Page 1

Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloğu ve 3. CEPHE Vekillerine Sahip Çıkan Halka Polis Terörü Fiyatı: 1,5 TL

www.sosyalistdayanisma.org

YIL: 1 SAYI 7 TEMMUZ 2011

Direnenlerin 3. Cephesi Büyüyecek

EZİLENLER KAZANACAK!

Komşularla Sıfır Sorun Stratejisinin Sonu Kürt Sorunu: “Bu Kadar Hak Yeter!” seçimler ve Kriz Emekçi Semtlerinde 2 Temmuz Katliamı Unutulmadı “Alevi Açılımı” ve Alevi Yoksulları Hayaller ve Gerçekler: CHP Ne Olur? Suriye “Baharı” Solcu Müslümanlar Kimlerdir? Devrimin İkinci Dönemi Pasok: Pan Helenik Sosyalist Kleptokratlar Alternatiflerden Konuşmak Chekilin! Yönetim Taraftar Meclislerine Küresel Düyun-u Umumiye


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

AKP SALDIRILARINA KARŞI İSYANI BÜYÜTELİM! Hakan Orman

15 Haziran’da bir dostu, bir yoldaşı, Hakan Orman’ı, trafik kazasında kay lu boy a ınd aras rı yılla bettik. 1994-1996 e. boyunca katıldı sosyalist mücadeley in elen cad Gençlik içinde anti-faşist mü ınzorlu geçtiği ortamda başladı , ard in dan Esenler’ de devrimci mücadelen . aldı ev gör de esin yeniden yükseltilm ebizl da, mın Kısa süren devrimci yaşa bir re “bana bir çıkış kapısı, tutunacak üst amaç” verdiniz derdi. Temiz ve dür bıraktı aktif mücadeleyi. Sonraki yaşa mcı laşı pay ve ı mac mında da dayanış çizgiyi sürdürdü. Hareketin zor zamanlarında, az insanın göze alabileceği işle re de adaydı Hakan. Anısı mücadelemizde yaşayacak. Sosyalist Dayanışma Platformu

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 1, Sayı: 7 Temmuz 2011 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Estet Matbaacılık Adres: Merkezefendi Mah. Fazılpaşa Cad. 4. Zer San. Sit. No: 16/26 Topkapı- İST Tel: 0212 565 17 74

2

Önemli tarihsel süreçlerden geçiyoruz. Bir genel milletvekili seçimini daha geçirdik. Sınıflar mücadelesinin “buharlaştığı” ortamda, neoliberal soygunun “başarılı” uygulayıcısı AKP, her iki seçmenden birinin oyunu alarak 3. kez iktidar oldu. Bu başarı ile iyice fütursuzlaşan AKP iktidarı hem neoliberal uygulamaların ihtiyaçlarına hem de sistem içinde kendi kadrolaşma ve kurumsallaşmasına engeller oluşturan yasalarda köklü bir değişikliğe gitmeye hazırlanıyor. “Yeni anayasa” hazırlıkları bu yüzden gündemde. Hükümet kurulur kurulmaz AKP kurmaylarının dillendirdiği, “güvencesizleştirme”, “kıdem tazminatlarının kaldırılması”, “Kürt vatandaşların sorunlarını çözerken Kürtleri tatmin etmek zorunda değiliz” anlayışı, AKP hükümetinin bu değişiklikten ne murat ettiğini ilk elden açık etmektedir. AKP’nin bu politikaları karşısında ezilenlerin haklarını savunabilecek yegâne muhalefet odağının ise Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olduğu ve seçimde kazandığı başarıyla bu konuda umutları büyüttüğü dost düşman hemen herkesin teslim etmek zorunda kaldığı bir gerçeklik olarak belirdi. Buradan yürüyerek güçlü, bağımsız bir demokratik muhalefet odağını yaratmanın mümkün olması egemenler için yeterince korku vericidir. Bu nedenle daha ilk adımda blok vekillerinin meclise girememesi veya zayıflatılmış olarak girebilmesi planı hayata geçirildi. Kürt sorununu Kürtsüz, alevi sorununu Alevisiz “çözmeye” niyetli olan AKP, bu yola girmeyen, bu “çözüme” ikna olmayanlara nasıl bir “gaz ve cop demokrasisi” olduğunu göstermekten biran geri durmadı, bundan sonra da durmayacak görünüyor. Bölgede emperyalist güç odakları ve onların bölgedeki işbirlikçileri ile halkların bilek güreşi ise çeşitli biçimler altında devam ediyor. Mısır’da ilk isyanla Mübarek’i deviren halk güçleri, şimdilerde onun yerine iktidar olan orduyu hedef alarak dolduruyorlar meydanları. Suriye’de batılı merkezler Esad’ın biletini çoktan kesmiş görünse de bu işin o kadar kolay olmayacağı görülüyor. Yeni dizayn işleminde rol alacak bölgesel aktörlere duyulan ihtiyaç artıyor. Türkiye, ABD stratejik çıkarlarının gerektirdiği role ısınıyor saha kenarında… Ama bu rolün ateşten bir gömlek olduğunu unutmamak gerek… Hem iç politikada hem de bölge politikasında uğursuz bir role soyunan AKP’nin “ustalık” dönemi, epey gerilimli geçeceğe benziyor. Komşu Yunanistan’ı yakan küresel ekonomik krizin İspanya, Portekiz gibi diğer Avrupa ülkelerini de yakarak yayılacağı öngörülürken, nihai sınırlarına gelmiş olan neoliberal politikaları uygulamakta ısrarı sürdüren AKP iktidarına karşı -henüz yaşamadığı- sınıflar mücadelesinin de büyüyeceğini öngörmek yanlış olmasa gerek. Bizim görevimiz, bu mücadelenin ateşini harlamak ve bunu halkların isyanı ile birleştirmek…


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

EMEK, DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK BLOĞU VE 3. CEPHE

E

mek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu, 2011 genel seçimlerinden ciddi bir moral ve tartışmasız bir başarı ile çıktı. 12 Haziran gecesi dost düşman herkes bloğun başarısını teslim etmek durumunda kaldı. Yüzde 10 seçim barajı ile engellenmeye çalışılan Kürt halkının ve ilerici, devrimci, sosyalist güçlerin oyları barajı yıkıp geçti, 36 milletvekilinin seçilmesini sağladı. Bu sonuç, ezilenler cephesinde umudu büyüttü.

Bir önceki genel seçimlerde meclise taşıdığımız “bin umut adayları”, bu seçim çalışmasında başarabileceklerimiz konusunda net ipuçları ortaya koyuyordu zaten. Bu nedenle çalışmalar şevkle, umutla başladı. Sahada sürdürülen ortaklaşmayla büyüdü. Her ne kadar ortaklaşmayı, katılımı, eşit ilişki kurmayı öğrenme konusunda hepimizin alınacak epey yolumuz olsa da, emeğinin sonucunu görme umudunun işi ne kadar kolaylaştırabildiğini yaşadık. Başarı çoğumuzun beklediğinden büyüktü. Bu seçim sonuçları; Kürt hareketinin yüzünü emeğin, ezilenlerin sorunlarına kararlıca döndüğünün bir belirtisi olarak sosyalist, devrimci, ilerici güçlerle yan yana durmaktaki ısrarı; sosyalistler tarafından da bütün şoven propagandaya rağmen Kürt halkının talepleri ve temsilcileri ile yan yana durma kararlılığıyla cevaplandığında ortaya çıkarılabilecek başarının bir örneği olarak siyasi hayatımızdaki yerini aldı. Elbette başarıda büyük pay BDP’ye, Kürt hareketine aittir. Siyasi konjonktürü doğru okuma, kitle desteğinin boyutlarını doğru hesap etme, onları bir hedef

doğrultusunda harekete geçirme, hatta kimi hesap hatalarını son anda fark ettiğinde bile manevra yapabilme yeteneğine sahip olma (Levent Tüzel lehine, seçimden 5 gün önce Mustafa Avcı’nın adaylığının geri çekilmesi ve Avcı’nın oylarının Tüzel’e yönlendirilmesi) gibi becerilerini bu seçim sürecinde bir kez daha ortaya koydu. Ancak bu sürece boylu boyunca giren Enternasyonalist Sosyalistlerin bu mücadeleyi batıdaki emekçilere, yoksullara taşıma, buradaki meşruiyetini büyütme konusundaki katkıları da es geçilemez. Metropollerde alınan oyların, BDP’nin oy sayısının görünür biçimde üzerinde olması bunun görüntülerinden biridir. Devletin bütün saldırılarına rağmen, bu süreçte yürütülen çalışmalar ve alınan sonuç, Kürt mücadelesinin ve taleplerinin haklılığını kitlelerin gözünde ilk kez bu denli meşrulaştırmıştır. Halkların kardeşliği perspektifini, şimdi daha fazla insana taşımak, daha olanaklıdır.

Süreç Nasıl Örüldü?

İçine girilen tarihsel dönemi kendi mücadeleleri açısından “4. stratejik dönem” olarak adlandıran ve kendi kendini yönetme pratiklerini fiilen inşa etme sürecini başlattıklarını sene başında açıklayan Kürt Özgürlük Hareketi, seçim sürecine de, bu stratejik yönelimlerinin biçimlendirdiği politikalarla hazırlandı. 2011 seçimlerine batıda sosyalist ve ilerici güçlerle, Kürdistan’da diğer Kürt grupları ile yan yana gelip, birlikte bir blok oluşturarak girme kararı aldı ve adım adım bu süreci inşa etti. Batıda sosyalist hareketin azımsanmayacak bir bölümünün dâhil olduğu Blok, kendisini ortaya koyarken seçim ortaklığın-

dan öte bir ufka sahip olduğunu dile getirmekteydi. Bileşenlerin bir kısmı seçim arifesinde bloğa katılırken, seçimlerden sonra yaşanması muhtemel yeni anayasa yapım sürecinin önemini göz önünde bulunduruyorlardı. Diğer yandan Kürt hareketi ile Sosyalist hareketin bir bölüğü

arasında 3. Cepheyi yaratma mantığıyla sürdürülen ittifak süreçleri yaklaşık 3 yıllık bir geçmişe sahipti. İlk çabanın geldiği Demokrasi için Birlik Hareketi aşamasının gelişimi güdük kalıp, sınırlarına dayandığında BDP’nin yenilediği çağrı ve yaklaşımla ikinci kez bir cepheleşme süreci başladı. 2010 yılı sonlarında başlayan süreç, seçimler öncesi Emek ve Özgürlük Cephesi Girişimi boyutlarında tartışmaları sürdürülen bir çabaydı. Bu çaba genel milletvekili seçimi öngününde BDP’nin yaptığı çağrı ve yürüttüğü çalışmalarla yukarıda ifade ettiğimiz kapsama genişleyerek Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu biçimini aldı. Batı metropollerinde sosyalist hareketin çeşitli temsilcilerini seçilebilecek yerlerden aday gösteren blok, enternasyonalist dayanışmanın iyi bir örneğini gösterirken, politik olarak da kitlelere Kürt halkının talepleri ile

Devletin bütün saldırılarına rağmen, bu süreçte yürütülen çalışmalar ve alınan sonuç, Kürt mücadelesinin ve taleplerinin haklılığını kitlelerin gözünde ilk kez bu denli meşrulaştırmıştır. Halkların kardeşliği perspektifini, şimdi daha fazla insana taşımak, daha olanaklıdır.

3


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

emekçilerin, yoksulların ve diğer tüm ezilenlerin taleplerini birlikte savunacağı mesajlarını iletmiştir. Bu mesaj, egemen sınıfın iki kesimi dışında bağımsız bir odak arayışında olan kesimlerce doğru okunmuş ve 36 blok adayı milletvekili seçimini kazanmıştır. Halklardan yana bir kazanım ortaya çıktığında egemenler boş durur mu? Elbette durmaz. Bu kazanımın üzerine hemen 2. YSK saldırısı ve ardından keyfi salıvermeme saldırıları geldi. Seçim sürecinin her aşamasında blok iradesini zayıflatmayı hedefleyen saldırılar bir kez daha devredeydi. Bu yaşananlar önümüzdeki sürecin ne denli zorlu

Emek ve demokrasi güçlerinin bu seçim başarısı üzerine rehavete kapılma, boşa zaman harcama lüksü yoktur. Uzun zamandır önümüzde görev olarak duran emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların, yok sayılanların 3. Cephesini kurmak için hemen harekete geçmek zorundayız. Böylesi bir cephenin kuruluşu bugün dünden daha mümkündür. 4

ve gerilimli yaşanacağının ipuçlarını göstermektedir. Hazırlıklar buna göre yapılmalıdır.

Bir Kez Daha 3. Cephe İçin

Emek ve demokrasi güçlerinin bu seçim başarısı üzerine rehavete kapılma, boşa zaman harcama lüksü yoktur. Uzun zamandır önümüzde görev olarak duran emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların, yok sayılanların 3. Cephesini kurmak için hemen harekete geçmek zorundayız. Böylesi bir cephenin kuruluşu bugün dünden daha mümkündür. Daha mümkündür, çünkü Kürdistan coğrafyasında adeta devrimsel bir süreç yaşanmaktadır. Kürt halkı şimdiye dek hiç bu kadar çözümü kendi avuçlarının içinde hissetmemiş, politik ve moral açıdan hiç bu kadar ciddi

bir birikime ulaşmamıştı. Çözüme engel olanlara karşı korku duvarlarının aşıldığı bir isyanı hiç bu kadar kitlesel ve kararlı bir şekilde büyütmemişti. Bu isyanın enerjisi doğru kanallara akıtılabilirse batıdaki emekçi halkın ekmek ve adalet isyanını büyütme ve onunla harmanlanma şansına sahiptir. Daha mümkündür, çünkü 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş paradigmaları iflas etmiştir. Dünya kapitalizminin geldiği aşamanın, bölge koşullarının ve iç gerilimlerinin zoruyla bir kabuk değişimine zorlanmaktadır. “Yeni anayasa” hazırlama sürecinin anlamı budur. Kürt halkı ve emekçi sınıflar, bu değişimin egemenlerin istekleri doğrultusunda biçimlenmemesi için kendi devrimci, direnişçi talepleri ve mücadeleleriyle süreçte yerlerini almalıdır. Bu durum egemen sınıflar dışında bağımsız bir muhalefet çizgisini yaşama geçirme konusunda “somut pratik politika alanı” yaratmaktadır. Daha mümkündür, çünkü bugün hemen bütün halkların ayaklandığı, taşların ciddi şekilde yerinden oynama sinyalleri verdiği Ortadoğu coğrafyasında halkların kaderi her zamankinden daha fazla birbirine bağlıdır. Bölgedeki 4 ülkede etkin bir politik güç olarak Kürt Özgürlük Hareketi bu özelliğiyle de diğer devrimci, ilerici odaklarla buluşabildiği oranda bölgede devrimci dönüşümün önemli bir odağıdır. Ortadoğu geneli için doğru olan bu durum Türkiye coğrafyası özelinde de doğrudur. Kürt özgürlük mücadelesinin batıda gelişecek güçlü bir toplumsal muhalefete hem ihtiyacı vardır hem de oluşumunda alması gereken, alabileceği bir rol vardır. Ancak, daha mümkün olması kolayca gerçekleştirilebileceği anlamına gelmiyor. Bağımsız güçlü bir muhalefet odağı yaratmak için henüz çok zayıfız. Batıda emekçilerin ve yoksulların temsilcisi olma iddiasındaki sosyalist hareketin zayıflığı ve parçalılığı onlarca yıldır aşılamamış bir sorun olarak önümüzde dururken, Kürdistan coğraf-

yasında büyük bir örgütlülüğe, stratejik yönelişe ve başarılı taktik süreçlerin yönetimine imza atan Kürt Özgürlük Hareketi de batıdaki metropollerde yerleşmiş bulunan Kürt emekçileri ve yoksullarının henüz çok sınırlı bir kesimini harekete geçirme yeteneğine sahiptir. Daha geniş kesimlere ulaşmak Kürt hareketi açısından da, sınıfsal zemindeki sorunlara kararlıca ve doğru taktiklerle yönelmekten geçiyor. Metropollerde Kürt sorunu ekseninde politize olmuş olan nispeten daha büyük sayıdaki Kürt emekçilerin varlığı bu konuda manivela olabilir, ancak henüz bu konuda atılmış sonuç alıcı bir adım yok. Elbette bunu söylerken batıda sınıflar mücadelesini yükseltme sorumluluğunu kolaylıkla üzerimizden atmıyoruz. Bu doğrultuda somut pratik taktikler inşa etmek ve bunu böylesi bir cepheleşmenin politikası kılmak biz sosyalistlerin sorumluluğu. Henüz başaramadığımız bu yükümlülüğü yerine getirirken, bu cepheleşmenin sağlayabileceği bir avantajdan, ama henüz nasıl değerlendirilebileceği netleşmemiş bir avantajdan bahsediyoruz (Tekel direnişi bu konuda, sınırlı ama iyi bir örnekti). Kürt coğrafyasında devrimsel bir süreç yaşanırken batıda gerek demokratik haklar, gerekse sınıfsal talepler noktasında çeşitli gerilimler yaşansa da ciddi bir siyasi hareketlilik bulunmuyor. Bu siyasi boşluğu doldurmak bir cepheleşme hareketinin önündeki en önemli politik görev olarak durmaya devam ediyor. Batıda bağımsız politik bir merkezi ve ezilenler hareketini yaratacak siyasi taktiklerin inşası, aşmak zorunda olduğumuz politik engellerin en önemlisi. 3. cephenin inşasına bu gerçekliklerden yola çıkarak ve bu gerçeklikleri aşma iddiası ve becerisi göstererek başlamak zorundayız. Bu taşın altına elini koyacak hepimize kolay gelsin…


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

“Demokrasi, sokakta aşağıdakilerle, ezilenlerle birlikte yan yana yapılır”

Vekillerine Sahip Çıkan Halka Polis Terörü

H

atip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi ve 5 Blok vekilinin tahliye taleplerinin reddini protesto etmek için Şişli’den Taksim’e yürümek isteyen halka polis biber gazı ve gazlı suyla saldırdı. Aralarında SODAP’ın da yer aldığı Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu bileşenleri, 26 Haziran Pazar günü saat 15.00’de Şişli Camii önünde bir araya geldi. Eyleme, İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Sırrı Süreyya Önder, Levent Tüzel ve Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de katıldı. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu milletvekillerinin öncülüğünde Taksim’e doğru yürüyüşe geçen halkın önü panzerlerle kesildi. Milletvekillerinin polis yetkilileriyle görüşmesinin ardından açıklamanın Şişli’de yapılacağı duyuruldu. Fakat polis açıklamanın yapılmasını beklemeden gaz bombaları, elektrikli cop ve basınçlı suyla kitleye saldırdı. Çok sayıda kişi yaralandı ve milletvekilleri tartaklandı. Yoğun gaz bombası ve şiddetli saldırı nedeniyle birçok kişi ezilme ve boğulma tehlikesi yaşadı.

Yılmayan Halk Vahşi Saldırıya Rağmen Taksim’e Yürüdü

Saldırıya rağmen tekrar bir araya gelen binlerce kişi polisin tüm engelleme girişimlerine rağmen Taksim’e doğru yürüyüşe geçti. Attıkları sloganlarla polisin saldırısını protesto eden kitlenin en önünde yine milletvekilleri yürüdü. Yürüyüşün önü Elmadağ’da tekrar polis barikatıyla kesildi. Bunun üzerine milletvekilleri açıklamalarını burada yaptı.

“Demokrasi Mücadelemize Meclis’in Kapısında Devam Edeceğiz”

İlk olarak konuşan Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, İçişleri Bakanı’nı ve Başbakan’ı göreve çağıran Kürkçü, “Gerekli düzenlemeleri yapın. Bize bunu yapanların yanına, Meclis’e gitmeyeceğiz. Meclis’in kapısında duracağız. Demokrasi mücadelemize Meclis’in kapısında devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

“Demokrasi Sokakta Aşağıdakilerle, Ezilenlerle Birlikte Yan Yana Yapılır”

Bursa’da Dicle Protestosu: “Halkın İradesi Hapis Edilemez!”

Hatip Dicle İçin Hatay’da Eylem: “Hatip Dicle Vekilimizdir; Meclisteki Temsilcimizdir”

Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine ve diğer tutuklu milletvekillerinin serbest bırakılmamasına karşı eylemler sürüyor. Emek Özgürlük Demokrasi Bloğu, AKP Bursa İl Başkanlığı önünde oturma eylemi yaparak kararı protesto etti. İçerisinde SODAP’ın da bulunduğu blok bileşenleri 29 Haziran günü Fomara Meydanı’ndan AKP İl Başkanlığı’na bir yürüyüş gerçekleştirdi. Eyleme, Dayanış-

Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu, Hatip Dicle’ye yönelik YSK kararını Hatay’da da gerçekleştirdiği eylemle protesto etti. Aralarında SODAP’ın da yer aldığı blok bileşenleri, 23 Haziran Perşembe günü saat 18.00’de Eğitim-Sen Hatay Şubesi önünde bir araya gelerek Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. “Hatip Dicle Vekilimizdir; Meclisteki Temsilcimizdir” ya-

maevleri, BATİS ve BAMİS’in de yer aldığı çok sayıda kurum destek verdi. AKP İl Başkanlığı önüne gelindiğinde burada basın açıklaması yapıldı. Açıklamada, “AKP, kendi siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu göze almıştır. Diktatör yüzleri, ırkçı, savaşkan niyetleri artık gizlenemeyecek kadar açıktır” denildi. Halkın iradesi önüne konulan engeller kaldırılıncaya kadar mücadeleye devam edileceği vurgulandıktan sonra ıslıklar, sloganlar ve zılgıtlar eşliğinde 5 dakikalık oturma eylemi gerçekleştirildi.

zılı pankartın taşındığı yürüyüş sonunda Ulus Meydanı’nda blok bileşenleri adına basın açıklaması metnini Berkat Kar okudu. Açıklamasında tüm demokrasi güçlerini, barış ve özgürlük sürecini baltalayan bu operasyonlara karşı demokrasiden yana taraf olmaya çağıran Kar, “Hatip Dicle’ye karşı alınan kararı şiddetle kınarken AKP’nin bu hukuksuz ve adaletsiz kararı zaman geçmeden ve geçirilmeden düzeltilmesini talep ediyoruz. Değilse oluşacak gerginliğin ve istenmeyen çatışmaların baş sorumlusu AKP hükümeti olacağı gün gibi açıktır” dedi.

Sırrı Süreyya Önder ise, “Biz devrimciyiz, devrimcilere Meclis’te alışacaksınız” diyerek başladığı konuşmasında, “Demokrasi sokakta aşağıdakilerle, ezilenlerle birlikte yan yana yapılır” sözleriyle nasıl bir mücadele çizgisi izleyeceklerine işaret etti.

“Demokrasi İstemenin Bedeli Budur”

Sebahat Tuncel ise, “Bu ülkede bir şeylere itiraz etmenin bedeli budur. Bize az önce yaptıklarınızı nasıl anlatacaksınız? Emniyet Müdürü herhalde emir almıştı, mutlaka saldırın diye. Çünkü biz açıklama yapıp dağılacağız dediğimiz halde saldırdılar. Bizler bu ülkede demokrasi istiyoruz. Dicle Meclis’e alınana kadar biz de Meclis’e gitmeyeceğiz” dedi.

İkinci Saldırı

Milletvekillerinin konuşmalarının ardından dağılmak üzere olan kitleye polis ikinci kez gaz bombalarıyla saldırdı. Gün boyu süren saldırılarda çok sayıda kişi yaralanırken 40 kişi de gözaltına alındı. Saldırıda yaralanan kişiler çevrede bulunan hastanelere kaldırıldı. Çatışmalar Tarlabaşı civarında bir süre daha devam etti.

5


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

“KOMŞULARLA SIFIR SORUN” STRATEJİSİNİN SONU Salih İNCESOY

Bir eksene kaderimizi bağlamadan küresel güç merkezleriyle “görece bağımsız bir duruşla” ilişki geliştirilecek, sahip olduğumuz tarihsel derinlik, jeostratejik konum gibi olanaklardan da yararlanılarak bu kaygan dünya zemininde yıldızı parlayan ülkeler arasında yer edinilecekti. Böylesi bir tarihsel şansı yakalamak için komşularla sorunlar sıfırlanacak ve içinde bulunduğumuz paylaşım alanında düzen kurucu bir role soyunulacaktı. 6

D

avutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” ve “düzen kurucu bölgesel güç” stratejisi, herkes tarafından hemfikir olunan bir değerlendirmeden kaynak aldı. ABD ve AB güç kaybederken, Çin ve Rusya başta olmak üzere batı dışında kimi küresel aktörler giderek pozisyonlarını güçlendiriyordu. Bu süreç, “eksen kayması”, “dünyanın ağırlık merkezinin değişmesi”, “yıl-

dızı parlayan ülkeler” tartışmalarını beraberinde getirdi. “Çok kutuplu dünya” tablosunda Türkiye’nin dış politikadaki stratejik tercihini tek bir kutuptan yana yapması, hele ki o kutbun da irtifa kaybettiği düşünüldüğünde ne kadar doğru bir politika olacaktı? Davutoğlu’nun “derin” stratejisi işte bu soruya verilen bir yanıttı. Bir eksene kaderimizi bağlamadan küresel güç merkezleriyle “görece bağımsız bir duruşla” ilişki geliştirilecek, sahip olduğumuz tarihsel derinlik, jeostratejik konum gibi olanaklardan da yararlanılarak bu kaygan dünya zemininde yıldızı parlayan ülkeler arasında yer edinilecekti. Böylesi bir tarihsel şansı yakalamak için komşularla sorunlar sıfırlanacak ve içinde bulunduğumuz paylaşım alanında düzen kurucu bir role soyunulacaktı. Kimilerine göre Osmanlı’nın ruhu yeniden canlanacaktı.

Nefes nefese bir diplomasi trafiğiyle bu stratejik yönelişin taktiksel adımları atılmaya başlandı. Ermenistan’la yapılan görüşmeler sonucunda Ankara’yla Erivan arasında varılan mutabakat, hükümetin “Ermeni açılımı” olarak kamuoyuna sunuldu. Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’yle siyasi ve ekonomik ilişkiler güçlendirildi, Erbil’de Başkonsolosluk açıldı. İran’la inişli çıkışı da olsa süren ilişkiler zaman zaman ABD’nin sinirlerini bozacak noktalara vardı. Suriye’yle neredeyse sınırları aradan kaldıracak düzeyde çeşitli konuları kapsayan stratejik ortaklık ilişkisi geliştirildi. Bütün bunlar olurken Ortadoğu’da yaşanan kriz durumlarına müdahil olundu, Suriye-İsrail gerilimi, İran Nükleer Takas Anlaşması gibi konularda arabuluculuk rolleri üstlenildi. Kurtlar sofrasında her güç bileği hakkına kendisine yer açabilir. Bu strateji planı, dünyanın yeniden paylaşımı sürecinde Türkiye’ye ne kadar yol aldırabilecekti? Daha ilk taktik adımlarda tökezlemeler de başladı. Ermenistan, protokollerin onaylanması için Türkiye’nin Dağlık Karabağ meselesini ön şart koşmasını gerekçe göstererek Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesini öngören protokolleri onaylama sürecini askıya aldı. Doğu ve batı komşularımız Ermenistan’la Yunanistan’ın “stratejik işbirliği” kararı aldıkları görüşmelerinde Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas’ın Türkiye’yi kastederek sarf ettiği “aynı barbar tarafından kesildik” sözleri, komşularla sorunlarımızı sıfırlama anlamında işlerin hiç de istediğimiz şekilde gitmediğinin göstergesiydi. Lizbon’da yapılan tarihsel nitelikteki NATO zirvesi, Davutoğlu stratejisinde yolun sonuna gelindiğini gösterdi. Zirveden, ABD ve AB’nin dünyayı yeniden tek kutuplu hale çevirecek müdahale sürecini açan strateji planlı çıktı ve Türkiye’nin kucağına da “füze kalka-

nı projesi” konuldu. Batı ekseninin bu hamlesiyle birlikte komşularıyla sorunlarını sıfırlamaya çalışan Türkiye, komşusu İran’a karşı emperyalizmin füzeleriyle donatılacaktı. Eksenler arasında gezinme ve neoOsmanlıcılık hevesleri artık ABD ve AB tarafından çizilen sınıra dayanmıştı. “Arap Baharı”yla başlayan ve emperyalistlerin Libya’ya müdahalesiyle devam eden süreç, yolun sonuna gelen komşularla sıfır sorun stratejisinin iflasının ilanı oldu. Türkiye ilk olarak Lübnan’da ve Mısır’da yaşanan gelişmelerde bocalayıp durdu, etkisiz kaldı. Ardından, “NATO’nun Libya’da ne işi var” çıkışını yapan Erdoğan, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya’ya müdahale kararının hemen sonrasında “NATO’ya şartlı evet”e hızla çark etti. Ortadoğu’da yaşanan süreçlerde, “düzen kurucu”luk, “model”lik heveslerinden, “esamesi okunmayan Türkiye” noktasına gelindi. Libya tezkeresi meclisin onayından geçti ve model ülke Türkiye, tıpış tıpış emperyalist ablukadaki görev yerini aldı. İzmir, hava harekâtının komuta merkezi olarak belirlendi. Şimdi emperyalist Batı’nın hedefinde ABD’nin şer ekseninde yer alan Suriye var. NATO zirvesinin ardından başlayan süreçte adım adım hizaya çekilen Türkiye, stratejik ortağı ve Arap dünyasına açılan kapısı Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir pozisyon alacak? ABD yetkilileriyle yapılan bir dizi gizli/ açık görüşmenin ardından açığa çıkan ilk işaretler, Suriye üzerinden gelişen müdahale sürecinde Türkiye’ye işbirlikçi bir rol biçildiği yönündedir. İsrail’le aramızdaki buzlar eritilmiş, Libya’da Kaddafi’ye karşı ağır darbe niteliğinde kararlar süratle alınmıştır. Gelinen aşamada düzen kurucu bölgesel güç olma hevesiyle yola koyulan Türkiye’nin ufkunda yine ABD’nin bölge politikalarının uygulayıcılığı görünmektedir.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

KÜRT SORUNU: “BU KADAR HAK YETER!”

K

ürt Sorununda son günlerde en çarpıcı açıklamayı Bağımsız Milletvekili Altan Tan yaptı: AKP hükümeti ve onun etrafında kümelenen bazı tarikat ve cemaatlerin Kürt meselesinin çözümünde devletle aynı noktaya geldiklerini belirten Tan şunları söyledi: “Özetle bunların projesi şu; Çok net olarak söyleyebilirim; Kürtlere şu ana kadar verdiklerimizin dışında vereceğimiz başka bir şey yok. Nedir bu; birey haklarına ‘Evet’ grup haklarına ‘Hayır’. Bu tabii entelektüel bir cümle gibi kuruluyor. Fakat bunun anlamı şudur; Kürtler kendi aralarında çarşıda, pazarda, sokakta ve evde Kürtçe konuşabilirler, şalvar giyebilirler, puşi bağlayabilirler, folklor oynayabilirler, şarkı ve türkü de söyleyebilirler. Bununla birlikte bir iki radyo ve TV programı da izleyebilirler. Ama bunun ötesinde Kürtçe ana dilde eğitim yapamazlar. Kendi kendilerini yönetme ile ilgili demokratik özerklik, bölgesel yönetim, eyalet sistemi ve federasyona kalkışamazlar. Özetin, özeti budur.” (Milliyet, 11.07.11) Yukarıda söylenenler, Erdoğan’ın seçimler sırasında “Kürt sorunu yok, Kürt vatandaşların sorunları var” açıklamasının çok güzel bir anlatımıdır. AKP iktidarının geldiği nokta budur. Bu duruş noktasının Kürt sorununda yeni bir tıkanma noktası olduğu yeterince açıktır. Bu noktaya nasıl gelindi? “Açılım”dan bugüne neler değişti? İlk olarak, hükümetin bütün açılım edebiyatına, seçimlerdeki baraj engeline, hatta seçim propagandası sırasında Erdoğan’ın Kürt Hareketine karşı “Zerdüştlük” suçlamalarına karşı, sonuçlar BDP ve Emek-Özgürlük Bloğu için tam bir başarıdır. Bir yandan “açılım” edebiyatı yapsa da, öte yandan binlerce KCK’liyi tutuklatarak ve Amerika’dan aldığı sinyallere fazla umut bağlayarak AKP, dört gözle Kürt Hareketinde bir çözülme, en azından bir gerileme bekledi. Hiçbirisi gerçekleşmedi. AKP’nin yürüttüğü taktikler beklediği sonuçları vermedi. Bu anlamda iktidar için yeni bir taktik adım kaçınılmaz hale geldi. Ancak

nasıl yeni bir taktik? Bunun detaylarını bilmesek de özünün Altan Tan’ın açıklamalarına uygun olacağı çok açıktır. İkinci olarak, seçimler AKP için de bir başarıdır. “Kürt vatandaşları” ikna edemese de, iktidar, üçüncü dönemine başlarken kendini yeterince güçlü hissediyor. Yemin krizi nedeniyle “açılımın mimarlarından birisi olan” AKP milletvekili Yalçın Akdoğan’ın açıklaması üçüncü döneme güçlü girişin izlerini taşıyor: “Bizim amacımız BDP’yi tatmin etmek değil, Türkiye’yi tatmin etmek” (Milliyet, 11.07.11) Türkiye’yi tatmin etme çabasını Erdoğan seçimler sırasında söyledikleriyle fazlasıyla kanıtladı. Ancak buradan sorunun çözümü çıkmıyor. Önceki iktidarların da sık sık düştüğü yanılgı hep bu olmuştur. “Güç bende ise, çözüm de benim istediğim gibi olur” yaklaşımı bugüne kadar defalarca iflas etti. Bir kez de AKP iktidarı bu konuda gücünü denemeye hazırlanıyor. Üçüncü değişim, bölgedeki yeni gelişmelerdir. “Açılım” günlerinde, ne olduklarını bilmesek de, Ankara sözde çözüm için Washington’dan bazı vaatler almış olmalıdır. 2003 Irak işgalinden beri bölgedeki stratejik yaklaşımlar açısından Ankara ve Washington arasında sürekli bir gerilim yaşanmıştır. Ankara, Washington’un çektiği stratejik “derinliğe” gelmediği ölçüde, Amerika da verdiği sözleri sürekli ertelemiştir. İnsansız uçaklarla canlı takip ve bilgi aktarımından öteye geçmeyen “yardımlaşma” Ankara için etkin hiçbir sonuç yaratmamıştır. Arap baharından beri tablo değişiyor. İşin en başından, Kahire’de milyonlar Tahrir meydanında toplanmaya başladığı günlerden itibaren Ankara, Washington’a bakmadan bir tek tavır bile ortaya koymamıştır. Bu yaklaşım Libya ve Suriye olaylarında da defalarca tekrarlandı. Ankara, bölgedeki gelişmeler karşısında her gün daha fazla Washington’un çektiği “stratejik derinliğe” yaklaşıyor. Bu “derinlik” kaçınılmaz bir şekilde Kürt sorunun-

da yeni pazarlıklara da yansıyacaktır. “Açılım” günlerinden beri belki de en önemli değişim budur. Fakat bu değişimin somut yansımalarının nasıl olacağını bilmiyoruz. Ayrıca bunu henüz Ankara ve Washington’un da bildiğini sanmıyoruz. Fakat AKP iktidarı Arap baharı dolayısıyla Washington’la arasındaki sorunları çözdüğü ölçüde Kürt sorununda elinin güçleneceğini tahmin ediyor.

Sonuç olarak, AKP kendini yeterince güçlü hissettiği bir zamanda, Kürt Hareketi’ne verdiğini düşündüğü “haklara” rağmen orada bir irade zayıflaması yaratamadığını görünce, süreci tek yanlı, kendi çizdiği çerçevede yürütmeye hazırlanıyor. Erdoğan, yemin krizi sırasında sık sık “çözüm için tek yer parlamentodur” vurgusunu yaparak, aslında taktik yönelişi konusunda uyarı yapmaktadır. Parlamento dışında her çözüm arayışı, karşısında devleti bulacaktır! Olayların bu yöne doğru akıtılacağının işaretleri her geçen gün artıyor. Bu noktada Öcalan’ın yaptığı “Barış konseyi” açıklamasının, uygulama olmadan, ne ölçüde bir taktik değere ve güce sahip olduğu konusunda yorum yapmak imkânsızdır. İktidarın niyet ve hazırlıklarıyla, “barış konseyi” girişimini, kendimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım aynı ufkun içinde görmek mümkün değildir. AKP iktidarı, “vereceğimiz bu kadar” diyerek, Kürt sorununda kendi gücünü sınamaya hazırlanıyor.

Yakup KADİR

AKP kendini yeterince güçlü hissettiği bir zamanda, Kürt Hareketi’ne verdiğini düşündüğü “haklara” rağmen orada bir irade zayıflaması yaratamadığını görünce, süreci tek yanlı, kendi çizdiği çerçevede yürütmeye hazırlanıyor.

7


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

AKP’nin Sadaka ve beklenti politikası Kürtlerde olduğu gibi Alevilerde de sonuç vermedi.

“Alevi Açılımı” ve Alevi yoksulları

Kaya GÜLER

AKP’nin yürütmüş olduğu Alevi politikası, açılım oyunundan sonra “herkes Türk’tür, herkes Müslüman” şiarına geri döndü doğallığında. Alevi yoksullarında itibar görmedi. Alevi zenginleri de, Cem Vakfı-İzzettin Doğan gibi çizgiler, AKP iktidarı dâhil tüm burjuva iktidarlarına yanaşmaktan hep bir çıkar buldu. 8

AKP

iktidar yılları boyunca, esnaf gayretkeşliğiyle kitle desteğini artırmaya çalıştı. Alevi toplumunu “kolay lokma” diye düşünmüş olacak... “Alevi açılımı” adıyla, umut ve beklentiyi canlı tutmak için, uzayan çalıştaylar topladı. Güya Alevi toplumunun taleplerini toplamak için, tam 7 etaptan oluşan “Alevi Çalıştayları” toplandı. Değişik politik görüşlere sahip Alevi örgütleri, beklenmedik çabuklukta, bazı taleplerde anlaşma sağladılar.

Neydi bu talepler: Bir, cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi; iki, din derslerinin zorunlu halden çıkartılması; üç, Alevi köylerine zorla cami yapma politikasından vazgeçilmesi; dört, Başta Hacı Bektaş Dergâhı olmak üzere Alevi dergâhlarının Alevilere teslim edilmesi ve beş, Madımak Oteli’nin utanç müze olması. Bu günden baktığımızda oyalama ve beklenti yaratma çabası daha net görülmektedir. Birkaç örnek, AKP hamlelerini kolayca açığa çıkaracaktır. Birincisi “Alevi Açılımı”nın hükümette bakanlık seviyesinde muhatabı kalmamıştır. Açılımı yürüten Devlet Bakanı Faruk Çelik, yeni hükümette Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na getirildi. Hükümet içinde yeni ba-

kanlık yapılanması çerçevesinde görev dağılımları da yapıldı. Alevi açılımını yürüten Çelik’e bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, yeni kabinede Başbakan Yardımcılığı’na getirilen Bekir Bozdağ’a bağlandı. Ancak görev dağılımında Alevi açılımının sorumluluğu hiç kimseye verilmedi. İkincisi, Madımak Oteli’nin utanç müze olması için yürütülen mücadeleye karşı, AKP’nin gösterdiği yaklaşım, Sivas katliamını savunur niteliktedir. 2 Temmuz katliamını unutturmamak için yapılacak anmaya katılımı azaltmak için Sivas valisi her türlü tehdidi kullanmaktan geri durmadı. Utanç müzesi bir yana Madımak Oteli’ni Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürüldü. Bu da yemezmiş gibi Sivas şehitlerinin listesinin başına, katliama karışanların ismini yerleştirdi. Bir başka örnek de Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran seçimlerinde yaptığı miting konuşmalarıdır. RTE, Amasya, Kastamonu, Afyon, Maraş vb. şehirlerdeki konuşmalarında konuyu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğine getirip, kitlelerin uzun uzun yuhalamasını teşvik etti. Bir toplumu meydanlarda aşağılatarak, “oy”a endeksli sahtekârlığı bir kez daha göstermiş oldu. AKP’nin yürütmüş olduğu Alevi politikası, açılım oyunundan sonra “herkes Türk’tür, herkes Müslüman” şiarına geri döndü doğallığında. Alevi yoksullarında itibar görmedi. Alevi zenginleri de, Cem Vakfı-İzzettin Doğan gibi çizgiler, AKP iktidarı dâhil tüm burjuva iktidarlarına yanaşmaktan hep bir çıkar buldu. Alevi yoksullarının önemli bir kesimi AKP tuzağına düşmese de, bir başka tezgahın içinde buldu kendini; Kemal Kılıçdaroğlu ile kendini onarmaya çalışan CHP. CHP, Alevi kökenli Kılıçdaroğlu’nu genel başkan yaparak ve işsizlik, pahalılık ve yoksulluğa karşı bazı girişimlerde bulu-

narak, Alevi toplumunun desteğini kolayca aldı. Nasıl bir Alevi ise Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın meydanlardaki saldırılarına yanıt bile veremedi. Miting alanlarındaki dakikalarca süren yuhalamalara karşı ancak “ben Tunceliliyim ve bundan gurur duyuyorum” diyebildi. Öyle bir kimlik yaratılmaya çalışılıyor ki; kadınların hakları için mücadele etmeyen, kadın; Kürtlerin hakları için mücadele etmeyen, Kürt; Alevilerin hakları için mücadele etmeyen, Alevi. Bilindiği gibi cumhuriyet tarihinde yapılan Alevi katliamlarının hemen hemen tümü CHP iktidarları döneminde oldu. Bu devlet operasyonları hala aydınlatılmış değil. Maraş katliamının derin devlet operasyonu olduğuna dair MİT raporu, sonradan Bülent Ecevit’in evinden çıkmıştır. Kontra-gerillanın üzerine gidememiştir. Sivas Madımak katliamında da Erdal İnönü Başbakan Yardımcısı’ydı. Olay esnasında direk telefon almıştı. Buna rağmen “ağzımdan devlete karşı laf alamazsınız” diyebilmektedir. Bilindiği gibi 12 Haziran seçimlerinde Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız ile Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş, CHP’den milletvekili aday adayı oldular. Bu ikisi de tabii ki aday gösterilmediler. Bunların yerine Alevi kontenjanından Sebahat Akkiraz seçildi. Aleviliği simgeleyen ama örgütlü bir gücü temsil bir kişi olarak o seçildi. Balkız ve Gümüş, nispeten örgütlenmiş bir gücü temsil ediyordu. Olur a, parti politikalarına Alevi hakları konusunda baskı yapabilirler. Egemenler, bizlerin örgütlenip, haklarımız için mücadele etmemizi istemiyorlar. Tek tek ve dağınık olmamızı zorluyorlar. AKP’yi düşürecek olan da, yoksulları kurtuluşa götürecek olan da örgütlü mücadeledir.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

EMEKÇİ SEMTLERİNDE 2 TEMMUZ KATLİAMI UNUTULMADI Yeşilkent ve Ardıçlı Gençliği: “Pir Sultanlar Ölmez, Direniş Sürüyor!”

Sivas katliamının 18. yıldönümünde Esenyurt ve Avcılar ilçelerine bağlı Yeşilkent ve Ardıçlı mahallelerinde yaşayan gençler tarafından anma etkinliği gerçekleştirildi. Mahallelerinde ilk kez Sivas’ta diri diri yakılarak katledilen aydın ve sanatçıları anan gençler günler öncesinden Alevi halkının taleplerini içeren imza kampanyasıyla ve anma etkinliğine çağrı bildirileriyle semt

pazarında, ev ev, sokak, sokak hazırlık çalışmaları yürüttü. Alevi, Sünni, Türk, Kürt, işçi, işsiz, genç, kadın, ezilen halkların çeşitli kesimlerini buluşturan etkinlikte, halkların kardeşliği mesajı öne çıktı. 2 Temmuz günü saat 19.00’da Yeşilkent Salı Pazarı girişinde bir araya gelen halk, “Pir Sultanlar Ölmez, Direniş Sürüyor” yazılı pankart açarak Yeşilkent Muhtarlığı yanındaki parka doğru yürüyüşe geçti.. Yürüyüşün sonunda parka gelen halk, devrim mücadelesinde ve Sivas katliamında şehit düşenler anısına saygı duruşu gerçekleştirildi.

“1993’de DoğanÇocuklar Bugün 18 Yaşında, Pir Sultanların Bayrağı Gençliğin Elinde”

PSKAD ve BATİS’ten temsilcilerin yaptığı konuşmaların ardından son konuşmayı mahalle gençliği adına Sezgin Kartal yaptı. Kartal, “2 Temmuz 1993’de Koray Kaya düştüğünde toprağa 12 yaşındaydı. Beden-

ler bir bir toprağa düşerken, özgürlük mücadelesinin bayrağını o gün doğan çocuklar bugün ellerine almıştır ve sokaklardadır” dedi. Kartal, gençliğin Sivas’ı unutmadığını ve unutturmayacağını söyleyerek konuşmasını şöyle devam etti: “Bugün gençlik tarihine sahip çıkarak Yeşilkent Mahallesi’nde bir ilki gerçekleştirdi. Bizler mahalle gençliği olarak, sadece kaybettiklerimizi anmak için bir araya gelmeyeceğiz. Biz mahallemizde yozlaşmaya, çeteleşmeye ve çürümeye karşı da mücadeleyi yükselteceğiz.”

“Parkımızı artık 2 Temmuz Parkı Olmuştur”

Sezgin Kartal konuşmasında etkinliğin gerçekleştirildiği parkın adının “2 Temmuz Parkı” olarak değiştirilmesini önererek “Milli Egemenlik Parkı adı verilen bu park bundan sonra 2 Temmuz Parkı olsun mu?” diye halka seslendi. Bir kaç kez sorulan soruya etkinliğe katılan yaklaşık 600 kişinin hep bir ağızdan “evet” diye haykırmasının ardından parkın adı “2 Temmuz Parkı” olarak ilan edildi.

liğine çağrı bildirileriyle çok sayıda mahallede, semt pazarında, ev ev, sokak, sokak hazırlık çalışmaları yürüttü. Yapılan çağrılara olumlu yanıt veren mahalle halkı 2 Temmuz günü saat 19.00’da Muhlis Akarsu Parkı’nda bir araya geldi. İlk olarak, parka adını veren Sivas şehidi halk ozanı Muhlis Akarsu anısına burada saygı duruşu gerçekleştirildi. Ardından üzerinde Sivas şehitlerinin resimlerinin yer aldığı “Sivas’ı Unutmadık, Unutturmayacağız” yazılı pankart açılarak Erişler Meydanı’na doğru yürüyüşe geçildi. Meydana gelindiğinde tek tek 33 şehidin isimleri anons edildi ve halk hep bir ağızdan “yaşıyor” diye haykırdı. “Bu topraklarda katliamlar, linçler güncel bir tehlike olmaya devam etmektedir” Erişler Meydanı’nda SODAP Temsilcisi Sevda Kartal tarafından basın açıklaması yapıldı. Kartal açıklamasında Alevi halkına yönelik saldırıların Sivas’ta yaşananlarla sınırlı olmadığını belirterek “Dersim’de, Çorum’da Maraş’ta yaşanan acılar, toplumsal belleğimizde ve yüreklerimizde kazılıdır. Kendi gibi olmayanı görmezden gelen, yok sayan, aşağılayan, tekçi anlayış günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Bu topraklarda katliamlar, linçler güncel bir tehlike olmaya devam etmektedir” dedi. Açıklamanın ardından çocuklar ve gençler şiirler okudu, deyişler seslendirildi, halk semaha durdu. Etkinliğe katılan yüzlerce kişi meydanda açılan imza standında Alevi halkımı-

zın talepleri için imza verdi.

Nurtepe Mahallesi’nde Katliam Lanetlendi: “Sivas’ı Unutmak İhanettir!”

Sivas katliamının 18. yıldönümünde Nurtepe’de Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) tarafından anma eylemi gerçekleştirildi 2 Temmuz Cumartesi günü saat 19.30’da Güzeltepe Dayanışmaevi önünde bir araya gelen SODAP’lılar, “Pir Sultanlar Ölmez, Direniş Sürüyor yazılı bir pankart açarak Sokullu Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Mahalle halkının da alkışlarla desteklediği yürüyüş kolu Şehit Kubilay İlk Öğretim Okulu önüne gelindiğinde, saygı duruşu gerçekleştirildi ve basın açıklaması yapıldı.

Gazi Mahallesi Gençliği: “Pir Sultanlar Ölmez, Direniş Sürüyor!”

2 Temmuz günü bir eylem de Gazi Mahallesi’nde gerçekleştirildi. Saat 20.30’da Sultangazi Şair Abay Lisesi önünde bir araya gelen Gazi Mahallesi gençliği, “Pir Sultanlar Ölmez, Direniş Sürüyor” yazılı bir pankartla İnönü Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca sık sık “Bizler Ateşte Semah Bile Döneriz”, “Sivas’ın Hesabı Sorulacak”, “Halklara Özgürlük Direnişle Gelecek” sloganları atıldı. Yürüyüş, halk tarafından işgal edilen arazide inşa edilen ve savunulan Sultangazi Cemevi’ne kadar devam etti.

SODAP Çayırova’da Katliamı Lanetledi

Sivas katliamının 18. yıldönümünde Kocaeli’nin Çayırova ilçesinde SODAP tarafından anma eylemi gerçekleştirildi. 2 Temmuz günü Erişler’de gerçekleşen eyleme yaşlısıyla, genciyle mahalle halkı yoğun bir katılım gösterdi. SODAP’lılar günler öncesinden Alevi halkımızın taleplerini içeren imza kampanyasıyla ve anma etkin-

9


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

HAYALLER VE GERÇEKLER: CHP NE OLUR? CHP

10

’de sular durulmuyor. Kılıçdaroğlu’nun yoğun gayretlerinin, daldan dala sıçrayan açılımlarının ve harekete geçirilemeyen örgütün ataletinin damgasını vurduğu seçim çalışması yaratılan beklentileri karşılayacak bir sonuç yaratamadı. Parti hem oy oranını hem de milletvekili sayısını arttırmasına rağmen sonuçlar tabanın tümü tarafından başarısızlık olarak okundu. AKP’nin %50’lik oyu CHP’ de bir bozgun havasının oluşmasına yol açtı. Sonuçların açıklanmasının hemen akabinde pusuda bekleyen ve muhtemelen de seçimlerde CHP’den çok MHP’ye çalışmış olan Baykal-Sav

tüm kesimlerin desteğiyle 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Cumhuriyet mitingleri sürecinde doruğa çıkan bir etki yarattı. Fakat AKP’nin muhtıra sonrası elde ettiği seçim başarısı, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenememesi ve ardından başlayan Ergenekon süreci, oluşan direnç bloğunu darbelemeye başlayınca CHP de etkisini yitirmeye başladı. Liberallerin de ideolojik katkısı ile AKP; darbecilik/demokratlık, statükoculuk/değişimcilik eksenlerinde CHP’yi yoğun bir şekilde itibarsızlaştırdı. Bu düşüş ivmesi Kılıçdaroğlu’nu başa getiren kaset skandalına kadar devam etti.

ekibi, barış çubuklarını tüttürerek Genel Merkez’lerine bayrak açtılar, olağanüstü kongre için kolları sıvadılar. Fakat onlar CHP’nin seçimlerde yaşadığı hezimetten daha büyüğünü yaşayarak kongre için gerekli delege imzası toplayamadılar. Baykal dönemi CHP’si 2000’li yıllarda iktidar bloğu içinde ortaya çıkan çatallanmada ulusalcı kanadın siyasi temsilcisi rolüne soyundu. Temel işlevini ise, gün geçtikçe güçlenen ve iktidar bloğunu yeniden yapılandırmaya yönelen AKP’ye karşı milliyetçi/laik bir direnç noktası yaratabilmek olarak tespit etti. Bu rolü sayesinde toplumsal desteğinden çok daha güçlü bir aktör haline gelebildi. Bürokrasi içinde asker ve yargı başta olmak üzere söz konusu güç kaymasından zarara uğrayacağını düşünen

CHP üzerindeki ulusalcı hegemonyanın zayıflaması KılıçdaroğluTekin ekibinde somutlaşan daha “sol” CHP projesinin önünün açılması sonucunu doğurdu. Yerel seçimlerde elde edilen İstanbul başarısı ve Kılıçdaroğlu’nun münazara yeteneği, CHP tabanında bir umut yaratmıştı fakat CHP’deki “yenilenme” de son dönemde alışageldiğimiz kaset diplomasisi üzerinden şekillendi. Bu diplomasiyi yaratan güçlerin hem parti içi hem de uluslar arası kimi bağlantıları olduğu, AKP’yi dengeleyecek bir gücün önünü açma amacının belirgin olduğu burada yeniden belirtilmeli. Kılıçdaroğlu’nın genel başkan olduğu ilk günlerdeki hava önemli bir ivmenin yakalanabileceği görüntüsü veriyordu. AKP’ye karşı sosyal meselelere daha fazla değen bir muhalif

çizgi somut sonuçlar üretebilirdi. Laikliğin ve bürokrasinin savunulması dışında bir rengi olmayan Baykal çizgisi yerine kısmen sola çekilen, hatta Kürt meselesinde geleneksel milliyetçi pozisyonunu esneten bir CHP, AKP’yi yıpratabilirdi. Bu beklenti, 12 Haziran gecesi sulara gömülmüş gözüküyor. Yıllardır aynı tiradı papağan gibi tekrarlayan Baykal’dan sonra Kılıçdaroğlu CHP’si ardı ardına açıkladığı projeleriyle büyük bir hızla bir proje çöplüğü haline dönüştü. CHP sınıfsal anlamda daha sola açılamadıkça-ki neo-liberal çerçevenin boyunduruğundaki bir partiden bunu başarması beklenemez- burada ortaya çıkan boşluk, ardı ardına açıklanan raporlarla doldurulmaya çalışıldı. Hiç bir şey söylemeyen CHP bir anda her şeyi söyleyen bir parti haline dönüştü. Fakat siyasette hiç bir şey söylememekle her şeyi söylemek çoğu zaman aynı sonucu doğurmaktadır. 1970’lerin CHP’si kendisini yükselmekte olan sol dalganın üzerine oturtmayı başarabilmişti. TÜSİAD’ın, aleyhine boy boy gazete ilanları vererek devirmeye çalıştığı bir “sol” parti haline gelebilmişti. Ecevit, 12 Mart muhtırasına karşı tutum almış ve İnönü’yü açık bir bilek güreşi sonrasında aşabilmişti. “Toprak ekenin, su kullananın” çok daha açık bir sosyal demokrat mesaj olarak topluma ulaşabilmişti. Kılıçdaroğlu’nun şimdiye kadar ki dönemi Ecevit’in başarısının tekrarının kafaya kasket takarak başarılamayacağını ortaya koymuştur. Sosyal demokrat bir partinin mülkiyet meselesine el atmasını beklemiyoruz. Fakat paylaşım konusunda çok daha net bir tercihin ortaya konamaması CHP’nin başarısızlığının en önemli sebebidir. CHP hem beyaz Türk muhalefetinin, hem yoksulların, hem Kürtlerin taleplerinin sözcülüğünü aynı anda yürütemez. Böyle bir bloğun yönetilebilmesi Kılıçdaroğlu’nun ve ekibinin yeteneklerini çok aşmaktadır. Kılıçdaroğlu net bir tercih yaparak yüzünü çok daha belirgin biçimde

yoksullara ve Kürtlere dönebilseydi AKP’ye karşı muhalefet arayan diğer kesimlerin de oyunu zaten alabilirdi. Fakat muazzam bir pragmatizm ile yürütülmeye çalışılan “ne şiş yansın ne kebap” tavrı CHP’nin imajının sahiciliğini onarılamaz bir biçimde yıprattı. Seçimlerden sonra geliştirilen “yemin krizi”nde de CHP’nin acemiliklerinden kurtulduğunu söyleyemeyiz. Çok kısa bir sürenin sonunda gelinen “haysiyetli çıkış” arayışları ve Cemil Çiçek ipine sarılma taktikleri CHP’deki yıpranmayı derinleştirecektir. Bloğun boykot tutumundaki kararlılık ve disiplin ile CHP’nin karman çormanlığı arasındaki fark aslında pek çok şeyi birden açıklayabilir. Sonuç olarak, CHP’nin krizi esas olarak son on yıldır yaslandığı ulusalcı bloğun gün geçtikçe dağılmasından ve zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Bu durum CHP’nin ezberini bozmasına yol açmakta ve fakat ezberin yerine konması gereken yeninin ne olduğu konusunda bir çözüm bulunamamaktadır. 1970’lerdeki Ecevit çıkışının tekrarlanabilmesi ise neo-liberal deli gömleğinin yırtılıp yüzünü sosyalist sola ve Kürtlere dönebilmekle mümkündür. Fakat Kılıçdaroğlu’nun böylesi bir sıçramayı yapabilecek ferasette olmadığı şimdiye kadar ki performansından anlaşılıyor. Burada sosyalistler açısından önemli olan Emek, Özgürlük ve Demokrasi bloğunun çıkışı ile CHP’nin daha da derinleşecek gibi görünen krizinin çakışmakta olduğudur. Blok eğer kendini önemli bir güç merkezi olarak konumlandırabilir ve etki alanını CHP tabanına, Alevilere doğru daha da genişletebilirse çok önemli sonuçlar yaratabilir. Önümüzdeki günler siyasi haritada çok önemli toprak kaymalarına gebedir. AKP’nin %50’sinin karşısına etkin bir halk muhalefeti yaratabilme potansiyeli en güçlü odak Blok’tur. Blok bileşenleri bu tarihi fırsatı doğru politikalarla değerlendirilebilirse halkımızın CHP’nin sahte soluna mahkûm kılınmış yazgısını değiştirebiliriz.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

Küresel Düyun-u Umumiye

Y

unanistan parlementosu 145’e karşı 155 oyla AB Komisyonu Avrupa Merkez Bankası ve IMF’ den oluşan “Troika” nın kredi vermek için şart koştuğu ‘tasarruf önlemlerini’ Haziran ayının son gününde kabul etti. Temmuz ayı ortasında, Yunanistan’ın ödemesi gereken12 Milyar Euro’luk devlet borçlarının ödenmesi bu şekilde garanti altına alınmış oldu. Yunanistan’ın toplamı 340 Milyarı bulan devlet tahvillerinden oluşan borçlarının 60 milyarı ise 2012 ve 2013 yılında ödenmek zorunda. 2015 sonuna kadar ödenmesi gereken borç miktarı ise 200 Milyar Euro.

Yunanistan’ın geçen yıl aldığı 110 Milyarlık yardım paketi ile 2012 yılı sonuna kadar sorununun olmayacağı söylenmişti. Şimdi alınan bu ikinci yardım paketinin ne kadar yeteceği tam bir bulmaca. Temmuz ayı ortasında Yunanistan’ın 12 Milyarlık devlet tahvillerinin ödenmesi gerekmekte. Avrupa Birliği ve tahvilleri elinde tutan bankaların istekleri birbirini tamamlıyor. AB merkez bankası daha önce söz verdiği kredileri serbest bırakmak için şart koşuyor, bütçe açığını ortadan kaldıracaksın! Nasıl? Ücretleri düşür, devlet memurlarını işten çıkart. Ancak AB Merkez Bankası-

nın elinde 700 milyar Euroluk bir kaynak var. İrlanda, Portekiz ve ardından Yunanistan’a ödemeler yapıldıktan sonra geriye pek bir şey kalmaz. Oysa sırada İspanya hatta İtalya var, yakın bir gelecekte bu devletler de borçlarını ödeyemeyecek hale gelecekler. Bu durum Merkez Bankasını başka çözümler aramaya itti ve özel bankalara, Yunanistan’ın yardım paketine katkıda bulunma çağrısı yapıldı.

mali kurumlar, oylama olmadan önce Yunanistan devletine 2 yıllık vadeli borç vermek, devlet tahvili almak için %28 oranında faiz talep ediyorlardı. Normal şartlarda %2 ila %4 arasında olan bu faizi oranları, devletlerin (veya şirketlerin) ödeme zorlukları ile karşılaşması sonucu yükselmekte. Ne kadar mı? Zaman gazetesinin yazarı (İbrahim Öztürk) bu olaylardan önce Türkiye için bir hesap yapıyor,

Özel bankalardan istenen yardım ise, Yunanistan’a kredi verilmesi değil, sadece ellerindeki devlet tahvillerini satmaktan vazgeçmeleri ve bu tahvillerin

‘Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Portekiz’in devlet borçlarını yatırım yapılamaz seviye olan Ba2’ye indirdi dün. Bu seviye, şu an Türkiye’nin notuna denk düşüyor. Peki, Türkiye’nin kredi notu düşük tutulunca ne oluyor? Türkiye, adeta soyuluyor. Bu not yüzünden Türkiye bu yıl haksız yere 47,5 milyar lira faiz ödüyor. Oysa Türkiye’nin kredi notu yatırım yapılabilir seviyede olsa, ödenen faiz tutarı 33 milyar liraya gerileyebilir. Böylece hiçbir geçerli sebep olmadan sadece bu yıl ödenen 14,5 milyar lira devletin kasasında kalır.’

ödeme sürelerini uzatmaları. Nazlı gelin rolündeki banklar ise bunu karşılıksız yapmak istemiyor elbette. Alacaklarını garanti altına almak üzere, kendilerinin oluşturacakları bir “Ajans”a bir yandan özelleştirilmesi öngörülen Telefon, Enerji, Maden ocağı, Otoyollar, Posta, Tren işletmesi, Liman ve bankaların devrini ve işletmesini istiyorlar. İstenenler arasında vergiler de bulunuyor. ‘Ulusal Servet Fonu’ adını alacak bu kuruluş bir anlamda devlet içinde devlet konumuna gelecek.

Bugünlere Nasıl Gelindi? Ülkelerin kredi ödeme imkânlarını değerlendiren özel

Yunanistan içinse hesap biraz farklı. 2015 yılına kadar, bu tasarruf önlemleriyle bütçe açığının 28 Milyar Euro azalması hesaplanıyor. Bunun için öncelikle her 5 memurdan birinin işine son verilecek, yani 150.000 memur işsiz kalacak. Özelleştirme veya işletme gelirlerinin sözü edilen fona aktarılması ile 50 Milyar Euro daha elde edilecek. Oysa ödenmesi gereken borç 200 Milyar. O zaman ne olacak? Bugüne kadar olanlar, borç ödemek için borçlanma, her yeni borçlanmada daha fazla faiz ödeme.

M. AKYOL

Bankalar, alacaklarını garanti altına almak üzere, kendilerinin oluşturacakları bir “Ajans”a bir yandan özelleştirilmesi öngörülen Telefon, Enerji, Maden ocağı, Otoyollar, Posta, Tren işletmesi, Liman ve bankaların devrini ve işletmesini istiyorlar. İstenenler arasında vergiler de bulunuyor. ‘Ulusal Servet Fonu’ adını alacak bu kuruluş bir anlamda devlet içinde devlet konumuna gelecek.

Osmanlı’nın Düyun-u Umumiyesi... Bu tablo aslında bize pek yabancı değil. Bu topraklarda yaşayanlar 1881 yılından, yani Duyunu Umumiye idaresi kurulduğundan bu yana defalarca aynı

11


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

durumla karşı karşıya kaldılar. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan dinleyelim.

rasına konmuş milletler arasında üleştirilmiştir.(Türkiye’de Kapitalizmin gelişimi)

‘1854 yılı, Kırım Savaşının silâh arkadaşları olan Londra ve Paris finans gruplarından Türkiye, yüzde 6 faizle 3 milyon sterlin, 1855 yılı Roçilden yüzde 4 faizli 5 milyon sterlin borç aldı. (O zaman bir sterlin 110 kuruştu: 1958 yılı bir Reşat altını 161,63 T.L. bir sterlin 177 T.L. sı olduğuna göre) o ilk borç şimdiki kâğıt parayla 1,6 milyar TL.’sı eder.’ Bu günkü ufacık Türkiye’nin 1962 yılı 18,5 milyar borç yaptığı düşünülürse, Koskoca Osmanlı İmparatorluğu için bir buçuk milyar borç küçümsenebilir. Fakat “Batılı müttefiklerimiz” Padişahlara güvenmiyor, alacaklarını sağlama bağlamak için, verdikleri ödünçlere karşılık mısır vergisinden başka, Türkiye’nin genel gelirleri, hele İzmir, Suriye gümrük gelirleri karşılık tutuluyordu. Padişah ölür paşa asılır: Devlet kalırsa geliri Batı bankerlerine yarardı. (...)

Bu tarihten sonra yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti 1954 yılına kadar hiç borç almadan Osmanlı’nın borçlarını ödemiştir, hem de ne pahasına. 1937 yılı devlet bütçesi yaklaşık 240 Milyon Lira iken bu borçları ödemek için 53 milyon ayrılmıştır. Başka bir deyişle bu ülke 26 yıl boyunca bütçesinin beşte birinden fazlasını sadece borç ödemeye harcamıştır.

Ondan sonra hemen hemen - tefeci eline düşmüş köylü gibi, borç ödemek için yeniden borçlanmalar birbirini kovaladı. Çünkü alınan Ödünçlerin faizleri bir yana birde “İhraç kıymeti” denilen oyun vardı. Hacı ağa köylüye yüz lira borç verir: senedine 200 lira borç yazar. Batılı dostlarımızın da 100 liralık borç senedi aldıkları zaman Türkiye’ye gerçekte 50 lira verdikleri oluyordu. İhraç kıymeti bu idi. Yüzde elliden düşük ihraç kıymetleri bile vardı.1874 Genel borç tahvilleri yüzde 43,5 ihraç kıymetli idi: Türkiye 43 buçuk lira ödünç alıyor,100 lira borçlu çıkıyordu. Yüzde beş faiz böylece yüzde 12’lere çıkmış oluyor, ayrıca alacaklı dostlara havadan her 100 lirada 56,5 lira fazla borçlanılıyordu. (...) Türkiye 1854’ten 1914’e kadar 60 yılda 40 istikraz yaptı: her 3 yılda 2 Ödünç! İstikrazların uzun yıllar durduğu iki devir vardır: İlki: 1874 ile 1886 da Düyûnuumumiye Saltanatını Türkiye içine yerleştirme pazarlığının sürdüğü 12 yıldır. (...) Kamu borçlarının millet garantisi altında sokuluşu, Lozan Zaferinden sonra 13 Haziran 1928 Paris anlaşması ile Osmanlı mi-

12

oluşma yolunda. Bitirmeden bu konuya ‘kafa yoran’ Zaman gazetesinin yazarlarının tespitlerine bir kez daha göz atalım. Bu gazetenin ekonomi yazarları, yeni hükümet programındaki en önemli iki konudan birinin bütçe açığı ile mücadele olduğunu yazıyorlar. Doğrudur, hatta hükümetin en önemli sorunu da budur. Ancak bu nasıl olacak? ’İşte bu hedefleri gerçekleştirecek finansmanı sağlamak için Türkiye’nin artık faiz lobisinin yürüttüğü bu yüksek faiz tuzağından kurtulması gerekiyor. Bunun

ama gerisi de var, ‘Bir başka deyişle, Düyun-u Umumiye İdaresi’nin her türlü icraatı, mutlak olarak aleyhimize işlemiştir diye bir şey yok. Mesela bütçemizin tanzimini ve disipline edilmesini sağladığı, maliyemizin akılcılaşmasına olumlu katkıda bulunduğu nedense gözlerden kaçırılır. Hatta resmi kayıtlara bakıldığında modern bağcılığın, ipekçiliğin ve balıkçılığın gelişmesini de Düyun-u Umumiye İdaresi’ne borçlu olduğumuz anlaşılmaktadır. (Mesela Bursa’daki İpekçilik Enstitüsü bir Düyun-u Umumiye eseridir.) Ayrıca Osmanlı maliye bürokratları

için de yeni anayasanın yapılması olmazsa olmaz bir koşul’ diyen yazar kafaların karışmasına neden oluyor, borçları yeni Anayasa ile mi ödeyeceğiz?

modern malî disiplini, Düyun-u Umumiye idaresi sayesinde öğrenmişlerdir (Bir tür maliye stajı.).’

Yanlış anlaşılmasın borç ödemeyi kabul eden taraf, borçlarını almak için ülkesini işgal edenlere karşı bir ‘Kurtuluş Savaşı’ vermiş ve askeri olarak işgalcileri yenmiştir. Buna rağmen 26 yıl boyunca borç ödemekten kurtulamamıştır!

Şimdi Tüm Dünyaya mı? Prensip olarak Yunanistan’a dayatılan bu mantığın ta kendisidir. Batılı finans merkezleri uzun bir zamandır, devletlere verdikleri kredileri nasıl garanti altına alacakları üzerine kafa yoruyorlar. ‘Hasta Adam’ Osmanlı’ya dayatılan şartlar bugün artık bütün borçlu devletler için gündemdedir. Devlet, vergilerini, gelirlerini toplasın, bize olan borçlarını versin dönemi sona eriyor, mali kuruluşlar artık devletlere güvenmedikleri için doğrudan devletin vergilerine ve gelir kaynaklarına el koymayı planlıyorlar. Yani küresel bir ‘Düyun-u Umumiye’

Başka bir Zaman yazarı (Mustafa Armağan) ise aynı günlerde Düyun-u Umumiye hakkında ki görüşlerini şöyle dile getiriyor, ‘1881 Aralık’ında Muharrem Kararnamesi ile kurulan ve ertesi yıl çalışmalarına başlayan Düyun-u Umumiye İdaresi, muhakkak ki, bazı egemenlik haklarımızı sınırlandırıyordu ve evet, bir tür ‘devlet içinde devlet’ idi. Burası doğru.’ Doğru

Kafalar iyice karıştı artık, acaba Zaman gazetesi yazarı, Küresel Düyun-u Umumiye’nin geldiğini görüyor ve bunda korkacak ne var diyerek bize teselli etmeye mi çalışıyor? Hükümetin ‘ileri demokrasisi’ ortada. Acaba bize Düyun-u Umumiyeli bir ‘ileri ekonomi’ hediye etmeye mi çalışıyor dersiniz? İlk ‘stajımızı’ başarı ile geçemediğimiz bir gerçek, borçlarımız gene 300 Milyar dolara dayandı. Acaba ikinci bir staja daha mı ihtiyacımız var?

Son 25 yılda Ödemeler Dengesindeki değişim ÖDEMELER DENGESİ (Milyon Dolar) 1985 DIŞ TİCARET DENGESİ -1'013 Toplam Mal İhracatı 7'959 Toplam Mal İthalatı -10'935

1990 -2'625 12'959 -22'407

1995 -2'339 21'636 -34'788

2010 ve 2011 in ilk 5 ayında Ödemeler Dengesindek değişim ÖDEMELER DENGESİ (Milyon Dolar) 2010 2011 2011 Şubat Ocak-Mayıs Ocak DIŞ TİCARET DENGESİ -16'594 -6'145 -6'193 Toplam Mal İhracatı 48'267 10'034 10'605 Toplam Mal İthalatı -64'861 -16'179 -16'798 Kaynak: TC Merkez Bankası

2000 -9'920 30'825 -52'882

2011 Mart -8'355 12'445 -20'800

2011 Nisan -7'743 12'518 -20'261

2005 -22'309 78'365 -111'445

2011 Mayıs -8'659 11'648 -20'307

2010 -47'739 120'901 -177'347

2011 Ocak-Mayıs -37'095 57'250 -94'345


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

Herkesi Etkileyen Somut Konulardan ve

ALTERNATİFLERDEN KONUŞMAK

S

eçimler geldi geçti, Blok adayları da çeşitli gündemlerde görüşlerini açıkladılar. Sosyalist politika güncel ve somut konularla gündeme giremiyor. Özellikle emek hareketinin ve sendikal hareketin güçsüzlüğü bunun önemli etkenlerinden. Kürt sorununun yakıcılığı bir diğer etken. Anti-kapitalist bazı kampanya ve söylemler, aşağıdaki tipte konular, genel etkiler yaratmak için anlamlı olabilir. Bir yandan yerel ve kendine özgü dinamikleri içeren farklı mücadeleleri önemserken, öte yandan herkese yönelik ve somut gündemler-alternatifler de gündeme getirilebilir mi? Daha iyi bir yaşam isteği, ekonomik-sosyaldemokratik boyutları ile somutlaştırılabilir mi? Demokratik süreçler örgütleyerek dile getirilebilir mi? Ben örnek olarak 4 konu belirledim.

Kansere Yılda 60 Bin Can

AKP sağlık politikalarını anlatırken kadın-bebek ölüm oranlarını, hastanelerin altyapı durumlarını vs anlatıyor. Örneğin herkesi etkileyen somut bir konu kanser konusu. Türkiye’de yılda 60 bin insanımızı kanserden kaybediyoruz. 200 bin insanımız bu hastalığa yakalanıyor. Bu konu uzmanlarının söylediği gibi, beslenme ve yaşama koşullarını iyileştirmekten, farkındalık yaratmaya, tarama ve tanı işlemlerini hızlandırmaya kadar çok boyutlu bir politikayı, sermaye iktidarlarının paragöz çözümlerini aşan uygulamaları gerektiriyor. Hormonlu ilaçlı yiyecekleri, çevre kirliliğini önlemeyi; kamusal tarama ve yaygın uyarı ve bilgilendirmeleri gerektiriyor. Örneğin işe girerken ya da okula kaydolurken bazı kanser türleri için kolayca yapılabilecek taramaları parasız ve zorunlu hale getirmeyi, kısaca söylersek kamusal yatırımları gerekli kılıyor. AKP hepimizin bu sorununu çözmek için ne yaptı? Sağlık ile ilgili sivil toplum örgütlerinin yönlendirmesi ile alternatif bir kanser kampanyası veya kanser raporu ve bunun örgütlenmesi anlamlı olur. Kanserden ölümleri

azaltmak mümkün, vebali sermaye yanlısı hükümetlerin üstünedir.

Kontör ve İnternetin Maliyeti Ne? Sektörde 7 Milyar TL Kar!

İletişim teknolojilerinin maliyeti hızla ucuzlarken, bu bilgi çağında tam bir bilgisizlik içinde yaşıyoruz. Cep telefonu operatörleri ve Telekom ürünlerinin maliyetlerini gizleyen şirketler biz kullanıcıları kukla gibi oynatıyor. Kontörün maliyeti, internet bağlantısının maliyeti ne kadar? Bunların kamusal hizmetler olması, yani en azından maliyetine, kâr edilmeden sağlanması mümkün değil mi? 2010 yılı sonu BTK verilerine göre T. Telekom’un 2.95 Milyar TL ve Turkcell’in 2.77 Milyar TL net kâr yaptıkları açıklandı. Toplam kâr bu sektörde 7 milyar TL. Bu kâr ile sözgelimi, 350 bin yeni memur sağlık, eğitim, sosyal hizmet, belediye ve bakım hizmetlerinde işe alınabilirdi. Maliyetler teknik ilerlemelerle her yıl ne kadar azalıyor, bunu zorlamak gerek. “Dijital uçurum” denen bu alandaki eşitsizlikleri aşmanın yollarından biri de bu hizmetleri kâr mekanizmasından kurtaracak alternatifler önermek ve alternatifleri zorlamak.

Elektrik ve Doğalgaz’da Özelleştirme ve Zorunlu Haraç

Genel kampanyalarla gündeme getiremediğimiz bir konu da elektrik ve doğalgaz hatlarının ve bazı üretim birimlerinin özelleştirilmesi oldu. Işığı yakınca, bilgisayarı açınca, yemek için ocağı yakınca bir para babası kâr etmek zorunda mı? Bu sektörde kar oranları neler? AKP bir yandan “en yoksul %20 nüfusun gelirini arttırdık” derken o gelirden zenginleri kâr ettirmeyi de başardı. Yoksul, genç, yaşlı, öğrenci demeden kullandığımız enerji ve doğalgaz gibi basit hizmetlerden, 100-150 yıllık teknolojilerden 5-6 şirket birden aynı anda kâr ediyor. Elektrik ve doğalgaz dağıtımı gibi sıradan ve vazgeçilmez bir işlemden şirketleri kâr ettirmek doğru mu?

İşsizlik

Bu alanda sistem partileri kendilerince öneriler getirmeye çalıştılar. AKP sözleşmeli 4-B’lileri 4-A statüsüne aldı. 200 bin kişi yaklaşık 4-A’ya geçti. CHP taşeron kamu işçilerini kamuya alacağından bahsetti. Bu projeleri sunan sistem partilerinin sorunları, bu meseleleri ciddi bir “alternatif gelişme” politikaları ile birlikte sunmadıkları ve seçimler öncesi son anda ilan ettikleri için projelerin seçim vaadi olarak görülmesini engelleyememeleri idi. Oysa popülist ve inandırıcı olmayan bir vaat gibi gelebilir ancak geçen sayılardaki bir yazıda ifade ettiğim gibi kamuya yüz binlerce memur alınabilir. Seçim dönemleri dışında da 500-700 bin arası memurun kamuya alınabileceği ciddi bir proje olarak sıklıkla dile getirilebilir. Emek hareketinin çeşitli kesimlerini ve akademik çevreleri bir araya getirerek bu tip çözümler ile işsiz öğretmenlerden, güvencesiz kamu taşeronlarına kadar emek hareketini aynı taleplerde toplamaya çalışmak mümkündür. Emek hareketi yıllardır “neoliberal reformlara karşı” savunma konumunda ve ciddi bir sonuç alamadı. Tabi bu tip talepler alternatif bir kamusal yatırım ve hizmet politikasını bütünlüklü olarak geliştirmeyi gerektirir. Somut ve genel alternatiflerden konuşulacağı zaman, yukarıdaki maddeleri çoğaltmak mümkün. İnisiyatifi ele almaya çalışmak mümkün. Hükümetler yeni emek karşıtı, hayatı piyasalaştıran yasalar çıkarırken muhalefet etmeye çalışmak, yani gündemin peşinden koşmakla sınırlanmak yerine somut gündemler ve alternatiflerimiz üzerinden ilerleyebilir miyiz? Kapitalizmin krizli doğası ve AKP’nin başarılı görüntüsüne rağmen kapitalist işleyişin yarattığı güvencesizlik, işsizlik, eşitsizlik, güvensizlik devam ediyor. Somut alternatiflerle gündeme girmeye çalışabiliriz. Ekonomik-sosyal-demokratik boyutları ile özgür ve iyi bir yaşamı talep edelim.

M. ÖZGÜR

Emek hareketi yıllardır “neoliberal reformlara karşı” savunma konumunda ve ciddi bir sonuç alamadı. Tabi bu tip talepler alternatif bir kamusal yatırım ve hizmet politikasını bütünlüklü olarak geliştirmeyi gerektirir.

13


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

Mehmet YILMAZER

S

eçimler yüksek bir katılımla kazasız belasız gerçekleşmişti. Üstelik tabloya uzaktan bakınca AKP seçimlerden önemli bir zaferle çıkmıştı. Üçüncü dönem için yüzde 50 oy alarak bir ilki gerçekleştiriyordu. Fakat seçimlerin bundan daha önemli sonucu ise bütün engellemelere karşın bağımsızların 36 milletvekili çıkarmasıdır. Zaten seçimlerden hemen sonra kriz de bu noktadan patlak verdi. Hatip Dicle’nin planlı ve kasıtlı olarak parlamento dışı bırakıldığı ayyuka çıktı. Ardından diğer vekiller de cezaevinden meclise gelemeyince kriz büyüdü. Bu krizin niteliğine gelmeden önce seçimlerde ortaya çıkan genel tablonun bir değerlendirmesi gerekiyor.

AKP’nin Seçim Zaferi ve Anlamı

Düzene karşı çıkışın zemini neredeyse sadece Kürt sorunu alanına daralmıştır. Sınıflar mücadelesi yükseltilemediği sürece Türkiye’deki siyasal tablonun fazla değişmeyeceğini geçen on yıllar göstermiştir. 14

AKP’nin üçüncü dönem iktidarı öncekilerden bazı önemli farklılıklar taşımaktadır. Seçimlerin genel tablosuna bakıldığında ikibinli yılların başında ortaya çıkan siyasal güç dağılımında önemli bir kopma yoktur. Bilindiği gibi ikibinli yılların başında, 28 Şubat operasyonu sonunda ortaya çıkan ve kendi kaynağı olan “Milli Görüş” zemininden kopan AKP, önemli bir seçim başarısı kazanmış ve diğer partiler büyük ölçüde parlamento dışında kalmıştı. Bu, burjuva siyasetinde önemli bir kopuş noktasıydı. Seksenli yılların ortalarından itibaren, Kürt Özgürlük Hareketinin mücadelesi nedeniyle burjuva siyaseti MGK kararlarının

SEÇİMLER çerçevesinde kalmış, ordu her gün siyasete aktif olarak müdahale etmiştir. Daha doğrusu 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan süreçte, ordunun bir müddet sonra kışlasına çekilmesi şöyle dursun, her gün daha fazla günlük siyasetin içinde olmuştur. Bu yirmi yıla yakın dönemde hem ordu hem de onun MGK’da çizdiği çerçevede siyaset yapan partiler iyice yıpranmıştır. Bu yıpranmışlığın siyasal sonucu en açık biçimde AKP’nin ikibinli yılların başında iktidar olması ile

görünür hale gelmiştir. AKP, belki de cumhuriyet tarihinin “en şanslı” partisidir. 1999’da Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmesiyle gerilla mücadelesi bir geri çekilme dönemine girmiş; öte yandan 2001 ekonomik krizinin bütün yükünü üçlü koalisyon (Mesut Yılmaz, Ecevit ve Bahçeli) taşımış, AKP iktidar olduğunda siyasal ve ekonomik olarak “arazi temizliği” yapılmış durumdaydı. Türkiye neoliberalizme doğru yelken açmak için hazırdı. 2003 AKP iktidarıyla başlayan süreçte egemen güçler arasındaki siyasal mücadele başlıca iki saflaşma ortaya çıkardı. Birisi iktidara yeni gelmiş “mağdur” “siyasal islam”, diğeri eski egemen anlayışı temsil eden “ulusalcı” kesimlerdir. Bu

yıllarda “laiklik” “irtica” “türban” “cumhuriyetin savunulması” siyaset sahnesinde en öne çıkan konulardı. AKP iktidarının ilk iki dönemi siyasal islamla ulusalcıların yoğun bilek güreşi ile geçti. “Ergenekon savaşları” ile ordunun siyasete her gün müdahalesinin yolları budandı ve giderek engellendi. En son seçim sürecinde ne ordu gündemlere dâhil oldu, ne de ulusalcı zemindeki CHP diline “irtica” konusunu doladı. Siyasal tablo değişmişti. AKP iktidarının ilk iki döneminde siyasal islam, başarılı taktiklerle ulusalcıların siyasal zeminini büyük ölçüde güçsüzleştirdi. Bu konuda en önemli adım “Ergenekon davaları” ile ordu-siyaset ilişkisine verilen yeni şekildir. Öyle belgeler ortaya çıktı ki, ulusalcı strateji safında duranlar bile orduyu savunamaz hale geldi. Ordu-siyaset ilişkisi artık “batı normlarına” yaklaştırılıyordu. Bu operasyondan demokrasi bekleyenler yanıldıklarını özellikle bu seçim öncesi gelişmelerde kısmen kavrayabildiler. Sonuç olarak, AKP bol bol demokrasiden söz ederek “Ergenekon savaşlarını” yürütmüş olsa da, gelişmeler sonucu “telekulak ve gaz cumhuriyeti” ortaya çıkmıştır. AKP’nin “mağdur” siyasal islam rolünden tipik bir merkez sağ partiye evrimleştiği diğer önemli konu Kürt sorununda yaşanmıştır. Açılım hikâyesi tam bir fiyaskoyla sonuçlandı ve sonunda AKP “artık Kürt sorunu yoktur” noktasına geri döndü. Söylenenleri sadece seçim propagandası olarak algılamanın hata olduğu seçim sonrası yaşanan “yemin krizi”nde yeterince ortaya çıkmıştır. AKP dış politika alanında da önemli bir evrimleşme yaşıyor. Irak savaşı ile başlayan ABD ile sürtünmeler, İsrail’e karşı sert çıkışlarla bir zirve yapmıştı. “Arap baharı” ile bu tablo değişmeye başladı. Davutoğlu’nun “komşularla sıfır sorun” politikası açık bir iflas noktasına gelmiştir. AKP bölgede Washington’un yeni politikalarının uygulayıcısı konumuna gelmektedir. Bu üç önemli konuda AKP’nin geçirdiği değişim dikkate alınırsa, “mağdur” bir siyasal islam çizgisin-


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

R VE KRİZ den cumhuriyetin tipik bir merkez sağ partisine doğru evrimleştiği görülebilir. Bu seçim dönemi propagandaları dikkate alındığında Kürt sorunu ve buna bağlı politikalar eski yerini korumuş, ancak “laiklik-irtica” gerilimi gündemden düşmüştür. Yerini çok düşük seviyeli polemiklere bırakmıştır. İşsizlik, pahalılık ve yoksulluk gerçekliği üzerine hiçbir düzen partisi dişe dokunur bir politika ortaya koymamıştır. CHP bu konuda bazı girişimlerde bulunsa da, söyledikleri kitlelerde güven yaratmamıştır. Burada can alıcı bir soru akla geliyor. AKP iki dönem iktidarından sonra yıpranmak ve oy kaybetmek şöyle dursun, oylarını arttırarak seçimlerden galip çıkabilmiştir. Bu sonucu elde etmesinde hiç şüphesiz bazı nedenler sıralanabilir. Yıllardır CHP muhalefetinin zayıf ve hatalı politikaları bunlardan birisidir. Kılıçdaroğlu, Baykal’a göre bir adım önde olsa da, sadece bir adım atabilmiştir. Öte yandan, sıcak para sayesinde olsa da, ekonominin vitrini “iyi” görünüyor. Buna benzer başka nedenler de sıralanabilir. Ancak en önemli neden sınıflar mücadelesinin adeta buharlaşmış olmasıdır. Dünya ve Türkiye’de yaşanan önemli değişimler, sınıflar mücadelesinin koşullarında da büyük radikal değişimleri zorlamaktadır. Fakat işçi sınıfı ve onun örgütlenmeleri henüz bu koşulara göre yeni konumlanmasını yaratamamıştır. Düzene karşı çıkışın zemini neredeyse sadece Kürt sorunu alanına daralmıştır. Sınıflar mücadelesi yükseltilemediği sürece Türkiye’deki siyasal tablonun fazla değişmeyeceğini geçen on yıllar göstermiştir. AKP, yoksulları, 9 milyon yeşil kart ve dağıttığı sadakalarla şimdiye kadar kontrol edebilmiştir. Eğer yaygın ve bilinçli örgütlenmeler yaratılamazsa, bu sadaka politikası köklü bir ekonomik çöküşe kadar daha çok oy toplamaya devam eder. Sonuç olarak, AKP üçüncü dönemine “mağdur” bir siyasal İslam partisi olarak değil, cumhuriyetin temel kurum ve ideolojisine bağlı tipik bir merkez sağ parti olarak başlamaktadır. “İleri demokrasi”, Kürt soru-

nu ve hatta yoksullara umut olma konularında yarattığı beklentilerin son sınırına dayanmış, bu konularda usta manevralarla şimdiye kadar uzatmaları oynayabilmiş, ancak artık somut çözümlerin ortaya konması gereken bir döneme girilmiştir. Üçüncü dönemde AKP, ordudan ikide bir azar işitip mağdur rolüne yatan bir “yarı” iktidar partisi değil, ülkenin gündemindeki her sorunun doğrudan muhatabı bir parti konumundadır.

umutsuzdur. Neoliberal politikaları en pervasızca uygulayan AKP karşısında CHP, bu politikalara temelden karşı çıkamadığı takdirde sızlanmaktan başka bir seçeneği yoktur. CHP de yıllardır bunu yapıyor. Dünyada neoliberalizme karşı halkların öfkesi gittikçe yükseliyor. Fakat bu öfkeyi genellikle düzen partilerinden hiçbirisi temsil etmiyor. Avrupa’da Yunanistan, Portekiz ve İspanya’da yaşananlar bunu çok açık bir şekilde gösteriyor. Bu ülkelerde olmayanı Türkiye’de CHP’den beklemek ölü gözünden yaş beklemek anlamına gelir.

Emek ve Özgürlük Bloğu

CHP kaset operasyonundan sonra kendini bir yol ağzında buldu. Baykal döneminin başarısızlığı

Seçimlerde AKP dışında tartışmasız bir zafer kazanan blok, bunu sadece arttırdığı milletvekili sayısı ve oy oranıyla değil, yarattığı yeni bir umutla başarmıştır. İlk kez Devrimci Hareketle, Kürt Özgürlük Hare-

defalarca kanıtlanmış ulusalcı politikalarından koparak hangi yöne yelken açacaktı? CHP söz konusu olunca akla doğal olarak 1974’lerdeki Ecevit’in “halkçı” çizgisi geliyor. Ancak bizzat Ecevit’in terk ettiği bu çizgiyi Kılıçdaroğlu’nun yeniden takip etmesi neredeyse imkânsızdı. Sonuç olarak CHP’nin seçimlerde “aile sigortası” dışında söyleyeceği hemen hiçbir şey kalmadı. Bu kararsız çizginin bedelini de seçim sonuçlarıyla ödedi. Neoliberal ekonomi politikaların egemen olduğu dünyamızda sosyal demokrat partilerin özgünlüğü hızla yok olmuş, sağ partilerle aralarında hafif nüans farkları kalmıştır. Hele Türkiye gibi sosyal demokrat bir parti geleneği olmayan, 1970’li yıllarda devletçilikten sosyal demokratlığa dönüşmeye çalışan CHP söz konusu olunca durum çok daha

keti arasında güçlü ve dayanıklı bir ittifakın işaretleri ortaya çıkmıştır. İktidarın bütün engellemelerine rağmen bu başarılmıştır. Kürt Hareketi, işçi sınıfı ve yoksulların sorunlarına doğru kararlı adımlar atarken, devrimci hareket de Kürt sorunu ile ilgili önyargılarından kurtularak, yıllardır devlet tarafından inşa edilen şovenizm bariyerlerine karşı cesaretli bir mücadeleye soyunduğunda önemli gelişmelerin olabileceği bu seçim sürecinde görülmüştür. Seçimlerde elde edilen başarı güçlü bir ortak partiye yükseltildiğinde ülkenin siyasal tablosunda önemli değişimler yaratmaya aday bir güç haline gelebilir. Böyle bir partinin iki ana alanda güçlü bir mücadele yürütmesi kaçınılmazdır. İlki, Kürt sorunu veya genel olarak demokrasi sorunudur. Yeni anayasanın gündemde olduğu günümüzde bu ko-

CHP’nin Yenilgisi

nuda güçlü bir mücadele gerekiyor. Diğeri ise, neoliberalizmin yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımlara karşı yaygın bir mücadeledir. Bu alandaki mücadele ne ölçüde yaygınlaştırılırsa, çoktandır sabitlenmiş gibi görünen üç renkli Türkiye siyasal haritası alın yazısı olmaktan çıkacaktır.

Yemin Krizi

Seçimlerde ortaya çıkan tablonun olağan gidişini yemin krizi bozdu ve Türkiye yeni bir krizin içine girdi. Krizin başlarında sessiz kalan Erdoğan daha sonra alışıldık tavrıyla herkese restini çekti. Siyasi taktik olarak garip görünen bu erken restleşmenin ardındaki güçleri ve niyetleri zaman geçtikçe daha iyi kavrayacağız. Ancak Başbakanın tavrından anlaşıldığı kadarıyla, en azından söylem olarak seçim meydanlarındaki “sertlik” artarak devam ediyor. Yani ikinci “balkon konuşması” da beklenildiği gibi balkonda kaldı. Yemin krizine baktığımızda AKP seçim zaferine gölge düşüren iki gelişmeye tahammül edemediğini göstermiştir. İlki ve en önemlisi, artık yok dediği sorunun gerçek sahibi Kürt Özgürlük Hareketi ve Emek-Özgürlük Bloğunun zaferidir. İkincisi, kendisinin “ileri demokrasi” yolunda önemli gördüğü “Ergenekon davası” sanıklarını mecliste karşısında görmeye tahammül edememiş olmalıdır. Seçimlerden hemen sonra cemaatin sözcülerinden Hüseyin Gülerce’nin “ustalık döneminin ilk iki sınavı”nı vurgulayan yazısı ilginçtir. Zaferin sadece AKP’ye ait olmadığını vurgulama gereğini duyduktan sonra ustalık döneminin ilk iki sınavı olarak “yeni kabinenin kurulması” ve Yüksek Askeri Şura çalışmalarını sıralıyor. Bu yaklaşımı hareket noktası alırsak, yemin krizine yol açan gelişmeler de “ustalık dönemi” sınavlarından birisi olarak kabul edilebilir. Bu sınavı Başbakan’ın nasıl geçeceğini göreceğiz. Ancak epeydir tüm işaretler AKP’nin üçüncü döneminin çok gerilimli yaşanacağını gösteriyor. Yemin krizi de bu işaretlere bir yenisini ilave etti. Kürt sorunu, buna bağlı olarak yeni anayasa, neoliberalizme karşı dünyada yükselen dalganın Türkiye’ye adım adım yaklaşması, ülkede son yirmi yıldır oraya çıkan ve neredeyse alın yazısı gibi algılanmaya başlayan siyasal güçler dengesini kökünden sarsmaya adaydır.

15


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

SURİYE “BAHARI” Ayşe TANSEVER

Birinci grup, gerçek demokrasi isteyenlerdir. Asıl muhalefet diyeceğimiz bu grup gerçekten Esad iktidarının ya da bu güne kadar gelen Suriye rejiminin antidemokratik yapısına karşı olan ve gerçek demokrasi isteyen güçlerdir. İkinci grup ise, Libya’da Batı’nın yarattığı Bingazi muhalefeti gibi bir muhalefet girişiminin ilk unsurlarıdır. 16

S

uriye’de olanlarla ilgili sağlıklı bilgi edinmek gerçekten çok zordur. Bu durumun nedeninin, Batı medyasının dünyaya hâkimiyeti, Orta Doğu’nun karışıklığı kadar Suriye toplum yapısının çok renkliliğinde yattığını düşünmek yanlış olmaz. Bütün bu sorunlara rağmen komşumuz Suriye’de yaşananları elden geldiğince titiz bir şekilde ele almak gerekmektedir. Bu yazıyı yazarken yüzlerce kez Suriye devlet yayın organlarına girmeye ve onların ne dediğini okumaya çalıştık ama sürekli olarak o “özgür” Batı sörvırları tarafından sansürlendiğini gör-

dük. Batı bilinçli bir şekilde kendi çıkarlarına uymayan tarafların sesini kesmek için elinden geleni yapıyor. Onun izin verdiği yayınlar da sürekli Suriye’yi kınayıp bazı şeylerin üstünü örtüyor. Hiç kuşku yok ki Suriye’de yaşananlar Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanmakta olan “Arap Baharının” bir parçasıdır, ancak Batı emperyalistleri bu “baharı” kendileri için bir “yaza” çevirme komplosu içinde. Politik ve silahlı gücü ile yapamadığını en azından medyası ile başarmaya çalışıyor ve itiraf edelim ki bunu büyük bir başarı ile yürütüyor.

Muhalefet Grupları

Suriye rejimini protesto eden, ona karşı olan muhalefet grupları bir bütün değiller. Eylemleri ve

amaçları ile ayrılıklar taşıyorlar. İki ayrı grup olarak incelemek yerinde olur. Birinci grup, gerçek demokrasi isteyenlerdir. Bazı araştırmacılar bunlara “orta yolcular” diyorlar. Asıl muhalefet diyeceğimiz bu grup gerçekten Esad iktidarının ya da bu güne kadar gelen Suriye rejiminin anti-demokratik yapısına karşı olan ve gerçek demokrasi isteyen güçlerdir. Başka bir deyişle bu protestocular “Arap Baharının” bir uzantısı, ondan etkilenen gençler ve halk güçleridir. Bu güçler 60’lı yıllarda kurulan Baas’ın “Arap Sosyalizmi”ne ve onun tek parti diktatörlüğüne, baskıcı uygulamalarına ve yozlaşmış üyelerine karşı çıkıp “Arap Baharı” etkisi ile değişiklik istiyorlar. Reform istiyorlar. Suriye’de diğer Arap ülkelerinde gördüğümüz türden bir yoksulluk ve yüksek oranda işsizlik-özellikle gençlik kesiminde- yoktur. Esad’ın diktatörlüğü bir Mübarek ya da Ben Ali ile karşılaştırılamaz. Mısır ve Tunus’ta olduğu şekli ile yeni liberal politikaların uygulanması sonucu özelleştirmeler yaşanmamıştır. Hala güçlü bir devlet kapitalizmi uygulanıyor. Ancak hiç şüphesiz tüm bu ülkelerde olduğu gibi devlet malı üstünden rüşvet yiyenler, Baas apoletlerini takarak kendilerine çıkar sağlayanlar vardır. Hatta bunlar arasında bizzat Esad yakınları bulunmaktadır. Halk tek parti Baas iktidarının gitmesi, başka partilere izin verilmesi ile bu sorunların çözüleceğine, yolsuzlukların son bulacağına inanıyor. Gerçek demokrasi şiarları bu halk gruplarının haklı bir talebi olarak görülüp elbette desteklenmelidir. Bu grup her ne kadar iktidarı eleştirse ve arada sırada protesto için sokaklara dökülse bile henüz Suriye’de yaşanan alt üstlüğe biraz uzak durmaktadır. Ve bu grup Suriye toplumunun çoğunluğunu oluşturur. İkinci grup ise, Libya’da Batı’nın yarattığı Bingazi muha-

lefeti gibi bir muhalefet girişiminin ilk unsurlarıdır. Bunların doğuşu ilginç bir şekilde ülkenin güneyinde yoksul Daha kasabasında başladı. Bu kasaba aynı zamanda yıllar önce Müslüman Kardeşler Örgütünün doğduğu bölgedir. Hala da bu örgüt üyeleri burada ağırlıklı olarak örgütlüdürler. Müslüman Kardeşler örgütü burada doğduktan sonra diğer Arap ülkelerine yayıldılar ve özellikle Mısır’da çok etkin oldular. Ancak bu örgüt daha sonra dağılıp parçalara ayrıldı ve şimdilerde Mısır gerici askeri iktidarının destekleyicileridir. Bazı söylentilere göre bu örgüt bizdeki AKP ile bağlantılıdır ve onun gibi özlemleri vardır. Hatta AKP’nin Filistin Hamas ile dirsek temasının onu kendisine benzetme, Batı yanlısı yapma girişimi olduğu söylentileri yaygındır. Sonuç olarak, Müslüman Kardeşler örgütünün eski orijinal özelliğini kaybedip Batı ile uzlaşma yolunda olduğu hatta uzlaştığı değerlendirmesini yapmak yanlış olmaz. Suriye’de silahlı protestolar işte böyle bir örgütün ağırlıklı olduğu yerde başlamıştır. Aynı Libya Bingazi iktidar karşıtları gibi Suriye’deki bu muhalefet de daha olayların en başından beri silahlıdır. Oysa Arap baharının doğuş ülkeleri olan Mısır ve Tunus hatta şimdi sürmekte olan Bahreyn ve Yemen’de protestocular bu türden silahlı eylemlere kalkışmadılar. Hele hele tam bir feodal yapıya sahip Yemen gibi herkesin evinde birkaç silahın olduğu ülkelerde bile böyle silahlı bir protesto aylardır görülmüyor. O nedenle, Suriye rejiminin iddia ettiği gibi bu protestocuların Batı uşağı, onun emellerine hizmet eden bir grup terörist olduğuna inanmamak olası değildir. Bu protestocular Suriye’yi istikrarsızlaştırmak ve onu şimdiki dış politik hattından saptırmak isteyen bir gruptur. Çoğunlukla silahların ülkeye Irak ve Lübnan sınırından sokul-


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

duğu, iktidar güçleri tarafından tespit edildi, yakalananlar da bunu itiraf ettiler. Bu olgu dikkate alındığında da Suriye’nin sistemli bir Batı komplosu altında olduğu anlaşılır. Şurası açıktır ki, Batı bu silahlı gruplar ile Suriye’yi Libya’da olduğu gibi savaş içine sokma emelini taşımaktadır. Planlı bir şekilde bu senaryo devreye sokulmaya çalışılıyor. Bir avuç protestocu da büyük bir plan çerçevesinde eylem yapıyorlar. Her Cuma halk camilere çağırılıyor, büyük protesto yapılacak diye Batı medyası herkesi hazırlıyor. Zaten oraya giden sıradan halk kendi yandaşları gibi gösterilip kalabalık havası veriliyor. Sonra ortaya çıkan silahlı eylemciler güvenlik güçlerine ateş açıyor. Oraya buraya Molotof kokteylleri atılıyor. Olaylar çıkıyor. Güvenlik güçlerinden ve sivil halktan ölenler oluyor. İktidar ölümlerin bu muhalefet grubu içine sızmış kişiler tarafından yapıldığını iddia ediyor. Arkasından devlet güçleri suçluları bulmak için müdahale ediyor ve bu kez yine birileri ölüyor. Ölülerin gömülmesi törenleri yapılıyor sonra yine bir Cuma günü daha geliyor ve her şey yeniden başlıyor. Suriye böylesi bir plan çerçevesinde istikrarsızlaştırılmaya, Esad rejimi devrilmeye çalışılıyor. Şimdiye kadar binin üstünde kişi öldü. Bunların 120 tanesi güvenlik güçleri ve ordudan. Bu güçler para ile sokağa dökülecek insan arıyor ve katılanlara saat başına 5 dolar ödüyorlar. Dışarıdan geldiği yerli halk tarafından tespit edilen eli silahlı keskin nişancılar, halk içine karışarak ya da damlar üzerinden sıradan halkların ve güvenlik güçlerinin üstüne ateş ediyorlar. Karışıklık yaratıyorlar. Zaman zaman bu silahlı, büyük bir olasılıkla parayla tutulmuş eylemciler, kırsal alanlara gidiyor. Köylülerin mahsullerini ateşe veriyor, içme sularına zehirler atıyor ya da attıkları söyleniyor. Sonra da bunu Esad iktidarı üstüne atıyorlar. Halk korkuyor, bu kiralık eylemciler ve devlet güçleri arasına sıkışıp kalıyor. Planlı bir şekilde halkın huzuru kaçırılıp protesto-

ya davet ediliyor. Akla şöyle bir soru bile geliyor. Gerçekten bu silahlı eylemcilerin kışkırtması olmasa acaba Suriye’de de Mısır ve Tunus’ta gördüğümüz türden bir ayaklanma olur muydu? Esad rejimine muhalefete rağmen olur muydu bilmesi zordur. Elbette bu protestolar ve onlara karşı iktidarın kendisini koruma içgüdüsü sırasında yığınla yanlışlıkların yapılması kaçınılmaz olabilir. Böylece doğal olarak sıradan demokrasi yanlıları da zarar görüyor ve işler iyice karışıyor, iktidar yeni düşmanlar kazanıyor olmalıdır. Eli silahlı güçlerin bu eylemleri ise iktidara karşı olanları bir yandan protestolara çekerken daha büyük kitleleri sokaklara dökülmeden alıkoyuyor. Ülkenin bir Batı komplosu içinde olduğunu görüyor ve bu komplonun ülkeyi Batı ve İsrail saflarına çekmesinden korkarak, Esad rejimini eleştirseler bile sokaklara dökülmüyor. Yani silahlı böyle bir provakasyon bir yandan da Batı’nın emellerinin tersine de hizmet etmektedir. “Rejim değişsin, yozlaşmalar düzelsin” diyenler böylesi bir Batıya kaymaya da “hayır” demektedirler. Suriye gerçekten çok zor bir süreçten geçmektedir. Katillerinin hangi taraftan olduğunu kestirmek zorlaşmıştır. Hangi protestonun arkasında kimin yattığı kestirilemez hale gelmiş olaylar çığırından çıkmış gibidir. Ancak bu yazıyı kaleme aldığımız günlerde bu Batı uşağı eylemciler Hama kasabasında yeni bir atağa girişti, kasabaya giriş yolları kapandı, ordu kasabayı kuşattı. Hama olayları bize en baştaki Daha kasabasında yaşananları hatırlatmaktadır. Hama daha 1982 yılından beri rejim karşıtlarının güçlü olduğu bir yerleşim alanıdır. O günlerde Baas burada bir katliam yaptı ve binlerce kişiyi öldürdü. Sanki şimdi Batı güçleri bu nefreti kışkırtıp Esad iktidarını devirmek için son bir hamle yapmaktadır. Ancak ülkenin diğer alanlarının sakin olduğuna ve Esad iktidarında bir parçalanma söz konusu olmadığına bakılırsa Hama’daki olayların da devlet tarafından yine bastırılacağını beklemek olasıdır.

İktidar Reformları

Esad rejimi elbette bu durumdan ülkeyi çıkartmak için bir takım reformlar açıkladı. Demokrasi yanlısı güçlerin talebi olan Anayasa’nın 8 maddesinin, yani Baas’in tek partili iktidar olgusunun değiştirileceği sözü verildi. Yeni partilerin kurulmasına izin verileceği, seçimlerin yapılacağı açıklandı. Ayrıca politik birçok tutuklu serbest bırakıldı. Kabine değişikliği yapıldı. Ekonomik bir takım reformlar açıklandı. Buna göre yoksul vatandaşlara ek yardımlar yapıldı, memur maaşlarına zam yapıldı, yeni iş yerleri açılacağı açıklandı. Benzine yapılan zamlar kaldırıldı, tekrar sübvansiyonlar konuldu. Bu reformların demokrasi peşinde koşan orta yolcuları memnun ettiği söyleniyor. Ancak genel olarak Batı uşağı olan protestocular bundan ötesini Esad’ın gitmesini talep ediyorlar ve eylemlerini sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak bunlar Mısır ve diğer ülkelerde görüldüğü şekli ile kent meydanlarında çadırlar kurup “iktidar gidene kadar buradayız” diyecek, milyonları peşlerinde sürükleyecek güçte değiller. Esad rejimi reform yapma niyetinde görülmektedir. Ancak yaptığı her reformu çok dikkatli seçmek ve yürütmek zorundadır. Asıl demokrasi yanlılarına açılan kapıdan bu Batı uşaklarının girip ülkeyi Batı sularına sürüklemesinin önünü de kesmek zorundadır. Suriye’de yaşananlara devrimci güçler olarak bakarsak halkın demokrasi ve özgürlük taleplerini desteklemek gerekir. Diğer yahdan, Suriye dış politikası bölgede ezilen diğer Arap halkları açısından da önem taşır. Zaten Batı’nın derdi de budur. Esad iktidarı İsrail ile ilişkilerini düzelttiği anda olayların son bulacağı kesindir. Ancak Esad rejiminin gitmesiyle Baas iktidarı sonrasında Suriye nasıl bir dış politik dengeye oturacaktır? Orta Doğu’da Suriye dış politikası İsrail ve Batı karşıtlığı ile halklar açısından bir direnç kalesi olmuştur. İran ile ilişkiler, Hizbullah ve Hamas’a destek, elbette bölge ilerici halkları açısından önemli bir faktördür ve iktidar değişikliği sonrası ne olacağı tüm halkları yakından ilgilendirmekte ve endişelendirmektedir.

Suriye gerçekten çok zor bir süreçten geçmektedir. Katillerin hangi taraftan olduğunu kestirmek zorlaşmıştır. Hangi protestonun arkasında kimin yattığı kestirilemez hale gelmiş,W olaylar çığırından çıkmış gibidir.

17


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

İçeride yolsuzluklar vardır ve demokrasiden söz etmek olası değildir, ama dış politik hat başka bir olgudur. Şimdi onun çözülmesi bölge dengelerini köklü bir şekilde etkileyecektir. Bunun farkında olan ve Baas yanlısı olan milyonlarca Suriye’li vardır. Bunlar şimdiye kadar yürütülen devlet kapitalizminden ne olursa olsun yarar görmüş kesimlerdir. Ülke de bir milyon Iraklı ve bir o kadar da Filistinli mülteci Baas devletçiliğinin şemsiyesi altında yaşamaktadır. Bunlar da Esad iktidarının gitmesinden korkmaktadırlar. O nedenle rejimin arkasında ona destek vermektedirler. Bunlar da sokaklara dökülüyorlar ve milyonlara varan gösteriler yapıyorlar. Hatta son zamanlarda bu gruplarla demokrasi yanlısı muhalefet güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Ülke böyle bir iç savaşın içine de sürüklenme tehlikesi ile de karşı karşıyadır.

Batının Emelleri

Olaya bir de Batı ya da ABD ve İsrail çıkarları açısından bakmakta yarar vardır. Bu konuda Batı’nın Libya konusunda olduğu kadar bile bir bütünlük içinde olduğunu söylemek yanlış olur. Suriye’ye yaptırım uygulamak konusuna Rusya ve Çin karşı durdular. O nedenle BM’ den kapsamlı bir yaptırım kararı çıkmadı. Bazı yetkililerin Batı seyahatlerine kısıtlamalar getirilebildi. Tek tek birkaç ülke Suriye’ye belirli yaptırımlar koydular. İsviçre bankaları bir miktar parayı dondurdu. Öte yandan halen Libya’da bile bir başarı elde etmekten uzak olan Batı güçleri Suriye’de olası bir zafer hayalini hiç kuramıyorlar. Libya’da olduğu gibi ülke bölünemedi. Ordu parçalanmadı. Çözüm arayışları ortaya bir “yol haritası” çıkarttı. Bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor. ABD kaynaklı olan bu haritaya Fransa karşı çıktı. Yani kendi aralarında bile bir bütünlük sağlayamıyorlar. Yol haritası sanki Libya’daki başarısızlıktan yola çıkmıştır. ABD Esad rejiminin gitmesinin zorluğunu görmüş, sanki bir orta yol önermektedir. Suriye’nin istikrarsızlığının Batı’yı daha zor

18

duruma sokabileceği ya da Orta Doğu’da aralanan Pandora’nın kutusunun daha da açılıp saçılmasıyla Batı’nın denetimi tamamen elinden kaçırma tehlikesinden korkulduğu yorumu yapılabilir. Batı, Baas geleneğinin Mısır ve Irak’ta da varlığını bilmekte, o nedenle Suriye’deki gelişmelerin hemen diğer ülkelere sıçrayabileceğinden korkmaktadır. Ayrıca bu ülkelerdeki Kürt hareketinin de hangi yöne kayacağı kestirilemediğinden, denetimin tamamen ellerinden kaçması korkusunu taşıyorlar. Bu nedenle şimdilik böyle bir “yol haritasında” anlaşmak ve Esad’ın iktidarda kalmasını kabul etmekten yana görünüyorlar.

Sonuç

Suriye, tarihinin en büyük siyasi krizlerinden biri ile karşı karşıyadır. Tek partili devlet kapitalizmi ve onun yarattığı dikta rejimi yıkılma yolundadır. Esad açıkladığı reformlarla bunu kabul ettiğinin işaretlerini veriyor. Yolsuzlukların son bulması ve daha çok demokrasi doğrultusunda adımlar atılacaktır. “Arap Baharı” Suriye’ye de sıçramıştır. Batı’nın, bu baharın halklara getireceği demokrasi ile ilgisi yoktur. Onu ilgilendiren bu durumdan yararlanıp Suriye dış politik yörüngesini kendi lehlerine çevirmektir. Bu doğrultuda satılık silahlı katillerle Suriye bir Libya yapılmaya çalışıldı. Ancak bu konuda halen bir başarı sağlanmadığı gibi yakın gelecekte de böyle bir umut görülmüyor. Esad rejiminin temel unsurları parçalanamadı, yıkılamadı. Ordu ve iktidar güçleri sağlam duruyorlar. Öte yandan Suriye’nin Libyalaştırılması bu bölgede Batı açısından çok daha farklı sonuçlar doğurabilir. Batı güçleri bölgede var olan güçlerini bile kaybedebilirler. Bu korku şimdilik Esad ile anlaşmayı zorluyor. Açıklanan yol haritası bunun işaretlerini veriyor. Ancak henüz olaylar ne Suriye de ne de bölgede son aşamasına ulaşmadı. Daha kat edilecek çok yol vardır. Bu nedenle bu durumun nihai bir sonuç olduğunu söylemek zordur. Daha Orta Doğu gibi Suriye de dünya gündemindeki yerini koruyacaktır. Yeni gelişmelere açıktır.

Suriye’ye Yönelik Emperyalist Müdahale Hatay’da Protesto Edildi “Bütün Emperyalist Güçler Derhal Elini Suriye’den Çekmelidir!” Aralarından SODAP’ın da yer aldığı Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu bileşenleri, Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleyi protesto etmek amacıyla Hatay’da basın toplantısı düzenledi. 23 Haziran günü saat 12.30’da İHD Hatay Şubesi’nde gerçekleşen toplantıda blok adına yapılan açıklamada şu düşünceler ifade edildi: “İlk başta Suriye’deki olaylar Arap Baharı’nın devamı gibi görünse de, tamamen farklı dinamik ve koşullara sahiptir. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk direnişlerine baktığımızda özellikle Libya ve Suriye’ye ABD ve müttefiklerinin sert müdahaleleri ve provokatif tutumları dikkat çekmektedir. Dün Irak halkına sözde demokrasi ve özgürlük götürme iddiasında olan ABD ve batılı güçler, bugün aynı çorabı Suriye’nin başına örmeye hazırlanmaktadır. Arap Baharı’nı kendi lehlerine çevirmeye çalışan emperyalist güçler, bir yandan Filistin, Lübnan, Suriye ve İran’ı terbiye etmeye, diğer yandan halk hareketlerini manipüle etmeye çalışmaktadır.” Hatay demokrasi güçleri bu değerlendirmeden hareketle taleplerini şu şekilde sıraladı: 1. Başta ABD olmak üzere bütün emperyalist güçler derhal elini Suriye’den çekmelidir. 2. AKP’nin Suriye’den gelen insanların barınması için kurduğu çadır kentler, sınırı açık tutma gibi çalışmalarının Suriye’nin iç politikalarına karışma-destekleme biçimine dönüşmesine izin verilmemelidir. Ayrıca Hatay halkı bu göç akımından tedirgindir. Bunun bir nedeni Hatay’da oluşma ihtimali olan gerginliktir. İkinci tedirginlik konusu buradaki demografik yapının bozulmasına ilişkin uzun vadeli planlar olma ihtimalidir. Yetkililer bu konuda halkı rahatlatan açıklamalar yapmalıdır. 3. Türkiye’de bazı kesimler orada yaşanan olayları özelde Nusayri, genelde Alevi toplumuna nifak tohumları ekmek için kullanmaktadır. Bu kampanyayı yürütenler hakkında halkı kin ve düşmanlığa teşvik gerekçesiyle savcıları göreve davet ediyoruz. 4. Suriye’de yaşanan olaylar dış güçlerin yansıttığı gibi mezhep meselesi değildir. Ülkede demokrasi, temel hak ve özgürlükler sorunu vardır. Suriye hükümetinin bu konularla ilgili daha ciddi adımlar atması, gerçek anlamda demokrasi talep eden halkın sesine kulak vermesi gerekmektedir. Basın toplantısına blok bileşenlerinin yanı sıra İHD, DİSK, KESK, ÖDP ve Halkevleri ve ESP de katıldı.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

PASOK: PAN HELENİK SOSYALİST KLEPTOKRATLAR

“G

eorge Papandreu satın alınmadı, kiralandı. Kamu girişimlerini çokuluslu şirketlere satıyor. IMF’nin komutlarına uyarak ücretleri ve istihdamı düşürüyor. Devletin maliyesini Avrupa bankalarına teslim ediyor. NATO’nun savaşını destekliyor. Netanyahu’nun Gazze ablukasını desteklemek için Yunan Sahil Güvenliği’ni kullanıyor.” Atina Syntigma Meydanı’ndan bir eylemci, 3 Temmuz2011. Yunanistan’da kendisini “sosyalist” olarak niteleyen bir hükümet; ücretlerde, emekli maaşlarında, istihdamda, eğitim ve sağlık harcamalarında ve vergilendirmede Batı Avrupa tarihinin açık ara en aşırı kısıntı paketini mermiler ve copların gölgesi altında uyguluyor. PASOK (Pan Helenik Sosyalist Parti) şimdiki ve gelecekteki tüm makro ve mikro politika oluşturma yetkilerini Avrupa Merkez bankacılarına, IMF’ye ve Avrupa Birliği içindeki iktidara (Almanya/Fransa) devrederek egemen bir devlet gibi davranma ile ilgili tüm iddialarından vazgeçmiş oldu. “İstikrar” programı adı verilen plan, kâr eden tüm kamu kurumlarının, tarihi ve turistik tüm noktaları kapsayan büyük kamu arazilerinin yağmalanmasını ve açık arttırmayla satılmasını içermektedir. Şimdiye kadar sosyalist ya da değil hiçbir rejim bağımsız bir ülkeyi böylesine gözünü karartarak gaddarca sömürge yönetiminin en ilkel biçimine dönüştürmeyi göze alamamıştı.

Sömürgeci Yağmasına Çıkan Parlamenter Yol

Yunanistan’ın “sosyalist” bir başbakanın (George Papandreu) liderliğinde geriye doğru attığı dev adım, %4’lük çok küçük bir fire haricinde sosyalist milletvekillerinin ezici çoğunluğu (%97) ve “sosyalist” kabinenin tamamı tarafından desteklenmekte.

Parlamento devletin bağımsızlığını itibarsızlaştırmayı ve halkı yoksullaştırmayı tartışıp oylarken, yüzlerce, binlerce kişi dışarıda eylemler düzenlemekteydi. PASOK’un seçilmiş liderleri ve kanun yapıcıları sokaklardaki eylemleri tümüyle görmezden geldiler, sadece Başbakan’dan ve onun atadığı parti ağalarından gelen talimatları dikkate aldılar. Parlamenter politika temsil ettikleri düşünülen insanlardan bütünüyle izole edilmiş görünmekteydi. Ne tür bir hükümet toplumsal iradeyi bu kadar sert bir biçimde inkâr etme yeteneğine sahiptir? Ne tür kanun yapıcılar halkın yaşam standartlarını son üç yılda istikrarlı bir biçimde aşağı çektikleri gibi gelecek on yılı da ipotek altına alabilmeyi becerebilirler? PASOK hiçbir zaman bir programa sahip reform partisi olmadı, hep bir patronaj partisi olarak var oldu. İlk seçim zaferini kazandığı 1981 yılından itibaren seçmenlerine kamusal istihdam, krediler, borçlar ve yardımlar sundu. 1980’lerin başlarında yeni kamu görevlilerinin atanması ile sözüm ona sağ kanat partilerinin sabote etmekte oldukları sosyo-ekonomik reformları hayata geçireceklerdi. Fakat “reform” momenti sönükleşmesine rağmen, kamu istihdamındaki artış, büyük bir seçim partisi makinesi inşa etme sürecinin bir parçası olarak katlanarak artmaya devam etti. Binlerce üniversite mezunu parti merkezlerini doldurmaya ve zamanla da iyice şişkinleşmiş devlet bürokrasisi içinde kalıcı pozisyonları güvence altına almaya başladılar. Aynen sağ kanat Yeni Demokrasi Partisi’nin yaptığı gibi, onlar da PASOK adaylarının oylarının güvence altına alınmasına katkı sundular. Kamu sektörü birçok sebepten dolayı istihdamın temelini oluşturmaya başladı: Bir çok “kamu çalışanı” birden çok işte çalışmaktaydı -ba-

zılarının dört beş işe sahip olduğu düşünülüyor-, kendi işlerini kurmuşlar ya da enformel ekonomide çalışmaktalar. İkinci olarak ise Yunanistan’da özel sektör adı verilen kesim hiçbir zaman büyüme, yatırım yapma, teknoloji kullanma, rekabet etme ve yeni pazarlar bulma yeteneğine sahip olamadı. Birçok önde gelen Yunan iş insanları hiçbir zaman hayata geçmeyen projelerine devletten ödenek sağlamak, Avrupa Birliği’nden üretim araçları ithal edebilmek için kredi temin etmek ve tüketim ürünleri

ithal etmek için borç bulabilmek için hükümet partisi ile kurdukları politik bağlara güvenegeldiler. AB’ye giriş, PASOK’a ve sağ partilere sözüm ona ekonomiyi modernleştirmek ve daha rekabetçi kılabilmek için büyük miktarda sermaye transferleri ve borçlar sağladı. Bunun karşılığında Yunanistan gümrük duvarlarını indirdi ve AB menşeili mallar iç piyasayı talan etti. AB fonları PASOK’un patronaj makinesini finanse etti, özel işletmeler AB fonlarından borçlandı ve işbirlikçi siyasetçiler aracılığıyla borçlarının geri ödemesini devlete yüklediler. Üst düzey yöneticiler ve orta sınıf ise AB fonları sayesinde pahalı ithal ürünleri alabilmek için gerekli kolay kredileri rahatlıkla temin

James PETRAS 6 Temmuz 2011 tarihli yazı www.axisoflogic.com sitesindeki İngilizce aslından çevrilmiştir.

PASOK (Pan Helenik Sosyalist Parti) şimdiki ve gelecekteki tüm makro ve mikro politika oluşturma yetkilerini Avrupa Merkez bankacılarına, IMF’ye ve Avrupa Birliği içindeki iktidara (Almanya/Fransa) devrederek egemen bir devlet gibi davranma ile ilgili tüm iddialarından vazgeçmiş oldu. 19


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

20

edebildiler. Rejimin sadık ekonomistleri ve politikacıları da işleri kitabına uydurdular ve büyümeyi öne çıkartıp yükümlülükleri gizlediler. Her şey ipotek edilmiş durumdaydı. Avrupa bankaları faizleri topluyor; Batı Avrupalı imalatçılar ise tüketici ürünlerini ihraç ediyorlardı. Uzmanlara göre, Yunanistan AB’ye entegre oluyordu …. ama maalesef baskın iş ortağı olan ülkelerden, en az birlik dışındaki bir ülke kadar farklılaşma da bu sürece eşlik ediyordu. PASOK, asla vergi ödemeyen ancak devletin dağıttığı fonları çeken ve bunlara bağlı olarak yaşayan bir elitler ve kitle tabanı ekseninde oluşmuştu. Milyarder gemi sahipleri başka bandıralı gemiler (Panama) kullandıkları için

en kötü ülkedir. Çünkü sadece onlar vergi öder ve sömürülür. Yunanistan büyük oranda kendi adına çalışan küçük işletme sahipleri ile bağımsız küçük köylülerden oluşan bir ülkedir; ikinci grubun bir kısmı kentli profesyonellerden, turistik otel sahiplerinden ve restoratörlerden kiralarlar. Bu kesimlerin ezici çoğunluğu kamu hizmetlerini eksiksiz talep ederken, vergi yükümlülüklerini neredeyse hiç yerine getirmezler. Bunlar da PASOK’un patronaj mekanizmasının parçalarıdır; birçoğu da devletçe verilen ama üretkenlik yerine kişisel geliri arttırmaya yarayan fonların ve borçların kullanıcılarıdır. AB tarafından verilen borçlar Yunanistan’ın yaşam standartlarını,

vergi ödemekten kaçınırlardı ama yunan kaptanları istihdam eder ve parti kasalarına katkı sağlamaktan geri durmazlardı. Üst düzey yöneticiler, avukatlar, doktorlar ve mimarlar çok nadiren gelir vergisi beyan ederler, el altından aldıkları paralarla beyan edilmeyen gelirleri, maaşlarını kat kat aşar. Önde gelen iş adamları, emlak spekülatörleri ve ihracatçıların hepsi vergi indirimlerini garantiye almak, bir yandan da turistik yatırımlara ve denizaşırı hesaplara aktardıkları AB fonları akışını kesintiye uğratmamak için siyasetçilere rüşvet verirlerdi. Parti ve iş dünyası elitleri diye adı geçen aslında organize bir hırsızlık şebekesidir. Bunlar hazineyi yağmaladılar ve faturayı bordrodaki vergileri ödemeye mahkûm ücretli kesimlerin üzerine yıkmış oldular. Yunanistan ücretli çalışan olmak için dünyadaki

Alman ev aletleri ve arabalarının ürün ihracatının yanı sıra Fransız ve Danimarka feta peyniri ihracatını da arttırdı(ucuz ithal ürünler yerli ürünleri piyasadan kovdu). Başka bir deyişle AB, Yunan iç piyasasını ele geçirerek onun dış ticaret açıklarını büyütürken bürokrasiye de elde kalan son turistik mekanların işverenliği bırakılmıştır. AB’nin bu tarz faaliyet ve politikaları PASOK’a hırsız iş adamları, vergi kaçıran küçük işletmeciler ve devlet memurlarının yeni tabakalarından oluşan bir patronaj ağını elde tutabilme şansı sağlamıştır. AB ayrıca Yunanistan’ın giderek artan askeri-politik itaatkârlığını da satın almış olmaktadır. Yunanistan; Afganistan, Irak, Libya ve Pakistan savaşlarını desteklemiştir. Özellikle George Papandreu yönetiminde İsrail’e ve onun Siyonist destekçilerine bağlı-

lık seviyesi önceki tüm dönemleri geride bırakmıştır.

Fatura Kime Çıkacak?

Kamudaki ve özeldeki hırsızlar, sistem çökene kadar dağ gibi açıkları mali artılara dönüştürerek ulusal hesapları yanlış yansıttılar. Avrupa bankaları faturayı ve talep edilen ödemeleri ortaya koydular. Yunan devleti ve kapitalist sınıfları, PASOK öncülüğünde hiç vakit kaybetmeden bir “istikrar” programı ve “vergi reformu” ilan etti. Aslında sadece devleti zorlamak üzerine kurulu bir programdır, çünkü aslında vergi kaçakçısı elitlerini ve sosyal tabanını görmezden gelmek istememektedir. Maaşlarda, emekli maaşlarında ve işlerde devasa kesintiler öngörülmektedir. PASOK milletvekilleri pakete onay verdiler çünkü şişirilmiş maaşları, emekli maaşları, ek gelirleri ve rüşvetleri; emperyalist bankerlere ve hırsız burjuvalara bağlı olan Papandreu’ya itaatlerine bağlıdır. PASOK’un bir parti olarak varlığını sürdürebilmesi ise müşterilerini kurtarabilmek için AB kaynaklı borçlanmaya, kurtarma operasyonlarına ve kamu mallarının satışına bağlıdır. PASOK otoriter partiye çok iyi bir örnektir: Bir yandan AB bankerlerinin ve liderlerinin ayaklarına kapanırken diğer yandan milyonlarca yoksullaşmış Yunan emeklinin, ücretli çalışanın gırtlağına basmaktadır. PASOK’un vergi kaçakçısı ve patronaj tabanı, mali reformlardan neredeyse hiç etkilenmeyecektir: Vergi gelirleri aslında derin durgunluk ve takip yetersizliği dolayısıyla azalmış durumdadır. PASOK rejimi emekçilere dönük vahşetini derinleştirir ve genişletirken, bunun yanı sıra kitlesel direniş katlanarak büyürken, genç işsizler (%55), çok daha baskıcı ve şiddete eğilimli hükümetten ümitlerini gittikçe daha fazla kesmekte ve tepkiselleşmektedirler. İşçi haklarının çıplak kemiklerindeki iliği emmeye kesin kararlı gözüken PASOK, AB/ IMF yetkililerini kamu mallarını denetlemek, fiyatlamak ve satışını gerçekleştirmek konusunda yetkilendirmeye bütünüyle ikna olmuş görünmektedir. Bir diğer deyişle borç ödemeleri egemenliğin emperyalist devletlere transfer edilmesinin ve emekçi kesimler-

den en fazla artığın emilmesinin kaldıracı olarak kullanılmaktadır. “Yunan Devleti”nden geriye kalan yeni emperyal düzeni, sömürülen ve yoksullaştırılan çoğunluğa zor kullanarak dayatmakla görevli asker ve polisten ibarettir. Bu felaketler dizisine dönüşen olayların, yağma ve yoksulluğun ortasında PASOK milletvekilleri başkanlarının talimatlarına uymuşlardır: Rejimin desteklenmesi konusunda hala nüfusun %25’ini oluşturan kendi hesabına çalışanlara, bankacılara, danışmanlara ve vergi kaçakçılarına güvenmektedirler, çünkü bunlar büyük satıştan pek de zarar görmeyeceklerdir. Kurtarma operasyonu, PASOK milletvekillerinin meclis dışı kalsalar bile tuzlu emekli maaşlarını garanti altına almalarına ve kendi hesabına çalışanların ve yöneticilerin, yerli müşterileri yoksullaşsa bile vergiden muaf turist gelirlerini cebe indirmeye devam etmelerine olanak sağlayacaktır. PASOK, Papandreu ve yakın çalışma arkadaşları parlamenter sistemin; en alçakça bir şekilde egemenliğin devri ile çalışan nüfusun en vahşice ve sürekli bir şekilde bastırılması ile yaşam standartlarının derin ve uzun dönemli geriletilmesi ile nasıl da uyumlu olabildiğini sergilediler. Yunan deneyimi, kapitalist sistemin ölümü söz konusu olduğunda muhafazakârlar ile sosyal demokratlar arasındaki nüansların nasıl da ortadan kalktığını sergilemiştir. Demokratik özgürlükler, ancak çoğunluk emperyalist güçlerin ve onların hırsız yerli işbirlikçilerinin yönetimine itaat ettikleri sürece var olabilmektedir. Hiç şüphe yok ki yaşam standartları çökse, borç ödemeleri artsa ve ülke tüm zenginliklerini kaybetse bile seçimler yapılacaktır. Muhtemelen PASOK iktidarını kaybedecektir. Onların muhafazakâr muadilleri, polis baskısı ve borç toplama örneklerini aynen devam ettireceklerdir. Yunanlıların çok büyük çoğunluğu için, var olan sokak gösterileri ve parlamenter demokrasi sistemi içinde hiçbir umut ve gelecek yoktur. Parlamento gösterileri umursamamaktadır. Bu açmaz, emperyalist yöneticilerin ve hırsız işbirlikçilerin de-facto iktidarını sona erdirmek için ne tür parlamento dışı eylemlerin gerekli ve mümkün olduğu sorusunu ortaya koymaktadır.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

DEVRİMİN İKİNCİ DÖNEMİ

B

atı NATO’nun Libya’da başarısız olduğu gerçeğini örtmeye çalışıyor. Kaddafi, havlu atmak şöyle dursun savaşı tüm Avrupa’ya taşıma yemini etti. Suriye’de istendiği gibi bir Bingazi muhalefeti bile yaratılamadı. Suriyeli reform yanlıları, aralarına karışmış bir avuç eli silahlı Batı uşaklarının oyununa gelmemeye özen gösteriyor ve Baas iktidarı ile diyalog kurmaya çalışıyor. Yani Batı, kendisine karşı nispeten kendi ulusal çıkarlarını savunan bu iktidarları “Arap Baharı” furyası ile kendi hattına oturtma çabasında engellerle karşı karşıyadır. Öte yandan Batı yandaşı Yemen’de iktidar güçlerine karşı direniş aylardır tırmanarak sürüyor. Diktatör Salih’in suikastta yaralanması sonrasında, onun yerine oturtulan lidere karşı da protestolar sürüyor, meydanlar boşalmıyor. Güneydeki 6 eyaletin “el Kaide” güçlerinin eline geçtiği gerekçesi ile Yemen halkları gözlerden uzak her gün bombalanıyor. Batı bu ülkelerdeki varlığını korumak için her türden insanlık dışı ve uluslar arası hukuka aykırı eylemlerini sürdürüyor. Fas, Ürdün gibi kaynamaya hazırlanan ülkeleri bir yana bırakırsak Batının elinde “başarı” diyebileceğimiz bir tek Mısır ve Tunus kalmıştı. Tunus’ta halkın hiç de aradığını bulmadığını, dönmeme yemini ederek balıkçı motorları ile Avrupa’ya akın akın kaçmaya çalışan insanlardan anlamak olasıdır. Haziran ayı sonunda da Mısır’da milyonlar yine sokaklara dökülmeye başladılar. Daha dört ay geçmeden, Mübarek’in yerine geçen Askeri Cunta’nın suyu ısınmaya başlamış gibi görünüyor. Mısır “devrimi” yeni bir döneme giriyor. Batının sevinci kursağında kalacağa benziyor.

Yeniden Tahrir Meydanı

Mübarek diktatörlüğünün devrilmesi ile başa geçen Silahlı Kuvvetler Yüce Konseyi ya da

Askeri Cunta, Şubat ayından beri iktidardaydı ve oya sunduğu anayasa büyük bir evet oyu ile kabul edilmişti. Sanki halklar tekrar evlerine geri döndürülmüş, Eylül ayında yapılacak seçimlere doğru gidiliyordu. Ancak bu görüntüye rağmen halkların askeri cuntanın politikalarından hoşnut olmadığı biliniyordu. Basın vermese bile arada sırada çeşitli nedenlerle halklar kısa dönemli protestolar için sokaklarda gösteriler yapıyorlardı. Aslında daha başından itibaren askerin koltuğa oturmasının bir çözüm olmadığı biliniyordu. Halklar orduya bir şans tanımaya karar vermiş ama devriminin arkasında duracakları tehdidini de yapmıştı. ”Devrimimizi çaldırmayız.” demişlerdi. Şimdi Mısır’da bu döneme girilmiş gibidir. Askeri Cunta bu kısa süredeki uygulamaları ile halkın çıkarlarını düşünmediğini ve onların istediği demokrasiyi kurmayacağını gösterdi. Halk birçok kez uyarılar yaptı, sokaklarda taleplerini direnerek gösterdi ama bir yararı olmadı. Halkın sabrı taştı. Sokaklara dökülenler “Mübarek’ten kurtulduk ama Mübarek diktatörlüğü canlı kanlı hala duruyor” diyorlar. Artık bu diktatörlük sisteminin ülkeyi sarmış kolları temizlenmek isteniyor. Bir diktatörlüğün tek bir kişiden oluşmayıp bir düzen olduğu; politikanın, ekonominin köşe başlarının onların elinde olduğu; kurtuluşun, gerçek demokrasiye geçmenin ancak bunları alaşağı etmekte yattığı anlaşılmış gibidir. Şimdi bu amaçla Tahrir Meydanı yine insanlarla doldu. Yine çadırlar kuruldu. Güvenlik güçleri yine alanlara alınmıyor. Direniş yeniden başladı. “Zafere kadar Devrim” sloganları atıyorlar. “Tüm Mısır sokaklarında devrim!” sözü veriliyor. İnsanlar sadece Tahrir meydanını değil tüm meydanları, Kahire dışındaki belli başlı kent meydanlarını doldurmaya başladılar. Zafere kadar oturma eylemleri

yapmaya niyetli görünüyorlar. Halkın talepleri yine demokrasi ile ilgilidir. İlk ayaklanmalar sırasında tutuklananlar hala salıverilmedikleri gibi yeni tutuklamalar yapılıyor. Mübarek yargılanır gibi yapıldı ama hala eski malikânesinde oturuyor ve halklar “Mübarek hapishanesine bizi sokun o da bizim sokaklara gelsin” diyerek tepkilerini dile getiriyorlar. “Yargılamalar açık yapılsın. Yolsuz yetkililer tutuklansın!”, “Medya özgürlüğü sağlansın!” (rt. com. 8 Temmuz 2011) Belli başlı talepler bunlardır.

Ayşe TANSEVER

Bazı Farklar

Halk bu kez olaya daha fazla sistem sorunu olarak bakmaya başlamış gibidir. Mübarek diktatörlüğü bir kişi sorunu değil bir sistem sorunudur anlayışı daha kabul görmüş gibidir. O nedenle devrimin daha derinleştirilip geliştirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. “Tahrir’i fabrikalara, üniversitelere ve çalışma mekânlarına taşıyacağız. Mısır’da her iş yerinde devrilmeyi bekleyen mini-Mübarekler var.”, “Devrim durmayacak!”, “ Korku bariyeri artık yıkıldı.” deniyor.(ay) Askeri Cunta’nın iktidara geldiğinden beri yürüttüğü ekonomi politikalar halkı daha da yoksullaştırmıştır. İşçiler haklarını almak için grevlere başlayınca, Cunta grevleri yasaklamış ve grevdeki işçiler üzerine kolluk görevlilerini yollamıştır. Cunta bu uygulamaları ile iş-

Aslında daha başından itibaren askerin koltuğa oturmasının bir çözüm olmadığı biliniyordu. Halklar orduya bir şans tanımaya karar vermiş ama devriminin arkasında duracakları tehdidini de yapmıştı. ”Devrimimizi çaldırmayız” demişlerdi. Şimdi Mısır’da bu döneme girilmiş gibidir. 21


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

çileri bu kez devrimin içine daha çok itmiştir. “Devrim ve İlk Önce Yoksullar” sloganlarıyla işçilerin devrimden anladıklarını özetliyorlar. Karınlar doymalı, sosyal haklar insana yaraşır hale gelmelidir. Askeri Cuntadan bunu talep ediyorlar. Son gösterilere iki haftadır grevde olan Sueş kanalı çalışanları, nakliye, seramik ve tekstil fabrikası işçileri de katıldılar. AlAhram ‘a Ali adında bir işçi şöyle diyor. “İşçi her zaman haklıdır. Eskiden şöyleydi: Müşteri her zaman haklıdır. Ama biz bunu Şubat ayından beri değiştirdik.” (aktaran wsws.org 8 Temmuz 2011)

Haziran’ın son günü de ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Müslüman Kardeşler (MK) ile direkt bağlantıya geçtiklerini açıkladı. Anlaşıldığı kadarıyla ABD ve Batı, devrimin ikinci döneminde MK güçlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı düşünmektedir. Bu örgütün yeni devrim dalgasında oynayacağı rolü yakından izlemek yerinde olacaktır. 22

Son büyük gösteriden birkaç gün önce şeker fabrikası ve bir İsviçre çelik lavabo üreticisi fabrikanın işçileri de daha fazla ücret ve çalışma koşullarının düzeltilmesi talebi ile greve çıktılar.

Müslüman Kardeşler Faktörü

Devrimin birinci döneminde Müslüman Kardeşler(MK) örgütü gösterilerden uzak durmuştu. Tahrir meydanına girmesine de izin verilmemişti. Ancak bu 2. Dönemde durum değişti ve sokaklara MK üyelerinin de geldiği söyleniyor. Ancak bunlar Tahrir meydanına gelip çadırları ziyaret ettiler ama sonra çekildiler. MK’nın katılımı çok ilginç ve garip bir gelişmedir. Mübarek döneminde yasaklanmış olan bu örgütün ABD ve İngiltere ile bağlantı içinde olduğu söyleniyor. “Eskiden Amerikalılar ve İngilizler Müslüman Kardeşleri pan-Arap ve anti-Batı yaklaşımlı Arap milliyetçiliğine karşı potansiyel bir ittifak olarak gördüler”

diyor Uluslar arası ilişkiler profesörü Mark Almond. (aktaran rt.com 1 Temmuz 2011) Haziran’ın son günü de ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, MK ile direkt bağlantıya geçtiklerini açıkladı. Anlaşıldığı kadarıyla ABD ve Batı devrimin ikinci döneminde MK güçlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı düşünmektedirler. Bu örgütün yeni devrim dalgasında oynayacağı rolü yakından izlemek yerinde olacaktır.

Ülkenin İflası

Askeri Cunta’nın, ülkenin ekonomik durumunun sorumlusu olarak işçilerin haklarını almak için sokaklara dökülmesini görmesi; Cunta’nın olaylara nasıl tepesi taklak, daha doğrusu kendi sınıf gözlükleri ile gördüğünün en ciddi kanıtıdır. Cunta, yaşanan olayların bedelini işçi sınıfı ve yoksul halklara çıkartmak istemektedir. Evet, ülke büyük bir ekonomik çöküntü içindedir. Mübarek döneminden miras, kocaman bir borç vardır. Ülkenin toprakları, devlet işletmeleri yeni liberal politikalarla zenginlere peşkeş çekilmiştir. “Arap baharı” olayları olmasa bile bu yıl borç dilimlerinin nasıl ödeneceği kara kara düşünülüyordu. IMF, Dünya Bankası, ABD, Suudi ve Körfez ülkelerinden gelecek yardımlara ne tür koşullar konulacağı bilinmiyordu. Zaten alınan yardımların çoğu da yolsuzluklar sayesinde zenginlerin cebine giriyordu. Halkların sokaklara dökülmesi ve Mübarek’i alaşağı etmesi elbette bu düzenin kaymağını yiyen zenginleri, iş çevrelerini korkuttu. Yeni yatırım yapmak şöyle dursun var olan işletmeler kapanmaya başladılar. Ülkenin geleceğinde kendilerine yer görmeyen zenginler paralarını dışarı kaçırmaya başladılar. Ürdün Finans Bakanı’nın Roma’da “Mısır’dan haftada 500 milyon dolar kaçtığı” uyarısı yaptığı yazıldı. Başka hesaplara göre de “Mısırdan para kaçış hızı ABD ve Avrupa toplamının söz verdiği yardım miktarının kabaca 10 katıdır.” Şimdiye kadar yılda 130 milyar dolar kaçtığı söyleniyor. (atimes. 12 Temmuz 2011 Spengler yazısı When will Egypt go broke?) Yani

IMF’nin sözü verdiği 4 milyar dolarlık yardım bu kaçanların yanında devede kulaktır. Zenginlerin yaptığı bununla da kalmaz. Yoksulların açlığından para devşirmek isteyenler, bu zor günlerde pirinç, yağ, un gibi temel ihtiyaç maddelerini piyasalardan çektiler ve önümüzdeki günlerde fahiş fiyatlarla satmak için depoladılar. Devletin ithal edip yoksullara ucuza, karne ile vermek istediği mallar limanlardan tekrar yurt dışına kaçırıldı. Yoksullara dağıtılan karneler postanelerden çalındı. Bütün bu anlatılanlar Askeri Cunta tarafından bilinen, bu düzenin ekonomistlerinin çok yakından izlediği gerçeklerdir. Bu ortamda grev yapanları ülke ekonomisini zora sokmakla suçlamak yalanın daniskasıdır. Bunu savunanlar zenginlerin cebini işçiler, karnı açlar aleyhine doldurmaya çalışanlardır. Bu düzenden söküp alınması gerekenlerdir. Mısır halkı devrimlerinin ikinci döneminde bu yolsuzluklara karşı direnme azminde gözüküyor. Mısır halkları eğer insanca, emeklerinin karşılığını alarak yaşamak istiyorlarsa bu işin Mübarek’i atmanın, onu yargılamanın ötesinde, düzeni temelinden değiştirmekle olacağını anlıyor olmalıdırlar. Ancak bu da yetmeyecektir. Yıkılanın yerine bir yenisini koymak gerekecektir. Ne konacaktır? Bu konuda Mısır halkının ne düşündüğü, sokaklara dökülen halkların düzen yıkılmasının arkasından nasıl bir demokratik ve ekonomik düzen düşledikleri konusunda açık bir bilgi yoktur. Bu baskı rejimi ortamında olması da zordur. Ancak dünyada bu doğrultuda olan deneylerden haberleri olduğu kesindir. Sonuçta, Mısır halkları devrimlerinin ikinci dönemine girdiler. Bir diktatör devrildi ama onun düzeni devrilmedi. Şimdi bu döneme giriliyor. Ama iş bununla da bitmeyecek yerine konulacak yeni düzen dönemi başlayacaktır. Mısır halklarının bu doğrultuda atacağı her adım tüm bölge halklarına ışık tutacaktır. Şimdiden anlaşılan odur ki bu Batı çıkarlarına hizmet eden bir düzen olmayacaktır.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

TÜZÜK DEĞİŞİKLİKLERİ DERDE DERMAN MI? KESK

kongresi tamamlandı. DSD ve DEH(Demokratik Emek Hareketi) ittifakı KESK seçimlerine de damgasını vurdu. Arkadaşların İstanbul’dan başlattıkları ittifak hareketi tüm Türkiye çapındaki sonuçlarda da etkili oldu. İki grubun şimdiye kadar mesafeli yaklaşımları bu seçimlerde aşıldı. İttifakın psikolojik zemini, DSD’nin EDP eksenli kanadından hesap sorma, rövanşı alma, hatta açıkçası bu kesimi KESK ve bağlı sendikaların yönetimlerinden tasfiye etme üzerine kurulu idi. İttifakın ideolojik çatısı ise örgüt için kesinlikle bir ihtiyaç olan yapısal dönüşüm çerçevesine oturtuldu.

Yapısal dönüşüm, yapılacak tüzük değişiklikleri ile örgütsel katılımın önünün açılmasını hedefliyordu. Yönetim kurullarının, yürütme kurullarına dönüştürülmesi; karar alma organı olarak meclislerin tanımlanması yapısal dönüşümün en önemli ayağı olarak kurgulanmıştı. Hem Eğitim Sen hem de KESK kongreleri bu çerçevede tüzük değişikliklerine sahne oldu. Karar alma organı olma vasfının yürütme kurullarından alınması kulağa hoş gelen bir yaklaşım. Meclisler, daha fazla sayıda kadroyu karar alma süreçlerine katıp olayın aktif özneleri haline getirebilirse olumlu bir adım olur. Fakat olayın iki önemli boyutu var ki yapılan değişiklikleri, bir ayağa kalkışın ön işaretleri olarak okumamızı imkânsız hale getiriyor. Değişiklikler ile ilgili, iyi niyetli davranıldığından yana bir şüphemiz yok, fakat sendikal hareketimiz açısından yaşanan sorunun farklı bir takım boyutları hesaba katılmazsa, karşılanmayan beklentiler üzerinden bu sefer bambaşka yönlere kayma riski ortaya çıkabilir.

2000’li yıllar KESK’e damgasını vuran, bürokratikleşme eğilimlerindeki artış olmuştur. DSD’nin İstanbul’daki şube sayısını fazla bularak, örneğin her ile “güçlü” tek bir şube önerdiğini hatırlıyoruz. Alınan neredeyse tüm kararların kapalı devre diplomasi ile kotarıldığı, kişisel çekişmelerin politik ayrışmalar derekesine sıçratıldığı, örgütün önemli kurumlarının birbirine düşmanlaştığı günler henüz unutulacak kadar gerilerde kalmadı. -Bu restleşmenin taraflarından biri olan, dolayısıyla bugünlere gelmemizde vebali olan bir ismin KESK MYK’sına girmiş olması ve Genel Sekreterlik için adının geçiyor olmasının bir talihsizlik olup olmadığını önümüzdeki günler gösterecek.- Dolayısıyla bizler de son birkaç Genel Kurul’da delegelik sisteminin lağvını, yerel örgütlenmelerle iktidar paylaşımı geliştirilmesini hep savuna geldik. Bu sebeple de söz konusu tüzük değişiklikleri için maalesef bir geç kalmışlık duygusu yaşamadan edemiyoruz. Çünkü politikada bir dönemin doğrusu olan önermeler, moment kaçırılınca son kullanma tarihi dolmuş hale, hükümsüz hale gelebiliyorlar. Gerçekten de KESK’te bugün yaşanan sorunlar artık temsiliyet meselesini çok aşar bir kerteye ulaşmıştır. Örgüt birçok temel fonksiyonunu hayata geçiremez hale gelmiştir. Bunların en başta geleni örgütün sürecin motoru olacak merkezi politikalar üretemez hale gelmesidir. Çalışma yaşamına damgasını vuracak çok köklü değişiklikler ardı ardına yaşanırken bizim örgüt bunları öngörüp mücadeleye hazırlanmak yerine, gündemleri üyelerinin müdahaleleri ile ancak geriden takip edebilir bir hale gelmiştir. KESK şu anda politik misyonu bir yana bırakılırsa sendikal an-

lamda neredeyse hiçbir şey ifade etmeyen bir hale gelmiştir dersek çok da abartmış olmayız diye düşünüyorum. Bugün yaşanan sorunların en baş sebebi budur. Sendika olmayan bir sendikanın bu zeminde örgütlenebilmesi imkânsıza yakındır. Şöyle çekilip bir kenara bakıldığında, bu duruma düşülmesinin anlaşılmaz bir yanı olmadığı rahatlıkla görülebilmektedir. O yüzden örgütün bugün öncelikle ihtiyaç duyduğu, enerjik, müdahil ve enerjisini tabana doğru yansıtabilen nitelikli bir merkezdir.

Katılımı geliştirmek telaşıyla, kararların tabandan doğru alınmaya çalışılması bu süreçte pek de anlamlı sonuçlar yaratmayacaktır, çünkü taban süreçlerden büyük oranda kopmuş durumdadır. AKP’nin %50’si sonrasında kamusal alanın tasfiyesi ile ilgili radikal kararlar almasının beklendiği şu günlerde bütün bu süreçlerin önceden okunabilmesi ve etkin bir mücadele iradesinin sergilenebilmesi için kumanda merkezinin çok verimli çalışması gerekmektedir. Tabanın enerji üretebileceği bir momentte değiliz. Mücadele iradesi, inandırıcı ve kararlı bir biçimde yukarıdan aşağı örülemezse, örgütün tüm kademeleri daha da derinleşecek Devamı Sayfa 24’te...

Mert Büyükkarabacak

KESK’te bugün yaşanan sorunlar artık temsiliyet meselesini çok aşar bir kerteye ulaşmıştır. Örgüt birçok temel fonksiyonunu hayata geçiremez hale gelmiştir. Bunların en başta geleni örgütün sürecin motoru olacak merkezi politikalar üretemez hale gelmesidir. 23


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

Sayfa 23’den Devam...

olumsuzluklar için birbirlerini suçlamaya devam edecektir. Bu durumda yapılan tüzük değişiklikleri dağınıklıkları attırtmaktan başka bir işe yaramaz. Politikasızlık şu aşamada en büyük düşmanımızdır. Bu sorunumuzu aşabilmemiz onu önemsemekle mümkündür. Kongrelerden yansıyanlar, bu konuda içimizi ferahlatamamıştır. Oysa örneğin bir Eğitim Sen’linin Eylül’den itibaren gündeminin ne olacağını, neye hazırlanması gerektiğini çok iyi bilebilmesi, bunu da şimdiden yapabilmesi gerekmekteydi. Üye sayısı ve mücadele diyalektiği de oldukça yanlış kurgulanıyor. “Üye sayımız azalıyor, ama daha mücadeleci bir sendika oluyoruz” türü değerlendirmeleri DEH’li arkadaşlardan bu aralar çok duyuyoruz. Oysa doğru ilişki tam tersi yönde kurulabilir. Üye sayımızın azalması çok mücadele ettiğimiz için olmuyor. Tam tersine tabanın gündeminden koptuğumuz için ödediğimiz bir bedel bu. Eğer doğru bir politik zeminde kavgayı yükseltebilirsek bunun muhakkak ki üye sayısında bir artışa da tekabül edeceğini öngörebiliriz. Üye sayısının artması, bir bürokratikleşmeye ve hantallaşmaya hizmet etmiyorsa mücadelenin etkinliğini arttırmaya hizmet eder. Üye sayısının artışı, örgütün dışa açılabilme iradesinin seviyesini gösterir. Bütün şartlar sizden yana bile olsa böylesi bir iradeniz ve özgüveniniz yoksa kimse gelip size üye olmayacaktır. Tüzük değişikliklerinin ikinci düşündürücü boyutu ise bu işin yangından mal kaçırır gibi yapılmış olmasıdır. Örgütün sürece dâhil edilmemesinin gerekçesi nedir çok merak ediyorum. Çoğumuz söz konusu değişiklikleri basından takip etmek durumunda kaldık. Hâlbuki sağlıklı olan kısa bir süre sonrasına bir tüzük kongresinin hazırlanması ve bu konuda da örgütün önerilerinin önemsenmesi idi. “ Örgüte demokrasi lazımsa onu da biz geti-

24

ririz” tavrı pek de şık olmamıştır. Bütün bu yaşananlarla ilgili Emek Hareketi’nden arkadaşların yazdıkları ise gerçekten şaşırtıcıdır. Sürecin başından beri “orada başkanlık, burada 3 yönetici” pazarlığı yapan arkadaşların sonuna kadar bu tavrından vazgeçmediği herkes tarafından bilinirken “biz ana dinamiklerin -bu arkadaşların bu dilinin ne kadar itici ve otoriter bir içeriği olduğu başka bir yazı konusudur- tümünün temsilini istedik ama bizi dışladılar” açıklamaları maalesef hiç inandırıcı olamamaktadır. “Örgütü ancak en iyi biz yönetiriz” ısrarını umarız arkadaşlar bir öz eleştiri süreciyle tevil ederler. Yönetimlere dahil olamamalarını önceki dönemde olduğu gibi örgütün en büyük sorunu olarak lanse etmeye kalkarlarsa herkesle beraber kendi idam fermanlarını da imzalamış olurlar. Bu önümüzdeki dönem, örgütün gereksiz iç polemiklerle kaybedeceği enerjiye tahammülü olmaması gerekiyor. Toplumun tüm ezilenleri ile kamu emekçilerinin kapitalizme karşı uyanışını ve direnişini örgütleyecek bir mücadele programı en acil ihtiyacımızdır. Bunu başaramadan yapılacak her türlü düzenleme buza yazılmaya mahkûmdur. Tüzük değişiklikleri tek başına tabanı dinamikleştiremez. Örgütün yeniden öz güven tazelemesi, rüştünü sokakta ispat edebilmesi ve ülke gündemine skandallarla değil de şanlı tarihinde olduğu gibi isyanlarla girebilmesi tek çıkış yolumuz gibi görünmektedir. Bu noktada da maalesef öncü kadrolara herkesten daha fazla iş düşmektedir. Gerçek güzellik bir kez daha sokakta gibi gözüküyor.

Ne Yerler, Ne İçerler, Kimlere Oy Verirler?

SOLCU MÜSLÜMANLAR KİMLERDİR?

Kuzey KARAHAN

S

eçim sonuçlarının en genel değerlendirmelerini, her kesim kendi penceresinden bakarak yeterince yaptı. AKP ve Özgürlük Bloğu’nun başarısı, CHP’nin başarısızlığı vs.lerin dışında, oyların % 95’i aşan oranda Meclis’te temsiliyeti*, 1960’lardaki “nisbi temsil” sisteminden beri bir ilk olmalı. AKP’nin, “yeni dünya düzeni” ile uyum içinde, neoliberal politikaların en başarılı uygulayıcısı olduğu ve emperyalizm işbirlikçisi geleneksel sağ partilerin kadrolarını ve tabanlarını emerek tasfiye ettiği, seçimlerin gözler önüne serdiği bir olgu. Geleneksel sağı temsil iddiasındaki, “şartlara” uyum sağlayamayan ve “doğal seleksiyona” uğrayan “son dinozor” Demokrat Parti’nin % 0,65 oyuna şaşmanın bir anlamı yok.** Bununla birlikte, merkez sağın hep yedeğinde durmuş ama ana gövdesini “değişen doğa şartlarına” kaptırmış Milli Görüş Geleneği biraz daha farklı değerlendirilebilir. Her ne kadar Saadet Partisi kanadı Erbakan’ın ölümünden sonra var olabilme sorunuyla karşı karşıya kalacak olsa da HAS Parti’nin kendine göre, farklı bir dinamizmi temsil ettiği havası henüz dağılmış değil. HAS Parti’nin, yoksulluğa ve yoksullara dönük söylemleriyle epey bir sol müslüman kalemin desteğini de almış olduğu bir gerçek.

Diğer yandan, uzun yıllardır ve giderek de artan bir oranda İslamı, neoliberal soygun, adaletsizlik ve zulme karşı konuşlandırmaya çalı-

şan; hakçı, adil ve dayanışmacı yorumlamalarla kendilerini Müslüman sol olarak ifade eden ya da İslam’ı sosyalizmle ortak bir zemine yerleştirmeye çalışan bir yazar çevresi var. Bu çevrelerin, geleneksel olarak sosyalistler tarafından temsil edilen ve işçilerin, emekçilerin, yoksulların kurtuluşunu hedefleyen politikalarla yan yana gelebilen, hatta birlikte olmayı öneren söylemleri tarafımızdan da elbette ilgiyle izleniyor. Türkiye’nin sol İslamcı çevreleri de, şu Amerikancı “ılımlılarla” hatta JİTEM tetikçisi Hizbullah kadar aynı; Milli Görüş Geleneğinden geliyorlar. Milli Görüş geleneği ise tarihi boyunca sola karşı, muhafazakâr (AP, ANAP) ve faşist (MHP) sağla birlikte olagelmiş; kapitalist soygun, baskı ve zulüm politikalarının ortağı ve uygulayıcısı olmuştur. “Komünizmle Mücadele” zemininde doğup büyümüşler, zaman zaman düzenin, devrimcilere karşı saldırılarında koçbaşı rolünü üstlenmişlerdir. Bunları söz konusu çevrelerden de çok yazıp çizenler oldu ve bu sosyalizm/devrimci düşmanı geleneği reddi mirasa tabi tuttular. Böylesi anti-sol bir gelenekten kopuşmalarını, özeleştirel bir tarzda deklare ettiler. Aynı şeyleri geveleyip durmak en çok kendi çenemizi yorar. Arınılmış günahları hâlâ arınanların başına kakmak kendi günahımız olur. Orada değiliz. Ancak bu geleneğin tabanının sağ; düzen içi politikalardan kopuşma zorluklarını kavrayabilmek için böyle vurgulamaya gereksinim olduğu da açık. Seçim sonuçlarına bakılınca bu çevrelerin oylarının, emek, özgürlük ve demokrasi çağrısı yükseltenlerle birlikte çoğalması şöyle


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

dursun (ki bu gayet mümkündü) kendilerinin de bağımsız bir varlık gösteremediği apaçık ortada. “Batı Klubü” karşıtlığıyla iyi kötü neoliberalizm karşıtı bir politik çizgi tutturmaya çalışmış SP’nin % 1,25 ve daha halkçı bir hatta yerleşmek isteyen ve içine sosyalistleri bile sığdırabilme becerisini gösteren HAS partinin % 0,76’lık oyları bu bağlamda kazanım olarak bir anlam ifade etmiyor ama olayın kendisinin sosyal bir gerçekliği ifade ettiği de açık. Bu partilerin oylarının, baraj engeli yüzünden sandığa yansımadığını ve AKP’ye aktığını görmek zor değil. Zaten yazımızın ana konularından birisi bu. Özellikle yoksulların, ezilenlerin safında durmak isteyen HAS parti’nin seçimlerde bir varlık gösteremediği ve dahası oylarının zenginler partisi AKP’ye akışını engelleyemediği (şayet istedilerse tabi) açık. Sayıca kayda değmez ama (dağınık da olsa) sol müslümanların sıkı ve dik bir duruş sergileyebildiklerini söylemek de zor. Şunu söylemek abartı olmaz: Bu çevrelerin hitap ettiği taban hâlâ akışkandır ve bu tabanın eği(li)mi hala AKP’ye doğrudur. Türkiyenin kapitalizme karşı hak kavgası veren sosyalistleri ve devrimcileriyle yan yana olmak bir tarafa, AKP’den uzakça bir yerde, bağımsız bile duramadıkları görülebiliyor. Soygunun, haksızlığın, adaletsizliğin ve baskının yürütücü partisi AKP, bir CHP “tehdidi” ile bu kitlenin oylarını, gözlerinizin önünde kendisine çekmeyi başarabiliyor. Avın avcısına koşması gibi bir paradoks ama durum bu! Söylemlerin hak, adalet söylemi olması, yoksulların “kurtulmak” için AKP’ye koşuşuna ne yazık ki engel olamıyor. Yetmiyor! Burada başarısızlığa yol açan iki tutum saptanabilir. Birincisi söz konusu çevreler hak ve adalet çağıran söylemlerine rağmen, bu doğrultuda pratik bir mücadele içine girebilmiş değiller. En zor koşullarda çalıştırılıp da bir sabah kapı ağzına bırakılıveren işçilerin hak kavgasına hala çok uzaklar. İşsiz ve yoksul yığınların iş ve güvence hakkı kavgasına hala çok uzaklar. Lise ve üniversite öğrencilerinin parasız, demokratik eğitim hakkı kavgasına ve polis zulmüne karşı direnişlerine hala çok uzaklar. Kürt Halkının

haklı taleplerine; anadilde eğitim, demokratik temsiliyet hakkı kavgalarına hala çok uzaklar. Kadınların, kapitalizmin cins ayrımcılığına ve patriyarkaya karşı hak kavgalarına hala çok uzaklar. Oysa artık günümüzde ve şu neoliberal dünyada hak kavgası öyle zor koşullar altında veriliyor ki! Hiç bir güvenceleri olmadan, en çaresiz koşullarda sokağa atılıveren işçiler, kendi deyimleriyle “yoldan geçen sokak köpeğinden bile medet umar” çaresizlikleri içerisinde hak ararken, onların yanlarında durmadan, önlerinde olmadan hak kavgası vermek mümkün mü? Oysa bir bakın! O “kendinizden” saydığınız, üç kuruşluk ücretleri bile aylarca ödenmeyip sonra hepten gasp edilen, başörtülü/türbanlı (ne derseniz deyin!) genç kadınların, annelerin hak kavgalarında önlerine kimler düşüyor, arkalarında kimler duruyor? Fabrika kapılarında patronun bekçileriyle ve düzenin –o hep patronun yanında yerini alan- polisiyle cebelleş olan, coplanan, gazlananlar kimler? Bitmez tükenmez bürokratik engellemelere rağmen o gasp edilen yasal hakların mahkeme kapılarında arayıcıları kimler? Bütün bu hak kavgalarının önünde, arkasında, sağında, solunda, bütün olumsuz şartlara ve kendi zayıflıklarına rağmen devrimciler var. Aylarca Arap ülkelerini; Tunus, Mısır, Cezayir, Yemen vd. kasıp kavuran, yoksul müslüman yığınların hak ve adalet isyanlarının, Türkiyede bu kadar tepkisiz ve karşılıksız kalması, neoliberal soyguna ve zulme karşı cılız da olsa bir kopuşma yaratılamaması, söz konusu çevreler açısından gerçekten ibretliktir. “Ben de iki arkadaşımla Taksim’e 1 Mayıs’a gittim.” ne söylem hele ne de eylem olarak artık yetmiyor, yetmez. İşçi sınıfının, ezilenlerin, yoksul yığınların hak kavgalarında doğrudan yanında olmaksızın yol almanın mümkün olmayacağının artık anlaşılması gerekiyor. Elbetteki söz konusu çevrelerden birçok kalemin politik açılımları önemlidir. Yönelimleri, çağrıları ve tavır alışları değerlidir. Ancak hak kavgalarının da ortaklaşarak güçlen(diril)mesi gerekiyor. Sokakta ezilenlerle birlikte hak ve adalet kav-

gası veren devrimcilerin/sosyalistlerin yanında olmaktan kaçınmak, bilinçli bir mesafe koymak, seslenilen kitlelerin, Amerikan islamcılarının etki alanından kurtulmasının önünde de ciddi bir engel oluşturuyor. Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu olarak şekillenen birliktelik, hak ve adalet mücadelesi verenler için önemli ama daha da geliştirilmesi gereken bir proje olarak –her iki taraf için de- değerlendirilebilir, değerlendirilmelidir. (Sol islamcı çevrelerin, seçimlerde Blok’tan uzak durmalarını da ciddi bir zaaf olarak işaret etmek gerekiyor.) Müslüman solcular/sol islamcılar, bütün iyi niyetlerine rağmen, isteseler de istemeseler de, farkına varsalar da varmasalar da eteklerinden ya da paçalarından da olsa, pratikte Amerinkancılara değiyorlar. Aşağıdakilerin oy sandıklarında kolayca AKP’ye akışması da bu sebepten sayılmalıdır. Önlemi de kitlelerin Neoliberal AKP politikalarına ve uygulamalarına karşı gerçek bir hak kavgasına girişmekten geçiyor. Yoksulların AKP’ye yığılmalarını, “ganimetten’’ pay kapmak için ‘’kervana son hücum’’ (İhsan Eliaçık) sayma iyimserliğinden ve gözlemci ruh halinden sıyrılmanın vaktidir. Yüzünü cesaretlice hak kavgasına dönemeyenleri, kavganın sahipleriyle, kavganın fedaileriyle kucaklaşamayanları hakları ellerinden alınan insanlarımız ne yapsın, niye dinlesin? Kavga mı? O, sokakta!

Sokakta ezilenlerle birlikte hak ve adalet kavgası veren devrimcilerin/ sosyalistlerin yanında olmaktan kaçınmak, bilinçli bir mesafe koymak, seslenilen kitlelerin, Amerikan islamcılarının etki alanından kurtulmasının önünde de ciddi bir engel oluşturuyor.

* Bu yüksek oranda temsiliyetin altında, baraj korkusuyla, oyunun boşa gitmesi endişesinden kaynaklı, diğer yakın bulunan partilere oy verilmesi gerçekliği var. ** DP’lilerin kimi alanlarda (örneğin Muharrem İnce’nin açıklamalarına göre, bölgesi Yalova’da) CHP’liler gibi CHP için çalıştıkları bilinse de bunun DP oylarında kayda değer bir oynamaya yol açmayacağı görülüyor.

25


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2011

İZLENESİ BİR FİLM: “MADE IN DAGENHAM”

İŞÇİ SINIFININ MÜCADELE TARİHİNDE GÖRÜNMEYEN KADINLAR

Zeynep KORU

Dünyanın otomotiv devlerinden Ford fabrikasında kadın işçilerin 1968 yılında greve gittiklerini, “Eşit İşe Eşit Ücret” şiarı ile harekete geçtiklerini ve bu hakkı kazandıklarını biliyor musunuz?

26

D

ünyanın otomotiv devlerinden Ford fabrikasında kadın işçilerin 1968 yılında greve gittiklerini, “Eşit İşe Eşit Ücret” şiarı ile harekete geçtiklerini ve bu hakkı kazandıklarını biliyor musunuz? Neredeyse sinemanın ölü zamanları sayılabilecek bu yaz günlerinde gösterime giren “Kadının Fendi” filmi olmasaydı benim de haberim olmayacaktı bu olaydan. Bir kaç sinema salonunda gösterilen filmi çok kimse izleyememiştir ama eminim film, bundan sonra pek çok kadın etkinliğinin içinde yer alacak, pek çok kişiye ulaşacaktır. Beyaz perdeye kadın mücadelesini yansıtan filmleri mumla aramıyor muyuz? İşte Kadının Fendi bu derdimize deva olacak içerikte bir film.

2010 yapımı film 1960’ların havasını da yansıtmayı dert edinmiş. Dönemin saç modelleri, kıyafetleri, arabaları abartılı olarak gösterilmiş. (Bütün işçi kadınlar her gün kuaförden çıkmış gibi işe geliyorlar.) Bu durum da gerçek bir olayı anlatan filmin sahiciliğine bir parça gölge düşürmüş.

Kadın Dayanışması Ön Planda

“Kadının Fendi” adıyla çevrilen filmin orijinal ismi “Made in Dagenham”. Ford’un İngiltere’deki fabrikası Dagenham mahallesinde olduğu ve grev burada gerçekleştiği için bu ad verilmiş filme. Filmin adının Türkçe çevirisi, görüldüğü gibi birebir tercüme olmamış ve filmin içeriğini basitleştiren, küçülten çağrışımlara zemin hazırlamış.

mama eylemleriyle harekete geçen kadınlar, gün geçtikçe esaslı hak kazanımları için daha fazla şeyin gerekli olduğunu kavrayacaklardır. Ford patronuyla uzlaşma halindeki sendika yönetimi imtiyazlı, çıkarcı kişilerden oluşmaktadır. Sendikacılar, çalışma koşullarının daha adil hale getirilmesi için harekete geçen kadınların mücadelesi ummadıkları bir şekilde kendi kontrollerinden çıkınca ne yapacaklarını şaşırmış, bu duruma son vermenin yollarını arar olmuşlardır. Film bu durumu enine boyuna ortaya koymuş. Kadın işçilerin politik bilinçleri yokken nasıl mücadele içinde kararlı ve samimi bir şekilde harekete geçtiklerini, uzlaşmacı sendikal yapıya direndiklerini göstermiş.

Ford’un Dagenham mahallesindeki fabrikasında 1968 yılının Mayıs ayında 55 bin erkek işçi ve 187 tane kadın çalışmaktadır. Kadın işçiler üretilen otomobillerin deri döşeme koltuklarını dikmektedir. Vasıfsız işçi konumunda sayılan kadınlar, erkek işçilerin yarısı kadar maaş almaktadır. İşyerinde sendika vardır ve kadınların mücadele deneyimleri erkek işçilerin daha önceki grevlerine tanık olmakla sınırlıdır. İlk başta aldıkları düşük ücreti yükseltmek için bir günlük iş bırakma ve mesaiye kal-

Filmin tanıtım broşürlerinde “Sosyal adaleti ele alan neşeli ve dokunaklı İngiliz komedisi Kadının Fendi gerçek hayattan esinlenip feminist bir ittifakı anlatırken izleyicileri kahkaha tufanına sürüklüyor” ifadeleri yer alıyor. Film gerçekten içerik olarak kadınların sınıf mücadelesini anlatırken yavaş tempoda ilerlemiyor, sıkıcı söylemlere boğulmuyor. Kadınların sevinçli hallerini, eğlencelerini anlatıyor. Kararlılıklarının yanında kırılganlıklarını ve üzüntülerini yansıtıyor.

“Made in Dagenham” ya da “Kadının Fendi” (?)

Kadınların erkeklerle olan çelişkileri farklı boyutlarda işleniyor. Ford’un yönetiminde yer alan kocanın karısına yönelik tavrı, grev sürecinde ev işlerini ihmal eden kadın işçinin kocasıyla (kocası da aynı işyerinde işçidir) çelişkisi, kadınların, grev yüzünden mağdur olduklarını hisseden erkek işçilerle yaşadığı sorunlar gözümüze batırılıyor. Kocası Ford yönetiminde olan kadından tutun da kadın çalışma bakanına kadar bütün kadınlar dayanışma içinde ve olumlu gösterilmiş. Çubuk bütün kadınların dayanışma içinde olduklarından yana bükülmüş. Ama bu konuda göze batan sorunlu yanları da ifade etmeden geçemeyeceğim. Filmin alt metninde sunulan bu feminist yaklaşımla bire bir örtüşemiyoruz. Kadın Çalışma Bakanı klasik Hollywood filmlerindeki kurtarıcı misyonuyla kadınları başarıya ulaştırıyor. Sanki kadın işçilerin üretimden gelen güçlerinin zorlayıcılığı asıl belirleyici unsur değilmiş gibi. Ford yönetiminde olan kocanın karısı gibi, kocasıyla ne tür çelişkileri olursa olsun ait olduğu sınıfın dışında kadınlarla dayanışan bir örnek görmedim. Film, bu yanlarına rağmen önemli bir misyonu yerine getiriyor. Kadınların işçi sınıfı mücadelesi içerisindeki görünmeyen yerini görünür kılıyor.


Temmuz 2011 / Sosyalist Dayanışma

Fenerbahçe, Futbol, Şike, Zengin Saltanatı, Mafya

CHEkilin! Yönetim Taraftar Meclislerine!

Kriz Üstüne Kriz! Seçimlerin hemen arkasından patlayan boykot/yemin krizinin ardından, aynı boyutta olmasa da bir futbolda şike krizi patladı. Tutuklamalar, ardından yeni gözaltılar... Aynı günlerde “Dikkat belgeler karartılıyor!” uyarılarıyla başlayan Deniz Feneri Davası. Büyük krizleri örtmek adına, “Aldırma, cambaza bak!”lara mı geliyoruz, kim bilir! Biz gene de hengâmenin bir yanına; şu futbol şikesi skandalına bakalım. Bir hafta önce, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve çevresine yönelik bir operasyon başlatılıyor. İddia, şike, hatır şikesi ve teşvik primi. Ve söz konusu yolsuzlukların tam 19 maçta yapıldığı iddia ediliyor. Aziz Yıldırım’ın ayılmalı bayılmalı şovlarıyla tamamlanan sorgulama ve mahkemeler sonucu, kendisi ve çevresinden bir kısım insan tutuklanarak cezaevine gönderildi. Tutuklanma kararıyla birlikte belge ve deliller de basına servis edildi. Belli ki operasyon epey önceden planlanmış. Söz konusu kişiler hem fiziki takibe alınıp fotoğraflanmış hem de telefon konuşmaları kayda alınmış. Resimlerden ve bant çözümlerinden de kolayca anlaşılacağı üzere vaziyet biraz vahim(!) Salınan bant çözümlerine göre iş bu kadarcıkla da bitmiyor. Şike, hatır dediğiniz nedir? Biraz al gülüm ver gülüm! Alan da memnun veren de. Ama konuşmalarda “vermezsen!..”, “Yapmazsan!..” , “yoksa ömrün kısalır!” “uyarıları” bolca mevcut. Bunların yanına bir de 8 silah koyun! Resim giderek tamamlanıyor ve paranın, silahın,

baskı ve tehditin egemenliğinde bir futbol çıkıyor karşınıza. Zaten yargılama da “organize suçlar” kapsamında yapılıyor.

Futbol çürümüşlüğüne küçük bir operasyon yaparak, çürümüş düzenlerini rahatlatma çabasındalar.

“Okka altına giden” ilk Fenerbahçe olsa da bu dalaverelerin sınırının bu kadar dar olmadığı kimse için sır değil. Tutuklama sürecinde yayınlanan Aziz Yıldırım – Adnan Polat telefon görüşmeleri, arada bir ortaklığın olduğu izlenimini güçlendiriyor. Bugün, Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener’in de aralarında bulunduğu 22 kişinin daha gözaltına alındığı haberi, dallanıp budaklanmanın yeni bir işareti.

Tıpkı düzen gibi futbolda da bir zenginler saltanatı var. Tıpkı düzen gibi futbol klüpleri de geniş yığınların soyulup sömürülmesi pahasına iktidarlarını ayakta tutuyorlar. Paranın saltanatıyla, zorla, aldatmayla, şikeyle. Futboldaki zengin saltanatına karşı verilecek mücadelenin, kapitalist düzene, zenginlerin

...de “Hangi dağda kurt öldü?” Bu pislikler bilinmeyen şeyler değildi ki! On yıllardır bütün büyük klüplerin başkanlarına bakın, devlet katında “ağır misafir”dirler. Kimi başbakan ve bakanlarla kimi klüp başkanları kanka gibidirler. Çünkü artık özellikle yenidünya düzeninde ve hele yoksulun çok olduğu ülkelerde futbol klüpleri, endüstriyel futbol düzenin önemli kurumları olmuşlardır. Neoliberal soygun, yoksul yığınları futbol tutkusu ve fanatizmiyle apolitikleştiriyor. Yoksul kitlelerin düzene yönelebilecek pozitif enerjileri, futbolun negatif kutbuna değip kontak atıyor, kendine patlayıp deşarj oluyor! Takım, maç, şampiyonluk; işsizliğin, yoksulluğun, gelecek kaygılarının önüne geçebiliyor. “Futbol her şeydir!” oluyor, gerisi ayrıntı. Son skandal, neoliberal soygun düzeninin çürümüşlüğünün açığa vurmasından başka birşey değil. Siyaset, düzen çürümesini, daha az riskli; siyaset dışı bir yerinden patlatarak irin boşaltıyor.

saltanatına karşı verilecek mücadeleyle de bir paralellellik arzetmesi gerekmiyor mu? Neden klüplerde iktidar istenmesin? Klüpler, neden taraftar meclislerince yönetilemesin? Taraftarlar isyan çağrılarımıza neden katılmasın? Neden? CHEkilin! Yönetim taraftar meclislerine!

Kuzey KARAHAN

“Hangi dağda kurt öldü?” Bu pislikler bilinmeyen şeyler değildi ki! On yıllardır bütün büyük klüplerin başkanlarına bakın, devlet katında “ağır misafir”dirler. Kimi başbakan ve bakanlarla kimi klüp başkanları kanka gibidirler. Çünkü artık özellikle yenidünya düzeninde ve hele yoksulun çok olduğu ülkelerde futbol klüpleri, endüstriyel futbol düzenin önemli kurumları olmuşlardır. 27


Kenan Budak 1952 yılında Erzincan’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak başlayan onurlu bir hayat. İstanbul’a göç ve ortaokul ikinci sınıftan ayrılarak işçi sınıfına katılış. Kazlıçeşme’de genç bir deri işçisi. Gencecik yaşına rağmen kısa sürede bulunduğu her alanda güven veren kararlı, militan bir işçi önderi. Sefalet koşullarına mahkûm edilen deri işçilerinin örgütlenmesinin emektarı. Devrimci önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın öğrencisi, yoldaşı.

Vatan Partisi’ne katılış. Ardından Sosyalist Vatan Partisi’nin kuruculuğu ve Merkez Komite üyeliği. Daha 24 yaşında DİSK İlerici Deri-İş Başkanlığı ve kısa süre sonra DİSK Yönetim Kurulu üyeliği. 12 Eylül faşist darbesi ve faşizme karşı direnişin önderliği. 25 Temmuz 1981’de faşist cuntanın kolluk kuvvetlerinin pususunda üzerine yağan kurşunlar, güneşe ve sonsuzluğa yolculuk. Düşmana inat, fabrikalarda, varoşlarda Kenan Budak yoldaşın anısını yaşatacağız! Onun anısı, işçi sınıfının fabrikalardan, sokaklardan yükselen direnişidir! Onun anısı, kapitalizme isyandır! Onun anısı, Devrim’dir! Onun anısı, Sosyalizm’dir! Onun anısı, Parti’dir! Anısına sonsuz bağlılığımızla… Kenan Budak Yoldaş Ölümsüzdür!

1952-1981

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2011 7. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2011 7. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement