Page 1

89. Yılında Cumhuriyet’in Akıbeti Nedir? “Bir Ses Ver, Hayat Kazansın, Halklar Özgürleşsin” Fiyatı: 1,5 TL

www.sosyalistdayanisma.org

KASIM 2012 YIL: 2 SAYI 16

Yoksul Çocuklarını Sermayeye Kurban Eden Düzeni Yıkacağız!

Barışı, Adaleti ve Özgürlüğü

Direnerek Kazanacağız!

Suriye Gerilimi Ne Aşamada? Prof. Dr. Fulya Atacan: “Suriye’deki Dönüşüm, Libya ve Irak Gibidir” “Bu Kadar Demokrasi Yeter!” Sendikalar Yasası: Dağ Yine Fare Doğurdu 4+4+4’te Gelinen Son Nokta ve Mücadele Hedefleri Örgütlü Halk Bu Planı da Bozar “Chavez Değil Halk Kazandı” Halkın Mücahitleri: Amerika’nın Koruduğu Teröristler İran’a Karşı Hazırlanıyorlar Ortadoğu Konferansı

Yaşasın Devrim! ‫ !ةروثلا تشاع‬Ζήτω η επανάσταση! VIve la RevolucIon! Long LIve The RevolutIon! Biji Soreş!

Yeşilkent Pirsultan Cemevi Mücadelesi Sürüyor Teşhis: Sol Yetmezliği, Tedavi: Sol


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

SODAP, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı Andı

Aramızdan ayrılışının 41. yıldönümünde komünist önder Dr. Hikmet Kıvılcımlı mezarı başında anıldı. 11 Ekim Perşembe günü saat 11.00’de SODAP’ın düzenlediği anma etkinliğine, TKP-1920 İl Başkanı Yusuf Türkoğlu da katıldı. Sabah saatlerinden itibaren mahallelerden, işyerlerinden, liselerden, üniversitelerden toplanarak bir araya gelen Kıvılcımlı'nın yoldaşları, “Yoksulların İsyanı, Yoksulların Örgütü Büyüyor, Büyüteceğiz! And Olsun ” pankartı açarak saat 10.30’da Topkapı Mezarlığı önünde toplanmaya başladılar. “Direniş Geleneğimizdir” yazan Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın posterinin de taşındığı anmada Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 50 yıllık mücadele hayatı, ölümünün 41. yıldönümünde mezarı başında toplanan yoldaşlarına ışık tutmaya devam etti. Anma etkinliği ilk olarak devrim şehitleri anısına yapılan saygı duruşuyla başladı. Saygı duruşunun ardından söz alan ilk SODAP temsilcisi Dr. Hikmet’in devrime adanmış yaşamını anlattı. Daha sonra genç bir SODAP’lı, Kıvılcımlı’nın mücadelesinden alınması gereken dersleri vurguladı. Son olarak şunları söyledi: “Kıvılcımlı; tüm yaşamını devrim olarak yaşamış bir komünist olarak, bizlere düşüncesini ve eylemini ezilen halkların emrine amade etmenin en güzel örneğini sunmaktadır. Yapılması gereken bu örnekten alınan feyzle devrim olmaktır. SODAP’ın ezilenlerle buluşmasını her geçen gün daha da büyütmektir. Bizlere öğrettiklerin için sana verecek sözümüz var yoldaş! SODAP yürüyecek, isyan büyüyecek, halklar kazanacak, Doktor yaşayacak.

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 2, Sayı: 146 Kasım 2012 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul sosyalistdayanisma2010@yahoo.com www.sosyalistdayanisma.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

DİRENİŞ, ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİN YEGÂNE PANZEHİRİDİR! Ölüm orucu direnişlerinin sıcağında hazırlanan bir sayı ile karşınızdayız. Geçtiğimiz yıl Esenyurt’ta bir şantiyede büyük bir yangın yaşandı. Şantiyede çalışıp çadırlarda barınmaya çalışan işçilerden onbiri naylon çadırların tutuşmasıyla alev topuna dönüştüler. İşçiler cayır cayır yanarak öldüler. Fakat kapitalizmin ruhu zaten yoksulların canıyla ayakta kalır. İnşaat devam etti ve Türkiye’nin ilk uzay temalı “shopping mall”ı, inşaat esnasında ölen işçilerin adı bile anılmadan açılıverdi. Şehir boyunca ilan panoları uzaylı kılığına bürünmüş çalışanların fotoğrafları ile donatıldı, insanlar bu işçi mezarlığına çılgınlar gibi alışveriş yaparak, borca batarak, kendinden geçerek “yaşamaya, eğlenmeye” davet edildi. Bir toplumun ne kadar büyük bir çürümenin içine çekildiğinin bundan daha açık bir vesikası olabilir mi? Marx din için “kalpsiz dünyanın kalbi” demişti fakat AKP’nin temsil ettiği sermaye düzeninin basit bir aksesuarı halini almış din için bu tespitin doğruluğunu devam ettirdiğini söyleyebilmek pek mümkün değil herhalde. Bu düzen baştan aşağı çürümüştür. Kentsel dönüşüm adı altında yoksulların elinde kalmış arsalara el koymanın hesabı yapılmaktadır. 3. Köprü, ormanları yok edecek ama inşaat şirketlerini ihya edecektir. Çimento firmaları savaşta talan olan Suriye’nin yeniden imarında rol kapabilme umuduyla yatırımlarını arttırmaktadır. “Yoksulların canıyla, kanıyla beslenen bu düzene daha ne kadar sabredilecek?” sorusunun cevabı giderek daha kritik hale gelmektedir. Çünkü böyle giderse yaşanan bu yıkımın kirini hiçbir devrim temizleyemeyecektir. Yıkımın “sultan”ı rolündeki Erdoğan, aklın sınırlarını zorlayacak bir saçmalık söylemi içinde yüzmektedir. Almanya’da konuşan Erdoğan’ın “Ölüm oruçlarında 1 kişi var” diyebilmesi, yandaş basının (ve bu arada birçok solcunun pek sevdiği Radikal’in) her gün yüzlerce açlık grevcisine dilekçe verdirerek, açlık grevini bitirtmesi Cumhuriyetin 89. Yılında AKP’nin de desteğiyle nasıl bir Yalanlar Cumhuriyeti olduğunun ifşası olarak anlaşılamaz mı? “Sınıfsız, zümresiz bir toplum”dan “İçeride her şeyi yiyorlar”a uzanan 89 yıllık bir yalanlar manzumesi… Fakat bu yalanların içinde çok sahici çürüme belirtileri de dikkatlerden kaçmamalı. Bursa’da 28 Ekim’den bu yana yaşananların ülke sathına yayılabilecek bir iç savaşın provası olduğu gözlerden kaçmıyor. Ellerde baltalar, döner bıçakları, polis akrepleri, TOMA’ları eşliğinde “1000 yıllık kardeşlik” sahneleri canlandırıyorlar. Türkiye halklarının adalet ve özgürlük için her ayağa kalkışında ortaya sürülen aynı içerikteki ırkçı, kafatasçı, çapulcu takımı yine sahneye sürülüyor. Sıcak bir yazın ardından sıcaklığını kaybetmeden devam edecek bir kış bizleri bekliyor…


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

89. YILINDA CUMHURİYET’İN AKIBETİ NEDİR? AKP

iktidarının iyice kökleşmesi ile birlikte ulusalcı kesimlerde “cumhuriyete sahip çıkma” refleksi daha güçlü bir biçimde ifade edilir hale geldi. Bu kesimlerce dillendirilen söylemlere göre AKP iktidarı, cumhuriyet projesinin inkârı anlamına gelmektedir. Ordunun siyasi pozisyonunun uluslar arası çevrelerin de yoğun desteği ile AKP tarafından yeniden tanzim edilmesi, 28 Şubat süreciyle birlikte radikalleşen kimi laik uygulamaların gevşemesi bu kesimler tarafından AKP’nin Cumhuriyet düşmanlığının işareti olarak okunmaktadır. Cumhuriyet ve AKP ilişkisinin doğru kurulabilmesi, Cumhuriyet’in son yıllarda cilalananın ötesindeki gerçek anlamını anlayabilmekle mümkündür ancak. Gerçekten de Cumhuriyet projesi nedir?

zaman ilkellik, feodallik ve geri kalmışlıkla ilişkilendirilmiştir.

2. Bileşen: Burjuva Yaratma Ve Küresel Sisteme Eklemlenme

Cumhuriyet’in ikinci değişmez özelliği ise burjuva üretme hedefidir. Ulus devletin varlık sebebi zaten budur: Sermaye ilişkilerinin kök salmasını ve yeniden üretilmesini güvence altına almak. Cumhuriyet de bu anlamda Türkiye kapitalizminin inşasında ve küresel kapitalizmle eklemlenmesinde tarihsel görevini yerine getirmiştir. Osmanlı döneminin burjuvazisini oluşturan gayrimüslimlerin tasfiyesi ve bunların servetlerinin Müslüman-Türk sermaye lehine el değiştirmesinin sağlanması Cumhuriyet’in en temel rolüdür.

Cumhuriyet öncelikle bir ulus-devlet inşa projesidir. Bu anlamda Cumhuriyet’in özü Türk milliyetçiliğidir. İmparatorluk bakiyesi olan topraklarda tek bir milletin, Türk milletinin ekseninde bir devlet inşası projesidir. Milliyetçilik, özellikle Kemalistlerin Kürtlerle ittifakının sona erdiği 1924 yılı sonrasında, zaman zaman kimi farklı tonlar kazansa da(1930’lar açık ırkçı, 1960’lar Batı karşıtı, 1990’lar laik) her daim cumhuriyetin en belirgin ayrılmaz parçasıdır. Kürt karşıtlığı da bu anlamda cumhuriyet düşüncesinin kaçınılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Hrant Dink davasında görüldüğü gibi devletin Kürt meselesinde olduğu gibi Ermeni meselesinde de büyük bir süreklilik içinde hareket etmesi, bu tarihsel talanın devletin genetiğinde kalıcılaştırdığı kodların en açık ispatı olarak okunabilir. Bu burjuvazi yetiştirme meselesinde bir anomali keşfederek, bunu Türkiye’ye özgüleştirmek ve buradan devletle burjuvazi arasında bir türlü kapanamayan bir mesafe yaratmak, kapitalizmi göremeyen bir devlet karşıtlığının sağ/sol varyantlarının gerekçesi haline gelmiştir ki bu algı Türkiye’de sol düşüncenin de kafasını oldukça karıştıran sonuçlara yol açmıştır. “Sivil olsun da taştan olsun” yaklaşımı AKP’nin iktidarını kökleştirmesi noktasında son derece etkin bir zemin olmuştur.

Merkeze en zayıf bağlarla eklenmiş, ulus devlet projesi için her zaman tehdit oluşturacak bir unsur olarak görülen Kürt varlığı her zaman bir tedirginlik kaynağı olarak algılanmış, Kürtlük her

Laiklik meselesi de çok önemli bir bileşendir kuşkusuz. Bütün zihinsel dünyası dinsel düşünceyle şekillenmiş bir tarımsal topluluğun “Türk milleti” bünyesinde yeniden vücut

1. Bileşen: Ulus Devlet İnşası Ve Kürt Düşmanlığı

bulması için laik düşüncenin kendisine bir miktar yer açması gerekmekteydi.İslam’ın kapitalistleşmeye uygun görülmemesi de tek parti dönemindeki kimi radikal uygulamaları açıklar. Fakat Cumhuriyet’in bir anti tezi olarak kesinlikle okunamayacak olan Türkiye Sağı zaten büyük oranda din/laiklik meseleleri konusunda bir “normalleşme” yara-

tabilmişti. Türk milliyetçiliğinin fikir babası olan Ziya Gökalp’in “Türkleşme İslamlaşma Muasırlaşma” şiarına bugün AKP’nin itiraz edebileceği bir nokta bulunmakta mıdır? “Batı’nın tekniğini kendi kültürümüzle bütünleştirmek” yaklaşımı AKP’nin zihinsel dünyasını tarif etmek için de kullanılamaz mı?

AKP Versus Cumhuriyet: Karşıtlık mı Süreklilik mi?

Cumhuriyetin en belirgin iki temel direği burjuvazi yaratmak ve milliyetçilik olarak görülürse AKP politikalarının bu temel çerçevenin dışında kaldığı ne kadar iddia edilebilir? Kürt düşmanlığı konusunda değme Kemalistlerin Erdoğan’ın eline su dökemeyeceği ortadadır. En koyu Kemalistler bu yüzden yıllar boyunca Kürt illerindeki seçimlerde AKP’nin desteklenmesi gerektiğini vazetmişlerdir. Erdoğan da aynen Kemalistlerin

Burjuvazi yetiştirme meselesinde bir anomali keşfederek, bunu Türkiye’ye özgüleştirmek ve buradan devletle burjuvazi arasında bir türlü kapanamayan bir mesafe yaratmak, kapitalizmi göremeyen bir devlet karşıtlığının sağ/ sol varyantlarının gerekçesi haline gelmiştir ki bu algı Türkiye’de sol düşüncenin de kafasını oldukça karıştıran sonuçlara yol açmıştır.

3


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

yaptığı gibi İslam kardeşliği üzerinden Kürt meselesini çözmeye çalışmaktadır. Burjuvazi yetiştirme ve Türkiye kapitalizmini küresel sisteme eklemleme noktasında da bir süreklilikten bahsedilebilir. Son inşaat projeleri devlet eliyle sermayedar yaratmanın yeni ve en etkin metodunu simgelemektedir. AKP politikalarının sermayenin farklı fraksiyonlarına hizmet etmeyi önceliyor olması, Kemalist cumhuriyet politikalarındaki sürekliliğin görülmesini engellememelidir. Hatta cumhuriyetle AKP’nin burjuvazi üretme politikalarındaki bir diğer

Bugün sosyalistlerin kolay başarı projelerinde ulusalcılığın kucaklanabilmesi önemli bir yer bulmaktadır. KCK, Ergenekon ve Balyoz davalarının aynı çuvala dolduruluvermesi bu kolaycı yaklaşımların en temel manivelası olarak kullanılmaktadır. “AKP faşizmine karşı birleşik direniş cephesi” meselesi üzerinden Cumhuriyet’e sahip çıkılması solun programatik hedefleri arasına konumlandırılmaya çalışılmaktadır.

devamlılık olarak hep en kestirme yolların seçilmesi, ileri teknik ve üretkenlik gibi önceliklerin her iki yaklaşımda da bulunmaması dikkat çekicidir. AKP bütün Türkiye’yi bir şantiye alanına çevirerek küresel krize meydan okuduğunu zannetmektedir ama bu politikalarıyla kucağındaki bombanın tahripkârlığını ne kadar arttırdığını bile fark edememektedir. Dolayısıyla bugün Cumhuriyet ile AKP arasındaki kimi kültürel uyumsuzlukları gerekçe olarak göstererek, iki projeyi tam karşıt özlere sahip olarak nitelemek siyaset alanında yeniden sahte saflaşmalara yol açabilecek riskler barındırmaktadır. İki burjuva ve milliyetçi projenin birbirine mutlak karşıtlık içinde konumlandırılması yıllar yılı toplumu iktidar odaklarının ekseninde saflaşmaya iten yeni sah-

4

te ikilemlerden biri olarak üretilmeye devam edilmektedir. Bu sahte kamplaşmayı deşifre etmek ve toplumu bu ikilem dışında bir saflaşmaya zorlamak solun, sosyalistlerin esas görevidir.

Solun Karşısındaki Çıkmaz Sokak: Kürt Düşmanı Ulusalcılıkla İttifak!

Bugün sosyalistlerin kolay başarı projelerinde ulusalcılığın kucaklanabilmesi önemli bir yer bulmaktadır. KCK, Ergenekon ve Balyoz davalarının aynı çuvala dolduruluvermesi bu kolaycı yaklaşımların en temel manivelası olarak kullanılmaktadır.

“AKP faşizmine karşı birleşik direniş cephesi” meselesi üzerinden Cumhuriyet’e sahip çıkılması solun programatik hedefleri arasına konumlandırılmaya çalışılmaktadır. AKP’ye karşı güçlü bir muhalefet cephesi inşası fikri sonuna kadar doğru bir düşünce olmakla birlikte olmayacak dualara amin denilmesi de boşa çekilen küreklere mal olmaktadır. Türkiye ve Ortadoğu açısından Kürt sorunu bu kadar kritik bir noktaya gelmiş, yüzlerce Kürt devrimci gencecik bedenlerini cezaevlerinde ölüme yatırmışken Kürt düşmanlığını zerre kadar esnetmeyen; NATO’cu generallerini antiemperyalist kahramanlar olarak bağırlarına basarken imhası için ABD’nin Bin Ladin operasyonu benzeri destek önerdiği Kürt devrimcilerini emperyalizmin ajanı olarak görebilen bir halet-i ruhiye ile birlikte nasıl bir yol yürünebilir? Kürt Sorunu

konuşmadan bir saniye geçirmenin bile mümkün olamayacağı bir momente girilirken ulusalcılıkla yol yürümeye kalkmak kapıdan kovaladığımız AKP’yle bacadan buluşmak anlamına gelmeyecek mi? Doğrudur ulusalcılık çok kan kaybetmiştir, doğrudur devlet içindeki önemli mevzilerini yitirmiştir fakat sosyalizm 60’lardaki kadar hegemonik olamadığı için ulusalcılığa hâkim olan tema hala Kürt düşmanı milliyetçilik olarak kalmaktadır. Bu zeminde kimi önemli sorgulamalar yapılmakla birlikte bunlar hala okyanusta bir damla derekesindedir. Sonuç olarak sosyalistler açısından bugün vurgulanması gereken Kemalist Cumhuriyet ile AKP arasındaki sürekliliktir. Milliyetçilik ve kapitalizm karşıtı dilini yitiren bir sosyalizm anlayışı sermaye fraksiyonlarının kapışmalarında dolgu malzemesi olmaktan öteye geçememektedir. Yürünmesi gereken yol HDK ekseninde Kürtlerin, Alevilerin özgürleşme mücadelesi ile yoksulların, emekçilerin ekmek davasını birleştirebilmektir. Ulusalcılıkla ittifakı bu açılması zor kilidin anahtarı olarak görenler, tam tersine anahtarı dipsiz bir göle attıklarının farkına ne zaman varabilecekler sizce?


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

“BİR SES VER, HAYAT KAZANSIN, HALKLAR ÖZGÜRLEŞSİN”

C

ezaevlerinde başlayan açlık grevlerinde kritik günlere geldik. Artık her an cezaevlerinden gelen cenazeleri kaldırmaya başlayabiliriz. 40’lı günlere kadar neredeyse büyük bir perdeleme arkasında gizlenmeye, kamuoyunun bilgisinden kaçırılmaya çalışılan eylem Kürt halkının, BDP’nin, HDK’nin, devrimcilerin yoğun gayretleriyle toplumun gündemine girmeyi başardı. Sayılarda zaman zaman değişiklikler yaşansa da 1000 civarında tutsağın açlık grevinde olduğunu biliyoruz. KCK davasında rehin alınmış bulunan Kürt siyasetçiler, Kürt Sorunu’nun geldiği bu kritik momentte canlarını masaya yatırarak bir kez daha çözümün önüne yığılmış bulunan takozları temizlemek üzere harekete geçmiş durumdalar. Yaklaşık 2 yıldır kesintisiz sürdürülen KCK operasyonları Kürt halkının politik anlamda etkisizleştirilmesini, manevra yeteneğini yitirmesini amaçlamaktaydı. Kürt halkı, Ortadoğu halklarının ayakta olduğu böylesi bir süreçte kendi kaderi ile ilgili eylemde bulunamaz hale getirilmek istendi. Fakat son bir yıldır yaşanan direnişler devletin bu politikasının başarıya ulaşamadığını göstermiştir. Birçok zorluğa rağmen, ödenen bedeller ve harcanan emeklerle Kürt Sorunu’nun vahameti ve aciliyeti kamuoyunda ilk kez bu seviyede tartışılır hale gelmiştir. Devletin taviz olarak vermek zorunda kaldığı kimi düzenlemeler, Kürt halkı nezdinde tüm itibarını yitirmiş durumdadır. Açlık grevleri, Ortadoğu ve Türkiye’de gelişen olayların Kürt Sorunu’nun hem kapsamını büyütüp hem de çözümünü zorlaştırdığı bir momentte yaşanan politik tıkanmayı aşmayı

hedefleyen bir müdahale olarak okunmalı. Kürt halkının kendi kendisini özgürleştirme konusunda daha aktif bir inisiyatif almasını tetikleyen bir eylem olarak değerlendirilmeli. Yaşananlar göstermektedir ki bu çağrılar, Kürt siyasetçilerin canlarını masaya sürdükleri bir momentte halk nezdinde önemli bir karşılık bulmakta, Kürt halkı evlatlarına sahip çıkmak için bir kez daha direniş meydanlarını doldurmaktadır.

Kürt Sorununda Çözüm: Hem Çok Uzak Hem Çok Yakın

Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin demokratik özerkliklerinin ilanı, Ortadoğu’ya dönük emperyalist politikaların tarihsel anlamda en büyük mağduru Kürtlerin özgürleşmesi noktasında atılmış devasa bir adımdır, kazanılmış çok önemli bir mevzidir. Suriye’de yaşananlarla Kürtlerin özgürlük mücadeleleri birbirine çok daha güçlü bir biçimde bağlanmıştır. Türkiye bu durumdan çok rahatsızdır. Suriye’ye karşı çalınan savaş tamtamları ve Suriye’deki isyan güçlerine verilen desteğin en önemli amaçlarından biri de Suriye’de Kürtleri nefes alamaz bir hale getirmektir. Türkiye, Suriye’nin

geleceği konusunda en büyük söz sahibi olabilmeyi becerse hiç kuşku yok ki Suriyeli Kürtlerin kendi geleceklerini belirlemelerinin önünde en büyük engel haline gelecektir. Fakat Türkiye’nin yürüttüğü Suriye politikası şu an itibariyle Türkiye’den çok Suriyeli Kürtlerin yararına olmuştur. Örgütlü halklar yaşanan her politik gelişmeyi kendi lehlerine değerlendirmeyi başarma potansiyeline sahiptirler.

Suriye’de yaşananların Türkiye’deki Kürt sorununu daha da şiddetlendirmemesi beklenemezdi, öyle de oldu. 2012 yazı, 1990’ların en sıcak dönemlerini de öteleyen çatışmalara sahne oldu. Açlık grevleri ise aslında mücadelenin temel öznesinin bir kez daha Kürt halkının kitlesel serhildanları kılınmasının bir aracı olarak geliştirilmiştir. Geliştirilen Demokratik Özerklik projesi, halkın bilfiil sürekli olarak siyasetin içinde kendisini bir özne olarak inşa edebilmesine bağlıdır. Halkın doğrudan demokrasi kanallarından kendi kaderini sürekli olarak elinde tuttuğu bir siyasal yaklaşımdır. Bu anlamda açlık grevleri, halklara sunulmuş bir özgürleşme davetiyesi rolü oynamaktadır.

M.Mert SİNAN

Açlık grevleri, Ortadoğu ve Türkiye’de gelişen olayların Kürt Sorunu’nun hem kapsamını büyütüp hem de çözümünü zorlaştırdığı bir momentte yaşanan politik tıkanmayı aşmayı hedefleyen bir müdahale olarak okunmalı. Kürt halkının kendi kendisini özgürleştirme konusunda daha aktif bir inisiyatif almasını tetikleyen bir eylem olarak değerlendirilmeli.

5


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

Türkiye Devriminin Açlık Grevi Deneyimleri

Türkiyeli devrimciler açlık grevleri konusunda oldukça fazla deneyim sahibidir. 12 Eylül’den çıkışta zindan direnişlerinin rolü azımsanamaz. Yine 1996 yılındaki açlık grevleri ve ölüm oruçları, Türkiye devrimci hareketinin o dönemde yapılmış en ileri hamlesiydi. Hâkim sınıfların ittifak bloğundaki ciddi çatlaklar düzen lehine gerçek bir hegemonya oluşumunu engellerken cezaevlerinde başlayan eylemler, dışarıdaki mücadelelerle başarıya taşınmıştı. Fakat bu eylemlerin kazanımlarını topyekûn bir halk hareketi inşasına taşıyamayan dönemin devrimci önderlikleri, düzen güçlerinin kendilerini toplamasına imkân veren bir yanlışa imza atmış olmuşlardı. Gerçekten de o gün ödenen bedellerle yaratılan imkânlar, gereksiz politik bencilliklerle bir karşı hegemonya inşasına ulaşamadan buhar olup uçmuştur. 1999-2000 F tiplerine karşı direniş ise ödenen büyük bedellere rağmen Türkiye Devrimci Hareketi açısından önemli bir erozyonu tetikleyen süreçlere yol açmıştır. Direniş esnasında bir dönem elde edilen inisiyatif sürdürülememiştir. Türkiye Devrimci Hareketinin 2000’lerin ilk on yılında yaşadığı liberalleşme, çözülme, tasfiye süreçleri F tiplerine karşı yaşanan şanlı direnişin, ortaya konan efsanevi kahramanlıkların politik bir kazanıma dönüştürülememesinden bağımsız düşünülemez. O dönem Kürt hareketinin içinde bulunduğu kafa karışıklığı da maalesef bu olumsuz sonuçta önemli bir pay sahibi olmuştur. Bu anlamda bu boyuttaki açlık grevleri tarihi eylemlerdir. Yarattıkları sonuçlar da büyük çaplı olmakta, halkların tarihinde silinmesi güç izler bırakmaktadır. F tiplerine karşı yürütülen direnişi kırmak için gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu” sonrasında dönemin Başbakanı Ecevit, “ekonomik istikrar önlemleri artık daha rahat uygulanabilecek” diyerek finans-kapitalin ruh halini ifade etmiştir. 2002 seçimlerinde oluşan AKP iktida-

6

rı ise Türkiye finans-kapitaline yıllarca yaşayamadığı kıvamda bir hegemonya sunmuştur.

Direniş AKP Faşizminin Tek İlacıdır!

Açlık grevlerinin bu etkinliğini bilen hükümet de meseleye büyük bir ciddiyetle yaklaşmakta, medya üzerindeki perdelemesini daha da yoğunlaştırmaktadır. Sabah gazetesi başta olmak üzere medya eliyle yoğun bir psikolojik harp yürütülmektedir. Fakat halkın alternatif haber alma olanaklarının geliştiği günümüz koşullarında bu tarz kara propaganda, yürüteni rezil ettiğiyle kalmaktadır. Sabah gazetesinin 29 Ekim’de attığı “Devlet yaşatıyor, örgüt öl diyor” manşeti sermaye medyasının karanlık tarihine Türkiye’den yapılmış devasa ve unutulmaz bir katkıdır. Açlık grevinin bırakıldığına dair haberlerin yayılmaya çalışılması da Kürt hareketinin psikolojisinin hiç anlaşılmadığının en açık göstergesidir. Erdoğan’ın “İçeride herkes bir şeyler yiyor, vakti gelince müdahale ederiz” demesi de AKP faşizminin yeni bir tezahürü olarak tarihe not edilmiştir. Sonuç olarak Kürt halkının insanca yaşam mücadelesi açlık grevleriyle yeni bir aşamaya taşınmıştır. Bu taleplerin kazanması tüm Türkiye halklarının kazanması yolunda atılmış devasa bir adım olacaktır. AKP faşizmi Kürt halkının direnişini kırarsa, kırılan tüm Ortadoğu halklarının özgürlük ve eşitlik hayalleri olacaktır. Direnişe omuz vermek de tüm ezilenlerin kendi geleceğini belirlemek için altından kalkması gereken en önemli güncel görevdir.

Açlık Grevindekilere Destek Dalga Dalga Büyüyor 65 Cezaevinde 700’e yakın tutsağın sürdürdüğü açlık grevlerinin taleplerinin kabul edilmesini isteyen eylemler, Kürt halkının, BDP’nin, HDK’nin, devrimci kurumların ve tüm duyarlı kesimlerin sahiplenmesiyle yayılıyor, büyüyor. 30 Ekim günü BDP’nin “hayatı durdurun” çağrısı özellikle Kürt illerinde büyük eylemlerle karşılık buldu. AKP hükümeti bütün destek eylemlerine büyük bir hınçla saldırıyor. 31 Ekim’de İstanbul’da bu kez kadınlar sokaktaydı:

50. Günde Kadınlardan Ölümleri Durdurun Çağrısı

12 Eylül’de Kürt siyasi tutsakların başlattığı açlık grevleri 65 cezaevinde 658 siyasi tutuklunun katılımı ile 50. güne ulaşması nedeniyle 31 Ekim 2012’de saat 19:00’da Taksim’de bir araya gelen kadınlar 2 saat oturma eylemi yaptı. Açlık Grevindekilerle Kadın Dayanışma İnisiyatifi adına açıklamayı okuyan avukat Filiz Kerestecioğlu, “Açlık grevlerinde yüzden fazla insanını kaybetmiş bir ülkenin kadınları olarak artık yeni kayıplar vermek istemiyoruz” dedi. Yıllardır savaş istemediklerini haykırdıklarını belirten Kerestecioğlu, “Bizler 30 yıldır süren savaşın bir an evvel bitmesi için, dün olduğu gibi bugün de ‘operasyonların derhal durdurulmasını, silahların susmasını, Kürt halkı üzerindeki ayrımcılığın kaldırılmasını, anadilde eğitim hakkının anayasal güvenceye kavuşturulmasını istedik ve bunun barışın ön koşulu olduğunu söyledik. Ne var ki seslerimiz yok sayıldı. Sadece biz kadınların değil, bu toprakların her yerinden yükselen barış sesleri de 30 yıldır yok sayıldı” diye konuştu. AKP hükümeti açlık grevlerine neden olan bu talepleri göz önüne almalı, ölümler olmadan adım atmalıdır. Doktorların “Artık her an ölüm haberleri gelebilir. ‘Geç kalmayalım’ aşamasını çoktan geçtik.” dediği bir noktada, siyasi iktidarın “gerektiğinde müdahale ederiz” gibi tehdit içeren ya da “duyduk, artık vazgeçin” gibi samimiyetsiz açıklamalar yerine, taleplere ciddi olarak kulak vermesi ve çözüm üretmesi gerekir” dedi.

‘Yarın Tabutlar Çıkarsa Ne Diyeceksiniz?’

BDP İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel, Başbakan Erdoğan’ın açlık grevleriyle ilgili “az çok bir şeyler yiyorlar”, “açlık grevi yoktur” gibi açıklamalarına, “Yarın cezaevlerinden tabutlar çıktığında ne diyeceksiniz? Bunun hesabını nasıl vereceksiniz?” dedi. Kürtlere demokratik siyaset yapma hakkının da tanınmadığına dikkat çeken Tuncel, “Bu ülkeyi, AKP faşizmine rağmen değiştireceğiz, demokratikleştireceğiz” diye konuştu.


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

SURİYE GERİLİMİ NE AŞAMADA? Obama’lı ya da Obama’sız Süreç Uzamaya Devam Edecek…

Önceki yazımızda Suriye sürecinin uzayacağını belirtmiştik. Son bir ay içerisinde, güçler dengesinde kayma yaratacak herhangi bir gelişme yaşanmadı. Rusya ve Çin kararlılıkla Suriye’nin yanında yer almaya devam ediyor. Suriye’nin ardından sıranın kendisine geleceğini bilen İran yine öyle. Şii başbakan Maliki’nin Irak’ını da bu cephede anmak gerekiyor.

İşbirlikçi iç muhalefetse onca lojistik desteğe karşın hala derme çatma. Sürecin uzaması ve Esad’ın direnciyle birlikte dökülmeler yaşanıyor. Eylül ayının sonlarında Esad güçlerinin gözetiminde Şam’da gerçekleşen muhalefet toplantısında, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) üyesi bir grup subay Esad’ın yanında yer alacaklarını açıkladı. Batılı emperyalistlerin (ABD ve AB) Suriye konusundaki harareti de ilk günlerdeki gibi değil. Güçler dengesi hesaba katılarak daha temkinli adımlar atılıyor. ABD, 6 Kasım’da gerçekleşecek olan başkanlık seçimine odaklanmış durumda. Obama-Romney yarışında Suriye gündemi bolca iç politika malzemesi oluyor. Cumhuriyetçi aday Romney, başta muhaliflerin silahlandırılması konusu gelmek üzere yeterince etkin

davranmamakla Obama’yı eleştiriyor. ABD’nin seçim hesaplaşmasında ortaya saçılan sözler ne olursa olsun, dünyanın paylaşımı kavgasında etkinliğin sınırını güçler dengesi belirler. Bu yazı, seçimin gerçekleşmesine az bir zaman kala kaleme alındı. Anketler Obama’yı önde gösteriyor. Fakat dünya güçler dengesi tablosunu okuyarak şu tespiti şimdiden yapabiliriz: “Başkanlık koltuğuna Romney otursa da Suriye’de kısa sürede sonuca gitme anlamında yapabileceği çok

yaşanan gelişmelerle, “ÖSO ile doğrudan ilişkide olduğu” görüntüsü Türkiye’yi sıkıntıya sokmaya başladı. Türkiye bu konudaki ilk baş ağrısını, Antakya’da cirit atan ÖSO üyelerine Antakya halkının tepkisiyle yaşadı. Antakya halkı tepkisini kitlesel gösterilerle ortaya koymaya başlayınca acilen web sitesinde adres değişikliği yapıldı. Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da ABD karşıtı gösterilerin fitilini ateşleyen “film

fazla bir şey yoktur.” Geçen değerlendirmemizde Esad’lı ya da Esad’sız sürecin uzayacağını ifade etmiştik. Şimdi şöyle söylememiz yanlış olmaz: “Esad’lı ya da Esadsız, Obama’lı ya da Obama’sız süreç uzamaya devam edecek…”

provokasyonu,” El Kaidecilerin ve Selefi cihatçıların bölgedeki rolleriyle ilgili ciddi bir tartışma başlattı. Başta Libya’daki ABD konsolosluğuna yönelik saldırı olmak üzere ABD karşıtı radikal eylemlerin bir çoğunun ateşleyicisi bu güçler. İşbirlikçi iç muhalefet yaratma düşüncesiyle ABD’nin Libya’da bu güçlerle geliştirdiği ilişkinin giderek başını derde soktuğu değerlendiriliyor. Gazeteci Robert Fisk yazısında bir Suriye atasözüne gönderme yapıyor: “Akrep beslersen sonunda seni ısırır.” Böylesi bir atmosferde El Kaideci güçler ve Selefi cihatçıların ağırlıklı olarak içerisinde yer aldığı ÖSO’ya ev sahipliği yapması durumu da Türkiye’nin zaten Antakya süreciyle başlayan baş ağrısını daha da şiddetlendirmiş oldu. Bu nedenlerle Türkiye,

ÖSO Merkezi Şam’a “Taşındı;” Selefi Cihatçılar El Yakıyor…

Önce ÖSO resmi web sitesindeki iletişim adresi “Antakya” yerine “Suriye” olarak değiştirildi. Bir süre sonra da ÖSO tarafından komuta merkezinin Şam’a taşındığı açıklandı. Türkiye’nin beslemesi ÖSO’nun komuta merkezinin Şam’a taşınma bilgisi doğru değildir. Bütün bu haberlere karşın ÖSO’nun ana lojistik desteği Türkiye üzerinden sağlanmaya devam ediyor. Fakat son süreçte

Salih İNCESOY

Akçakale olayı, Türk devleti tarafından kısa süre içerisinde kopartılan onca fırtınaya karşın Suriye’ye müdahale anlamında hiçbir somut adımı beraberinde getirmemiştir. Adeta ikinci bir uçak düşürme vakası yaşanmış oldu. Suriye tarafından düşürülen Türk jetinin ardından Erdoğan’ın “onca gürlemesine rağmen yağamamasına” dünya tanık olmuştu. Son olayda da sonuç ilkinden farklı değil.

7


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

ÖSO’yla ilişkisine görüntüde de olsa bir ayar vermek zorunda kaldı.

Akçakale’ye Düşen Top Mermileri ve Savaş Tezkeresi…

Batı Kürdistan’da halk iktidarı, demokratik özerklik temelinde kurumsallaşmasını sürdürüyor. Bu süreçte çok yönlü tehditlerle karşı karşıya olan halk iktidarı açısından “güvenlik sorunu” en önemli konulardan biri. Bu alanda Kürt halkı öz savunma güçlerini inşa ediyor. 19 Temmuz’dan sonra kuruluşunu resmen ilan eden Halk Savunma Birlikleri (YPG), timlerden tugaylara kadar örgütlenmiş 10 binden fazla silahlı gücüyle Batı Kürdistan’ın tamamında savunma görevini üstleniş durumda.

8

3 Ekim’de Akçakale’ye düşen ve beş kişinin ölümüne neden olan top mermileri olayının ardından Suriye gündemi Türkiye’de olağanüstü hararetlendi. Önce misilleme olarak Türkiye’den karşı top atışları yapıldığı belirtildi. Hemen ertesi gün meclisten “savaş tezkeresi” geçirildi. Birkaç gün sonra Moskova’dan Şam’a giden Suriye uçağı “silah taşıdığı” gerekçesiyle Türk jetleri eşliğinde Ankara’ya indirildi. Askeri yığınak 910 kilometrelik sınır boyunca arttırıldı. Türkiye bu gelişmelerin ardından yine “tampon bölge” tartışmasını başlattı. Rusya, “orada durun bakalım” dedi. Akçakale, Türkiye’de barınan ÖSO üyelerinin geçiş koridoru. Sınırın hemen öte tarafında ÖSO’nun yoğun bir hareketliliği söz konusu. Esad güçleriyle ÖSO arasındaki çatışmaların Akçakale sınırına yakın bölgede yoğunlaşmasının nedeni bu. Akçakale olayı, Türk devleti tarafından kısa süre içerisinde kopartılan onca fırtınaya karşın Suriye’ye müdahale anlamında hiçbir somut adımı beraberinde getirmedi. Adeta ikinci bir uçak düşürme vakası yaşanmış oldu. Suriye tarafından düşürülen Türk jetinin ardından Erdoğan’ın “onca gürlemesine rağmen yağamamasına” dünya tanık olmuştu. Son olayda da sonuç ilkinden farklı değil. Yazının başında belirttik. Güçler dengesi bu haldeyken Suriye sürecinde kısa süre içerisinde sonuç almaya dönük girişimler beklenmemeli. Hele Türkiye’nin tek başına bir maceraya girişmesi olanaksız. Türkiye’nin NATO ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yaptığı çağrılar da istenen karşılıkları bulmuyor. Kimsenin “Türkiye’nin gazına gelme” durumu yok. Türk devleti de güçler dengesinin getirdiği durumun ve çağrılara istenen yanıtın alınamayacağının farkında. Zaten tezkerenin “saldırmak için değil,

caydırmak için” çıkartıldığı da bizzat Erdoğan tarafından dillendirildi. Tezkerenin asıl hedefiyse Batı Kürdistan. Batı Kürdistan’ın özgürleşme süreci ve silahlı güçleri de dahil olmak üzere halk iktidarının giderek kurumsallaşıyor oluşu, Ankara’nın en derin endişesi. Savaş tezkeresinin ve sınırdaki askeri yığınağın önemli nedeni, Türk devletinin uykularını kaçıran bu gelişmeye karşı basınç uygulamak. Fakat bu konuda da caydırıcı görüntü çizmekten öteye gidilmesi ve bir müdahaleye girişilmesi zor görünüyor. Zira kendi sınırları içerisindeki savaşla baş edemezken Batı Kürdistan’a yönelmek, Türk devletine savaştığı cepheyi büyütmekten başka sonuç doğurmaz.

Lübnan’da Tansiyon Yükseliyor…

Suriye süreciyle birlikte Lübnan’da da tansiyon yükselmeye devam ediyor. Lübnan’da ciddi bir ağırlığı olan Şii Hizbullah örgütü, Ortadoğu’daki Şii ekseninin etkin bir gücü. Dolayısıyla İran’ı düşürme hedefine doğru ilerlemeye çalışan batılı emperyalistlerin gözlerini diktikleri hedeflerden biri de Lübnan. Aynı zamanda Lübnan İsrail’le sınır komşusu. Geçmişte defalarca karşı karşıya geldiği Hizbullah’ın Lübnan’daki kırılamayan etkinliği Siyonist devleti de rahatsız ediyor. Ekim ayının başlarında Hizbullah’a ait bir insansız keşif uçağı İsrail hava sahasında düşürüldü. Hizbullah Genel Sekreteri Nasrallah, uçağın kendilerine ait olduğunu kabul etti. Tansiyonu olağanüstü tırmandıran bir başka gelişmeyse, Lübnan istihbarat şefi de dahil olmak üzere 8 kişinin öldürüldüğü bombalı saldırıyla yaşandı. Ülkedeki Hizbullah karşıtı güçler ve batılı emperyalistler saldırıyla ilgili olarak Şam’ı işaret etti. Saldırının ardından Lübnan’daki Sünni kesim sokaklara döküldü, çeşitli bölgelerde Sünni-Şii çatışmaları yaşanmaya başladı. Şu ana kadar açığa çıkmış olan sonuçtan hareket edecek olursak, Lübnan’da yaşanan çatışmalı durum batılı emper-

yalistlerin ve İsrail’in bölge planlarıyla uyumludur. Onlar, Hizbullah etkinliğindeki Lübnan’da istikrar istememektedir. Dolayısıyla açığa çıkan sonuç kimleri memnun ediyorsa, saldırının sorumluluğunu da oralarda aramak doğru olacaktır.

Rojava Kürdistan Engelleri Aşarak Özgürlüğe Yürüyor

Batı Kürdistan’da halk iktidarı, demokratik özerklik temelinde kurumsallaşmasını geliştiriyor. Çok yönlü tehditlerle karşı karşıya olan halk iktidarı açısından “güvenlik sorunu” en önemli konulardan biri. Bu alanda Kürt halkı öz savunma güçlerini inşa ediyor. 19 Temmuz’dan sonra kuruluşunu resmen ilan eden Halk Savunma Birlikleri (YPG), timlerden tugaylara kadar örgütlenmiş 10 binden fazla silahlı gücüyle Batı Kürdistan’ın tamamında savunma görevini üstlenmiş durumda. YPG, Afrin ve Qamişlo’dan sonra 3. tugayını da 11 Ekim’de Kobane’de oluşturdu. YPG’nin yanı sıra kent merkezlerinde güvenliği sağlayan Asayiş birimlerinin (Sivil Savunma Komiteleri) çalışmalarını geliştirmek üzere Dêrika Hemko’da 1. Asayiş Akademisi’nin açılışı yapıldı. Batı Kürdistan’da güvenlik sorununun hayati önemi ve YPG’nin rolü, yaşanan son gelişmelerle de belirginlik kazanıyor. Eylül ayının sonlarında Yüksek Kürt Konseyi’nin bir bileşeni olan Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) üyesi Mahmud Wali, Serekaniyê’de uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti. Suudi Arabistan kraliyet ailesine bağlı El Arabiye televizyonu saldırıyı PKK’nin düzenlediği yalanını ortaya attı. Saldırıyı şiddetle kınayan PYD, Kürt birliğinin hedef alındığını belirtti. YPG Genel Komutanlığı, katillerin yakalanması için girişim başlattı. Afrin’de Türkiye destekli silahlı bir çetenin Sivil Savunma Komitesi üyelerine ait evlere düzenlediği saldırıda komite üyesi 2 Kürt hayatını kaybetti. Türk ordusu, sınır hattında bulunan Dırbesiye’ye bağlı bir


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

köyde devriye gezen YPG üyelerine ateş açtı; saldırıda 1 YPG üyesi hayatını kaybetti. 600 bine yakın Kürt nüfusunun yaşadığı Halep’te Kürt mahallesi Şeyh Maksud yakınında Esad güçleriyle ÖSO üyeleri arasında çatışma çıktı. Çatışmanın ardından ÖSO üyeleri Kürt mahallesine girmek isteyince YPG üyeleri tarafından engellendi. Ardından Esad güçleri de mahalleye girmek isteyince yine YPG üyelerinin engeliyle karşılaştı. Esad askerlerinin kaçarken açtıkları ateşe, mahalleyi koruyan Asayiş güçleri karşılık verdi; çatışmada, bir Asayiş görevlisi hayatını kaybetti. Cenaze töreninin ardından Afrin’e dönen kalabalık bir grup, Suriye ordusu savaş uçaklarınca bombalandı. Qamişlo’da bomba yüklü bir araçla intihar saldırısı düzenlendi. Fransız Le Figaro gazetesi, saldırının Ankara tarafından kumanda edilmiş olabileceğine dikkat çekti. Batı Kürdistan, bu silahlı saldırıların yanı sıra gelişen demokratik halk iktidarını tasfiye etmeye yönelik siyasi girişimlerle de karşı karşıya. 2 Eylül’de bu amaçla Erbil’de yapılan bir gizli toplantının belgeleri açığa çıktı. Toplantıya, ABD, İsrail ve Türkiye’nin yanı sıra KDP, YNK ve Batı Kürdistan’daki bazı partilerin temsilcileri katıldı. Toplantının ana hedefiyse Batı Kürdistan’ın devrimci gücü PYD’nin tasfiyesi. Bu gelişmeye karşı PYD, “her güce karşı direneceğiz” açıklamasında bulundu. Batı Kürdistan’da bulunan çok sayıda örgüt toplantıyı şiddetle kınadı, özgürleşme sürecine sahip çıkılacağını ifade etti. Halep’in ikinci Kürt Mahallesi Eşrefiye, ÖSO ve Suriye ordusunun ardı ardına saldırılarına maruz kaldı. İlk olarak, 25 Ekim’de mahalleye girmek isteyen ÖSO üyeleri YPG tarafından engellendi. Bu olayın ardından aynı gün mahalle Esad ordusu tarafından bombalandı. Saldırıda 9’u Kürt 15 sivil hayatını kaybetti. Halk henüz cenazelerini kaldırmamışken ertesi gün mahalleye giren ve kontrolü ele geçirdiğini ilan eden ÖSO üyeleri, yürüyüş yapan mahalle halkına ateş açtı. Bu saldırıda da

10 sivil hayatını kaybetti. Saldırıların ardından YPG tarafından gerçekleştirilen misilleme eyleminde 19 ÖSO üyesi öldürülürken çıkan çatışmada 1 YPG üyesi de hayatını kaybetti. Kürt halkının öz savunma gücü YPG tarafından yapılan açıklamada, mahallenin kontrolleri altında olduğu belirtildi. Kısacası Rojava Kürdistan’da demokratik halk iktidarı bir çok cephede aynı anda savaşarak kendi bileği hakkına özgürlük yolunu yürümeye devam ediyor.

Antiemperyalist Devrimci Gençlik Platformu Çağrısına Kulak Verelim

SODAP Gençliği’nin yanı sıra, Kaldıraç, DGH ve SGD’nin içerisinde yer aldığı Antiemperyalist Devrimci Gençlik Platformu, 21 Ekim günü Antakya’da bir eylem gerçekleştirdi. Eylemin çağrısı son derece net. Suriye’ye yönelik bir emperyalist müdahale reddediliyor. Suriye’nin kaderini Suriye halklarının belirlemesi gerektiği savunuluyor. Ayrıca Türkiye’nin emperyalist müdahale sürecinde oynadığı işbirlikçi role de karşı duruluyor. Aynı çağrı, yine içerisinde SODAP’ın da yer aldığı “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu” tarafından 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gerçekleştirilen ve binlerce Antakyalının katıldığı eylemle dile getirilmişti. Hatırlanacağı gibi bunun üzerine Antakya’nın AKP valisi, kentte her türlü sokak gösterisini yasaklamıştı. Devrimci gençler bu yasağa karşın sokağa çıktı. Ve yine polisin gaz bombalarıyla saldırısı gecikmedi. Yedi genç dövülerek gözaltına alındı. Ardından binlerce Antakyalı, gençlerini sahiplenmek için sokağa döküldü. Barikatlar kuruldu, direnişe geçildi. Gençlerin direnişi Antakya halkının katılımıyla büyüdükçe büyüdü. Halkın kararlılığı karşısında gözaltındaki gençler serbest bırakıldı. Antakyalı devrimci gençlerin çağrısı yerine ulaşmıştır. Bu ses büyütülecek, her türlü zorbalığa karşı halkların direnişi kazanacaktır.

FERMAN VALİNİN, SOKAKLAR BİZİMDİR!

İçerisinde SODAP Gençliği’nin de yer aldığı Antiemperyalist Devrimci Gençlik Platformu, 21 Ekim Pazar günü Antakya Uğur Mumcu Meydanı’nda Suriye’deki emperyalist müdahaleye karşı sokağa çıktı. Eyleme saldıran polis, 7 devrimci genci gözaltına aldı. “Suriye’de Emperyalist Müdahaleye Hayır Platformu” tarafından 1 Eylül’de gerçekleşen kitlesel eylemin ardından Hatay Valisi tüm sokak gösterilerine yasaklama getirmişti. Platform bileşenleri “AKP valisi”nin yasaklarına karşı 21 ekim Pazar günü Uğur Mumcu Meydanı’nda bir araya gelerek Ulus Meydanı’na doğru yürümek istedi. Yürüyüşün başladığı noktada polis barikatıyla karşılaşan platform üyeleriyle polis arasında arbede yaşandı. Arbede esnasında 7 genç gözaltına alındı. Polis saldırısına karşı gençlerin direnişi Armutlu Mahallesi’nin sokaklarına yayıldı. Saatlerce süren çatışmada polis gaz bombaları, plastik mermi ve basınçlı su kullandı. Gençlerine sahip çıkan binlerce Antakyalının da sokağa çıkmasıyla direniş büyüdükçe büyüdü. Halkın kararlılığı karşısında gözaltına alınan gençler serbest bırakılmak zorunda kaldı. Direniş boyuncu, “kahrolsun ABD, işbirlikçi AKP”, “faşizme karşı omuz omuza”, “vali istifa” sloganları atıldı. Gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan devrimci gençlerin kurulan barikatların yanına gelmesi sonrasında eylem yapılan açıklamayla sona erdi. Açıklamada, Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleye karşı direnişin sürdürüleceği kararlılığı belirtildi.

9


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

“Suriye’deki dönüşüm, Libya ve Irak gibidir” “ Ortadoğu ve Siyasal İslam konularında çalışmalar yapan ve son 1 yıldır araştırmalarına Mısır’da devam eden YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fulya ATACAN ile yaptığımız röportajın 2. Bölümünü yayınlıyoruz” Röportaj 2

Ortadoğu’da taraf olmak ağır bedelleri olan bir şeydir. Lübnan iç savaşında ABD taraf oldu. Beyrut’ta bir intihar saldırısıyla 241 ABD askeri öldü. ABD doğrudan taraf olmaktan vazgeçti. Afganistan’da doğrudan taraf oldu, çok ağır bedeller ödedi.

10

S

osyalist Dayanışma: Aslında benzer sıkıntılar Türkiye’deki Siyasal İslam için de geçerliydi. Hiçbir zaman tamamen basit bir hizmetkâr konumunda olmadılar. Zaman zaman Batı’ya karşı kimi tutumlar aldılar; IMF’yle ilgili tutum aldılar, tezkereyle ilgili tutum aldılar. Ama Ortadoğu, dünya kapitalist sistemiyle entegre olacaksa Siyasal İslam’dan başka bir kanalı var gibi görünmüyor. Fulya Atacan: Neden Siyasal İslam tek kanal? En örgütlü muhalefet gücü olduğu için. Dolayısıyla muhatabınızı tanıma şansınız olduğu için, yani “istikrar” adı altında kontrol etme şansınız olduğu için. Ama onlar buna talip olduğu için değil. İki farklı şey o grupların hareket etme biçimini de etkiliyor. Bir tane talip olanlar var, işte İyad Allavi öyledir. Onun ne yaptığı ortada. Bir de örgütlü güç olduğu için muhatap olabilme kapasitesine sahip, bunun farkında olan, ama sınırlarını da bilen, kendi de yerleşmek isteyen, muhataplarının ise “ne yapalım artık, bu yolu bunlarla nasıl götüreceğimize bakalım” dediği bir biraradalık var. Ama bu biraradalık iki tarafın da tercihi mi? Tercih etsen de etmesen de yapacak bir şey yok. Bu ikisini ayrı değerlendirmek gerekir. Diğer yandan süreç tamamlanmış, olmuş bitmiş değil. Keskin çıkarımlar yapmak için erken. Tabi çok özne var, güç var. Hepsi kesişiyor, çatışıyor. Çatışırken yeniden şekilleniyor. Ve potansiyel olarak bir sürü yapıyı dipten dönüştürme olanağı var. Suudi Arabistan’ı bu kadar ürküten, Katar’ın kendini bu kadar ortaya atmasını sağlayan bu durum. Burada ne kadar duyuldu bilmiyorum, Mısır’lı insan hak-

ları savunucusu bir avukat Suudi Arabistan’a gitti. Umre’ye gitti deniyor ama sanırım oradaki muhalif gruplarla ilişkisi var biraz. Biraz da orada cezaevindeki Mısırlılarla ilgileniyor. Suudi Arabistan onu yakalayıp hapse koyunca ne oldu? Kahire’de Suudi elçiliğini basıp bayrağını yaktılar. Suudi elçisi hemen Mısır’ı terk etti. Mısır Yönetimi derhal bir heyetle gidip Suudi kralına “yapma etme, siz bize para verecektiniz” filan diye özür diledi. Ama baktığınız zaman insanlar aynen İsrail elçiliğini bastıkları gibi Suudi Arabistan elçiliğini de bastılar, Suudi Arabistan aleyhine söylenmedik laf kalmadı. Şu anda benzer kargaşalar Suudi Arabistan’da, Bahreyn’de, her yerde var. Bunlar kontrol edilemezse nerede biter?Herkesin hafızasında Nasır deneyimi var. O süreçte Suudi Arabistan ordusunda bile Nasırcı darbe girişimleri olmuştu. O nedenle çok kolay değil. Herkes bir ucundan kontrol etmeye çalışıyor. Türkiye’nin de ben burada aktör olabilirim demesinin nedeni, buralarda her şeyin yeni baştan yapılanıyor olmasıdır. O da Batı’ya karşı “siz buraların dilini bilmezsiniz, ben aracı olabilirim” diye kendine yol açıyor. O yolu açarken Suriye’de yol kazasına uğradı. Fikir parlak ama her şey o kadar hareketli ki, hayata geçirmek o kadar kolay olmuyor. Dünyada bir de kapitalizmin krizi söz konusu. Avrupa şu an bunun uğrak noktası. Ekonomiler ardı ardına yıkılıyor. Türkiye’nin geleneksel ihracat pazarıydı bu ülkeler. Şu an Türkiye ekonomisi ihracata aç ve Ortadoğu yeni bir av sahası gibi görünüyor olmalı. Suriye konusunda iştahının bu kadar kabarmış olması biraz da bundan mı

dersiniz? Elbette “yeniden yapılandırırken bizim şirketlerimiz rol alabilir” diye düşünülüyor. Afrika’ya açılmak niye birden bire Türkiye için çok önemli oldu. AKP diyor ki burada bir pazar var, bu pazara girebiliriz, bu networkler üzerinden bu pazarı açmaya muktediriz. Bunu Batı’ya söylüyor, “bizim varlığımız sizin için de, bölgenin istikrarı için de bir garanti” diyor. Bir yere kadar da iknada başarılı. Ortadoğu için de bunu öneriyorsunuz ama oraya gittiğiniz zaman orası sizin düşündüğünüz kadar kolay bir bölge değil. Tek bir gruptan oluşmuyor. Henüz işbirliği yapmayı düşündüğünüz network iktidara gelmiş değil. Ama AKP’de açıkça “biz ileriye dönük adım atıyoruz” diyor. “Daha sonrası için yatırım yapıyoruz” diyor. Bunun diğer tarafı şu. Türkiye yüzünü batıya dönmüş, orayla ilişkiden enteresan kültürel dönüşümler yaşamış ve bunun fay hatlarına sahip bir ülke. Ama şimdi Ortadoğu’daki yeni canlanma sürecinde AKP, Türkiye’de yeni dindar nesil yetiştirme sürecine de adım attı. Erdoğan’ın bu yeni yönelimlerinde sizce bunların ne kadar etkisi var? Türkiye’de yakın gelecekte üç seçim var. Oy tabanınızı genişletmeye çalışıyorsunuz. Ben, 3. Milliyetçi Cephe (MC) hükümeti kuruldu diyorum. AKP’nin politikalarına baktığınızda MC hükümetinin politikalarından farklı olmadığını görüyorsunuz. Ekonomik kriz var. Ortadoğu kaynıyor. Ama bütün bunların içinde oy tabanınızı genişletip köşke çıkmak, yerel ve genel seçimlerde başarı kazanmak istiyorsunuz. O zaman İslami politikalar öne çıkıyor.


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

Burada sanki seçim dönemini aşan köklü bir süreç de yaşanıyor gibi. Özellikle bu eğitim reformu, Alevilere karşı sertleşme vb. Tabi bunlar karşı dirençleri de geliştiriyor. Diğer yandan, Türkiye Ortadoğu’da yaptığı atağın karşısında da çok ciddi dirençlerle karşı karşıya. Bunun iç politikaya yansımaları da var. Bu AKP açısından ciddi krizlere gebe bir süreç anlamına gelmiyor mu? Evet, elbette. Ortadoğu’da taraf olmak ağır bedelleri olan bir şeydir. Lübnan iç savaşında ABD taraf oldu. Beyrut’ta bir intihar saldırısıyla 241 ABD askeri öldü. ABD doğrudan taraf olmaktan vazgeçti. Afganistan’da doğrudan taraf oldu, çok ağır bedeller ödedi. “Nasıl çıkarız buradan, kime ihale edelim” diye baktılar, sonunda iş NATO’ya kaldı. Türkiye de burada doğrudan “ben Özgür Suriye Ordusu’nun tarafındayım” diyor. Ya da “Mısır’da İhvan’ın yanındayım, Bahreyn’de işgalci Suudi Arabistan’ın yanındayım” diyor. Doğrudan taraf olduğunuzda oradaki çatışmanın içinde dostlar ve düşmanlar olarak tanımlanacaksınız. Bunun bedelini de ödeyeceksiniz demektir. Bence ödüyoruz da, daha da ödeyeceğiz. Suriye konusunda bir şey daha sormak istiyorum. Siz Suriye’ye müdahaleyi Irak’a benzettiniz. Ama orada Arap baharına benzeyen gelişmeler de yok muydu? Var tabi. Suriye’yi asıl zor kılan bu zaten. Arap Baharı herkesi dalga dalga etkiledi, etkileyecek. Filistin’de henüz görmedik, göreceğiz. Ürdün’de henüz çok az şey gördük, göreceğiz. Suudi Arabistan kontrol etmek için çok uğraşıyor, orda bile hareketlenmeler var. Suriye’deki problem, böyle bir hareket başlar başlamaz bunun dışarıdan yönlendirilmeye çalışılması ve içerideki muhalif grupların temsilcilerinin dışarıda olmamasıydı. Dışarıdan müdahaleyle insanları bilmem ne ordusu diye eğitir, ellerine silah verirseniz, o süreci de farklı bir mecraya itersiniz. Tunus’ta, Mısır’da, Bahreyn’de olmadı bu. Yemen’de çok karmaşık süreçler yaşansa ve ABD’nin kimi müdahaleleri olsa da, böyle olmadı. Bu nedenle ben “Suriye’deki dönüşüm, Libya ve Irak gibidir” diyorum. Yoksa ayaklanma olarak

evet öyle başladı. Irak’ta öyle içerden isyan başlatmak için uğraşmayıp, pat diye vurmayı niye tercih ettiler? Her şeyden önce konjonktür farklıydı, ama Irak’taki sürece baktığınız zaman, Kürtlerin Irak içindeki isyanları herhalde tarihsel olarak çok iyi bildiğimiz kırılma noktalarıydı. Kimin nerede, nasıl durduğunu biliyordunuz. Ama rejimin toplumsal meşruiyeti vardı askeri müdahale yaptıklarında. Amaç girip dağıtmaktı. Libya’da da, vardı. O nedenle NATO’yu yollayıp indirdiler Kaddafi’yi, tıpkı Saddam’ı indirdikleri gibi. Yoksa Libya’da, Mısır’daki gibi büyük, geniş tabanlı bir isyan başlamamıştı, polis karakolları yakılmadı bir gecede. Olmadı böyle bir şey. Saddam caniydi ama Irak’ta da bu anlamda bir isyan yoktu. Suriye’de hareket başladı ama o kendi dinamiği ile gelişemeden başka türlü bir müdahale başladı. Dolayısıyla bu 3 ülke çok daha başka biçimde dışarıya açıldı. Amerika’nın/ NATO’nun askeri müdahalesi eliyle Batı’ya yeniden entegre edilmesi söz konusu. Ama diğerlerinde çok ciddi mücadeleler devam ediyor. Peki, Türkiye Kürt sorununu çözmeden Ortadoğu’ya atılmanın risklerini nasıl okuyamadı? AKP yönetiminin bu riskleri okuyamadığı görüşüne katılmıyorum. Bence bu risklerin çok farkındalar. Bir taraftan MİT kanalıyla PKK ile görüşmeler yapıyorsanız, neyin ne olduğunun çok farkındasınız demektir. Dolayısı ile riskleri de gayet iyi biliyorsunuz demektir. Demek ki bu riskler alınabilir riskler olarak değerlendirilmiş AKP tarafından. Ama bizim bilmediğimiz, bilme ihtimalimizin de çok olmadığı başka bir süreç var. Bu politikanın oluşturulması sürecinde kimle nasıl görüşüldü, neye anlaşıldı ve bu cesaret nerden geldi, o bölümünü biz bilmiyoruz. Bir pazarlık var belki, başka bir siyaset yapma biçimi var daha üst düzeyde. Biraz daldan dala gibi olacak ama son 1 Mayıs’a Türkiye’de Müslüman bir antikapitalist grup katıldı. İhsan Eliaçık’ın yönlendirdiği bir grup, bayağı sansasyonel oldu. Bir taraftan böyle bir rabıta mümkün mü, böyle bir durum olur mu olmaz mı diye fikri tartışmalar yürüyor. İ. Eli-

açık, Mısır’da da aslında böyle, “Allah ve ekmek” diyenlerin, İslami sosyalizme yakın grupların isyanın, Tahrir’in merkezinde olduğunu söylemişti. Mısır’daki atmosfer nasıl, İslam ve sosyalizm arasında ilişki ne seviyede? Bugün, İslam ve sosyalizm diye bir tartışma yok. 1940’larda, 50’lerde, 60’larda böyle bir tartışma vardı. Çok derinlikli bir mülkiyet tartışması vardı. Seyyit Kutub’da bu tartışma vardı. 1979’da İran İslam Devrimi olduğu zaman, önde yürüyen İranlı gençlerin elinde Ali Şeriati’nin resmi vardı. Ama Humeyni iktidara geldiği zaman Şeriati tarihten silindi. Böyle bir damarın olduğu muhakkak. Böyle bir etkileşimin olduğu da söylenebilir, ama bugün tartışma bu mu derseniz, sosyalizm diye bir tartışma değil. İhvan’dan ayrılan bazı gençlerle, soldan gelen bazı gençlerin yeni oluşum denemeleri var. Ama bunlar nüve halinde. Hayatın zorladığı kimi buluşmalar bunlar, ama buradan sosyalizm çıkar mı? Belki. Ama böyle güçlü bir grup var, o yönlendiriyor, ideolojik tartışmalarda hâkim gibi bir durum yok. AKP’ye bakış nasıl peki orada? Benim bu gidişte gördüğüm, Erdoğan çok popüler, bu tartışmasız. Bir yandan, Erdoğan’ı yoksulların, mağdurların temsilcisi diye parlatan bir atmosfer, belki de bir ekip var. Diğer yandan sokaktaki insan için Erdoğan, Mübarek’le kıyaslanamayacak kadar iyi, kendine güvenli, takdir toplayan bir lider. Ama “gelsin sizi de yönetsin, bak bizi ne güzel zenginleştirdi, biraz da sizi zenginleştirsin” deyince “yok teşekkürler sizde kalsın” diyorlar?! Erdoğan’ın Suriye politikası bir Batı ittifakı olarak görülmüyor mu peki? Suriye birincil sorun değil. İçerisi o kadar hareketli ki ve insanlar kendi günlük yaşamlarındaki dönüşümle o kadar meşguller ki, Türkiye-Suriye ilişkileri en son bakacağı şey. Tabi ki tüm Mısırlı gruplar bütün Arap ülkelerindeki isyanları, bu arada Suriye’deki isyanı da destekliyorlar. Bu süreçte Batı’nın geliştirdiği politikalarıise çok önemsemiyorlar. Bu çok ilginç bir müdanasızlık hali. Batı’nın ne diyeceği sokaktaki insanın hiç

umurunda değil. Şöyle düşünüyorlar: “Batı, var olan otoriter yönetimleri kendi çıkarına uyduğu için destekledi, ben ona karşı bir hareket yapıyorum. Batı buna ne derse desin, benim bildiğim bir şey var ki, ben bu rejimleri istemiyorum.” Bu müdanasızlık hali çok yaygın, çok özgürleştirici bir şey. Üst düzeyde siyaset yapanları ciddi olarak sınırlayan bir şey. Peki, bu kitle mobilizasyonu bu şekilde, yani politik bir organizasyona ve programa kavuşmadan, daha ne kadar devam edebilir? Geçen 1,5 sene içinde çok ağır süreçler yaşandı, kitle mobilizasyonu üstünde ciddi kontrol çabaları, işkenceler, ölümler oldu. Bütün bunlara karşı insanlar sokaklarda direndiler. Şimdi tam kitle gösterileri azaldı denildiği sırada, grevler yeniden başladı. Çünkü hakikaten çok temel problemler var. Bu süreci ya Pinochet tarzı, bizdeki 12 Eylül tarzı çok ağır askeri yönetimlerle, insanları katlederek kontrol edebilirsiniz ya da nereye gideceğini ne yapacağını kolayca kestiremezsiniz. Bazı şeyler o süreç içinde oluşuyor. Herkes bunun farkında. Bu büyük kitle mobilizasyonuna karşı çok ciddi bir kontrol çabası var. Başarılı oluyorlar mı? Bir miktar, evet… Türkiye’de de benzer şekilde AKP, 2001 krizi enkazı üzerinden geldi ve bir tür popülizm uyguladı. Bu işin hem ekonomik ayağı vardı, tarikatlar üzerinden bir “yoksullukla mücadele programı” uyguladı hem de batıcılık ile İslam arasında bir gerilim vardı. Bu kültürel meseleyi de kendi hegemonyasını kurmak için çok iyi bir şekilde kullandı. Mısır’da devlet zaten bizdekinden çok daha fazla İslami yapıya sahip, dolayısıyla bu meselenin işlerliği daha zayıf görünüyor. 2001 Türkiye’si ile 25 Ocak isyanı sonrasındaki Mısır’ı karşılaştıramazsınız. Tamamen farklı iki toplumsal siyasal yapıdan bahsediyorsunuz. O nedenle Türkiye ile ilişkilendirirken bu çok önemli farklılıkları hiç unutmamamız gerekir. Mısır’da hayat tarzı ve devlet zaten İslami nitelikte olduğu için İhvan’ın gelmesi ne bu konuda gerilim yaratır ne de bir siyasi rant zemini olabilir. Çok teşekkür ederiz.

11


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

Mehmet YILMAZER

AKP yola çıkarken 28 Şubat’ın zoruyla Refah Partisi’nin “gelenekçi” söyleminden koptu; ancak daha önemlisi “milli görüş”ün “milli sanayi kurma” temel hedefinden neoliberalizme doğru yaptığı kopuştur. Bu kopuş gerçektir ve geri dönüşü yoktur. “Adil düzen”i yoksula sadaka dağıtmaya indirgeyen Erdoğan, “Türk-İslam sentezi”ni hiç öne çıkartmadı, tam tersine sık sık “hukuk” ve “demokrasi” vurgusu yaptı.

S

on AKP Kongresi Türkiye’nin geleceğini okumak açısından belli bir öneme sahiptir. Bugün siyaset sahnesinde en etkili güç iktidar partisidir. Ardından gelenlerle arasındaki mesafe o kadar fazla ki, hemen her siyasal konuda tek başına karar verme gücüne sahiptir. Bu nedenle AKP’deki gelişmeleri, son Kongre’yi temel alarak, değerlendirmek gerekiyor. Kongre, Erdoğan’ın konuşmasının beklentileri karşılamadığı yönünde eleştirildi; aynı zamanda yapılan vurgularla parti yeniden “milli görüş” çizgisine geri mi dönüyor sorularına yol açtı. AKP’ye yakın bir strateji araştırma kurumu bu “endişeleri” gidermek için Kongreyi şöyle değerlendiriyor: “Konuşma daha çok AK Parti’nin siyasal kimliğini tarif etmeye yoğunlaşırken, dağıtılan belgeler AK Parti’nin siyasi vizyonunu, çağrılan liderler ise Türkiye’nin bölgesel konumunu yansıtıyordu.” (SETA, Hatem Ete) Bu tespitten hareket edersek, kuruluşundan onbir yıl sonra genel başkanın kongrede konuşmasını partinin “siyasal kimliğini tarif etmeye” ayırması başka bir ülkede garip kaçsa da, Türkiye’de çok doğaldır. Zaten son AKP kongresinin önemi buradan geliyor. Orada Erdoğan tarafından onbir yıl sonra “siyasal kimlik tanımı” yapıldı.

Akp Hangi Noktadan Hareket Etmişti Ve Nereye Geldi?

Yola çıkarken Erdoğan, “milli görüş gömleğini çıkardığını” vurgulamıştı. Her fırsatta “dinci bir parti olmadığını” ancak “laikliğin yeniden tanımlanması gerektiğini”, AKP’nin “gizli bir gündemi olmadığını” özellikle belirterek yol aldı. Son kongredeki konuşması çıkarttığı gömleği yeniden giydiği yönünde yorumlara yol açtı. AKP Konumunu güçlendirince “gizli gündemini” yaşama geçirmeye mi çalışıyor? AKP, 28 Şubatın çocuğudur. Bugün o yıllar meclis komisyon-

12

“BU KADAR D YETE larında sorgulanıyor olsa da, gerçeklik değişmez. AKP’nin içinden çıktığı Refah Partisi, Aralık 1995 seçimlerinde yüzde 22 oy alarak birinci parti olmuştu. Siyasal İslam’ın tırmanışa geçtiğini bu seçim sonuçları ortaya koymuştu. Bu sonuç ordunun tüylerini diken diken etmeye yetti. Aradan bir yıl geçtiğinde ünlü 28 Şubat 1997 “postmodern darbesi” geldi. 1998 Temmuz’una gelindiğinde ise Refah Partisi kapatılmış, partinin kurmaylarına siyaset yasağı gelmişti. Erdoğan’ın terk ettiği, Erbakan’ın birkaç kez iktidar ortağı olmasına rağmen uygulayamadığı “milli görüş”ün başlıca üçayağı vardı: Adil düzen; Milli sanayi; Türk-İslam sentezi. Erbakan, Çiller ile koalisyon yaptığı hükümet döneminde Anadolu’da “milli sanayi” kurmak için pek çok fabrika temeli attı, ancak bunların hepsi temel olarak kaldı. Bu konu o dönemin siyasi ortamında alay konusu bile olmuştu. “Adil düzeni” kimse görmedi, Türk-İslam sentezi ise sadece Refah Partisinin ideolojik duruşu değil, hemen her sağ partinin ideolojik temelini oluşturur. Refah Partisinin farkı Siyasal İslamı bu sentezde öne çıkartmasıdır. AKP yola çıkarken 28 Şubat’ın zoruyla Refah Partisi’nin “gelenekçi” söyleminden koptu; ancak daha önemlisi “milli görüş”ün “milli sanayi kurma” temel hedefinden neoliberalizme doğru yaptığı kopuştur. Bu kopuş gerçektir ve geri dönüşü yoktur. “Adil düzen”i yoksula sadaka dağıtmaya indirgeyen Erdoğan, “Türk-İslam sentezi”ni hiç öne çıkartmadı, tam tersine sık sık “hukuk” ve “demokrasi” vurgusu yaptı.

AKP iktidar olduktan sonra siyasal özellikleri açısından oldukça farklı üç dönem yaşamıştır. İlki, hükümet olduktan 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar olan dönemdir. Bu dönemde politik olarak AB’ye yöneliş öne çıkmıştır. Aynı zamanda AKP iktidarı tezkere kazası ile Irak savaşı sırasında kendi niyeti bu olmamasına rağmen antiAmerikan bir konuma kaydı. Bu dönemde ordu ile yaşanan bilek güreşi henüz düşük seviyededir. İkinci dönem, ordu ile bilek güreşinin zirve yaptığı süreçtir. 2007-2009 yıllarını kapsar. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında gerilim 27 Nisan 2007 “e-muhtırası”na kadar tırmanmıştır. Hükümet bu muhtıraya aynı sertlikte cevap vermiştir. 2008 Mayısında AKP’ye kapatma davası açılmasıyla gerilim zirve yapmıştır. Bu dönemde Genelkurmay, Irak’a sınır ötesi operasyon dayatmasıyla hükümeti sıkıştırmak istemiş, fakat Erdoğan hükümeti bunu iyi savuşturmuştur. 2008 Şubatındaki operasyonun başlamasıyla bitmesi bir olmuş, Genelkurmay büyük bir yıpranma yaşamıştır. Temmuz 2008’de ise kapatma


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

DEMOKRASİ TER!” bu dönemde bir önemli gelişme daha oldu, MİT üzerinden cemaat ve hükümet arasında bir iktidar savaşı yaşandı. Hükümet acele olarak yeni bir yasa çıkartarak özel yetkili mahkemeleri tasfiye etti. Hukuk sistemi iktidar ve cemaat arasında bilek güreşi yapılan bir alana dönüştü.

davası AKP lehine sonuçlanınca, ordu ile bilek güreşi Ergenekon davası ile yeni bir seviyeye sıçramış, ardarda ortaya dökülen belge ve kasetlerle ordunun kozmik odasına kadar girilmiştir. AKP hükümeti, asker vesayetini belli ölçüde gerilettiğine inandığı bir momentte, 2009 sonunda Kürt açılımını ilan ettiğinde itibarının zirvesindeydi. 2010 yılı Eylül ayında bu itibarını referandumda yüzde 58 oy alarak taçlandırdı. Üçüncü dönem, 2010 referandumu sonrası günümüze kadardır. Referandum sonrası gelişmeler, AKP’den beklentisi olanlara tam bir hayal kırıklığı yarattı. Bu süreçte yaşanan en önemli olay “açılım”ın çöküşüdür. Öylesine çöktü ki, Erdoğan 2011 seçimleri öncesi “Kürt sorununun artık olmadığı”nı ilan etti. Böylece Türkiye Kürt sorununda yeniden çok gerilimli bir sürece girdi. Hatta en gerilimli sürece girdiği söylenebilir. İkinci önemli olay, Işık Koşaner ve diğer kuvvet komutanlarının toplu istifası ile hükümet ve ordu arasındaki sürtünmenin son bulmasıdır. Böylece AKP’ye göre askeri vesayet sona eriyordu. Fakat

Erdoğan bir dönem yüksek sesle “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğünü” savunmuştu. Fakat bunun bir sınırı olduğunu AKP ile ilgili fazla hayal kuranlar dâhil herkes artık gördü. Dilinden düşürmediği “ileri demokrasi” denen şey, AKP’nin son kongresinde ortaya çıkan tablodur. Erdoğan konuşmasında “ileri demokrasiye” vurgu yapmak yerine “tarihsel ve dinsel referanslara sahip çıkmıştır.” “Siyasal normalleşmenin kongrede tezahür eden ilk dinamiği, bugüne kadar resmi tarih yazımı dışında bırakılan tarihsel-dinsel referanslara sahip çıkılmaya başlanacağıdır. Cumhuriyet, toplumun zengin tarihsel referanslarını bir kenara bırakıp pozitivist ve şekilci bir batıcılıkla tanımlanan bir kimlik formu dayatmıştı. Ulus inşa sürecinin doğurduğu sıkıntılarda da, toplumun rejime yabancılaşmasında da bu köksüz kimlik formunun dayatılmasının büyük bir etkisi vardı. Şimdi Türkiye, tarihsel-dinsel referanslarına geri dönüyor, çizdiği gelecek vizyonunun bu tarihsel referanslarla paralel olmasına özel bir anlam atfediyor. Bu yeni durumu eksik algılayanlar, kongrede Türkİslam ideolojisiyle karşılaştığını zannedip endişeye kapıldılar. Oysa Türk-İslam ideolojisi olarak damgalanan şey, Türkiye’nin tarihsel-dinsel referanslarına sahip çıkmaya başlamasından başka bir şey değil.” (SETA, Hatem Ete)

Kuruluşundan on yıl sonra AKP’nin siyasal kimliğini tanımlama gereğinin anlamı ne olabilir? İki temel neden bu yeniden tanımlamaya yol açmış görünüyor. İlki, AKP’nin kuruluş koşullarından kaynaklanıyor. AKP, 28 Şubatın yarattığı zorunlu “sapmalarla” kuruldu. Refah Partisi içinde “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” saflaşması yaşandı. “Yenilikler” koşullar gereği gönüllü olmaktan çok “zorunlu”ydu. Parti kimliğinde bunun yarattığı belirsizlikler ortaya çıktı. Erdoğan şimdi bu noktaları yeni koşullarda ortadan kaldırmaya çalışıyor. İkinci temel neden, iktidardaki on yılda AKP’nin kendi amaçları doğrultusunda kazandığı mevzilerdir. On yıl sonra geldiği noktadan AKP, kendini yeniden tanımlama gereğini duyuyor. Konuşmasında tarihe ve İslami değerlere yaptığı atıfların detaylarıyla uğraşmanın fazlaca bir anlamı yoktur. Erdoğan Kongre’de siyasal olarak geldiği noktayı açıkça ilan etmiştir, o da şudur: “Bu kadar demokrasi yeter!” Tüm kongrenin siyasal anlamı budur. AKP bu noktaya iki büyük badire atlatarak geldi. Ordu ile yaptığı egemenlik mücadelesini kazandı. Bu konuda koşulların olgunlaştığı bir momentte ustaca adımlar atarak genelkurmayın siyaset üstündeki gölgesine son verdi. Fakat bu bilek güreşinden yan ürün olarak “demokrasi” çıkmadığı gibi, tam tersine siyasal tarihimizde faşizmle birlikte anılan “Türk-İslam sentezi” çıktı. Burada atlanılan bir noktaya vurgu yapmak gerekiyor. Ordu, 12 Eylül sonrası her gün siyasetin içinde kalarak tarihinde yaşamadığı ölçüde yıprandı. Fakat bu yıpranmayı sağlayan büyük ölçüde Kürt Özgürlük Mücadelesidir. Savaş her kurumu yıprattığı gibi en fazla orduyu yıprattı. 12 Eylülle şiddetlenen Diyarbakır cezaevindeki işkencelerden, Kasım 2005’de Şemdinli’de Büyükanıt’ın “iyi çocuklarının” yaptığı provakasyona kadar geçen sürede ordu her seferinde yenildi ve yıprandı. Bu gerçeği atlayıp “vesayet

savaşları”nın tüm artılarını AKP iktidarına yazmak büyük bir hata olur. Zaten AKP bu konudaki mücadelesini ortaya dökülen kaset ve belgelerle yürüttüğü için, daha baştan çok savunduğu “hukukun üstünlüğünü” her zaman siyasal keyfiliğe kurban edebileceğini kanıtlamıştır. Bu çekişmede AKP siyasal itibar kazandı, ancak ülke siyasal ortamında “demokrasi” güçlenmedi tam tersine şovenizm, milliyetçilik ve Siyasal İslam güçlendi. Vesayete karşı çıkışta AKP prensip zemininden mücadele etmedi, burjuva pragmatizmiyle İslami takiyenin en gelişkin metotlarını kullandı. O nedenle gelinen nokta “ileri demokrasi” değil, faşizme giden yolların döşenmesidir. AKP’nin atlattığı ikinci büyük badire “Kürt Açılımı”dır. Bu açılımın demokratik hiçbir temele dayanmadığı, Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesini amaçladığı, “din kardeşliği” adı altında cumhuriyetin inkârcı politikasının bir devamından başka bir şey olmadığı çok açık bir şekilde ortaya çıktı. “Açılım” AKP’nin bazı noktalarda bulanık olan siyasal kimliğini net olarak gözler önüne serdi. Bütün “kardeşlik” nutuklarının altından çıka çıka kongrede “Türk-İslam sentezi” çıktı. Sonuç olarak, AKP, son kongresinde kendine demokratlıkla ilgili yakıştırılanları üstünden silkelemiş, geriye daha önceleri horlanmış İslami değerlerin de katılmasıyla cumhuriyetin restorasyonu kalmıştır.

13


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

SENDİKALAR YASASI: DAĞ YİNE FARE DOĞURDU

H

iç Bir Baraj Akmak İsteyen Suyun Önünde Duramaz Sendikalar yasa tasarısı uzun süredir emek hareketinin gündemine oturmuştu. Yasa ha çıktı ha çıkacak derken 2 yıllık periyotlarla sınıfın önüne çıkarılan bu tasarı ve tasarıcıkların birleşiminden oluşan bir yasa Ekim ayında meclisten geçirildi. Cumhurbaşkanının onayına sunulan yasa yazımız yayınlandığında onaylanmış olabilir. Yasa bu haliyle Cumhurbaşkanınca onaylanıp yürürlüğe girerse, 2821 sayılı sendikalar

yasasının örgütlenmenin önünü tıkayan özünden bir şey değişmiş olmayacak. 1980’de sermayenin iktidarının sağlama alınması için yapılan askeri darbenin perde arkasında söylenen şarkılardan biri işçi sınıfının örgütlenmesinin önünün kesilmesiydi. En çok üyeye sahip ve sokakta olan işçi konfederasyonu darbenin hemen ardından çalışamaz hale getirilmiş ve yüzlerce yönetici ve üyesi tutuklanmıştı. İşçiyi sokağa dökecek bir sendika olmamalıydı. 1983 yılında Sendikalar yasası 1980 askeri darbesinin tüm kodlarını içinde barındırarak, örgütlenme özgürlüğünün önüne bir duvar gibi çekildi. Ülke barajı, işyeri barajı, noter şartı... Duvar yükseldikçe yozlaşan, rant

14

ilişkilerine teslim olan bir sendikal anlayış eskinin mirasını tükete tükete bugüne geldi. Aradan geçen 40 yılın ardından Avrupa Birliği normları, demokratikleşme palavraları, kaşıkla verip kepçeyle alma taktikleri derken işçi sınıfı neredeyse tamamen örgütsüz, güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildi ve yarattığı zenginliğin içinde sefalet koşullarında köleleşti. Esnek çalışma modellerin her geçen gün daha kurallaştığı bu sistemde ne yana dönsek paramparça bir işçi sınıfı ile burun buruna geliyoruz. Gözleri 40 yıldır bağlı ve ne zaman ayağa kalmak istese kafasına inen sopayla tekrar aynı çizgiye çekilen sınıf, bugün ücretli köle olmak ve işsiz olmak çizgisi arasında gidip geliyor. Sendikaların son raporlarına göre güvencesizlik bir önceki yıla göre %20 oranında artış gösterdi. Hal böyle iken ILO’nun dayattığı normlarda “demokratikleşme” adımları atmak zorunda olan hükümet, sendikalar yasasını bir kere daha çalışmak zorunda kaldı ve ortamda yarattığı manipülasyonla barajların kaldıracağı izlenimi yaratarak, yasaya karşı gelecek olası tepkileri yumuşattı. Bir yandan da yasa mecliste görüşülürken sokağa çıkmak isteyen işçilere gazını, jopunu, suyunu esirgemedi. Ve ortamda yarattığı tüm pembe tabloya rağmen dağ yine fare doğurdu. Ülke barajı sözde %10’dan kademeli olarak %3 e indirildi, ancak alt metinde bu rakam değişikliğinin işçilerin örgütlenmesine bir faydası olmayacak. Örgütlenme temelinde “iş kolu” sınırlaması kaldırılmadığı gibi, birçok iş kolu birleştirilerek aynı iş kolunda örgütlenmesi gereken işçi sayısı yükseltildi. Yine güvencesiz-sigortasız çalışan işçiler yasa kapsamı dışında bırakılarak, mevcut sendikaların yetkileri düşürüldü

ve güvencesizlik alenen teşvik edildi. Geçiş maddesi olarak tanımlanan geçici maddelerde ise konfederasyon üyeliği zorunlu tutularak, devrimci demokrat sendikalar yine saha dışı bırakıldı. Toplu iş sözleşmesi yapma yetkisinin tanınmasında alenen ayrımcılık yapılarak, hiç üyesi olmadığı halde hükümete yakın sendikalara bu hak peşkeş çekilirken devrimci sendikalara toplu iş sözleşmesi yapma yetkisi verilmedi. Sendikaya üye olmak için noter şartı kaldırıldı, ancak bunun uygulaması da alt yapının hazırlanmamış olması nedeniyle belirsiz bir tarihe ertelendi. Ve en önemli değişikliklerden biri, işyeri temsilcisinin iş güvencesi kaldırıldı, 30 işçiden az işçi çalıştıran işyerinde sendikal tazminat hakkı kaldırıldı. Sendikal örgütlenme karşısında sermaye denetimsiz bir özgürlüğe kavuştu. Tüm bu kilit maddelere rağmen güya ülke barajı düşürüldü, sözde örgütlenmenin önü açıldı. Alenen Anayasaya ve uluslar arası sözleşmelere aykırı olarak düzenlenen bu yasa 1983 tarihli sendikalar yasasının, sermayenin ihyası için işçiyi barajlara tutsak eden anlayışından farklı bir nitelik taşımıyor. Zira bu yasa tek başına zaten iyi niyet damarları kabaran birilerinin örgütlenme özgürlüğü sağlansın, işçiler kitleler halinde örgütlensin diye çıkarılmadı. Hükümetin Çek yasasından, Ticaret yasasına, İş yasasından SGK yasasına sermayenin önündeki engellerin kaldırılması için yaptığı saha temizlik çalışmalarından sadece bir tanesi. Zira güvenceli istihdamı istisnalaştırarak geçici iş ilişkisini kurumsallaştırmaya çalışan AKP, böylelikle kapitalizmin ihtiyaçlarına cevap veren ucuz ve güvencesiz işgücünü yaratmanın yollarını asfaltlamakta. Hükümet, evde çalışma, uzaktan çalışma, iş paylaşımı ve


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

esnek zaman” metotlarını yaygın şekilde hayata geçirme hedefini 2013 programına koydu. Sendikalar yasası da bu kapsamda emeğe topyekûn saldırının sadece bir parçası. Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında emeğin ucuzlatılması için yapılan orta vadeli planın sadece bir kısmı. Bunu bölgesel asgari ücret uygulaması izleyecek. Onu kıdem tazminatının kaldırılması izleyecek. Onu meslek liselerinin ucuz iş gücü yetiştirmesi için teşvik yasası izleyecek, onu taşeron sistemini istisna olmaktan çıkarıp kurallaştıran yasa izleyecek. Daha az bir zaman evvel Hukuk Muhakemeleri Yasasında yaptığı değişlikle işçilerin ve emekçilerin yargı yoluna başvurmalarının önünü tıkayan uygulama da bunun bir parçası idi. Zira bir işçinin işten çıkarıldığında ya da idarenin bir işleminden dolayı zarar gördüğünde dava açabilmesi için bütün maaşını mahkeme veznesine peşin yatırması gerekiyor. Aksi takdirde mahkemeye başvuru hakkını kullanamıyor. 10 yılı aşan AKP iktidarında çıkartılan her yasa, yapılan her mevzuat değişikliği işçilerin güvencesizleşmesi, hak arama mücadelesinin önünü kesilmesi oluyor. Sadece yasal anlamda değil fiilen de devrimci demokrat sendikalar, tamamen yasa dışı, dayanaktan yoksun, ucube baskınlarla marjinalleştirilmek ve sınıftan koparılmak isteniyor. Yöneticileri tutuklanıyor, bilgisayarlarına el konuluyor. Bu topyekun saldırı karşısında sınıfın, belki çok klasik bir tabirle üretimden gelen gücünü yeniden hatırlayarak, kendi öz örgütleriyle yaşadıkları sorunlara birebir müdahale etmesi gerekiyor. Bunun ilk koşulu dayatılan adaletsizliği kabul etmemekten geçiyor. Ve devamla aslen kafalarda yaratılmak istenilen iş kolu barajı, ülke barajı safsatalarını bir yana bırakarak ısrarla, inatla örgütlenmek gerekiyor.

Sendikalara Saldırı İşçileri Yıldıramaz!

İ

stanbul Şirinevler’de faaliyet gösteren, yoksul bırakılan İşçi ve İşsizlerin örgütü Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) temsilciliği 13.10.2012 Cumartesi saat 13.00’de 15 sivil polis tarafından basıldı. Sendika binasının bulunduğu sokağı trafiğe kapatan polisler “Suçluları arıyoruz” bahanesiyle, ellerinde arama kâğıdı dahi olmadan yaklaşık 4 saat boyunca sendikanın altını üstünü getirdiler. Evrak ve klasörleri yerlere saçtılar, bilgisayarları söktüler, sendikada yaklaşık 7 sendika gönüllüsü ve ziyaretçisinin üstünü zorla aradılar. Terör estirdiler. Saat 17.00 gibi arama kararı getirerek sendika binasını terk eden polisler, sendika bilgisayarlarının hard disklerini ve BATİS’in son bir haftadır hakları için mücadele ettiği,

yasasını nasıl etsek de barajları kaldırmasak diye düzenlerken bir yandan da devletin kolluğu sendikalara saldırıyor. Ama şunun iyi bilinmesi gerekir ki, gerçek bir işçi örgütü hiçbir zaman susturulamaz. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) sadece işçilik hakları için değil, her bakımdan yoksullaştırılan hayatımızda işçilerin ayakta kalma mücadelesinde dayanışmayı gönüllülerle beraber örmekte; işçi, sendika omuz omuza sermaye düzenine karşı dik durmakta, mücadele yürütmektedir. Bundan sonra da yılmadan, pes etmeden, baskılara boyun eğmeden sınıf mücadelesi sürecektir. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS) kurulduğu tarihten itibaren, kayıtdışını kayıt içine almak için mücadele eden, sendika-

Şeker Tekstil işçilerinin listesini de yanlarında götürdüler. Şeker Tekstil işçileri geçen hafta toplu olarak işten atılmış, iş yeri önünde BATİS öncülüğünde eylem yapan işçilere, Şeker Tekstil patronunun adamlarının saldırısı sonucu bir sendika aktivisti hafif yaralanmış ve sendikamız, Şeker Tekstil hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Sendikanın Şirinevler temsilciliğine yapılan bu saldırı; yoksullaştırılan, gelecekleri çalınan işçilere, işsizlere, güvencesizlere yönelmiş bir saldırıdır. BATİS nezdinde sınıf örgütleri gözden düşürülmeye, sermayeye karşı dik duran sendikaların kolu kanadı budanmaya çalışılıyor. Gönüllüler korkutularak sendikamız yalnızlaştırılmak isteniyor. Sendikaların işçilerle, emekçilerle kurduğu sağlam bağlar kopartılmaya çalışılıyor. AKP’nin “ileri demokrasisi” işçilerin sendikalaşmasının önünü kesmek için sendika

ların önündeki engellerin kaldırılması için mücadele eden, sendikal barajların kaldırılması için anayasa mahkemesinde dava açıp mücadele eden, asgari ücretin yükselmesi için Danıştay’da dava açıp mücadele eden, iş “kazası” cinayetlerini önlemek için mücadele eden, yapılan zamları protesto edip engellemek için mücadele eden, Uluslar arası ILO sözleşmelerinin uygulanması için mücadele eden, sigortasız işçi çalıştıran işverenlerle sürekli mücadele eden, İşçilerin kıdem tazminatlarını ödemeden çekip giden işverenlerle mücadele eden, güvencesiz işçilerin güvencesi olarak mücadele eden, sermaye sınıfı işverenler tarafından yoksul bırakılan işçi ve işsizlerin sokaktaki, fabrikadaki, işçinin yanındaki örgütüdür. İstanbul Şirinevler temsilciliğine yapılan saldırıyı, kınıyor baskılar bizi yıldıramaz diyoruz.

15


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

4+4+4’TE GELİNEN SON NOKTA VE MÜCADELE HEDEFLERİ AKP

’nin eğitim reformunda gelinen noktayı ana başlıklar altında şöyle değerlendirebiliriz: 1) 4+4+4 sistemi eğitimin hiçbir temel sorununu çözmeye dönük bir yön içermemektedir. 2) 4+4+4 ortaya çıkan ciddi sorunlara rağmen toplumdan beklendiği oranda tepki görmemiştir. 3) Açılan imam hatiplere ve liselere konan seçmeli derslere halktan AKP’nin umduğu oranda bir yönelim yaşanmamıştır. 4) Kürtçe seçmeli ders, anadilinde eğitim talebinin şiddetini zayıflatacak bir ilgi görmemiştir. Eğitim sisteminin en önemli meselesi hiç kuşku yok ki niteliksizleşmedir. Milyonlarca gencin geçtiği bir süreç olarak eğitim, kişileri hayata hazırlama noktasında hiçbir altyapı saplayamamaktadır. Bunun en belirgin örneği dil eğitimine bakılarak anlaşılabilir. Türkiye’de yabancı dil eğitimi 4. Sınıfta başlamasına ve öğrenciler örgün eğitimden ayrılana kadar tam 9 yıl yabancı dil eğitimi almalarına rağmen, okullardan yabancı dili kullanabilecek seviyede bir bilgi ile mezun olan öğrencilere mucize gözü ile bakılmaktadır. Aslında diğer dersler açısından da durum bundan farklı bir seviyede değildir. Üniversite sınavlarında yapılan netlere bakıldığında da bu durum bütün açıklığı ile görülebilmektedir. Türkiye’de sınırlı sayıda okul dışında, öğrencilerin hayata gerçekten hazır olarak çıkabildikleri okul bulunmamaktadır. Bu durum eğitimi büyük oranda anlamsızlaştırmaktadır. Ki bu en net bir biçimde liselerin 12. sınıfında gözlenmektedir. 12. sınıf öğrencileri okulu tamamen gereksiz bir yük olarak görmektedirler. Tek amaç sınavda başarılı olmaktır, sınavda başarılı olunmasına hizmet etmeyen tüm dersler gereksizdir, yüktür.

16

Niteliksizleşme, Seçkinci Eğitim Anlayışının Ürünüdür!

Eğitimin bu şekilde gereksizleşmesi ve anlamsızlaşmasının en önemi sebebi elitist eğitim anlayışından kaynaklanmaktadır. Türkiye’de eğitim dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar polarize olmuştur, yani başarılı/başarısız öğrenci ayrımı en ince ayrıntısına kadar yapılmakta, öğrenciler sürekli olarak hiyerarşik biçimde dizilmiş okullar arasında serpiştirilmektedir. Milli Eğitim’de herhangi bir okulda seviye sınıfı yapılması resmi olarak yasaktır, oysa okullar bazında öğrenciler ve öğretmenler arasında çok net şekilde başarılı/ başarısız ayrımı yapılmaktadır. 1.sınıfa başladığında birbirine göre çok farklı seviyelerde öğrencilerin bir arada bulunduğu doğal sınıflar giderek polarize olmakta, akademik yetkinlikleri olanlar ayrıştırılmakta ve piyasanın, şirketlerin ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yetiştirilmektedir. Bu elitist sınıflaşma,sınıf içerisindeki parçalanmaya benzeyen bir durum ortaya çıkarmakta, birbirlerinin gerçekliğinden haberi olamayan öğrenci profillerioluşmakta, okullar arasında çok ciddi seviye farkları ortaya çıkmaktadır. Bu kutuplaşma içinde sınırlı sayıda yüksek ücretli istihdam olanağı sağlayan okullara yerleşebilmek için büyük bir rekabet yaşanmakta, bu rekabet eğitimin ticarileşmesi için gerekli ortamı da hazırlamaktadır. Yapılması gereken öğrencilerin farklı seviyelerde var olabildikleri sınıf ortamlarını korumak, okullar arasındaki aşırı farklılaşmalara müsaade etmemektir. Sermaye kendi rekabetçi anlayışını eğitime yansıttıkça, eğitim Darwin’ci bir sosyal seçilim yaklaşımına göre kurgulandıkça okulların kaderi, diploma üretmek dışında hiçbir işlevi olmayan kurumlara dönüşmek olmaktadır. 4+4+4, bu durumu düzeltme yolunda hiçbir adım atmadığı gibi

tam tersine söz konusu kutuplaşmaları daha da körüklemektedir. Bu anlamda eğitimin niteliksel çöküşünü geliştirmekten başka bir işe de yaramayacaktır.

Yoksullar ve 4+4+4

Bizler açısından en önemli başlıklardan bir tanesi de yeni eğitim yasasının toplumdan hak ettiği boyutta bir tepki almamış olmasının anlaşılabilmesidir. Özellikle yoksul mahallelerde, çocukların okula erken başlaması çok büyük bir olumsuzluk olarak algılanmamıştır. Öğrencilerin anaokulu yerine ilkokula başlaması veliler açısından büyük bir sıkıntı yaratmamıştır. Çünkü alt sınıfların eğitimden nitelik beklentisi çok düşüktür. Var olan sınıfsal gerçeklerin yarattığı bilinç, velilerin okulları diploma üretme merkezleri olarak görmelerine yol açmaktadır, dolayısıyla okula ne kadar erken başlanırsa o kadar iyidir, erken diploma erken iş anlamına gelir. Okula erken başlama meselesi daha çok öğretmenleri mağdur etmiş görünmektedir. Bakanlığın alan değişikliği açılımına birçok 1. Sınıf öğretmeni icabet etmiş, “bu iş artık yapılmaz” refleksiyle sınıf öğretmenliğinden uzaklaşmışlardır. Orta sınıflar ise yasaya olan tepkilerini eylemlere dökmektense, rapor alarak veya özel okullara yönelerek sorunlarını çözmeye yönelmişlerdir. Dolayısıyla yasaya muhalefet büyük oranda Alevilerin omuzlarında kalmış, toplumun tüm kesimlerini kucaklamamıştır. AKP’yi destekleyen yoksul, Sünni kesimlerin desteği ortadan kalkmadan tüm toplumu kucaklayacak güçlü, devrimci bir mücadelenin yeterince yükselemeyeceği de böylece ortaya çıkmıştır denebilir. “Din ve mücadele”başlığı içinden geçtiğimiz dönemin özgünlükleri itibariyle tartışılmaya ve anlaşılmaya hala muhtaçtır. AKP’nin dindar nesil yetiştirme yaklaşımını boşa düşürmek adına yapılacaklar

el yordamıyla bulunamayacaktır. “Militan materyalist” bir üslup, AKP’nin tüm provokatif yaklaşımlarına rağmen AKP’ye yaramaktan başka bir sonuç yaratmamaktadır. İşin AKP açısından hayal kırıklığı yaratan kısmı ise imam hatiplere ilginin beklenen seviyenin altında kalmasıdır. Bu da aslında eğitimin dinselleşmesi ile ilgili toplumsal bir talebin ne kadar zayıf olduğu ile ilgili bir işarettir. Muhafazakârlaşma ve dindarlaşma, bu kavramların anlamlarının algılanışında ciddi değişimlerle birlikte gelişmektedir.

Anadilinde Eğitime Karşı AKP-Ulusalcı İttifakı

Kürtçe seçmeli ders ise beklentilerin çok gerisinde kalan bir durum ortaya çıkarmıştır. Kürt halkı artık her ne kadar kendi kazanımı olsa da kırıntılarla ilgilenmediğini açıkça ortaya koymaktadır. “Anadilde eğitim şeytan işidir” diyen AKP’li Burhan Kuzu ile “Anadilde savunmayı kabul etmiyorum, bu hakkın suiistimalidir” diyen İstanbul Baro başkanı Ümit Kocasakal arasındaki uyum ise Kemalizm/ AKP karşıtlığının ne kadar sahte bir ikilem olduğunu ortaya koyan bir tarihsel örnek olarak okunabilir. Anadilinde eğitimi vazgeçilemez bir insan hakkı olarak değil de bir aşırı politik talep olarak görmek, insanı unutmak, hayata tamamen devlet gözüyle bakmak anlamına gelir ki bu bakış tamamen devleti, iktidarı, egemeni merkeze alan sağ bir anlayıştır. AKP eğitimin sorunlarını kronikleştirmeye devam ediyor. Olansermayenin kıyma makinesinde örselenip cansız ruhlar, muhakemesiz makineler ve potansiyel işsizler haline dönüştürülen gençlerimize oluyor. Geleceğimize sahip çıkmak, eşit ve özgür bir toplum inşa edebilmek adına eğitim meselesini bir devrim meselesi haline dönüştürmek boynumuzun borcudur.


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

ÖRGÜTLÜ HALK BU PLANI DA BOZAR

B

eyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, 21 Eylül günü belediye meclisini olağanüstü toplantıya çağırarak Okmeydanı’nın ‘dönüşüm’ planını açıkladı. 1/1000 ölçekli maketlerle plan, allanıp pullanıp kamuoyuna duyuruldu. Bu plan dâhilinde Piyalepaşa, Fetihtepe, Kaptanpaşa ve Keçecipiri mahallelerinin ‘dönüştürülmesi’ hedefleniyor. 100 bin kişiyi etkileyecek proje kapsamında 5 bin 300 binanın yıkılması planlanıyor. Bu plan açıklanır açıklanmaz Okmeydanı hareketlendi. 2005 yılında yıkım planının gündeme gelmesiyle örgütlenen Piyalepaşa Çevre Koruma Derneği, Tapu ve Plan Takip Komisyonu ve halk hemen harekete geçti. Halk toplantıları yapıldı. Özellikle belediyenin tapu verme oyunu ve kentsel dönüşümün arka planı anlatıldı. Plan ve Tapu Takip Komisyonu dilekçeler toplayarak yüzlerce kişiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önüne gitti. Şehir Planlama Müdürlüğü’ne verilen dilekçelerde hakların garanti altına alındığı protokol imzalanması talep edildi. Bu talep karşılanmazsa geçmişte nasıl planlar bozulduysa bu seferde bozulur açıklaması yapıldı. Biz de süreci daha içerden dinlemek için Okmeydanı’na gittik. Bizi evinde ağırlayan Abidin Geçgil ve Mehmet Kural’la sohbet ettik. Mehmet Kural 20 yılı aşkın süredir Okmeydanı’nda yaşıyor. 1998’den bu yana süren yıkım karşıtı mücadelede aktif olarak yer almış. “’80 öncesi süreçte Haliç’te bulunan tersanelerde çalışan işçilerin barınması için Okmeydanı’ndaki yapılaşmaya göz yumuldu. İnsanlar arsalar için belediyelere paralar verdi. Tersaneler taşınınca işgücüne ihtiyaçları kalmadı. Okmeydanı, merkezi bir yer olduğu için, depreme dayanıklı olduğu için yerli ve yabancı sermayeye açıldı. Kentsel dönüşüm burada yaşayan insanlar için değil zenginler için.

Dönüşüm Kasımpaşa, Bomonti, Örnektepe’den başlayacak. Okmeydanı kuşatılıyor. Haliç kıyısı ıslah edilerek - keza Haliç’e Boğaz suyu akıtılarak bu başladı- zenginlere açılacak.90’lardan beri plan aynı.” Abidin Geçgil de 20 yıldan uzun zamandır Okmeydanı’nda. “Bu proje, Dalan 2. dönem başkanlığı kazansaydı uygulanacaktı. O dönem Kasımpaşa, Hacıhüsrev’de şantiye başlamıştı. Dalan Perpa’yla sürece başlamıştı. Ancak Dalan “yıkacağım” dediği için seçimi kaybetti.” M.Kural: “Yıkıma karşı Okmeydanı’nda 98’den bu yana mücadele ediliyor. En son 2005’te gündeme geldi yıkımlar. O dönemde Yıkım Takip Komiteleri kuruldu. Bu komitelerde sağcı-solcu

yanıksız yapılar diye yıkımları tekrar gündeme aldı. Bu talan ve rant planıdır. Buralar yabancı sermayeye peşkeş çekilecek. Yabancılar Osmanbey’de, Taksim’de gezecek sonra gelip buralarda yapılacak lüks otellerde kalacaklar. AKP hükümeti insanlara vaatte bulunuyor. Buralar tapusuz olduğu için istimlak hakkı yok. Tapu verme oyunu istimlakin önünü açmak için.”

demeden bütün insanlar bir araya geldi. Ortak mücadele hattı kuruldu. Seminerler, paneller, yürüyüşler yapıldı. Mühendis ve Mimarlar Odasından yetkililer, akademisyenler geldi, açıklamalar yaptılar.” A. Geçgil: “Solcular ve sağcılar birlikte yürüdü. O dönemde Dörtyol ve Kulaksız’da (sağcıların ağırlıkta olduğu bölge) yıkım başlamıştı. Okmeydanı halkı 8 bin kişiyle Dörtyol’a yürüdü, yıkım planı ertelendi.” M. Kural: “O dönem dernek kuruldu, bugüne kadar kendini korudu. Son süreçte AKP, Van depremini kullandı. Depreme da-

pılıyor. İkna etmesi kolay olsun diye az kişiyle yapıyorlar. Ben de bu toplantılardan birine katıldım. Belediye Başkanının ‘ağzından bal damlıyor’. “İnsanları mağdur etmeyeceğiz. Dairenize karşılık daire vereceğiz. Senin dairen 100 m2 ise müteahhitle anlaşacaksın, sana 80 m2 daire verecek. Otoparkıyla, yeşil alanı, çocuk parkıyla insanca yaşam alanı kuracağız.” diyor. Onay isteniyor. “halkın %51’i imza verirse buraları yıkacağız” diyorlar. Ben, onları tanıyan biri olarak bile ‘acaba mı’ dedim. Benim işyerim Kağıthane’de. Orada da dönüşüm var. Ama orada kendi yandaşlarını

“Ben, onları tanıyan biri olarak bile ‘acaba mı’ dedim.”

Geçgil: “Tapu kandırmacasına kananlar var. Duyduğumuza göre hak sahiplerinin %30’u başvuru yapmış. Ama ortada tapu yok. Belediye Başkanı burada toplantılar yapıyor. 20 kişilik toplantılar ya-

mağdur etmeden yaşam alanları yapıyorlar. Haliç’in deniz suyuyla buluşması, yapay göller, lüks siteler. Orada yerinde ıslah var. Onların da tapusu yok tapu tahsis belgesi var ama orada mağduriyet söz konusu değil. 1-2 katlı yeri yıkıp 8-9 katlı yer yapıyorlar.”

“Barınma hakkını öne çıkarmalıyız.”

M. Kural: “Okmeydanı’nda imar 6 katlı. Bir apartmanı yıkıp, yapacak müteahhit ne kazanacak? Yeni yasayla arsanın %50’si yeşil alan olacaksa nasıl olacak? Belediye Başkanı ‘halkın %51’i tapu başvurusunda bulunursa bu proje hayata geçer’ diyor. Sadece evimiz değil, geleceğimizde ipotek altında. O yüzden AKP yandaşları bile bu projeye onay vermiyor. “En büyük mağduriyeti kiracılar yaşayacak. Onlara hiçbir hak verilmiyor. İnsanlar zorunlu göçe tabi tutulacak. Yoksullar İstanbul’u terkedecek. Fransa ve ABD’deki gibi banliyöler oluşacak. Yoksullara İstanbul’un dışında yaşayın, merkezinde yaşayamazsınız diyorlar. “Okmeydanı’ndaki yıkım mücadelesinde bazı siyasi yaklaşımlar sırf mülk sahiplerinin haklarını garanti altına almak için protokolü öne sürdüler. Bu protokol kiracıları kapsamıyor. Kiracılar da düşünülerek yeni bir protokol hazırlanmalı. 30 yıldır burada yaşayan kiracılar var. Onlar bu mahallenin bir öznesi, kiracılar da kapsanmalı. Bundan sonraki mücadelede bu öne çıkarılmalı. Ev sahipleri yüksek kira istediği için kiracılar mücadeleye uzak duruyor. 1998 ve 2005’teki yıkım karşıtı mücadelede böyle bir ayrım yoktu. Kiracılar da mücadeleyi sahiplenmişti. Çünkü ev sahibi-kiracı farkı bu kadar yoktu. Barınma hakkı öne çıkmıştı. Kiracıları ve ev sahiplerini yan yana getirerek süreci büyütebiliriz. Barınma hakkını öne çıkarmalıyız. Sosyal devletlerin her yurttaşa sağlıklı barınma hakkı sağlama zorunluluğu vardır.”

17


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

“CHAVEZ DEĞİL HALK KAZANDI”

E

kim başında Venezüella’da yapılan seçimleri üçüncü kez Chavez kazandı. Ama yoksul halklar seçimi Chavez’den çok kendilerinin kazandığını söyleyerek liderlerine olan güveni ve sahip çıkmayı dile getirdiler. Batı standartları açısından bakıldığında bir liderin 3 kez art arda seçim kazanması burjuva demokrasilerinde ender rastlanan bir olgudur. Hatta birçoğu daha iktidar dönemlerini tamamlayamadan devriliyor, yeniden seçimlere gidiliyor. Chavez’in seçimleri 3 kez (hatta geri çağırma seçimleri sayılırsa 4. kez) kazanması büyük bir başarıdır. 14 yıl iktidardan sonra şimdi Chavez bir 6 yıl daha, neredeyse canını koyduğu 21.yy sosyalizmini ülkesinde kurmaya devam edebilecektir. Elbette diktatörlüklerde ya da otoriter rejimlerde liderler değişmiyorlar. Hatta ömür boyu başta kalabiliyorlar. Ama Chavez bir diktatör değildir. ABD’nin eski başkanlarından Jimmy Carter’in başkanlığını yaptığı dünya seçimlerini izleme komisyonu Venezüella seçimlerinin dünyadaki en demokratik seçimler olduğunu söyledi. Demokrasi aşığı Chavez modern teknik ile öyle sağlam bir seçim sistemi gerçekleştiriyor ki herhangi bir hile yapılması imkânsızdır. Zaten en ufakcık bir açık olsa Batı onu çoktan tefe koyardı. Yani Chavez bileğinin hakkına seçimleri kazanmıştır. Halkın deyimi ile “Venezüella halkları seçimi kazanmıştır.” Seçimler öncesi kamuoyu yoklamaları muhalefet lideri Caprilles’i Chavez ile başa baş gösteriyordu. Chavez’in seçimleri kaybetme olasılığından söz ediliyordu. O nedenle seçim öncesi tansiyon epey yükseldi. Chavez’in ciddi bir hastalık geçirmiş olmasının, Caprilles’in enerjik ve genç oluşunun halkı etkileyeceği söyleniyordu. Ama Chavez başarılı bir kampanya yürüttü. Caprilles, Venezüella halkının liberal politikalara olan nefretini ve güvensizliğini bildiği için Lula çizgisinde bir ekonomi politika izleyeceğini söyleyerek asıl hedefini gizledi. Ama içinde olduğu muha-

18

lefet cephesinde çatlaklara yol açtı. Lula’nın Chavez’i desteklediği açıklamaları da işin tuzu biberi oldu. Buna rağmen seçimlerde muhalefetin başarılı olduğunu kabul etmek gerekir. İlk kez muhalefet %44,9 oy aldı. Chavez’in oyların ise %10 fazla yani %54.42 oldu. İki taraf da oylarını artırdı. Chavez oylarını 6 milyondan 8 milyona muhalefet 4-5 milyondan 6 milyona çıkarttı. İki tarafın oylarını arttırmış olması halkın seçimlere katılım oranı ile ilgilidir. Seçimlere katılımın %80 olması da bir rekordur. Hiçbir korkutma, ceza olmadan Venezüella halkı tercihini belirlemiş, seçimlere güvenmiş ve sandık başına gitmiştir. Burjuva demokrasilerinde bile bu düzeyde katılım ender olmaktadır. Batı halkları demokrasi denen şeyin kendileri ile ilgisi olmadığını, kimi seçerlerse seçsinler kendi çıkarlarına hizmet etmeyeceğini biliyorlar. Sistemlerine umutları kalmadığından tercih bile yapmıyorlar. En demokratik olduğu söylenen İsviçre’de bile halkın %40’lara varan katılımı iyi olarak değerlendiriliyor. Venezüella seçimleri bu anlamda halkın sistemine ne kadar güvendiğini ve ne kadar umutlu olduğunu göstermektedir. Chavez’in 21.yy sosyalizmi halkı tarafından benimsenmektedir. Chavez ve partisi PSUV’un diğer bir zaferi ise 23 eyaletin 21’inde önde olmasıdır. Şimdiye kadar muhalefetin kalesi olarak bilinen, hatta rakibi Caprilles’in valisi olduğu eyalette bile Chavez kazanmıştır. Muhalefet eskiden elinde tuttuğu 8 eyaletin 6’sını kaybetmiştir. Bu seçimler yoksulların Chavez’i, zengin ve orta halli burjuvaların da Capriles’i seçtiği, sınıf bilincinin yükseldiği bir durumu ortaya koymaktadır.

SORUNLAR

Chavez’in Venezüella halklarına verdikleri biliniyor. Yoksulluk, liberal politikaların yürütüldüğü 80’li yıllardan bugüne%50, aşırı yoksulluk ise %70 oranında düşmüş. Okuma yazma bilmeyenlerin

oranı sıfırlara çekilirken, üniversite mezunlarının nüfusa oranında dünya sıralamasında 5. sıraya yükselinmiştir. Ücretler artarken çalışma saatlerinin düşmesi hangi kapitalist ülkede görülmüştür? Sağlık ve eğitimin her vatandaşa bedava olması, kemer sıkma politikalarına karşı sokaklara dökülen halkların hayalini bile süslemiyor. Batı’da emeklilik yaşları artar ve aylıklar kırpılırken Venezüella’da daha çok insan insanca yaşamaya elverişli emeklilik maaşı almaya başladı. Ülke gelirleri Batı ülkelerinde bankalara ve büyük şirketlere akıtılırken, Venezüella’da halka dağıtılan kısım artıyor. Yoksullara 200 binin üzerinde konut yapılıp verildi. Alt yapı tesisleri düzeltildi. Toprak yol, açık kanalizasyon kalmadı. Yoksulluğu yaşamış anneler, çocuklarının önüne koydukları yemeklere burun kıvırıp “onu değil bunu istiyoruz” demelerinden yakınıyorlar. Yoksul halkın karnı doysun diye gıdalara sübvansiyon yapılıyor. Ülke, bağımsızlığına kavuştuğu gibi saygın, adı bilinen bir ülke haline geldi. Bunlar hep Chavez’in halktan yana politikalarının sonucudur. Peki, bütün bunlara rağmen neden Chavez oyların hala %55’ini alıyor. Neden daha çok almıyor. Bu soru akılları kurcalayan ve yanıt verilmesi gereken bir sorudur. 21.yy sosyalizmini kurmak işte böyle bir şeydir. Dünya solundan bir kesim Chavez’i solcu, hele hele sosyalist hiç görmüyor. Onlara göre Chavez devrim yapmamıştır. 20. yy sosyalizm anlayışındaki gibi devlet kadrolarını iktidarı aldıktan sonra dağıtmamıştır. Ve o nedenle de ülkede kapitalizm hala sürmektedir. Kapitalist ilişkiler sürmektedir. O nedenle de Chavez halkın desteğini kaybedecektir. Asıl sosyalizm ondan sonra kurulacaktır. Chavez oyların %55’ini aldı ama oy sayısını olarak artırdı. Chavez 20. yy sosyalizminin yaptığı yanlışlıklardan ders alarak bir sosyalizm kurmak istiyor ve buna 21. yy sosyalizmi diyor. Buna göre iktidarın tamamen işçi sınıfının eline geçmesi kapitalist ilişkilerin

tasfiyesi bir süreç işidir. İki sınıfın sürekli dövüşleri sırasında gitgeller olacaktır.20. yy sosyalizminin yaptığı gibi bıçakla kesmek yanlıştır. Burjuvazi ile işçi sınıfı sürekli bir iktidar mücadelesi içinde olacaktır. Chavez iktidarı şimdi böylesi bir sürecin, yani ikili iktidarın sancılarını çekiyor. İkili iktidar süreci sancıları işçi sınıfının ve yoksul halkların kendi çıkarlarına sahip çıkmaları ve bunu görmeleri ile bire bir bağlantılıdır. İşçi sınıfı çıkarlarına nasıl sahip olacaktır? Sırf oy kullanarak değil. Aynı zamanda ülkesine ekonomisinden sosyaline her soruna sahip çıkarak olacaktır. Bu sahip çıkış ta belirli bir eğitim ve çalışma demektir. Bilinç demektir. İşte burada dar boğazlar yaşanıyor. Chavez iktidarı güçler dengesindeki duruma göre özel mülkiyette sık sık kamulaştırmalar yapıyor. Ancak kamuda çalışan işçiler her zaman gerektiği gibi işi sahiplenmiyorlar. Devletin yıllık ekonomi politik stratejileri gerçekleşmiyor. Devletin müdahalesi gerekiyor. Bunlar güvensizlik ortamı, bürokrasi ve yolsuzluk gibi sorunlar doğuruyor. Bu zehirler havada uçuşuyor. Sağ kesim bir yana 20. yy sosyalizm anlayışındakilerle çatışmalar yaşanıyor. İşçi sınıfı içinde bu doğrultuda kaymalar oluyor. Chavez’in çok eleştirilen bürokrasisive yaşanan yolsuzluklar aslında ikili iktidar olgusunun kaçınılmaz sonuçlarıdır. Bu nedenle Chavez seçim sonrası yaptığı konuşmada önlerindeki 6 yıllık dönemde 21.yy sosyalizmini daha derinleştireceklerini açıkladı. Bunun içinde bir slogan attı: “Verimlilik ya da hiç bir şey”. Evet, verimliliği arttırmak Venezüella işçi sınıfının önündeki en büyük sorundur. Ancak bunu yapabildikleri sürece ülkelerindeki burjuva unsurları alt etme şansına sahip olacaklardır. Bütün bunlara rağmen Chavez’in son seçimlerde 2 milyon daha fazla oy alması, halkların bilinçlerinin doğru yolda geliştiğinin göstergesidir.


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

HALKIN MÜCAHİTLERİ: AMERİKA’NIN KORUDUĞU TERÖRİSTLER İRAN’A KARŞI HAZIRLANIYORLAR ABD

, uyguladığı yaptırımlarla İran’ı “ayakta duramaz hale getirmekle” yetinmeyip orada aktif eylemler yapma yollarını arıyor. Halkın Mücahitlerini(Mujahadin_e Khalq) bu işe koşturma niyetinde. Yakın gelecekte bu mücahitler İran’ın ‘Özgür Suriye Ordusu’ haline gelebilirler. ABD dış işleri bakanı Hillary Clinton, 21 Eylül’de çıkarttığı karar ile Halkın Mücahitleri’ni(HM)terör listesinden çıkarttı. Ve karar 28 Eylül’de yürürlüğe girdi. Halkın Mücahitleri, sürgündeki İranlı militan İslam örgütüdür. İran İslam Cumhuriyetini devirmeyi amaçlar. 1965’de kurulduklarında İran’da yaşayan ABD askeri personeline ve sivillerine dönük eylemler, suikastlar düzenlediler. 1979’da Tahran ABD elçiliği işgalini, personelin rehin alınmasını desteklediler ve serbest bırakılmalarına karşı durdular, hatta idam edilmelerini istediler. İran Irak savaşında (19801988) Saddam Hüseyin’in yanında dövüştüler ve Irak içinde Camp Aşraf ’ta merkez kurdular. Son yıllarda birçok kaynaklara göre(NBC bunlar arasındadır) Halkın Mücahitleri, İran nükleer bilim adamlarının öldürülmesinde İsrail gizli servisi ile işbirliği yaptılar. NBC, ABD yetkilileri için “Obama yönetiminin öldürme kampanyasından haberi vardır ama direkt olarak işin içinde değillerdir” iddiasında bulunuyor. 1994 yılında ABD devlet dairesi, Kongre’ye sunduğu 41 sayfalık raporda Mücahitlerin neden terörist bir örgüt olduğunu anlattı. Burada Saddam Hüseyin’in bu örgütü destekleyen yeryüzündeki tek rejim olduğu yazıldı. Bu süreç içinde Mücahitlerin İran iktidarını devirme hedefi değişmedi ama ABD’nin yaklaşımı değişti: Washington Halkın Mücahitleri’nin güçlü bir koruyucusu oldu.

Son yıllarda önde gelen pek çok senatör vs. bu örgütün terörist listesinden çıkartılması için kampanyalar yürüttüler, paralar topladılar. Obama’nın ulusal güvenlik danışmanından, Enerji Bakanı’na, eski FBI yöneticisinden 3 eski CIA yöneticisine, NATO eski komutanından çeşitli lobi grupları ve avukatlara kadar pek çok kişi bu kampanyaya destek verdiler. Terörist grup denince insanın aklına sağlıksız çadırlarda kalan katiller geliyor. Ama gerçek böyle değildir. 2007 yılında CNN muhabiri Michael Ware’nin yazdığına göre bunlar gıcır gıcır haki üniformalar giymiş, geçit törenleri

için“ABD yetkililerinin koruduğu teröristlerdir” diyor. Avustralya yapımı bir film, Aşraf kampının kendi parlamentosu olduğunu ve kamp alanında yüzlerce tank bulunduğunu gösteriyor. Halkın Mücahitleri yönetimi “demokrasi yanlısı” olduklarını söylüyorlar. Ama New York Times bile buna karşı çıkıyor: 2011 ortalarında bunları teröristler listesinden çıkartma kampanyasında Halkın Mücahitleri örgütü için “çoğu İranlı ve Iraklı tarafından baskıcı bir sekt olarak görülür.” diye yazıyor. Gerçekten grup ile ilişkide olan herkesin hemen söylediği onların “totaliter bir sekt” oldu-

yapan insanlar. Camp Aşraf Irak’ta iyi korunmuş bir askeri alandır. Alışveriş merkezleri, hastaneleri, bahçeleri, heykelleri v.s olan çöl ortasında ışıl ışıl bir yerdir. Halkın Mücahitleri’nin 2000’nin üzerinde bakımlı tankları, uçak savarları ve askeri araçları vardır. Araç gereçleri ABD askerî polisi tarafından, kampın kendisi ise Amerikan Ordusu tarafından korunmaktadır. ABD Generali Gardner 11 Mart 2006 tarihli Çok Uluslu Irak Güçleri Merkezine yazdığı belgede “ Koalisyon Aşraf halkının hakları ve güvenliğine derinden saygılıdır.” diye yazdı. CNN gazetecisi Michael Ware, Halkın Mücahitleri

ğudur. Amerika’nın koruması sadece askeri değildir. Seymour Hersh “İran’daki Adamlarımız?” adlı yazısında 2005 yılından beri Halkın Mücahitleri militanlarının, Nevada’da Ortak Özel Operasyonlar Komutanlığında eğitildiğini yazıyor. Washington neden HM’yi destekliyor? 2011 Şubat ayında verdiği bir konferansta General Shelton şöyle dedi: “Mücahiddinlerin savunduklarına bakarsanız, nükleer silahlara karşılar, devlet ve din işlerinin ayrılmasını ve kişi haklarını savunurlar. Gerçekten HM idealleri İran’ın ihtiyacı olan bir şeylerdir.... HM’yi terörist örgüt listesine

alırsak en örgütlü ülke içi direniş grubunu, Batı karşıtı, terörist, bölgenin en antidemokratik rejimine karşı güçsüzleştiriyoruz demektir.” 2005’te Alman WDR televizyonunda yayınlanan söyleşisinde eski CIA çalışanı Ray Mc Govern mantığı şöyle açıklıyor: “ABD neden HM gibi bir örgütle işbirliği yapsın? Sanırım çünkü onlar ülke içindeler ve bizimle çalışmaya hazırlar. Önceleri onları terörist olarak gördük. Ve gerçekten öyleydiler. Ama şimdi onlar bizim teröristlerimiz ve onları bildik gizli servis faaliyetleri, İran nükleer programını gözetlemeleri, hava saldırı alanları belirlemeleri, belki de askeri alanları denetim için gizli kamplar kurmaları için İran içlerine göndermekten çekinmeyiz…. Belki de ufak tefek sabotajlar için.” Eskiden Savunma Departmanında çalışan Karen Kwiatkowski, WDR televizyonuna her şeyi özetliyor: “Halkın Mücahitleri utanacağımız, sesimizi çıkartmayacağımız şeyleri yapmaya hazırdır. Ancak bu tür işler için onları kullanacağız.” Rusya ve dünya kamuoyunun ABD’nin Orta Doğu’da savaş çıkartmak için birilerini desteklemesine karşı aktif politika izlemesi gerekir. Halkın Mücahitleri, savaşa Suriye asilerinin baştan hatta belki hala olduklarından daha eğitimli ve hazırlıklıdırlar. İran saldırısında HM Amerika’nın askeri kolu olmak için gerekli her şeye sahiptir. Bu kez Suriye da yapılamayan İran’da başarılmalı, savaşa gidişin önü alınmalı ve tekrarlanmasının önüne geçecek adımlar atılmalıdır. Veronika Krasheninnikova. Moskova Russion Times Dış Politika Araştırmaları ve Girişimleri Genel Direktörü.(Bu yazı 26 Ekim 2011 tarihinde RT.COM isimli Rus sitesinde yayınlanan makalenin çevirisidir.) Çeviren: Ayşe Tansever

19


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

Halkların Demokratik Kongresi’nden

ORTADOĞU KONFERANSI

H

alkların Demokratik Kongresi’nin “Halkların Adalet, Özgürlük Arayışları ve Müdahaleler” konulu Ortadoğu Konferansı, 20-21 Ekim tarihlerinde, İstanbul’da gerçekleştirildi. Boğaziçi Üniversitesi Ayhan Şahenk Salonunda yapılan konferansa çeşitli Ortadoğu ülkelerinden çok sayıda konuşmacının yanı sıra her bir oturuma 400’eyakın izleyici katıldı.

Birinci Gün:

Konferans, 20 Ekim Cumartesi sabahı, HDP Eşbaşkanı Fatma Gök’ün açılış konuşmasıyla başladı ve bunu izleyen üç oturumla devam etti.

“Arap Halk Hareketleri ve Mücadelelerin Geleceği”

İlk oturum Ahmet Tonakmoderatörlüğünde gerçekleştirildi. İlk konuşmacı Fas Demokratik Yol Partisinden LhoussainLahnnaoui idi. Lahnnaoui, Arap coğrafyasında patlak veren isyanların emperyalistlerin bir oyunu olarak başlamadığını, halkların yoksulluğa ve baskıya başkaldırmasından kaynaklanan bir ayaklanma yaşandığını emperyalistlerin ise bu süreci yolundan çıkarmaya çalıştıklarını ifade etti. Fas’ta yaşanan gelişmeleri aktaran Lahnnaoui, sokak hareketlerinin devam ettiğini belirtti. “Halk, korku duvarını yıktı. Hakları mücadele ederek kazanabileceklerini gördü” diye konuştu.Şu anda ülkenin geniş bir kesiminde yüzlerce insanın sokağa çıkmaya devam ettiğini söyledi. Lahnnaoui, Fas’ta içinde çok sayıda demokrat ve sol örgütün yer aldığı 20 Şubat Hareketi’nin bu süreçte canlandığını, önümüzdeki dönemde yeni bir sürece tanık olacağınıbelirtti. Bu konuşmanın ardından söz alan Almanya’dan Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen, yaşanan isyanların emperyalist güçlerin desteklediği rejimlere karşı gerçekleştirildiğini, ancak bu isyanlar sonucunda ne yazık ki olumsuz bir tablo ortaya çıktığını, başta Ortadoğu

20

olmak üzere ezilen halkların özgürleşmesi için, kapitalist merkezlerde de halkların ayaklanması gerektiğini dile getirdi. Mısırlı akademisyen ve aktivist Mohamed Waked ise Mısır’da sadece takkenin değiştiğini, devrimin tamamlanmadığını, devrim sürecinin halen devam ettiğini vurguladı. AKP ile Müslüman Kardeşler arasındaki yakın ilişkiye dikkat çeken Waked, Türkiye’nin bir model olarak sunulduğunu söyledi. Mısır’da son dönemlerde grevlerin ve protestoların yayıldığını, mücadelelerin yükseldiğini ifade eden Waked, bunun karşısında polis saldırısının arttığını, son üç ayda resmi rakamlara göre 34 kişinin polis saldırısı sonucu öldüğünü, Mursi’nin

bu sürece damgasını vuranın adalet ve özgürlük talepli mücadeleler olduğunu vurguladı. Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinde mücadele dinamiklerinin emek taleplerinin görmezden gelindiğini belirten Benlisoy, “Tunus’ta bedenini ateşe veren Muhammed Buazizi ile İtalya’da bedenini ateşe veren 57 yaşındaki işsizi aynı kapsamda görmeliyiz. Mısır’da polis şiddetiyle katledilen Halid Sait ile Yunanistan’da polis tarafından öldürülen Aleksis’i birlikte görebilmeliyiz” dedi.. İlk oturumun son konuşmacısı Tunus İşçi Partisinden Hamma Hammami, Arap dünyasında yaşananları kimilerinin devrim olarak değil ABD’nin ve büyük güçlerin

Mübarek’in bıraktığı yerden devam ettiğini dile getirdi. “1929’da kurulan Müslüman Kardeşler’e karşı Tahrir’de ilk kez eylemler gerçekleşti. Bu yeni bir durumdur. Mısır’da çok güçlü bir demokrasi hareketi var. Farklı cepheler, platformlar var. Müslüman Kardeşler kendi içerisinde tartışma yaşıyor” diyen Waked,yeni bir sol hareketin doğmakta olduğuna dikkat çekti. Ardından söz alan Foti Benlisoy ise sözlerine “tek kutuplu dünyanın, emperyalist müdahaleciliğin, Balkanlaştırma politikalarının devamı olan bir dönemde miyiz, yoksa yeni bir faktörün, yükselen toplumsal mücadelelerin ortaya çıktığı bir dönemde miyiz?” sorusunu sorarak başladı. Türkiye solunda yaygın kanının ilki yönünde olduğunu oysa

planı olarak gördüğünü oysa kendilerinin özellikle Tunus ve Mısır’da yaşananları devrim olarak gördüklerini, bu devrimlerin yeteri kadar örgütlü olmasalar da genel bir programa sahip olduğunu, özgürlük, adalet ve insan onurunun bu programın temel unsurları olduğunu belirtti. Tunus ve Mısır’da iktidarın bir sınıftan diğer sınıfa geçmediğini, bir gerici rejimden bir diğerine geçildiğini “ama pek çok siyasi özgürlük” kazanıldığını, devrimlerin yarı yolda kaldığını ancak henüz bitmediğini söyledi. Hammami, iki hafta önce Nasırcıları, Baasçıları, Marksistleri ve sosyalistleri kapsayan 12 partiden ve dernekten oluşan bir cephe oluşturduklarını açıkladı. Biz bu hükümeti düşürüp devrimin tüm taleplerini gerçekleştireceğiz diyerek

sözlerini tamamladı.

“Günümüz Bölge Dinamikleri ve Filistin Halkının Mücadelesi”

İkinci oturum başlamadan önce Ertuğrul Kürkçü bir konuşma yaparak Filistin mücadelesinin tarihine değindi ve Filistin davasıyla Türkiyeli devrimciler arasında çok içsel bir bağ olduğunu dile getirdi. HDK’yı kurarken FHKC’den gerekli derslerin çıkarıldığını ifade etti. Bereket Kar moderatörlüğündeki bu oturumda ilk konuşmacı Ahmed Abu Fuad idi. FHKC Politbüro üyesi olan Fuad, Filistin halkının yaklaşık 100 yıldır mücadele ettiğini, bu mücadelede yüzbinlerce şehit verildiğini, milyonlarca insanın yurdundan edildiğini, İsrail’in bölgede yabancı bir cisim olarak bulunduğunu söyledi. İsyanlara dair, “FHKC olarak yalnızca iki devrimin olduğunu düşünüyoruz: Tunus ve Mısır” diyen Fuad,devrim derken “tamamlanmamış bir devrimden, bir süreçten” bahsettiklerini, şimdiye kadar Arap dünyasında hiçbir iktidarın halk isyanıyla değişmediğini, oysa Tahrir’in her şeyi değiştirdiğini, bu anlamda çok önemli olduğunu belirtti. İkinci konuşmacı, konferansa Lübnan Komünist Partisi adına katılan Ali Selman idi. Devrimin sürmesi gerektiğine inandıklarını belirten Selman, İslamcıların iktidara geldikleri hiçbir ülkede halkların taleplerinin karşılanmayacağını, İsrail’e karşı durulmayacağını söyledi. “Solcular olarak ilk görevimiz devrimci güçlerin toparlanması, birleştirilmesi ve ortak mücadele yürütülmesidir, ciddi bir hazırlık ve yeni bir ayaklanma dalgası gereklidir” dedi. Lübnan’da da ABD ve Hizbullah dışında üçüncü bir kutup yaratmaya çalıştıklarını, önümüzdeki ay bir kongre toplayarak bu doğrultuda bir adım atacaklarını söyleyen Selman, Türkiye Suriye’ye karşı yeni bir savaşa girmiştir, hepimiz buna karşı durmalıyız diyerek sözlerini bitirdi. Bu oturum FHKC’den Meryem Ebu Dakka ile Türkiye’den Erhan


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

Keleşoğlu’nun Filistin davasının önemini vurgulayan konuşmalarıyla son buldu.

“Halklar Uyanırken, Siyasal İslam ve Dış Müdahaleler”

Birinci günün son oturumunun moderatörü Gençay Gürsoy, ilk konuşmacısı MısırKP’den Behice Hüseyin idi. Mısır’da bir devrim oldu ve siyasi İslam bunun üzerine tutunarak iktidara geçti diyen Hüseyin, ABD’nin Sina’da Sünni güçler arasında çatışma yaratmaya çalıştığını, bunun İsrail’in işine yarayacağını vurguladı. Bölgede bir Sünni eksen yaratılarak Sünni-Şii çatışmasının altyapısınındöşendiği tehlikesine dikkat çekti. Mısır’da halk hareketinin devam ettiğini, son bir buçuk ayda 400’ün üzerinde grev meydana geldiğini, grevlerin tüm sektörlerde yaşandığını dile getirdi. Müslüman Kardeşler rejiminin bir önceki rejimin devamı olduğunu, Hıristiyanlara karşı saldırıların sürdüğünü, sınıfsal ayrışmanın derinleştiğini belirtti. Sosyalist ve sol grupların fedaratif bir birliğini oluşturmaya çalıştıklarını, sendikaların da buna dâhil olduğunu, bunun milli demokratik bir cephe olduğunu belirtti. Liberallerden ayrıştıklarını da ekledi. Mehmet Bekaroğlu, Hamas ve Suriye gibi bir direniş cephesinin Batı’yı zora soktuğunu, ABD’nin Sünni-Şii çatışmasını körüklediğini, Mısır’da, Tunus’ta, Türkiye’de serbest piyasa ekonomisiyle sorunu olmayan ılımlı İslamcı partileri iktidarda görmek istediğini söyledi. “Müslüman halk dünya sisteminin istediği gibi üretip tüketecek bir halk haline getirilmek isteniyor” diyen Bekaroğlu, Suriye’ye yönelik olarak da, “Esad’ın zulmü mü, Türkiye ve NATO’nun müdahalesi mi” denkleminin kırılması gerektiğini ifade etti. Çözümün çoğulculuğu, demokrasiyi, adaleti ve adil bir paylaşımı esas alan İslamcı güçlerin iktidarında olduğunu belirtti. Faik Bulut, Arap ulusal kurtuluş hareketlerinin başarısızlığı ve halktan kopması nedeniyle İslamcı hareketlerin güç kazandığını söyledi. Yaşananların “Arap baharı” değil “devrimci süreç” olarak adlandırılması gerektiğini,en örgütlü kesimin bu sürecin kaymağını yediğini söyleyen Bulut, öncülük eksikliğinden ve KP’lerin donukluğundan söz etti.İslamcıların prensip olarak an-

ti-emperyalist değil anti-sömürgeci olduklarını vurguladı. Mursi’nin projesinin Mübarek’in IMF’den borç alarak kalkınma projesinden farkı olmadığını, İhvan’ın ayaklanma sürecine son anda katıldığını, Tunus ve Yemen’de de aynı şeyin gerçekleştiğini söyledi. İslamcıların emperyalizmle ve iktidarla ilişkilerini sorgulamaları gerektiğini ifade etti. Son konuşmacı ise Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Erhard Crome idi. Devrim tartışmalarına değinen Crome, devrim demek için mutlaka başarılı olunmasını beklememek gerektiğini savundu.

İkinci Gün:

Konferansın ikinci günü Sebahat Tuncel’in açılış konuşmasıyla başladı. Halk hareketlerinin adalet ve eşitlik gibi iki temel dinamiği olduğunu, Ortadoğu’daki isyanların da bu arayışlarla başladığını belirten Tuncel, Kürt halkının mücadelesinde de bunun çok net görüldüğünü ifade etti.

“Suriye’de Yaşananlar, Dış Müdahaleler ve Türkiye Siyaseti”

Tülay Hatimoğullarımoderatörlüğündeki bu oturumun ilk konuşmacısı olan İnam Almasri Suriye halkının özgürlük ve demokrasi için mücadele ettiğini ve bölge KP’lerinin “ortak düşmanı İsrail olarak gördüklerini” söyledi. “Baas bizim üzerimizde de baskı uyguluyordu, gerçek muhalif kesimler aslında güçsüzler” diyen Almasri, Suriye’deki devrimci durumun dışarıdan tetiklenmediğini ama sonradan yönlendirilmeye çalışıldığını belirtti.ÖSO’nun Suriye halkını temsil etmediğini, kapitalist güçlerin Suriye’yi yok etmeye çalıştıklarını oysa sorunun çözümünün demokratik, çoğulcu ve ilerici ama toprak bütünlüğü korunan bir Suriye’den geçtiğini belirterek sözlerini sonlandırdı. İspanyol-Arap Dayanışma Komitesinin sözcüsü olan ve yirmi yıldır Ortadoğu’da yaşadığını söyleyen İspanyol Pedro Rojo, ABD ve müttefiklerinin asıl hedefinin İran olduğunu, Şii hilali olarak nitelenen İran, Irak ve Suriye’ye karşı bir Sünni cephe oluşturulmaya çalışıldığını, ancak Ortadoğu’da ilişkilerin çok karmaşık olduğunu belirtti. Suudi Arabistan nüfusunun %15’inin Şiilerden oluştuğunu ve Suudi yönetiminin bunların İran etkisi altında kalmasından

korktuğunu söyledi. İran’ın güçlenmesinden çekinen Körfez ülkelerinin bir yandan da İran’la yakın ticari ilişkilerinin olduğunu vurguladı. İran Emek Partisi adına konuşan Massoud Djalili’den sonra sözü Ertuğrul Kürkçü aldı. Kürkçü, 1916’daki Sykes-Picot anlaşmasına uzanan Ortadoğu’daki güçler dengesinin Baas devrimlerinin ardından bozulup yeniden kurulduğunu, ancak bugün bir kez daha bozulduğunu söyledi. Statükonun bozulmasının Kürtlere de yeni olanaklar sunduğunu belirtti. Türkiye’nin bir yandan bundan rahatsız olduğunu, öte yandan da bu süreçten kendi hegemonyasını arttırmak için yararlanmak istediğini dile getirdi. ABD’nin Suriye’de vekâleten bir savaş yürüttüğünü ve Türkiye’nin sırtını sıvazladığını ifade eden Kürkçü, Türkiye’yi yönetenlerin soruna çarpık bir bakışla Sünni-Şii çatışması ekseninden baktıklarını söyledi. Toplama güçlerden oluşan ÖSO aracılığıyla Suriye’deki gerçek muhalefetin önünün kesildiğini belirten Kürkçü, Suriye’de özgürleşme dinamiğinin en önemli üssü Batı Kürdistan’dır ve bu Suriye’nin diğer bölgelerine model teşkil etmektedir dedi. Kürdistan’daki bu gelişmeler Türkiye’yi rahatsız ediyor ve onu sürece müdahil olmaya itiyor dedi. Bizim görevimiz Esad rejimini korumak değil, mücadele eden halkların, dünyayı değiştirme dinamiğinin yanında yer almaktır diyerek sözlerini tamamladı.

“Bölgesel Gelişmeler İçinde Kürt Özgürlük Mücadelesi”

Bu oturum öncesinde Levent Tüzel bir konuşma yaparak, konferansın anlam ve önemini ve HDK’nın rolünü vurguladı. Levent Tüzel’in ardından Ender İmrek moderatörlüğündeki oturuma geçildi. İlk konuşmacı, Suriye Kürdistanı’ndan İssa Hasso idi. Ortadoğu’da emperyalist ve kapitalist güçlerin değişim planları karşısında üçüncü bir projenin de bulunduğunu, bunun halk projesi olduğunu söyleyen Hasso, bunun işçiler için, emekçiler için, Hıristiyanlar için, kadınlar için, yani tüm ezilenler için demokratik bir sistem olduğunu ifade etti. Batı Kürdistan meclislerinin bu projeyi sahiplendiğini dile getirdi. Türkiye’nin Suriye ve Batı Kürdistan politikasını da eleştiren

Hasso, tampon bölgenin Kürtlerin haklarına ulaşmasını engellemek için arzulandığını ifade etti. Suriye Kürdistanı’nın şu anda Suriye’nin en demokratik ve en güvenli bölgesi olduğunu, burada savaş yaşanmadığını, yarım milyon Arap’ın da Suriye’nin çeşitli bölgelerinden buraya geldiğini, kurulan meclislerde onların haklarını da savunduklarını belirtti. Irak Parlamentosunda KYB milletvekili olan Nermin Osman, Kürt kadın hareketinin bir parçası olduğunu belirterek, konuşmasının ilk bölümünü kadın hareketi konusuna ayırdı. Kadınların mücadele içinde aktif olarak yer aldıklarını ifade eden Osman, Mısır’da ve Tunus’ta kadınların pek çok hak kazandığını ama Selefi İslamcıların bu haklara saldırdıklarını söyledi. Devrim her zaman bizim istediğimiz gibi ilerlemez, güçlü olan iktidarını kurar. Şimdi İslamcılar güçlü ve onlar iktidara geliyorlar diyen Osman, bölgedeki tüm Kürtlerin birleşmesi gerektiğini belirtti. Üçüncü konuşmacı HDP’nin eşbaşkanı Yavuz Önen idi. Dünyada büyük bir silahlanma yarışı olduğunu, 2010’da bunun 1,4 trilyon dolara ulaştığını, bunun %45’inin ABD’ye ait olduğunu belirten Önen, aslında karşımızda sahte bir demokrasi ve insan hakları cephesi var dedi. AKP’nin de bu şer cephesinin ortağı olduğunu dile getirdi.HDK’nın Türk, Kürt, Arap ve tüm dünya halklarının deneyimini kucaklayarak hareket etmesi gerektiğini vurguladı. Son sözü alan Sebahat Tuncel, “Kürt sorunu sadece Kürtlerin sorunu değildir, Türkiye sorunudur” diyerek birleşik mücadelenin önemine vurgu yaptı. Kürt sorununun müzakere ve diyalogla çözülebileceğini, AKP’nin iddia ettiği gibi Kürt hareketinde muhataplık sorunu olmadığını, BDP’nin de, Kandil’in de İmralı’nın da muhatap olduklarını ifade etti. Devletin Kürtlerin, emekçilerin, kadınların özgürlük taleplerini bastırmak için elinden geleni yaparak kendi görevini iyi yaptığını söyleyen Tuncel, sorun bizim görevimizi yapmamızdadır. “Örgütlenmek, örgütlenmek, örgütlenmek! Bunun başka bir yolu yok” diyen Tuncel, HDK’nın bunun için var olduğunu vurguladı. Konferans bütün katılımcıların sahneden hep birlikte söylediği Enternasyonal marşı ile son buldu.

21


Sosyalist Dayanışma / Kasım 2012

Yeşilkent Pirsultan Cemevi Mücadelesi Sürüyor Seçkin TANDOĞAN

T

Yürü bre Hızır Paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın O da bir gün devrilir

ürkiye’de Alevilikten söz açılınca önümüze içinden çıkılması zor bir zulüm tarihi çıkıyor. İster yıllara isterseniz dönemlere bölün tablo aynı. Zulümle birlikte buna karşı koyuş, bugün Alevilerin var olmasının temel nedenlerinden biridir. Alevi inancı, ibadetin merkezine hak’kı koyar. Haksızlık edenler Cem meclisine giremez, toplumdan soyutlanır. Kendi içerisinde haksızlıkla mücadele ederken diğer yandan da yok sayılan değerlerinin mücadelesini verir. Türkiye’de Alevilik, bir taraftan “devletin kurucuları arasında yer alır” söylemi ile sisteme entegre edilmeye çalışılırken, diğer taraftan hiçbir değeri resmi olarak kabul edilmez. Cemevleri; dernek, kültür merkezi yada vakıf adı altında halkın kendi imkanları ile açılmaktadır. 2012 yılına girdiğimiz ilk aylarda tarihin kara lekelerinden biri olan Sivas katliamının firari failleri aklanmış, Başbakan tarafından “hayırlı olsun” denilerek sonrasında yaşanılan onlarca saldırının startı verilmiştir adeta. Akabinde ev işaretlemeleri, duvar yazıları, mektuplar, Malatya’da tekbirli yakma girişimi, Cemevlerine tacizler… Derken Karaca Ahmetdergâhı nezdinde Cem evlerini“ucube” ilan etmek! Tüm bu saldırılar gelişirken Avcılar Yeşilkent’te yıllardır inşaatı tamamlanmayan Cem evinin mücadelesi veriliyordu. Yeşilkent halkınınçoğunluğu Alevilerden oluşmasına rağmen

22

herkesin kullanabileceği bir Cem evi bulunmamaktadır. Ardıçlı ve Yeşilkent Mahalle Gençliği’nin girişimi ile yıllardır atıl halde bulunan Cem evi inşaatı ülkenin gündemine taşındı. Avcılar belediyesi ile yapılan her görüşme karşılıksız kaldı. Üstüne üstlük Cem evine sahip çıkılması, saldırılarla karşılık buldu. Belediyenin kültür merkezi içerisine sıkıştırmaya çalıştığı Cem evini kabul etmeyen Aleviler, bağımsız bir Cem evinde ısrarlı oldular. Direnişin öncüleri tarafından kurulan Yeşilkent Pirsultan Kültür ve Dayanışma Derneği etrafında birleşen yeşilkentli aleviler yaklaşık 8 ay mücadele ettikten sonra kazandı. Gelen destekler ve halkın kararlı mücadelesi karşısında Avcılar Belediyesi geri adım atmak ve protokol imzalamak zorunda kaldı.

düşürerek talepleri öne çıkardı. Taleplerin karşılanmaması için yapılan oyunları, kurnazlıkları boşa düşürdü. Gerekirse yapılacak protokolün Yeşilkentlilerin kabul ettiği mevcut Alevi derneklerinden ve Vakııflardan biriyle de yapılabileceğini duyurdu. Kendilerinin Cem Evi yapım sürecinin takibini yaparak halkın taleplerinin savunucusu olduklarını ve bu talepleri savunmaya devam edeceklerini vurguladı. Direniş süresince başka alevi kuruluşları ile başından beri dayanışmayı örgütleme çabası vardı. Hacıbektaş Veli Vakfına sürece müdahil olmaları yönünde çağrı yapıldı. Protokol koşullarını öne çıkararak çözüm için rol albileceği vurgulandı. Bu doğrultuda Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV)

Cem evi mücadelesi sürecinde direnişi gayrimeşru göstermrk için “provakatörler”, “teröristler” suçlamaları” tutmayınca Yeşilkent Pirsultan Derneği “çıkar elde etmekle” suçlandı, karalanmak istendi. Belediyeye göre, dernek binayı ele geçirmek istiyordu... Yöre dernekleri adı altında belediyeyle iş yapan kişiler halk arasında bu karalamaları yaymaya ve şovenizmi kışkırtarak ve karalama ile oluşan birlikteliği dağıtmaya çalışıyorlardı. Belediyenin propagandasını yapıyorlardı.Yeşilkent Pirsultan Abdal Derneği bu iftiraları da hızla boşa

ve Avcılar Belediyesi arasında protokol yapıldı. Protokol’de derneğin istediği asgari şartlar kabul edildi. Avcılar Belediyesi, Cem evi inşaatını Alevi inancına göre 12 İmam Orucu’nun tutulduğu Muharrem ayına kadar bitirip teslim edeceği sözünü vermiş olmasına ve protokolün üzerinden 5 ay geçmesine rağmen inşaatta değişiklik olmamıştır. Protokol öncesi Avcılar Belediyesi Cemevi binasını ancak vakıf statüsündeki bir kuruma tahsis edebileceğinin söylenmesi üzerine Dernek, Hacı Bektaş Veli Anadolu

Kültür Vakfı (HBVAKV) ile görüşmelere başlamıştı. Dernek, vakıf ile görüşmeler yaparken Yeşilkent’te bulunan yöre dernekleri vakfa Cemevi için şubelik başvurusunda bulunmuş ve apar topar yetki almışlardır. HBVAKV ile Cemevi mücadelesine öncülük eden Yeşilkent Pirsultan Kültür ve Dayanışma Derneği arasında geçen görüşmelerde asgari düzeyde anlaşma sağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre; 1) Protokolün derneğin talepleri doğrultusunda olması (Belediyenin Kültür evi değil bağımsız bir Cem evi olması vb) 2) Cem evinin isminin Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Yeşilkent Pirsultan Cemevi olması, 3) Vakfın, mevcut şubeye dernekten 2 kişiyi geçici yönetim kuruluna alınması kabul edilmiştir. Gelinen aşamada Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, derneğin verdiği iki kişinin üyeliğini şube genel kurulundan 4 gün öncesine kadar bekleterek bu kişileri yönetime almamış, Cem evinin isminden “Pirsultan” kelimesini çıkarmıştır. Bu arada Avcılar Belediyesi de, Cemevi mücadelesinin öncülerine dava açarak kendilerince intikam almak istemektedirler. Avcılar Belediyesi ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın verdiği sözleri tutmamasına tepki gösteren halk, 18 Ekim tarihinde Yeşilkent Pirsultan Kültür ve Dayanışma Derneği öncülüğünde toplandı. Cemevi inşaatı önünde açık havada bir araya gelerek uyarı cemi yaptı. Yapılan basın açıklamasında inşaatın biran önce tamamlanması ve Pirsultan isminin geri verilmesi için kararlı mücadele vereceklerini duyurdular. Daha önce nasıl ki cem evi talepleri baskı ve şidetle engelenemediyse, 6 kez baskın ve saldırıya uğramak onları yıldırmadıysa, Yeşilkent Pirsultan Cemevi yapılıncaya, protokol hayata geçirinceye kadar mücadele sürecektir!


Kasım 2012 / Sosyalist Dayanışma

TEŞHİS: SOL YETMEZLİĞİ, TEDAVİ: SOL Edip BİLİŞ

C

innet hali, umutsuzluk, karamsarlık, depresyon, kötümserlik...

Toplumsal enkazın altında kalan ve nefes almakta zorlanan çoğunluk, şu an ne yaptığının farkında mı? Son bir kaç haftadır ülkede yaşananları olağan akışın içerisinde konumlandırmak imkansız. Ortalık toz-duman, bu toz-duman içerisinde önünü görebilmek ve sağa sola çarpamadan, devrilmeden yürümek imkânsız. Ülkeyi yönetenler ne yapacaklarının şaşkınlığında. Yönetenlerden kasıt sadece AKP değil topyekûn DEVLET aklı ve onun yönetim aygıtları; yüksek bürokratlar, askerler, ana-akım ve yandaş medya, yazarlar... Elle tutulur hiçbir şey yok: nereden tutsalar, ellerinde kalıp, çürümeye yüz tutuyor. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen olayların her birinin başlı başına araştırılıp derinleştirilmesi gereken önemli yanları var. Ama şimdilik genel çerçeve içerisinde çoğunluğun haliyeti ruhiyesinden bazı kesitleri inceleyelim. Bir ay içerisinde olanlara baktığımızda Suriye’de Türkiye’nin yüz üstü yere kapaklanması, Kürt sorununda 90’lı yılların rüzgârının esmesi, cephanelik patlaması, mülteci ölümleri, en temel insani ve siyasi talepler için bine yakın tutsağın bedenini ölüme yatırması... Yönetenler açısından insan yaşamının ne kadar “değerli” olduğunun ispatı gibi. Çok değil 2009 yılında oluşturulan esenlik

havasından, şimdi bir fırtınanın içine doğru hızla ilerliyoruz. Bu fırtınanın kimi nereye savuracağı da belli değil. Bu belirsizliğin toplum üzerinde yarattığı cinnet, umutsuzluk, karamsarlık, depresyon hali tuhaf bir sorunsal oluşturuyor. Internet ortamından tutun da, TV programlarına kadar her yerde iktidar, çoğunluğa yönelik tam saha pres uygulamakta. Türkiye’nin en çok tıklanan 5 haber sitesine bakın, haberlerin yazım şekli, sunumu, çoğunluğu, aynı derenin yatağına kanalize etmeye çalışıyor. KANALİZASYON ÇUKURUNA. Bu tür haber sitelerinde ilk önce; Photoshop harikası F-16 savaş uçakları eşliğinde “ FLASHFLASH DAĞLARI TERÖRİSTLERE DAR ETTİLER”, ardından ŞEHİT haberleri, peşinden “FENERBAHÇENİN YAPTIĞI SON TRANSFER” en sonda da “X ŞARKICININ BODRUM’DA DENİZE GİRERKEN FENA YAKALANMASI”. Bir anda şehit haberlerinden nasıl Bodrum’daki şarkıcıya geçtik, bayraklara sarılı gencecik yoksul çocuklardan nasıl da bikinili X şarkıcı ya da mankenin zoom yapılmış fotoğraflarına… Bu nasıl bir MİDE?

yok, önemli olan daha YÜKSEK SKORLAR. Eğer Afyon’da patlayan cephanede ölen gencecik insanların sayısı çift haneli olmasaydı onun da bir önemi olmayacaktı SKORLAR CENNETİNDE. Flash- flash haberlerinde dağda öldürülen Kürt gençlerin sayısının kulakları tatmin edecek bir SKORda olması istenir. 400-500 gibi abartılı saylarla tribünlere oynayan iktidar, kendi kalesine gol attığının farkında bile değil. Koskoca bir toplum tribünden olan bitenleri izleyip, kaçırılan pozisyonlara hayıflanmakta, yakalanan fırsatları kaçırmamak için de tezahürat yapmaktadır. Bu taraftarı bol oyunda yoksul ve ezilen kesim ise ister Silvanlı bir Kürt olsun, isterse Tosya’lı bir Türk, ister Alevi olsun ister Sunni hepsi skorlardaki sayılardan ibarettir.

Bu belden aşağılıkla paralel kabaran kof hamaset. Dağlarda ölen gencecik Kürt çocukları için “LEŞLER GEBERDİLER” hezeyanlarıyla etrafına saldıran; Kürd’üyle Türk’üyle eş zamanda “ŞEHİT” düşen askerlere sahte göz yaşları akıtan bu insanlar sıradaki habere ışık hızıyla geçiş yapmaktadır. Ve şimdi biz soralım yeniden o bildik soruyu “NE OLACAK BU ÜLKENİN HALİ?”

Dağlarda ölen gencecik askerlerin, ailelerinin, sevdiklerinin görüntülerinden oluşan tablonun iç karartıcılığı her gün ana haber bültenlerinde sergileniyor. Kimi yeni nişanlı, kiminin 3 aylık bebeği var, kimisinin 2 ay kalmış terhisine… Bayraklara sarılı gönderiliyorlar ana ocaklarına. Yüreklerimiz lime lime edilmiş sanki. Peki, bunlar olurken BÜYÜK İNSANLIĞIMIZ nerede?

Skorlar Cenneti

Toplum skorlar cennetine dönmüş durumda. İktidar partisin sözcüsünün de dediği gibi 3-4 Mehmetçiğin bir önemi

Söylenen sayılardaki ölenler, insan. Farkında mısınız? “500 terörist öldürüldü” derken “500 tane Terminatör mü öldürdünüz?” diye sorası geliyor insanın. Sanki onlar metalden yapılmış. Ölenlerin ne annesi var ne babası ne de sevdikleri. Sanki 500 tane metal yığını.

bızla çekilip ön plana getirilmesi tüm insanlığımızı unutturuyor. Şehit cenaze törenlerinde boy gösterip fotoğraf çektirmeye sıra sıra dizilen bakan, vali, milletvekili ve tüm kravatlı takımı sahte gözyaşlarının ardında çatışmaları körüklemekten öteye hiçbir şey yapmıyor. Kabaran hamasi kofluk, en çok bu görüntülerde alıcı buluyor ve toplum, damarlarından şırınga ile uyuşturucu almışçasına gözü kapalı şekilde etrafa saldırıyor ve yüz üstü yere kapaklanıyor. Koskoca toplum her yere kapaklandığında sıyrık acıları daha da derinleşiyor. Hem duyarsızlık, hem tepkisizlik durumumuzu daha da ağırlaştırıyor. Kırk Haramilerdeki “AÇIL SUSAM AÇIL” repliğindeki kolaylıkla toplumun bu kadar rahat yönlendirilmesi SOL yanımızın eksikliğine (kalbimiz de sola yakındır fizyolojik olarak) bağlı. Nasıl insanda kalp yetmezliği varsa, toplumda da SOL YETMEZLİĞİ var. Yani kalbimiz tekliyor. Bu eksikliği bir an önce gidermek için öyle açık kalp ameliyatlarına gerek yok. Sol ruhun toplumda vücut bulması için tüm yüreği solda çarpanların kalplerini kalplerimizin yanına koyması SOL için ön açıcı olacaktır. Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini; şu güneşten düşen ateşe fırlat; yüreğini yüreklerimizin yanına at!

Bu tabloda bana en eksik gelen şey, gerçek bir SOL DUYU. Haber bültenlerinde, gazetelerde gencecik askerin ailesinin, büyük acısı göz ardı edilerek “VATAN SAĞ OLSUN” cümlesinin cım-

23


Büyük İnsanlığın Yeryüzünde Cenneti Yaratmak Uğruna Gerçekleştirdiği Büyük Atılım

1917 EKİM DEVRİMİNİ YARATANLARA SELAM OLSUN!

Ekim Devrimi modern çağlarda insanlığın zorba sömürü düzeninden kurtuluşu için giriştiği en görkemli deneyimdir. İddialıdır, cüretkârdır, emekçidir, yaratıcıdır, fedakardır. Yarattığı fırtına dünyanın bütün ezilen yüreklerinde bir direniş ezgisine dönüşmüş, dünyanın dört bir yanında işçiler, ezilen halklar, köylüler, kadınlar, gençler Oktobr Devrimi’nin mümkün kıldığı kurtuluşa doğru kanatlanmışlardır. Varlığı dünya çapında tüm egemenlerin korkulu rüyası olmuş, işçi sınıfının tüm tarihsel kazanımlarının en önemli güvencesi olan sosyalist cephenin kuruluş fişeği olmuştur. Bugün insanlığın içinden geçtiği büyük yıkım Ekim Devrimi’ni bir kez daha sahneye çağırıyor. Ezilenler yaşadıkları yıkımın arkasında Ekim Devrimi’ni özüne sahip çıkarak ve geliştirerek koruyamamalarının yattığını her geçen gün daha fazla fark ediyor. Atina’daki kızgın anarşist, cezaevindeki evlatlarına sahip çıkmak için göğsünü siper eden yoksul Kürt köylüsü, Chavez’in seçim kampanyasında varını yoğunu ortaya koyan Caracas varoşlarındaki işportacı, yaktığı bedeniyle bir coğrafyayı ateşleyen Tunus’lu Buazzizi, İtalya’da bütçe kısıntılarına direnen kamu emekçisi, Şili’de parasız eğitim için aylardır direnen devrimci öğrenci, Hindistan’da toprak ağalarının korkulu rüyası Naxaliste’ler, Çin’in ölüm fabrikalarında sömürüden bunaldığında Mao’yu anan işçi, Türkiye’nin kılcal damarlarında işçi sınıfının biriken öfkesini bir kalkışmaya, yanan canların hesabını sormak için örgütlemeye çalışan yiğit ve fedakâr eller, Ekim Devriminin, büyük insanlığı yeniden ayağa kalkmaya; insanlığın ve dünyanın kanını kurutmaya ahdetmiş sermayeyi mezarına gömmeye çağıran çok sesli koronun söylediği direniş türküleri değil midir? Bu güzelim direniş türküsünün sözleri ADALET ve ÖZGÜRLÜK ile başlıyor, DEVRİMle sona eriyor! Ne kadar yenilsek de, kıyılsak da, ezilsek de, horlansak da BİZ kazanacağız! EZİLENLER kazanacak! İNSANLIK KAZANACAK!

Yaşasın Devrim! ‫ !ةروثلا تشاع‬Ζήτω η επανάσταση! Vive la Revolucion! Long Live The Revolution! Biji Soreş!

Sosyalist Dayanışma Dergisi Kasım 2012 16. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Dergisi Kasım 2012 16. Sayı  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement