Bu ise bir kopukluk ifadesi olduğundan, süreçleri kavramakta büyük yanılgılara düşmeyi kaçınılmaz kılar. O nedenle, güncel olanın tarih içindeki yeri ve bugün yaşananlar özenle birbirinden ayırt edilip, ama koparılmadan ele alınmak durumundadır. Bu kısa açıklamayı yapmamın nedeni bu yazının sınırları içinde kendimi güncel olanla kısıtlamamdır. Ancak tarihsel süreçleri bölüp, bir parçayı çekip çıkarıp her şeyi sadece buna ilişkin olarak ele almanın sakıncalarını bilerek bunu yapıyorum. Çünkü amacım işçi sınıfının bulunduğu durum itibariyle bugünün özelliklerine değinmek, bunların bir kısmını özenle vurgulamak, durgunluk dönemi ile hareketlenme döneminin farklılaşan özelliklerini ortaya sermektir. Başlangıç noktasını 1980’e koyarak kısa bazı hatırlatmalar yapmakta yarar var. 1980 SONRASI YAŞANANLAR O yılın başındaki 24 Ocak kararları ile cisimleşmeye başlayan değişimler şüphesiz ki hem Türkiye’nin dünya ekonomisi ve politikası içindeki durumu ile hem de ülke içindeki sınıflar mücadelesi ile sıkı sıkıya bağlıydı. Bu birbirini karşılıklı etkileyen ve tamamlayan süreçlerin ekonomik, politik ve ideolojik düzeyde değişimlere yol açtığını ‘oldukça


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 97

sıcak’ bir biçimde izledik ve yaşadık. İşte 1980 günlerinin konjonktürünün dayattığı politik adımları kabaca tanımlayacak olursak söyleşi bir tablo ile karşılaşırız: 1. Burjuva sınıfı ile partileri arasındaki temsil ilişkisi, güçlü ve istikrarlı hükümetler kurabilecek partilerin oluşturulması, sağdaki birliğin sağlanması ile yeniden ku rulmalı idi. Koalisyonlar dönemi sona ermeliydi. Bunun ekonomik ifadesi ise sermayenin tekelci fraksiyonunun, burjuva sınıfını kendi etrafında bir birliğe zorlaması idi. 2. İşçi hareketinin şekillenmesi dağıtılmalı idi. 3. Bu süreci rahatsız edebilecek olan sosyalistler hırpalanmak ve keza dağıtılmalı idi. Yazının bundan sonraki bölümünde ilk iki noktanın günümüzde aldığı biçimlere ve içinde taşıdığı potansiyellere değinmeye çalışacağım. Kendilerini halen üçüncü maddenin içinde değerlendirenler ise ne demek istediğimi anlayacaklardır sanırım. İlk üç yıl bu adımların pek de önemli engellerle karşılaşmaksızın gerçekleştirildiği bir dönem oldu. Çıkarılan yasalar, oluşturulan anayasa, yeniden düzenlenen kurumlar bunun en açık belirtileri idi. Kısaca olanları hatırlayalım: I. İşçi Sınıfı Açısından İşçiler, 1980’den bu yana % 60’lara varan gerçek ücret kayıpları ile karşı karşıya kaldılar. İşçi ücretleri 60’lı yılların başlarındaki satın alma gücü düzeyine düştü. Petrol-İş’in Nisan ayındaki bir araştırmasına göre, kendi üyelerinin 1979 yılındaki üretim değeri içindeki ücret payları % 8,28’den, 1984’de % 2,83’e düşmüş tür, örnekleri arttırmak ve zenginleştirmek mümkündür, ancak yok sullaşmayı gündelik yaşamında gören ve hissedenlere bunu anlatmanın çok da fazla bir anlamı yoktur. Gerçeklik tüm çarpıcılığı ile ortadadır. Ancak kayıplar sadece ücretlerde değil sosyal, sendikal ve politik hak alanlarında da son derece kapsamlı ve yaygın yaşanmıştır. Gerek YHK döneminde gerekse sonradan işçilerin 70’li yıllarda önemli grevler, direnişler ve mücadeleler sonucunda toplu sözleşmelerine sokmayı başarmış olduk-


98 * İŞÇİLER VE TOPLUM

ları tüm sosyal haklar her yeni sözleşmede biraz daha budanmıştır. Üretim sürecine üretenlerin müdahalesi ve o süreci güçleri ve örgütlülükleri oranında belirlemeleri anlamına gelen bu hakların parça parça yitirilmesi ile üretim sürecinde zaten var olan baskı ve disiplin artmış, adeta askerileşmiştir. Keza yine büyük mücadelelere yol açmış olan kıdem tazminatı hakkı da fena halde yitirilmiş, adeta bir yoksulluk hediyesi biçimine büründürülmüştür. Bunlarla birlikte yoğun bir biçimde işten çıkarmalar yaşanmıştır, halen de yaşanmaktadır. Son verilere göre bu oran sadece 86’da 35 bin işçi civarındadır. Böylelikle gün be gün mücadele sırasında öne çıkan işçi önderleri tasfiye edilmektedir. İşçilerin birlikte davranma yeteneklerini yitirdikleri ve son derece güçlü bir atomizasyon süreci yaşadıkları dönemlerde bu kaybın önemi iyice kendini göstermektedir. Sendikal alanda ise olanlar herkesin malumudur. Bir mücadele geleneğinin cisimleşmesi olan DİSK’li sendikacılar, yıllar süren yargılamalara maruz kalmışlar ve sonunda çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Hukuken DİSK’in varlığı sürerken, fiili olarak DİSK kapatılmış, mal varlığı har vurup harman savrulmuştur. Ortada her türlü uzlaşmayı büyük bir ‘coşku’ ile gerçekleştiren, hak kayıplarının deklare edildiği çalışma yasalarını ve anayasayı desteklemiş olan, hatta askeri bir dönemin çalışma bakanlığı sorumluluğunu üstlenmiş olan Türk-İş kalmıştır. Böylelikle ücret düzeyi açısından 60’lı yılların başına dönmüş olan işçiler, sendikal örgütlenme açısından da o noktaya varmışlardır. Böylelikle işçi sınıfı gidebileceği en geri noktaya kadar itilmiş, hedeflenen işçi hareketinin şekillenmesinin kırılması gerçekleştirilmiş oldu. Tabiri caiz ise, artık sırtlar duvara dayanmıştır. Biraz daha geri gitmek bu duvarın yıkılması ve işçi sınıfının bu yıkıntının altında kalması anlamına gelirdi. Ancak bu sınıfın üzerinde yükseldiği üretim ilişkilerinin varlığı sürmekte ve kendini yeniden üretmektedir. Sadece bu gerçeklik bile yeni bir sınıf şekillenmesi sürecinin başlayacağına dair yeterli verileri sağlamaktadır. Nitekim “84 yılı ile birlikte son derece yavaş da olsa başlayan kıpırdanma bunun ilk işaretlerini veriyordu. İşçiler artık daha başka geri adım atmamak eğilimini göstermeye başlıyorlardı. Tekrardan bu noktaya dönmek üzere sınıf mücadelesinin diğer kampına da bir göz atalım.


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 99

II. Sermaye Sınıfı Açısından Küçük bir karşılaştırma yaparak geçmiş olan sürede sermaye sınıfının durumuna bir göz atalım. Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) içindeki ücret ve maaş gelirlerinin 1977’deki payı % 36,8’den 1985’de % 19,5’e düşerken; faiz, kâr ve rant gelirlerinde ise aynı yıllar ele alındığında % 34,1’den % 62,7’ye doğru bir artış gözlenmektedir. Bu saptama bile tek başına bir gerçeği anlatmaya yetmektedir. Yoksullaşan işçi kitleleri karşısında kârlarını arttıran bir sermaye sınıfı durmaktadır. Halit Narin‘in ifadesi ile ‘artık gülen’ bir sermaye sınıfıdır bu. Ancak bunun ötesinde sermaye sınıfı içinde daha derine inen bir değerlendirme yapmakta yarar var. Çünkü bu yapılmadığı takdirde bugün olan biteni anlamakta güçlük çekmek mümkündür. Bu değerlendirme için ‘80 öncesini kısaca hatırlamaya çalışalım. Türkiye ekonomisi 1977’de yeni bir durgunlukla karşı karşıya kalıyordu. Bu durgunluk sırasında işçi sınıfının durumunu, örgütlülüğünü ve mücadele eğilimlerini şimdilik bir kenara bırakalım ve dik katimizi bu durgunluğun ekonomik bir krize dönüşmesi ile birlikte sermaye sınıfı içinde yol açtığı gelişmeler üzerinde yoğunlaştıralım. Her krizde olduğu gibi bu kez de sermaye sınıfının çeşitli fraksiyonları kendilerini bu krize uyarlamanın yollarını aramaya ve davranmaya başladı. Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer özellik ise bu krizin aynı zamanda dünya ekonomik krizinin de bir parçası olmasıydı. 70’li yılların sonu ve 80’li yılların başı dünya kapitalizminin 60’ların sonlarından beri yaşadığı yapısal krizde ciddi bir derinleşme dönemi idi. Dolayısı ile Türkiye’deki sermaye birikimi süreci krizinin coğrafi sınırlar içinde tamamen çözülebilmesi ve dünya dinamiklerinin etkisinden bağımsız olarak bir istikrara kavuşması pek mümkün değildir. Hele hele Türkiye gibi kapitalist merkezlerin mali kurumlarına son derece sıkı bağlanmış olan bir çevre ülkesinin farklı bir süreç yaşayacağını beklemek yanlış olur. Devam edelim. Sermaye sınıfının çeşitli fraksiyonlarının yukarıda belirtilen tutumu kaçınılmaz olarak politik alanda da ciddi sorunlara yol açacaktı. Nitekim açtı da. O günlerdeki CHP, çeşitli MC hükümetleri dönemlerini ve parlamento içindeki çalkalanmaları hatırlatmak şimdilik yeterlidir.


100 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Eğer sermaye birikimi sürecini aynı zamanda bir sınıflar mücadelesi süreci olarak ele alırsak, birincisindeki krizin derinleşmesi ile birlikte bunun çözümü için sınıf mücadelesinin karşı kampının da yenilmesi gerekliydi. Daha önceleri de denenmiş olan burjuva kampındaki ayrılıkların emek-sermaye çelişkisinin ardına itilmesi ve sınıf birliği içinde tekelci sermaye öncülüğünde davranılması eğilimi güç kazanmaktaydı. Zaten 60’lı yılların sonlarından bu yana çeşitli defalar gündeme gelen bu eğilim 24 Ocak kararları ile birlikte iyice ortaya çıkmıştı. İşte yukarda değinilen politik alandaki sorunlar, kendi bağımsız çıkarlarını savunmaya yönelen ve politik desteklerini tekelci sermayeden çekmeye başlayan orta sınıfların tepkileri idi. 24 Ocak kararlarını yaşama geçirmek için her şeyden önce işçi sınıfının direnişini kırmak, sınıf şekillenmesinin olası bir sıçramasını önceden engellemek, öte yanda da tekel dışı sermaye fraksiyonunu disipline sokmak gerekiyordu. Olan oldu. Güçlü fraksiyonun kriz politikalarının yaşama uygulanması önündeki engeller temizlendi, hem baskı hem de ideolojik çabalarla tekelci sermayenin desteklenmesi sağlandı. Ekonominin olanaklarının çok büyük bölümü tekelci sermayenin çıkarlarına tâbi kılındı. İşte Özal bu kriz yönetiminin baş mimarlarından biridir. ANAP ise zorla kazanılan desteğin daha sonraki dönemde parlamentoda cisimleşmesini sağlayan parti olmuştur. YENİ DÖNEMDE OLANLAR Yazının buraya kadar olan bölümünde, asıl üzerinde durulması gereken yeni dönemi ve güncel olanı değerlendirmede kolaylık sağlayacak bazı malzemeler en genel hatları ile pek detaylandırılmadan sunuldu. Şimdi ise içinde yaşanılan ve önümüzde olan dönemin özelliklerini ele almaya, bunları elden geldiğince değerlendirmeye ve en önemlisi bu dönemin yarattığı ve yaratacağı olanakları tespit etmeye çalışalım. I. Sermaye Sınıfı Açısından Bu kez tersinden başlayalım ve ilk önce kısaca sermaye sınıfı kampındaki gelişmelere göz atalım. Ekonomi politikalarındaki (özel-


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 101

likle 24 Ocak kararlarındaki) ve bir tür hükümet olma anlayışındaki istikrar bozuldu. 24 Ocak kararlarının sermayenin tekelci fraksiyonunun talepleri doğrultusunda biçimlenmiş olduğuna ve devletin tüm olanaklarının bu kesime sunulduğuna değinilmişti. Bu gerçeklik şu anda yasalar yoluyla eleştirilmesi yasaklanmış olan dönem için de geçerlidir. Keza ANAP’ın hükümet olduğu dönem için de, 83 seçimlerinden sonra ANAP uyguladığı tüm politikalarla tekelci sermaye dışındaki tüm sınıf ve tabakaları adeta kendisinden uzaklaştırdı. Tekel dışı sermaye ve fraksiyonu ihracatı teşvike yönelik politikalardan huzursuz oldu ve son derece olumsuz etkilendi. Yüksek kredi faizleri ve artan enflasyon orta sanayiciyi rahatsız etti. Küçük burjuvazi yoksullaştı. Tarımdaki küçük üreticiler 24 Ocak’ta yitirdikleri devlet desteği ile ekonomik güçlerini de yitirdiler. Tarımda kullanılan malzemelere devlet desteğinin kalkması ile tarım krizi yaşandı. Tüm bunlar aynı zamanda tekelci sermayeye sağlanmış olan orta sınıf desteğinin ekonomik temellerinin yıpranması anlamına da geliyordu. Ancak kurulduğu dönemin askerî anlayışının ve üslubunun özelliklerini taşıyan ANAP, yaşanmış olan dönemin sağladığı yasalar ve rahatlıkla gerek ekonomi gerekse yönetim politikalarında oy kaygısı taşımaz bir havadaydı. Öngörülen parti anlayışı da zaten tam olarak buydu. Ancak neyse ki toplumsal gelişmeler, böylesi öngörülere sahip olan bazılarının dar kafalarına sığmayacak kadar büyük çaplı ve zengindir. Bugün yaşanan çelişki ise bir yanda burjuvazinin desteğini almış olan 24 Ocak kararlarının uygulayıcısı partinin oy oranını yitirmesi, öte yanda ise Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez bir başka sağ burjuva partisinin neredeyse ana muhalefet partisi işlevini yüklenerek oy oranını arttırmasıdır. Böylelikle Özal yitirilen oyları toparlamak amacı ile 80’den bu yana uyguladığı ekonomi politikalarından uzaklaşmaya başladı. Tarım alanına 300 milyarlık bir paket sunuldu, ucuz kredi, süt, zirai ilâç vb. sübvansiyonların yapılacağı vaat edildi, küçük çiftçilerin vergi muafiyetinin 4 kat arttırılması tasarlandı. Ardından küçük esnafa gereken işaretler verildi. Sırada ise memurlar var. Bunun ötesinde altyapı ve mahalli idare yatırımlarında artışlar gözlenmeye başladı. Tüm bunlar enflasyonu şiddetle yukarılara itecek dinamikler taşıyan önlemler. Hele hele Mayıs ayı itibariyle İstanbul’daki yıllık enflasyon artışının % 47’yi aştığını, ilk dört aylık oranın ise % 20’lere dayandığını göz önünde bulundurursak yılın geri kalan kısmındaki geliş-


102 * İŞÇİLER VE TOPLUM

melerin boyutlarını kolaylıkla görebiliriz. Bu politikaya karşı ilk tepki üst düzey bürokratlarından gelmiştir. Seçim ekonomisinin yol açacağı gelişmelere dikkat çeken bürokratlar kaygılarını yüksek sesle dile getirmişlerdir. İkinci tepki ise OECD -den gelmiş, aynı zamanda ekonomideki gelişmelerin endişe verici yanlarına da değinilerek iç talebin kısılarak tekrardan sıkı para politikalarına dönülmesi önerilmiştir. Tehdit ise Özal’ın propaganda eksenini sarsacak bir içeriktedir, çünkü Türkiye’nin dış kredi itibarını yitirmesi tehlikesinden söz edilmiştir. Şimdi toparlayalım. Ekonomik sorunlar açısından burjuva sınıflar bloğu bir sarsıntı ile karşı karşıyadır. Bunun ötesinde bir diğer sorun da burjuva sınıfının bir tür temsil ilişkisi krizi yaşamasında görülmektedir. Politik iktidarın önümüzdeki dönemde hangi partilerden oluşacağı sorusu şu anda yanıtlanabilecek kadar açık değildir. DYP’nin ekonomi programının sermaye sınıfının tekelci fraksiyonunun çıkarlarına ne denli uygun olduğu henüz yeterince açıklık kazanmamıştır. Bunun ötesinde bu partinin halkın desteğini ne ölçüde kazandığı da henüz soru işaretidir. Son seçim sonuçlarının tekrarlanması ise parlamentoda kimin yönetemeyeceğini gösterir, kimin yönetebileceğini değil, öte yanda ise, biraz ileride değinileceği gibi, işçi hareketinin yeniden şekillenme ve güçlenme sürecin; yaşadığı da artık görülmeye başlanmıştır. O nedenle de seçim yatırımlarından oluşan ekonomi politikalarının uzunluğu pek belli mayan bir süre boyunca uygulanmaları da ciddi sorunların baş göstermesine yol açacaktır. İşte o nedenle bu sorunlar bir an ev çözüme ulaştırılmalıdır. Son bir noktaya değinerek bu kısmı bitirelim. Sınıf mücadelesinin her iki kampındaki gelişmeler kaçınılmaz olarak birbirlerini etkilemektedirler. Ve şu günlerde her iki tarafta da bir canlılık gözlenmektedir. Yine bilinen bir diğer gerçek ise, gelişmelerin bir noktada kesişme eğilimlerini potansiyel olarak içlerinde taşıyor olmalarıdır. O nedenle sermaye sınıfı içinde olan bitene aşina olmak yararlıdır. II. İşçi Sınıfı Açısından Sınıf mücadelesinin diğer kampı olan işçi sınıfının örgütsüzlük ve eylemsizliğin en alt noktasına 1984 yılında ulaşmış olduğuna ve o yılla birlikte son derece yavaş da olsa yeni bir şekillenmenin gelişmesine


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 103

ilişkin işaretlerin görüldüğüne daha önce değinmiştim. Hatırlanacak olursa yasal düzenlemeler de 1984 yılı başında yürürlüğe girmişti. O günden bugüne yaşanmış olanları bazı başlıklar altında ele alalım. Böylelikle yaşanan sürecin dinamiğini de kavramaya çalışalım. a. Bu yasalarla grev yapılır (mı?) veya grev korkusunun yıkılması: O günlerde sendikal düzeyde duyulan en yaygın ifade, yasaların greve elvermediği idi. Mücadele geleneği ve birikimi son derece düşük ve üyeleri ile bağları kopuk olan çeşitli düzeylerdeki sendika bürokratlarının bu iddiası pek şaşırtıcı değildi. Ancak bu tutumun yol açtığı sonuçları da gözden yitirmemek gerek. Birincisi, işçiler adına, onların doğrudan iradelerini temsil etmeyen, işçilerin belirlemedikleri ve oluşturmadıkları toplu sözleşmelere imzalar atıldı. Bu toplu sözleşmelerle birlikte gerçek ücretler düşmeye devam etti. Bunun ötesinde geçmişte toplu sözleşmelerle belirlenmiş çalışma koşullarındaki işçiler lehine olan tüm maddeler ve bir dizi sosyal haklar yitirildi. İkincisi ise, işçilerin doğ rudan girişimleri engellendi ve böylelikle gelişmeye başlayan sınıf şekillenmesinin önüne çıkılmaya başlandı. Bu noktaya ileride tekrardan döneceğim. Ancak başarısız toplu sözleşmeler ve gittikçe dayanılmaz olan yaşam koşulları işçileri her gün biraz daha fazla greve yaklaştırıyordu. TİSK’in, 86 yılı raporundaki sayılar bu gerçeği dile getiriyor. 1984 62 grev kararı 1985 282 grev kararı 1986* 244 grev kararı

4 uygulama 21 uygulama 17 uygulama

561 grevci işçi 2410 grevci işçi 1595 grevci işçi

86’dan 87’ye grevde giren işçi sayısı ise 4100 idi. Şu anda ise 68 işyerinde 11.000’in üzerinde işçi grevde. Grev korkusu sermaye zincirinin döküldüğü her halkada yavaş yavaş kırılıyor.

*(Temmuz’a kadar)


104 * İŞÇİLER VE TOPLUM

b. Grevler yapılır, yasaklar aşılır: Gerek grevsiz gerekse de grevli imzalanan toplu sözleşmelerin sonunda gerçek ücret kayıplarının durdurulması veya geriletilmesi henüz sağlanamamıştır. Grevlerin çapları büyümedikçe ve yoğunluk artmadıkça da böylesi bir gelişmeyi beklemek doğru değildir. Ancak bu noktada dikkatlerimizi grev sonuçlarından çok, başka bir yere çevirmemiz gerekmektedir. Çıkılan her grev hareketin şekillenmesine yardımcı olmasının yanı-sıra, yasakların tanınmasına yol açmaktadır. Yasakların aşılabilmesinin ve kalkabilmesinin yolu fiilen bunların yaşanmasından geçmektedir. Yasakların sadece anlatılarak kavranacağını düşünmek son derece yetersiz olmanın yanı sıra, öğrenci usulü politika yapmanın da bir tezahürüdür. Aradaki fark sadece bir pedagojik yöntem farkına indirgenemez. Her greve çıkan işçi grev gözcülerinin işlevlerinin nasıl ortadan kaldırıldığını, patronun ne tür yasal korunmaların ardına sığınarak üretimi sürdürdüğünü, grev gözcülerinin barınabilecekleri bir mekandan bile nasıl yoksun bırakıldıklarını, gerek sendikalar arttı gerekse diğer kuruluşlarla dayanışmanın ve maddi yardımlaşmanın ne tür yasal önlemlerle engellendiğini ve daha birçok yasağı doğrudan yaşamaktadır. Her yasak duvarına çarptıkça da bunları aşabilmenin yollarını aramaya başlamaktadır, bilinç düzeyinin elverdiği ölçüde de bu yollan bulmakta, yalnızlık duygusunu aşmanın, dayanışma ve birliği sağlamanın koşullarını oluşturmaktadır. O nedenle, dikkatleri büyük ücret artışlarının sağlanıp sağlanmadığı noktasından, yasakların tanınması ve aşılması noktasına doğru çevirmek gereklidir. c. Grevlerin niteliği ve politik alana müdahale: Yazının başında da değinildiği gibi gerçek ücret kayıplarının ve satın alma gücünün vardığı geri nokta, kaçınılmaz ak tüm grevlerin başlangıç noktasını ve temel taleplerinden birini de belirlemektedir. Bunun hiçbir yadırgatıcı yanı olmadığı gibi, böylesi bir dönemde farklı bir gelişmenin yaşanmasını beklemek için henüz çok erkendir. Ancak dikkatlerimizi üzerinde yoğunlaştırmamız gereken bir başka ger-


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 105

çeklik ise tüm ekonomik ve kısmen de sosyal talepler içeren grevlerin çok kısa bir süre içinde politik alana müdahalelere de yol açtıklarıdır. Batı Avrupa toplumlarında, sermaye sınıfının özen gösterdiği bir konu işçi sınıfını elden geldiğince politik alanın dışında tutmaktır. Belirli aralıklarla parlamenterleri seçmelerinin ötesinde, üretenler sadece kendilerini doğrudan ilgilendiren ücretler ve çalışma koşullan ile ilgilenmelidirler. Bunu sağlamanın yolu ise yasal çerçeveli konjonktürün elverdiği ölçüde geniş tutmaktan geçer. Böylelikle işçi sınıfı kriz anlarının, yani doğrudan haklara saldırının yaşandığı anların, dışında politik alanın oldukça uzağında kalır. Türkiye’de ise 12 Eylül’ün ardından oluşturulmuş olan yasal çerçeve bu anlatılanın tam tersi bir mantığa sahiptir. O nedenle alabildiğince daraltılmış ve detaylandırılmış olan yasal çerçeve, her greve çıkan işçiyi kaçınılmaz olarak yasaklarla ve yasalarla karşı karşıya bırakır ve bırakmaktadır da. Böylelikle işçilerin tek tek ekonomik hareketleri politik alana müdahale etmeye başlayan, sınıfın çıkarlarını toplumsal ve genel zorlayıcı bir güce sahip bir biçimde gerçekleştirmeye çalışan politik bir harekete de dönüşme potansiyelini içinde barındırmaktadır. Bu noktadaki ilk itirazlar bu tür hareketlerin önceden belli bir örgütlülüğü gerektirdiğidir. Ancak unutulmamalı ki, bu gerçekliğin yanı sıra bu hareketler de böylesi bir örgütlülüğün gelişmesinde birer araçtırlar. O nedenle hiç çekinmeden şu saptamayı yapabiliriz: Gündem - istense de istenmese de - politiktir. Bu gerçeklik en canlı biçimde Netaş grevinde yaşanmıştır. Şu anda ise Petrol-İş grevlerinde yaşanmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi grev gözcülerinin nasıl hareket edeceğinden başlayarak, maddi dayanışmanın biçimlerine kadar her konu yasaların satırları arasındadır. O nedenle tüm çıkarılmış olan yasaların değişmesi talebi doğrudan doğruya politik alana müdahale sonucuna yol açmaktadır. Burada bir farklılığa kısaca değinmekte yarar görüyorum. Tür yönetimi son aylarda alışılmış olanın dışında açıklamalarda bulunmaya başladı. Yönetimin, ‘eylem yılı’ kararı aldığı toplantısında Türk-İş’in bütün eylemlerinde siyasi iktidara karşı verilecek mücadelenin ağırlık kazanması görüşü benimsendi.’ Ayrıca Şevket Yılmaz da “...Türk-İş siyasal iktidarla olan mücadelesini aralıksız sürdürecektir” biçimindeki açıklamalara sık sık yer vermeye başladı Tüm bunlar şüphesiz ki tabandan gelen baskının ve art


106 * İŞÇİLER VE TOPLUM

arda yapılan beceriksizliklerin sonucu ortaya çıkan açıklamalar. Ancak bunları yukarıda anlatmaya çalıştığım politik alana müdahale eğilimi ile karıştırmamak gerekiyor. Sendika bürokrasisin in denetimi elinden kaçırmamak kaygısı ile davranması bir şey; işçilerin gündelik mücadeleleri sırasında, gerek işbölümü gerekse yasalar nedeni ile uzak tutuldukları politik alana müdahale etmeler ve çıkarlarını toplumdaki bir taraf olarak fiilen ifade etmeleri ise bir başka şeydir. d. Sendika bürokrasine karşı mücadele: Öncesini bir kenara bırakıp, toplu sözleşme dö neminin sözde de olsa başlamış olduğu günden, bugüne kadar olan gelişmeleri kabaca sendikaların beceriksizlikleri veya başarısızlıkları başlığı altında toparlamak mümkündür. Bu sonucun yeniden şekillenme ve hareketin gelişmesi sürecinde tabanın tepkilerine ve doğrudan müdahalelerine yol açması da son derece doğal bir gelişmedir. Burada önemli olan bu tür müdahalelerin yapısal birtakım adımlarla bütünleşip, bütünleşemeyeceği sorusudur. Pek fazla dikkat çekmemiş olan birkaç örneği hatırlatmakta yarar var. Netaş ve Derby grevleri öncesinde bu fabrikalardaki sendikalı işçiler toplu sözleşme taslaklarının hazırlanması sürecine önemli ölçüde katılmışlardır. Ancak görüşmeler işçilerin doğrudan der minin dışında, kapalı kapılar ardında cereyan etmiştir. Buna rağmen bu girişim önemlice bir adımı oluşturmaktadır. Sendika bürokrasisi ile daha sert bir çatışma ise Adana sigara fabrikasında yaşanmıştır. Tek-Gıda-İş üyesi 1200 işçi, kendi taleplerini formüle ettikleri toplu sözleşme taslağını sendika yönetimine sunmuşlar, “...Taban-tavan arasındaki kopukluğun önüne geçilmesini sağlamak için” ve “bugüne kadar yapılan sözleşmelerde işçinin sesinin duyulmaması üzerine eylem yaptıklarını» açıklamışlardır. “...Genel merkezdekiler taleplerimizi dikkate almak zorundadır, aksi halde işçilerin aldıkları kararlar hoşlarına gitmeyecektir” biçiminde uyarılarda da bulunmuşlardır. Sendikanın bölge şube başkanı ve mali sekreterinin tepkileri ise tam da beklenildiği gibidir. ‘Yöneticileri hiçe saymak’, ‘maksatlı hareket’, vb. gibi değerlendirmeler yapılmış ve bu hareketin ‘amacına ulaşmayacağı’ iddia


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 107

edilmiştir. Bir başka örneği ise yine aynı sendikanın İstanbul’daki bir kısım üyelerinin girişimleri oluşturmaktadır. Bu kez 100’ü aşkın Tekel işçisi sendika merkezine gelerek toplu sözleşmeler hakkında bilgi almışlar, uyarılarda bulunmuşlar ve adeta zorla dertlerini dinletmişlerdir. Ağaç-İş üyesi Orüs işçilerinin sendikalarına gönderdikleri mektup da oldukça anlamlıdır: “...Sizden isteğimiz teslim olmayın. Grev çağrısına toptan katılacağız. Grevde sizden kesinlikle para istemiyoruz.” Şüphesiz ki kamuoyuna yeterince yansımayan ve bunlara benzeyen bir dizi örnek daha göstermek mümkündür. Önemli olan bu tür adımların sendikal örgütlenmeden farklı yapısal özelliklere sahip biçimlere dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Her toplu sözleşmenin ardından ‘ne kadar başarılı ve iyi sözleşmeler yapıldığını’ anlatan sendika bürokratlarını denetleyebilecek ve bunun ötesinde işçilerin doğrudan iradelerini yansıtabilecek yapılardır söz konusu edilen. Ve şundan hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır ki, doğrudan iradenin talepleri ve faaliyeti ile imzalanacak yetersiz (!) sözleşmeler, en başarılı uzman bürokratların hazırladıkları ‘mükemmel’ sözleşmelerden çok daha değerlidir. e. Hareketin yeniden şekillenmesine yapılan müdahaleler: Yaşanılan sürece çeşitli yönlerden müdahaleler olmaktadır. Bu müdahaleleri birkaç kategori içinde toparlayalım. Birincisi, bu şekillenmeyi engellemek, elden geldiğince ileriki dönemlere itelemek ve böylelikle hegemonyayı daha etkin bir biçimde sürdürmek isteyen anlayışın dahil olduğu kategoridir. Hemen anlaşılacağı gibi sermaye sınıfı bu kategorinin içindedir. Yıllar öncesinden hedeflenmiş olan ‘ucuz işçi cenneti’ yaratılmıştır ve elbette ki bunu kaybetmemek için mücadele edilecektir. Bu anlayışın en açık ifadesini Halit Narin’in çeşitli açıklamalarında izlemek mümkündür. Narin, bu dönemde grev hakkının kullanılmaması gerektiği görüşünü defalarca açıklamıştır. Ayrıca Mart ayı başındaki TÎSK Yönetim Kurulu toplantısı ertesinde yapılan açıklama “...şekli ve mahiyeti ne olursa olsun, eylem fikri ve uygulamasının çözümleri güçleştireceği” biçiminde bir uyarıyı içermektedir.


108 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Çünkü Türk-İş’in eylemleri bile olsa, bunların her biri işçilerin en ileri kesimleri ile geniş ama daha geri kesimlerini bir araya getirmektedir. Bu sayede bir yanda ileri kesimin talepleri ve etkisi geri kesimlere ulaşmakta, öte yanda ise atomizasyon sürecinin etkileri kırılarak işçiler arası dayanışma, birlik ve özgüven eğilimleri güçlenmektedir. “Ancak işçi kesimi de her istediğini alma alışkanlığından ve bunu almak için siyasi nitelikteki baskılardan vazgeçmeye artık alışmalıdır” ekini yapmayı da unutmuyor TİSK yönetimi. Burada vurgulanan ise Türk-İş’in muhatabının politik iktidar olan hükümet değil, onun ekonomik alandaki cisimleşmesi TİSK olduğudur. Yani politik alana müdahalenin yapılmaması gerektiğine işaret ediliyor. Çünkü TİSK’in 70’li yıllardaki tüm istekleri ve saptamaları anayasa ve yasalara girmiştir ve bunların değişmemesinde yarar vardır. İşçilerin en doğal hakları olan grevleri ve bunları destekleyen yürüyüş ve mitingleri de yasadışına iterek, gelenek olduğu üzere kolluk kuvvetlerine ihbarını da unutmuyor TİSK yönetimi. “...Geçmiş tecrübelerimiz bu gibi uyarı ve eylemlerin uygulamaya konduktan sonra kontrolden çıkarak yasadışı hüviyete kavuştuğunu göstermiştir”. Bu noktada TİSK yönetimi aynı zamanda sınıf şekillenmesine müdahale eden bir diğer kategorideki Türk-İş bürokratlarına da işaret veriyor. ‘Kontrolünüzden çıkar. Halit Narin Türk-İş’in ilk kitlesel mitinginin ertesinde yaptığı açıklamada da bu kaygısını belirtmişti: “Miting başarılıdır, gerekli boşalım sağlanmıştır. Ama sık sık miting yapılmaması gerekir. Şevket benim ne demek istediğimi bilir.” Gerçekten de Türk-İş’in her düzeydeki yöneticilerinin bugünlerde fazla önemsedikleri konu, yeniden şekillenme sürecim nasıl denetim ve disiplin altına sokabilecekleridir. Bir diğer kategoriyi ise sermaye sınıfının politik temsilcileri oluş turmaktadır. Çalışma Bakanı Taşçıoğlu’nun İLO toplantısı öncesinde yaptığı açıklama buna ilginç bir örnektir: “...anayasamızda ve... sendikal hak ve hürriyetlerle ilgili kanunlarımızda... bir takım yasaklar ve kısıtlamalar mevcuttur... bunların kaldırılmasının da zeminin, zamanın şartlarıyla ve onları çok dikkatli hesaplamakla ayarlamasından yana olduğumuzu da ifade etmek isterim.” (abç) Yani ne çok geç kalınmalı, ne de çok acele etmeli demek istiyor Çalışma Bakanı. Bu zaman ve zemini belirleyecek kıstas ise sınıf şekillenmesinin hızından başka bir şey değildir. Daha fazla uzatmayalım.


TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR? * 109

YENİ BAŞLANGIÇ, YENİ OLANAKLAR Buraya kadar yazılanları toparlayalım. Ekonominin nabzı ‘86 yılındaki geçici rahatlamanın ertesinde yeniden teklemeye başlamıştır. Bununla birlikte zorlama ile kurulan birlik sarsılmakta ve burjuva fraksiyonları kendi özgül çıkarları için itişmeye başlamaktadır. Bu sürecin politik alandaki yansıması ise bir tür temsil ilişkisi krizinin yaşanması biçimindedir. Burjuva partilerinin yaşadıkları istikrarsızlık taban ve parti kadrolarındaki akışkanlık sürmektedir. Burjuva fraksiyonları arasındaki pazarlık platformu da olan parlamento işlevini yerine getirememektedir. Bir başka ifade ile burjuvazinin sınıf şekillenmesi ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmıştır”. Diğer yandan ise işçi hareketi grevlerle, yemek boykotlarıyla, yürüyüş ve mitinglerle, açlık grevleriyle kendini yeniden şekillendirmeye başlamıştır. Tüm depolitizasyona, yasal düzenlemelere ve ideolojik propagandaya rağmen işçiler gittikçe artan bir yoğunlukta ve etkinlikte politik alana müdahale etmeye başlamışlardır. Yıllardır hedeflenmiş olan sıkı denetimi, baskıyı ve hak kayıplarını hatta egemen sınıfların düşünce biçimlerini ve değer yargılarını benimsemiş insanlardan oluşan toplumsal ve politik platform geçerli kılınamamıştır. İşçiler yavaş da olsa sermaye sınıfının politikasına tâbi, pasif bir faktör olma durumundan kendilerini kurtararak özgüvenlerini, birliklerini ve örgütlülüklerini adım adım kazanmaya başlamışlardır. Kolektif bilince yönelmiş olan tüm ekonomik ve politik saldırıların yavaş yavaş karşılanması süreci başlamıştır. ‘87 yılındaki enflasyonun bütün tahminleri altüst eden yüksekliği, yüz binlerce işçi için imzalanmış olan ve sanki gerçek ücret düşüşlerini ilk bakışta yavaşlatmış gibi görünen toplu sözleşmeleri şimdiden fena halde delik deşik etmiştir. Bu ise önümüzdeki yılın toplu sözleşme döneminin çok daha sıcak geçeceğinin ilk işaretlerini vermektedir. Öte yandan işçi hareketinin yeniden şekillenmesinin gelişmekte olan öznel boyutu fena halde müdahaleler ile karşı karşıyadır. Sermaye sınıfı bu şekillenmeye karşı işten atmalarla, sendikalardan istifaya zorlamalarla, işçi statüsünü bozan girişimlerle, grev kırıcılığı ile yoğun biçimde mücadele


110 * İŞÇİLER VE TOPLUM

etmektedir, öte yanda ise ‘kafası kopasıca sendikacılar’ demiş, toplu sözleşmeleri koyun pazarına benzetmiş olan bir çalışma bakanı ne hikmetse (!) yasakların ve kısıtlamaların kaldırılmasından söz etmeye başlamıştır. Bu ‘hikmeti’ sadece İLO ve AET’ye başvuruda aramak son derece eksik bir iş olacaktır. Çünkü hikmetin kökü dışarıda değil içeridedir. Fazla uzatmadan yazının başında yapmış olduğum bir kısıtlamaya döneyim. Kendilerini halen üçüncü maddenin içinde değerlendiren ler acaba demek istediklerimi anladılar mı?


İŞÇİLER VE TOPLUM * 111

SÜRGÜN TÜRKÜSÜ ...bir zamanlar kurumluyduk, kardeşim, çünkü hiçbir güvencemiz yoktu. Büyük laflar ederdik süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında gürültü ederdik, — korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik — korkumuzu sesimizle kaplardık topukları kaldırıma çalardık uzun adımlar, çalımla insanların pencerelerden izlediği ve kimsenin alkışlamadığı İçi boş topların geçiti gibi geçerdik. O zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri — korku, bayrakların berisinde gizliydi silahların parıltısı bir an bir şey verir gibi oluyordu göze... tek buf sonra hiç kimse tek bir sözcük anımsamıyordu — anımsamıyordu bir tek söz ya da ses... Akşam ışıklar sönüp, rüzgar sokaklarda kağıt bayrakları sürüklerken ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi uyumuyorduk bizler... ...serpilmiş sesini topluyorduk sokakların Serpilmiş adımları topluyorduk uyumu buluyorduk, uyumu ve yüreği... Çok uzaktı geldiğimiz yol. Kardeşim, çok uzak. Ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. Akşamları sallayıp başını «vakit geçti» deyince küçük lamba dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde mapushane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde ölümü beklemiş insanların çocuksu çiziklerindebir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir yelkenli-


112 * İŞÇİLER VE TOPLUM

Çok uzaktı geldiğimiz yol- zorlu mu zorlu... Şimdi senindir bu yol. Avucunun içinde tutuyorsun bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde düzgün yürek atışı. Bir güvenli el. Bir güvenli yol. İşte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayıtatlı tatlı ve yalın konuşmayı. Anlaşabiliyoruz şimdi fazlası da gereksiz ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen sözleri bulacağız adıyla anılacak her şey ve ötekiler gülümseyip, “böyle şiirleri biz de yüzlerce yazabiliriz.” diyecekler... Bizim de istediğimiz bu işte! Çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim, insanları birleştirmek içindir şarkımız. ...Sonra, bir yığın şey öğrendik, ama her şeyi oturup anlatsam hiç bitmeyecek şarkım nasıl bitmezse sevgi, yaşam, ve güneş... Y. RİTSOS


ALAN İYİ KİTAPLAR YAYINLAR Dünün ve Bugünün Defterleri

TÜRKİ YE SORUN LARI DİZİSİ-1 ŞAFAK TÜRKÜSÜ NEVZAT ÇELİK 7. BASKI ÇIKIYOR

MÜEBBET TÜRKÜSÜ NEVZAT ÇELİK 4. BASKİ ÇIKIYOR

kimlik sorunu ragıp zaralı ideolojik etkileşimler m. tanju akad öncesi ve sonrası adnan bostancıoğlu demokraside söz sırası h. hakkı zabcı 12 mart -12 eylül a. başer kafaoğlu jakobenizm cüneyt akman 1980 sonrası sendikacılık faruk pekin gizli pişmalık dilekçeleri a. r. sarıali

42 GÜN GÜLTEN AKIN 2. BASKI ÇIKIYOR

SİVİL TOPLUM VE ÖTESİ GÜLNUR SAVRAN YENİ ÇIKTI


YH , VFL O HU 7RSO XP  .ú 7$3 'ú =ú 6ú

800 TL (KDV DAHİL)


İşçiler ve Toplum 1