Page 1

Savaş Hükümetine Karşı Halkların Kucaklaşmasını Örgütleyeceğiz

Fiyatı: 1,5 TL

www.sosyalistdayanisma.org

ARALIK 2012 YIL: 2 SAYI 17

Arap, Kürt, Türk, Sunni, Alevi, Yahudi...

HALKLAR KUCAKLAŞACAK!

SAVAŞ TACİRLERİ HESAP VERECEK!

Suriye Sürecinde Gelinen Aşama Ve Rojava (Batı) Kürdistan Açlık Grevlerinin Ardından Dersim Tartışmaları Üzerine Akp’nin Son Hamlesi: Büyükşehir Belediyesi Yasası “Yök Gitsin Biz Kalıyoruz!” Örgütlenme Özgürlüğü AKP ve Demokrasi Yasanız da Zorunuz da Örgütlenmemizi Engelleyemez Çalışırken Hastalanmak, Ölmek Kanıksanamaz Şiddet Münferit Değil Sistemli Bir Politika Mursi Bilmecesi Aydınlanma Döneminde Kısa Süren Savaş ve Ateşkes Maraş Kerbela’dır!


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

AYAĞA KALKAN DÜNYA HALKLARININ GÖSTERDİĞİ YOLDAN YÜRÜMEK Nasıl bir saçmalığın içinde yaşamaya çalıştığımızın farkında mısınız? Genelkurmay, orduda gerçekleşen intiharlarda ölen askerlerin sayısının çatışmalarda ölenlerden fazla olduğuna dair açıklamasında “bu durumun sivil hayattaki yaşam koşullarından kaynaklandığını” söyleyiverdi. Düzenin alttakilere dayattığı yaşam koşulları kimi durumlarda ölümü yaşama tercih ettirecek kadar korkunç. Mutsuzluk, güvencesizlik, geleceksizlik, neo-liberalizmin tüm hayatı bir yarış podyumuna çeviren, tüketemeyeni safralaştıran kurgusu alttakiler, ezilenler, yoksullar için yaşamı bir cehenneme çevirmiş zaten. Aynı çocuklar askerde komutanlarının baskıları, çatışma gerilimi vs. gibi sebeplerle intihar ediyorlar. Milliyetçiliğin kutsallaştırdığı devlet, milletini “terörist”ten daha büyük bir yıkıma uğratıyor. Hatta bu bir türlü çözülemeyen Kürt Sorununun müsebbinin de devlet ve egemenler olduğu düşünülürse “katil kim?” sorusunun cevabı hemen ortay çıkmıyor mu?

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 2, Sayı: 17 Aralık 2012 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Bangladeş’te yanarak ölen yüzlerce işçinin, Samsun’da 100 tonluk tankın altında ezilerek ölen 5 işçinin katilleri kim? Kendini yönetmekten başka bir derdi olmayan Suriye Kürtlerinin üzerine çeteleri salarak ölümlere, şehirlerin yakılıp yıkılmasına yol açan kim? Devrimlerine sahip çıkmayı ekmeklerine, evlatlarına sahip çıkmak belleyen Mısırlı emekçilerin katilleri nerede? (Bu arada uslanmaz komploculara sormak lazım Mursi’ye karşı ayaklanan Mısırlılar da mı Amerika’nın ajanları? Yoksa Mursi su katılmamış bir anti-emperyalist olmasın?) Bedenlerini günlerce ölüme yatırarak, halklarımıza bir kardeşleşme kapısı aralamayı başaranların zaferinin karşısına dokunulmazlık bombası ile çıkan Azrailler kim? Roboski’de ölenlerin 1 yıl sonra hala katilleri kim sorusunun cevabı ortada mı? Suriye’de her gün onlarla, yüzlerle ifade edilen ölümlerin sorumlusu nerede? (Telekom’un sahibi Hariri ailesi, Suriye’deki çetelerin en önemli mali destekçilerinden biri) Maraş’ın katilleri, Sivas’ın katilleri ellerini kollarını sallayarak ortalıkta geziyorlar da onları ortalığa salan kim? AKP’nin son çıkardığı ‘torba yasa’ ile meslek lisesi öğrencilerine verilen aylık maaşın yarıya yarıya azalarak 115 liraya indiğini biliyor musunuz? Bu çocuklar gencecik yaşlarında yaşadıklarının verdiği umutsuzlukla kendilerine veya birilerine zarar verse bunun sorumlusu kim? Katiller belli. Ama sorumlular onlar değil. Sorumlular bunca saçmalığa gözlerini yumup böylesi bir cehennemde doğru bir hayat yaşayabileceğini umanlardır. “Çalışırsak olur” saflığıyla hayatlarını patronların ayaklarının dibine hiç öfkelenmeden, hiç bir şeye kızmadan, hiç sesini çıkarmadan dökenlerdir. Para babasına yaranmak için şekilden şekle girenlerdir. Rezilliklere gözünü yumdukça bunların hiçbirinin başına gelmeyeceğini sananlardır. Fakat o kadar da uzun boylu değil… Ezilenlerin öfkesi hiçbir çürütmeyle sönmeyecek devasa bir alevdir. Yaşamın dengelerinin yerine oturması, insanca yaşanacak bir dünya, adalet ve özgürlük ancak bu büyük alev topu zenginliğin şatafatını, sıradanlığını, insanlıktan çıkmışlığını, değersizliğini, hırsızlığını, yağmacılığını, “performans” takıntısını yakıp yıkınca mümkün olacak! O yüzden sıvayalım kolları. Devrim hamallığında kaybedecek bir saniyemiz bile yok! 2013’te büyüyen bir devrim ve sosyalizm mücadelesi ile buluşmak üzere!


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

SAVAŞ HÜKÜMETİNE KARŞI HALKLARIN KUCAKLAŞMASINI ÖRGÜTLEYECEĞİZ AKP

artık tam anlamıyla bir savaş hükümetidir. Bu tespit sadece hayata geçirilen Suriye politikasıyla ilgili bir değerlendirme olarak okunamaz. AKP işçilere, yoksullara, kadınlara, Alevilere, Ortadoğu halklarına savaş açmış bir partidir. AKP bu kadar geniş kesimlere aynı anda yönelerek aslında kendi mezar kazıcısı haline de dönüşüyor. Önümüzdeki günler bu gerçeğin yaşanacağı günler olacaktır. AKP’nin Suriye sınırına Patriot füzeleri yerleştirmek istemesi önemli bir eşik aşılması anlamına gelmektedir. Türkiye hem kendisine hem de Suriye’de savaşmaya motive etmeye çalıştığı kesimlere güvenlik perdesi yaratma çabasındadır. Patriot adımı Türk dış politikasındaki ataklaşma girişiminin taktiksel değil stratejik olduğunun bir ifadesidir. Ortadoğu’da büyük bir hesaplaşma yaşanmaktadır ve yeni iktidarlaşan Anadolu sermayesi ülke içindeki konumunu sağlamlaştırmanın bu hesaplaşmada sonuç alıcı bir rol alabilmesine bağlı olduğunun farkındadır. Suriye’de inisiyatifi büyük oranda Türkiye’nin elinden çekip alan yeni muhalefet düzenlemesi bu konuda Türkiye’yi daha belirgin bir biçimde ikna etmiş gözükmektedir. Putin’le yapılan devasa ekonomik anlaşmalar bu konuda alan açma çabalarının bir sonucudur. Türkiye Rusya’yı dış politikasına kayıtsız kalması konusunda satın almaya çalışmıştır. Yaşanan ekonomik kriz koşullarında tek bir nükleer santral anlaşmasından 20 milyar dolar elde edilmesi önemli ve gözden uzak tutulamayacak bir ganimet gibi değerlendirilebilir. Fakat

Suriye’de yaşanacakların o kadar kapsamlı sonuçları olacaktır ki burada sadece mali beklentilerin çok ötesine geçen menfaatler söz konusudur. Türkiye bölgede Suudi Arabistan, İran ve Rusya gibi üç önemli aktöre karşı hem bunların yanında olan hem de tamamen karşısında olan bir politika paketini birlikte yürütmek durumunda olan en bıçak sırtındaki ülke konumundadır. Türkiye’nin yürütmek zorunda olduğu politika her geçen gün daha da imkânsızı başarmak noktasına doğru ilerlemektedir. Bu tarz bir politikanın şimdiye kadar bir biçimde sürdürülebilmiş olması şimdiden sonra da sürdürülebileceğinin garantisini sunmamaktadır. İran’dan ucuz petrol alınmalı, Amerika buna ikna edilmeli, ama Suriye’ye karşı da muhalefet desteklenmelidir. İran’a karşı müeyyideler delinmeli ama onun en çok korkuttuğu ülke olan Suudi Arabistan’dan da petrodolarların girişi kesintiye uğramamalıdır. Rusya doğalgaz akışını kesmemeli ama Suriye’nin yıkımında başrol oynanmaya devam edilmelidir. Bu kadar büyük çelişkilerin bir arada sürdürülebilmesi ancak çelişkilerle açıklanabilir. En iyi ihtimalin gerçekleşmediği bütün durumlar son yılların en sarsıcı krizi anlamına gelecektir.

Kürtlerle Savaş Akp’nin Sonu Olacak

Böylesi bir krizin eşiğindeki Türkiye’nin Kürt politikası ise en büyük çelişkiyi barındırmaktadır. Suriye halkları özgürleşmelidir ama Kürtler asla. Türkiye “demokratikleşmelidir” ama Diyarbakır’a demokrasi gaz bombası ve dokunulmazlıkların kaldırılması olarak ulaşmalı-

dır. Barzani korunmalıdır ama Rojava Kürtlerinin üzerine her türlü çete salınmalı, Esad’ın Batı Kürdistan’ı harabeye çevirmesi için her türlü provokasyona girişilmelidir. Türkiye, ABD’nin kendisine emanet ettiği Kürtler dışında hepsinin en azılı düşmanı olmaya devam etmektedir. Erdoğan’ın açlık grevleri sırasında kullandığı dil Şevket Kazan’ın ve Mehmet Ağar’ın bile yüzünü kızartmıştır. Öcalan’ın yapıcı yaklaşımı olmasaydı, Erdoğan’ın politikası ülkeyi bir halklar boğazlaşmasının sahnesi haline çevirmek üzereydi. Bu risk hala tamamen ortadan kalkmamıştır. Erdoğan’ın dokunulmazlıklarla ilgili tutumunun ülkeyi bir kez daha Sırat

Köprüsü’nün eşiğine getirmesi kuvvetle muhtemeldir. Dokunulmazlıklar kalkar mı, kalkmaz mı; tutuklamalar olur mu olmaz mı tartışması liberallerce yine “sağduyu hâkim olur” değerlendirmeleriyle bağlanmaktadır fakat bu beyler dünyanın bir savaş momentinden geçtiğini unutmaktadırlar. Ortadoğu’da büyük hesaplaşma günü yaklaşmaktadır ve bütün aktörler o güne en avantajlı, rakiplerini en zayıflatmış bir biçimde girmek istemektedirler. Türkiye’nin Ortadoğu politikasında bu kadar aktif olma çabası büyük oranda bölgede Kürt inisiyatifini kırma amacına da dönüktür. Dolayısıyla bölgede savaş politikalarına kilitlenen

M.Mert SİNAN

Suriye’de yaşanacakların o kadar kapsamlı sonuçları olacaktır ki burada sadece mali beklentilerin çok ötesine geçen menfaatler söz konusudur. Türkiye bölgede Suudi Arabistan, İran ve Rusya gibi üç önemli

aktöre karşı hem bunların yanında olan hem de tamamen karşısında olan bir politika paketini birlikte yürütmek durumunda olan en bıçak sırtındaki ülke konumundadır. Türkiye’nin yürütmek zorunda olduğu politika her geçen gün daha da imkânsızı başarmak noktasına doğru ilerlemektedir. 3


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

AKP’nin ülkede Kürtlere, en büyük muhaliflerine yönelik savaşı yükseltmesi anlaşılabilirdir. Hele de açlık grevleri sürecinde fiilen önemli bir yenilgi yaşamış olan bir AKP’nin böylesi bir saldırganlaşmaya çok açık olduğu ortadadır.

Asgari Ücret Açlık Sınırının Altında Belirlenemez

Böylesi bir krizin eşiğindeki Türkiye’nin Kürt politikası ise en büyük çelişkiyi barındırmaktadır. Suriye halkları özgürleşmelidir ama Kürtler asla. Türkiye “demokratikleşmelidir” ama Diyarbakır’a demokrasi gaz bombası ve dokunulmazlıkların kaldırılması olarak ulaşmalıdır. Barzani korunmalıdır ama Rojava Kürtlerinin üzerine her türlü çete salınmalı, Esad’ın Batı Kürdistan’ı harabeye çevirmesi için her türlü provokasyona girişilmelidir.

4

AKP’nin saldırmak zorunda olduğu bir diğer kesim de işçi sınıfıdır. Ülkeye daha fazla yabancı sermaye çekebilmek için işgücü maliyetlerinin düşürülebilmesi esastır. Asgari ücretle ilgili %3+3’lük teklifin bundan başka bir anlamı yoktur. 765 lira olacak bir asgari ücretin işçilerin açlık sınırının altında yaşamaya talim etmesi anlamına geleceği açıktır. En düşük memur maaşının yarısına kadar gerilemiş bir asgari ücret, her türlü riski göze alarak en kötü koşullarda üretim yapan işçiler için kabul edilmemesi gereken bir seviyededir. Geçtiğimiz ay içerisinde Samsun’da gerçekleşen iş cinayetinde 53 yaşında asgari ücrete çalışan bir taşeron işçinin 1000 tonluk amonyak tankının altında ezilerek can vermesi ibretliktir. Kasım ayında iş cinayetlerinde en az 82 işçi hayatını kaybetmiştir. 730 liraya bir ay ölümüne çalışan işçiler “AKP mucizesi” nin altında yatan yalın gerçektir. Metal işçilerine önerilen yıllık zam da aynı oranlardadır. İşçiler ömürlerini üç kuruşa patronlarına peşkeş çekmekten daha iyi seçeneklere sahiptirler.Nasırlı eller bu azılı sömürü koşullarına karşı birleşebildiğinde neleri başarabildiğini görebilecektir. AKP üniversitelere saldırmaktadır. Yeni YÖK yasası eskisini mumla aratacak seviyededir. Artık üniversitelerin ve akademisyenlerin hiçbir seviyede özerkliklerinden bahsedemeyecek bir noktaya doğru gitmekteyiz. AKP mesleki birliklere saldırmaktadır. İktidar olamadığı yeri bitirmenin yollarını artık derin bir tecrübeyle deneyim dağarcığına katan AKP, mühendis-mimar birliklerinin altını oymanın planlarını yapmaktadır. Kamu Hastaneleri Birliği Yasası hastaneleri fiilen özelleştirmiştir.

Artık CEO’lar tarafından yönetilen devlet hastanelerimiz olacak. Çok kar edenleri daha yüksek statüye sahipler. “Rantabl” devlet hastanelerinin özelleştirilmesi an meselesidir. Sağlık çalışanları performans kriterleri ve iş yükü dolayısıyla patır patır intihar etmektedir. Yani sonuç olarak AKP tahakküm altına alamadığı tüm kesimlere yönelik yoğun saldırıya devam etmektedir. Kürtler, Aleviler, …,işçiler topun ağzındadır.

Doğru Direnmek Devrime Yürütür

Bu zulme nasıl direnmek gerekmektedir? Bir yanlış ve iki doğrudan yola çıkarak anlatmaya çalışalım. Yanlış, eğitim işkolunda yaşanan kimi gelişmelere tepki vermek amacıyla okullara eşofmanla gitme eylemi gerçekleştiren Eğitim Sen’lilerin tutumudur. Bu tarz CHP tipi muhalefetin AKP’ye yaradığı ortadadır. Eğitim Yasası ile ilgili düzenlemelere direnişin çok sınırlı seviyede kalması bu tarz muhalefetin sınırlarını ortaya koyması açısından öğreticidir. Muhalefet muhafazakârlaşmaya karşı tutum almanın doğru yolunu bulabilmek zorundadır ama fevri kimi tepkilerin bu konuda faydalı olmadığı ortaya çıkmıştır. Toplumu laikler-gericiler şeklinde bölen tüm muhalefet biçimleri AKP’ye yaramaktadır. Doğru tarzın birinci örneği Kürt halkı tarafından sergilenmiştir. Açlık grevleri sürecinde sergilenen tutum ve birliktelik AKP’nin kabadayılıklarını püskürtmeye yetmiştir Kürt halkı o kadar hegemonik bir mücadele yürütmektedir ki dokunulmazlık tartışmalarında AKP içinden bile çatlak sesler çıkmak zorunda kalmaktadır. Böylesi bir kenetlenmiş halk gerçekliği karşısında AKP çaresiz kalmaktadır. İkinci doğru örnek ise Mısır halkı tarafından sergilenmektedir. Müslüman Kardeşler üyesi Cumhurbaşkanı Mursi’nin Hamas’ın İsrail”e ateşkes dikte ettirebilmesi sonrasında fırsattan istifade çıkardığı ve kendisini her türlü denetimden azade kılan yasaya karşı sergilediği direniş, demokrasinin gerçek kaynağının ne olduğunu sergilemektedir.

Demokrasi halkın ölümüne direnişinden doğmaktadır. Demokrasinin başkaca hiçbir gerçek kaynağı yoktur. Anayasa hazırlık sürecini başkanlık sistemi ısrarıyla kilitlemeyi göze alan AKP’nin bu kadar fütursuzlaşabilmesi Kürt halkının direnişinin yanı başına işçilerin ve Alevilerin isyanını dikemememizden kaynaklanmaktadır. O zaman yürünecek rota bellidir. AKP’nin halkları birbirine karşı saflaştırma girişimlerine karşı farklı etnik kökenlerden ve mezheplerden halklarımızın kardeşleşmesine ön ayak olmaktır. Mademki AKP, Suriyeli Nusayrilere ve Kürtlere savaş ilan ediyor biz de Sünnilerin, Nusayrilerin ve Kürtlerin kardeşliğini inşa etmeye soyunacağız. Savaş politikaları güden AKP’nin karşısına halkların kardeşliği projesi ile çıkacağız. Patriotları orada rahat bırakmayacağız. Serakaniye’ye yapılan her türlü saldırının hesabını burada soracağız. Antakya’nın çetelerin yatağı yapılmasını engelleyeceğiz. Para için işçilerin hayatlarıyla oynayanlardan hesap soracağız. Mısır halkı gibi eldekilerle yetinmeyeceğiz. Gerçekten gönlümüzden geçen dünya için direneceğiz. Ve kazanacağız...


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

SURİYE SÜRECİNDE GELİNEN AŞAMA VE ROJAVA (BATI) KÜRDİSTAN

Ö

nceki değerlendirmemizde, ABD başkanlık seçimlerinden sonuç ne çıkarsa çıksın Suriye sürecinin uzayacağını belirtmiştik. Öncelikle bu tespitimizin tekrar altını çizelim. Obama, güç kaybederek başkanlık koltuğuna oturdu ve gözler yine küresel gerilimin yoğunlaştığı Suriye’ye çevrildi. Beklediğimiz gibi emperyalistlerin Suriye taktik planında bir değişiklik yok. İşbirlikçi iç muhalefet derlenip toparlanıp güçlendirilecek. Uluslararası desteği kırılarak Esad iktidarı yalnızlaştırılacak. Taktik planın özü aynı. Yalnız uzayan süreçte kullanılan araçların iş görmeyenlerinde, yıprananlarında bir yenileme söz konusu. Emperyalist güçlerde “hayal kırıklığı” yaratan Suriye Ulusal Konseyi’nin (SUK) yerine, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) devreye sokulması bu anlama geliyor.

İşbirlikçi İç Muhalefetin Yeni Çatısı: SMDK

Yeni bir örgütlenmeye gidileceğinin ilk işareti ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’dan geldi. Kasım ayının başında Katar’ın başkenti Doha’da yapılan muhalefet toplantısı öncesi Clinton, SUK’un feshedilmesi gerektiğini söyledi. Müslüman Kardeşler ve Selefi grupların SUK ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) içerisindeki etkinliklerinden duyulan rahatsızlık, bu yaklaşımın gerekçelerinden biri olarak açıkça ifade ediliyor. Hatırlanacağı gibi ABD’nin Libya Büyükelçisi’nin de öldürüldüğü olaylarda, emperyalistlerin kontrolü dışına çıkan bu gruplar rol oynamıştı. Clinton’un

açıklaması-

nın ardından 11 Kasım günü SMDK’nin kuruluşu ilan edildi. SUK’un da dahil olduğu yeni koalisyonun başına Suriye’nin önde gelen Sünni din adamlarından Muaz el-Hatib getirildi. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve Arap Birliği ülkelerinin yanı sıra Türkiye, Fransa ve İngiltere, SMDK’yi “Suriye halkının meşru temsilcisi” olarak tanıdı. Suriye sürecinin başından beri temkinli bir yaklaşım sergileyen ABD, bu konuda da aceleci olmadı. SMDK’nin kuruluşundan bir süre sonra da ÖSO içerisinden bir grup, “SMDK’ye bağlı yeni Suriye ordusunu yaratma” hedefiyle Özgür Askerler Birliği’ni (ÖAB) kurduklarını açıkladı. Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak aynı kentin bir başka binasında toplanan SUK’un yenilenen Genel Kurulunda da Müslüman Kardeşler’in desteğiyle başkanlığa bu kez Hıristiyan kökenli George Sabra seçildi. Genel Kurulda kurumsal olarak Kürtler, Nusayriler ve kadınlar yer almadı. İşbirlikçi iç muhalefetin yeni yapılanmasının eskisinden farklı sonuçlar yaratmasını beklememiz için şimdilik bir sebep yok. Hatta SMDK sürecinin daha başında, SUK’un yaşadığı olumsuzlara benzer durumlar bile açığa çıktı. İki etkin silahlı muhalif grup Tewhid Livası ve El Nusra Cephesi ile Kataeb Ehrar Şam’ın da aralarında olduğu 14 örgüt, “dışarıdan dayatılan komplo” olarak değerlendirerek SMDK’yi reddetti.

Mısır Oyuna Girdi; SMDK’nin Merkezi Kahire Olacak

Dergimizin Eylül sayısında, bir dönemin etkin bölgesel gücü Mısır’ın, yeni Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yle birlikte

sürece müdahil olduğunu ifade etmiştik.Mısır ilk adımını, “çözüm gücü” olarak kendisiyle birlikte Suudi Arabistan, Türkiye ve İran’ın içerisinde yer alacağı “Suriye Temas Grubu” oluşturulması önerisini gündeme getirerek atmıştı. Son olarak SMDK’nin başkanı Muaz el-Hatib’in yeni koalisyonun merkezinin Kahire’de olacağını açıklaması, Mısır’ın bölge denkleminde alacağı pozisyon hakkında yeni bir gösterge. Onca didinmesine karşın Türkiye çaptan düşerken, Mısır yeniden oyuna dahil oluyor.

Çaptan Düşen Türkiye’nin Hamlesi ve ÖSO’nun Yeni Rolü

Rojava Kürdistan’da giderek kurumsallaşan demokratik halk iktidarı, Türk Devletinin büyük baş ağrısı. Türkiye, doğrudan müdahaleye soyunamadığı Rojava’ya ÖSO eliyle saldırı süreci başlattı. Esad iktidarına karşı işbirlikçi iç muhalefetin silahlı gücü olarak Türkiye üzerinden devreye sokulan ÖSO, rolünü oynayamayıp tökezledikçe, hamisi Türkiye kendisine yeni bir rol biçti. Şimdi ÖSO, Rojava’da büyüyen halk iktidarını yıpratmak ve giderek Kürt halkının tarihsel kazanımını tasfiye etmek amacıyla devreye sokuldu.

Salih İNCESOY

Suriye taktik planında bir değişiklik yok. İşbirlikçi iç muhalefet derlenip toparlanıp güçlendirilecek. Uluslararası desteği kırılarak Esad iktidarı

yalnızlaştırılacak. Taktik planın özü aynı. Yalnız uzayan süreçte kullanılan araçların iş görmeyenlerinde, yıprananlarında bir yenileme söz konusu. Emperyalist güçlerde “hayal kırıklığı” yaratan Suriye Ulusal Konseyi’nin (SUK) yerine, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun (SMDK) devreye sokulması bu anlama geliyor.

Türkiye’nin bu saldırısı stratejik bir planlama çer-

5


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Rojava Kürdistan’da giderek kurumsallaşan demokratik halk iktidarı, Türk Devletinin büyük baş ağrısı. Türkiye, doğrudan müdahaleye soyunamadığı Rojava’ya ÖSO eliyle saldırı süreci başlattı. Esad iktidarına karşı işbirlikçi iç

çevesinde gerçekleşiyor. Rojava Kürdistan’ın en büyük kenti Qamişlo düşürülüp Güney Kürdistan’la (Irak Kürdistan’ı) bağ kesilecek. Diğer yandan da Rojava’nın Halep sınırındaki Afrin düşürülüp Suriye’nin ticaret merkezi Halep’le bağ kopartılacak. İzole edilen, askeri zorla hırpalanan Rojava, su, enerji ve ticaret kanalları da kurutularak bitirilecek. Türkiye’de kurulan çok sayıda kampta barınan ve eğitilen ÖSO militanları, bu stratejik plan dahilinde Rojava üzerine sürülüyor. Mardin ve Şırnak sınır hattı üzerinden Qamişlo, Amude, Dirbesiye ve Derik; Kilis üzerinden Afrin ve Halep; Urfa üzerinden Serekaniye, Til Ebyed ve Kobani hedef tahtasında. Kürt kentlerine ÖSO militanlarının girişlerini Suriye ordusunun bombardımanı izliyor. Rojava Kürdistan bu yolla adım adım savaşın içerisine çekiliyor.

“Halk Savunma Birlikleri (YPG), 10 bini aşkın gücüyle Rojava'yı savunuyor"

muhalefetin silahlı gücü olarak Türkiye üzerinden devreye sokulan ÖSO, rolünü oynayamayıp tökezledikçe, hamisi Türkiye kendisine yeni bir rol biçti. Şimdi ÖSO, Rojava’da büyüyen halk iktidarını yıpratmak ve giderek Kürt halkının tarihsel kazanımını tasfiye etmek amacıyla devreye sokuldu.

6

İlk Adım Halep ve Afrin…

Planın ilk adımı Ekim ayının sonlarında atıldı. ÖSO militanları büyük bir Kürt nüfusunun yaşadığı Halep’in Kürt mahallesi Eşrefiye’ye girdi. Ardından Suriye ordusu mahalleyi bombaladı. Rojava Kürdistan’ın savunma gücü YPG’nin (Halk Savunma Birlikleri) müdahalesi sonucu varılan anlaşmayla ÖSO militanları mahalleyi terk etmek zorunda kaldı. Halep’te tezgahlanan bu oyunun arkasında Türkiye’nin doğrudan kontrolündeki Azadi Partisi bağlantılı Selahaddin Eyyubi Tugayı bulunuyor. İçerisinde işbirlikçi Kürtlerin de yer aldığı bu çete, ÖSO’ya bağlı olarak hareket ediyor. Halep’in ardından bu kez aynı senaryo Afrin’de devreye

sokuldu. Türkmenlerden oluşan ve Türkiye tarafından desteklenip silahlandırılan Emmar Dadiki adlı grup, Kürt kenti Afrin’in köylerine saldırdı. Bu yolla, Rojava’yı Halep’e bağlayan köprü olan Afrin’in direnci sınanmak istendi.

Ardından Serekaniye ve Dirbesiye…

Türkiye, bu kez 8 Kasım gecesi tanklar ve ağır silahlarla donattığı ÖSO militanlarını Urfa’nın Ceylanpınar ilçesi üzerinden Serekaniye üzerine sürdü. Günlerce süren çatışmaların ve Esad ordusunun bombardımanı sonucu kent harabeye döndü. Serekaniye’de Yüksek Kürt Konseyi (YKK) tarafından düzenlenmek istenen yürüyüş öncesinde ÖSO’ya bağlı çetelerin gerçekleştirdiği saldırıda Halk Meclisi Başkanı Abid Xelil katledildi. YPG’nin çetelere yönelik müdahalesi sonucu çıkan çatışmalar uzun süre devam etti. Kürt kenti Kobani’ye de benzeri bir saldırıda bulunmak isteyen ÖSO çeteleri, YPG’nin sert müdahalesiyle geri çekilmek zorunda kaldı. YPG karşısında ağır kayıplar veren ÖSO’nun 23 Kasım’daki ateşkes talebi, YPG Komutanlığı tarafından şartlı olarak kabul edildi. Serekaniye, 1921 yılında Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Ankara Anlaşması’yla ikiye bölünmüş bir Kürt kenti. Türkiye tarafında kalan kısım Türkleştirme, Suriye tarafı Araplaştırma politikasına maruz kalmış. Türkiye tarafına Ceylanpınar, Suriye tarafına Resulayn isimleri verilmiş. Kürt kenti Serekaniye’de nüfusun büyük kısmını oluşturan Kürtler dışında Araplar, Ermeniler, Asuri-Süryaniler de yaşıyor. Arap nüfusu, büyük ölçüde “Arap Kemeri” sürecinde kente yerleştirilmiş. YPG’nin ateşkes koşullarından birisi de Serekaniye’de yaşayan tüm kesimleri kapsayacak bir halk meclisi oluşturulması. YPG’nin ateşkeste şart koştuğu süre içerisinde ÖSO çetelerinin Serekaniye’yi terk etmelerinin ardından çeteler bu kez de

Mardin’in Kızıltepe ilçesi üzerinden Dirbesiye kentine sokuldu. Türkiye’ye ait 1 ambulans ve 4 sivil araç eşliğinde Dirbesiye’ye giren 50 kişilik silahlı grubun YPG tarafından fark edilmesi üzerine çatışma çıktı. Türkiye belirlediği plan doğrultusunda ÖSO çetelerini yeni hedefler üzerine sürecektir. TSK, Nusaybin’nin karşısından silah sesleri geldiği gerekçesiyle Qamişlo sınırına askeri yığınak yaptı. Aynı zamanda Kobani sınırında yer alan Urfa’nın Suruç ilçesinde de hareketlilikler yaşanıyor. Kobani, Kürtlerin özerklik ilan ettiği kentlerden biri. Gelen bu bilgiler, önümüzdeki günlerde ÖSO ve YPG arasında yeni çatışmaların yaşanacağının habercisi.

Türkiye Sınırında Patriot Füzeleri

Türkiye, Suriye’den gelebilecek saldırı riskine karşı NATO’dan hava savunmasının desteklenmesini istedi. ABD başkanlık seçimi sonrasında hız kazanana diplomatik çabalar sonucunda gelinen aşamada Patriot füzelerinin rampalarının yerleştirileceği alanlar NATO heyeti tarafından inceleniyor. Adana, İskenderun dışında Urfa, Diyarbakır ve Batman gibi Kürt illeri, füze sisteminin kurulacağı olası seçenekler arasında. Füze bataryalarının kurulacağı bölgelere, belli sayıda NATO askerinin de yerleştirilmesi bekleniyor. Bu gelişmenin bir yönü, emperyalistlerin bölgeye yönelik önümüzdeki sürece dönük hesaplarıyla ilgilidir. Diğer boyutunun ise Türk Devleti’nin Kürtlere karşı yürüttüğü savaşla ilgili olduğu, şu ana kadar yapılan hazırlıklardan anlaşılmaktadır.

Suriye Kürtleri’nin Ulusal Birliği de Emperyalistlerin Hedef Tahtasında

Suriye Kürtlerinin geliştirmeye çalıştığı ulusal birlik süreci de sürekli sınavdan geçiyor. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz yılın Haziran ayında Erbil’de yapılan toplantıda, Rojava’da ulusal birliği geliştirme konusunda önemli


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

bir adım atılmıştı. 16 örgütü çatısı altında toplayan Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) ve kuruluşunda PYD’nin öncülük ettiği Rojava Kürdistan Halk Meclisi (MGRK) ortak hareket etme kararı almıştı. Ortak hareket, örgütlerin temsilcilerinden oluşan Yüksek Kürt Konseyi (YKK) mekanizması üzerinden sağlanacaktı. Aynı zamanda YKK, Rojava Kürtlerinin resmi temsilcisi olarak öne çıkartılacak, YPG ise YKK’ye bağlı olarak hareket edecekti. Rojava’nın devrimci örgütü ve ana gücü PYD, sürecin başından itibaren bu sorumlulukla hareket etti. PYD, kendi kurumsal kimliğini değil, ulusal birliğin ifadesi olan YKK’yi öne çıkarttı. Zaman zaman ulusal birliği bozmaya dönük provokasyonlar karşısında da yine PYD sert tutum aldı, birliğin zarar görmemesi için çaba gösterdi. ENKS için aynı şeyi söylemek zor. Gerek, Kürt kentlerine yönelik saldırılara karşı savunmayı geliştirme, gerekse YKK’nin aldığı kararları uygulama konusunda ENKS son derece hantal ve etkisiz kaldı. Katar’da yapılan muhalefet toplantısına YKK’nin bilgisi dışında ENKS’nin Kürtleri temsilen katılması, bardağı taşıran son damla oldu. Toplantıda, “yeni kurulacak Suriye hükümeti içerisinde yer alacak olan 15 Kürt temsilcinin tamamının ENKS içerisinden seçilmesi” şartı ENKS tarafından dile getirilmiş. Bu yaklaşım, ENKS’nin nasıl bir oyun içerisinde olduğunun göstergesi. Yaşanan sorunların masaya yatırılması amacıyla Kasım ayının sonlarında Federal Kürdistan Bölgesi Başkanlık Divanı’nın daveti üzerine Hewler’de bir dizi toplantı yapıldı. Yapılan görüşmelerin sonucunda, Kürt halkı adına diplomasi çalışmalarını yürütecek resmi temsil organının YKK olduğu tekrar karar altına alındı. YKK’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği ENKS’nin kendi durumunu gözden geçirmesi ve netleştirmesine bağlı. Ya devri-

min yükünü omuzlayacaklar, ya da ulusal birlik zemininden silinecekler; durum onu gösteriyor.

Arap Kemeri Parçalanıyor; Kürtler İki Kenti Daha Özgürleştirdi

Bütün bunlar yaşanırken Rojava Kürdistan’ın özgürleşme süreci de yol alıyor. Arap Kemeri adıyla geliştirilen Araplaştırma politikası yerle bir oluyor. Asimilasyon zincirleri bir bir kırılıyor. Geçtiğimiz yılın Temmuz ayında Kobani, Derik ve Afrin’i bütünüyle kontrolleri altına alan Kürtler, demokratik özerkliğin inşa sürecine Dirbesiye ve Tiltemur’u ekledi.

Suriye Sürecinin Sosyalistlere Yüklediği Görevler

Rojava Kürdistan, emperyalist planlar doğrultusunda halkların birbirlerine kırdırıldığı bir süreçte, özgürleştirdiği her alanda halkların eşitlik ve özgürlük temelinde barış içerisinde bir arada yaşayabilecekleri, kendi kaderlerini belirleyebilecekleri bir hayatı inşa ediyor. Ezilen halkların esin kaynağı olan bu

Kasım ayının başında Dirbesiye kentini kuşatan YPG, Suriye güçlerinden kenti terk etmelerini istedi. Esad iktidarının silahlı güçleri hiçbir direnç gösteremeden YPG’ye teslim oldu. Kentin kontrolü, herhangi bir çatışma yaşanmadan tamamıyla Kürtlerin eline geçti. Tiltemur kentinde de benzeri bir süreç yaşandı. Halk, tüm devlet kurumlarına el koyarak Suriye güçlerini kentten çıkardı. Demokratik özerkliğin inşa edildiği diğer kentlerde olduğu gibi Tiltemur’da da tüm halkların eşit bir şekilde kendilerini ifade edebilecekleri halk meclisleri oluşturuluyor. Tiltemur kentinde Kürtlerin yanı sıra Araplar ve Asuriler yaşıyor. Demokratik halk iktidarının kurumsallaşması sürecinde “savunma” konusuna büyük önem veriliyor. Özgürleştirilen alanlar Halk Savunma Birlikleri (YPG) tarafından savunuluyor. Bu anlamda YPG, özgürleşme alanlarının büyütülmesine paralel olarak sürekli geliştiriliyor. Ekim ayının sonunda YPG, Qamişlo, Afrin ve Kobani’den sonra dördüncü taburunu Serekaniye’de oluşturdu. Batı Kürdistan Devrimci Gençler Hareketi de Qamişlo’da yaptıkları toplantıda 29 Kasım’dan 15 Aralık’a kadar bini aşkın üyesini YPG saflarına katma kararı aldı. Yeni katılımlarla birlikte YPG’nin 10 bini aşkın üyesi bulunuyor.

tarihsel kazanımın savunulması ve geliştirilmesi konusunda Rojava’ya destek verilmesi Türkiyeli sosyalistlerin görevidir. Bu anlamda AKP’nin ÖSO çeteleri üzerinden yürüttüğü saldırılara karşı mücadele yükseltilmelidir. AKP iktidarı, emperyalistlerin Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren paylaşım kavgasında Türkiye’nin daha etkin bir rol oynaması için çabalıyor. AKP basını, Türkiye kamuoyunu emperyalistlerle güçlü işbirlikleri geliştirme rolüne ikna etmek için halklara karşı düşmanlıkları körüklüyor. Anti emperyalist mücadele çizgisini geliştirmek ve “Suriye’de emperyalist müdahaleye hayır” parolasını büyütmek, yine Türkiyeli sosyalistlerin önünde görev olarak durmaktadır.

Rojava Kürdistan, emperyalist planlar doğrultusunda halkların birbirlerine kırdırıldığı bir süreçte, özgürleştirdiği her alanda halkların eşitlik ve özgürlük temelinde barış içerisinde bir arada yaşayabilecekleri, kendi kaderlerini belirleyebilecekleri bir hayatı inşa ediyor. Ezilen halkların esin kaynağı olan bu tarihsel kazanımın savunulması ve geliştirilmesi konusunda Rojava’ya destek verilmesi Türkiyeli sosyalistlerin görevidir.

7


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

AÇLIK GREVLERİNİN ARDINDAN

8

M. Mert SİNAN

KCK

Bir yıldan uzun süredir tecrit altında olan bir kişinin Türkiye’nin gündemini birinci dereceden belirleyebilecek bir konumda kalabilmesi, tarihte çok sık rastlanabilen bir durum değildir. Fakat politik konjonktür bu politik muhataplığın bir karşılık bulabilmesi için pek de elverişli bir noktada değildir. Ortadoğu’nun tüm altüst olmuş dengeleri içerisinde Kürt sorununda hızlı gelişmeler beklemek gerçekçi değildir.

yonları adı altında süren yoğun kuşatmayı püskürttüğünü yaz başından bu yana attığı taktiklerle ortaya koymuştu. Fakat açlık grevleri hem çok büyük bir kitleyi serhıldanlarla harekete geçirerek, hem de hareketin en temel taleplerini Batı’da da çok geniş kesimlere tartıştırarak çok önemli bir sonuç ortaya çıkardı. Açlık grevleri sürecinde inisiyatif bir kez daha çok güçlü bir biçimde kitle hareketinin eline geçti. Normal koşullarda dışarıda özgür bir şekilde kitle hareketini örgütleyerek harekete geçirebilmesi gerekenler, bu kez cezaevinde bedenlerini ölüme yatırarak aynı işi yapabildiler. İlan edilen genel direnişlere çok geniş bir katılım sağlandı. Kürt hareketi açısından en başından bu yana açlık grevleri ile amaçlanan zaten kitlelerin en yaygın bir biçimde temel talepler ekseninde mücadeleye sevkedilmesi idi. Bu konuda büyük oranda başarı sağlandı.

tutsaklarının başlattığı açlık grevi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine 68. gününde sona erdirildi. Eylemin yarattığı sonuçlar itibariyle genel olarak Türkiye halklarının, özel olarak da Kürt hareketinin bir zaferi olarak değerlendirilmesi doğru bir tutum olacaktır. Kürt hareketi KCK operas-

Batı’da da özellikle HDK ekseninde -ilk 20 günlük rehavet sonrasında- ciddi bir kamuoyu yaratma çabası ortaya kondu. Çeşitli kanallar zorlanarak sorun ve talepler geniş kesimlerin gündemine sokuldu. Batı’da Kürdistan’da olduğu oranda geniş katılımlı direnişler sergilenemese de yoğun baskı altında önemli bir seviyede kararlılık ortaya kondu. Kitle hareketi tüm olanaklarıyla açlık grevlerine kilitlendi. Açlık grevleri mücadelede hiçbir zaman son darbeyi vuracak araç olarak algılanmamalıdır. Burada belirleyici olan açlık grevlerinin sokaktaki mücadeleyi tetikleyebilme yeteneğidir. Bu süreçte özellikle Kasım ayında ülke ve sokaklar bütünüyle açlık grevine kilitlenmiştir. Fakat sürecin gelişmesi ile birlikte eylemler, bir seviyenin ötesinde politik sonuçlar yaratacak bir noktaya da sıçrayamamıştır. Protesto gösterileri niteliksel bir sıçrama yapamayarak kısmen kendini tekrara ve rutine girmiştir. Böylesi bir momentte açlık grevlerinin sonlandırılması doğru bir politik hamle olmuştur. Ölümler gerçekleşmiş olsaydı çok daha net kazanımlar elde edilemeden eylemin sona erdirilmesi bir politik yenilgi algısı yaratabilirdi. Erdoğan’ın süreci sürekli olarak olmadık tahriklerle germeye çalışması, eylemi böylesi bir noktaya çekme amacı taşımaktaydı. Kürt hareketinin iradesini toparlayarak eylemin gidişine bu noktada müdahale etmesi isabetli olmuştur. Öcalan’ın prestijinin ve muhatap olarak otoritesinin tescil edilmesi eylemin bir başka olumlu noktası olmuştur. Bir yıldan uzun süredir tecrit altında olan bir kişinin Türkiye’nin gündemini birinci dereceden belirleyebilecek bir konumda kalabilmesi, tarihte çok sık rastlanabilen bir durum değildir. Fakat politik konjonktür bu politik muhataplığın bir karşılık bulabil-

mesi için pek de elverişli bir noktada değildir. Ortadoğu’nun tüm altüst olmuş dengeleri içerisinde Kürt sorununda hızlı gelişmeler beklemek gerçekçi değildir. Erdoğan’ın ve AKP faşizminin son bir senekinden farklı bir pozisyon alması mümkün değildir. Suriye meselesinin nasıl sonuçlanacağı görülmeden hiçbir özne pozisyonunda çok köklü bir değişiklik yapmayacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki dönem de gerilim ve çatışmadan başka bir şey beklemek mümkün değildir. Açlık grevi eyleminin ortaya koyduğu bir diğer gerçek de Batı’da şovenizmin faşist çapulcular kılığında boy gösterme iştahını ortaya koymasıdır. Ege ve Marmara bölgelerinde Kürt düşmanlığı belirgin bir öge haline gelmiştir. AKP ve Erdoğan faşizme göz kırptıkça sokaktan da karşılığını bulmaktadır. Bu bölücü dalga halklarımızın bir arada yaşama iradesine karşı sergilenen en büyük tehdittir. Anti-faşist mücadele önümüzdeki günlerde çok daha önem kazanacak bir mücadele taktiği olarak görülebilir. Sonuç olarak, Kürt halkının yiğit evlatları çok zorlu koşullarda bir büyük direnişe imza atmışlardır. Konjonktür çok daha büyük kazanımlara elvermese de içinden geçtiğimiz 2 ay Türkiye’yi Kürt sorunu noktasında çok önemli bir momente taşımıştır. Mücadele bir basamak yukarıya taşınmıştır. Taleplerin dile getirilmesinde, düzenin zorbalığına karşı sokakları direnişçi bir ruh hali ile dolduran tüm dostlar, özgür ve adil bir ülke yaratılması noktasında büyük bir emek ortaya koymuşlardır. Zaferin ancak direne direne, mücadele ede ede kazanılacağı bir kez daha bütün açıklığı ile ortaya konmuştur. Gelinen bu aşamada omuzlardaki yüklerin daha da ağırlaşacağı açıktır. Mücadele bitmemiş, sadece yeni bir konağa ulaşılmıştır. Zafer her ne pahasına olursa olsun direnen halkların olacak!


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

Dersim Tartışmaları Üzerine

T

ayyip Erdoğan’ın Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu CHP başkanı olduktan sonra, sırf CHP başkanını yıpratmak için başlattığı Dersim tartışması, geçtiğimiz Kasım ayında yeniden alevlendi. Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’nu yıpratmak için her fırsatta Dersim konusunu öne süreceği ve Kılıçdaroğlu CHP başkanı olduğu sürece AKP tarafından Dersim’in çeşitli vesilelerle gündeme getirileceği anlaşılıyor. Dersim’in büyük trajedisi, elbette Tayyip Erdoğan için bir siyasi manevra aracı olmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Alevileri alenen aşağılamaktan çekinmeyen, cem evlerine ucube diyen ve bugün Dersim dâhil olmak üzere tüm Kürt coğrafyasını bombalarla ve barajlarla imha etmekte olan Erdoğan’ın, Dersimliler için dökecek bir damla gözyaşı bile olmadığına kuşku yok. Bu zihniyet, Dersim soykırımının acılarını, sırf rakibini sıkıştırmak için sömürme çabası, soykırımın kendisi kadar iğrenç bir politika. Ancak şu da bir gerçek ki, Erdoğan’ın Dersim’i gündeme getirirken niyeti ne olursa olsun, cini bir kez şişeden çıkarmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının çok büyük çoğunluğunun bihaber olduğu Dersim katliamları, ana akım medyada geniş yer buldu. Artık, Ermeni soykırımında olduğu gibi, Dersim’de binlerce kişinin öldürüldüğü katliamların var olup olmadığı tartışma konusu olamaz. Katliamlar resmen kabul edilmiş oldu. Şimdi tartışma, 1937-1939 yılları arasında Dersim’de yaşananların “nasıl hatırlanacağı” üzerinedir. Dersim olaylarının yorumlanması üzerine kıyasıya bir mücadele devam ediyor. AKP, Dersim’de 1937-1939 yılları arasında, kesinlikle bir soykırım olarak tanımlanabilecek olan kitlesel katliamların sorumluluğunu CHP’ye, özel olarak da İsmet İnönü’ye yükleyerek Dersim felaketinden siyasi rant elde etmeye çalışıyor. Oysa AKP’nin devamcısı olduğunu iddia ettiği Demokrat Parti (DP) de o yıllarda CHP’nin

içindeydi ve asıl büyük katliamalar DP kurucusu Celal Bayar’ın başbakanlığı sırasında 1938 yılı içinde yapıldı. Yani AKP’nin takipçisi olduğunu söylediği DP yöneticilerinin elleri de, en az CHP yöneticileri kadar Dersimlilerin kanına bulaşmıştır. Erdoğan, Dersim konusunda diğer pek çok konuda olduğu gibi demagojide sınır tanımıyor. Ancak Aleviler, AKP’nin samimiyetsizliğinin ve sahtekârlığının farkındalar. Bu yüzden AKP, çok istemesine rağmen Alevi kesim içinde, para ve mevki/kariyer uğruna onurunu ayaklar altına almış olanlar dışın-

da, kendisine pek taraftar toplayamadı. CHP konusunda ise Alevilerin aynı uyanıklığı gösterebildiğini söylemek şimdilik mümkün değil. Ancak Dersim tartışmalarının geçtiğimiz günlerde bir kez daha hararetlenmesine neden olan Hüseyin Aygün’ün çıkışı karşısında CHP yönetiminin aldığı tavır, Aleviler için uyarıcı nitelikte. CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün 1937 yılında Seyit Rıza ve beraberinde idam edilen 6 kişinin itibarlarının geri iade edilmesi için hazırladığı yasa tasarısı, CHP meclis grubu tarafından reddedildi. Yani bugünkü CHP yönetimi, Dersim’de yapılan katliamları resmen onaylamış oldu. Bu başta tasarının sahibi Hüseyin Aygün olmak üzere tüm Dersimlilerin ve tüm Alevilerin CHP ile ilişkilerini

gözden geçirmelerini gerektirecek kadar ciddi bir gelişme. Seyit Rıza’nın idamının onaylanması, sonuçta Dersim soykırımının onaylanması anlamına gelir. Bu durum, Dersimli Kılıçdaroğlu ve büyük çoğunlukla CHP’yi destekleyen Aleviler için gerçek bir çelişkidir ki, AKP de bunu bildiği için bu konuyu deşmeye devam etmektedir. CHP yönetiminde çoğunluğu oluşturanlar, Seyit Rıza ve onunla birlikte idam edilenleri “çağdaş uygarlık” yolunda ilerleyen genç Cumhuriyet’in ideallerini anlamayan gericiler ve köylüleri sömüren toprak ağaları, feodal beyler olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu “yukarıdan” bakış, Dersim’in toplumsal dokusunu hiç bir şekilde anlamadığı gibi, esasında sömürgeciliği meşrulaştırma işlevi görmektedir. Öncelikle Seyit Rıza ve idam edilen diğer aşiret reisleri birer toprak ağası değillerdi. Dersim yarı göçebe aşiretlerin, konfederatif bir sistem içinde yaşadığı; dağlık coğrafyası nedeniyle feodal iktidarların kolunun uzanamadığı; insanlığın kadim eşitlikçi ve dayanışmacı geleneklerinin yaşatıldığı bir bölgeydi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde özerk yapısını sürdüren Dersim’in, 1937-1938 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti tarafından fethedilmesi aslında sömürgeci bir işgaldi. Bütün sömürgeciler gibi Türk Devleti de, Dersimlileri ilkel, eşkıya, uygarlaştırılması gereken vahşiler olarak resmediyordu. Seyit Rıza’nın idamını ve Dersim katliamlarını onaylayan CHP’lilere sorulsa, Avrupalı emperyalistlerin Amerika ve Afrika kıtalarını sömürgeleştirmesini kesinlikle lanetleyeceklerdir. Ama aynı vahşeti kendi devletlerinin Dersim’de ve genel olarak tüm Kürdistan coğrafyasında yaptığını idrak etmekten uzaktırlar. Türk devletinin Dersim harekâtı, asayiş tesis etmeye dönük bir operasyon olarak da görülemez. 1937 yılında Dersim’de bir asayiş sorunu ortaya çıkmış değildi. Aşiretler yüzlerce yıldır yaptıkları

gibi, gündelik ilişkileri düzenleyen Alevi inancı içinde yaşamlarını idame ediyorlardı. Asayiş sorunu yaratan, devletin Dersimlilerin yaşam alanına müdahalesiydi. Dersim harekâtı özünde bir fetih harekâtıydı. Bu fethin aynı zamanda bir soykırıma dönüşmesinin nedeni ise Dersimlilerin Kürt ve Alevi kimliğiydi. Yeni kurulmuş olan ulus devlet, Türk ve Sünni Müslüman kimliğine dayalı tek tip vatandaş oluşturmaya çalışıyordu. Dersimliler hem Kürt hem de Alevi olmaları nedeniyle devletin oluşturmaya çalıştığı ulusal kimliği bozucu bir unsur olarak görülüyordu. Daha önce Ermenilere ve Rumlara yapıldığı gibi Dersimlilerin ülke dışına sürülmesi 1930’ların dünyasında mümkün değildi. Bu durumda iki seçenek kalıyordu; soykırım ve soykırımdan arta kalan nüfusun Batı illerine birbirinden tecrit edilerek dağıtılması yoluyla asimile edilmesi. Her iki yöntem de etkin bir şekilde uygulandı. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta, 1937-39 yıllarında sadece devletin sömürgeci işgaline direnen aşiretlerin değil teslim olmayı seçenlerin de büyük katliamlara maruz kalmasıdır. Hatta silahlarını teslim ederek devlet otoritesine boyun eğen aşiretlerin, bütünüyle savunmasız kalmalarından dolayı, direnen aşiretlerden çok daha büyük kayıplar verdiği söylenmektedir. Eğer sorun sadece asayişin sağlanması olsaydı teslim olan aşiretlerin katledilmemesi gerekirdi. Dersim, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olarak inşa sürecinde işlediği en büyük günahlardan biridir. Dersim’in acılarına ortak olmak ve insanlık suçlarının hesabını sormak ulus devlet projesini ve sömürgeciliği sorgulamayı gerektirir. Türk devletinin meşruiyetine ilişkin köklü bir sorgulama olmadan Dersim trajedisinin anlaşılması ve katliamların hesabının sorulması mümkün değildir.

9


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

AKP’NİN SON HAMLESİ: BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ YASASI Bahar EKİNCİ

Büyükşehir belediyelerine, maden ruhsatı verme yetkisi veriliyor. Belediyelere afet riski taşıyan binaları yıkma yetkisi veriliyor. İlçelerin otopark gelirlerinin büyükşehir belediyelerine aktarılması öngörülüyor. Kanalizasyon, su şebekesi ve yol yapımında veya bunların tamirinde vatandaştan katkı payı alınmasının önü açılıyor. Görülüyor ki bu yasayla kentsel yağmanın önü açılıyor ve kentsel dönüşümün önündeki engeller büyük oranda kaldırılıyor.

10

AKP

, Büyükşehir Belediyesi Yasası’nı da geçirdi. Son seçimlerde alınan oy oranlarına göre hesap yapıldığında AKP, yeni büyükşehir yapılacak 13 il dâhil 16 yeni ilde büyükşehir belediyesini alabilecek. Bu kanun AKP’nin, iktidarını kalıcılaştırma, güçlendirme ve kentsel yağmanın önünü açma adımlarının bir parçası olarak geçirildi. Bu kanunla sadece büyükşehir belediyelerinin sayısı 21’den 29 çıkarılmıyor. Ayrıca büyükşehir belediyelerinin yetkisi ilin mülki sınırlarına kadar genişletiliyor. İl mülki sınırları içinde kalan beldelerin hukuki varlığı sona eriyor ve belde belediyeleri kapatılıyor. Beldeler ve köyler ilçe belediyelerinin mahalleleri haline getiriliyor. Varlığına son verilen belde ve köylerde yaşayan vatandaşlar yerel seçimlerde büyükşehir belediyeleri için oy verecek. Böylece AKP yaptığı hesaplar sonucu ilk yerel seçimlerde 29 büyükşehirden 22’sinde başkanlığı alabilecek. İl Özel İdarelerine ve Belediyelere Genel Bütçe Vergi Gelirlerinden Pay Verilmesi Hakkında Kanun’da yapılan değişiklikle payların hesaplanması ve oranı yeniden belirleniyor. Buna göre, genel bütçe vergi gelirleri tahsilatı toplamının; %2,85’i yerine %1,50’si büyükşehir dışındaki belediyelere, %2,50’si yerine %4,50’si büyükşehir ilçe belediyelerine ve %1,15’i yerine %0,5’i il özel idarelerine ayrılacak. Bu düzenleme ile AKP, büyük bir çoğunluğunda hâkim olduğu büyükşehir belediyelerinde vergi gelirlerinin büyük bir oranını kontrolü altına almış olacak. Yeni yasa, büyükşehir belediyelerinin mali durumunu iyileştirmeyi de öngörüyor. Yaklaşık 3 milyar TL daha fazla bir kaynak artışı öngörülüyor. Mevcut sisteme göre büyükşehir ve büyükşehir ilçe belediyeleri yaklaşık 38

milyonluk bir nüfusa hizmet ediyor ve yerel yönetim payları %59. Yeni düzenlemeyle büyükşehir belediyeleri, yaklaşık 56,5 milyonluk bir nüfusa hizmet edecek ve büyükşehir ilçe belediyeleri toplam yerel yönetim payının yüzde 81’ini alacak. Bu yasanın en tartışmalı noktalarından biri olan köylerin durumuna yakından baktığımızda gerçekten içler acısı bir durum açığa çıkıyor. Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu, tasarı

yasalaşmadan önce verdiği bir röportajında bu yasanın köylü hayvancılığının sonu olacağını söylüyor: “Bu, topraklarımızı yerli ve yabancı şirketlere sunma tasarısıdır, köylüyü üretim araçlarından edecektir. Mahalleye dönünce çok şey değişir. Diyelim biri o ortak alanlara kendi yatırımıyla ruhsatlı ev yaptı. Yandaki ahırın kokusundan şikâyetçiyse, kendi için hayvancılık yapan köylünün ahırı, kümesi bile risk altında. Şu anda Kandıra’nın köylerinde kamulaştırma yöntemiyle benzer süreç yaşanıyor, köylülerin toprakları organize gıda sanayiine devrediliyor. Amaç bu zaten.” Aysu şöyle devam ediyor: “Doğanın bekçiliğini yapan köyler ve köylüler yok edilince ekolojinin dengesi bozulacak. Kırsal işsizlik artacak. Sanayiye ve başka amaç-

lara ayrılan toprak miktarı arttıkça kendimizi besleyecek ürün bulamaz hale geleceğiz. 84’ten beri ülke olarak kendimize yetemiyoruz zaten. Gıda iç savaşları yaşanabilir.” Bu yasayla beraber büyükşehir belediyelerinin bulunduğu illerde yatırım ve hizmetlerin yapılması, izlenmesi ve denetlenmesi; afet ve acil yardım hizmetlerinin koordinasyonu ve yürütülmesi ve ildeki kamu kurum ve kuruluşlarının desteklenmesi ve denetlenmesi amacıyla kamu tüzel kişiliğine haiz, özel bütçeli Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezleri kuruluyor. Büyükşehir belediyelerine, maden ruhsatı verme yetkisi veriliyor. Belediyelere afet riski taşıyan binaları yıkma yetkisi veriliyor. İlçelerin otopark gelirlerinin büyükşehir belediyelerine aktarılması öngörülüyor. Kanalizasyon, su şebekesi ve yol yapımında veya bunların tamirinde vatandaştan katkı payı alınmasının önü açılıyor. Görülüyor ki bu yasayla kentsel yağmanın önü açılıyor ve kentsel dönüşümün önündeki engeller büyük oranda kaldırılıyor. Köyleri, beldeleri kaldırıp büyükşehir belediyesine bağlayan, hizmet vereceği nüfusu ve bu belediyelerin mali durumunu iyileştirip yerel yönetimlerden aldığı payı artıran AKP, müşteri sayısını artırmış, pazarını genişletmiş oluyor. Sermayenin partisi olma özelliğinin en açık göstergesi olan neoliberal uygulamaların önemli bir parçası olarak çıkmıştır aynı zamanda bu yasa. Eskiden küçük belediyelerin yetkisinde olan tüm imar yetkileri büyükşehir belediyelerine verilerek kentsel yağmanın önündeki en ufak pürüz de tasfiye edilmiş oldu. Sermaye için ne büyük nimet. Müşteri arttı, pay arttı, engel kalmadı. Kayseri Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mehmet Özhaseki boşuna “Büyükşehir pastasını büyütmeyi hedefliyoruz” dememiş.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

İTÜ’deki Araştırma Görevlileri Üniversitelerini Terk Etmiyor!

“YÖK Gitsin Biz Kalıyoruz!”

İTÜ

’de yüzlerce araştırma görevlisi işini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Yüksek Öğretim Kurulu üniversitelere, kamuoyunda “torba yasa” olarak bilinen 6111 no’lu kanuna dayanarak yüksek lisansta 3, doktorada 6 yılı tamamlamış ve mezun olmamış 50-d’li araştırma görevlilerinin ilişiklerinin kesilmesini vaaz etti. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan bu YÖK görüşünü, İTÜ Rektörlüğü büyük bir hevesle uygulamaya başladı. İTÜ Rektörlüğü’nün söz konusu YÖK görüşünü çeşitli gerekçelerle uygulaması, yüzlerce araştırma görevlisinin işten atılması anlamına gelmektedir. Ağustos ayından bu yana yaklaşık 40 araştırma görevlisinin ilişiği veya maaşı kesildi., İlişik kesme işlemleri devam ediyor. Eylül ayından beri İTÜ’lü araştırma görevlileri bu duruma sessiz kalmayarak direnişe geçtiler. Biz de Sosyalist Dayanışma olarak İTÜ Araştırma Görevlileri ile bu süreci konuştuk. Didem Çınar, Seçil Ercan, Taylan Mercan, Serdar Baysan’a röportaja katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz. Sosyalist Dayanışma: Yaklaşık üç yıldır özlük haklarına yönelik araştırma görevlilerinin mücadelesi sürüyor. En son İTÜ’de yüzlerce araştırma görevlisi sözleşmelerinin feshedilmesi durumuyla karşı karşıya kaldı. Bazılarının ilişiği fiili olarak kesildi. İTÜ’lü araştırma görevlileri olarak bu duruma sessiz kalmayarak Eylül ayından beri büyük bir mücadele veriyorsunuz. 18 Ekim’de kurduğunuz dayanışma çadırıyla direnişinizi süreklileştirdiniz. “Anti 50/d” adıyla simgeleştirdiniz mücadelenizi. Nedir 50/d kadrosu? Hangi hak kayıpları ile karşı karşıyasınız? İTÜ’lü Araştırma Görevlileri: 50/d maddesi, Yüksek Öğretim Kanunu’nda Araştırma Görevlisi

istihdamını tanımlayan maddelerden biri. 33/a ve 50/d maddeleri, Araştırma Görevliliği için tanımlanmış iki ayrı kadro biçimi. Bu iki farklı kadrodan istihdam edilen araştırma görevlileri tamamen aynı işleri yapıyor ve üniversitenin organizasyonunda tamamen aynı konumda bulunuyorlar. Bunun bir yorum olmasının dışında, aynı zamanda 2009 tarihli bir Danıştay kararında da var. Bu iki ayrı maddeden istihdam edilen Araştırma Görevlilerinin ayrıldığı tek nokta iş güvencesi. 50/d maddesi, Araştırma Görevlisi kadrosunu öğrencilikle ilişkilendirip, her yıl yeniden atama yapılması esasına göre istihdamı düzenliyor. Bir başka deyişle, yüksek lisans ve doktora öğrenimi süresince 50/d maddesinden görevlendirilebiliyorsunuz. Öğreniminiz bitince, 33/a kadrosuna atanmazsanız, 50/d maddesinden ilişiğiniz kesiliyor. 33/a maddesi de her yıl yeniden atama yapılan bir madde; ancak öğrenciliğe bağlı değil ve ilişiğinizin kesilmesi 50/d maddesi kadar kolay değil. Aslında 33/a da tam güvenceli bir kadro değil ama 50/d kadrosuna göre daha güvenceli. İTÜ’de neler yaşanıyor? İTÜ ve benzeri pek çok üniversitede uzun süreden beri Araştırma Görevlisi istihdamı için kullanılan tek madde 50/d. Dolayısıyla akademisyen olmak isteyen bir kişinin bu maddeyi kabul etmekten başka bir çözümü yok. 50/d’den istihdam edilen bir Araştırma Görevlisinin kadrosu 33/a’ya çevrilebiliyor. Hatta geçtiğimiz Ağustos ayına kadar da yapılan buydu. Daha detaylı açıklamak gerekirse, daha önce bir araştırma görevlisi doktora öğrenimini bitirirken belirlenmiş bazı akademik ölçütleri sağlıyorsa, bölümün ve fakültenin olumlu görüşüyle, kadrosu 33/a kadrosuna çevriliyordu. Burada esas olan

bölümün ihtiyaçları ve Araştırma Görevlisinin akademik yetkinlikleriydi. Bölümlerin gelecek kadrolarını planlamada sınırlı da olsa bir özerkliği bulunuyordu. 2011’deki torba yasa, kamuoyunca bilinen haliyle “okuldan atılmayı” ortadan kaldırarak, öğrenciliği süreye bağlı olarak yeniden düzenledi. Özetle, azami süreyi doldurduğunuzda öğrenciliğiniz devam ediyor, fakat öğrencilikle ilişkili paso alımı, sağlık

hizmeti gibi bir takım haklardan faydalanamıyorsunuz. YÖK bu azami süreyi aşan Araştırma Görevlilerinin durumuna ilişkin önce Yıldız Teknik Üniversitesi’ne, sonra da İTÜ’ye görüşünü belirten bir yazı gönderdi. YÖK Başkan Vekili imzasıyla gönderilen bu görüş, Araştırma Görevlisi kadrosunu da paso alımı, sağlık hizmeti gibi haklardan biri sayarak, azami süreyi aşan Araştırma Görevlileri’nin atamasının yapılmaması gerektiğini söylüyordu. İTÜ, bir de bunun üzerine doğum izni, yurtdışı görevlendirme, sağlık sorunları nedeniyle Araştırma Görevlileri’nin aldığı, İTÜ’nün kendi yönetmeliğinde tanımladığı adıyla “süreden sayılmayan izin”leri azami süre hesabına dâhil etti ve Araştırma Görevlileri’nin işine son vermeye başladı. Bununla beraber, doktorayı azami süreden önce bitiren

Röportaj

Bugün yaklaşık 40 kişinin ilişiği veya maaşı kesildi, ilişik kesme işlemleri devam ediyor. Hemen önümüzdeki birkaç ayda bu sayı 100’e yaklaşacak ve bir iki sene zarfında da toplam 500 araştırma görevlisinin 400’ü işini kaybedecek.

11


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Araştırma Görevlilerinin de gerekçe göstermeden atamaları yapılmıyor, dosyaları, başvuruları bekletiliyor. Bugün yaklaşık 40 kişinin ilişiği veya maaşı kesildi, ilişik kesme işlemleri devam ediyor. Hemen önümüzdeki birkaç ayda bu sayı 100’e yaklaşacak ve bir iki sene zarfında da toplam 500 araştırma görevlisinin 400’ü işini kaybedecek. Sürecin en başına geri dönersek, şunu da eklemekte fayda var. Araştırma Görevlileri olarak tüm meşru kanalları kullandık. Bu dört ay boyunca tek bir kez olsun Rektör bizimle görüşmedi. Rektörlük makamına her çıktığımızda Rektör Yardımcısı’na sorunları, endişelerimizi aktardık. Rektör’ün seçtiği kişilerden oluşan bir komisyon, konuyu görüşmek üzere görevlendirildi fakat yine Rektör komisyondan çıkan kararları görmezden geldi. Dekanlar zimmet baskısıyla, azami süreleri dolan Araştırma Görevlilerinin işlerine son vermeleri için baskı altına alınıyor. Bu durumdan mağdur olan sadece azami öğrenim süresi dolan arkadaşlarımız değil, doktorasını bu süre içinde bitirmiş arkadaşlarımızın da 33/a’ya geçişleri durduruldu. Oysa zimmet baskısı 33/a’ya geçişlerin önünde bir engel değildir. İTÜ kamuoyuna attığı maille elinden gelen her şeyi yaptığını iddia eden İTÜ Rektörlüğü, 33/a’ya geçişlerin önündeki tek engelin kendisi olduğunu söyleyemiyor. Araştırma görevlilerini 33/a kadrosuna geçirmek tamamen Rektör’ün yetkisi dâhilindedir. Ancak Rektörlük, 18 Ekim tarihinde yapılan Üniversite Yönetim Kurulu’nda 33/a kadrosuna geçmek için hukuksuz ve bilim dışı kriterler getirdi. İTÜ Araştırma Görevlileri, bu kriterlerin yıllarca emek verdikleri üniversitelerinden uzaklaştırılmak için oluşturulduğuna karar vererek, 18 Ekim’den itibaren Rektörlük önünde çadır kurmaya başladılar. Bütün bu olanlar toplu bir okumayla, yeni YÖK yasanın bir tatbikatıdır denebilir. YÖK’ün idealindeki üniversite, güvencesiz çalışmanın olduğu üniversitedir. Bu durum ilk olarak İTÜ’de uygulanmaya çalışılıyor. İTÜ’de

12

yürüttüğümüz bu mücadele kazanımla sonuçlanmadığı sürece, yakın gelecekte güvencesiz çalışma, tüm üniversitelerde yaygınlaştırılacaktır. Hangi taleplerle mücadele ediyorsunuz? İlk talebimiz, işine son verilen arkadaşlarımızın işe iade edilmesidir. 33/a kadrosuna geçişlerin önü açılana kadar mücadelemiz devam edecek. Bölümler, çalışmak istedikleri kişileri kendileri tayin etmeli. Üniversite içinde tartışmaya açılmadan oluşturulan, hukuki dayanağı bile olmayan ölçütlerle değerlendirilmek istemiyoruz. Mücadelenizde kamuoyuna nasıl görünür kıldınız? Sürecin başında ilk hedefimiz İTÜ kamuoyunu bilgilendirmek ve hukuksuzluğu ifşa etmekti. İlk

olarak 13 Eylül’de yüksek katılımlı bir basın açıklaması yaptık, mevcut durumu tarif edip, endişelerimizi dile getirdik. Ardından tüm akademisyenlerin ve diğer üniversite çalışanlarının tepkisini bir imza kampanyasıyla ortaklaştırdık ve yaklaşık 1000 imzayı 11 Ekim’de Rektörlüğe ilettik. Bizim için her ayın 14’ü ve 15’i kritik günlerdir. Her ayın 14’ünde yeni ilişik kesmelerin haberi geliyor, her ayın 15’inde maaşı yatmayanlara yenileri ekleniyor. 15 Ekim’de İTÜ Gümüşsuyu Yerleşkesi’nde sabahlama eylemi ve 15 Kasım’da Maslak Yerleşkesi’nde yaklaşık 2000 kişinin katıldığı bir yürüyüş yaptık. 17 Kasım’da yapılan hafta sonu sınavlarında iş bıraktık. Bu arada 18 Ekim’den beri dayanışma çadırımızda direniyoruz. 26 Kasım’da direnişi büyüterek “Dayanışma Karavanı”mıza taşıdık. Kamuoyunun ve basının ilgisi giderek artıyor ve dayanışmamız

büyüyor. Diğer üniversitelerle yeni YÖK yasası gündemiyle bir araya gelirken, 4/c’li çalışanlarla, sendikalarla, THY çalışanlarıyla iş güvencesi gündemiyle bir araya geliyoruz. Genel olarak üniversitelere yüklenen misyonla yaşadıklarınız arasında nasıl bir paralellik var? Yeni YÖK yasa tasarısında şu durum çok net görülüyor; yeni yasa ile yapılmak istenen, tüm üniversite bileşenlerini güvencesiz çalıştırmaktır. Şu ana kadar zaten taşeron işçileri ve araştırma görevlileri için bu sürecin başlatıldığı kesindi. Bu tasarıyla YÖK’ün, güvencesizleştirmenin sınırlarını ne kadar genişlettiğini görebiliyoruz. Aynı zamanda üniversitelerde kurulması planlanan mütevelli heyetleriyle üniversitelerin piyasalaştırılması, emeğimizin de

metalaştırması isteniyor. Sağlıkta dönüşümde yapıldığı gibi, nasıl “itibarsız doktorlar” yaratılmaya çalışılıyorsa, şimdi de “itibarsız akademisyenler” yaratılıyor. Vakıf üniversitelerinin yanında özel üniversiteler de açmayı planlayan YÖK’ün, ucuz akademisyen pazarı yaratmaktaki hevesini görmek için çok çaba sarf etmeye gerek yok. Uzun yıllardır muhalif sesin çıkmadığı bir üniversitede mücadele yürütüyorsunuz. Derli toplu örgütlü bir ses yükselttiniz. Bu konudaki deneyimlerinizi bizimle paylaşır mısınız? Akademisyenlerin sürece katılımıyla ilgili bugün bulunduğumuz noktadan şunu söyleyebiliriz ki, YÖK son otuz senede işini “çok iyi” yapmış. Üniversitede örgütlü bir mücadele için karşımıza çıkan en büyük engel, akademisyenlerin tutumuydu. Baskıcı poli-

tikalarla susturulmuş, yalnızlaştırılmış, “örgüt” kelimesinden bile korkan, bir taraftan da yılgınlıkla, umutsuzlukla özgüvenini kaybetmiş bir akademisyen profiliyle karşılaştık. Fakat sorunların ortaklaştırılması ve hukuksuzlukların açıkça ortaya konmasıyla bu kabuğu kırdık. İmza kampanyası ve hocalarımızın en önde cübbeleriyle yürüdüğü 15 Kasım eylemi bize bu anlamda umut veriyor. Üniversiteyi topyekûn dönüştürmeyi hedefleyen yeni yasa, sorunları ortaklaştıracak ek bir zemin sağlıyor. Araştırma Görevlilerinin bu mücadelede bir araya gelmesiyle ilgili olarak önemli bir nokta var. Bugün bir karar alınacaksa, bir basın açıklaması metni bile yazılacak olsa, sürece katılan tüm araştırma görevlilerinin katkısı ve onayı alınıyor. Bu anlamda tüm araştırma görevlilerinin ortak ilkeler çerçevesinde sorumluluk aldığı ve katıldığı bir muhalefetten söz edilebilir. 15 Kasım’da 2 bini aşkın İTÜ mensubuyla (öğretim üyeleri, idari personel...) görkemli bir eylem yaptınız. İTÜ’deki toplumsal muhalefetin gelişmesi için belki bir başlangıç. Bu konudaki olanakları veya engelleri nasıl tanımlıyorsunuz? Sürecin başarısı için neler yapılmalı? 15 Kasım eyleminde, gücümüzü ve kararlılığımızı İTÜ yönetimine bir kez daha güçlü bir şekilde gösterdik. Bu aynı zamanda İTÜ’de haksızlığa karşı gelmenin, uyanışın bir işaretiydi ve hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının göstergesiydi. Basın açıklamamızda da belirttiğimiz üzere, Rektörlükle aramızdaki müzakere süreci bitmiştir. Öğrencisi, idari personeli ve akademisyeni ile tüm İTÜ bileşenleri güçlü bir dayanışmayı sağlamayı başarmıştır. İTÜ Rektörlüğü’nün bu uygulamaları, üniversite kamuoyunca meşru görülmemektedir. Gücünü haklılığından ve bu dayanışmadan alan Araştırma Görevlileri kararlılığını kitlesel eylemleriyle, çadır ve karavanda kalarak üniversitesini terk etmeme yönünde gösterecektir. Teşekkürler.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

SENDİKAL ÖZGÜRLÜKLER VE METAL İŞÇİSİNİN ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ

M

ecliste bir yıldan beridir bekleyen sendikalar kanunu birçok sendika, dernek ve devrimci yapının mücadelesine rağmen 18 Ekim’de kabul edilerek yasalaştı. AKP tarafından barajların düşürülerek örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılacağı propagandasıyla lanse edilen yasa, sonunda 12 Eylül mirası olan mevcut yasadan pek de farkı olmayan bir düzenleme ile çıkarıldı. AKP hükümetinin sermayenin hizmetkârı olduğu bir kez daha tescillendi. İşçilerin örgütlenmelerinin önünü kesen Toplu sözleşme ve sendikalar yasası bir tarafa, anayasadaki ve yasalardaki haklar ve özgürlükler de fiilen yok sayılıyor. Güya Anayasa ile güvence altına alınmış sendikal örgütleme hakkı var. Ve 1951 yılından buyana TBMM’de onaylanmış onlarca ILO sözleşmesi bulunuyor. İş yasasının sözde koruma hükümleri ve kâğıt üzerinde sayfalar tutan haklar; sahada, fabrikada, atölyede, neredeyse hiçbir işyerinde işçinin hayatına yansımıyor. Cebine ücret olarak, işinde güvence olarak, meslek hastalığı ve iş kazalarına karşı yaşam hakkı olarak, eşitlik olarak, seçme hakkı olarak hayata geçmiyor. Bu tablonun doğal bir sonucu olarak Türkiye, 2011 Haziran ayında ILO tarafından kara listeye alınmıştı. Nedenleri ise şu şekilde sıralanmıştı: - Türkiye, imzaladığı halde, ILO’nun sendikal hakları düzenleyen 87 ve 98 numaralı sözleşmelerine uymuyor. - Sekiz yıldır tartışılan Sendikalar Yasası hâlâ Meclis’ten geçirilmedi.(Artık geçti ama ne-

redeyse evvelkinden farkı yok!) - Avrupa’nın tümündeki sendikal nedenlerle işten atmaların yüzde 66’sı Türkiye’de yaşanıyor. - Türkiye’de sendikaya üye olan her 5 metal işçisinden 3’ü işten atılıyor. - Sendikacılar sadece sendikal faaliyette bulundukları için gözaltına alınıp tutuklanabiliyor. - Sendikaların eylemlerinde polis aşırı güç kullanıyor. - Grev yasakları genişletilerek devam ettiriliyor. ILO’nun vurguladığı hemen hiçbir başlıkta düzelme yok. Tablo değişmiş değil. AKP eliyle değişmesi de beklenemezdi zaten.

23 Ekim 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan AKP hükümetinin 2013 yılı programında söylenenler bunu açıkça gösteriyor. Programın temelinde “güvence nasıl ortadan kaldırılır” meselesi anlatılırken, atılacak adımlar sıralanmıştır. Politika Öncelikler ve Tedbirler bölümünde; “İşgücü piyasasındaki katılıklar giderilecek ve esnek çalışma yaygınlaştırılarak hayata geçirilecektir” denilmektedir. Pratik olarak yapılacaklar şöyle sıralanmaktadır: “…evde çalışma, uzaktan çalışma, esnek zaman modeli, iş paylaşımı”

yöntemlerine imkân sağlanacağı ve bu çalıştırma biçimlerinin yaygınlaştırılarak hayata geçirilmesi elzemdir”. Yine 2013 programının “Sosyal Güvenlik Kuruluşları” bölümünde aynen şunlar yazıyor: “Asgari ücretin 2013 yılı Ocak ve Temmuz aylarında yüzde 3 oranında... Artırılması öngörülmüştür.” Sermaye iktidarı daha bütçe görüşmeleri tamamlanmadan asgari ücret konusundaki kararını verdi ve bölgesel asgari ücret tartışmalarını derinleştirmeye başladı bile. Bunun yanında asgari ücret tartışmalarının kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen, asgari ücret dahi ala-

cağı bir işi olmayan 4,5-5 milyon işsiz hiçbir türlü görüşmelerin, programların gündemine girmedi. Evlere tıkılmış 12 milyon “ev kadını”, yüzbinlerce ücretli ev işçisinin adı anılmadı bile. Bu arada kamu emekçilerinin fazla mesaileri ve yol paralarının kaldırılmasının planlanmakta olduğu da cabası.

Sokak Hatırlanmak Zorunda

İşçi sınıfının minik bir parçasının sendikalarda örgütlü (%4-5) olmasının bir tesadüf olmadığı her zaman yüzümüze çarpıyor. Devletin, sermayenin ve düzen sendikacılarının kıs-

Sevgi Evrim Güler TOPRAK

AKP hükümetinin 2013 yılı programında söylenenler bunu açıkça gösteriyor. Programın temelinde “güvence nasıl ortadan kaldırılır” meselesi anlatılırken, atılacak adımlar sıralanmıştır. Politika Öncelikler ve Tedbirler bölümünde; “İşgücü piyasasındaki katılıklar giderilecek ve esnek çalışma yaygınlaştırılarak hayata geçirilecektir” denilmektedir. “…evde çalışma, uzaktan çalışma, esnek zaman modeli, iş paylaşımı” yöntemlerine imkân sağlanacağı ve bu çalıştırma biçimlerinin yaygınlaştırılarak hayata geçirilmesi elzemdir”.

13


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

kacına alınmış işçi ve emekçilere bu boyunduruktan kolay bir çıkış görünmüyor. 12 Eylül öncesi işçi sınıfının bedel ödeyerek kazandığı sendikal hak ve özgürlükler 12 Eylül faşizmi tarafından yok edilmişti. Yukarda 2013 programından örnekler verdiğimiz AKP faşizmi neden geri getirsin ki? Elbette “hak verilmez savaşarak alınır” hayat dersi hala geçerliliğini koruyor.

Metalde Neler Oluyor

12 Eylül generallerinin kapattığı ve yöneticilerini tutukladığı Disk’e bağlı Maden İş sendikası-

Bosch işçilerinin yaptığı sadece sendika seçme haklarını kullanmak olmuştur. Fakat böyle bir hak ve özgürlük kâğıt üstünde verilse de bedel ödemeden kullanılamamaktadır. Renault’da Türk Metal’in toplu iş sözleşme taslağına tepki gösterip 12 Kasım günü fabrikayı işgal eden işçilerden 23’ü işten çıkarılmıştır.

Bunun için Türk Metal’e Bakanlık tarafından hukuk dışı yollarla 7 Kasım 2012’de yetki tespiti veriliyor. Yetki tespiti verilmesinin tek nedeni Mart 2012 tarihinde kitlesel biçimde kendisinden istifa ederek Birleşik Metal’e geçen Bosch işçilerini yeniden sarı sendikanın hapishanesine hapsedebilme çabasıdır. Bosch işçilerinin yaptığı sadece sendika seçme haklarını kullanmak olmuştur. Fakat böy-

Renault’da Türk Metal’in Toplu İş Sözleşme Taslağına Tepki Gösteren İşçiler Eylemde nın işçilerinin,kısa bir süre sonra MESS (Metal Sanayicileri Sendikası) tarafından desteklenmek suretiyle Türk Metal sendikasına emanet edildiğini hatırlayalım. Öyle ki bir gecede Maden İş’e bağlı109 sendika Türk Metal Sendikasına geçirilmişti. İşbirlikçi sarı sendikanın 14 bin olan üye sayısı 130 bine ulaşmıştı. Bu sendikalar hala Türk Metal’de ve işçiler sendika korucuları tarafından burada kontrol edilmektedir. Aradan geçen bunca zamana rağmen metal işçilerinin tutsaklığı sürüyor. Yılların birikimi ile zincirlerinden kurtulmak isteyen işçilerin direnci ise şimdiye kadar hep kırılmaya çalışıldı. Bunun için Türk Metal sendikası yanı sıra MESS ve devlet eliyle gösterilen çabalar dikkate değerdir. Bosch işyerindeki işçilerin Mart 2012’de topyekûn Türkİş’ten istifa ederek Birleşik

14

Metal’e geçmesi ile başlayan süreç gerilimlerle, ayak oyunları ve işten atmalarla engellenmeye çalışılıyor.

le bir hak ve özgürlük kâğıt üstünde verilse de bedel ödemeden kullanılamamaktadır. Renault’da Türk Metal’in toplu iş sözleşme taslağına tepki gösterip 12 Kasım günü fabrikayı işgal eden işçilerden 23’ü işten çıkarılmıştır. İşgal gecesi dayanışma için Renault işçilerini ziyarete giden Bosch işçilerinden bazıları aynı gece saldırıya uğradı. Bosch işçilerine aralarında Türk-Metal’in genel merkez yöneticilerinin, şube başkanları ve temsilcilerinin de bulunduğu grup tarafından demir çubuklar ve satırlarla yapılan saldırıda 3’ü ağır, onlarca işçi yaralanmıştır. Geçen Nisan ayında da, basın açıklaması yapmak isteyen Bosch işçilerine aynı yöntemlerle saldırılmış ve birçok işçi yaralanmıştı. Ve yine, o günkü saldırı sırasında da emniyet kuvvetlerinin ortalıkta görünmemesi manidardır. Eskişehir’de Arçelik, Bursa’da Renault ve diğer birçok fabrika-

da işçiler, bu sendikanın açıkladığı toplu iş sözleşmesi taslağına karşı halen devam eden tepkilerini çeşitli eylemlerle, yürüyüş ve protestolarla göstermektedirler. Metal sektöründe yaşanan bu kıpırtı, homurdanma, işçilerin örgütlü bir başkaldırısına dayanmıyor. Ancak yıllardır biriken bir öfkenin sözleşme döneminde işçiye sormadan hareket eden Türk Metal’e yönelmesiyle kendini gösteriyor. Kendiliğinden bir tepki olsa da metal sektörünün sınıf hareketinde lokomotif olması, orada yaşanan bir dalgalanmanın kısa sürede başka iş yerlerine, fabrikalara ve sektörlere yansıma potansiyeli nedeniyle metal işçisinin aldığı pozisyon kritik öneme sahiptir. İşleri tıkırında olan MESS’in de, Türk Metal’in de tartmak isteyeceği ve sakınmak isteyeceği gel geç homurdanmalar değil ama arkadan gelebilecek topyekûn bir kıyamet olasılığıdır.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

5 ARALIK EŞOFMAN EYLEMİ YA DA KESK BUNU HAKETMEDİ!

K

amu çalışanları hareketinin içinde bulunduğu durum artık açık bir kriz olarak ifade edilebilecek bir hal aldı. Eğitim Sen’in 5 Aralık eylemi kararı, alınış biçimi ve içeriği ile bu durumun en açık ifadesi olarak okunabilir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda serbest kıyafet uygulamasına geçilmesi ile ilgili kararına karşılık 5 Aralık’ta okullara eşofmanlarla gidileceğine dair alınan karar bir kara mizah örneği olsaydı gülünebilirdi ama bu haliyle durumun fecaat olduğu artık açığa çıkmış durumdadır. Eğitim Sen geçtiğimiz yıldan bu yana 4+4+4 eğitim reformuna karşı haklı bir mücadele yürütmüştür. Söz konusu düzenleme gerçekten de temel olarak eğitimi dinselleştirmek, dindar bir nesil yetiştirmek hedefini gütmektedir. Bu dönüşümün etkileri önümüzdeki dönemde çok daha açık bir biçimde ortaya çıkacaktır.

4+4+4 Hüsranı

Bu sene başında yasanın uygulanmaya başlanmasıyla gerçekten çok daha büyük bir tepkinin oluşacağı beklenmekteydi. Eğitim Sen bu beklentiyle velilerle iletişim kurmaya çalıştı, olabildiğince sokakta olmaya çalıştı. 15 Eylül’de Ankara’da yapılan miting işlerin beklenildiği gibi gitmeyeceğinin işareti gibiydi. Kimi küçük itirazlar gerçekleşse de, yeni sisteme karşı tepkiler oldukça sınırlı kaldı. Var olan tepkiler de kendisini daha ziyade Alevi örgütlerinin kanalından ifade etmeyi tercih etti. Sonuç olarak Eğitim Sen’in, özellikle de yönetimdeki ÖDP’li arkadaşların beklentisine uygun gelişmeler yaşanmadı. Bu tablonun yarattığı moralsizlik örgütü büyük bir ataletin içine itti. Eğitim Sen, Ekim-Kasım aylarını fiilen kapalı olarak geçirdi. Açlık grevleri gündemi de süreci bambaşka bir gerilim noktasına taşıyınca eğitim ile ilgili sorunlar iyice görünmez hale geldi. Aslında yapılması gereken bu dönemi bir

muhasebe dönemi olarak algılamak, muhafazakarlaşma ile nasıl mücadele edilebileceğine dair yeni bir yaklaşım geliştirmek gerektiğini tartışmak idi. Fakat bu başarılamadığı gibi denize düşen yılana sarılır misali yeni bir gündeme ışık hızıyla yanıt üretildi. Öğrencilerin serbest kıyafet giymesi yönetmeliğine karşı öğretmenlerin eşofman eylemi.

Ne İçin, Kime Karşı Olduğu Belli Olmayan Eylem

Bu eylemin amacını anlayabilmek gerçekten oldukça zor. İstanbul 2 no’lu şube konu ile ilgili çıkardığı çağrı metninde bu karnından konuşma halinin en güzel örneklerini sergilemiş. “5 Aralık eylemimiz, eğitim sisteminde yaşananlara ve okul idarecilerinin dini yaşam biçimini sembolize eden kıyafetlere gösterdikleri toleransa karşı ortaya konulan demokratik bir tepki olarak görülmeli ve eğitim sistemi üzerinden toplumda yeni çatışma ve kamplaşmaların yaşanmasına izin verilmemelidir.” Okul idarecilerinin toleransına karşı değil baskılarına karşı eylem yapmamız çok anlaşılır olabilirdi. Somut olarak tespit edilmiş müdür baskıları, çocukları türban takmaya dönük etki altına almaya çalışan olaylar teşhir edildikten sonra bir takım tepkiler üretilebilirdi. Fakat tamamen genel bir takım söylemler, gerçekleşmesi çok mümkün olsa da bir takım ihtimaller üzerinden üretilen bu eylem tarzı Eğitim Sen’i kendi içinde yeni ve önümüzdeki kongreye kadar bitmeyecek bir tartışmanın içine çekmekten başka bir işe yaramaz. Antalya’da internet ortamında paylaştıkları içkili toplantı fotoğrafları dolayısıyla Akit gazetesinin attığı manşet sonrasında soruşturma geçiren arkadaşlarımıza sahip çıkmak yine çok daha anlamlı bir tutum olabilirdi. Oysa alınan bu kararın ne olduğunu arkadaşlarımıza anlatabilmemiz bile neredeyse imkansız görünmektedir.

Muhafazakarlaştırma Saldırısına Karşı Farklı Bir Dil Yaratmalıyız!

“Dolayısıyla serbest kıyafet uygulaması ile dini duyguların sömürüsünü kılık kıyafet serbestliği üzerinden meşrulaştırmak kesinlikle birbirine karıştırılmaması gereken konulardır.” AKP’nin kafasında serbestlikle ilgili olan yönün daha çok muhafazakarlaşma ile ilgili olduğu açıktır. İleride bu konuda kimi sorunların yaşanacağı da tahmin edilebilir. Fakat harekete geçmek için yine çok yanlış bir nokta seçilmiş, yine kendimizi anlatmakla ilgili çok zorlama değerlendirmeler yapılmış ve yine başarısızlığı baştan belli bir mücadele hattı çizilmiştir. Eğitim Sen’in bu dönemde yaptığı en büyük hata eğitim çalışanlarının (ve de tabii ki atanamayan, çalışamayan arkadaşlarımızın) sosyo-ekonomik-demokratik haklarını savunmak mücadele etmek ile ilgili akılda kalıcı bir talep üretemeden eğitimde muhafazakarlaşmaya karşı bir “sivil toplum” kuruluşu rolüne bürünmesidir. Buradan kamu çalışanlarını harekete geçiren bir çizgi ortaya çıkmaz. Kitlelerin sendikadan elini eteğini uzunca bir süredir çekmekte olduğu nasıl bu kadar görmezden gelinebilir? Bu darmadağın vaziyet AKP’nin kamu çalışanları hakkında iş güvencesini kaldırmaya dönük iştahını kabartmaktadır.

Ne Yapmalı, Ne Yapmamalı?

Eğitim Sen baskılara karşı mücadele etmeyi esas almalıdır. Dayatmaları gündeme getirmeli, zorlamaları teşhir etmelidir. Ne kadar yüksek olasılıklı olursa olsun böylesi kritik momentlerde beklentiler, ihtimaller üzerine eylemler inşa edilemez. Eğitim İş’çilerin işini elinden almaya çalışmak bu zamandan sonra emek hareketine bir kazanım getirmez. Tam tersine kendisini neredeyse CHP’den hiç ayrıştırmaya gayret etmeyen bu çizgi Eğitim Sen’in başına büyük

işler açar. Kendi mücadelemizin etkisiyle dışımızdaki güçleri yanımıza çekmeye çalışmak anlamlıdır, ama çok yapıla geldiği üzere düzen içi gerilimlerden beslenmeye çalışmak hüsrandan başka bir sonuç üretmemektedir. ÖDP’nin CHP’ye angajmanının vebali kendi boyunlarına ama Eğitim Sen’i kaldıramayacağı yüklerin altına sokmaya çalışmak kimsenin işi olmamalıdır. Eğitim Sen tarihinin en dağınık yönetim anlayışlarından birinin altında, sonbahar yaprakları gibi her esen rüzgarla bir yana savrulmakta, omurgasını yitirmiş bir görüntü vermektedir. Eğitim Sen, her bileşenin kendi gündemini özgürce dayatacağı bir anlayışla yönetilemez. Yönetimdeki gruplar birbirlerinin özerk gündemlerine yol vererek kendileri için kazançlı bir tutum alıyor olabilirler fakat gelinen noktada dışarıya yansıyan tablo tam bir kaosu anımsatmaktadır. “İnsanı merkeze alan laik eğitim anlayışı tüm insanların eşit, saygıdeğer, öğrenme ve gelişmeye açık olduğunu savunurken, dini istismar edenler insanları inananinanmayan, dindar-dinsiz olarak ayırmakta, bir kısmını üstün ve değerli, diğerlerini ise dinden sapmış hatta düşman ilân etmektedir.” Böylesi bir değerlendirme ancak ciddi bir cehalet ile mümkündür. Türkiye’de eğitimin hangi dönemde insanı merkeze aldığı , tüm insanlara eşit davrandığı (Kürtler, Aleviler, kadınlar bu ülkede yaşamıyor mu?) iddia edilebilir? AKP’ye ve muhafazakarlaşmaya Kemalist jargon dışında söyleyecek iki çift lafımız kalmamış mıdır? Umarız bu eylem, örgüt dokusunda büyük bir kırılmaya yol açmaz. Fakat artık meseleler, idare edilebilecek boyutların çok ötesine geçmiştir. Bu traji komik karar, örgüte sahip çıkma konusunda yeni bir dalgaya da yol açabilir. O zamanda hayırlı bir sonuç ortaya çıkmış olur.

15


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Kamu Alanında Güvencesiz İstihdamın Provaları

MEB’DEN PERFORMANSA DAYALI ÜCRETLENDİRME SİSTEMİ

AKP

hükümeti kamu hizmetlerinin devlete yüklediği sorumluluktan temelli kurtulmak için nerdeyse her yolu deniyor. Kolay olmasa gerek, gece gündüz bunlara kafa patlatmak. Ancak bizler de AKP’nin halk düşmanlığına karşı gerekli karşı duruşu örgütleyemedikçe işlerini kolaylaştırmış oluyoruz. Bu ustalık dönemi tabiri çok kullanıldı, siyasi anlamda değil ama halkı canından bezdirmek, güvencesizleştirmek, köleleştirmek anlamında deyim tam da yerinde olacak şekilde, ustalık dönemi yaşıyorlar. Haklarını yememek gerekir diye de düşünmüyor değilim. Biz sosyalistler de çok oluyoruz. Ne yapsalar, agresif, muhalif yaklaşıyoruz. Her taşın altında bir fenalık aramakta haksız mıyız peki? Öğretmenliğin bin parça olduğunu duymayan kalmadı artık. Devlet okullarında sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik dediğimiz statüler iş güvencesinin ne olduğunu öğretmenlere çoktan unutturdu. Bunlara bir de dershanelerin kaldırılacağı yönündeki haberler eklendi. “Bir gün mutlaka atanacağım” umuduyla özel dershanelerde gerçek anlamda kölece çalışmaya katlanan formasyonsuz ya da atama bekleyen en az 70 bin öğretmenin uykuları kaçtı diyebiliriz. Zaten atanamayan ya da formasyon alamayan öğretmenler, şimdi özel okula dönüştürülmesi planlanan bu dershanelerdeki işlerinden bile olma durumuyla karşılaştı. Bu öğretmenlere artık güvencesizliği değil iyiden iyiye geleceksizliği vaad ediyorlar. O halde biz güvencesiz çalışan öğretmenler birleşelim, çünkü zincirlerimizden başka kaybedecek hiç bir şeyimiz yok!

16

Eğitimde Performansa Dayalı Ücretlendirme Sistemi

Kamu alanında devlet güvencesine sahip memur ve öğretmenleri tamamen güvencesiz hale getirecek istihdam modelleri tartışılıyor, yaygınlaşıyor. İş güvenliğine sahip, 657’ye tabi memur ve öğretmenlerin yükünden nasıl kurtulmalı acaba? Bu provaların en tazesi ‘’performansa dayalı ücretlendirme sistemi’’. Sağlık sisteminden sonra şimdi eğitimde de performansa dayalı ücretlendirme sistemi ile

tasarlanan projenin ne olduğuna hep birlikte bir bakalım. Performansın ölçülmesi için eğitim camiasındaki herkes, birbiriyle ilgili raporlar tutacak. Bunun için öğrenci öğretmeni, öğretmen okul yönetimini, yönetim tek tek öğretmenleri, veliler öğretmenleri, öğretmenler ve yönetim il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerini vs şeklinde bu hiyerarşik tabloda tabandan tavana herkes birbirini denetim altında tutacak. Dedikodu ortamı, ayak kaydırma, yükselme gibi bugün özel sektöre ait söylemler, eğitim literatürü-

ilgili çalışmalar var. Bunlar tartışılıyor ve belki de bir yıl içinde uygulanması durumuyla karşı karşıya kalacağız. Şimdi bu sistemin eğitim açısından nasıl bir dönüşüm sağlayacağına ve ne gibi emeller peşinde olduklarına biraz kafa yoralım. Öncelikle sağlık alanından tanık olabildiğimiz yanıyla performansı yüksek olan personele ek maaş vaad edildi. Böylelikle hizmette kalite, performansta verimlilik gibi bir parola ile karşılaştık. Anlaşılan o ki, eğitimde de, hizmetin niteliği performansla açıklanacak. Eğitimde performansın ölçütlerinin neler olacağı, etraflıca düşünmemiz gereken bir mesele, ancak biz öncelikle

ne ve uygulamasına da girmiş olacak. Zaten uzun bir süredir ‘’uzman öğretmenlik’’ sıfatıyla öğretmenler arasında bazılarını ‘’ayrıcalıklı kılan ve kategorize eden’’ bir uygulama vardı. Şimdi görünen o ki bu sistemle birlikte ayrımcılık daha meşru bir noktadan örülecek. Ücretlendirmenin bu performans ölçümlerinin sonuçlarına göre olmayacağının söylendiği biliniyor. Ancak performansı ‘’iyi’’ olanın ödüllendirilmesi ayrımcılığı derinleştiren bir şeye dönüşecek. Ayrıca performansı iyi olmak ya da bu ölçümler sonucunda tabloda ortaya çıkan ‘’iyilik’’ hali kimin ihtiyaçlarına göre ve hangi ölçülere göre belirlenecek? Bu tabloda or-

taya çıkan en net sonuç, aynı işi yapan iki çalışma arkadaşından birinin ödüllendirilmesi ile ‘’eşit işe eşit ücret’’ gibi halklar açısından köklü bir kazanımın tuzla buz edilmek istenmesi; bunun yerine kölelik koşullarını ve kişiler arasında rekabeti de dayatan, esnek bir çalışma sistemi. Yani performansa dayalı ücretlendirme sistemi. Dini inançlarımızın, dünya görüşümüzün, etnik kökenlerimizin, cinsiyet farklılıklarımızın, farklı inanış ve yaşayışlarımızın ayrımcılığı derinleştirmek için çok rahat kullanıldığı ortamlarda nefes alıyoruz. Güçlü olmak da iktidardan yana konum almakla oluyor böyle olunca. Performansa dayalı ücretlendirme ‘bu ayrımlara ve güçlü olana yakın olmakla ölçülecek’ diye görmeli ancak vay halimize diye yakınmamalıyız. Şunu yüksek sesle soracağız: 30 kişilik sınıflarda 60 çocuğa ders veren öğretmenlerimizin performansını ölçmek kime düşüyor? Okullara ayrılan ödenek belliyken, okulun elektrik, su faturası, hizmetlilerin maaşlarını ödemek gibi bin bir çok sorunla cebelleşen ve öğrencinin-velinin gırtlağına basan okul yönetimlerine kadar, kim neyi denetleyecek acaba? Bu durumda en iyi performansı kim sergilemiş olacak? 30 kişilik sınıflara, 70 kişi doldurarak ders verebilen okul mu, yoksa en az maaşa çalışabilen öğretmen mi? Şimdi “bu on yılda bu ülkenin başına biz neler getirdik” diye soru sorma sırası hükümette… Halka hesap vereceği günlerin eşiğindeyiz…


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

Hdk 2. Genel Kurulu’nun Düşündürdükleri

TARTIŞMALAR, OLANAKLAR VE İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜ

H

alkların Demokratik Kongresi 1 yılını geride bıraktı. Oldukça zorlu, AKP faşizminin yükseldiği, Kürt halkına yönelik saldırıların şiddetlendiği bir süreçte her ne kadar beklenen ivmeyi yakalayamasa da yaşama iradesi ortaya koyarak önemli bir işi başardı. Geçtiğimiz ay içerisinde Ankara’da gerçekleşen Genel Kurul’da da bu olumluluğun yarattığı havayı solumak mümkündü. Öncelikle önemli bir eşiğin aşıldığı ortadadır. HDK’nın ne kadar önemli bir odak olduğu konusunda bileşenlerin önemli bir kısmında netleşme belirgindir. Bağımsız katılımların sayısındaki azalmaya rağmen HDK Genel Kurulu’na yansıyan ülkenin farklı bölgelerinden katılımlar önemli bir yaygınlaşmanın işaretlerini ortaya koymuştur. Her ne kadar HDK meclislerinin etkinliği her noktada aynı seviyede derinleşememişse de ciddiye alınması gereken bir yaygınlık söz konusudur. Kimi meclisler içinde ortak faaliyet önemli kaynaşmalar üretmiştir. Bir HDK’lı kimliğinin nüveleri gözlenmektedir. Bunlar gelecekte HDK’nın faaliyeti derinleştikçe başarabileceklerinin seviyesini sergilemektedir. En önemli sorunun HDK’nın büyütülmesi olduğu açıktır. Bunun için HDK yerel meclislerinin, faaliyet alanlarının güncel meselelerine dair açılımlar gerçekleştirebilmesi son derece önemlidir. Merkezi politikaların peşinde basın açıklamasından basın açıklamasına sürüklenen bir faaliyet değil de bölgesel sorunların tespit ve çözümünde inisiyatif alabilen bir yerel faaliyet çoğu bölgede yeni enerjilerin ortaya çıkabilmesine hizmet edecektir. Kimi delegelerin sundukları raporlar böylesi girişimlerin azımsanmayacak seviyede olduğunu göstermiştir. Fakat örgütlenme konusunda net bir hedef çizilememiş olması önemli bir engel olarak görülme-

lidir. AKP’nin iktidarını pekiştirdiği şu momentte HDK açısından Alevi dinamiği ile çok daha etkin bir biçimde buluşulabilmesi hayati önem taşımaktadır. HDK bu hedefe kilitlenmeli, sürekli geliştirdiği politikalarla manileri aşacak bir ısrar sergileyebilmelidir. HDK’nın etkinliğinin ne seviyeye kadar yükselebileceği Alevi dinamiğini kapsayabilme yeteneğine birebir bağlıdır. Bu konuda mesafe katedilemediği sürece HDK’nın bir iktidar odağı olabilmesi mümkün olamayacaktır. HDK için seferber edilebilecek enerjilerin sınırlılığı da hala önemli bir sorun kaynağı olamaya devam etmektedir. HDK içerisindeki siyasi öznelerin kadro sıkıntısı devam ettiği sürece bu konuda çok hızlı sıçramalar ummak mümkün değildir. Burada belirleyici olacak olan HDK’nın bir politik odak olarak etkinliğinin artması olacaktır. Etkinliği ve belirleyiciliği artan bir politik odak kendisini harekete geçirebilecek çok daha fazla enerjiyi harekete geçirebilecektir. Fakat siyasi öznelerin kendilerini yeniden üretme gündemlerini tamamen bir kenara bırakıp tüm enerjilerini HDK için seferber etmelerini ummak gerçekçi değildir. Bu anlamda 2. Genel Kurul’a sunulan Örgütsel Durum Raporu’ndaki şu değerlendirmeler dikkat çekicidir: “…HDK kendisinden önceki platform, eylem birliği gibi deneyimlerin aksine, parti ve kurumların temsili düzeyde değil, bütün gövdeleriyle katılmaları gereken bir birlikteliktir. Bu anlamda HDK’yi büyütecek olan, bileşeni olan kurumların en ileri imkânlarını, en diri kuvvetlerini geniş halk kitlelerinin örgütlenmesi ve mücadeleye seferber edilmesi için HDK’ye katmaları ve HDK’yi güçlendirmeleridir.” Tespitin ilk cümlesi üzerinde uzlaşılmış bir prensip gibi ortaya konduysa çok doğru gözükmemektedir. Gerçekliğin bu seviyede bir sentezleşmeye

uygun olmadığı açıktır. Böylesi bir değerlendirmenin iki nesnel sınırı bulunmaktadır. Birincisi güçler arasındaki dengesizliktir. İkincisi ise görece sınırlı yapıların kendilerini yeniden üretme sorunlarıdır. Bu nesnel sınırların görünmemesi aşırı beklentilere ve sonrasında da hayal kırıklıklarına yol açabilmektedir. Benzer şekilde gereğinden erken bir homojenleşme arzusu, bileşenleri mümkün mertebe görünmez kılma isteği de abartılmamalıdır. Kongre’nin kapsayıcılığı biraz da bileşenlerin zenginliğine ve temsiline açık olmasından kaynaklanmıştır. Oysa kimi momentlerde yapılan tek pankart dayatması bu esnekliği ortadan kaldırmaktadır. Önümüzdeki süreçte de bu esnekliğin korunması önemlidir. Bu değerlendirme kimi bileşenlerin kendilerini gereğinden fazla öne çıkarma çabalarını haklı göstermez ya da bir ortak HDK kimliğinin oluşumu çabalarını görmezden gelmeyi ve desteksiz bırakmayı gerektirmez. Delege seçimlerinde yaşanan sorunlar özellikle kimi bileşenler tarafından ciddi oranda sorunsallaştırıldı. Hatta varlık-yokluk tartışması dahi gündeme getirildi. Oldukça hummalı geçen bir yılın sonunda kimi arkadaşların hala böylesi bir ruh halinde olmaları oldukça üzücü olmakla birlikte anlaşılırdır, kimi zaafları kolaylıkla aşabilmek mümkün olmamaktadır. Kendisine gereğinden fazla rol biçen, bu rolü oynaması mümkün olmayınca da küskünlük gösteren bileşenler hareketin maneviyatına ve geleceğine zarar verdiklerinin farkında olmalıdırlar. Önümüzdeki kritik gündemlerden bir tanesi de kongre-parti diyalektiğinin doğru kurulması olacaktır. Var olan konsensusu zorlayarak partiyi görünür kılma telaşıyla meseleyi kongrenin partileşmesine bağlamak sıkıntılı tartışmalara yol açabilir. Kongrenin esas olması ve öncelikli olması uzlaşılmış nokta-

lardır. Bu uzlaşmaların zorlanmaması gerektiğini düşünüyoruz. Ülke açık olarak seçim sath-ı mahalline girmeden partinin öne çıkarılması doğru değildir. Kimi yerel eylemlerde, mitinglerde şimdiye kadar olduğu gibi kongre öncelikli olarak propagandası yapılması gereken aygıtımızdır. 22 Kasım’da Evrensel gazetesinde yayınlanan HDP Eş Başkanı Yavuz Önen’e sorulan sorulardan birinin “HDP’nin seçim partisi olacağı yönünde endişeler var. Bu süreç bu yöndeki eleştiri ve endişeleri de beraberinde getirdi. HDP gerçekten seçim partisi mi olacak?” olması şaşırtıcıdır. HDP zaten seçimlere müdahale edecek bir araç olarak kurgulanmıştı. 2.Genel Kurul’da dağıtılan faaliyet raporunda “parti Hakkında Kongre Bileşenlerinin Ortaklaştığı ilkeler” başlığı altında yazılan maddelerde Kongre örgütlenmesinin esas ve partinin kongre içinde bir yapı olacağı, seçimlere katılma aşamalarında etkin olacağı açıkça belirtilmiştir. “Kongre partiye dönüşmeyecek, varlığını ve etkinliğini sürdürecek,ama seçimler alanında kendi geniş çalışmasını gerçekleştiren bir araç olacaktır”(Faaliyet Raporu, s.13) Durum bu kadar netken “seçim partisi endişeleri” nereden kaynak bulmaktadır? Önümüzdeki günlerde bu konuda daha açık tartışmalar yürütülecek gibi gözükmektedir. Sonuç olarak HDK, Türkiye halklarının adalet ve özgürlük mücadelesinde iktidarlaşmak için değerlendirebileceği çok önemli bir potansiyeldir. Tüm dünya büyük sosyal altüst oluşlar çağına girmişken HDK’nın varlığı, egemen güçler açısından en önemli potansiyel tehdit olarak algılanmaktadır. Bu potansiyelin gerçekleşebilmesi için yapılacak çok iş vardır. Kongreyi bir sonraki Genel kurul’a gerçek bir iktidar seçeneği haline getirerek taşımak hepimizin görevidir.

17


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Mehmet YILMAZER

İlk ve en önemli sorun elbette Kürt Sorunudur. Otuz yıllık savaştan sonra, büyük gürültülerle başlatılan “açılım”, sorunu başlangıç noktasından uzağa taşımamıştır. Dün Kemalizmin ırkçı yaklaşımıyla inkâr edilen sorun, bugünkü iktidar tarafından “din kardeşliği” adı altında inkâr ediliyor. İktidar sıkıştıkça sözde adımlar atıyor. Ancak bunların hepsi, Kürt sorununun çözümlenmesi için değil, PKK iradesinin çözülmesi için atılıyor. Daha doğrusu iktidar bunu umuyor. Fakat umduğu gerçekleşmedikçe hırçınlaşıyor.

AKP

’nin “ustalık” döneminde tartışmalar sonunda “üçüncü meşrutiyet” noktasına kadar vardı. Anayasa komisyonuna AKP’nin “başkanlık sistemi” için getirdiği öneriler tartışmaların tırmanmasına neden oldu. Aslında AKP’nin kafalarda soru işaretleri yaratan “değişimi” son seçimlerden hemen önce başlamıştı ve derinleşerek devam ediyor. Bu konuda en belirgin aşama son AKP kongresidir. Bu kongrede Erdoğan yaptığı konuşma ile “AKP’nin siyasal kimliğini” tanımlayarak, bazı beklentilere bir sınır çizdi. En önemli sınır çizgisi demokrasi ile ilgilidir. AKP’ye göre “demokrasi” meselesi tamamlanmıştır, artık temel sorun yürütme organının yetkileriyle ilgilidir. AKP ideolojisinin daha yaygın pratiğe geçirilebilmesi için güçlü yetkilerle donanmış bir başkana gerek vardır. Aksi durumda “değişim” sağlanamıyor. Ancak hangi yönde değişim? Özellikle Kürt sorununun çözümlendiği demokratikleşme yolunda bir değişim mi; yoksa Başbakanın seyredilen dizilere bile karışmaya başladığı Türk İslam sentezine dayanan faşizm yönünde bir değişim mi? Bugüne kadar ülkede demokratikleşme yönünde gelişmelere ordunun vesayetinin engel olduğu düşünülürdü. Vesayet ortadan kalkmasına rağmen ülkede neden demokratikleşme değil de “üçüncü meşrutiyet” tartışılır hale geldi? Ordu engellemiyorsa geriye üç büyük parti kalıyor. AKP iktidarda, CHP ve MHP muhalefette! Bunların atacağı adımları engelleyen görünmez bir güç mü vardır? Yoksa bunların hiçbirisi demokrasi yolunda adım atmaya yetenekli değil midir? AKP üçüncü dönem iktidarda, cumhuriyetin siyasal yapısında bazı şeyler değişti, ancak hala değişmeyen çok önemli sorunlar var. Bunların en önemli dört tanesini irdeleyerek ülkenin nereye doğru gittiğine bakalım. İlk ve en önemli sorun elbette Kürt Sorunudur. Otuz yıllık savaştan sonra, büyük gürültülerle başlatılan “açılım”, sorunu başlangıç noktasından uzağa taşı-

18

AKP ve D mamıştır. Dün Kemalizmin ırkçı yaklaşımıyla inkâr edilen sorun, bugünkü iktidar tarafından “din kardeşliği” adı altında inkâr ediliyor. İktidar sıkıştıkça sözde adımlar atıyor. Ancak bunların hepsi, Kürt sorununun çözümlenmesi için değil, PKK iradesinin çözülmesi için atılıyor. Daha doğrusu iktidar bunu umuyor. Fakat umduğu gerçekleşmedikçe hırçınlaşıyor. Devlet ve iktidar, Kürt sorununda artık taşınamaz ölçüde bir tıkanma noktasına gelip dayanmıştır. İçeride şovenizm ve milliyetçilik kışkırtıldıkça PKK’nin çözülmesi bir yana Kürt halkında kopma bilinç ve ruh hali bileniyor. Dışarıda yani bölgede ise, Kürt sorunu gittikçe olması gereken gerçek boyutlarına kavuşuyor. Irak ve Suriye’de Kürt halkı bugüne kadar hayal olan bağımsızlığın zayıf da olsa ilk esintilerini algılıyor. AKP iktidarı sıkıştıkça devreye soktuğu “ana dilde savunma” ve “kamuda Kürtçe hizmet” gibi sözde reformlarla sorunu çözeceğini düşünüyor. Ancak bunu yaparken Kürt halkını o kadar sık aşağılıyor ki, sorun çözümlenmeden kaldığı gibi, Kürt halkının düzene öfkesi daha da bileniyor. İktidarın politikası bir yandan Kürt halkını aşağılayıp, ezmek; öte yandan sözde reformlar yaparak özgürlük iradesini eritmeye çalışmak olduğu müddetçe sorun derinleşmeye devam edecektir. En önemlisi Kürt halkı bölgede güçlendikçe, Türk devletinin dış politikası topal ördek gibi olacaktır. İkinci önemli sorun, Anayasa hazırlıklarıdır. Çalışmalar tıkanmıştır. Tıkanmanın arkasında genel olarak demokrasi yoksunluğu, özel olarak çözülemeyen Kürt sorunu vardır. Bütün netameli maddeler aslında Kürt sorunu ile ilgilidir. En son başkanlık sistemi önerisi, tartışmaları iyice tıkamıştır. Öyle an-

laşılıyor ki, bugünün siyasal güç tablosundan “yeni” bir anayasa çıkmayacak, eskisine eklemeler yapılmakla yetinilecektir. 12 Eylül ve 28 Şubatla hesaplaştığını söyleyen bir iktidar için büyük bir tutarsızlık! Aynı zamanda AKP’nin gerçek yüzünü ortaya çıkartan önemli bir kanıt! Sürecin gelip dayandığı noktaya AKP içinden gelen eleştiriler önemlidir. Hidayet Şefkatli Tuksal Taraf gazetesinde yaptığı söyleşide şunları söylüyor: “Hadi PKK ve Suriye’deki savaş koşulları nedeniyle hükümetin şirazesi şaşıyor diyelim ama benim AK Parti’ye eleştirim şu... AK Parti katılımcı bir demokrasi kurmak için uğraşmadı. Oysa Türkiye’nin pek çok meselesini çözerdi bu.” Nedenini ise ideolojik ve felsefi bir temele bağlıyor: “Türkiye’de dinî grupların demokratikleşmeyle ve eşitlik düşüncesiyle en önemli sorunu şudur. “İnsanlar zaten eşit olmaz” diye düşünüyorlar. Dünyayı bir imtihan yeri olarak görüyorlar. Allah zengini ve fakiri yaratmış. Zenginin dünyada imtihanı zenginlikle, fakirin imtihanı da fakirlikle.” Bu ideolojik duruştan “demokratik bir anayasa” beklemek siyaseten çok büyük bir saflık olur. “Yeni” anayasa konusunda


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

DEMOKRASİ

yolu tıkayan bizzat iktidar partisidir. Fakat CHP ve MHP de bu siyasal günahtan hiç de arınmış değillerdir. Üçüncü konu, iktidarın en çok öğündüğü ekonomi alanı ile ilgilidir. Türkiye hala neoliberal ekonomik uygulamaların “mutlu” günlerinde… Faizde en yüksek dört ülke (Brezilya, Macaristan, Hindistan, Türkiye) arasında olduğu için sıcak para akmaya devam ediyor. Öte yandan tasarruf oranının en düşük olduğu üç ülke (İngiltere, ABD, Türkiye) arasında olduğu için sıcak paraya şiddetle ihtiyacı vardır. Ancak bu gidiş artık sorgulanmaya başlamıştır. Zaman gazetesinden İbrahim Öztürk, Türk ekonomisinin rekabet gücünü ve gidişini şöyle değerlendiriyor: “Türkiye ilk on dakika sahayı rakibine dar etmiş görüntüsü veren, ancak 90 dk. sonunda 8 sıfır yenilen futbol milli takımının eski günlerine benziyor. Altımızdaki araba Murat 124, bağırtılar içinde yükleniyoruz, biraz sonra biz asfalt kenarında, yanımızdan diğerleri sessizce akıp gidiyor. Evet, arabayı boyayıp temizledik, fren balata yenilendi. Sarhoş şoför yerine aklı başında bir de şoför bulduk. Ancak motor aynı. Türkiye arabayı değiştirmek zorunda. “Emek piyasası reformu

hayati derecede önemli ancak, kıdem tazminatı reformunda olduğu gibi hükümet bunu da rafa kaldırdı. Tıpkı ‘stratejik sektörleri’ seçip on yıl gibi bir sürede dünyada belli bir yere gelmek gibi bir hedefin olmadığı gibi. Yabancı gelecek, iç piyasa için yatırım yapacak. Bütün model bu. “Keza, enerji bağımlılığı ve maliyeti ile tasarruf açığı geleceğimizi tehdit ediyor. Çünkü hem parayı borç alarak hem de malı ithal ederek bu yolu gidemeyiz. Bu, tembel, üretim ve verimlilikten kopmuş bir görüntüdür. Bu bir ‘yunanlaşma’ sendromudur.” Ekonomideki olumlu görünüşe rağmen derindeki gerçek budur. Dev alışveriş merkezleriyle parıltılı bir görüntü veren, tüketim çılgınlığını kredi kartlarıyla sürdüren bir toplumun başında, yüksek faizli tahvilleriyle sıcak paraya milyarlar ödeyen bir devlet varken, bu ekonominin nereye gittiği bellidir. Şimdilik belli olmayan hangi kilometrede yoldan çıkıp şarampole yuvarlanacağıdır. Bu tablo karşısında iktidarın ekonomiye rekabet gücü kazandırmak için tek şansı çalışanların ücret ve haklarını en alt noktalara çekmektir. AKP bütün gayretiyle bu yolda çalışıyor. Son önemli konu dış politika ya da Türkiye’nin bölgedeki yeridir. Uzun sözün kısası “komşularla sıfır sorun”dan tüm komşularla sorunlu hale gelen Türkiye, yaptığı bütün kabadayılıklardan sonra gelip NATO’nun dizinin dibine yatmıştır. AKP iktidarına farklı bir görünüm veren ünlü Davos çıkışından Patriot füzelerine gelmek ironik bir yolculuktur. Sonuç olarak yeni dünya güç dengelerinde Türkiye bölgede ABD, Suudi Arabistan ve Katar’ın saflarında yer alarak Cumhuriyet tarihinin bildik dış politika zeminine geri dönmüştür. Ancak bunun bedeli iki ku-

tuplu dünyadakinden çok ağır olacaktır. Bölgede “oyun kurucu” olma iddiasından “seyirci” konumuna gerileyen Türkiye, sancılı dünya dengelerinde yanlış safta konumlanarak bölgede ABD’nin günahlarına ortak oluyor. Bunun bedelini de ödeyecektir. Sonuç olarak, AKP’nin bütün gürültülü iddialarına rağmen cumhuriyetin temel tıkanma noktalarında önemli bir değişim olmamıştır. Dört önemli konu iki temel soruna indirgenebilir: demokrasi ve ekonomi. Türkiye çok sık söylendiği gibi bazı tabuları yıkmış, ekonomide de dünyaya entegre olmuştur. Fakat sorunlar nitelik değiştirmemiş, bu anlamda çözümlenmeden kalmıştır. AKP iktidarı, cumhuriyet tarihinde herhalde ikinci büyük düş kırıklığı yaratan bir parti olarak tarihe geçecektir. İlki, tek partinin karanlık günlerinden çıkışı sembolize eden Menderes liderliğindeki DP’dir. O zamanlar da çok “hürriyet” nutukları atılmış, ekonominin liberalize edilmesi yolunda önemli adımlar atılmıştır. Fakat DP giderek kendi dışındaki partilere tahammül edemez hale gelmiş, “Vatan Cephesi”ni örgütlemiş, her akşam radyolardan cepheye kaydolanların isimleri okunmuştur. Umutlanıp örgütlenen sendikalar kapatılmıştır. Ekonomi önce parlak bir gidiş göstermiş, sonra borç ve döviz kriziyle çökmüştür. Siyasal tıkanma ve kriz, o günün koşullarında 27 Mayıs darbesiyle sonuçlanmıştır. Çelişik gibi görünse de, 27 Mayıs ile cumhuriyet en demokratik anayasasına kavuşmuştur. Daha sonraları Demirel “bu anayasa ile devlet yönetilmez”, “bu anayasa bu topluma bol geliyor” demiştir. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ile bol gelen anayasa iyice daraltılmıştır. Askeri darbelerle geçen bir otuz yıldan sonra AKP, DP’nin yarattığına benzer umutlar yaratarak bol “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü” nutuklarıyla üçüncü iktidar dönemine girmiştir. Ancak hala “demokrasi” ufukta görünmediği gibi, hukuk da iktidar ve cemaatlerin keyfiliğine emanet edilmiştir. Fakat bugünün DP döneminden çok önemli bir farkı vardır. Ta-

İkinci önemli sorun, Anayasa hazırlıklarıdır. Çalışmalar tıkanmıştır. Tıkanmanın arkasında genel olarak demokrasi yoksunluğu, özel olarak çözülemeyen Kürt sorunu vardır. Bütün netameli maddeler aslında Kürt sorunu ile ilgilidir. En son başkanlık sistemi önerisi, tartışmaları iyice tıkamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, bugünün siyasal güç tablosundan “yeni” bir anayasa çıkmayacak, eskisine eklemeler yapılmakla yetinilecektir. 12 Eylül ve 28 Şubatla hesaplaştığını söyleyen bir iktidar için büyük bir tutarsızlık! Aynı zamanda AKP’nin gerçek yüzünü ortaya çıkartan önemli bir kanıt!

19


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Böyle tıkanma noktaları önceleri askeri darbelerin yolunu döşerdi. Bugün böyle bir olasılık görünmüyor. Fakat “başkanlık sistemi” tartışmalarının ortaya koyduğu gibi, Erdoğan ve AKP iktidar gücünü daha da arttırmak istiyor. Evet, ortada bir askeri darbe olasılığı yoktur, fakat tıkanan sürecin çözümü için “başkanlık sistemi”yle adeta bir sivil darbe hazırlığı vardır. Öyle ya da böyle cumhuriyet düzeninde önemli tıkanma noktaları olağanüstü yetkiler olmadan çözülemiyor. Neden döne dolaşa benzer bir noktaya geliniyor?

20

rihsel koşulların ard arda gelmesiyle politikaya ordunun vesayeti önemli bir darbe yemiştir. Bu gerçekliğe rağmen demokratikleşme ufukta görünmüyor. Tersine faşizme giden bir sürecin bütün işaretleri ortadadır. Böyle tıkanma noktaları önceleri askeri darbelerin yolunu döşerdi. Bugün böyle bir olasılık görünmüyor. Fakat “başkanlık sistemi” tartışmalarının ortaya koyduğu gibi, Erdoğan ve AKP iktidar gücünü daha da arttırmak istiyor. Evet, ortada bir askeri darbe olasılığı yoktur, fakat tıkanan sürecin çözümü için “başkanlık sistemi”yle adeta bir sivil darbe hazırlığı vardır. Öyle ya da böyle cumhuriyet düzeninde önemli tıkanma noktaları olağanüstü yetkiler olmadan çözülemiyor. Neden döne dolaşa benzer bir noktaya geliniyor?

tığı ve kapitalizmin bu ülkede devlet vesayetiyle gelişmesi tüm demokrasi kaynaklarını tüketen bir yapı yaratmıştır. Bu nedenle, düzen partilerinin hiçbirisinde böyle bir güç ve yetenek yoktur. AKP bu denklemin asker tarafını belli ölçüde değiştirdi. Ancak devletin her şeye egemen olma, ekonomiye, topluma “babalık” yapma geleneğine dokunmadığı gibi sürdürmeye, hata daha da pekiştirmeye devam ediyor. Cumhuriyetin yarattığı devlet elitinin “bu ülkeye komünizm gerekirse onu da biz getiririz” tavrı, AKP iktidarı tarafından da uygulanıyor. Egemenlerin genlerine işlemiş bu özellik, hemen her konuda AKP iktidarı tarafından da tekrarlanıyor. Bu ülkeye ne kadar demokrasi gerektiğine halklar değil, devlet eliti karar veriyor. Bu düzenin demokra-

Bugünkü siyasal tablonun ortaya koyduğu temel gerçek şudur: Demokratikleşmenin önündeki engel sadece askeri vesayet değildir. Oysa AKP ordu ile bilek güreşi yaparken genellikle böyle düşünüldü. Fakat AKP iktidarı eliyle düzen, askeri vesayet ve darbelerle sözde hesaplaşırken, bunların sivil hazırlayıcı ve destekçileriyle hesaplaşmak gündeme bile gelmemiştir. Demirel, 27 Mayıs anayasasının “topluma bol geldiğini” söylemişti. Asker iktidara sadece kendi isteği ile gelmedi, her seferinde onları çağıranlar da oldu. Bugünün çok demokrat görünen cemaat ve tarikatları da bu çağırıcıların içindedir. 28 Şubat Erbakan’a vururken, Gülen cemaati bunu destekledi. Bu gerçekliklerle hesaplaşılmadığı gibi, sivillerin örtülü, derine işlemiş darbeci mantıkları yaşamaya devam ediyor. Cumhuriyetin kuruluş man-

siyle ilişkisi, eskiden olduğu gibi bugün de devletin bahşetmesine bağlıdır. Hiçbir zaman “ayaklar baş” olamaz. “Ayak takımı” sadaka bekleyen kuldur. Bu kulluk geleneğini Cumhuriyet tarihinde ilk kez yaygın bir şekilde 60’lı yıllardan yükselen işçi ve gençlik hareketi bozdu. “68 kuşağı” “devlet babasına” isyan etti. Yüzyılların geleneğinin öfke ve şiddetiyle devlet, 12 Eylül’de, sadece güvenlik güçleriyle değil, tüm mekanizmalarıyla, sivil faşistleri, tarikatları ile bu başkaldırıyı ezdi. Sadece ezmekle kalmadı ardından gelen kuşakları da siyaset dışında tutmak için her yolu denedi. Cumhuriyet tarihinin bu en kapsamlı isyanını unutturmak için korku iksiri sürekli damarlara zerk edildi. Günümüzde, devlete kulluk geleneğine isyan bayrağını yüksekte tutabilen Kürt Özgürlük Hareketidir. İktidar, devlete kul-

luğu yeni koşullarda biraz farklı renklerle yeniden inşa etmek için tüm gücüyle bu isyanı bastırmaya çalışıyor. Telefon ve ortam dinlemeleri, en saçma nedenlerle tutuklamalar, her muhalif sesin korkutularak medyadan uzaklaştırılmasıyla, Türkiye açık cezaevi ve gaz cumhuriyetine döndü. Ancak “son Kürt isyanı” cumhuriyetin genetiğini bozmuştur. AKP kendi renkleriyle cumhuriyetin restorasyonuna soyunmuş olsa da, artık “özgürlük” cini şişeden çıkmıştır. Askeri vesayete darbe vuran AKP’nin “üçüncü meşrutiyete” hazırlanıyor olması özellikle liberalleri şaşırtıp hayal kırıklığına uğratıyor. İkibinli yıllarda yaşananlar sorunun sadece askeri vesayet olmadığı, devlet geleneği ve vesayeti olduğunu yeterince ortaya koymuştur. Sivil egemenler de “devletin bekası” söz konusu olunca askerlerden geri kalmıyorlar. Fakat artık siyasal İslam renkleriyle de olsa cumhuriyetin restorasyonu mümkün değildir. Yaşanan olaylar sadece kayıtlara geçip tarih olmazlar, aynı zamanda toplumsal bir bilinç yaratırlar. Ne “68’in ruhu” ne de “son Kürt isyanı” artık devletin geleneksel kulluk vesayeti içinde yok edilemezler. Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde… Devlet geleneğiyle beslenmiş sivil vesayetin çemberleri de kırılmak zorunda... Sivil generallerle alınacak yol bu kadar!


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

YASANIZ DA ZORUNUZ DA ÖRGÜTLENMEMİZİ ENGELLEYEMEZ “AKP’nin, varolan 12 Eylül’ün sendikalar yasasından bile çok daha geri birçok düzenleme içeren Sendikalar Kanunu’na dair BATİS ve BAMİS sendikalarının yaptığı değerlendirmeyi sizlerle paylaşıyoruz”

B

ağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) sermaye sınıfı tarafından sömürülerek yoksul bırakılan işçilerin, işsizlerin, güvencesizlerin örgütüdür. Yoksulların kurtuluşu için, sınıfsız sömürüsüz bir toplum için mücadele yürütür. Bunun için kurulmuştur. Bizim kavgamız sınıf kavgasıdır. Bu nedenle biz sadece toplu iş sözleşmeciliğine sıkıştırılmış bir sendikal anlayışla işçi sınıfını örgütleyemeyiz.Son çıkan Toplu Sözleşme ve Sendikalar yasasının 25’inci maddesinde görüldüğü gibi 30 işçinin altında işçi çalıştıran yerlerde çalışan ve tüm çalışanların %60’ını kapsayan işçilerin,“iş güvencesi olan sendikal tazminatları kaldırılarak” sendika üyesi olması engellenmektedir. Bu durumun toplu iş sözleşmesi yapma konumundaki sendikalaşmayı, daha da zayıflatacağı görülmektedir. Bizim ve bizim gibi sınıf mücadelesi veren sendikaların, güvencesiz işçilere sırtını dönerek, giderek küçülse de sınıfın nispeten güvenceli ve ayrıcalıklı bir kesimini hedeflemek gibi bir derdi olamaz. Çoğunluğunu merdiven altında, fason atölyeler ve taşeron firmalarda; sigortasız, kayıt dışı ve güvencesizlerin oluşturduğu, 30 işçinin altında çalıştırılan ve tekstil işkolunda olduğu gibi nerdeyse bütün işkollarının %60’ını oluşturan işçilerin içinde örgütlenmek; varoşlarda yaşayan yoksul işçilerle, işsizlerle, güvencesizlerle bütünleşmek BATİS ve BAMİS’in örgütlenme perspektifini oluşturmaktadır. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) 1997 yılında kurulduğunda; bütün araçları kullanarak fiili mücadelesini yükseltmek yanında, barajlara, baskılara ve engellere rağmen toplu sözleşme hakkını elde etmek için de bir irade ortaya koymuştur.

Bu gün; tekstil, hazır giyim, deri işkollarının birleştirilmesiyle birlikte, toplu iş sözleşmesi yapabilmek için, resmi olmasa da kayıtlı görülen yaklaşık 967 bin 961 sigortalı işçinin 29 binini üye yaparak, %3’ü geçmemiz gerekiyor. Toplu Sözleşme ve Sendikalar kanununda yapılan tek iyi şey noter şartının kalkmasıdır. İşçilerin sendika üyesi olmasının önündeki engellerden birisi olan, noterde üye olma ve istifa etme gereği 2013’ün sonunda kaldırıldığında, üyelik işlemlerimizi hızlandırmamız da mümkün olabilecektir. Bunun için sendikamız güçlü bir çalışmayı başardığında tekstil işçilerini BATİS çatısı altında birleştirmeyi ve 2015’in sonuna kadar %3 işkolu barajını aşabilmeyi başarabilir. BATİS VE BAMİS olarak sokakta verilecek mücadelenin, yasaların içine hapsolmadan yürütülen bir sınıf kavgasının öneminin büyük olduğuna inanıyoruz. Özellikle işçi sınıfının karşı karşıya bulunduğu parçalı yapı, esnek ve güvencesiz çalışma koşulları sadece yasalarla sınırlı mücadelenin sınırlarını göstermektedir. Bu nedenle işçinin gücünü birlik olmasından alarak hak araması, sokağı zorlaması bütün mücadele yol ve yöntemlerini birlikte kullanması elzemdir. Ne sadece sokak, ne sadece yasa… Üretim zincirini sorumlu tutup markaların üstüne gitmekten, uluslararası ittifaklar kurmaya, başka sendika, dernek, parti ve STK’larla iş birliğine gitmeye kadar bütün yöntemler birlikte ele alınacak; işçinin gücüne dayanarak talepler dövüştürülecektir. Yaşamın her alanında dayanışma içinde eyleme geçmek önemlidir.İşçiler veya işsizler sendikamıza başvurduğunda, biz işçilere ve işsiz-

lere gittiğimizde yoksul ile zengin, ezilen ile ezen, sömürülen ile sömüren arasındaki çelişkiyi ortaya koymalı, köklü ve kalıcı bir örgütlenmenin ve mücadelenin gelişmesine hizmet etmeliyiz. Sınıf örgütlerinin birliği ve dayanışmasını gözetereksınıf mücadelesinin sürekliliği için çalışmalıyız. Ayrıca sınıf mücadelesi sendikal anlayışını benimseyen sendikalar, emek ve meslek örgütleriyle birlikte ortak bir çalışma yaparak, Toplu Sözleşme ve Sendikalar yasasının işçi sınıfının sermaye karşısında güçlenmesi önünde yarattığı engelleri ele alarak, işçi ve emekçileri bilgilendirmeliyiz. Sınıf dinamikleriyle ortak bildiriler, broşürler hazırlamalı, eğitim faaliyetleri yürütmeli, eylem ve etkinlikler düzenlemeliyiz. İşçi sınıfı, küçük bir azınlığı saymazsak neredeyse tamamen sendikasız ve örgütsüzdür. Sendikasız, örgütsüz kesimin, güvencesiz çalışanların, taşeron işçilerin bulunduğu organize sanayi bölgelerinde, işçi mahallelerinde bürolar açılarak çalışanlar yıllık ücretli izin, fazla mesai, kıdem tazminatı, işçi sağlığı ve işgüvenliği gibi somut konularda bilgilendirilmeli, işçi hakları konusunda eğitimler verilmelidir. Keza bu mahallelerde sendikal örgütlenmeye olanak sağlayacak ‘’işçi meclisleri” oluşturulmalıdır. Örgütlü kesimlerdeki direnişler örnek gösterilmelidir. Ayrıca kamu emekçilerinin iş güvencesini ortadan kaldırmayı amaçlayan yasal girişimlere karşı kamu emekçileriyle ortak eylem düzenlemenin çalışması içine girilmelidir. Emek kesiminin yeniden ayağa kalkması için, bu anti-sendikal yasalar fırsata çevrilmeli, bilgilendirme, bilinçlendirme, örgütlenme, miting ve benzeri eylemlerle sokak zorlanmalıdır.

BATİS–BAMİS

Mücadele, yaşamın her alanında dayanışma içinde eyleme geçmek önemlidir.İşçiler veya işsizler sendikamıza başvurduğunda, biz işçilere ve işsizlere gittiğimizdeyoksul ile zengin, ezilen ile ezen, sömürülen ile sömüren arasındaki çelişkiyi ortaya koymalı, köklü ve kalıcı bir örgütlenmenin ve mücadelenin gelişmesine hizmet etmeliyiz. Sınıf örgütlerinin birliği ve dayanışmasını gözetereksınıf mücadelesinin sürekliliği için çalışmalıyız.

21


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Çalışırken Hastalanmak, Ölmek Kanıksanamaz Güler TOPRAK

Bu tabloyu değiştirme gücünü sendikalarımızla, sınıf örgütlerimizle yakalayabiliriz. İş cinayetlerinin mahkemelerde cezalandırılmasının başka kazaları önlemek bakımından bir miktar caydırıcılığı olsa da, asıl hedef ölümlerin önüne geçmek üzere örgütlenmek olmalı. Çalışan kesim canına ve emeğine sahip çıkmak için güçlenmeyi başarmak zorunda. Risklerin önlenmesini sağlamak, meslek hastalığı riskini önceden bulup ortadan kaldırmak işçilerin kendi ellerinde.

22

Ç

alışma ortamlarımız birer cehennem. Sermayenin kar hırsı nedeniyle sağlıklı ve güvenli bir çalışma her geçen gün daha imkansız hale geliyor. Bu noktada devletin de sermayeden taraf olduğunu söylemeye gerek var mı? İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin sadece gazetelere düşen haberlerden raporlaştırdığı iş cinayetlerinin sayısı günde 3’ü buluyor. Günde en az 3 işçi iş cinayetinde canını veriyor. Ya uzuv kayıpları? 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nde Van Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürü’nün yaptığı açıklamaya göre 8,5 milyon engelli insanımız var. Kaçının iş kazası sonucu ya da meslek hastalığı sonucu oluştuğu konusunda bir açıklama yok. Ancak, bu rakamın önemli bir kısmının iş kazalarından kaynaklandığını tahmin etmek güç değil. Bir de meslek hastalıkları var ki tam bir muamma. Çalışma ortamında çalışanları risk etmenlerinden koruyacak hiç bir önlem alınmadığı için meslek hastalığına yakalanan ve bu nedenle hayatı alt üst olan, yaşamını yitiren kaç işçi olduğu dahi bilinmiyor. Bilinmiyor çünkü bu güne kadar hem SGK tarafından hem de sermaye tarafından sistemli bir şekilde üstü örtülen, gözlerden kaçırılan bir konu meslek hastalıkları konusu. Dünyada her yıl 1,6 milyon işçi meslek hastalığı sonucu ölüyor. Türkiye’de Çalışma Bakanlığının verilerine göre 2009 yılında meslek hastalığı sonucu ölüm görünmüyor. Fakat haklarını yememek lazım, vaka var. Vaka sayısı sadece 429. Yine aynı Bakanlık yetkilisi bir gazeteye verdiği demeçte kendi ağzıyla bu rakamların gerçekleri yansıtmadığını söylüyor. Türkiye’de tahmini meslek hastalığı sayısının yılda 30 bin ila 120 bin arasında olduğunu belirtiyor. İşte bu tablodan da görüldüğü

gibi bu güne kadar Çalışma Bakanlığı eliyle sermayenin gönlü ferah tutulmuş ve meslek hastalıkları vakaları tespit edilmeyerek canımız sermayeye kurban edilmiştir. Fakat gelinen noktada hem İşçi Sağlığı, İş Güvenliği eksenli sınıf hareketinin yarattığı basınç, hem de ele güne karşı daha inandırıcı istatistik tutma ihtiyacının doğmuş olmasından olsa gerek; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı meslek hastalığı vakalarının tespiti konusundaki bu tabloyu değiştirmeye karar vermiş. Yani kamuflaj gereği hasıl olmuş... İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi tarafından konunun üstüne gidilmeye karar verilmiş. Meslek hastalığı vaka sayısı tespitinin %500 artırılması kararlaştırılmış durumda. (İSG Konseyi çalışmaları, 2009-2013 politika belgesi) İş kazaları ve meslek hastalıklarına ek olarak sanayinin çevrede yarattığı tahribatı, çevre felaketlerinin sonucunda oluşan kayıpları da katarsak sermayenin tam bir canavar olduğunu da söylemiş oluruz.” Kapitalizm öldürüyor” sloganında olduğu gibi tam bir işçi, emekçi kıyımı, doğa ve çevre tahribatı üstünden sermaye birikiminin hızlandırıldığı ortadadır. Evet, mevcut üretim rejiminin tercihi bu yönde. Uzun bir süredir karları maksimize etmek için yeniden yapılanıyor ve devleti de yeniden şekillendirerek emeğin kazanılmış haklarını da berhava ediyor. Emeği esnek, kayıtsız, güvencesiz çalışma düzenine hapsedip, işsizlik uçurumuna yuvarlanma korkusuna kapılmış kıpırdayamayan emekçileri büyük ölçüde kontrol edebiliyor. Buna da başkaldıran olursa zaten devletin sopası, gazı hiç eksik olur mu? Yine ele güne karşı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının çıkardığı 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ne kadar göster-

melik bir kanun olsa da, patronlar bu yasayı dahi boşa düşürecek formülleri çoktan uygulamaya başladılar. Markalarını ve firmalarını iş cinayetleri riskinden korumak için riskleri ortadan kaldırmak yerine, riskleri taşeronlara, fason atölyelere devretmekteler. Bunu daha karlı buluyorlar! Bu tabloyu değiştirme gücünü sendikalarımızla, sınıf örgütlerimizle yakalayabiliriz. İş cinayetlerinin mahkemelerde cezalandırılmasının başka kazaları önlemek bakımından bir miktar caydırıcılığı olsa da, asıl hedef ölümlerin önüne geçmek üzere örgütlenmek olmalı. Çalışan kesim canına ve emeğine sahip çıkmak için güçlenmeyi başarmak zorunda. Risklerin önlenmesini sağlamak, meslek hastalığı riskini önceden bulup ortadan kaldırmak işçilerin kendi ellerinde. Bu arada belirmek gerekir ki; şimdiye kadar yaşanmış deneyimler, mahkemelerin de tıpkı SGK gibi iş kazaları ve meslek hastalıklarına ya da çevre felaketlerine “kader, takdiri ilahi” gibi yaklaşarak sermayenin elini zora sokmadığını gösteriyor. Mahkemeler sermayeye tolerans gösteriyor. İşçi fonları da böylece devletin kasasında kalıyor. Bizler örgütlülüğün her formunu hayata geçirerek çalışanları bile bile ölüme gönderen katil sermaye düzenine karşı mücadele etmeli, çalışırken canımızı, sağlığımızı korumalıyız. Sermayenin içimize nüfuz eden bakışından kurtulmak için sendikaları, sınıf örgütlerini sert bir şekilde silkelememiz gerekiyor. Çalışırken hastalanmak, ölmek doğal değil, olağan değil. Doğanın, çevrenin, sermayenin kar hırsı yüzünden felakete sürüklenmesine göz yumulamaz. Hayatlarımızı felakete sürükleyen bu sermaye birikim rejimi kanıksanamaz. Hayatımızı, geleceğimizi sermaye düzenine teslim etmeyeceğiz.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

Şiddet Münferit Değil Sistemli Bir Politika

K

adına yönelik şiddet son derece yakıcı bir sorun olarak yaşanmaya devam ediyor. Kadınlar evde, işte, okulda, sokakta yaşamın her alanında fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik şiddetle yüz yüzedir. Türkiye’de her gün 3 kadın erkek şiddeti sonucu yaşamını yitiriyor. Kadına yönelik şiddetle mücadele ettiğini söyleyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı en son “şiddet butonu” ile karşımıza çıkmıştır. Medyatik şovla karşı karşıya olduğumuzu ve butonun cinayetleri azaltmada dahi etkili olamayacağını görmek hiç de zor değil. Bir yandan erkek egemen ideolojiye prim vererek erkek egosunu şişirip, diğer yandan güvenlikçi politikalara sarılarak bu cinayetleri durduramazsınız. Evli çiftlere 3 çocuk talimatı, kürtaj ve sezaryen saldırıları, protestocu aktiviste “kız mıdır, kadın mıdır bilemem” fütursuzluğu bu ülkenin Başbakan’ından çıkıyor. Hükümet kadın bakış açısından yoksun, erkek egemen referanslarla hareket etmektedir. Fatma Şahin ve bakanlığı öncelikle ortada bir kadın sorunu olduğunu görmemektedir. Kadını değil, Aileyi korumayı merkeze alarak daha baştan ataerkil yapının muhafaza edilmesine hizmet edeceğini göstermektedir.

Şahin’den Beklentisi Olanlarda Kırılma

AKP’ nin “ustalık” döneminde liberal çevrelerin yaşadığı kırılmayı Fatma Şahin, kendisine avans veren feminist çevrelerde yaratmaya başlamıştır. Toplumsal cinsiyet sorunuyla yüzleşmek yerine yaraları sarmakla, aspirin tedavisi uygulamakla meşgul olmasının; oyalama, göz boyama çabası olduğu anlaşılmıştır. Ama başka çaresi de yoktur. Aslına bakılırsa; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın Kadın Bakanlığı yerine ikame edilmesi hükümetin bütünlüklü politikala-

rıyla oldukça uyumludur, tutarlıdır. Kadının özgürleşmesi, erkek egemenliğinden kurtularak bağımsız bireyler olarak var olması, neoliberal politikaların sekteye uğramasını getirir. Ucuz emek için dünyanın her köşesine gitmeye hazır sermaye açısından, evlerdeki köleleri kaybetmek pek akıllıca olmasa gerek. Kadınların kapitalistler nezdinde beleş emek olmayı ve yeniden üretim yükünü almayı kabul etmemeleri ekonomiyi çökertir. Nüfus politikalarını kontrol edemeyen hükümet devletin âli çıkarlarını koruyamaz, “büyük devlet” olma yolunda sınıfta kalır. Hükümetin 2023 vizyonunu oldukça zora sokar. Hükümet tarafından giderek eril, milliyetçi, muhafazakâr, militarist otoriterliğin daha fazla hâkim olduğu devlet temelli şiddet ikliminin dayatılması kaygı vericidir. Kürt Özgürlük Hareketine karşı tırmandırılan şiddet politikalarının ve bölgede yürütülen savaş çığırtkanlığının sonucu olarak daha şimdiden binlerce kadın ağır bedeller ödemektedir.

Ya Sadakaya Ya Kocaya Bağımlı

Neoliberal politikaların gereği olarak hükümet politikaları; sosyal, sendikal hakları gasp etmekte yerine yoksulluğu kalıcılaştırıcı düzenlemeler getirmektedir. Dilencileştirilen, mağduriyet üstüne yapılandırılan toplumu yardımlara bağımlı hale getiren sözde sosyal politikalar; kadınları ekonomik, sosyal, fiziki şiddetin kucağına atmaktadır. AKP politikaları kadınları ya sadakaya ya kocaya bağımlı yaşamaya mahkûm etmektedir. Ev emeğinin yükünü artırarak kadını ücretsiz köle yapmaktadır. Kayıtsızlığı, güvencesiz çalışmayı, esnek çalışmayı, kuralsızlığı kural haline getiren yasalar sonucu kadın emeği bedava emek deposu olarak sermayenin hizmetine sunulmaktadır.

İşyerlerinde yaşanan cinsel şiddet; cinsel taciz, mobbing artmaktadır.

Para Bulursan Yargıya Başvur

Mahkemeler paralıydı, yetmedi AKP iktidarı peşin ödeme şartı getirdi. Dava başına 700-800 TL peşin ödeme yapma zorunluluğu yasalara başvurmak önünde yoksullara vurulmuş bir darbedir. Paran kadar adalete erişebilirsin ancak. O da ne adalet ama. Her davada tanık oluyoruz. Erkek egemen yargı, erkek şiddetini tolere ediyor. 10 bine yakın politik tutsağı tutuklu yargılayan aynı yargının, söz konusu olan kadın cinayetleri olduğunda gayet hoşgörülü olduğunu ve erkeği koruduğunu görüyoruz.

Sokaktakine, Dışlanana Devlet şiddeti

Devlet şiddeti başta politik kadınlar olmak üzere tüm kadınlara ve LGBT bireylere karşı da yaygın bir şekilde sürmektedir. Erkeğin tahakkümüne baş kaldıran, erkeğe hizmet etmek istemeyen, kendi hayatı için söz sahibi olmak isteyen, erkeğe bağımlı olmadan özgür iradesiyle var olmak isteyen kadınlar ve cinsel yönelimlerinden dolayı LGBT bireyler erkek şiddetiyle yola getirilmeye çalışılıyor. Öte yandan; sokakta da devlet, kadınların politik bir özne olarak inisiyatif almasına tahammül edemiyor. 12 Eylül’de politik tutsaklar tarafından başlatılan ve aylar sonra Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla sonlandırılan açlık grevleri sürecinde; tutsakların taleplerini sahiplenen ve sokağa çıkan kadın milletvekilleri dahil bütün kadınlara devlet şiddet uygulamış, gaz sıkmış, coplamıştır. Politik tercihlerini duyurmak, siyaset yapmak üzere sokağa çıkan kadınlar şiddetle sindirilerek evlerine gönderilmek istenmiştir. Aynı şekilde parasız, bilimsel, anadilinde eğitim isteyen öğrenci

kadınlar da polisler tarafından yerlerde sürüklenerek devlet şiddetine maruz kalırken, Roseteks’in güvencesiz çalışan kadın işçilerinin, haklarını gasp eden patrona karşı mücadele etmesi de kolluk güçlerinin hoşuna gitmemiş, işçilere gaz ve su sıkarak, kadınları coplayarak şiddet uygulayan devlet güçlerinin şiddeti sonucu bir kadın işçinin kolu kırılmıştır. Kadınları aileden bağımsız tarif edemeyen AKP iktidarı; devlete ve kocaya isyan eden, sokağa çıkan kadına tahammül edememektedir. AKP devleti kadını ailenin içinde, erkeğin ve devletin hizmetinde ve kontrolünde görmeyi istemektedir. Devlet şiddetiyle sadece siyasi kadınlar karşılaşmamakta, herhangi bir nedenle göz altına alınıp karakola götürülen kadınlar ya da LGBT bireyler kolluk güçlerinin fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddetine maruz kalmaktadır. Her nereden bakarsak bakalım şiddetin münferit bir olay olmadığı, kadına yönelik şiddetin erkek egemen kapitalist sistemin olağan bir sonucu olduğunu ve kadınları bastırmak üzere hem erkek eliyle hem devlet eliyle kullanılmakta olduğu görüyoruz. Kadına yönelen erkek ve devlet şiddetinin amacı emeğimizi, bedenimizi ve kimliğimizi kontrol etmektir. Bu yolla kadın erkeğin ve erkek egemen sistemin iktidarı altında rahat bir şekilde sömürülmekte, kadın emeği, kadın bedeni boyunduruk altına alınabilmektedir. Erkek ve devlet tarafından kadınlara dayatılan tahakküm ilişkisine hayır demek için kadınların örgütlü mücadeleyi yükseltmesinden başka yol yok. Kadın hareketi ve feminist hareketin oldukça güçlü ve hızlı tepkiler verebildiğini Başbakanın kürtaj ve sezaryeni yasaklamayı gündeme getirdiğinde gördük. Gücümüzü daha fazla kullanmalı, kadın cinayetlerini durdurmak için kadınlar olarak mücadeleyi daha fazla yükseltmeliyiz.

23


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Mahkeme: “Fatıma Aldal İşçidir”

F

atıma Aldal davası için “ev işçilerinin emek mücadelesinde sembol haline geldi” diyen ev işçileri haklı çıktı. 29 Kasım tarihinde görülen 5. dava duruşmasında önemli bir aşama daha kaydedildi. İmece Kadın Sendikası’nın başvurusu üzerine ilk kez bir ev işçisinin ölümünü araştırmak üzere iş müfettişi görevlendirilmişti. Bir türlü mahkemeye sunulamayan iş müfettişi raporu Avukat Sevgi Evren tarafından Bölge Çalışma Müdürlüğü’nden alınarak mahkemeye elden sunuldu. Rapor, tarihi bir öneme sahip. Ev işçisi Fatıma Aldal’ın ölümü-

bir mücadelenin kazanımı olan tarihi rapor mahkemenin de seyrini önemli bir şekilde etkiledi. Sendika avukatının talebi üzerine mahkeme; ev işçisi Fatıma Aldal’ın iş kazası geçirmiş olduğundan hareketle, kusur raporunun da iş müfettişlerinden oluşan bir heyet tarafından hazırlanmasına karar verdi. İmece Kadın Sendikası’na göre ev hizmetlerinde çalışanları kölelik koşullarına mahkûm eden yasaların bir an önce değiştirilmesi gerekiyor. Sendika; iş yasasında 4. maddedeki istisna bendinin kaldırılarak ev hizmetinde çalışanların diğer işçilerle aynı haklara kavuşturulmasını

ESENYURTLU KADINLAR: ‘KADINA ŞİDDETE HAYIR’ Esenyurtlu kadınlar her 25 Kasım’da olduğu gibi bu yıl da 25 Kasım’da sokaklardaydı. nün bir iş kazası olduğunu ifade eden raporda şöyle deniyor: “Her ne kadar evlerde yapılan işler (hizmetler) İş Kanunu’nun 4. maddesinde istisna kapsamında belirtilmiş olsa bile, meydana gelen olay 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Madde 319’a göre kanuna, ahlaka, (adaba) mugayir olmamak üzere hizmet mukavelesinin şartlarının istenildiği gibi tayin olunabildiği bir konumda, kazalı için Sosyal Güvenlik Kurumu’na prim yatırılmamış olsa dahi, anılan 5510 sayılı yasanın 6/c maddesi gereği kazalıyı sigortalı olarak kabul etmek gerektiği kanaatine ulaşılmaktadır.” Sabırla yürütülen örgütlü

24

talep ederken, öte yandan ev işçilerinin sosyal güvence altına alınmalarının yollarının kolaylaştırılmasını, bürokrasinin kaldırılmasını ve ücretli ve ücretsiz tüm ev işçilerinin sosyal güvenceye kavuşturulmasını savunuyor. Aynı zamanda; kadın emeğinin sömürülmesine karşı, erkek egemen kapitalist sistemle de mücadele etmek gerektiğini savunan İmece Kadın Sendikası, yeniden üretim hizmetlerinin asıl olarak kamusal alanda ücretsiz ve nitelikli bir şekilde sunulması gereğine işaret ederken, evlerde yapılması gereken işlerin de erkeklerle eşit bir şekilde paylaşılmasından yana.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü kapsamında İmece Kadın Sendikası, Yeni Dünya İçin Çağrı ve Emep’li Kadınların çağrısıyla bir araya gelen “Esenyurt’lu Kadınlar” 25 Kasım cumartesi günü saat 13.00’ de Esenyurt Bulut durağında buluşarak alkış ve sloganlarla Esenyurt meydanına doğru bir yürüyüş gerçekleştirdi. “Erkek devlet şiddetine karşı kadınlar örgütlü mücadeleye” yazılı pankart arkasında yürüyen kadınlar meydanda toplanarak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamayı okuyan Nigar Yıldız; “Kadına yönelen şiddetin amacı emeğimizi, bedenimizi ve kimliğimizi kontrol etmektir. Erkek ve devlet tarafından kadınlara dayatılan tahakküm ilişkisine hayır demek için biz kadınlar dayanışıyor, mücadele ediyoruz. Ve bütün kadınları da kadına yönelik şiddete karşı birlikte mücadele etmeye, gücümüze güç katmaya çağırıyoruz.” diyerek basın açıklamasını sonlandırdı. Açıklamanın ardından Esenyurt’lu kadınlardan oluşan bir tiyatro grubu küçük tiratlarla kadına yönelik şiddeti protesto etti.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

NERDEN ÇIKTI BU YÖK 12

Eylül askeri darbe ürünü YÖK tahakkümü, hala üniversitelerin iliklerine kadar hissedilmektedir. 30 yılı aşkın süredir üniversiteleri deli gömleği ile zapturapt altında almaya çalışan iktidarlar şimdi de gömleği değiştirme ihtiyacı duymaktadır. Çünkü gömlek artık yama tutmaz hale gelmiştir. Dikişleri çoktan patlamış olan bu gömleğin yerine giydirilmeye çalışılan yeni deli gömleğinin adı ise; Türkiye Yüksek Öğretim Kurumu (TYÖK). YÖK adı başına Türkiye kelimesi eklenerek, YÖK’ün otoriter ve baskıcı yapısı ve zihniyetinin değişeceğini ummak en hafif ifadeyle inandırıcılıktan uzak bir iyimserliktir. Giydirilmeye çalışılan yeni gömlek de eskisi gibi; toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni olan öğrencileri disipline etmek için, otoriter ve baskıcı yapısı ve zihniyetiyle üniversitenin tüm yapılarını iktidarlara uygun bir biçimde düşünüp davranmalarını sağlayan kıyma makinesi işlevini görmektedir. AKP’nin çıraklık ve kalfalık döneminde dillendirdiği toplumsal mutabakatla YÖK’ün kaldırılması hülyaları ustalık döneminde azılı birer kâbusa dönmüş durumda. Mevcut iktidarın son dönemde toplumsal olaylara yaklaşım biçiminden de anlaşılacağı gibi YÖK’te ki “yeni yapılandırma” merkezi iktidarı güçlendirmekten öteye geçmemektedir. Eylül ayı ortasında sitesinden “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” başlığıyla ilan edilen metinde merkezileşme ayyuka çıkmıştır.

Peki, Bu Yasa Tasarısı Ne Diyor?

“Yükseköğretim Yasa Tasarısı” öğretim kurumlarının yapılandırma çalışmasından daha çok şirketler grubunun yönetim departmanlarının önlerine koydukları “vizyon, misyon ve görevlerimiz” pespayeliğinden öteye geçmemiştir. Yasa beş te-

mel prensibe dayandırılmıştır. Bu prensipler -Çeşitlilik -Kurumsal özerklik ve hesap verilebilirlik - Performans değerlendirmesi ve rekabet - Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı - Kalite güvencesi Üniversiteyi yeniden yapılandırma sürecinde “çeşitlilik” denmesinin bizim anlayacağımız türden farklı fikirlerin, kimliklerin ve azınlıkların içerisinde yer bulduğu bir üniversite ortamı kastetmediği açık. Kastedilen ise yabancı sermayenin önü açılarak farklı yatırımlarım oluşmasıdır. Burada asıl göz kırpılan sermaye ise Arap sermayesidir. Kurumsal özerklik ve hesap verilebilirlik denilerek üniversite konseyiyle birlikte siyasi iktidar ve sermayenin artan etkisi gözden kaçırılmaktadır. Performans değerlendirmesi akademiyi yaşamsal ihtiyaçlarıyla tehdit ederken bilimin, sanatın, toplumun, doğanın yeniden üretilmesini tehdit etmektedir. Rekabet akademinin önüne bir engizisyon mahkemesi gibi çökmektedir. Mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı ise yukarıdaki tanımlamalarla bağlantılı olarak üniversitenin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını kendisini ne kadar etkili pazarlayabilmesine bağlamıştır. Bilgi, teknoloji, sanayi üçlemesinde eğitimin yeniden yapılandırılmasını esas alan bu yasa tasarısı üniversiteyi bir şirketin AR-GE bölümü olarak görmektedir. Yüksek öğretim kurumlarını kapitalist işleyişe uygun hale getirmek için Yükseköğretim Yasa Tasarısı çalışmaları TÜSİAD, TOBB gibi sermaye gruplarının belirleyiciliğinde sürdürülürken ‘şeffaflık’, ‘ katılımcılık’ gibi değerler üzerinden bir kamuoyu oluşturma çabası bu dönemin fark edilmesi gereken önemli bir değişkenidir. Bologna süreciyle başlayan bu dönüşüm bu yasa tasarısıyla birlikte üni-

versitede derin bir parçalanmaya yol açacaktır. Avrupa ve Arap coğrafyasının ekonomik siyasi krizlerinin olduğu bir dönemde Türkiye sermayesi bunu bir fırsata dönüştürmenin arayışları içerisindedir. Bundan dolayı kaybedecek zaman yoktur, yüksek katma değerli ürün üretip rekabet ‘’gücümüzün’’ artırılması gerekmektedir. Bu gerçeklik de 4+4+4’le paralel biçimde özellikle yükseköğretimin zaman kaybetmeden dönüşümünü gerektirmektedir. Yükseköğretimin bütün konsantrasyonu, “para edecek bilim” yapmaya odaklanmalıdır. Türkiye’nin 21. yy vizyonu budur.

Sermayenin üniversiteyi şirketlerin verimlilik kaynağı olarak gördükleri bu tasarıyı, üniversitenin tüm bileşenleri olan biz öğrenciler, akademisyenler, idari teknik personeller, tüm imkân ve sınırlılıklarıyla beraber sorgulayacağız, eleştireceğiz, örgütleneceğiz. Taleplerimiz şunlardır: - Parasız, bilimsel, anadilinde, nitelikli eğitim hakkı - Üniversitelerin kurumsal özerkliği tüm bileşenlerin katılımıyla demokratik eşitlikçi özyönetim - Etnik ve cinsiyete dayalı her türlü ayrımcılığı reddetmek - Akademik Özgürlük, İş Güvencesi ve Özlük Hakları

Ömer DENİZ

Bilgi, teknoloji, sanayi üçlemesinde eğitimin yeniden yapılandırılmasını esas alan bu yasa tasarısı üniversiteyi bir şirketin AR-GE bölümü olarak görmektedir. Yüksek öğretim

kurumlarını kapitalist işleyişe uygun hale getirmek için Yükseköğretim Yasa Tasarısı çalışmaları TÜSİAD, TOBB gibi sermaye gruplarının belirleyiciliğinde sürdürülürken ‘şeffaflık’, ‘ katılımcılık’ gibi değerler üzerinden bir kamuoyu oluşturma çabası bu dönemin fark edilmesi gereken önemli bir değişkenidir. 25


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

MURSİ BİLMECESİ AYDINLANMA DÖNEMİNDE Ayşe TANSEVER

Mursi, Mübarek dış ve iç politikalarını ne kadar izleyecektir ya da izleyebilecektir? Arap Baharı ile iktidara gelen bir başkanın İsrail politikası nasıl olacaktır? Batı yörüngesine ne kadar oturacaktır? Suriye’ye dolayısıyla İran’a saldırmadan önce Mısır’ın rengi belli olmalıdır. Mursi Arap halklarının “devrimi”ne sadık mı kalacaktır yoksa ona ihanet mi edecektir? Suriye’ye saldırılmadan önce bunlar yanıtlanmalıdır. 26

İ

srail’in Gazze’ye saldırısının zamanlaması tartışıldı. Batı yazar ve düşünürleri tam da Suriye’de yeni bir muhalefetin kurulduğu ve Batı tarafından desteklenmeye başlandığı yani Esad’a karşı saldırıların olgunluk dönemine geldiği bir dönemde

İsrail’in Gazze’ye saldırısına bir anlam veremediler. Hatta İsrail’i Esad yanlısı yapanlar bile çıktı. Ancak barış anlaşmasının imzalanması sonrasında Mısır’da yaşananlar belki bu soruya doğru bir yanıt aramada yardımcı olabilir. İsrail, Batı dostlarının İran’ı yalnızlaştırmak için Suriye’yi karıştırmasından önce Arap Baharı ile iktidara tırmanın Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır ve Tunus’taki konumunun açıklığa kavuşturulmasının yerinde olduğu görüşündedir. Başka bir şekilde söylersek güney cephesi açıklığa kavuşturulmadan kuzey cephesinin bir belirsizliğe sürüklenmesini sakıncalı görüyordu. Bu sorunu gündeme getirmeyi uygun buldu ve Gazze’ye saldırdı. Mısır devlet başkanı Mursi, Müslüman Kardeşlerin lideri olduğu zamanlarda İsrail düşman-

lığını saklamıyordu. Onu hem işgalci hem de terörist devlet olarak görüyordu. 1979 Camp David anlaşmasından çıkabileceği söylentileri vardı. Hatta halkın sempatisini kazanmak için bunu kesinlikle yapar deniyordu. Mursi İran ile diplomatik ilişkiler kurmuş, gemilerinin Suveyş kanalından geçmesine izin vermişti. Batı yanlısı Ordu yönetimini görevden almıştı. Bu olgulardan kalkarak açığa çıkan sorular yanıtlanmalıdır: Mursi, Mübarek dış ve iç politikalarını ne kadar izleyecektir ya da izleyebilecektir? Arap Baharı ile iktidara gelen bir başkanın İsrail politikası nasıl olacaktır? Batı yörüngesine ne kadar oturacaktır? Suriye’ye dolayısıyla İran’a saldırmadan önce Mısır’ın rengi belli olmalıdır. Mursi Arap halklarının “devrimi”ne sadık mı kalacaktır yoksa ona ihanet mi edecektir? Suriye’ye saldırılmadan önce bunlar yanıtlanmalıdır.

Barış Anlaşması ve Sonrası

Mısır lideri barış anlaşmasının imzalanmasında önemli bir görev üstlendi. Orta Doğu bölgesinde Batı yanlısı gücün Türkiye değil kendisinin olduğunu kanıtladı. Ya da Mısır’daki son olaylara kadar bu böyle gözüküyordu.

Anlaşmanın imzalanması için Batı kendisine neler verdi tam bilinmiyor. Ancak en büyük yardımın ekonomik olduğu açıktır. IMF 4,8 milyar dolarlık bir yardım anlaşmasının imzalandığını açıkladı. Yetkililer Mısır’a 14,5 milyarlık bir yardım paketi planlandığını söylüyorlar. Yardımın nereden geleceği tam açıklanmadı ama arkasında ABD, AB, Suudi Arabistan ve Katarolduğu tahmin ediliyor. Mısır ekonomisi daha Arap

Baharı başlamadan zor durumda idi ve aradan geçen sürede döviz ve yardım ihtiyacı devasa boyutlara ulaştı. Mısır halkının çoğunluğu ithal edilen ekmeği bile bulamaz hale gelmesi yakındır. Mursi için önemli diğer bir olgu siyasi destekti. Müslüman Kardeşler örgütü Mübarek döneminde yer altına itilmiş, yasaklanmıştı. Şimdi politik destek çok önemlidir. Barış anlaşmasında gösterdiği başarı ona diplomatik destek sağladı. Batı, Mursi’ye daha ılımlı bakmaya başladı. Üzerindeki kuşkular dağılıyor. Hatta Rus kaynaklarına göre Mursi ABD’nin Sina yarımadasına asker yerleştirmesine de karşı çıkmadı. Obama’nın asker yollama sözünün İsrail’in barış anlaşmasını kabul etmesinde en büyük etken olduğunu yazıyorlar. (rt.com, 23 Nov.2012, Netanyahuagreedtoceasefireafter Obama promised US troops in Sinainextweek?) Yazıda iddia edildiğine göre Sina, Gazze’ye giren İran yapımı silahların geçiş yoludur. ABD askerleri şimdi burada giriş çıkışı denetleyebilecektir. Batı’dan destek bekleyen Mursi eğer böyle bir şeye gerçekten onay verdi ise o zaman Batı’nın yörüngesine oturduğu ve İsrail ile ilgili laflarının Erdoğan’ın İsrail hedefli atmaları ve tutmalarından farklı olmadığı açıktır. Sonuçta Mursi İsrail ve Hamas arasında bir anlaşmaya aracılık edip Batıdan ekonomik yardım, siyasi destek almayı becermiştir. İsrail’in istediği gibi rengini belli etmiştir.

Renklerin Belirginleşme Süreci

Batı hesap adamıdır, Doğulu politikacılar gibi romantizm üzerine politika yapmaz. Büyük bir olasılıkla da Mursi’ye bu desteği verirken iktidar oluşunu kanıtla-


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

ması istenmiştir. “Yani anayasanı bir an önce yaz.” denmiştir. Şeriat kurallarına göre mi yoksa Batı normlarına göre mi yazılacaktır bu bir an önce açıklığa kavuşmalıdır. Anayasanın yazılması ülkedeki diğer güçlerle hesaplaşma, Mursi’nin ülke güçler dengesindeki durumunu belirlemesi ile doğrudan bağlantılıdır. Mursi Ağustos ayında sınırdaki 15 Mısır askerinin öldürülmesi sonrası Mübarekçi genelkurmay başkanını görevden alıp emekli etti. Ordu içindeki genç subaylarla ittifak yaptı. Birçok yetkiyi eline aldı.Böylece Ordu’yu kendi güdümüne oturtur gibi oldu. Mısır istihbarat güçlerinin başını değiştirdi. Ama yargı kurumları hala Mübarek güçlerinin elindedir. Ömür boyu olarak seçilen Mısır başsavcısı koltuğunda oturmaktadır. Mursi ekim ayında onu görevden almayı denedi ama protestolar sonunda geri adım atmak zorunda kaldı. Yargı kurumları Müslüman Kardeşlerin çoğunluğu oluşturduğu anayasa yazma parlamentosuna müdahale ediyor, çıkarılan maddeleri şeriat yanlısı bularak davalar açıyor. Anayasa bir türlü yazılamıyor. Mübarek dönemindeki çıkarlarını kaybetmiş olan liberaller bu yollarla Mursi iktidarına darbe indirmeye çalışıyorlar. Yargı gücüne tutunan liberallerin ülke içindeki güçleri ne kadardır? Mursi bunlara ne kadar pay verecektir? Bu güçlerin Arap Devrimini gerçekleştiren halklar üzerindeki etkileri nedir? Yeni anayasaya halklar ne diyecektir? Büyük bir belirsizlik vardır. Bunlar belirlenmeden Mursi’nin rengi aydınlığa çıkmayacaktır. Ya da bu süreç içinde Mursi’nin ne kadar Batı’nın güvenebileceği bir lider olduğu ortaya çıkacaktır. O nedenle Mursi’ye büyük bir olasılıkla bir an önce anayasayı çıkartması, seçimlere gitmesi söylenmiştir. Ayrıca IMF ekonomik yardım paketini koşulsuz vermedi. Mursi yardım karşılığında halkı-

na ciddi bir kemer sıkma paketi dayatacaktır. Devlet harcamalarını kısacak, dış borcu azaltacak vergi reformu yapacaktır. Ekonominin dış yardımlarla canlandırılmasına gidilecektir. Yani kemer sıkma politikaları istikrarı bozmamalı yabancı sermayeyi kaçırmamalıdır. Mursi bunları ne kadar gerçekleştirebilecektir. Eğer ekonomisini düzlüğe çıkartmak istiyorsa bir an önce davranmalıdır. Batı kendisine bu akılları vermiş, bu dileklerini iletmiş olmalıdır. Barış anlaşmasının daha mürekkebi kurumadan Mursihemen harekete geçti. Başsavcıyı yine görevden aldı. Yargının yetkilerini kısıtladı. Mübarek yanlılarının davalarının yeniden görüşülmesi kararını verdi. Anayasa yazan parlamentoyu yasal saldırılardan koruyucu önlemler aldı. Kendisine de bir süreliğine olağanüstü yetkiler tanıdı. Mısır hemen bir yangın alanına dönüverdi. Tahrir meydanı yine doldu. Çadırlar kuruldu. Mursi karşıtları liberallerinden, Mübarek yanlılarına, solcularından, devrimci kesimlere tüm muhalefet birleşti. 2011 Ocak’ında muhalefet saflarında Müslüman Kardeşler de vardı. Şimdi onlar karşı saflara savruldular. Sokaklara döküldüler. Mısır’ın en büyük kentlerinde Müslüman Kardeş büroları ateşe verildi. Mursi’ye oy veren kesimden kopup, muhalefet cephesine katılanlar da oldu. Yürüyüşler, protestolar açıklandı. İşçiler önümüzdeki günlerde genel greve gidecekler. Mursi’nin istifası isteniyor. Mısır yeniden bir iç karışıklığın içine girdi. Mısır’ın ve Mursi’nin yarın ne olacağı belli değildir.

Sonuç

Orta Doğu’daki Arap Baharının yarattığı yeni güçler dengesinin belirsizliği İsrail’i olduğu kadar Batı’yı de rahatsız ediyordu. İsrail Gazze saldırısı ile dikkatleri Suriye’den bu sorunun üzerine çekmeyi başardı. Gerçekten şimdi top Mısır halklarına atılmıştır.

törlüğünü devirdiler. Devrim dediler. Bağımsızlık dediler. Ama dünya devrimcileri devrimlerin iktidar güçlerinin tüm kalıntılarının temizlenmesi olduğunu biliyorlardı. Mübarek gitti ama henüz iktidarın yenilenmesi ve devrimci güçlerin eline geçmesi tamamlanmamıştı. Bu süreç şimdi Batı’nın da biraz zorlaması ile başlamış gibi gözüküyor. Mursi şimdi ne yapacaktır? Ülkesini halkın istediği gibi bağımsız bir raya mı oturtacaktır? Yoksa yeni bir Mübarek mi olacak, olma baskılarına direnecek midir? İsrail ile Hamas arasında barış sağlaması biraz da bu kuşkuları doğurdu. Son aldığı ola-

ğanüstü kararlar da bu kuşkuları kamçıladı. Şimdi Mursi Batı’nın veW ekonomisinin zorlaması ile rengini ortaya koyma yolundadır. Halklarına gerçek yüzünü gösterme zamanıdır. Bu yanıt direkt mi olacaktır yoksa Mursi Winişler çıkışlar mı çizecektir? Hepsini yakın zamanda göreceğe benzeriz. Mısır yeniden zor bir dönem içine girdi. Bu dönemin sonucu yalnız Mısır için değil tüm Arap Baharı yaşayan halklar için önemlidir.

Barış anlaşmasının daha mürekkebi kurumadan da Mursi hemen harekete geçti. Başsavcıyı gene görevden aldı. Yargının yetkilerini kısıtladı. Mübarek yanlılarının davalarının yeniden görüşülmesi kararını verdi. Anayasa yazan parlamentoyu yasal saldırılardan koruyucu önlemler aldı. Kendisine de bir süreliğine olağan üstü yetkiler tanıdı.

Mısır halkları iki yıla yakın süre savaşarak Mübarek dikta-

27


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

Bir İşçi Partisi Militanı ile Söyleşi

TUNUS’UN BİTMEMİŞ DEVRİMİ

Peter Boyle Çeviren: Ayşe TANSEVER

Mursi, Mübarek dış ve iç politikalarını ne kadar izleyecektir ya da izleyebilecektir? Arap Baharı ile iktidara gelen bir başkanınİsrail politikası nasıl olacaktır? Batı yörüngesine ne kadar oturacaktır? Suriye’ye dolayısıyla İran’a saldırmadan önce Mısır’ın rengi belli olmalıdır. Mursi Arap halklarının “devrimi” ne sadık mı kalacaktır yoksa ona ihanet mi edecektir? Suriye’ye saldırılmadan önce bunlar yanıtlanmalıdır.

28

“A

rap Baharı” Tunus’un güneyinde Mohamed Bouasisi adlı genç işportacının kendisini yakması ile 17 Aralık 2010 günü başlamıştı. O güne yaklaşırken Tunus güneyindeki yoksul halklar yeniden ayaklandılar. Siliana kasabasında başlayan polisle çatışmalar iki gün sonra çevre illere yayıldı ve başkentin 120 km yakınlarına kadar geldi. Halk barikatlar kurdu, araba lastikleri yaktı ve polise karşı durdular. Kolluk kuvvetleri karşılarında çok sert durdu. Göz yaşartıcı bombalar, tazyikli sular ve ne olduğu doktorlar tarafından tespit edilemeyen kurşunlar sıkıldı. 5 gün süren çatışmalarda 300’ün üzerinde insan yaralandı. Halk günlerce valilik önünde, tutuklananların serbest bırakılmasını ve kendilerine çok sert davranan valinin istifasını isteyen eylemler yaptı.

ranmaktadır. Özgürlük yoktur. Ülke politik açmazdan kurtulmamıştır. Bu nedenle halklar devrimin tamamlanmadığını, yeni hükümetin iktidara gelirken verdiği sözleri yerine getirmediğini düşünmektedirler. Şimdi sorulan soru Tunus’ta bu sürecin tamamlanması aşamasına mı girildi? Arap Baharı bu ülkeden başlamıştı acaba bu süreç tüm Arap ülkelerine de yayılabilir mi? Bütün bu sorulara ışık tutacak bir söyleşiyi aşağıda çevirerek vermeyi uygun bulduk. Söyleşi Green Left Weekly dergisinin 16 Kasım 2012 tarihindeki web sitesinde yayınlandı.

Bu arada pek çok iş yerinde grevler devam etmekte. Ülke iyice karıştı. Bu olayların, Tunus’u bitmemiş devriminin tamamlanmasına mı götüreceği tartışmaları başladı. İktidar telaşa kapıldı. Devlet başkanı olayları örgütleyen sendika ve Siliana kent temsilcileri ile masaya oturdu ve sonuçta söz konusu valiyi görevden aldı. Yerine yardımcısı getirildi. Şimdilik olaylar durulmuş gibi gözüküyor. Ancak halkı en başta sokaklara döken Tunus’un güneyindeki ekonomik durumdur. Sahra çölüne yakın bu yörede yaşam koşulları çok kötüdür. İşsizlik devrilen diktatör Ben Ali zamanından bir adım ileri gitmemiştir. Mohamed Bouasisi’nin kendisini yakmasına yol açan durum değişmemiştir. Gençlerin hala %50’den fazlası işsizdir. Devrim iktidarı ekonomik açıdan buralara hiçbir yenilik getirmemiştir. Ayrıca talebini dile getiren halka polisler Ben Ali dönemindeki kadar sert dav-

Yukarıda resmi görülen Abdul Cabbar Madouri ortaokul yıllarından beri Tunus’da militandır. Politik yaşantısı nedeniyle 1987, 1993, 2002 yıllarında 3 kez tutuklandı. Her tutuklanmada işkence gördü ve 12 yıla mahkûm edildi. Ben Ali iktidarı döneminde Madouri 4 yıl yer altında yaşadı. Bir iş bulup çalışması ve pasaport alması yasaklandı. Madouri aynı zamanda bir yazar ve Bağımsız Yazarlar Ligi üyesidir. Bazı romanları diktatörlük tarafından yasaklanmıştır.

Şimdi Tunus İşçi Partisi ulusal komite üyesidir ve Sawt Eshaab (Halkın Sesi) gazetesinin editörlüğünü yapmaktadır. Bu söyleşi Green Left Weekly tarafından internet aracılığı ile gerçekleştirdi ve çevirileri Tunuslu gazeteci Haithem Mahjoubi yaptı. Soru: Tunuslu genç işportacı Mohamed Bouasisi’nin kendisini kurban etmesi tüm Arap dünyası hatta daha ötede İspanya ve belki de tüm dünyada İşgal Hareketi ile yeni bir halk devrimleri dalgası başlattı. Peki, Tunus’taki bu devrimin halka getirileri nelerdir? Demokratik alandaki açılımlar hala sürüyor mu? Madouri: Bu devrimin eski iktidar partisinin feshedilmesi, ifade ve basın özgürlüğü gibi bazı şeyleri gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca nefret edilen gizli polis resmen dağıtılmıştır. Devrim, saydamlık ve seçim kampanyalarında eşit olanaklar tanınmaması gibi bazı yanlışlar yapsa da ülkede ilk kez demokratik bir seçim yapılmasını başardı. Anayasal bir meclisin kurulması halk hedeflerinden biriydi ama ne yazık ki İslami Ennahda koalisyonu devrimi sömürerek seçimlerde çoğunluğu kazandı. Devrimi kuşatmaya çalışan devrim karşıtlarının gücü nedeniyle devrimin diğer birçok hedefi yerine getirilemedi. Halka hesap vermenin yasallaşması hala yerine getirilememiştir. Devlet kurumları içindeki yolsuzlukların bitirilmesi ve yapılan yolsuzlukların araştırılması hala gerçekleştirilemiyor. Devlet kurumlarında halka karşı işlenen suçların faillerini bulunmuyor. Hükümet halkı katledenlerin yargı önüne getirilmesini beceremedi. Soru: Bir yıldır iktidarda olan Meclis neleri başardı? İşçi hareketi ve solun alınan kararlara katkısı olabildi mi? Madouri: Seçimler yapılalı


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

bir yıl oldu ama meclis hala devrimin taleplerini yansıtan yasaları çıkartmadı. Meclisteki üye çoğunluğu ile Ennahda kendi çıkarına olan yasaları geçiriyor. Halklar bu nedenle onun devrimci bir hükümet olmaktan çok devrimin görevlerini tamamlama karşısında duran yeni bir diktatörlük olduğunu anladı. Halkın bu hükümeti istemediğini giderek artan gösteriler ve kent merkezlerinde, sokaklarda, devlet binaları önünde oturma eylemi yapanlardan anlıyoruz. Sonuçta devrim süreci yavaş yavaş ilerliyor. Uluslararası Af Örgütü demokratikleşmeden geri kaymalar olduğunu söylüyor. İktidar protesto edenlere, aktivistlere ve gazetecilere saldırıyor. Soru: Politik ve örgütsel ifade özgürlüğü konusunda durum nasıl? Madouri: Ennahda hükümeti radikal Selefi militanlarını bağımsız gazeteciler üzerine saldırtarak medyaya hâkim olmaya ve böylece kendi destekçileri ve ittifak güçlerini temel medya kurumlarının başına geçirmeye çalıştı.Medya özgürlüğünü sağlayacak ve bağımsız bir bilgi komisyonu kurmaya hizmet edecek şeyleri yapmayı reddetti. Sonuçta gazeteciler hala özgürlük ve bağımsızlık için mücadele ediyorlar. Soru: Sendikal durum nasıl? Partinizin sendikal hareketteki gücü nedir? Sendika liderleri kapitalist partiler ve devlet ile işbirliği yapıyor mu, yolsuzluk var mı? Madouri: Tunus İşçileri Genel Birliği (UGTT) Tunus’un en büyük sendikasıdır. UGTT 1952 yılından beri örgütlüdür ve iktidar planlarına karşı mücadele etmede çok önemli işlevi vardır. Bu sendikanın Ben Ali iktidarı döneminde yolsuzluklara karıştığı olmuştur. Ama devrim sonrası bütünlüğünü sağladı, enerjisini topladı ve diğer halk örgütleri ile işbirliği içinde sosyal ve politik mücadelede öncü rolü oynamaya başladı. İşçi Partisi UGTT içinde çok güçlüdür. Sendikal hareket yeni kurulan Halk Cephesi ile birlikte çalışıyor. Halk Cephesi Ekim ayında 12 politik parti

ile kurulmuştur ve hepsi UGTT içinde aktiftir. Halk Cephesinin anayasal partileri devrime katılan ve diktatörlük döneminden yara alan sol ve ilerici milliyetçi partilerdir. Halk Cephesi iktidardaki Ennahda ve eski iktidar kalıntılarının partisi “Tunus Appeal” dışındaki en büyük politik güçtür. Soru: Tunus’ta dini radikalizm tehlikesi ne kadardır? Madouri: İslam radikalizmi Tunus politik yaşamının bir parçası olmayı sürdürüyor ve zaman zaman barlara, sanatçılara ve polise saldırarak kendini gösteriyor. Bazı radikaller polisle çatışırken öldüler. Ancak halkın direnci radikallerin etkisinin azalması ve yalnızlaşmalarına yol açtı. Selefilerin iktidarla olan işbirlikleri arttığı için şiddet gösterilerini yükselttiler. Soru: Tunus’ta son zamanlarda önemli grevler yaşandı. Bunları biraz anlatırmısınız? Madouri: Üç ana talep etrafında bazı işçi kampanyaları örgütlüyoruz. Birincisi birçok işçi açısından çok kötü olan çalışma koşullarını düzenleyici yasaların çıkartılması ve uygulanması. İkincisi, hayat pahalılığına ayak uydurucu ücret artışları özellikle çalışma saatlerinin azaltılması ve çalışma güvenliği konularının sağlandığı daha iyi çalışma koşulları istemektir. Üçüncüsü kamu kurumlarında çalışanların işten atılmasını ve iş hayatını düzenleyen yasaların çıkartılmasıdır. Soru: Tunus’ta son günlerde yaşanan kadın hakları protestolarını açıklar mısınız? Madouri: Şimdiki hükümet iktidara geldiği günden beri özellikle çok eşlilik, evlilik yaşı ve cinsler arası eşitlik, haklar ve görevler konusunda kadın hakları taleplerinden kurnaz bir şekilde kaçmaya çalışıyordu. Çok güçlü örgütlülüğü olan kadın hareketi dâhil sivil toplum direnci nedeniyle bunu başaramadılar. Tunus’ta kadın hakları için mücadele çok büyük sorunlarla doludur.

cak seçimler Tunus halkının özlemine yanıt verecek midir? Bu seçimlerde solun başarısı ne olabilir? Yeni bir devrimci yükseliş durumu ne kadardır? Madouri: Haziran seçimlerinde devrimci güçler daha etkin olmayı planlıyorlar ve bu seçimleri halkların uğruna ayaklandıkları talepleri yerine getirmek için bir olanak olarak görüyorlar. En büyük hedefimiz yeni iş alanları yaratmak, ülkemizin büyük emperyalist güçlere olan bağımlılığına son vermek ve özgürlüktür. Halk Cephesinin yönettiği solun seçimlerde daha aktif ve etkin olacağı kesindir. Son kamuoyu yoklamalarında İşçi Partisi oyların %6’sını aldı ve böylece 4. sıradadır. Ama bu seçimlerde Halk Cephesinin %15’den fazla oy olması bekleniyor. Tunus halklarının yaşam koşullarının kötüleşmesi ve iktidarın bu sorunu çözmedeki beceriksizliği Tunus’ta ikinci bir devrim beklentisi doğurmaktadır. Halk Cephesi bu olasılığa ve hedeflere varmak için bu devrimi yönetmeye hazırdır. Soru: Suriye ve Libya’daki gelişmeleri partiniz nasıl değerlendiriyor? Emperyalist güçler “Arap baharını” başarılı bir şekilde manipüle mi ediyorlar? Madouri: Emperyalist güçler özellikle Katar ve Suudi Arabistan gibi gerici Arap rejimleri ile işbirliği içinde Suriye devrimini bir halk ayaklanması durumundan pis bir iç savaş haline getirmeyi başardılar. Özellikle Libyalıların devlet kurumlarını inşa etmeye başlaması ile birlikte oradaki durum farklılaştı gibi görünüyor. Halk taleplerini gerçekleştirmek için Libya devrimi daha çok şey yapmak zorundadır. Emperyalist güçler bu sözde “Arap Devrimi” durumunu denetlemek için çok çalışıyorlar. Özellikle Tunus ve Mısır gibi ülkelerde İslamcı partilerin iktidar olması ile birlikte buralarda kendilerine yardımcı olacak müşteriler, kendileri ile işbirliği yapacaklar bulmaya çalışıyorlar. Öte yandan da devam eden bir devrimci süreç ve bunları yönlendiren partiler var.

Haziran seçimlerinde devrimci güçler daha etkin olmayı planlıyorlar ve bu seçimleri halkların uğruna ayaklandıkları talepleri yerine getirmek için bir olanak olarak görüyorlar. En büyük hedefimiz yeni iş alanları yaratmak, ülkemizin büyük emperyalist güçlere olan bağımlılığına son vermek ve özgürlüktür.Halk Cephesinin yönettiği solun seçimlerde daha aktif ve etkin olacağı kesindir. Son kamuoyu yoklamalarında İşçi Partisi oyların %6’sını aldı ve böylece 4. sıradadır. Ama bu seçimlerde Halk Cephesinin %15’den fazla oy olması bekleniyor. Tunus halklarının yaşam koşullarının kötüleşmesi ve iktidarın bu sorunu çözmedeki beceriksizliği Tunus’ta ikinci bir devrim beklentisi doğurmaktadır.

Soru: Haziran 2013’da yapıla-

29


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

KISA SÜREN SAVAŞ ve ATEŞKES Ayşe TANSEVER

İ

srail’in son Gazze saldırısı alışık olunandan daha kısa sürdü. Daha haftasını doldurmadan İsrail belirli koşullarla ateşkese razı olduğunu açıkladı. 8 gün içinde Mısır’ın arabuluculuğu ile ateşkes ilan edildi. Aradan geçen sürede de bozulmadı. İsrail yetkilileri daha savaş başlamadan “otları kesmek lazım” “Gazze’yi Orta Çağ koşulla-

Anonymous, saldırı süresince 700 İsrail sitesini ‘hack’ledi. Kudüs Bankası, İsrail Savunma Bakanlığı, İsrail Savunma Güçleri Blogu, Devlet resmi sitesi, Dış işleri Bakanlığı, Kadima Parti sitesi, Tel Aviv Belediye sitesi okunamaz hale geldiler. Bu günlerce sürdü. , İsrail saldırdıkça, Anonymousda saldırdı. 5000 İsrail yetkilisinin özel bilgilerini açıkladı. Filistin yanlısı mesajlar Netanyahu yardımcısı Şalom’unTwitter ve Facebook hesaplarını doldurdu. 30

rına döndüreceğiz.” diye tehditlerini yükselttiler ama “otlar” güçlü çıktı. İsrail’e karşı direndiler

“Başarıları”

İsrail elbette Hamas yerleşim alanına büyük zararlar verdi. Ünlü militan Ahmet Cebari’yi büyük bir isabet ile arabasında vurmalarının dışında Gazze yönetiminin binası yerle bir edildi. Birçok bina oturulmaz hale geldi. Son açıklamalara göre 50’si çocuk, 12’si kadın 175 Filistinli öldürüldü. 33’ü kritik olmak üzere 400 yaralı var. Hala tespitler sürüyor ama maddi zarar milyarları bulacaktır. Eğer İsrail’in amacı maddi ve manevi zarar vermek idiyse bunu başardı. İnsan haklarını çiğneyerek başardı. Uluslar-arası anlaşmaları çiğneyerek başardı. Savaş suçlusu olduğunu bir kez daha kanıtlayarak başardı. İsrail 5 yıldır tecrit ettiği, hapsettiği Hamas’ın karşı tavrını gördü. Son teknik “Demir Kubbe” roketsavarlarının savunma gücünü denedi. Dersini aldı ve işte İsrail açısından başarı bu ka-

dardır.

Başarısızlıklar

Saldırının hemen başında İsrail rüzgârın başka yönden estiğini gördü. Teknik üstünlüğünün karşısında daha güçlü direnen bir siyasi ortam vardı. Eskisi gibi yaptıklarını Arap dünyası sineye çekmedi. Eskiden saldırıların durdurulmasını isteyen güçler uzun süre beklerlerdi. İsrail’e zaman tanırlardı. Filistin yalnız kalırdı. Ama bu kez neredeyse hemen anında Katar, Türkiye, Mısır, Irak, Tunus gibi ülkeler İsrail’e karşı tavır aldılar. Saldırıları durdurmasını istediler, baskı yaptılar. Arap iktidarlar Filistin konusunda halklarının duygularını daha iyi aktardılar. Halklarının düşüncelerini dikkate alarak Batı kuyrukçuluğundan taviz verdiler. Tunus ve Türkiye dışişleri bakanlarının Gazze ziyaretleri Hamas’a büyük bir destektir. 2007 yılından beri İsrail’in tecrit ettiği Hamas, bölgenin önemli ülkeleri tarafından yalnız bırakılmadı ve desteklendi. Hamas’ın dikkate alınması İsrail’e çok açık biçimde hatırlatıldı. İsrail ateşkes masasına oturdu.

Sosyal Medya

İsrail bu kez başka bir şekilde de baskı altında kaldı; sosyal medya. İsrail böyle bir baskıya karşı hazırlanmıştı. Ordu içinde özel bir grup kurmuştu.Yalan yanlış video çekimleriyle İsrail ordusunun dünyanın en yüksek moral değerli ordusu olduğunu dünyaya duyurmaya çalıştı. Ama Arap sosyal medyasına yenildi. Onlar anında İsrail’in yaptıklarını dünyaya ulaştırdılar. Hatta Ahmet Cebari’nin katliamı ilk önce Twitter’de açıklandı. AlKassam güçleri “Nerde olurlarsa olsunlar bizim kutsal ellerimiz sizin liderlerinize ve askerlerinize uzanacaktır. Cehennemin kapılarını siz açtınız” diye yazdılar. Ardından 2 gazetecinin Gazze’de

vurulması Batı yanlısı medyanın İsrail’i korumasını zorlaştırdı. Anonymous, saldırı süresince 700 İsrail sitesini ‘hack’ledi. Kudüs Bankası, İsrail Savunma Bakanlığı, İsrail Savunma Güçleri Blogu, Devlet resmi sitesi, Dış işleri Bakanlığı, Kadima Parti sitesi, Tel Aviv Belediye sitesi okunamaz hale geldiler. Bu günlerce sürdü. İsrail saldırdıkça, Anonymousda saldırdı. 5000 İsrail yetkilisinin özel bilgilerini açıkladı. Filistin yanlısı mesajlar Netanyahu yardımcısı Şalom’un Twitter ve Facebook hesaplarını doldurdu. İsrail Finans Bakanlığı saldırıları doğruladı ve devletin ikinci cephede dövüşe başladığını yazdı. Bakan Yuval Steinitz AP ajansına “Saldırı sırasında devlet 44 milyon saldırı’yı önledi.” diye açıklama yaptı. Sorumluluğu Z Companyı Hacking Crew adlı bir grup üstlendi. (rt.com 21.Nov.2012) . Bombaları İsrail’e dünya kamuoyunda hızla itibar kaybettirdi. Batı destekli basın, sosyal medya bombardımanının da etkisinde kaldı. Hamas değil İsrail yalnızlaşmaya başladı.

“Demir Kubbe”

Elbette en önemli faktörlerden bir diğeri de Hamas’ınsaldırılar karşısında başarılı bir direnç sergilemesidir. İsrail’in karadan, havadan ve denizden bombalamaları karşısında direndi. İsrail’in “demir kubbe” roket savarlarına karşı İran yapımı Fajr-5 füzelerini kullandı. Eskiden taş sapan ile saldıran Hamas için bu önemlidir. Kara savaşı dendiğinde de Kaddafi Libya’sından getirilen tank savarları kullanacağı haberleri geldi. Elbette bu silahların etkisi İsrail’inkilerle karşılaştırılamaz ama Hamas’ın elinde böyle bir silahın olması önemliydi. Hamas roketlerini ilk kez denedi ve son günlerde de isabet ettirmede ve atışta daha başarılı olmaya başladı. Güney


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

sınır yerleşim alanları dışında Tel Aviv’e kadar roketler atıldı. Demir Kubbe’ler daha başarılıydı elbette. Fajr-5 füzelerinin İsrail yetkililerinin iddiasına göre üçte ikisini, Hamas yetkililerine göre ise üçte birini yakaladılar. İsrail halkı 1991 yılından beri ilk kez savaşı hissetti. Sığınaklara kaçmak zorunda kaldı. Füzeler ancak bir tane İsrail askerini öldürebildi ama maddi olarak verdiği tahribat halkı rahatsız etti. Normal hayat bozulunca ticaret durdu. İsrail Üreticiler Birliği tahminlerine göre verilen zarar haftada 1,1 milyar dolara ulaştı. Tahribat olarak da 430 işyerinde 120 milyon dolarlık zarar olduğu söyleniyor. Güneyde günde ekonomiye zararın 200 milyon olduğu belirlendi. (Limits of İsraeli Belligence Dina Jadallahd. jadallah@gmail.com) Bu zararlar İsrail halkının savaşa tepkisini yükseltti ve sonuçta seçimlere hazırlanan Netanyahu’yu ateşkes masasına oturmaya zorladı. İşin başka bir mali boyutu daha var. Demir Kubbe roket savarlarının konuşlandırılmasının 20 milyar dolar olduğu söyleniyor. Büyük kısmı ABD yardımları ile karşılansa da bir kısmının ekonomik kriz çeken halkların cebinden alındığı açıktır. Ayrıca her bir füzenin 20 ile 35 milyon dolar civarında maliyeti vardır. Oysa Hamas’ın elindeki roketlerin maliyeti yüz ile bin dolar arasında değişiyor. Hizbullah’ın 2006’da İsrail’e büyük bir yenilgi yaşatması İsrail’in yenilmez olduğu mitini söndürmeye başlamıştı. Şimdi Hamas bu söndürmeyi hızlandırmaya hizmet etmiş oldu. Dün taş sopa ile direnen Hamas bugün füze atıyordu ve yarın ne olacaktır sorusu İsraillilerin korkulu düşü haline geldi. O zaman İsrail masaya oturmaya devam etmek zorunda kalacaktır.

ABD ve BM Rolü

İsrail’in arkasında hep ABD dururdu. Arkasından da Batı’yı sürüklerdi. Seçimler sırasında İsrail ile sürtüşmeler yaşayan Obama yönetimi Netanyahu’nun arkasına geçti geçmesine ama

bir etkisi olmadı. İtibarını daha da kaybetti, arabuluculuk bile yapamaz konuma düştü. ABD politikaları Orta Doğu’da çoktan çökmüştür. Onun kuklaları artık giderek iktidardan oluyorlar. BM başkanı saldırı sırasında Ortadoğu’da idi ama bir işe yaramadı. Washington ağzıyla konuştu. Tarafsız olmadığını bir kez daha kanıtladı. Sonuçta masada arabuluculuk yapma işi Mısır lideri Mursi’ye kaldı. ABD ve BM itibar yitirirken onların düşmanı İran bir kez daha önem kazandı. Hamas ve Hizbullah zaferlerinin arkasında elbette İran vardır. Hamas İran roketleri kullandı. İran da İsrail Gazze’yi bombalarken Hamas’a silah yardımı yaptıklarını resmen açıkladı. Buna rağmen Batı bu konunun üstünde tepinemedi bile. Çünkü bu kadar zor durumda olan bir halka yardım yapmış olması onu dünya kamuoyu gözünde aşağılamayacak yüceltecekti. Bu nedenle İran’ın üzerine varılmadı. Hamas’ın üzerinde bir otorite kuramayan onu yenemeyen bir İsrail İran’a saldırmayı ne kadar göze alır? Ne kadar başarılı olur? İran saldırıları ile halkların gözü korkutulmaya çalışılıyor. İsrail, ABD ve BM kaybederken İran kazanıyor.

Sonuç; Yansızlaştırma Kalktı

Masada Hamas ile karşı karşıya oturmak İsrail için bir yenilgi sayılır. Çünkü 2006 yılı seçimlerini Hamas’ın kazanması sonrasında İsrail Gazze’yi yok saydı. Onu ablukaya aldı. Kapıları kapattı. Burası bir açık hava cezaevi gibi oldu. Ne giriş ne çıkış yapılabiliyordu. Gazze ile ticaret durduruldu. Gazze mallarının %85’i satılabiliyordu, seçimler sonrası bu sıfıra indirildi. Dış ticaretin ise 2007 dönemine göre ancak %2’sine izin veriliyordu. Gazze ile Batı Şeria arasında gidiş gelişler yapılamıyordu. Dolaşım izni yoktu. Öğrenciler okullarına, işçiler iş yerlerine gidemiyordu. İsrail böylece Hamas’ı izole etmiş, o alana hapsetmişti.

bunları kaldırmayı, Hamas’ı Filistin halkının temsilcisi olarak görmeyi kabul etmiş oldu. Gazze kapılarını açıp eski dolaşım, ticaret hakkını tanıyacaktır. Gazze’liler istedikleri zaman Batı Şeria’ya geçebilecek, akrabalarını ziyaret edebilecekler. Sınır dışında tarlası olan çiftçiler tarlalarını sürebilecekler. Filistinli balıkçılara kıyıdan daha uzaklara kadar balık avlama hakkı kazanıldı. İsrail’in kabul ettiği diğer bir önemli madde bundan sonra bireysel saldırılar yapmamaktır. Ahmet Cebari gibi insanları katletmeyecektir. Ateşkes anlaşması Gazze üzerinde İsrail’in 2007 yılından beri uyguladığı politikaları kaldırıyor. Hamas böylece halkın lideri olarak kabul ediliyor. İsrail şimdi başka bir sorun ile karşı karşıyadır. Bu yazıyı kaleme aldığımız sıralarda Filistin’in Batı tarafından tanınan gerici lideri Abbas, ülkesinin Birleşmiş Milletlerde daimi gözlemci sıfatından “üye olmayan gözlemci devlet” sıfatına yükseltilmesi müracaatını yaptı ve bu oylanacak. İsrail ve ABD bunun kesinlikle karşısında durdular. İsrail saldırısının bu başvuruyu ertelemek amacı taşıdığını düşünenler bile oldu. Savaş sonrası Hamas Abbas’tan daha çok Filistin halkının temsilcisi gibi görünmektedir. Bu BM üyelerinin bu sıfatı Abbas’a tanımasını etkileyecek midir? Etkilemesi ne sonuçlar doğuracaktır. Önümüzdeki günlerin sorunudur.

Hizbullah’ın 2006’da İsrail’e büyük bir yenilgi yaşatması İsrail’in yenilmez olduğu mitini söndürmeye başlamıştı. Şimdi Hamas bu söndürmeyi hızlandırmaya hizmet etmiş oldu.Dün taş sopa ile direnen Hamas bugün füze atıyordu ve yarın ne olacaktır sorusu İsraillilerin korkulu düşü haline geldi.O zaman İsrail masaya oturmaya devam etmek zorunda kalacaktır.

İsrail imzaladığı ateşkes ile

31


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

AVRUPA FOKUR FOKUR Ayşe TANSEVER

Yeni liberal politik uygulamaların sonucu, yeni ekonomik önlemler ve halkların ceplerine sokulan ellerdir. Kesintiler nasıl aynı ise çeşitli ülkelerdeki tepkiler de aynı oluyor. Protestolar, grevler, çatışmalar, oturma eylemleri, yürüyüşler Avrupa’nın günlük manzaraları oldu.

32

A

vrupa Sendikalar Konfederasyonu 14 Kasım 2012 günü Avrupa çapında protestolar düzenledi. “Avrupa’da iş ve dayanışma. Kemer sıkmaya Hayır!” sloganı ile birçok ülkede ortak gösteriler düzenlendi. Avrupa halkları birbirleriyle dayanışma gösterdiler. Kemer sıkma politikaları karşısındaki öfkelerini dile getirdiler. Portekiz, İtalya, Belçika, Yunanistan gibi 23 ülkede kitlesel eylemler yaşandı. Milyonlar, sokakta kemer sıkma politikalarını, işsizliği ve ekonomik geleceksizliği protesto etti. İspanya ve Portekiz’de genel grev kamu hizmetlerini ve hava uçuşlarını etkiledi. Belçika ve Fransa’da ise grev ve gösteriler kent taşımasını aksattı. İtalya ve Yunanistan’da işçiler ve öğrenciler sokaklara birlikte çıktılar. Krizden en az etkilenen Almanya ve Avusturya’da da katılım yüksekti. Doğu Avrupa ülkelerinde de gösteriler yapıldı.

Ortak Özellikler

Avrupa çapında iktidarların hemen hepsinin çizdiği ekonomi politikalar aynıdır. Her yerde, kriz ve bütçe açıkları nedeniyle kamu harcamalarında kısıntılara gidiliyor. İktidarlar memur maaşlarını düşürüyor, çalışma koşullarını zorlaştırıyor. Devletler yeni liberal politikalar sonucu tüm kamu işletmelerini satıp özelleştirdikleri için ellerinde gelir kalmadı. Ellerinde var olanla da, batmak üzere olan bankaları kurtardılar. Zenginlerden alınan vergiler düşürüldü. Devlet kasalarında para kalmadı. Hemen hemen bütün ülke bütçeleri açık veriyor. Bütçe açıklarının kapatılması için giderler azaltılıyor. Devletler geçmişten bugüne kadar yapageldikleri yığınla sosyal görevlerini yapamaz hale gelip bunları terk ediyorlar. Zaten son on yıldır yürütülen politikalar ile yoksul halkların elindeki her şey alındı zenginlere verildi.

Memurlardan başka, emekli maaşları da kesiliyor. Devletin şimdiye kadar görevleri arasında sayılan eğitim ve sağlık harcamaları azaltılıyor. Avrupa kapitalizmi refah devleti anlayışından yoksul devlet anlayışına evrimleşiyor. Devletin sosyal yardımları azalıyor. İşler bununla da bitmiyor.Tüketici gelirlerinin düşmesi sonucu ekonomiler kötüye gidiyor. Vergiler indiriliyor ve işten çıkartmalar başlıyor. Avrupa’da işsizlik rekor seviyelere çıkıyor. Yeni liberal politik uygulamaların sonucu, yeni ekonomik önlemler ve halkların ceplerine sokulan ellerdir. Kesintiler nasıl aynı ise çeşitli ülkelerdeki tepkiler de aynı oluyor. Protestolar, grevler, çatışmalar, oturma eylemleri, yürüyüşler Avrupa’nın günlük manzaraları oldu.

Tepkilerdeki Yeni Özellikler

Kemer sıkma politikalarına karşı halktan yükselen tepkilerdeki bazı özelliklere kısaca değinmekte yarar vardır. İlk olarak işçi eylemlerine temel bir özellik olarak rastlanıyor. İşten atılmalara karşı işyeri işgalleri, toplu işten çıkartmalara karşı uzun soluklu direnmeler devam ediyor. İşsizliğin fazla olması karşısında işyerlerinden kitlesel çıkartmalar gündeme gelince devlet müdahaleleri için kitlesel eylemler başlıyor. Devletin müdahale ederek şirketin işçi çıkartmasını engellemesi isteniyor. Sendikalar eliyle bu doğrultuda yığınla pazarlık yapılıyor. İkincisi, eskisinden farklı olarak grevler dışında çeşitli gerekçelerle halk kesimlerinin protestoları artıyor. İşsizlikten, ev kredi taksitini ödeyemeyenlere, emeklilerden, öğrencilere kadar pek çok kesimin ortak protestoları daha yoğun şekilde kitleleri sokaklara

döküyor. İspanya’da geçtiğimiz yıl “Indigenious” (Kararlılar) hareketi doğdu. Ekonomik gidişe tepkili olan insanlar mahallelerinde örgütlenmeye başladılar. Meclisler kurup sorunlarını tartışmaya, çözümler aramaya başladılar. Öğrencisinden, yaşlısına, işi olandan olmayanına, kadar halktan geniş bir kesim bu örgütlenmelere katıldı. Sonra bankaların kurtarılmasını protesto eden “İşgal eylemleri” başladı. Avrupa’nın çeşitli kentlerine yayıldı. Bunlar çeşitli nedenlerle polis baskısına direnemediler ve dağıtıldılar. Üçüncü özellik protestolara katılan kitlelerin büyüklüğüdür. İspanya’daki protestolarda sokaklara dökülen kitle sayısının 9 milyonu bulduğu söylendi. Dünya tarihi böylesine büyük katılımlı bir protesto görmemişti. Yıllar önce ABD’de kürtaj yasasına karşı 1 milyon kişi yürüyünce rekor kırıldığı açıklanmıştı. Şimdi, herhangi bir örgütlenmenin çağrısı ile yapılan protesto, etrafına büyük kitleleri topluyor. Ayrıca insanlar tek bir kentte değil bütün kentlerde sokaklara dökülüyorlar. Fransa, İtalya, Yunanistan, İrlanda ve hatta Almanya’da insanlar kitleler halinde kilometrelerce uzunlukta kalabalıklar oluşturuyor ve ellerinde pankartları ile saatlerce yürüyor, öfkelerini dile getiriyorlar. Her bir ülkede aynı anda yüzlerce yerde protesto yaşanıyor. Dördüncü özellik ise protestoların süreleri ile ilgilidir. Protestolar bir hafta sonu birkaç saat sürmüyor. Belirli tekrarlar yaşanıyor. Örneğin Yunanistan ve İspanya’da hatta Portekiz’de bile daha grevin ya da gösterinin biri bitmeden bir ikincisi açıklanıyor. Grevler 24 saatlik değil 48 saatlik olabiliyor.Yunanistan’da memurlar 27 bin memur çıkartılacağı kararı üzerine 2 ay direndiler. Kent taşımasından, uçuşlara kadar her şey felç oluyor. Kentlerde hayat duruyor. Çoğu kez oturma


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

eylemleri günlerce sürebiliyor. İspanya’da “Kararlılar” ve “İşgal hareketi” eylemleri günlerce kent merkezini işgal ettiler. Çadırlar kurdular.Aynı şey Yunanistan’da oldu. Ünlü meydan günlerce işgal altındaydı. Katılan sayısı kadar protesto süreleri de artıyor. Beşinci özellik eylemlerin radikalliği ile ilgilidir. Göstericiler ciddi biçimde polisle çatışıyorlar. Militanlaşma arttı. Sosyalist sistemin yıkılması sonrası yaşanan anti-kapitalist gösteriler kadar değildir belki ama o zamanlar, Avrupa’nın tüm militanları toplanıp polisle çatışıyordu. Şimdi sıradan halklar çatışıyorlar. En önde öğrenciler, gençler polise ellerine geleni atıyorlar. Yunanistan gençleri bu konuda en radikal olanlarıdır. Roma’da polisle ciddi çatışmalar yaşandı. Londra ve Atina’daki çatışmalarda çevredeki çok uluslu şirketlerin dükkânlarına saldırıldı. Yakıp yıkmalar yaşandı. Yani Yunanistan’ından İspanya’sına, İtalya’sından İrlanda’sına protestolar radikalleştikçe kolluk kuvvetleri ile çatışmaların dozu yükseliyor. İki taraftan yaralanmalar oluyor ve sayıları kabarıyor. Aynı şekilde tutuklu sayıları da artıyor.Devlet politikalarına karşı radikallik yükseliyor. Altıncı özellik memurların da daha sık sokaklara dökülmesidir. Eskiden memurlar sanki devletin koruması altında daha ayrıcalıklı durumdaydılar. Şimdi ise bu özellik kalktı. Yunanistan’dan İspanya’ya, İtalya’dan Fransa’ya kadar her yerde memurlar top ağzındalar. Devlet çok sayıda memurunu kemer sıkacağım diye işten atıyor. Emekli olanların yerine yenisi alınmıyor. Bu nedenle memurlar sık sık sokaklara dökülüyorlar.Yunanistan’da memurlar 330 yerleşim alanında belediye binalarını işgal ettiler. İspanya ve Yunanistan doktorları diğer sağlık personeli ile birlikte sağlık harcamalarında öngörülen kısıtlamaları protesto ettiler.Halkı bu hizmet bedellerinin kendi ceplerinden çıkacağı doğrultusunda uyardılar ve protestoya çağırdılar. Öğretmenler de günlerce öğrencileri ile birlikte Yunanistan, Fransa, Portekiz,

İtalya sokaklarında yürüdüler. En ilginç memur protestosu belki de İspanya’da yaşandı. Ülkenin tüm kentlerinden binlerce polis, Madrid’de toplandı ve devletin maaşlarını kesmesini, işten atılmaları protesto ettiler. “Vatandaşlar! Bu krizin asıl sorumluları bankacılar ve politikacılar yerine sizleri tutukladığımız için bizi affedin. Bizden alıp otonom bölgelere ve bankalara veriyorlar.” Diye seslerini yükselttiler. Son zamanlarda 15 bin polis görevinden atıldığı gibi yerine de yenisi alınmamış. Bu durumda artan protestolar karşısında onların işleri de zorlaşıyor. İspanya’nın yakında güvenlik sorunu yaşayacağından korkuluyor. İktidarın elindeki güvenlik gücü azaldıkça ve karşısında protestolar arttıkça başka olayların yaşanacağı kesindir. Son bir özellik devlet politikalarından zarar görenlerin ortaklığı ve dayanışmasıdır. İşsizliği ya da işten çıkarılmaları protesto eylemine her kesimden halk destek veriyor. Örneğin Yunanistan ve İtalya’da emeklilik maaşı ile geçinemediği için intihar eden insanlar sonrası bir kamuoyu oluşuyor ve herkes sokaklara dökülüyor. Aynı şekilde İspanya’da ev taksitini ödeyemediği için sokağa atılan insanlara destek için günlerce on binlerce insan sokaklarda yürüdü. Devletin Mortgage yasasını yeniden gözden geçirmesi ve kredi borcu için 2 yıl süre tanınması gibi taleplerle sokakları arşınladılar. Birleşmiş Milletler insan hakları komisyonuna şikâyette bulundular. Evden atılmanın bir insanlık suçu olduğunun kabul edilmesini istediler. Yeni ekonomik önlemler çok sayıda yeni insan kitlelerini içine alıyor. Protestoların biçimi, katılan kitlelerin yapısı ve sayısı değişiyor. Eylemler daha radikal haller alıyor. Eskiden emekli maaşlarının düşebileceği akla gelir miydi? Ya da memur maaşlarında işçi ücretlerinde belirli yüzdelerle indirim yapılmasını hangi iktidar önerebilirdi? Ev alan biri kredi taksitini herhangi bir nedenle ödeyemeyebilirdi, evini satar borcunu kapar kiraya taşınırdı. Kitlesel bir sorun haline bu yeni

politikalarla geldi.Yüz binlerin evlerinden atılması günümüzde yaşanan bir olgu ve yeni bir protesto konusu, yeni bir kesimin yoksullaşması sorunudur.

Sonuç

Peki, Avrupa’da yeni ekonomik önlemler ve kemer sıkmalara karşı protestoların doğurduğu sonuç nedir? Çeşitli ekonomistler sonuçta kitlesel patlamalar bekliyorlar. O nedenle önlem alınmaya çalışılıyor. Son günlerde Avrupa Komisyon başkanı ekonomik önlemlerin bu kadar katı olmasının belkide uygun olmadığını dile getirdi. Daha ekonomiyi canlandırıcı önlemler alınabilir yollu bir laf etti. Arkasında ekonomik bir gerçeklik kadar kemer sıkma politikalarına karşı tepkilerin giderek büyümesi olduğu açıktır. Her bir ülkede yaşanan bu politikalar sonucu iktidarlar gidiyor yerine yenileri kuruluyor. Sağ parti gidiyor seçimleri sol parti kazanıyor. Ama hangi iktidar gelirse gelsin aşağı yukarı aynı politikaları uyguluyor. Sosyalist Hollande’nin politikası ile geçen başkan Sarkozy’nin politikası pek farklı değildir ama partileri iki ayrı uçtadır. Yunanistan’a acı reçeteyi kabul ettiren sosyalist parti değil miydi? İspanya’yı bu duruma getiren sosyalist parti değil miydi? Şimdi gitti yerine sağcı bir parti geldi. Yani artık sağcı ve solcu parti uygulamaları büyük bir değişiklik getirmiyor. Yunanistan’daki Syriza gibi sol partiler de yok değildir. Onlar ama güçlerini henüz toplama dönemindeler. Bloklar kuruluyor, anlaşmalar yapılıyor. Birbirleri ile sıkı iletişim içindeler. Ayrıca bu iletişimler sınırları da aşıyor. Syriza Fransa ve İspanya’da çok iyi tanınıyor örneğin. Halkların da bu partilere henüz güveni gelmiş değildir. Sol partiler henüz Sosyalist Sistemin yarattığı yıpranmanın altından kalkmış değiller. Ama ekonomik koşullar kendilerini dayatıyor, halklar sorunlara yeni çözümler bulunması için itekliyorlar. Avrupa böyle alev alev çok hareketli canlı günler yaşıyor.

Yeni ekonomik önlemler çok sayıda yeni insan kitlelerini içine alıyor. Protestoların biçimi, katılan kitlelerin yapısı ve sayısı değişiyor. Eylemler daha radikal haller alıyor. Eskiden emekli maaşlarının düşebileceği akla gelir miydi? Ya da memur maaşlarında, işçi ücretlerinde belirli yüzdelerle indirim yapılmasını hangi iktidar önerebilirdi?

33


Sosyalist Dayanışma / Aralık 2012

MARAŞ KERBELA’DIR! Seçkin TANDOĞAN

Derdim Çoktur Hangisine Yanayım Yine Tazelendi Yürek Yarası Ben Bu Derde Nerde Derman Bulayım Meğer Dost Elinden Ola Çaresi

E

mevi halifesi I. Yezid ordusuna karşı 72 kişi ile savaşan İmam Hüseyin ve yoldaşlarının şehit edildiği Kerbela katliamının yasını tutmak için 12 gün boyunca “Yas-ı Matem” eder Aleviler. 12 gün boyunca su, et, yumurta, elma vs yemez bıçağa el sürmezler. İnsana yüzünü dönmüş bir inancın taşıyıcıları için Kerbela katliamı son derece önemlidir. Yezid’in kendi hâkimiyetini artırmak uğruna giriştiği zulme sessiz kalamayanların can verdiği yerdir Kerbela. Tasvir edildiği bir resimde İmam Hüseyin’in iki eli ile tuttuğu çocuğun bedenindeki ok dayanılmaz bir acı verir insana. Zulüm ne yaşlı gözetir ne de çocuk! Aleviler o gün bu gündür her yıl yas-ı matem tutarlar. Aleviler Osmanlı döneminde saldırılara karşı ovalardan çok dağlık bölgelerde yaşamaya mecbur bırakıldılar. Cumhuriyet döneminin başında Aleviliğin kabulü ve tanınması fikriyatı Koçgiri ve Dersim katliamı ile geri plana düştü. Dersim katliamına ilişkin belgelerde ortaya çıkan görüntülerde üst üste dizilmiş cesetlerin üzerine konan çocuk başı yukarıda bahsettiğimiz İmam Hüseyin’in tasvir edildiği resmin bir benzeridir. Cumhuriyetin kurulmasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Sunnilik (Hanefi Mezhebi) dışında kalan inançlar resmi olarak tanınmaz. Oysaki bugün çokcasının yok olduğu inanç, kültür ve milliyetin zenginliği olan bir coğrafyada bulunmaktayız. 38 Dersim’den sonra uzunca

34

bir dönem baskıcı rejim hükmünü sürmektedir. Tarihin sayfaları ilerlerken 60’lı yıllardaki işçi gençlik hareketleri düzen için tehlike çanlarının çalmasına neden olmaktadır. Devletin Dersim’deki gibi kontrol altına alamadığı işçilere 77 1 Mayıs’ında büyük bir saldırı gerçekleştirir. Onlarca işçi bu saldırıda yaşamını yitirir. Düzen güçleri ülkedeki örgütlü güçlerin bertaraf edilmesi için adeta savaş açmıştır. Bunun için çeşitli senaryoların bir bir ortaya konulması düzen için elzemdir. Halk arasında etnik kimlikleri öne çıkaran provokasyon girişimlerinin devreye konulması Malatya ile başlar. Halkın örgütlü gücü buradaki provokasyon girişimlerinin boşa düşürülmesini sağlar (Öyle ki devrimciler ve halk faşistlerin camilere bomba atmasına karşı gece gündüz nöbet tutar).

re ve solculara dönük bu girişim tamamlandığında insanlık için inanılmaz sonuçlar ortaya çıkmıştır. Birkaç gün önce merhaba dedikleri, aynı kahvede çay içtikleri velhasıl yaşamı paylaştıkları komşuları cellâtları olmuş cehennemi yaşatmışlardı. Devlet öncesi ve sonrasındakiler gibi seyirci. Kendi kurumlarını korumanın dışında katledilenlere uzak! Katliamın bilançosu ağırdır. 100’ün üzerinde vahşice öldürülen insanlar, yakılan yıkılan ev ve işyerleri, sayısız yaralılar, Aleviler için yeni bir Kerbela’dır. Aleviler Maraş’ı terk-i diyar eyleyip düştüler yollara. Geride hısım, akraba, aile ve canlarının cansız bedenleri bırakılır Maraş topraklarına. Bu vahşet yaşandığında takvimler Aralık 1978’i göstermektedir. Maraş’ı 80 Çorum, 93 Sivas, 95

rı açıklamalar toplum hafızasıyla dalga geçmenin ötesinde değildir. Son bir yıl içerisinde firari katillere Başbakanca “hayırlı olsun” denilerek sahip çıkılmamış, evler işaretlenmemiş, Malatya Sürgü’de Alevi aile linç edilmeye çalışılmamış, Kartal Cemevi yakılmamış, 4+4+4 yasası çıkarılmamış, Karacaahmet dergâhı ucubelileştirilmemiş ve onlar bu açıklamaları yaparken Erzincan’da Pirsultan Abdal Derneğinin Muharrem çadırı yakılmamış olsaydı söylediklerine umutla kulak kabartabilirdik belki. AKP ve devlet için söz hükmünü yitirmiştir. Kerbela’da İmam Hüseyin’in elleri arasında tuttuğu çocuğun bedeninden akan kanları unutmayan Aleviler, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi’yi nasıl unutur? Yaşanılan olaylar gösteriyor ki hatırlamak,

Sıra Maraş’tadır. Maraş’ın sosyal ve ekonomik yapısına etki eden Alevilerin burada hedefe konulması hiç zor olmadı. Titiz bir çalışma ile katliam planı tıkır tıkır işledi. Çeşitli bahanelerle evler işaretlendi, sinema salonlarında ülkücü faşist grupları galeyana getirecek filmler izletilerek hazırlıklar tamamlandı ve düğmeye basıldı. Birkaç gün süren katliamın aktörlüğünü ülkücü çeteler ile birlikte resmi görevliler de yürütmekteydi (Maraş Müftüsü bunlardan biri). Cami hoparlörlerinden yapılan anonslarla Sünni vatandaşlar Allah adına savaşa davet edilirken kamu araçları ile benzin, sopa, silah ve patlayıcı maddeler saldırgan gruba taşınmaktaydı. Alevile-

Gazi ve 2011 Roboski katliamı izlemektedir. Her birini doğuran sebepler, koşullar ayrı ayrı incelenmeli ve dersler çıkarılmalıdır. Geçtiğimiz günlerde yas-ı matem tutan Alevileri hatırlayan devlet çeşitli Alevi dernek ve vakıflarının katıldığı yemekler verdi. AKP bakan ve milletvekilleri de Cemevlerini ziyaret ederek yemeklere katıldılar. Bu ziyaretleri basında oldukça yer buldu. Yapılan her konuşmada Alevilerin inançlarını özgürce yaşamaları için önlerindeki engellerin kaldırılması gerektiği ve Alevilerin İslam içi olduğuna dair sıkı mesai yaptıkları görülüyor. AKP nezdinde devlet yetkililerinin yaptıkları ziyaretler, verdikleri yemekler ve yaptıkla-

ağıt yakmak, yad etmek yetmiyor. Zalimin zulmüne uğrayanların kimliği, inançları ne olursa olsun birlikte mücadele etmeleri ve örgütlenmeleri olmazsa olmazdır. Devlet Maraş katliamının 33. yıldönümünde Roboski’de Kürt köylülerinin üzerine bombalar yağdırırken diğer katliamlardaki gibi aynı pervasızca açıklamaları yapmıştır. Roboski katliamı Dersim’dir, Çorum’dur, Maraş’tır, Sivas’tır, Gazi’dir ve Kerbela’dır! AKP Muaviye soyu Yezid’tir, Dehak’tır! Ne yazık ki katliamların tarihini yazıyoruz. Zulmün karşısında sussan dilsiz şeytanlar azaldıkça güzel şeylerin tarihini de yazacağız.


Aralık 2012 / Sosyalist Dayanışma

Mekânın Tahakkümü Karşısına Bedenleriyle Dikilenlerin Filmi:

SİMURG

“burada ve bu kadar: firari arzulayan bir ömür zamanın ve mekânın tahakkümü karşısında, toplumun ve kurumların dayattığı gündelik hayat karşısında, bu yüzyıl sonunda (ve başında), kendi yokluğuna sen bir bilgi gibi ağıt yaktığında, ağıt, ağıt olmaktan çıkar ve bir lânete dönüşür - belki.” Işık Ergüden

6

Mayıs 1996 tarihinde hapishanelerle ilgili bir genelge yayınlandı. Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar’ın imzası olan genelgeye göre çok sayıda siyasi tutsak, hücre tipi Eskişehir Hapishanesi’ne nakledilecekti. “Tabutluk” olarak tanımladıkları hücre tipi hapishaneyi kabul etmeyen 2 bin 174 tutsak, 26 Mayıs’ta süresiz açlık grevine başladı. Süresiz açlık grevi eylemi, genelge geri çekilmeyince, 3 Temmuz’da ölüm orucuna dönüştürüldü. Eylemin 70. gününde anlaşma sağlandı, Eskişehir Hapishanesi boşaltıldı ve F tipi hapishaneler 2000 yılına kadar rafa kalktı. 12 tutsak ölüm orucunun 63-69. günleri arasında ölümsüzleşti. Onlarcası da Wernicke Korsakoff hastalığına yakalandı. F tipi hapishanelerin tekrar gündeme getirilmesiyle 20 Ekim 2000 tarihinde tekrar ölüm oruçları başlatıldı. 19 Aralık’ta hapishanelere yönelik gerçekleştirilen “hayata dönüş” operasyonunda onlarca tutsak hayatını kaybetti. Simurg, 1996 ve 2000 yılla-

rındaki açlık grevi direnişi süreçlerini anlatıyor. Kurmaca değil seyrettiklerimiz, her şey gerçek. Mekânlar gerçek, olaylar gerçek, oyuncular gerçek. 96 yılındaki ölüm orucu eyleminde Wernice Korsakoff hastası olan altı kişiyi izliyoruz filmde. 2000 yılında yaşanan ölüm orucu direnişi ve katliamı onların gözünden anlatılıyor. Yönetmenin çıkış noktası zindanlarda yaşanan gerçekleri topluma aktarmak. O yüzden de belgesel tarzı bir anlatımı var filmin. Filme adını veren Simurg, efsaneye göre kuşların hükümda-

rıdır. En büyük özelliği ise öleceği zaman yanarak kül olması ve sonra kendi küllerinden yeniden yaşam bulmasıdır. Yaşamı, yeniden doğumu, insanın gücünü ve yeteneklerini simgeler Simurg. Dört duvar arasında bir direniş biçimi olarak canını ortaya koyanları Simurg kuşuna benzetmiş yönetmen. Yaşama verdikleri değerden

“Her şey bir tutam mavi uğrunaydı…”

dolayı faşizmin “ya teslimiyet ya direniş” dayatması karşısında canlarıyla bedel ödemek pahasına mücadele ve direnişi seçenlerdir açlık grevi eylemcileri. Acı, ölüm, zulüm dayatanlara karşı dirilişi savunmak, onurlu yaşamın kurucusu olmak için yola çıkar onlar. Altı kişiden biri olan Hüseyin Muharrem Gündüz’e bir köşe yazarının, “ölümü kutsayan hiçbir ideoloji kutsal olamaz” sözü hakkında ne düşündüğü sorulunca, “mücadelenin dışında olan birinin bizi anlaması biraz güç olabilir tabii” diye cevap veriyor. Mücadele içinde olanların Simurg’dan edineceği duygularla, dışında olanların hissedeceği duygular farklı olacaktır elbette ama yaşananları trajediye dönüştürme eğilimine karşı yönetmenin büyük çabasını görüyoruz. İzleyenlere bu mücadele biçiminin haklılığını gösteriyor film. Oyuncuların çoğu diyaloglarında büyük bir alçak gönüllülükle neden böyle bir direniş içine girdiklerini belirtiyorlar. Bu süreci “bizim taraf ”tan bir yönetmenin işlemesi çok büyük bir olumluluk.

Zeynep KORU

Mücadele içinde olanların Simurg’dan edineceği duygularla, dışında olanların hissedeceği duygular farklı olacaktır elbette ama yaşananları trajediye dönüştürme eğilimine karşı yönetmenin büyük çabasını görüyoruz.

Zulmün karabasan gibi insanlığın üzerine çöktüğü her dönemde direnişi, onuru, umudu büyüterek yaşamı güzelleştirenler olmuştur, olacaktır. Zulmün ateşinde yanıp, yakılıp kül olanlar ve kendi küllerinden yeniden doğanlar hep olmuştur, olacaktır. Ve yaşanan onca acının hesabını soranlar da hep olmuştur, olacaktır. Zalimden hesap sorulacaktır!

35


UNUTMAYALIM! UNUTTURMAYALIM! Yıl: 1978 Yer: Maraş 150 Alevi, Devletin Organizasyonu ile Faşistler Tarafından Maraş’ta Katledildi! Yüzlerce Yaralı ve Yakılan Yıkılan Evler...

Yıl: 2011 Yer: Roboski 34 Yoksul Kürt Köylüsü Devletin Savaş Uçaklarından Atılan Bombalarla Katledildi.

katiller er ya da geç hesap verecek!

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Aralık 2012 17. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Aralık 2012 17. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement