{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade.

Page 1

Sarayları Korku Sardığında… “Cizre Bilmecesi” ve Çözüm Süreci Başkanlık Sistemi ve Kutsal Dava Fiyatı: 2 TL

www.sodap.org

ŞUBAT 2015 YIL: 4 SAYI 31

rüzgar ezilenlerden yana esiyor! umudumuz büyüyor!

Kemalist İslamcılık Neoliberalizm, İslamcılık ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi İslamileşmeye Karşı Ne Yapacağız? “Biz Hem Halkız Hem de Hak Sahibiyiz!” Toplumsal Çürüme ve Uyuşturucuya Karşı “Sanatını Al Da Gel -3” İnsanca Yaşam İçin Dayanışma ve Öz Savunma Cumhuriyetin Evrimi Bross İşçileri Direniyor! Meslek Hastalıkları Tarih Oldu İyi de Bir Haber Bir Kez Daha Mess Grevi Küba Başkadır Kitap Hayatı Okumaktır


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Kenan Budak Siyaset Akademisi Kuruldu SODAP, günümüz dünyasında giderek bilimsellikten ve işlevsellikten uzaklaşan akademik eğitime alternatif olarak hayata geçirdiği Kenan Budak Siyaset Akademisi’ni kurdu. 1 Şubat’ta faaliyete geçen ve ilk kur programı tamamlanan akademide “21. yy Sosyalizmi”, “Kapitalizmde Yapısal Dönüşüm”, “Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş ve Reel Sosyalizmin Çöküşü” ve “Dünya Halk Hareketleri” gibi konular ele alınırken daha sonra tartışılmak üzere yeni konu başlıkları belirlendi. DUYURU Sendikalı olduğu ve işçi sağlığı önlemlerinin alınmasını talep ettiği için işten atılan batis üyesi işçiler Lokman Tekin ve Ceylan Tekin’in duruşmaları 05.03.2015 günü saat 10.30’da Çerkezköy adliyesinde görülecek. Tüm emekçileri ve halkımızı işçi arkadaşlarımıza destek olmaya çağırıyoruz. 05.03.2015 günü saat 08.00’da Okmeydanı Dayanışmaevi’nden otobüs kalkacaktır. İletişim: 0534 038 00 42 Bağımsız tekstil işçileri sendikası

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 5, Sayı: 31 Şubat 2015 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68

Birleşik Metal işçileri patronların savaş örgütü MESS’e karşı ayağa kalkıyor. İşyerlerinde yapılan grev oylamalarında açık arayla işçiler grev yönünde irade beyan ediyor. Grev başlar başlamaz MESS’ten çözülmeler başlıyor. Türkiye’nin en ağır koşullarında çalışan emekçileri hem patron örgütünü hem işbirlikçi sendikayı alt edecek bir moment yakalıyor. AKP saldırıyor, grevi yasaklıyor. Sandık konusunda büyük hassasiyet sahibi AKP işçilerin iradesini zorla eziyor. Toplumun geniş kesimleri AKP’nin eğitimdeki İslamcı dayatmasına karşı ayağa kalkıyor. Aleviler çocuklarına zorunlu din dersi verilmesini istemiyor. Mitingler düzenleniyor, boykota hazırlanılıyor. AKP saldırıyor, eğitime sahip çıkan öğretmeni tutuklamaya kalkıyor. Bir yılda 1818 işçinin öldüğü ülkede camilerde “işyerlerinde fazla iş güvenliği istemek Allah’ın iradesine şirk koşmaktır” diye vaazlar veriliyor. İşçiler yanarak can vermeye devam ediyor. İsviçre Bankalarında açığa çıkan gizli hesapların 3200’ünün Türkiyelilere ait olduğu ortaya çıkıyor. Ülkede ailelerin %25’i AKP’nin iaşesine muhtaç hale getirilmiş. Yoksulluk sınırının 4000 liraya yükseldiği ülkede asgari ücret 1000 lira bile değil. Fakat Erdoğan 1500 odalı Saray’da oturuyor. Tepkileri dindirmek için de Sarayın adını “külliye”ye çevirmeye çalışıyor. AKP ve Erdoğan iktidarı ne kadar seçim kazanırsa kazansın, ne kadar despotikleşirse despotikleşsin esas olarak miadı dolmuş bir iktidardır. Fakat halk iktidarı seçeneği ortaya çıkarılamazsa daha da saldırganlaşarak iktidara tutunacaktır. İç Güvenlik Yasası baskı rejimini azdırarak sokaklara kelepçe vurmaya dönük bir tutunma hamlesidir.

Basım Yeri: Yön Matbaacılık

Oysa Kobane’nin zafere yürüdüğü, Akdeniz’in umuda kestiği bir momentte halklarımız bu akıl tutulmasına mahkûm değildir. Tarihsel bir momentin eşiğindeyiz. Birbirimizin üzerine değil de düzenin üzerine yürümeyi başardığımızda, omuz omuza durmayı becerdiğimizde kazanmamamızın imkânsız olduğu bir döneme girdik. Bu dönemler sık gelmez, böylesi imkânlar da sonsuza kadar sürmez.

Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

Direnişin tüm güçleri birbirlerine dair önyargılarını yıkabildikleri oranda kurtuluşun müjdecisi olacaklardır. Büyük düşünmek ve büyük kazanmak zorunda olduğumuz günlerden geçiyoruz. Günün gerektirdiği tempoya, bakış açısına ve birleştiriciliğe ulaştığımız oranda kazanacağız.

infosodap@gmail.com www.sodap.org

2

BİRLİKTE MÜCADELE KAZANDIRACAK


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

SARAYLARI KORKU SARDIĞINDA…

E

rdoğan çok korkuyor. Korkusu büyüdükçe ancak daha güçlü bir baskı rejimi inşa ederek ayakta kalabileceğini düşünüyor. Rejimin tek adamı haline gelebilmek adına Başkanlık, sokakları zapturapt altına almak için ise İç Güvenlik Yasası yeni politik sistemin mimarisini şekillendirmek üzere masaya sürülüyor. Erdoğan’ın neden bu kadar korkmaya başladığını çok iyi biliyoruz. Korkuyu doğuran birinci etken, Gezi Direnişi ile ortaya çıkan isyan dinamiğidir. Hiç beklemediği bir anda patlayan ve olağanüstü kitleselleşen bir kent isyanının düzeni nasıl paralize edebileceği yaşanarak öğrenildi. Erdoğan bu dinamiğin şimdilik geriye çekilse de oralarda bir yerlerde, uygun koşullar ortaya çıktığında yeniden harekete geçebilecek bir durumda beklediğini bilmekte. İkincisi Kürt Sorunu’nda işler beklentilerinin çok dışında gelişti. Kobane’nin yenilmemesi, Kürdistan’da halk örgütlenmesinin sürekli olarak gelişmesi, Barzani ya da Hüda Par çizgilerinin alternatif olarak yeterince geliştirilememesi Erdoğan’ın baştaki planlarını boşa düşürdü. Kendisini bir karşı hamle yapmak zorun-

da hissediyor, dengeleri yeniden kendi lehine çevirmek istiyor. “Kobane düştü düşüyor” derken çok mutluydu fakat heyhat ülkeden geçip Kobane’ye ağır silah götüren Peşmerge birliklerine yol vermek zorunda kaldı. Fakat seçimlerden önce ya da sonra bölgede yeniden gerilimin yükseldiği bir noktaya geleceği düşünülebilir. Üçüncüsü Suriye politikasının tamamen duvara toslaması, Esad’ın emperyalist ülkeler açısından da yeniden eldeki en makul seçenek haline gelmesi, Charlie Hebdo saldırısı sonrasında cihatçılarla işbirliği yapan ülke ve lider olma vebalinin daha da büyümesi Erdoğan’ı daha da tedirginleştiriyor. Dördüncüsü küresel kriz dalgalarının Avrupa’da yeni sarsıntılar yarattığı bir dönemde, inşaat sektöründe yaşanan duraklama, büyüme oranlarının düşmesi ekonomik durgunluktan dolayı yükselecek hoşnutsuzlukları daha da tetikleyebilir. Beşincisi ise Cemaat ile mücadelede hala istediği çıtayı yakalayamaması, yolsuzlukların ayyuka çıkmasının kendi tabanında bile ciddi rahatsızlık yaratmış olması, iktidarının sarsılması sonrasında kendisini muhtemelen bir hukuk sürecinin bekliyor olması

Erdoğan’ı iktidarını güçlendirme yönünde itiyor. Bütün bu etkenler Başkanlık sistemi ile iktidar tekelini yakalama hedefini daha da güçlendiriyor. Buna karşı sokaklarda gelişebilecek isyan hareketlerine karşı ise İç Güvenlik Yasası polisin yetkilerini olağanüstü arttırıyor. Bu yetkiler ile artık herhangi bir sokak gösterisine katılmak tutuklanmak için yeterli bir gerekçe haline gelecek. Polise 48 saate kadar savcıya çıkarmadan gözaltı yetkisi veriliyor. Yine polisin sokak eylemlerinde silah kullanmasını kolaylaştıran düzenlemeler yapılıyor. Erdoğan bu haliyle sistem için de giderek bir istikrarsızlık faktörü haline geliyor. Erdoğan’ın kendi istikbalini garantiye almak için hukuku neredeyse askıya almak anlamına gelen uygulamaları hayata geçirmesi sistem içinde de yeni iç gerilimleri tetikleyecektir. Cemaat ile kopuşma sonrasında daha hala istikrarlı bir iktidar bloğu inşa edilememiş olması da AKP ve Erdoğan için bir tedirginlik kaynağı. Sonuç olarak Türkiye giderek siyasi krizin derinleştiği, ülkenin hızla istikrarsızlaşabileceği, sokakları karışabileceği, iktidarın ise bekasını sağlamak üzere iç sa-

M.Mert SİNAN

Bütün bu etkenler Başkanlık sistemi ile iktidar tekelini yakalama hedefini daha da güçlendiriyor. Buna karşı sokaklarda gelişebilecek isyan hareketlerine karşı ise İç Güvenlik Yasası polisin yetkilerini olağanüstü arttırıyor. Bu yetkiler ile artık herhangi bir sokak gösterisine katılmak tutuklanmak için yeterli bir gerekçe haline gelecek. Polise 48 saate kadar savcıya çıkarmadan gözaltı yetkisi veriliyor. Yine polisin sokak eylemlerinde silah kullanmasını kolaylaştıran düzenlemeler yapılıyor.

3


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Seçimlere kadar kan ter içinde bir çalışma bizleri bekliyor. SYRIZA’nın başarısının büyük oranda halk içinde geliştirdiği zengin dayanışma ve örgütlenme çalışmalarının bir sonucu olduğunu görüyoruz. 2008 krizi sonrasında koca bir varoşa dönüşen Yunan kentlerinde emekçiler kendi inşa ettiği dayanışma ağları sayesinde ayakta kalabildi. Bugün o ağlar tüm dünyaya umut veren bir iktidar inşa ettiler. 4

vaş çizgisini geliştirebileceği bir momente doğru ilerliyor. AKP bu sürece baskı mekanizmasını tahkim ederek hazırlanmaya çalışıyor. Fakat öyle gariptir ki polisin yetkilerini görülmemiş biçimde arttırmak için yasalar hazırlatan Erdoğan, sokaklarda provokasyon amacıyla bomba atan polisleri televizyonlarda şikayet ediyor. Tam bir kaosun eşiğinde olduğumuz muhakkak. Erdoğan, seçim sonuçlarından istediği tablonun ortaya çıkamayacağını anladığı anda (HDP’nin barajı geçmesi sonrasında böylesi bir durumun ortaya çıkması muhakkak. Erdoğan’ın, AKP’nin anayasal çoğunluğu elde edemediği bir seçim sonucunu yenilgi olarak okuyacağı artık anlaşılabiliyor) olağanüstü bir ortam yaratmak üzere manipülasyonlara girişebilir. Burada da bir süredir etrafına topladığı radikal İslamcılar üzerinden çeşitli hamleler geliştirebilir.

Biz ne yapmalıyız?

Bir kere Mao’nun “gök kubbeye kaos hakim, demek ki işler yolunda” cümlesini hiç unutmamalıyız. Sonuç olarak karşımızda

devletiyle, egemen sınıfıyla, emperyalist sistemiyle krizden krize savrulan bir yapı söz konusu. Erdoğan’ın 2071 hedefini açıklama fantezisinden yarın ne olacağını tedirginlik içinde kestirmeye çalıştığı bir noktaya geldik. Emperyalist sistem ekonomik krizden tam anlamıyla kurtulamıyor. Neoliberalizmin vaat ettiği karanlık geleceğin yanına Latin Amerika sonrasında Kobane’den, Atina’dan umut dolu seçenekler yaratıyor halklar. Biz de muhakkak ki bu sürece halklarımızın ortak mücadelesini büyütecek bir zeminle giriyoruz. HDP birçok açıdan büyük bir potansiyeli ifade ediyor. Bu imkânı gerçek bir olanağa çevirmek için bizler de uzunca bir süredir var gücümüzle çalışıyoruz. Seçimlere kadar kan ter içinde bir çalışma bizleri bekliyor. SYRIZA’nın başarısının büyük oranda halk içinde geliştirdiği zengin dayanışma ve örgütlenme çalışmalarının bir sonucu olduğunu görüyoruz. 2008 krizi sonrasında koca bir varoşa dönüşen Yunan kentlerinde emekçiler kendi inşa ettiği dayanışma ağları sayesinde ayakta kalabildi. Bugün o ağlar tüm dünyaya umut veren bir

iktidar inşa ettiler. Yaşamın içinde halkın inisiyatifini arttırmaya dönük tüm hamleler özgür bir geleceğe yapılmış büyük yatırımlar anlamına geliyor. İktidarın iç dengesinin tamamen bozulduğunu hiç akıldan çıkarmamalıyız. Böylesi durumlarda toplumlar her türlü çılgınlığın eşiğine rahatlıkla sürüklenebilir. Böylesi bir duruma dair de hazırlıkların yapılması bir zorunluluk olarak görünüyor. En iyisi için umutlanıp en kötüsü için hazırlıklı olmak gerekiyor. Dünya yeniden bir büyük dönüşüm sürecine girdi. Bir dönemin doğruları artık ikna güçlerini yitirdi. Ezilenler tarihin bir aktörü olarak güçlü bir biçimde tarih sahnesine dönüyorlar. Ilımlılık itibar kaybediyor. Radikal dönüşüm isteyen güçler etkinliklerini arttırıyor. Büyük bir hesaplaşma yaşanmadan da yola nasıl devam edileceği muhtemelen belli olamayacak. Büyük umut ve korkuların bir arada büyüyeceği zorlu bir dönemin kapıları açılırken en önemli soru: MÜCADELENİN BÜYÜĞÜNE HAZIR MIYIZ?


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

“Cizre Bilmecesi” ve Çözüm Süreci

C

izre olayları aslında “yeni Türkiye”nin nasıl her geçen gün eski Türkiye’ye dönüştüğünün son kanıtı oldu. Neler döndüğü üzerine pek çok yazı yazıldı, ancak olay bilmece olarak kalmaya devam ediyor. Cizre Emniyet Müdürü “karanlık” bir kişilikti, bakalım yerine nasıl birisi gelecek? Olanları en kestirme yoldan “paralel yapı”ya bağlamak tam bir bilinç karartması olur. Bugünün devlet yapısında, iktidar böyle olayları çok kısa sürede aydınlatabilir ve engelleyebilir. Üstelik artık “onaltı Türk devletinin” mirasçısı ve devamı olduktan sonra bunu çok daha hızlı yapabilir. Bunu yapmıyorsa olanlardan politik bir beklentisi olduğu sonucuna varmak gerekir. İktidarın politik “kara kutusu” Abdülkadir Selvi, “iktidarın çözüm için uğraştığını, Kandil’in ise çözüm süreci sonrasına hazırlandığını” iddia ediyor. Bu bilmece gibi tespiti şöyle temellendiriyor: “PYD, PKK’nın Suriye’deki kolu olduğu bilinmesine rağmen terör listesinde değil. Ama PKK terör listesinde. Bu noktada PKK artık PKK hareketinin önünde bir engel teşkil etmeye başladı. PKK’nın silahlı mücadeleyi bitirdiğini ilan etmesiyle birlikte terör listesinden çıkmış ve geçmiş dönemden eline bulaşan kanı silmiş olacaklar. Üstüne üstlük bir de Batı ülkeleri nezdinde IŞİD ve El Kaide gibi ABD ve Avrupa’yı tehdit eden yapılara karşı mücadele eden özgürlükçü Kürt hareketi payesi elde edecekler.” (Yeni Şafak, 19.01.2015) İktidarın çözüm sürecinin gidişinden hoşnutsuz olduğu anlaşılıyor. Çünkü PKK, sadece bölgede değil uluslararası alanda da gittikçe güçleniyor. Onun uluslararası alanda “özgürlükçü Kürt Hareketi” seviyesine yükselme olasılığı iktidarı çok rahatsız etmektedir. Ancak burada iktidar dönüp kendine bakmak yerine PKK için yeni tuzaklar hazırlama peşindedir.

“Kobani düştü düşecek” diyenlerin böyle bir konuma sürüklenmeleri çok doğal. Son olarak Şengal’deki insanlık dramına PKK’nin olumlu müdahalesi, bu nedenle Barzani’yi de rahatsız etmesi gelişmelerin yeni sorunlar biriktirdiğini gösteriyor. Bütün bu sorunlara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi, gücü ve niteliğiyle her gün daha fazla öne çıkıyor. Oysa AKP iktidarının “çözüm süreci”nden anladığı aynı zamanda PKK’nin tasfiye edilmesidir. En azından “çözümün sırrı” PKK’nin bu süreçte önemli güç kaybına uğraması beklentisidir. Fakat tam tersine, Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin beklentilerinin inadına güç ve itibar kazanıyor. Bu gerçekliğin iktidarı çok rahatsız ettiğini Yeni Şafak yazarının kaleminden öğreniyoruz. İktidar kalemşörü burada durmayıp daha da ileri gidiyor: “Çözümün önünde iki önemli engel var”mış “1-PKK silahlı mücadeleyi bırakmıyor. Türkiye’de silah bırakıp, kadrolarını Suriye ve Irak’a çekiyor. “2-Şehir yapılanmasını tasfiye etmiyor. Tam tersine takviye ediyor. Böylece yerelde otorite olma ve özerklik hedefini sürdürüyor.” (a.y.) İktidar açısından çözümün önündeki engellerin kalkması için: PKK hem silah bırakmalıdır, hem de şehir yapılanmasını tasfiye etmelidir. Bu söylenenleri nasıl yorumlamalı? Politik öngörüsüzlük mü? Açıkça Kürt Hareketiyle alay etmek mi? Ya da bizim bilmediğimiz bilgilere dayanan bir beklenti mi? Herhalde AKP güç ve iktidarının büyüsüne kapılmış olmalı. Güç zehirlenmesinden ve bölgede üst üste aldığı yenilgilerin yarattığı öfkeden dolayı olaylardaki acı gerçekliği görmek

istemiyor. Ya da “onaltı Türk devletinin” ihtişamından bakarak sorunu küçümsüyor. Bu noktada Cizre bilmecesine gelebiliriz. Hiç bir şey iktidarın istediği yönde gelişmiyor. Bu durumda yeni tuzaklarla Kürt Hareketi’nin güç ve itibarını hırpalamak için Cizre veya buna benzer olayların yaratılması sanki kaçınılmaz hale gelmiştir. Hem PKK’nin son dönemde özellikle uluslararası alanda kazandığı itibarı aşındırılacaktır; hem de çözüm sürecine HÜDA-PAR’ın da eklenmesi için zemin oluşturulacaktır. İktidar mayın tarlasında taktik geliştirmeye çalışıyor. Çünkü 90’lı yıllarda değiliz. Bölge ve Kürt Özgürlük Hareketi bambaşka güç dengeleri içindedir. Ayrıca yıllardır fazlaca yıpranan “derin devlet tipi” operasyonlar artık eski etki gücüne sahip değildirler. En son ve en önemlisi Kürt sorununun kendisi yeterince büyüktür. Bu sorunun içine bir de dini değerler çatışmasını taşımak tam anlamıyla ateşle oynamak olur. İktidarın gözü bu büyük riski göremeyecek ölçüde kör olmuş mudur? Herhalde hayır, fakat çaresizliğinden dolayı da “derin devlet” yöntemlerini denemeden edemiyor. Çözüm süreci hiç bu ölçüde uçurumun kenarına gelmemişti. Aşağıya yuvarlanırsa AKP’yi de uçurumun dibine çeker.

Yakup KADİR

İktidarın çözüm sürecinin gidişinden hoşnutsuz olduğu anlaşılıyor. Çünkü PKK, sadece bölgede değil uluslararası alanda da gittikçe güçleniyor. Onun uluslararası alanda “özgürlükçü Kürt Hareketi” seviyesine yükselme olasılığı iktidarı çok rahatsız etmektedir. Ancak burada iktidar dönüp kendine bakmak yerine PKK için yeni tuzaklar hazırlama peşindedir. “Kobani düştü düşecek” diyenlerin böyle bir konuma sürüklenmeleri çok doğal.

5


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Başkanlık Sistemi Ve Kutsal Dava

H

aziran seçimlerine giderken iki konu öne çıktı. Erdoğan’ın başlattığı “başkanlık sistemi” ve HDP’nin parti olarak seçimlere katılması, hemen bütün tartışmaların konusu oldu. Fakat Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi başka bir konuyu da gündeme taşımaya çalışıyor. Bu da: “Kutsal dava”dır. “Erdoğan iktidarda olduğu sürece hiçbir zaman İslam dünyasına bigâne kalmadı. Ahmet Davutoğlu, her zaman yüreğinin bir köşesinde, İslam dünyasının geleceği ne olacak sorusunu taşıdı. Zaten bu kaygısı nedeniyle Erdoğan’dan sonra emaneti omuzlarında buldu. 2015 seçimlerine giderken AK Parti, milletin önüne iddialı bir seçim beyannamesiyle çıkmaya hazırlanıyor.” (Yeni Şafak, 9.02.2015, A.Selvi) Öyle anlaşılıyor ki, AKP’nin seçim beyannamesinde sadece “başkanlık sistemi” olmayacak, bir de” kutsal dava” olacaktır. Bu davanın nasıl tanımlanacağını henüz yazar da bilmiyor. “16 Türk devletini” kaçak sarayın merdivenlerinde sergileyen Erdoğan da ilave olarak, AKP de “kutsal dava”yı seçim beyannamesine yerleştirmeye hazırlanıyor. Yazar dava ile ilgili bazı ipuçları vermeden edemiyor. “AK Parti, ‘Mukaddes mücadelesi’ olan, ‘Medeniyet tasavvuru’ na sahip kitlelerin gönül verdiği bir parti.” “Türkiye’yi bir medeniyet tasavvuru ile inşa etmek ve Batı’da yükselen İslam karşıtlığına karşı söyleyecek bir sözümüzün olması demek bu.” “Kutsal davamız yoksa biz de yokuz.” (a.y.) Konu yeterince açık. AKP, İslam karşıtlığına karşı bir kutsal dava başlatmaya hazırlanıyor. Bu ne yaman çelişki! Bir yanda, bu kadarı yetmiyormuş gibi, çok daha keyfi iktidar yolları açabilmek ve yolsuzlukları mutlak olarak örtebilmek için başkanlık sistemi inşa telaşı; öte

6

yanda, bu sefaletin üstünü bir de “kutsal dava” ile örtme hazırlığı! AKP tükenişini örtmek için debelendikçe daha çok batağa saplanıyor ve daha büyük günahlara soyunuyor. Tüm yaptıklarını görünmez hale getirmek için kanunların yetmeyeceğini düşünen AKP, bunların üzerine bir de “kutsal dava” örtüsünü sermeye hazırlanıyor. Türkiye bir devlet için kısa sayılabilecek zamanda, on beş yılda, yeni bir sistem krizi içine girmektedir. İlki derin devletin yönetiminde ve Kemalizm’in ideolojik örtüsü altında yaklaşık yarım yüzyıl sürdükten sonra krize girdi. Her şeyi kontrol altına almaya çalışan egemenlik sistemi, 90’lı yılların sonunda, tıkanıp yozlaşınca iflas etti. AKP iktidarı ile yeni bir dönem başlamıştı. Ancak çok geçmeden “yeni Türkiye” yalanı adı altından bir kez daha egemenlik sistemi yozlaştı ve tıkandı. Bu kez her şeye egemen olmaya çalışan AKP, yaptıklarıyla keyfilik ve çürümenin zirvelerini zorluyor. Fakat bu defa ideolojik zırh Kemalizm değil siyasal İslam’dır. Hatta seçim beyannamesine bunun “kutsal dava” olarak taşınması gerçekleşirse, Batı dünyasına karşı “mukaddes mücadelesi” yürütülecek ve “Türkiye bir medeniyet tasavvuru ile inşa” edilecektir. Siyasal İslam kendini de imha edecek yollara soyunuyor. Günümüzdeki sistem tıkanması aynı zamanda krizden bambaşka çıkışın işaretlerini de ortaya koyuyor. Böyle günlerde tank seslerine kulak kabartılır, ülke siyasi olarak felç olur, kendini esecek fırtınaya bırakırdı. Seçim süreciyle birlikte siyasi uyanıklığın ve canlılığın arttığı bir döneme giriliyor. Her gün HDP tartışılıyorsa, bu krizden farklı çıkış yolları aranıyor demektir. Halkların özgürlük mücadelesi sahte kutsal davaları yenmeye hazırlanıyor.

(Elimize e-Posta yoluyla ulaşan açıklamayı paylaşıyoruz.)

TKP Kıvılcım: Özgürleşen Kobane’yi, Büyüyen Rojava Devrimini Selamlıyoruz! Kobane kent merkezinin özgürleştirilmesinin ardından AKP destekli DAİŞ çeteleri köylerden de püskürtülüyor. Rojava kadın devrimi direniyor, büyüyor, halklarımızın umudunu büyütüyor. Büyük bedeller ödenerek kazanılan bu zafer, insanlık tarihinde kahramanlık destanı olarak yerini alacaktır. Bu destansı direnişi ve Ortadoğu’da yeşeren Rojava kadın devrimini coşkuyla selamlıyoruz. Bu direnişte şehit düşerek ölümsüzleşen kahraman YPJ ve YPG savaşçılarının yüce anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Ortadoğu halkları önünde iki seçenek var. Ya kanlı boğazlaşmalarla bu coğrafya felakete sürüklenecek. Ya da tüm halkların eşitlik, özgürlük temelinde barış içinde bir arada yaşayabileceği bir gelecek inşa edilecek. Kobane’de yaşanan, işte bu iki çizginin savaşıdır. Esaret ve ölüme karşı kazanan taraf özgürlük ve yaşam olmuştur. Partimiz, enternasyonalist dayanışma bilinciyle Kobane direnişinde yer almıştır. TKP-Kıvılcım savaşçıları, yiğit YPJ/ YPG savaşçılarıyla aynı mevzilerde omuz omuza yaşamı ve özgürlüğü savunmanın onurunu yaşamıştır. Şimdi görev, Kobane’yi yeniden inşa etmek ve insanlığın umudu Rojava kadın devrimini büyütmektir. Kobane’nin yeniden inşa sürecine de aktif destek vereceğimizi ilan ediyoruz. Ezilen halklarımızı bu seferberliğe omuz vermeye ve Kobane’yle dayanışmaya çağırıyoruz. Kobane’de Düşene, Dövüşene Bin Selam! Rojava Kadın Devrimine Bin Selam! Biji Berxwedana Kobane! Biji YPJ/YPG! TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ – KIVILCIM


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

KEMALİST İSLAMCILIK

C

umhuriyet tarihinde bir dönemin kapandığını “90 yıllık reklam arası bitiyor” hatırlatması sonrasında Metiner’in “Cumhuriyet artıkları” aforizmasıyla da iyice anladık. AKP artık bir dönemin kapandığını yüksek sesle ifade ediyor. “Yeni Türkiye”, Erdoğan’ın başkanlığı altında yürütmeyi çok daha merkezileştirmiş, İslam’ı bir devlet ideolojisi haline yükseltmiş ve “muasır medeniyet” çizgisi olan Batı ile daha gerilimli bir zeminde yeniden inşa ediliyor. Cumhurbaşkanlığı’nın Çankaya’dan Erdoğan’ın kaçak sarayına taşınması ise bu dönüşümün en önemli sembolik işaretlerinden birisi. Peki, Kemalizm ile AKP İslamcılığı arasında süreklilikler mi yoksa kopuşlar mı daha fazla? “Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkma” konusunda çok hassas solcularımız çok sinirlenebilir ama biz sürekliliklerin birçok açıdan kopuştan çok daha fazla göze battığını düşünüyoruz.

Muhakkak ki en belirgin ortak yön iki ideolojinin de aslında egemen sınıf siyaseti ürettiğidir. Kemalizm dediğimiz ideoloji aslında modernleşmeci bir milliyetçilikten daha fazlası değildir. Türklük ekseninde bir ulus devlet inşa edilmiş, devlet eliyle burjuvazi yetiştirilmiş, din toplumsal denetim altına alınmış, bu toplumsal dönüşüm de büyük oranda otoriter bir tek parti rejimi altında gerçekleştirilmiştir. Modernleşmeci devlet, toplumsal alanı büyük oranda tahakkümüne almaya çalışmış, Osmanlı ile bir tür süreklilik içinde toplumda kendisine tehdit oluşturabilecek özerk yapıların gelişimine büyük oranda engel olmaya çalışmıştır. Bu tabloyu en net biçimde devlet ile sendikalar arasında kurulan ilişkiden takip edebilmek mümkündür. Türk- İş kadar devlet ile içli dışlı olmuş bir sendikayı dünyanın birçok ülkesinde bula-

bilmek zordur. Bu sayede, işçi sınıfının toplumsal örgütlenmesine karşı yapıldığı çok açık olan bir askeri darbeye bir sendika genel başkanını çalışma bakanı olarak verebilmiştir. Cumhuriyet’in ilk iş yasası da faşist İtalya’dan alınmıştır. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi 1960’lara kadar engellenmiş, 1980 sonrasında ise fiilen ezilmiştir. İslamcılık da büyük oranda benzer bir gelişim izliyor. Milliyetçilik ideolojisinin yerine İslamcılığı koyduğunuzda benzer bir kimlik inşası sürecini gözlemlemekteyiz. Bütün toplum tek bir kimlik ekseninde yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Devletin toplumu bir ideoloji ekseninde inşa etmeye çalışması aslında oldukça modern bir fenomendir ve bütün otoriter, baskıcı rejimlerin ortak noktasıdır. Aslında burada AKP’nin Kemalizm ile bir ortak yanını daha görüyoruz. AKP de dini Kemalizm gibi kendi denetimine almak istiyor. Bu açıdan dini araçsallaştırma anlamında her iki ideolojinin de ortak bir yönü bulunduğunu varsayabiliriz. Yine en önemli ortak yanlardan bir tanesi de sermaye birikim sürecinde rol oynama tutumudur. Aslında zaten devletlerin aktif bir biçimde rol almadığı hiçbir sermaye birikim süreci yoktur. Burada biraz daha özgün olan iktidarın, kendisine doğrudan destek olacak bir sermaye grubunun oluşumunda somut şekilde rol almış olmasıdır. Erdoğan ve Davutoğlu’nun TÜSİAD toplantısına gitmeyi reddetmeleri, kimi holdinglerin AKP iktidarıyla birlikte muazzam bir büyüme imkânı bulması, İslamcılığın TÜSİAD- MÜSİAD geriliminden büyük oranda besleniyor olması aslında iktidar-sermaye ilişkisinin büyük oranda yeniden üretildiğini gösteriyor. Bu sermaye biriktirtme telaşının yarattığı yağmacılığın sonuç-

ları konusunda da birçok ortaklık var. Cumhuriyet’in ilk yıllarında İş Bankası çevresinde toplanan aferistlerin ( iş bitiricilerin) hikâyeleri mideleri bulandırmaktaydı şimdi ise Erdoğan’ın kentsel rantlardan doğan bir zenginliği kendi sözünden çıkamayacak bir sermaye çevresi yaratmak için nasıl kullandığını açıkça görebiliyoruz. İslami çevrelerde zenginleşmenin yarattığı çürüme yeni fay hatları ortaya çıkaracak biçimde etkiler üretiyor. Yine Kemalizm ile İslamcılık arasındaki en ortak noktalardan birisi de işçi sınıfını görünmez kılma noktasındaki ısrarları. Kemalizm “sınıfsız, imtiyazsız” bir kitle yaratma telaşında idi. Bugün Kemalizm’i sol ile ilişkilendirmeye çalışanların hiçbir bağımsız işçi inisiyatifine göz yummamış bir siyasi çizgiyi nasıl allayıp pullayıp sol olarak lanse etmeye çalıştıklarını görünce insan şaşkınlığa düşüyor. AKP ise patronu ile birlikte namaz kılan işçiler tahayyülü üzerinde yükseliyor. Aralarındaki meseleleri sınıfsal ilişkiler bağlamında değil de ümmetin bileşenleri olarak İslami eksende çözmeye çalışanlara dayanan çalışma ilişkileri AKP ideolojisinin önemli bir parçasını oluşturuyor. İslamcılığın Kürt hareketine yaklaşımının da Kemalizm’in özellikle 1919-1924 arasında geliştirdiği Kürt yaklaşımı ile benzerliği ortada. Ortak amaç, Kürtlerin siyasi desteğini kazanarak daha sonra onları başka bir kimliğin içerisinde çözmek. Erdoğan’ın kafasında da Atatürk’ün kafasında da hiçbir zaman Kürtleri kolektif hakları ile sisteme dâhil etmek gibi bir proje olmadı. Fakat bu ikisinin de zaman zaman farklı politikalar benimsemesine engel olmadı. 1921 Anayasa’sı Türkiye Anayasacılık tarihinin ademi merkeziyetçiliğe en açık belgesidir. Katı merkeziyetçi yeni anayasanın gündeme gelmesi ise 1924 yılında gerçekleşmiştir.

Ebedi Şef ve Tek Adam olma konularında da Erdoğan’ın Atatürk’ü kendisine örnek aldığı anlaşılmaktadır. Erdoğan, 2015 seçimlerinin aslında Başkanlık sisteminin oylanacağı bir referandum olacağını şimdiden ilan etti. Yani her iki siyasi proje de toplumun kendi özyönetim prensiplerine göre şekillenmesine kesinlikle karşı, tam anlamıyla burjuva diktatörlüğü projeleri olarak görülebilir. Ermeni Soykırımı ile ilgili bir davaya Perinçek, Baykal ve Egemen Bağış’ın birlikte gidebilmesi bile örtüşmenin ne kadar güçlü olduğunu göstermiyor mu? Yani esasa dair konularda ezilen halkların, sınıfların, cinslerin hayatı açısından arada büyük bir benzerlik bulunmakta. Sonuç olarak sosyalistlerin ısrarla “cumhuriyetin kazanımlarına” sahip çıkma konusunda bir hassasiyet gösterme çabalarının bir burjuva projesine eklemlenme dışında yaratabileceği bir siyasi sonuç yok. Bütün dünyada ezilenlerin gününün gelmekte olduğunu gösteren gelişmeler yaşanırken bizlerin ufkunun yepyeni bir ülke inşa etmeye odaklanması gerekmiyor mu? Kemalizm ile İslamcılık arasındaki farkların göze sokulmaya çalışılmasının sola nasıl bir katkısı olabilir? Humeyni’ye karşı direnmek için Şah döneminin kazanımlarından bahsetmenin ne âlemi var? Yepyeni bir dünya kuruluyor. Erdoğan’ın sınırsız iktidar heveslerinin karşılıksız kalacağı günler yakınlaşıyor. Bu mücadeleden alnımızın akıyla çıkabilmemiz için işçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, kısacası tüm ezilenlerin kendi senaryolarıyla bir dünya inşa etme iradesini ve örgütlülüğünü yaratabilmesi en kritik nokta olarak ağırlığını korumaya devam ediyor.

7


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Neoliberalizm, İslamcılık ve 21. Yüzyıl Sosyalizmi

K

endisi başlı başına büyük bir soygun ve katliam olan neoliberalizmin meşru bir evladı olarak görebiliriz radikal İslamcılığı… 1970’lerle birlikte başlayan “toplumsal olanı püskürtme” operasyonunun, küresel sermayenin karşı taarruzu olarak neo liberalizmin gerçek politik hedefi, düşen kar oranlarını arttırmak ve toplumsal artı değerin paylaşımında işçi sınıfının payını küçültmekti. Bunu başarabilmek için ise işçi sınıfının politik çıkarlarını savunan sosyalist, devrimci hareketin yenilmesi gerekiyordu. Bunun için kapsamlı bir saldırı başlatıldı. Özellikle sosyalizm ile kapitalizm arasında sıcak mücadeleye sahne olan ülkelerde bu plan çok kanlı bir takım yollarla yürütüldü. Allende’nin Başkanlık Sarayı’nda bombalanarak öldürülmesi ile başlayan süreç IŞİD’in Paris’i basmasına kadar olan dönemin açılışını simgeleyen olaylardan biri olarak görünebilir. Latin Amerika coğrafyası askeri darbelerle boğulurken Arap coğrafyasında Gramsci’nin “sivil toplumun devrimi engelleyen hendekleri” siyasal İslam eliyle kurumsallaştırıldı. Bugün Fanon’u, Cezayir’deki FLN’yi, Kaddafi’nin Yeşil Kitabını, Lübnan Komünist Partisi’ni, İran’da petrolleri kamulaştırdığı için CIA darbesiyle devrilen Muhammed Musaddık’ı, Halkın Fedaileri’ni pek kimseler hatırlamıyor. Ortadoğu’da sosyalizmin güçlü damarlarının kesilmesinde İslamcıların nasıl bir rol oynadığına çok iyi bakılmalıdır. Humeyni’nin İran Devrimi’ni TUDEH’ten çalmak için Fransa’daki sürgününden apar topar Tahran’a gönderildiğini, Selefiliğin El Kaide’yi doğurmasının ise doğrudan Afganistan’da Sovyet

8

İşgal’ ine karşı ABD eliyle kotarıldığını hiç unutmamak gerekiyor. Bizde de 12 Eylül olmasaydı İslamcılık 90’ların ikinci yarısından itibaren politikada sahip olduğu rolü oynamayacaktı. Dolayısıyla dünyayı dehşete düşüren İslamcı cinnetin, sosyalizmin küresel sistemin neo liberal projesiyle yenilmesinin bir laneti olarak yaşandığını görüyoruz. Aynen her türlü faşizmin, kaybedilen bir devrimin ağır faturası olması gibi… Neden? Çünkü kapitalizm büyük bir yoksulluk ve dışlanmışlık üretmeye devam ediyor. Sosyalizmin yenilmesi, yoksulluğu ve toplumsal dışlanmayı daha da arttırdı. Aslına bakılırsa Marksizm de Batı aydınlanmasının bir tür evladıdır, dolayısıyla siyasal liberalizmle topluma sınıflar penceresinden bakmak dışında birçok ortaklığı vardır. Yani sosyalizm, Doktor’un deyişiyle eldeki “medeniyet kazanımlarını ortadan kaldırmadan bir orijinal medeniyet inşası” olanağı sunmaktaydı. Sosyalizmin yarattığı boşluğu dolduran faşizm, siyasal İslamcılık, aşırı sağ gibi akımlar ise açıkçası bir tür “medeniyeti bütünüyle yıkıcı” barbar akını gibi çalışıyorlar, bu akımların bir sosyal devrim yaratma olanağı bulunmuyor, iktidara geldiklerinde ise zaman tüneline girilmiş, geçmişe ışınlanılmış gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bu tablonun Musul’daki “IŞİD mucizesi”ni ballandıra ballandıra anlatan AA muhabiri dışında pek kimseleri mutlu ettiği söylenemez. Küresel kapitalizm sosyalizmi kalıcı olarak yok edemediği gibi şimdi bir de özellikle Avrupa’da ve Ortadoğu’da El Kaide türevi yapılarla başa çıkmak zorunda, hem de bunu ekonomik bir çöküş yaşarken başarmak zorunda. İşleri hiç kolay değil.

Peki, sosyalizm neo liberalizme neden yenildi? Çünkü yaşanan sosyalizm deneyimi eşitlik ile özgürlüğü aynı zeminde kurmayı başaramadı. Stalin dönemi temizlikleri, Çekoslovakya, Macaristan müdahaleleri, sistemin olağanüstü katılaşması, sosyalist hareket içinde devletlerin arasındaki çekişmelere denk düşen bölünmeler (Çin, Sovyet, Arnavutluk vs.) sosyalizmin dünya çapındaki hegemonyasını zayıflattı, bir büyük kalkışma olan 68 bir tür bu hayal kırıklığının ifadesi haline dönüştü ve sosyalist sistemin daha da zayıflamasına yol açtı. Sosyalizm iç gerilimlerini aşmasını sağlayacak bir sıçrama gerçekleştiremeyince de neoliberalizm karşısında yenildi. Yenilen sosyalizmin uzantıları ise her zamanki çokbilmişlikleri ile ezilen halkların yarattığı yeni sosyalist deneyimlere burun kıvırıyorlar, “anti-emperyalist” görünümlü ulusal-otoriter devlet adamlarından medet umuyorlar. Fatih Yaşlı, Fransa’da dün gerçekleşen yürüyüşün “başında Esad” olmalıydı buyuruveriyor, öbürü Fransa’nın vuracağı “jakoben” yumruktan medet umuyor. Sosyalizm, 21. Sosyalizmi olarak küllerinden yeniden doğuyor. Latin Amerika’da doğan halk hareketlerine yaslanarak büyüyen, doğrudan demokrasiyi eşitlik mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline getiren, iktidarı devlet iktidarı olmaktan ziyade halkın öz örgütlerinin doğrudan iktidarı olarak okuyan ve geliştiren yaklaşım hem Rojava’da hem de İspanya ve Yunanistan’da ciddi karşılıklar buluyor. Ayşe Tansever’in yazısında verdiği Bosna Hersek örneğinde olduğu gibi haberdar olmadığımız birçok coğrafyada da tarihin çarkı bir yandan önemli bir birikimi gerçekleştirmeye devam ediyor.

Bu analiz AKP’nin Batı’nın sömürgeci mantığını Paris Katliamı’nın gerekçesi haline getiren uyanıklığıyla kökten ayrışmaktadır. AKP’nin kendisi de o sömürgeciliğin doğal sonucudur. Ağababaları ABD’nin desteğine güvenip Suriye batağına saplananlar, ABD bölgeye müdahale etsin diye kırk takla atanlar, Kaddafi adice katledildiğinde petrol karası ve dolar yeşiliyle kendilerinden geçenler, Esad devrilsin diye bölgeyi cihatçı yatağı haline getirenler yağmacılıklarını sınır ötesine taşıma hayallerinin kurbanıdırlar. Irak bombalanırken model ülke rolüne soyunanlar şimdi Ebu Gureyb’e sahte gözyaşları dökmekteler. İslamcılığın Batı eleştirisi tarihin gördüğü en büyük ikiyüzlülüktür. İslamcı faşizmin insanlığın yarattığı tüm değerlerin düşmanı olduğu ortadadır. İslamcı faşizmin bu etkinliği; İslamcılığı, Gezi ve yolsuzluk operasyonları ile canlı cenaze haline dönüşen iktidarının can simidi olarak gören Erdoğan’ın iktidara tutunma gözü karalığı ile birleşince çok büyük bir iç tehdit ile de karşı karşıya bulunduğumuzu gösteriyor. Erdoğan’ın İslamcı faşizmi bir iktidar aparatı olarak görme ısrarı hem iktidar bloku içindeki gerilimleri arttıracak hem de giderek ülkeyi büyük bir iç çatışmanın eşiğine sürükleyecek. Böylesi bir noktada siyaset yapabilir bir durumda kalabilmek için çok iyi bir hazırlık içinde olunması gerektiği açıktır. 21. Yy. Sosyalizm çizgisi eğer kendisini bu süreçte bir toplumsal seçenek halinde örgütleyemezse Pakistanlaşma ile Mısırlaşma dışında bir seçeneğin kalmayacağı görülüyor.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

İSLAMİLEŞMEYE KARŞI NE YAPACAĞIZ?

E

rdoğan’ın içinde bulunduğu politik açmazda, denetlemeye çalıştığı iktidar blokuna rıza üretmek için İslamileşmeyi yoğun bir biçimde kullanacağı çok açık. Bunu sıradan bir muhafazakârlaşma süreci olarak değerlendiremeyeceğimiz de ortada. 2-6 Aralık’ta gerçekleşen 19. Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlar, Sağlık Bakanı’nın 6 yaşında çocukların evlenebileceğine dair fetva veren adamı önce eleştirip sonra kendisinden özür dilemek zorunda kalması, Charlie Hebdo baskını sonrasında Cumhuriyet’in yayınladığı eke verilen tepkiler, zorunlu Osmanlıca dersi tartışmaları, Erdoğan’ın 16 şövalyeli garip karşılama törenleri, yine Erdoğan’ın İBDA/C lideri ile gerçekleştirdiği samimi buluşma…. Ortadoğu’da cihatçılar ile girişilen ilişkiler de düşünüldüğünde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmedik seviyede bir İslamileşme ile karşı karşıya olduğumuz açık. İslamcılık denen siyasi hareket esas olarak İslam dünyasının geri kalmışlığını Batı’nın dayattığı modernleşme ile açıklamaya çalışan, dolayısıyla kurtuluşun İslami temellerde yeniden inşası ile mümkün olabileceğini düşünen bir ideolojik yaklaşımdan besleniyor. Dolayısıyla Siyasal İslamcı bir hareketin iktidarda olması ve giderek devlet ve toplum üzerindeki denetimini arttırması İslamileşme sürecini büyük oranda açıklıyor. Bu çizgi aslında Arap Baharı ile belirgin bir inşa süreci haline dönüştü. Müslüman Kardeşler ile bir kader birliği yapan Erdoğan ve AKP, bir tür bölgesel güç haline dönüşebilmek için toplumu da Ortadoğulaştırmayı önüne koymuştu. Fakat Müslüman Kardeşler projesi büyük oranda çöktü. ABD Ortadoğu’da AKP-Katar-

MK ekseninden uzaklaşarak İran ile yakınlaştı. Suriye’de işler Erdoğan’ın Emevi camisinde namaz kılmasını mümkün kılmadı. Daha da önemlisi Gezi ve yolsuzluk operasyonları AKP’nin yaldızlarını döktü. Bu yaşananlar karşısında hala ciddi bir siyasi alternatif yaratılamamış olsa da AKP’li ya da AKP’siz Erdoğan’ı siyaseten gidici bir hale getiriyor. Bu yüzden şu anda aslında AKP’nin çok kontrollü bir biçimde toplumu İslamileştirmeye çalıştığı Gezi öncesi günlerden ziyade panik halinde ve denetimden çıkmış bir biçimde ortalığa saçılan bir gündemle karşı karşıyayız. Bu tablo büyük oranda Erdoğan’ın denetim altında tutmaya çalıştığı iktidar blokundaki çatlama temayüllerinin önünü kesmek, toplumsal saflaşmayı yeniden büyük oranda dinsel bir saflaşma haline dönüştürmek, özellikle yolsuzluk operasyonlarının ortalığa saçtığı lağım karşısında kafası karışan tabanı yeniden saflaştırmaya ve bağlılığını pekiştirmeye dönük hamlelerden oluşuyor. Erdoğan özellikle Cemaat’in parti tabanında etki yaratmasına karşı kalkan örebilmek için militan İslamcı bir görüntü vermeye çalışıyor. Cemaat ile köprülerin atılması sonrasında radikal İslamcı çevreler Erdoğan şahsında çok daha net bir İslamcı önder bulduklarını düşünüyorlar ve onun etrafında safları sıklaştırıyorlar. Tabii burada Cemaat kadrolarının tasfiye edilmesi sonrasında boşalan devlet kadrolarının paylaşılması gibi dünyevi bazı gündemler de mevcut.

burada İslamcılık ve Hüda Par üzerinden reaksiyon vermek dışında bir seçenek geliştiremiyor. Davutoğlu’nun son Diyarbakır konuşması da devletin Kürt Özgürlük Hareketi’nin çok yönlü gelişimi karşısında İslam kardeşliği dışında bir argüman geliştiremediğini gösterdi. Hüda Par, Cizre türü provokasyonlarla ve Diyarbakır’daki gibi kitlesel mitinglerle birçok aracı kullanarak müzakere sürecinde devletin 3. Kolu olarak rol almak istiyor. Bu çerçeve tutarsa AKP ve Erdoğan kendisine dönük her türlü muhalefeti “İslam karşıtlığı” biçiminde itibarsızlaştırmaya çalışacak. Ortaya çıkan çürüme tablolarından midesi bulanan kesimleri kendisine yeniden bağlamaya çalışacak. Dünya kamuoyu nezdindeki itibar yitimini de yine bir tür Osmanlıcılık ve “şahlanan Türkiye’nin önünü kesmeye çalışıyorlar” kalkanıyla savuşturmaya çalışacak. Peki, bu İslamileşme dalgasına karşı ne yapmalıyız? Bir

kere kesinlikle ciddiye almalıyız. İslamileş-

M.Mert SİNAN

Aslında AKP’nin çok kontrollü bir biçimde toplumu İslamileştirmeye çalıştığı Gezi öncesi günlerden ziyade panik halinde ve denetimden çıkmış bir biçimde ortalığa saçılan bir gündemle karşı karşıyayız. Bu tablo büyük oranda Erdoğan’ın denetim altında tutmaya çalıştığı iktidar blokundaki çatlama temayüllerinin önünü kesmek, toplumsal saflaşmayı yeniden büyük oranda dinsel bir saflaşma haline dönüştürmek, özellikle yolsuzluk operasyonlarının ortalığa saçtığı lağım karşısında kafası karışan tabanı yeniden saflaştırmaya ve bağlılığını pekiştirmeye dönük hamlelerden oluşuyor.

Aynı zamanda Kürdistan’da da sürekli mevzi kaybeden Erdoğan

9


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Bu tablo büyük oranda Erdoğan’ın denetim altında tutmaya çalıştığı iktidar blokundaki çatlama temayüllerinin önünü kesmek, toplumsal saflaşmayı yeniden büyük oranda dinsel bir saflaşma haline dönüştürmek, özellikle yolsuzluk operasyonlarının ortalığa saçtığı lağım karşısında kafası karışan tabanı yeniden saflaştırmaya ve bağlılığını pekiştirmeye dönük hamlelerden oluşuyor.

10

me sahici bir sorundur. Özellikle İslami referanslar üzerinden toplumsal yaşamın şekillendirilmesi yönündeki adımlara karşı tutarlı bir mücadele yükseltmek zorundayız. AKP, değerler eğitimi adı altında anaokulundan başlayarak çocuklarımıza Sünni İslam’ın değerlerini aktarmaya çalışıyor. Devletin toplumu dini ve ahlaki değerler üzerinden eğitime tabi tutması bütünüyle totaliter bir tutumdur. Alevilerin onlarca yıllık “zorunlu din dersleri kaldırılsın” mücadelesine karşılık imam hatipleri asıl oyun haline getiren, din dersini anaokuluna indirmeyi hedefleyen, karma eğitimi tartışmaya açan bir yaklaşım kabul edilemez. AKP insanların neye nasıl inanacağını dikte edemez. Bu anlamda Alevi halkımızın Şubat ayı içinde gerçekleştireceği okul boykotu çok önemli bir adımdır. Fakat zorunlu din dersine karşı mücadele sadece Alevilerin meselesi olarak da algılanamaz. Bu açıdan boykota geniş bir destek verilmesi ile ilgili tutum alınması önemlidir. BHH’nin Alevilerin eylem çağrısını temellük etme yaklaşımının yarattığı antipatiklik, bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Bu anlamda Cumhuriyet gazetesinin Charlie Hebdo ile dayanışması da önemli bir adımdı. Cumhuriyet ile protesto gösterilerini kat kat aşan bir dayanışma örgütlenmeliydi. Fakat bireysel destek ziyaretlerini aşan bir tutum ortaya çıkama-

dı. Bu Cumhuriyet’in geleneksel çizgisine verilen bir destek olarak anlaşılmayacak bir biçimde örgütlenebilirdi. Sosyalist/devrimci hareket bu ülkede özgürlüklerin en önemli güvencesi olduğunu tüm topluma gösterme gibi hegemonik bir hamle yapma olanağını orada kaçırdı. İkinci olarak ise İslamlaşmaya karşı mücadelenin İslam ile İslamcılık ayrımını hiç unutmadan yürütülmek zorunluluğunun altı çizilmelidir. İslamlaşma dalgasını kırmanın kendisini dindar olarak gören işçilerin, emekçilerin AKP’ye destek vermekten vazgeçirilmesi dışında bir olanağı yoktur. Kentlerin genç proleterleri ya kırlardan kentlere çok yeni göçmenin ya da 12 yıllık AKP iktidarının etkisiyle dini değerlerin giderek daha fazla etkisi altına giriyorlar. Bu kesimlerle konuşulabilmesini sağlayacak esas çizgi militan bir laiklik yaklaşımı değildir. Dindar proletarya ile sınıfsal zeminde bağ kurmak, dinsel inançlarını bir siyasi rızaya dönüştüren mekanizmayı parçalamak için bir zorunluluktur. İslamcılığa destek veren ama yoksulluk, güvencesizlik ve yolsuzluktan da bunalmış kesimlerin karşısına militan bir laiklik çizgisi ile dikilmek bu kesimleri tam da Erdoğan’ın istediği gibi dinsel/mezhepsel bir çatışma ekseninde davranmaya itmez mi? Özellikle BHH, militan bir laik-

lik mücadelesini en azından söylemsel bazda fazlasıyla ön plana çıkarmaya çalışıyor. Bu yaklaşım daha ziyade kendisine toplumsal muhalefet içinde ayrıksı bir yer edinme ihtiyacından yola çıksa da aslında sınıfdışı bir sosyalist hareketin tipolojisini ortaya koyuyor. Bu çizginin giderek “Soma’da bile AKP’ye oy verenlerden ne hayır gelir?” noktasına varması kaçınılmazdır. SYRIZA lideri Tsipras’ın dini tören olmaksızın yemin etmesi de aslında yukarıda yaptığımız önerinin bir sınanması anlamına geliyor. SYRIZA’yı ayrıksı kılan kesinlikle Tsipras’ın ateistliği ya da militan bir laiklik çizgisi değildi, tam tersine halkın ekonomik kriz sonrasında yaşadığı sıkıntıların politik ifadesi olabildiği için bunu başardı. Fakat iktidara gelince de Yunanistan tarihinde ilk kez İncil’e el basmadan yemin etme hamlesini yaptı. Birçok dindar Yunan emekçinin de rızasını alan bir komünistin bu hamlesi büyük bir kaosa yol açmadı. Sonuç olarak; İslamlaşmaya karşı mücadele güncel bir görevdir. Fakat bunu yaparken İslamcılık ile mücadeleyi İslam ile mücadele sanma hatasına düşülmemelidir. Gerçek laiklik ancak sosyalizm ile sosyalizm de bu toprakların emekçilerinin desteğinin kazanılması ile mümkün.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

“Biz hem halkız hem de hak sahibiyiz!” Çayırova Belediyesi ve TOKİ işbirliği ile Emek ve İnönü Mahallerinde uygulanmak istenen kentsel dönüşüme karşı örgütlenen mahalleli 6 yıllık sürecin sonunda projeyi iptal ettirdiler. Eylemler yaptılar, gözaltına alındılar, yok sayıldılar. Ama yine de evlerini yıktırmadılar. Kentsel Dönüşümle Mücadele Derneği Başkanı Murat Koca ile halkın zaferiyle sonuçlanan bu sürecin detaylarını konuştuk. S.Dayanışma: Buraya nasıl yerleştiniz? Buraya evlerinizi yaparken nasıl zorluklar yaşadınız? Buraya 1992’de geldim. Geldiğim zaman ne elektriğimiz vardı ne suyumuz vardı. 1994’de evlendim. Evlendiğimiz zaman bu derede köprü bile yoktu. Eşim buraya gelinlikle geldiğinde suya girmesin diye tuttuk kucakta karşıya geçirdik. Gelinlik kiralıktı o yüzden kirlenmesin diye kucakta karşıya geçirdik. Her birimiz Anadolu’nun ayrı yerlerinden geldik buraya. Her birimiz farklı zorluklar çektik. Varımızı yoğumuzu sattık ve burada bir yaşam alanı yarattık. Burası 1994’de ilk belediye olduğu zaman benzin parasını biz verdik, iş makinesini belediye başkanı verdi yol yapmak için. Elektrik direklerini Akse Köyünden gidip kendimiz getirdik, elektrikleri öyle döşedik. O zamanlar çok zor şartlarda buraları aldık. İnsanlar çoluğunun çocuğunun rızkını bu evlere yatırdılar. Kentsel Dönüşüm süreci nasıl başladı? 2012’de sel felaketi oldu burada. Bu sel felaketinden dolayı ben defalarca dilekçe yazmama (başka mahallelerin yolları yapılırken buranın yolları hep sorunluydu) bizim yollarımız da yapılsın diye hem il hem ilçe belediyelerine dilekçe verip, telefonla da aramama rağmen bir gelişme olmadı. 2010’da İçişleri Bakanlığına dilekçe yazdım şahsım adına. Ve yazdığım bir dilekçe bana beş dilekçe olarak geri döndü. Çayırova Belediyesi 2012 için bizim yollarımızın yapılmasını planlamış. 2012’ye girdiğimiz zaman ben bir dilekçe yazdım, yollarımız

yapılacaktı diye. Aldığımız cevap şuydu: “Bölge kentsel dönüşüm planına dâhil.” 2009’da Kentsel dönüşüm kararı alınmış, bizim ise 2012’de haberimiz oluyor. Peki, bize sormadan neden böyle bir karar alınıyor diye sorduk. Devlet bunu sizin yararınıza yapıyor cevabını aldık. Dernekleşme süreciniz nasıl gerçekleşti? Bu gelişmelerin üzerine 17 kişi ile dernek kurduk. Sonraki aylarda elli altmış kişiye ulaştık. Derneğin kurulma fikri diğer kentsel dönüşüm bölgelerinde dernek kurulduğu ve yürüyüşler düzenlendiğini görünce ortaya çıktı. Hukukçularla konuştuk. Onlar da bir dernek oluşturursanız daha kolay mücadele edersiniz dediler. Şu anda derneğe 400 kişi üye. Fakat kimi insanlar derneğe üye olmak istemiyorlar. Çünkü derneğin beş lira aidatı var. Bu ne kadar küçük bir rakam gibi gelse de buradaki insanlar için inanın çok önemli. Bir akşam misafirliğe gitseniz, önünüze peynir zeytinden başka bir şey koyamayacak insanlar. Zaten bizim e vlerimizi bu şekilde elimizden alırlarsa bizi diri diri mezara koyarlar.

di. Biz süreçten haberdar olmayı istedikçe onlar kapıları yüzümüze kapattılar. Belediyelerle görüştüğümüzde sizinle ilgili protokol yok dediler. Sonra bizimle ilgili protokol hazırladıklarını gördük. Biz de 690 dilekçeyle bilgi edinme kanuna dayanarak 6 Mart 2013’te Çayırova Belediyesine dilekçe yazdık. Bize bir ay önce utanmadan sıkılmadan altında imzası olan protokolden habersiz gibi davranıp, bir ay sonra bize bu kararın Büyükşehir Belediyesinden geldiğini söylediler. Büyükşehir Belediyesi ile görüştük. Onlar da Çayırova Belediye Başkanı’nın onlara halkla birebir görüştüğünü ve bölgedeki halkın buna razı olduğunu söylemesi üzerine bu karar çıktı dediler. İki belediye arasında mekik dokuduk anlayacağınız. Belediyelerin görevi sosyal hizmet yapmaktır; bizim evlerimizi yıkıp yeniden bize satması değildir Size bu süreçte nasıl bir teklifle geldiler? Üç sene önce benim daireme 50 bin

Röportaj

Bu gelişmelerin üzerine 17 kişi ile dernek kurduk. Sonraki aylarda elli altmış kişiye ulaştık. Derneğin kurulma fikri diğer kentsel dönüşüm bölgelerinde dernek kurulduğu ve yürüyüşler düzenlendiğini görünce ortaya çıktı. Hukukçularla konuştuk. Onlar da bir dernek oluşturursanız daha kolay mücadele edersiniz dediler. Şu anda derneğe 400 kişi üye.

B e l e diyeden ve diğer yetkili kurumlardan talebiniz ne oldu? Öncelikli isteğimiz bize bilgi verilmesiy-

11


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

lira vereceklerini söylediler. Yeni dairelerin fiyatını sordum: 200 bin lira. Kalanı borç olarak bizim sırtımıza yüklüyorlar. Burada ruhsatı olmayan bir sürü insan var. Bu insanlar ne yapacaklar. Bu insanların hem evlerini yıkacaksınız hem de onları borçlandıracaksınız. Bu insanlar az önce söylediğim gibi 5 lira dernek aidatı ödeyemiyorlar. Biz bunu kabul etmedik. Meclis toplantılarına katıldık, sıkıntılarımızı anlattık. Her seferinde halk istemezse yapmayız dediler. Biz de kapı kapı dolaştık. 490 dilekçe imzaladı insanlar bu projeyi istemiyoruz diye.

Yetkili kişiler bizim hayatlarımız üzerinden karar almadan önce kendileriyle bizi kıyaslasınlar. Bizim çocuklarımız nasıl okuyor, onların çocukları nasıl okuyor; bizim ailelerimiz nasıl yaşıyor, onların aileleri nasıl yaşıyor. Gelsinler iki ay burada yaşasınlar sonra bizim hakkımızda karar versinler. Biz çıktık bu yola asla dönmeyiz. 27 Ekimde Kocaeli Belediyesine gittiğimizde çevik kuvvet karşımızdaydı. Bizi gözaltına aldılar. Benim 15 yaşında çocuğumu gözaltına aldılar. İsterse bugün götürüp assınlar, kessinler. Biz emeğimizden de evimizden de vazgeçmeyeceğiz kesinlikle.

12

Peki, dava kronolojik olarak nasıl ilerledi? Bizi hukuk komisyonuna sevk ettiler. Komisyonda derdimizi anlattık. Madem siz istemiyorsunuz biz de yapmayacağız dediler. Ama biz çıktıktan sonra komisyonda ağırlıklı olarak AKP’li üyeler olduğu için oy çokluğu ile bu projeyi komisyonda kabul ediyorlar. Meclis salonunda 100 kişi, dışarıda 300 kişiydik. Çevik kuvvet getirdiler yine o zaman. Proje oy çokluğu ile geçince bunu mahkemeye sevk ettik. İdare mahkemesi uyuşmazlık olduğu için bilirkişi tayin etti. Bilirkişinin incelemesi sonunda projenin bu şekilde uygulanamayacağı oy birliği ile kararlaştırılıp mahkemeye havale edildi. İdare mahkemesi projenin iptali için oy birliği ile karar aldı. Çayırova Belediyesi buna itiraz ederek, bir üst mahkemeye, Sakarya’ya temyize gitti. Sakarya da belediyenin itirazını reddetti. Tekrar idare mahkemesine geldi ve mahkeme bu projeyi iptal etti. Karar duruşmasına gelindi ve proje tamamen iptal edildi. Artık proje tamamen iptal edildi. Tüm bu süreçte yaşadıklarınızı nasıl yorumluyorsun? Yetkili kişiler bizim hayatlarımız üzerinden karar almadan önce kendileriyle bizi kıyaslasınlar. Bizim çocuklarımız nasıl okuyor, onların çocukları nasıl okuyor; bizim ailelerimiz nasıl yaşıyor, onların aileleri nasıl yaşıyor. Gelsinler iki ay burada yaşasınlar sonra bizim hakkımızda karar versinler. Biz çıktık bu yola asla dönmeyiz. 27 Ekimde Kocaeli Belediyesine gittiğimizde çevik

kuvvet karşımızdaydı. Bizi gözaltına aldılar. Benim 15 yaşında çocuğumu gözaltına aldılar. İsterse bugün götürüp assınlar, kessinler. Biz emeğimizden de evimizden de vazgeçmeyeceğiz kesinlikle. Yetki sahibi kişilerden destek aldınız mı? Halka verdikleri sözleri tuttular mı? Üç tane parti var Çayırova Belediyesi Meclisinde: 3 SP, 7 CHP, 21 tanesi AKP’nin üyeleri. Biz 2014 Belediye seçimleri öncesi bütün başkan adaylarını bu projeyi yapmayacaklarına dair bir taahhütname imzalatmak için davet ettik. AKP’nin adayı gelmedi. Daha sonra seçim öncesi derneğimize geldi ve halkın istemediği takdirde bu projeyi hayata geçirmeyeceğini söyledi. Bizim bildiğimiz söz namustur. Geldi söz verdi yapmayacağım dedi. AKP’nin adayı Şevki Demirci seçildikten sonra bir çiçek alıp hayırlı olsuna gittik. Ve bu proje yürütülürken yapılan yanlışlara bir son verelim. Bu projeye dair hakkımız olan bilgileri edinelim dedik. Ama orada da söz vermesine rağmen yine sözlerini yerine getirmediler. Oylamaya sundukları şey hukuksuz dahi olsa oy çokluğu ile geçiriyorlar. Sürekli söyledikleri “halk istemezse yapmayız” sözünün üstüne şunu söylemek istiyorum: Biz nerenin vatandaşıyız? Bu halk burada yaşamıyor mu? Türkiye vatandaşı değil miyiz biz? Halk derken kimi kastediyorlar? Bunu bir türlü çözemiyoruz. Gerçekten samimilerse yine söylüyoruz: Biz hem halkız hem de hak sahibiyiz! Gazi Kılıçınoğlulları diye bir yer var bölgemizde. On yedi dönümlük bir arazi. Burası için de kentsel dönüşüm kararı vardı. Tek dilekçe ile kentsel dönüşümden çıkarıldı. 730 kişi biz hak sahibi olarak iki sefer üç sefer dilekçe yazdık. 730 kişi bir kişi yapmıyoruz demek ki. O kişinin 17 dönümlük yeri var, bizim 310 dönümlük yerimiz var. Yani bu hukuk nasıl işliyor gerçekten merak ediyorum. Dernekleşme sürecinde nasıl sıkıntılar yaşadınız? Mücadelenizi baltalamak isteyenler olmuştur mutlaka… Dernekleşme ve örgütlen-

me sürecimizde sürekli bir taraf olduğumuza dair suçlamalarla geldiler. İllegal olduğumuzu söylediler. Hükümet karşıtı olduğumuzu söylediler. Oysa biz yaşam alanlarımızın gasp edilmesine karşıydık. Biz hiçbir partinin ya da kurumun yanında ya da karşısında değiliz. Buradaki insanlara da söyledik: Gidin bu projeyi yapmak isteyen insanlara sorun bizim elimize ne geçecek diye. Eğer tatmin eden bir cevap alırsanız gelin bu derneği kapatalım. Sizinle birlikte buna imza atalım. Ama belediyeye giden herkes tatmin olmadığı için dönüp derneğe üye oldu. Kararlı olduğumuzu gösterdik. İnsanların güvenini kazandık. Zamanla insanlar derneği kabullendiler ve birlikten güç doğacağını gördüler. Biraz da insanları korkutmuşlar. Bir yürüyüşten bile çekiniyorlar ki; su sıkarlar üstümüze, gözaltına alırlar, cop vururlar diye. Bir belediye başkanı bizi karşısına alıp dinlemiyor bile. Ama bizim karşımıza istedikleri anda beş yüz tane bin tane polisi dikebiliyor. İşte bunu anlamıyorum. Dava halkın lehine sonuçlandı. Sizce bundan sonra ayak direrler mi? Mahkeme sonucunda davayı kazandık. Bunu kutlamak için bir yemek organizasyonumuz var. Şimdi belediyenin bir ay içinde Danıştay’a gitme hakkı var. Ama dört mahkemeden sonra hala diretirlerse artık hiçbir iyi niyetlerinin olmadığı iyice ortaya çıkacak. Halk şu an kazandı, emek kazandı. Olur da Danıştay bunu bozarsa, tekrar buraya bu projeyi yapmaya kalkarlarsa; ben mahkemede de söyledim: bunu ancak benim mezarım üzerine yaparlar. Mal meraklısı değiliz. Emeğimizi koyduk biz evlere. Emek demek namus demektir. Namus derken de öyle kadının üzerine yüklenen namustan söz etmiyorum. Namus emektir, evindir, ahlaklı çalışmaktır. Onlar yaşam alanlarımıza saldırdıkça, geleceğimizi tehdit eden yaklaşımlarda bulundukça biz daha sıkı savunacağız kendimizi. Göze alıyorlarsa tekrar Danıştay’a gitsinler. Biz yine mücadele edeceğiz, yine kazanacağız ve yine böyle zaferimizi ve birlikteliğimizi kutlayacağız


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

Toplumsal Çürüme ve Uyuşturucuya Karşı

“Sanatını Al da Gel -3”

D

ayanışmaEvlerinin, “Sanatını Al da Gel” adlı etkinliğinin üçüncüsü, “Toplumsal Çürüme ve Uyuşturucuya Karşı Halk Savunmasını Örüyoruz” kampanyası çerçevesinde gerçekleştirildi. Şişli Kent Kültür Merkezi’ndeki etkinlikte Grup Yankı, Adalılar ve Haluk Tolga İlhan, şarkılarıyla sahne alırken; Gölge Tiyatro ekibi ve Esenler DayanışmaEvi tiyatro grubu da oyunlarıyla etkinliği renklendirdi. Etkinlikte ayrıca Ataşehir Pir Sultan Abdal Cemevi Semah Ekibi de yer aldı. DayanışmaEvleri Temsilcisi Ersin Çatalkaya, SODAP Eş Sözcüsü Kezban Konukçu ve HDP Mersin milletvekili Ertuğrul Kürkçü de kampanyanın toplumsal konumlanışını ve mantığını dinleyicilerle paylaştı. DayanışmaEvleri’nin, uyuşturucuya karşı mücadelenin yanı sıra; doğanın talanına, taşeronlaşmaya, işçi kıyımına ve sağlığın metalaşmasına da karşı duruş bağlamında gerçekleştirdiği “Sanatın Al da Gel 3”, 25 Ocak’ta, Şişli Kent Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Gölge Tiyatro ekibinin oyunuyla başlayan etkinlikte hemen ardından, 20. yılına giren Grup Yankı sahne aldı. Seyircilerin de şarklılara eşlik ettiği dinletide Soma başta olmak üzere hayatını kaybeden işçiler anıldı. Yankı, “Bizler, Pir Sultanları, Seyit Rızaları, Kıvılcımlıları unutmayalım, unutturmayalım!” diyerek dinletilerini tüm devrim şehitlerine armağan etti. Etkinlikte rol alan Adalılar, Haluk Tolga İlhan, Gölgedekiler ve Grup Çapulcular da Gezi şehitlerini anarak etkinlik

kapsamında şarkı ve türkülerini dinleyicilerle paylaştı.

Esenler DayanışmaEvi ve Gölge Tiyatro Ekibi Gösterilerini Sergiledi

Gölge tiyatro ekibinin hazırlayıp sunduğu “İstanbul’da Bir Fabrika” adlı gösteride madende çalışan işçilerin yaşam biçimi ve gündelik hayatta karşılaştığı sorunlar resmedilirdi. Bir diğer dramatizasyon da Esenler DayanışmaEvi Tiyatro Ekibi tarafından gerçekleştirilen “Yapılacak Tek Şey Var: ‘Hayır’ De!” adlı oyundu. Kapitalist düzenin yaşamımızın her alanına sirayet eden ilişki biçimlerini ve yarattığı insan karakterini gözler önüne seren bu gösteride aynı zamanda sömürü düzeni de eleştirel bir yaklaşımla sunuldu. “Alternatif yaşam anlayışının bir parçası…” SODAP adına Eş Sözcü Kezban Konukçu söyle konuştu: “Toplumun yalnızlaştırıldığı ve kendine bir gelecek göremeyen, geleceksizleştirilen insanlar, kendini yok etme ve direniş arasındaki ince çizgide yaşıyor. Bunlardan bir kısmı kendini yok etme yolunu seçiyor. İşçilerin talebi, “ İnsanca çalışmak istiyoruz”dan, “Ölmeden çalışmak istiyoruz”a doğru yönelmiş durumda. Yine toplumsal çürüme ve yozlaşmanın bir sonucu olarak, kadınlar her gün katlediliyor. Bizler de bu çerçevede, “Sanatını Al da Gel” etkinliğiyle, alternatif yaşam anlayışımızın bir parçasını ortaya koymaya çalışıyor ve toplumumuzdaki bu sorunların öz örgütlülüğümüzle çözüleceğini düşünüyoruz. Bunun örneklerini

“21. Yy. Sosyalizmi”nde görebiliyoruz. Artık devletten talep etmek yerine kendi hayatımızı kendimiz yönlendirip, inşa edip, daha yaşanabilir bir dünya kurmayı amaçlıyor, bunun da en önemli anahtarının örgütlülük olduğunu düşünüyoruz.”

Kürkçü: “Bir Gelecek Tahayyülü Yaratabilmemiz Lazım”

HDP Mersin Milletvekili ve HDK Eşsözcüsü Ertuğrul Kürkçü de, “Gelecek umuduna sahip olmamanın, başka türlü olma fırsatı tanınmamasının, kapitalizm açmazının, yarattığı gençlik kitlesi; biz bir seçenek sunmadığımız takdirde, bu bunalımın içine düşmektedirler. Dolayısıyla kendilerine bir gelecek ufku yaratabilenlere çok fazla sorumluluk düşüyor. Bizim bir şey yapmamız lazım, bütün bu olanlardan kopan bir gelecek tahayyülü yaratabilmemiz ve bunu insanlara sunabilmemiz gereklidir ve ‘Sanatını Al da Gel’ etkinliğinin bu amaca, bu ortaklığa hizmet ettiğini düşünüyorum.” diyerek örgütlenme ve birlikte mücadeleye vurgu yaptı. Etkinlikte rol alan bir başka grup da Ataşehir Pir Sultan Abdal Cemevi Çocuk Semah Ekibi idi. Ekip, etkinlikte bağlama eşliğinde semah döndü. Çerkezköy’deki bir çorap fabrikası olan Bross’ta sendikaya üye oldukları için atılan işçiler de oradaydı. İşçilerin 13 gündür devam eden direnişi selamlandı. “Sanatını Al da Gel”, etkinliği çerçevesinde katılanlar selamlanarak, halaylar eşliğinde program sonlandırıldı.

“Sanatını Al da Gel” etkinliğiyle, alternatif yaşam anlayışımızın bir parçasını ortaya koymaya çalışıyor ve toplumumuzdaki bu sorunların öz örgütlülüğümüzle çözüleceğini düşünüyoruz. Bunun örneklerini “21. Yy. Sosyalizmi”nde görebiliyoruz. Artık devletten talep etmek yerine kendi hayatımızı kendimiz yönlendirip, inşa edip, daha yaşanabilir bir dünya kurmayı amaçlıyor, bunun da en önemli anahtarının örgütlülük olduğunu düşünüyoruz.”

13


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

O KONTEYNERİ NİYE KOYDUK? Saniye EVRİM

Uyuşturucuyla mücadelede üç önemli ayak var. Birincisi halkla birlikte yürüteceğimiz çalışmalar ve potansiyel durumdaki bütün gençleri maddeden uzak tutmak, alternatifdevrimci yaşama örgütlemek, ikincisi madde kullanan kişilere rehberlik yapmak ve tedaviye ikna olanların bu sürecine destekte bulunmak, üçüncü ise olmazsa olmaz alan tutmak. Mahalle bizim, park bizim anlayışıyla yeni yaşamı örgütlemek ve seçeneksizlikler içinde kendi devrimci seçeneğimizi göstermek zorundayız.

14

T

oplumsal çürüme ve yozlaşma deyince akla önce uyuşturucu madde bağımlılığı geliyor. Yoksulluk işsizlik ve geleceksizlik duygusu, büsbütün umudun yitiminin yarattığı yoksunluklar değerlerimizi bir bir yok etmeye başladı. Toplumsal dayanışma ve güven duygusunun yerini bencillikle kuşatılmış, günübirlik yaşamların üretken olmayan ve çaresiz debelenme halleri aldı. Aslında bu koca kara tablo içinde uyuşturucu madde bağımlılığı ile sisteme teslim olma hali de toplumsal çürümenin lokomotifi oldu. Bu bağlamda uyuşturucuya karşı mücadele etmek hem yoksulluğa, hem adaletsizliğe hem de değerlerin aşınmasına karşı yürütülmüş oluyor. Ya da tersinden düşünürsek dayanışmayı, adaleti ve umudu hayatlarımızda yeniden var etmenin mücadelesi anlamına da geliyor.

Yeşilkent’te Ne Oluyor?

Yer Avcılar/ Yeşilkent. Bonzai denilen uyuşturucu maddenin tezgâhlarda, halka açık parklarda, sokak başlarında, okul kapılarında hatta sınıflarda peynir ekmek gibi ve alenen satıldığı yer. Elbette buranın diğer yoksul ve emekçi mahallelerinden bir farkı-özgünlüğü bulunmuyor. Diğer mahallelerde nasılsa aynı o şekilde; pahada ucuz, ulaşımı kolay bu madde Yeşilkent’ te de bir hayli yaygın. Yaşları 13- 14’e kadar inen gençler hem içiyor hem de ticaretini yapmaya zorlanıyorlar. İçmek için satmak zorunda olan çocuklar bu ağa çoktan yakalanmış durumdalar.

Ne Yapıyoruz?

Avcılar Yeşilkent’te toplumsal çürümeye ve uyuşturucuya karşı halk dayanışmasını örmek için kolları sıvadık. Bu çerçevede; a) 17-18 Ocak itibariyle gençlerle birlikte 2 Temmuz Direniş Parkı’nın duvarlarını güzelleştirmek için boyadık. b) Uyuşturucu satıcılarının, devrimcilerin özgürleştirdiği alanlara, mahallelere musallat olması tesadüf değil sistematik bir dövüştür. Bu bakımdan uyuşturucu satıcılarının mesken eylediği parkın tam ortasına yerleştirdik konteyneri. Konteyner uyuşturucuya karşı yürütülecek çalışmaların merkezi yapıldı. Uyuşturucuyla mücadelemizde sembol hale geldi. c) İmza standı kurarak halkın taleplerini ve şikâyetlerini topladık. d) Çoğu madde kullanan mahalle gençleriyle uyuşturucu kullanımı üzerine sohbetler ettik. e) Uyuşturucuya karşı örülen farkındalık hali ve yaratılan dayanışma, düzeni temsil eden güçleri rahatsız etti. Mikro ölçekteki konteynerimiz kendinden büyük bir etki yaratarak kaymakamlık, zabıta ekipleri ve polis işbirliği ile bir hafta sonra kaldırıldı.

Peki Biz O Konteyneri Oraya Niye Koyduk?

Uyuşturucuyla mücadelede üç önemli ayak var. Birincisi halkla birlikte yürüteceğimiz çalışmalar ve potansiyel durumdaki bütün gençleri maddeden uzak tutmak, alternatif-devrimci yaşama örgüt-

lemek, ikincisi madde kullanan kişilere rehberlik yapmak ve tedaviye ikna olanların bu sürecine destekte bulunmak, üçüncü ise olmazsa olmaz alan tutmak. Mahalle bizim, park bizim anlayışıyla yeni yaşamı örgütlemek ve seçeneksizlikler içinde kendi devrimci seçeneğimizi göstermek zorundayız. Öyle ki yoksul mahallelerde yaşıyorsan ya dibine kadar çürüyeceksin ya da örgütlü bir mücadele içinde onurlu bir yaşamın olacak. Gençlere uyuşturucu kullanmanın kötü, yanlış bir şey olduğunu herkes söylüyor. Akıl veren umut verebiliyor mu? İşte bu bakımdan gelecek umudu taşımayan bu bireyler henüz çürümeden ve yozlaşmadan nasibini almadan devrimci mücadele ile buluşturmak zorundayız. Parkımızı mesken tutan uyuşturucu tacirlerine izin veremeyiz. Yozlaştırma ve uyuşturucu ile sisteme ve adaletsizliklere karşı duyulan öfke dizginlenmek ve kontrol altında tutulmak isteniyor. Bu yolla gençlerin iradesi teslim alınıyor. Devlete göre uyuşturucu satmak güya suç(?) ama uyuşturucu çetelerine göz yumuluyor. Parklarımızda mahallemizde istedikleri gibi cirit atmalarına, uyuşturucu ticareti yapmalarına göz yummaları çürümüş düzenlerini garantiye almak içindir. Çürümüş kokuşmuş bu düzene teslim olmayacak, halk savunmasını örerek uyuşturucuya karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

A

İNSANCA YAŞAM İÇİN DAYANIŞMA VE ÖZ SAVUNMA

dalet ve özgürlük değerlerinin hayat bulduğu yeni bir toplumu yaratmanın mücadelesini veren devrimciler, ulusal ve küresel ölçekteki siyasi ve ekonomik gelişmeleri, devlet politikalarını dikkatle izlemek zorundadırlar. Nitekim uzun vadeli stratejiler makro düzeydeki siyasi ve ekonomik gelişmelerin yönüne bakarak belirlenebilir. Ancak devrimci siyaset, sadece mevcut iktidar yapılarını ve adaletsizlikleri eleştirmenin ötesinde, vadettiği özgürlükçü ve eşitlikçi hayatın nüvelerini de bugünden, kendi var olduğu alanlarda gerçekleştirmek zorundadır. Bu durum ister istemez devrimci siyaseti yerele, yani gündelik hayatın içine çeker. Mümkün olan “başka bir dünyanın” ilk örnekleri, düzenin mağdurlarının, ezilenlerin yaşam alanlarında yaratılabilir. “Yüksek siyaset” olarak adlandırılan meseleler elbette önemlidir, ancak bu meseleler geniş halk kesimleri tarafından içinde bulundukları sosyal, ekonomik kültürel koşullar içerisinde bir anlam kazanır. Bu yüzden devrimci siyaset, makro düzeydeki politik ve ideolojik sorunlara ilişkin cevap ve projelere sahip olsa bile, bunları ancak gündelik hayatın çelişkilerinden hareketle toplumsallaştırabilir. Gündelik hayatı sarmalayan, her gün insanların maruz kaldığı sorunlar devrimci siyasetin üzerinde yükseleceği genel zemini oluşturur. Devrimci siyasetin en temel özelliği, kendisini ezen ve sömüren düzeni, her günkü pratiğiyle yeniden üretmekte olan yoksul halkın kendi kaderini eline alabileceği duygusunu ona kazandırmaktır. Yani her tarafından çürüyüp dağılan, sürekli savaşlar ve yıkımlar getiren, insanı insanın kurdu yapan ve üzerinde yaşadığımız gezegendeki canlı hayatı her geçen gün daha faz-

la tehdit eden kapitalist sisteme mahkûm olmadığımızı, herkesin eşit ve özgürce, sağlıklı bir çevre içinde ve dayanışma halinde yaşayabileceği bir dünyayı kurabileceğimizi göstermektir. Bu yüzden geleceğe dair vaatlerden çok, bugünden ezilenlerin dertlerine merhem olacak siyasi taktikler ve toplumsal dayanışma örneklerinin yaratılması önemlidir. Ezilenler başka bir dünya kurabilme inancını, gerçekten öznesi olacakları toplumsal mücadeleler içinde kazanabilirler. Düzenin ezici çarklarının neden olduğu özgüven yitimi insanların sahici anlamda söz ve karar sahibi olabildiği gündelik mücadeleler sayesinde tersine çevrilebilir. Ezilenlerin düzenin mağdurları olmaktan çıkıp toplumsal değişimin öznesi haline gelebilmesinin fikri ve örgütsel kanallarını yaratmak devrimci politikanın başlıca görevidir. Bu çerçevede Dayanışma Evleri “Toplumsal Çürümeye Karşı Halk Savunmasını Örelim” başlıklı bir kampanya başlattı. “Toplumsal çürüme” kavramı daha geniş bir alanı işaret etmekle beraber, kampanyanın merkezinde gittikçe büyüyen bir toplumsal sorun olan uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar bulunuyor. İlkokullara kadar inen uyuşturucunun yaygınlaşmasının bir boyutu da yoksul mahallelerde terör estiren uyuşturucu çetelerinin ortaya çıkması. Polis teşkilatı ile de bir biçimde ilişkili olan bu çetelerin bir kısmı, emekçi mahallelerinde devletin milis gücü gibi bir işlev görüyorlar. Bu yüzden yoksul mahallelerde, yaygınlaşan uyuşturucuya karşı mücadele yürütmek, ölümlere yol açan bir bağımlılığa karşı mücadele etmenin ötesinde devletin şiddet aygıtının uzantıları haline gelen çetelere karşı mücadele etmek

anlamına da geliyor. Sorunun yaşandığı yerelliklerde halk inisiyatifiyle yapılacak bilgilendirici ve önleyici faaliyetler halk örgütlenmelerinin yaratılmasında bir manivela olabilir. Bu tarz kampanyalar halk örgütlenmelerinin kurulmasına vesile olabildiği ölçüde başarılı olabilirler. Devrimcilerin bu tarz toplumsal sorunları ele alış tarzı düzen içi güçlerden farklı olarak bu sorunlara karşı yürütülecek mücadele sürecinde yoksul halkın özneleşmesini dert edinmeleridir. Başta da söylediğimiz gibi devrimci politikanın amacı, insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarının yolunu açmaktır. Bu noktada “halk savunması” kavramı üzerinde durmakta fayda var. Halk savunması ile kastedilen, sorunu yaşayanların bir araya gelerek çözüm için ortak mücadele yürütmesidir. Yani halkın kendi yaşamını ve haklarını korumak için öz savunmasını örgütlemesidir. Öz savunma sadece şiddete ilişkin bir kavram da değildir, toplumsal yaşamı tehdit eden her türlü saldırıya karşı (uyuşturucu ticareti, mafyalaşma, ayrımcılık, çevre kirliliği, gecekondu yıkımları vs.) halkın örgütlü karşı duruşudur. Bu yüzden “halk savunmasını örelim” çağrısı, halkın öz savunma örgütlenmesinin yaratılması anlamına gelmektedir. İkinci olarak “toplumsal çürüme” kavramı ile kastedilen insanların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmasını engelleyen yaygınlaşmış tutumlar ve alışkanlıklardır. Sadece uyuşturucu bağımlılığı ve çeteleşme değil, kadına yönelik şiddet, çocuk istismarı, her türden ayrımcılık ve ırkçılık, başkasının acısına kayıtsızlık toplumsal çürümenin çeşitli görünümleridir. Devletin ve düzenin çürümüşlüğünün toplumda yarattığı değer erozyonu,

Fikret KIZILTAN

toplumsal mücadelenin önünü tıkayan bir engele dönüşür. Toplumsal çürümenin derinleşmesi ezilen halk kesimlerinin kolektif bir mücadele yürütmesini zorlaştırdığı için devrimcilerin hedefi haline gelir. Aslında “toplumsal çürüme” olarak adlandırdığımız tutum ve pratikler, ezilenlerin, sömürü ve baskıya karşı öfkelerinin adeta içe patlayarak kendi kendilerine dönmesine benzer. Ezilenlerin ezenler yerine diğer ezilenlere karşı bir iç savaş başlatması anlamına gelir bu. Öyleyse toplumsal çürümeye karşı mücadele, düzene karşı yürütülecek devrimci mücadele ile diyalektik bir ilişki içindedir. Toplumsal çürümeye karşı mücadele ezilenlerin dayanışması için gerekli zemini güçlendirir, bu zeminde yükselecek toplumsal mücadeleler ise çürümenin kesin panzehridir.

15


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

C

umhuriyet, 1950’lerde çok partili döneme girdikten sonra demokratikleşme yolunda bir büyük şans yakalamıştı. Bu şans 68 isyanıydı. Bu isyan 60’lı yılların ortalarında başlamış, 1980 yılına kadar güçlü bir dalga olarak gelmiştir. 12 Eylül askeri darbesi bu dalgayı en vahşi yollarla sindirdi. Bugünkü cumhuriyet, askeri vesayetin, siyasal islamın, ulusalcıların, faşistlerin el birliği ile yaratılmıştır. Kimse yakınıp durmasın! Türkiye’nin en enerjik, siyasal bilinci yüksek ve cesur kuşakları 80 sonrası el birliği ile imha ve tasfiye edildi. Bu büyük temizliğin siyasal ve toplumsal bir bedeli mutlaka olacaktı. Bugün cumhuriyet ağacının dallarındaki garip meyvalar o günlerde ekilen zehirli tohumların ürünüdür. Cumhuriyet, “komünizm”, “bölücülük” ve “irtica” korkusuyla toplumda öylesine bir dehşet yarattı ki, insana en çok yakışan özgürlük bilinci ve duygusu yerin yedi kat dibine itildi. O karanlık derinlikten yıllar içinde toprağın üstüne politik siniklik, yozluk ve çürüme çıktı. Cumhuriyet ilk büyük demokratikleşme şansını kaybettikten sonra nasıl evrimleşti? Son sözü baştan sözleyelim, bu evrimleşmenin en son geldiği konak Kaçak Saray’da merdivenlere dizilen onaltı Türk devleti görüntüsüdür. Fakat evrimleşmenin hikâyesine biraz daha yakından bakmak gerekiyor, çünkü evrimin yeni bir aşamasının eşiğindeyiz. Cumhuriyet, 80 sonrası yirmi yıl Türkiye Devrimci Hareketini ve Kürt Özgürlük Hareketini ezmek için her yolu deneyerek kendini keyfi bir derin devlet sistemi haline getirdi, çürüttü. Her türlü yozluğun ve keyfiliğin devlet eliyle yaşandığı bu yıllarda cumhuriyetin evrimleşmesinin yönü çürümeye doğruydu. Ancak bu gidiş bir sınıra gelip dayandı. Kemalizmin, kendisi dışındaki herkesi dışlayarak yürüttüğü operasyonlar sonunda dönüp kendisini vurdu. Böylece cumhuriyetin klasik çerçevesinden sapıp yeni bir evrimleşmenin eşiğine gelinmiş oluyordu. Bu dönem AKP iktidar yıllarının başlangıcıdır. Bu iktidarla, cumhuriyetin hep kurumlar dışında tuttuğu, itip kaktığı siyasal İslamın düzene entegrasyonu başladı. Türbandan cumhurbaşkanlığı seçimine kadar pek çok sancı yaşandı. Aynı yıllarda diğer önemli bir gelişme daha yaşanıyordu. Askeri vesayet yargılanmaya başlandı ve yıllar alan operasyonlar sonucunda geriletildi. Bu dönemde gerçek olamasa da bir gelişme daha ortaya çıktı. Askeri vesayete karşı iktidarın tavrı demokrasi beklentilerini yükseltti. Böylece, 80 sonrasının yirmi yıl süren cumhuriyeti tekrar eski

Türkiye’nin en enerjik, siyasal bilinci yüksek ve cesur kuşakları 80 sonrası el birliği ile imha ve tasfiye edildi. Bu büyük temizliğin siyasal ve toplumsal bir bedeli mutlaka olacaktı. Bugün cumhuriyet ağacının dallarındaki garip meyvalar o günlerde ekilen zehirli tohumların ürünüdür. Cumhuriyet, “komünizm”, “bölücülük” ve “irtica” korkusuyla toplumda öylesine bir dehşet yarattı ki, insana en çok yakışan özgürlük bilinci ve duygusu yerin yedi kat dibine itildi. O karanlık derinlikten yıllar içinde toprağın üstüne politik siniklik, yozluk ve çürüme çıktı.

16

CUMHURİYE Mehmet YILMAZER

kalıplarına yerleştirme zorlamaları iflas ederken, onun yeni bir yönde evrimleşmesi yaşanıyordu. Bu evrimleşmenin başlıca üç özelliği: Siyasal İslamın sisteme entegrasyonu; askeri vesayetin geriletilmesi; demokrasi beklentileridir. Bu yıllar beklentiler ve belirsizliklerle geçti. Son yaşanan üç dört yıl, cumhuriyetin evrimleşmesinin geldiği noktayı artık bulanıklıklardan uzak çok net olarak ortaya koymaktadır. Bu evrim artık bir olgunluk noktasına varmıştır. Onun kazandığı özellikleri irdeleyerek nereye gitmekte olduğumuzu öngörmeye çalışalım. İlk olarak, cumhuriyetin hep klasik kalıplarda kalmış dış politikasından başlayalım. Dünya dengeleri köklü bir şekilde değiştiği için dış politikanın da buna uygun olarak farklı özellikler kazanması çok doğaldır. Fakat bugüne kadar her koşulda kendini bağlı saydığı cumhuriyetin dış politikası çıpası taramaya başlamıştır. Bölgedeki köklü değişimler, Ankara’nın liderlikle ilgili kurduğu hayaller sonucunda Türkiye her geçen gün Avrupa limanından demir tarayıp Ortadoğuya doğru sürüklenmektedir. Paris katliamı sonrası Ankara’nın yaptığı açıklamalar bu taramanın hız kazandığını gösteriyor. Financial Times, son değerlendirmesinde “Batı, Türkiye ile ittifakını yeniden düşünebilir” tespitini yapmıştır. Bu yönde birikimler artıyor. NATO ülkesi Türkiye’nin Batı’dan kopması neredeyse imkansızdır. Geriye AKP iktidarının eğilip bükülmesi kalır. Cumhuriyetin, Erbakan’ın deyimiyle “Batı klübü” dışına yönelmesi ülkede çok köklü sancılara yol açar. Bu evrimleşmenin yolu şimdiden tıkalıdır, ancak bu yolda neler yaşanacağını zamanla göreceğiz. İkinci özellik, siyasal İslamın sisteme entegrasyonu çabaları, onun sisteme egemen olması sonucunu yaratmıştır. Bu durumun kendisi


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

RİYETİN EVRİMİ sürekli artan bir gerilim kaynağı olacaktır. Nasıl Kemalizm siyasal İslamı itip kaktıkça cumhuriyet sürekli gerilim yaşadıysa, şimdi tersi yönden benzer gerilimler yaşanmaktadır. Üstelik bu gerilim finans kapitalin durduğu zemin hatırlanırsa daha güçlü sorunlar yaratmaya gebedir. Toplumsal yarılmanın yarattığı fay hattı “alkol yasağı”, “kızlı erkekli evlerden”, en son İŞİD militanlığının yaygınlaşıp sokağa taşmasına kadar gelip dayanmıştır. Bugünün dünyasında ve özellikle bölgedeki dehşet dengeleri dikkate alınırsa, siyasal İslamın radikalleşmesi ülkedeki iç gerilimleri bugüne kadar yaşanmamış noktalara tırmandırabilir. Olay çoktandır siyasal iktidarın kendi oy potansiyelini sağlamlaştırma manevralarından öteye geçmiştir. Cumhuriyetin bu yöndeki evrimleşmesi aynı zamanda onun tasfiye edilmesi potansiyelini de biriktirmektedir. Üçüncü özellik, askeri vesayetin geriletilmesi, ancak hep var olan devlet vesayetinin bu kez AKP eliyle yeniden kurulmasıdır. Devlet her şeye müdahil hale gelmiştir. Ekonomiden siyasetin günlük akışına kadar her şeye karışan devlet, bu haliyle 1980 sonrası yıllarda yaşanan MGK politikalarını hatırlatmaktadır. Günlük politikanın sürekli sınırlarını çizmekle uğraşmaktan sonunda yıpranan MGK gibi, devletin en yüksek katı Ak Saray da yakında kendini aynı konumda bulabilir. Bir devlet ve egemen sistem kendi geleceğini garanti altına almak için ne kadar çok toplumsal kılcal damarlara girip, her yöndeki akışı denetlemeye, baskı altına almaya kalkarsa o ölçüde iktidar gücünü yitirir. Tarihte defalarca kanıtlanan bu gerçek neden bir kez de bu topraklarda kanıtlanmasın! Dördüncü özellik, ekonominin rantiyeleşmesidir. Cumhuriyetin bu konuda evrimleşmesi onu çok kırılgan noktalara taşımıştır. Rant yağması sadece yolsuzluklar yaratmakla kalmamış, ekonominin geleceğini tümüyle tıkamıştır. Bunun en çarpıcı kanıtı benzerlerimizle yapılan kıyaslamadır: “Gelişmekte olan ekonomilerin ihracatında ileri teknoloji ürünü olan malların oranları şöyle sıralanıyor: Malezya %43; Güney Kore %25; Brezilya %8; Türkiye %2”dir. (Doğu Ergil, Bugün, 21.01.2015)

Ortada hiçbir rekabet gücü olmayan bir ekonomi vardır. Cumhuriyetin gerçek egemeni finans kapital neyle meşguldür? Ya da ne oldu çok gürültüsü yapılan “Anadolu kaplanlarına”? Beşinci özellik, politik ve toplumsal olarak yozlaşmadır. Dere tepe düz giden cumhuriyet sonunda bir bataklığın önüne gelmiştir. Bir yandan cemaat savaşları yaşanıyor, her şey keyfileşiyor. Hukuk, adalet gibi kavramlar yerlerde sürünüyor. Öte yandan, toplumun gözünde soygunlar meşrulaştırılıyor. Üstelik dini değerlerin gölgesine saklanarak bu yapılıyor. Cumhuriyetin evrimleşmesi her türlü riski içinde taşıyan çürümüş, yozlaşmış bir toplumsal yapı yaratmıştır. Tabloyu yine bazı rakamlarla somutlaştıralım: “Dünya ülkeleri arasında ordu büyüklüğü ve askeri harcamalar açısından ilk 8’deyiz. Eğitimin kalitesi ve eğitilmiş insan sayısında ilk 40’tayız. Hukukun üstünlüğünde ilk 50’deyiz. Basın özgürlüğünde ise ilk 150’ye girmiyoruz bile.”(Doğu Ergil, a.y.) Cumhuriyetin evrimleşmesi aynı zamanda kalite kaybı anlamına geliyor. Toplumsal çürümeyle ilgili gerçekler daha da iç karartıcıdır. Cezaevlerinde 2002 yılında 59 bin kişi varken, 2014 yılında 152 bine fırlamıştır. Kadına şiddet AKP iktidarı yıllarında %1400 artmıştır. Antidepresan kullanımı 2008’de 17 milyon kutu iken, 2012’de 26 milyona çıkmıştır. Bunların yanına her akşam ki “ana haber” bültenlerini de ilave edebilirsiniz. Toplumsal bir çıldırı ve çürümenin üzerine inşa edilen Ak Saray aslında tabloyu iyi tamamlamaktadır. Cumhuriyetin evrimleşmesi hem kurumların hem de moral değerlerin aşırı ölçüde yozlaşması noktasına gelip dayanmıştır. Sonuç olarak, eğer beklenmedik bir devrimci kalkışma olmazsa, cumhuriyetin kısmen de olsa demokratikleşmesi için önünde yine bir şans vardır. Bu da Kürt sorununun demokratik zeminde çözümlenmesidir. Bunun güçleri Kürt Özgürlük Hareketi ve Gezi isyanıyla kısmen kan tazeleyen Devrimci Harekettir. Ancak 68’lerdeki risk bugün de vardır. Düzen, demokrasi güçlerinin tasfiyesine odaklanırsa, onları devlet zoru ve radikal İslamın tehditleriyle boğmaya çalışırsa, büyük toplumsal ve sınıfsal kopuşmaların fitilini ateşlemiş olacaktır. 12 Eylül faşizminin uygulamaları tekrar edilemez. Büyük gecikmeler ve kayıplar pahasına da olsa, gelen kuşaklar özgürlük bilinç ve duygusunu yükseltmeye hazırlanıyorlar.

Siyasal İslamın sisteme entegrasyonu çabaları, onun sisteme egemen olması sonucunu yaratmıştır. Bu durumun kendisi sürekli artan bir gerilim kaynağı olacaktır. Nasıl Kemalizm siyasal İslamı itip kaktıkça cumhuriyet sürekli gerilim yaşadıysa, şimdi tersi yönden benzer gerilimler yaşanmaktadır. Üstelik bu gerilim finans kapitalin durduğu zemin hatırlanırsa daha güçlü sorunlar yaratmaya gebedir. Toplumsal yarılmanın yarattığı fay hattı “alkol yasağı”, “kızlı erkekli evlerden”, en son İŞİD militanlığının yaygınlaşıp sokağa taşmasına kadar gelip dayanmıştır. Bugünün dünyasında ve özellikle bölgedeki dehşet dengeleri dikkate alınırsa, siyasal İslamın radikalleşmesi ülkedeki iç gerilimleri bugüne kadar yaşanmamış noktalara tırmandırabilir. 17


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

BROSS İŞÇİLERİ DİRENİYOR! Röportaj

12 saat çalışıyorduk. İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bakıldığında çok elverişsiz ortamlarda çalışıyoruz. Şimdi ise 8 saat çalışmaya başladık. Ama hala yarım saatlik yemek molası dışında hiçbir mola süresi verilmiyor. Şefler ve müdürler tarafından baskı uygulanarak mola süreleri ya kısaltılıyor ya da hiç kullandırılmıyor. Mola süreleri de mekanları da çok kısıtlı, yemekler sağlıklı değil. Servislerin sayısı yetersiz ve fabrikada çalışma ortamı çok dar. İşçiler zorla fazla mesaiye bırakılıyorlar. Kayıt dışı ücret ödemeleri yapılıyor. İşçilerin üzerinde büyük baskı var.

18

Ç

erkezköy’deki bir çorap fabrikası olan Bross’ta, sendikaya üye oldukları gerekçesiyle işten atılan işçilerle sohbete gittik. Bross firması, üretiminin büyük bölümünü yurt dışına ihraç ediyor, aşağı yukarı 7 yıllık bir geçmişi var. Çerkezköy, iktidarın 1980’de gözden çıkardığı yerlerden. Sermaye birikimi hedefine buradaki insanların yaşamı kurban edildi. Devlet destekli göç teşviki sonucunda gelinen Çerkezköy’ün şimdiki konumu için, “kozmopolit bir yedek emek ordusu şehri” diyebiliriz. Bölgedeki hava, bir sanayi bölgesi olmasından dolayı insanların sağlıklı yaşamını tehdit eder duruma gelmiş. Üstelik burası “gelişme” potansiyeli olarak gösterilen bir yer. İleride durumun daha da vahimleşeceği gün gibi açık. Röportajın metnini yazdığımız esnada aldığımız habere göre; röportajı gerçekleştirdiğimiz Lokman Tekin, sendika temsilcisi Fahri Koçan ve direnişe destek için orada bulunan Oktay Aslan, türkü dinledikleri ve slogan attıkları için gözaltına alındılar. S. Dayanışma: Öncelikle, sizi tanıyabilir miyiz? Fabrikadaki konumunuz neydi, işten atılma süreci nasıl oldu? L. Tekin: Adım Lokman Tekin. Firmaya 2012 yılının ilk ayında giriş yaptım. Eşimle birlikte, patik bölümünde çalışmaya başladım. Çalışmaya başladıktan sonra hak ihlalleri olduğunu gördüm. Bunları ortadan kaldırmak için nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda BATİS sendikasına başvurdum. Daha sonra da sendikanın Çerkezköy Temsilcisi Fahri Koçan’la birlikte 34 maddelik bir hak ihlalleri listesi oluşturduk ve bunu firmaya ihtarname yoluyla ulaştırdık. İhtarname çektikten sonra patron, firmadaki kendilerine yakın işçilerle birlikte, listeyi oluşturanları araştırma ve onları işten atma yoluna gitti. Bizi işten

çıkarmalarının nedeni, işyerinde sendikal çalışma yürütmemizdi. Bizler hak ihlallerini tespit ediyoruz ve bunları düzeltmek için çabalıyoruz. Patronlar ise bu ihlallerin kanundışı olduğunu bildikleri için ve ortaya çıkması halinde ceza alacaklarından endişelendikleri için bizi işten çıkardılar. Biz de bunun üzerine dava açtık. Haklarımızı savunmaya ve mücadelemize devam ediyoruz. Bu süreç boyunca firma sahibinin size karşı tavrı nasıldı? İşten atıldıktan sonra patron çıkışımı işkura bildirdi. Ancak bu bildirimi 29.madde çerçevesinde yaptılar. Yani patron diyor ki “Ben bunların sözleşmelerini, ahlâk ve iyi niyet kurallarına aykırı davranışları nedeniyle feshediyorum.” Fakat, bunu işkur onaylamadı. Çünkü ellerinde gerekli belge ya da delil yoktu. Biz alnımızın teriyle çalışırken kendileri yalan dolan ve iftirayla iş yapmaya çalışıyorlar. Zaten patron şu ana kadar bizimle bire bir görüşmedi. Zannediyorum buna yüzü yok. Ama mesela şöyle değişiklikler oldu: Bizim çadır açtığımız yerin hemen yanına bir kamera taktılar. Yine burada, kapı önünde, kart basma turnikeleri vardı. Onları içeri aldılar. Servisler, iş giriş-çıkış saatlerinde burada bekliyordu. Yine onları da fabrikanın bahçesine aldılar. Diğer yandan, bizim mola süresinde çıkıp hava aldığımız bir teras katı var. Oranın önüne branda çekildi. Az ötemizde çöp konteynırları vardı, onların yerlerini değiştirdiler. Bütün bunları, çalışan işçilerin bizimle temasını engellemek için yaptılar. Ama azimle çalışıp örgütlendikten sonra bu engellemelerin hiç kâr etmeyeceğini biliyoruz. Direnişin, mücadelenin ve azmin meyvesini alacağımıza inanıyoruz. , İş yerindeki çalışma koşulla-

rından biraz bahsedebilir misiniz? Biz evvela 12 saat çalışıyorduk. İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bakıldığında çok elverişsiz ortamlarda çalışıyoruz. Şimdi ise 8 saat çalışmaya başladık. Ama hala yarım saatlik yemek molası dışında hiçbir mola süresi verilmiyor. Şefler ve müdürler tarafından baskı uygulanarak mola süreleri ya kısaltılıyor ya da hiç kullandırılmıyor. Mola süreleri de mekanları da çok kısıtlı, yemekler sağlıklı değil. Servislerin sayısı yetersiz ve fabrikada çalışma ortamı çok dar. İşçiler zorla fazla mesaiye bırakılıyorlar. Kayıt dışı ücret ödemeleri yapılıyor. İşçilerin üzerinde büyük baskı var. Biz direnişimizin 7. günündeyiz, burada neredeyse maskeyle dolaşmak zorunda kalacağız. Fabrikaların yoğun olduğu bu tip mekânlarda oksijen solumakta zorlanıyorsunuz gerçekten. Canlı olarak bir sonraki güne çıkabildikten sonra, nasıl çıktığın önemli değil. Buradaki is, duman hem direnişi hem buradaki insanların hayatını önemli ölçüde etkiliyor. Çevreden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Gelen tepkiler genel anlamda çok iyi. İşçiler ıslık ve alkışlarla bize destek oluyor. Çevreden gelen ve bizim dayanışmamızı görüp destek veren arkadaşlar da oldu. İş başvurusuna gelen arkadaşlar burada önce bizimle konuşuyorlar, olanlara içerideki çalışma koşullarını anlatınca iş başvurusu yapmaktan vazgeçiyorlar. Bize destek olan esnaflar da var. Mesela Çerkezköy’de lokantası olan bir arkadaşımız direniş boyunca yemek ihtiyacımızı dayanışma için karşılıyor. Sendikadan arkadaşlar da gün boyu yanımızdalar. İktidarın politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz, bölge olarak Çerkezköy, çok sayıda işçinin yaşadığı bir şehir olarak


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

gözümüze çarpıyor. Sizce buraya özel politikalar var mıdır, bunlar hayatınıza nasıl yansıyor? Çerkezköy endüstriyel sanayinin yoğun olduğu bir bölge. Bence iktidar politikaları Türkiye genelinden farklı değil. Ancak burası gerek İstanbul’a yakınlığından gerekse Avrupa’ya yakınlığından kaynaklı endüstriyel sanayi çok yoğun. Dolayısıyla kapitalizm burada kendini daha fazla hissettiriyor. Burada bütün patronlar ortaklaşmış, anlaşmış gibiler. Ücret olarak hepsi, asgari ücretin 2030 lira fazlasını veriyorlar. Ortak ücret politikası var. Hak ihlalleri de var. Mesela bu ihlallere karşı sendikal mücadeleye girmeye çalışınca işverenler ikramiye vs. verip bunu kırmaya çalışıyorlar. İktidara baktığımızda da, asgari ücrete zam geldiği zaman devlet kendi istediği ücreti uygun görüyor. Buna karşı biz işçi emekçi arkadaşların birleşip ortak bir mücadele vermesi lazım. Direnişin size kattıkları neler, bu mücadelenin anlamı nedir sizce? Azim. En başta azim. Haklarımıza sahip çıkmak, geleceğimizi çocukların geleceğini bunların eline teslim etmemek. Sendikal mücadele, kapitalist sistemdeki sömürü ve hak ihlallerine engel oluyor. Bizim direnişimizdeki bir nokta da bu mesela. Sendikal mücadele ile işverene karşı baskı yapıp çalışma saatini 12 saatten 8 saate indirebildik. Bu sendikal mücadele ile sağlandı. Yine bozuk olan asansörü yaptırdık. Belki de muhtemel bir iş cinayetini engelledik. İçerideki arkadaşlar da mücadeleye çok olumlu bakıyorlar. Ancak üzerlerinde çok büyük baskılar var. Patronlar işçiler arasındaki güveni kırıp, direniş çadırına yapılan müdahalelerle sendikal mücadele ve örgütlenmeyi kırmaya çalışıyorlar. Bu mücadelenin anlamına gelince; ben burada kendime karşı uygulanan hak ihlallerine karşı mücadele ederken aynı zamanda Çerkezköy ve Trakya’da bulunan bütün emekçilerin hakları içinde mücadele ediyorum. Yani benim mücadelem sonu-

cunda alınmayan iş güvenliği önlemlerinin tamamı alınırsa bundan sonra bütün fabrikadaki arkadaşlarım iş kazasına maruz kalmayacak. Ayrıca bölgedeki bütün işverenler de kendi fabrikaları teşhir edilmesin korkusuyla iş güvenliği önlemlerini alacaktır. Bu anlamda Çerkezköy’deki ve Trakya bölgesindeki bütün emekçilerden başlattığımız mücadelede bizlere destek olmalarını bekliyoruz Peki, teşekkür ederiz. Son olarak buradan diğer emekçi, işçi arkadaşlara söyleyeceğiniz bir şey var mı? Bizim mücadelemiz gönderdiğimiz 33 maddelik ihtarnamedeki hak ihlalleri giderilip atılan işçiler işlerine geri alınana kadar devam edecek. Daha sonra da işyerinde daha fazla örgütlenip sendikal mücadele ile haklarımızı savunmaya devam edeceğiz. Dolayısıyla söylenecek tek şey var: Azimle mücadele etmek. Direnişteki bir diğer işçi arkadaş sendika temsilcisi Fahri Koçan. Direnişi bir de onun gözünden okumak ve bölgedeki sendikal faaliyetler hakkında bilgi edinmek istedik. Bu direnişin amacı/anlamı sizce nedir? F. Koçan: Bu fabrikada ve bölgedeki diğer birçok fabrikada bir takım ciddi hak ihlalleri yapılmakta. Bross’ta da çok fazla yasa ihlalleri vardı. Bunlara karşı işçilerle beraber çalışma başlatma kararı aldık. İşçiler bize gelip talepte bulundular. Biz de sendika olarak işçi meclislerini topladık. Yasal olarak aslen işverenin iş güvenliği kurulunu toplaması gibi bir gereklilik var, ama işveren bunu toplamadı. Biz de bu kurulu sendikada toplayıp ne tür ihlaller olduğunu tespit ederek işverene tebligat gönderdik. Aslen fabrikadaki ve bölgedeki bu hak ihlallerinin son bulması bizim talebimiz. İşçiler hak ihlallerinin son bulması için sendikaya üye oldular ve bunun sonucunda işten atıldılar. Ancak bu sadece sendikaya üye olma ve bunun sonucunda işten çıkarılma meselesi değil. Biz BATİS olarak fabrikada ve bölgede herhangi

bir yasa ihlali kalmayana kadar direniş yapıyoruz. İşçilerin bize destek vermesini bekliyoruz. İşçiler de belli seviyede destekliyorlar. Kimisi alkışlayarak destek oluyor. Diğer yandan bizi arayıp üye olmak isteyen bazı arkadaşlar var. Sendika olarak İSİG çerçevesinde nasıl bir çalışma yürütüyorsunuz? Biz BATİS olarak, işçilere “ Başka bir dünya mümkün!” diyoruz ve bu parolayla çalışıyoruz. Şimdi işçiler burada da büyük baskı, küfür ve mobbinge maruz kalıyor, zorla mesaiye bırakılıyorlar, maaş eşitsizliği durumu var. Biz sendikamıza müracaat eden işçilerle, bir farkındalık ve siyasi bilinç yaratıp, birlikte mücadele edebileceğimiz zemin yaratmaya çalışıyoruz. Bu mücadele gerektiğinde insanca yaşam için daha fazla ücret talep etme ya da kayıt dışı çalışma ve ücret ödemeleri için olurken, gerektiğinde de hak ihlalleri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi yönünde iş güvenliği talepleri oluyor. İşçilerin, insanca muamele görmesi çerçevesinde bir mücadele yürütüyoruz. Bunun ilk adımı ihtarname. İş yerindeki yasa ihlallerini işverene ihtarname ile bildirdiğimiz zaman muhakkak bir adım atması ve ihlalleri ortadan kaldırması gerekiyor. Bu durum, işçide bir bilinçlenme ve farkındalık yaratıyor ve mücadele ile bir takım hakların kazanılabileceğini görüyor. Mücadelenin seyrine göre, maddi talepleri de dile getiriyor ve insanca yaşam için gerekli ücret talep ediyoruz. Toplu iş sözleşmesi imzalama ve işten atılmanın yasaklanması yönünde talepler de oluyor. Mücadelelerin de önemli bir kısmı kazanımla sonuçlanıyor. Yakın zamanda BATİS, burada toplu iş sözleşmesi yapar duruma gelecektir. Ben öyle görüyorum.

İşçiler bize gelip talepte bulundular. Biz de sendika olarak işçi meclislerini topladık. Yasal olarak aslen işverenin iş güvenliği kurulunu toplaması gibi bir gereklilik var, ama işveren bunu toplamadı. Biz de bu kurulu sendikada toplayıp ne tür ihlaller olduğunu tespit ederek işverene tebligat gönderdik. Aslen fabrikadaki ve bölgedeki bu hak ihlallerinin son bulması bizim talebimiz.

Diğer sendikalardan nasıl bir tepki aldınız onların direnişe bakış açısı ve genel İSİG politikaları nasıl? Gelen tepkileri kısmen iyi olarak değerlendirebiliriz. Şu ana kadar birkaç sendika ziyarete geldi ve mücadelemizi desteklediklerini belirttiler. Ancak

19


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

İSİG politikaları çerçevesinde düşündüğümüz zaman çok fazla bir etki yarattıklarını göremiyorum ben. Kendi örgütlü oldukları iş yerlerinde dahi İşçi sağlığı ve iş güvenliği kuralları uygulanmıyor ya da uygulatamıyorlar. İş yeri ve bölge temsilcileri yasaları ve işçilerin haklarını yeteri kadar bilmeyince o iş yerinde her türlü kayıt dışılık, baskı, mobbing ve hak ihlalleri oluyor. Şimdi tabi bu durumun bize dezavantajı da oluyor. İşçiler bu sendikalarla iletişim kurduğu zaman cevap alamadığı sorular oluyor ya da pek etkili olan bir mücadele yürütemedikleri zaman sendikalara olan güven azalıyor. Böylece bölgedeki ortak mücadele zemini bir anlamda engellenmiş oluyor. Bölgede bizim dışımızda, bizim kapsamımızdaki gibi İSİG çalışması yürüten yok. Direnişinizin talepleri neler? Asgari 4-5 tane talebimiz var. Atılan işçiler geri alınacak ve iş

20

güvencesi sağlanacak, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri son noktaya kadar gerçekleştirilecek, kayıt dışı ücret ödemeler ve hak ihlallerine son verilecek, şef, amir ve patron yönlendirmeli diğer kişilerin işçiler üzerindeki baskı ve mobbingi son bulacak, insanca çalışılacak bir çalışma ortamı sağlanacak. Talepleri böyle sıralayabiliriz. İşverenle iletişime geçip taleplerimizi kabul ettirene kadar direnişimizi sonlandırmayacağız. Devam eden bir dava süreci var. Bu süreç hakkında bilgilendirme yapabilir misiniz? Bir kaç gün önce ilk duruşmamız oldu. İşten atılan işçilerin işe iadesini talep ettik. Mart’ta tanıklar dinlenecek. İşverenin kendini savunacak bir durumu yok ve sigara içilmesini bahane olarak gösteriyor. Mahkemede çok fazla güvenlik önlemi alındı. Bunun bir anlamı olmalı, ne peki? Direnişimiz işçilere şunu

söylüyor: “Patronlar bizim sırtımızdan kazandıkları paralarla sefa sürüyorlar. Üreten, emek sarf eden biziz, dolayısıyla patronların bizden çaldığınızı geri istiyoruz.” diyor. Polisin bu kadar önlem alması da bu nedenledir. Çünkü korkuyorlar, işçiler sokağa çıkar ve haklarını talep ederlerse patronun işçilerden çaldığını geri alacaklarını biliyorlar. Son olarak sizin söylemek istediğiniz başka bir şey var mı? Kazanım elde etmeden direnişimizi sonlandırmayacağız. Mücadelemiz her alanda devam edecektir. Başlarken “Başka bir dünya mümkün!” diye başladık, öyle de bitirelim.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

Ailenin ve Dinamik Nüfusun Korunması Programı Üzerine Devlet politikası olarak kadın bedeni belirlenmeye devam ediyor, Ataerkil kapitalizm yaşıyor!

B

u yazının amacı pek sayın devletlûlarımızın ‘’ailenin ve dinamik nüfusun korunması programı’’ ile kadınlar için bu sefer ne iyilikler düşündüklerini kadınlar açısından ele almak olacak. Yakın zamanda Başbakan Davutoğlu ve bazı bakanları, basın aracılığıyla müjdeledikleri programla yine kadınları heyecana boğdular. Aslında kadınlar iyi bilir ki kadınların bedeninin devlet politikası konusu olması AKP hükümetiyle başlamadı. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda işgücü sayısını belirlemeye dönük, nüfus planlaması tarzında kadınların doğum/annelik durumlarına müdahale, devlet politikası olarak belirlenmiştir ve belirlenmeye de devam ediyor. Ancak AKP hükümeti bilhassa kürtaj yasasını kadınların sokak gücüyle püskürtmelerinden bu yana her yeni düzenlemeyle kadınlara karşı savaş açmış, düşmanca tavırlarla saldırmaya devam ediyor. Özellikle birkaç yıldır nüfusun bir hayli yaşlandığını ve her fırsatta genç dinamik nüfusa vurgu yapıldığını görmekteyiz. Yaşlı nüfus- genç nüfus ayrımının hangi ihtiyaçla yapıldığını anlayanlar için bu vurgunun nedeni kolaylıkla açıklanabilmektedir. Yaşlı nüfus sermaye için tehlike demektir. Tehlike çanlarının çaldığını düşünen devlet, kapitalist sömürü düzeninin ucuz iş gücü potansiyelinin depolanması için her yeni çocukta artırarak primler dağıtacağını ilan ettiler. Altın dağıtacağız, nazar boncuğu takacağız türünden komikliklere girilmesi de işin cabası. Bu kadar çocuk ve genç, devlet kurşunlarıyla öldürülürken nüfusun yaşlanması da başka bir yer-

den ironik bir şekilde doğal değil midir? Yasada, doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürenin kademe ilerlemesinde değerlendirilmesiyle ilgili olarak, mevcut durumda doğum, evlilik gerekçeleriyle kadınlar terfi ettirilmiyor. Doğuma bağlı yarı zamanlı çalışma imkan olarak sunuluyor ancak bu durum güvencesiz çalışmayı normalleştiriyor. Kısaca devlet sunması gereken hakları sunmadığı gibi buradaki sorumluluğundan esnek çalışmayı dayatarak kurtulmaya çalışıyor. Bu çerçevede yasa, annelik yapacaksın arta kalan zamanda erkeklerle eşit olmak için düşük ücretlerle, güvencesiz koşullarda çalışacaksın diyor. Çocuk okul çağına gelinceye kadar ebeveynlere kısmi süreli çalışma hakkının tanınması da bu çerçevede ele alınabilir. ASPB izni ile açılan kreşlerin MEB izni ile açılan okulöncesi eğitim kurumlarına tanınan vergi teşviklerinden yararlanılması ve belediyelere kreş ve gündüz bakım evi kurma yükümlülüğünün getirilmesi ise yasada zorunluluk olarak yer almamıştır. Denetimi yoktur. Mevcut haliyle 150 kadın işçinin çalıştığı bir iş yerinde kreş açılması zorunlu. Ancak bu sayı hem çoktur hem de kreş için kadın şartı ortadan kaldırılmalıdır. Bu yasa kadını annelikle sınırlayarak onu kamusal alanda yahut ücretli emek sömürüsünde annelik görevleriyle var olmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu vesileyle de doğum izinlerini bu çerçevede düzenleyerek mevcut haklarını teslim etmek yerine kısmi-yarı zamanlı, esnek modelleri dayatmayı amaçlıyor. Bir taşta iki kuş anlıyoruz: Hem anneliği hem de serma-

yenin gerçek ihtiyacı olan esnek ve güvencesiz çalışmayı annelik bahanesiyle kadınlara dayatmak. Şimdilik kadınlar için bir tercih gibi görünse de sonradan zorunlu hale gelecek ve uygulandıkça meşru bir durum yaratılmış olacak. Daha ilk bakışta kadınların ‘’çocuk bakma yükümlülüğü’’ ağır basacak şekilde işlenmektedir. Zaten AKP hükümeti, kadın olmayı eşittir anne olmak ya da aile olmak şeklinde kabul etmekte, bunun dışında başka türlü anılmasına dahi tahammül etmemektedir. Kadınlara erkeklerle eşit olmayı, iyi bir anne olmayı sağladığı ölçüde layık gördüğünü rahatlıkla açıklıyorlar. Anneliğin kadınlara bahşettiği şeyler sayesinde erkeklerle eşdeğer olabileceği düşüncelerini yayıyor ve bu çerçevedeki ideolojik hegemonyayı güçlendirmek için canla başla çalışıyorlar. Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’nun ‘’kadının en önemli kariyeri annelik olmalı’’ derkenki terbiyesizliğini de bu hegomonik çabanın bir aşaması olarak görmek gerekir. Özetle, AKP’nin yeni icadı olan ‘’ailenin ve dinamik nüfusun korunması programı’’ kadın emeği sömürüsüne dayanan ve kadına güvenceli işler yerine, anneliği ve ev kadınlığını dayatan, kısmi ve düşük ücretli çalışmaya mahkûm eden bir programdır. Kadınlar olarak itirazımız var. Çocuk bakım izinlerinin hiçbir hak gaspına uğramadan erkeklerle eşit hak ve sorumluluklarla düzenlenmesi gerekir. Kısmi yarı zamanlı çalışmayı kabul etmiyoruz.

Elif GÜLER

Yasada,doğum nedeniyle ücretsiz izinde geçen sürenin kademe ilerlemesinde değerlendirilmesiyle ilgili olarak, mevcut durumda doğum, evlilik gerekçeleriyle kadınlar terfi ettirilmiyor. Doğuma bağlı yarı zamanlı çalışma imkan olarak sunuluyor ancak bu durum güvencesiz çalışmayı normalleştiriyor. Kısaca devlet sunması gereken hakları sunmadığı gibi buradaki sorumluluğundan esnek çalışmayı dayatarak kurtulmaya çalışıyor.

Devlet kadını rahat bırakana kadar ve kadın bedeni üzerinden elini çekene kadar mücadele edeceğiz. Sermayeye köle olmayacağız.

21


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Dikkat! Bu Bir İş Güvenliği Direnişidir!

İŞ GÜVENLİĞİ İÇİN DİRENMEK!

Fahri KAYA

Yaptığımız çalışmalarda en basitinden, patronların 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanununu ihlal ederek fabrikalarda iş güvenliği kurulu kurmadığını, kurula işçi temsilcisi seçmediğini, işçileri oluşabilecek iş kazasına karşı eğitmediğini, gerekli kişisel koruyucu donanımı sağlamadığını, makine arızalarını önemsemediğini tespit ettik. Ardından işyerlerinde kurulmayan, olsa bile çalışmayan iş güvenliği kurullarını sendikamızda toplamaya başladık. İşçi meclisi olarak yaptığımız kurul toplantılarında patronların iş yerlerinde fabrikalarda alması gereken önlemleri ve yasa ihlallerini tespit ederek bir rapor oluşturduk. Her toplantının sonucunu raporlaştırarak muhatap iş yerlerine tebliğ etmeye başladık. 22

Ç

erkezköy Organize Sanayi Bölgesinde bu günlerde alışılmışın dışında bir çadır direnişi yaşanmaktadır. Trakya’da çalışan işçiler şimdiye kadar maddi taleplerinin karşılanması için mücadele verdiler. Ancak Bross Tekstil isimli iş yerinde çalışan işçiler Batis Sendikasına üye oldular ve maddi taleplerinin aksine patrondan isteklerinin birinci sırasında iş güvenliği önlemlerinin alınması geliyor. Şimdiye kadar görmezden gelinen ve işçilerin hiçbir türlü gündeminde yer almayan iş güvenliği meselesi nasıl bir direnişin konusu haline geldi, işçilerin ve diğer tüm emek örgütlerinin öncelikli talebi olarak nasıl öne çıkmaya başladı? Biz Batis Sendikası olarak 2010 yılından bu yana Trakya’da yaptığımız çalışmalarda, işçileri; en önemli sorunlarından birinin iş güvenliği sorunu olduğunu anlatıp örgütlenmede ekonomik taleplerinden önce gelmesi gerektiğine ikna etmeyi başardık. Bross Tekstil’de alınmayan iş güvenliği önlemlerine karşı başlatılan mücadele ve direniş bunun en somut örneğidir. Şimdiye kadar bölgede bulunan fabrikalarda iş güvenliği önlemlerini en çok ihlal eden ve bu hususta öne çıkan çok sayıda fabrikada çalışmalar yaptık ve olumlu sonuçlar almayı başardık. Yaptığımız çalışmalarda en basitinden, patronların 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanununu ihlal ederek fabrikalarda iş güvenliği kurulu kurmadığını, kurula işçi temsilcisi seçmediğini, işçileri oluşabilecek iş kazasına karşı eğitmediğini, gerekli kişisel koruyucu donanımı sağlamadığını, makine arızalarını önemsemediğini tespit ettik.

Ardından işyerlerinde kurulmayan, olsa bile çalışmayan iş güvenliği kurullarını sendikamızda toplamaya başladık. İşçi meclisi olarak yaptığımız kurul toplantılarında patronların iş yerlerinde fabrikalarda alması gereken önlemleri ve yasa ihlallerini tespit ederek bir rapor oluşturduk. Her toplantının sonucunu raporlaştırarak muhatap iş yerlerine tebliğ etmeye başladık. Bross Tekstil fabrikası bunlardan bir tanesidir. Bross Tekstilde bir çok hak ihlali bir arada yaşanmaktaydı 10 Kasım’a kadar. Yaptığımız çalışmalar sonrası 33 maddelik bir rapor hazırlayarak Bross Tekstil patronuna tebliğ ettik. Raporumuzda başta alınmayan iş güvenliği önlemleri olmak üzere mobbing ve küfür, kayıt dışı gibi işçilerin yaşadığı bütün sorunlara değindik. Raporumuz patronun eline geçer geçmez 12 saat olan çalışma düzenini 8 saat olarak değiştirdi. Ardından iş yerindeki bozuk olan asansör için fiyat alarak, asansörü ciddi bir bakımdan geçirdi. Daha sonra işçilere bir toplantı düzenleyerek fabrikayı sendikadan dolayı değil biz 8 saate düşürdük diyerek bir yandan da sendikamızı karalamaya çalıştı. Daha sonra işçilere şimdiye kadar verilmeyen iş sağlığı ve güvenliği ekipmanları verilmeye başladı. Raporumuzda belirttiğimiz mobbing ve küfür için orta ve üst düzey yöneticilere eğitim verilmeye başlandı. İhlaller listemiz neredeyse yarıya indi. Devamının geleceğini de biliyoruz. Tabi tüm bunları yaparken de fabrikada yaşanan hak ihlallerine karşı kimlerin mücadele başlattığını araştırmaya başladı. Daha sonra 3 işçiyi tespit ederek başka başka bahanelerle işten çıkarttı. İşten çıkartılan işçilerden Batis üyesi işçi arkadaşımız

alınmayan iş güvenliği önlemleri, mobbing ve küfür, kayıt dışı tutulan maaş ödemeleri gibi yasa ihlallerini son buluncaya kadar iş yerinin önünde çadır kurarak fiili direniş başlattı. Bu direniş aynı zamanda Trakya bölgesindeki işçilerin işverenlere karşı maddi taleplerinin dışında ilk direnişidir. Trakya bölgesinde iş kazaları ve meslek hastalıkları çok fazla önemsenmemekte ve bu durum işçilerin yaşam standardını çok düşürmekte, adeta işçileri kitlesel ölümlere götürmektedir. Organize sanayi bölgelerinin kurulduğu 1980’lerden bu yana buralarda çalışan işçilerin çoğu hastalıklarla boğuşmaktadır ve bu meslek hastalıkları artık üstü örtülemez bir boyuttadır. Bross Tekstil’de çalışan işçilerin bu direnişi başlatan ve destekleyen Batis sendikasına üye olarak bütün hakları için mücadele etmesi gerekmektedir. Bütün işçiler bu örgütlülüğü büyütürse işveren hem iş güvenliği önlemlerini tamamen almak zorunda kalır, hem de ücretimizi insanca yaşayacak bir ücret seviyesine getirebiliriz. Ayrıca tüm kazanımlar sözleşmeyle güvence altına alınabilir. Aksi halde işverenin direnişi kırmak için yaptığı bir takım iyileştirmeler tekrar kaybedilebilir. Bölgede çalışan emekçilerin de bu direnişte Batis Sendikası ve direniş başlatan işçilere destek olmaları büyük önem taşımaktadır.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

Meslek Hastalıkları Tarih Oldu

Y

ukarıdaki başlık, bir süre önce bir gazetenin manşetinden alındı. Asıl başlık ise “Meslek hastaneleri tarih olacak” şeklinde idi. Sağlık Bakanı, katıldığı bir televizyon programında, “Meslek hastalıkları hastaneleri, gündemimizden yavaş yavaş çıkacak” demişti. Aynı bakan, bir milletvekilinin soru önergesini şu şekilde cevaplandırmıştı: “Beş yıllık süre içinde meslek hastalığına yakalananların sayısı üçte bir oranında azaldı. 2007 yılında bin 208 kişide meslek hastalığı tespit edilirken bu rakam 2008 yılında 539’a, 2009 yılında ise 429’a indi. 2012 yılında ise meslek hastalığı tespit edilenlerin sayısı 395 olarak belirlendi. Meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısında da düşme yaşandı. 2005 yılında 24 kişi meslek hastalığı nedeniyle hayatını kaybederken, bu rakam 2010 ve 2011 yıllarında 10 olarak gerçekleşti. 2012 yılında ise meslek hastalığından sadece bir kişi hayatını kaybetti.” Bakanın, neden meslek hastanelerinin tarih olacağını söylediğini bu açıklamadan öğrenmiş oluyoruz. Yılda ‘sadece bir kişinin’ öldüğü bir nedenden dolayı bu hastaneleri açık tutmanın bir anlamı elbette ki kalmıyordu. Peki, bu ‘başarı’ nasıl gerçekleşti? Uzman bir doktor kestirmeden cevaplıyor: “Doktorun meslek hastalığı teşhisi koyabilmesi için SGK’dan izin alması gerekir”.

Yanlış anlaşılmasın! Doktorların yetkisi ellerinden alınmış, SGK’ya devredilmiş. SGK ise elinde olan meslek hastalıkları listesine bakarak karar veriyor. Ve listedeki ‘meslek hastalığı’ tanımlaması da yıldan yıla daraltılıyor. Sonuç: Sıfır ölüm! İşte ‘başarı’nın sırrı.

Oysa 2012 yılı verilerine göre İngiltere’de 500 bin, ABD’de 160 bin meslek hastalığı tespit edilmiş. ILO verilerine göre, bir ülkede iş kazasından ölenlerin en az altı misli kadar insanın, meslek hastalığından ölmesi söz konusu oluyor. Türkiye’de, 2014 yılında, 1886 iş kazası sonucu ölüm gerçekleşti. Peki, hesap edelim, meslek hastalığından ölenlerin sayısı yaklaşık ne kadar? Meslek hastalıklarının üstünün örtülmediği ülkelerde konu, ‘gizli salgın hastalık’ olarak adlandırılmaktadır. ILO’nun açıklamasına göre dünyada, bir günde meslek hastalığı sonucu 5500 ölümün meydana geldiği tahmin ediliyor. Yılda, ülkemizde 10 bin, dünyada da 2 milyon ölü bu salgın hastalık tespitini doğruluyor. Artık bu salgın hastalığa ‘işçi kıyımı’ demenin zamanı gelmiş durumda. Soma’da 300’den fazla işçinin hayatını yitirmesi, iş kazalarını zorunlu olarak toplumun gündemine getirdi. Meslek hastalıklarından kaynaklanan ölümler ise henüz kendini böylesine görünür kılmış değil. Geçtiğimiz yıllarda kot taşlaması sonucu ortaya çıkan Silikozis hastalığı bir süre gündemi işgal etti. Ölümlerin hâlâ devam etmesine rağmen bu konu artık gündemde değil.

Bakanın derdi bu anlamda açıktır. Zamanında bir Eğitimi Bakanı, “Şu okullar olmasa, bakanlığı ne güzel idare ederdim” demişti. Sağlık Bakanı bu konuda daha da şanslı! Meslek hastalıkları, yasa maddelerini değiştirerek ‘ortadan kaldırıldı’. Bakanlık da artık çok güzel idare ediliyor! Hele meslek hastalıkları hastaneleri de kapatılırsa, ortalık dikensiz gül bahçesi olacak kuşkusuz. Ancak bize göre öyle olmamalı! Bunların bilincinde olarak yapılacak en acil işleri, önümüze görev olarak koyma zamanı artık gelmiştir. Önceliğimiz, iş cinayetlerinin bir parçası olan meslek hasatlıklarını gündeme taşımak. Yılda on bin ölü varsa, buna kimse göz yummamalı! DİSK tarafından önerilen Ulusal İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kurulu için vakit geçirmeden adımlar atılmak zorundadır. Bunun için işverenleri ve devleti bekleme lüksümüz artık kalmamıştır. Meslek hastalıkları, çalışanları bu şekilde kırmaya devam ederse kitlesel ölümlere tanık olacağımız günler uzak değildir. Ondan sonra diz dövme, gözyaşı akıtma, işverene ve devlete akıl öğretmeye kalkışma hiçbir işçiyi hayata geri döndürmeyecektir. Haydi göreve!

Mehmet AKYOL

Bakanın, neden meslek hastanelerinin tarih olacağını söylediğini bu açıklamadan öğrenmiş oluyoruz. Yılda ‘sadece bir kişinin’ öldüğü bir nedenden dolayı bu hastaneleri açık tutmanın bir anlamı elbette ki kalmıyordu. Peki, bu ‘başarı’ nasıl gerçekleşti? Doktorların yetkisi ellerinden alınmış, SGK’ya devredilmiş. SGK ise elinde olan meslek hastalıkları listesine bakarak karar veriyor. Ve listedeki ‘meslek hastalığı’ tanımlaması da yıldan yıla daraltılıyor. Sonuç: Sıfır ölüm! İşte ‘başarı’nın sırrı.

Meslek hastalıkları konusu, çalışanlar içinde de henüz öne çıkmış bir konu değildir. Çünkü çalışanlar ‘farkına bile varmadan’ meslek hastalıkları yüzünden ölmektedir. Çok az sayıdaki meslek hastalıkları hastaneleri ise adeta SGK’nın yan kuruluşu olarak çalışmaktadır.

23


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

İyi De Bir Haber Ayşe TANSEVER

Kurulan yeni sosyal dayanışma ağının başkent Saraybosna’da bir Açık Üniversite’si var. İşçiler ve isteyen herkes burada doğrudan demokrasi, direnme, cinsler eşitliği, kapitalizm ve borçlar konusunda eğitimlere katılabiliyor. Eski Yugoslavya’nın dört bir yanından eylemciler gelip hem ders alıyorlar hem de bilgilerini aktarıyorlar. Buralarda çok yoğun tartışmalar yaşanıyor. Sonra bu tartışmalar hemen hemen birçok kentte kurulan mahalle meclislerine taşınıyor. Yani geçen Şubat ayında başlayan direnişin coşkusu ve enerjisi daha bilinçli ve güçlü yeniden doğmaya hazırlanıyor.

24

G

iderek karışan; acıların, yoksullukların, sömürünün arttığı, daha kirli daha adaletsiz, daha şiddet dolu, ahlaki değerlerin ölme noktasına geldiği bir dünya olarak yeni bir yıla giriyoruz. Yeni yılda insanlar sevdiklerine armağanlar verirler. Bizde bu karanlık dünyadan aydınlık bir haber yazalım istedik. Elimize İtalya Floransa’da Avrupa Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışan Chiara Milan’ın, Güney Doğu Avrupa toplumları ve sosyal hareketleri üzerine, yazısı geçti. Bu yazıyı okuyucularımıza haber yapmayı uygun gördük. Belki hatıralardadır geçtiğimiz yılın ilk günlerinde Bosna Hersek’te önce Tuzla kentine sonrasında tüm ülkeye yayılan işçi hareketleri başlamıştı. Kapanan işyerlerinde işçiler emekliliklerinin ve sağlık sigortalarının ödenmesi talebi ile sokaklara döküldüler, sonra da hareket tüm ülkeye yayıldı. Özelleşen fabrikaların tekrar kamulaştırılmasını talep ettiler. Olaylar günlerce sürdü, sonra ülke bir sel felaketi yaşayınca gücünü kaybetti. Sonradan iktidar güçleri bu olaylara katılanlara karşı terör kampanyası başlattı; tutuklamalar, tehditler yaşandı. Şimdi Milan’ın yazısından işçilerin başlattığı hareketin giderek daha sağlam bir hareket haline geldiğini, olgunlaşarak yayıldığını öğreniyoruz. İşçiler çeşitli tartışma grupları oluşturmuşlar, diğer

sosyal hareketler meclisler, sosyal girişimler, sendikalarla birleşmişler ve ortak bir bildiri yayınlamışlar. Adil, yaşanabilir bir toplum yolundaki taleplerini belirlemişler. Direnen işçiler de “Dayanışma” adında yeni bir sendika oluşturmuşlar. Kurulan yeni sosyal dayanışma ağının başkent Saraybosna’da bir Açık Üniversite’si var. İşçiler ve isteyen herkes burada doğrudan demokrasi, direnme, cinsler eşitliği, kapitalizm ve borçlar konusunda eğitimlere katılabiliyor. Eski Yugoslavya’nın dört bir yanından eylemciler gelip hem ders alıyorlar hem de bilgilerini aktarıyorlar. Buralarda çok yoğun tartışmalar yaşanıyor. Sonra bu tartışmalar hemen hemen birçok kentte kurulan mahalle meclislerine taşınıyor. Yani geçen Şubat ayında başlayan direnişin coşkusu ve enerjisi daha bilinçli ve güçlü yeniden doğmaya hazırlanıyor. Hareket yukarıda söylediğimiz gibi eski Yugoslavya’nın diğer kentlerine de yayılmış. Sırbistan da sosyal alan için bir sinemayı işgal edip çeşitli devrimci örgütlenmelerin eğitim alanı ilan etmişler. Sava nehri kıyısındaki yeşillik alanının AVM haline getirilmesine karşı bizdeki Gezi Direnişi gibi direnmişler. Bu yıl Slovenya’da işçiler Demokratik Sosyalizm Girişimi adında bir Örgütlenme oluşturup hem Avrupa hem de kendi parlamento seçimlerine katılmışlar. İkisinde de başarı gösterememiş ve gerekli oyu toplayamamışlar ama örgütlenmeleri devam ediyor. Hırvatistan’da işçiler, sendikacılar, işsizler ve öğrenciler politik parti kurmak amacı ile bir işçi cephesi örmüşler. Onlar da Slovenya’daki işçileri kendilerine örnek alıyorlar ve seçimlere katılacaklar. Mekadonya’da da öğrenciler devletin koyduğu yeni sınavlara karşı yeni yıla sokak işgalleri ile giriyorlar.

Bu girişimlerin Yunanistan’daki Syriza ve İspanya’daki Podemos’tan esinlendiklerine şüphe yoktur ama onlar gibi başarı kazanıp kazanmayacakları henüz belli değil. Bu ülkelerin geçmişinde bir eski sosyalizm deneyi var. Oralardaki halkların hesaplaşması başka türlü gelişeceğe benzer ama hepsi kurtuluşlarını kesinlikle kapitalizm içinde görmüyorlar ve düzenlerini değiştirmenin arayışı içindeler. Bitirmekte olduğumuz yılda insanlar çok acılı günler yaşadılar. Evet Dünya’mız yeni bir Soğuk Savaş içine girdi ve bu, her an sıcak hale dönüşebilir. Ama aşağıda halklar da birçok şekilde örgütleniyor ve kendi yeni düzenlerine hazırlanıyorlar. Biz burada eski sosyalist, küçük bir ülke halklarının yaptıklarından bir örnek verdik. Bunun gibi dünyada pek çok insan benzer şekilde örgütleniyor, bilinçleniyor. Şimdiye dek, bu yılki kadar çok sayıda insan çeşitli şekillerde protestolara katılmamıştır. Dünya sokakları hiç bu seneki kadar çok protestolar için dolmadı. Alttaki Halklar kazanının ısısı da arttı. Yeni yıla buradan aldığımız enerji ile girebiliriz. Eski Yugoslavya devrimcilerinin bildirideki taleplerini aktararak yazımıza son verelim. Tüm Halkların yeryüzünde peşinde koştuğu da bunlar değil mi? “Sosyal adaletin, yasaların ve doğrudan demokrasinin olduğu bir toplumda yaşamak istiyoruz. Yani herkesin kafasını sokabileceği bir konutunun, doğa ile uyum içinde çalıştığı işten geçinebildiği, kendi yeteneklerini geliştirebileceği, bedava sağlık ve eğitim hizmetlerinin sağlandığı ve sosyal hayatın karar verme süreçlerinin hepsine katılabildiği bir toplum.”


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

Bir Kez Daha MESS Grevi

M

etal işkolunda Birleşik Metal İş Sendikası tarafından başlatılan grev yıllar sonra endüstriyel alandaki büyük bir grevin başlangıcı. 15.000 işçiyi kapsayacak bu grevin ikinci dalgası 19 Şubat’ta. Greve gelinceya kadat yaşananlar, grev sürerken yaşanacaklar pek çok yönden sınıfın sendikal mücadelesi açısından tekrar tekrar irdelemeyi hak edecek kadar önem taşımakta. İşveren sendikası MESS ülkenin en güçlü işveren kurumu. Gerek geçmişi gerekse de duruşu işveren kesimini doğrudan etkiliyor, ülkedeki toplu iş sözleşmelerine yön çiziyor. Katı tutumu ile adeta tüm işverenlerin öncü gücü. Keza Birleşik Metal İş gerek sendikacılık anlayışı, gerek mücadelesi ile pek çok sendikanın çok ilerisinde. Ve bu iki kurum yıllardır karşı karşıya. Başlayan grev, bir grevler zincirinin son halkası. İşçi sınıfının sendikal mücadelesinin en üst dönemde, 1977, 1979 ve 1980 yıllarında üst üste yapılan kitlesel grevler, 12 Eylül’le kesintiye uğradı. En son 2010 yılında yapılan grevlerle Birleşik Metal işverenin dayatmalarına güzel bir cevap verdi. MESS 12 Eylül sonrası sendikal mücadeleyi bölmek için yeni bir taktik geliştirdi. İşkolundaki sendikalarla birlikte bir grup sözleşmesi yapmak yerine, işkolundaki yetkili sendikalarla ayrı ayrı grup sözleşmeleri yapmak. Grev öncesi yaptığı basın açıklamasında, ‘Sendikamız MESS, 1984 yılından günümüze kadar geçen 30 yıllık sürede metal işkolunda örgütlü bulunan ve Türk-İş, Hakİş ve DİSK konfederasyonlarına üye olan üç ayrı işçi sendikası ile Grup Toplu İş Sözleşmeleri imzalamaktadır. Bu 30 yıllık süre içinde, 1990-1992 döneminde her üç sendikanın da uyguladığı grev dışında, toplu grev uygulaması yoktur. Dolayısıyla 30 yıllık süre içinde grev dönemi de dâhil olmak üzere üç ayrı işçi sendikası ile de

aynı içerikte, aynı ücret zammını ihtiva eden, aynı yürürlük tarihli 14 adet Grup Toplu İş Sözleşmesi imzalanmıştır’ denilmekte. Senaryo ise şöyle özetleniyor, ‘Yeni dönem için 1.9.2014’ten geçerli olmak üzere üç ayrı işçi sendikası ile eş zamanlı olarak görüşmelere başlanmış ve Türk Metal Sendikası ile 15 Aralık 2014’te, Çelik-İş Sendikası ile de 17 Aralık 2014’te 101.200 işçi için anlaşmaya varılmıştır.’ İşverene en yakın duran Türk Metal Sendikası anlaşma sonucunu şöyle duyurdu, ‘İşte Türk Metal, işte sözleşme, işte zafer’. İki gün sonra aynı anlaşmaya imza atan Çelik İş ise oldukça temkinli, ‘Çelik-İş Sendikası, Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Metal Grup Toplu İş Sözleşmesi anlaşma tutanağı imzaladı.’ Sıra Birleşik Metal’a gelmişti, ama sendika, ‘10 Kent, 42 Fabrika, 15 Bin metal işçisi MESS Dayatmalarına Karşı İnsanca Çalışmak, İnsanca Yaşamak ve Çocuklarının Geleceği İçin GREVDE!’ dedi ve grev başladı. Temel anlaşmazlık konusu ise, anlaşmanın bugüne kadar olduğu gibi iki yıl değil üç yıllığına yapılmak istenmesidir. Nedeni sendika şöyle açıklıyor, ‘Üç yıllık sözleşme önerilen zam miktarı ve yöntemi ile ucuz işçiliği sürekli hale getirdiği için işverenler işçilerin zam talebini ertelemiş

olacaklar ve işçilik ucuzladığı için yatırımlar artacaktır.’ İşte Türk Metal’in allayıp pulladığı ‘zafer’ budur, artık ‘satışlar üç yıllığına yapılacaktır!’ Türk Metal, son altı ayda 7500 yeni üye ile en büyük sendika olmayı ‘yine zirvedeyiz’ diyerek kutlarken, bu konuda da zirvede olduklarını göstermekten kaçınmıyor. Ancak son otuz yılda tekrar tekrar oynanan senaryo bu sefer pek tutacağa benzemiyor. İşverenin dolaylı desteği ile Türk Metal’a üye olan işçiler, grev oylamasında sendikalarını pek dinlemiyorlar. Türk Metal’in çoğunlukta olduğu Alstom gibi işyerlerinde greve evet kararı çıkması bu oyunun bozulmaya başladığını gösteriyor. Birleşik Metal ise işveren cephesinde oluşan çatlaktan yararlanarak, grevin ilk günü MESS ten ayrılan 5 işverene ait 7 fabrikada sözleşme yaptı. İşveren saflarında başlayan çözülme üzerine ‘Birleşik Metal İşçileri tarafından uygulanmakta olan grevin, milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu görüldüğünden altmış gün süreyle ertelenmesi’ kararı ile hükümet devreye girmiş durumda. Altmış gün, işveren cephesindeki çatlağı genişletmek, kendi üyelerinin yanısıra Türk Metal ve Çelik İş üyelerini mücadeleye katmak açısından, Birleşik Metal için yeterli bir zaman!

Mehmet AKYOL

Ancak son otuz yılda tekrar tekrar oynanan senaryo bu sefer pek tutacağa benzemiyor. İşverenin dolaylı desteği ile Türk Metal’a üye olan işçiler, grev oylamasında sendikalarını pek dinlemiyorlar. Türk Metal’in çoğunlukta olduğu Alstom gibi işyerlerinde greve evet kararı çıkması bu oyunun bozulmaya başladığını gösteriyor. Birleşik Metal ise işveren cephesinde oluşan çatlaktan yararlanarak, grevin ilk günü MESS ten ayrılan 5 işverene ait 7 fabrikada sözleşme yaptı.

25


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

Erkekliğe Mercek Tutmak:

Hegemonik Erkeklik, İş Dünyasında Erillik ve Doğu-Batı Hattında Erkekler Sidar ARSLAN

İşçi sınıfı erkeği bedensel iş görme kapasitesi olarak temsil edilirken sermayeyi yönetecek erkek akla dayalı yetenekler sahibi olarak temsil ediliyor. En temel erkeklik değerlerinin kadınsılığı dışlamak ve aşağılamak, duygusallığı gizlemek, hiyerarşilere itaat, zorluğa alışma vb. ‘üstün erkekliği’ tanımlayan değerler olduğunu görüyoruz.

26

E

rkeklik başka kurumların ‘ne olduğu’ hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede kendi bulunduğu konum sorgulama dışı kalan bir ‘iktidar konumu’ olarak çıkıyor karşımıza. Erkeklik sanki bir meta gibi sahip olunan ya da yitirilen bir özellik olarak algılanıyor. Örneğin bir kavanoz kapağını bile açamamak o an için erkekliğin yitirilmesi anlamına gelebiliyor. Sistem her konuda olduğu gibi erkeklik konusunda da bir hat çizerek tüm erkekleri hegemonik erkek çatısı altına girmeye zorluyor. Hegemonik erkeklik: Genç, kentli, beyaz, heteroseksüel, tam zamanlı bir iş sahibi, makul ölçülerde dindar, spor dallarının en azından birisini başarılı olarak yapabilecek düzeyde aktif bedensel performansa sahip erkeklerin temsil ettiği erkekliktir. Yaşlı olanlar estetikle genç görünmeye çalışıyor, siyahî olanlar Micheal Jakson gibi beyaz olmaya, homoseksüel olan toplumda kabul görmek için heteroseksüel görünmeye çalışıyor. Aslında hegemonik erkek sayısı oldukça azdır. Ama bu erkeklik biçimi geniş bir erkek kesiminin onayı ve suç ortaklığı ile beslendiği için varoluşunu sürdürür. Küresel erkek imgesi: Birinci sınıf uçak ve havaalanı yolcusu, beş yıldızlı otel müşterisi, İngilizce konuşan, kontinental mutfak yemeği yiyen, sürekli cep telefonuyla konuşan, laptoplu, CNN izleyen erkekler sayesinde oluşuyor. Eskiden erkek için daha sınırlı şeylerden bahsederken, artık imgeler, reklam, süs ve tüketim kültürünün egemen olduğu bir erkek dünyasından bahsediyoruz. Alt sınıf erkeklerinin

hayalinde tam gün bir iş sahibi olma değil; şiddet, seks ve futboldan oluşan yeni bir erkek dünyası var. Artık babalardan öğrenilecek bir şey kalmadı. Her erkek kendi erkekliğini kendi başına keşfediyor ve yeni baştan tanımlıyor. Erkekliğin inşası sadece kültürel imgelerle olmaz. Kurumsallaşmış patriarkal destek de hayatidir. Örneğin özel şirket kültürü, bürokrasi, işadamlığı, yöneticilik, aile/hane reisliğinin hukukiliği, kadınların çifte mesaisi, erkek arkadaş gruplarının homososyal kültürel dinamikleri, okul mekânlarının erkek çocukları tarafından denetimi için yürütülen mücadeleler, kız-erkek arkadaşların randevu kalıpları, homofobik konuşmalar, taciz vb. iç içe geçmiş oluşumlardır. İş sektörü erkekliğin bambaşka bir penceresi: Yönetici sınıfına mensup ailelerde yaşam, erkeğin kariyer başarısına odaklıdır. Ve aile bunu devamlı kılacak şekilde erkeğin özgüveninin yüksek tutulması ile meşguldür. İşçi sınıfı erkeğinin ise motive edilecek bir kariyeri yoktur. Bu nedenle teknolojik bilgisi ve sahip olduğu uzmanlık gereği taslayabileceği üstünlük olmadığı için eril üstünlüğünü ve ayrıcalıklı konumunu ailenin geçimini sağlama becerisine bağlamak durumundadır. Ailesini geçindirmek için her koşulda çalışmaya razı olması gereken aile reisi erkek ile sınıf bilinci gereği grev yaparak gerektiğinde işsiz kalmayı göze alması gereken işçi erkeğin birbiriyle çeliştiğini görürüz. Sınıfsal konumların cinsiyet ile ilişkisine istihdam açısından bakıldığında ‘ekmek parası kazanan’ ‘aile ge-

çindiren’ erkeğin aldığı paranın hepsinin aile için; çalışan kadının aldığı ücretin kendi ‘harçlığı’ olduğu klişesi ile karşılaşırız. İşsiz gezen, ekmeğini taştan çıkarmayan isyankâr işçinin davranışı sınıfsal ‘red’ olarak değil, cinsiyet rejimi temelli bir anlamlandırma ile ‘beceriksiz erkek’ olarak damgalanır. İşsiz erkek, erkekler cemaatinden dışlanır. Hizmet sektörü giderek sanayi sektörünün önüne geçmekte ve bu nedenle işçi sınıfı temelli erkeklik modellerini zayıflatmaktadır. Bu değişimin ışığında yeni erkeklik tarzlarının oluşmaya başladığına dikkat çekmek gerekir. Endüstriyel toplumlara özgü cinsiyet rejimi içinde şekillenen kadın emeğinin hizmet sektöründe ağırlıklı hale dönüşmesinin bir değişim değil mevcut erkek egemenliğinin yeniden üretimi olduğunu söyleyebiliriz. 19. yüzyılın sahip olduğu işi kaybetmemek için yumruklarıyla kavga eden erkeği 20. Yüzyılda yerini kişisel risk alan, strateji üreten, girişimci erkeğe bırakmıştır. “Emeğinden başa satacak bir şeyi olmayan mülksüz erkekler” üzerinde otorite sahibi olacakları bir ailenin geçimini sağlayarak o aileye ‘reis’ olunca toplumda saygın bir statü elde ederler. Ve bu da en yaygın erkeklik inşa stratejisi haline gelmiştir. Mülksüz erkeklerin kapitalist piyasada çalışacak bir iş buldukları her koşulda emeklerini satmaya razı olmalarının arkasındaki en önemli nedenlerinden biri kapitalizmin sınıfsal sömürü ilişkilerine aldırmadan ancak çalışarak (para kazanarak) sahip olabilecekleri bu erkek ayrıcalığının peşinden koşmalarıdır. İşçi sınıfı erkeği bedensel iş


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

görme kapasitesi olarak temsil edilirken sermayeyi yönetecek erkek akla dayalı yetenekler sahibi olarak temsil ediliyor. En temel erkeklik değerlerinin kadınsılığı dışlamak ve aşağılamak, duygusallığı gizlemek, hiyerarşilere itaat, zorluğa alışma vb. ‘üstün erkekliği’ tanımlayan değerler olduğunu görüyoruz. Kadın yöneticilerinin biyolojik cinsiyetinin önemli olmadığını; kadın yöneticilerin iş yapma yönetme tarzlarının kendisinin erkeksi olduğunu söyleyebiliriz. Sermaye şirketlerinin üst düzey yöneticileri arasında kadın sayısının azlığı ile gündeme gelen tartışmalarda kadınların mevcut iktidar ilişkileri içinde üst noktalara gelerek erkekler gibi sermayenin güç alanlarından erkekçe stratejiler kullanarak yararlandıklarını söyleyebiliriz. Para kazanan bir erkeğe başka ‘erkeklik ispatı’ gerekmeyebilir. Örneğin kas gücüne dayalı yapılı bir vücudu kavgada gözünü sakınmayacak bir cesareti, karısının kızının namusunu koruma endişesi olmasa da bir iş adamı

eğer para kazanmayı becerebiliyorsa erkekler toplumunun saygın bir üyesi olarak kabul edilebilir. Konunun bir başka boyutu da Doğu-Batı açmazında erkeklik: Irk biliminin beyaz erkek dışında dünyanın geri kalanındaki ‘ilkel’, ‘vahşi’, ‘barbar’ toplum kültürlerinin ne kadar az gelişmiş olduğunu ‘keşfetmesi’yle; ilerlemiş ve batının teknoloji ve bilimde üstünlüğünü kanıtlayan ‘aydınlanmış’ erkeklerinin dünyayı yönetme hakkına sahip olduğu düşünülür. Doğulu erkek batılı erkeğin gözünde terbiye edilmemiş aşırı erkeklik olarak görülüp barbar olarak tanımlanır. Doğulu erkeğin gözünde batılı erkekler ise kadınların ahlaksızlığına göz yuman ‘sahte erkekler’ ya da ‘efemine erkekler’ olarak kodlanır. Batının eril iktidarı doğunun ezilmiş kadınlarını erkek zulmünden kurtarma ve onlara kadın haklarını verme misyonunu ileri sürerek kendi sömürgeci emellerini meşrulaştırır. Uluslararası medya, cinsiyetçi anlamları yayıyor; kadınları ve cinselliği metalaştırıyor. Kadın

emeğini ve cinselliğini küresel pazarın tüketim nesneleri haline getiriyor. Dünya tarihinde sömürgecinin kim olduğuna bakıldığında asker, tüccar, yönetici ya da rahip olsun hepsinin erkek olduğu görülür. Bunlar yerel kültürler karşısında kendi erkeklik değerlerinin ve tarzlarının ‘üstün’ olduğunu ve bu nedenle buraların kendileri tarafından yönetilmelerinin onlar açısından ‘gelişme’ olacağını kabul ettirerek batının üstünlüğü iddiasını inşa eden mimarlardır. Öte yandan bu tür sömürgeci güçlere karşı yürütülen ulusal bağımsızlık mücadeleleri içindeki egemen cinsiyet ilişkilerine bakıldığında sömürgeciliğe karşı mücadeleyi örgütleyen önder erkekleri ve bu erkeklerin üstünlüğü karşısında ikincilleş(tiril)miş yoldaş kadınları görürüz. Küresel kapitalizmin yeni yayılma alanlarında yer alan ulus devletlerin yaşamakta olduğu ‘egemenlik kaybı’ ile paralel ‘eril otorite’ kaybından bahsedilmektedir. Patriarkal aile yapısının güç kaybı, zorunlu heteroseksüelliğin eleştirilmesi, kadınların kendi yaşamlarını değiştirme kapasitelerindeki artış gibi yeni olgularla ‘emperyal erilliğin çözülüşü’nde yeni aşamaların söz konusu olduğu iddia edilmektedir. Sonuç olarak erkekliğin inşasında birçok mekanizma devreye giriyor. Erkeklik iktidar olgusuyla paralel ilerliyor, varlığını yönetmek ve mülkiyet üzerine kuruyor. Kadınlar bu iktidarı ele geçirdiğinde ya erilleşiyor ya da güçlükle de olsa direnmeye çalışıyor. Ama şu bilinen bir gerçek ki; erkeklik bir kriz yaşıyor. Feminizm ve farklı erkeklik biçimleri küresel anlamda bu erilliği çözmeye başlıyor. En başta kadınlar ve LGBTİ’ler hegemonik erkekliği yıkmaya çalışıyor. Ama bir içten başetme için erkeklerin kendi erkekliklerini sorgulaması ve içlerindeki erillikle hesaplaşması şart. Erkekler kadınları ve ‘farklı’ erkekleri ezerek fark etmeden kendilerini de eziyorlar. Erkek olmanın yükümlülüklerini yerine getirme adına adeta sürünüyorlar. Pınar Selek’in de dediği gibi; sürüne sürüne erkek oluyorlar.

Küresel kapitalizmin yeni yayılma alanlarında yer alan ulus devletlerin yaşamakta olduğu ‘egemenlik kaybı’ ile paralel ‘eril otorite’ kaybından bahsedilmektedir. Patriarkal aile yapısının güç kaybı, zorunlu heteroseksüelliğin eleştirilmesi, kadınların kendi yaşamlarını değiştirme kapasitelerindeki artış gibi yeni olgularla ‘emperyal erilliğin çözülüşü’nde yeni aşamaların söz konusu olduğu iddia edilmektedir.

Kaynak: Erkeklik: İmkansız İktidar (Serpil Sancar)

27


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

KÜBA BAŞKADIR Ayşe TANSEVER

Sovyet deneyinden sonra anlıyoruz ki devrimin başında eğer yanlışlıklar yapılmasa idi belki bugün Küba çok başka yerde olurdu. Şimdi kıtada 21.yy sosyalizmi bu yanlışları yapmadan ilerlemeye çalışırken Küba eski yanlışlarını reformlarla düzeltmeye çalışıyor. O reformları yapmadan da ayakta durdu ama şimdi başka bir üretim zenginliğine sıçramayı hedefliyor.

K

üba ve ABD arasında diplomatik ilişkilerin kurulması, zaman içinde ambargonun kalkma olasılığı geçtiğimiz yılın en önemli politik olaylarından bir tanesidir. 55 yıllık ambargonun başarısız olduğunu Obama açık açık kabul etti. Küçücük sosyalist Küba dünya emperyalist devine karşı zafer kazanmıştır. Küba halkı sistemini değiştirmeden, kimseye baş eğmeden, onları devrime götüren liderlerini hala başlarında tutarak büyük bir kahramanlık göstermiştir. Emperyalizme karşı mücadele veren tüm dünya devrimcilerinin gönlünde Küba yatar. Küba dünya devrimci hareketine büyük direniş enerjisi vermiştir. O küçücük ülke dayanışmanın, direnmenin bir sembolü olmuştur. Devrim liderleri Fidel Kastro ve Che Guavera günümüz ilerici gençliğinin yüreğinde yatar. Che’nin o purolu ünlü fotoğrafı dünyanın en çok satan fotoğrafı olarak rekor kırmıştır ve bu rekor henüz kırılamadı. Küba devrimci kesimden eleştiriler de alır. Uyguladığı sosyalizmi beğenmeyenler, sosyalist bir ülke görmeyenler vardır. Kimileri de zaten batı propagandası tuzağına düşüp diktatör bir sistem olarak görüyor. Özgürlüklerin olmadığını savunuyorlar. Bu görüşü paylaşanların yüreğinde bile Küba devriminin ayrı yeri bulunur.

Sovyet sosyalizmi, yaptığı önemli yanlışlar sonucu yıkıldı. Venezüella eski lideri Chavez, yapılan yanlışlar ışığında 21.yy sosyalizmi şiarını ortaya attı ve sosyalizmi yeniden dünya halklarının deneyine sundu. İkili iktidar dedi. O güne kadar burjuva kesimler üretim sürecini öğrenmişlerdi ve ülke ekonomisini ellerinde tutuyorlardı. Sömürülen halklar da üretimi öğrenmeli, halk ekonomisi böyle bir uğraş sonucunda kurulmalı idi. Halkların üretimi ile burjuva üretimi sürekli

28

birbirleri ile rekabet edeceklerdi. Bu sürecin nasıl sonlanacağını henüz tarih yazmadı. Sovyet sisteminde her şeyin bir anda, halklar daha üretim sürecini bilmeden, öğrenmeden devletleştirilmesi ülke içinde üretim eksikliği yaratıyordu. Bu olayda bürokrasiden tutun da, hantal bir devlet üretimi birçok soruna yol açıyor, sosyalist demokrasi kurulamıyordu. Yani 70 yıllık Sovyet deneyi halklara bu dersi vermişti. Oysa Küba halkları devrimlerini yaptıklarında böyle bir deney, bilgi yoktu. Sovyet Sistemi tek işleyen ve doğru sistem olarak kabul ediliyordu. Kastro devrimden sonra iktidarda kalmanın, sosyalist ilkeleri hayata geçirmenin, işin en zor kısmı olduğunu anlatır. Her şeyi kendileri denemek zorundaydılar. Elbette yanlışlar yapıldı ama ona rağmen koskoca Sovyetler Birliği yıkıldı gitti ama emperyalizmin burnunun dibindeki 12 milyonluk küçücük adadaki Küba ayakları üstünde durma başarısını gösterdi.

neklik gösterildi. Kıtada solun çeşitli ülkelerde iktidara gelmesi ve 21.yy sosyalizmini hedeflemeleri ile yalnızlıklarından kurtuldular. Özellikle Latin Amerika ve Çin ile çeşitli anlaşmalar imzalandı. Dış ülkelerin yatırımlar yapmasına izinler verildi. Liberal bir takım adımlar atıldı. Sovyet deneyinden sonra anlıyoruz ki devrimin başında eğer yanlışlıklar yapılmasa idi belki bugün Küba çok başka yerde olurdu. Şimdi kıtada 21.yy sosyalizmi bu yanlışları yapmadan ilerlemeye çalışırken Küba eski yanlışlarını reformlarla düzeltmeye çalışıyor. O reformları yapmadan da ayakta durdu ama şimdi başka bir üretim zenginliğine sıçramayı hedefliyor.

Vietnam ve Çin Örnekleri

Devletleştirmeler, küçük üreticiyi erken tasfiyeler vs gibi yanlışlar ekonomiyi donuklaştırdı. Üretim zenginliği elde edilemedi, kalitesi arttırılamadı. Reform yapma ihtiyacını hep duydular ama tepedeki düşmanın ambargosu, tehditleri onları hep temkinli olmaya zorladı.

Küba ile ilişkilerini normalleştirme kararını Obama bugün alıp yarın açıklamadı. Bu konu yıllardır ülke finans kapital güçlerince tartışılıyor. Obama böyle bir açılım için çoktandır baskı altındaydı. Çünkü AB ülkelerinden, Çin’e, Kanada’sına birçok ülke zaten ambargoyu dinlemeyip ülke ile ticari ilişkiler kurdular. ABD’de “pazarı kaptırdık” diye turizm, tarım ve yiyecek sektöründen çığlıklar ayyuka çıkmıştı. Kıta bir yana BM bile kaldırılması doğrultusunda baskılar yapıyordu. Yalnızlığından kurtulmak için Küba ile ilişkileri normalleştirme kararı aldı.

Kıtada ve dünya dengesinde uygun momentte Küba ekonomik reform kararı aldı. Bu tepeden bir devlet kararı ile yapılmadı. Halklar günlerce en küçük birimine kadar sorunu tartıştı. Küba bu tartışmalara ayrılan zaman ve toplantı miktarını yayınladı. Ekonomik soruna çözüm yolları arandı. Yollar ayrıntılı olarak tartışıldı. Reformun kazanımları, tehlikeleri halklarca iyice anlaşıldıktan sonra reformlara başlandı. Küçük üreticiye izin verildi. Kırlarda devlet toprakları özel çiftçilere kiralanarak kooperatif deneylerinde es-

ABD ilişkileri normalleştirme girişimine Vietnam ve Çin örneklerini gösteriyor. Nasıl o ülkelerde de komünist partiler iktidarda ama ülkede kapitalist ilişkiler hâkim ise burada da öyle olacaktır deniyor. Oralarda olduğu gibi kapitalizmin Küba’da da pazar ilişkileri kurarak yeni kapitalistler çıkaracağı umutlarını yayıyor. Bizim dilimize çevirirsek bu yolla Küba’da postallarla yıkılamayan sosyalizm yıkılacaktır. Emelleri budur. Ya da bu olmasa bile ambargo kaldırmalarına gerekçe olarak gösteriyorlar.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

Küba bir Vietnam ya da Çin gibi olur mu? Elbette böyle bir tehlike olabilir ama olasılığı bize göre çok düşüktür. Çin, 60’lı yıllarda kır komünleriyle sosyalizminden de öteye komünizme geçme ideali ile yola çıktı ve bir müddet sonra üretim tıkandı. 70’li yılların sonlarında bu yoldan dönme sancıları başlamıştı. Aynı yıllarda dünya güçler dengesinde Sovyetler karşısında yer alarak ayrıca olumsuz bir rol de oynadı. 80’lı yıllarda sınırlı olarak başlasa da kapitalizmin yoluna çıktı. Bu gün Çin’de son söz söylenmiş olmasa da üretimin canlanması için kapitalist ilişkilere izin vermek zorunda kaldı. Şimdi de onlarla baş etmenin sancılarını yaşıyor. Ülkenin büyüklüğü de başka bir sorun olarak karşısında duruyor. Vietnam ise sosyalist sistem çöker çökmez bir kuşatma altına alındı. Yapayalnız kaldı ve bu yola girmekten başka şansı olmadı. Ufkundan sosyalizmi silmedi ama üretimi arttırmak için neoliberalizmle ilişki geliştirmekten başka yol göremedi. Bu politikaların yarattığı çarpıklıklarla boğuşuyor.

Ama Küba ayrı şeyler yaşadı ve ayrı bir konumdadır. Doğu Avrupa’daki “renkli devrimler” sırasında da orada halk ayaklanmaları beklendi. Tüm dünya sosyalizmden kaçıyordu ama Küba halkları ABD’nin çok kışkırtmasına rağmen o sahte umuda kapılmadı. Şimdi ABD’nin “barış dalına” kanıp sistemlerine karşı mı çıkacaklar. Boş umutlar. İkinci olarak günümüz kapitalizmi krizler içinde yüzüyor. Küreselleşme ile yeni liberal politikalar tüm dünyaya yayıldı. Dünya halklarının durumu ortadadır. Müthiş bir gelir bozukluğu içindeyiz. Yoksul halklar daha yoksullaşırken zenginler daha da zenginleştiler. Devlet tüm sorumluluklarından kurtuldu. Sağlık, eğitim, alt yapı hizmetleri özelleştirildi vs. Ama Küba halkı için eğitim ve sağlık hizmetleri bedavadır. Spor, kültür alanında Küba boyundan büyük işlerlerle adını duyuruyor. Çünkü bunlar devlet desteklidir ve yoksul halklar bile yeteneklerini geliştirme olanağına sahipler. Hem artık çoğu tüketim malını ülkelerinde de buluyorlar. Kübalılar kuzeye ABD’ye ve

Meksika’ya, güneye Latin Amerika halklarına baktıklarında ise onların bunlardan yoksunluklarını, sefaletlerini, acılarını görüyorlar. İmrenildiklerini, örnek alındıklarını anlıyorlar. Küba’da bedava buldukları şeylerin kapitalist ülke halklarında olmadığını ve olsun diye verdikleri mücadeleleri, protestoları izliyorlar. Neden şimdi kapitalizmi ülkelerine getirmek istesinler? Aksine eğer kendi koşullarını daha iyi yapacaklarsa bu ancak o halkların daha iyi koşullara ulaşması ile olacaktır. Sosyalizm bunu böyle söyler. O nedenle onlar sosyalizmden kaçmak değil onun yayılması ile ancak daha iyi koşullarda yaşayabileceklerinin bilincindedirler. Yani Kapitalizmin Küba’da kök salması pek olası değildir. Küba reformlarının amacı verimliliği, etkinliği arttırmaktır. Kapitalizm de işçi sınıfına bunu öneriyor. Ama bu etkinlik ve verimlilik arttırmasının ne olduğunu Batı işçi sınıfı çok iyi bilir. Karı arttırmak için ücretlerin düşürülmesi, ölesiye çalışmak ve karşılığında en az tatil, boş zaman hatta yeme - içme zamanlarının kısıtlanması ya da toplumun bir kıs-

29


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2015

mının aç, işsiz kalması demektir. Sonra da yorgunluktan, iş kazalarından, iş hastalıklarından erken yaşta ölmektir.

Küba uluslar arası ilişkilere kapitalist ülkelerden farklı bir açılım getiriyor: Kredi, asker değil, sağlık ve eğitim. Özellikle Afrika ülkeleri bu ilişki modeli nedeniyle Küba’ya büyük sempati, saygın duyuyorlar. Küba dış ülkelere terör ihraç etmez barış yollar. Dostluk, kardeşlik yollar. Dünyanın her hangi bir yerindeki felakete, Pakistan’ından, Haiti’sine ilk Kübalı doktorlar koşarlar. Bu dayanışma modeli dünyada aslında gizli bir sempatiye sahiptir ve bir örnektir.

Küba halkı böyle bir verimlilik peşinde değildir. Onlar ABD’den son teknikler ile artan verimliliği isteyeceklerdir. O da gelir mi bilmiyoruz. Kırda da, batının “sözde organik” tarımı ötesinde doğal bir tarım sistemi uyguluyor. ABD’nin mutasyonlu tarımını alacak değildir. ABD yatırımcıları bu nedenle yüksek eğitimli Kübalılara nasıl bir yatırım biçimi önerebileceklerini kara kara düşünüyorlar. Küba halkı kapitalist işverenlerin sömürü koşullarını kabul edip kendi çalışma koşullarından taviz vermeyeceklerdir. Verimi kendi yaşam, ahlak ve moral anlayışlarından vazgeçmeden arttırmanın yolunu arayacaklardır. İşte bu da belki Latin Amerika’da yeni bir çığır açar. Eğitimli Küba halkı halk ekonomisini bu yeni teknik ile kurma becerisini gösterirse tüm Latin Amerika kadar dünyaya da örnek olabilir. Biraz fazla mı hayal kurduk bilmiyorum ama böyle bir olasılık vardır.

Üçüncü olarak unutmayalım Küba sistem muhaliflerinin geçmişte dışarı çıkmasına kapıları açtı. Kastro, bu ABD taktiğini “isteyen gitsin” diyerek boşa düşürdü. Sandallarla Florida sahillerine geçenler geçti. Yakın tarihte de dışarı çıkış koşulları kolaylaştırıldı. Son günlerde politik tutuklular bile serbest bırakıldı. Çünkü Küba iktidarı kendi halkına ve sistemine artık iyice güvenmektedir. Sistemini anlayan, kapitalizmi iyi tanıyan bir nesil yetiştirdi. Yokluklar, yalnızlıklarla pişmiş iyi bir nesil. Yani, eğer varsa, ABD’nin Küba’yı içten çökertme planı işe yaramakta zorlanacaktır. Dördüncü olarak Küba ne Çin ne de Vietnam gibi olacaktır. Onun etrafında çok sayıda destekçileri var. Yeni liberal politikaların acılarından kıvranan Latin ve yerli halklar biraz da Küba’ya bakarak ayaklandılar ve çoğu yerde sol güçleri iktidara getirdiler. Bu sol güçler Küba’nın en büyük destekçileridirler. Sol iktidarlar ne zaman akıl almak isteseler Küba lideri Kastro’ların yanındalar. Küba dünya emperyalizmi ile baş etmenin bin bir zengin deneyine sahiptir. O nedenle de güneyin ALBA’sından UNASUR’una, Mercosur’una OAS’ına birçok birlik Küba’nın toplulukları içinde desteğine ihtiyaç duyuyorlar ve bunun için ABD’ye baskı yaptılar. Küba herhangi bir direkt ya da dolaylı saldırı durumunda yanında birçok destekçi bulacaktır. Ambargo boşuna mı kaldırıldı. Aynı şeyi zamanında Çin ve Vietnam için söylemek mümkün değildi. Onların böyle bir desteği söz konusu değildi. Son olarak Küba’nın uluslar arası saygınlığı yüksektir. BM yüzyıl hedeflerine ulaşan birkaç ülkeden bir tanesidir. Eğitim ve sağlık sistemi örnektir. Afrika kıtasında görülen Ebola hastalığında BM sağlık örgütünün büyük takdirini kazandı. Afrika’ya Ebola ile savaş için ABD ve AB ülkeleri gibi asker değil, sağlık personeli gönderdi. Gönüllü olan 15 bin doktor arasından 461 tanesini seçti ve Afrika’nın 32 ülkesine yolladı. Raul Kastro’nın son ALBA toplantısında yaptığı açıklamaya göre 45 dünya ülkesinde (bu-

30

nun 39 tanesi Afrika da) 76 bin Kübalı sağlık görevlisi çalışıyor. Küba çoğu yoksul ülkeden 3392 öğrenciye tıp eğitimi veriyor ve doktor yapıyor. Hem de bedava! Mezun olduktan sonra tekrar kendi ülkelerine dönüp kendi yoksul halklarına hizmet vermek tek koşullarıdır. Zengin ülkeye gidip para kazanma peşinde koşmayacaklar. ALBA ülkeleri Afrika kıtasına sağlık konusunda daha çok yardım yapabilmenin planını ekim ayındaki toplantıda çizecektir. Bu ne demektir? Küba uluslar arası ilişkilere kapitalist ülkelerden farklı bir açılım getiriyor: Kredi, asker değil, sağlık ve eğitim. Özellikle Afrika ülkeleri bu ilişki modeli nedeniyle Küba’ya büyük sempati, saygı duyuyorlar. Küba dış ülkelere terör ihraç etmez barış yollar. Dostluk, kardeşlik yollar. Dünyanın her hangi bir yerindeki felakete, Pakistan’ından, Haiti’sine ilk Kübalı doktorlar koşarlar. Bu dayanışma modeli dünyada aslında gizli bir sempatiye sahiptir ve bir örnektir. Hatta bu konu Obama’nın konuşmasını bile etkiledi. Karşılıklı doktor değiş tokuşu olabileceğini söyleyerek tıp konusunda Küba’dan öğrenecekleri olduğunu ima etti. Sonuçta Küba yalnız Latin Amerika kıtasında değil dünyanın pek çok ülkesinde saygınlığı olan bir ülkedir. Gerek tarihindeki devrimcileri gerekse şimdiki dostlarıyla ilişki modeli onu diğer ülkelerden farklı kılar. Belki kapitalizmin birçok tüketim malı bolluğu Küba’da yoktur ama zaten artık dünyamızın bu tüketim bolluğunu devam ettirmesinin imkânsız olduğu bilinmiyor mu? Ne doğa ne hammadde olarak kapitalizmin tüketim çılgınlığının sürdürülmesi mümkün değildir. Adanın sosyalizminde hiçbir Kübalı aç açık değildir. Eğitimi, sağlığı, yaşlılığı garanti altındadır. Küba örnek bir ülkedir. Batının maddi zenginliği yanında onun paha biçilmez manevi zenginliği vardır. Halkı eğitimlidir ve kapitalizmin hanyasını konyasını iyi bilirler. Bu anlamda da Küba’nın ABD ile ilişkilerinin düzelmesi ülkeyi ne kapitalist yapacaktır ne de etkileyip çıktığı sosyalizm yolundan geri durduracak, bu yolu değiştirebilecektir.


Şubat 2015 / Sosyalist Dayanışma

KİTAP HAYATI OKUMAKTIR

B

ugün yoksul mahallelerde en büyük sıkıntılardan bir tanesi uyuşturucu kullanımının gençlerimiz arasında yaygınlaşması. Uyuşturucu; mahallelerimizi içten içe kemiriyor, yoksul gençleri birbirine düşman ettiriyor hatta birbirlerini yok etmeye kadar götürüyor. Mahallelerimizi kuşatan şiddet sarmalı toplumsal çürümeyi de derinleştiriyor. Gençliğimizin öfkesi, sisteme yönelmedikçe bu şiddet sarmalı bizi kuşatmaya devam edecektir. Toplumsal çürümeye karşı yeni bir yaşamı inşaa edecek alternatif mekanların yaratılmasına ihtiyaç vardır. Tam bu noktada 1 Mayıs mahallesinde kurulan Mehmet AYVALITAŞ kütüphanesini bu alternatif yaşamı inşaa etmenin, toplumsal çürümeye karşı gençliğin öz savunma merkezlerini oluşturmanın adreslerinden

biri olarak görmek gerekir. Sistem gençlerimizi değersizliğe doğru iterken; bunun kültürel, ideolojik zeminlerini de beraberinde kuruyor. Bu ideolojik, kültürel saldırıya karşı gençliğin kendini yeniden üreten, ürettikçe değişen-dönüşen ve dönüştüren alternatif mekânlara ihtiyacı vardır. Mehmet AYVALITAŞ Kütüphanesi bu rolü oynayacak, böylece gençliğin özgür mahalle akademileri ile kendini büyütecektir. Uyuşturucuya ve çeteleşmeye karşı mücadele vermek salt ajitasyonlarla olmuyor. Uyuşturucu ve çeteleşmenin mahallelerimizde öbekleşmesinin sosyo-ekonomik zeminini asla es geçmeden adımlar atmalıyız. Sistem bize kendi argümanları ve araçları ile saldırdıkça bizler kapitalizmin çürütme politikalarına karşı, ikili iktidar perspektifiyle kesinlikle kendi sa-

vunmamızı geliştirmek zorundayız. Mehmet yoldaşın ismini yaşatmak, yeni Mehmetleri yaratmak boynumuzun borcudur. Şu asla unutulmamalı, Mehmet yoldaş Akp’nin faşizmine karşı tarihe geçecek bir isyanın ilk şehididir. Uzun yıllar da geçse, gezi isyanı nesilden nesile aktarılacaktır. Mehmet yoldaşın ismini sadece sözlerimizde, sadece kütüphanenin adında değil, onun özlediği yeni yaşamı kurmak için büyüttüğümüz örgütlü mücadelemizin her adımında yaşatmalıyız. Hiçbir iktidar güzel vaatlerle alınmıyor ya da iyi niyetlerle. Cüretkâr pratikler bizim yolumuzu açacak, Mehmet yoldaşın mahallesini özgürleştirmeyi önümüze koyacaktır. Kapitalizmin şiddeti, yoksulluğu, sefaleti, yozlaşması bizi sararken, gençlerimiz gözlerimizin önünde çürütülüp, ölüme gönderilirken bizlerin devrimci kültürü kesinlikle mahallerimizde yaygınlaştırmamız gerekiyor. Toplumsal çürümenin ışık hızı ile ilerlediği mahallerimizde bu ilerlemeye ancak etki alanını çok genişletmiş devrimci kültür ile set çekebiliriz. Hem içinde bulunduğumuz süreç hiç bir bahaneyi, motivasyonsuzluğu, moralsizliği affetmeyecek bir gerilim hattını barındırmaktadır. Halkların üzerine çöken karabulutlar dağılırken sürecin yönünü belirlemek genç devrimciler olarak bizlerin tarihi bir görevimizdir. Mehmet AYVALITAŞ Kütüphanesi’nin ötesini görebilmeli, daha derin bakmalıyız. O sadece rafları kitaplarla doldurulacak bir mekan değildir. Mehmet yoldaşın bedel ödediği mahalleyi özgürleştirmek ve mahalle halkıyla birlikte daha fazla özgür alanlar yaratmak önümüzde hedef olarak durmaktadır. Bu kütüphane geleceği ellerine alacak gençlerin mekanı olacaktır. Mehmet yoldaşın ismi ancak böyle gelecek nesillere aktarılabilir. Mehmet gibi yaşamak, yeni Mehmetler olmak önemlidir.

Cudi E.

Mehmet yoldaşın ismini yaşatmak, yeni Mehmetleri yaratmak boynumuzun borcudur. Şu asla unutulmamalı, Mehmet yoldaş Akp’nin faşizmine karşı tarihe geçecek bir isyanın ilk şehididir. Uzun yıllar da geçse, gezi isyanı nesilden nesile aktarılacaktır. Mehmet yoldaşın ismini sadece sözlerimizde, sadece kütüphanenin adında değil, onun özlediği yeni yaşamı kurmak için büyüttüğümüz örgütlü mücadelemizin her adımında yaşatmalıyız.

31


İntikam vakti geldi hayallerimizin

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Şubat 2015 31. Sayı  

www.sodap.org

Sosyalist Dayanışma Dergisi Şubat 2015 31. Sayı  

www.sodap.org

Advertisement