Page 1

Yol, Direniş, İktidar… Batı’da Halk İktidarı Kürdistan’da Özgürlüğün Güvencesidir Fiyatı: 2 TL

www.sodap.org

ŞUBAT 2014 YIL: 4 SAYI 25

düzen çözülürken...

izleme! alet olma!

Halk iktidarı için

ayağa kalk!

Siyasi Kriz ve Yerel Seçimler Özgürlük İçin Daha Fazla İşgal! Ekonomik Kriz Politik Krize Eklenir mi? Cenevre-2’den Bir Sonuç Çıkar mı? “Vatan Hainleri” Çoğalıyor Röportaj: Nor Zartonk Hdp Kesk’te Ne Yapmalı? Bir Kentsel Dönüşüm Bilmecesi: Karabayır “Nerede Yağmur, Nerede Kar” Bizim Çocuklar Liselerden Bir Ses Yükseliyor!


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

REJİM ÇÖZÜLÜRKEN HALKIN İKTİDARI İÇİN MÜCADELEYE İçinde bulunduğumuz günlerde, Cumhuriyet tarihimizin en büyük siyasi krizlerinden birisi yaşanıyor. Sadece 11 yıllık AKP hükümeti değil, en önemli devlet kurumları da bu krizde meşruiyetlerini yitiriyorlar. AKP-Cemaat savaşı, kurumlar arasında ve kurumlar içinde kıyasıya devam ediyor. Yolsuzluk operasyonlarından sonra 2000 civarı emniyet görevlisinin yerinin değiştirilmiş olması kavganın boyutunu gösteren çarpıcı bir veri. Kolay yatışacak gibi görünmeyen bu paylaşım kavgasının daha ne kadar derinleşeceğini önümüzdeki günler gösterecek. AKP-Cemaat çatışmasının, şimdilik, halk açısından kazanımı her iki tarafın da pisliklerinin ortaya saçılmış olması ve karşılıklı olarak yıpranmaları. Bu çatışmada CHP, patronlar kulübü TÜSİAD, Avrupa ve ABD, AKP’nin karşısında duruyorlar, şimdilik cemaatle aynı tarafta pozisyon almış durumdalar. Tayyip Erdoğan, “ustalık döneminde” sadece komşu ülkelerle değil içerde ve dışardaki tüm güçlerle ilişkisini bozmayı başardı. Şimdi can havliyle aynı anda hem Kürt hareketine, hem de TSK’ya sıcak mesajlar göndererek olmayacak ittifak arayışlarına giriyor. Erdoğan debelendikçe, önümüzdeki günlerde daha fazla batmaya devam edecek gibi görünüyor. AKP’nin çözülüşü sürerken, mevcut durumdan siyasi kazanç sağlamaya çalışan başlıca özne Kılıçdaroğlu’nun “yeni” CHPsi. Kılıçdaroğlu’nun başkanlığıyla birlikte sola doğru bir evrim geçireceği imajı yayan CHP, bir kez daha sol gösterip sağ vurdu. MHP’li, AKP’li ve diğer sağcı siyasetçileri bünyesine katarak sağ tabandan oy devşirmeye yöneldi. Böylece CHP tarzı AKP karşıtlığı AKPlileşmeyle sonuçlandı.

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 4, Sayı: 25 Şubat 2014 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 infosodap@gmail.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Bu gelişmenin olumlu tarafı ise, Gezi İsyanı’ndan sonra ehveni şer CHP’ye bel bağlayanların bu partiden hızla soğuması oldu. Böylece kendisini sol olarak tanımlayan siyasal yelpazede büyük bir boşluk açığa çıktı. Bu boşluğu doldurabilecek halkçı-demokratik, sahici sol bir alternatif yaratılabilir mi? Öncelikle bu konuda sıfır noktasında olmadığımızı vurgulamamız gerekiyor. Geniş halk kesimlerini harekete geçiren Gezi İsyanı’nın üzerinden daha bir yıl bile geçmedi. Bu halk dinamiği sağcılaşan bir CHP tarafından soğrulamaz. İkincisi, Kürt Özgürlük Hareketi’yle Türkiye solunun önemli bir kesimini bir araya getiren HDP, soldaki siyasi boşluğu doldurabilecek bir potansiyel harekete geçirmiş durumdadır. Önümüzdeki seçimler bu konuda önemli bir sınav olacak. HDP seçimlerde güçlü bir halk desteği alabilirse, bu, sokak muhalefetini de güçlendirecektir. Sokak’la sandığı karşı karşıya koymadan, birbirini besleyecek iki mücadele biçimi olarak el alıp, Fırat’ın batısında güçlü bir sol alternatif yaratılabilir. Öyleyse AKP’yle birlikte devlet de çözülürken, halkın iktidarı için mücadeleyi yükseltmenin tam zamanıdır.


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

T

YOL, DİRENİŞ, İKTİDAR…

oplumlar büyük bir yol ayrımında… Var olanın yıkıldığı, yerine yenisinin kurulmaya çalışıldığı bir dönemdeyiz. Ülkede ve dünyada yaşananları basit siyasi karmaşalar olarak okuyanlar çok yanılıyor. 1990’lar ve sonrasının kapitalizmin bal günleri sona eriyor. Düzenler dikiş tutmuyor, halklar kendi kaderlerini ellerine almak için, bilinçli ya da içgüdüsel sokakta. Tunus’ta Buoazizi’nin yoksulluğa ve yok sayılmaya karşı ateşe verdiği bedeni öyle bir tuğlayı yerinden oynattı ki bir türlü dikiş tutturamıyorlar. Bütün bu yaşananları sadece egemenlerin kendi arasındaki it dalaşı olarak okumak yetersizdir. Yaşanan krizlerin sadece yapısal sebepleri yok. Halkların ayağa kalkışı görülmezse hiçbir şey doğru değerlendirilemez. 1990’lardan bu yana ilk kez ezilenler de seyirci ve mağdur olmanın ötesinde bir role sahipler. Düzen güçleri bu yalın gerçeği görünmez kılmak için büyük bir çaba içerisindeler. Çünkü en büyük korkuları bu yaşanan krizlerin ezilenleri bir politik özne olarak tarih sahnesine bir kez daha çekmesidir. 1848 isyanları ile başlayan ve işçi sınıfının sömürüsüz bir dünya kavgası olarak bayraklaştırdığı mücadele dönemi artıları ve eksileri ile 1989’da Komünizmin krizi ile kapanmıştı. “Tarihin Sonu” diye ilan ettikleri ezilenlerin politik öznesinin yaşadığı örgütsel ve zihinsel dağılmaydı. Ama bir dönem neredeyse besmele kertesine yükselen “Tarihin Sonu”, “Yeni Dünya Düzeni” lakırdılarını artık kimse anmıyor, hatırlamıyor. Çünkü artık 2. Perde açılıyor… Ülkede ve bölgede yaşananlar bu büyük sarsıntının habercisidir. Bugün yaşanan krizde Tekel işçilerinin yaktığı isyan ateşlerinin ve kurduğu kardeşlik çadırlarının, Kürt halkının püskürttüğü topyekûn imha konseptinin, Gezi’de ortaya konan ve düzen güçlerini afallatan direnişin, gençlerin ve kadınların düzeni usul usul ama derinden aşındıran öfkesinin ve

umutlarının izlerini okuyamayanlar bizden değildir. Tüm karanlıklara rağmen ateşi insanlığa taşıyan Prometheus gibi ısrarla ve azimle yürüyen devrimcilerin ödediği bedelleri bugün düzeni krize sokan temel etken olarak görmeyenler büyük bir yanlış içindedirler. Onlar tarihi sadece büyük güçlerin arzusu ve iradesiyle akan bir zemberek sanıyorlar. Yanılıyorlar. Esas olan bir avuç sömürücünün koskoca bir insanlığa zulmü ve sömürüyü benimsetmek için giriştiği umutsuz bir çabadır. 1300 dolar milyarderinin küresel servetin %85’ine sahip olmasına dayanan bir sistemi yürütmek sıra dışı bir maharet gerektirir. Sermayenin bu mahareti her daim sergileyebileceğini ummak en büyük cehalettir, ancak eğitimle edinilebilir. Halklar sokaktadır. Düzen krizdedir. Krizin temel sebebi ise yağma düzeninin sınırına gelinmiş olması, halkların ise yalanlara ikna olmamasıdır. Bugünün en yalın gerçeği budur. Ülkemizde düzenin iki temel yönetme aracı vardı: Milliyetçilik ve İslamcılık. Geldiğimiz noktada bunların artık bir yönetme kabiliyeti kalmamıştır. Milliyetçilik ve İslamcılık halklarımızı birbirine düşürerek aslında kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. Artık sermayenin üzerinde Milliyetçilik ya da İslamcılık yazan bayraklarla güçlü, ikna edici bir yönetme aracı yaratma şansı yoktur. AKP’nin 12 yıllık iktidarının ortaya koyduğu en yalın gerçek budur. Sermaye düzeni hangi ambalajla paketlenirse paketlensin ortaya çıkan sonuç hep aynıdır: Yolsuzluk, yağma, sömürü, zulüm, adaletsizlik, despotizm, doğanın ve insanlığımızın uğradığı büyük yıkım. Erdoğan’ın paralel hainler nakaratları bu yalın gerçeği gizleyemez. Bu yalın gerçeğin sonucu olarak da AKP gidicidir. Belirleyici olan hem Türkiye’de hem de Dünya’da yaşanan krize halkların ne yanıt üreteceğidir. İşte bu noktada devrimcilere büyük görev düşmektedir. Çünkü devrimcinin görevi devrim yap-

maktır. Çünkü devrimcinin görevi tarihin akışına müdahale edebilmesi için tek tek insanlardan bir halk yaratmaktır. Ezilenlerin sınıflar mücadelesinde öldürücü darbeyi indirebilmesi için politik bir özne haline gelmesine ön ayak olmaktır. Devrimciler ya bu rolü oynarlar ya da tarih tarafından aşılırlar. Çünkü insanlığın acelesi var. Sermayenin saçma düzeninin yarattığı bolluk krizlerinin doğayı ve insanlığı yokluğun eşiğine taşıması sürdürülebilir değildir. Milliyetçiliğin ve İslamcılığın yol açtığı kıyametin- en somut halini Suriye’de, Irak’ta her gün paramparça edilen onlarca bedenin korkunçluğunda görmek mümkündür- sonu vahşet çağıdır. Bu noktadan çıkış ise ancak 21. Yüzyıl sosyalizmi doğrultusunda dümenin ezilenler tarafından ele geçirilmesidir. Son cümleyi okuduğunda “ama biraz da gerçekçi olmak lazım” diyenler de bizden değildir. Gün bu anlamda gerçekçi olmak yerine hayallerinin peşinde ileri doğru atılmak, ezilenlerin 21. Yüzyıl sosyalizmi seçeneğini kuracak politik öznesini inşa etmek için kolları sıvamak günüdür. Genel bir demokrasi avanaklığı içerisinde düzen güçleri arasında papatya falı açmak, hırsızlardan hırsız beğenmek; diktatörler arasında en yumuşak kalplisini, katliamlardan en kansızını seçmek yapılabilecek en büyük yanlıştır. Dünya ve ülke büyük bir yıkıma gidiyor. Bu yıkımdan çıkışın tek anahtarı ise senin elinde. Çıkışın ne anlama geldiğinin işaretleri giderek çoğalıyor. Rojava’dan Hamburg’a, Sao Paolo’dan Yel değirmeni’ne isyanın değdiği yerde güller açıyor. Ezilenler “Çare Devrim” diye ayağa kalktıkları her yerde dünyayı cennete çeviriyorlar. Gelmekte olanın uğultusunu duyamayanlar için artık bir kenara çekilme vakti geldi. “Yolumuz Direniş Hedefimiz İktidar” artık hiçbir zaman olmadığı kadar güncel bir slogandır.

Belirleyici olan hem Türkiye’de hem de Dünya’da yaşanan krize halkların ne yanıt üreteceğidir. İşte bu noktada devrimcilere büyük görev düşmektedir. Çünkü devrimcinin görevi devrim yapmaktır. Çünkü devrimcinin görevi tarihin akışına müdahale edebilmesi için tek tek insanlardan bir halk yaratmaktır. Ezilenlerin sınıflar mücadelesinde öldürücü darbeyi indirebilmesi için politik bir özne haline gelmesine ön ayak olmaktır. Devrimciler ya bu rolü oynarlar ya da tarih tarafından aşılırlar.

3


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

BATI’DA HALK İKTİDARI KÜRDİSTAN’DA ÖZGÜRLÜĞÜN GÜVENCESİDİR M. SİNAN

“AKP gitsin de kim gelirse gelsin?” politik tutumuyla “ var olan statüko bozulursa mutlaka daha kötüsü gelir” yaklaşımı bir madalyonun iki yüzü görünümündedir. İkisinin de ortak zaafı Batı’daki denklemde halk güçlerini olduğundan daha etkisiz ve zayıf okumaktır. Böylesi bir okumaya imkân verecek çok veri olduğu da açıktır. Var olan örgütlerin, forumların, dayanışmaların hiçbirisi umutları somutlayabilecek bir durumda değildir.

4

17

Aralık operasyonuna dönük politik yaklaşımlar halk güçleri içerisinde de ciddi bir kafa karışıklığına yol açmış görünüyor. Operasyonun gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra sokağa çıkan ve ağırlıklı olarak “yolsuzluğun” hesabını sorma eğilimindeki kitleler gelinen noktada geri çekilmiş görünüyorlar. Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla gerçekleşen eylem sürece ezilenler cephesinden verilen en diri tepkiyi oluşturmuştu. Fakat bu eylem aynı zamanda bir doruk noktası da oldu. O tarihten sonra eylemlerin seviyesinde bir geri çekilme yaşandı. 11 Ocak’ta Ankara’da gerçekleşen miting de yukarı doğru bir ivmelenme yaratamadı. Şu anda ülke tarihinin en sıra dışı ve şiddetli politik krizlerinden biri yaşanıyor. Her geçen gün kötüleşen ekonomik göstergeler krizin derinliğini daha da arttırıyor. Fakat Gezi süreciyle aslında büyük oranda bu çığın önünü açan halk güçleri görece pasif bir noktaya çekilmiş görünüyor. Böylesi bir tablonun ortaya çıkmasında çok çeşitli etkenlerin rol oynadığı açıktır. Bu etkenlerin en önemlilerinden birisi de Kürt hareketinin yaşananlarla ilgili değerlendirmesidir. Bu değerlendirmeler ister istemez BDP, HDP, KESK gibi toplumsal hareketin önemli dinamiklerini etkilemekte, belirlemektedir. Bu değerlendirmeler de belirleyici olan öge Abdullah Öcalan’ın yaşananları AKP hükümetine ve müzakere sürecine dönük bir müdahale olarak değerlendirmesidir. Kürt hareketi politik kriz dolayısıyla eli zayıflayan Erdoğan’ın müzake-

re sürecini barış görüşmelerine dönüştürmeye ikna edilmesinin daha mümkün hale geldiğini düşünmektedir. 17 Aralık’tan bu yana ortaya konan değerlendirmelerin önemli bir kısmında Erdoğan’ın krizden kurtuluşunun tek yolunun demokratikleşme ve barış sürecini ilerletme olduğu vurgulanmaktadır. Dolayısıyla Erdoğan’ın atabileceği adımlara dair beklentilerin artması mümkün hale gelmektedir. Bu beklentiler ise krizin derinleşmesinin önüne geçme eğilimi yaratmaktadır. Aslında Gezi’de HDK/P’nin yaşadığı atalet de büyük oranda benzer bir süreç okumasından kaynaklanmıştı. Gezi’nin ulusalcı bir kalkışmaya dönüşme ihtimalinden o kadar çok çekiniliyordu ki hareketi hızlıca stabil ve istikrarı bozmayacak bir noktaya çekme yönünde hamleler yapıldı. Şu andaki çerçeveyi ise en veciz bir biçimde Gündem gazetesindeki ardışık yazılarıyla Veysi Sarısözen çizdi: “Batı’ya darbeye dur demek, buna kar-

şılık Kürdistan’da AKP’yi sıfırlamak” Bu bakış açısı AKP’yi şu anda Türkiye’deki en mümkün en anlamlı seçenek olarak görmektedir. “Fırat’ın Batısı’nda Cemaat hükümeti yıkabilir, ‘cemaatçi polis-yargı’ rejimini kurabilir. Ya da AKP Cemaat’i yenik düşürüp ‘milli görüşçü polis-yargı’ rejimi kurabilir. Ve nihayet, ordu her ikisini tasfiye edip, yeniden ‘Kemalist askeri vesayet rejimini’ kurabilir. Buna karşılık sosyalistler ve demokratlar batıda darbeyi yenik düşürüp hükümeti yıkacak güçte değildir. Değildir ama Kürt halkı eğer Kürdistan’da AKP’yi sıfırlarsa, onlar da batıda her türlü darbeciyi geriletebilir, AKP’yi Kürt sorununda adım atmaya zorlayabilir” ( 7 Ocak Gündem Gazetesi, Medya Diyalog) Bu analizde Batı’daki ezilenlere düşen rol AKP’ye karşı darbeyi durdurmak ve onu barış ve demokrasiye ikna etmeye çalışmaktır. Batı ile ilgili yapılan analizin en zayıf noktası Gezi Di-


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

renişi sonrasında ortaya çıkan yeni durumu anlayamamaktır. Batı’da devrimci örgütlerin hiçbirisi Gezi Direnişi’nden halk iktidarının olanağını yaratabilecek bir güçlenme ile çıkamadı. Fakat direnişin yarattığı muazzam özgüven, geri çekilse de hala somut bir gerçeklik. Bugün halk iktidarı seçeneğini ortaya çıkarmaya dönük güçlü bir iradenin oluşması, politik dengeleri alt üst edebilecek sonuçlar yaratabilir. Bunun en önemli ilk sebebi Gezi Direnişi’nde kitlelerin artan özgüveni ve yarattıkları deneyim ise diğeri de düzenin içine düşmüş olduğu yönetememe halidir. Düzeni restore etmesi beklenen güçlerin hiçbirisi (AKP, Cemaat, CHP, Ordu ) bu politik kriz karşısında meşruiyet tesis edebilecek durumda değildir. Ezilenlere büyük imkânlar vaat eden bu durum sonsuza kadar devam etmeyecektir. Ancak şu an için karşımızda her gün daha da derinleşen bir politik kriz ve Gezi isyanı sonrasında da büyük oranda düzen güçlerinden ümidini kesmiş bir ezilenler kitlesi var. Bu açıdan Batı’daki olası parametreler arasına bir halk iktidarı seçeneğini de koymak gerekmektedir. Bu anlamda “AKP gitsin de kim gelirse gelsin?” politik tutumuyla “ var olan statüko bozulursa mutlaka daha kötüsü gelir” yaklaşımı bir madalyonun iki yüzü görünümündedir. İkisinin de ortak zaafı Batı’daki denklemde halk güçlerini olduğundan daha etkisiz ve zayıf okumaktır. Böylesi bir okumaya

imkân verecek çok veri olduğu da açıktır. Var olan örgütlerin, forumların, dayanışmaların hiçbirisi umutları somutlayabilecek bir durumda değildir. Eldeki somut veriler açısından bakıldığında “kötünün iyisine ikna olmaktan başka çaremiz yok” anlayışı makul görünmektedir. Fakat bu bakış açısı Batı’daki ezilenler cephesindeki dip dalgalarını okuyamamak, konjonktürü kavrayamamak, siyaseti genel doğrular çerçevesinde algılamak gibi defolarla maluldür. Benzer bir zafiyet 31 Mayıs öncesinde de yaşandığı için Gezi’de neler olduğunun algılanması için oldukça uzun zaman geçmesi gerekmişti. Şu anda başarılması gereken, halk iktidarı seçeneğini inandırıcı, güven veren bir seçenek olarak hem mücadele alanlarında hem de siyasetin tüm kertelerinde ortaya koyacak bir kararlılık sergileyebilmektir. Böylesi bir konjonktürde bu kararlı duruşun geometrik büyüme olanakları mevcuttur. Böylesi bir olasılığı mümkün görmeyen yaklaşımlar var olan düzen güçlerinin tahkim edilmesi ya da bunlara karşıtlık temelinde bir siyasi çizgiyi esas almaktadırlar. Oysa yapılması gereken özgüce, halk dinamiklerine güvenen bir çizgiyi esas almaktır. Düzen güçlerinin kendi aralarında kurmaya çalıştığı siyasi yakınlaşmalar ( CHP-Cemaat, AKP-Ordu) bu güçlerin ezilenler nezdindeki inandırıcılıklarını daha da azaltacak, istikrarsızlığı büyütecek etkiler yaratacaktır. Kendisini

gerçek bir halk iktidarı seçeneği olarak ortaya koyabilen bir siyasi odak bu istikrarsızlık koşullarında dev sıçramalarla yol alabilir. Bu anlamıyla kafaların netleşmesi başarılması gereken ilk görev olarak görünüyor. Bu konuda hayatın kendisinden fazlasıyla destek gördüğümüz de açıktır. AKP’nin Rojava ve Cenevre2 konusunda aldığı PYD karşıtı konum, Paris suikastinde MİT’in parmağına işaret eden belgeler ve AKP’nin kimi jestler dışında müzakere sürecinin niteliğini barış görüşmelerine dönüştürecek adımlardan ısrarla kaçınması AKP-PKK uzlaşması beklentilerinin tüm temelini ortadan kaldıracak önemde gelişmelerdir. Müzakere sürecinin derinleşmesinin önünde en büyük engel olarak “paralel devlet”i görme anlayışının inandırıcılık zemini her geçen gün daha da azalmaktadır. Tüm yargı sistemini partiye bağlamak için harekete geçen AKP, müzakere sürecinin yasal bir güvenceye kavuşturulması için dahi kılını kıpırdatmamaktadır. Sarısözen aslında denklemi tamamen tersten kuruyor. Batı’da halk iktidarı seçeneğini büyütmeye dönük bir politik başarı Kürdistan’da da demokratik özerkliğin inşasının en büyük güvencesi olacaktır. Rojava’da halkın özyönetimini bir tehdit olarak algılayan ve Kürtlerin otonom yapılarıyla Cenevre 2’ye katılmalarını engellemeye çalışan bir AKP’nin yerine inşa edilecek halk iktidarı Ortadoğu’nun ihtiyacı olan halklar kucaklaşması için de devasa bir adım olacaktır.

Müzakere sürecinin derinleşmesinin önünde en büyük engel olarak “paralel devlet”i görme anlayışının inandırıcılık zemini her geçen gün daha da azalmaktadır. Tüm yargı sistemini partiye bağlamak için harekete geçen AKP, müzakere sürecinin yasal bir güvenceye kavuşturulması için dahi kılını kıpırdatmamaktadır.

Türkiye’de çöküş manzaralarına o kadar alıştık ki devletin adım adım çözüldüğünü görmekte zaman zaman zorlanıyoruz. Önümüzdeki sürecin en büyük sorusu ise çöken yerine inşa edilecek olanın kimin eliyle kurulacak olduğudur. İnşa edilecek olan bir halk iktidarı olabilir mi? Hep birlikte göreceğiz….

5


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

HALK İKTİDARI OLANAĞI OLARAK HDP

SİYASİ KRİZ ve YEREL SEÇİMLER

Fikret KIZILTAN

Adı çokça dillendirilen “demokrasi” mahallemizden ve gündelik hayatımızdan başlamadığı sürece sözde kalmaya devam edecektir. Halk demokrasisi, mahallelerden, hatta sokaklardan başlayarak yurttaşların halk meclisleri kurarak örgütlenmesi, mahallesini, şehrini ve ülkesini kendisinin yönetmesidir. Böylesine katılımcı ve şeffaf bir yönetim modeli geliştirmeden yolsuzlukların ve devlet içinde çeteleşmenin önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır.

Y

erel seçimler yaklaşırken, 17 Aralık tutuklamalarıyla başlayan siyasi kriz derinleşerek sürüyor. İktidar bloğu içerisindeki paylaşım kavgası, ölümcül bir mücadeleye dönüşmüş durumda. AKP ve Cemaat’in karşılıklı yıprandığı bu süreçte, sağa doğru kayarak oylarını artırmaya çalışan “yeni” CHP’nin, Gezi sürecinde AKP’ye isyan etmiş olan milyonlar için alternatif olamayacağı açığa çıktı. Bu koşullar içerisinde, 30 Mart yerel seçimlerinde, halkçı-demokratik bir seçeneğin Fırat’ın batısında da güçlü bir şekilde siyaset sahnesine girmesi mümkün. Ekim ayında düzenlediği büyük kongre ile dikkat çeken HDP, Gezi Direnişi ile ortaya çıkan halk dinamiğine seslenebilme yeteneğini gösterebilirse, çürüyen ve çözülen burjuva siyaseti karşısında demokratik halk iktidarının adresi olabilir. 30 Mart 2014 yerel seçimleri, bu açıdan önemli bir fırsat olarak görülmelidir. Gezi Direnişi, milyonların gözünde AKP’nin meşruiyetini sorgulanır hale getirmişti; 17 Aralık tutuklamaları ve sonrasında yaşananlar ise, sadece AKP’nin değil, devlet kurumlarının da meşruiyetine büyük darbe vurdu. Hükümetle birlikte devlet kurumlarının da çöküşüne tanık oluyoruz. Yargı ve polis teşkilatının bir cemaatin denetiminde olduğu, kamuya ait sanılan kurumların aslında bazı grupların mülkü haline geldiği, hukukun ve adaletin esamesinin bile okunmadığı, yolsuzlukların sıradanlaştığı artık herkes tarafından görülüyor. Bu enkaz tablosundan tek bir gerçek çıkış yolu var: Halkın yönetime el koyması. Yani gerçek demokrasinin, halk demokrasisinin hayat bulması... Adı çokça dillendirilen “demokrasi” mahallemizden ve gün-

6

delik hayatımızdan başlamadığı sürece sözde kalmaya devam edecektir. Halk demokrasisi, mahallelerden, hatta sokaklardan başlayarak yurttaşların halk meclisleri kurarak örgütlenmesi, mahallesini, şehrini ve ülkesini kendisinin yönetmesidir. Böylesine katılımcı ve şeffaf bir yönetim modeli geliştirmeden yolsuzlukların ve devlet içinde çeteleşmenin önüne geçilmesi mümkün olmayacaktır. Peki, yolsuzluğa batmış yağmacı AKP’ye, devlete çöreklenmiş cemaate, sürekli sağa çeken CHP’ye karşı gerçek bir halk seçeneğini ortaya çıkarmak için yerel seçimler iyi bir fırsat olamaz mı? Halkın iktidarı elbette sadece sandıkla kurulamaz, ama HDP’nin yerel seçimlerde ulaşacağı kayda değer bir başarı, egemen siyasetten bağımsız güçlü bir halk hareketinin yaratılması ve yerellerden başlayarak halk iktidarının inşası için oldukça elverişli bir zemin sunabilir. 30 Mart yerel seçimleri, böylesi bir siyasi konjonktüre denk geldiği için özel bir önem taşıyor. Düzen partilerinden bıkmış halkın alternatif arayışı, 2002 yılında denenmemiş ve yıpranmamış bir güç olarak AKP’yi iktidara taşımıştı. Şimdi ise Gezi Direnişi’nin ortaya çıkardığı bir halk dinamiği ve derinleşen siyasi bunalımın yarattığı fırsatlar var. H D P , hem Gezi Direnişi’nin hem de Kürt Özgürlük

Hareketi’nin mirası üzerinde kurulmuş bir parti olarak, içinde bulunduğumuz krizli günlerde inisiyatif alabilecek başlıca siyasi öznedir. Hem kapsayıcılığı hem de programı ile HDP, düzenin krizinden demokratik bir alternatifin doğuşunu sağlayabilecek en gerçekçi zemindir.

Nasıl Bir Yerel Yönetim?

HDP’nin yerel seçim bildirgesi, bu partinin kendisini düzen siyasetinden köklü bir biçimde ayrıştırdığını ortaya koyuyor. Öncelikle, HDP, yerel yönetimleri belediye teşkilatlarıyla sınırlı görmüyor. Aksine belli bir yerellikte yaşayan tüm yurttaşların o yerelin yönetimine halk meclisleri aracılığıyla katılacağını ilan ediyor. HDP’nin yerel yönetim anlayışında, belediye teşkilatları, halk meclislerinin kararlarını uygulayacak kurumlardır. Bütçenin nasıl pay edileceği ve yaşam mekânlarının nasıl düzenleneceği bütün yurttaşların eşit olarak katılabileceği halk meclislerinde kararlaştırılacaktır. Böylece hiçbir belediye teşkilatı, halka rağmen karar alamayacaktır. Halkı yok sayan, halktan kopuk, menfaat gruplarının çöreklendiği belediyecilik anlayışına bir son verilecektir. HDP’nin yerel yönetim politikasının ikinci önemli ayağı, kadınla-


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

rın eşit temsiline yer vermesidir. Türkiye’de belediye yönetimlerinde kadınların payı yüzde dört civarındadır, yani neredeyse yoktur. Rant kapısı olarak görülen belediyeler erkekler tarafından adeta kadınlara yasaklanmıştır. Oysa yereldeki sorunlar en çok kadınları ilgilendirmektedir. HDP, tüm belediyelerde temsilcilerden birisinin kadın olduğu eş başkanlık sistemini getirmekte ve belediye meclis üyelerinin en az yarısının kadın olmasını öngörmektedir. Kadınların yerel yönetimlerde yüzde 50 oranında temsili Türkiye açısından devrim niteliğinde bir gelişme olacaktır ve belediyelerin çalışma tarzını kökten değiştirecektir. HDP, kadınların yerel politika üzerindeki etkisini sadece yönetimde eşit temsille değil, ayrıca bağımsız kadın meclislerinin örgütlenmesi yoluyla da garanti altına almaktadır. HDP’nin yerel yönetim politikasının diğer bir önemli ayağı gençliktir. Türkiye, Batı ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça genç bir nüfusu sahip olmasına rağmen gençlerin yerel yönetimde esamesi okunmamaktadır. Belediye yönetim organlarını ele geçirmiş olan erkeklerin, aynı zamanda orta yaş üstü olduğunu belirtmek gerekir. Bu yüzden belediyelerin gençlere yönelik uygulamaları göstermelik olmaktan öteye geçmemektedir. HDP gençliğin, gençlik meclisleri aracılığıyla yerel yönetimler üzerinde etkili olmasını sağlayacaktır. HDP, belediyelerin kamusal hizmetler sunarken

kâr amacı gütmemesi gerektiğini savunuyor. Elektrik, ulaşım, ısınma, haberleşme gibi temel ihtiyaçlar hiçbir kâr amacı güdülmeden kaliteli ve ucuz olarak sunulmalıdır. Yaşamsal bir gereklilik olan içme ve kullanma suyu, hava gibi ücretsiz olmalıdır. Ayrıca herkese barınabileceği sağlıklı ve depreme dayanıklı konutlar sağlamak belediyelerin temel görevlerinden birisi olmalıdır. Bu yüzden belediyeler yurttaşların kiracı ya da ev sahibi olarak barınabileceği sosyal konutlar inşa etmelidir. Bugün Türkiye’nin tüm kentlerinde kentsel dönüşüm adı altında, yoksullar yerlerinden edilmekte ve kentlerin ücra bölgelerine sürülmektedir. HDP mevcut kentsel dönüşüm uygulamalarının tamamını durduracak ve yerel halkın katılımıyla oluşturulacak kentsel iyileştirme projelerini hayata geçirecektir. Kentsel alanların iyileştirilmesi sırasında sadece ev sahiplerin değil kiracıların da yerinden edilmemesi bir prensip olarak kabul edilecektir. HDP, doğayla uyumlu yaşamı savunuyor. Ormanların ve su havzalarının korunduğu, herkese ferahça yetecek kadar yeşil alanın bulunduğu bir kentleşme modelini hayata geçirmeyi hedefliyor. Ayrıca tüm yurttaşların doğal, sağlıklı gıdaya ucuz bir şekilde ulaşmasını, yerel yönetimlerin başta gelen görevlerinden birisi olarak görüyor. Bugün yaşadığımız kentlerdeki en önemli sorunlardan birisi de farklı inanç grupları, etnik kimlikler ya da hemşeri grupları arasındaki gerilimlerdir. HDP tüm halk kesimlerine eşit mes afe de duran, çok dilli, çok kültürlü bir belediyecilik anlayı-

şını savunmaktadır. Toplumun her kesimi yerel yönetimlerde temsil edilmeli, hiçbir grup dışlanmamalıdır. Böylece kentlerde herkesin kendini güven içinde hissettiği, eşit, özgür ve kardeşçe bir hayat kurulabilir.

Halk İktidarı için Oylar HDP’ye

Yukarda saydıklarımız HDP’yi bugüne kadar belediye yönetimlerine gelmiş tüm partilerden ayırıyor. Diğer partilerden farklı olarak HDP, kendisini değil, halkı iktidara taşımayı hedefliyor. Köylerde ve şehirlerde demokratik, halkçı ve doğayla uyumu esas alan yerel yönetimler inşa etmeyi önüne koyuyor. HDP’nin yerel politika ilkeleri, kaynağını Gezi’nin ortaya çıkardığı değerlerden ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin (en olgun formunu Rojava örneğinde gördüğümüz) yerel yönetim deneylerinden alıyor. Gezi İsyanı bize doğrudan demokrasiyi, kardeşçe bir arada yaşamayı ve yaşadığımız alanlara sahip çıkmayı öğretti. HDP, bu prensiplerin bir parti aldı altında somutlamasından başka bir şey değildir. Bu yüzden önümüzdeki yerel seçimlerde, “Gezi ruhunu” HDP temsil etmektedir. HDP, belediye teşkilatlarını rantiyelerden, yozlaşmış siyasetçilerden, hırsızlardan, çetelerden alarak halka teslim etmek istiyor. HDP halklarımızı, sokağını, mahallesini şehrini yönetmeye çağırıyor. Bu yüzden yerel seçimlerde HDP’ye verilecek oylar, “başka bir dünya mümkün” anlayışına verilmiş oylar olacaktır. Rantı ve kârı değil, insan hayatını merkeze alan bir belediyecilik mümkün. Böyle bir belediyeciliği hayata geçirebilirsek, demokratik halk iktidarının inşası için devasa bir adım atmış olacağız.

HDP’nin yerel politika ilkeleri, kaynağını Gezi’nin ortaya çıkardığı değerlerden ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin (en olgun formunu Rojava örneğinde gördüğümüz) yerel yönetim deneylerinden alıyor. Gezi İsyanı bize doğrudan demokrasiyi, kardeşçe bir arada yaşamayı ve yaşadığımız alanlara sahip çıkmayı öğretti. HDP, bu prensiplerin bir parti aldı altında somutlamasından başka bir şey değildir. Bu yüzden önümüzdeki yerel seçimlerde, “Gezi ruhunu” HDP temsil etmektedir.

Demokratik halk iktidarı için oylar HDP’ye. Oylar Gezi İsyanı’nın partisine.

7


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

ÖZGÜRLÜK İÇİN DAHA FAZLA İŞGAL!

Y

Ezilenlerin iktidarını inşanın bir yolu da mekânların metasızlaştırılmasından geçiyor. Sermayenin mülkiyet ilişkileri mekânları toplumsal kullanımdan koparıp rant ilişkilerinin nesnesi haline getirmeye çalışıyor. Ezilenlerin işgal mantığı ise tam tersine mekânları bu kuşatmadan kurtarıp halkın ortak kullanımına açıyor. Özneleşmek aynı zamanda diğer ezilenlerle teması mümkün kılacak mekânları da gerektiriyor.

8

eldeğirmeni’ndeki Don Kişot işgalevine bir kardeş de Caferağa’dan geldi. Kuzguncuk ve Doğancılar dayanışmaları ise işgal ettikleri alanlarda kent bostanları kurdular. Kazova işçileri kapatılan işyerlerinin makinelerinin bir kısmıyla ürettikleri kazaklarının satışına dönük bir dükkan açtılar. Kadıköy’de Dayanışmalar kent/kır emekçileri arasında köprü olacak bir tüketim kooperatifi kurmak üzere harekete geçtiler. Gezi Direnişi’nin ortaya çıkardığı sonuçlardan bir tanesi de ezilenlerin özgürleşmesi ile mekânın metasızlaştırılması arasındaki ilişki. Sermayenin yaşamlarımızı güderken en yoğun bir biçimde kullandığı taktiklerden bir tanesi mekânlarımız üzerinde tahakküm inşa etmesi ve bunları metalaştırması. Kentsel yaşam aslında sermaye ve ezilenler, mekânların mülk edinilmesi ve kolektifleştirilmesi çizgileri arasında bir mücadele olarak da okunabilir. Ezilenlerin iktidarını inşanın bir yolu da mekânların metasızlaştırılmasından geçiyor. Sermayenin mülkiyet ilişkileri mekânları toplumsal kullanımdan koparıp rant ilişkilerinin nesnesi haline getirmeye çalışıyor. Ezilenlerin işgal mantığı ise tam tersine mekânları bu kuşatmadan kurtarıp halkın ortak kullanımına açıyor. Özneleşmek aynı zamanda diğer ezilenlerle teması mümkün kılacak mekânları da gerektiriyor. Çünkü mekânsız bir toplumsallaşma neredeyse mümkün değil. İnternetin sağladığı toplumsallaşma gerçek insanların gerçek mekânlarda inşa ettikleri, kurdukları toplumsal ilişkileri ikame edebilme yeteneğinde değil. İnternet, sadece bu maddi inşa sürecini kolaylaştırıcı bir olanak. En azından şimdilik öyle.

Kafamızı kaldırıp çevremize baktığımızda sermayenin toplumdan yalıtarak ele geçirdiği birçok mekân görmek mümkün. Oysa kent bir sosyal doku. Üretim kolektif bir biçimde yapılıyor, ortaya çıkan artık aslında çalınan emeğimiz, fakat söz konusu zenginlik bizleri daha sınırlı alanlara hapsetmek, kentlerin/toprakların daha büyük bir kısmını rant ilişkilerinin çerçevesine sokmak için kullanılıyor. Ezilenler ise Kent Haklarına sahip çıkmak için yürüttükleri siyasi mücadelenin bir yöntemi olarak işgal eylemlerini öne çıkarıyorlar. Aslında ortada çok yeni bir durum yok. Hatırlaması en kolay olanlardan bir tanesi Brezilya’da Topraksız Köylü Hareketi’nin gerçekleştirdiği işgaller ve kurduğu çiftlikler. Bu alanlar gerçek anlamda bir özneleşme zemini sunmaktaydı. Birlikte üretim yapan topraksız köylüler hayatı ve kendilerini de mücadelenin sunduğu toplumsallaşma olanakları çerçevesinde kuruyorlar. Giderek de detaylanan ve zenginleşen bir ağ içerisinde mekânı bir özgürleşme alanı olarak kuruyorlar. Hamburg’daki Rota Flore deneyiminin yol açtığı sonuçları geçtiğimiz ay detaylı bir biçimde takip etme şansımız oldu. Geçtiğimiz yıllarda Okmeydanı’nda uyuşturucuya karşı mücadele yürüten Dayanışmaevliler de Piyalepaşa Parkını benzer bir mantıkla bir toplumsallaşma ve özneleşme mekânı olarak kullanmışlardı. Aynı şekilde Yeşilkent Cemevi’nin kuruluşunda da benzer bir mekânı metasızlaştırma ve toplumsallaştırma süreci yaşanmıştı. Her ne kadar geçmişimizde de benzeri deneyimler bulunsa da Gezi Direnişi sonrasında dünyaya başka bir gözle bakarken birçok olanağı fark edebilmek mümkün hale geliyor. Toplumsal mücadelelere bu anlamda çok

önemli ilham kaynakları olarak da bakmak gerekiyor. Bu açıdan yazının girişinde verilen örneklere benzer işgallerin önümüzdeki dönemde artarak devam edeceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Kentlerimizi/topraklarımızı/ormanlarımızı/okullarımızı sermayenin metalaştırma kıskacından kurtararak yeniden toplumun hizmetine sunmak altı çizilmesi gereken bir taktik çizgi olarak da görülmeli. İşgaller aslında topluma ait olanın yeniden topluma döndürülmesinin önemli bir aracı haline gelebilir. İşgal mekânları ezilenlerin politik öznesinin çoğulluğunu kucaklayabilecek ve inşasını mümkün kılacak deneyimlere olanak sağlayabilir. Mekânın bu yeteneğini en belirgin bir biçimde Gezi direnişi boyunca gözlemleme şansı bulabildik. Çekirdek aile kıskacında evlere, TV başına hapsedilen ezilenleri toplumsallaştırmak için sayısı giderek artan işgal mekânları daha fazla özgürlük ve umut anlamına geliyor.


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

EKONOMİK KRİZ POLİTİK KRİZE EKLENİR Mİ?

Y

aşanan iktidar savaşının yarattığı politik krizin seyrini belirleyecek en önemli etmenlerden bir tanesi de ekonomik gelişmeler. Mayıs 2013’te Amerikan Merkez Bankası’nın piyasaları aşırı dolara boğma politikasını değiştireceğini açıklaması sonrasında Türkiye ekonomisi önemli bir türbülans yaşamıştı. 17 Aralık sonrasında yaşanan politik kriz ekonomik belirsizliklerin de daha da görünür hale gelmesine yol açtı. Ekonomik dengesizliklerin hiç kuşku yok ki en belirgin göstergesi dolar fiyatlarındaki aşırı artış. Mayıs 2013’ten bu yana Türk Lirası %25 değer kaybetti. 17 Aralık sonrasında ise bu oran %9’lara ulaşmış görünüyor. Merkez Bankası’nın liranın değerini korumak amacıyla faizleri yükseltmesi bekleniyordu, fakat Erdoğan’ın da takdirini kazanan bir kararla bu konuda belirgin bir politika değişikliğine gitmekten vazgeçtiler. Türkiye FED kararları sonrasında küresel sermaye grupları tarafından “Kırılgan Beşli” olarak anılan ülkeler arasında sayılıyor. Bu kategoride ele alınan diğer ülkeler ise Endonezya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika. Bunların arasında yerli parası Mayıs’tan bu yana en büyük kaybı yaşayan ise tahmin edilebileceği gibi Türkiye. Türkiye’yi bu kadar kırılgan hale getiren ise büyümesini kendi tasarruflarıyla değil de sürekli olarak dışarıdan gelen sıcak para hareketleri ile gerçekleştirmeye çalışması. Türkiye son 25 yıl içerisinde birçok kereler küresel piyasalarda paranın bol olduğu dönemlerde kısa vadeli sermaye hareketlerini yoğun bir biçimde çekmeyi başardı. Fakat bunların tamamı da iç talebi arttırmak yönünde değerlendirildi. Planlı bir yönelişle sanayi üretiminin verimliliğini arttırmaya dönük politikalar hayata geçirilmedi.

Üretim altyapısı geliştirilemedi. İç pazarda tüketim kamçılanarak, borçlanma ve finansallaşma teşvik edilerek tüketime dayalı bir büyüme modeli hayata geçirildi. Dolayısıyla para akışının yavaşlamasına yol açan tüm etkenler Türkiye ekonomisinde büyük dengesizliklere yol açıyor. Ekonomi büyürken muazzam bir cari açık veriyor, parasal kaynaklar sınırlanınca ise ekonomi ciddi bir küçülme ile bu yeni duruma uyum sağlayabiliyor. Dış piyasalardan para bulma koşullarının ağırlaşması durumunda sermaye gideceği ülke ile ilgili çok daha ince eleyip sık dokuyor. Türkiye bu anlamda da kendi ligindeki ülkelerle kıyaslanınca zor durumda görünüyor. Şu anda Türkiye’nin kısa vadeli dış borç stoku 129.4 milyar dolar seviyesinde. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri ise 114.7 milyar dolar. Dolayısıyla Türkiye yükümlülüklerinin tümünü yerine getirebilecek bir mali havuza sahip değil. Normal şartlarda bu gösterge çok önemsenmeyebilir ancak ciddi bir politik krizle boğuşan, tarafların birbirlerinin bankalarını batırmaya çalıştığı ve küresel sermaye hareketlerinin daralmaya başlamasından tedirginlik duyan bir ülkede bu durum kayda değer sıkıntılara yol açabilir. “Bu ülke kısa vadede politik krizden kurtulamaz” algısı kökleşirse Türkiye çok daha yüksek faizlerde borçlanmaya başlayabilir. İç piyasa açısından büyük risk ise büyük şirketlerin özellikle Gayrimenkul ortaklıkları olarak anılan şirketlerin döviz açık po-

zisyonu. Bunlar devasa inşaat yatırımlarını değeri uzunca bir süre değişmeyen dolar cinsinden aldıkları borçlarla gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Şu anda ekonominin en zaaflı noktası bunlar. Özel şirketlerin döviz açık pozisyonları 2008’de 54 milyar dolar idi, bu aralar ise 164 milyar dolar seviyesine çıkmış durumda. Dolar değerlendikçe kazançları genelde Türk lirası olan bu firmaların üzerindeki maliyetler artıyor. Ekonominin belirsizliğe girmesi, mortgage faizlerinin yükselmesi ve Gezi sonrasında kentsel yağmalama konularına halkın artan ilgisinin yol açtığı maliyet artışları bu şirketlerin ayakta durmasını zorlaştırıyor. Bu nokta AKP’nin en temel toplumsal dayanaklarından birisi de olduğu için Cemaat’in 17 Aralık hamlesi biraz da bu sektörün dengelerini sarsmaya dönüktü. Erdoğan’ın faizlerin yükselmesini istememesinin bir önemli sebebi de konuta dönük talebin daha da düşmesine engel olmak. Devalüasyon iç pazarda talebin düşmesine yol açacak, Türkiye’nin ürünlerini görece ucuzlatacak dolayısıyla ihracat olanaklarının artışı da genel olarak krize verilebilecek yanıtın mahiyetini belirleyecek. Bu noktada AKP hükümetinin dış siyasette batağa saplanmasının önemli olumsuz etkileri olacaktır. Ortadoğu ile neredeyse ticaret yapma imkânları ortadan kalkmakta olan bir ülke ortaya çıktı. Güney Kürdistan dışında iş yapılabilen yer kalmadı. Bu anlamda Erdoğan’ın son Avrupa gezisi Avrupa ile gerilen ilişkileri yumuşatmak ve hala krizin yarattığı daralma ile karşı karşıya olan

Eski Dünya’ya dönük ticari olanakları yeniden gözden geçirme hedefine de sahipti. Kısa vadede hızlı bir değişiklik beklemek ise söz konusu değil gibi görünüyor. Bizler açısından ekonomik kriz bir teknik mesele değil. Gezi sonrasında girilen yol, halk güçlerinin dinamizmi ile AKP’nin çöküşünü aynı döneme denk getirdi. Yaşanan politik krizin ekonomik bir krizle çok daha belirgin bir biçimde iç içe geçmesi yaşanan gerilimin bambaşka boyutlara sıçraması anlamına gelir. Ekonomik tabloya genel bir bakış bile böylesi bir olasılığın gerçekleşmesinin uzak olmadığını ortaya koyuyor. AKP’nin 11 yıllık iktidarı ekonomi açısından ne kadar bir mucize gibi yansıtılmaya çalışılsa da aslında Türkiye’deki finans kapital iktidarlarının genel çizgisinin dışında ortaya konabilen bir başarı olmadığı ortadadır. Sanayinin genel verimlilik sorunu devam etmektedir. Teknolojik gelişme sınırlıdır. Kısa vadeli sermaye hareketlerine bağımlı bir ekonomik büyüme söz konusudur. Güneş, rüzgâr, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji tüketimindeki payının artamayışı, doğal gazdan elektrik üretme vahameti değişmemiştir. Anadolu sermayesi de finans kapital de verimlilik artışını işçileri daha yoğun, daha örgütsüz, daha uzun saatler boyunca çalıştırarak arttırmak dışında bir araca sahip değildirler. Sermaye kar patlaması yaratmakta, dolar milyarderlerinin sayısı artmakta fakat ekonominin yapısal sorunları baki kalmaktadır. Halk iktidarının acil bir ihtiyaç ve olanak haline gelmesinin bir sebebi de bu hormonlu ekonomi anlayışının yarattığı kronik kırılganlıktır.

9


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

CENEVRE-2’DEN BİR SONUÇ ÇIKAR MI?

“SURİYE HALKLARI HARİÇ HERKES VARDI…”

Salih İNCESOY

“Manidar” bir zamanlamayla toplantının hemen öncesinde basına servis edilen hükümetin işkence görüntüleri de Esad’ın ve onun arkasında duran Rusya’nın masada elini zayıflatmaya dönük bir girişimdi. ABD Dışişleri Bakanı Kerry bunları dayanak göstererek Esad’a yüklendi. Fakat paylaşım kavgasında sahada kazanamayanın masada da kazanamayacağı çok açık...

1. Cenevre-2’ye Hangi Ülke ve Organizasyonlar Katıldı?

Suriye’nin geleceğinin tartışılacağı toplantıya, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın yanı sıra 40’a yakın üzerinde ülke davet edildi. Toplantıya katılan ülkeler şunlar: ABD, Rusya, Çin, Almanya, İngiltere, Fransa, Türkiye, İtalya, İspanya, Irak, Lübnan, Ürdün, Bahreyn, Belçika, Birleşik Arap Emirliği, Brezilya, Cezayir, Danimarka, Endonezya, Fas, Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Hollanda, İsveç, İsviçre, Japonya, Kanada, Katar, Kuveyt, Lüksemburg, Meksika, Mısır, Norveç, Umman, Suudi Arabistan, Vatikan, Yunanistan ve Avustralya.

2. Batılı Emperyalistlerin Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

Esad’ı devirme hedefli taktik planla yola koyulan Batılı emperyalistler, toplantıya pozisyonları gerilemiş olarak dâhil oluyor. Zira Esad ayakta ve bu taktik plan çökmüş durumda. Başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin askeri müdahale seçeneğini devre dışı bırakarak diyalog zeminine gelmesinin gerekçesi de bu taktik planın çöküşü. Saddam ve Kaddafi devrilirken masa seçeneği

gündemlerinde yoktu. Suriye sürecine de Irak ve Libya saldırılarında elde ettikleri sonucun havasıyla girdiler. Fakat hesap tutmadı, Esad direndi. Batılı emperyalistlerin toplantıdan beklentisi, mevcut hükümetin yerine bir geçiş hükümeti kurulması. Hiç bir karşılık yaratmayan Cenevre-1’in sonuç bildirgesinde de çözüm olarak bu hedef işaret edilmişti. Oluşturulması düşünülen geçiş hükümetinin şekillenmesinde belirleyici olmak istiyorlar. “Manidar” bir zamanlamayla toplantının hemen öncesinde basına servis edilen hükümetin işkence görüntüleri de Esad’ın ve onun arkasında duran Rusya’nın masada elini zayıflatmaya dönük bir girişimdi. ABD Dışişleri Bakanı Kerry bunları dayanak göstererek Esad’a yüklendi. Fakat paylaşım kavgasında sahada kazanamayanın masada da kazanamayacağı çok açık.

3. Rusya’nın Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

Batılı emperyalistlerin pozisyonu gerileyince doğal olarak paylaşım kavgasının karşı kutbunda bulunan Rusya’nın eli güçlenmiş oluyor. Rusya, Esad’dan yana duruşunu hiç esnetmeden kararlılıkla bu sürece kadar taşıdı. “Esad’sız bir gelecek” şartı Rusya’nın restiyle karşılık buluyor. Eleştiri oklarını işbirlikçi muhalefete yönelten Rusya Esad’a dokunmuyor. Fakat Rusya İran’ın da toplantıda yer almasını savunsa da mevcut güçler dengesi buna olanak tanımadı.

4. SMDK Toplantıda Ne Şekilde Yer Alıyor?

PYD Eşbaşkanı Salih Muslim: "Cenevre-2’ye Suriye halklarının temsilcilerinin dışında herkes katılıyor..."

10

“Esad’sız bir gelecek” çözümünde ısrarcı olan ve toplantıya katılmak konusunda kararsızlık yaşayan SMDK (Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koa-

lisyonu), başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin baskısıyla Cenevre-2’de yerini aldı. SMDK, BM temsilcisinin İran’ı davet etmesi gerekçesiyle son dakikada toplantıya katılma kararını askıya almıştı. Gerekçeleri, İran’ın Suriye’deki askeri varlığı ve Esad’ın yanında savaşa katılan Hizbullah üyelerine destek vermesi. İran’a yönelik davetin geri çekilmesiyle SMDK bu kararından vazgeçti. İşbirlikçi muhalefetin derme çatma yapısı sürüyor. Esad karşısında kayda değer bir varlık sergileyemeyen SMDK, batılı emperyalistlere de umut vermiyor. Önceki değerlendirmelerimizde de defalarca belirttiğimiz gibi batılı emperyalistlerin askeri müdahale seçeneğini geri çekmesinin önemli nedenlerinden biri de bu durum. SMDK çatısı altında yer alan Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ise Esad güçleriyle masaya oturmaya karşı çıkarak toplantıya katılmama kararı aldı. Bu karar aynı zamanda SUK’un SMDK çatısı altından da ayrılması anlamını taşıyor.

5. Esad Tarafı Toplantıda Ne Şekilde Yer Alıyor?

Hükümet kanadı toplantıya Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim başkanlığında 9 kişilik heyetle katıldı. İşbirlikçi muhalefetin “Esad’sız bir Suriye” dayatmasına karşı Esad yanıtını bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacağını belirterek vermişti. Dolayısıyla “geçiş hükümeti” meselesi de gündemlerinde yok. Esad tarafı bu yaklaşımdan geri adım atmıyor ve Esad’sız bir geleceği tartışma konusu bile yapmıyor. Toplantıdaki duruşlarında da bu tutumları belirleyici. Ayrıca başta Türkiye olmak üzere


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

işbirlikçi muhalefete destek veren ülkelere karşı sarf edilen sert ifadeler, mevcut güçler dengesinde pozisyonunu güçlendiren Esad’ın özgüveninin bir yansıması.

6. El Kaide’ye Bağlı Güçlerin Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

El Kaide’ye bağlı El Nusra Cephesi ve Irak Şam İslam Devleti (IŞİD), toplantıya katılmayı şiddetle reddetmişti. El Nursa Cephesi, toplantıda çıkacak kararları tanımayacağını açıklamıştı. Bu güçler aynı kararlı duruşlarını sürdürüyor. Batılı emperyalistler, El Kaide’yle bağlantılı gruplardan çok öncesinde desteğini çekmişti. Rojava’nın özgürleşme sürecinin önünü kesmek için Türkiye açıktan olmasa da bu grupları destekliyor. Bu gruplar etkinliklerini arttırmak için Rojava’nın savunma gücü YPG dışında Özgür Suriye Ordusu’yla da çatışıyor.

7. İran’ın Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

Cenevre-1’e dâhil edilmeyen İran, Cenevre-2’ye katılma eğilimindeydi. Fakat İran bir dizi diplomatik trafiğin ardından bu toplantıya da dâhil edilmedi. Batılı emperyalistlerin müdahale planlarının nihai hedefi olan İran, doğal olarak Suriye sürecinin başından itibaren kararlılıkla Esad’ın yanında yer aldı. İran bu yaklaşımıyla, Esad’ın yanında savaşan Hizbullah üyelerine her türlü desteği sunuyor. BM Genel Sekreteri’nin İran’ı toplantıya davet etmesine karşı işbirlikçi muhalefet gösterdiği tepkiye esas olarak bunu gerekçe gösterdi. Bu tepki sonuç verdi, genel sekreter tarafından davet geri çekildi. Masada İran desteğinden yoksun bir Suriye’nin bir nebze elinin zayıflayacağı düşünülüyor. Fakat sonucun masada değil sahada alınacağı unutulmamalı…

8. Türkiye’nin Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

Türkiye, sürecin silik unsuru durumunda. Bu duruma düşüşün gerekçelerini önceki değerlendirmelerimizde verdik, tekrar etmeyeceğiz. Dış politika alanında etkisiz eleman pozisyonuna sü-

rüklenen Türkiye, zaten iç politika alanında yaşadığı krizle kendi derdine düşmüş durumda. Toplantının başında, El Kaide bağlantılı çetelere verdiği destekten dolayı Esad tarafının eleştiri okları Türkiye’ye yöneldi. AKP/ Cemaat kavgasında cemaatin taktik hamlesiyle yakalanan silah yüklü tırlar, bu gizli aşkı gözler önüne serdi. Davutoğlu’nun toplantıdaki konuşması, Suriye televizyon kanallarından El Kaide bağlantılı çetelerin katliam görüntüleriyle birlikte verildi. Hal böyleyken, Davutoğlu’nun Türkiye’yi savunma çabalarıysa hiç inandırıcı olmadı. Gelinen aşamada Türkiye’nin Suriye sürecindeki tek derdi Rojava. Rojava devriminin yok edilmesi için her silaha sarılıyor. El Kaide çeteleri de bunlardan biri. Türkiye, Kürt halkına yönelik katliamcı tarihine yeni bir kanlı sayfa daha ekliyor.

9. Rojava’nın Bu Süreçteki Pozisyonu Nasıl?

KYK’yi (Kürt Yüksek Konseyi) Kürt halkının temsilcisi olarak gören PYD, özgürleşen Rojava’nın bağımsız iradesinin sürece yansıtılabilmesi amacıyla Cenevre 2’ye KYK üzerinden dâhil olmak istiyordu. Fakat “ABD-TürkiyeBarzani” üçlüsünün engellemesiyle KYK toplantıya çağrılmadı. PYD Eşbaşkanı Salih Muslim’in son derece haklı olarak yaptığı “Cenevre-2’ye Suriye halklarının temsilcilerinin dışında herkesin katıldığı” belirlemesine ekleyecek sözümüz yok. Halkların yer almadığı “çözüm” süreçlerinden ne çıkacağı da ortada… Kürt Yüksek Konseyi’nden ayrılıp SMDK’ye katılan Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS), Cenevre-2’ye işbirlikçi muhalefet çatısı altında dâhil edildi. Barzani çizgisindeki ENKS’nin bu tavrı hiç sürpriz değil. Yaşanan gelişmelere Rojava’nın ilk yanıtı 6 Ocak’ta Amûdê kentinde toplanan Rojava Demokratik Özerk Yönetimi Yasama Meclisi tarafından ilan edilen “Toplumsal Sözleşme” oldu. Anayasa niteliğindeki Toplumsal Sözleşme, Esad’dan ve emperyalistlerden bağımsız 3. seçeneğin açık bir ifadesi. Rojava halklarının bağımsız iradesiyle özgürlüğe yü-

Özgürlüğe yürüyen Rojava halkları, Cizîre kantonunda özerkliğin ilanını coşkuyla kutluyor. rüyüşü, Toplumsal Sözleşme’nin ruhunu oluşturuyor. Gelişmelere ikinci yanıt da Cizîre kantonunda özerkliğin ilan edilmesi oldu. Rojava devrimi, halklardan yana çözümün umut verici somut örneği olarak kendisini büyütmeye devam ediyor.

10. Cenevre-2’den Bir Sonuç Çıkar mı?

Bir önceki değerlendirmemizde “Cenevre 2’den kalıcı, uzun vadeli bir çözüm çıkmayacaktır” demişiz. Tespitimize dayanak olarak da şunları ifade etmişiz: “Çok kutuplu dünya ‘yeniden paylaşım süreci’ içerisindedir. Güçler dengesinin bugünkü yapısında bir büyük güç masaya yumruğunu vurup son sözü söyleyememektedir. Zira ABD, ‘güç kaybeden bir büyük güç’ durumundadır. Ayrıca kendi sözlerini söylemek için harekete geçen halklar da bir güç olarak tabloda yerini almıştır. Yeniden paylaşımın mantığı ve güçler dengesinin yapısı, kalıcı, istikrarlı, uzun vadeli çözümlere olanak tanımamaktadır. Belki paylaşımın harareti zaman zaman düşebilir, gel geç uzlaşmalar yaşanabilir ama o kadar. Paylaşım kavgasının temposu bir biçimde karşılıklı taktik hamlelerle yeniden yükselecektir.” Süreç, öngörümüzü doğrular nitelikte ilerliyor. Batılı emperyalistlerin toplantıdan beklentisi en fazla bir geçiş hükümeti. Olmadı hadi belki bir ateşkes kararı. Kendileri bile bu kararların çıkabileceğinden umutlu değil. Çıksa da emperyalist paylaşım kavgasının günümüz tablosunda bir ateşkesin ömrü ne olabilir?

Batılı emperyalistlerin toplantıdan beklentisi en fazla bir geçiş hükümeti. Olmadı hadi belki bir ateşkes kararı. Kendileri bile bu kararların çıkabileceğinden umutlu değil. Çıksa da emperyalist paylaşım kavgasının günümüz tablosunda bir ateşkesin ömrü ne olabilir?

11


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

Mehmet YILMAZER

Nasıl ki, görünmez, dokunulamaz sanılan önceki derin devlet, özellikle Kürt halkının özgürlük savaşı günlerinde provokasyon yaptıkça etkisini ve gücünü kaybetti, çürüyüp bir çeteye dönüştüyse; yaşanan paralel devletler savaşı, bu kez tümüyle devlet yapısının çürümesine doğru yolları döşüyor, onun güç ve itibarını insanların gözünde yerlere seriyor. AKP ve Cemaat arasında yaşanan iktidar savaşında düzen en tepe noktasından hasar almaya devam ediyor. Devlet yapısı meşruiyetini kaybediyor.

B

aşbakanın ağzında her şey değersizleşiyor. En son vatan hainliği kavramı bu akıbete uğradı. Kim AKP iktidarının icraatlarını onaylamıyorsa, hemen vatan haini ilan ediliyor. Derinleşen krizi değerlendiren köşe yazarları sık sık çatışan taraflarla ilgili “hasar tespit raporları” yayınlıyorlar. AKP ve Cemaatin bu çatışmada büyük hasarlar aldıkları çok açıktır. Devrimci bakış açısından düzenin ne ölçüde hasar aldığı daha önemlidir. AKP ve Cemaat arasındaki egemenlik kavgasında hasar gören en önemli kurum bizzat devletin kendisidir. Önceleri “derin devlet” nedeniyle siyaset kurumu ve siyasal iktidarlar bunalım günlerinde asker tarafından aşağılanırdı. İki hükümetli günlerde “askeri hükümet” bütün günahı sivil hükümetin üstüne yıkar, bunalım bir darbe ile aşılmaya çalışılırdı. Bu denklem bir yarım yüzyıl boyunca işledi. Ancak her şeyin olduğu gibi onun da bir ömrü vardı ve iki binli yılların başında vefat etti. Askeri vesayetin geriletildiği, her şeyin sivil iktidarın yönetiminde olduğu günler başladı. AKP, bu gidişi çok sevdiği bir deyimle açıklıyordu: “normalleşme”! Ancak askeri vesayetin geriletilmesinin üzerinden beş yıl bile geçmeden “paralel devlet” diye bir anormallik ortaya çıktı. AKP ve Cemaat kılıçları çektiler, aslında herkesin bilip bilmezden geldiği bir gerçek ortalığa saçıldı. Meğer devlet içinde başka bir emir komuta sistemine bağlı paralel bir devlet varmış! Bu garabet bizzat Başbakan tarafından ilan edildi. Adliye sistemi, polis gücü ve daha pek çok mekanizmanın “kanunlara” göre değil, bu paralel devletlerin keyfine göre işlediği ortaya çıktı. İşin garibi, eski günlerde “derin devlet” bir türlü kabul edilmez, gizli tutulurdu. Çünkü mevcut hukuk sistemi dışında kalıyordu. Fakat şimdi paralel devletler apaçık ortada, birinin başında Erdoğan var, diğerinin

“VATAN H ÇOĞA başında Gülen. Üstelik bunlar en az on yıldır bu devleti ve siyasal iktidarı paylaştılar, bu hukuk ve kanun dışı paylaşım kavga çıkınca alenileşti. Şimdi Erdoğan, seçilmiş başbakan olması nedeniyle, kendisine karşı olan herkesi vatan haini olarak ilan etmeye başladı. Bu gidişin mantık sonucu olarak yakında bütün Cemaatin “gizli örgüt” olmak ve vatan hainliği yapmakla suçlanması kaçınılmaz hale gelecektir. Düzenin normalleşme yolunda olduğunu savunan AKP, devletin çivisini çıkardı. Bu paylaşım kavgası devam ettikçe halkın gözünde neredeyse kutsal bir yere sahip devletin itibarı ve meşruiyeti büyük yaralar almaktadır. Nasıl ki, görünmez, dokunulamaz sanılan önceki derin devlet, özellikle Kürt halkının özgürlük savaşı günlerinde provokasyon yaptıkça etkisini ve gücünü kaybetti, çürüyüp bir çeteye dönüştüyse; yaşanan paralel devletler savaşı, bu kez tümüyle devlet yapısının çürümesine doğru yolları döşüyor, onun güç ve itibarını insanların gözünde yerlere seriyor. AKP ve Cemaat arasında yaşanan iktidar savaşında düzen en tepe noktasından hasar almaya devam ediyor. Devlet yapısı meşruiyetini kaybediyor. Düzenin aldığı ikinci hasar egemen ideoloji alanında yaşanmaktadır. Cumhuriyet döneminin ideolojik çimentosu Kemalizm ömrünü doldurdu. Onu bir yanda Kürt Halkının özgürlük savaşı, öte yanda 80’li yıllarda yükselişe geçen Siyasal İslam büyük ölçüde yıprattı. Kemalizm bir kalıba, ruhsuz bir formüle dönüştüğü ölçüde kı-

rılıp dökülmeye başladı. Onun yerini özellikle AKP iktidarı ile Siyasal İslam almaya başladı. Cumhuriyetin yeniden yapılanma sürecinde onun çimentosu içine İslami değerlerin de katılması kaçınılmaz hale geldi. Çok sancılı bir şekilde olsa da, bu süreç son yirmi yıldır yaşanıyor. Epeydir sosyal yaşamı ve politik alanı kutsallık sarıp kuşattı. Kemalizm’in amentülerinin yerini dini söylemler ve ritüeller almaya başladı. “Türban savaşları”, “mahalle baskısı”, “alkol yasağı”, “kızlı erkekli” tartışmaları hep bu dönemin ürettiği olgulardır. İktidar “dindar ve kindar” kuşaklar yetiştirmeye soyundu. Ahlakın, namusun yeryüzündeki temsilcileri pervasızca kendi dışlarında kalan “yüzde elliyi” aşağılamaya başladı. “Gezi isyanı” bu gidişe karşı güçlü bir cevap oldu. Siyasal İslam’ın bütün cemaat ve tarikatları bu isyanda kendi ölümlerini gördüler. Bu isyan büyürse kazandıkları bütün mevzileri sonsuza kadar yitirebileceklerini sezdiler. Kendi aralarındaki güç savaşını kızıştıran etkenlerden en önemlisi Gezi isyanıdır. Çok geçmeden “yolsuzluk operasyonları” ile yeni bir sürece girildi. Kutsal değerlerin örtüsü altında politika yapanların pislikleri ortaya dökülmeye başladı, “Allah’dan gücünü aldı-


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

HAİNLERİ” ALIYOR ğını” iddia edenlerin hem kutsal değerleri hem de halkı dolandırdıkları ortaya çıktı. İslami değerlerle örtülü politikanın büyüsü bozuldu. Ortalığı bayağı çıkar kavgaları kapladı. Cumhuriyetin yeniden yapılanma sancılarının yaşandığı süreçte, onun ideolojik çimentosuna katılacak olan İslami değerler ve kutsallık, paralel devletler savaşında büyük yara aldı, kutsallığını kaybetti. AKP ve Cemaat kavgasında düzenin egemenlik araçlarının en önemli ikisi: devlet ve ideolojisi önemli yaralar almıştır. AKP iktidarı askeri vesayetle çatıştığı her noktada bunun “normalleşme” olduğunu iddia etmişti; şimdi tam tersi yolda kontrolü kaybetmiş bir araba gibi ilerliyor. “Paralel devleti” kendi elleriyle inşa eden Erdoğan, onun kendini hedef alması karşısında adeta çılgına dönmüş durumda. Türkiye, “derin devlet” günlerine bir başka yoldan geri dönüyor. Önceki süreç ordunun imtiyazlı ve keyfi günlerinin sonunu getirmişti; “paralel devlet” günleri yeşil sermaye ve değerlerinin keyfilik ve kutsallığının sonunu hazırlıyor. Düzen açısından bu “hasar tespiti”nden sonra, sözkonusu kavganın görünenden öteye anlamına değinmek gerekiyor. Cumhuriyet, egemenlik ilişki-

lerinin yeniden yapılandırılması sorunuyla yüz yüzedir. Egemenlik ilişkileri cumhuriyet boyunca zaman zaman önemli bunalımlar yaşamış, her seferinde genellikle askeri darbelerle bu ilişkilere yeni bir şekil verilmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemde egemenlik ilişkilerinde yeni bir bunalım yaşanmaktadır. Bu bunalımın başlangıcı 90’lı yılların sonuna kadar geri gider. Hem dünyada, hem de Türkiye’de güç ilişkilerinde önemli değişimler yaşandığı için bunların yeni bir egemenlik sistemine evrimleşmesi gerekiyordu. Bu sancılı süreç hala devam etmektedir. AKP iktidarı ile egemenlik ilişkilerinde yeniden yapılanma yolunda bazı önemli değişimler yaşanmış olsa da, bu yolda bir sonuca henüz varılmamıştır. Eski egemenlik sistemi, Kemalizm çimentosuyla birleştirilmiş, askeri vesayetin gölgesinde yürüyen bir siyasal yapı olarak şekillenmişti. Bu yapı iki binli yılların başında ömrünü doldurdu, ancak onun yerini alacak yeni yapı henüz ortaya çıkmadı. Yaşanan bunalımın altında bu gerçeklik durmaktadır. Burada soruna “acaba hangi tarikat veya cemaat egemen olacaktır?” sorusuyla yaklaşmak, bunalımın derinliğini kavrayamamak olur. Ortada siyasal ve sınıfsal güçler var. Yeni egemenlik ilişkileri bu gerçekler üzerine kurulmak zorundadır. Eski günlerden farklı olarak, palazlanmış bir yeşil sermaye var; askeri vesayet geriletilmiştir; en önemlisi Kürt Özgürlük Hareketi bütün tasfiye çabalarına karşı gücünü ortaya koymuş-

tur. Ayrıca Erdoğan “vatan haini” ilan etse de, bu topraklarda hala egemen zümre, TÜSİAD’ ta temsil edilen finans kapitaldir. Mevcut burjuva düzeni içinde bu güçlerden birisinin tasfiye edilmesine dayalı yeni bir egemenlik sistemi yaratılamaz. Eski egemenlik sistemi yürümüyor, ancak yenisi de henüz inşa edilemedi. Bugün ortada çılgınca bir tablo varsa, egemenlik sisteminin yeniden inşasında her gücün kendini en etkin şekilde ortaya koymak zorunda olmasındandır. Bu noktada düzenin aldığı hasarlara yeniden dönelim. Devlet ve ideolojisinin önemli ölçüde hasar almasına rağmen, bütün bu gelişmelerde işçi sınıfı ve halklar esas olarak seyirci konumundadır. Bu gerçeklikten dolayı yaşanan hasarların bir siyasal bilince ve politik bir güce dönüşmesi çok farklı, bambaşka bir süreç gerektirir. Bugün yaşananlardan hareketle “burjuvazi yönetemiyor” kanısına varmak ve daha ötelere girmek yanılgı olur. Devletin ve ideolojisinin hasar görmesinin, düzenin egemenlik sisteminde derin kırılmalara yol açması için, Gezi isyanı ile Kürt Özgürlük Hareketinin güçlü bir ittifakı ve kararlı eylemliliği gerekir. Yoksa bu paralel devletlerin kapışmasından kendi başına, devrimi bir kenara bırakalım, sıradan bir demokrasi sonucu bile çıkmaz.

“Yolsuzluk operasyonları” ile yeni bir sürece girildi. Kutsal değerlerin örtüsü altında politika yapanların pislikleri ortaya dökülmeye başladı, “Allah’dan gücünü aldığını” iddia edenlerin hem kutsal değerleri hem de halkı dolandırdıkları ortaya çıktı. İslami değerlerle örtülü politikanın büyüsü bozuldu. Ortalığı bayağı çıkar kavgaları kapladı.


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

“Bu Ülkede Ermenileri Öldürmek Hâlâ Ödüllendirme Sebebidir” Hrant’ın katledilişinin 7. Yıldönümündeyiz, hala katiller cezalandırılmadı ve onbinler hala adalet için sokaklarda.. AKP-Cemaat savaşı, düzenin derinliklerinde yer alan kimi pislikleri gün yüzüne çıkartırken Hrant cinayeti de birkez daha gündemde. Ermeni halkının özörgütlenmelerinden olan Nor Zartonk (Yeni Uyanış) ile Hrant’ı, güncel meseleleri ve halkların kurtuluşunu konuştuk.

Röportaj

S.Dayanışma: Nor Zartonk olarak, Ermeni halkının penceresinden son yaşanan politik krizin nasıl görüldüğüne dair değerlendirmeleriniz nelerdir? Nor Zartonk: Son siyasal süreçte yaşananlar; egemenler arasındaki çekişmenin vardığı noktayı göstermesi açısından oldukça önemli. AKP-Cemaat arasındaki iktidar kavgasının gerçekleri tüm kamuoyuna çıplaklığıyla görünür hale getirdiği bir süreci yaşıyoruz. Bu yaşananlar Ermeniler açısından da büyük anlam taşıyor. Nitekim bu toprakların bir öznesi olarak Ermeniler, bu topraklarda yaşanan her türlü olaydan direkt olarak etkilenmektedir. Devletin süregelen ötekileştirme ve baskı politikası, egemenlerin çatışmaları neticesinde çözülmez, aksine derinleşir ve sertleşir. Fakat Türkiye’deki tüm

haklar ve ezilenler açısından bu iktidar kavgasının ortaya çıkardığı olanaklar var. Yolsuzlukların ve rant kavgalarının tüm burjuva siyasetçilerini kapsadığını görülmesi, alternatif ve yeni bir siyaseti mümkün kılıyor. Hrant Dink davasının sanıklarından Erhan Tuncel’in polis müdürleri Ramazan Akyürek, Sabri Uzun ve Ali Fuat Yılmazer’in aleyhinde verdiği ifadeler de bu iktidar kavgasının nerelere uzandığını gösteriyor. Bu çürümüşlük, bu katliamcı gelenek daha önce elbette farkında olduğumuz, fakat somut delillerle ortaya çıkartılması oldukça zor bir şeydi. Bugün bu gelenek içerisinde kurulmuş ittifakların parçalanması ve tarafların birbirlerini suçlamak için bu çürümüşlüğü afişe etmeleri ile herkesçe görülür bir vaziyet aldı. Bu kadar afişe olan bir mesele bu coğrafyada yaşayan tüm halklar tarafından açıkça görülüyor ve varolan sistemi sorgulamaya itiyor. Hrant Dink’in katledilmesinden bu yana 7 yıl geçmiş olmasına rağmen adalet yönünde tatmin edici bir mesafe katedilebilmiş durumda değiliz. Siz bugünden geriye baktığınızda bu katliamın politik anlamını ve faillerini nasıl tanımlıyorsunuz? Yedi yıl öncesine kadar Hrant Dink, katliam, baskı ve asimilasyonlar sebebiyle içine kapanan ve sindirilen

14

Türkiyeli Ermenilerin ve Ermeni halkının tüm bu sinmişliğini yırtan sesti. Bununla beraber yalnızca Ermenilerin değil, tüm halklardan işçilerin, gençlerin, kadınların yani tüm ezilenlerin sesine ses katmayı kendisine görev bilmiş bir sosyalistti. Bu sebeple de devlet tarafından katledildi. Hrant’ın katlinde parmağı bulunan, sorumluluğu görülen, etkisi hissedilenlerin, bugünkü egemenler çatışmasında yer alan her iki tarafça da kollanıyor, sahipleniliyor olması, söz konusu olan devletin baskı ve katliam politikalarını sürdürmek olunca, egemenlerin oldukça sağlam ittifaklar kurduklarını, meseleyi bizatihi sahiplendiklerini gösteriyor. Hrant Dink’in katledildiği ilk günden beri bu cinayetin failinin devletin kendisi olduğunu söyledik. Katledilmeden önce Hrant Dink’in bizatihi MİT tarafından tehdit edilmesi, cinayetin organize bir şekilde ve planlanarak işlenmesi, mahkeme sürecinde adaletin ayaklar altına alınması, gerçek sorumluların yargılanması yerine ödüllendirilip terfi ettirilmesi, geçen her yılda aslında Hrant Dink’in bir kez daha öldürülmesi anlamına gelir. Bu dava, bizlere göstermiştir ki tıpkı 1915’te, Ermeni Soykırımı’nda olduğu gibi bugün halen bu ülkede Ermenileri öldürmenin suç görülmesi bir yana ödüllendirilme sebebidir. Ancak Hrant Dink’in katledilmesinin yaşadığımız diğer katliamlardan bağımsız olmadığını biliyoruz. Onun için Hrant Dink ile birlik-


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

te Roboski’yi, Ceylan Önkol’u, Gezi’de kaybettiklerimizi birlikte anıyoruz. Hrant’ın ardından Sevag Balıkçı’nın, Maritsa Küçük’ün, Sakine Cansızların öldürülmesi halklar arasındaki dayanışmayı ve mücadeleyi zorunlu kılıyor. Milliyetçi ve İslamcı politik çizgilerin meşruiyetinin sorgulandığı böylesi bir dönemde halklarımızın tümüne özgürlük ve adalet vaat edecek bir politik çizginin sizce öne çıkan/çıkması gereken boyutları nelerdir? Halkların özgürlük mücadelesi, sermayeye karşı verilen mücadele ile ve ekoloji, kadın, LGBTİ ve antikapitalist temelde verilen tüm hak mücadeleleri ile birlikte olmaktan geçer. Ezilenler arasında başka ezilenler yaratmadan, bir mücadele hiyerarşisi kurmadan omuz omuza birlikte mücadele edilmelidir. Elbette en son kertede verilecek bu mücadele sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için toplumsal hayatı yeniden üretmeyi hedeflemelidir. Böylesine bir politik çizgi, istisna gözetmeden tüm ezilenlerle dayanışmayı, buluşmayı ve mücadeleyi başlıca anlayışı olarak benimsemek durumundadır.

Bu ortak mücadele şiarının tam anlamıyla özümsenmesi, o veya bu şekilde sistem tarafından dışlanan, ezilen ve baskı gören tüm kesimleri mücadeleye çekecek, çok uzun sürelerdir baskı ve katliamlar ile sindirilmeye çalışılan tüm ezilenler, birleşik güçleriyle günümüz egemenlerinden hesap soracaktır. HDK/P tüm eksikliklerine rağmen halklarımız açısından önemli bir olanak olarak gözüküyor bizlere. Sizler açısından bu imkânın somutlaşması ve HDK/P’nin gerçek bir halk iktidar odağı haline gelmesinin koşulları nelerdir? Halkların Demokratik Kongresi/Partisi Türkiye halkları için bir umut olarak doğdu. Sizin de söylediğiniz üzere tüm eksikliklerine rağmen halkların ve tüm ezilenlerin birlikte yürümeyi/ mücadele etmeyi deneyimlediği yeni bir süreç. HDK/P’nin gerçek bir halk iktidarı odağı olmasının tüm koşulları aslında bugün mevcut. Gasp edilen haklarımız, yok sayılan kimliklerimiz ve gittikçe küçülen ekmeğimizle, çürümüş olan bu sistemde tek alternatifin hakların

birlikte örgütlü mücadelesi olduğunu biliyoruz. HDK/HDP de bunun için var. Böylesine doğru bir politik konumla, HDK/P’nin bir halk iktidar odağı haline gelmesi ihtimalinin yüksekliği, elbette gün itibariyle sistemin dizginlerini elinde tutan ve ondan beslenen egemenlerde sıkıntı yaratacak, hareketi, dezenformasyon ile, baskı ile, tehdit ile sindirmeye çalışacaklardır. Nitekim bugüne kadar sürekli olarak HDK içinde çatışmalar olduğu dezenformasyonu yapılmakta, Eşbaşkanımız siyasi tutsak haline getirilmek istenmekte ve tüm bileşenler devletin hukuksuzluk tiyatroları ile sindirilmeye çalışılmaktadır. HDK/P tüm bunlara sokaklarda örgütlenerek, mücadele ederek, omuz omuza vererek, yılmadan çalışarak cevap vermelidir ve verecektir.

15


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

HDP KESK’TE NE YAPMALI?

K

ESK’teki kan kaybı tüm hızıyla devam ediyor. Örgütümüz kamu emekçilerinin gündeminden neredeyse çıkmış durumda. Toplumsal mücadeleler açısından ise eski toparlayıcı gücünden uzaklaşmış bir görüntü veriyor. Son 11 Ocak eylemi aslında yaşanan politik krize emekçiler cephesinden bir yanıt üretmek açısından önemli bir olanaktı ancak kamu emekçilerinin ilgisizliği eylemin sahiciliğini ve kitlesellik imkânını büyük oranda ortadan kaldırdı. Şimdiye kadar alışılagelen tablonun tam tersine DİSK, alanda KESK’e göre çok daha derli toplu bir görüntü sergiledi. KESK kitlesi miting disiplininden tamamen uzaktı. Neredeyse alana girildiği gibi çıkıldı. Çok önemli bir söz kurma olanağı heder edildi.

11 Ocak’ta Bir Olanağı Boşa Harcadık

Yönetimde gözlenen ikili hal alanda kitlenin ruh haline de yansımıştı. Batı’dan gelen emekçiler sadece AKP’nin yolsuzluğu hakkında sloganlar atarken Kürdistan’dan mitinge katılan kitlelerde ise Roboski ve Rojava gündemleri dışında bir ilgi alanı yokmuş gibi görünüyordu. Örgüt merkezi düzeyde bölünmüş durumda olduğu için merkezi gündemlere dair ortak bir konsantrasyon yaratamıyor. Dolayısıyla her parça eyleme kendi gündemini taşıyor. Bu tablo bir yere kadar normal karşılanabilir. Fakat işin normal karşılanabilecek bir seviyenin çok ötesine geçtiği göze batacak hale gelmiştir. KESK maalesef sentezleşmeyi üretebilecek bir pozisyonu kaybetmiş gözüküyor. Hatta yönetimi oluşturan siyasi gruplar eylemin içeriği ile ilgili bile ortak bir algıya sahip değilmiş gibi görünüyorlardı. İstanbul’daki kimi şubeler eylemin son çerçevesine mutabık değillermiş gibi Ankara’ya üyeleri taşıma konusunda oldukça gevşek davrandılar.

16

KESK böylesi bir durumdayken yeni bir kongre sürecine gidiyor. Eğer doğru bir yaklaşım geliştiremezsek korkarız ki bu gittiğimiz son KESK kongresi de olabilir. Yaşanan kan kaybının bu seviyede olduğunu görmek için sendika uzmanı olmak gerekmiyor. KESK hem kitlelerden kopuyor hem de bileşenleri birbirine giderek daha da yabancılaşıyor. Son birkaç yılın kıran kırana kongreleri, iktidarlı-muhalefetli ilişkileri KESK’i böylesi zehirli bir iç ortama taşıdı. Siyasi gruplar KESK içerisinde çok önemli roller oynadılar. Kuruluş iradesinin ortaya konmasında ve irade gerektiren birçok noktada siyasi özneler üzerlerine düşen rolleri büyük oranda oynadılar. Siyasetlerin ifade ettiği süreklilik hali emanetin zor zamanlarda belli sınırlılıklarla bile olsa taşınabilmesine yol açtı. Ancak siyasi gerilimlerin sendika ortamına sürekli bir biçimde yansıtılması hem bileşenlerin birbirine hem de tabanın örgüte yabancılaşmasında önemli bir rol oynadı. KESK’te varolan bazı siyasi yapılar açısından yönetici olabilmek neredeyse yegâne mümkün siyasi varoluş biçimi haline gelmiş durumda. Ve bu varoluş da toplumsal hareketin şu fırtınalı günlerinde yükleri taşıyabilecek bir performans ortaya koymadı. Bu performansı koyabilenlere ise yeterince sahip çıkılamadı. Örneğin örgüt Eskişehir Eğitim Sen Şube Başkanı’nın sürülmesini bir siyasi kampanya haline getiremedi. KESK’in bu yönetici rutininden kesinlikle kurtarılması

gerekmektedir. Ortalama bir KESK yöneticisi sınıf mücadelesinde etkisiz bir bürokrat haline dönüşmektedir. Sendika yöneticileri hukuk dışındaki mücadele alanlarında aktif bir duruş sergileyememektedir. Bu güçsüzlük ve etkisizlik hali hem kitlelerden kopuk olmaktan kaynaklanmaktadır hem de bu kopuşmanın ve güvensizlik ortamının daha da kemikleşmesine yol açmaktadır.

HDP Meclisleri Aranan İksir Olabilir

HDP’nin KESK’teki varoluşu ise bu duruma bir yanıt üretmek durumundadır. Sıradan bir “iktidarı alırım gerisine karışmam” yaklaşımı sadece tükenişi daha da çabuklaştırır. Şu anda başarılması gereken ise yeni bir yaklaşım ortaya koyarak yeni bir heyecanı yaratmaya çalışmaktır. Bu anlamda şubelerde kurulacak Meclisler eğer doğru temellendirilebilirse yol açıcı olabilir.HDP Meclisleri sadece HDP’ye dahil olan siyasi bileşenlerin üyelerine açık olmaktan çok daha geniş ele alınmalıdır. Bir kere HDP sadece siyasi bileşenlerden müteşekkil değildir. Dolayısıyla bağımsız olan fakat HDP fikriyatına yakın duran tüm özneler dahil edilmeye çalışılmalıdır. Meclislerimiz aslında sendikanın yeniden inşasının bir ihtiyaç olduğunu düşünen tüm kesimleri kucaklayabilmelidir. Kongrelere kadar önümüzde bulunan 2 aylık süreç Meclis bileşimi tarafından şekillendirilmelidir. Şube yönetimleri sadece siyasi grupların gizli pazarlıkları sonucunda değil şube meclislerinin açık tartışmaları sonucunda,

yerel ihtiyaçlara göre şekillenmelidir. Bağımsız özneler de kendilerini belirleyici hissedebilmelidir. Eğer şubelerde Meclisleri doğru biçimde inşa edebilirsek faaliyeti HDP’yi de büyüten bir tarza evriltmiş oluruz, hem de ortaya konan doğrudan demokrasi deneyimi etkileştiğimiz kesimlerde moral ve güven yaratır. Üst örgüt kongrelerindeki süreçler de şube meclis delegelerinin bir araya geldiği üst toplantılarda belirlenir. Böylece de kongreleri bir parçalanma ve ayrışma değil de bir bütünleşme aracı haline getirebiliriz. Siyasi grupların üyeleri dışında çok geniş kesimleri sürecin belirleyici özneleri haline getirebiliriz. Geleneksel anlayışlar böylesi bir iktidar paylaşımına yanaşmakta zorlanacaklardır. Fakat iktidarını dar siyasi ittifaklar ve delege oyunları ile değil de oluşan en geniş meclislerde ortaya koyduğu taktik yetenek, emekçilik ve ferasetle inşa etmek, şu noktada tam da ihtiyacımız olandır. Çünkü ilk tarzın kendisi yürütme kurulu dışındaki neredeyse tüm üyeleri pasifize etmektedir. Oysa meclis kurgusunda şeffaflık, açıklık ve iktidar paylaşımı söz konusu olduğu için iktidarın üzerine oturduğu sahici bir taban ortaya çıkmaktadır. Tam da şu anda eksikliğini hissettiğimiz şey… HDP kendi dışındakileri kendisine karşı bir cephe haline getirecek tutumlardan da uzak durmalıdır. Bu anlamda Meclis işleyişine uyum sağlayacak tüm siyasi bileşimleri de buraya davet etmekten kaçınmamalıdır. Aksi takdirde Kürt sorununa yaklaşım farkları bu seçimlerin en önemli ayrışma konusu haline gelir bu da şoven eğilimlerin zeminini güçlendirir. Alışkanlıklarımızı kırıp bir anlayış devrimi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimiz hem KESK’in hem de KESK’te HDP’nin geleceğini belirleyecektir.


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

BAĞIMSIZ TEKSTİL İŞÇİLERİ SENDİKASI OLARAK İŞÇİLERE ÇAĞRIMIZDIR:

İ

İŞ CİNAYETLERİNİN KURBANI OLMAYACAĞIZ

şçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisinin 2013 yılı raporunda geçen yıl (2013) iş cinayetlerinde hayatını kaybeden işçilerin sayısı 1235 olarak belirtilmiştir. 2013 yılı istatistiğinde isimlerini andığımız işçi arkadaşlarımız geçen yıl aramızdaydı. Belki bazılarıyla aynı fabrikada çalışmışlığımız bile vardır. Ama bugün yoklar ve önlenebilir iş kazaları sebebiyle en büyük bedeli ödeyip aramızdan ayrıldılar.

Emeğinden başka satacak bir şeyi olmayan işçi arkadaşlarımız, daha fazla kar etmek adına en basit önlemleri almayan, işçilerin hayatlarını ve sağlıklarını önemsemeyen patronların ve patron temsilcilerinin bu hırslarının bedelini ödediler. Onları hatırlamak ve iş cinayetlerinde başka işçilerin ölmemesi için tüm işçi arkadaşlara büyük sorumluluk düşmektedir. Bugün birçoğumuz borçla döndürüyoruz yaşamlarımızı ve kredilerle yarınlarımızı ipotek etmiş durumdayız. İşsiz kalmamak adına her türlü çalışma koşuluna razı ediliyoruz. Ama buna bir dur demeliyiz. Örgütlenmeliyiz. Emeğimize, sağlığımıza, yaşam hakkımıza ve işçilik haklarımıza sahip çıkmalıyız. Çerkezköy’de 14 Eylül 2013’de geçirdiği iş kazası sebebiyle feci şekilde hayatını kaybeden Satiye Gür kardeşimizin ölümü bize Çerkezköy gibi büyük bir işçi havzasında işçilerin canlarının nasıl emanet olduğunu göstermiştir ve derhal harekete geçmek gerekmiştir. Satiye Gür’ün davası BATİS’in davasıdır. Satiye, bir sürü ihmalin sonucu olarak göz göre göre katledilmiştir. Satiye’nin davası tüm işçilerin davasıdır. Tüm işçileri Satiye Gür’ün davasına sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Satiye Gür’ün Hikâyesi Bizim Hikâyemizdir

SATİYE GÜR, çalıştığı işyerinde sağlık ve güvenlik önlemlerinin yeterince alınmaması sebebiyle meydana gelen iş kazasında feci şekilde hayatını kaybetmiştir. Öte yandan Satiye evde de ölümcül bir şiddetin pençesindeydi. İşyeri onun için koca dayağından kurtulmak, evden uzaklaşmak demekti. Sık sık şiddetin iziyle işe gidiyor, iş yerindeki ağır koşullara rağmen uzun iş günlerini evdeki şiddete tercih ediyordu. Satiye bir çocuk annesiydi. Ustaların kafasına göre verilen her işi yapmaya mecbur kalıyordu. Birkaç gün önce kendisine o gün hangi makinede çalışacağı ustaları tarafından söylenmişti. Bu hoşuna gitmemişti çünkü o makine tehlikeliydi. Ve orada çalışmaktan korkuyordu. Ama çalışmak zorundaydı.

Satiye Gür’ü Katleden Sermaye Ve Devletidir

Satiye Gür itiraz ettiği halde o gün o makinede çalıştırıldı ve işçi sağlığı iş güvenliği önlemleri alınmadığı için iş cinayetinde hayatını kaybetti. Satiye için açılan soruşturma dosyasında iş kazasının meydana gelmesinde asıl kusurlu oldukları için yargılanması gereken kişi ve kişiler henüz soruşturmaya dahil edilmedi. İş cinayetinin meydana geldiği BASAŞ AMBALAJ VE YALITIM SANAYİ A.Ş. işyerinin sahibi, ortakları ve yetkililerinin adları dosyada geçmemektedir. Oysa bütün yetkililerin soruşturmaya dahil edilmesi ve diğer tüm sorumlularla birlikte “kast ile ölüme sebebiyet vermek” suç isnadıyla yargılanmaları gerekmektedir.

Satiye’yi ölüme götüren süreç bellidir. Patronların doymak bilmez kar hırsı, sermayeye ucuz emek gücü sağlamak için üç maymunu oynayan yetkililer, insan hayatını hiçe sayan üretim rejimi. İş kazasının ardından olay gizemli hale getirilmeye, sanki bir düşmanı varmış da özellikle makinenin düğmesine basmış, Satiye esrarengiz bir cinayete kurban gitmiş gibi bir hava verilmeye çalışıldı. Satiye’yi kim öldürdü, soruları soruluyordu… Oysa iş yerinde yaşanan bu olayın bir iş cinayeti olduğu açıktır. İş cinayeti sonrası çekilen fotoğraflara baktığınızda Satiye’nin cansız bedeninin hemen yanında ayağından düşen naylon terlikler durmaktadır. Satiye önleyici tedbirler alınmadığı için, bile bile tehlikeye atıldığı için şimdi aramızda değil! Satiye’nin ölümünden sorumlu olanlar en başta patronlarıdır. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası olarak iş cinayetlerinin takipçisi olmaya devam ediyoruz. Bursa’da Özak Tekstil’de yanarak, İstanbul İkitelli’de, Pameks Tekstil’de boğularak can veren işçi kardeşlerimizin hatırası iş cinayetlerine karşı mücadelemizde ışığımızdır. Bursa, İstanbul, Çerkezköy ve Çorlu başta olmak üzere sermayenin cinayetlerine dur demek için birleşelim.

SATİYE GÜR, çalıştığı işyerinde sağlık ve güvenlik önlemlerinin yeterince alınmaması sebebiyle meydana gelen iş kazasında feci şekilde hayatını kaybetmiştir. Öte yandan Satiye evde de ölümcül bir şiddetin pençesindeydi. İşyeri onun için koca dayağından kurtulmak, evden uzaklaşmak demekti. Sık sık şiddetin iziyle işe gidiyor, iş yerindeki ağır koşullara rağmen uzun iş günlerini evdeki şiddete tercih ediyordu.

Bugün Satiye Gür’ün davası tüm işçi arkadaşlarının davasıdır. Tüm Çerkezköy’ü, tüm Trakya’yı ve nihayetinde tüm Türkiye’yi Satiye’nin davasını sahiplenmeye çağırıyoruz. BAĞIMSIZ TEKSTİL İŞÇİLERİ SENDİKASI

17


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

BİR KENTSEL DÖNÜŞÜM BİLMECESİ: KARABAYIR

Röportaj

Diğer ev sahipleri evi boşalttı ama Hasan Dede nereye gitsin. Yalnız başına yaşayan birisi… Kimi kimsesi yok. Ne yaptılar, binanın elektriğini, suyunu kestiler. Şimdi ne yapacak? Evini satsa 30-40 bin lira para alacak. Bununla geçinebilir misin ya da yeni bir ev alabilir misin İstanbul’da?

“2008 yılında Esenler Belediye Meclisi’nin adını Tuna Mahallesi olarak değiştirdiği Karabayır, bu kez Kentsel dönüşümün kıskacı altında. Çoğunluğu Kâğıt toplayıcılarının ve Hurdacıların yaşadığı bir mahallede yüzlerce ev için yıkım kararı bulunmakta. Mahallede bu dönüşüm neden olduğu tedirgin bir hava hâkim. Sosyalist Dayanışma dergisi olarak, Mahallenin ara sokaklarına daldık. Birçok yıkılmış binayla karşılaştığımız, adeta hayalet şehir havasındaki mahallede sorularımızı sormak için Kuş ve Güvercin Derneği’ne giderek bir sohbet gerçekleştirdik” S.Dayanışma: İlk önce sizi tanıyarak başlayalım. Murat: İsmim Murat. Karabayır Kuş-Güvercin Derneği üyesiyim. Her salı kuşların açık artırmayla satıldığı “mezat” yapmaktayız mahallemizde. Uzun süredir burada oturuyorsunuz sanırım. Kimler yaşar mahallenizde? Murat: 40 senelik bir mahalle burası. Geldiğimizde 2 tane ev vardı. Mahallemizde genellikle hurdacılık, kâğıtçılık işleriyle uğraşan Roman vatandaşlar yaşamaktadır. AKP inşaat sektörüne dayalı bir iktidar. Balat ve Sulukule’de yaşandığı üzere oradaki halkı

şehrin merkezinden sürmek istiyor. Benzer bir yıkım hikâyesi de burada var diye biliyoruz, biraz anlatır mısınız? Murat: Şimdi mahalleyi bir ada gibi düşünün. Bu adayı karşınıza alın ve bir Z çizin. Bu Z’nin üzerinde bulunan evlerin yıkılıp yerlerine eğitim kampüsü yapılacağı söyleniyor. Yeni konut yapacağız denmiyor, okul yapılacağı söyleniyor, öyle mi? Murat: Konut dense zaten bizim insanlarımız bu kadar kolay çıkmaz. Okul ihtiyacı var diyorlar. İlkokul, ortaokul ve lise yapacaklarını söylüyorlar. Ancak öyle bir

ihtiyaç da yok. Mahallede deprem sonrası yapılmış üst tarafta 3 tane okul var zaten. Bazı binalar boşaltıldı. Mahalle de bir yıkım havası oluştu. Bazı evler yıkıldı. Bazıları boş. Bazıları hakkında boşaltma kararı olmasına rağmen çıkmayanlar var. Bu sırada röportaj yaptığımız masaya konuşmakta zorluk çeken 60 yaşlarında Hasan Dede dedikleri biri geldi. Sandalye çekti, oturdu. Murat: Mesela Hasan Dede, oturduğu binada tek kaldı. Diğer ev sahipleri evi boşalttı ama Hasan Dede nereye gitsin. Yalnız başına yaşayan birisi… Kimi kimsesi yok. Ne yaptılar, binanın elektriğini, suyunu kestiler. Şimdi ne yapacak? Evini satsa 30-40 bin lira para alacak. Bununla geçinebilir misin ya da yeni bir ev alabilir misin İstanbul’da? Mahal l eli bu yıkımları nasıl karşılıyor? Murat: Mahalleli her şeye hazır. Mahkemeye başvuruldu. Bazıları sattı. Zaten

18


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

verilen paralarla buralarda ev alınması imkânsız. Arsa bazında metrekaresi 1 milyar lira. Mesela adam 3 katlı binasını istimlak etmek zorunda bırakılıyor. Bu parayla şehrin uzak bir semtinden 1 daire ancak alabiliyor. Mahkeme kararını verdi. Yıkımlar hakkında durdurma kararı vermedi. Sadece metrekare başına belirlenen fiyatta %50 bir artış söz konusu ancak bu bile yeterli değil. Yıkılacak bina sayı ne kadar? Proje size gösterildi mi? Murat: Yıkılması planlanan 230 bina var. Bunların 116’sı için yıkım kararı çıkartıldı. Proje gösterildi ama çok saçma. Demin de bahsettiğim gibi Z şeklinde bir imar planı var. Mahallede bir muğlaklık hâkim. Daha sonra konut projelerinden de bahsedilir oldu. Evler depreme dayanıklı değil denerek yasa gücüyle boşaltılacak gibi. Şu ana kadar 10 bina boşaldı ve yıkıldı. Bir üst sokakta isterseniz görebilirsiniz. Mahallenizde bu yıkımlara tepki anlamında bir meclis ya da platform gibi bir girişim var mı? Murat: Bu yıkımlarla ilgili mahallede söylenti dolaşırken bizler, hane hane imza toplayıp “yıkımları mahallemizde istemiyoruz” dedik. Ancak mahalleli açıkçası çok önemsemedi. İlk önceleri yeterli tepki oluşamadı. Şimdi ise insanlar yılgınlıkla bu işin üstesinden gelemeyeceklerini söylüyorlar. Yani devletle baş edemezsin havası var mahallemizde. Derler ya, devlet hep 18 yaşında. Biz belediyeye gittik, yerimizi yurdumuzu vermeyiz diye. Esenler Belediye Başkanlığının tavrı; “Vermezseniz vermeyin. Yasa var, polis var, zabıta var onlarla ne yaparsanız yapın” oldu. Böyle olunca insanlarda bıkkınlık oluyor. Mesela uyuşturucu baskını adı altında, özel harekâtla, helikopterlerle sabahın beşinde mahalleyi kuşatıp, evlerin kapılarını kırarak mahallede terör estiriyorlar.

kımlar hakkında konuştuk siz ne söylemek istersiniz? Hüseyin: Proje çıktı. Bize söylenen 16 dönümlük arazinin yıkılacağı. Halen istimlak edilmemiş alanlar var. Okul yapılacak ve yanında da yol çalışmaları olacak diyorlar. Biz kötü niyetli olarak düşünmüyoruz. Kentsel dönüşüme de karşı değiliz. Ancak insanları bulundukları evden etmeyeceksin. Bunların yaptığı insana kendi evini satmak. Şimdi biz evimizi boşalttık diyelim. Evler yapıldı. Bizim bu evlerde oturmamız mümkün mü? Buradaki insanların çoğu Kâğıtçı, Hurdacı… Apartman tipi evlerde oturmaya müsait değiller. Önce anlaşmaya çalışıyorlar. Mahalleli çok yanaşmayınca bu kez mahallenin adını kullanıp, kirletmeye çalışıyorlar. Dışarıdan insanlar gelerek, mahalleye uyuşturucu ve hırsızlığı sokmaya çalışıyorlar. Sonra toplumda adı çıkıyor mahallenin, yok şöyle, yok böyle diyerek. Genellikle Roman vatandaşların yaşadığı yerlere yönelik böyle ön yargılar fazlasıyla var. E kardeşim, bu Romanlar Tekirdağ’da da var, Edirne’de de var oradaki mahallelerde neden böyle bir algı yok. Uyuşturucu var, hırsız var diyerek mahallenin adını çıkartıp, bizleri ayırmak istiyorlar. Mesela iş görüşmesine gidiyorsun. Nerelisin Tokat, Nerede oturuyorsun; Karabayır deyince sen git kardeşim diyorlar.

Bu uyuşturucuyu buraya devlet sokuyor. Benim buradaki insanım yanlış anlama bir demir çalıyor, ertesi gün nezarette. Evet, bu yanlış çalması doğru değil, ancak kiloyla esrar yakalıyor polis. Bir bakıyorsun yakalanan ertesi gün serbest. Eee buna ne diyeceksin şimdi. Esenlerde, mevcut belediye başkanlığına oy çıkmayan belli başlı, Kürt, Alevi ve Roman mahalleleri kentsel dönüşümün nedense hedefi halinde. Ben bunun kasıtlı olduğunu düşünüyorum. Samimi değiller. Sulukule’de aynısı oldu. İnsanları yerlerinden edip ta Allah’ın unuttuğu yerlere sürdüler. İnsanlar perişan oldu. Aynı şeyin mahallemizde yaşanmasına izin vermeyeceğiz. O nedenle itirazımı belirtiyoruz. Buraya geldiğiniz için de teşekkür ediyoruz. Bizler de teşekkür ediyor, mahalledeki kentsel talana itirazınızın takipçisi ve destekçisi olacağımızın sözünü veriyoruz.

Bu yıkımlarla ilgili mahallede söylenti dolaşırken bizler, hane hane imza toplayıp “yıkımları mahallemizde istemiyoruz” dedik. Ancak mahalleli açıkçası çok önemsemedi. İlk önceleri yeterli tepki oluşamadı. Şimdi ise insanlar yılgınlıkla bu işin üstesinden gelemeyeceklerini söylüyorlar. Yani devletle baş edemezsin

Şimdi sözü mahalle esnafından Murat’ın kardeşi Hüseyin’e veriyoruz. Abiniz Murat Bey’le son yı-

19


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

KULLANIM DEĞERİNİN KULLANIM DEĞERİ Kullanım Değerinin Bizzat Kendisi Antikapitalist Mücadelede Çok Yüksek Bir Kullanım Değeri Taşıyor.

Rıfat KAVAK

Bir müştereğe kapitalist anlamda değişim değeri boyutuyla yaklaşanlara karşı kullanım değeri vurgusu mücadele hattımızın içinde olmayı hakediyor. Bu dönemde bu gerçeklik görülmezse Dünya’nın her yerinde patlak veren isyanlarda aradığımız şey yalnızca bir ‘’ücret artışı isteği’’ ne daralır.

20

İ

ntiharlarla yanan isyan ateşleri, ekonomik krizlerle batan ülkeler, ekolojik krizler, savaşlar, politik krizler... Dünya kelimenin bütün anlamlarıyla bir ‘’küresel ısınma’’ yaşıyor, insanlığın geleceği önündeki alternatifler de giderek azalıyor. Yaşamın yollarının sosyalizme çıkması seçeneğinin yanında barbarlık da bir çıkmaz sokak olarak önümüzde duruyor.

Havadan Sudan Şeyler

Her gün ne kadar çok kriz kelimesi duyuyoruz. Elimizi neye atsak ya krizde ya da krize girmek üzere. Öyle ki insanın ‘zamanlama manidar’ diyesi bile geliyor. Fakat gerçeklik manidarlıkla çözülmeyecek kadar ciddi. Dünya ölü bir şoförün kullandığı bir arabada son sürat gidiyor ve böyle nereye kadar gidileceği belirsiz. Yolcuların bir kısmı kalp masajı yapalım diyor kimi direksiyonu biz tutalım diyor. Biri de atalım şu şoförü biz binelim diyor. Son seçenek olmazsa arabadakilerin yani bizlerin sonu hiç de parlak değil gibi gözüküyor… Benzetmeyi yerli yerine oturtarak sorarsak şoförün bu hız isteği yani kapitalizmin bu iştahı nereden geliyor? Nasıl oluyor da bir ton balçığın içindeki bir gram radyumu gö-

rürcesine yaşamın düzenleyici mekanizmaları olan ve yaşam için eşsiz bir kullanım değeri barındıran doğayı ve hayvanları kapitalist anlamda bir değişim değerine indirgeyerek görüyor. Yemyeşil ormanlara bakıp yemyeşil dolar görenlerin getirdiği krizlerle karşı karşıyayız. Bugün karşılaştığımız yolsuzluk olayında çalınan yalnızca çalışanların emeği değil bir bütün halinde yaşamdır. Her şeyi kapitalist anlamda bir değişim değerine indirgeyen bakış Karadeniz’de de Kürdistan’da da HES projelerinin altında imzası olanlardır. Onlar geçtiğimiz aylarda da Gezi Parkını AVM yapmak isteyen kişilerdir. Aslında bu gerçeklik ne kadar çok şeyin palavra olduğunun kanıtıdır. Fark edileceği gibi bu sistemin ne dini nede ulusu vardır. Fakat sistem bunu yaparken bizlerin rızasını da almaya çalışıyor. Diyor ki “HES projelerinden gelen enerji dışa bağımlılığı azaltarak cebinize daha fazla para girmesine imkân tanıyacaktır”. Bu önermenin içerisinde aslında bir kanalizasyon çukuru vardır. Biraz dikkatli bakarsak burada burjuvazinin iki türlü sahtekârlığını görürüz. Birincisi bu tür projeler oradaki tarımı ve hayvancılığı bitirdiği için kentlere göçe sebep olmaktadır. Bu da ucuz iş gücü kaynağı yaratmakta ve daha iyi değil daha kötü bir yaşamı getirmektedir. İkincisi sistem seçenekleri böyle koyarak onların kullanım değerini göz ardı ettirmektedir. HES projesiyle, banka hesaplarındaki kabarmayla yaşamın katli(ekocide) ara-

sında bir seçim imkânı yaratmaya çalışmanın anlamı budur. Bize düşen böyle bir teklifi reddetmektir. Hayır, kullanım değeri bu kadar yüksek olan şeyler satılmamalı, satılması teklif dahi edilmemeli! Görüldüğü üzere dönem, kullanım değerinin bu kadar yüksek olduğu her şeye artık daha sıkı sarılmayı dayatıyor. Fakat yetmez. Savunmada kalmamalıyız. Sade bir müşterek savunusu yetersiz kalır. Bir bütün halinde yaşamı, adaleti istemeliyiz. Bu bağlamda kullanım değerinin bizzat kendisi antikapitalist mücadelede çok yüksek bir kullanım değeri taşıyor. Bir müştereğe kapitalist anlamda değişim değeri boyutuyla yaklaşanlara karşı kullanım değeri vurgusu mücadele hattımızın içinde olmayı hakediyor. Bu dönemde bu gerçeklik görülmezse Dünya’nın her yerinde patlak veren isyanlarda aradığımız şey yalnızca bir ‘’ücret artışı isteği’’ ne daralır. Burada biz sosyalistlere düşen nedir? Görüldüğü gibi artık sömürü sadece çalışırken olmuyor. Yaşamın her anında farklı kılıflara girerek sürüyor. Ekolojik krizin alarm zillerinin çaldığı bir Dünya’da kapitalizme karşı mücadele fabrikalardan taşarak yer yüzünün her bir parçasına yayılmayı gerektiriyor. Bu artık bir hayat memat meselesidir. Kesilen ağaçlardan kan akarken başımızı öte yana çeviremeyiz. Gezi parkında kesilmek istenen ağaçlara şehitlerin isminin verilmesinin anlamı da bu olsa gerek. Ekolojik krize an be an yaklaşan, ekonomik krize girmiş bir Dünya’da politik krize girmiş bir coğrafya da yaşıyoruz. Hareket


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

İSTANBUL’DA BİR “DİRENİŞ” ÖYKÜSÜ:

“NEREDE YAĞMUR, NEREDE KAR”

“H

er Yer Taksim, Her Yer Direniş” sloganın İstanbul’da ve yurt çapındaki ekolojik iz düşümü “Nerede Yağmur, Nerede Kar”. Haberlerde dakika dakika metrekareye düşen yağmurlar hesaplana dursun. Peki, bu kuraklık neyin nesi kimin fesi? Felaket tellalcısı gibi; “yandık, kavrulduk”, “barajlarımızda 10 günlük su kaldı”….. gibi flaş haberleri bir kenara bırakırsak gerçekte nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız ve bunun nedenleri neler?

Küresel Isınma

Çok klasik bir giriş olacak ama bu kuraklığın sebebi küresel ısınmanın getirdiği iklim değişikliği. Yirmi birinci yüzyılda, doğayla kurduğumuz parazit ilişki artık ana konağımıza-toprağımıza geri dönüşü imkânsız izler bırakmaktadır. Eylül 2013 tarihinde açıklanan IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change- Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) Raporu’ndaki “Türkiye ve bölgesinde yüzey ve troposfer hava sıcaklıklarındaki artışla beraber, yağışlarda (yağışlı gün sayısı, yağış toplamı ve kar yağışı) azalma ve kuraklaşma eğilimleri mevcut. Bu eğilimler, eski ve yeni karbon emisyonu senaryolarına göre devam edecek. Türkiye’nin büyük bölümü gelecek on yıllarda ısınacak, ekstrem iklim olayları kuvvetlenecek, yaz sıcaklığı kışa göre daha çok artacak. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sıcaklık artışı daha fazla olacak”1 Durum dehşet olmasa da en hafif tabirle vahim. Peki, buna herhangi bir önlem var mı? “Hafazanallah” ya dualarımız kabul olmayıp yağmur yağmazsa ne olacak. Hadi yağdı diyelim günü kurtardık. Seçim patırtısı gürültüsü geçti, yaza attık kendimizi, ya sonrası? Uzmanlar Marmara bölgesinde Sapanca’ya

kadar uzanan çember içerisinde susuzluğun kronikleşmesini kaçınılmaz görüyor. Önümüzdeki yıllar boyunca bu tür sıkıntıların özellikle bizim gibi kent oburu merkezleri sıkıştıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

Bir Çılgın Proje Hikâyesi: Melen Çayı

Öte yandan şehri 2’ye -3’e ayıranlar, kanal açanlar, altından girip üstünden çıkanların acaba bu susuzlukla ilgili de çılgın projeleri var mı? Samimice internette bir araştırma yaptım. Çok tanıdık bir söyleme denk geldim. 13 Haziran 2012 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde çıkan haberde söyle deniyordu; “İstanbul’un 2060 yılına kadar içme suyu ihtiyacını karşılayacak olan Melen Projesi’nin, Boğaz’ın altından 135 metre derinlikte Asya ve Avrupa’yı birleştiren tüneli tamamlandı”2. Haberin devamında ise “Melen Projesi kapsamında arıtılan suyu Asya kıtasından Avrupa kıtasına geçirmek için tasarlanan tünel ilk kez İstanbul Boğazı’nın 145 metre altından geçerek iki yakayı birleştirdi. Tünel yaklaşık günde 3 milyon metreküp suyu Anadolu’dan Avrupa yakasına taşıyabilecek kapasitede.” deniliyordu. 15 Ocak 2014 tarihli başka bir haberin başlığı ise çok manidardı. “Melen Desteğine Rağmen Ömerli Barajı S.O.S. Veriyor?”3 Eee ne oldu? Bu çılgın projelerin sonu hep böyle mi olacak? 2023, 2060, 2071’den bahseden hükümet acaba 2014 sonunu görebilecek mi?

Tükete Tükete Tükeneceğiz...

Bu kez “Direne Direne Kazanacağız” sloganın ekolojik iz düşümünden bahsedecek olursak, tahribatta bu hızla gidersek “Tükete tükete tükeneceğiz” desek yeridir. Yapılacak 3. köprü (ismini zikretmeye dahi gerek

yok), havalimanı, çılgın kanallar derken İstanbul’un kuzey bölgesi “işgal” altına alınmış. Şayet kuzeyde bu hızla betonlaşma devam ederse durum daha da vahimleşecek. İstanbul’un iklim rejiminin değişecek, buna bağlı olarak da yağış karakteri düzensizleşip bugünlerde yaşadığımız gibi ya kuraklığa ya da sel baskınlarına neden olacak. Belki bu yazıyı okurken, karlar yağmış, yağmurlar bir nebze olsun nefes almamızı sağlamış olabilir. Ancak resmin bütününe baktığımızda İstanbul için ekolojik hassasiyetin ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülür. Öyle ya, ülke tarihinin bekli de en büyük direnişinin “3-5 ağaç meselesinden” çıkması tesadüf değildi.(Dünya şehirleri arasındaki erişilebilir yeşil alan yüzdesi iç karartıcı %1,5) Geziden başladık, geziden bitirelim. Eğer aklımızı başımıza almazsak, doğamıza ve şehrimize sahip çıkmazsak bu şehrin bize söyleyeceği slogan “Bu daha başlangıç …” o üç noktanın, kuraklık mı, sel mi olacağını, doğanın geri çağıracağı ne tür felaketlerle dolacağını bilmiyoruz. 1 http://www.taraf.com.tr/pelin-cengiz/makale-her-yer-susuzher-yer-kurak.htm 2 http://emlakkulisi.com/ stfa-melen-suyunubogazin-135metre-altindangetirecek/126232 3 http://www. sondakika.com/hab e r / h ab e r- m el e n destegine-ragmenomerli-baraji-sosveriyor-5546446/

Edip BİLİŞ

“Türkiye ve bölgesinde yüzey ve troposfer hava sıcaklıklarındaki artışla beraber, yağışlarda (yağışlı gün sayısı, yağış toplamı ve kar yağışı) azalma ve kuraklaşma eğilimleri mevcut. Bu eğilimler, eski ve yeni karbon emisyonu senaryolarına göre devam edecek. Türkiye’nin büyük bölümü gelecek on yıllarda ısınacak, ekstrem iklim olayları kuvvetlenecek, yaz sıcaklığı kışa göre daha çok artacak. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sıcaklık artışı daha fazla olacak”

21


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2014

BİZİM ÇOCUKLAR! Seçkin TANDOĞAN

Bu ülkede iki tane Bilal var, bizimkinin sadece adı kaldı belleğimizde. Dedik ya bizim çocuklar erkencidir, hayal kurarken ölürler. Otuzdört kişiydiler o gün. Sınırın öte yanında çamurlara bata çıka 100 TL için çekiştiriyordu katırın yularını. Dağlar tepeler derken tel örgüler sessizce geçilir kaçakta. Göz yaşlarımızı Bilal’le usulca bastığı toprağa bıraktık, milyon dolarlık uçaklarınızla yağdırdığınız bombaların indiği yer yüzüne, o kahredici zamanda. Bizim çocuklara ölecek onca neden varken sizinkiler ne durumda? Henüz ölmedi ne bombadan ne de pres makinasına sıkışmaktan. Bilal Erdoğan da sınır dışına gidiyor sürekli kazasız belasız. Her gittiğinde serveti artıyor ama burnu bile kanamıyor.

22

C

em Karaca’nın 70’li yıllarda söylediği “yoksulluk kader olamaz” bazen radyolarda çaldığında fark etmeden aynı tonda eşlik ederiz. Sanki Karaca, radyonun hemen diğer ucunda, kulağında kulaklık, önündeki mikrofonu kavrayan uzun ince parmaklarıyla kendinden geçiyor şarkıyı söylerken. Şarkının ortaya çıkışı yoksulların “Buradayız” deyip meydanları kuşattığı zamanlar. Hala o günlerin şarkıları, türküleri, mücadeleleri dayanak noktamız. Meşhur şarkımızın üzerinden kırk yıl geçti, hala yoksuluz. Yoksa gerçekten kader mi yoksulluk? Geçtiğimiz günlerde Sırrı Süreyya Önder İstanbul için adaylığını açıklarken güzel bir konuşma yaptı (Zaten hep iyi konuşur, itirazımız yok). Önder “17 Aralık’ta başlayan iktidar dalaşması sonucu ortaya saçılan milyon dolarlara takılmayın, sizden neler götürülüyor ona bakın. Onların ne kadar çaldıklarını merak ediyorsan kendi yaşamına bak yeterlidir” diyerek yönümüzü değiştirdi. Sınıflar piramidinin uç noktasına çıktıkça tepede yer alanların servetlerini nasıl büyüttüğü, burjuva basının üçüncü sayfa haberlerinde görülebiliyor. Konya’da camı kırık odada gece yatarken donarak ölen kırk günlük Ayaz bebeğin mezarı, varlıklıların turşu basar gibi para bastıkları kutularla aynı boyda değil mi? Kutu demişken bir kısmımız kâğıt toplar bizim. Sizinki gibi içine para koymak için değil, ekmeğimizi çıkarmak için. Bizimkilerden küçük Murat vardı 6 yaşında Bursa’da. Kâğıt toplarken öldürdünüz onu. Bizim çocuklar yürümeye başladığında çalışır, koşmaya başladığındaysa ya çalışırken ölür ya soğuktan ya da bombalardan. Koşarken yaşıyorsa hâlâ, köşede beklersiniz öldürmek için…

Sahi çocukları anlatırken bu ülkede iki tane Bilal var, bizimkinin sadece adı kaldı belleğimizde. Dedik ya bizim çocuklar erkencidir, hayal kurarken ölürler. Trajedi yapmıyoruz, patlayacak öfke biriktiriyoruz. Meseleyi daha iyi anlamak için Bilal Encü ve Bilal Erdoğan’dan gidelim. Zira Sırrı abi kendimize bakalım dedi. Bizim kardeş iki yıldır 16 yaşında kaldı. Aslında oralarda Bilal ilk değil. Ki o gün de tek değildi bu yaşta giderken aramızdan. Otuzdört kişiydiler o gün. Sınırın öte yanında çamurlara bata çıka 100 TL için çekiştiriyordu katırın yularını. Dağlar tepeler derken tel örgüler sessizce geçilir kaçakta. Bilal önde katır arkada, karanlığı yara yara yürüyordu karanlık geceyi bölen ay ışığının aydınlığında. Yeri geldiğinde bir türkü tutturur, kurduğu hayallerin en heyecanlı yerinde. İnsan en çok da bu yaşta hayal kurmaz mı? Bilal yalnız hayal kurmak için gitmezdi kaçağa. Omuzlarındaki yükle basıyor toprağa hızlı adımlarla. Bilal babasını düşünüyor çamurlara bastıkça. Gözleri görmeyen babasına göz olmak da Bilal’e düşer. Bazen gözlerini kapatıyor yürürken, engelleyemiyor akan yaşları, siliyor yenine, devam ediyor türküsüne de yoluna da. Göz yaşlarımızı Bilal’le usulca bastığı toprağa bıraktık, milyon dolarlık uçaklarınızla yağdırdığınız bombaların indiği yer yüzüne, o kahredici zamanda. Bombalarınız ağır, nasıl taşısın 16 yaşındaki çocuk. Karaca “panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları hepsi halka karşıdır” derken bu kadar ağır olacağı aklına gelir miydi? Bizim çocuklara ölecek onca neden varken sizinkiler ne durumda? Vakıfları, gemileri, villaları, şirketleri, karanlık ilişkileri olan Bilal var değil mi? Her şeyin en iyisini bilen babanın oğlu.

Henüz ölmedi ne bombadan ne de pres makinasına sıkışmaktan. Bilal Erdoğan da sınır dışına gidiyor sürekli kazasız belasız. Her gittiğinde serveti artıyor ama burnu bile kanamıyor. Geçende yolsuzluk operasyonuyla ismi zikredilince emniyet müdürleri, savcılar danışmanlar vs. satrançta bile olmayacak çabuklukta ya oyundan alındı ya da yerleri değiştirildi. Ne kıymetli Bilal’miş arkadaş. Oysa Bizim Bilal’i öldürdüğünüzde baş sağlığı bile dilemediniz, yalan da olsa bombaları atanlardan birini kulağından tutup karşımıza çıkarmadınız. Bizim çocukları toprağın altında sanmayın efendiler. Onlar yularından tuttukları katırlarla sizin villaların yolunu tuttular bile. Sizinkilerden biri demişti hatırlarsanız “Böyle giderse bir gün varoşlarda yaşayanlar gelip boğazımızı kesecekler...” diye. Şimdilik tıksırıncaya kadar yiyin efendiler, öfkemiz yeryüzünde! Yazımızın amentüsü Cem Karaca’ydı, bitişini de onunla yapalım. 78’li yıllarda yayınladığı politik plakların arasında yer alan ve güncelliğini hiç kaybetmeyen sözlerle bitirelim; “zindanları, tutukevleri, işkenceevleri/hepsi halka karşıdır/borsaları ve şirketleri ve iktidarları/hepsi halka karşıdır/bunların hiçbiri onları kurtaramayacak/durduramayacaklar halkın coşkun akan selini…


Şubat 2014 / Sosyalist Dayanışma

LİSELERDEN BİR SES YÜKSELİYOR!

İ

çinden çıkılamaz hale getirilen eğitim sistemine karşı okullardan sesler yükseliyor. Bu ses gezi direnişine heyecanını ve öfkesini katan gençlerindir. Gezi direnişinde sisteme olan öfkesini mizahla duvarlara işleyip, kurduğu barikatla sipere duranlar, okullarında da başbakanın itaatkâr gençlik tarifine uymuyor. AKP eğitim sistemini kendi tahayyüllerine göre dizayn etmeye çalıştıkça gençlik de itirazlarını yükseltiyor.

Umutsuz Olma, Huzur İsyanda!

Sağlam çarkı olmayan bozuk düzeni değiştirmek için Liseli Direnişçi Gençlik (LDG) saflarında yan yana gelen öğrenciler okulların açılmasıyla “Umutsuz Olma, Huzur İsyanda!” şiarıyla etkin bir çalışma başlatmışlardı. AKP’nin çıkardığı yeni yönetmeliğin öğrenciler için olumsuz sonuçlarını konu alan kampanya okullarda büyük yankı buldu. Kampanya, 4+4+4 ile çocuk gelin ve işçilerin önünün açılması, dindar ve itaatkâr gençliğin yetiştirilmesi, okulların imam hatiplere dönüştürülmesi, ders geçme notlarının yükseltilmesi, devamsızlıklar yarı yarıya düşürülmesi, meslek liselerinin son sınıfında yaşanan staj sömürüsü ve anadilde eğitimi konu almaktaydı.

LDG’liler Her Yerde Taleplerini Yükseltiyor

Gezi direnişinde milyonlar kendimizi de kentimizi de biz yönetmek istiyoruz diyerek sokakları zapt etmişti. Şimdi liseliler, kendimizi de okulumuzu da biz yönetmek istiyoruz, gelecek bizim diyorlar. Geleceğine sahip çıkan ve hayatlarının birileri tarafından dizayn edilmesine itiraz edenlerin sesi LDG ile daha gür çıkmaya başlıyor. Okullardaki yazı tahtalarına

taleplerini, düşüncelerini yazıyorlar. Zira yazı tahtaları öğretmenlerin yazdığını defterlere geçirme aracı değildir. Örneğin Esenyurt’ta bir lisede okul müdürünün öğrenci kimlik kartı parası adı altında öğrencilerden para toplamak istemesine karşı öfkelerini yazıyorlar tahtaya. Ya da polisin attığı gaz bombasının kafasına gelmesi sonucu aylardır komada uyutulan Berkin Elvan’a selam gönderiyorlar. Direniş dendiğinde akla ilk gelen yerlerden biri olan Hatay’da kar yağışlarının başlamasıyla okullardaki ısınma problemleri de çözülmesi zor bir denklem halini aldı. Buz gibi sınıflarda ders işleyemez hale gelen öğrenciler okul yönetimine taleplerini iletmesine rağmen kaloriferler açılmayınca LDG’li öğrencilerin öncülüğünde tüm okulun katılımı ile bahçede oturma eylemi gerçekleştirildi. Öğrencilerin eylemi karşısında şaşkına dönen idare kaloriferleri açmak zorunda kaldı.

“Ortak Bir Hikâyemiz Var”

Yarıyıl biterken İstanbul’un çeşitli liselerinde çalışma yürüten öğrenciler Kadıköy’de buluştu. Gezi direnişinin ilk şehidi olan Mehmet Ayvalıtaş’ın isminin verildiği parkta toplanan liseliler buradan Boğa’ya yürüyüş gerçekleştirdi. “Umutsuz Olma Huzur İsyanda” pankartıyla yürüyen LDG’li öğrenciler sloganlarında AKP rejimine teslim olmayacaklarını haykırdılar. Liselilerin yürüyüşüne çevredekiler de alkışlarıyla destek verdi. Altıyol meydanında Mehmet Ayvalıtaş’ın yaşamını yitirdiği gezi direnişi eylemi esnasında ağır yaralanan Seyit Kartal bir konuşma yaptı. Kartal konuşmasında: “Hayatlarımızın ayakkabı kutularına konmasına müsaade etmeyeceğiz. Milyon dolarlık yaşamları ile bizleri köleleştirecek-

lerine inananlar, bizi korku duvarlarının arasına sıkıştırıp, yaşamımızı labirent gibi çıkmaz gösterenler yanılıyor. Okul duvarlarından kaçar gibi o korku duvarları aşıldı. İşte şimdi sıra bizde! Yanyana geldiğimizde neleri başarabildiğimizi gördük. Artık ortak bir hikâyemiz var. Bu ortak hikâyemizi beraber yazmaya devam ediyoruz. Ya hep beraber olacağız, ya hep beraber olacağız. Bizleri görmeyenlere inat buradayız! Umutsuz değiliz, huzur isyanda!” dedi.

İşgalevinde Liseli Forumu

Yürüyüşün ardından, Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyan, Gezi direnişinin açığa çıkardığı bilincin hediyesi olan ve mahalle dayanışmasının emekleriyle yaşatılmaya çalışılan işgal evinde etkinlik düzenlendi. Gezi şehitleri şahsında üzere tüm devrim şehitleri için yapılan saygı duruşu ile başlayan etkinlikte, LDG adına bir konuşma yapıldı. LDG okullarda geleceği ipotek altına alınmaya çalışılan, müşteri yerine konulup soyulmaya çalışılan, yükseltilen notlarla ve düşürülen devamsızlıklarla elenmeye direnenlerin örgütüdür. Mehmet Ayvalıtaş başta olmak üzere gezi direnişinde şehit düşenlerin, gözlerini kaybedenlerin ve ölüme karşı direnen Berkin Elvanların Okan Göçer’lerin örgütü dü r. LDG’yi h e p birlikte büyüteceğiz. Sağlam çarkı olmayan bozuk düzeni yıkmak ve halkın

iktidarını kurmak gençliğin görevidir. Biz bu görevi üstlendik, hazırız. Konuşmaların ardından yapılan forumda liseliler okullarında yaşadıkları sorunlar ve nasıl bir mücadele geliştirdiklerine dair söz aldılar. Forumun bitiminde Esenler Liseli Tiyatro ekibinin hazırladığı skeçler büyük beğeni topladı. Liseliler sergiledikleri tiyatro gösterisinde ayakkabı kutularını ve yolsuzlukları hatırlattı. Tiyatro bitiminde sahne alan Kağıthane Lisesi müzik grubu Gezi direnişinin ezgileri arasında yer alan Duman’ın şarkısını seslendirdi. Sokak müziği yapan Öte’kim grubunun sahneye çıkmasıyla devam eden etkinlik LDG’lilerin söylediği Avusturya İşçi Marşı ve Direniş marşıyla sonlandırıldı.

Ankara’da LDG ve LÖB Eylemi

Ankara’da da liseliler eşit parasız, bilimsel, anadilde eğitim talepleriyle sokağa çıktılar. Ankara LDG ve LÖB dönem sonunda ortak eylem gerçekleştirdi. Sakarya Meydanında toplanan LDG ve LÖB üyesi liseliler, Ziya Gökalp caddesini trafiğe kapatarak yüksel caddesine yürüdü. Yüksel caddesinde basın açıklaması yaptılar.

23


Rojava Devrimi Ortadoğu'da insanlığın yeniden doğuşudur!

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Şubat 2014 25. Sayı  

www.sodap.org

Sosyalist Dayanışma Dergisi Şubat 2014 25. Sayı  

www.sodap.org

Advertisement