Page 1

Siyasal Depreme Doğru Fiyatı: 1,5 TL

www.sosyalistdayanisma.org

YIL: 1 SAYI 9

KASIM 2011

SAVAŞTA YOKSUL YOKSUL CAN VEREN HALKIZ! HALKIZ! ZAMLARLA YOKSUL BARIŞ, BARIŞ, BARIŞ, İNSANCA İSTİYORUZ! İNSANCA İSTİYORUZ! İNSANCA İSTİYORUZ! SOYULAN HALKIZ! YAŞAM YAŞAM YAŞAM AŞTA DEPREMLE SAVAŞTA SAVAŞTA İsyancılar EREN CAN VEREN CAN VEREN ARLA YOKSUL ZAMLARLA YOKSUL ZAMLARLA YOKSUL EZİLEN SAVAŞTA CAN VEREN ZAMLARLA SOYULAN DEPREMLE EZİLEN

ULAN EMLE LEN

RIŞ, NCA AM

HALKIZ!

SAVAŞTA CAN VEREN ZAMLARLA SOYULAN DEPREMLE EZİLEN

SOYULAN DEPREMLE EZİLEN

HALKIZ!

BARIŞ, İNSANCA YAŞAM

SAVAŞTA CAN VEREN ZAMLARLA YOKSUL SOYULAN HALKIZ! Van’da 7.2 Yıktı DEPREMLE Geçti! EZİLEN

SOYULAN DEPREMLE EZİLEN

HALKIZ!

BARIŞ, İNSANCA YAŞAM

İSTİYORUZ! İSTİYORUZ! “15-16 Ekim Ankara BARIŞ, Kongresi” Üzerine SAVAŞTA SAVAŞTA SAVAŞTA İNSANCA İSTİYORUZ! CAN VEREN CAN VEREN CAN VEREN ZAMLARLA YOKSUL ZAMLARLA YOKSUL ZAMLARLA YOKSUL YAŞAM SOYULAN HALKIZ! SOYULAN HALKIZ! SOYULAN HALKIZ! İSTİYORUZ!

DEPREMLE EZİLEN

DEPREMLE EZİLEN

DEPREMLE EZİLEN

BARIŞ,

BARIŞ,

BARIŞ,

Erkek Egemen Kapitalist Sistem Kadını Öldürüyor


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Çıkarken AKP darbesinin karanlık günleri arka arkaya ekleniyor. Cezaevleri tıka basa doldu. Daha da dolacak. Ortalık paramparça ceset fotoğrafları ile dolu. 12 Eylül’ün en karanlık günlerinin kopyaları toplumun önemli bir kısmı dizi başlarında çürümeye yatırılırken direngen filizleri kırıp geçirmeye çalışıyor. 2001’den beri tüm dünyada 35 bin kişi terörist diye hüküm giymiş. Bunların üçte biri (12bin) Türkiye’deymiş. AKP, 12 Eylül’de kazandığı referandum başarısından sonra hızla kendi despot rejimini inşaya girişti. Bu konuda önemli bir mesafe aldı. Kendisine ve cemaate muhalif tüm politik çevreleri tasfiye etmeye soyundu. Kürt Sorunu’nu da askerin sosyal meşruiyetini geriletmek için bir araç olarak kullandı. Askerin bütünüyle denetim altına alınması sonrasında ise kazandığı büyük özgüven ve Arap Baharı sayesinde ABD ile girdiği balayı aracılığıyla meseleyi zorla halletmeye kafasını yatırdı. Bu tercih, toplumumuza büyük acılar yaşatma potansiyeline sahiptir. Erdoğan kendisine atfettiği süper kahraman güçleriyle bu işin altından da “alimallah” kalkarız diye düşünüyor ama yanılıyor. Bir yandan da her şerrin bir hayra yol vermesi gibi AKP’nin yarattığı bu korku rejimi şimdiye kadar yan yana gelmesi hiç de mümkün olmayan birçok kesimde aynı nefes alacak hava ihtiyacını körüklüyor, benzer ruh hallerini besliyor. Daha dün AKP’nin ilericiliğinden bahsedenler bugün AKP zorbalığına karşı imza topluyor. Herkes bu karanlığı yırtıp atacak dinamik bir öncünün arayışı içerisinde. Halkın adalet ve özgürlük arayışına yanıt olabilecek bir odağın çok farklı kesimler açısından bir çekim merkezi olabileceği açıktır. Halkın Demokratik Kongresi bu açıdan çok önemli bir adımdır. AKP darbesine karşı eğer sağlıklı bir biçimde istihkâm edilirse çok önemli bir rol oynayabilir.

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 1, Sayı: 9 Kasım 2011 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Estet Matbaacılık Adres: Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı- İST Tel: 0212 565 17 74

2

Fakat AKP’nin zorbalığına karşı yürütülecek bir mücadele ancak ve ancak Batı’daki işçilerin, yoksulların, dışlanmışların da nabzını tutabilirse bir dönüştürücü rol oynayabilir. AKP büyük bir hızla esnek çalışma önündeki tüm engelleri kaldırmaya soyundu. Kamu Personeli Yasası, sözleşmeli çalışmayı esas alacak şekilde yeniden düzenleniyor. İş Hukuku’nda patronları en fazla rahatsız eden katılık, Kıdem Tazminatı kaldırılmaya çalışılıyor. Arka arkaya gelen zamlar, zenginlerden alınamayan vergilerin yoksulların sırtına yıkılması şu ana kadar ciddi bir sosyal muhalefete yol açmadı ama önümüzdeki günlerin küresel kriz fırtınalarında toplumu nereye savuracağını hep birlikte göreceğiz. Fırtınalı günlerden geçiyoruz. Dik durabilmek, sokaktan elimizi ayağımızı çekmemek esastır. Kongre ülkenin siyasi haritasını yeni baştan çizebilir. Fakat bunu yapabilmesi sınıfsal sömürüyü de günlük siyasetin diline tercüme edebilmesi ve dövüştürebilmesi ile mümkündür. Van Depremi sonrası ortaya çıkan ırkçı tepkiler ruh sağlığı ne kadar bozuk insanların arasında yaşadığımızın en açık kanıtı oldu. Yılların kara propagandaları ile cahilleşmiş, en sıradan insani meziyetlerini kaybetmiş bir topluluk. Bu düzene kafa tutanların ve her şeye rağmen bunda ısrar edenlerin, toplumun en büyük değeri olduğunu gösteren can acıtan bir örnek. Devrimcilik, mücadele bu karasaban içinde aklını ve ruhunu zinde ve sağlıklı tutabilmenin, umudu koruyabilmenin yegane yoludur. Özgürlük dolu günler ve mutlu bir bayram dileğiyle….


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

BARIŞ İÇİN SOSYALİZM SOSYALİZM İÇİN BARIŞ 99

’dan 12 yıl sonra depremin cani yüzü ile bir defa daha karşılaştık. İnsan hayatına zerre kadar önem verilmeyen bir coğrafyada yine paramparça edilmiş yaşamlarla dolu bir coğrafyadayız. İçinden geçilen hassas günler depremin acısıyla iyice cehennemi bir hal aldı. Neredeyse Türkiye toplumunun insanlıktan sınava çekildiği bir uğraktayız. Küresel kapitalizmin içinden geçtiği türbülans neredeyse tüm gelişmelere damgasını vuruyor. ABD’de uzun yıllar sonrasında ilk kez ortaya çıkan bir sosyal hareket çok yaygın bir biçimde kapitalizmi sorguluyor. Kısa sürede 300’den fazla şehirde meydanlarda biriken insanlar dünyanın kaymağını yiyen %1’i hesaba çekiyor. Doğrudan zenginlerin konutlarını hedef alan eylemler gerçekleştiriliyor. Krizin iyice göze batar hale getirdiği adaletsizlikler sorgulanıyor. Koca bir insanlığı, bir avuç lüks budalasının abuk sabuk isteklerini, tatmin edilemez arzularını karşılamaya çalışan robotlara, kâr makinelerine çeviren sistem artık sadece bizim için değil büyük bir çoğunluk açısından değişmesi gereken bir hali temsil ediyor. KAPİTALİZM ÖLDÜRÜR. Herkesin çok iyi bildiği insanlığın büyük sırrı artkı dünyanın tüm sokaklarında haykırılıyor. Bugün sorgulanan kapitalizmin yerine büyük insanlığın 21. Yüzyıl sosyalizmini geçirme iradesini ortaya koyduğu gün büyük bir eşik atlanmış olacak. İnsanlığın ilk büyük sosyalizm deneyimi gerçekten de kendi zaafları dolayısıyla yıkıldı. Sosyalizm eşitliğin yanına özgürlüğü ve doğrudan demokrasiyi koyamamasının bedelini çok ağır ödedi. Fakat artık bedelin tüm insanlık tarafından ödendiği belirginleşiyor. Yoksulların, aşağıdakilerin, her geçen gün daha da aşağılara itilen orta sınıfların, bu gerçeğin farkına

varması ve kapitalizme illet etmenin ötesine geçmesi artık an meselesidir. Bir taraftan ekonomik krizle sarsılan diğer yandan halklar tarafından sorgulanan kapitalizm ise dünya halklarına daha büyük bir hırsla saldırıyor. Bunun en somut örneği Kaddafi’ye dayatılan sondur. Ülkesinin yağmalanması için emperyalist sistemin paralı askerliğine soyunan çeteler Kaddafi’yi şehit ettiler. Kaddafi ise 42 yıllık iktidarının sorgulanabilecek, karşı çıkılabilecek tüm yönlerine rağmen devrimci bir tutum sergiledi. Vasiyetinde de belirttiği gibi kendisine yapılan canının bağışlanması karşılığında uzlaşma tekliflerini reddederek savaşmayı seçti. Kendi seçtiği yolun önüne koyduğu bedeli de ödedi. Emperyalist medyanın tüm aşağılama gayretlerine karşılık Kaddafi kapitalizmin yağmacı zihniyetinin sorgulandığı her yerde direnenlerin yanında yerini alacaktır. Libya’nın petrolü artık Libya’lıya ev, aç Afrikalı’ya yemek olarak gitmeyecek. ELF, TOTAL, SHELL, BP kendilerine açılan yeni av sahasının üzerine vahşice atılacaktır. KAPİTALİZM DÜNYAYI YAĞMALAR. Emperyalistler ve işbirlikçileri için ödenecek bir hesap olmayacak mıdır? Emperyalist sistemin yeni hedefi Suriye olacak. Erdoğan, ABD’nin Arap isyanları karşısındaki en önemli Truva atlarından biri olarak büyük bir özgüven patlaması yaşıyor. İçeriden alınan %50’lik oy desteği Beyaz Saray’la girilen balayı ile birleşince Erdoğan Suriye konusunda çok büyük riskler altına girmeden edemedi. İran’ın bölgede geriletilebilmesi açısından Suriye’nin düşürülebilmesi çok önemli. İstanbul’da Suriyeli muhalifler kendi meclislerini kurdular. Suriye’ye karşı cephenin en önünde Türkiye bulunuyor. AKP’nin ilkesiz siyaseti-

nin en önemli örneklerinden birini Suriye politikası oluşturuyor. ABD’nin gazıyla, ama daha da önemlisi kendisine hakim olabileceği yeni pazarlar arayan gözü dönmüş ihracat sermayesinin hırsı ile halkımız pek de konuşup tartışamadan çok şiddetli bir anaforun içerisine doğru çekiliyor. Suriye, yıllar sonra Türk ordusunun giriştiği en önemli dış macera sahası haline dönüşebilir. Özgüvenin doruklarındaki Erdoğan kendisini Ortadoğu’nun yeni Yavuz’u haline getirecek bir çılgınlığa kalkışabilir. Kürt meselesinde çok konuşulan sınır ötesi harekat Suriye üzerinden de gelişebilir. İran’a karşı Füze Kalkanı’na ev sahipliği yapan, Suriye’de iktidarı değiştiren bir nevi Suudi Arabistan’ın kılıcı haline dönüşen Türkiye, bölge halkları açısından ne ifade edecek? Buazizi, kendisini Türkiye ve tabii küresel sermaye, Arap coğrafyasını yağmalasın, bölgedeki anti-emperyalist cephe çözülsün diye mi yaktı? Libya’da başarılan halkların özgürlük taleplerinin istismarının, Suriye’de başarılı olabilmesi insanlığın umutlarına zarar verecektir. Dolayısıyla antiemperyalist mücadele görevlerimiz hâlâ yoğun bir biçimde önümüzde durmaktadır. Ne Libya’da yaşananlardan yola çıkarak Tunus, Mısır, Yemen, Bahreyn’de yayılan isyanları Arap halkının samimi özgürlük çığlıkları olarak değil de ABD’nin oyunu olarak görmek zorundayız ne de NATO’nun desteklediği “diktatörler kovalama” ayinlerine alkış tutmak. UNUTMAYIN. EMPERYALİZM ÖLDÜRÜRÜR. Dışarıda ABD taşeronluğuna soyunan AKP içeride de halklarımıza kan kusturmaya devam ediyor. Sınır ötesi operasyonlar yoğun KCK operasyonları ile paralel yürütülüyor AKP, Kürt halkının taleplerini yasal zeminde ifade edebilecek tek bir Kürt

M. Sinan MERT

Dışarıda ABD taşeronluğuna soyunan AKP içeride de halklarımıza kan kusturmaya devam ediyor. Sınır ötesi operasyonlar yoğun KCK operasyonları ile paralel yürütülüyor AKP, Kürt halkının taleplerini yasal zeminde ifade edebilecek tek bir Kürt bırakmamaya ahd etmiş gibi gözüküyor

3


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Hem Türkiye finans kapitalinin Yeni Osmanlıcılık hayallerini kursağında bırakmak, hem Kürtlerle Türklerin barışını inşa etmek hem de emekçilere saldırıları püskürterek insanca yaşanılır bir ülke yaratma şansımız var. Dünyadaki isyan dalgası bu şansı büyütüyor. Fakat Türkiye’de sınıf hareketine, yoksulların birleşmesine öncülük etmesi gereken sosyalistlerin bu işi nasıl yapabilecekleri ile ilgili kafaları çok karışık.

4

bırakmamaya ahd etmiş gibi gözüküyor. Liberallerin büyük beklentilerine rağmen BDP’nin yemin etmesi de gerilimi düşürmedi. AKP arkasına aldığı uluslar arası konjonktürün de desteği ile Kürt hareketini zorla tasfiye etmenin yollarını arıyor. Öyle bir 5 ay yaşadık ki seçimlere kadar bu ülkede bir ateşkes olduğunu herkes unuttu. Kürt hareketi en yetkili ağızlardan hükümetin olumlu bir yaklaşımının çatışmalara son vereceğini açıklıyor fakat bu açıklamalar her seferinde yoğun operasyonlarla karşılık buluyor. Önümüzdeki günler daha yoğun hesaplaşmalara gebedir. SÖMÜRGECİLİK ÖLDÜRÜR. Yaşanan savaşın Türkiye toplumunun ruhunu nasıl karattığını, gündelik faşizmin toplumun geniş kesimlerinde nasıl kök saldığını, deprem sonrasında yaşananlarla daha da net görebilir olduk. Savaş sadece karşılıklı yoksulların ölmesine yol açmıyor aynı zamanda karşılıklı büyük bir nefreti de besliyor. Dünya tarihinde herhangi bir ülke bizim şu deprem esnasında yaşadığımız kadar çok anormalliği bir arada deneyimlemiş midir? Bahçeli’ye bile “soysuzluktur” dedirtecek kadar büyük bir şuursuzluktan, insanlık kaybı halinden bahsediyoruz. savaşta bir tane zengin çocuğunun, bir tane general çocuğunun burnu bile kanamıyor. İlle de yoksullar… Kürtlerin ezilmesinin rantını yiyenler zenginler, Kürtlerin özgürlük ve eşitlik taleplerine karşı cepheye sürülenler yoksullar. Yoksulların bu ölümcül oyundan el çekmemesi için kışkırtılan ve yardım sandıklarına taş, sopa, pislik doldurtan, TV spikerine “Doğu da olsa üzüldük” dedirten sıradan faşizm. Kürtleri böyle ölümüne isyan etmek zorunda bırakan da aynı faşizm değil mi? Bu oyunun bozulmasından, barış mücadelesinin yükseltilmesinden en çok faydalanacak olanların yoksullar olduğunu anlamak için dahi olmak gerekmiyor. ÇÜNKÜ FAŞİZM ÖLDÜRÜR, ÖLDÜRÜYOR. Savaşın en karanlık günlerinde AKP “su uyur, düşman uyumaz” sözünü hatırlatırcasına yeni zamlarla, yasalarla saldırı-

yor. Sözüm ona gelir adaletsizliğini dengeleme mekanizması olması gereken vergiler, bizde tam tersine bir adaletsizlik yaratma mekanizması olarak çalışıyor. Dolaylı vergiler “zenginlerden vergi alamama” gerekçesiyle hiç utanılmadan “güncellenip” duruluyor. OECD ülkeleri arasında en çok çalışılan ülke olunmasına rağmen hafta sonu çalışmaları gündeme getiriliyor. Kredi kartları ve bol keseden dağıtılan tüketici kredileri ile hayal aleminde yaşayan halkımız şelalenin aşağıya döküldüğü noktaya doğru yaklaşmakta olduğunun farkında ama uyuşmuş durumda. Sendikalar ya AKP’nin denetimine geçmiş durumda ya da AKP’nin gazabına uğrama korkusuyla köşesine sinmiş du-

rumda. Türk İş’in geleneksel olarak “Genel Grev sebebi sayarız” diyerek karşı çıkageldiği Kıdem Tazminatı konusu bile işçi sendikalarının üzerindeki ölü toprağının atılmasını sağlayamadı. Kamu alanında ise iş güvencesini düzenleyen 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun yürürlükten kaldırılması gündemde. Yani hem kamu çalışanlarının hem de işçilerin iş güvencelerini aynı anda tehdit edebilecek bir pervasızlık ile karşı karşıyayız. Çünkü AKP’nin müzmin cari açık sorununa çare bulabilmek için uluslar arası sermayenin yatırım iştahını kabartacak bu tarz dönüşümleri gerçekleştirmesi gerekiyor. Güvencesiz öğretmenlerin intiharlarına hükümetin cevabı tüm öğretmenleri güvencesizleştirmek olacak. Dünyanın dört bir yanı isyanlar ve düzen karşıtı eylemler ile kaynıyor. Bu isyanlar sağlıklı

bir dönüşüm reçetesine sahip değiller fakat tutarlı bir devrim programı için öncelikle devrim iradesinin kendisini görünür kılması da önemli. Ancak ülkemiz dünyadaki bu süreci karşı karşıya olduğu büyük bir tıkanıklıkla karşılıyor. Bir tarafta emperyalizm taşeronluğu, diğer yanda Kürtlere ve emekçilere saldırı var. Oysa hem Türkiye finans kapitalinin Yeni Osmanlıcılık hayallerini kursağında bırakmak, hem Kürtlerle Türklerin barışını inşa etmek, hem de emekçilere saldırıları püskürterek insanca yaşanılır bir ülke yaratma şansımız var. Dünyadaki isyan dalgası bu şansı büyütüyor. Fakat Türkiye’de sınıf hareketine, yoksulların birleşmesine öncülük etmesi gereken sosyalistlerin bu işi nasıl yapabilecekleri ile ilgili kafaları çok karışık. AKP tam bir sil süpür yaklaşımı ile 12 Eylül’ün replikasını yaratma peşindeyken, işçilerin birliğihalkların kardeşliği diyalektiğinin yakalanabilmesi konusunda samimi çabaların çok sınırlı olduğunu görebilmek gerekiyor. Bugün Batı’daki emekçinin insanca yaşayabilmesi Kürdün özgürleşmesi ile hiç olmadığı kadar göbekten bağlanmıştır. Ama Kürdün de “barış gibi bir barış” için Batı’daki yoksulun isyanına bilmem kaç tane liberal aydının kestiği ahkâmlardan çok daha fazla ihtiyacı vardır. O yüzden hem egemenlerin öfkesi hem de dostların kızgınlığına rağmen bu çizgiyi dövüştürmek için öne çıkmak gerekiyor. BARIŞ ile SOSYALİZMin ayrılmaz bağlarla birbirine bağlı olduğunu herkese anlatabilmek durumundayız. Yoksulun ekmek ve güvenceli işe derdi ile kürdün barış ve insanca yaşam talebi bugün artık iç içe geçmiştir. Birbirinden ayrı düşünülemez. Bunları birbirinden ayrı düşünmeye çalışanlar her ikisine de zarar vermektedirler. Ekim Devrimi’nin en önemli sloganlarından birinin barış olduğu da unutuldu mu? Yoksulların isyanını arkasına alamayan bir BARIŞ talebi karşılanamaz. AKP’nin savaş iştahı bunun en açık göstergesi değil midir? Bu sefer ezberi bozmayalım. KAPİTALİZM ÖLÜM SOSYALİZM HAYATTIR!


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

“15-16 EKİM ANKARA KONGRESİ” ÜZERİNE

S

osyalist Dayanışma Platformu (SODAP), “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu”ndan “Kongre Girişimi”ne kadar geliştirilen ittifak süreçlerinin içerisinde “halklarımızın isyanlarını ortak bir zeminde buluşturma” anlayışıyla aktif olarak yer almıştır. Platformumuz, 15-16 Ekim günlerinde Ankara’da gerçekleştirilen kongre sonucunda açığa çıkan tabloyu değerlendirmiş, bu değerlendirmeyi ana hatlarıyla kamuoyuyla paylaşmayı uygun görmüştür. Buna göre: 1. Kürt Özgürlük Hareketi, kongre sürecinde üst düzeyde bir temsiliyetle yer almıştır. 2. Kongre, başından sonuna kadar Kürt Özgürlük Hareketi’nin beklentileri doğrultusunda şekillenmiş/şekillendirilmiş ve sonuçlanmıştır. Kongre gündemleri, kongrede öne çıkartılan ana eksen, genel meclis üyelerinin ağırlıklı kısmı, ittifaka konulan isim, tüzük ve program taslakları Kürt Özgürlük Hareketi tarafından belirlenmiştir. Kongrenin yürütümünde, Kongre Divanı’ndan ziyade blok vekilleri etkin rol oynamıştır. 3. İttifak ilişkisi, ittifaka konu olan farklı iradelerin yan yana gelişi anlamını içerisinde barındırır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesinin kongre sürecindeki bu düzeyde belirleyiciliği ittifak ilişkilerinin genel mantığına denk düşmediği gibi, ortak yürüyüşümüzde kimi sıkıntıları da beraberinde getirecektir. Salt Kürt Özgürlük Hareketi’nin acil beklentileri üzerinden şekillenen bir ittifak zemini, “varoşların/ yoksulların isyanını büyütme” konusunda gereken yolu aldırmaya hizmet etmeyecektir. 4. Kongrede öne çıkan ana tema, “bu coğrafyada yaşayan ve yok sayılan, baskı gören halkların kendi kimliklerini barış içerisinde, bir arada, özgürce yaşayabileceği koşulların yaratılması” olarak belirlenmiştir. Halklar, özgürlükleri için kongre zemininde birleşmişlerdir. Kürt halkının özgürlüğü konusu da

bu bağlam üzerine oturtulmuştur. 5. Kürt Özgürlük Hareketi, yeni anayasa tartışmalarını kendisi için öncelikli gündem olarak değerlendirmektedir. Oluşan ittifak zeminine de bu anlayışla yeni anayasa tartışmalarına taşıyacağı argümanı güçlendirmeye hizmet edecek bir misyon yüklemiştir. Kürt Özgürlük Hareketi, “varoşların isyanını büyütme ve bu isyanla buluşma” gündeminden ziyade, özgürlük ve demokrasi taleplerine güç katacak bir yaklaşımı öncelediğini ortaya koymuştur. Her ne kadar “stratejik ittifak” nitelemesi dillendirilse de sergilenen bu yaklaşım, mevcut haliyle bu ittifaka Kürt Özgürlük Hareketi tarafından “taktiksel” bir değer biçildiği anlamını taşımaktadır. 6. Program taslağında ve kongre ortamında “sınıf çelişkisi” ekseni son derece silik kalmıştır. İşçilerin, işsizlerin, yoksulların sesi kongre ortamına taşınamamış, kongrenin belirleyici iradesinin kongre ortamına biçtiği misyonun gereği olarak bu sesin ana eksenlerden birisi olarak öne çıkması da sağlanamamıştır. Kongre ortamında SODAP ve sınırlı sayıda delege dışında bu eksene vurgu yapan bir irade çıkmamıştır. Politik hatlarında sınıf çelişkisi eksenini temel alan EMEP ve ESP gibi yapılar da kongre sürecinde bu gündeme kayıtsız kalmış ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu yaklaşıma tabi olmuştur. 7. Program taslağında ve kongre ortamında “sınıf çelişkisi” ekseninin silik kalmasının bir sonucu olarak ezilenlerin örgütlenmesine ilişkin bir vurgu yer almamıştır. Demokratik özerkliğin ülkenin bütününe yönelik bir model olduğu genel ifadesinden öteye, yoksulların sesinin, isyanının büyütülmesi yolunda “varoşlarda ikili iktidarların yaratılması,” “halk meclislerinin inşası” gibi konulara girilememiştir.

8. Program taslağında ve kongre ortamında ezilenlere “demokratik haklar” dışında bir ufuk işaret edilmemiştir. Kapitalizme karşı bir dizi eleştiri yapılırken, kapitalizmin yerine konulacak toplum biçiminin ne olacağı boşlukta kalmıştır. Kongre ortamında yine SODAP dışında bu ufku sosyalizm olarak net bir biçimde ifade eden irade çıkmamıştır. 9. Sokağın, dinamizmin ve isyanın sesi gençlerin katılımının son derece zayıf kaldığı, aktif pratikten uzak delegelerin ağırlıkta olduğu bir kongre yaşanmıştır. Böylesi bir “yaşlı kongre” ortamında -genel meclisin oluşumu da dahil olmak üzere- gençlerin inisiyatifini geliştirme noktasında bir yaklaşım sergilenmemiştir. 10. Delegelerin ve komisyonların belirlenmesinde pozitif ayrımcılığın pratik karşılığı olan yüzde 50 kadın kotası hedefine büyük ölçüde ulaşılmıştır. Bu ilkenin zorlayıcılığının yarattığı pozitif gerilim, geleceğe doğru atılan olumlu adımlardan birisidir.

Sonuç olarak;

SODAP, tüm eksikliklerine karşın bu girişimi ezilen haklarımız açısından önemli bir adım olarak değerlendirmektedir. Platformumuz; İttifaka yüklediği anlama uygun olarak yoksulların isyanının büyütme ve bu isyanı kardeş Kürt halkının isyanıyla buluşturma, “21. Yüzyıl Sosyalizmi”ni ezilenlerin kurtuluş ufku olarak parlatma, “Demokratik Özerklik” anlayışına paralel olarak varoşlarda ikili iktidarlar yaratma, halk meclislerini inşa etme, Gençliğin ve sokağın militan ruhunu, enerjisini, dinamizmini açığa çıkarma ve “kongreyi gençleştirme” anlayışıyla “Halkların Demokratik Kongresi” içerisinde yer alacaktır. SODAP Sosyalist Dayanışma Platformu

Program taslağında ve kongre ortamında “sınıf çelişkisi” ekseni son derece silik kalmıştır. İşçilerin, işsizlerin, yoksulların sesi kongre ortamına taşınamamış, kongrenin belirleyici iradesinin kongre ortamına biçtiği misyonun gereği olarak bu sesin ana eksenlerden birisi olarak öne çıkması da sağlanamamıştır.

5


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Halkların Demokratik Kongresi’nin Yürüyüşüne Dair… Elif CAN

E

mek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak 12 Haziran seçimlerinde kazandığımız başarı üzerine hızlandırılmış bir süreç olarak yaşanan Kongre Girişimi çalışmaları, 15-16 Ekim tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen ilk kongre toplantısı sonucunda Halkların Demokratik Kongresi’ne dönüştü. Türkiye’nin dört bir yanından gelen 800’ün üzerinde delegeyle toplanan girişim, Program ve Tüzük üzerine yürüttüğü tartışmalar sonunda kuruluşunu ilan etti. Türkiye coğrafyasında yaşayan hemen bütün ulusal ve etnik kimliklerin dillerinden yazılmış “birleşiyoruz” pankartının kürsüden işaret ettiği çeşitlilik, kongre bileşeminde de kendini hissettirmekteydi. Kürt özgürlük mücadelesi temsilcilerinden sosyalistlere; feministlerden halklar ve inanç grupları temsilcilerine; ekolojistlerden lgbtt bireylere, aydın-sanatçılardan sendika temsilcilerine kadar çeşitli kesimlerden katılımcıların yer aldığı 2 günlük kongre toplantısında, her ne kadar sonuç alıcı noktalara taşınmakta sorunlar olsa da canlı tartışmalar yaşandı. İnsanlar, 2 gün boyunca kendilerini ifade etmek, program, tüzük ve karar tasarılarına renklerini ve fikirlerini katmak için ısrarlı tartışmalar yürüttüler. Hemen bütün katılımcıların kongre boyunca kendi cephesinden eleştirdiği pek çok şey yaşanmasına rağmen kimse gitmeyi seçmedi. Eleştirerek, görüşlerini dövüştürerek kalmak noktasında bir ısrar vardı. Çünkü kongre bileşimine egemen olan ruh hali “artık bu iş olmalı, bizler yan yana gelip aritmetik toplamımızdan çok daha fazlasını açığa çıkartan ortak bir güç odağı olmalıyız” idi. Elbette bu istek ve

6

iddia tek başına, -bir kısmı kongre toplantılarında da gözlemlenebilen- büyük sorun alanlarını aşmaya yetmez. Ancak bunların üzerine daha kararlıca bir gidişin manivelası olabilir. Dünya kapitalizminin ekonomik ve ekolojik açıdan ciddi bir kriz yaşadığı, kendini yeniden dizayn etme çabalarına karşılık kapitalizm içi çözüm arayışlarının birbiri ardına tıkandığı, içinde yer aldığımız coğrafyaya bu doğrultudaki emperyalist müdahalelerin yoğunluk kazandığı, Türk devletinin ise bu müdahalelerde rol kapabilmek için kendi eline ayağına dolanan Kürt sorununu bildik refleksleri ile ‘defetme’ çabasına girdiği bir tarihsel dönemin içinden geçmekteyiz. Kongre kuruluşu ile böylesi bir tarihsel bir dönemeçte tarihsel bir adım atmış olduk. Coşkulu bir başlangıç yapmış olan kongre çalışmasının halklarımızın umuduna cevap verebilmesi için sorun alanlarımızı netçe görmek ve bunların üzerine cesaretlice gitmek zorundayız. Şu ana dek yaşadıklarımızdan yola çıkarak bunlara ilk göze çarpanlara işaret etmek gerekirse: Kürt Özgürlük Hareketi, tüm sürece üst düzeyde bir temsiliyetle katılım sağlamıştır. Bunun kendisi başlı başına bir olumluluktur. Bütün yerellerdeki kadrolarına kadar bu bakış açısının sirayet etmiş olması, çalışma sürecini büyük oranda motive etmiş ve kolaylaştırmış, hatta kimi zaman çeşitli sosyalist gruplar arasındaki rekabetçi yaklaşımı dizginleyici bir etki yapmıştır. Ancak diğer yandan sürece kendi beklentileri doğrultusunda “şekillendirici” müdahalelerde bulunması, bileşenler arasındaki güç eşitsizliğini de göz önünde bulundurunca ittifakı oluşturan bileşenlerin “eşit iradeler” olarak rol almasını zorlaştırmaktadır. Daha en baştan öngörebildiğimiz bu asimetri sorununun Kongre yürüyüşümüzde sıkıntılar yaratmaması için daha fazla karşılıklı dikkat ve özene ihtiyacımız var görünüyor.

Ankara’daki Kongre toplantısında öne çıkan ana tema, “bu coğrafyada yaşayan ve yok sayılan, baskı gören halkların kendi kimliklerini barış içerisinde, bir arada, özgürce yaşayabileceği koşulların yaratılması” olmuş, Kürt halkının özgürlüğü konusu da bu bağlam üzerine oturtulmuştur. Anlaşılan o ki, Kürt sorunun sadece Kürtlerin bir sorunu olmadığını anlatmanın ve eşitözgür yurttaşlık temelinde gönüllü birlikteliğe dayalı bir yan yana gelişin talep edilmesi anlamına gelen bu taktiksel yönelim, önümüzdeki dönem anayasa tartışmalarında Kürt sorununun ele alınışının politik çerçevesini oluşturmaktadır. Kürt halkının taleplerini ifade eden bu çerçeveyle sorunumuz yoktur. Bizce Kongre için sorunlu olan yön bu taktiksel yönelişin; Türkiye’nin batısında yoksulların, ezilenlerin, emekçilerin isyanını büyütme ve bu isyanla buluşma perspektifini içermemesi ve/veya onunla buluşmayı öngördüğüne dair işaretler taşımamasıydı. Kongre ortamında en fazla hissedilen eksiklik, işçilerin, işsizlerin, yoksulların sesinin taşınmasındaydı. Program taslağında ve kongre ortamında “sınıf çelişkisi” ekseni son derece silik kaldı. Bunun asıl nedeni elbette bu kesimlerin gerek politik gerekse ekonomik demokratik örgütlenmelerinin yaşadığı güçsüzlük, etkisizliktir. Yine bu güçsüzlüğün bir sonucu olarak Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin sınıf çelişkilerinin üzerinde yükselen mücadele alanlarını diğer toplumsal mücadele alanlarından herhangi biri olarak görmesi ve sınıf çelişkisi söyleminin öne çıkmaması için özen göstermesiydi. Kongre bileşiminde azımsanmayacak sayıda temsilcisi bulunan sosyalist hareketlerin çok büyük bir çoğunluğu da bu belirlenime uygun hareket etti. Kongrede “demokratik özerkliğin ülkenin tamamına dönük bir model” olduğu genel belirlenimi dışında yerellerdeki halk örgütlenmeleri,

ezilenlerin örgütlenmesi, yerellerde iktidar olarak örgütlenme gibi bu belirlenime sınıfsal rengini verecek konular da gündeme giremedi. Kongre yürüyüşünün önümüzdeki dönem için en acil sorunu bir üstte ifade edilen perspektifle de bağlantılı olarak, ilk etapta gerçekliğimizin yerellerden gelen temsilcisi olarak kongreyi oluşturan delegasyonla yeniden yerellere dönüp kitlelerle buluşmuş, bulunduğu yerelin bütün sorunlarına dönük örgütlenme ve mücadele perspektifine sahip “sahici halk meclislerini” örgütlemek olmalı. Çoğu yerde kitle içinde örgütlülüğümüzün ve etkinliğimizin yetersizliği bizi kıvrandıracak olsa da sahalarda yürüteceğimiz sabırlı bir çalışmaya ihtiyaç var. Ancak bu çalışmalar ve onlardan edineceğimiz dersler yürüyeceğimiz yolu açmada bize birer rehber olacaklardır. Kongrede zenginliğimiz olan farklılıklarımız, birlikte bir yürüyüşü gerçekleştirmek açısından başlı başına bir sorun alanına işaret ediyor. Kongrenin birleştirdiği dinamikler bu coğrafyada ilk kez günübirlik olmayan, baştan belirlenmiş tekil bir gündemi içermeyen bir perspektifle yan yana geliyorlar. Birbirinden farklı toplumsal, politik, kültürel, vicdani mücadele düzeylerini -üstelik niceliksel boyutları ve toplumsal etki düzeyleri bu denli farklı iken-, ortak bir yapıda yan yana getirip, bunların toplamından bir birbirini besleyen, geliştiren bir mücadele odağı yaratmak noktasında bildiğimiz bir yöntem yok. Bütün bunları yaparken eşit ve katılımcı bir ilişki kurmayı, birbirimizi ötelememeyi becermek; birbirimizin derdini sahiden dinlemek, sahiplenmek… Bütün bunları ilk kez bu derinlikte yaşatmaya çalışacağız. Her adımda daha fazla görülüyor ki işimiz oldukça zor. Ama bu tarihsel görevden kimsenin kaçma hakkı yok. Bu nedenle hep birlikte kolları sıvayıp giriştik bu büyük görevin altına…


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

Olaylar... Yorumlar... Olaylar... Yorumlar... Olaylar... Yorumlar... Van’da 7.2 Yıktı Geçti!

23

Ekim Pazar Günü Van’da 7,2 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Hala enkaz kaldırma çalışmaları devam ediyor. 600’ün üzerinde can kaybettik. Yaralıların sayısı 5 binin üzerinde. Erciş ve pek çok köy yerle bir olmuş durumda, mal kaybının haddi hesabı yok. Depremin gece olmamasının ölümlerin daha az olmasına neden olduğu belirtiliyor. Yani sevinilebilecek tek şey gece olmaması! Oysa Türkiye depremi yakından bilen ve depremle yaşayan bir ülkedir. Daha 1999’da Marmara depremini yaşadık. Marmara depreminde gece yakalanmıştık, sevinemedik. 99 depremi sonrası en yetkili en şahsiyetlerimiz yine en yüksek tedbirlerin alınacağını ve depreme hazırlıklı bir Türkiye inşa edileceğini her konuşmanın başında besmele çeker gibi dillerden düşürmüyordu. Kaçak yapılar yıkılıp, yenileri inşa edilecek, denetimler artırılacaktı (Ne kadar canlı değil mi kulaklarımızda bu cümle). Kaçaktan kasıt, yoksul semtler kentsel dönüşüm adı altında yıkılacak, yerine lüks alış veriş merkezleri ve TOKİ konutları yapılacaktı. Yapıldı! Onun dışında gerçek bir tedbirin alındığı ne gördük ne de duyduk. Denetimler artırılacaktı! Mecliste çıkarılan bir yasa ile inşaatların özel yapı denetim firmaları tarafından denetimi sağlandı. Özel yapı denetim firması arttı! Denetim yapılmadı. Depreme karşı önlemlerin alınması için devletin hemen icat ettiği bir kaynak vardı: Geçici Deprem Vergisi! AKP hükümeti tarafından kalıcı hale getirildi. Van depreminden sonra bu kaynaktan toplanmış olan milyarlarca doların nereye harcandığı sorusu gündeme geldiğinde Maliye Bakanı’nın cevabı evlere şenlik! Ödediğimiz vergiler yol, su, elektrik, eğitim ve sağlık olarak bize geri dönmüş. Minareyi çalan kılıfını hazırlar, ama bunlar her çaldıklarına aynı kılıfı geçirmeye

çalışıyor. Bu koca yalanı yutmamız bekleniyor. Oysa kılıfın iler tutar yeri kalmamış durumda. Biz elektriğe ve suya inanılmaz para ödüyoruz. Yollar paralı, nerdeyse bütün otobanlar kendi parasını misliyle çıkartıyor. Sağlık ve eğitimin paralı olduğu ve bunlar için her gün daha fazla cebimizden para ödemek zorunda olduğumuzu kime sorsanız söyler. Siz her gün bizi kandırmaya çalışmaktan vazgeçip “depremde insanlar ölmesin diye topladığımız vergileri Kürt halkının başına bomba olarak yağdırdık” desenize. Şimdi de R.Tayyip Erdoğan depremin yarattığı yıkımın üzerine açıklama yapıyor, “iktidarı kaybetmeyi dahi göze alıp kaçak yapıları yıkacak”mış. Evet yıkar, çünkü yeni rant alanı doğdu. Deprem bahane, rant şahane olmalı! Şimdiden harekete geçildi, hükümete yakın inşaat sermayesi ellerini ovuşturmaya, içten içe sevinç çığlıkları atmaya başladı bile…

Van Depreminin Öğrettikleri!

Felaket Kürt coğrafyasında meydana geldi. İki gözyaşı aktı! Çoğu ağıtlara ama bazıları sevinç çığlıklarına karıştı. Filmi biraz başa saralım. Hakkari Çukurca’da 24 askerin (HPG kaynakları 81 olduğunu ifade ediyor) ölümü ve 18 askerin de yaralanmasından sonra şovenizm ve ırkçı saldırılar hızla arttı. Kürtlere ölüm çığlıkları atılırken kurumlarına dönük saldırılar da ardı sıra geldi. Zaten

Cumhurbaşkanı Gül’ün “intikamın misli ile alınacağı” açıklaması, yaşanılanların habercisi idi.

Şoven Sevinç Çığlıkları…

Van’da depremin olduğu sırada bütün illerde Kürtlere dönük faşist saldırılar da zuhur etmekteydi. Deprem sonrası gerek sanal paylaşım sitelerinde gerekse görsel ve yazılı basında kin ve nefret söylemleri devam ettirildi. Van depremiyle Allah’ın Kürtleri cezalandığı söylendi; Hakkâri, Şırnak ve Diyarbakır gibi illerin de aynı felaketten nasiplerini almaları istendi. Çok izlenen bir TV kanalında bir program sunucusunun arsızca sarfettiği “askerimize polisimize taş atacaksın, zora düştün mü de yardım et diyeceksin. Yok öyle, herkes haddini bilecek” lafları devletin yaratmak istediği insan tipinin somut örneğidir. “Biz kardeşiz” palavraları ile üstü örtülmeye çalışılan şovenizm ve ırkçılım deprem enkazıyla su yüzüne çıkmıştır. Kardeşlikten kasıt tekçi sisteme entegre olmuş Kürtler. Devlet bunda başarılı olamadı. Fakat şuursuz bir ırkçılık yaratmayı başardı.

Gözyaşları…

7.2! Binalar yıkıldı, yer ikiye ayrıldı! Sokaklar mahşer yerine döndü. Binalar üzerlerine yıkıldığında sanki bombalar patlıyor, çıkan gürültü yeri göğü inletiyordu. 7,2 geçince, kenti çığlıklar, ağıtlar, feryatlar kapladı. Dışarıdakiler içeridekileri çıkarmaya çalıştı gözyaşlarını beton yığınlarına akıtarak. Binlerce insan

kalmıştı enkazın altında. Devlet beklemeyi tercih etti müdahale etmek için. Zamanında müdahale edilmeyerek, ölüme seyirci kalındı. Üstelik “her şey yolunda, herkese çadır ve yiyecek ulaştı” yalanları arasında. Dünyadan önerilen yardım talepleri geri çevrildi. Sonraki günlerde depremzedelerin çığlıkları yalanları ortaya serdiğinde “geç müdahale edildiği” kabul edilmek zorunda kaldı. İçişleri Bakanı zat olan Beşir Atalay’ın açıklaması yine evlere şenlikti: “Potansiyelimizi görmek için teklif edilen yardımları kabul etmedik”. İnsana hayatına verilen değerin güzel bir örneği. Sen orada ölüyor muşsun, soğuktan donuyor muşsun ne gam! Ben potansiyelimi görmek istiyorum… Van depremi bize çok şey öğretti: Enkaz altında kalan Kürt halkından daha çok insanlığımızdı…

AKP’nin Zindanlarda “İleri Demokrasi” Uygulamaları

H

apishaneler, toplumsal muhalefeti zapt edebilmek adına devrimci iradeyi kırmaya dönük en iğrenç insanlık suçlarının işlendiği mekânlardır. Bu mekânlar, yeryüzünde insanlığın sömürü düzenine geçtiği zamandan bu güne kadar var olmuştur ve sömürü düzeni yıkılana dek var olmaya devam edecektir. Zindanlarla birlikte direniş geleneği de günümüze dek sürdürülmüş, insanlık onurunun her türlü işkenceyi yeneceği, devrimci iradenin teslim alınamayacağı tarihin sayfalarına yazılmıştır. Yaşadığımız şu günlerde Kürt halkına ve devrimci örgütlere uygulanan baskı ve sindirme politikaları, F tiplerinde değişik biçimler alarak şekillenmeye

7


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Olaylar... Yorumlar... Olaylar... Yorumlar... Olaylar... Yorumlar... ÖTV Zamları Fakiri ‘İlgilendirmez’miş!

D

devam ediyor. Hapishanelerdeki devrimci tutsaklara ve tutsak yakınlarına karşı gelişen keyfi uygulamalara ve baskılara her geçen gün bir yenisi ekleniyor. Çok sayıda cezaevinde “A Takımı” adı altında özel seçilmiş gardiyanlardan oluşan işkence ekipleri devrimci tutsakların üzerine salınıyor. AKP’nin “ileri demokrasi” uygulamaları sürecinde oluşturulan bu ekipler, insanlık dışı yaptırımları tutsaklara dayatıyor. Edirne, Kocaeli, Tekirdağ ve Kırıkkale F Tipi hapishanelerinden tutsakların gönderdiği mektuplar yoluyla hazırlanan Ağustos, Eylül ve Ekim aylarına ait hak ihlalleri raporunda, mektup ve görüş cezalarından arama adı altında hücrelere yapılan baskınlara, zorla hücre değiştirmelerden onlarca gardiyan tarafından yapılan fiziki saldırılara, 10 saatlik görüş hakkının gasp edilmesinden süngerli işkence odasına kadar çok sayıda uygulama ve hak ihlali, bizzat yaşayanların anlatımlarıyla yer alıyor. Fahiş fiyattaki fotokopi ücretlerinden “sebzelerin amaç dışı kullanıldığı” gerekçesiyle tutsakların yaptıkları turşulara el konulmasına kadar birçok akıl almaz uygulama da yine raporda yer alıyor. Hapishaneler “ileri demokrasi” sürecinde dolup taşıyor; kapasitenin üzerinde tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Birçok hapishanede yatak olmadığından ya yerde yatılıyor ya da bir ran-

8

zada üç kişi yatıyor. Tekirdağ F Tipi Hapishanesi’nde Kürtçe konuşma ve Kürtçe mektup yazma ve Kürtçe gazete ve kitap içeri almama keyfi yasakları uygulanıyor. Gebze Hapishanesi’nde adli tutuklular cezaevi idaresi tarafından devrimci kadın tutsakların üzerlerine salınıyor. Kadın tutsaklar, onur kırıcı davranışlara ve cinsel tacizlere maruz kalıyor. Cezaevlerinde devletin işlediği en yaygın suçlardan biri de hasta tutsakların tedavi edilmemesi ve ve tedavisi orada yapılamayacakların, durumu ağır olanların serbest bırakılmaması. Bakırköy Hapishanesi’nde bulunan kadın tutsaklar hastaneye gidiş gelişlerinde yoğun baskı ve işkenceyle karşı karşıya kalıyor. Başta ölüm sınırına yaklaşanlar olmak üzere hasta tutsakların bir an önce tedavi olabilmeleri için tahliye edilmeleri gerekiyor. Bu insanlık suçları elbette ki insanlığın yüz akı devrimci tutsakların onurlu direnişleriyle yanıt buluyor. Bu mekânlarda en küçük hakkın alınması için sayısız bedel ödeyen tutsaklar onurlu bir yaşam için zindanları kıyasıya bir mücadele alanına çeviriyor. Selam olsun insanlık onurunun işkenceyi yeneceğini tarihe yazan ve bu uğurda bedel ödeyen devrimci tutsaklara.

evletimiz yaptıysa vardır bir bildiği! Malum, elektrikten doğalgaza, sigaradan alkole, cep telefonundan taşıtlara kadar en sık kullandığımız mal ve hizmetlere ZAM yapıldı. Ekonominin iyiye gitmesi için bu zamların gerekli olduğu AKP hükümetince savunuluyor. Başbakan, ZAMMA itiraz edenleri azarlamaya devam ediyor: “Ferrari’ye değil Tofaş’a bin”ecek mişiz. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ÖTV zamları için “Gerekli olduğu için yapılmıştır, fakiri ilgilendirmez” diye buyurdu. Şimdiye dek sürekli krizin bizi teğet geçeceğini söyleyen Tayyip Erdoğan, ZAM sonrası yaptığı “önlemlerimizi almayalım da Yunanistan gibi mi olalım” açıklamasıyla iki şeyi birden itiraf ediyordu. Birincisi, işler hiçte öyle parlatıldığı gibi iyiye gitmiyordu, “Yunanistan gibi olma” riskimiz vardı. İkincisi Kriz geldiyse ne yapılacağı belliydi… Zam! Maliye Bakanı’nın deyimi ile “güncelleme”! Evet, evet güncelleme yapılmalı. Ama neye? Maaşlara mı? Elbette hayır! Kullandığımız ve tükettiğimiz her şeye ZAM. Çünkü zenginlerden gelir vergisi alamayan hükümet tüketim vergileriyle krizin olanca yükünü yoksulların sırtına yıkmaya kararlı…

Cumartesi Günleri De Çalışmalıymışız

G

ün geçmiyor ki AKP hükümeti emekçilere, yoksullara dönük bir saldırı paketiyle önümüze dikilmesin. Zamlar, vergiler derken şimdi de yeni bir şey yumurtladılar: Cumartesi de çalışma günü olsun. Türkiye’de çalışma saatleri hiçbir zaman günde saat olamamışken, fiili olarak yasal çalış-

ma şartları patronlar tarafından sürekli ihlal edilmişken şimdi de Bakan Taner Yıldız ‘daha çok çalışmanın’ yasallaşması için çalışma başlatılacağını duyurdu. Yıldız’a göre mesai, sabah saat 06:00’da –adeta sabah namazıyla-başlamalı ve resmi tatil olan Cumartesi de çalışma günü olmalı. Haftalık bir gün dinlenmenin yeterli olduğunu savunan Yıldız, işçilerin emeklerinden daha fazla yararlanılması gerektiğini düşünüyor. Zengin bir devlet ve millet yaratmanın formülünün bu olduğu kanısında. Oysaki bizler gece gündüz çalışmamıza rağmen her geçen gün daha fazla yoksullaşıyor daha fazla işsiz kalıyoruz. Demek ki çok çalışmak zengin bir millet olmamızı sağlamıyor. Milletin yakıcı çoğunluğu her geçen gün yoksullaşıyor. Bizim sırtımızdan zenginleşenlerin listesini de Bakan Yıldız açıklasın. Devletin zenginleşmesine gelirsek; devlet bizi daha çok çalıştırıp alınterimize el koyacağına 30 yıldır sürdürdüğü savaşı sonlandırıp silaha harcadığı parayı kessin, zenginlere teşvik ve destek vermeyi kessin, onlardan gelirleri oranında vergi alsın… Bakın görün o zaman ne kadar zenginleşecektir.


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

SOSYALİST DAYANIŞMA GENÇLİĞİ’NDEN KAPİTALİZME KARŞI İSYANA ÇAĞRI

K

apitalizmin ekonomik ve ekolojik çok boyutlu krizi halk isyanlarını tetikliyor, halkların baharı yerküreye yayılıyor. İş, aş, özgürlük parolasıyla dalga dalga yayılan isyanlar kapitalizmin anayurtlarını sarsıyor, gelinen aşamada “Arap Baharı”nın ardından “ABD Baharı” yaşanıyor. Geçmiş halk hareketlerinde olduğu gibi yine tüm isyanlarda gençlik ve üniversite gençliği önemli roller oynuyor. Sosyalist Dayanışma Gençliği, artık bir sömürü düzeni olmaktan da öteye, bütünüyle canlı hayatın sürdürülebilirliğini tehdit eden insanlığın ve tüm canlıların baş belası kapitalizme karşı mücadeleyi temel alır. Coğrafyamızda üniversite gençliğinin ezilen halklarımızın mücadele tarihinde yarattığı değerler ve bugün yerkürede kapitalizme karşı büyüyen isyan dalgası Sosyalist Dayanışma Gençliği’nin esin kaynağıdır. Kapitalizmin tüm kurumları ve insan ruhunu çürüten iğrenç değer yargıları Sosyalist Dayanışma Gençliği’nin isyanının hedef tahtasındadır. Sosyalist Dayanışma Gençliği anti-kapitalist bir üniversite gençlik örgütüdür. Sosyalist Dayanışma Gençliği, varoşların kapitalizme karşı isyanını büyütmeyi temel alan yoksulların örgütü Sosyalist Dayanışma Platformu’nun üniversitelerdeki parçasıdır. Kapitalizmin korkunç adaletsizliğine, paranın saltanatına karşı kabına sığmayan öfke ve sınıf kini, Sosyalist Dayanışma Gençliği’nin mücadele coşkusunun mayasıdır. Bu karakter özelliğiyle Sosyalist Dayanışma Gençliği’nin gözü, kulağı, yüreği, beyni, SODAP’ın

ana çalışma alanları olan varoşlardadır, yoksul halkın büyütülecek isyanındadır. Sosyalist Dayanışma Gençliği, yoksulların üniversitelerden yükselen sesidir. Sosyalist Dayanışma Gençliği, parçası olduğu SODAP’ın mücadele perspektifini bütünüyle benimser. Coğrafyamızda tekçi/baskıcı anlayışın yok saydığı Kürt halkı ve diğer tüm halkların özgürlüklerini savunmayı, kendi özgürlük mücadelesinin ön koşulu sayar. Dünyayı talan eden, yangın yerine çeviren emperyalizme karşı, devrimci gençliğin geçmişten bugüne kadar taşınan anti-emperyalist mücadele geleneğini sahiplenir. Erkek egemen anlayışa ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele eder ve bu mücadele alanında sergilenen her girişimi destekler. Türkiye kapitalizmi, halkın yükselen sesini boğmak için paşaları aracılığıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül faşist darbesiyle baskıcı/otoriter yapısını halka nefes aldırtmayacak boyutta yaşamın her alanında derinleştirmiştir. İsyanın ve özgür düşüncenin odaklarından olan üniversitelerin payına da YÖK denilen pranga düşmüştür. Yer yer gençliğin yükselen mücadelesiyle gedikler açılsa da faşist kurumsallaşma o günden bugüne sürmüştür. Günümüzdeyse bu korkunç otoriter yapı AKP eliyle zirveye taşınmış, üniversite gençliği AKP’nin “ileri demokrasi”sinden nasibini almıştır. Faşizmin kurumsallaşmasının geldiği aşama itibariyle üniversiteler artık kapitalizmin bireyi terbiye etmeye/normalleştirmeye/itaatkâr kılmaya yönelik

otoriter kurumlarından birisi arasına yerleşmiştir. Üniversiteli gencin üniversite ortamındaki yaşamı irili ufaklı sayısız kurallarla örülmüştür. Kurallı yaşam, üniversitelerin asli unsuru haline getirilen özel güvenlikler ve sayısız gözetleme kameraları marifetiyle aralıksız denetlenmektedir. Gençliğin genelinin bu kuralları içselleştirmesi ve farkında bile olmadan uyması, beyinleri, ruhları teslim almaya çalışan otoriter yapının başarısıdır. Böylece toplumsal muhalefetin kapitalizmi tehdit eden önemli bir dinamiği zapt edilmiş olmaktadır. Sosyalist Dayanışma Gençliği, itaati, normalleşmeyi reddeder. Kapitalist sistemi yeniden üretmeye hizmet eden otoriteye itaat ve kapitalizmin norm anlayışı Sosyalist Dayanışma Gençliği’nin bünyesine uymaz. Üniversitelerde konulan her kuralı isyanının gerekçesi olarak kabul eder. Sosyalist Dayanışma Gençliği, terbiye edilmeye çalışılan üniversite gençliğinin anti-otoriter red hareketidir. Diplomalı işsizler ordusunu büyüten kapitalizm, gençliğin geleceğini karartmaktadır. Bu haliyle bile sistem, gelecek kaygısının isyana dönüşmesinin önüne geçmek için gençliğe çeşit çeşit illüzyonlar sergilemektedir. Diplomanın hükümsüzlüğünü sezen genç, “sınıf atlamak” için daha fazla çırpınmaya zorlanmaktadır. Gencin önüne “yükselmenin sınırı yoktur” parolasıyla konulan türlü kariyer olanakları, fiyakalı sertifikalar, eğitim sürecinin bir parçası haline getirilmiştir. Üniversiteli genç, yanı başındaki arkadaşının üzerine basarak yükselme yarışında kapitalizmin kamçısını sürekli sırtına yemek-

tedir. Sosyalist Dayanışma Gençliği, gencin kariyer peşinde koşmasını “üniversitelinin paçavralaşma hali” olarak kabul eder, kapitalizmin “yükselme” çağrısını “bataklığın ta dibine batmak” olarak okur. Gencin bir basamak daha yükselmek için her girişimi bataklıkta debelenmekten öteye bir anlam taşımaz. Sosyalist Dayanışma Gençliği, üniversiteli gençliğin anti-kariyerist örgütüdür. Otoriter yapının kalıplarında terbiye edilmiş, kariyer yarışında paçavralaştırılmış genç, artık ka-

pitalist sistem açısından bir tehdit oluşturmaz. Faşizmin toplum mühendisliğinin varmak istediği nihai hedef işte böylesi bir üniversiteli gençliğin ve üniversitelerin yaratılmasıdır. Bu oyun, isyanın diliyle konuşanlar tarafından ters yüz edilmeyi beklemektedir ve bu coğrafyanın üniversitelerinde hala bu dili konuşan bir dinamik mevcuttur. Son söz olarak Sosyalist Dayanışma Gençliği, onuru için gerekirse kendisini de yakma pahasına bu iğrenç sistemi yakıp kül etme ruhuyla, bilinciyle donanmış üniversitelilerin kapitalizmi tehdit örgütüdür.

9


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

MÜCADELE PROGRAMI: ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN? KESK,

DİSK, TTB VE TMMOB öncülüğünde Ankara’da düzenlenen 8 Ekim Ankara mitingi, emek hareketi en durgun günlerinden geçerken önemli sıçrama ve moral yaratabilecek bir olanak olarak değerlendirilmişti. Bu anlamda özellikle Eğitim Sen’in taşra örgütlerinden oldukça yoğun bir katılım da sağlanmıştı. Buna rağmen 8 Ekim mitinginin emek hareketi açısından ileriye doğru atılmış bir adım olduğunu söyleyebilmek neredeyse imkânsız. Şimdiden dönüp bakınca aslında neden yapılmış olduğunu anlayabilmek bile mümkün değil. Çünkü başta KESK olmak üzere katılımcılara dönük mesajlar o kadar yetersizdi ki Kasım ayı içerisinde 4688’deki toplu sözleşme değişikliklerine karşı grev yapmayı konuşan bir örgütün samimiyet derecesini sorgulatacak bir tablo ortaya çıktı. Kürsüden yapılan konuşmaların hiçbirinde somut bir hedef söz konusu değildi. TMMOB başkanı dışında alandaki insanlarla diyalog kurmaya çalışan kimse de olmadı. Kuru bir ajitasyon, “alanı terk etmeyelim” çağrılarına rağmen Sıhhiye’ye girdiği gibi alandan çıkan binlerce emekçi ve kıdem tazminatının kaldırılmasının tartışıldığı bir dönemde mitinge 350-400 kişi ile katılan DİSK gerçeği. KESK ve Eğitim Sen yöneticileri sık sık kamusal alanın piyasalaştırılmasına, kamu çalışanlarının iş güvencelerinin ortadan kaldırılacağına dair genel bir propaganda yürütüyorlar. Gerçekten de örneğin Milli Eğitim’de - ki kadrolu çalışmanın hala esas olduğu birkaç işkolundan biridir- bakanlık koltuğuna oturan Ömer Dinçer’in “reformcu” yüzünü sosyal güvenlik yasasından çok iyi hatırlıyoruz. Göreve başlar başlamaz öğretmenlerin uzun tatillerinden dem vuran,

10

öğretmenlerin yetersizliklerini gidermek için üç yılda bir yapılacak uzun eğitimler planlayan, çalışma saatlerini 9-5’e çekmeye çalışan Dinçer’in kafasından geçenler rahatlıkla okunabiliyor. Devlet personel Yasası’nın değiştirilmesine dönük girişimlerin çok koldan yürütüldüğünü çok iyi biliyoruz. Toplu sözleşme ile ilgili düzenlemelerde Memur Sen’in tüm kamu çalışanları adına yetkilendirilmesi KESK açısından çok sıkıntılı sonuçlar doğurur.

Böyle bir momentte yeni oluşan yönetimin hala sürece yön verebilecek ana bir mücadele istikameti çıkaramamış olması nasıl açıklanabilir? Ya ortada yaklaşmakta olan bu kadar ciddi bir fırtına olduğuna inanılmamaktadır ya da bütün bunlara rağmen ortaya çıkacak bir mecal söz konusu değildir. Genel Merkezler kitlelerdeki geri çekilmeyi kendi geri çekilmeleri için mazeret haline getirmemelidirler. 12 Haziran seçimlerinin yarattığı moral tahribat emekçilerin saflarında önemli gediklerin açılmasına yol açtı. Bir geri çekilme ve moralsizlik olduğunu görmemek mümkün değil. Bunlara kongre süreçleri sonrasında ortaya çıkan ‘yeniklerin gizli protestosu ve kendini

çekmesi’ de eklenirse yaşanan tablonun gerekçeleri daha da net ortaya çıkmış olur. Fakat burada ters olan Genel Merkez’lerin de bu kendilerini bu psikolojik atmosfere teslim etmeleridir. Bunca masraf yaparak binlerce insanı Ankara’ya taşıyıp sonra da burada bir mücadele programı ve eylem takvimi açıklayamamak nasıl bir mantıkla açıklanabilir? Genel Merkezi tutan eğilimler ve özellikle de DSD, yapılan tüzük değişiklikleri sonrasında

işyeri meclisleri çalışmalarını öne çıkarmakta. “Genel Merkezlerden beklenti içinde olmayalım, kendi göbeğimizi işyerlerimizden kendimiz keselim” yönlü değerlendirmeleri sık sık yapmaktalar. Bu tutum bugünün şartları göz önüne getirilirse göz boyamacılıktan başka bir şey değildir. Örgütün en hareketli, taban inisiyatifinin diri olduğu zamanlarda bütün ipleri ellerine almak için yaptıkları türlü manevralarla birçok unsurun örgüte yabancılaşmasına neden olanlar, şimdi tabanın en zayıf ve moralsiz olduğu günlerde işyeri temelini öne çıkarıyor. İşyeri çalışması yapmanın önü hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmaz fakat bugün açısından aşağıdan yukarıya bir çıkış ummak ya tabandan gerçekten

kopuk olmaktan kaynaklanır ya da mazeret üretmeciliğin bir türevidir. Merkezi anlamda güçlü bir şekilde toplumsallaştırılan bir mücadele programı ortaya konamadan bugünün kesif politik atmosferinde tabandan tavana bir diriliş şansı yoktur. Bugün acilen yapılması gereken temel eksene kamusal dönüşümü koyan, kazanılmış hakların savunulmasını ve tüm toplumun sosyal haklarını savunan bir mücadele programı ortaya koyarak bunu tekel işçileri ruhuyla dövüştürmeye girişmektir. Genel Merkez’ler hala diri kalabilmiş kadrolarını seferber olmaya ikna edebilirlerse bir canlanma motive edilebilir, kıdem tazminatı meselesi üzerinden işçilerle mücadele köprüleri yaratılabilir. Somut sözü ve iradesi olamayanların tabanda örgütlenme şansları yoktur. O devir artık kapanmıştır. Umut yeniden yükseltilemeden, kişisel maharetlerin kimi yerel sonuçları dışında geneli etkileyecek bir örgütlenme dalgası, en azından 2011 Türkiye’sinde yaratılamaz. Örgütün tüm organları rolünü oynayamadığı sürece mücadele kanalları tıkanmış durumdadır. 8 Ekim mitingi de bu tıkanıklığın kurbanı olmuştur. Umut üretilemeyişi tabanda cansızlık ve moralsizlik olarak yansıyor. Bu havanın dağıtılması içim merkezi müdahale şarttır. KESK Başkanı mesai saatlerinin düzenlenmesi konusunda basına verdiği demeçle hayal kırıklığı yaratmıştır. KESK önemli bir örgüttür, önemli bir birikimi ve deneyimi temsil etmektedir. Bu temsiliyeti üstlenenlerin görevin ağırlığını yerine getirebilmesi önemlidir. Bu arada KESK Başkanı’nın Halkların Demokratik Kongresi Meclisi’ne girmesi bir zorunluluk muydu? Böylesi siyasi angajmanların örgütün sırtına yük olarak bindirilmesi ne derece gereklidir? Bunların da sağlıklı bir biçimde değerlendirilmesi gerekir.


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

Dünya’da Kriz Geçmeyecek Haberimiz Olsun Artık sorumuz kapitalizmin bu işin içinden nasıl çıkacağı sorusu değil, kapitalizmden sonra nasıl bir düzen kurulacağı sorusudur. (I.Wallerstein)

D

ünyayı sarsan kriz üzerine sermaye yanlısı olmayan cephede iki temel tez var. Krizi, ABD başta olmak üzere dünyada artan yoksulluk ve gelir dağılımı sorunlarının yarattığı “tüketim eksikliği” üzerinden açıklayanlar birinci kanadı oluşturuyor. Bu görüşe göre neoliberalizm bir sermaye projesi olarak tüm dünyada ama özellikle de gelişmiş ülkelerde gelir dağılımını bozdu. Bu ülkeler Asya’dan gelen ucuz işgücü ile rekabet edebilmek için işçi ücretlerine zam yapmayınca gelir dağılımını iyice bozdular. Asya ülkeleri’nin gelişmiş ülkelere sattıkları mallarla elde ettikleri paraları kredi olarak ABD’ye vermeleri ile gelişmiş ülkelerde tüketim spekülatif olarak pompalandı, ta ki 2008 krizine kadar…

İkinci görüş ise, krizi bir eksik tüketim krizi olarak değil 1970’lerde başlayan sermayenin kârlılık sorunları ile açıklıyorlar. Bu sorunlar ciddi bir finansallaşma/kredi balonu yarattı ve üretken sektördeki kârlılık bu finansallaşmayı besleyemeyince kriz oluştu. Bunlar, kâr oranlarındaki düşme üzerinden soruna yaklaşılıyor. Bu farklar bir yana, Wallerstein’in dediği gibi temelde 3 temel dinamik işlemeye devam ediyor ve kriz bu anlamda oldukça yapısal ve derin(*). Birincisi, 1970’lerden beri süren kârlılık krizi emekçilerin hakları kesilse de düzeltilemedi. İkincisi, halkların sağlık, eğitim, kentleşme ihtiyaçları sermayedarlara yeni maliyetler yaratıyor. Bu maliyetlerin yanında dünyada artık yeni kârlı alanlar bulmak ve ekolojik atıkları/enerji-maden çıkarım işlerini oralara

göndermek yani maliyetleri dışsallaştırmak kolay değil. Üçüncü olarak da Çin, Hindistan gibi ülkeler ABD’nin hegemonyasını geriletirken tüm dünyada kapitalistlerin kârlarını da sıkıştırıyorlar. ABD hegemonyasının gerilemesi dünyada küresel krize ortak bir kapitalizm içi çözüm bulunması olasılığını da imkânsızlaştırırken, devletlerin tek tek bağımsız büyümeci ve içeride otoriter politikalar izlemesi süreci gelişmeye başlıyor. (AKP de bunun bir aktörü olarak büyüme hedefli otoriter zemini kullanma eğiliminde, kendi gücü ölçüsünde tabi.)

karşısında rekabet üstünlüğü zaten vardı ama Çin, Rusya ve diğer Asya ülkelerinden çok ürün alıp az ürün satıyordu. Şimdi bu kapı kapanınca sorun büyüyor. Ekonominin açığı olan bu açık yanında özel şirketlerin toplamda devasa noktaya gelen borçları ciddi bir sorun. Enerji Bakanı’nın “Cumartesi günleri de çalışılsın” sözleri ve içkiye, sigaraya, ithal araçlara ve ithal Çin mallarına konan vergi ve yapılan zamları anlıyoruz. Hükümet merkez bankası ayarlamaları ile finansal sistemi ani şoklara dayanıklı hale getirdiğini

M. ÖZGÜR

2008’deki kriz ABD ve AB başta olmak üzere tüm dünyayı etkilemesi anlamında çok önemli bir kriz olarak tarihe geçti ve batan bankaları kurtarmak isteyen hükümetler vatandaşların vergileri ile bu bankaları kurtararak kendi bütçelerini dengesizleştirdiler. Şimdi Avrupa ve ABD bu sorunla boğuşuyor. Çin rezervlerinden gelmesi beklenen para geçici biz çözüm. Sorunlar ise değindiğimiz gibi oldukça derin. Asya’nın yükselişi karşısında Türkiye’nin uzun vadede işi zor. Kendisi de yükselen bir ekonomi gibi görünse de cari açık denen döviz açığı yani ithalatın yüksek olması anlamına gelen açık ciddi bir sorun. Bu açık dışarıdan kısa vadeli riskli borçlanma mümkün olduğu için gerçekleşiyor ve Erinç Yeldan’a göre bu açığı küresel finansallaşmanın bir boyutu olarak görmek gerek. Bu açık, Türkiye ayarındaki “gelişmekte olan” ülkelerde ya yok, ya da Türkiye’den oldukça düşük. Krizdeki AB, Türkiye’nin temel ihracat alanıydı ve döviz geliri açısından AB önemli bir kaynaktı. AB ayrıca doğrudan yabancı yatırımlarda Türkiye’de önemli paya sahipti. Oysa Asya’ya giden yatırımlar büyük oranda yine o bölgeden. Yani AB’deki yavaşlama en çok Türkiye’yi etkiliyor. Türkiye’nin AB

söylüyor ama diğer uygulamalar ciddi bir sıkıntıyı da yansıtıyor. Kapitalizm ekonomik krizi çözecek bir öngörü ve örgütlenme göstermiyor. ABD’nin gerileyen hegemonyası ile ve kapitalizmin yukarıda belirtilen diğer sorunları ile birleşince krizlerin süreceğini öngörmek zor değil. Bu ortamda küresel iklim krizini çözecek bir irade Kasım 2011’de Güney Afrika’da yapılacak yeni post-kyoto görüşmelerinde de görünmüyor. Çok boyutlu bu kriz geçmeyecek haberimiz olsun. İnsanlık yeterince acı çekti. Toplumsal, katılımcı, kapsayıcı, eşitlikçi alternatifler üzerine düşünmenin zamanı.

(*) Immanuel Wallerstein, “Structural Crises”, New Left Review, Mart-Nisan 2010.

Krizdeki AB, Türkiye’nin temel ihracat alanıydı ve döviz geliri açısından AB önemli bir kaynaktı. AB ayrıca doğrudan yabancı yatırımlarda Türkiye’de önemli paya sahipti. Oysa Asya’ya giden yatırımlar büyük oranda yine o bölgeden. Yani AB’deki yavaşlama en çok Türkiye’yi etkiliyor. 11


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

SİYASAL DEPREME DOĞRU Mehmet YILMAZER

İki binli yıllarda yeni bir anayasayı ve “ileri demokrasi”yi dayatan koşullar nelerdir? Bu kez üç motor güç vardır. Dış dünyadan gittikçe zayıflayan bir AB etkisinden söz edilebilir. Ancak bu dış etki belirleyici değildir. Geriye daha belirleyici iki güç kalır. Birisi, son otuz yıldır iyice palazlanan yeşil sermaye ve onun temsilcisi siyasal islamdır. Diğeri, yine son otuz yıldır bir türlü bileği bükülemeyen Kürt Özgürlük Hareketidir.

12

V

an’daki gerçek deprem bile yaklaşan siyasal depremin işaretlerini azaltmak şöyle dursun tersine arttırdı ve iyice gözler önüne serdi. Türkiye, Haziran seçimlerinden beri neredeyse gerilimden gerilime koşuyor. Ancak Çukurca baskını sonrası gerilim zirve yaptı. Van’da yaşanan deprem bu gerilimi kısmen örtse de, gerçek gücünden hiçbir şey kaybetmedi. Önümüzdeki günlere, diğerlerinin yanında, esas olarak “anayasa” gerilimi damga-

Burada burjuva demokrasilerinin tarihinden bir dersi yeniden hatırlamak gerekiyor. Burjuva devrimlerinin en “büyük”ünden sonra bile demokrasinin içine sadece “vergi ödeyen” hali vakti yerinde vatandaşlar alınmış, geniş kitleler demokrasi dışında tutulmuştur. Ancak işçi sınıfı ve yoksul köylülerin uzun ve zorlu mücadelelerinden sonra bu günkü burjuva demokrasilerinin sınırına gelinmiştir. Bu sınır sadece “herkese oy hakkı”ndan ibaret

sını vuracaktır. Aslında anayasa çalışmaları cumhuriyet tarihindeki ikinci önemli “demokrasi” denemesi olacaktır.

değildir; geniş çalışan kitlelerin örgütlenme ve eylem haklarının tanınmasıdır. Böyle bir motor gücü olmayan her burjuva demokrasisi daha baştan kuru bir biçime dönüşmüştür.

İlki, 1950’lilerde “çok partili döneme” geçişle yaşanmıştı. Sonuç, on yılda bir askeri darbelerle birlikte yaşanan sözde bir “demokrasi” oldu. Siyaset literatüründe 1946 sonrası yaşanan süreçten, demokrasiye değil, “çok partili sisteme” geçiş olarak söz edilmesi rastlantı değildir. Bu niteleme ayrıca gerçekliğe daha uygundur. Bu geçişin iki motor gücü vardı; ilki, dünyada ikinci dünya savaşı sonrası kurulan yeni dengeler; diğeri ise, tek parti döneminde palazlanan finans kapitaldir. Ortada güçlü bir şekilde halkların sesi yoktur. Bu nedenle, tek partili dönemden “çok partili döneme” geçilmiştir, “demokrasi”ye değil.

İki binli yıllarda yeni bir anayasayı ve “ileri demokrasi”yi dayatan koşullar nelerdir? Bu kez üç motor güç vardır. Dış dünyadan gittikçe zayıflayan bir AB etkisinden söz edilebilir. Ancak bu dış etki hiçbir şekilde ikinci dünya savaşı sonrasındaki kadar güçlü, hatta belirleyici değildir. Geriye daha belirleyici iki güç kalır. Birisi, son otuz yıldır iyice palazlanan yeşil sermaye ve onun temsilcisi siyasal islamdır. Diğeri, yine son otuz yıldır bir türlü bileği bükülemeyen Kürt Özgürlük Hareketidir. Her geçen gün yeşil sermaye-

nin demokrasi sınırları daha iyi ortaya çıkıyor. İkide bir kendisini engelleyen askeri vesayete bir sınır konulması, yeşil sermaye için en ideal “ileri demokrasi”dir. İktidar döneminin başlarında farklı görüntüler veren, özellikle Kürt sorununda cumhuriyetin klasik sınırlarını biraz aşan AKP, sonunda devletin çok bilinen sınırlarına geri dönmüştür. Şimdi cumhuriyetin ikinci “demokrasi” sancısında AKP, üçüncü aktör Kürt Özgürlük Hareketini devre dışı bırakmak için Tansu Çiller gayretiyle davranmaya başlamıştır. Seçim öncesi artık “Kürt sorununun olmadığını” ilan eden Başbakan, bu tespitine göre de davranıyor. Aslında Kürt sorununu ümmet mantığı ile İslami temellerde çözmekten öteye bir ufka sahip olmamış olan AKP, bu yolda bütün denemelerinden bir sonuç alamayınca, bilinen noktaya, Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiye edilme noktasına gelip dayanmıştır. Açılım tiyatrosu böyle başladı, ancak oyun ilgi çekmeyince perdeler çabuk indi. Başbakan her fırsatta Kürt Özgürlük Hareketinin bütün kurumlarını tehdit ediyor. Gerilla hareketini yok edemeyince KCK operasyonlarını her türlü sınırın ötesine taşıyarak “ileri demokrasi”den ne anladığını en kör göze batar hale getiriyor. Çukurca baskını iktidarın yazdan beri sürdürdüğü tehditlere bir cevaptır. İktidar, tıpkı öncelleri gibi, PKK’nin yok edilmesi şerefini taşımanın büyüsüne yakalandı. Cemaat gazeteleri büyük bir iştahla yazdan beri artık bunun olacağını ilan ettiler. Hükümet ile uyumlu bir genelkurmay ve özel birliklerle, bugüne kadar çözülemeyen sorun kökünden sökülüp atılacaktı. Bütün suç Ergenekon’a bulaşmış ordu yönetimiydi. Yüzde ellinin zafer sarhoş-


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

luğu ve kibri ile davranan AKP, Çukurca baskını ile bu rüyadan büyük bir şokla uyandı. Ancak gösterdiği tepkiler insana yirmi yıldır defalarca oynanan bir oyunun tekrarı izlenimini veriyor: Amerika’dan daha etkin yardım isteniyor. Sınır ötesi operasyonlar başlıyor. Irak Kürt yönetimi ve Bağdat tehditle karışık azarlanıyor. Tüm medya PKK’nin dağılmakta olduğunu bir kez daha iştahla duyuruyor. MGK “terörle mücadeledeki kararlılığını” vurgulayan bildiriler yayınlıyor. Bu filmi bu topraklarda yaşayanlar defalarca izledi. İktidarın, “bu kez filmin sonu farklı olacak” çırpınmalarına inanmamız için hiçbir köklü neden yok! Devlet otuz yıldır kazanamadığı bu savaşı yine kazanamayacaktır. Fakat iktidar bir yönüyle haklıdır. Bu film artık eskisi gibi sonlanamaz. Kürt sorunu bir çözüm yoluna girmek zorundadır. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketinin iradesi kırılamadığı ölçüde, devletin iradesinin kırılma olasılığı artacaktır. Yeni anayasa çalışmaları, ülkenin siyasal gerçeklerini ve güçler ilişkisini yansıtmazsa, çürüğe çıkması için artık bir otuz yıl gerekmeyecektir. AKP iktidarı bütün gücüyle PKK’yi tasfiye etmeye uğraşıyor. Bir köşe yazarının dediği gibi işler sanki “bir nihai hesaplaşmaya” doğru gidiyor. Bu demektir ki, aynı zamanda bir kırılma noktasına doğru ilerliyor. Kürt Özgürlük Hareketinin iradesi kırılamazsa devletin iradesi kırılacaktır. Olaylar bu yönde birikiyor.

Zorbalık Hükmünü Konuşturuyor: İstanbul’daki KCK Tutuklamaları Sosyalist Dayanışma Dergisi olarak bu sayımızda sevgili Ragıp Zarakolu ile röportaj yapacaktık. Röportajın konusu oğlu Deniz Zarakolu’nun da tutuklandığı 5 Ekim’de gerçekleşen KCK operasyonu olacaktı. Ulaşamadık kendisine. Birkaç gün sonra Ragıp Zarakolu’nun da 29 Ekim günü düzenlenen KCK operasyonu çerçevesinde gözaltına alındığını öğrendik. BDP il meclis üyelerinin, ilçe yöneticilerinin, üniversite öğrencilerinin yanı sıra BDP Parti Meclisi üyesi Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu gözaltına alınanlar arasındaydı. Bu operasyonda da diğer KCK operasyonlarında olduğu gibi birkaç kişi serbest bırakıldı o kadar. Büşra Hoca ve Ragıp Zarakolu tutuklandı. Bu durum aydınlar, akademisyenler, yazarlar, liberal ve demokrat siyasi çevreler tarafından büyük tepkilere yol açtı. Yeni Anayasa’nın hazırlanmasında kendilerine önemli işler çıkaran liberal yazarlar, bu sürecin sekteye uğraması ihtimalinin telaşı ile “demokratik ortamın” kısıtlanacağına yönelik endişelerini dile getirdiler. Onlar, “AKP hükümeti baskıcı” diyemedi de “baskıdan medet umuyor” dedi. Biraz daha samimi olanları “milliyetçi – muhafazakar otoriter heyulanın geri dönüşü” tespitini yaptı. “Fiili bir olağanüstü hal” diyenler oldu.

Bu son kapsamda tanımlama yapanlar önümüzdeki dönem daha da artacaktır çünkü AKP hükümeti gün geçtikçe askeri ve siyasi alandaki saldırılarını artırıyor. Kendi bildiği gibi Kürt sorununu çözme, Kürt Halkı’nın iradesini teslim alma konusunda başarısız kaldıkça, baskı ve terörünü toplumun her kesimi üzerinde pervasızca uyguluyor. Tekçi, inkarcı bakış açısını hiç kaybetmeyen AKP, kurduğu milliyetçi savaş hükümeti aracılığıyla faşizan yöntemlerini derinleştiriyor. Polis, yargı ve medya ile organize çalışarak, kendi iradelerini hayata geçirmeye çalışan BDP’li siyasetçileri, halkların kardeşliğini savunan aydınları, eşitlik ve özgürlük mücadelesi verenleri “KCK üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklayarak siyasi alandaki terörünü yaygınlaştırıyor. 5 bin kişi KCK operasyonları çerçevesinde tutuklu. Kardeş Kürt halkı, AKP’nin tekçi, inkarcı, zorba anlayışı karşısında diz çökmeyeceğini ilan etti. T.C. tarafından 30 yıldır her türlü yöntemle kırılmaya çalışılan iradeleri, bugün de kırılamayacaktır. Kardeşlerimiz, kendilerine baskı uygulayana, kimliğini yok sayana boyun eğmeyecek, barış içinde, kardeşçe, eşit ve özgür yaşamı kazanacaktır.

13


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

LİBYA’DA İŞLER TIKIRINDA DEĞİL Ayşe TANSEVER

T

am 1200 ABD kentinde, sistemi protesto eden işgal eylemleri var. AB, Yunanistan borçları ile parçalanmanın eşiğine geldi. Topluluğun sorunu tüm sistemi tehdit eder durumda. G-20 ülkeleri, AB’ye kendine çeki düzen vermesi için bir hafta süre tanıdılar. Şubat ayından beri devam eden Libya bombalanmasına işte bu noktada son bir kez yüklenildi. “Kaddafi yakalandı, yakalanıyor” dedikçe borsa düşüşlerinin

kendi başına ayakları üzerinde durabilecek hale getirmektir.

“Yeni Libya” İlanı Çoğunluğu Bingazili’lerden oluşan UGK, Kaddafi “diktatörlüğünün” sona erdiğini ve yeni Libya’nın kurulduğunu ilan etti. 8 ay içinde yeni anayasa yazılacak, seçimler yapılacak ve yeni hükümet kurulacak. UGK üyeleri bu hükümette görev almayacak. Gözümüzün önünde bir oyun, oynanması gerektiği gibi oynanıyor ama perde arkasında her şey bambaşkadır. Örneğin bu açıklama beklenenden tam tamına 3 gün sonra yapılabildi. Başbakan Mahmut Cibril Kaddafi öldürülür öldürülmez ve daha öncesinde hep istifa edeceğini söyledi durdu ama hala bunu hayata geçiremedi. Anlaşılıyor ki istifa etmemesi doğrultusunda bir yerlerden baskı altındadır.

UGK kendi içinde hiçbir zaman uyum içinde olmadı. Sadece Kaddafi karşısında ortak davranabiliyorlardı. Onun öldürülmesinin hemen arkasından ayrılıklar uzlaşmazlıklar, çıkar farklılıkları ortaya döküldü. UGK ülkeyi yönetemez duruma geliverdi, dağılma sürecine girdi. Baştan beri var olan öfkeler, birbirini çekememeler, düşmanlıklar, kan davaları ortaya çıktı. 14

bir panik olarak ortaya yayılması engellendi. Libya ve Kaddafi gürültüsünün arkasına kapitalizmin çok ciddi ölüm kalım tartışmaları saklandı. O saldırıların gürültüsü arkasına merkez ülke liderlerinin birbiri ile yaptığı tartışmalar gizlendi. Batı Kaddafi’nin ölüsünden bile yararlanmaya çabaladı. Bu zor günlerde Libya’ya altın yumurtlayan tavuk gibi bakılıyor. Petrol, doğal gaz ve çöllerindeki madenleri ile çok zengin bir pazar potansiyeli taşıyor Libya. Kıtadaki coğrafi konumu nedeniyle stratejik değerleri olan bir ülkedir. Şimdi tüm mesele aylardır kâh arkasında kâh önünde durulup çekiştirilen Geçici Ulusal Konseyi (UGK)

Kaddafi’nin linç edilmesi, ölüsünün sergileniş biçimi ve ardından gömülmesi UGK’nin ne kadar iktidarsız, kendi içinde birlik olamayan bir yapıda olduğunu ortaya koydu. Kaddafi öldürülecekti, orası Batı güçlerinin istediği bir şeydi ama bu şekilde eline yüzüne bulaştırmadan yapılması gerekiyordu. UGK kendi sorunları nedeniyle, Batı’nın arkasına durabileceği bir şekilde Kaddafi’den kurtulamadı. Ölüsü bile, Demoklesin kılıcı gibi tepelerinde ömürleri boyu asılı duracak. UGK, yeni Libya’nın kuruluşunu açıklarken bile kaş yapayım derken göz çıkardı. Batı liderleri tırnaklarını yerken, Abdülcelil Libya’nın şeriat yasalarına uygun olarak yönetileceğini tüm dünyaya duyuruyordu. Faiz haram sayılacaktır. Erkeklerin birden fazla kadın ile evlenmesi de sevap olacaktır. UGK içindeki eski

El-Kaide güçleri Kaddafi’nin laik yönetimine alışık halka, Batı baskısına rağmen kendi güçlerini dayatmışlardı. Batı eliyle bir İslam devleti kuruluyordu işte. Laikliğe alışık Libya halkı şimdi bu anayasa altına sokulabilecek midir? Bunun bedeli ne olacaktır? Ülke böyle dayatma ile ne kadar barış içinde yaşayabilecektir? Libya iyi eğitilmiş bir halktır. Okuma yazma oranı %90’dır. 2007-2008 döneminde üniversiteye kaydolan kadın sayısı erkeklerden çoktu. Kadınlar orduda bile görev yapıyordu. Şimdi bu eski konumlarını kaybetmeye ne kadar katlanacaklardır? Peki, Batı finans kapitali faizi haram sayan zihniyet ile ne kadar işbirliği yapabilecektir? UGK açıklamaları ile Libya halkının şimdiye kadarki yaşam biçimleri arasında büyük farklılıklar olduğu kesindir. Bunu olumlu olarak yorumlamak zordur. Bu durumda halkların hoşnut bir şekilde UGK arkasından gitmeyeceği çok açıktır.

Uyumsuz bir UGK UGK kendi içinde hiçbir zaman uyum içinde olmadı. Sadece Kaddafi karşısında ortak davranabiliyorlardı. Onun öldürülmesinin hemen arkasından ayrılıklar uzlaşmazlıklar, çıkar farklılıkları ortaya döküldü. UGK ülkeyi yönetemez duruma geliverdi, dağılma sürecine girdi. Baştan beri var olan öfkeler, birbirini çekememeler, düşmanlıklar, kan davaları ortaya çıktı. Politik çekişmeler ve aşiret ayrılıklarına bir de İslamcı aşırı uçlar, selefi radikalleri katıldı. Dindar ve laik olanlar ile solcu olanların hepsi birbirleri ile çatışmaya başladılar. Oysa ülkenin şu anda tam bir istikrara ihtiyacı vardır. Neredeyse tüm alt yapı tesisleri yerle bir olmuş, petrol çıkarımı sıfır düzeyine düşmüş bir ülkede bir-


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

lik olup ülkenin kurulması gerektiği bir dönemde herkes birbirine düşman durumundadır. Libya’da Arap Baharı Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi yaşanmadı, devlet kurumları yok edildi. Bu düşmanlıklar, kinler arasında arabuluculuk yapabilecek ne mahkemeler vardır, ne kararları yürütecek kolluk kuvveleri, ne devlet ne yasa hiçbir şey yok gibidir. Ama var olan bir şey vardır: Herkesin elinde bir silah. Hem de en korkucundan. Kaddafi’de önemli füzeler vardı. Batı güçleri sonra kendileri yolladılar. Şimdi tepeden tırnağa silahlı bir toplum vardır. Çıkarları uyuşmayan, orman kanununun geçerli olduğu bir ortamda nasıl bir devlet kurulacağı belli değildir. Bu ortamda kimse si-

lahını getirip teslim etmiyor. UGK bütün bunların üstesinden gelmeye yetenekli olmadığını en başından ortaya koydu. UGK başkanı M. Abdülcelil, Libya geleceğinin konuşulduğu Katar’ın başkenti Doha’da NATO’nun en azından yılsonuna kadar kalmasını istedi. Kaddafi yandaşlarının ülkeden kaçmasını engellemeyi de gerekçe olarak gösterdi. Bu ilginçtir. Elbette burada söylenmek istenen kendi yönetimlerine baş eğmeyenleri dize getirmektir. İktidar olabilmek için yardım istiyor. İç karışıklıklara karşı yardım istiyor. NATO görevini Ekim sonunda bırakacağını açıkladı ama anlaşılan böyle yapamayacaktır. Bundan sonra NATO güçleri postalları ile Libya’ya girmek zorunda kalabilirler. Belki on-

dan sonra da yeni bir Irak ya da Afganistan ile karşı karşıya kalabiliriz. Obama, askerlerinin burunları kanamadan zafer kazanılmasından pek memnundu ama belki kanları bundan sonra akacaktır. Eğer ki dünyaya rezil olmayacaklarsa böyle yapmak zorundadırlar.

Gerilla Savaşı Olasılığı Kaddafi’nin sağ kalan oğlu Şeyfülislam başından beri zafere kadar ülkesinde kalacağını açıklamıştı. Güneyde çöl bölgesinde ya da komşu Nijer, Cezayir gibi ülkelere sığınıp mücadelesini sürdürebilir ve Libya’da bir gerilla savaşı başlayabilir. Basında Uluslar arası Kriminal Mahkemeye teslim olmak istediği doğrultusunda haberler çıkıyor

ama bunun doğruluğu sorgulanabilir. Kaddafi’nin gömüldüğü gün Sirte’de, bir yakıt deposunda ne olduğu belirsiz bir şekilde yangın çıkıp 200 kişinin ölmesi böyle bir direnişin başlayacağının habercisi olarak alınabilir. Unutmamak gerekir ki Kaddafi güçlerinde çok önemli silahlar vardı. Kaddafi’nin linç edilmesi, Kaddafi yanlılarına yönelik katliamlar iç savaş ortamının daha devam etmesine hizmet edicidir. UGK’nın politik hattından memnun olmayanları da buna eklemek mümkündür.

kurum olarak hem Libya’ya hem de tüm dünya halklarına kabul ettirmek zorundadır. Batı Libya petrolünü istiyor. O petrol paraları ile şirketlerinin ülkeye altyapı tesisleri yapmasını özlüyor. Burayı şirketlerine pazar haline getirmek istiyor. Silah satmak, uçak satmak istiyor. Hatta buradan Afrika kıtasına yayılmayı planlıyor. Oralara girmeye başlayan Çin, Hindistan ve son zamanlarda da Türkiye gibi ülkeleri oradan atmak istiyor. Ancak bu hedefine varmak için yolu daha çok engebelidir. UGK yönetiminin bu ortamda 8 ay içinde anayasa yazması, seçimler yapması ve iktidarı kurması epey zor görünüyor. Batı bu karışık durumu nasıl düzeltecek göreceğiz. Ayrıca Libya bir örnektir. Afrika ve Arap baharı yaşayan ülkelere bir örnektir. Eğer istikrarı sağlayamaz ise istediğinin tersi sonuçlar yaşayabilir.

Batı Libya petrolünü istiyor. O petrol paraları ile şirketlerinin ülkeye altyapı tesisleri yapmasını özlüyor. Burayı şirketlerine pazar haline getirmek istiyor. Silah satmak, uçak satmak istiyor. Hatta buradan Afrika kıtasına yayılmayı planlıyor. Oralara girmeye başlayan Çin, Hindistan ve son zamanlarda da Türkiye gibi ülkeleri oradan atmak istiyor. Ancak bu hedefine varmak için yolu daha çok engebelidir.

Batı açısından bu noktada geri dönüş düşünülemez. Madem UGK’yı yarattı onu en azından ülke görünür bir istikrar ortamına girene kadar desteklemek zorundadır. Şimdi bu iktidarı zorla, demokratik bir

15


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

İSYANCILAR Ayşe TANSEVER

Banka, finans kurumları ve çok uluslu şirketlerin kar hırslarını, devletin bunları kurtarmak için milyarlar vermesini protesto ediyorlar. “Bankaları değil bizleri kurtarın.”, “ Biz %99’uz” diyerek de adlarını dünyaya duyurdular. “Bankaları, finans kurumlarını, kamu alanlarını işgal edin” sloganları şimdi “her şeyi işgal edin” sloganına dönüştü. 16

Y

eni liberal politikaların yol açtığı sömürü düzenine ve halkların yoksullaşmasına tepki giderek yaygınlaşıyor. İlk tepki bu politikaların en şiddetli ve en erken uygulandığı ülke Arjantin’den gelmişti. Kemer sıkma politikaları geçtiğimiz yıllarda, İngiltere’den Fransa’ya, Almanya’dan İtalya’ya kadar tüm Avrupa halklarını çeşitli şekillerde sokaklara döktü. Ardından Arap halkları

ayaklandılar. Arap halklarının diktatörlüklere karşı direnişi kamp kurmak şeklinde gelişti. Kentin en merkezi yerini işgal edip hakları doğrultusunda direndiler. Sonra bu çadırlar Yunanistan ve İspanya’da kendini gösterdi. Öfkeliler Hareketi, bir avuç gencin öncülüğünde tüm İspanya’yı sardı. On binler, yüz binler sokaklarda protestolara katıldılar. Kamp kurma şeklinde gelişen protesto biçimi, Eylül ortasında ABD’nin New York kentine sıçradı. Oradaki birkaç yüz genç, dünya finans merkezi olarak bilinen Wall Street’i işgal etmeye kalkıştılar. Polisin izin vermemesi nedeniyle yakındaki bir parkı işgal ettiler ve yazıyı kaleme aldığımız günlerde bu işgal 6. haftasını bitirdi.

Yeni liberal politikaların yol açtığı yoksulluğa ve 2008 yılından beri yaşanan finans krizine karşı tepkilerini dile getiriyorlar. “Bankaları değil Halkları Kurtarın” sloganı ile banka, finans kurumları ve çok uluslu şirketlerin kar hırslarını, devletin bunları kurtarmak için milyarlar vermesini protesto ediyorlar. “Bankaları değil bizleri kurtarın.”, “Biz %99’uz” diyerek de adlarını dünyaya duyurdular. “Bankaları, finans kurumlarını, kamu alanlarını işgal edin” sloganları şimdi “her şeyi işgal edin” sloganına dönüştü. ABD burjuva hâkim basını, isyancıları gözden uzak tutmaya çalıştı. Sonra hareketin ilgi görmesi ve birçok tanınmış yıldızın destek vermesi ile çadırlar ABD içinde binin üzerinde yerleşim yerine yayıldı. ABD’de moda olan her şeyin bir çırpıda yayılmasından mıdır bilinmez tüm dünya meydanlarına çadırlar kurulmaya başladı. Daha birinci ayını doldururken dünya günü kutlandı. Şimdi 82 ülkede 200’e yakın kente “biz %99’uz”, “Bankaları değil halkları kurtarın” pankartları asılmış durumda. Yaşanan 2008 finans kapital krizinin daha bitmemesi ve yenisine hazırlanıyor olmamız elbette önemli bir faktördür. Yeni liberal politikalar zengini daha çok zengin, yoksulu da daha çok yoksul yaptı. Gördüğümüz işte bu yoksullaştırmaya karşı isyanın bir kıvılcım gibi tüm dünyaya yayılmasıdır.

Hedef ve Görüşleri Sanırız ne Arap halkları ne de İspanyollar ya da OWS’ciler Arjantin örneğinden yola çıkmıyorlar. Ama ilginç bir şekilde halkların yoksullaştırma sürecine tepkisi benzer oluyor. Her yerdeki protesto gösterilerinde, hiçbir parti ve siyasi örgütlenmeye güvenilmiyor ve araların-

da onların sloganları istenmiyor. Aynı şekilde tepeden komutaya ya da hiyerarşiye karşılar. Yatay bir örgütlenme istiyorlar. O nedenle bunlara Arjantin’de horizantalist ya da yatay hareket deniyordu. Herkes eşit olsun diyorlar. Herkese söz hakkı veriliyor. Halklar kendi kaderlerini ellerine almaktan başka çare olmadığını görerek kendi meclislerini topluyorlar. Meclislerde herkese söz hakkı veriliyor. Ortak karar alınıyor. Bu halk meclisleri Arjantin’de kuruldu, Arap baharı yaşayan Mısır sokaklarında vardı. Madrid meydanlarından mahallelerine her yerde meclisler toplandı. Şimdi de New York’undan Londra’sına, Kore’sinden Roma’sına her yerde halk meclisleri var. Kararları bunlar veriyor. OWS’ciler de, Arap Baharcıları ve İspanyol’lar gibi şiddete karşılar. “Şiddeti devlet polis temsil eder eğer biz de şiddet kullanırsak onların zeminine düşeriz” diye bir teori geliştiriyorlar. Şiddet kullanırlarsa hareketlerinin öleceğini ve parçalanacağını düşünüyorlar. İnsanların korkması ve kaçmasından korkuyorlar. Fakat olaylar protestocuları şiddete zorluyor. Polis saldırılarına Gandivari diğer yanağı uzatmak olmuyor. Süreç içinde mecburen şiddete karşı davranış göstermek zorunda kaldılar. Bu, zaman içinde kendilerine verilen desteği yer yer arttırdı. Ve şu sıralarda OWS hareketi, şiddete karşı şiddet göstermek ve ayakta durmak ile şiddetten kaçmak arasında bir çizgide gidiyor. Bu anlamda hareket bir dönemeçte denilebilir.

Yeni Bir Dönemeç Aradan geçen zaman içinde halk meclislerinde çok şey tartışıldı. Teorik olarak belirli bir


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

noktaya gelindi. İspanya, Yunanistan ve hatta eski Arjantin deneyleri; meclislerin başta coşkuyla binleri kucaklarken, zamanla coşkunun kaybolduğunu ve sayıların azaldığını, insanların gelmemeye başladığını gösteriyor. OWS eylemcileri de hızla böyle bir sürece ilerliyorlar. Tüm dünyadaki benzerleri de aynı sorunla karşı karşıyalar. Devlet bu işin bilincinde moment kolluyor ve çadırların dağılması için saldırıya hazırlanıyor. Polis saldırısı ile şiddete karşı olan isyancıların dağılması olasıdır. Eğer bu saldırıyı göğüsler ve ayakta dururlarsa o zaman hareket bir üst seviyeye sıçrayabilecektir. ABD içinde Oakland ve başka birkaç kentte polis sal-

bu kış aylarında bir arada tutabilmek için yeni eylemler düzenlemeleri gerekiyor. Bu konularda öne çıkan öneriler ve tartışmalar var. İlk olarak işçi sınıfının desteğini almayı, içlerine işsizleri ve Latin Amerika’dan gelen göçmenleri katmayı düşünüyorlar. Polisin şiddetine karşı eğer genel grev ilan edebilirlerse o zaman hareket başka bir ciddiyet kazanacaktır. Şimdi bir eyalette 2 Kasım günü böyle bir çağrı yapıldı ve tüm gözler bu anı bekliyor. Newyork’ta taşıma ve bazı başka işkollarında çalışan işçiler OWS’cilere destek verdiler. Ancak bunun yaygınlaştırılması gerekiyor. İşçi sınıfı eğer yanlarında yer almaya başlarsa işte o

dırılarına karşı direnç gösterildi. New York isyancıları diğer kentlerdeki isyancı arkadaşlarına destek gösterileri düzenlediler. Bunun ne kadar daha gideceğini göreceğiz.

zaman bu hareket işverenlerin ve o %1 dedikleri milyarder ve milyonerlerin tekerine çomak sokmuş olacaktır. İşte o zaman OWS eylemcileri ciddiye alınmaya başlayacaklardır.

İsyancıların bir programları yok. Gelir dağılımındaki bozukluk, işsizlik, şirket ve bankaların aç gözlülüğü, doğanın korunması gibi sorunlardan yakınıyorlar ama bunların nasıl çözüleceği konusunda derinlemesine bir görüşleri yok. Değişimin nasıl olacağı konusunda ortak bir politika oluşturamıyorlar. Gelişmek, kalıcı olmak için önlerindeki en büyük engel budur. Bunu aşmanın yollarını arıyorlar.

İkinci olarak hareketi canlı tutmak ve yeni kesimlere ulaşmak için projeler gerçekleştirmek gerekiyor. İlk adım, dünyamıza hâkim olan basına savaş açmaktır. Onun yanlış ve taraflı yayınına karşı mücadele etmek, insanlara gerçeklerin anlatılmasını sağlamak hedefi önemli olacaktır.

Gelecek Projeler üretmeyi ve sistemin yoksullaştırdığı diğer kitlelere yayılmayı planlıyorlar. Çevrelerine topladıkları kitleleri, hele

İşsizleri, evsizleri, eğitimden yararlanamayanları çekmek için askeri harcamaların düşürülmesi doğrultusunda kampanyalar yürütmek, devletten bunu istemek hedefleniyor. Orduya ayrılan paraların sosyal harcamalar olarak halka dönmesini talep eden projeler üretilebilecektir.

Mortgage nedeniyle binlerce orta sınıf Amerikalı evlerinden oldular. Hesaplara göre yakında 10,4 milyon Amerikalı evlerinin taksitlerini ödeyemeyecektir. Onların da saflara çekilmesi için projeler hayata geçirilebilir. Devletin bankaları değil evleri kurtarması istenebilir. Bu doğrultuda kampanyalar yürütülebilir. İşyerlerinin açılması, çevre sorunları ile ilgili projeler de OWS saflarını geliştirecek projeler arasındadır. OWS isyancılarının önünde zorlu günler vardır. Kış aylarının soğuğu kapıdadır. Polis ve devlet de bu zorlukları beklemekte, saldırısını ona göre hazırlamaktadır. Yalnız ABD içinde değil tüm dünyada böyle bir sürece girilmiş görünüyor. Londra isyancıları çadırlarını kilise bahçesinde daha fazla tutamayacaklardır. Her kentte yetkililer harekete saldırıp daha fazla büyütmeden nasıl ezeceklerinin kirli planlarını yapıyorlar. Hareketin geleceği elbette önemlidir. Arjantin deneyleri böyle hareketlerin öldüklerini gösterdi. Arap baharının şiddeti azaldı. Oysa halklar daha istediklerini alamadılar. İspanya öfkeliler hareketi zayıfladı. Belki OWS’nin sonucu da böyle olacak. Ama halklar ve olaya katılan isyancılar olaylardan çok şey öğreniyorlar. Canları acımaya devam ettikçe şiddete, zora karşı zor kullanmaktan başka çare olamadığını göreceklerdir. Ama zoru göze almak için bir şeyi, -şimdiye kadar bu tür hareketlerin unuttuğu bir şeyi- önlerine koymaları gerektiğini anlamaları gerekir. O da iktidar hedefidir. “Bu işi siz yapamıyorsunuz biz yapacağız” demeleri gerekiyor. Onun için bir program, bir strateji belirlenmesi gerekiyor. Ancak ondan sonra bu hareketler öfkenin dile getirilmesinden öte gidişin değiştirilmesi doğrultusunda adım atabilen hareketler haline gelecektir.

İlk olarak işçi sınıfının desteğini almayı, içlerine işsizleri ve Latin Amerika’dan gelen göçmenleri katmayı düşünüyorlar. Polisin şiddetine karşı eğer genel grev ilan edebilirlerse o zaman hareket başka bir ciddiyet kazanacaktır. Şimdi bir eyalette 2 Kasım günü böyle bir çağrı yapıldı ve tüm gözler bu anı bekliyor.

17


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Yoksula “Allah versin” diyen zengin; Peki sana kim veriyor? Sevgi EVRİM

Ç

ok zaman oldu… Nice zorluklarla kurulmuş bir grev çadırında bir bardak çayı paylaşmayalı. Bir fabrika önünde bildiri dağıtmayalı. Bir işyeri işgalinde ya da nöbetinde uykusuz gözlerle sabahlamayalı.... Çok zaman oldu bir işçinin yükselen sesinde kavganın soluğunu duymayalı. Kenetlenmiş ellerimizle uzun bir halaya durmayalı çok zaman oldu ve ne çok zaman oldu şehrin varoşunda duvarlara “devrim” yazmayalı… Oysa ne çok yaşanmıştı bunlar bir dönemin öncesinde ve ne çok okumuştuk biz 80 sonrası kuşak olarak kitaplarda direniş öykülerini. Ve belki de denk geldik 21.

yüzyılda Ankara’nın göbeğinde yaşanan Tekel gibi bir direnişe… Ve şansımız varsa katıldık kısa soluklu da olsa… Şimdi biz; koridorları afişsiz, amfileri boş üniversitelileri, bir örnek giyimli, tıraşlı, nizamlı liselile-

18

ri... Şimdi biz, yarına çıkabilmenin, çocuğunun okul ihtiyacını karşılayabilmenin telaşındaki işçileri... İşsizlikle terbiye edilen işçileri... 3 ay 5 ay maaş alamadan çalıştırılan işçileri... Fazla mesaiden nefes alamayan işçileri... Ve yarını bugünden belirsiz, bugünü düne hasret işsizleriyiz… Ne çok oldu aynı sokakta yan yana yürümeyeli. Oysa hepimizin ortak bir yanı var ki, hepimiz yüksek korunaklı sitelerin, villaların yüksek duvarlarının arkasında “çarpık” dedikleri mahallelerde yaşıyoruz. Yoksulluğu paylaşıyoruz farkına varmadan ve korunaklı, güvenlikli siteler çoğaldıkça, yoksulluk azalmıyor, artıyor… Yokluktan canımız yanıp da bir kaldırdığımızda kafamızı, o yüksek duvarlara çarpıyoruz. “Girilmez özel mülktür” yazıyorlar kapılarına, giremiyoruz. “Alınamaz özel mülktür” diyorlar kasalarına alamıyoruz. Onlar, altınları, borsaları, bankaları, silahları ve yalanlarıyla kurdukları krallıklarının arka bahçesinde yaşarken, biz şimdilik çoğalıyoruz. Şimdi biz, yoksulluğu bir kader gibi kabul edip kendi cehennemini normalleştirenler, o yüksek duvarların üzerimize yıkılacağı günü bekliyoruz. Oysa bir sorsak, bu değirmenin suyu hangi dereden çalınıyor? Bir sorsak, bizim sokaklarımız neden çamurlu, kentlerimiz neden çarpık? Bir sorsak, kalem kalem toplanan vergiler nerelere harcanıyor? Bir sorsak Yoksula “Allah versin” diyen zengin; Peki sana kim veriyor? Bir sorsak göreceğiz eğri çarkta doğru dişli olmayacağını ve duvarların beklemekle yıkılmayacağını. Bir sorsak göreceğiz her şeyin herkesin olduğu bir dünyanın bu soruyu soranlarla var olacağını... Belki… Belkisi ise, belki diyenlerde… Tüm bu cümleleri nasıl bir kaosun içinde sürüklendiğimi-

zi anlamak adına yazdım, bizzat kendim anlayabilmek için. Çünkü biliyorum ki bu ülkede saat aralığı ile gündem değişiyor. Her an kahvehanelerde, evde, sokakta, fabrikada çay paydosunda konuşulan tartışılan gündemler değişiyor. Ama bazı şeyler hiç değişmiyor. Yoksulluk değişmiyor. Ezen-ezilen, zengin-yoksul çelişkisi değişmiyor. Yoksul için depremlerde yıkılan evler, madende ölen işçiler, doğalgaza uygulanan zam ve daha onlarca yoksunluk hiç değişmiyor. Son zamanlarda internette çok sık paylaşılan şu sözün gerçekten sorulma zamanı geldi sanırım. Yoksula “Allah versin” diyen zengin; Peki sana kim veriyor? Bu sorunun her soruluşu o yüksek duvarlardan birinin yıkılışı anlamına geliyor ki, bunun karşılığı senin için, benim için iş, ekmek, adalet demek. Bu ülkede değişen gündemlerden biri de adalet mekanizmasının kuruluşu ve işleyişi oluyor. Türk Ceza yasasının değişikliğinden bu yana yasalardaki değişiklikler yazılı ve görsel basında sıkça tartışılıyor, gündem oluyor. Son 1 yılda o kadar yasa uygulanmaya başlandı ve halen o kadar yasa değişikliği gündemde ki, her birinin özü “bir avuç azınlığın üstünlüğünün” hukukunu yerleştirmekten ibaret kalıyor. Değişim diye gösterilen yoksul için, halk için, işçi sınıfı için hak gaspından, adaletsizlikten, güvencesizlikten başka bir anlam ifade etmiyor.

Hukukun Üstünlüğü, Başka Bir Deyişle Üstünlüğün Hukuku

2003 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde “devrim” gibi bir yasa çıktı! Darbe döneminden kalma mevcut iş yasası kaldırıldı ve 4857 sayılı iş yasası uygulamaya başlandı. Bu yasa ile hükümet dedi ki işçilere “Artık seni kimse işten atamayacak, iş güvencen var, ben


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

senin yanındayım. İşten atılırsan hemen 1 ay geçmeden mahkememe başvur. Ben seni koruyacağım. Hatta mahkemeler çok dolu olmasına rağmen senin davan 2 ay içinde derhal bitirilecek. Sen sakın dertlenme. Hele bir de sendikalı olduğun için işten atarlarsa hiç korkma, ben patronların boynunun kıracağım.” Yasa komisyonlardan ve kamuoyundan geçti. Buz dağının görünen kısmında bu, işçi için bir devrimdi ve güneş ısıtıyordu. Ama buz dağının görünmeyen kısmında işsizlik, adaletsizlik, gasp, güvencesizlik, sahtekârlık vardı ve güneş oralara hiç uğramıyordu. Yasa meclisten geçerken önce “iş güvencesi” yalan oldu. Yasa bir güzel tırpanlandı. Patronlar bastırdı, davayı kazanan işçiyi işe alıp almama hakkı patrona verildi. Patronlar yolunu bildi, 2 ayda biteceği söylenen davalar 2,5 yılda bitirilemedi. Sonra buz dağının görünmeyen kısmına yeni maddeler eklendi. Bu maddelerden biri “kıdem tazminatı” fonu idi. - Kıdem tazminatının bir fona devredilmesi 2003 yılında 4857 sayılı yasa ile zaten kabul edilmişti. Şimdi ise zamanı geldi ve fon yönetmeliği hazırlanıyor. - Yapılmak istenilen uygulamaya göre “sigortalı işçinin” bir yılı dolduğunda hak ettiği brüt ücret devlet güvencesine aktarılacak. - Devlet fonda biriken bu parayı 10 yıl boyunca koruyacak. Hak sahibi olan işçi dâhil kimseciklere vermeyecek. - Daha büyük patronlar istedi, işçinin alınteri devletin kasasında birikmeye alındı. Çalışanlar 10 yılın sonunda işverenden 20 bin tl isteyebilecekken 10 yılın sonunda 10 bin tl ye razı olacak. İşçinin maliyeti düşecek ve primi yılsonunda devlete ödemiş olan patron, hiçbir gerekçeye ihtiyaç duymaksızın işçiyi işsiz bırakabilecek. - Ya kayıt dışı çalışan işçiler?.. Güvencesizleri, sigortasızları ne yasa görüyor ne yönetmelik hatırlıyor. Sigortasız çalıştırılan bir işçi işten atıldığında önce fiilen çalıştığını ispat edecek, sonra ücretinin SGK’ya bildirilenden yüksek olduğunu ispat edecek, sonra 10 yıl çalıştığını ispat edecek, sonra işten çıkarıldığını ispat edecek, sonra 10 yıl tazminat almadan beklediğini ispat edecek. - Bu arada fonda para kalırsa alnının terini, devlet garantisinde

olan kıdem tazminatı fonundan alacak. Düzenlenmenin bu kadar olumsuz tarafı varken işçilerin buna rıza göstermesi beklenemez. Halen çalışanların işsizlik fonundan işsizlik maaşı almak için 40 takla atması gerekirken bu fona başvuru için daha onlarca takla icat edenlere, geleceklerini teslim etmesi beklenemez. Kıdem tazminatının bu haliyle patronların ve devletin yönetiminde “yatırımlarda” ve “teşviklerde” kullanılacak olması da bu değişikliğe toptan karşı çıkmamız için yeterli bir sebep. Kaldı ki saldırı bununla da kalmıyor. Bu arada sessiz sedasız bir yasa daha yürürlüğe girdi ve üstünlüğün hukuku bir kez daha hatırlatıldı hepimize. 2 Ekim itibariyle uygulamaya başlanılan Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile artık mahkemelere başvurmak için hakkınızın olması yetmiyor. Şimdi bir de peşin paranızın olması gerekiyor. Artık dava açarken 600-700 tl tutan “asgari” dava masrafını peşinen yatırmayan hiç bir kimsenin davasına bakılmıyor, davası açılmamış sayılıyor. 3 ay maaş alamadan çalışan ve alacakları ödenmeden işten atılan işçi dava açmak istediğinde, hak istediğinde yok sayılıyor. Paran yoksa adalet yok... Paran yoksa sağlık yok... Paran yoksa eğitim yok... Şimdi sendikalar yasası değiştirilmek isteniyor. Avrupa birliği zorlamasıyla ülke barajı düşürülmeye çalışılıyor ama dört bir yandan kıyamet kopuyor. Koltuk kavgası, örgütlenme özgürlüğünün, insan haklarının önüne geçiyor. Peki, bütün bu değişimler kimin için yapılıyor, kime yarıyor? Yoksul için neden bir şey değişmiyor? Tüm bu değişiklikleri mevcut düzenin korunması görevini üstlenenler ağızları açık “her an armut düşebilir” havasıyla bir bir uygulamaya geçiriyor. Çünkü darbe döneminden kalma iş yasası, sendikalar yasası artık patronların da işini görmüyordu, devletin de işini görmüyordu. En büyük değişim hukukun üstünlüğünde yapıldı, “bir avuç azınlık” kendi hukukunu bir kez daha üstün kıldı. Ama bir yandan da yukarıda sorulan tüm soruların sorulması zamanı geldi. Üstte kalanlar alta kalanların altlarından çekildiğini fark ettiğinde onlar için iş işten geçmiş olacak.

Güzeltepe Dayanışmaevi’ne Yönelik Tacize Protesto “Yoksulların Sesi Dayanışmaevleri Susturulamaz!” Dayanışmaevleri Güzeltepe Şubesi’ne ve dernek çalışanlarına yönelik baskı ve tacizin artması nedeniyle dernek üyeleri tarafından 23 Ekim Pazar günü baskıları ve tacizi protesto etmek amacıyla bir protesto yürüyüşü gerçekleştirildi. Nurtepe Vartolular Derneği önünden başlayan yürüyüş “Yoksulların Sesi Dayanışmaevleri Susturulamaz!” pankartıyla sloganlar eşliğinde Güzeltepe Meydanı’na kadar sürdü. Eylem boyunca sık sık “Baskılar Bizi Yıldıramaz!”, “Katil Polis Mahalleden Defol!”, “Ya Adalet! Ya Kıyamet!”, “Zam, Zulüm, İşkence! İşte AKP!”, “İş Ekmek Adalet!”, “Yoksuluz Çünkü Zenginler Var!”, “Yaşasın Devrimci Dayanışma!” ve “Yaşasın Halkların Kardeşliği!” sloganları atıldı. Eyleme Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) ve Demokratik Halklar Fedarasyonu da (DHF) katılarak destek verdi. Güzeltepe Meydanı’nda Dayanışmaevleri adına Selcan Keten tarafından yapılan basın açıklamasında şu sözlere yer verildi: “Zamların her gün artarak geldiği, işsizliğin her gün çoğaldığı, bombaların her gün bir ocak yaktığı şu günlerde bu sorunlara duyarlılığı ve mücadelesiyle bilinen Dayanışmaevleri Güzeltepe’de polisin hedefi haline geldi. Son iki haftadır Daynışmaevlerine polis tarafından baskı yapılmaktadır. Dayanışmaevleri gönüllü çalışanları dernekten çıkarken evlerine kadar akrep aracıyla takip ediliyor ve üst aramalarına tabi tutuluyor. Dernek kapısındaki bayraklarımız kırılıp alınıyor. Derneğin kapısına kadar gelen polisler derneğin içerisini ışıklarıyla taciz ediyorlar. Buradan bir kez daha haykırıyoruz: Dayanışmaevleri halkın sesidir. Halklarla bütünleşmenin onlarla dayanışmanın adıdır. Bu adaletsiz dünyanın çarkına müdahale eden bir dernektir. Ortadoğu başta olmak üzere dünyadaki bütün halk ayaklanmalarını Türkiye’ye yaymak ve YA ADALET YA KIYAMET şiarını büyütmek için mücadele etmektir. Bu adaletsizliğe dur demekten vazgeçmeyeceğiz; zamlara, işsizliğe, çürümeye ve yozlaşmaya karşı sayısız eylemler ve çeşitli etkinlikler düzenledik. Düzenlemeye devam edeceğiz. Hiçbir kuvvet bu sesin büyümesine mani olamaz. Kürt halkına, Esenyurt BDP binasına ve tüm devrimci kurumlara yapılan bu saldırıları protesto ediyor ve hangi kuruma olursa olsun her saldırıyı kendimize yapılmış sayıyoruz. Devrimci daynışmayı büyüterek mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz. Baskılar bizi yıldıramayacak. ‘’ Eylem sonrası polisin Dayanışmaevleri’ne ve mahalleye yönelik baskısı devam etti. Akrep araçları, çevik kuvvet ekipleri ve sivil polisler gece yarısına kadar mahallede halka kimlik ve üst aramalarıyla baskı yapmaya devam etti.

19


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Erkek egemen kapitalist sistem kadını öldürüyor Güler TOPRAK

İ

ster “medeni” ister “geri kalmış” olsun bütün dünyada kadınlar şiddet görüyor, kadın cinayetlerinin kurbanı oluyor, taciz ve tecavüze maruz kalıyor, cinsel istismara uğruyor.

Türkiye’de de Her Gün 3 Kadın Erkek şiddeti İle Öldürülüyor.

Kadına yönelik şiddet üzerine istatistik bulmak oldukça güç. Neyse ki 2009’da DTP milletvekili Fatma Kurtalan’ın verdiği bir soru önergesi sonucunda bazı rakamlara ortaya çıkmış oldu. Ada-

let Bakanı kadın cinayetlerinin 2002’den 2009’a kadar yüzde 1400 oranında arttığını açıkladı. Bakan 2002’de 66 kadın öldürülürken, bu sayının 2009’un ilk 7 ayında 953’e ulaştığını açıkladı. Sadullah Ergin’in açıklamasına göre, yıllar itibarıyla kadın cinayetleri sayıları ise şöyle: 2003’te 83, 2005’te 164, 2005’te 317, 2006’da 663, 2007’de 1011 ve 2008’de 806 kadın öldürülmüş. Şimdi bu oranın 2011’de düşme eğiliminde olduğu açıklanıyor. Bu oranlar ülkede ya-

20

şanan savaşta verilen kayıpların kat be kat üstündedir.

Kadınların Apolitik Uyanışı

Çoğu koca ya da yakınlar tarafından katledilen kadınların gelenek ve toplum tarafından kendilerine biçilen rolleri reddettikleri, hayatlarındaki erkeklere başkaldırdıkları, hatta çoğu durumda onları hayatlarından çıkarmak istedikleri için öldürüldükleri çok açık. Kadınlar geçmişte olduğu gibi kocalarına, sevgililerine itaat ederek, “çocuklar var katlanayım”, “el ne der?”, “kol kırılır yen içinde” “seviyor ki kıskanıyor”, fikriyle yaşamak istemiyor. Katlanılmaz hale gelen yaşamını değiştirmek, ayrılma hakkını kullanmak istiyor. Ancak kadınlardaki bu uyanış genel geçer değerlerin sorguladığı bir alt üst oluşla ya da kadınların politik bir başkaldırısının şekillendirdiği atmosfer içinde gelişmiyor. Daha çok kişilerle açıklanan şiddet, geçimsizlik, mutsuzluk gibi nedenlere bağlı olarak kadınların erkeklere tek tek verdikleri bir tepki şeklinde gelişiyor. Geçmişten farklı olarak kadınların erkek baskısına boyun eğmek yerine her şeyi göze alarak baş kaldırmakta olduklarını görüyoruz. Büyükannelerimizin, annelerimizin yaptığı gibi evliliğe katlanmıyor artık kadınlar, işkenceye dönüşen hayata dayanmaktan vazgeçip hayatı değiştirmek istiyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan kavga, gürültü, kan ve gözyaşına kadın hareketinin, feminist hareketin getirdiği yorumlar dışında ilerici taleplerin sindiğinden bahsetmek oldukça güç. Hatta kadının kocasını terk etmesi için illa ki şiddet gibi bir sebebinin olması gerekmediği fikri dahi toplumda tartışılmadığı gibi, tabular arasında yerini korumaya devam ediyor.

Öte taraftan AKP iktidarının tek kadın bakanı olan Fatma Şahin ve adından kadın çıkarılarak “Aile ve Sosyal Politikalar” olarak değiştirilen Bakanlığının ortaya koyduğu şiddetle mücadele politikalarının, tam da kadınlardaki bu başkaldırıya çeki düzen vermek, apolitik uyanışın politik bir uyanış haline gelmesinin önüne set çekmek işlevi yüklendiğini görüyoruz. Bakanın bunun için izlediği strateji ise oldukça akıllıca: Acil yakıcı sorunlara merhem olarak, buz dağının altını görünmez kılmak ve ailenin bekasını koruma altına almak. “Yeni Muhafazakar” iktidarın kadınlara biçtiği rolün annelik olduğu hepimizce malumdur. Başbakan her fırsatta 3 çocuk tavsiyesinde bulunuyor. Bu “bilimsel” tavsiye neslin Avrupa’ daki gibi yaşlanmaması, yenilenmesi için önerilmekteymiş. Başbakana kadınların yaptığı eleştirileri Bakan Şahin bu şekilde açıklıyor. Ancak bu savunmanın kendisi de, tarihte olduğu gibi bu hükümet tarafından da kadınların “iktidarların nüfus politikalarının aracı” haline getirildiğinin itirafından başka bir şey değil. Fatma Şahin erkek egemenliğinin tezahürü olan erkek şiddetini her aileye bir “sosyal destek uzmanı” tayin ederek tarafları uzlaştırıcı ve buna direnen erkekleri ise kelepçe ile cezalandırıcı formüller peşinde. Fatma Şahin ve AKP’nin politikaları bataklığın üstünü örten ve sivri sineklere savaş ilan eden politikalar. Yaraların sarılmasına hizmet edeceği için bir nebze acıları dindirici görünüyor. Ancak daha fazlasını beklemek boşuna. Tıpkı sömürgeci zihniyetin ulusların kendi kaderini tayin hakkını savaş nedeni sayması gibi


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

kadınların eşleriyle, sevgilileriyle gönüllü birliktelik hakkı (ya da ayrılık hakkı) çatışma nedeni olmaya devam edecek.

İşyerinde de Cinsel Şiddet Var, Mücadele Etmeliyiz

Kapitalist merkezlerde de çevre ülkelerde de kadın işçiler cinsel şiddetle yüz yüze. Ancak burada da erkek egemen tahakküm nedeniyle bedeli yine kadınlar ödediğinden bu durum çoğu zaman gizli kalıyor. Erkek egemen hegemonya, ailelerin kadınlar üstünde kurdukları cinsiyetçi baskı, kadının namus olarak görülmesi gibi etkenler, işten atılma/işe gönderilmeme korkusu iş yerinde yaşanan cinsel şiddetin en yakınlarla dahi paylaşılması önünde bir engel. Cinsel şiddet, açıklanması ve mücadele edilmesi kadınlar açısından ayrı bir cezaya dönüşen son derece adaletsiz bir durum. İşten atılma korkusu ya da aileler tarafından işten alınma korkusu ve “ben suçlanacağım” güvensizliği, örgütsüzlük, sendikalarda kadın işçilere dönük politikasızlık kadın işçinin cinsel tacizin üstüne gitmesinin önünde engellerden… Güvencesiz çalışanlar ve göçmen işçiler en çok risk altında çalışıyorlar ve cinsel şiddette maruz kalmaları durumunda yukarıda sayılan nedenlerden dolayı hak aramaları oldukça güç. Yaşadıkları tacizi ne ailelerine ne de resmi otoritelere bildirme eğilimdeler. Kadın işçilerin ev içi şiddete maruz kalmış kadınlar gibi sadece hukuki süreci işleterek sorunu çözebilmesi burada da oldukça zor. Hak aramak için harekete geçen kadın işçi tacizciler tarafından işten atılıyor ve ailesine duyurmakla, hakkında dedikodu çıkarmakla hatta öldürmekle tehdit edilebiliyor. Taciz karşısında “sadece benim başıma geliyor” diye düşünmek, “ben ne yaptım da başıma bu geldi” diye kendini suçlamak en çok yapılan yanlışlardan. İşyerlerinde ustabaşları, patronlar tarafından ilişkiye zorlanan tekstil işçisi kadınlar kendilerini suçlamak yerine hemcinslerinin sıkıntılarına dikkat kesilseler neredeyse bütün kadın işçilerin benzer bir durumla karşı

karşıya olduğunu görecekler. Sadece emekleri değil bedenleri de yağmalanmak istenen kadın işçilerin iş yerlerinde yaşanan cinsel şiddetle mücadele etmek için kadın dayanışmasına ihtiyaçları var ve aynı zamanda sendikaların özel ilgi ve çabasına da. Buradan hareketle bir kez daha altını çizmekte fayda var. Bizler mevcut sendikaları sadece sınıfın sorunlarına yeterli cevap vermediği için değil, erkek egemen yapılarından dolayı da eleştiriye tabi tutmalıyız. Sendikalarda yönetim kademelerinde yer almalı, sendikal yapıları kadın işçilerin sorunlarına politika üretmeye zorlamalıyız.

üzere kadınlara yönelik cinsel şiddet, taciz ve tecavüz uygulanıyor. Bu saldırı hem kadına, hem ailesine, hem de topluma karşı yapılan bir saldırı olarak gerçekleştiriliyor. Eski Yugoslavya örneğinde olduğu gibi etnik çatışmalarda tecavüz etnik yapıyı değiştirmek üzere hem ulusal hem de askeri bir stratejisi olarak kullanılıyor.

Gözaltında Cinsel Şiddet

Kadına yönelik şiddet insanın insanı tahakküm altına aldığı korkunç adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, savaşların, çatışmaların, işgallerin, açlığın, yoksulluğun at koşturduğu dünyamızda egemen güçlerin iktidarları ve kârları için kullandıkları enstrümanlardan biri. Bazı zamanlarda ve bazı yerlerde kimi iyileştirmelere gidilse de kapitalist sistemde kadına yönelik şiddetin sürmesi için çok neden var. Kapitalizmin en iyi halinde bile erkek egemenliğiyle kapitalizmi birbirinden ayırmak hiç mümkün olmadı ve olmayacak. Kadına yönelik şiddetin son bulacağı başka bir dünya yaratmaya, kadın üstündeki erkek tahakkümünü sonlandıracak, sömürüsüz, savaşsız bir dünya kurmaya mecburuz. Bu günden yarına kadınların özgürlüğü için her kazanımı önemsiyoruz. Tek bir kadının dahi şiddet sarmalından kurtulması için mücadele etmeliyiz. Bu biz kadınların arasındaki dayanışmayı büyütecek ve erkek egemenliğine karşı kadınları güçlendirecektir. Ancak sinekleri öldürerek bataklığı kurutamayız. Devrimci bir değişime ve dönüşüme ihtiyacımız olduğu açık. Kadınların özgürlüğü için başka bir dünyaya ihtiyacımız var. Elbette talep ettiğimiz başka dünyanın nasıl bir yer olduğunu, adını da koyabilmeliyiz şimdiden. Eskinin hatalarını tekrar etmeyen sosyalist bir dünya, kadınların ve bütün ezilenlerin, sömürülenlerin başkaldırısıyla, mücadelesiyle şekillenecek 21. Yüzyıl sosyalizminin yeşerdiği bir dünya ve yeni bir toplum...

Kadına yönelik şiddetin yaygın şekilde kullanıldığı yerlerden biri de gözaltılar. Mirabel kardeşlere yapıldığı gibi pek çok mücadeleci kadını, muhalifleri sindirmek, boyun eğdirmek, direnişlerini kırmak ve gözdağı vermek için devlet tarafından kadın tutsaklara cinsel şiddet uygulandığı görülebilmektedir. İddianameyi kabul ettirmek, yakını olan erkekleri baskı altında tutmak ya da bazı şeyleri kabul ettirmek, kadınları bunun için rehin almak gibi nedenlerle gözaltında kadına cinsel şiddet uygulanması da yaygındır. Çok uzağa gitmeye gerek yok Türkiye’de; Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun Nisan 2010 raporuna göre, başvuruların 260’ında mağdur kadınların gözaltına alınma nedeni olarak siyasi veya savaş kaynaklı nedenler rol oynamış. Yapılan 323 başvurudan 75’ini tecavüz vakası oluşturuyor, cinsel taciz başvuru sayısı ise 248. Taciz veya tecavüz başvurularının 13’ünde gözaltı kaydı yok ancak fiili gözaltı var.

Savaş Ve Çatışmada

Askeri çatışmada kadınlara tecavüz Afganistan ve Irak işgalinde olduğu gibi yaygın olmasına rağmen yeterince rapor edilmiyor ve bilgi üstünde hegemonya kuran emperyalist güçler tarafından üstü örtülüyor. Savaş ve çatışmalarda, psikolojik üstünlük elde etmek ve “düşmana” karşı üstünlük sağlamak

Savaş ve çatışmalar ile birlikte militarizm, ırkçılık, milliyetçilik, şovenizm yükseliyor. Bu yükseliş, sivil hayatta da kadına yönelik şiddetin büyümesinin, şiddet sarmalından kurtulamamanın sebebi oluyor.

Erkek egemen hegemonya, ailelerin kadınlar üstünde kurdukları cinsiyetçi baskı, kadının namus olarak görülmesi gibi etkenler, işten atılma/ işe gönderilmeme korkusu iş yerinde yaşanan cinsel şiddetin en yakınlarla dahi paylaşılması önünde bir engel. Cinsel şiddet, açıklanması ve mücadele edilmesi kadınlar açısından ayrı bir cezaya dönüşen son derece adaletsiz bir durum.

21


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2011

Devrim Emekçisi KADINLAR MÜCADELEMİZİN SEMBOLLERİ MİRABEL KARDEŞLER!

“Belki de bize en yakın şey ölüm; fakat bu beni korkutmuyor, haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz” (Maria Teresa Mirabel 1936) “Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı; kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü” (Minerva Argentina Mirabel 1926). “Çocuklarımızın, bu yoz ve zalim sistemde yetişmesine izin vermeyeceğiz. Bu sisteme karşı savaşmak zorundayız. Ben kendi adıma

her şeyimi vermeye hazırım; gerekirse hayatımı da” (Patria Mercedes Mirabel 1924) 25 Kasım, Dominik Comhuriyeti’inde Clandestina Hareketi’nin öncülerinden, Mirabel kardeşler olarak bilinen Patria Mercedes, Minerva Argentina ve Maria Terasa isimli üç kız kardeşin Rafael Leonidas Trujillo diktatörlüğüne karşı yürüttükleri mücadelenin sembolleştiği gündür. Trujillo diktatörlüğünün Mirabel Kardeşler’in kendileri için büyük bir tehlike olduğunu açıklamasının ardından, 25 Kasım 1960’da, Dominik Cumhuriyeti’nin kuzey bölgesinde, bir uçurumun dibinde üç kadının cesedi bulunur.

22

Bu katliam hükümet yanlısı gazetelerde “araba kazası” olarak yer alır.

Unutulmayacak Bir Devrim Emekçisi: Suzan Zengin

Mirabel kardeşler siyasal özgürlükler adına kararlılıkla mücadele ettikleri için hep hapsedildiler, işkencelere maruz kaldılar, en sonunda hapishanedeki eşlerini ziyarete gittikleri sırada arabalarından zorla indirilerek tecavüz edildikten sonra işkenceyle katledildiler.

1997 yılında yoldaşlarım tutuklanıp Ümraniye Cezaevi’ne konulduktan sonra mücadelenin bir başka alanında görev aldım. Her hafta görüşlere gidiyor, iletişimi sağlıyordum. Pek çok tutuklu yakını ile o zaman tanıştım. Güzel Ana, Gülmez Ana, Gülşah Ana, İsmail Amca…

“25 Kasım” 1981’de Kolombiya’nın başkenti Bogota’da toplanan Birinci Latin Amerika ve Karayip Kadınlar Kurultayı ve 1999’da Birleşmiş Milletler Genel

Devletin F tipi cezaevlerine geçişin sinyallerini verdiği dönemlerdi. Bir şeyler yapılmalıydı. İçerisi dışarısı fark etmez bir an önce harekete geçilmeliydi. TUYAB (Tutuklu ve

Kurulu kararlarından bu yana 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” oldu.

Hükümlü Aileleri Birliği) o süreçte kuruldu. TUYAB, F tipi cezaevlerini inşa eden şirket önlerinde yapılan protesto gösterileri, Meclis’e gitme, cezaevi önlerinde yapılan basın açıklamaları gibi pek çok eylem ve etkinlik gerçekleştirdi. Aileler dışarıda, devletin içerideki çocuklarının iradelerini teslim alma girişimine karşı canla başla mücadele etmenin yol ve yöntemlerini arıyor, harekete geçiyorlardı. Suzan Zengin’i işte o zaman tanıdım. Kendisi pek çok eylem ve etkinliğin gerçekleşmesinde aktif görev almıştı. Oradaki becerikliliğine, iş bitiriciliğine hayran kalmıştım.

25 Kasım, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, ataerkil toplumsal şiddete, aile içi şiddete, savaşa, ırkçılığa ve kadınları, kadın haklarını yok sayan sistemlere karşı kadınların eylem günüdür. Türkiye Psikiyatri Derneği Merkez Yönetim Kurulu adına Uz. Dr. Agâh Aydın ve Yrd. Doç. Dr. Ayşe Devrim Başterzi’nin “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” açıklamasından…. (Bianetten alındı)

Daha bilmediğim pek çok yeteneği varmış. Yazar, çevirmen,

gazeteci… Ailesi ilk Almanya’ya göç edenlerdi. 10’lu yaşlarında Almanya’ya gitti ve Türkiye’ye dönünceye kadar orada göçmenlerin sorunlarıyla ilgilendi. Döndüğünde ise boylu boyunca mücadele içine girdi. Partizan çevresinin düşüncelerini benimsedi, tutsak ve şehit ailelerin mücadelesinin yükseltilmesine çaba harcadı. Cezaevlerine yönelik saldırılara karşı barikat oluşturulmasını görev edindi. Yoksul mahallelerde, işçi direnişlerinde, grevlerde devrimci mücadele yürüttü. Gazeteciliği ve çevirmenliği, emekçi halkın safından yana yaptı. 2009 yılında haksız

bir şekilde tutuklandığında burjuva medyası tarafından diğer gazetecilere sahip çıkıldığı kadar sahip çıkılmamasının nedeni de buydu. Tutukluluk döneminde sağlık sorunlarına yönelik engellemelerden dolayı tedavisi aksadı. Çıktıktan kısa bir süre sonra 12 Ekim 2011 günü sonsuzluğa uğurlandı. Yoldaşlarının, işçilerin, emekçilerin omuzlarında taşındı. Kızıl bayrak altında cenazesi defnedildi. Duruşuna, endamına yansımıştı azmin, iraden, kararlılığın sevgili Suzan. 52 senelik kısa yaşamına sığdırdığın devrimci mücadelen tüm kadın yoldaşlarımıza örnek olsun. Anın önünde saygıyla eğiliyoruz.


Kasım 2011 / Sosyalist Dayanışma

ÖLÜM HEP BİZDEN YANA MI DÜŞER?.. “Bir vakitler yürekleri ve elleri anavatan numaralarıyla aldatılanlara şimdi anavatanca bir tabut verilmişti…” Bertolt Brecht

1970

’li yıllarda Orta Anadolu’nun küçük bir beldesinde yaşarken yokluğun ne demek olduğunu iliklerimize, kemiklerimize kadar hissediyorduk. Ninem, dedem, 4 amcam, 5 halam, annem ve 3 kardeşim aynı evde yaşıyorduk. Köydeki çoğu insan gibi zor geçiniyorduk. Ve ailemizin sırf yoksulluktan dolayı solcu olduğunu o zamanlar kavradım. Başka bir ezilme biçimi yaşamıyorduk. Alevi değildik, Kürt değildik, yoksul ve köylüydük. Dedem, kara oğlan Ecevit’in yoksul halka umut veren politikalarını benimsemiş, o zamanın sıkı bir Ecevitçisi olmuştu. Babam ve amcalarım ise yükselen devrimci hareketlere sempati beslemişlerdi. Ardından gelen 12 Eylül, bizim ailenin politikleşmesinin hızını kesmiş, herkesi gündelik yaşam mücadelesinin sınırlarına hapsetmişti. 1990’lardan sonra en büyük amcam dışında diğer üç amcam askere gitti. Sonraki yıllarda ağabeyim ve erkek kardeşim. Hepsi de Kürt illerinde yaptı askerliklerini. Orta Anadoluluyuz ya, yoksuluz ya, torpilimiz yok ya, bedel ödeyecek paramız yok ya, bize de bu düştü. Neler yaşadıklarını bir onlara sormak lazım… Halamın kocasının bir böbreği yok. Bizim köyde ölen bir askerin nişanlısı kısa bir süre sonra ölen nişanlısının erkek kardeşiyle evlendi. Yine ölen bir askerin ailesine ev verilmişti ama “çocuğumuzun kan parası mı verilen o ev” diyen ailesi orada oturamadı.

“Zengin Bedel Verir, Asker Fakirdendir” Biraz büyüyünce “vatan, millet” diyenlerle tanıştım şehirlerde. Zengin kısmının ikiyüzlülükleri bu kadar mı aşikâr olabilir. Milliyetçi söyleme sahip olan çoğu hali vakti yerinde kişinin askere gitmemenin türlü yollarını edindiklerini gördüm. Kürt Halkının haklı mücadelesini ağzıma almamı kıyasıya eleştirenlerin, “bölücülüğe karşı savaşmak gerekir” diyenlerin bedelli askerlik yaptıklarını öğrendim. Kendisi bu savaşın kurbanı olmak istemiyor ama iş yoksul gençlerin askere gitmesine gelince ortamı kışkırtıyor. Ağızlarından köpüre köpüre “teröristlere” karşı savaşarak kahramanlık edebiyatı yapanların savaş ortamından faydalanarak nasıl çıkar ve imtiyaz elde ettiklerine, uyuşturucu ticareti gibi kirli yöntemlerle rant sağladıklarına herkes gibi ben de tanık oldum. Şimdi 24 askerin Çukurca’da ölmesi üzerine gösterilen tepkilere baktığımızda aynı riyakârlık devam ediyor. Ölümlerin durmasını ve gerçek çözümü isteyenlerin sesleri kısılırken, savaş çığırtkanları meydanları dolduruyor. Yoksul gençleri savaşa sürüp rant elde edecek olanların sesi en çok çıkıyor şimdi. Çocukları Amerika’da okuyan Türk İşadamı Derneği Üyeleri, “Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez” pankartlarıyla donatıyorlar her yeri. Medyada asker ölümleri karşısında büyük duyarlılığa sahip olduklarını gösterenler büyük bir vicdan rahatlaması yaşıyorlar. Onların vicdanlarını rahatlatmak da yine yoksul halka düşüyor. Kendisi ölüyor ya da çocuğu ölüyor, buna vah vah edenler de ne kadar ülkelerini sevdiklerini göstermiş oluyorlar. “Vatan sağ olmasın”, “Neden Tayyip’in oğlu ölmüyor” diyen aileler susturuluyor. Halkın kendi kaderini eline almasından korkuluyor. İradesine sahip çıkmasın isteniyor. “Bizim için çalış, vergi-

ni ver, çocuğunu zamanı gelince askere gönder, çocuğun ölünce ‘Vatan sağ olsun’ de.”

Zeynep KORU

Yoksulluğa, sömürüye, zulme, baskıya karşı kurtuluşlarını ele ele verip gerçekleştirecek olan iki halkın evlatlarının bir araya gelmesinden korkuyorlar. Eşit, özgür, kardeşçe bir yaşam kurulmasın istiyorlar. Bu yüzden de hakları için mücadele eden kardeş halka kurşun sıkılsın istiyorlar. “İşte, dediler, ateş edeceksin şuna, ben de onların tabancaları ile aldım nişan, ateş eder etmez ne göreyim bir de, kardeşimdi gösterdikleri düşman. Tamam, kardeşim orada duran, açlıktır bizi birleştiren, yürürken yan yana ikimizin düşmanıyla. İşte ölüyor kardeşim şimdi. Ben öldürdüm onu kendi elimle. Ama şu var ki, yenilirse o hapı yuttum demektir ben de.” Bertolt Brecht Sıkılan kurşunların yenilgi getirmediğini görünce de daha da pervasızlaşıp kan, intikam söylemlerini artırıyorlar. Devranlarını sürdürememenin telaşı ile düşmanlık tohumları saçıyorlar. Nereye kadar…

Şimdi 24 askerin Çukurca’da ölmesi üzerine gösterilen tepkilere baktığımızda aynı riyakârlık devam ediyor. Ölümlerin durmasını ve gerçek çözümü isteyenlerin sesleri kısılırken, savaş çığırtkanları meydanları dolduruyor. Yoksul gençleri savaşa sürüp rant elde edecek olanların sesi en çok çıkıyor şimdi.

Şimdi ise bu kirli savaşın halklara zulüm, egemenlere ise rant getirdiğinin farkında olanların daha da seslerini yükseltme zamanı. Kardeşliği kazanmak için. “İstemiyorsam beni hor görenlerin savaşlarında askerlik yapmak, onların laflarına gülüp geçmeliyim ve kendi bayrağımı açmalıyım, ve savaşımı ilan etmeliyim onlara” Bertolt Brecht

23


Proleteryanın Yiğit Önderi

DR. HİKMET KIVILCIMLI Fakat biz ne anonim şirketler Kemalizmiyiz, ne esrara inanan küçük-burjuva aydınıyız. Onun için bu anonim esrar perdesini kaldırarak altında gözlenen “medusa başı”nı görmekten kılımız kımıldamaz. Ve eğer Lenin’in deyimiyle “Joli Marksistler” -yani burjuvazinin hoşafına giden “Marksistler”- olarak kalmak istemiyorsak, bu sorunu olduğu gibi koymaya, “anonim esrar perdesi” altındaki somut maddeyi, adıyla sanıyla çağırmaya zorunluyuz: Türkiye’deki Doğu sorunu ve Doğu illeri nesnesi bir milliyet davasıdırl Evet, Türkiye iç ve dış ilişkilerinde ve siyasetinde olduğu gibi, içeride ve dışarıda görünüşünde de “diyalektik” bir ülkedir. Şöyle ki, dışa karşı bağımlı durumundan kurtulamayan kapitalizm Türkiyesi, içe karşı ceberrutlu, eski deyimle “müseltan ve mefnehum” bir süzerendir. Ünlü izafiyet teorisinin Türkiye’nin sosyal bünyesinde ortaya çıkışı yadırganmamalıdır: 1- Türkiye’nin kendisi, Doğu’nun su götürmez ezilen “ulus”larından biridir. Buna inanmayan ve bunu bilmeyen kalmamıştır. Fakat: 2- Türkiye kendi içinde, örtbas edilemez bir, Doğu’nun ezen ulusudur. Buna inanan ve bunu bilense, sanıldığından pek azdır. Daha doğrusu bu ikinci şıkkı bilenler, belki yalnız mistik Kemalizmin kendisiyle, bir de özellikle “arabayı çeken” ve “bunu taşıyanlar”dır. İşin kaçmaya, iyiye yormaya gelir yanını kuyruk yalayıcılar bol bol arayabilirler. Bu, olanın ciddiliğini biraz daha belirginleştirmekten başka şeye yaramaz. Dünyada Türkiye, Doğu ile Batı’yı birbirinden ayıran boğaz ya da bağlayan köprüdür. Bu durumundan esin aldığı için mi nedir; Türkiye, içinde bulunduğu emperyalist dünyaya pek benzer. İhtiyat Kuvvet Milliyet Şark - 1932

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Kasım 2011 9. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Kasım 2011 9. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement