Page 1

Gezi’den Liceye… Dayanışma ile Özgürleşmeye…

Fiyatı: 1,5 TL

www.sodap.org

TEMMUZ 2013 YIL: 3 SAYI 21

Ruhları ve Zihinleri Özgürleştiren Kutsal İsyan 16 Haziran Nişantaşı Barikatı “Acil Demokrasi” “Özgürlüklerimize ve Yaşam Alanlarımıza Dokundurtmayız” Gezi Direnişinden Sonra Politika Yapmak “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş!” Kadınlara Eşitlik Gezi Direnişiyle Geldi

KORKU DUVARLARI YIKILDI… UMUDUN KAPILARI AÇILDI… TAYYİP SUSACAK DİLE GELEN

İNSANLIĞIMIZ KONUŞACAK…

Forumların Düşündürdükleri Ethem’in Katillerinin Tahliyesi Ne Gösteriyor? Gezi Parkı ve İstanbul’da Yerel Alternatifler Gezi Direnişi ve Hdk Sermayenin Katlettikleri Devletin Korudukları


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

İSYANIN HAZİRANINDAN GÜLYÜZLÜ BİR İNSAN DOĞMAKTA… 31 Mayıs’ı da katmak şartıyla 2013 Haziran’ı Türkiye halklarının tarihine büyük bir uyanışın adı olarak geçti. Zihinlerin ve yüreklerin üzerine biriken tortular direniş rüzgârlarıyla atılıverdi. Kadınıyla erkeğiyle LGBTT’siyle, genciyle yaşlısıyla, Türküyle Kürdüyle, inançlısıyla inançsızıyla halklarımız Gezi Direnişi ekseninde en güzel özgürlük türkülerini birlikte yaktılar. Kulaklarımızın pası silindi, yüreklerimizin gözü açıldı, zihinlerden egemenleri dehşete düşüren bir yaratıcılık fışkırdı, dayanışmanın yedi rengi ortalığı cennete çevirdi. Meğersem bizler ne güzel insanlarmışız, meğersem bu ne güzel bir ülkeymiş, meğersem bu ülkeyi yönettiğini zannedenler ne kadar pespayeymiş… Direnişten öğrenilenin ne kadar anlaşılır ve kalıcı olduğunu da gördük. Direnişin umutları nasıl büyüttüğünü de… Taşlaşmış kalplerin bile umudun sıcaklığı ile çözülüverdiğini gördük. Bu toplum 12 Eylül’den su yana ilk kez birlikte umut edebilmeyi hatırladı. İnsanlar kendilerini evlerden sokaklara, parklara attı. Bir arada olmanın insanı nasıl güçlendirdiğini hatırladık. Sonra bir de devletin ürkütücülüğünün direniş içinde olunca nasıl da unufak oluverdiğini… TOMA’ların, akreplerin küçücük çocukların öfkesi karşısında nasıl küçüldüklerini gördük gözlerimizle… 80 öncesinden emanet devrimci ağabeylerimizin “bugünleri de gördük” diye birbirlerine sarılmalarını gözyaşları içinde… TOMAları kovalayan POMAları… “Berwedan jiyane” çığılıkları ile “direne direne kazanacağız”ın kol kola girmesini… Harbiye barikatlarında canlanan Delacroix tablolarını… Camlardan yağan limonları, sirke şişelerini… Polisleri mahallesinden tek başına kovalayanları… Yolgeçen hanına dönen Boğaz köprülerini…

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 3, Sayı: 21 Temmuz 2013 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Yıllarca harcanan emeklerin, ödenen bedellerin, söylenen sözlerin boşa gitmemiş olmasını görmek de bir başka kıvanç kaynağı oldu tabii ki… Devrimin ateşi bu topraklarda hiçbir zaman sönmedi. Devrimciler en yalnız, en soğuk, en karanlık anlarda bile canları pahasına bu ateşin sönmesine müsaade etmedi. Ve bu ateş bugün harlandı. Mutlaka ki kendi yordamınca, kendi yolunca. Ama katar yola koyuldu artık. Korku duvarları yıkıldı. Uyandık. Sadece biz de değil sağımız Brezilya, solumuz Mısır… Bütün insanlık artık yeni bir umut çağına giriyor. Zalimler saçma “komplo” teorilerine kendi yandaşlarını bile inandıramıyor. Hepimiz şunu çok açık görüyoruz ki bize dayatılan bu hayatlar zaten bir avuç zalim ve sömürücünün insanlığa kurduğu koca bir komplonun ürünü… Koca iktidarlarınız karşısında halkların bu kadar çaresizleştirilmesi, robotlaştırılması komplo… Günde 12 saat çalışmamız ve hep size borçlu kalmamız komplo… Sürekli korkutulmamız, takip edilmemiz komplo… Dayanışma yerine rekabetçilik ve hırs ile şartlandırılmamız komplo… Komplonuz insanlığı, doğayı, tüm canlı yaşamı yıkıma götürüyor… Karanlık komplolarınızın sonu gelmekte beyler… Artık lüks araba koleksiyonu yapabilmek için ormanlarımıza beton bloklar inşa eden zalimler için hesap günleri geliyor. Hayatlarımız ve ağaçlarımız sizin servetlerinizin “hammaddesi” olmayacak artık. Hayatımızın sadece kabuğunu değil tümünü istiyoruz ve alacağız. Göreceksiniz. Tabii ki daha yolun başındayız. Ama hep bağırıldığı gibi “Bu daha başlangıç” ve” mücadeleye devam” edeceğiz. Devrimi süreklileştirebileceğimiz bir araca ihtiyacımız var. Bizleri eve dönmeye ikna edecek değil, bize hükmedecek hiç değil ama içinde yaşarken, konuşup tartışıp eylerken aynı zamanda bizim gibi düşünen milyonlarla kucaklaşabileceğimiz yani siyaset yapabileceğimiz bir odak. Siyaset yapmak gerekiyor. Seçenek yaratmak gerekiyor. Zalimler arasından papatya falı açmak değil ama kendi yolumuzu kendimiz açmak için bir araç… Bir tür POMa yani… Bizleri kendi hayatlarımızın sahibi kılacak bir koca dayanışma… Ve bir söz de Mehmetimize… Can yoldaşımıza… Seni ne Abdullah’tan, Ethem’den ne de Medeni’den ayırmaya gönlümüz varmıyor ama… Öyle bir yol açtın ki sonu özgürlük ve eşitliğin o güzel yurduna varan, yolundan yürüyeceğiz. O masum bakışın zulme karşı öfkenin ve halklarımızın yenilmez direnişinin ışığı olacak... CAN YÜCEL’in Mare Nostrum’u kulaklarımızda… İsyanı devrimin inşasına dönüştürme telaşındaki tüm yoldaşlara kolay gelsin…


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

GEZİ’DEN LİCEYE… DAYANIŞMA İLE ÖZGÜRLEŞMEYE…

S

on 1 aydır hız kesmeden fakat çeşitli biçimler altında zenginleşerek gelişen Gezi Direnişi, Lice’de karakol protestosuna yönelik saldırı ile yeni bir boyuta sıçradı. Direniş sırasında yaşanan tartışmaların en başta gelenlerinden birisi de Gezi Direnişi’nin müzakere sürecini nasıl etkileyeceğiydi. 2829 Haziran’da yaşananlar aslında Gezi Öncesi-Gezi Sonrası farklarını vurgulayanların ne kadar haklı olduğunu ispatlayabilecek kadar etkileyici. Şurası çok açık ki Gezi süreci Barış’ı toplumsallaştırmayı başardı. Gezi Direnişi’ni müzakere sürecini baltalamaya dönük bir provokasyon olarak yansıtmaya çalışan AKP çevrelerinin hiçbir kara propagandası bunu perdeleyemez. 28-29 Haziran’da yaşananlar aynı zamanda bazı BDP’li arkadaşların ulusalcıların Gezi Hareketi içindeki pozisyonu ile ilgili kaygılarını da büyük oranda boşa çıkarıyor. Bu kadarı bile Gezi’nin tarihselliğini ortaya koymaya yeterlidir. 30 yıllık mücadele sürecince bir türlü ortaya çıkamayan birbirini anlama hali, son 30 günde yaşananların bir sonucu olarak gözümüzün önünde serpilmeye devam ediyor. Bu karşılıklı bakabilme halinin ortaya çıkmayışı halklarımıza son yılda çok şey kaybettirdi. Milliyetçiliğin yarattığı körlük, halklarımızın ilerici dinamiklerinin kucaklaşmasına engel oldu ve AKP’ye iktidarı “altın tepsi” içinde sundu. 29 Haziran’da Taksim Dayanışma eyleminde binlerce kişinin “Diren Lice Taksim Seninle” diye bağırması, elinde Türk bayrağı taşıyan kimi eylemcilerin “Biji Bratiya Gelan” diye bağırması halklarımızın özgür bir gelecek inşa edebilmesi yönünde çok önemli adımlardır.

Barış Erdoğan’ın Lütfu Değil Halklar Dayanışmasının Zaferi Olacak

Kürtlerin ve Türklerin, Doğu’nun ve Batı’nın mücadelelerinin rezonansa gelebilme olasılığı nedir? Bir kere kısa vadede ne olur-

sa olsun orta vadede bu iki günün devasa sonuçlar yaratmaya açık olduğu açıktır. 28-29 Haziran’da Batı illerinde ortaya çıkan Lice’ye destek tavrı Kürt halkının zihinlerinde oluşan ve ne dersek diyelim güçlü gerekçeleri bulunan Gezi’ye dönük önyargıların kırılması yönünde çok önemli etkiler yaratacaktır. AKP halklara yönelik saldırıları ile kolektif bilinçlerde büyük kırılmalara yol açmaya devam ediyor. Erdoğan’ın burnundan kıl aldırmayan halleri Kürt halkını da çileden çıkarmaya adaydır. Kürt halkının tüm özenine, BDP’nin çoğu zaman gereğinden çok fazlasını yansıtan hassasiyetlerine ve tavizlerine rağmen Erdoğan seçim barajı konusunda bile esnemeyeceğine dair mesajlar veriyor. Erdoğan yeni seçim stratejisi gereği yeni bir Milliyetçi Cephe söylemi geliştirme gereği duyuyor. Erzurumluları evlerine üç hilalli bayrak asmaya çağırıyor. Müzakere yürüttüğü Öcalan’ı teröristbaşı olarak lanse etmeye devam ediyor. Bu stratejinin başarıya ulaşabilmesinin yegâne koşulu AKP’nin sandıkta Milliyetçi-Mukaddesatçı Cephe oluşturmaya çalışırken, Kürt halkını oyalamaya ve hareketsiz tutmaya devam edebilmesi. Demirtaş’ın 2. Aşamaya geçildiğine dair açıklaması Erdoğan tarafından yalanlanıyor, fakat bir yandan da Arınç Temmuz başında meclise demokratikleşme paketi sunacaklarını açıklıyor. Erdoğan kendi kişisel tutumu ile partisininki arasında bir nüans yaratmaya çalışarak, müzakere sürecinden görece uzak durmaya çalışıyor. Erdoğan’ın bu bin yüzlü riyakârlıkla Kürt meselesinde ortaya ciddi bir çerçeve koyabilmesi zor görünüyor. Fakat Gezi’nin ortaya çıkardığı dinamikler AKP’yi Kürtleri yatıştırma ve süreci diri tutma yönünde planladığından daha fazla tavizler vermek zorunda bırakıyor. Kürtlerin ve Türklerin isyanının birleşmesi AKP için işleri muhakkakki çok daha zorlaştıracaktır. Erdoğan ip cambazı gibi bu bıçağın keskin sırtı üzerinde yürümeye ça-

lışacak. Türkiye’nin en önemli tarihsel meselelerinden birisi çözülmeye çalışılırken kimi çevreler için en önemli parametre “Erdoğan’ın sinirleri”. Aydınlar, akil insanlar konuşurken Başbakan’ı sinirlendirmek istemediklerini ilk cümleleri olarak ifade ediyorlar. Bu tablo bile ortada ne büyük bir saçmalığın bulunduğunun ispatı değil midir? Halklarımızın yaşadığı acılar, tedavi edilmesi gereken travmalar, yüzleşilmesi gereken tarihi gerçekler hep gelip Erdoğan’ın sinirlerine çarpacak. 70 milyon susacak, Erdoğan sağa sola hiza verici nutuklar atacak. Kusura bakmasınlar ama artık bu film herkesin midesini bulandırıyor. Gezi’de ortaya çıkan öfke artık toplumun bu tiyatroya seyirci olmaktan istifa ettiğini gösterdi.

BDP Vites Yükseltmeli!

Demokratik Kürt siyaset ise süreci bir anda elinin tersi ile itmeyecektir. Ancak şimdiye kadar izlediği oldukça pasif ve sürecin iplerini büyük oranda AKP’ye bırakan çizgisini sorgulamak zorunda kalacaktır. Kürt siyaseti çok zorlu dönemlerden geçti ve göründüğü kadarıyla da oldukça yoruldu. Bizler bu eksiklikleri ne kadar anlamaya çalışsak da özellikle Gezi Süreci’nde izlenen çizgi büyük oranda hayal kırıklığına yol açmıştır. BDP AKP’yi barışın ve müzakerenin tek adresi olarak görmemelidir. Gezi’de ortaya çıkan dinamiklerin Türkiye’nin geleceğinde çok önemli roller oynayabilme olasılığı yüksektir. Eylemin doğası ve gelişme tarzı bile Demokratik Özerklik taleplerinin altını doldurmaktadır. Hem de yeni güçler dengesinde AKP’nin BDP’ye olumsuz davranma olasılığı giderek azalmaktadır. Bu çerçevede çok daha atak bir barış çizgisi geliştirmenin koşulları fazlasıyla mevcuttur. Alınan miting kararları da Kürt hareketinin bu yoldan yürüyeceğinin işaretleri olarak görülebilir. Kürt hareketi AKP’ye karşı demokrasi mücadelesinde ortaya çıkan

yeni dinamiklerle kucaklaşma için daha enerjik davranmalıdır. Ortaya çıkan imkânlar tarihidir. Kürt ve Türk halklarının özgürlük arayışlarının birleşebilmesinin sadece ülke için değil tüm bölgemiz ve komşularımız için çarpıcı sonuçlar yaratma ihtimali yüksektir.

Birlikte Yürüyüp Birbirimizden Öğrenip Birbirimize Güveneceğiz!

AKP faşizmine karşı mücadele büyük bir hızla gelişiyor. Bu gelişmenin en önemli yanı muhakkak ki direniş bloğunun çeşitli öbeklerinin birbirine bu kadar büyük bir hızla yaklaşabilmesidir. AKP’liler ortaya çıkan yeni durumu algılayamıyorlar. “Kürtlere şunu diyen kesimler şimdi onları kazanmak için takiye yapıyor” diye düşünüyorlar. Bu tamamen AKP’nin ve Erdoğan’ın komplo okumasının ortaya çıkardığı bir algı biçimidir. Hâlbuki artık kimse zaten Gezi öncesinde düşündüğü gibi düşünemiyor. Çünkü insanların algıları artık önyargıları yıkıyor. Sanki sosyalistlerin yıllardır haykırdığı gerçekler atmosferin bir yerlerinde asılı kalmış ve ancak şimdi duyulur ve anlaşılır olabiliyor. Süreci böylesi devrimci kılan da bu zaten! Siyasi coğrafyada büyük kaymalar yaşanıyor ve doğru siyasi tutum ortaya konabilirse bu rüzgâr faşizmi önüne katıp süpürecek sonuçlar yaratmaya muktedir görünmektedir. Ezilenler özgür bir dünya için birbirine muhtaçtır. Zulmün her türlüsüne karşı olmak için büyük teorisyen olmak gerekmiyor. Mücadele milyonları kardeşleştiriyor. Doğrudan devlet manipülasyonuna eskisi kadar maruz kalmayan kitleler önyargılarını aşıyor ve çok hızlı öğreniyor. Daha yürüyecek çok yolumuz var ama Halklarımızın İsyanlarının Birleşmesi konusunda Gezi öncesine göre çok ilerideyiz. Bu bile Gezi’yi devrim yolunda atılmış devasa bir adım olarak adlandırmak için yeterli gerekçe değil midir?

3


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

20 GÜNDE BİR IŞIK YILI YOLU ALMAK:

RUHLARI VE ZİHİNLERİ ÖZGÜRLEŞTİREN KUTSAL İSYAN

M. Mert SİNAN

İstanbul’un en önemli merkezinin günlerce devletten arındırılması, kitlelerin korku duvarlarını aşması, sokak mücadeleleri ile ilgili muazzam bir deneyimin biriktirilmesi, Park’ta sergilenen ortak yaşam pratiklerinin yarattığı olumlu intiba, Park’ın her akşam yüz binlerin uğrak noktası haline gelmesi, isyanın ülke sathına yayılması, tüm saldırılara karşı özellikle Ankara, Adana, Eskişehir gibi illerde sokakta ısrar edilmesi direniş güçlerinin mücadele yeteneğini ve özgüvenini olağanüstü arttırmıştır.

4

G

ezi Direnişi, cumhuriyet tarihinde görülen en büyük isyan olarak yeni bir dönemin kapılarını açtı. AKP’nin kendi suretinden bir ülke inşa etme projesi artık çok önemli bir rakibe sahip: Sokakların inisiyatifi… 11 yıldır önüne gelen tüm engelleri aşarak ilerleyen, uluslararası konjonktürün de katkısıyla düzen içi mücadelelerden sürekli galip çıkan AKP bu sefer sert kayaya çarptı. Gezi Direnişi’nin AKP için yenilginin başlangıcı olduğu önümüzdeki günlerde daha net ortaya çıkacak.

değildi. Örneğin geçtiğimiz yıl hayata geçirilmeye çalışılan “Milyonlar Adalet İstiyor” çalışması farklı muhalefet kanatlarını Özel Yetkili Mahkemelere karşı olma noktasında bir araya getirmeye çalışmıştı. İlk etapta ilgi yaratan çalışma daha sonra kısa sürede sönümlenmişti. Fakat Gezi Parkı ortaklaşma için çok olumlu bir havuz oluşturdu. Bu ortak güç AKP’ye hiç ummadığı bir politik yenilgi yaşattı. İstanbul’un en önemli merkezinin günlerce devletten arındırılması, kitlelerin korku duvarlarını aşması, sokak

Direnişin En Önemli Gücü Kapsayıcılığı

mücadeleleri ile ilgili muazzam bir deneyimin biriktirilmesi, Park’ta sergilenen ortak yaşam pratiklerinin yarattığı olumlu intiba, Park’ın her akşam yüz binlerin uğrak noktası haline gelmesi, isyanın ülke sathına yayılması, tüm saldırılara karşı özellikle Ankara, Adana, Eskişehir gibi illerde sokakta ısrar edilmesi direniş güçlerinin mücadele yeteneğini ve özgüvenini olağanüstü arttırmıştır. Direniş güçleri ülkenin önemli politik öznelerinden birisini inşa etmişlerdir. Yaşanan 20 gün kısmi de olsa bir ikili iktidar hali yaratmıştır. Bu ana kadar mücadeleye katılmayan gençlik ve hizmet sek-

Gezi Direnişi’nin toplumsal mücadeleler adına ortaya çıkardığı en önemli sonuç hiç kuşku yok ki direniş potansiyeli taşıyan farklı kesimlerin birbiriyle etkileşimine ve kaynaşmasına yol açmasıdır. Direniş bloğunun son derce parçalı ve birbiriyle konuşamaz halde olması AKP hegemonyasının en önemli koşulu idi. AKP’ye itirazı olan çok farklı kesimler bulunmaktaydı fakat herhangi bir siyasal gündem bunların bir arada davranmasını mümkün kılamıyordu. Parçalardan hiçbiri diğer kesimleri bir projeye eklemleyebilecek etkinliğe sahip

törü çalışanlarının kitlesel olarak mücadeleye akması birbiriyle ciddi sıkıntıları olan politik öznelerin bir arada durabilmesini mümkün kılmıştır. Bu bir arada durabilme yeteneği direnişin en önemli gücü olmuştur. Bileşenlerin tek tek sahip oldukları toplumsal etkinin toplamının çok üzerinde bir destek oluşmuştur. Demek ki halkın direniş güçlerinden beklentisi AKP’nin temsil ettiği düzen ve yaşama karşı birlikte bir alternatifin yaratılması için mücadele edilmesidir. Sosyalistler Direniş cephesinin bileşenlerinden birisidir. Fakat hem mücadele deneyimleri hem de örgütlülükleri onları kitlelerin ruh halini etkileme konusunda avantajlı duruma getirmiştir. Düzenin en fazla tehdit algıladığı durum da bundan kaynaklanmıştır. Özellikle Direnişin 2. Haftası boyunca yürütülen çevreciler-marjinaller ayrıştırması girişimi her biçimde boşa çıkarılmıştır. Sosyalistler kibirli, ben bilirimci ve dayatmacı bir tutum almadıkları takdirde direngen kitlelerle kalıcı bağlar kurabilirler. Fakat burada çok kolaycı çözümler beklemek de mümkün değildir. Mücadeleye akan kitlelerin üslup, dil ve algıları ile sosyalist yapıların yaklaşımları arasında önemli açı farkları bulunmaktadır. Dolayısıyla bu toplulukla etkileşim içerisine girilmesi ancak kitlelerden öğrenmeye açık olanlar için mümkün olabilir. Fakat öğrenme sürecinin kesinlikle iki taraflı olduğu unutulmamalıdır. En geri bilinçlerde bile “marjinallerin” rolleri teslim edilmektedir. Hareketin toplumsal rıza üretme kapasitesi hem AKP’nin tahakkümüne karşı kararlı direnişinden hem de kapsadığı çok yönlülükten kaynaklanmaktadır. Çok farklı kesimler hareket içe-


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

risinde kendilerine benzeyen ve kendilerine değen bir takım yönler bulabilmektedirler. Bu hareket ileriye taşınacaksa bu yönüne kesinlikle kıskanç bir biçimde sahip çıkılmalıdır.

Direniş En Yoksullarla Bağ Kurmanın Yollarını Bulacaktır

Hareketin en önemli eksikliği hiç kuşku yok ki özgürlük talepleri konusunda sergilediği feraseti eşitlik alanına yeterince yansıtamayışıdır. Şirketlerin, bankaların, ağır çalışma koşullarının, gelir adaletsizliklerinin, AKP’nin yürüttüğü yağmanın çok daha fazla kendisini görünür kılması gerekiyordu. Bu görüntü yeterince verilememiştir. Sosyalistlerin ve sendikalaın AKP’nin otoriterleşmesinin aslında kapitalizmim güncel trendleri ile uyumlu olduğunu gösteren söylemleri güçlendirmesi gerekmektedir. 21 Haziran itibariyle küresel ekonomik koşullarda ortaya çıkan dalgalanmanın en ciddi biçimde Türkiye’yi etkileyeceği düşünülürse işin bu yönü daha da önem kazanacaktır. Sıcak paranın Türkiye’den çekilmesi ile birlikte faizler yükselecek, iç talep kısılacak, doların yükselmesi ile birlikte hammadde maliyetleri artacak, büyüme ve işsizlik rakamları olumsuz etkilenecektir. Bu aslında isyan ateşinin yakabileceği zemini büyütmektedir. İsyan Kürt hareketi ile birlikte toplumun en alttakileriyle de buluşabilmenin yollarını bulabilirse o zaman işte gerçekten çok kritik dönüşümlerin gerçekleşme potansiyeli ortaya çıkar. Ekonomik kriz böylesi bir gelişmenin taşlarını döşemeye adaydır.

Forumları Örgütlenmeye Sıçratmak

Hareket, şu anda forumlarla ilerliyor. Direniş yeni kamusal alanlar üretiyor. Bu yazı yazıldığı sırada İstanbul’da 60’a yakın parkta forumlar düzenlenmekteydi. Bu forumların etkileşim sürecini daha da geliştirmektedir. Fakat forumların kısa vadede örgütlenme ve politik çalışma yapma perspektifine de dönüştürülmesi gerekmektedir. Forumlar eğer önüne iş koyamazsa bir süre sonra tavsayan uluslar arası sosyal

forumlara benzeyebilirler. Henüz Gezi’den çıkarılmamızın üzerinden çok kısa bir zaman geçtiği için Duran Adam da Forumlar da ruh halini diri tutmak için anlamlı araçlar olarak görülebilir. Fakat şurası açıktır ki başarılması gereken bir ağ örgütlenmesi yaratmaktır. İşte bu da hareketin aşabilmesi gereken en önemli engeli oluşturmaktadır. Bu tarz sosyal hareketler açısından örgütlenme eşiğini aşabilmek oldukça zordur. İşte tam da burada yapıcı önerilerle süreçte ön açıcı bir rol oynayabilmek görevi herkesin üzerine düşmektedir. Bir harekete dönüşemeden direniş’in amaçlarına ulaşabilmesi mümkün değildir. AKP hala önemli bir toplumsal desteğe sahiptir. Böylesi bir siyasi muarızdan bir hamlede kurtulmak mümkün değildir. Önümüzde uzun bir mücadele dönemi bizi beklemektedir. Direniş şu andaki zenginliği ile bir karşıt hegemonya odağı yaratabilirse kesin sonuç alır. Fakat bunun sanıldığından çok daha zor olduğunu öngörmek de oldukça kolaydır. Böylesi bir hamle gerçekleştiğinde var olan politik öznelerin önemli bir kısmı direnç geliştirecektir. Fakat hiçbir bileşenin tek başına AKP’ye karşı kısa vadede siyasi rakip haline gelemeyeceği de açıktır

bir durum ise hiç değildir. Kürt halkının araya mesafe koyma konusunda kendince haklı sebepleri olabilir fakat hiç kimse olası gelişmelerle ilgili kapıları kapatmış durumda değildir. Dengelerin sık sık altüst olduğu bir dönemden geçiyoruz ve yaklaşımlar da bu ölçüde yenilenmeye açık gözükmektedir. AKP için işlerin her açıdan zorlaşacağı günler yaklaşmaktadır. Uluslararası konjonktürün siyasal ve ekonomik anlamda daha da çalkantılı hale gelmesi AKP’nin hem dış politika hem de ekonomi konularında daha fazla sıkıntıya gireceğini gösteriyor. Erdoğan’ın Anadolu sermayesi olarak niteleyebileceğimiz gerçek tabanı onu sonuna kadar kullanma yönünde kararlı. İstenilen sermaye birikimini ve rekabet gücünü elde edemeyen bu sermaye fraksiyonu için iktidar bloğu içindeki ayrıcalıklı pozisyonunu koruyabilmesinin yegâne koşulu

Sıcak paranın Türkiye’den çekilmesi ile birlikte faizler yükselecek, iç talep kısılacak, doların yükselmesi ile birlikte hammadde maliyetleri artacak, büyüme ve işsizlik rakamları olumsuz etkilenecektir. Bu aslında isyan ateşinin yakabileceği zemini büyütmektedir. İsyan Kürt hareketi ile birlikte toplumun en alttakileriyle de buluşabilmenin yollarını bulabilirse

Gezi Direnişi Müzakerelerde Kürt Tarafının Elini Güçlendirmiştir

AKP’nin Gezi sonrasında attığı önemli adımlardan bir tanesi BDP ile görüşerek Çözüm Süreci’nin 2. aşamasına geçileceğine dair mesajlar vermesidir. Bu AKP açısından Direniş Cephesi’ni daraltma, Kürt hareketi ile Direniş’in geri kalanı arasında arayı açma hamlesidir. Dolayısıyla kimi liberal ve Kürdi çevrelerin yaymaya çalıştığı Gezi Direnişi’nin müzakere sürecine zarar vereceği beklentisi karşılanmamıştır. Hatta tam tersine Gezi Direniş’nde sonunu gören AKP iktidarı, Kürt halkının taleplerine karşı çok daha tavizkar bir noktaya çekilebilir. Kürt Hareketi ile Gezi Direnişi’nin istenilen oranda rezonansa gelememesi şanssızlık olmuştur ancak bu bir felaket de değildir. Değişmeyecek

Erdoğan’ın politik etkinliğidir. Bu yüzden Erdoğan’ın birçok kesime zaman zaman anlaşılmaz görünen saldırganlığının arkasında aslında bu kesimlerin büyüme ve iktidar iştahı bulunmaktadır. Bu kesimler Erdoğan’ı birçok çılgın projenin içerisine itmekten geri durmayacaklardır. Kısacası su testisinin suyolunda kırılması için tüm koşullar hızla hazırlanmakta gibi görünmektedir.

o zaman işte gerçekten çok kritik dönüşümlerin gerçekleşme potansiyeli ortaya çıkar. Ekonomik kriz böylesi bir gelişmenin taşlarını döşemeye adaydır.

5


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

“Taş Atmayın Arkadaşlar!”

16 HAZİRAN NİŞANTAŞI BARİKATI

Salih İNCESOY

G

ezi Parkı’nın boşaltılmasıyla sonuçlanan bir gün önceki ağır saldırının ardından 16 Haziran Pazar günü yine Taksim’e yöneliyoruz. SODAP’ın buluşma noktası Mecidiyeköy. Ana caddeye sürekli gaz bombalı saldırı gerçekleştiği için Cevahir AVM’nin arka tarafında bir araya geliyoruz. Beklediğimiz eylem gruplarımız da geldi; buluşma tamamlandı. Ara sokaklardan ana caddeye paralel şekilde Taksim yönüne doğru ilerliyoruz. Gaz maskelerimiz, baretlerimiz, eldivenlerimiz ve savunma araçlarımız hazır. Direnişe hazırız. Yer yer grubumuza katılımlar oluyor. Taksim’e ilerleyişimiz sloganlar eşliğinde devam ediyor. Nişantaşı’ndayız. Yürüyüş doğrultumuzu dik kesen Valikonağı Caddesi önümüzde. Caddede önceki günkü direnişte kaldırım taşlarıyla kurulmuş olan barikatlar var. Ve karşısında, caddenin başında polis yığınağı. Polis, Taksim’e ilerleyişin önünü kesmek üzere pozisyon almış. Hızla caddeye çıkarak barikatın arkasında, polis yığınağının karşısında konumlanıyoruz. Bir süre konumumuzu değiştirmeden sloganlar eşliğinde bekliyoruz. Bu arada kurulu olan barikatları yine kaldırım taşlarıyla güçlendiriyoruz. Sayımız artıyor. Birkaç bine ulaşıyoruz. Genç bir kitle. Eylem ve mücadele deneyimleri ağırlıklı olarak Gezi Direnişi’yle sınırlı. Artık beklemek yeter. Hedef Taksim Meydanı. Polis yığınağı-

6

nın üzerine doğru harekete geçiyoruz. En önde savunma gruplarımız yer alıyor. Görevleri, polis saldırısını püskürtmek ve kitlenin güvenliğini almak, yolunu açmak. Doğal olarak gerekli savunma araçları ellerinde. Gaz bombalı saldırı başlıyor. SODAP savunma gruplarımız yanıt veriyor. Ve savunma gruplarımıza yakın noktadaki kitleden yükselen ses: “Arkadaşlar taş atmayın!” Savunma gruplarımız saldırı karşısında duruşlarını değiştirmiyor. Fakat kitlenin bir kısmı ısrarlı; gençlerimize taş attırmayacak. Yer yer gergin tartışmalar yaşanmaya başlıyor. Gerilim yükselmesin diye bir süre savunma gruplarımızı geri çekiyoruz. Geri planda bekliyoruz. Varoşlardan gelen ve savunma gruplarında yer alan gençlerimiz bir parça moral bozukluğu yaşıyor. Kitle için olduğu kadar onlar için de yeni bir deneyim. Deneyimsiz kitle ilk kez barikat başında polisle böyle burun buruna geliyor. Bizim eylem deneyimi olan gençlerimiz de ilk kez bu düzeyde deneyimsiz büyük bir kitleyle böylesi bir eylemde yan yana geliyor. “Taş atmayın” diyen ses, taş atıldığı için polisin saldırdığını düşünüyor. Ya da taş atıldığında polis saldırısının daha da şiddetlendiğini… Öyle ya, polis durduk yere vatandaşına neden saldırsın. Yılların “terörist” kara propagandası kitlenin bilinçaltından göz kırpıyor… Daha geri bir noktada beklemeye devam ediyoruz. Bir grup, “emir kulu” olarak gördükleri polisleri ikna için öne çıkıyor. O sırada kitle bu mini “müzakere süreci”ni olumsuz etkileyeceğini düşündüğünden slogan atılmasını bile engellemeye çalışıyor.

Öyle ya tansiyonu yükseltmemek lazım. Polise iyi niyetimizi göstermek lazım. Konuşmalar yapıyoruz. Kafalarında gaz bombaları patlayan, kafatasları parçalanan yaralılarımızdan, şehitlerimizden bahsediyoruz. Ne desek boş. Müzakerelerin olumlu sonuçlanacağı umuduyla bekleyiş kısa bir süre daha devam ediyor. Ve yine yoğun bir gaz bombası saldırısıyla karşı karşıya kalıyoruz. Meğer polis kitlenin kalabalıklaşması nedeniyle takviye istemiş. Bir süre bekleyiş bundanmış. Takviye gelince aman vermemecesine saldırı tam gaz yeniden başlıyor. Saldırı karşısında kitlenin öfkesi taşıyor. Öfke sloganlara ve vücut diline yansıyor. “Konuşmak istemiştik; konuşup anlaşmak. Şimdi kafalarımıza gaz bombaları yağıyor…” Giderek yayılan bu düşünce öfkeyi besliyor, büyütüyor. Savunma gruplarımızı en öne göndermenin zamanı geldi. Hızla hazırlıklar yapılıyor ve en önde, polis yığınağının tam karşısında konumlanmak üzere harekete geçiliyor. SODAP’lı gençler saldırıyı püskürtmek ve kitleye nefes aldırmak amacıyla yeniden polise karşılık veriyor. Onca gaz bombasına karşın en öndeki konum terk edilmiyor. Atılan gaz bombaları polise geri yollanıyor. Ana kitle yoğun gaz bulutundan dolayı geri çekilse bile savunma gruplarımız ön barikattan ayrılmıyor. Polisin hedef alarak sıktığı gaz bombaları SODAP’lıların kafalarının sağından solundan geçip gidiyor. Kitle tüm bunlara tanık oluyor. Birkaç saat içerisinde sanki bir şeyler değişmiş gibi… SODAP’lı gençlerimizle kitlenin arasındaki buzların erimeye başladığını,

“küslüğün” ortadan kalktığını görüyoruz. Saatler önce koro halinde yükselen “taş atmayın” uyarıları şimdi pek duyulmuyor. Hatta “bu uyarılar yerini alkışlı desteğe bırakıyor” desek inanın abartmış olmayız. Gençlerimiz gaz bombalarını polise geri yolladıkça alkışlar yükseliyor. “Taş atmayın” diyen ses, şimdi “ön tarafa yaklaşalım, arkadaşlarımıza destek olalım” diyor. Bu sıkı direniş karşısında teşekkür edenler oluyor. Gençlerimizin de bir parça bozulan moralleri yerine geliyor. Ve tüm kitlenin elden ele taş taşıyarak yeni barikatlar kurmak için oluşturduğu insan zinciri yakalanan bu ortak direniş ruhunu zirveye taşıyor. 3-4 saat içerisinde toplumsal bilinçte yaşanan sıçramaya bakın. Bu sadece küçük bir örnek. Farklı birçok olay daha bu örneğin yanına eklenebilir. Örneğin Gezi Parkı’nın hemen girişinde yer alan Kürtlerle, güçlü ulusalcı reflekslere sahip olan insanların ilk günkü karşılaşmalarındaki elektriklenmelerin, sürecin ilerleyen aşamalarında nasıl ortadan kalkmaya başladığını hatırlayalım. Ya da gördüğü her dindarı “gerici” diye mahkûm eden malum anlayışın, Antikapitalist Müslümanlar’la aynı ortamı paylaştıkça bu alerjilerinin zaman içerisinde törpülendiğini… Çevreci arkadaşlarımızın “mahalle baskısından” dolayı bir çöp poşeti bulana kadar sigara izmaritlerimizi elimizde gezdirmelerimizi hele hiç unutmayalım… Daha neler neler… Her biri birbirinden değerli kazanımlar bunlar. Halk isyanı büyük bir okul olma işlevini görmeye devam ediyor. Bu okulda deneyimli, deneyimsiz herkesin payına bir şeyler düşüyor. Yarın çok daha ileri bir bilinç seviyesinden yola devam edileceği anlaşılıyor…


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

Taksim’in ve Amed’in Talepleri Aynı:

“ACİL DEMOKRASİ”

B

ulutsuzluk Özlemi’nin “acil demokrasi” adlı şarkısı 1990’lı yılların başında oldukça popüler olmuştu. 12 Eylül cuntası ile kurulan rejime karşı Türkiye halklarının çok geniş bir kesiminin ortak özlemini yansıtıyordu. 1990’lı yılların başında 12 Eylül rejimi iki güçlü hareket tarafından sarsılıyordu. Doğu’da gerilla mücadelesi ile büyüyen Kürt Özgürlük Hareketi, kentlerde ayaklanmalar başlatacak bir güce ulaşmış ve Kürdistan’da ikili iktidar durumu ortaya çıkmıştı. Batı’da ise kamu işletmelerinde çalışan işçiler, cuntanın üzerlerine serptiği ölü toprağını 1989 Bahar Eylemleri ile atmıştı. Maden İşçilerinin Ankara’ya yürüyüşü ile doruk noktasına ulaşan işçi eylemleri, ANAP iktidarını sonunu getirmişti. 12 Eylül rejimi, karakterleri birbirinden oldukça farklı olan bu iki toplumsal harekete bambaşka metotlarla yanıt verdi. Silahlı mücadele yöntemiyle ulus devlet egemenliğine meydan okuyan Kürt hareketi asıl büyük tehdidi oluşturuyordu. Batı’daki isyan ise büyük ölçüde ekonomik taleplerle sınırlıydı. Nitekim Batı’da kamu işçilerinin öncülük ettiği işçi hareketleri yüksek maaş zamları ve sendikal bürokrasinin işbirliği ile yatıştırıldı. Doğu’da ise “kirli savaş” başlatıldı. 12 Eylül rejimine karşı gelişen bu iki hareket arasında bir bağ oluşması mümkün olmadı. Devlet’in “bölücü” politikası tuttu, Batı’daki hareket ekonomik kazanımların ve hükümet değişikliğinin ardından sönümlendi. Doğu’daki isyan ise stratejik değişiklikler geçirerek devam etti. Batı’da işçi hareketinin bıraktığı boşluğu Siyasal İslam ve ona tepki olarak yükselen Alevi hareketi doldurdu. Bugün 12 Eylül rejimi “sivilleşmiş” olarak AKP hükümeti ile

devam ediyor. Askeri vesayetten polis devletine geçişi demokrasi açısından bir ilerleme sayacak değiliz. AKP tarafından temsil edilen devlet, tıpkı 1990’ların başında olduğu gibi bugün yine iki isyanla karşı karşıyadır. Ve yine tıpkı 1990’ların başında olduğu gibi, bu iki hareketin bir araya gelmemesi için elinden geleni yapmaktadır. Ancak bu sefer Doğu ve Batı’daki isyanların bir araya gelmesi hem nesnel hem de öznel olarak çok daha mümkündür. Ve bu başarılabilirse, 12 Eylül rejimi ile gerçek bir hesaplaşma yaşayacağız. Gezi Parkı İsyanı polisin zorbalığına karşı halkın öfkesinin sokaklara taşmasıyla başladı. AKP rejimine karşı yıllardır biriken öfke, ayaklanmanın bir anda tüm Türkiye’ye yayılmasını sağladı. Çok farklı özneler farklı duyarlılıklarla bu ayaklanmaya katılmış olsalar da herkesin birleştiği nokta, tüm yaşam alanlarını ve kamusal alanı kendi ideolojisi doğrultusunda tektipleştirmeye çalışan ve her türlü hak arayışını zorbaca bastıran AKP iktidarına dur demekti. Bu açıdan Gezi İsyanı, temel hak ve özgürlüklerin savunulması ve hak arayışlarına yönelen devlet şiddetine son verilmesi çağrısıdır. Polis müdahalesine tepki olarak başlayan ayaklanmanın kendisi büyük bir polis şiddetine maruz kalınca, belki bir iki günde sönümlenecek bir kalkışma yaygın bir ayaklanmaya dönüştü. Gezi isyanın tüm katılımcıları birleştiren ortak paydası demokrasi isteğidir. Sahici demokratik reformlar, şu anda devletle pazarlık yürüten Kürt hareketinin de acil talebidir. BDP’nin önerdiği acil demokrasi paketi içinde yer alan seçim barajının kaldırılması, siyasi partilere hazine yardımının ya herkese eşit sunulması ya da tümden kaldırılması, ifade ve gösteri hakkının

önündeki engellerin kaldırılması, Terörle Mücadele Kanunu’nun iptal edilmesi, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi vb. talepler, sadece Kürt hareketin değil aynı zamanda Gezi Parkı İsyanı’na katılan büyük çoğunluğun da talepleridir. 1990’lı yıllardan farklı olarak Doğu’daki ve Batı’daki toplumsal hareketlerin talepleri büyük ölçüde çakışmaktadır. Devlet iktidarını sınırlandıracak, yani halkın özgürlük alanlarını genişletecek sahici demokratik reformların yapılması her iki hareketin acil gündemidir. Bugün, Doğu’da ve Batı’da sürmekte olan hareketlerin özgünlüklerini değil, ortak noktalarını öne çıkarmanın zamanıdır. AKP’nin toplumsal hareketleri birbirinden yalıtma politikası ancak bu şekilde boşa düşürülebilir. Ayrıca PKK gerillalarının aktif mücadele alanından çekilmesi, eylem biçimleri açısından da bu iki hareketi birbirine daha fazla yaklaştıracaktır. Gerillanın çekilmesi eğer sekteye uğramazsa, Doğu’da ve Batı’da toplumsal mücadelelerin ortak tarzı, zaman zaman sivil itaatsizliğe ve kitlesel direnişlere varan yaygın halk eylemleri olacaktır. Eylem biçimlerindeki bu yakınlaşma, Doğu ve Batı arasında köprü kurulmasını kolaylaştıracaktır. Gezi İsyanı patladıktan sonra AKP’nin en büyük korkusu Kürt hareketinin de bu sürece aktif katılımı idi. Kürt hareketinin isyan başladığında ikircikli bir tutum sergilemesi ve isyan dalgasının Dersim dışında - Kürdistan’a yayılmaması AKP’yi çok rahatlattı. Ama her gün söylediğimiz gibi, bu sadece bir başlangıç. Bunun henüz gerçekleşmemiş olması, bundan sonra da böyle olacağı anlamına gelmiyor. Kürt hareketinin tamamı değilse de, merkezi iradeyi temsil eden KCK yönetimi ve Öcalan, Batı’daki isyanın

Fikret KIZILTAN

taşıdığı demokratik potansiyeli hemen fark ettiler. Bu konudaki eksikliğin üzerinde çok fazla durmanın anlamı yok. Çünkü Kürt hareketinin lider kadroları, AKP’nin kurnazlıklarına prim vermeyecek basirette olduklarını defalarca kanıtladılar. Batıdakiler açısından bakacak olursak, Türkiye’de sahici bir demokrasi mücadelesi yürüten herkesin Kürt Özgürlük Hareketi’yle omuz temasına gelmesi kaçınılmazdır. Gezi Parkı İsyanı gerçekten bir başlangıçsa ve isyan bir harekete dönüşüp devam edecekse mutlaka Kürt Hareketi ile bir rezonans kurulacaktır. Gezi İsyanına katılanlar kısa sürede bu gerçekliği fark etmeye başladılar. Bu yazı kaleme alınırken Lice’den gelen haberler, Gezi Parkı İsyanı ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin kader birliğini en açık şekilde gösteriyor. Taksim’de parlayan özgürlük meşalesinin ışığı, Doğu’da yükselmiş olan ışıkla mutlaka buluşacaktır. Hepimizi çok büyük fırsatların ve dolayısıyla büyük görevlerin beklediği bir döneme giriyoruz. Bu dönem kendiliğinden gelmedi, barikatlarda can veren yoldaşlarımız, yüzlerce yaralı, yüzbinlere insanın günlerce süren direnişi bu dönemi getirdi. Ortak emeğimizle ve büyük bedellerle açılan yeni dönemin ruhuna uygun bir mücadele geliştirmeliyiz. 1980 darbesinden bu yana sahici demokratik mevziler kazanma imkânına hiç bu kadar yakın olmamıştık.

7


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

K

Cumartesi günü Taksim alanına kitlesel olarak girildiğinde mücadele Ankara ve İzmir’e ve diğer illere sıçradı. Birdenbire hem tüm meydanlarda bir mücadele ayağa kalktı hem de ayağa kalkışın içeriği zenginleşti. Herkes kendi durduğu, itiraz ettiği yerden ayağa kalktı. Bunun içinde öncelikle yaşam alanlarını sermayeye teslim etmeyenler vardı. Yani kentsel dönüşüm mağdurları vardı. Onun için Gazi gibi mahallelerde hala direnişler sürüyor. Özgürlüklerine müdahale edilenler ayağa kalktı.

8

ısaca süreci anlatır mısınız bize. Nasıl oldu bu gelişmeler? Tetikleyen ana faktörler nelerdi? Taksim ve çevresine uzun süredir bir müdahale söz konusuydu. Taksim’in birçok kimliği var. Bir tanesi işçi sınıfı için önemli bir alan olması. Bütün muhalif, sol kesimlerin mitinglerini, protestolarını, yürüyüşlerini, basın açıklamalarını yaptığı bir alan. Bunun yok edilmesi ile ilgili iktidarın bir yaklaşımı vardı zaten. Bunu zaman zaman yaptığı yasaklamalarla ortaya koydu da. Yine aynı şekilde bölgede daha önce başlattığı kentsel dönüşümün devamı olan projeler nedeniyle Tarlabaşı’ndaki insanların evlerinden barklarından çıkartılması süreci vardı. Çünkü bunlar genelde yoksuldu, gayrimüslimdi, seks işçiliği yapan kişilerdi. Onları oradan sıyırıp atmak iktidarın daha kolaylıkla yaptığı bir şeydi. Bunu da “düzenleme” adı altında yapmaya çalışıyordu. Taksim’i emekçilerin, muhalif çizgide duranların protesto ve miting alanı olmaktan çıkartırken öte yandan yaşam alanlarını da yok ederek orayı lüks otellere, rezidanslara, başka bir sınıfın kullanımına açacak bir süreci başlattı. Gezi parkı bunun içinde bir yerdeydi. Aslında yaptıkları, Taksim’i, Tarlabaşı’nı, Cihangir’i, Sıraselviler’i, bir bütün olarak başka bir sınıfın, burjuvazinin kullanımına sunmaktı. İki yönden sunmaktı. Biri bunları yaptırırken kapitalistlere sermaye birikimi yaratmak, diğeri bunları kullanacak başka bir sınıf ortamı yaratmaktı. Yetersiz kaldığımız nokta tam burada. Bunları ayrı ayrı okumaya çalıştık. Kendine ne ad veriyorsa insanlar, siyasi yapılar, demokratik kitle örgütleri, sanatçılar vs… herkes ayrı bir yerden okuduğu zaman parça bölük mücadeleler bir birlikteliğe evirilemiyor. Bir tek burada semt halkının, “mahallemizde bunlar oluyor” diye yukarı çektiği, 2 yıldır sürdürdüğü bir mücadele vardı. Bilgilendirmeye çalışıyorlardı karda kışta her cumartesi, her pazar. Metrodan çıkanları, alana

“Özgürlüklerimize Alanlarımıza Dokundurtmayız

Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi, Üstün’le 22 Haziran Cumartesi günü “Gezi direnişi”nde yitirdiğimiz Anma etkinliği yine polisin gaz ve tazyikli su saldırısına uğradığından yüzümüze nakşettiği gülümseyişlerle b girenleri… Ama onlar da yetersiz kalacaklarını biliyorlardı, bu nedenle mücadelelerini Gezi Parkı’na kadar çekmişlerdi. Biz o dönemde HDK olarak bütünü gösterip 1 Mayıs’a giden süreçte alana sahiplenmeyi önerdik, hatta toplantılar da yaptık. Ancak sendikalar, KESK’in AİHM’e alanla ilgili başvurusu olduğunu, bununla ilgili karar çıkmasını beklediklerini ve bu karardan sonra daha kitlesel bir şey yapılabileceğini söylediler. Bu süreçten sonra HDK ekoloji olarak bunu bir bütün olarak kentsel dönüşüm şeklinde okumaya ve birlikteliği örmeye çalıştık ama kendi bileşenlerimizi bunun içine çekemedik. Kitleselleştiremeyince tek tek HDK ekoloji içindeki insanlar olarak Taksim Dayanışma toplantılarına katılmaya başladık. Taksim Dayanışma çalışmalarını yürütürken eleştirilerimiz sadece “gezi parkı olmaz” şeklindeydi ama platform haklı olarak “bizim gücümüz alanı ve Taksim’in tamamını korumaya yetmez” diyerek önerimize karşı çıktı. Çünkü orası da kitleselleşemiyordu. Dayanışmadan arkadaşlar tamamen tesadüfen 27 Mayıs akşamı kendi iç toplantıları sonrası Gezi Parkı’nda otururken parka iş makinelerinin girişine tanık oldular. Bunu anında bizlere haber verdiler. Böylece hepimizin haberi oldu. Gece yarısı telefonlarla ve internet üzerinden ulaşabildiğimiz vekillere, basına sabaha kadar ulaşmaya çalıştık. Sırrı Süreyya da böylesi bir çaba içerisinde ulaştığımız isimlerdendi. Geldi iş makinesinin önüne dikildi ve durdurdu. Birinci gün böyle durduruldu,

saldırı olmadı. İkinci gün sabaha karşı yine iş makinesi çalışmaya başladı. Ve orada bulunan arkadaşlara gazlı saldırı oldu. Yine Sırrı Süreyya’ya ulaşmaya çalıştık. O dakikadan itibaren de hepimiz kitlesel olarak parka akmaya başladık. Divan otelinin önünde kalabalık toplandı ve saat 11 gibi bir basın açıklaması yapıldı. Bundan sonraki süreç her duyanın ve iktidarın baskılarına bir şekilde yaşam alanlarından karşı gelenlerin sürece akmasıyla devam etti. Kitle yavaş yavaş yükseldi. Sabaha karşı çadırların yakılması üzerine 31 Mayıs Cuma günü sabahtan itibaren artmaya başlayan sayı akşama doğru yüzbinleri buldu ve polisin tüm saldırılarına rağmen alanı terk etmedi. Cumartesi günü Taksim alanına kitlesel olarak girildiğinde mücadele Ankara ve İzmir’e ve diğer illere sıçradı. Birdenbire hem tüm meydanlarda bir mücadele ayağa kalktı hem de ayağa kalkışın içeriği zenginleşti. Herkes kendi durduğu, itiraz ettiği yerden ayağa kalktı. Bunun içinde ön-


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

zgürlüklerimize ve Yaşam okundurtmayız”

yesi, HDK Yürütme Kurulu üyesi ve yaşam savunucusu Prof. Dr. Beyza imiz canlar için düzenlenen anma etkinliğinde Taksim’de söyleştik. dan adeta savaş koşulları altında gerçekleşen röportaj başta direnişin rle başladı, gazlı saldırılarla son buldu.

celikle yaşam alanlarını sermayeye teslim etmeyenler vardı. Yani kentsel dönüşüm mağdurları vardı. Onun için Gazi gibi mahallelerde hala direnişler sürüyor. Özgürlüklerine müdahale edilenler ayağa kalktı. Siyasi örgütlerin olayın içine girmesi sadece yaşam alanlarının savunulması için değildi. Yıllardır siyasi baskılar altında kalanlar hem alana hem durdukları yerden meydanlara sahip çıkmaya başladılar. Başka kesimler de, içki yasağından, kürtaj yasağına kadar pek çok yasağa, baskıya karşı durmak isteyenler de alanlara aktı. Biliyorsunuz birkaç gün içinde Anadolu yakasından Avrupa yakasına insanlar sabaha karşı yolları keserek yürüyüşe geçti. Polis de bunun akabinde farklı illerden destek alarak bu gelen kitlelere daha da sertleşerek müdahale etmeye başladı. Bir taraftan da Başbakan’ın ağzından iktidar asla taviz vermeyeceğini, buradaki topçu kışlasını mutlaka yapacağını söy-

lemeye devam etti. 3-4 günün sonunda Başbakan yurtdışı gezisine çıkınca iktidar tarafından ortam yumuşatılmaya çalışıldı. Taksim Dayanışması’na görüşme için haber yollandı. Ama Başbakan döndükten sonra sertleşme süreci yeniden yükseldi. 4 Haziran Salı günü insanların en kalabalık olduğu saate alana polis müdahalesi oldu. Neredeyse sabaha kadar sürdü. Direniş boyunca 3 kez çok sert süreçler yaşadık. İlki 31 Mayıs Cuma günüydü. Gün boyu ve gece sürdü, alanda oturanların üzerine plastik mermiler, biber gazı ve tomalarla saldırıldı. İkincisi Salı günüydü. Alan çok kalabalıktı. Çoluk çocuk demeden o kalabalığın üzerine, Gezi Parkı’na saldırıldı, saldırılmaz diye düşünülürken. Üçüncüsü geçtiğimiz cumartesi akşamıydı. Yine en kalabalık saatte yapıldı. Baştan itibaren gaz kapsüllerinin silah gibi kullanıldığı, hedef gözeten silahlı saldırılar yapıldı. Sırrı Süreyya’ya hedef alarak atış yaptıklarına ben şahidim. Cumartesi günkü saldırıda tazyikli suyun içine koydukları biber gazından insanların tüm vücudu yandı. Revirler yetmedi, sokaklarda ilk yardım yapılmaya çalışıldı. Bunun akabinde bütün revirlere saldırdılar. Yaralıların üzerine yeniden gaz attılar. Doktorları gözaltına almaya kadar vardırdılar. Şimdi parkı polisle çevrelediler. Direnişin bileşenlerine ya da sınıfsal temellerine ilişkin gözlemleriniz nelerdir? Bu süreç tesadüfi miydi? Hayır. Herkesin kendi durduğu yerden, yaşam alanlarını savunduğu yerden büyük bir siner-

jiyle büyük bir boyuta ulaştı. Vadilerde insanlar yaşam alanlarını sermayeye karşı polise ya da jandarmaya rağmen koruyorlar. Hirdoelektrik santral, termik santral, nükleer santral yaptırmamak için, altın gümüş işlettirmemek için, yeraltı sularının satışını engellemek için, akademik özgürlükler için… Mücadeleler bu küçük dereler üzerinden Taksim Gezi Parkında birleşti. Alana gelen herkes bunların temsilcilerini, standlarını, çadırlarını görmüştür. Müthiş bir sinerjiydi, bu süreçte gün be gün sinerji büyüdü. Yan yana durdu bu insanlar. Farklılıklar yok oldu. Hiç umutlu olmadığımız genç kesimler bu ayağa kalkışı büyüttü. Taraftar grupları, siyasi gruplar hepsi kendi mücadele alanından buraya aktı. Sadece Gezi’de akmadı. Gezi semboldü. Ankara’da İzmir’de, Eskişehir’de, Adana’da, Hatay’da, Antalya’da alanlara akıldı… Çok sert bir çatışma yaşandı. Bu süreç Türkiye halklarına farklı farklı yansıdı. Bir grup buna tanık oldu. Buna tanık olanlar ve yakınları neler yaşandığını biliyorlar ama başka bir grup halka yalan söylenmeye devam ediyor. Camide içki içiliyor, ayakkabılarla giriliyor diye… oysa orası revirdi. Gaz yiyen insanlar koşarak oraya sığınmış olabilir ama bu coğrafyada hiç kimse insanların en önemli değerlerinden biri olan ibadethanelere saygısızlık yapmaz. Bütün bunlar yalandı ve hala söylenmeye devam ediyor. Bu süreç tesadüfi değildi. Doygunluğa ulaşmış bir karşı duruştu. Çünkü baskının boyutları artmıştı. Bütün yaşam alanları sermayeye teslim ediliyor hızlıca. Burada Gezi Parkı’nda bunlar olurken Maslak ormanlarında 175.000 metrekare alan sermayeye verilmek üzere bütün imar planlarına işleniyor şu sıralar. Neresinden bakarsanız bakın aynı tablo… 3. Köprü, 3. Havaalanı, Haydarpaşa, kentsel dönüşümün molozlarıyla kıyıların doldurulması… Bütün bu saldırılar karşısında hepi-

20 günün sonunda bizi alandan süpürdüler, parkı işgal ettiler ama 1 Mayıslarda sokmadıkları o alanların hepsi bizim artık. Bizi buradan çıkarttılar, bütün parklara yayıldık. bütün parklarda forumlar yapılıyor, insanlar yan yana geliyor. Bütün bunlar bundan sonrasının nasıl yaşanacağını da örecek. Ciddi bir halk hareketi süreci de kendisi örüyor, mücadele şekline de kendisi karar veriyor. Düşünün bir, polisin tomasını eline geçirecek ya da iş makinesiyle tomayı kovalayacak kadar ileri giden bir halk hareketi , atıldığı alana dönüp dönüp tekrar gelip polisle dalga geçecek kadar ileri giden bir halk hareketi…

9


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

miz çok acizdik. Diğer yandan 4+4+4 düzenlemesi, akademik özgürlüklerin budanması, içki içilmesine, kaç çocuk doğurulacağına karışılması gibi saymakla bitmeyecek türden yaşam tarzına müdahale vardı… Sonra birden burada bulduk kendimizi. Herkes tek tek bulunduğu yerden ya da yerelden karşı duruyordu ama bu yetmiyordu. Çünkü her alana saldırılıyordu. Bunların karşısında tek tek durmak gittikçe güçleşiyordu. Bu duyguların toplamı idi insanları bu büyük akışın içine katan.

O dört tane temel madde, Taksim Dayanışması’nda sabahlara kadar tartışarak çıkardığımız 4 temel madde hayata geçene kadar bu süreç devam edecek. Ama bu öyle bir özgürlük için ayağa kalkış ki, bu 4 temel maddeyle kalınmayacağı çok açık. Çünkü yıllardır biriken sorunların ve yıllardır yapılan mücadelelerin sonucunda gerçekten özgürlüğe yürüyoruz hep beraber. Türkiye 27 Mayıs sabahından öncesi Türkiye değil artık. Korkmayan bir Türkiye. Çoğu genç olan bir mücadele. Özgürlüğü tatmış bir Türkiye.

Direnişin gidişatını nasıl görüyorsunuz? 20 günün sonunda bizi alandan süpürdüler, parkı işgal ettiler ama 1 Mayıslarda sokmadıkları o alanların hepsi bizim artık. Bizi buradan çıkarttılar, bütün parklara yayıldık. bütün

parklarda forumlar yapılıyor, insanlar yan yana geliyor. Bütün bunlar bundan sonrasının nasıl yaşanacağını da örecek. Ciddi bir halk hareketi süreci de kendisi örüyor, mücadele şekline de kendisi karar veriyor. Düşünün bir, polisin tomasını eline geçirecek ya da iş makinesiyle tomayı kovalayacak kadar ileri giden bir halk hareketi , atıldığı alana dönüp dönüp tekrar gelip polisle dalga geçecek kadar ileri giden bir halk hareketi… Tabi bunu manipüle etmeye çalışıyorlar. Ne yapıyor Başbakan? Mitingler yapıyor ve yalanlarını söylemeye devam ediyor, tahrik ediyor, provoke ediyor.

10

Saflaştırıyor, marjinalize ediyor, etmeye çalışıyor. “alandan çekilin”, “geziden çekilin”, “iyiler gitsin, kalanları biz hallederiz” gibi bir yığın tarihe düşmüş iktidar sözü var. Bütün bu iktidar sözünün karşısındadır halkın korkuyu yenip, özgür bir şekilde geri gelmesi. Üzerimizde birer tişörtten başka hala hiçbir şeyimiz, hiçbir koruyucumuz yok. Karşımızda silahlarını tam donanmış polisler, üzerinde her türlü gaz bombası, asitli tazyikli suyu olan tomalar… Korku diye bir şey kalmadı. Bütün bunların nedeni, iktidarın hala provoke etmesi, hala daha baskıyı sürdürmesi. Yeni bir süreci başlatıyoruz, bütün bu hukuksuzluklara karşı suç duyurusunda bulunuyoruz. Kimi kime duyuruyorsunuz diyeceksiniz ama biz de tarihe baş-

ka bir şeyi not düşeceğiz. Bütün yaralananlar, ölenler, saldırıya uğrayanlar için suç duyurusunda bulunacağız. Tek tek hepimiz yapacağız bunu. Başbakan hakkında, yalan söyleyen İstanbul valisi ve diğer valiler hakkında, emniyet müdürleri hakkında, içişleri bakanı hakkında… Bütün sorumlular ceza alana dek bu süreç devam edecek. O dört tane temel madde, Taksim Dayanışması’nda sabahlara kadar tartışarak çıkardığımız 4 temel madde hayata geçene kadar bu süreç devam edecek. Ama bu öyle bir özgürlük için ayağa kalkış ki, bu 4 temel maddeyle kalınmayacağı çok açık. Çünkü yıllardır biriken sorunların ve

yıllardır yapılan mücadelelerin sonucunda gerçekten özgürlüğe yürüyoruz hep beraber. Türkiye 27 Mayıs sabahından öncesi Türkiye değil artık. Korkmayan bir Türkiye. Çoğu genç olan bir mücadele. Özgürlüğü tatmış bir Türkiye. Gezi Deneyimi’nine sizce en fazla öne çıkarılması gereken yönleri nelerdir? Buradaki halklar yan yana durdu bu süreçte. Bu çok kıymetliydi. Biliyorsunuz bir yığın marjinalize etme ve bölme çabaları vardı. Kürt, Türk gibi etnisite üzerinden var, inananlar inanmayanlar gibi din üzerinden var… Bu alanda bunların hepsi yan yana geldi. İlk geldiklerinde zor durdular. Hep beraber çok iyiydik demenin anlamı yok. Provoke edenler de oldu ama yan yana duruldu. Farklı bayraklar, farklı inançlar, farklı kimlikler… Sonra o farklılıklar yok oldu. Hepimiz yerde oturuyorduk. Yerde oturan kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç… Hiçbirimizin farkı yoktu. Hepimiz aynı amaç için oradaydık. Hiçbir şekilde orayı vermemek ve özgürce orada kalabilmek için... Orası bir komün hayatına döndü. 20 gün kadar döndü. Özgürlüğü kısıtlayacak hiçbir eylem olmadı, hırsızlık gibi, saldırı gibi, taciz gibi… Bir iki provokasyon oldu onları da bizler önledik. Düzen bunu yapıyor çünkü. Birkaç sivil polis yakalayıp çıkarttık örneğin. Ama herkes çok özgürdü. Gece gündüz burada kaldık, sokakta yattık. Kimse kimseyi rahatsız etmedi. İçki içenler kimseye dokunmadı. Ertesi gün erkenden hep birlikte yerleri temizledik. Herkes her işi yaptı. Ben evde yapmadığım işleri burada yaptım. Bunu zevkle yaptım. Birbirimize yardım ettik. Gazdan kaçarken önümüze düşen insanı gücümüz yeter mi diye düşünmeden kucaklayarak onunla birlikte koştuk. Onu korumaya çalıştık. İnanılmaz bir paylaşım vardı. Tam bir komün yaşamıydı. Gecesiyle gündüzüyle. Gün içindeki dayanışmasıyla. Önümüzdeki süreçte direniş nasıl örgütlenebilir? Önüne nasıl bir hedef koymalı? Ya


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

da herhangi bir hedef koyabilir mi? Bugün 24. gün. Biz alanda değiliz ve ölen arkadaşlarımızı anmak için binlerce insan olarak alana geldik. Şimdi eminim binlerce insan buradan parklardaki forumlara gidecek. Yeni bir süreç başladı. Bu sürecin sonunda mutlaka ve mutlaka birincisi yan yana durmanın netleşeceği bir ortama evirilecek. Bu görünen bir şey. İkincisi bilinç yukarı taşınacak. Artık ezberler bozuldu, artık dayatmaların ötesinde gerçekler ortaya çıktı. Bu gerçekler yaygınlaşacak. Gerçeklerin paylaşıldığı bir bilinçlenme ve bir arada oluş yaşanacak. Şimdi tüm parklar Gezi oldu orada tartışmalar yapılıyor. Ne yapacağını da birlikte tartışan bir halk hareketi yaşanıyor. Eğer hep beraber bu halk hareketinin içine girersek, kimliklerimizden arınarak, o bilge tavırlarımızı bir kenara bırakarak, ne kadar neyi biriktirebildiysek verebileceğimiz katkıları verirsek, o forumu yapanlarla eş düzeyde oraya entegre olursak, hep beraber yeni bir sürece tanık oluruz. Hep beraber öğreniriz. Bu bir halk hareketi ve doğru bir yere oturuyor. Oturduğunda onu oynatmak çok zor. Buna doğru gidiyor. Tabi bu gidişi onlar da görüyor. Bunu engellemek için de hamleleri var. Forumlara müdahale de olabilir. Bugün Taksim’de yaptıkları gibi. Ya da Yeniköy’de yaptıkları gibi sivillerle saldırmalar da olabilir. Çünkü yalanları üzerinden provoke etmeye devam ediyorlar. Ama nasıl Gezi’de yan yana durmayı öğrendiysek bu forumlarda da öğreneceğiz hep beraber. Ve bunu başardığımızda politik bir zemine taşıyacağız. Çünkü bu son derece politik bir süreç. Buradan farklılıklarımızla birlikte duracağımız bir politik odak oluşur. Nerede oluşur, bu HDK olur mu? Şimdiden bilemiyorum, ama umarım HDK olur. Çok emek verildi çünkü o sürece. Ve HDK olarak tanımladığımız oluşumun perspektifi burada yaşanagelenle çok örtüşüyor. Çok öğretici bir süreç ya-

şandı? İktidar da bir şeyler öğrendi mi sizce? Ya da siz bir şey söyler misiniz iktidara? Ağaçlarla oynamamaları, ekosistemle oynamamaları gerekiyor. Sadece bize ait değil onlar, tüm canlılara ait. Buna sert çıkıyoruz. Hep beraber bunun yanıtını çok sert veriyoruz. Bu direnişin içindeki gençlerin çok zekice buldukları sembolik sözlerden biriydi “Sorun iki ağaç değil, bir odun”. Bu sermaye ve iktidar ortaklığı için uyumlaşmış yapı biraz dikkatli olsun. Bu halkı küçümsemesinler. Biz yaşam alanlarımızı korumaya devam ederiz. Ne yaparlarsa yapsınlar… Hangi baskıyı kurarlarsa kursunlar. Özgürlüklerimize ve yaşam alanlarımıza dokundurtmayız. İki gaz atarlar, o kadar. İki sürerler, biz geri geliriz… Bütün meydanlar bizim! Şimdiye kadar bütün irili ufaklı direnişlerde bu yaşandı. İnsanlar saldırının nedenini anlamadıklarında duruyor. Ama yaşam alanlarına neden saldırdıklarını anladıklarında, netleştikleri andan itibaren kararlı bir duruma geçiyorlar. Ve o kararlılık kazandırıyor. Netleştikten sonra kararlı duruma geçiş öyle günler aylar almıyor. Tabi bir de yıllarca olan bir birikim var. Bu ülke bir yığın mücadele içinde evirilerek gelmiş. Onların bilgileriyle donanarak gelmiş. 68’lerden beri verilen mücadelelerin birikimi. Her bir mera, orman ya da hak için verilen mücadeleleri görmüş olmanın birikimi. Yıllardır Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesi var. İstediğimiz kadar bunları sadece seyretmiş olalım. Bilincimizde bu bir şekilde yer ediniyor. Bunların üzerine birden bire yaşam alanlarımıza ve özgürlüklerimize doğrudan müdahale başladı. Artık uzakta değil, kendi evine, yakının evine geldi saldırılar. Uzaktan seyrettiğimiz şeyler bize geldi. Herkese dokunmaya başladı. Birincisi buydu bu mücadelede ayağa kalkışı hızlı kılan. İkincisi kafalardaki bulanıklığın gitmesiydi. Herkes netti. Nedenini biliyordu saldırıların. Herkes bundan sonra olacakları da biliyordu. Ayağa kakmazsa başına gelecekleri de

biliyor. Çünkü karanlığın daha karanlığı var. Bunun sonu yok. Bunu gördü. Bunların hırsı yavaş yavaş yaşadığımız alanlara geldi. Dahasını istiyor. Çocuklarımızı da, onların hakkını da, tüm canlıların hakkını da istiyor. Yetmiyor. Sermaye ve iktidarın bu baskısı yetmiyor. Buna karşı durmak gerekiyordu. Onurlu duruşumuz ve vücudumuz dışında hiçbir silahımız yok. Bunlarla direniyoruz. Artık yalanları tutmayacak. Çünkü artık seyretmiyoruz, yaşıyoruz. Şuradan az önce gazı yiyerek geçen çocuğa bir şey anlatmanız mümkün değil. Gerçekleri yaşıyor artık. Gezideki olayın hikâyesinde herkes için “birtakım kötü adamların bu ağaçları, bu parkı istemediği, sadece buradan para kazanmak istediği “ çok netti. Bu karartılamaz netlik hepimizi kararlı hale getirdi. Aynen öyle. Şöyle diyorlar “birileri büyümemizi, kalkınmamızı istemiyorlar”. Bu söz “istemiyor” diyen üzerinden doğru. Çünkü büyüyen ve kalkınan halk değil. Kim? Kapitalistler, sermaye ve onların iktidar ortakları. Ve onların büyüme, sermaye biriktirme hırsları o kadar dayanılmaz boyuta geldi ki, evet doğru biz yaşam alanlarımızı korumaya karar verdik. Onlar ellerini çekene kadar da bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Bunu her yerden söyledik. Her vadiden, her alandan söyledik. Yaşadığımız kentten de söylüyoruz. Çok net. Biz kararlıyız. Yaşam alanlarımızı ve özgürlüklerimizi koruyacağız. Bu ciddi bir halk hareketi. Hiç hayal etmesinler. Bunun önünde kimse duramaz.

Bu sermaye ve iktidar ortaklığı için uyumlaşmış yapı biraz dikkatli olsun. Bu halkı küçümsemesinler. Biz yaşam alanlarımızı korumaya devam ederiz. Ne yaparlarsa yapsınlar… Hangi baskıyı kurarlarsa kursunlar. Özgürlüklerimize ve yaşam alanlarımıza dokundurtmayız. İki gaz atarlar, o kadar. İki sürerler, biz geri geliriz… Bütün meydanlar bizim!

-Çok teşekkür ederiz…

11


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

G

ezi Parkı direnişinden önce AKP’nin üçüncü dönem iktidarının niteliği ve rolünü, İslami değerlerle yoğrulmuş bir şekilde cumhuriyetin yeniden yapılandırılması olarak tespit etmiştik. Askeri vesayetin geriletilmesinden dolayı AKP’nin 3. Dönem iktidarından demokrasi beklentileri hayli yükselmişti. Bu beklentiler en yüksek noktasına 12 Eylül 2010’da yapılan referandumla çıkmıştı. Fakat özellikle 2011 Haziran seçimleri sonrası AKP kendi stratejik hedeflerini ortaya koydukça bu beklentiler inişe geçti. Bu inişe geçişin en önemli nedenlerinden birisi Erdoğan’ın 2011 seçimleri sırasında “artık Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” açıklaması olmuştu. “Ustalık dönemi”nde cumhuriyete yeniden şekil vermeye soyunan AKP, aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketini sürekli aşağılayarak yeni bir inkâr sürecinin kapısını açtı. Öte yandan gündemdeki anayasa çalışmalarının önüne “başkanlık sistemi” teklifini koyarak stratejik niyetlerini iyice açığa vurmuş oldu. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi bu yeni inkâr sürecine tarihindeki en büyük di-

renişlerden birisiyle cevap verince, ayrıca Suriye sorununa bağlı olarak Rojava ile bölgede Kürt sorunu iyice büyüyünce, kaçınılmaz olarak iktidar yeni bir adım atmak zorunda kaldı. Yok saydığı İmralı’nın yolunu tuttu. Böylece yeni bir barış süreci açılmış oldu. AKP’nin 3. Dönem hedeflerine bakılınca yeni barış sürecinin üzerinde fazlasıyla soru işaretleri birikmişti. Erdoğan ve AKP için 2014 yılı ve hemen sonrası çok büyük önem taşımaktaydı.

12

Cumhuriyetin AKP’nin ideolojik temellerine göre yeniden yapılandırılması, başkanlık sistemiyle veya başka seçeneklerle otoriter bir siyasal yapının inşa edilebilmesi için, bölgesel olarak gittikçe büyüyen Kürt sorununun en azından çözüm yoluna sokulması şarttı. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin bu stratejik hedeflerini bozacak bir güce sahiptir. Gerillanın sınır dışına çekilmeye başlaması ile barış süreci fiilen başlamış, bütün dikkatler sürecin gidişine odaklanmıştı. Ancak beklenmedik bir şekilde patlak veren ve yaygınlaşan Gezi Parkı direnişi ülkenin gündemini altüst etti. İktidar, muhalefet, BDP ve hemen herkesin gelişmeler karşısında ezberi bozuldu. Gezi Parkında ve tüm Türkiye’de üç hafta direnen gençler politikaya yeni bir soluk getirdiler. Ayrıca oynadıkları rolle ülkenin siyasal tarihinde bir milad yarattılar. Artık siyaset, Gezi’den önce ve Gezi’den sonra diye ayrılmak zorundadır. Gezi isyanının siyaset üzerindeki etkilerini ortaya koyabilmek için onun öne çıkan temel özelliklerini tespit etmek gerekiyor. Gezinin en temel özelliği bugüne kadar varolan ve katılaşmış siyasal

saflaşmaların dışından bir çıkış olmasıdır. Mevcut ve alışıldık siyasal renklerden birisini taşımayan, kapsayıcı, birleştirici bir özelliğe sahiptir. Genç kuşaklar özellikle AKP’nin her fırsatta yaşamlarına müdahale etmesine karşı biriktirdikleri öfkeyi yepyeni bir politika tarzıyla ortaya koydular. Düzenin onlara yönelen zulüm araç ve yollarına cesaretle direnirken, aynı zamanda bu yolları ve araçları alaya alarak, korku duvarını aştılar. Bu isyan, içinde devrimci ör-

GEZİ DİRENİŞİN POLİTİKA gütlenmeler de olmasına rağmen, bilinen hiyerarşik yapılanma dışında, akışkan bir örgütlenme ile yürütüldü. İkinci özelliği, kendisinin belirgin ve kapsamlı siyasal talepleri olmasa da, cumhuriyet dönemi siyasetinin kemikleşmiş denklemlerini bozan bir etki yaratmıştır. Cumhuriyet batılılaşmayı hedef alınca siyaset “laiklik-irtica” gerilimi üzerinden yürümüştür. CHP ve ordu “cumhuriyetin sahibi” olarak rol oynamış, diğer sağ partiler “irtica”nın temsilcileri olarak algılanmıştır. Bu denklem içeriğinde hiçbir değişim olmadan AKP’nin iktidar olmasından sonra tersine dönmüştür. “Devletin sahibi” siyasal İslamcılar olmuş, Kemalizm “ulusalcı” bir kimlikle muhalefete düşmüştür. Dün Kemalistlerin yaptıklarının hemen aynısını, bugün devleti elinde tutan siyasal İslam, kendine oy vermeyen yüzde elliye yapmaktadır. Aktörler yer değiştirmiş, ancak siyasal gerilim hattı, seksen yılın kireçlenmiş politika yapış tarzı fazlaca değişmemiştir. Gezi isyanı bu kireçlenmiş gerilim hattı dışında politik ortama giriş yapmıştır. AKP üçüncü döneminde devlet vesayetini güçlü bir şekilde kullanarak tipik bir cumhuriyet partisi özelliğini kazanmakta olduğunun güçlü işaretlerini veriyordu. Ancak Gezi isyanı bu konuda bütün şüpheleri ortadan kaldırıp, onun bu özelliğini en kör göze batar hale getirmiştir. AKP artık çok övündüğü “değişimci” yanını yitirmiş, sözde “ileri demokrasi” vaadini unutmuş, tipik bir statükocu parti haline gelmiştir. Bunu en hızlı yoldan kanıtlayan Gezi isyanı olmuştur. AKP, cumhuriyetin bu kireçlenmiş gerilimi üzerinden politika yapmayı çok sevmişti. Özellikle CHP gibi yeteneksiz bir muhalefet karşısında cumhuriyetin bu

bildik fay hattı üzerinden politika yapmak AKP açısından büyük bir kolaylıktı. Gezi isyanı bu ezberi bozdu. Olayların nedenlerini kavramakta zorlanan AKP, bütün olan biteni “dış güçlerin komplosu” “faiz lobisi” olarak algılamayı tercih etti. Aksi durumda politikalarında hata yaptığını kabul etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu AKP için mümkün değildir. Kutsal, dini değerlere göre cumhuriyetin yeniden yapılanmasını hedefine koyan AKP’nin kendinde bir hata görmesi partinin inanç sistemini sarsabilir. Politikayı güçlü bir şekilde dini inançlara dayandıran AKP, bu temel gerçekten dolayı kendinde bir hata görmesi mümkün değildir. Aynı zamanda Erdoğan kendi tabanını katılaştırmak için hem politikada sertliğe devam etmeyi, hem de komplo teorileri ile kendini mağdur göstermeyi tercih etmektedir. Gezi isyanından çıkan siyasal krizi AKP ve Erdoğan çok kötü yönetmiştir. Aslında Erdoğan çok elverişli bir siyasal süreçte iktidar olmuş ve askeri vesayetin


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

İNDEN SONRA A YAPMAK

geriletilmesi ise çok yıpranmış bir rakibin alt edilmesi, olgunlaşmış bir meyvenin düşmesi gibi kolay olmuştu. Ancak Erdoğan gerçekten zorlu süreçlerde krizleri iyi yönetemediğini en belirgin şekilde ilk “açılım” döneminde göstermişti. Bunu bir kez de çok daha kötü bir şekilde Gezi isyanı sırasında kanıtladı. Ancak” krizi” kötü yönetmesinin yanında AKP ve Erdoğan’ın “sertliği” aynı zamanda bir siyasal tercihtir. Geri adım atmanın sonu nereye varacağı belli olmayan çözülmeleri başlatacağı korkusu AKP’de hala çok canlıdır. Bu nedenle Erdoğan için kararlı duruş önemlidir. “Dindar kuşaklar” yetiştirmeyi stratejik hedef olarak önüne koyan AKP’nin Gezi isyanına başka türlü tepki vermesi zaten çok zordu. Bu taktiğin elbette negatif bir yanı da vardır. AKP’den demokrasi beklentilerinin büyüttüğü oy çeperi yaşanan süreçlerde daralabilir. Ancak AKP’nin bunu göze almaktan başka şansı yoktur. Bu taktik hesaplardan öteye

Gezi isyanı sırasında bir devlet alışkanlığının tekrar kendini ortaya koyması önemlidir. Devlet vesayetini güçlü ve ayakta tutmak için ülkedeki her önemli sorunun “dış mihraklara” bağlanması Türk devlet yapısının en temel özelliğidir. Bu cumhuriyet boyunca hep böyle oldu. Fakat aynı “devlet aklının” AKP iktidarında da tekrarlanması çok önemlidir. AKP, askeri vesayete karşı mücadele ederken “devlet, milletin hizmetkârıdır” sözünü tekrarlayıp durdu. Fakat kendisinin de devlet vesayetinin en güçlü savunucusu olduğunu çok çabuk ortaya koydu. Gezi isyanı karşısında “ayaklar baş olur mu” tepkisi, olayı “yeniçeri isyanlarına” benzetmesi kendi içinde hem sultanlık geleneğini yaşattığını, ancak aynı zamanda Cumhuriyetin elitist tavrını devlet olunca hemen benimsediğini açığa vurmaktadır. AKP, çok suçladığı siyaset tarzını kendisi tekrarlayarak, aslında öncekilerden esasta farklı bir siyasal yapı yaratmadığını kanıtlamış oluyor. Dün devlet vesayetinin ideolojisi Kemalizmdi, bugün bu ideoloji Türk-İslam sentezi yolunda değişiyor. Gezi isyanının AKP’nin siyasal bir hatasına karşı tepki olmaktan çıkıp, onun stratejik hedefinin yolunu tıkama potansiyeline sahip olduğu ortaya çıkınca, Erdoğan ve kurmaylarının bütün ezberi bozulmuştur. Bu nedenle “ustalık döneminin” hedefi olan cumhuriyetin yeniden yapılandırılması, Gezi isyanı sonrası artık neredeyse imkânsız hale gelmiştir. AKP, bu hedefi tutturmak için tüm gücüyle her yolu denemeye hazırlanıyor. Gezi isyanı sonrası Türkiye’sinde en önemli sorunlardan birisi elbette barış sürecidir. Gezi isyanı ile barış sürecinin ilişkisi iyi çözümlenmelidir. Ülkenin yakın

geleceğinde pek çok siyasi gelişme bu ilişkinin nasıl kurulacağına bağlı olarak gelişecektir. İsyan sırasında iki hareketin ilişkisi çok sancılıydı. Gezi isyancıları kendilerine devletin ve medyanın davranışından hareketle Kürtlere yapılanları daha iyi kavramaya çalıştılar. Ancak isyan sırasında bir ruh birliği oluşamadı. Kürt Özgürlük Hareketi Gezi isyanına karşı onun kendi ruhunu dikkate alarak değil, “ulusalcı” bileşenlerinden dolayı tedirgin ve tutarsız tavır aldı. Bu anlamda barış sürecinin aynı zamanda güçlü bir demokrasi mücadelesi sürecine dönüşebilmesi için tarihi bir fırsat kaçırılmış oldu. Düzen tarafından yıllarca örülmüş olan şovenizm duvarı, Gezi isyanı sırasında özellikle Kürt Hareketinin ustalıklı taktikleriyle önemli ölçüde yıkılabilirdi. Elbette yılların nefret birikimi bir yirmi günde havaya uçamazdı. Fakat tarihte defalarca kanıtlanmıştır, yine böyle olağanüstü günlerde yılların sorunları çözümlenmiş, en azından çözüm yoluna girmiştir. Şovenizm duvarlarında önemli çatlaklar açılması için usta taktik girişimleri önce Gezi isyanından beklemek doğru olmazdı. Onun yapısı ve acemiliği

zat Kürt Özgürlük Hareketi bunu ilan etmiştir, bu iki hareketin paralel ya da ittifak içinde davranışı barış sürecini güçlendirecektir. İsyan sonrası Kürt Hareketi karşısına oturan Erdoğan artık eskisi kadar güçlü değildir. Esas önemlisi demokratikleşme yönündeki taleplere kayıtsız kalmak, oyalamak için manevra alanı oldukça daralmıştır. Elbette buradan çok önemli bir sonuç çıkar. İktidar kendi manevra alanını genişletmek, Gezi isyanı ile Kürt Özgürlük Hareketinin buluşmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır. Demokrasi güçlerinin görevi ise bu tarihsel buluşmayı gerçekleştirmektir. Barış sürecini sadece AKP iktidarı ile hatta onu sinirlendirmeden, pazarlık yapmak olarak kavramak sorunu aşırı ölçüde basitleştirmek olur. İktidar “sinirlenmek” için her an bir bahane bulabilir. Sorun güçler dengesine gelip dayanır. Gezi isyanı ile Kürt Özgürlük Hareketinin buluşması durumunda bu güç gerçekten cumhuriyetin yeniden yapılanmasında ona demokratik bir nitelik kazandırma gücü ve şansına sahip olabilir. Sonuç olarak, Gezi isyanı AKP’nin orta vadeli stratejik he-

buna engeldi. Ayrıca Gezi isyancıları “Mustafa Kemalin askerleri” olmayı reddederek bu konuda adım da atmışlardır. Fakat Kürt Özgürlük Hareketi buna karşılık güçlü bir adımla cevap vermeyi beceremedi. Gezi isyanını onun kimi bileşenleriyle değil, tüm isyana yayılan ruhu ile değerlendirdiğimizde barış sürecine engel olması düşünülemez. Eğer barış süreci aynı zamanda güçlü bir demokratik mücadeleyi gerektiriyorsa ki, biz-

define önemli bir darbe olmuştur. Önümüzdeki yıllar cumhuriyetin yeniden yapılanmasındaki güçler durumunun bambaşka tarzda yeniden dizilişinin gerçekleşeceği yıllar olacaktır. Bu yolda AKP’nin tek başına egemenliği önemli bir darbe yemiştir. Cumhuriyetin yeniden yapılanmasının Gezi isyanındaki kadar neşeli ve canlı olabilmesi iki önemli demokrasi gücünün: Kürt Özgürlük Hareketi ve Gezi isyanının buluşmasına bağlıdır.

13


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

G

ezi Parkı’nda ağaçların sökülmesine karşı gösterilen tepki 31 Mayıs günü patlayarak ülke çapında AKP faşizmine karşı büyük bir isyana dönüştü. Günlerce süren direnişin, mücadelenin, dayanışmanın destansı hikâyesi, direnişçilerin ortak iradesi ve emeğiyle birlikte yazıldı. Yoksul halkın örgütü SODAP, isyanın ilk günlerinden itibaren AKP’nin sömürü düzenine karşı varoşların öfkesini direnişe taşıdı. SODAP’lılar direnişin en keskin alanlarında tereddütsüz yerlerini aldı. SODAP, Taksim’de ve yoksul semtlerde günlerce süren çatışmalar sırasında genç üyesi Mehmet Ayvalıtaş’ı sonsuzluğa uğurladı. Yine isyan sürecinde İstanbul’da Seyit Kartal ve Okan Göçer ağır olmak üzere çeşitli illerde çok sayıda SODAP’lı da yaralandı. Şimdi gelinen aşamada halklarımız parklarda gerçekleştirdiği forumlarda yaratılan bu birlikteliğin ve isyanın geleceğini tartışıyor, kararlar alıyor. SODAP bu adımın da aktif bileşeni olmaya devam ediyor. 31 Mayıs Cuma

İsyan Kıvılcımı Alev Alıyor

31 Mayıs Cuma günü sabahın ilk saatlerinde, polisin Gezi Parkı’na yoğun gaz bombası atarak parktaki direnişçilere müdahalesi ile başlayan eylemler, gece yarısına kadar büyüyen bir çığ oldu. Taksim’e çıkan tüm caddelerden meydan zorlandığı gibi İstanbul’un bütün semtlerinde, mahallelerinde halk sokaklara çıktı.

Esenler, Bağcılar, Esenyurt, Gebze, Sancaktepe, Nurtepe, Alibeyköy, Örnektepe ve daha birçok semtten yola çıkan SODAP’lılar, Direnişçi Üniversiteliler (DirenÜniversite), Liseli Direnişçi Gençlik (LDG) üyeleri, Taksim’de önce İstiklal Caddesi’nde başlattıkları mücadelelerini gecenin ilerleyen saatlerinde Tarlabaşı Bulvarı’na taşıdı. Polisin sayısız miktarda ses bombası ve gaz bombası kullandığı çatışmada direnişçiler geri adım atmadı. SODAP’lılar burada kurulan barikatta diğer devrimci gruplarla birlikte saatler boyunca çatışarak polise karşı büyük bir üstünlük kurdu. SODAP eylem gruplarının bir kısmı da Harbiye tarafında yükselen direnişin içinde yer aldı. Tarlabaşı’ndaki çatışmada bir LDG üyesi başından yaralandı.

Gezi Parkı İsyanında SODAP

“Her Yer Taksim, H

1 Haziran Cumartesi

İşte Taksim İşte Direniş!

İstanbul’un dört bir yanına yayılan ve diğer illere de sıçrayan isyan ateşi hiç sönmeden bir sonraki güne taşındı. Gerek Taksim’de gerekse de mahallerinde direnişe ara vermeyen SODAP’lılar, 1 Haziran Cumartesi günü öğlen saatlerinde Taksim Dayanışması’nın ve siyasi kurumların ortak çağrısı üzerine Tarlabaşı Bulvarı üzerinde bir araya geldi. TRT binası önünden Taksim Alanı’na yönelen SODAP’lılar burada kalabalık bir kitleyle birlikte polisi geri püskürtmek için büyük bir çaba gösterdi. Galatasaray Meydanı yakı-

nında gerçekleşen çatışmada SODAP üyesi Okan Göçer başına isabet eden gaz bombası sonucu kafatası kemiği parçalanarak beyin kanaması geçirdi. Göçer, alandaki gönüllü hekimlerin yaptığı ilk müdahalenin ardından Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılarak yoğun bakıma alındı. Dört bir yandan Taksim’i kuşatan kitlenin direncine yaklaşık iki saat dayanabilen polis geri çekilmek zorunda kaldı. Taksim Alanı’na Tarlabaşı yönünden “Direne Direne Kazanacağız” yazılı pankartla en önde giren SODAP’lılar, burada yapılan konuşmaların ardından yoksul halkın faşizme karşı yükselen isyanının sokaklara taşınmasındaki görevlerini yerine getirmek üzere mahallelerine döndü. Taksim Direnişi, Okmeydanı, Örnektepe, Alibeyköy, Esenyurt, Nurtepe, Gebze, Sancaktepe, Ümraniye (1 Mayıs Mahallesi) bölgelerine taşındı. 2 Haziran Pazar

Direnişin İlk Şehidi: Mehmet Ayvalıtaş

2 Haziran Pazar günü Taksim Dayanışma’nın çağrısı ile Taksim’de yapılan mitinge ka-

14

tılan SODAP üyeleri akşam saatlerinde tekrar mahallerdeki direnişlerde en ön saflardaki yerlerini aldı. 1 Mayıs Mahallesi’ndeki halk isyanın yiğit neferleri olan SODAP’lı gençler, TEM otoyolunu kesti. Tüm uyarılara karşın durmayarak kitlenin içerisine giren bir otomobil SODAP üyesi Mehmet Ayvalıtaş’ı şehit etti. Mehmet yoldaş, Gezi Direnişi’nin ilk sonsuzluğa uğurlanan direnişçisi oldu. Aynı olayda Mehmet Ayvalıtaş’la birlikte SODAP üyesi Seyit Kartal da ağır yaralandı. Seyit Kartal, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yoğun bakıma alındı. 3 Haziran Pazartesi

Bedel Ödedik Bedel Ödeteceğiz!

SODAP, 3 Haziran Pazartesi günü “Mehmet Ayvalıtaş Yoldaşı halklarımızın büyüyen isyanında yaşatacağız” şiarı ile direniş şehidi yoldaşlarını sonsuzluğa uğurladı. 1 Mayıs Mahallesi’nde gerçekleşen cenaze törenine binlerce kişi katıldı. Aynı gece SODAP’lılar mahallerinde halkla birlikte Mehmet yoldaş anısına sokaklara çıkarak isyanını dile getirdi. Avcılar’da Ardıçlı Yeşilkent Mahalle Gençliği Mehmet


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

15 Haziran Cumartesi

Gezi Parkı’na Saldırı

, Her Yer Direniş!”

Halkın kırılamayan ve bütünlüğünü kaybetmeyen direnişi karşısında çaresiz kalan devlet, Türkiye’nin diğer birçok ilinden yaptığı polis ve araç takviyesiyle Gezi Parkı’na saldırdı. 15 Haziran Cumartesi günü akşam saatlerinde gerçekleşen saldırının ardından saldırıyı püskürtmek amacıyla SODAP’lılar Talimhane tarafında polisle çatışmaya girdi. 16 Haziran Pazar

Direnişçiler Yeniden Taksim’i Zorluyor

Ayvalıtaş anısına yürüyüş gerçekleştirerek Esenyurt AKP ilçe binasına yürüdü. 5 Haziran Çarşamba

Çayırova Dayanışmaevi Yakılmak İstendi

Taksim direnişine destek vermek amacıyla SODAP ve Dayanışmaevleri öncülüğünde Kocaeli’nin Çayırova ilçesine bağlı Erişler Mahallesi’nde binlerce kişi sokağa çıkmaya başladı. 5 Haziran Çarşamba günü gece yarısı Kocaeli’nin Çayırova ilçesinde bulunan Dayanışmaevleri Derneği Kocaeli Şubesi benzin dökülerek yakılmak istendi. Binada küçük çapta maddi hasar meydana geldi. 6 Haziran Perşembe

Gezi Parkı’na Taziye Çadırı

SODAP, 6 Haziran Perşembe günü Mehmet yoldaşın anısına Gezi Parkı’na taziye çadırı kurdu. Çadır, çok sayıda kişi tarafından baş sağlığı dilekleriyle ziyaret edildi. “Bedel ödedik, bedel ödeteceğiz” şiarını yükselten SODAP üyeleri, Taksim’deki direniş alanında ve bulundukları tüm semtlerde bu ruhla halkın isyanı içinde yerlerini almaya devam etti.

11 Haziran Salı

Direnişi Bölme Girişimi Sonuçsuz Kaldı

11 Haziran Salı günü devlet direnişi bölme politikasıyla pankartları bahane ederek Taksim Meydanı’na saldırdı. Sabahın ilk saatlerinde gerçekleşen saldırı karşısında SODAP’lılar Taksim Meydanı’nda mücadele verdi. Gündüz saatlerinde geri püskürtülen polis, akşam saatinde toplanan en kalabalık kitleye Gezi Parkı dâhil olmak üzere şiddetle saldırınca SODAP’lılar Talimhane tarafında bulunan barikatta polisle çatışmaya başladı. Gecenin geç saatlerine kadar süren ve SODAP eylem gruplarının sürekli olarak barikatta yer aldığı çatışmada polisler mevzilerinden birçok defa geri çekilmek zorunda kaldı.

Bir gün önce gerçekleşen ağır saldırı sonucu Gezi Parkı’ndan çıkartılan direnişçiler, Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 16 Haziran Pazar günü tekrar Taksim’e yöneldi. Mecidiyeköy’e yakın bir noktada bir araya gelen SODAP’lılar, ana caddeye yapılan saldırının ardından ara sokaklara çekilerek Taksim’e ilerleyişlerini buradan sürdürdü. Valikonağı Caddesi’ne kadar gelen SODAP üyeleri, burada kurulu bulunan barikatta yer alarak caddenin başında yığınak yapan polisle çatışmaya girdi. Saatlerce süren çatışmanın ardından takviye güç isteyen polis, bir süre sonra TOMA’lar eşliğinde yoğun bir saldırı gerçekleştirdi. SODAP üyeleri kitleyle birlikte Beşiktaş yönüne çekildi.

22 Haziran Cumartesi

Şehitlerini Anmak İçin Halk Yine Taksim’de

Direniş şehitlerini anmak amacıyla Taksim Meydanı’nda ellerinde karanfilleriyle yine binlerce kişi buluştu. Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla gerçekleşen buluşmaya SODAP üyeleri de dâhil oldu. Anma eyleminin sonuna doğru bir kez daha TOMA’lar eşliğinde polis saldırısı gerçekleşti. Ağırlıklı olarak İstiklal Caddesi yönüne çekilen ve burada sokak sokak direnişe geçen kitle, defalarca polisin gaz bombalı, plastik mermili ve coplu saldırına maruz kaldı.

12 Haziran Çarşamba

Gezi Parkı’nda Direniş Sürüyor

Gezi Parkı’nın giriş tarafında bulunan SODAP çadırı, aynı kısımdaki diğer çadırlar gibi bir gün önceki saldırının hedefi olmuştu. Geceyi yine parkta geçiren SODAP üyeleri sabahın ilk ışıklarıyla Mehmet Ayvalıtaş’ın resimlerinin yer aldığı çadırlarını tekrar aynı yerde kurdu.

15


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

GEZİDE YAŞAM BAŞKADIR Hasan UMUT

Gezi bir fırsat yarattı, insanların küfrettiklerini dinlemeleri ve diyalog kurabilmeleri için. Türbanlıya ve dine gerici yobaz diye bakan direnişte kutlanan kandille ve kılınan Cuma namazıyla birlikte bir tabusunu kaybetti. Lgbt bireylere hasta yahut sapık olarak bakanlar onlarla aynı

barikattaydılar. Kürdü teröristten öte bir yere koyamayanlar onlarla aynı direnişte buluştu. Yıllardır kirli bir savaştan nasıl kirli bir aygıtla haberdar olduklarını ve düşüncelerinin nasıl kirletildiğini kavradılar. 16

AKP

’nin despot yöntemlerle memlekete giydirmeye çalıştığı deli gömleği Gezi’de patladı. Gezi direnişinin yarattığı özgürlük alanı parktaki yaşamın da özgür ve çok sesli bir kanaldan yürümesine olanak sağladı. Ezberi bozuk olanlar inşa ettikleri sınırlı yaşamla da ezber bozdular. Taksim ve çevresi tüm Gezi direnişi sırasında bir açık hava müzesi gibiydi. Duvarlar, yollar daha doğrusu yazı yazılabilecek her alan bir şeyler anlatıyordu. AKM’nin o koca kütlesi direnişçilerin “paçavralarıyla” belki de tarihindeki en güzel görüntüsünü veriyordu. El birliğiyle hazırlanan yüksek ve geniş barikatlar polise geçit vermiyordu ama barikatı aşıp meydana giren kişiye büyük bir güven veriyordu. Çünkü meydandaki polissiz ve Erdoğan ’sız hava sahasını koruyan yapılar onlardı.

Neo liberalizmin sadık hizmetkârı AKP “tanrılar kurban istiyor” yollu bir iştahla Gezi’ye çullandı. Talan tanrısına inat gezi direnişçileri parkta kurdukları yaşamdan parayı çıkardılar. Kendi yemeklerini kendileri yaptılar, dağıttılar. Sağlık ücretsizdi Gezi’de. Barınma ücretsizdi. Kitlelerle buluşan isyan dayanışmayı da beraberinde getirdi. Barikata gelemeyen; elinde börekle, suyla, temizlik maddeleriyle…vb kısacası direnişin/direnişçilerin

ihtiyacı olabilecek malzemelerle geliyordu Gezi’ye karınca kararınca. Evlerdeki kütüphaneler Gezi Parkı Kütüphanesi’ni zenginleştiriyordu artık ve direnişçiler kitaplarını paylaşıyordu Gezi’ye gelen herkesle. Çadırlarda uzun sohbetler, müzik, halay rutiniydi Gezi’nin. Elbette tüm bu şenlik havasının yanında bir de Gezi direnişi esnasında canlarını yitiren yoldaşlarımızın acısı vardı parkta. Öfke ve hüzünle karışık, egemenlere karşı isyanın kanunu olan bu kayıplarımızı anıyorduk karanfillerle, pankartlarımızla, dövizlerimizle. Ağaçlarda Mehmet’in, Ethem’in, Abdullah’ın fotoğrafları vardı. Önü arkası sağı solu AVM olan, tüketim canavarının törpüleri arasında insani olanı kaybedenler; ortaklaşmanın, dayanışmanın hoş sedalar olmaktan öteye geçemeyecek kadar etkisiz ve çağdışı olduğunu düşünenler; birbirinin kurdu olmuş, birbirini dinlemekten bile aciz kalabalıklar Gezi Parkı’nda cana geldiler. Biber gazıyla mayalanmış faşizme karşı omuz omuza pişirilmiş olan direniş etrafında gördüğü bütün putları tabuları ötekileri parça parça eden bir yol izliyordu. Her siyasi oluşum esasında siyasi oluşumdan da öte herkes düşüncesini açıklayabiliyor, kendini özgürce ifade edebiliyordu. İnsanların algıları dinlemekten yana dönmüştü. Gezi bir fırsat yarattı, insanların küfrettiklerini dinlemeleri ve diyalog kurabilmeleri için. Türbanlıya ve dine gerici yobaz diye bakan direnişte kutlanan kandille ve kılınan Cuma namazıyla birlikte bir tabusunu kaybetti. Lgbt bireylere hasta yahut sapık olarak bakanlar onlarla aynı barikattaydılar. Kürdü teröristten öte bir yere koyamayanlar onlarla aynı direnişte buluştu. Yıllardır kirli bir

savaştan nasıl kirli bir aygıtla haberdar olduklarını ve düşüncelerinin nasıl kirletildiğini kavradılar. Elbette saldırgan ve tacizkar bir tutumla yaklaşanlar da vardı ama gezinin açtığı bu anlamaya çalışma kapısı sürdürülecek olan forum benzeri çeşitli araçlarla halkların kardeşleşmesi, farklıların kaynaşması için önemli bir fırsat olarak düşünülebilir. Ama daha alınacak çok yol var. Gezi direnişi gerek barikat savaşlarıyla gerekse de kurmaya çalıştığı alternatif yaşam deneyiyle umut verici ve heyecanlandırıcı bir olay. Hükümet tarafından gezi direnişçileri marjinal ve masum gençlik diye bölünmeye çalışılsa da esasında Taksim’de herkesin birlikte başardığı şey başlı başına marjinal bir durum. Türkiye’nin en kalabalık şehrinin en önemli meydanında kıvılcımı çakılan bir isyan ve ardı sıra Erdoğan’ın tüylerini diken diken eden her çeşit insanla orada kurulmaya çalışılan ortak bir yaşam. Sosyalistler, çevreciler, lgbt bireyler, tinerciler, kadınlar, Kürtler, öğrenciler, hayvan hakları savunucuları, taraftar grupları… AKP’den ağzı yanan, söyleyecek sözü olan ve yeter diyen her kesimden birileri vardı Gezi’de. Onların ortak çabasıyla halklarımızın mücadele tarihine marjinal bir sayfa daha eklendi. Gezinin öğrettikleri kazandırdığı deneyimler kitlelere AKP’yi tarihin çöplüğüne süpürebilme imkânının ellerinde olduğunu gösterdi. Bu özgüven ve motivasyonla hareket eden her yaştan insanla ve en önemlisi de masum marjinal gençlerle güçlü bağlar kurabilmek önümüzdeki en önemli görev. Şayet bu başarılırsa sokaklar uzunca bir süre “Her yer Taksim her yer direniş” sloganlarıyla inlemeye ve iktidarın eteklerini tutuşturmaya devam edecektir.


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

KADINLARA EŞİTLİK GEZİ DİRENİŞİYLE GELDİ

G

ezi park direnişi pek çok yeniliğe işaret ediyor. Bir arada olamaz denilenin yan yana durmasını geçtik, birlikte yeni bir yaşam pratiğini denediğini gördük. Bu bileşim; devletin gazıyla, suyuyla, plastik mermisi ve tomasıyla ortak mücadele etmekle kalmadı. Para geçmeyen marketi, kütüphanesi, reviri, yan yana duran birbirine ters anlamlı bayrakları, sembolleri, her boşluğa yazılı her manada mesajlarıyla var oldu. Zıtların, bir mekânı 20 gün paylaşmasını gördük. Ancak bir başka çarpıcı olgu daha vardı ki o da direnişe katılan; dayanışmada, barikatlarda inisiyatif alan kadınların çokluğuydu. Gezi direnişinin sembolü olan kırmızı elbiseli kadının daha ilk gün uluslararası ajanslara düşmesi bir tesadüf değildi. Bu resim hoş bir imajdan ibaret değildi. Tam tersine kadınların Gezi direnişindeki mevcudiyetini göstermekteydi. Evet, direnişte kadınlar vardı. Hem de en önlerde ve erkeklerle eşit oranda. Örneğin Taksim’de Cumartesi günü kitleye yapılan saldırının ardından Taksim kazanılmış ancak Beşiktaş’ta Dolmabahçe’de çatışmalar sürmekteydi. Bu kitledeki cinsiyet dağılımı, sabahın 1’inde, 2’sinde caddeyi tutan gruplardaki kadın popülasyonu daha ilk bakışta göze çarpacak kadar yüksekti. Hatta gece karanlığında bu kadar çok genç kadının devlet şiddetinin ayyuka çıktığı bir caddede direnişte olması şimdiye kadar alışkın olmadığımız, dikkat çekici bir seviyedeydi... Nitekim direnişe katılan pek çok kişinin benzer gözlemleri, Konda’nın yaptığı araştırmada destekleniyor. Konda’ya göre

Taksim gezi direnişine katılanların yarısından fazlası ( %5o.1) kadınlar… Bir Kürt gencinin ulusalcı bir genç kızı polis zulmünden kurtarması olarak okunan fotoğraf da böyle okunmalı kanımızca. BDP bayraklı bir genç adamla, Atatürk bayraklı bir genç kadının AKP faşizmine karşı dayanışması aynı zamanda kadın ve erkek direnişçiler arasındaki dayanışmaydı. Direnişe katılan herkesin en çok etkilendiği şey; yani polisin gazına, suyuna, tomasına karşı direnişçiler arasında olağanüstü güzellikteki dayanışma direniş boyunca hep vardı... Biz kadınlar özellikle 25 Kasım’da ve 8 Mart’larda “geceleri de, sokakları da istiyoruz” diye erkeğe ve devlete karşı sesimizi hep yükselttik şimdiye kadar. Sokaklara çıktık. Yürüyüşlerde erkekleri aramıza almadık. Hatta erkeklerin izleyici olduğu anlarda sloganlarımızı daha yüksek attık. Gezi sürecinde ironik bir şekilde polisin gazına ve suyuna karşı erkeklerle omuz omuza verdik. Birlikte özgürleştirdiğimiz Gezi mekânını paylaştık. Çadırlarda, uyku tulumlarımızla yattığımız parkta aynı mekânda kaldık. Her birimiz eylemimize içerik kazandırma, anlam katma kaygısı ile bütün yaratıcılığımızı ayrı ayrı zorlarken direniş mekânımız olan Gezi parkında erkekler ve kadınlar olarak ortaklaşa işler de yaptık. Şimdilik cinsiyetçi küfürleri engelleyemesek de biz kadınlar Gezi hikâyelerimizi bir birimize anlatırken vurgulamaktan kendimizi alamadık. “O 20 gün Gezi’de taciz yoktu.” Sonuç olarak; kadınlar erkekler kadar hatta Konda’ya göre er-

keklerden biraz daha fazla Gezi direnişine katıldı. Bunun da çok açık ve anlaşılır nedenleri var. AKP hükümeti bütün ezilenlere saldırırken en çok da kadınlara saldırdı. Özellikle AKP’nin bekası ve sermayenin çıkarları için kadınları gelenekçi, mutaassıp bir çizgiye çekme stratejisi bu saldırılarda önem kazandı. Aileyi başa koyan ve kadını yok sayan uygulamalar, kürtajı yasaklama girişimi, kadın cinayetlerinin katlanarak büyümesi, kadın emeğinin ucuz hatta beleş emek olarak üstünde tasarrufta bulunulması ve kadın bedeninin nüfus politikalarının aracı yapılması kadar pek çok pervasız politika denendi. Hepsi de Gezi direnişindeki kadın popülasyonunu körükleyen politikalar. Bu gün bir taraftan kentlerde direnişler sürerken öte yandan İstanbul’da şehrin pek çok parkında başlayan forumlarla Gezi ruhu toplumsallaşmaya devam ediyor. Yeni bir yaşam arayışı, yenilenen bir toplum ihtiyacı, düzene itirazlar ve arayışlarla beraber yeni mücadele tarzı ve anlayışı ile karşı karşıyayız. Cinsiyet eşitlikçi, doğrudan demokrasiyi talep eden, birbirine saygılı, dayanışmacı, paylaşımcı, ötekileşmeye karşı birleştirici bir dil yükseliyor. Şimdiye kadar Taksim direnişine olduğu kadar forumlara da kadınların ilgi gösterdiği gözleniyor. Sonuçta bütün taleplerimizde olduğu gibi, cinsiyet eşitlikçi dönüşümü de birden bire elde edemeyeceğiz. Bunun için Gezi ruhuyla şu an canlanan ve hızla yol alan sürecin her anına, her zerresine büyük bir enerjiyle sarılmak, bu toplumsal yenilenme fırsatını kazanıma dönüştürmek için zorunlu görünüyor.

Güler TOPRAK

Bir başka çarpıcı olgu daha vardı ki o da direnişe katılan; dayanışmada, barikatlarda inisiyatif alan kadınların çokluğuydu. Sabahın 1’inde, 2’sinde caddeyi tutan gruplardaki kadın popülasyonu daha ilk bakışta göze çarpacak kadar yüksekti. Hatta gece karanlığında bu kadar çok genç kadının devlet şiddetinin ayyuka çıktığı bir caddede direnişte olması şimdiye kadar alışkın olmadığımız, dikkat çekici bir seviyedeydi...

17


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

FORUMLARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Bahar EKİNCİ

Bu tartışma temsili demokrasikatılımcı demokrasi tartışmasıydı. Temsili demokrasi reddediliyor ancak katılımcı demokrasinin de şekli şemali belirsiz kalınca bir karmaşa çıkıyor. Şu anda İstanbul’un ve Türkiye’nin pek çok noktasında forumlar yapılıyor. Gezi direnişinin yıktığı korku duvarlarının ardından insanlar “ben de varım hem bedenimle hem de fikrimle” diyor. Birkaç ay öncesine kadar hayal bile edemeyeceğimiz bir silkinme ve uyanış var. Kitleler mutasyona uğramış canlı gibi kendini keşfediyor.

18

G

ezi Parkı Direnişi sırasında bazı forumları takip edebildim. Bu forumlar hükümet Taksim Dayanışmasının temsilcileriyle görüşüp referandum “önerisini” sunduktan sonra yapıldı. Önerinin ertesinde temsilcilerin açıkladığı gibi kararı Gezi Direnişçilerinin verebilmesi için forumlar düzenlendi. Gezi alanı 7 bölgeye bölündü ve her bölgede aynı saatte forumlar başlatıldı. Benim katıldığım 6. bölge forumunda önce Taksim Dayanışması adına görüşme süreci ile ilgili bilgilendirme yapıldı. Ardından forumun amacının görüşmeye verilecek cevabı netleştirmek olduğu vurgulandı ve sırayla sözler alınarak foruma geçildi. 6. bölge forumu kütüphanenin arkasında yapıldığı için burada daha çok gezi ahalisi vardı. Bazı forum alanları çok ortada olduğu için günlük ziyarete gelenlerden katılım da oldukça yüksekti. Gerçi forumların tarzı bu katılıma açıktı. Gezi direnişini destekleyen herkesin fikrinin önemli olduğu düşünüldüğü için. İlk günkü bu forumda söz alan çoğu kişi direnişin yarattığı ciddi bir özgüveni taşıyordu ve hükümetin önerisini reddediyordu. Önerilen referandumun gerçek bir referandum bile olmadığını, bahsedilen tarzda bir plebisitin tamamen kandırmaca olacağı söylendi. Ayrıca Gezi Parkı projesinin referandum konusu olamayacağı, yasada belirlenen referandum konularının dışında olduğunu da epey bir katılımcı dile getirdi. Gerçek bir referandum olsa bile AKP’ye güvenmediğini seçimlerde olduğu gibi gerçeklerin karartılacağını da dile getiren katılımcı az değildi. Bu karar forumunda genelde ciddi bir öfke ve kendine güven hâkimdi. “Tayyip gidene kadar direnişe devam” yaklaşımı öne çıkıyordu. Daha sonra akşam yapılan Taksim Dayanışması toplantısında anlaşıldı ki hemen hemen tüm forumlarda fikir birliği vardı: “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!”

Gezi forumlarının ikinci gününde “Bundan sonra ne yapmalıyız? Yola nasıl devam etmeliyiz?” konusu tartışıldı. 6. bölge forumu 2. gün daha çok çözüm odaklı tartışabildi. Mahalle ve semtlerde yapılmaya başlanan forumların yaygınlaştırılması, diğer illerle irtibat kurulması, stratejik düşünmek ve davranmak gerektiği, Gezi Parkında yapılmaya çalışıldığı gibi yerellerde de mahalle meclisleri kurulabileceği önerildi. Konuşmacıların bir kısmı seçimlerin önemli olduğunu ama seçim barajının ciddi bir engel olduğunu ve bu konunun işlenmesi gerektiğini söyledi. Bu forumların ardından Taksim Dayanışmanın akşamki toplantısına bir gün önce olduğu gibi forum sözcüleri gelip forumlarda konuşulanları aktaracaktı. Toplantı, başlamadan parka müdahale olduğu için dağıldı. Forumların görüşlerinin Taksim Dayanışmasına sunulması meselesi sıkıntılıydı. Forum sözcülerinin alınan notlar üzerinden aktarım yapmaları şeklinde öngörülen sürece itirazlar oldu. Bazı forumların katılımcıları Taksim Dayanışması toplantısına gelerek, forum sözcülerinin sunumu ardından “ama ben de orada şunu söylemiştim iletmediniz” diyerek itiraz ettiler. Hele bir forumun sözcüsünün sunumu ardından neredeyse 10 tane itiraz eli kalktı ve “ben de o forumdaydım eksik aktardın, benim söylediğimi söylemedim” itirazı gelişti. Bunun üzerine forum sözcüsünün “ben genel eğilimleri aktardım” yaklaşımına da itiraz edildi. Aslında bu tartışma temsili demokrasi-katılımcı demokrasi tartışmasıydı. Temsili demokrasi reddediliyor ancak katılımcı demokrasinin de şekli şemali belirsiz kalınca bir karmaşa çıkıyor. Şu anda İstanbul’un ve Türkiye’nin pek çok noktasında forumlar yapılıyor. Gezi direnişinin yıktığı korku duvarlarının ardından insanlar “ben de varım hem bedenimle hem de fikrimle” diyor. Birkaç ay öncesine kadar

hayal bile edemeyeceğimiz bir silkinme ve uyanış var. Kitleler mutasyona uğramış canlı gibi kendini keşfediyor. Neler yapabileceğini hatalar da yaparak sınıyor. Yılların ölü toprağını hatalar yapmadan atamıyoruz. Önemli olan direniş ruhunu, kendine ve çevresine güveni kaybetmemek… Bu forumlar bana 2006’da Dünya Sosyal Forumu vesilesiyle gittiğim Venezüella’da katıldığım halk toplantılarını hatırlattı. Bu toplantılar bizim forumlara nazaran çok daha oturmuş bir işleyişe sahipti tabii. Ülkenin tarihine uzun uzun girmeyeceğim. Halk toplantılarının burada daha oturmuş olmasının bir tarihselliği var. Katıldığım bir toplantı bir mahallenin meclis toplantısıydı ve sorun barınmaydı. Bu mahallede oturanların evlerinin bulunduğu arsanın sahibi olan bir zengin, bu insanları evlerinden çıkarmak için dava açmıştı. Bu sorunla ilgili yapacaklarını tartıştılar. Konunun kendisi kadar toplantının gidişatı ve karar alma süreçleri ilgimi çekmişti. En az 200 kişilik toplantıda herhangi bir yönetici, koordinatör yoktu. Herkes sırayla söz alıyordu ve sadece bir yazman not tutuyordu. Kimse kimseye söz vermiyor, sözünü bitirenin ardından bir diğeri söz alıyordu. Aykırı düşünceler büyük bir sakinlikle dinleniyordu. Ama karşılığı olmayan fikirler tartışmanın doğal gidişatında eriyordu. Bu mahalle meclisi, toplantısının ardından gerekli kararları aldı ve kararları uygulamak için gönüllülük esasıyla işbölümü yaptı. Aynı sorunu yaşayan başka bir mahalleden gelen temsilciler de kendi durumlarını ve aldıkları kararları aktardı. Genel bir yaklaşımla mücadelelerinin ortaklaştırılması kararlaştırıldı. Bu verdiğim küçücük bir örnek. Şimdi bizim forumlarımızın ana meselelerinden olan işleyiş, karar alma, örgütlenme meseleleri on yılı aşkın bir süredir Latin Amerika’da deneyimleniyor. Buralara bugünlerde daha bir ciddiyetle bakmak gerekiyor.


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

ETHEM’İN KATİLLERİNİN TAHLİYESİ NE GÖSTERİYOR? “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır (Bakara,193)” Son ayın en çok kullanılan cümlelerinden bir tanesi: “ Başbakan’dan gerilimi düşürecek bir balkon konuşması bekliyoruz”. Bu beklentileri taşıyanların umutları hiç karşılanmadı. Yaşanan son gelişmeler bu beklentilerin karşılanmayacağı gibi tam tersine Başbakan’ın Gezi Direnişçilerine yönelik saldırgan tavır ve davranışlarının daha da artacağını göstermektedir. Ethem Sarısülük’ün katili olan polisin serbest bırakılması AKP açısından çok önemli bir hamledir. Erdoğan’ın “Müdahale emrini ben verdim” demesi sonrasında Polis Akademisi’nde yine polislerin kahramanlıklarını övmesi iki amaç taşımaktadır. Polise müdahaleler konusunda tam bir siyasi destek sunmak, polislerin ne yaparlarsa yapsınlar başlarına bir şey gelmeyeceğine dair güvenceyi açıkça hissetmesi. İkinci amaç ise Gezi Direnişi’nin tansiyonunu yeniden yükseltmek... Sokakların belli bir süre daha sıcak kalmasını sağlamak. Çünkü artık Erdoğan’ın süreci örme stratejisinde Gezi Direnişi ekseninde yaratmaya çalıştığı yarılma hayati bir önem arz ediyor. Erdoğan’ın siyaset yapma tarzı geleneksel olarak saflaştırma, “biz-bunlar” ayrımı inşa etme üzerine kuruludur. “Bunlar” ın içeriği zaman zaman değişir, ama biz ile “millet iradesi” özdeşliği sabittir. Haziran’ın ilk günlerinde öncelikle kendisini güvence altına almak, gerekirse sokakları paramiliter AKGençlik unsurları ile tutabilmek için saflaştırma, kendi tabanını yeniden bir araya getirme hamlesi yapan Erdoğan, bu taktikle daha uzun yol alabileceğini düşünüyor. Millet/ dış güçler destekli Gezi Direnişi karşıtlığı üzerinden sağın ortak lideri imajını ayakta tutabileceğini kurguluyor. “Yalan Rüzgârı” seviyesini çoktan aşan, Ertürk Yöndem programlarını anımsatan

bir medya kampanyası eşliğinde devasa bir illüzyon yaratılmaya çalışılıyor. Solun ulaşamadığı, işin doğrusunu gösteremediği yerlerde bu illüzyonun etkisi olacaktır. Bu illüzyonun en önemli bileşeni yine hiç kuşku yok ki din eksenli tartışmalar olacaktır. Erdoğan 12 Eylül referandumunu birçok Anadolu kasabasında dine EVET diyenlerle HAYIR diyenlerin çekişmesi olarak yansıtabilmeyi başarmıştı. Yine benzer bir yerden yürümeye çalışacak ve çok önemli bir başka gelişme yaşanmazsa 2014’ü de bu ayrışma üzerinden kazanmaya çalışacaktır. Sürdüreceği tahriklerin sokakları gereceğini iyi bildiği için de polisi daha da güçlendirmekten bahsetmektedir. Göstericiler polislerin bileklerine nişan alarak taş atacak, böylece polis mermileriyle kafalarını patlattıracak, faiz lobisinin çıkarları için ülkeyi kaos ve kargaşaya sürüklemeye, canlarını feda ederek devam edeceklerdir! Yani uzun lafın kısası Erdoğan Gezi Direnişi’ne saldırmaya devam edecek, bu saldırıları üzerinden bir saflaşma tanımlayacak, tüm sağı bir merkez ekseninde birleştiremeye çalışacak, böylece Cemaati de boşa düşürmeye çalışacaktır. İçinden geçilen ve muhtemelen giderek şiddetlenecek ekonomik türbülansın sorumluluğunu da Direniş’in üzerine yıkmaya çalışacak, böylece sıcak para bağımlısı inşaat ekonomisinin zaaflarını da örtmeye uğraşacaktır.

Direniş Cephesi Kısmen Zayıflasa da Hala Hareketli ve Sokakta.

Bir kere Direniş okumaları ile ilgili küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor. Bizce “Y kuşağı”, “90’lar gençliği” iltifat nameleri gösterdiğinden çoğunu örtmeye, gizlemeye başladı. Gençliğin şimdiye kadar izleyici pozisyonda olan önemli bir kesiminin mücadeleye atıldığı ve hızla politikleştiği kesinlikle doğrudur. Fakat daha üst yaş kuşakları için de böylesi bir eğilim mevcut.

Aslında her yaş kuşağından belli oranda insan sokak siyasetine adım attı. Sokaklar ve parklar kitleselleşti. Fakat bu kesimler büyük oranda sol bir dünya görüşünün etkilediği insanlar. Sosyal demokrat, ulusalcı, sosyalist dünya görüşlerinden o veya bu oranda etkilenen bireyler. Hareketin en geniş katılımlarla beslendiği mekânlara da bakarsak bunu görebilmekteyiz. Gerçekleşen sosyalist ve ulusalcı politik gruplaşmalarının bir biçimde yan yana durarak bir etki yaratması, bu yeni ortaya çıkan dengesiz politik bloğun çağrılarının halk nezdinde karşılık bulmasıdır. İşin önemli bir boyutunda kentsel ve çevreci duyarlılıklar, anti-kapitalist Müslümanların zulüm karşısındaki kararlılıkları, LGBTT bireylerin katılımı, sanat ve aydın çevrelerinin katkıları görmezden gelinemez. Fakat bütün bu katılımlar en genel anlamda solun etki alanında olan insanlardan, çevrelerden oluşmaktadır. Bütün politik bloklardan gençliğin bir hareketinden bahsedemiyorsak o zaman Gezi Direnişi’nde yeni olan şeyin ne olduğunu anlatabilmek için gençliği gereğinden fazla öne çıkarmak yanıltıcı olmaktadır. Böylesi bir dengesiz siyasi bloğu kalıcı bir politik harekete dönüştürebilmek mümkün müdür? Bugünün en kritik sorusu budur. Politik hareketten kastımız tabii ki illa da partileşme değildir. Fakat bu hareket ilk günkü sahiciliğini ve zenginliğini koruyarak ve bu sayede halka doğru politik mesajlar vermeyi başararak istikrar kazanabilir mi? Böylesi bir beklenti kısa vadede çok mümkün gibi görünmüyor. Fakat o kadar kısa zamanda o kadar çok iş başarıldı ve ileri adımlar atıldı ki her türlü gelişmeye açık olmak lazım. Ancak her türlü kimlik baskısına karşı olmak ve sömürüye karşı mücadele etmek asgari müştereklerinde birleşebilen bir odak yaratılabilirse AKP faşizmine karşı umudu büyütecek bir siyaset yürütebiliriz. Şu an karşımızda bulunan

en önemli denklem budur. Erdoğan her gün konuşarak bizlere bir arada durabilmemizin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Erdoğan politik olarak Gezi Direnişi’ne her gün saldırırken bir yandan da tabanı kazanmak için yeni hamleler geliştirmeye çalışıyor. Memur alımları, Alevi açılımının yeniden gündeme gelmesi bunlara örnek olarak görülebilir. Fakat hiç kuşku yok ki şu anda AKP iktidarının en önemli çabalarından bir tanesi çözüm süreci haline gelmiştir. Erdoğan, sürece gölge düşmesini engelleyebilmek adına 2. aşamanın başlatılması noktasında adım atmıştır. BDP çevrelerinden bugün itibariyle yapılan açıklamalar birkaç gün önce yükseliyor gibi görünen tansiyonun yeniden düştüğü yönündedir. Amed Konferansı da çok fazla el büyütmeksizin kimi talepler ortaya koymuştur. Fakat hükümeti ve istikrarı destekleme hali kimi Kürdi çevrelerde yoğun olarak gözükmektedir. Kürt hareketinden Gezi Direnişi ile ilgili farklı kıvamlarda gelen açıklamalar en genel anlamda Kürt hareketi içindeki farklı sınıfsal yaklaşımların yansıması olarak da okunabilir. Erdoğan Düşük Yoğunluklu bir iç savaş siyaseti ile sağ oyların tümünü kucaklamaya çalışan bir politik çizgi geliştiriyor. Etrafındaki 2014 kuşatmasını bu yarma taktiği ile aşmaya çalışacak. Direniş cephesi de ancak aynı oranda geniş bir cephe yaratma perspektifi ile hareket ederek bu girişimi dengeleyebilir. İçinde Kürtlerin ve yoksulların bulunmadığı bir Direniş Cephesi kaybetmeye mahkûmdur. En geniş Eşitlik ve Özgürlük Koalisyonu’nu inşa etmek AKP faşizmine karşı direnmenin önümüze koyduğu en acil görevdir. Park forumlarında bunu nasıl başarabileceğimizi tartışmak ve yol almak için elimizden ne geliyorsa yapmamız gerekiyor. AKP faşizmi mezar kazıcılarını büyük bir hızla biriktirmeye devam ediyor!

19


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

Gezi Parkı ve İstanbul’da yerel alternatifler Mehmet YUSUFOĞLU

Biz olsaydık: Sağlıklı, doğal ve ucuz gıda için belediyeyi seferber ederdik. Toplu Tüketim Sözleşmeleri yapardık. Halkın Kanser hastalığı sorununa karşı korunması için şimdiki gibi işi şansa bırakmazdık. Belediyeleri hayatın her alanında eşitsizlik, ayrımcılık ve dışlamayı aşmaya yönlendirirdik.

20

G

ezi Parkı’ndaki mücadele ve eylemler; dayanışmanın, birbirini anlamanın, alternatif bir hayatın güzel göz yaşartan örneklerini üretti. Önemli kazanımlar ve deneyimler elde edildi, mücadele sürüyor. Bu konu uzun süre tartışılacaktır. Benim burada niyetim bu ana kadar olan süreci analiz etmek değil, bundan sonraki sürece dair birkaç katkı yapabilmek ve yerel alternatifler üzerine birkaç öneri getirmek.

raların arttırılmaması gerektiğini ilan etmemiz ve bunu meşrulaştıracak çalışmalar yapmamız, hatta bu konuda halk oylaması yapmamız mümkün olur muydu? Bunun hem orada oturana hem de oradaki esnaflar aracılığıyla halkın kullandığı hizmetlere bir parça faydası olacağı gerçeği üzerinden tüm kentlere yönelik mesajlar veremez miydik? Bu mücadeleye kendi içinde ve genel olarak sınıfsal ve net bir zemin yaratmanın aracı olmaz mıydı?

Gezi Parkı’nda ortak karar alma mekanizmaları kurulamadığı konusundaki görüşlere katılıyorum.(1) Öte yandan Gezi Parkı eylemleri boyunca özellikle

Bu çerçevede “Yerel yönetimlerde halkın kendisi olsa, bizler olsak ne yapardık?” şeklinde bir tartışma yapmamızın, hem kente yaşayageldiklerimiz açısından

saldırı olmayan ilk hafta boyunca parkın dışına, kente dair, insanların somut yaşamlarına dair ciddi alternatifleri tartıştıramadık ve buna yönelik pratik hamleler yapamadık. Söylemlerimiz doğru olsa da sadece oldukça genel ve pratikleşmesi kolay olmayan hedefleri içerdi. Kentte ne yaşadığımızı ortaklaştırıp, alternatifler üzerine fikirler üretemedik, bu konuda hazır değildik. Eylemler ilk hafta sonlarına doğru kendini tekrar etmeye başlayınca yeni gündemleri devreye sokabilirdik. Bir yandan hükümeti beklerken bir yandan, örneğin, Taksim ve Beşiktaş’ta en az 1 yıl süreyle ki-

bir durum tespiti olarak, hem de alternatifler üzerine tartışmalara katkısı olacaktır diye düşünüyorum. Sağlıklı, doğal ve ucuz gıda için belediyeyi seferber ederdik. Hiç kimse tükettiği gıda maddelerine güvenemiyor. Her türlü katkı maddesine, hormona, kimyasala karşı belediyenin alternatif ve katılımcı anlayışla çalışan işletmeleri, bugün Halk Ekmek’in ekmek üretiminde yaptığını diğer alanlarda yapabilirdi. Yaptığı anlaşmalarla doğrudan kooperatiflerden aldığı güvenilir gıdaları halka alternatif olarak buluşturabilirdi,

pazarlara sunabilirdi. UHT ile işlenmiş süt, antibiyotikli ilaçlı et, GDO’lu besin, ilaçlı meyve-sebze halkın kaderi olmazdı. Çiftçi büyük tüccara, büyük markete, halk alternatifsizliğe, doğa şirket planlarına mahkum kalmazdı. Beltur, Sağlık A.Ş. gibi belediye işletmeleri bu tip organizasyonları yapmak üzere dönüştürülüp, halkın katılımı ile karar alacak şekilde geliştirilirdi. Biz olsaydık Toplu Tüketim Sözleşmeleri yapardık. Halkın vekaletnamelerini toplar, cep telefonu, doğalgaz, internet, kredi kartı faizi konularında şirketlerle pazarlık yapardık, toplu sözleşmeler yapmayı dayatırdık. Halk şirketlerle ve müteahhitlerle tek başına karşı karşıya kalmazdı. Bu alandaki yüksek vergileri halka anlatırdık, devletin bu yükü çalışan çoğunluktan almaması gerektiğini gösterirdik. Kira harcaması TUİK verilerine göre gıdadan sonra en büyük harcama tutarı, bu alanda kiralar geçici olarak dondurulabilir uzun vadede kentsel rantın engellenmesi hedeflenebilirdi. Kira sorunu biliyoruz ki hem kullandığımız kent hizmetlerini pahalılaştırıyor hem gelir durumuna göre kentten dışlama ve işyerine, okula ya da yaşamak istenilen yere uzakta oturma gibi pek çok sorun yaratıyor. Halkın Kanser hastalığı sorununa karşı korunması için şimdiki gibi işi şansa bırakmazdık. Çoğumuz bir tanıdık veya akrabamızı kanserden kaybettik. Bu konuda yerel yönetimlerin halkı korumasının gerekliliğini öne çıkartır, taramalar, etkenlerin tanımlanması ve bilgilendirmeler yapardık. Gerekli uzman kurumlar ile işbirliği geliştirirdik. Tarama yöntemleri ve yaşam şartlarının düzeltilmesi için projeler gerçekleştirir, hükümetleri


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

zorlardık. Türkiye’de yılda 60 bin cana, 200 bin hastaya ve tarifsiz üzüntülere mal olan bu hastalığı ilaç tekellerinin çıkar alanı olmaktan çıkartmanın yollarını arardık. Belediyeleri hayatın her alanında eşitsizlik, ayrımcılık ve dışlamayı aşmaya yönlendirirdik. Ayrımcılığa uğrayan cinsiyetlerin, halkların, kimliklerin, inançların, gençlerin, çocukların, görülmeyen kesimlerin hakkını doğrudan savunan bunun örneklerini veren bir kuruma dönüştürürdük. Kadınların ve eşcinsellerin kendilerini daha özgür hissedeceği tacizsiz yaşam alanları olurdu. Yerel yönetimler hizmet adı altında rant paylaşımı savaşının değil özgürlüğün garantisi, adalet ve hak isteyenlerin destekçisi olurdu. İnsanların toplanması, kendini ifade edebilmesi için sosyal mekânlar sağlamakla yetinilmez belediyeler merkezi hükümetlere karşı özgürlük isteyenlerin taleplerine sahip çıkacak bir katılımcılık ile oluşturulurdu. Biz olsaydık şehrin her noktası birilerinin sermayesi, parası olanın kullandığı yerler olmazdı. Merkezi yerlerdeki okullar (20 okul, Etiler ve Levent’teki 3 tanesi TOKİ’ye devredilmiş durumda), devlet binaları, hastaneler özelleştirilmeye çalışılmaz, kentsel dönüşüm yoksulları zamanla kentten atacak biçimde uygulanmazdı. Parklar, yeşil alanlar, merkezi devlet arazileri, sahiller peşkeş çekilmezdi. İstanbul Enerji, Kiptaş (Mayıs ayında Metris cezaevini Rezidans ve AVM yapmak istemesiyle yine gündeme geldi ), İston, Bimtaş, Hamidiye Kaynak Suları, Spor A.Ş. gibi belediye işletmeleri kar peşinde koşmazdı. Örneğin belediye işletmesi olarak yüzden fazla dağıtım noktası olan Hamidiye Kaynak Suları’nın 6-7 liraya damacana su satmasından, hatta ülke dışına su ihraç etmesinden önce temiz ve ekonomik suyun herkese nasıl ulaştırması gerektiği düşünülürdü. İETT parça parça özelleştirilmez, elektrik ve doğalgaz gibi mecburi ihtiyaçlar birkaç yıl içinde olduğu gibi özel tekellere teslim edilmezdi. Belediye taşeron işçi cennetine dönüşmezdi. Met-

ro, Şehir Hatları A.Ş. ve metrobüs işletmelerinin şirketlere satılması düşünülmez, evde ışığı yakınca, buzdolabı kullanırken, doğalgazı açınca, okula giderken, su içerken, temel besin maddelerini sağlıklı ve kaliteli tüketmek isterken bir tekel patronunu zengin etmek zorunda olmazdık. “Parkta oturma AVM yapayım önce birilerine para öde” diyenler de, işçiye dönüp “önce bi patronu zengin et” diyenler de bu kadar rahat olmazdı. Bir yandan halk şirketlere karşı güçlendirilirken, bir yandan kamusal, karsız, sağlıklı ve katılımcı hizmet taleplerimiz öne çıkardı. Mevcut belediyelerin aksine bölgede çalışanların hakları ve güvenceleri için desteklenmesi ve kendilerini ifadelerinin önünün açılması sağlanırdı. Bu amaçla sendika, oda ve işçi örgütleri ile koordinasyonlar kurulması sağlanırdı. Mevcut yerel yönetim anlayışı bölgedeki çalışma yaşamına müdahale etmeyen, hatta bölgedeki şirketleri gelir kaynağı olarak gördüğü için üzerinde hiçbir yetkisi olmayan bir anlayış durumunda. Kentteki genç, güvencesiz ve düzensiz çalışan hizmet sektörü işçileri başta olmak üzere sendikaların ulaşmakta zorlandıkları kesimler için yerel yönetimler ön açıcı olabilirler. Boğaz kıyılarını ve halkın gezebileceği yolları hafta sonları trafiğe kapatırdık. Çocuklar oynar, bisiklete biner, insanlarımız gezer, eğlenir ve spor yapardı. Buralarda lüks işletmeler değil herkesin yararlanacağı işletmeler, yeşil alanlar, spor alanları oluştururduk. Biz olsaydık, İstanbul otobüslerde sıkışmak istemeyenlerin 2030 milyara araba almak zorunda kaldığı, bunun için borçlandığı ve sonra da o arabalar içinde bekleyerek ömrünü tükettiği, kötü havalarda arabalarını çıkaramadığı bir yer olmazdı. Toplu, ucuz ve sık ulaşım araçları ve yaya-bisiklet yolları yapılması; araba ve yol-tünel-üst geçit ihtiyacını sınırlardı. Bu harcamalar ulaşımın kalitesine harcanırdı. Hem yollar hem park eden arabaların kapladığı çok geniş alanların bir kısmı toplumca kullanılmaya başlardı.

Kent daha sessiz, daha az tehlikeli, daha insanı, daha sağlıklı olurdu. Toplu taşıma araçları yalnızca normal bireylere göre tasarlanmaz engelliler için ve bebekli ebeveynlerin kullanımına da uygun olurdu. Toplu taşımanın zenginleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında olduğu gibi enerji alanında da, daha çok ve hızlı tüketmek zorunda olmadan, daha çok atık üretmeden ve ekolojiyi tahrip etmeden sorunlarımızın çözülebileceğini gösterirdik. Sonuçları yine emeğiyle geçinen çoğunluğu etkileyen ama nedenlerini kimsenin üstlenmediği ekolojik maliyetlerin, atık ve kirliliklerin arttırılmadan yaşamın ve refahın geliştirilebileceğini ve kolaylaştırılabileceğini gösterirdik. Dünyada ve Türkiye’de az sayıda olsa da çeşitli örneklerini gördüğümüz mahalle ve semt düzeyinde ısıtma ve enerji sistemleri, kojenerasyon sistemleri, yenilenebilir enerji sistemleri daha verimli, temiz ve ucuz olduğu kadar ekolojik tüketimi sınırlamanın araçları olurdu. Yerel yönetimlerde halk olsaydı, halkın katıldığı, belirlediği, kararlara ve temel harcama kalemlerine farklı ölçeklerde doğrudan müdahil olduğu bir yerel yönetim olurdu. Biliyoruz ki halkın rant ve şirketler karşısında güçlendirilmesini esas alabiliriz. Bu durum, bugün hem yerel mücadeleleri hem de hayatımızın her alanını bir yandan sermaye politikaları öte yandan kendi muhafazakâr baskıcı anlayışıyla düzenlemeye kalkan AKP iktidarıyla mücadeleyi gerektiriyor. Holdinglerin, müteahhitlerin, rantçıların, otomobil şirketlerinin, AKP muhafazakâr dayatmacı elitlerinin ve onun para babalarının kar hesaplarının değil, tüm çeşitliliği ile halkın sözünün ve dayanışmasının üzerine yükselen kentler için adımlar atabiliriz.

Boğaz kıyılarını ve halkın gezebileceği yolları hafta sonları trafiğe kapatırdık. Biz olsaydık, şehrin her noktası birilerinin sermayesi, parası olanın kullandığı yerler olmazdı. Toplu taşımanın zenginleştirilmesi ve yaygınlaştırılmasında olduğu gibi enerji alanında da, daha çok ve hızlı tüketmek zorunda olmadan, daha çok atık üretmeden ve ekolojiyi tahrip etmeden sorunlarımızın çözülebileceğini gösterirdik.

Bu daha başlangıç, mücadeleye devam… (1) Bu konuda Foti Benlisoy’un “Nerede hata yaptık” başlıklı yazısı oldukça önemli.

21


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2013

GEZİ DİRENİŞİ VE HDK Elif CAN

HDK ortak bir politik akılda birleşmeyi beceremedi. Hareketin içindeki kimi ulusalcı öğelerden ve ulusalcı odakların niyetlerinden dolayı sürece kaygılı ve ikircikli bakan Kürt hareketinin yaklaşımı bunda bir etken ise HDK içindeki diğer politik öznelerin siyasi önermelerinin uyuşmazlığı da bir diğer etkendi. Direnişin yaşadığı kritik süreçlere dair politik önermelerde ortaklaşamayan HDK, bu süreçlere politik etkide bulunamamıştır.

22

T

ürkiye parklarını savunanlara uygulanan devlet şiddetinin tetiklediği bir büyük ayaklanma yaşadı 20 gün boyunca. 27 Mayıs’ta Gezi parkına iş makinelerinin girişine karşı başlayan mücadele 31 Mayıs günü tüm güne ve geceye yayılan yüzbinlerin barikatın arkasına geçtiği, milyonu aşkın rakamların destek eylemleri yükselttiği, onbinlerin Asya kıtasından Avrupa kıtasına bir büyük yürüyüş yaptığı zirveye taşınınca 1 Haziran günü Taksim meydanı ve Gezi Parkı özgürleşti, sokaklara dökülen öfkeli kalabalıklar meydanı ve parkı doldurdu. Direniş İstanbul’un pek çok semtine ve başta Ankara ve İzmir olmak üzere pek çok kentte kitlesel yürüyüşler olarak yayıldı. Gezi Parkı’nda 15 gün boyunca kurulan komünal yaşam ayrı bir değerlendirmeyi hak edecek zenginlikteydi. Gezi polis zorunda boşaltılıp, yine polis işgaline alındığında hareket zarif bir biçimde geri çekilerek varlığını forumlar şeklinde sürdürmeye devam etti. Kendini örgütlemeye ve geleceğini tartışmaya başladı. Türkiye’de siyasal yorumların bundan sonra Gezi’den önce, Gezi’den sonra diye başlaması kuvvetle muhtemeldir. Bu denli büyük bir toplumsal olay yaşanırken kendisi bu perspektifte bir toplumsal proje olan Halkların Demokratik Kongresi bu sürecin neresinde nasıl yer aldı? Son sözü en başta söyleyelim: Gezi’de HDK’nın ruhu vardı, kendisi yoktu. HDK’nın bileşenleri vardı, bütünlüğü yoktu. Hareketin içinde düşünce olarak vardı, pratikte yoktu. Bu nedenle bir yandan model olarak harekete yapabileceği katkıyı yapamamış, diğer yandan hareketten beslenme ve onun içinde kendini genişleterek ve derinleştirerek yenileme şansını değerlendirememiştir. Ancak süreç tamamlanmış değil. Yeni bir evreye geçmiş olan hareket öğrenerek varlığını sürdürüyor. Hala içinde yer almak, onunla devinmek, öğrenerek ve öğreterek ilerlemek mümkün ve mutlaka gereklidir.

HDK Neden Yoktu?

Öncelikle HDK ortak bir politik akılda birleşmeyi beceremedi. Hareketin içindeki kimi ulusalcı öğelerden ve ulusalcı odakların niyetlerinden dolayı sürece kaygılı ve ikircikli bakan Kürt hareketinin yaklaşımı bunda bir etken ise HDK içindeki diğer politik öznelerin siyasi önermelerinin uyuşmazlığı da bir diğer etkendi. Direnişin yaşadığı kritik süreçlere dair politik önermelerde ortaklaşamayan HDK, bu süreçlere politik etkide bulunamamıştır. Ortak bir politik akılda buluşamamanın iki temel nedeni vardır. Birincisi, Kürt sorunu konusunda “enternasyonalist” tavrın buluşturduğu HDK bileşenleri ana karakterini Kürt hareketinin verdiği bu mesele dışındaki demokrasi mücadelesinde farklı politik duruşlara sahiptir ve bunları ortaklaştıracak bir süreç yaşanmamıştır. İkincisi, HDK’nın temel sözleşmesinin inşa edildiği süreçte Kürt sorununda “savaş” söz konusuydu ve Batı’da belirgin bir mücadele dinamiği yoktu. 2013 başından itibaren iki önemli politik gelişme yaşanmış(Kürt sorununda ‘çözüm süreci’ ve batıda “Gezi süreci”) bu gelişmelerin önümüzdeki dönemin mücadele programına etkileri değerlendirilip sonuçlandırılamamıştır. Değişen paradigma kurucu iradelerin politik sözleşmeyi yenilemesini gerektirmektedir, bu sürecin nasıl biçimleneceği, kimleri kapsayabileceği önemlidir. Kendisini yerel meclis örgütlenmeleri üzerinde inşa etmeyi hedefleyen HDK’nin yerel meclisleri kitle hareketinin sönük olduğu dönemlerde “meclis” niteliğine sahip olamamış, HDK bileşenlerinin tabanının bir seviyede yan yana geldiği cılız ve bütünleşmemiş oluşumlar olarak varlıklarını sürdürmüştür. Dolayısıyla HDK ortak örgütlenmelerle kendini büyüten bir zemin olmaktan çok bir cephe, bir eylem birliği olabilmiştir. Hedeflenenle realize olan arasındaki bu gerilim iç motivasyonu zedelemiştir Son olarak Taksim Dayanışma içinde daha etkin konumda yer alan

kimi siyasi öznelerin Kürt siyasi hareketine ve dolayısıyla HDK’ye zaman zaman blokaja varan engeller çıkarmasını da nedenler arasında saymak gerekir. Ancak bu yaklaşımın başarılı olabilmesi HDK’nin bir bütün olarak davranamaması, sürece etkin bir biçimde dâhil olamamasıyla mümkün olmuştur.

Nasıl Var Olabilir?

“Kürt sorununda çözüm ve barış sürecinin talepleri ve Gezi Parkı Direnişi ile sembolize olan hak talepleri demokrasi mücadelesinin farklı alanlarda ve farklı içeriklerle ifade edilmesidir.” HDK, bunları birleştirecek dili, pratik politik önerileri bulmada ve geliştirmede rol oynayabilir, oynamalıdır. Lice’deki saldırı karşısında batıda yapılan protestolar bunun mümkün olduğunu kanıtlamıştır. Batı’ya Doğu’daki mücadeleyi ve talepleri anlatmak öncelikle HDK’daki sosyalistler ve batılı demokrasi güçlerinin görevidir. Doğu’ya ve batıdaki Kürt kitlesine Batı’daki mücadelenin dinamiklerini anlatmak da öncelikle BDP’nin görevidir. HDK ve bileşenleri isyanın bileşenlerinden kendini ayırmamalı, bu yeni toplumsal aktörlere kendi içinde yer açmalı, onların içinde bir biçimde erimeli ve kendini yeniden kurmalı; hareketin gidişatına dönük olarak onun dokusuna uygun politik önermeler üretmeyi önüne görev olarak koymalıdır. Tüm yerellerden “Halk meclisleri” üzerine yükselen bir toplumsal- politik odak olmak, proje olarak HDK’nin özüdür. Bu projenin gerçeklik olarak inşa edilebileceği çok elverişli bir ortam doğmuştur. HDK forumların tüm yerellerde birer meclis olarak kendini örgütlemesinin çabası içinde olmalı, bunlar gerçekleştiği oranda bunları kendi meclisleri olarak görmelidir. Buralardaki dinamikleri yaymak için yoğun bir çaba içine girmelidir. Ancak bütün bunları yapabilmek için bütünlüklü bir politik irade zorunluluktur. Bu nedenle HDK, öncelikle kendi içini tahkim etmelidir.


Temmuz 2013 / Sosyalist Dayanışma

SERMAYENİN KATLETTİKLERİ DEVLETİN KORUDUKLARI

S

okaklar direniş şarkılarıyla dolup taşarken halkın en meşru taleplerine akıl almaz bir şiddetle cevap veren hükümetin, bu kadar gazı, bu kadar kurşunu birkaç ağaç için sıkmadığını artık biliyoruz. Barikatlarda direnen, kitlesel yürüyüşlerde gaza, copa rağmen geri çekilmeyen, pencerelerde direnişini her türlü gösterme gayretindeki halk biliyor. Başbakan nezdinde devletin; sermaye düzeninin koruyucusu, yürütücüsü ve aynı zamanda bizzat sermayenin kendisi olduğunu. İktidar; katletmek istercesine halkın üzerine sıktığı gazları; yine asgari ücretlinin maaşı daha cebine girmeden el koyduğu gelir vergileriyle oluşturduğu bütçeden karşılıyor. Ve 1 aydır şiddetin bin bir çeşidini gösteren polisin iaşesini yine aynı bütçeden karşılıyor. Bir yanda kendi parasıyla horlanan, dışlanan, şiddet gören halk, bir yanda halkını sulayan, gazlayan, coplayan devlet ve bir yanda ne pahasına olursa olsun korunması gereken bir güç olarak sermaye… Kıyasıya çarpışıyor. İşçi Ahmet iş cinayetinde madende ölürken, 18 yaşındaki kızı Taksim direnişinde barikatta savaşıyor. Bir yanda işçi Fatma sildiği camdan düşüp ölürken, 20 yaşındaki oğlu Gezi direnişinde nöbet tutuyor. İşçi Ethem mesaisine Ankara Kızılay meydanında direnerek devam ediyor. Bir kısım örgütlü işçi sokağa çıkıyor, yürütülmüyor. Bir kısım örgütlü memur greve çıkmak istiyor, canlı yayında bizzat devlet tarafından “tehdit” ediliyor. Tüm bu hengâme içinde devlet asli görevini yerine getirmekten biran olsun geri durmuyor. Sermayeyi koruyor, kolluyor. Bu toz bulutu içinde meclis daha iyi bir düzen için gerekli yasal mevzuat çalışmalarını yap-

maya devam ediyor. Bunlardan biri de 6331 sayılı İş sağlığı ve güvenliği yasasıyla ilgili. 6331 sayılı yasa 2012 Haziran’ında çıkmış ve bu alanda yine içerdiği düzenlemeler ile bir takım tartışmalar yaratmıştı. İşçi sağlığı ve güvenliği açısından olumlu sayılabilecek bir adım olan bir kaç maddesinin yürürlüğü ise 2013 Temmuz ve devamı aylara bırakılmıştı. Şimdi meclis gündeminde olan yasa tasarısına göre bu tarihler ertelenmek isteniyor. Eğer düzenleme bu haliyle geçerse 6331 sayılı yasanın yürürlük tarihinde aşağıdaki değişiklikler olacak: -Kamu kurumları ile 50’den az çalışanı olan ve az tehlikeli sınıfta yer alan işyerleri için yayımı tarihinden itibaren dört yıl sonra, (Normalde 2014 yılı Temmuz ayında yürürlüğe girecekti öneri kabul edilirse 2016 yılında yürürlüğe girecek) -50’den az çalışanı olan tehlikeli ve çok tehlikeli sınıfta yer alan işyerleri için yayımı tarihinden itibaren iki yıl sonra, (Normalde 2013 yılı Temmuz ayında yürürlüğe girecekti, şimdi 2014 yılına ertelenecek) Bu öneri kabul edilirse ülkemizde iş kazalarının en çok görüldüğü tehlikeli ve çok tehlikeli sınıfa giren iş kollarında yapılması gereken düzenlemeler ileri bir tarihe bırakılacak. Yani bu işkollarında, iş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi gibi uzman personelden hizmet alınması; risk analizi yapılması ve analiz sonucuna göre gerekli güvenlik önlemlerinin alınması; bu önlemlerin alınıp alınmadığının periyodik olarak kontrolü; çalışma ortamında işçi sağlığını tehdit eden ve meslek hastalıklarına zemin oluşturan etkenlerin ölçme ve değerlendirmelerinin yapılması ve işçilere iş sağlığı ve güvenliği eğitimleri verilmesi gibi iş kazalarını ve meslek has-

talıklarını gerçekten azaltacak önlemlerin alınmasına yönelik uygulamalar ertelenecek. Halen iş cinayetlerinde her ay 200 civarında işçi hayatını kaybediyor. Sayısız kazada da işçiler sakatlanıyor, yaralanıyor, meslek hastalığına yakalanıyor. İşçi sağlığı iş güvenliği meclisinin verilerine göre 2013 Mayıs ayında en az 114 işçi hayatını kaybetti. Yaz aylarının gelmesiyle mevsimlik tarım ve inşaat sektörlerinde kaza sayısı arttı ve bu ay her iki sektörden 27 işçi iş cinayeti ile hayatını kaybetti. En son Haziran ayı içinde Afyonkarahisar’ın Bolvadin ilçesinde tırla minibüsün çarpışması sonucu 4 mevsimlik tarım işçisi hayatını kaybetti, 9 kişi de yaralandı. Muğla’da yedi işçi en basit önlemler alınmadığı için göz göre göre boğularak can verdi. Güllük beldesinde bulunan atık su arıtma tesisinde temizlik çalışmaları yaparken, ortamdaki metan gazından zehirlenen Mustafa Öztürk, Özcan Özkan, Fikret Özdemir, Hasan Özgür, Serkan Miral, Yüksel Kum ve Mevlüt Özbakır isimli işçiler hayatlarını kaybetti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre bile, ülkemizde her gün 172 iş kazası oluyor. Bu kazalar sonucu yine her gün 4 işçi hayatını kaybediyor ve 6 işçi de sakat kalarak sürekli iş göremez hale geliyor. Ama bütün bunlara rağmen bu ölümleri, iş kazalarını ve meslek hastalıklarını engelleyebilecek yasal adımların atılması geciktiriliyor. Atılmış adımlar uygulanmaktan kaçınılıyor. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun bazı hükümlerinin yürürlüğe girme tarihinin ertelenmesini öngören bir yasa teklifi şu an Mecliste görüşülmeyi bekliyor. Yapılması planlanan bu düzenleme ile işverenler işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili olarak yapmaları gereken bu yükümlülüklerden

Sevgi EVRİM

bir süre daha kurtulmuş olacak. Kuşkusuz bu uygulamaları yapmak zorunda olmanın getireceği mali yükten de kurtulmuş olacaklar. Eğer bu yasa değişikliği mecliste kabul edilirse, Muğla’da yedi işçinin hayatına mal olan (cinayet gibi) kazada olduğu gibi, alınacak basit önlemlerle kolayca önlenebilecek cinayetler olmaya devam edecektir. Tablo bu kadar açık. İş cinayetlerinde biz işçiler öldüğümüz gibi. Yine kamuoyunu yanıltmak ve ertelemeyi haklı göstermek için, “1-2 çalışanı olan kuaförler, berberler bile iş güvenliği uzmanı istihdam edecek” şeklinde kasıtlı ve yanlış haberler yapılıyor. Oysa yasaya göre tehlike sınıfına bakılmaksızın 10 kişinin altında çalışanı bulunan işyerlerinde, bu hizmetlerin maliyeti Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından finanse edilecekti. Bu yasanın yürürlüğünün ertelenmesi için hiçbir gerekçe yok. Tabii sermayeyi korumanın, kollamanın dışında. Sermayenin yükünü azaltmak ve devletin yükümlülüklerden kaçınmak için yapılacak bu değişikliğin bedelini de biz işçiler ödeyeceğiz. Tıpkı emek gücünü kıskaca alan bütün saldırılarda olduğu gibi. Nereye kadar mı? Ta ki Gezi ruhu fabrikalara sirayet edene kadar.

23


“Ölü mü denir şimdi onlara?”

Koca bir toplumsal uyanışa can veren yoldaşlar… Türkiye toplumu karanlık uykularından uyandıysa, dayanışmayı, özgürlüğü, adalet için kavgayı hatırladıysa bu dirilişte en büyük pay sizindir. “En güzel 100 metreyi koşan” sizler isyanın bayrağını milyonlara emanet ettiniz. Haziran’da dirilen insanlığımızdır. Mehmedimiz öne atılan tertemiz gençliğimizin… Ethemimiz işçi sınıfımızın sömürüye karşı öfkesinin… Abdullahımız ateşlerde semah dönenlerimizin… Medenimiz ise halklarımızın kol kola giren isyanlarının nişanesi olarak…

HALKLARIMIZIN BÜYÜYEN ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK DEVRİMİNDE YAŞAYACAKLARDIR…

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2013 21. Sayı  

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2013 21. Sayı  

Advertisement