Issuu on Google+

ŞUBAT 1985 

ÖZEL EK:1

DÜNYADA VE TÜRKİYEDE NELER OLUYOR

DÜNYAMIZIN KURTULUŞU SOSYALİZMDEDİR Kapitalizmin bu gün ulaştığı gelişme düzeyi, Türkiye’yi de diğer bütün ülkeler gibi artık dünya ekonomisine karmaşık ve çözülmez bağlarla bağlamış durumda.

geçiriyor ve şekil değiştirmeye zorlanıyor.

Günlük yaşantımız kendi ülkemizde olanlar kadar dünyanın başka yerlerinde olanlar tarafından da bazen önemsiz; ama bazen de çok önemli ölçülerde etkileniyor, özellikle ülkemizin ekonomisinin emperyalizme olan sim sıkı bağları bu etkilenmeyi güçlendiriyor.

Kapitalizm bundan önceki krizden iki dünya savaşı Nazizm, Faşizm İspanya’da ve Yunanistan’da iç savaş ve bir seri devrimler yaşayarak ancak çıkabildi. Bu gün dünya yine geçtiğimiz 20 yılda yaşadıklarımıza benzemeyen olaylarla çalkalanıyor ve yenilerine de gebe. Türkiye işçi sınıfı bu olaylardan ister-istemez etkilenecek, üstelik Orta Doğu’da Türkiye Devletinin artan politik-askeri önemi bu etkilenmelerin şiddetini arttıracak yönde işlev görüyor.

Nasıl ki Türkiye proletaryası dünya proletaryasının bir müfrezesi ise, tüm rekabet ve iç çelişkilerine rağmen Türkiye tekelci burjuva sınıfı da emperyalist burjuvazi ile gittikçe uluslararalılaşan sermaye birikimi temelinde güçlü bir işbirliği içinde bulunuyor. Her hangi bir ülkenin sosyalistlerinin kendi ülkelerinin dışında: olup bitene gözlerini kapaması veya yeterince ilgi göstermemesi çoğu zaman pahalıya, ödenecek hatalara yol açabiliyor. Türkiye söz konusu olduğunda, ülke ekonomisi uluslararası işbölümünde bir görev üstlenmiş. Fakat görüyoruz ki bu gün, bu işbölümü gittikçe işlevsiz hale geliyor. Bunda ülke içindeki sınıf mücadelesinin olduğu kadar, başka ülkelerdeki gelişmelerin de etkisi var. 1970’lerden beri hem Türkiye’de ve de hem de dünya kapitalist sisteminde ekonomik ve zaman zaman da politik bir kriz söz konusu. Bu kriz boyunca hem dünya ekonomisinin var olan yapıları şekil değiştiriyor, hem de buna paralel olarak ülkemizdeki ekonomik politik yapılar sarsıntı

KRİZ DERİNLEŞİYOR

Bu gün hem dünya ekonomisinin işleyişini hem de emperyalizmin uzun ve kısa vadeli politikalarını yakından izlemeye çalışmak gerekiyor. Bunu yapmak son 50 yılda hiç bir zaman olmadığı kadar önem kazanmış durumda. Unutmayalım ki kapitalizm son 10 yıldır bir kriz içinden geçiyor. Bu ise kapitalizmin yıkılmasının nesnel koşullarının bu dönem boyunca, her zamankinden daha güçlü gelişmekte olması demektir. Hemen her dönemde tek tek ülkelerde siyasal iktidarların proletarya tarafından veya Ulusal Demokratik Cepheler tarafından ele geçirilmesinin koşulları doğabilir. Ama Sosyalizm’in kurulması dünya sistemine ilişkin bir sorundur. Mademki kapitalizm bir dünya sistemidir, onun yerine geçecek üretim tarzının, sosyal ekonomik sistemin dünya sistemi düzeyinde kurulması gerekmektedir. Bu tarihsel olarak böyle belirlenmiştir. İşte kriz dönemleri tüm dünya ekono-

misinin krizi olduğu için bu sosyal devrimin, kapitalizmin inkarının koşullarını yaratır. Kapitalizmin bu krizden çıkması halinde, kapitalizmin inkarı ve yerine sosyalizmin bir dünya sistemi olarak kurulması, yeni bir kriz dönemine kadar ertelenecektir. Bu bağlamda içinden geçmekte olduğumuz yıllar son derece önemli olaylara gebedir. 1984 yılında İngiltere’ de toplanan bir konferansta IMF, OECD ve Dünya Bankası uzmanları çeşitli üniversitelerden gelen uzmanlarla bir araya geldiler. Bu toplantıda şaşırtıcı bir şekilde birçok konuda ilk defa görüş birliğine varılıyordu. Üzerinde anlaşılan konuların en önemlisi şu idi: 1985 yılı ve sonrası dünya ekonomik krizinin derinleşmesi bekleniyordu. Bilindiği gibi ekonomik kriz boyunca gerek tek tek ülkeler gerekse dünya ekonomisi birçok defa kısa dönemli ve zayıfta olsa nispi ekonomik toparlanma, düzelme dönemleri yaşarlar. İşte 1980’den beri başta ABD olmak üzere belli başlı kapitalist ekonomiler böyle bir nispi düzelme dönemi yaşıyorlardı. Toplantıdan çıkan sonuç bu dönemin artık bittiği doğrultusundaydı. KAPİTALİSTLERİN İÇ SAVAŞI Nitekim 1984 sonu ve 1985’ in ilk aylan hemen bu tahminleri doğrular işaretler vermeye başladı. Genel seçimlerin ardından ABD ekonomisi yavaşlamaya başladı, seçim telaşı yerini tekrar ekonomik gerçeklere bırakmaya başlayınca ABD ekonomisinin pilinin

de bitmeye başladığı anlaşılacaktı. 1985 Ocak ayında İngiltere bir Sterling krizi yaşadı. “Haşmetli” Sterling benzeri görülmemiş bir hızla düştü ve neredeyse bir Dolara eşit oldu. Bunun üzerine İngiltere hükümeti tüm vaatlerini unutup genel politikası aksine işler yaparak Sterling’i kurtarmaya kalktı. Nispi bir düzelme görüldüyse de bu henüz çok zayıf. 1960’lardan beri dünyanın en hızlı gelişen ülkelerinden biri olan Almanya’da da 1985’le birlikte şikayetler başlıyordu. Alman ekonomisi de yavaşlama işaretleri vermeye başladı. Japon ekonomisi ise henüz hastalı işareti vermiyor. Ama Japonya’nın ihraç pazarlarını esas olarak ABD ve Avrupa oluşturduğuna göre bu ülkelerin pazarlarındaki bir gerileme Japonya’yı da olumsuz etkileyecek ve ekonominin çelişkilerini de derinleştirecektir. Aşağıda da değineceğimiz gibi Çin’in dünya pazarına hızla açılması emperyalistler açısından tek olumlu ve gelecek için umut verici gelişme oldu 1984’de. Böylece yavaş yavaş tekrar gerilemekte ve sarsıntılar geçirmekte olan dünya ekonomisinde Çin pazarı bir şok emici olabilecek. Emperyalistler bu pazara sermaye ve mal ihraç ederek sorunlarını hafifletebileceklerdir. “Üçüncü dünya” diye bilinen bağımlı ve az gelişmiş ülkele rin durumları ise iyice zorlaşacaktır. Dünya ekonomisinin merkezlerinde tekrar hızla de rinleşen bunalım çevre ülkeleri de bütün şiddetiyle etkile yecektir. Dünya ekonomisi 1960’ların sonunda içine düş-


Sayfa: 2

SOSYALİST İŞÇİ

tüğü krizden çıkamıyor. .0 günden bugüne 4 sarsıntı (gerileme) üç tane de nispi toparlanma (düzelme) yaşadı ama hala sermaye birikiminin ö-nünde duran engelleri kaldırma yolunda esas olarak bir gelişme yok. Bu süreç boyunca hem metropol hem de çevre ülkelerde (bağımlı ve az gelişmiş ülkelerde de) önemli ekonomik ve politik gelişmeler olmuştur, çeşitli yollar denenmiştir ama henüz ufukta bir ışık yoktur. Ekonomik kriz zaman zaman politik krizlere de yol açarak yoluna devam etmektedir. Daha uzun bir zaman devam etmeyeceğini söyleyecek hiç bir işaret yoktur. Bu genel perspektifin ışığında 1980’li yıllara özellikle 1984 yılına bakarsak neler göreceğiz? Bugün kapitalizmin gerek Türkiye’de gerekse de tüm dünyada karşı karşıya kaldığı en önemli sorun düşük üretkenlik düzeyi. Yani kapitalizm büyümesini ve gelişmesini sağlama alacak ölçüde artı değer üretemiyor. Kârlar düşüyor, iflaslar birbirini izliyor. Hem fiyat artışlarının (yüksek enflasyon oranlarının) hem de işsizliğin altında temel sebep olarak bu düşük üretkenlik yatıyor. Bu sorunun çözülmesi için artı değerin üretilme biçiminde ve kullanılan teknolojinin niteliğinde bu yolda değişiklikler olması gerekiyor. Bunu göz önünde tutarak son yıllara bakarsak, bu yönde önemli değişiklikler ve gelişmelerin olmadığını görüyoruz, örneğin yepyenibir teknolojiden ( geçmişte bant sisteminin sanayiye sokulması veya iç patlamalı motorların bulunması gibi) ve yepyeni sanayi dallarından ( elektrikli ev aletleri, otomobil gibi ) bahsetmek henüz mümkün değil. Sermaye artı-değer üretiminin var olan biçimini değiştiremediği için, artı değer üretimini arttıramadığı için gittikçe daha çok artı değerin bölüşüm alanına sermayenin dolaşımına yatırım yapıyor. Taşımacılık, haberleşme, büro işlerine kompüterlerin sokulması gibi alanlarda dolaşım maliyetlerini azaltmaya çalışıyor. Kompüterler ise yeni teknoloji değil. Hem 1960’lardan beri ortalıktalar hem de henüz artı değerin üretilmesi biçimini değiştirebilecek şekilde kullanılamıyorlar. Robotların uygulanmaya konması ise beklenenden çok yavaş oluyor. Çünkü iş süreci (artı değerin üretiminin biçimi) değişmeden uygulandıkları sürece hem maliyetleri arttırıyorlar, hem de üretkenliğe katkıları sınırlı kalıyor. “MONETARİZM”

Yukarıda söz konusu edilen sorunları çözmek için kapitalist hükümetlerin programları hep birden ve büyük bir hızla tüm 1980’ler boyunca aynı yönde geliştiler: işçi sınıfının son 25 yıldaki kazanmalarına açık saldırı ve ücretleri düşürmek ve sermayeyi var gücüyle desteklemek, adına Monetarizm denen bu politikaların belkemiğini oluşturuyor. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere sırayla tüm emperyalist ülkelerin ve hatta nispeten sanayileşmiş az gelişmiş ülkelerin ( Türkiye, Brezilya, Şili ve benzerleri ) hakim sınıfları bu politikaları benimsediler. Ve 1940’lardan beri izlemekte oldukları politik - ekonomik hattı değiştirdiler. 1984 yılının önemi bu sürecin esas olarak bu yıl içinde tamamlanmış olmasıdır. B. Avrupa’nım “sosyalist” hükümetleri-sırayla eski “refah devleti” politikalarını terk ettiler. Hükümet olurken işçilere verdikleri sözleri unuttular, muhafazakar burjuva hükümetlerine taş çıkartacak Monetarişt politikaları benimsediler, İtalya’da Craxi, Fransa’da Miterand, ispanya’da Gonzales ve nihayet Yunanistan’da Papandreu Böylece 1984’de tüm Avrupa’ da işçi sınıfı üzerine genel bir ekonomik - politik haçlı seferi başladı. “ÜÇÜNCÜ DÜNYA” VE BORÇLARI Tüm metropol ekonomilerini saran kriz üçüncü dünyada]’ da tüm şiddetiyle devam ediyor. Artı değer üretimindeki sürekli düşüşün bir sonucu olarak bu ülkeler metropollerden aldıkları borçların faizlerini dahi ödeyemiyorlar. Bu borçlar son derece büyük meblağlara ulaşıyor. Bu ülkelere borç veren bankalar bu alacaklarına karşı bir sürü başka taahhüt altına girdikleri için bu borçların ödenmemesi ihtimali tüm dünya bankacılık sistemini tehdit ediyor. 1982’ de Meksika, 1983’de Brezilya ve 1984’de de Arjantin bu borçlarını ödememe kararını almanın eşiğine geldiler. ABD ve diğer emperyalist devletler hemen yardıma koşup kurtarma operasyonları düzenlediler. Fakat borç sorunu herhangi bir çözüme ulaşmadan olduğu gibi duruyor ve giderek ağırlaşmaya devam ediyor. Şu soru ister istemez aklımıza geliyor. Son 3-4 senedir dünya ekonomisi nispi bir düzelme yaşarken borç meselesine bir çözüm bulamadı Bugün ekonomilerin daha fırtınalı denizlere sürüklendiği bir dönemde bu sorun ne olacak acaba? Nitekim, bilindiği gibi ithal ikameci yollarla sanayileşen çoğu “üçüncü dünya ekonomileri işleyişlerini dış alemden elde ettikleri dövizlere borçlu-

Özel Ek:1

durlar. Bu dövizlerle makina ve ham madde ihtiyacını karşılar, üretim yapar ve kazançlarından borçlarının faizlerini öderler. Metropol ekonomileri gerilemeye başlayınca “üçüncü dünya” ekonomilerinin ihraç ettikleri mallara olan talep gittikçe geriliyor. Ayrıca bu ülkelerin aldıkları malların fiyatları artıyor, sattıkları malların fiyatları düşüyor. Böylece dış alem gelirleri giderek geriliyor. Bu gelişmenin sonucu söz konusu ülke ekonomilerinin durma noktasına gelmesi, giderek borç faizlerini her hangi bir şekilde ödenmesinin olanaksızlaşması olacaktır. Böyle bir durumda dünya bankalar sistemi bir çöküş tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır, iste o zaman dini bütünleri kitaptaki kıyametin başladığına inandıracak olaylar olacaktır. Dünya kapitalizmi tarihinin en tehlikeli dönemlerinden birine girmektedir. PROLETARYANIN GÖREVLERİ Bu dönem boyunca işçi sınıfı üzerindeki baskılar inanılmaz boyutlara varacaktır. Dünya burjuva sınıfı proletaryaya karşı birlik içinde hareket edebiliyor. Fakat ne yazık ki aynı şeyi proletarya için söylemek mümkün değil, önümüzdeki dönemde proletaryanın uluslararası dayanışmasının araçlarını yaratmak şiddetle gerekmektedir. Her ülkenin sosyalistleri başka ülkelerde olanlara karşı proletaryanın ilgisini canlı tutmak zorundadırlar. Hiçbir yerde milliyetçiliğin proletaryayı etkisi altına almasına izin verilmemeli, bu yolda kıyasıya mücadele edilmelidir. Çünkü, burjuvazinin saldırısının uluslararası saldırısının göğüslenebildiği yerlerde hemen insanlık tarihinin yeni bir döneminin çoktan soluklaşmış olan ışıkları yeniden parlamaya başlayacaktır. Diğer taraftan kapitalistler arası çelişkiler gittikçe derinleşmektedir. Tüm dünya pazarında ama özellikle Çin, Doğu Avrupa ve SSCB pazarları üzerinde kapitalistler arkalarına ulusal devletlerini alarak, kıyasıya mücadele edeceklerdir. Bu mücadelede ise kapitalistler kendi halk sınıflarını yanlarına kazanmak zorundadırlar. Bunu engellemek yolunda sosyalistlere gene büyük görevler düşmektedir. Önümüzdeki dönemde dünya sisteminin politik sorunları bu temelde hızla derinleşecek. ABD dünya devletler sistemi içinde bugün var olan hegemonyasının maddi (ekonomik) zeminini çoktan kaybetmiştir. Hâlâ B.Almanya ve Japonya’nın artan ekonomik baskı-

lan karşısında müdafaaya zorlanmaktadır. Fakat ABD bu ekonomik zemini bu sefer politik yollarla kazanmak veya bu alandaki kazanımlarla telafi etmek istemektedir. Böylece ABD gittikçe daha az mümkün olan bir amaç için çabalamaktadır. ABD‘nin hegemonyasını kaybetmesini Kissinger şöyle ifade ediyor: “Amerikan dış politikasında genel hakimiyetin kaybedilmesinin sebepleri Vietnam yenilgisinde ve Watergate skandalında aranır. Fakat gerçek sebebi 1960’lı yılların sonunda savaş sonrasının üstünde durduğu öncüllerin yıkılmasında aramak gerekir. ‘ Diğer bir deyişle bugün ABD nükleer silah tekelini ve dünya ekonomisindeki üstünlüğünü çoktan kaybetmiş durumdadır. Bu ekonomik gerileme kendini ABD dış ticaret açığında ve teknolojik üstünlüğün Japonya ve B. Almanya’ya geçmesinde göstermektedir. Bilindiği gibi 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde ABD dış ticaret fazlasını kredi ve yardım olarak ihraç ederek yaygın nüfuz alanları elde etmiştir. Bunu yaparken de kendi iç pazarını diğer emperyalist ülkelerden kıskançlıkla korumayı başarmıştır. ABD dış ticareti 1960’ların sonuna doğru açık vermeye başladı. Bu temelde ABD mali üstünlüğü de giderek zayıflamaya başladı. Bu duruma paralel olarak yüksek teknolojik muhtevalı malların üretim ve ticaretinde de ABD dünya pazarındaki eski üstünlüğünü kaybetmeye başladı. 1963-74 arasında ABD’nin yüksek teknolojik muhtevalı malların dünya ticaretindeki payı %27.8’den %21.3’e düştü. Japonya’nın payı ise %5.6’ dan %11.8’e çıktı. B.Almanya’nın payı ise %18’den %20’ ye çıktı. ABD’nin teknolojik üstünlüğü kaybetmesi kendi iç pazarı üzerindeki kontrolünü de zayıflattı. ABD pazarına diğer emperyalistlerin yaptığı yatırımlar 1950’de 17.6 milyar dolar iken bu sayı 1980’ de 485.3 milyara yükseldi. SOĞUK SAVAŞTAN SICAK SAVAŞA Altını çizmek gerekir ki, ekonomik üstünlüğünü kaybettikçe ABD giderek daha çok zora başvurma eğilimi göstermektedir. Nükleer silahlar yarışında başı çekme çabaları, SSCB ile soğuk savaşı yükselterek diğer kapitalist ülkeleri kendi etrafında toparlama çabaları, Beyrut’taki savaşa doğrudan katılmak, Grenada’nın işgali, Orta Amerika’yı işgal etme hazırlıkları. Olimpiyat Oyunları’nın politize edilmesi 2. Dünya Savaşı’nın bitiminin 40. yılında SSCB’


SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

nin Nazilere karşı mücadelesini unutturma çabaları hep bu eğilimin ideolojik, politik ve askeri ifadeleridir. ABD’nin bu eğilimi dünya sistemindeki hassas dengeleri iyice zorlamaktadır. Kapitalistler arası ekonomik hiyerarşi hızla bozulurken politik hiyerarşinin bozulması da yavaş fakat kararlı bir şekilde bunu izlemektedir. B.Almanya, Fransa ve hatta bazen İngiltere sık sık ABD çıkarına ters düşen adımlar atıyorlar. Özellikle B.Almanya ve Fransa’nın bir taraftan Afrika’daki sömürgecilik faaliyetlerinde artışlar olurken, öbür yandan sentetik elyaf anlaşması, doğal gaz hattı projesi, ikili ticari anlaşmalar gibi yollarla Doğu Avrupa ve SSCB ile ekonomik bağlarını güçlendiriyorlar. Yeni pazarlar elde etme telaşı içinde olan bu ülkeler, zaman zaman çeşitli ulusal kurtuluş hareketlerini destekliyorlar. Bunu yaparken bir amaçları da yarın ABD buralardan kovalandığında arka kapıdan bu pazarlara girebilmek. Diğer taraftan hem ABD Çin pazarını kendine saklamaya çalışırken hem de Japonya ile yeni bir ekonomik-askeri hat kurmaya çalışıyor. Japon ekonomisi hızla askerileşiyor. YA BARBARLIK YA SOSYALİZM Bu gidişin sonu teorik olarak zor’un politik ekonomik sorunların çözülmesinde tek araç haline geleceği bir noktaya doğru-nihai koşunun başlamasıdır. Bugün ısrarla hatırlamak gerekir ki, hem 1. ama daha da ilginci hem de 2. Dünya Savaşları’ndan bir-iki sene öncesine, hatta birkaç ay öncesine kadar kimse bu savaşların çıkacağına inanmıyordu!... Bugün ya sosyalizm ya barbarlık sorusu yeniden hem de acil olarak gündeme gelmiştir, öyle ki, tek tek kapitalistlerin ve tek tek emperyalist ülkelerin bireysel olarak sermayelerini kurtarma çabaları insan türünün tümden yok olmasına yol açabilecektir. Bir 3. paylaşım savaşını kimsenin kazanması mümkün değildir ama sermayenin tek mantığı da kârdır. Tehlike gittikçe büyümektedir. Tek kurtuluş sosyalizmdir. Ya barbarlık ya sosyalizm, işte nihai seçenek!

SOSYALİST İŞÇİ

OKU OKUT ABONE OL

Sayfa: 3

ABD’NİN “ARKA BAHÇESİ” Orta Amerika ABD emperyalizmi için, daima büyük öneme sahip bir bölge. “Arka bahçe “ye yapılan her türlü “tecavüzü” şiddetli tepkilerle karşılıyor, ABD. O, çıkarlarına dokunan, kendi isteği dışındaki bütün gelişmeleri anlaşılacağı gibi “tecavüz” olarak değerlendiriyor. Burnunun dibindeki Küba’da olup bitenleri hâlâ hazmedemeyen ABD, başka Rubaların çıkabileceği endişesiyle tedbirlerini erkenden almaya çalıştı. Ama Nikaragua’da gene geç kaldı! Grenada’ya zamanında yetişti. Şimdi El Salvador’da geç kalmamaya çalışıyor ve bu arada bölgenin diğer ülkelerindeki durumunu güçlendiriyor. Tabi ki, en “sağlam” araçla: Zor.

Nikaragua Geçtiğimiz yıl Nikaragua’da seçimler yapıldı ve Sanainista yönetimi oyların çoğunluğunu aldı. Böylece emperyalistlerin tüm iddialarına bir cevap olarak halkın desteğinin arkasında olduğunu kanıtladı. Bu arada kuzeyde Honduras da ve Güney’de Kostarika’da üstlenmiş karşı devrimci “Kontra”lar saldırılarına devam ettiler. ABD’nin Nikaraguaya doğrudan askeri müdahalede bulunacağı söylentileri son derece yoğunlaştı. Bir keresinde Nikaraguaya çeşitli mallar getiren bir SSCB gemisinin varlığını bahane ederek yaptığı propaganda saldırılan ile ABD bu söylentileri iyice güçlendirdi. Buna karşılık, Nikaragua Hükümeti ABD ile “normal” ilişkiler kurmak istediğini vurguladı. 1984 yılında ekonomik sorunlar, ülkenin yeniden inşası sürecinde önemlerini sürdürmeye devam ettiler. Ekonomimin % 40’ının özel sektörün elinde olması en önemli sebep. Bunun arkasında ise Nikaragua’nın dünya ekonomisindeki yeri ve üretici güçlerinin geriliği yatıyor. 1985 yılı Nikaragua için büyük olasılıkla bir dönüm noktası olacak. ABD’nin askeri müdahalesi giderek daha olası bir hale geliyor. Dünya ekonomik krizinin etkisi ile de ülke ekonomisinin sorunları ağırlaşmaya devam ediyor.

El Salvador El Salvador’da iç savaş şiddetini koruyor. 1984 yılının en-önemli olayı ise dünya ve Amerikan kamu oyunun baskısı ve rejimin ülke içinde iyice teşhir edilmiş olmasından dolayı 1982 deki seçimlerde devlet başkanı olan Duarte’nin FMLN/FDR ile görüşmeye başlaması idi. Orta Amerika’ya bir ABD müdahalesi, Nikaragua devriminin içine düştüğü tehlike, hem Küba hem Nikaragua’dan gelen baskılar, ve bunun yanı sıra ülke de iç savaşı kısa zamanda bitirmek olasılığının henüz görülmemesi., gerillaları hükümet ile görüşmeye ikna etti. Gerilla hareketi içindeki sosyal demokrat kanadında bu gelişmede çok önemli bir payı var. Gerillaların (özelliklede sosyal demokratların) görüşmelerin sonunda beklediği iktidardan kısmi de olsa söz sahibi olmak. Hükümet ise bunu kabule yanaşmıyor. Buna rağmen görüşmelerin ilk raundu Ekim ayında yapıldı.

Honduras Honduras iki önemli özelliğe sahip: Birincisi bölgede ender rastlanan parlamenter rejimlerden biri, ikincisi bölgedeki ABD operasyonları için bir üs teşkil ediyor. El Salvador askerleri buradaki kamplarda eğitiliyorlar. El Salvador’daki 1983-84 askeri operasyonlarına Honduras aracılığıyla 3 bin ABD askeri görevlisi katılmıştır. Parlamenter rejimin hâlâ yaşamakta olması Honduras burjuvazisine ABD karşısında bazı pazarlık olanakları tanıyor. Honduras devlet başkanı doğrudan ABD kuklası olan savunma bakanını isti-

faya zorladı. Sonra da El Salvador askerlerinin eğitimini durdurmak istediğini açıkladı. Ve böylece ABD yardımını daha fazlalaştırmak için elindeki kozları sonuna kadar kullanmaya kararlı olduğunu gösterdi. Devrimci hareketin son derece zayıf olması Honduras burjuvazisine bu manevra olanağını sağlayan en önemli etkenlerden biri.

Guatemala General Lucas Garcia’nın 1982 de düşürülmesinden sonra ABD yardımı hızlanmıştı. L. Garcia’nın yerine gelen Rios Mont ise emekçi kitlelerin, özellikle kızılderililerin arasında ikili bir taktik izledi. Bir taraftan devrimcilere karşı acımasız bir saldırı sürdürürken, öbür taraftan yemek yardımı, kamu hizmetleri vb. ile halkın desteğini gerillalardan uzaklaştırmaya çalıştı. Yoksulluğun ver açlığın son haddine vardığı bölgelerde ise kısmi başarılar elde etti. Buna ek ve aynı politikaların bir parçası olarak şehirlerde “ölüm mangaları”nın saldırılarında bir yavaşlama görüldü. Muhtemelen faşistler daha dikkatli ve hedeflerini iyice seçerek faaliyetlerine devam ediyorlar. 1983’de General Rios Mont kendi savunma bakanı tarafından düşürüldü. İktidara gelen General Mejia Victores bir önceki generalin başarısızlığı üzerine yeni bir politika inşa etmeye başladı. Ve 1984 Temmuz ayında genel seçimlere izin verdi. Seçim sonuçları şöyle: Muhafazakâr Hıristiyan Demokratlar birinci, Merkezci Demokratik Hareket ikinci ve faşist Milliyetçi Hareket Partisi üçüncü geldiler.


Sayfa: 4

SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

DÜNYANIN SICAK BÖLGESİ: ORTADOĞU

F

ilistinliler ve Kürtler Orta Doğu’nun bu en eski iki sorunu ve son 4 yıldır bunlara eklenen İran-Irak savaşı Orta Doğu’nun gündeminin baş yerini işgal etmeye devam ediyorlar. Ve dünyanın en sıcak iki noktasından biri olarak bölge gene büyük devletlerin bütün dikkatleriyle gözlerini diktikleri ve birbirleriyle kapıştıkları bir alan olmaya devam ediyor. Geçtiğimiz 1-2 yıllık dönem içinde İsrail’in Lübnan’a saldırısı, SSCB’nin Suriye’ye, ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın Lübnan’a asker, uzman ve silah yığınakları, büyük devletlerin bölgeye olan ilgisini ve “her şeye” hazır olmalarının açık bir işareti.

Arafat barışçı çözüm peşinde İsrail’in Lübnan saldırısı Filistin mücadelesinde köklü değişiklikler yarattı. Önce Güney Lübnan’dan ve Beyrut’tan sökülüp atılan Filistinliler Kuzey Lübnan’da üslendiler. Fakat bu kez de Suriye’nin tahrik edip teşvik ettiği bölünme sonucu El Fetih muhalefetinin, yoğun Suriye desteği ile Arafat güçlerine yaptığı saldırı sonucu Filistin hareketinin temelini oluşturan El Fetih; Lübnan’dan tamamen sökülüp atıldı. Beyrut’un terki Arafat’ın gelecekteki politik tutumunun açık bir göstergesiydi. Artık silahlar yerine barış yolu ile çözüm aranacaktı. Lübnan’dan tamamen sökülüp atılmak Arafat ve yandaşları için bu tutumlarının gerçekçiliğini oluşturdu. (!) Şimdi FKÖ -El Fetih ( bu iki örgütü birbirleriyle özdeşleştirmek yanlış olmaz) Ürdün ve tüm Arap dünyası tarafından lanetlenmiş Mısır’la birlikte “çözüm” aramaktadır. O Mısır ki; Filistin sorununu tam anlamı ile satmak olan Camp David anlaşmasının temel ilkelerine bugün de sadıktır.. Ürdün ise Kara Eylül katliamının sorumlusudur. O Kara Eylül ki, birçok İsrail katliamını aratmayacak ölçülerdedir. Ve Ürdün FKÖ’nün Lübnan’da üslendiği yıllarda, İsrail’e eyleme giden

gerillaları yakaladıkça idam etmesiyle namlıdır, (İsrail ise yakaladıklarını hapsetmekle yetiniyordu !) El Fetih içindeki Muhalefet ise bugün Suriye ile içli dışlıdır. Sıcak ilişkiler içindedir. Arafat ve takımının Lübnan’dan sökülüp atılması bu Muhalefet’in güçlerinden çok Suriye ordusunun gücü ile gerçekleşti. Ancak, Muhalefet Suriye’nin de Mısır ya da Ürdün’den çok farklı olmadığını unutuyor. Tel Zaatar katliamının sorumlusu Suriye’dir. Güney Lübnan’da, Beyrut’ta Filistinlileri yalnız bırakan gene Suriye’dir. Diğer Arap ülkeleri gibi Suriye’de Filistin sorununu kendi amaçları için kullanmaktadır. Filistin sorununun Araplar arası politikalarda bir koz olarak kullanmak istemektedir, öte yandan Suriye’nin Lübnan üzerinde de açık emelleri vardır. Doğrudan ilhaka gücü yetmese de Suriye Lübnan’da da etkinliğini korumak istemektedir.

Lübnan’da İsrail Politikaları Lübnan Orta Doğu’nun bir başka önemli sorunu durumunu koru-

S

maktadır. Filistinlilerin ülkeden esas olarak çekilmelerinden bu yana Lübnan iç savaş ortamından çıkmadı. Falanjların (Lübnan faşistleri) ağırlıklı olduğu “Milli Birlik Hükümeti” duruma bir ölçüde hakim olduysa da içinden çıkılması artık olanaksız hale gelmiş olan mezhep, din çatışmaları gene hızlı bir şekilde sürmekte. Lübnan’da son aylardaki, ilginç bir gelişme İsrail ile Lübnan hükümetinin askeri görüşmelere başlamasıdır. İsrail Lübnan’dan çekilmeyi kabul etmekte fakat Lübnan ordusunun İsrail’in kendisine güvenlik sınırı olarak gördüğü Litani Nehrinin Kuzeyine mevzilenmesini ve Filistinlilerin burada yeniden yerleşmesini ve buradan yapılacak gerilla eylemlerini engellemesini istemektedir. İsrail ayrıca Lübnan’daki (Falanjlar dışında) bir başka faşist örgütlenme olan Antoine Lahad’ın 2 bin kişilik milislerinin de Litani Nehri ile İsrail sınırı arasındaki bölgeyi korumasını istemektedir. Lübnan’da İsrail ile Hükümet arasındaki görüşmeler İsrail’ in taleplerinin gerçekleşmesi doğrultusunda gelişmektedir. Ve bu arada İsrail geri çekilme hazırlıkları içindedir. En ilginci, İsrail elindeki silahların bir kısmını Falanjlara terk ederken, diğer bir kısmını da İlerici Sosyalist Parti’nin bayrağı altında toplanmış

olan Dürzilere terk ediyor.

İran-Irak savaşı İran- Irak savaşı ise hızından epey kaybetmiş olmasına rağmen kronik bir biçimde sürüyor. Geçtiğimiz yıl boyunca geniş çaplı cephe savaşları olmadı. Bunun başlıca nedenlerinden biri, iki ülkenin de güçlerinin epeyce tükenmiş olması. İnsan gücü başta olmak üzere iki ülkenin de geniş çaplı bir savaş sürdürme olanakları giderek azalıyor. Geniş çaplı savaşlar olmamasına rağmen savaş bütün komşuları rahatsız ederek yeni boyutlar kazanıyor. Körfezdeki gemi avı bu rahatsızlığın başlıca nedenlerinden bir. İran’ın Irak KDP güçleriyle birlikte Irak Kürdistan’ı üzerinden Irak’a saldırısı yepyeni bir gelişme ve iki ülkenin ortak komşusu Türkiye’ye son derece rahatsız eden bir olgu. Her şeyden önce Irak-Türkiye petrol boru hattının kapanması tehlikesi Türkiye için korkulu bir rüya. Geçtiğimiz yıl Irak’ın tüm ihracatının % 18’inin bu boru hattı ile Türkiye’ye gönderilen petrol olduğunu düşünürsek, gerek Türkiye gerekse Irak için, İran - Irak KDP ortak eyleminin önemi ortaya çıkar.

Sosyalizmin Afganistan Macereası

ovyet ordularının Afganistan’a girmesinden bu yana dört yıla yaklaşan bir süre geçti. Bugün, 100 - 150 bin Sovyet askeri Kabul Hükümetinin 30 bin civarındaki ordusu ile omuz omuza müslüman gerillalara karşı savaşıyor. 4 yılın sonunda daha hala ülkenin önemli bir kısmı müslüman gerilla güçlerinin elinde. Afganistan’daki Sovyet ordusu emperyalizmin ağzında artık eskisi kadar önemli bir silah değil. Emperyalist propaganda mekanizması artık başlangıçta olduğu kadar yoğun ölçüde kullanmıyor Afganistan ı. Denebilir ki artık durum kanıksandı! Savaşın gidişatı üzerine ise fazla bilgi yok. Ele geçen bilgiler genellikle burjuva basınının yayınladık-

ları. Bu nedenle güvenilir değil. Ama, ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Burjuva basınına yansıyan bazı haberler Vietnam’ı aratmayacak ölçüde.

min ihraç edilemeyeceği, marksizmleninizm için son derece açık bir gerçektir ve bu gerçek 4 yıla yakın bir zamandır Afganistan’da her gün bir daha, bir daha yaşanıyor.

Emperyalistler kendi ayıplarını dünkü ve bugünkü- örtmek için kullanıyorlar Afganistan’ı. Bu kuşkusuz böyle. Sovyetler Birliği ve onun maşası durumundaki örgütlenmeler ise salt bu gerçekliği ö-ne sürerek Afganistan’da olanları tartışma dışında tutmaya S alışıyorlar. “Afganistan ne-eniyle Sovyetler Birliği’ni eleştirmek emperyalizme yarar”, revizyonistlerin silahı bu.

“Kapitalist olmayan kalkınma yolu “ise diğer birçok ülke ile birlikte Afganistan’da bir kez daha iflas etti. İlerici asker sivil aydınların önderliğinde sosyalizme yürümek! Sosyalizmin sözlüğünde böyle bir tanım yok.

Marksistler ise soruna böyle bakamazlar. Sovyetler Birliğinin Afganistan macerası komünistlerce açıkça kınanmak zorundadır. Devri-

Sovyetler birliğini açıkça kınayınca müslüman gerillalar mı desteklenmiş olur? Dünyayı ak ve kara olarak, sadece tek yanlı olarak görenler için; evet. Ancak, gerçek öyle değil. Tam tersine, müslüman gerillaların direnişi Sovyet müdahalesinin gerici niteliğinin çıplak sonucudur.


SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

Çin: Kapitalizm Yolu ile Sosyalizmin İnşaası 1984 yılı Çin’de iki önemli olaya şahit oldu. Bunlardan biri İngiltere ile yapılan anlaşma. Bu anlaşmaya göre İngiltere’nin sömürgesi HonkKong 1990’larda Çin’e geri verilecek. Bu arada Çin belirsiz bir süre için Honk-Kong’ da ekonomik olarak kapitalist ilişkileri muhafaza etmeye devam edeceğini garanti ediyordu. İkincisi ise tarım alanında uygulanmaya başlanan reformlar sanayi de kapsayacak bir şekilde geliştiriliyordu. Çin nüfusunun % 80’i halen tarımda çalışıyor. Bunlar yakın zamana kadar kolektif çiftlikler ve köy komünleri şeklinde örgütlenmişlerdi. Hangi ürünün ne miktarda ve hangi yöntemlerle üretileceği merkezi planla belirleniyordu. Bugün artık yeni “sorumluluk” yöntemi ile çiftçi yine komün toprağını ekmekle birlikte hangi ürünü nasıl bir yöntemle üreteceğine kendisi karar verecek. Böylece üretim araçları ve yöntemleri üzerinde tarımda devlet kontrolüne son verilmiş oluyor. 1984 Ocağında köylünün komünden kiraladığı toprağın kontratının süresi üç yıldan onbeş yıla uzatıldı, böylece üretimin kontrolü büyük ölçüde bireylerin tercihlerine ve pazarın etkilerine bırakıldı. Ekim ayında tarım alanındaki reformların üretim üzerindeki etkilerinden (besin maddeleri üretiminde önemli artışlar oldu) cesaret bulan parti yönetimi benzer yöntemleri sanayi dallarında da sokmaya başladı. Yeni sanayi reformu bakanlıklarla fabrika yöneticileri ve fabrika yöneticileri ile işçiler arasındaki ilişkileri yeniden düzenliyor. Ağır sanayi merkezi plana tabii kalmakla birlikte diğer birçok dallarda “firmalar“ uygun gördükleri fiyatı koyacak ve istediği malı üretebilecekler. Bu reform sanayide küçük üretimin gelişmesi için de yeni yollar açıyor, üretim araçlarını pazardan satın alabilecek olan bireyler böylece üretim birimi kurabilecekler. Fabrika yöneticileri üretkenliği arttırmak için kendi uygun gördüklerini alabilecekler. Bu gelişmeler Deng Ziao Ping ve yakın çalışma arkadaşları Zao Ziang ve Hu Yaubang’ın liderliğini yaptığı “dört alanda modernleşme” (tarım, sanayi, bilim ve savunmayanının bir sonucu. Bu planın temel

felsefesini ise Deng Ziao Ping’in şu meşhur lafı çok güzel açıklıyor: “Mühim olan kedinin fareyi yakalamasıdır, yoksa kedinin siyah mı, beyaz mı olduğu değil.” Böylece Çin Komünist Partisi devrimden beri takip ettiği (pek başarılı olduğu söylenemezse de) sosyalizmin inşası yolunu terk edip esas olarak bir kalkınma, büyüme stratejisini benimsiyor. Böylece 1984 yılı boyunca Çin Komünist Partisi kendi geleneksel “resmi sosyalist ideolojisi” ile yani diğer bir deyişle Maoizm’le ilişkisini kesmeye çalışıyor. Bu arada zaman zaman, ama kaçınılmaz olarak gittikçe daha sık marksizmin artık eskidiğine (100 yıllık eski fikirler) dair görüşler ileri sürülüyor. Bu gelişmelerin yönünü detaylı ve kesin olarak saptayamasak da şu kadarı oldukça açık: Çin hızla dünya kapitalist ekonomisine yeniden eklemleniyor. Dış ticaret, teknoloji transferi bir yandan Hong-Kong diğer yandan ve ülke içinde küçük meta üretiminin ve giderek kapitalizmin gelişmesi ile bu eklemlenmenin maddi temelleri hızla gelişiyor. Çin’deki ekonomik gelişmeler şimdilik “başarılı” sonuçlar veriyor: 1980’de sanayi ve tarım 100 olarak alınırsa sanayi 120, tarım ise 130’a çıkmış durumda. Fakat ekonomik büyümenin gelir dağılımı, sosyal eşitlik ve kültürel gelişme gibi konuları (özellikle kapitalizm altında) her zaman olumlu etkilemediği de bir gerçek. Mao Zedung’un “hepimiz aynı derecede fakir ama sosyalist“ yaklaşımı bilimsel sosyalizmle bağdaşmadığı gibi Deng Ziao Ping’in ekonomik büyüme yolu ile sosyalizme ulaşma fikri de en az birincisi kadar yanlış bir teori. Birincisi, insanların üzerine sosyalizmden beklenen refah ve gelişme yerine, mistik olarak boyanmış ütopik bir sosyalizme katlanmaları yükünü yüklüyor. İkincisi ise kapitalist bir ekonomik büyümenin sınıf farklılıklarını arttıracağını, yoksulluk ve zenginliği eşitsiz bir şekilde körükleyeceğini unutarak soyut bir kalkınma uğruna insanları açlığa ve yoksulluğa daha da kötüsü uzun dönemde çıkmaz sokaklara sürüklüyor.

Sayfa: 5

En Uzun Grev

Alman metal işçilerinin yanı sıra İngiltere’de kömür işçilerinin 1984’ün ilk aylarında başlattıkları ve hala sürmekte olan grevleri, dünya işçi sınıfı tarihinin en önemli grevlerinden birisidir. 100 - 120 bin arası işçinin bir sanayi dalında bu denli uzun bir grev sürdürmesi ilk kez olmaktadır. Kömür işçilerinin grevi kendiliğinden bir hareket olarak başladı. İşçilerin başlıca -hatta tek denebilir- talebi Muhafazakâr Hükümetin birçok kömür ocağını, ekonomik olmama gerekçesiyle kapama kararını geri çekmesidir. Kısacası, kömür işçileri işlerini savunmak için greve başladılar. Grev, başlangıçta bir taban hareketi olarak doğdu. Greve başlayan bölgeler kısa zamanda bütün ülke çapında, kömür ocaklarına ulaştılar ve grev böylece bütün ülkeye yayıldı. Ne var ki, kömür işçileri bu grevde yalnız kaldılar. Diğer işçiler - bir iki istisnai dayanışma eylemi dışında- kömür işçilerini aktif bir biçimde desteklemediler. Bu arada, Hükümet önceden aldığı tedbirlerle kömür işçilerini böldü. Verilen

fazla pirini nedeniyle bazı bölgelerin işçileri, işlerini kaybetmek tehlikesi de olmadığı için, greve karşı çıktı.

İşsizlik korkusu ile başlayan grev, gene işsizlik korkusundan dolayı desteksiz kaldı. Diğer sendikaların bürokratları, işçi Partisi yönetimi, grevcileri adeta sattı. Çok zaman lafta dahi grev desteklenmiyor. İşçi partisi bu militan grevi desteklemek yerine, küçük burjuva tabakaları kazanma politikaları içinde ve küçük burjuvazi açıkça ve sert bir biçimde greve karşı. İşçi partisi böylesi militan bir grevi destekleyebilir mi? Kuşkusuz hayır. Bir taban hareketi olarak başlayan ve gelişen ve hala süren bir grev hareketinin zaferi, etkisini derhal diğer işçi kesimlerinde de gösterecek ve dev bir işçi hareketini başlatacaktır. Eğer madenci grevi Hükümeti devirmeye yetmez ise onu izleyecek olan dalga bunu mutlaka başaracaktır. Ve bu durumda İşçi Partisi yüksek bir işçi hareketinin üstünde iktidar olmak zorundadır. Reformizm için, bu, kabul edilebilir bir durum değil.

35 Saat Kazanılacaktır Ama ?

1886 yılında çalışma, saatlerinin düşürülmesi için Amerika Birleşik Devletlerinde başlayan mücadele 1984 yılında Almanya’da devam etti. Türkiye gibi, geri bıraktırılmış ülkelerde henüz 8 saatlik işgücünün hayata geçirilmesi için mücadele sürerken, Alman işçi sınıfının ileri kolu, metal işçileri 35 saatlik iş haftası talebiyle ortaya çıktılar. Metal işçilerinin grevi sonuç olarak yenildi. 35 saatlik iş haftası gerçekleşmedi. Ancak kısmi adımlar atılabildi. Metal işçileri sendikası (IG Metali) 35 saatlik iş haftası talebini işsizliğe karşı bir çözüm olarak önerdi. Alman tekelci kapitalistleri ise aynı temelde bu talebe karşı çıktılar. Tekelcilere göre iş haftasının 35 saate indirilmesi kârları azaltacak, dolayısıyla yatırımlar azalacak ve sonuç olarak işsizlik azalmayacaktı. Kapitalist propaganda işçileri etkiledi. Grevcilerin gönülsüzlüğü, diğer sanayi kollarındaki işçilerin dayanışmadan kaçınması, hep kapitalistlerin tezinin etkinliğinden dolayı idi. Alman işçi sınıfı tercihini iş sahibi olmak ama daha fazla çalışmak olarak yaptı. 35 saat, gelişen teknolojinin sonu-

cudur. Emeğin toplumsallaşmasının bir yeni adımıdır. Ne var ki, Alman işçi hareketi sorunun siyasal sonuçlarını görmekten uzak. 35 saat talebi ve çalışma haftasının daha da düşürülmesi ancak çalışmanın tüm toplum düzeyinde yeniden örgütlenmesi ile sosyal bir anlam kazanır. Bu ise sosyalist siyasal mücadele ile ve onun zaferi ile gerçekleşebilir.

Çalışma haftasının 35 saate indirilmesi için bu ikinci grev hareketi idi. Belki gelecek 2 - 3 yıl içinde Alman işçileri yeniden 35 saat için mücadeleye atılacak ve belki de kazanacaktır. Böylesi bir gelişme emeğin toplumsallaşması açısından ileri bir adım olmasına rağmen, siyasal perspektiflerden uzak olması nedeniyle, 1 Mayıs 1886’nın taşıdığı öneme sahip değildir. Dünya işçi sınıfının en gelişkin müfrezelerinden biri olan Alman işçi sınıfı 35 saat mücadelesini siyasal mücadeleye bağladığı gün, 35 saatlik iş haftasının yanı sıra siyasal iktidarı da istediği gün, emperyalizmin ölüm canlan yeniden çınlamaya başlayacaktır.


Sayfa: 6

SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

BUGÜNKÜ DURGUNLUK EBEDİ DEĞİLDİR

YARINA HAZIR OLMAK GEREKİR 6 Kasım 1983 genel seçimleri ve 4 ay sonra 25 Mart 1984 günü yapılan mahalli seçimler asken diktatörlüğün ilanından bu yana geçen kısa tarihsel sürecin önemlice dönemeç noktalarını oluşturdular. Genel seçimler öncesi çok sayıda partinin kuruluş hazırlıkları başladı. Ancak cunta bu partilerden sedaca üç tanesinin; ANAP, MDP ve HP’nin seçimlere katılmasına izin verdi. Kapatılan AP yöneticilerinin açıkça destekledikleri BTP kapatıldı onun devamı olarak kurulan DYP ve HP’den ‘daha sol’ görünümlü SODEP ise seçimlere sokulmadı. Seçimler öncesinde burjuva basınının ve etkili-yetkili çevrelerin inancı cuntanın ‘en doğrudan’ partisi gibi görünen MDP’nin kazanacağı idi. Nitekim seçimlerden sonra Nokta dergisinde çıkan etkili-yetkili çevreler ve gazeteciler arasında yapılan bir anketin sonuçları açıkça bunu gösteriyordu. Biri hariç, bütün bu ‘iyi haber alan kaynaklar’ MDP’nin kazanacağını iddia ediyorlardı. Oysa MDP seçimlerden tam bir fiyasko ile çıktı. Majestelerinin ‘sol’ partisi HP ise kendinden beklenenden daha iyi sonuçlar aldı, MDP’yi geçti ve seçilen kadroları arasında HP’den çok SODEP’e yakışan unsurlara da sahipti. ANAP ise ‘sürpriz’ parti olarak seçimleri oldukça farklı bir biçimde kazandı. Dört eğilimi; AP, CHP,’ MSP ve MHP’yi toparladığını öne süren ANAP seçimlerden bir gün önce cuntanın başınım da hışmını üzerine çekti! Evren, televizyonda ANAP’a açıkça çatarak, gene oldukça açık bir biçimde MDP’yi destekledi. Seçimler karşısında yanılan sadece Evren ya da ‘iyi haber alan kaynaklar’ olmadı. Türkiye solunun bazı grup ve partileri de önemli yanılgılara düştü. Bu hareketler MDP ve HP‘ye karşı ANAP’ı, cuntadan ‘nispeten’ bağımsız bir parti olarak değerlendirdiler. Seçim öncesi Evren’in ANAP’a çatması ise bu hareketler için tam anlamıyla delil

oldu. Sayısız sol kalemşor ANAP ile Evren arasında boşuna çelişki arayıp durdu. 6 Kasım seçimlerinde ANAP, 24 Ocak tekelleri diye bilinen son yılların hızlı gelişen sermaye gruplarının ciddi desteğini kazandı. Bu partinin seçim harcamalarının boyutları dahi bu desteğin açık bir göstergesidir. Oligarşinin bu desteği 25 Mart mahalli seçimlerinde daha açık hale döndü. Bir kısım tekelciler 25 Mart’ta da ANAP’a karşı çıktılarsa başta Koç, Sabancı, ENKA, Çukurova gibi en büyükler açık beyanatlarla ANAP’a arka çıktılar. ANAP hükümeti ile tekelci sermayenin organik ilişkileri ve 25 Mart seçimlerinde ANAP’a yapılan yüz milyonlarca liralık seçim yardımı gene bu desteğin açık kanıtıdır. Belki, bazı sermaye çevreleri ANAP’a karşı BTP/DYP’yi tercih etmiş olabilirler. Ancak bu eğilim hem sonuçlan değiştirmeyecek ölçüde cılızdı em de iki seçim arasında bu tutumda olanlar hızla hizaya geldiler ve istikrarın, yani siyasal iktidarın arkasına kümelendiler. Mahalli seçimler, genel seçimlere

oranla Türkiye’de siyasi tansiyonu daha yüksek bir hale getirdi. Bu gelişmenin payı şüphesiz SODEP ve DYP’ye aittir. Gerek SODEP’in, gerekse DYP’nin seçimlere katılması işçi emekçi yığınların bazı SODEP mitinglerinde yeniden bir ölçüde coşkunlaşmaları, önemlice siyasal taleplerin bu gösterilerde ileri sürülmesi 25 Mart seçimlerinin önemini arttırdı. Ancak, 25 Mart sonuçları 6 Kasım’dan önemli farklıklar göstermedi. ANAP biraz oy kaybetti, MDP yerini DYP’ye, HP ise SODEP’e bıraktı. 25 Mart seçimlerinin en ilginç sonucu kuşkusuz parlamento dışı muhalefetin (SODEP, DYP, RP) MDP ve HP’yi silmesinin yanı sıra ANAP’tan da çok oy almasıdır. Ancak, gerek SODEP, gerekse DYP bu seçimleri bir genel seçim havasına sokmaktan çok uzaktılar —ki, bu tutumları oylarının artmamasının da bir nedeni oldu— ve seçim sonrasında da ANAP’a karşı yeni bir atağa kalkmadılar. Adeta mağlup olduklarını kabul ettiler. Bir anlamda da ANAP seçimlerden bir kere daha galip çıktı. Bu galibi-

GENEL MANZARA * 12 Eylül’den bu yana politik nedenlerle idam edilenler: 29 kişi. * Parlamentonun ve Cunta’nın onayını bekleyen kesinleşmiş idam cezaları: 217 kişi. * Sıkıyönetim savcılarının çeşitli davalardaki idam talepleri: 6855 kişi. * İşkencehanelerde veya asker - polis operasyonlarında katledilenler: 1100 kişi. * 12 Eylül’den bu yana politik suçlardan mahkum olanlar: 38 bin kişi. * 4 yılda gözaltına alınanlar: 190 bin kişi. * Politik nedenlerle arananlar: 16 bin kişi. * Vatandaşlıktan çıkarılanlar: 78 kişi, çıkarılmak istenenler: 1200 kişi. * Cuntayı ve cunta dönemini eleştirmek yasak !

yet sadece kazanılan oy miktarının sonucu olmayıp, kendilerinin de sık sık belirttikleri gibi ‘alternatifsiz’ olmalarının bir ürünüdür. Ne DYP ne de SODEP, gerçekten de 25 Mart öncesinde ve bugün de ANAP’a alternatif olmaktan uzaktır. DYP şansını baştan yitirdi. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tekelciler tercihlerini gönüllü ya da zorunlu olarak ANAP’ tan yana yaptılar. 25 Mart seçimlerinde ise bu tercihi, yeni bir istikrarsızlığı göze alarak değiştiremezlerdi, öte yandan AP geleneği büyüme ekonomisinin propagandasına dayalıdır, içinde yaşanılan ekonomik koşullar ise büyümeden çok, yerinde sayan koşullardır. Bu nedenle DYP büyüme stratejileri öneren bir propagandaya girişmedi ve yığınlar da yoğun bir biçimde tercihlerini ANAP’tan DYP’ ye değiştirmediler. SODEP’in durumu ise daha da yürekler acısıdır. SODEP öncelikle HP’yi yenmeye çalıştı. Bunu başardı da. Böylece bir yandan tekellere, diğer yandan ise yığınlara ilk mesajını iletti: SODEP, sol alternatiftir. Kurulduğundan buyana SODEP ‘aklın sesi’ rolünü oynuyor. Genel başkan seçiminden çeşitli politik, ekonomik olaylara tepkiye kadar, SODEP daima ‘aklın sesi’ rolünde. Sık sık iktidarın yaptıklarını desteklerken klasik bir burjuva muhalefet partisi gibi dahi davranamıyor ve bu tutumuyla işçi emekçi yığınlara da elbette ki bir alternatif olarak gözükmüyor. Ama bu arada onların asıl oynadığı alan yığınlar değil oligarşidir, SODEP, var gücüyle oligarşiye uysallığını kanıtlamak çabasında. ‘Biz Ecevit gibi delibozuk da değiliz!’ işte onların mesajı bu. Kimileri SODEP’ten 1973 CHP’sinin rolünü bekledi ve bunu göremedikçe de umutları kırıldı. Çağımızın sosyal demokrat örgütlenmelerinin niteliklerini ve tarihi fonksiyonlarını görememenin ürünüdür bu bakış açısı. Sosyal demokratların işlevi toplum-


SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

sal muhalefetin yığınsal örgütlenmesi ve ileriye doğru çekilmesi değil, tam tersine, kabaran dalganın önünde set oluşturmaktır. 1973 CHP’si kabarmaya hazırlanan ve ilk işaretleri ile gün gibi açığa çıkmış olan toplumsal muhalefeti ve işçi hareketini dizginlemekle görevliydi. O yılların CHP’sinin keskin, militan görünümü gerçekte toplumun bir yansımasıydı. İleri atılmaya hazırlanan bir harekete uygun talepler ve sloganlarla çıkabilmişti CHP. Bugün ise Türkiye toplumu çok farklı bir noktada. Geçtiğimiz dönemde ufak toparlanma eğilimleri görülmüş olsa da, kriz sürüyor ve işçi sınıfı henüz ciddi bir toparlanma, ileri atılma durumundan uzak. örgütsüz, dağınık ve şaşkın.

Bu durumda SODEP’in yapabileceği çok bir şey yok. Kimse, SODEP’in mücadele bayrağı açıp ileri atılmasını beklememelidir. SODEP ne ‘işçi hakları’ için ne de ‘demokrasi’ için bayrak açacak değildir. Bu bayrak işçi sınıfı tarafından açılacak ve yükseltilecektir, SODEP işte o gün kolları sıvayıp öne atılacaktır. Eğer SODEP, o gün, yükselen dalgaya ayak uyduramazsa sırada DSP var. İki seçimi de boykot etmiş, daha sol görünümlü DSP, işçi emekçi hareketi SODEP’i aştığı taktirde toplumsal muhalefetin eritilmesi ile görevli yedek pota durumunda. 6 Kasım öncesi ANAP’ı cuntadan nispeten bağımsız ve üstü kapalı destekleyenler 25 Mart’tan hemen sonra ciddi bir telaşa kapıldılar. Bunun başlıca nedeni, ANAP içindeki dört eğilimden birisinin, MHP’nin, seçim sonuçlarında ANAP içinde kazanmış olduğu etkinliğin ortaya çıkması oldu. Parti üst kademelerinde olduğu gibi iller ve ilçeler çapında da faşistler ANAP içinde ciddi bir güce sahipler. Birçok belediye başkanlığı, ‘liberal’ ANAP

içindeki eski MHP‘li faşistlerin eline geçti. Devletin bazı organlarında faşistler yeni mevziler ele geçirdiler. 25 Mart’tan bir süre sonrasına kadar fazla sürtüşmeden yan yana durabilen dört eğilim ANAP kongresi yaklaştıkça ciddi boyutlarda çatış; maya başladılar. Şimdi ANAP’ta üç eğilim var: ‘Liberaller’, MSP’liler ve faşist MHP’liler. Henüz hangi eğilimin kazanacağı belli değil. Asıl çatışma MSP ve MHP arasında. Bu iki eğilim birbirlerini parti dışına sürmek için çatışıyor ve henüz hangisinin ANAP dışına sürüleceği belli değil. ANAP kongresi bunu açığa çıkaracağı gibi, ANAP’ in geleceğini de belirleyecek. Eğer MHP ve MSP’den biri ANAP dışına sürülürse (Özal ise her üç kanadın üzerinde durarak partinin birliğini koruyor bir görünümde) bu Türkiye’deki mevcut siyasi dengeyi önemli ölçüde sarsacak ve yeni bir parlamenter istikrarsızlık kapısı açılacaktır. ANAP içindeki mevzilerin dışında, MSP’nin ikinci bir odak noktası Refah Partisi. Bu sessiz sedasız parti, 25 Mart’ta aldığı %5’e yakın oyunun üstünde, dikkatle ANAP içindeki gelişmeleri beklemektedir. Kaldı ki, seçime katılma oranının giderek düşmesi ve gelecekte daha da düşecek olması, buna karşın RP oylarının sabit kalacak olması, bu partinin şansını arttırmaktadır. MHP’nin ise taktiği açık değil. Hatırlanacağı gibi BTP’nin kuruluşunda namlı faşist unsurlar bu partiye katılmışlardı. Bunların bir kısmı son olarak DYP’ye girdi ve önemli görevlere getirildiler. ANAP ve DYP arasındaki bu bölünme faşist kadroların hizipsel bölünmesi olabileceği gibi, faşistlerin geniş boyutlu bir operasyonunun sonucu da olabilir. Kısaca söylemek gerekirse faşist hareket atak halindedir.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ! * Sıkıyönetimin basın üzerindeki sansürü sürüyor. * 12 Eylül’den bu yana,tutuklanan gazeteci sayısı: 122 * Yayınlanması tamamen yasaklanan gazete ve dergi sayısı: 4’ü günlük olmak üzere 100’den çok. * Bir süre için kapatılan gazete/dergi sayısı: 76. * Toplattırılan kitap sayısı: 1223. * Gözaltına alman yazar, gazeteci ve sanatçı sayısı: 317.

Sayfa: 7

TOPLANMA, GÖSTERİ YAPMA VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜKLERİ * Bütün ülke çapında toplanma ve gösteri yapma yasağı sürüyor. * Siyasi amaçlı dernek kurmak yasak. * 12 Eylül’den sonra biri Cunta tarafından olmak üzere 3 siyasi parti kapatıldı. * Mevcut yasal siyasi partilerden biri hakkında Anayasa Mahkemesinde dava açıldı. Her şeye rağmen 6 Kasım ve 25 Mart seçimleri Türkiye’deki siyasal ortamı bir ölçüde gevşetti. Bir-iki yıl öncesine oranla seçim ortamı ile başlayan ‘yeni’ politik ortam sağdan ve soldan seslerin çıkmasına, sınırlı eleştirilerin yükselmesine neden oldu. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Ancak, seçimler gerçekten de-

lenme ve basın özgürlükleri, bu hepsi de birbirinin ayni olan ve hepsi de oligarşinin borazanı olan örneklerden başka örneklere sahip değil. Kaldı ki, bunların dahi özgürlükleri alabildiğine sınırlı. Seçimlere sokulmayan siyasi partiler, gösteri yasağının sürmesi, burjuva basını üzerindeki ağır sansür, kapatılan

SENDİKAL ÖZGÜRLÜKLER ! * Tüm işçilerin sadece 1/6’sı “grev hakkına” sahip. * Grev hakkına sahip işçilerin ise grev yapması olanaksız. * Sendikalar siyasetle ilgilenemezler. * İşveren örgütleri siyasetle ilgilenebilir * Öğretmenler, teknik elemanlar, memurlar sendika ya da meslek örgütleri kuramazlar. Toplu sözleşme veya grev yapamazlar. . * DİSK kapalı. 1000’lerce DİSK yöneticisi ve üyesi yargılanıyor. DİSK’in tüm mal varlığına ve paralarına el kondu. DİSK’e ödenmiş ve ödenen tüm üye aidatları kapitalistlere kredi olarak dağıtılıyor.

mokratik bir ortam getirdi mi? Kuşkusuz hayır! Askeri diktatörlüğün seçimlerden önce üç yıl boyunca aldığı tedbirler ve bütün bunların kristalize olmuş hukuksal belgesi olan Anayasa Türkiye’de demokratik hakların zerresini dahi bırakmadı. Siyasal demokrasi bu üç yıl içinde tamamen yok edildi. Siyasal özgürlükler; toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, basın özgürlüğü yok. Daha da öteye düşünme özgürlüğü yok. Geçmişte bu özgürlükleri bütün sınırlılıklarına rağmen ve zorlayarak kullanmış olanlar zindanlarda. Bugün, biz komünistler toplanma ve örgütlenme özgürlüğü deyince, karşımıza yukarıda bahsettiğimiz siyasal partiler ve onların seçim toplantıları çıkarılıyor. Biz, basın özgürlüğü deyince de, bu kez boyalı burjuva basını önümüze dayatılıyor. Ama gerçekten toplanma örgüt-

burjuva gazeteleri, burjuva politikacıları üzerindeki siyasal yasaklar. Bütün bunlardan sonra, ezilen sınıfların ve onların çıkarlarını savunanların siyasal özgürlüklerinden söz etmek tamamen komiklik olur. Siyasal özgürlüklerin bu kısıtlılığı, toplumsal hareketliliğin durgunluğunun da bir nedeni. Veya daha doğru bir deyişle, bu iki olgu birbirlerini oluşturmakta ve tamamlamaktadır. Bu durumda, siyasal özgürlükler için mücadele daha da önem kazanıyor. Siyasal özgürlükler olmadan bir yığın hareketi ve yığınsal bir hareketlilik olmadan da devrimci işçi hareketinin gelişmesi beklenemez, öyleyse görev, siyasal özgürlüklerin genişlemesi için ileri atılmaktır.

Siyasal özgürlükler için verilecek mücadele sımsıkı ve çok güçlü bağlarla işçi sınıfının ekonomik mücadelesine bağlı-


Sayfa: 8

SOSYALİST İŞÇİ

dır. Geçtiğimiz yıl, Türkiye toplumundaki bir başka önemli gelişme ‘serbest toplu pazarlık’ döneminin yeniden aşlamasıdır! Aralık 83’de Çalışma Bakanlığı’nca düzenlenen listelerle birlikte, 1984 başında toplu sözleşmeler başladı. Çok kısa bir zamanda işçiler bu sözleşmelerin niteliğini gördüler. Arka arkaya her sözleşme satıldı, işçiler çaresiz kaldı. Toplu sözleşmelerin başlamasıyla birlikte gerek işçiler arasında, gerekse Türkiye solu içinde hangi sendika” tartışması başladı. Kimileri “DİSK Savunma Komiteleri”, kimileri “Türk-İş”, kimileri ise “Bağımsız Sendikalar” dedi. Sonuçta DİSK’li işçiler bazı dallarda bağımsız sendikalara, genel olarak ise Türk-İş’e bağlı sendikalara katıldı. Bugün sendikasız kalmış DİSK’li işçi çok azaldı.

Bu tartışma sürerken sendikal sorunun en can alıcı noktası tartışma dışı kaldı. Türkiye’de gerçek bir sendikal örgütlenme hakkı yoktu, grev hakkı yoktu. Nitekim ilk sözleşmelerden kısa bir süre sonra gerçek tüm çıp-

Özel Ek:1

laklığıyla ortaya çıktı. Gerçek o denli açıktır ki, Türk-iş yöneticileri dahi bir yandan patronlarla kucak kucağa otururken, diğer yandan grev hakkının olmadığını, sendikal hakların kısıtlılığından şikâyet etmeye başladılar. Bu arada, Türkiye son dört yılda üç tane grev (!) gördü. Her üç grev de fiyasko ile sonuçlandı. Grevler ‘sürerken’ grev ilan edilen tersanelerde üretim sürmekte idi. Grevler kaldırıldığında ise daha da ilginç sonuçlarla karşılaşıldı. Her üç işyerinde de çalışmakta olan işçi sayısı grev öncesinden daha çoktu ve grevci işçilerin hepsi işten çıkarıldılar.

Mücadeleye atılmak ise mutlak olarak örgütlenmeyi gerektiriyor. Her düzeyde sımsıkı örgütlenmek gerekir. Aşağıdan yukarıya her mevzi tek tek kazanılmalıdır. Fabrika, işyeri temsilcilikleri, bölge örgütlenmeleri tek tek mücadele alanlarıdır. Grev hakkı için mücadele bu mücadelenin sayısız taktikleri ve en başta da üretimi düşürücü tedbirler, sendikal örgütlenmenin kazanılması mücadelesi ile içice sürecektir.

Bu üç grev iki yanlı bir mesaj iletti. Geniş işçi yığınları kendi pratiklerinde yaşadıklarını bir kez de bu üç grev boyunca gördüler. Grev hakkı yok. Öte yandan ise oligarşi bu grev aracılığıyla kendi açısından “grev yok” dedi. Yani; “boşu boşuna toplu sözleşme görüşmelerini sertleştirmeyin, nasıl olsa grev hakkınız yok”. Oligarşinin mesajı, işçilerin deneyi, gerçekliği yansıtıyor ama doğruyu söylemiyor. Evet, grev hakkı yok, ama kazanılmalıdır. Kazanmak ise

Çeşitli fabrikalardaki gelişmeler çeşitli işçi kesimlerinin durumunu gösteriyor. İşçiler şimdi yoğun olarak durumu kavranır ve ne yapılması gerektiğini tartışıyor. Bu aşamada komünistler siyasal gerçekleri açıklama kampanyasına hız vermek durumundadır. Her mağlup olan mücadelenin işçileri, mücadeleye atılan her yeni fabrikaya yetişip sendikal mücadeledeki talebimizi, siyasal gerçekleri açıklamalıyız, işçilerin durumu kavramalarını hızlandır-

mücadeleyi gerektirir. Grev hakkı için, dolayısıyla gerçek bir sendika hakkı için mücadeleye atılmak gerekiyor.

malı, tartışmalarına canlılık kazandırmalı ve siyasi duruma dikkatlerini çekmeliyiz. İşçilerin yaşam koşullarını iyileştirmek mücadelesinde atacakları her adım, siyasal özgürlükler için verilecek mücadelenin bir parçasıdır. Biri genişletilmeden, diğeri de kazanılamaz, işte işçilerin kavraması gereken doğru budur. Bu aşamada sosyalist işçilerin birliği gündeme geliyor. Siyasal mücadelenin temelinde, siyasal taleplerde birliğin temelinde sosyalist işçilerin birliği. Bıkmadan, usanmadan bunun için çalışmak ve kazanmak zorundayız. Yığınsal ileri atılış gününde örgütümüz her büyük fabrikada, sanayinin her kilit noktasında var olmalı, yığınsal hareketin koordinasyonunda vazgeçilmez bir unsur olmalıdır. Ve zaman hızla geçiyor. Kimse sanmasın ki, bugünkü, durgunluk ebedidir. Yanlış, işçiler şimdi durumu kavrıyor. Yarın daha ciddi boyutlarda harekete geçeceklerdir, öbür gün ise, gün gelmiştir, işte, o güne hazır olmak gerekir.

İşçiler 7 Yılda İki Misli Yoksullaştı Sayılar, istatistikler işçilere ulaşmaz. Onlar esas olarak kapitalistlere ve onların hizmetindeki danışmanlara, memurlara, devlet görevlilerine hitap eder. Oysa sayılar, devletin istatistik Enstitüsü adlı örgütünün sayılan, işçi sınıfı için acı gerçekler sergiliyor. Bilindiği gibi Türkiye’de grev hakkı, dolayısıyla gerçek sendika hakkı 1963’de taşladı. 1977 yılının ücretleri, aynı yılın fiyatları ve kişi

başına düşen milli gelirini hep 100 olarak kabul edersek; (örneğin, 1977’de ortalama günlük ücret 146.5 TL idi, bunu 100 olarak kabul edersek, aynı yıl 20.899 TL olan kişi başına milli geliri de gene 100 olarak kabul edersek) ve sonra 1977 den günümüze kadarki gelişmeleri bu 100 kabul ettiğimiz 1977 yılına ait sayılarla oranlayarak hesaplarsak “endeks” denen sayıları buluruz. Endekslenmiş sayılar durumumuzu açıkça ortaya çıkarır.

(Bak Tablo) Gerçekte, bu tablonun yoruma ihtiyacı yok. Kısaca; 1963’den bu yana işçi ücretleri yaklaşık 70 defa artmış. Ama gerçekte böyle değil. Çünkü aynı dönemde 1977 yılı fiyatları esas alınarak fiyat artışlarından hesaplanan geçinme endeksi 98 defa artmış, işte, işçi ücretlerinin fiyat artışları (endeksi) ile karşılaştırılmasından bulunan gerçek ücretler bu durumu gösteriyor, işçiler

ortalama 1963’de 66.1 alırken, 1977 de 100,0, bugün ise 48,9 alıyorlar. Demek ki grev hakkının olduğu yıllarda işçi ücretleri gerçekten artmış. 14 yılda 66,1’den 100,0’e çıkmış. Sonra 1977 - 80 arasında hızla düşmüş ama 12 Eylül’den bu yana ise daha da hızla düşmüş, işte 24 Ocak’ın anlamı en kısaca bu! 1977’nin (7 yıl öncesinin) parasıyla işçilerin cebindeki er 100 TL den yarısı gitmiş. Şimdi işçiler 1977’ye göre iki misli zor yaşıyorlar. Milli gelire bakılırsa, 1977’den sonra 1982’ye kadar milli gelirde çok az da olsa (en çok düştüğü yıl olan 1980’de yüzde 4,5) düşmüş. 1982’den sonra ise artmaya başlamış. 1984’de ise iyice yükselmiş. Demek ki ülkede yaratılan tüm değer, ufak bir azalmadan sonra iyice yükselmiş yedi yılda. Ama ücretler düşmeye devam ediyor. Aradaki fark öyleyse nerede? Tabii ki kapitalistlerin cebinde.


SOSYALİST İŞÇİ

Özel Ek:1

Sayfa: 9

KUZEY KÜRDİSTAN’DA TERÖR KOL GEZİYOR 12 Eylül askeri diktatörlüğü bütün ülke çapında amansız bir terör dalgası başlattı. Siyasal özgürlüklerin tamamıyla ortadan kaldırılmasıyla birlikte süren bu terör binden çok devrimci-demokratın katledilmesi, 40 bine yakın devrimci-demokratın zindanlara doldurulmasıyla sonuçlandı. Ve terör hâlâ hızlı bir biçimde sürüyor. Hafta geçmiyor ki, yeni bir “operasyon”, yeni bir katliam haberi okumayalım. Askeri diktatörlüğün K.Kürdistan’daki terörü ise vahşet boyutlarına ulaştı. Zaman zaman tekelcilerin basınına dahi yansıyan haberlerden ve fotoğraflardan sömürgeci terörün kitlesel şiddetim kolayca görebiliyoruz. Çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden sömürgeci ordu K.Kürdistan halkına sistemli bir biçimde zulmediyor. Bulduğu her bahanede zulmünü tekrarlıyor. KÜRDİSTAN’DA ULUSAL DEMOKRATİK BİLİNÇ GELİŞİYOR 1970’li yıllar bütün K.Kürdistan’da ulusal demokratik bilincin, ulusal demokratik hareketin en yüksek boyutlara ulaştığı bir dönemdir. Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki ayaklanmalarla karşılaştırıldığında 1970’li. yılların bilinç ve eylem düzeyi son derece yüksektir. Her şeyden önce, hareket bu kez, modern bir içeriğe sahiptir ve bütün K.Kürdistan’a yayılmıştır, ikinci olarak Türk halkı tarihte gene ilk kez yaygın bir biçimde Kürdistan’ın sömürge statüsünü işitmiş, “Kürdistan’ın bağımsızlığı”, “Kürdistan’ın kurtuluşu” sloganlarıyla karşılaşmıştır. Gene 70’li yıllarda

Kürdistan halkının yanı sıra Türk emekçileri, işçiler memurlar, öğretmenler de Kürdistan bağımsızlık hareketinin sloganlarını atarak meydanları doldurmuştur. Bütün bunlar, kestirme bir biçimde 12 Eylül’den bu yana K.Kürdistan’da süren zulmün nedenlerini açıklamaktadır. Sömürgeci oligarşi yığınsal bir ulusal bilinçlenme ile karşı karşıya kalmış, bunu kırmak için ileri atılmış fakat gene de direnişle karşılaşmıştır. Direniş bazı Kürt ve Türk sol gruplarının abartarak iddia ettiği gibi silahlı bir direniş değildir. Ama oligarşi için daha da korkutucudur. Ulusal demokratik bilinç kınlamamak -tadır. Bulduğu her fırsatta kendini yeniden göstermektedir. Anayasa oylaması, 6 Kasım, 25 Mart seçimleri K.Kürdistan ulusal demokratik hareketinin boyutlarını bir ölçüde gösterdi. Her defasında Kürdistan bütün Türkiye Cumhuriyeti ortalamasının çok üstünde boyutlarda bir direniş sergiledi. KÜRDİSTAN OPERASYONU Geçtiğimiz yıl K.Kürdistan sömürgecilerin bir yeni kanlı harekâtıyla daha Karşılaştı, PKK’nın silahlı gücü HRK’nın 1984 yaz sonunda Irak KDP’nin kontrolündeki toprakları kendisine üs olarak kullanıp, TC işgalindeki K.Kürdistan’da başlattığı silahlı eylemler bu yeni terör dalgasının nedeni oldu. Köyler, kasabalar basıldı, işkence haneler kuruldu, yüzlerce Kürt köylüsü işkenceden geçirildi, tutuklandı. Birçok “sınır” köyünün boşaltılması planları yapılmaya başlandı. Fakat bunlardan daha önemlisi, Türk Ordusu K.Kürdis-

tan’a önemli ölçüde yığınak yapmaya başladı. Bölgede askeri amaçlı olduğu kuşku götürmeyen yeni yollar açılıyor, askeri üsler, havaalanları kuruluyor. Sömürgecilerin tüm hazırlıkları kuşkusuz PKK’nın silahlı gücüne karşı değil. Sömürgeciler, PKK’nın silahlı güçlerini tahmin edebilecek kadar istihbarata sahiptirler. Onların hazırlığı büyük olasılıkla daha başka hedeflere sahiptir. Orta Doğu’da 4 yıldır sürmekte olan İranIrak savaşı Türkiye oligarşisi için yeni bir döviz kaynağı oldu. T.C’nin bu iki ülkeye ihracatı önemli ölçülerde arttı. Ve de, yakın zamana kadar Türkiye oligarşisinin diplomasi gereği savaşın bitmesini istediğini söylemesine rağmen gerçekte savaşın sürmesine için için sevinmekte. Tek telaşlandığı dönem İran’ın Irak KDP ile birlikte Irak Kürdistan’ı üzerinden, yaptığı saldırı günlerinde oldu. Telaşın nedeni Irak-Türkiye petrol boru hattının tahrip edilme olasılığı idi. Ancak İran’ın bu konuda verdiği garanti kısa zamanda T.C.’yi yatıştırdı. Kuzey Kürdistan’daki son askeri operasyonlar sırasında Özal, savaş boyunca ilk kez olmak üzere, Türkiye’nin yeni bir yaklaşımım ilan etti. Türkiye savaştan artık memnun değil, tam tersine endişeli. Bu endişe, kuşkusuz emperyalizmin endişelerini yansıtıyor. Savaş, hala önemli bir kâr kapısı, ama bunun yanı sıra önemli radikal gelişmelere yol açabilecek durumda. Dolayısı ile emperyalizm bir süredir ciddi bir biçimde yaptığı askeri hazırlıklardan sonra şimdi bir müdahaleye hazır. Böyle bir müdahale de Türkiye ordusuna da “görev” düşeceği açık. Kuzey Kürdis-

tan’daki askeri yığınağın nedeni budur. PKK’YE KARŞI TUTUMLAR PKK eylemini izleyen terör birçok Türk ve Kürt grubunun şaşkın tutumlar almasına yol açtı. ilk şaşkınlıkla “Eruh ve Şemdinli eylemleri maceracı ve provokatif niteliktedir” dendi.(TKEP, TKKKÖ, TKSP KÖİP, Ala Rızgari ve bazı Suriye ve Irak örgütleri aktaran Riya Azadi.) Ve hep birlikte neredeyse terörün tüm sorumlusu PKK olarak gösterildi. PKK eyleminin doğru bir strateji ve taktiklere sahip olup olmadığı tamamen ayrı bir tartışmadır. Ancak PKK’ye dönük eleştiriler bu temelde yapılmamakta fakat PKK sömürgecilerle silahlı çatışmaya girdiği ve bu çatışmalar sömürgeci terörü getirdiği için eleştirilmektedir. Sanki sömürgeciler her fırsatta zulüm etmiyormuş gibi; sanki silah aramak vb., gibi bahanelerle her gün Kürdistan halkına saldırılmıyormuş gibi. PKK’nın sol içi mücadelede kendi muhaliflerine karşı aldığı tutum da, aynı Türk ve Kürt sol gruplarınca Eruh ve Şemdinli eylemlerine bağlanmaya çalışıldı, iddiaya göre, PKK, muhaliflerine aldığı tutumun etkilerini silmek için TC topraklarında eyleme girmiş. Oldukça zorlama bir iddia. PKK’ye yöneltilen üçüncü bir eleştiri ise, PKK’nin Irak Kürdistan’ında üstlenmiş olmasıdır. Bu eleştiri sahipleri “sınırın” öte tarafının da Kürdistan olduğunu unutmaktadırlar. Kürdistan’ın bir parçası ile diğer parçalarında süren


Sayfa: 10

SOSYALİST İŞÇİ

tik faaliyettir.

mücadele arasında sıkı bağlar vardır. K.Kürdistan ulusal kurtuluş örgütlerinin diğer parçaların ulusal kurtuluş örgütlerinden destek almaları kaçınılmazdır ve hatta olumludur. YANLIŞ BİR ADIM

Kürt ve Türk solunun önemli bir kısmının bu olumsuz tutumunu bir yana bırakırsak, Eruh - Şemdinli eylemleri stratejik ve taktik hatalara sahiptir. Sömürgeci bir devlete karşı bir başka sömürgeci devletin dolaylı desteği dahi, ulusal kurtuluş hareketleri için zararlıdır. Irak KDP ile İran devleti arasında böyle ilişkiler vardır. Kuzey Kürdistan’ın ulusal demokratik hareketleri bu türden ilişkilerden şiddetle kaçınmak zorundadır. Yoksa mücadelenin bir aşamasında, desteği alınan gücün silahları ile yüz yüze gelinebilir. Bundan kurtuluş, tam anlamı ile bağımsız bir hatta sahip olmaktır. Silahlı mücadele, Kürdistan’ın ulusal kurtuluş hareketi için kaçınılmazdır. Türk, Irak, Suriye ya da İran sömürgecilerinin Kürdistan’ın parçalarından gönül rızalarıyla çekilmeleri düşünülemez. Ancak, silahlı mücadele, yığınsal bir desteğe sahip olduğu takdirde başarı şansına sahiptir. Aksi takdirde, eldeki güçler boşuna heba olur. Bugün Kuzey Kürdistan’da gelişen bir ulusal kurtuluş bilinci var. Ama bu gelişme sömürgecilere karşı silahlı mücadeleye atılma düzeyinde değil. Henüz, yığınlarla öncü arasında önemli bir mesafe vardır. Görev, bu mesafenin kapatılmasıdır, yığınlar arasındaki poli-

KÜRDİSTAN’DA BELİRLEYİCİ GÜÇ Bugün, Kuzey Kürdistan’da çalışan nüfusun % 5’i işçi sınıfıdır. Birçok, az gelişmiş ülkeye oranla ve devrim öncesi Rusya’ya da oranla, bu, yüksek bir ölçüdür. Kuzey Kürdistan işçi sınıfı hızla gelişmektedir. Bu gelişme, Türkiye Cumhuriyeti ortalamasından yavaş olmasına rağmen, orta doğu ölçeğinde ve Kürdistan’ın diğer parçalarına göre çok hızlıdır. Ancak, Kuzey Kürdistan işçi sınıfı henüz politik olarak örgütsüz ve deneysizdir. Türkiye Cumhuriyeti ortalamasından çok daha düşük bir örgütlenmeye ve mücadele deneyine sahiptir. Siyasi örgütlenmeden, bir komünist işçi partisinden yoksundur. Bu kısa tespitler, Kuzey Kürdistan’da komünistlerin görevlerini açığa çıkarmaktadır. Kuzey Kürdistan devriminin sosyalizme yürümesinin tek garantisi işçi sınıfının önderliğidir. Lâfta, yani salt teorik önderlik değil, fiili, örgütsel ve yığınsal olarak, Kürdistan proletaryasının önderliği olmadan sosyalizme yürünemez. Komünistler, bu gerçeği görerek tüm güçleriyle Kürdistan proletaryasının örgütlenmesi için çalışmak zorundadır. Kürdistan işçi sınıfı bugün ulusal kurtuluş güçlerinin fiili olarak önden değil. Bu konumdan uzak. Ama örgütlendikçe, siyasi mücadelede mevziler kazandıkça ulusal kurtuluş güçlerinin belirleyici parçası olacaktır.

SOSYALİST TARTIŞMA SAYI

1

CIKIYOR .

Özel Ek:1

GÜNEY AFRİKA’DA İLGİNÇ GELİŞMELER Siyah Afrikanın, beyaz azınlığın ırk temelinde şekillenmiş devlet aygıtı tarafından yönetilen, insanlığın yüz karası bu rejim, geçtiğimiz yıl dünyanın gözlerini gene kendi üzerinde topladı. Güney Afrika “Cumhuriyeti”nin Kuzeyi Mozambik, Zimbabwe, Botswana, Namibia ve Angola ülkeleri ile sınırlı. 19701i yıllardan beri bu ülkeler Güney Afrika “Cumhuriyeti” için önemli bir tehlike teşkil ediyorlardı. Dünya kamuoyu ise Güney Afrika “Cumhuriyeti“ni gittikçe terk ediyor ve yalnızlığa itiyordu. Dış ilişkiler böyle iken içeride de siyah çoğunluk ( ki esas olarak işçi sınıfı ve küçük burjuvalardan oluşuyor) ise gittikçe rejime karşı mücadelesini yükseltiyordu. Bu konularda 1984 yılında önemli değişiklikler oldu. 16 Mart 1984’de Güney Afrika devlet başkanı Bothae Mozambik devlet başkanı Machel bir anlaşma yaptılar. Mozambik Güney Afrika “Cumhuriyeti”ndeki siyahların örgütü olan “Afrika Ulusal Kongresi “ne yardımı kesecekti, Güney Afrika ise Mozambik “kontra”sı sayılabilecek, karşı devrimci “Renamo” örgütüne yardım etmeyecekti. Fakat “Renamo” saldırıları bu anlaşmadan sonra da durmadı ve Mozambik ekonomik, politik çöküşün eşiğine geldi. Mayıs’ta Machel Güney Afrika “Cumhuriyeti”nden yardım istiyordu. 1984 boyunca Namibia Güney Afrika’nın işgalinde kalmaya devam etti. Angola, Namibia’nın bağımsızlığı için mücadele eden “SWAPO” örgütüne yardım ediyordu. 1984’de Güney Afrika “Cumhuriyeti” Angolayı da işgale başladı. Şubat ayında Angola Hükümeti barış istemek zorunda kaldı. Bunun karşılığında “SWAPO”ya yardımı kesecek ve Kübalı görevlileri geri gönderecekti. Bunun yanı sıra Güney Afrika “Cumhuriyeti” de Angola’daki karşı devrimci örgütlenme olan Unita”ya yardımı kesecekti. Böylece Mozambik ve Angola bir süre için Güney Afrikaya karşı mücadelelerine “ara vermek zorunda kaldılar. Zimbabwe ise Ndabele Land ayaklanmasının korkusu ile Güney Afrika “Cumhuriyeti” ile iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde. Malavi diktatörü Banda ise zaten uzun bir Samandır Güney Afrika ile iyi

ilişkiler içinde idi. Böylece Güney Afrika dış sorunlarını bir ölçüde çözmüş veya dondurmuş görünüyor. İçerde ise sorunlar çözülmekten uzak ve bir sürü çelişkiyi bağrında taşıyor, örneğin Apartheid (ırk ayırımcılığı politikası) rejimini protesto etmek için -kamuoyunun baskısı ileABD ve Avrupa firmaları Güney Afrika’dan çekiliyorlar. Bu ise siyah çoğunluk arasında işsizliği arttırıyor. Bir diğer önemli gelişme, Eylül’de uygulanmaya konan yeni Anayasa. Güney Afrika’da 800 bin Hindistan’dan gelme, 2.8 milyon çeşitli etnik gruplardan insanlar ve 4.7 milyon Avrupa’dan (başlıca Hollanda ve İngiltereden) gelme beyaz yaşıyor. 22 milyon nüfusun geri kalan 13.5 milyonu siyah afrikalılardan oluşuyor. Yeni anayasa beyazların yanı sıra, “renkliler” diye adlandırılan hintlilere ve diğer etnik azınlıklara kendi meclislerini seçme hakkını veriyor ! (Siyahların bu hakkı da yok).Böylece 3 meclis sistemi getiriyor. Fakat beyazların meclisinin diğer iki meclisin üzerindeki hakimiyeti tartışma götürmez bir gerçeklik olarak kalıyor. Bu yeni yöntemle sözde Apartheid reforma tabi tutuluyor. Aslında bu “böl ve yönet’’ taktiğinin bir yeni uygulamasından; başka birşey değil. Güney Afrika devletinin tabiri ile “renklilerin” ancak % 20’si oy vermek için sandık başına gitti. % 80’i yeni anayasayı protesto etti ve Apartheid rejimine ortak olmayacaklarını belirttiler. Ayrıca yeni anayasa muhalefetin nefretini körükledi ve şehirlerde ayaklanmalara yol açtı. Güney Afrika’nın merkezi sanayi bölgesinde, işçi mahallelerinde ayaklanmalar çıktı. Polis bu işçi bölgelerine askeri destekle ve 400 - 500 kişiyi öldürerek girebildi. Kasım ayında ise siyah işçiler sendikası 1979’dan beri en büyük politik eylemini yaptı ve 2 günlük bir genel grev yaptı. Bundan iki ay öncede maden işçileri sendikası ilk yasal grevini başlattı ve kısa zamanda grevi zaferle sonuçlandı. Bugün siyah işçilerin çoğunluğu hala sendikalara kayıtlı değil. Fakat 1984 yılı toplumsal muhalefetin tartışma götürmez biçimde işçi sınıfının etrafında şekillenmeye başladığı bir yıl oldu.


11ek