__MAIN_TEXT__

Page 1

Saray Darbesine Karşı Birleşelim! Faşizme Karşı Demokrasi Cephesi FİYAT: 2 TL

YIL:6 SAYI:44 HAZİRAN 2016

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

Demokratik Laiklik Mücadelesi Birleştirir Piyasaları Saray Çarptı KESK’e Dönük Saldırılar ve Mücadele Demokrasi Mücadelesi “1Arada” Güvencesizlerin Güvencesi Sokak Sendikası “Birlikte Çözüm Yolları Aradık” Sonunda “Yol Ayrımı”na Geldik Gasp Yasaları ve Direnişin Dayanılmaz Güzelliği Gençliğin Rolu ve Güvenlik Mücadele Ederek Kazandık! Direnerek Savunacağız! Libya’da Yeni Girişim Adımları Küba, Devrim ve ‘Tok’ Bir Özgürlük Altın Palmiye’yi Bizim Yönetmenimiz Kazandı


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

orhan kemal’in güzel anısına..

işten çıktım

sokakta tank paleti

sokaktayım

sokakta düdük sesi

elim yüzüm üstümbaşım gazete

sarı sarı yapraklarla birlikte sanki

sokakta tank paleti sokakta düdük sesi sokakta tomson sokağa çıkmak yasak sokaktayım gece leylâk ve tomurcuk kokuyor yaralı bir şahin olmuş yüreğim uy anam anam haziranda ölmek zor! … çalışmışım onbeş saat

Yıl: 6, Sayı: 44 Haziran 2016 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

… yıllar var ki ter içinde taşıdım ben bu yükü bıraktım acının alkışlarına 3 haziran ‘63’ü bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta bir kırmızı gül dalı iğilmiş üzerine yatıyor oralarda bir eski gömütlükte yatıyor usta

havada tüy

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi

dallarda insan iskeletleri

tükenmişim onbeş saat acıkmışım yorulmuşum uykusamışım

bir kırmızı gül dalı iğilmiş üzerine okşar yanan alnını bir kırmızı gül dalı nâzım ustanın

anama sövmüş patron ter döktüğüm gazetede sıkmışım dişlerimi ıslıkla söylemişim umutlarımı susarak söylemişim

gece leylâk ve tomurcuk kokuyor bir basın işçisiyim

sıcak bir ev özlemişim

elim yüzüm üstümbaşım gazete

sıcak bir yemek

geçsem de gölgesinden tankların tomsonların

ve sıcacık bir yatakta unutturan öpücükler çıkmışım bir kavgadan vurmuşum sokaklara

ötüyor

şuramda bir çalıkuşu

uy anam anam haziranda ölmek zor! Hasan Hüseyin Korkmazgil


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

SARAY DARBESİNE KARŞI BİRLEŞELİM!

E

konomik ve siyasal krizlerin altüst oluşlarla yaşandığı bu dönemde faşizmin yükselişine tanık oluruz. Yine sağ tüm dünyada en kör göze batacak şekilde yükselişe geçmiştir. ABD’de ırkçı aday Trump’ın yükselişi, Arjantin’de 85 yıl sonra sağcı bir başkan seçilmesi, Kolombiya’da sağın atağı bu yükselişin en son göstergeleri olmuştur. Ekonomik ve siyasal uygulamalar ile beraber sermayeyi güçlendiren politikaların derinleştirilmek istendiğini görüyoruz. Fransa’da özgün olarak burjuvazi aleyhine halk isyanının sebebi de bu güvencesizlik politikalarının dayatılmasıdır. Ülkede bu konuda son örnek cumhurbaşkanının da onayıyla Kiralık İşçi Yasası adı altında köleliğin resmileştirilmesi şeklinde yaşandı. Neoliberal politikaların ilk vurduğu yer olarak Latin Amerika’da, buna önce devrimle karşılık verilse de 21. yüzyıl sosyalizmi irtifa kaybetmeye başlamış, Madura darbeye karşı olağanüstü hal önlemi almak zorunda kalmıştır. IŞİD bölgede güç kaybetmeye başlasa da Irak’ta Musul, Suriye’de Rakka bölgesinde varlığını sürdürmektedir. Demokratik Suriye Güçleri’nin bir süre önce Rakka’nın kuzeyine başlattığı operasyonla çeşitli bölgeler temizlense de uzun vadede henüz IŞİD’den boşalacak o koca alanın nasıl doldurulacağı konusu belirsizliğini korumaktadır. IŞİD’in geriletilmesi ve bölgeden süpürülmesi ile ilgili olarak emperyalist güçler hem fikir olsa da paylaşım harareti devam etmektedir. Kilise roketler tesadüfen düşmemektedir. IŞİD’in tek nefes alabildiği hat olması itibariyle Türkiye IŞİD için hala son derece önemlidir. Bu anlamda IŞİD Türkiye’de halklar için ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor. IŞİD’e karşı savunma oluşturmak bu bakımdan Türkiye Devrimci Hareketi’nin önemli görevlerinden olmak zorundadır.

Kürt Siyasi Hareketi açısından olanak ve fırsatların sürdüğü bir dönemden geçiyoruz. Ulusal kongrenin gündeme geldiği bu dönemde Kürtleri kimin temsil ettiği noktasında da hesaplaşma devam etmektedir. ABD’nin seçeneği olarak Barzani mi, yoksa Suriye’de PYD mi bu öncülüğü hak ediyor tartışmalarda uzun süredir bir yer tutmaktadır. Türkiye Kürdistanı’nda savaş suçlarının neredeyse sıradanlaştığı ve gündelikleştiği bugünlerde Cizre benzeri bir katliamın Nusaybin’de de yaşanmasının Türk devleti açısından herhangi bir sakıncası bulunmamaktadır. Ülkemiz Saray darbesiyle her gün daha fazla inmelenmektedir. En son kendi başbakanına darbe yapmakta da sakınca görmeyen diktatör, kimin hangi koltuğa nasıl geldiğini unutmaması konusunda herkesi sıkı sıkıya tembihliyor ve Davutoğlu yerine Binali Yıldırım’ı geçirerek düşük profilli yeni bir başbakanla bizi tanıştırıyor. Sarayın darbe konseptinin en önemli halkalarından biri olan ve HDP’li vekilllerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını öngören yasa değişikliği teklifinin meclisten CHP oylarıyla geçmesi önümüzdeki günlerin ne kadar çetin olacağının göstergesidir. Altı milyon seçmenin iradesini ortadan kaldırmaya çalışmak Saray darbecileri açısından o kadar da mühim bir mesele değilken asıl olan tek adamlık, başkanlık hülyalarıyla seksen milyon nüfusu olan bir ülkenin iradesini ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Dokunulmazlık meselesiyle ilgili olarak CHP ise ikircikli bir tutum içerisinde bile kalmamış, doğrudan AKP’nin yasa teklifine anayasaya aykırı olduğunu bile bile “Evet diyeceğiz.” diyerek tarihsel kodlarından gelen devletçi ve Kürt düşmanı rolünü oynamıştır. Bu durumda CHP’den medet uman kimi sosyalist partiler de bu gelişmelerden kendine pay çıkarmalıdır.

Saray hem ekonomik hem siyasal düzenlemelerle birlikte diktatörleşme sürecinin alt yapısını oluşturmaya çalışıyor. Laiklik karşıtı söylemleri kullanması, kadın ve çocuk haklarını gasp edecek boşanma komisyonunun hazırladığı yasaları desteklemesi, tecavüzcü Ensarcıları koruması gibi süreçler AKP tarafından diktatörü başkanlığa götürecek sürecin ideolojik kılıfının görünen kısımlarıdır. Yeni inşa edilecek rejimin İslami yapıda olmasının istendiği alenen ifade edilmekte, kendini destekleyen kesimler bu ideolojik çimento ile kemikleştirilmeye çalışılmaktadır. AKP bu süreçte istediği her şeyi kendi iç gerilimlerine rağmen başarıyor görünüyor. Ancak bu görüntü yanıltıcıdır. AKP’nin önü sanıldığı kadar engelsiz değildir. İktidarını kaybetmemeye sarsılmaz bir inançla bağlanmış olan çürük çarık diktatörü asıl yıkılmaz gösteren şey ise halk güçlerinin örgütsüzlüğüdür. Dünyada sağ eğilimlerin seçenek olması, neoliberal politikaların son uygulamalarla birlikte derinleştirilmek istenmesi ve ülkede kadınların, Kürtlerin, çocukların, Alevilerin özellikle hedef haline getirilerek diktatörlüğün ve faşizmin inşa edilmek istenmesi ile karşı karşıyayız. Günler içerisinde dokunulmazlıkları kaldırılan vekillerimize dönük yaptırımlar başlayabilir. Tek alternatifimiz ise direnmektir. Darbeye karşı demokrasinin inşa edileceği ve direnişin büyütüleceği zorlu, çetin bir döneme giriyoruz. Kuşkusuz her dönemin kendine özgü mücadele yöntemleri olduğunu bilerek. Bu dönemde HDP’yi de aşan demokrasi cephesini oluşturmak bugünün önemli görevlerinden birisidir. Kanserle karşı karşıyayız. Ya Saray darbesi tamamlanacak ya da direnerek demokrasi yolu açılacaktır. Saray darbesine karşı demokrasi için direnişi büyütelim! Diktatörü yenelim!

Sarayın darbe konseptinin en önemli halkalarından biri olan ve HDP’li vekilllerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını öngören yasa değişikliği teklifinin meclisten CHP oylarıyla geçmesi önümüzdeki günlerin ne kadar çetin olacağının göstergesidir. Altı milyon seçmenin iradesini ortadan kaldırmaya çalışmak Saray darbecileri açısından o kadar da mühim bir mesele değilken asıl olan tek adamlık, başkanlık hülyalarıyla seksen milyon nüfusu olan bir ülkenin iradesini ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

SODAP Meclisi Karar Metni’nden alıntıdır.

3


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

FAŞİZME KARŞI DEMOKRASİ CEPHESİ MUZAFFER KAYA

4

C

umhuriyet tarihiminiz en büyük siyasi krizinin içinde olduğumuz artık sıradan bir tespit oldu. Davutoğlu’nun tasfiyesi ve dokunulmazlıkların anayasaya aykırı bir şekilde kaldırılmasıyla Erdoğan başkanlık yürüyüşünde iki adım daha atmış oldu. Kürt coğrafyasında savaş bütün şiddetiyle devam ederken Erdoğan kışkırttığı şovenizmin üstüne binerek tek adam rejimini inşa etmeye devam ediyor. Bu yolda bir yıldır ordu ve MHP ile kurduğu ittifaka, son olarak dokunulmazlık bahsinde CHP yönetimi de katılmış oldu. CHP’nin son bir yıl içerisinde Barış Bloku üyeliğinden savaş koalisyonuna doğru sürüklenmiş olmasının nedenleri bu yazının konusu değil, ama 100’den fazla milletvekilinin çeşitli nedenlerle “Hayır” oyu vermiş olması parti içinde demokrasi mücadelesine katkı verebilecek önemli bir potansiyel olduğunu gösteriyor. Bu satırların yazıldığı sırada dokunulmazlık kanunun anayasaya mahkemesine götürülmesine CHP milletvekillerinin destek verip vermeyeceği hala belirsizliğini koruyor. Erdoğan’ın anayasayı çiğneyerek fiilen devlet başkanı gibi davranması, kimi sol kesimlerde zaten fiilen başkanlık yapıyor daha kötüsü ne olabilir gibi bir duygu yaratabiliyor. Ancak durum böyle değil, Gezi’nin sloganı Erdoğan için de geçerli, “Bu daha başlangıç”. Artvin’deki bir açılış töreninde HDP milletvekillerini “Bunlar iyi günleriniz.” diye tehdit etmesi

boşuna değil. Erdoğan’ın arzuladığı mutlak iktidar gerçekte hiçbir zaman mümkün olmadığı için hep saldırmaya, hep düşman yaratmaya devam edecek. Bu yüzden bu tehdidi tüm demokratik muhalefet kendisine yönelik olarak almalı. Erdoğan hayalindeki faşist rejimi inşa etmenin daha başlangıcında olduğunu düşünüyor. Eğer iktidarı bütünüyle kendi ellerinde toplayabilirse sokağa çıkamadığımız gibi, sözümüzü bile söyleyemediğimiz bir Türkiye hayal edin. Erdoğan’ın bunu başarıp başaramayacağını tartışabiliriz ama deneyeceği kesin. Bu anlamda Türkiye Solu, 12 Eylül öncesine benzer bir dönemde bulunuyor. Elbette siyasal, sosyal ve ekonomik şartlar bambaşka. Ancak faşizmin öngünlerinde olmak gibi keskin bir benzerlik içindeyiz. 1980 darbesi aşikâr bir biçimde “geliyorum” derken sol örgütler strateji ve taktiklerinde köklü bir değişiklik yapmadılar, aksine zaten yapageldiklerini aynen sürdürdüler. Oysa siyasi dengelerin köklü bir şekilde değişeceği açıktı ve her şeyi buna göre yeniden düzenlemek gerekiyordu. Darbe rejimi inşa edildikten sonra yapılabileceklerin son derece sınırlı olduğunu yine 12 Eylül deneyimden biliyoruz. Türk tipi faşizmin ön günlerinde hala yapabileceğimiz çok şey var. Öncelikle 12 Eylül öncesi günlere benzer bir siyasi konjonktür içinde olduğumuzu kabul edip tüm siyasi faaliyetlerimizi buna göre yeniden dü-

zenlemek zorundayız. Lenin’in meşhur deyimi ile yakalamamız gereken kritik halka nedir? Bu soruya yanıtın geniş bir antifaşist cephe kurmak olduğu sanırım bir sır değil. Giderek daha yüksek sesle faşizme karşı geniş bir demokrasi cephesinin kurulması gerekliliği sol kamuoyunda tartışılıyor. Bu konuda dâhiyane fikirlerden çok güven verici pratik girişimlere ihtiyacımız var. Demokrasi cephesi aslında 3 yıl önce Gezi isyanı sırasında fiilen eylemin içinde oluştu ama kurumsallaşamadığı için sönümlendi. Geçen yıl HDP’nin barajı aşması için oluşan seçim ittifakı da aslında kısmi bir demokrasi cephesiydi. Bugün faşizmin ayak sesleri kulağımızı sağır ederken tüm demokrasi güçlerinin bir araya gelip ortak bir direniş hattı oluşturmasından daha doğal ve gerekli bir şey olamaz. Kurulacak bir demokrasi cephesinin kimleri kapsayacağı, nasıl işleyeceği, nasıl bir söylem ve eylem hattı oluşturacağı elbette tartışılması gereken önemli başlıklar. Burada bu detaylara girmek mümkün olmasa da kabaca şunlar söylenebilir: Gezi’nin toplumsal ve siyasal çeşitliliğini bünyesinde birleştirebilecek bir cephe hayal etmeliyiz. Üç temel kavram etrafında birleşebiliriz; tek adam rejimine karşı Demokrasi, savaşa karşı Barış, dinselleşmeye ve mezhepçiliğe karşı Laiklik. Şu an sol hareketin önünde koyabileceği bundan daha önemli bir görev düşünemiyorum.


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

DEMOKRATİK LAİKLİK MÜCADELESİ BİRLEŞTİRİR

D

aha önce dindar bir Anayasa’nın gerektiğini belirten TBMM Başkanı İsmail Kahraman, geçtiğimiz günlerde bu demecine yeniden sahip çıkan bir duruş sergiledi. Türkiye’nin bir din devletine dönüşümünün eşiğinde olduğunu düşünebilir miyiz? Erdoğan’ın kafasındaki birinci önceliğin kendisini hukuken güvence altına alacağı bir formülü (Başkanlık ya da Partili Cumhurbaşkanlığı) Anayasa’ya kazımak olduğu açıktır. Böylesi bir formülde ilerleme sağlandığı takdirde dindar Anayasa da çok daha güçlü bir olasılık haline gelecektir. Erdoğan’ın şu anda birinci önceliğinin Kürt Sorunu’nu “hal”etmek, Ortadoğu’da ve Suriye’de gelişen yeni koşullara uygun bir pozisyon almaya çalışmak olduğu da ortadadır. Dolayısıyla laiklik meselesinin gündeme gelme hızı bu noktalarda sağlanacak politik gelişmelerin seyrine bağlıdır. Fakat Erdoğan ve çevresindekilerin kendilerine sıkı bir meşruiyet kazandırmak için dinselleşme sürecini çok aktif bir biçimde kullandıkları görülmektedir. Cemaat ile ittifak günlerinde çoğu İslamcı siyasi hareket ve tarikat kendilerini görece dışlanmış hissetmekteydiler. Ancak Gezi ve özellikle de 17-25 Aralık sonrasında İslamcı örgütler Erdoğan’da aradıkları dini ve siyasi lideri bulmuş gibi görünüyorlar. Türkiye’de Erdoğan’ı eleştiren radikal bir siyasal İslami çizgi bulunmamaktadır. Bu durumun Erdoğan’ın hegemonyasına büyük bir destek sağladığı açıktır. Erdoğan bir siyasal rejim değişikliği hedeflemektedir ve kurmayı düşündüğü yeni rejimin İslami bir yapıda olmasını istediği de açıktır. Bu konuda savaş bloğu içerisinde bir mutabakatın emareleri de okunmaktadır. En son Binali hükümetinde, Milli Eği-

tim Bakanlığı görevinin kıdemli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a verilmiş olması, askerin eğitim sistemine dönük kimi taleplerinin belirleyici olmasına dönük bir düzenleme olarak da değerlendirilebilir. Yine Ergenekon Davası sanıklarından eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un Atatürkçü Düşünce Derneği’nde yaptığı bir konuşmada “imam hatiplere ve ilahiyat fakültelerine sahip çıkması” ve bir dönem kapatılmalarını eleştirmesi savaş koalisyonunun ruhuna uygun gözükmektedir. 1932 yılında İmam Hatip okullarının Atatürk döneminde kapatılmasının bir eski Genelkurmay Başkanı tarafından eleştirilmesi ve bu kurumları radikal İslam’ın ve cemaatlerin panzehiri olarak göstermesi aslında yeni dönemin şifrelerini okuyabilmek açısından oldukça önemlidir. Benzer bir şifreli mesaj Sümeyye Erdoğan’ın düğününde Hulusi Akar’ın doğrudan laiklik açıklamasının sahibi İsmail Kahraman ile aynı şahitler grubuna üye olmaktan beis duymaması ile de verilmişti. Bu tablo oldukça önemlidir. Olumsuz yanı, düzen güçleri açısından laikliği daha da aşındırma noktasında bir konsensusun bulunduğunu göstermektedir. Olumlu yanı ise orduyu laikliğin bekçisi olarak görme yanlışının giderek savunulacak hiçbir yanının kalmadığının ortaya çıkmış olmasıdır. 1980 darbesi sonrasında devrimci/sosyalist hareketleri boğmaya çalışırken İslamcıların her açıdan desteklendiği bir dönemi başlatan ordunun, 28 Şubat dönemindeki tutumu bu yanlış bilinci üretmişti. Artık hala bu zeminde durmanın hiçbir tutarlı yanı olamaz. Laiklik mücadelesi ile ilgili yapılacak önemli yanlışlardan bir tanesi de bunu örneğin HDP ile arayı açmanın bir gerekçesi olarak kullanmaktır. Oysa laiklik

mücadelesi Saray faşizmi karşısında en geniş kesimleri birleştirme potansiyeli olan çok önemli bir mücadele alanıdır. ÖDP ve TKP gibi kimi partiler, HDP’ye ve Kürt halkına çok yoğun saldırılmasına rağmen dayanışmayı hala içselleştirememiş bir görüntü sergilemektedirler. Laiklik gündemini merkez gündem olarak yansıtarak konuyu bir uzaklaşma vesilesi haline getirmeye çalışmaktadırlar. Durumun bu kadar kritik, saldırının bu kadar şiddetli olduğu bir momentte deyim yerindeyse laiklik mücadelesini “kaçırmaya” çalışmak öncelikle laiklik mücadelesine büyük zarar verecektir. Bir politik gündem arkasında en geniş toplumsal muhalefetin birleşmesi sağlandığı oranda başarılı bir mücadele pratiğinin ekseni olabilecektir. Orta sınıf laikler yeterli bulmayabilir ancak Kürt siyasi hareketinin demokratik laiklik algısı oldukça güçlü ve sahicidir. HDP 7 Haziran seçimleri öncesinde tüm saldırılara rağmen Diyanet’in kaldırılması gerektiğini son derece ikna edici bir biçimde savunmayı başarmıştır. Örneğin; gözlerin hiç ayrılamadığı CHP bu noktanın yanına dahi yanaşamamıştır. YPJ’nin kadın savaşçıları da aslında İslamcılığın kadını toplumsal yaşamın yaması yapma çabalarının somut olarak panzehiridir. Kürt Özgürlük Hareketi, Kemalizm’in

M. SİNAN MERT

ve dolayısıyla laikliğin en zayıf olduğu bir toplumsal dokuda son derece güçlü bir demokratik laiklik duruşu yaratmıştır. Türkiyeli sosyalistler buraya doğru bakmalıdır. Altan Tan’ın kimi söylemleri üzerinden çok kapsamlı analizler yapmak gerçekliği karartır. İkinci bir yanlış ise yine aynı çevreler tarafından laikliğe sıfat eklenmesine itiraz edilerek gerçekleştirilmektedir. Oysa Davutoğlu tarafından kullanıldıktan sonra daha da antipatik hale gelen Özgürlükçü Laiklik kavramı Türkiye Soluna ÖDP’nin armağanıdır. ÖDP şimdi reddi miras yapıyor olabilir ancak laikliğin hiçbir sıfat eklenmeden benimsenmesinin Kemalist laiklikten ayrışmama çabası olduğu da açıktır. Kemalist kitlelerle mücadelede ortak hareket etmekten kaçınılması ne kadar saçmaysa bunu yapabilmek için ideolojik özgünlüğünü rafa kaldırmak da o derece büyük bir yanlışlık, bir tür kuyrukçuluk olacaktır. Yoksa böylesi bir ideolojik özgünlük vehmederek bizler mi hata yapıyoruz? Bu konuda yazmaya gelecek sayılarda da devam edeceğiz.

5


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

PİYASALARI SARAY ÇARPTI M. SİNAN MERT

Ancak inşaat sektöründe de işler terse dönüyor. Konut satışları, 2016 Nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %10,9 oranında düştü. Düşüş ipotekli satışlarda daha da fazla, %27,4. Toplum konut satışlarında ipotekli satışların oranı 1/3’ün altına gerilemiş durumda (%31,4).

6

E

konomide çok alametler belirdi. Dışarıdan sıcak para girişine bağımlı bir “yükselen piyasa ekonomisi” olarak ABD Merkez Bankası FED’in ara verdiği faiz artırımlarına Haziran ayından itibaren yeniden başlayacağını açıklaması Türkiye ekonomisinin tansiyonunu yükseltti. Bunun üstüne giderek şiddetlenen savaş koşullarının ve Rusya ile yaşanan krizin turizm sektörünü neredeyse çöküşün eşiğine getirmesi durumun vahametini arttırıyor. Davutoğlu hükümetinin Saray tarafından düşürülmesi de ülkenin siyasi istikrardan giderek uzaklaştığı şeklinde okundu ve ülkenin risk primini daha da arttırdı. Küresel sermayenin yakından tanıdığı ve güvence olarak gördüğü Mehmet Şimşek’in bakanlık koltuğunu korumasının küresel piyasalarda yarattığı olumlu etki ise sadece 1 gün sürmüş gibi görünüyor. Mayıs ayında Türkiye ekonomisi aslında siyasi krizler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha açıkça ortaya koymuş oldu. Korkut Boratav 2-13 Mayıs tarihleri arasında dolar karşısında “yükselen piyasaların” kur değerlerindeki değişimi incelendiğinde Türk Lirası %5,9’luk değer kaybıyla ikinciyi (%2,1) ikiye katlamış durumda. (http://www.birgun. net/haber-detay/bes-ayda-ucfinansal-dalga-112931.html) 10 Mayıs tarihli Financial Times’ta yayınlanan bir yorumda ise şöyle deniyordu: “Sert piyasa koşullarının genellikle zayıf halkası olan Türkiye bile kurları güvenceye almadan faizleri indirmeye kalkmıştır. Brezilya ılımlı, Türkiye ciddi siyasi risklerle karşı karşıya.” Tüm küresel sermaye çevreleri Mehmet Şimşek’in Merkez Bankası’nı Saray’ın basıncına karşı koruyup koruyamayacağını tartışmakta, genel eğilim ise Şimşek’in elinin önceki dönemlere çok daha zayıf olduğunu düşünmekte. Türkiye ekonomisinin

üzerinde en etkin aktör olarak tanımlanan aktör ise oldukça dikkat çekici: “Erdoğan ve yakın danışmanlarından oluşan çember”. Cemil Ertem ve Yiğit Bulut isimli meczuplar eliyle Türkiye “milli ekonomi” inşa hamlesinin eşiğinde gözüküyor. Birkaç sene önce Birgün gazetesinde fantastik kolajlama ekonomi-politik değerlendirmeleri yazan Ertem, Saray’da Erdoğan’ın ruh haline en uygun atmasyon hikayelerini anlatmayı başarıyor gözüküyor. Ertem TRT’ye verdiği demeçlerden birinde şöyle buyuruyor: “Türkiye dışarıdan gelen uyarıları dinlemek yerine kendi özgün politik çözümlerini uygulayacak. Yeni hükümet Türkiye’nin ekonomik altyapısını faiz oranlarına dayalı olmaktan üretime dayalı bir biçime dönüştürecek.” Erdoğan’ın her durumda bir yerlere muhalefet ediyor gibi konuşmayı başarması, onun popülist karakterinin en öne çıkan yanlarından birisi. Nasılsa “14 yıldır iktidardasınız, ekonominin faiz oranlarına bu kadar bağlı olması tablosunda sizin hiç mi payınız yok?” diyecek bir muhabiri TRT’de bulabilme şansımız yok. Fakat ülkenin imalat sanayisinin ekonomiden aldığı pay giderek azalırken, değerli kur politikası ülkenin ara mal üretim altyapısını tamamen imha etmişken şimdi yeniden üretim politikasına sarılmak nasıl açıklanmalı? Beylerin zaten üretimden anladıklarının da kentsel rant yaratmak ve üzerlerine inşaat kondurmak olduğu bu kadar açıkken! Ancak inşaat sektöründe de işler terse dönüyor. Konut satışları, 2016 Nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %10,9 oranında düştü. Düşüş ipotekli satışlarda daha da fazla, %27,4. Toplum konut satışlarında ipotekli satışların oranı 1/3’ün altına gerilemiş durumda (%31,4). Erdoğan’ın Merkez Bankası’nı faizler konusunda bu kadar yoğun bir markaj altına almasının gerekçeleri de daha rahatlıkla

anlaşılabiliyor. Sosyoloji mezunu yeni Merkez Bankası Başkanı ikinci toplantısında faizleri küçük de olsa aşağıya çekti ancak Saray’ın bundan çoğunu istediği bilinmekte. Hele de Başkanlık / Partili Cumhurbaşkanlığı meselesinin referandumsuz/seçimsiz halledilemeyeceği ortaya çıktıkça Saray’ın büyüme oranını arttırmaya ihtiyacı var. Bunun sonucunda Binali’nin “Yatırımcının ayağına turkuaz halı sereceğiz” demeci geliyor. AKP, finans kapitalin hiç değişmez politikası sıkıştıkça işçinin gırtlağına daha fazla yapışma geleneğine daha fazla yoğunlaşacak. Özel İstihdam Büroları’nın jet hızıyla yasalaşması patronların işgücü maliyetlerini aşağıya çekecek. İşçi maaşlarından her ay 100 lira daha fazla kesinti yapılmasına yol açacak zorunlu BES uygulaması ise finans piyasalarının derinliğini, işçilerin ise borçluluğunu azaltacak. “Her işçi bir portföy yöneticisi olacak” şarlatanlığıyla finans devlerine cebellezi edilecek yeni birikimcikler yaratılacak. En önemlisi de finans kapitalin kadim derdi kıdem meselesi halledilerek, patronların ayaklarına kırmızı halı serilmiş olacak. Fakat ancak kendi gerçekliklerinin zerre kadar ayırdında olmayanlar hem PKK hem de IŞİD ile aynı anda savaşmak zorunda kalan bir ülkeye, böylesi bir zamanda yabancı sermaye akışının artacağını umabilir. Erdoğan’ın referandum/erken seçim öncesinde ekonomiyi patlatma planları hem dövizle borçlu şirketler için alarm durumunu şiddetlendirebilir hem de artacak kamu harcamaları, ekonominin şu anda yegane “tutunacak dalı” bütçe dengelerini alt üst edebilir. Küresel piyasalarda dalgalanma emareleri belirirken küçük bir tekneyle hızlanma çabaları alabora durumuna yol açabilir. Cemil Ertem’in uydurduğu Erdoganomics’in nasıl bir illet olduğunu keşfetmeye az kaldı…


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

KESK’E DÖNÜK SALDIRILAR VE MÜCADELE KESK son 3 aylık Sendikal Hak İhlalleri Raporu’nu açıkladı: 7 Şubat’tan bugüne 16.475’i 29 Aralık greviyle ilgili olmak üzere 16.676 kamu emekçisine soruşturma açılmış. Soruşturma açılanların büyük bir çoğunluğu eğitim emekçisi. Sürgün edilen 82 kişi, görevden men cezası alan 50 kişi… Gözaltı ve tutuklama sayısı 20… Rapor bu şekilde uzayıp gidiyor. Baskılar, sürgünler, mobbingler, ayrımcılıklar, sendika üyeliğinin engellenmesi, ceza davaları, soruşturmalar, işten atmalar… Askeri darbe de bile olmayan gerçekleştiriliyor. sözleşmelerden ve

dönemlerinuygulamalar Uluslararası anayasadan

doğan en temel sendikal haklar ayaklar altında… Hukuksuzluk diz boyu… Eğitim-Sen’in özel olarak hedefe konduğu ortada… 29 Aralık grevi hakkında şimdiye kadar açılan soruşturma sayısı, yakın tarihin en kitlesel rakamları. Bu sayının tek adam diktatörlüğünün güç gösterisini yükselteceği “düşük profilli” başbakan döneminde hızla artması yaygın bir öngörü. 17 Şubat 2016 tarihinde, “Milli Güvenliği Tehdit Eden Örgüt ve Yapılarla İrtibatlı Kamu Çalışanları Hakkında” başlığıyla yayınlanan Başbakanlık genelgesinin kamudaki tüm muhalif sesleri susturmaya, “cadı avı” başlatmaya dönük bir düzenleme

olduğu, hemen ardından hayata geçirilen uygulamalarla apaçık ortaya çıktı. Bu genelgeden sonra, AKP faşizmine yönelik en ufak muhalefeti olan emekçilerin her türlü baskı ve soruşturmaya maruz kalma durumu trajik boyutlarda arttı. Bu kitleselliğe ulaşmış olmasına rağmen açılan keyfi-hukuksuz soruşturmalar, Saray’ın “Mevzuatı bir yana bırakın.” talimatına uymayı reddeden, yasa ve yönetmeliklere göre denetim ve soruşturma yürütmeye çalışan kimi maarif müfettişleri sayesinde istenilen sonuçları üretmemiş olacak ki yeni saldırı dalgası bu kez de müfettişlere dönük olarak geldi. Meclis Komisyonu’na gön-

derilen yasa tasarısına göre sayıları 4000’i bulan müfettişlerin denetim yetkisi ellerinden alınarak MEB’de uzman statüsüne geçirilecekler. Bunların içinden ve/veya diğer kurumlardan 500 kişi, yapılacak “mülakatta” başarılı olmaları durumunda yeniden müfettiş olarak atanacaklar. Şimdiye kadar bütün yönetici atamalarında uygulamaya koydukları “mülakat”ların nasıl bir seçim yaptığı, neye göre seçtiği, seçilenlerin neyin tetikçiliğini yaptığı herkesin malûmu olduğuna göre bu düzenlemenin hedefini anlamak da zor olmasa gerek. KESK’i, Eğitim-Sen’i hedef alan bu saldırganlık tesadüfi değildir. Erdoğan’ın başkanlığında simgeleşen islamofaşizmin inşa

süreci toplumsal yapının da bir bütün olarak dönüştürülmesi süreciyle birlikte yol almaktadır. Bu rejimin inşası için eğitim başta olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin Saray’ın projesi ekseninde dönüştürülmesi gerekir. Eğitim alanının bir bütün olarak dinselleştirilmesi ve ticarileştirilmesine dönük uygulamaların, kamusal hizmetleri rantçı ve piyasacı anlayışla yeniden düzenleyen uygulamalarının hız kazanması bunun içindir. Yeni rejimin dinci ideolojiyi giyinmiş biatçı topluma ve bu ideolojik formasyonun misyonerliğini, cihadistliğini yapacak yeni nesillere, kadrolara ihtiyacı vardır. Bunun için anaokulundan üniversitesine kadar bütün eğitim sistemi söz konusu ihtiyaçlara göre yeniden inşa edilmelidir. Bütün eksiklerine ve zaaflarına rağmen, EğitimSen ve KESK, kamu emekçileri arasındaki örgütlülüğüyle, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına, çalışanların “kapıkulu memur”lara dönüştürülmesine, eğitimin dinselleştirilmesine karşı en önemli direnç odaklarından biridir. Bu nedenle bütün emek ve demokrasi güçleri kamu emekçilerine ve onların yürüttüğü mücadeleye sahip çıkmalıdır. Bu saldırı aynı zamanda sermayenin çıkarları için emeğin maliyetinin düşürülmesi, iş güvencesinin ortadan kaldırılması saldırısıdır. Emeğin örgütlülüğünü dağıtarak sermayeye sömürü için dikensiz gül bahçesi yaratma projesidir. Bu saldırılar milletvekili dokunulmazlıklarının oylandığı gece onaylanan kiralık işçilik yasasından, kıdem tazminatının fona devrinden, iş güvencesini hemen bütün kesimler için ortadan kaldıran taşeron yasasından ayrı düşünülemez. Bu nedenle bütün emek ve demokrasi güçleri ekmek, onur ve barış için, geleceğimiz için “birarada” mücadeleyi büyütmelidir.

ELİF CAN

KESK’i, Eğitim-Sen’i hedef alan bu saldırganlık tesadüfi değildir. Erdoğan’ın başkanlığında simgeleşen islamofaşizmin inşa süreci toplumsal yapının da bir bütün olarak dönüştürülmesi süreciyle birlikte yol almaktadır. Bu rejimin inşası için eğitim başta olmak üzere tüm kamusal hizmetlerin Saray’ın projesi ekseninde dönüştürülmesi gerekir. Eğitim alanının bir bütün olarak dinselleştirilmesi ve ticarileştirilmesine dönük uygulamaların, kamusal hizmetleri rantçı ve piyasacı anlayışla yeniden düzenleyen uygulamalarının hız kazanması bunun içindir.

7


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

DEMOKRASİ MÜCADELESİ “1ARADA” SERPİL KEMALBAY

AKP’nin bu manevrası CHP’yi bu suça ortak ederek savaş koalisyonunun kimlerden oluştuğunu daha açık bir şekilde gözler önüne sermek istemiştir. CHP’nin kurumsal yapısının düştüğü bu zehirli çukur şovenizm çukurudur ve teşhir olmuştur. Bu statükocu bağnazlığa artık yeter, diyenler mutlaka olacaktır. Bu kısır döngüden kurtulmak, geleceği ellerine almak için CHP ile aynı önyargıları paylaşmaya son verebilecek, şovenizm bataklığına düşmeyecek geniş kesimlerin olacaktır.

8

B

ugünlerde 3. yıl dönümüne girdiğimiz Haziran isyanı ile 2013’de Türkiye’nin en büyük sosyal hareketi gerçekleşmiş, rantçı, talancı, kadın düşmanı politikalara, otoriterleşmeye, tek adamlığa karşı demokrasi ve yeni bir yaşam talebi sokaklarda günler süren direnişle kendini ortaya koymuştu. Parkları ve meydanları dünyadaki örneklerine benzer şekilde yaşam ve direniş alanına çeviren Gezi isyanı toplumsal, siyasal muhalefetin önüne doğrudan demokrasi ve barış gündemlerini taşıdı. 7 Haziran seçimlerine giderken Gezi Parkı’nda yeşeren demokrasi tomurcuğu HDKHDP’de boy gösterdi. 7 Haziran seçiminde 12 Eylül askeri darbesiyle konulan yüzde on barajını yıkıp geçen HDP sandıktan çıkan aritmetikten de daha da büyük bir etkiye sahip siyasi atmosfer yaratmayı başarmıştı. Bu da otoriterleşmeye karşı demokrasiyi, cinsiyetçiliğe karşı, eşitliği, savaşa karşı barışı güçlendiren bir hat oldu. Sadece HDK-HDP bileşenlerini değil bütün demokrasi güçlerini kucakladı. HDP 1 Kasım’da keyfi şekilde gidilen tekrar seçimde de AKP iktidarının vahşi saldırılarına karşı bu hatta tutunabildi. Tutunulan hat, Kürt sorununa karşı demokratik çözüm ve birlikte yaşam ekseniydi. Bütün farklı kimliklerle bir arada yaşamı, emeği, doğayı, inanç özgürlüğünü, barışı savunan cinsiyet eşitlikçi, demokratik özgürlükçü programdı. Neoliberal saldırılara, kölelik yasalarına, HES’lere, cinsiyetçi politikalara karşı çıkanlar bu hatta buluşmuşlardı. Bu programın önü kesilmezse egemen güçlerin halklara dayattığı ırkçı, şoven, mezhepçi, cinsiyetçi, rantçı, neoliberal gemi su alacaktı. O yüzden de aynı gemide olanlar savaş koalisyonu kurdular ve topyekûn savaş başlatmayı seçtiler.

Bölgede sürdürülen emperyalist yeniden paylaşım savaşı, 100 yıllık statükonun alt üst oluşu, sınırların yeniden çizilme aşamasına gelinmiş olması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu süreçte bir siyasi aktör olarak bölgede rol alması ve Rojava demokratik devriminin tutunma çabası, “O”nun statükosu meselesi Türkiye egemen kliğinin HDP’yi yakın ve ciddi tehlike görme ve karşısında etle tırnak olma gerçekliğinin arka planını oluşturdu. Öte yandan, AKP Saray iktidarının IŞID ve benzer güçlerle bölgede kurduğu iş birlikleri, 17-25 Aralık’ta ortaya saçılan pislikler; Cizre’de, Sur’da, Silopi’de, İdil’de, Nusaybin’de işlenen savaş suçları Erdoğan’ı çıktığı yolda geri dönülmez noktaya getiriyor, yürüttüğü kirli savaş politikalarına daha sıkı bağlanmaya zorluyor. Emperyalistlerin İkiyüzlülüğü AKP Saray iktidarının savaştan kaçıp, zorunlu göçle Türkiye’ye gelen göçmenleri Batı’ya karşı koz olarak kullanması yaratılan tahribatın büyüklüğüne de işaret ediyor. Bölgede Batı güçleri ile yürüttüğü savaş ittifakları ve zaman zaman Batı’yla düştüğü çıkar çatışmaları emperyalist merkezlerle sürtünmelerine sahne olsa da, süren vekalet savaşları AKP Saray iktidarına çoklu seçenekler sunuyor, manevra kabiliyeti kazandırıyor. Birbirlerine çeşitli ithamlarda bulunsalar da coğrafyamızdaki, bölgedeki çatışma ve şiddetten bütün bu güçler hep beraber sorumludurlar. Halklar için kendi örgütlülüğüne ve mücadelesine dayanmaktan da başka çıkar yol bulunmamaktadır. Devletler birbirlerinin kirli politikalarını işlerine geldiğinde birbirlerine karşı kullanıyorlar. Gerçekleri ancak çıkarlarına gelirse dile getirebilirler. Aksi halde üç maymunu oynuyorlar. Merkel’in Kürt illerindeki katliamlara gözlerini kapatarak

kendi mülteci sorununu çözmek için Saray’a verdiği tavizleri biliyoruz. Bunun en son örneği ise Birleşmiş Milletler’in İstanbul’da düzenlediği Dünya İnsani Zirvesi’nin savaş suçu işlemekle suçlanan bir ülkede, Türkiye’de gerçekleşebiliyor olmasıdır. Üstelik zirve bir skandalla bitmiş, 49 ülkenin imza attığı ortak bildiriye ev sahibi Türkiye imza vermemiştir. Oysa insani zirvede yayınlanan bildirge baştan sona evrensel haklar ile doludur. Çatışma alanlarında tarafların uluslararası insan hakları hukukunun yükümlülüklerine uyması, silahlı çatışmalar esnasında sivillerin korunmaları içeriğine sahip deklarasyonun imzalanmaması demek “Ben bu suçları işliyorum ve işleyeceğim.” demektir esasında. İçerde yargıyı tamamen kontrol eden ve ülkeyi keyfiyetle yönetenlerin, söz konusu uluslararası mahkemeler olduğunda kılı kırk yarmaları manidardır. Öfke Ayakta! Bugün toplumun yarısı Saray AKP iktidarına karşı büyük bir öfkeye sahip. Tek adam diktatörlüğüne doğru yaklaşan bu süreci durdurmak isteyen milyonlarca insan arayış içerisinde. Kurtuluşun nerede olduğu sorusu doğal olarak akıllara birleşmeyi, demokratik bir cephe yaratmayı, ortak bir şemsiye altında bir araya gelmeyi getiriyor. Fakat halkların karşısında konumlanan iktidarlar gücü ellerinde toplamayı hesap ettikleri gibi karşılarına dikilebilecek kesimleri nasıl paralize edeceklerini, birbirinden kopartıp uzaklaştırabileceklerini de hesaplıyorlar. Stratejilerini, politikalarını buna göre yapıyor. Nitekim dokunulmazlıkların gündemleşmesi böyle bir planın parçası olarak ortaya atıldı. Savaş koalisyonuna güç devşirmek, Saray’ın karşısında yan yana gelişi önlemek için Türkiye toplumunun yıllar boyu zihinlerine kazınan Kürtlere kar-


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

şı ırkçı şoven önyargılar kışkırtıldı. Despotik bütün iktidarlar her zaman bu zemine güvendiler ve yığınaklarını da hep buraya yaptılar. CHP Statükocudur! Parlamentonun tamamen işlevsizleştirilmesi, Saray AKP diktatörlüğü önündeki tek direnç odağı olan HDP’nin CHP’nin evet oyları ile dokunulmazlıklarının kaldırılması böyle bir planın parçası olarak gerçekleşti. CHP söz konusu Kürt savaşı olduğunda kayıtsız, şartsız Saray’ın arkasına geçtiğini göstermiştir.

sel dönme dolap içerisine hapsetmeye çalışsa da Gezi’den sonra pek çok şey eskisi gibi değil. Halkların kendi kendini yönetme talepleri, Gezi Parkı’nda başlayıp diğer kentlerde de deneyimlenen etkinlikler, forumlar, doğrudan demokrasi pratikleri gel geç şeyler değildi. İzleri geleceğe kaldı. Haziran direnişi emniyetin yayınladığı rapora göre Türkiye’de 2 il hariç bütün illerde irili ufaklı direnişlerle gerçekleşmişti. Ve 2,5 milyonu aşkın insanı mobilize etmişti. Orada yeni ve başka bir dünyaya duyulan özlemin birikmişliği dile gelmekteydi.

AKP’nin bu manevrası CHP’yi bu suça ortak ederek savaş koalisyonunun kimlerden oluştuğunu daha açık bir şekilde gözler önüne sermek istemiştir. CHP’nin kurumsal yapısının düştüğü bu zehirli çukur şovenizm çukurudur ve teşhir olmuştur. Bu statükocu bağnazlığa artık yeter, diyenler mutlaka olacaktır. Bu kısır döngüden kurtulmak, geleceği ellerine almak için CHP ile aynı önyargıları paylaşmaya son verebilecek, şovenizm bataklığına düşmeyecek geniş kesimlerin olacaktır. Bu kişiler statükocu, devletçi anlayışı arkalarında bırakarak, artık gerçek demokrasi ve barıştan yana adım atacaklardır.

Haziran direnişinin kendiliğinden bir hareket olarak yaşanması, örgütlülüğe dönüşememesi, forumların sürdürülememesi büyük bir eksiklik olarak kaldı. Ancak örneğin Cizre’de öz yönetim direnişlerini yapan halkla dayanışmaya gidilmesi, Rojava ve Kobani dayanışmaları, Batılı bir grup gencin Kobani’nin yeniden inşasına soyunması, yeni mücadele alanlarına ilgi ve daha fazla kaynaşma bir süreklilik arz etti. Kana bulanan 10 Ekim mitingi de Cizre’ye el uzatmak isteyen emekçilerin mitingiydi. Doğrusu son dönemde ezilenlerin barıştan ve demokrasiden yana tutum alışları hiç bu kadar toplumsallaşmamıştı.

Gezi’den Kobani’ye Dayanışma Ruhuyla Örgütlenmeye! Savaş konseptine dayanan egemen güçler toplumu bu tarih-

O nedenle savaş koalisyonunun kararını verdiği ‘Çöktürme’ planı bu yüksek profilli demokratik mücadeleyi hedefliyordu.

Savaş koalisyonunun ‘Çöktürme’ planı sadece militarist uygulamalar olarak planlanmadı, aynı zamanda demokratik muhalefetin nasıl dağıtılacağına dair ayrıntılı bir yol haritası da yapıldı. Kentlerde sivillere yönelik patlatılan bombalar ile yan yana gelişleri önlemek istediler, korku iklimini yarattılar. Suruç katliamının da, 10 Ekim katliamının da emniyetin bilgisi dâhilinde gerçekleştiği artık netleşmiş bir bilgidir. Başta seçilmiş yerel yöneticiler olmak üzere, muhalif siyasetçilere yapılan yaygın keyfi tutuklamalar örgütlü gücü dağıtmak için gerçekleştiriliyor. Aynı savaş planı kapsamında kamu emekçileri üzerinde idari baskılar uygulanıyor. Kanunsuz bir genelgeye dayandırarak kamu emekçileri sürgün ediliyor, soruşturmaya tabi tutuluyor ve meslekten uzaklaştırılıyor. 15 bini aşkın kamu emekçisine soruşturma açılması, sürgün ve baskılar sürüyor. Fakat bütün bu saldırılara ablukaya rağmen hiç kimse ne susmak istiyor, ne de iddiasından vazgeçmek istiyor. Geçtiğimiz 8 Mart, 1 Mayıs böyle bir iradenin sonucu olarak gerçekleşebildi. KESK 81 ilden 9 merkezde yaptığı mitinglerle bu saldırılara karşı çıktığını ilan etti. “Bu suça ortak olmayacağız!” diyen akademisyenler baskılara, işsiz bırakılmalarına rağmen mücadelede ısrar-

cı olmaya devam ediyor. HDP darbeye karşı demokratik direniş buluşmaları gerçekleştiriyor. Bütün illerde demokratik siyaset buluşmaları yaparak yerellerde sadece partililerle değil demokratik kurumlarla da temaslarını artırmayı önüne koyuyor. KESK’in laiklik ve güvenceli yaşam mitingi için seçtiği slogandaki gibi, demokrasi mücadelesinde “1Arada” olmaya devam edeceğiz. Fakat aynı zamanda uzun bir zamandır hemen her örgütsel yapının açıklamasında, köşe yazılarında, basın açıklamalarında defaatle ifade edilen demokrasi bloğu ihtiyacının da acil bir ihtiyaç haline geldiğini görmeliyiz. Bu amaçla yan yana gelen bireyler, örgütler, inisiyatifler de demokratik platformlar oluşturuyorlar. Hâlihazırda 4-5 tane böyle demokratik platform oluşmuş durumda. Bazıları barışı öne çıkarıyor, bazıları anayasa tartışmasını, bazıları “Önce Demokrasi!” diyor. Fakat hala bu platformların bir birleriyle nasıl bir eksende buluşacağı ve faşizme karşı ortak sesi ne şekilde yükselteceğimiz cevaplanmamış soru olarak duruyor. Gezi’den Kobani’ye biriktirdiğimiz, bütün direngen gücümüzle, ortak aklımızla, mücadele azmimizle şimdi bu soruyu cevaplamalıyız.

9


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

GÜVENCESİZLERİN GÜVENCESİ SOKAK SENDİKASI (SOKAK-SEN)

S

Hepsinin ortak özelliği kayıt dışı, güvencesiz, gündelikçi olarak çalıştırılıyor olmalarıdır. Yaşadıklarını paylaştılar. Her seferinde çeşitli kriz dönemlerin mağdurları olduk. Ve haklarımızı da hiçbir şekilde ispatlayamıyorduk çünkü işyerleri kayıtlı değil. Mahkemeye gittiğimizde işyerinin kaydına rastlanmıyor. Hangi sendikaya gittiysek ilgilenmediler. Çünkü sigortamız yok. Tüm bunlar üst üste gelince Sokak Sendikası fikri ortaya çıktı.

10

okak Sendikası (SokakSen) güvencesiz işçilerin güvencesi, sigortasız işçilerin sigortasıdır. Sokak Sendikası işçi haklarına göz diken, mevcut yasal hakları hiçe sayan işverenlere karşı sınıfın öz savunma kurumudur. Sokak Sendikası bu tür işverenlere karşı yasal mücadele imkânlarının çok sınırlı olduğu, mahkeme kararlarını bile dinlemeyen işverenlerden yasal haklarını almanın neredeyse imkânsız hale geldiği koşullarda sınıf olarak meşru zeminde iş başa düştü, diyerek mücadele etmektedir. Bunun içinde sınıf zoru çoğu hallerde kaçınılmaz hale gelmiştir. Hele kayıt dışılığı meşrulaştıran bir düzende sınıfın zorunun da meşrulaşacağı açıktır. Merdiven altı, sigortasız, güvencesiz bir ortamda, çalışanlar ertesi gün işe geldiklerinde işyerinin ortadan kaybolduğunu görüyorlar. İşten çıkarılanların ücretleri ödenmiyor. Mahkeme ve sendikalar bunlarla nasıl mücadele edebilir? İşte Sokak Sendikası tam da bu gerçekler ışığında, kayıt dışı bir sendika oluşması gerektiği düşüncesiyle İstanbul’un bir mahallesinde ortaya çıktı. Kimi zaman ödenmeyen maaşlar, kimi zaman işçiye hakaret, küfür, kimi zaman kadına yönelen taciz vb. sınıfa dair tüm sorunlar güvencesiz işçiler tarafından Sokak-Sen’e taşınmaya başlandı ve birlikte çözüm yolları arandı. Sokak Sendikası’na gelen sorunlar o kadar çeşitlendi ki her seferinde yeni bir deneyim ortaya çıktı. Sorunlar çeşitlendikçe, çalışmalar ve deneyimler arttıkça prensipler oluşturulmuştur. Bu çerçevede sorunlar düzenli olarak üç kişilik komisyona gelmekte, ilk olarak bu komisyonda ele alınmaktadır. Bu üç kişiden biri kurumdan, diğer ikisi kurum dışı kişilerden seçilmektedir. Görüşülen sorunun çözümüne dair

belirlenen prensiplerle bir yol haritası belirlenerek sınıfın çıkarları doğrultusunda meşru fiili pratiklere girişilir. Sokak Sendikacılığında karşılaşılan zorluklar da olmaktadır. Bunun başında kurumsallaşma gelmektedir. Sorunu çözülen işçilerin örgütlenme ve Sokak Sendikası meclisinin daimi üyesi olması konusunda zorluklar henüz aşılamamıştır. Basına yansıyan bir örnek: Özgür Gündem’de yer alan ‘Sendika sokakta, sokak sendikada’ adlı haberde şunlara dikkat çekiliyor: İstanbul Okmeydanı Mahallesi’nde emekçiler canlarına tak eden kayıtsızlığa karşı Sokak Sendikası’nı (Sokak-Sen) kurdular. Mahalledeki merdiven altı işyerlerinin kayıt dışı çalıştırdığı, güvencesiz, mevsimlik işçiler ve göçmen işçiler sorunlarını ortaklaştırıp kendi deneyimleriyle sorunlarına çözüm arıyorlar. Bu, bürokrasinin, başkan ve sekreterlerin olmadığı, mahalle sakinlerinden oluşan bir sendika. Güvencesizlerin öz savunması olarak nerede bir hak gaspı varsa hep birlikte patronun kapısına dayanıyorlar. Haklarını almadan o işyerinden ayrılmıyorlar. İşveren gece makinaları kaçırmasın diye nöbet bile tutuyorlar. Tüm bunların yaşandığı Okmeydanı Mahallesi’nde Sokak-Sen çalışanı ile konuştuk. Kapıya dayanıyoruz Mahallede yaşanan hak gaspları bu fikrin doğmasına neden olduğunu söyleyen Sokak Sendikası çalışanı şöyle devam etti: “Bu mahallede merdiven altı bir sürü tekstil atölyesi ve kayıtsız işyerleri var. Buralarda çalışanlar bu mahallenin çocukları, kadınları ya da mevsimlik olarak Kürt illerinden gelenler ile göçmen işçilerdir. Hepsinin ortak özelliği kayıt dışı, güvencesiz, gündelikçi olarak çalıştırılıyor olmalarıdır. Yaşadıklarını paylaştılar. Her seferinde çeşitli kriz dönemlerin mağdurla-

rı olduk. Ve haklarımızı da hiçbir şekilde ispatlayamıyorduk çünkü işyerleri kayıtlı değil. Mahkemeye gittiğimizde işyerinin kaydına rastlanmıyor. Hangi sendikaya gittiysek ilgilenmediler. Çünkü sigortamız yok. Tüm bunlar üst üste gelince Sokak Sendikası fikri ortaya çıktı. Sokak- Sen çalışanı yaşadıkları deneyimleri ise şu ifadelerle aktardı: “2009 yılında bir arkadaşımız çalıştığı işyerinde alacağını 8 ay boyunca alamadı. Patron da mahallemizde tanınan birisi. Önce bu patronun geceleri barlarda, pavyonlarda eğlendiğini tespit ettik. Ardından o işyerinde çalışanların aileleriyle birlikte patronla konuşmaya gittik. Patronun ailesiyle görüştük. Yaşamını deşifre ettik. En sonunda bize bir ödeme planıyla geri döndü. Yine 180 TL’lik bir alacağı için sokak ortasında işveren tarafından dövülen bir ablamızın yaşadıkları var. Dayak yiyen kadınla birlikte iş yerinin bulunduğu sokaktaki esnafı gezdik, işverenin diğer işçilerine anlattık ve iş yerinin kapısında ayrılmadık. İşveren bir saat sonra parayı getirdi ve bütün esnaftan özür diledi. Daha birçok benzer örnekler var.” Amed’in sokakları örnektir Deneyimlerden yola çıkarak güvencesizlerin resmi sendikasının kurulması için çalıştık. Amed’in (Diyarbakır), Colemêrg’in (Hakkari) ve Venezuela sokakları ön açıcı oldu. Bütün dünya deneyimlerinden yararlanıyoruz. Venezüella’yı takip ediyoruz. Kürt illerindeki Demokratik Özerklik sistemini yakından takip ediyoruz. Gençlik, köy, işçi, kadın meclisleri gibi biz de batı illerinde örgütlemeye çalışıyoruz. Bizim için stratejik bir yaklaşımdır. Komünal bir yaşam tarzı benimsediğimiz bir çalışma sistemidir. Yozlaşmayı, çeteleşmeyi, parçalanmışlığı dayatan sisteme karşı stratejik bir karşı mücadeledir.


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

“BİRLİKTE ÇÖZÜM YOLLARI ARADIK”

24

Mayıs 2016’da Güner Işık ve Hamza Konuşlu ile Sosyalist Dayanışma dergisi olarak SokakSen’e başvurularını ve sorunlarını birlikte nasıl çözdüklerini konuştuk. Güner abla, kendinizi tanıtır mısınız? Güner I.: İsmim Güner Işık. 1994’te evlenerek İstanbul’a geldim. 1995’te bir çocuğum oldu. Tekstilde çalışmaya başladım. O gün bugündür işçiyim. Evliyim, ancak hayatımda olmayan, “hayırsız” bir kocam var. Kocamın bir çalışma hayatı yoktu. Kumar oynardı. Eve pek nadir gelirdi. Kendinden daha çok borçluları kapıya dayanırdı. Yıllarca kendi kazandığım parayla kocamın borçlarını ödedim. Hala borçluları arıyor, beni ve çocuğumu tehdit ediyorlar. Bu sebepten çocuğumu uzun zaman ablamın yanında sakladım. Ben kızıma bir yumurta yediremiyorken kocam iskender yiyor. 12 senedir evliyim, ama kocamın eve bir katkısı olmadı. Ödediğim borçlarla kendime yeni bir ev alırdım. Parası olduğu halde tüp parası dahi vermezdi. Bir gün, sokakta iş yerimden bir kadınla gezerlerken karşılaştığımızda eşi olduğumu söylememişti ona. Sonradan beni o kadınla aldattığını da yine aynı kadından dinledim. Kocama verdiğim emekler sonsuz. Beni geç, kendi çocuğunu düşünmez, kendi çocuğunun çektiği eziyetlere üzülmezdi. Kızım da şeker hastası, bir gün ilaç almasa bayılır. Yine de kızımla babasını barıştırmak istiyorum. Çünkü kanser hastasıyım, bana bir şey olursa diye.

iki kişiyi işten çıkardılar. Onların işlerini de bana yaptırmaya başlamışlardı. Usta içip içip işe sarhoş geliyordu. Öğlenden önce depoda uyuyor, öğleden sonra ise ayılıp işler yetişmediği için bana bağırmaya başlıyordu. Tartışmaya başladık, ustabaşına, çok üzerime geldiğini söylediğim anda ustabaşı da “Üzerine mi çıktım?” diyerek sözlü tacizde bulundu. O anda yanımda eleman olmasaydı elimdeki makası saplayacaktım. Yaşadığım taciz üzerine Sokak Sendikası’na başvurdum. Aradan üç gün geçti geçmedi iş yerinden beni iki hafta için ücretsiz izne çıkardılar. Daha sonra döndüğümde “Artık bizim muhatabımız değilsin.” diyerek beni içeri almadılar. Patron ve ustabaşı “iki erkek” el ele verip Sokak Sendikası’na başvurduğum için beni işten attılar.

etkisi altında kalmıştım. Onlardan hesap sormak istiyordum. Öncelikli çözülmesi gereken şey de benim için buydu. Sokak Sendikası’ndan arkadaşlar, ustanın ve patronun olduğu bir gün iş yerine gelerek işçilerin de olduğu bir ortamda, ustaya benden özür dilettirdiler. Normalde çalışmaya devam edecektim ama bu durum onların da ağrına gitmiş belli ki.

Sokak Sendikası’na nasıl ulaştınız? Güner I.: Sokak Sendikası’nı zaten duymuştuk. Yeğenim tanıştırdı beni, mahalleden tanıyoruz, mahallenin esnafı var adı Hamza. O getirdi bizi. Onunla birlikte gittik, mağduriyetimizi sorunlarımızı anlattık. Birlikte çözüm yolları aradık. Sonrası zaten geldi.

Hamza K.: Önce uygun bir dille Güner ablanın hakkı olan parayı istediler. Buna uymadıkları takdirde firmanın tacizcileri koruduğunun teşhir edilebileceğini ve iş yeri önünde çadır açılarak hakların istenebileceğini söylediler. Bu durum karşısında patron Özcan çetevari bir grubu arkasına alarak Sokak Sendikası’nı korkutmaya çalıştı. Sokak Sendikası defalarca firmayla görüşmeye çalıştığı halde patron çağrılara cevap vermedi, çetevari bu grubun firmaya ortak olduğunu söyleyerek bu grubu Sokak Sendikası’nın karşısına çıkarmaya çalıştı. Sendika bu gruptan birini alarak bir görüşme gerçekleştiriyor. O kişi böyle bir ortaklığı olmadığını kabul ediyor ve patronla birlikte sorunun çözülmesi için yapılacak görüşmeye katılmaya ikna ediliyor.

Sokak Sendikası soruna nasıl yaklaştı, sorunu nasıl çözdü? Güner I.: Uğradığım tacizin

Güner I.: Ben, patron, esnaflar ve Sokak Sendikası çalışanlarından oluşan bir meclis oluş-

turuldu. Önce bana söz verildi. Ben orada yaşadığım sorunları dile getirdim. Esnaf ve diğer arkadaşlar sağ olsunlar beni dinlediler. Patron Özcan da orada konuştu. Ben orada konuşmamda ustanın tacizine uğradığımı, dört yıl sigortasız çalıştığımı, kanser hastası olduğumu, üç kişinin işini yapmaya başladığımı, mağduriyetlerimi ifade ettim. Patron Özcan’dan dört yıllık alın terimi istedim. Patron Özcan da seksen çalışanı olduğunu, bunların on dördünün sigortalı olduğunu söyledi, onun asıl korkusu ise diğer işçilerin de bilinçlenmesi ve uyanmasıydı. Konuşmasında iki yıl dokuz ay çalıştığımı söyledi. Sendika çalışanları ve hukukçu arkadaşların yaptığı hesaba göre haklarımın karşılığı olan yıllık izinlerim, resmi tatillerim, mesailerimin hepsinin sekiz bin lira olduğunu söylediler. Tartışma yürütüldü. Patron, söylediğini belgelerle kanıtlamaya çalıştı. Hamza K.: Orada herkese söz verdiler. Biri konuşurken diğeri sözünü kesmiyordu. Burada değil de başka yerde olsaydık her kafadan ses çıkardı. Tartışmalardan sonra karar verildi ve patronun yapması gereken söylendi. Güner I.: Hakkım olan parayı bana teslim ettiler. Sokak Sendikası’ndan Allah razı olsun.

İş yerinizde yaşadığınız sorunu anlatır mısınız? Güner I.: 4 yıldır aynı yerde kayıtsız, sigortasız olarak çalışıyordum. Ustabaşı tarafından hem tacize uğradım hem de onca emek verdiğim iş yerinden haklarımı alamadan atıldım. Bir gün

11


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

SONUNDA “YOL MEHMET YILMAZER

Buna CHP’nin “devlet partisi” olması, korkaklığı ve sınıf karakteriyle ilgili cevaplar verebiliriz. Ancak bugün başka bir gerçeğe vurgu yapmak gerekiyor. Bu ülkede hiçbir düzen partisinin demokrasi ile arası iyi olmamıştır. Bu dün Ecevit, bugün Kılıçdaroğlu CHP’si için de geçerlidir. Kılıçdaroğlu, öfkeli nutuklar atıyor. Gidişin diktatörlüğe doğru olduğunu söylüyor. Ancak mevcut siyasal dengelerin ve demokrasi mücadelesinin gerektirdiği adımları atmıyor. “Vatan” söz konusu olunca “demokrasi” teferruattır.

S

iyasi değerlendirmelerde son yıllarda çok sık yapılan “yol ayrımı” tespitinin yaşama geçmesi için gerçekten çok az bir zaman kaldı. Erdoğan’ın AKP’ye dayattığı son hükümet değişiminin, yol ayrımında sallanıp duran Türkiye’nin daha hızlı Saray’ın yoluna sapması için yapıldığı iyice anlaşılıyor. Ülke hala yol ağzında… Ancak Saray bütün gücüyle ülkeyi kendi yoluna sürüklüyor. Bu konuda iki büyük kanıtı bir kez daha vurgulamak gerekiyor. İlki, Avrupa ile ilişkilerin kopma noktasına gelmesidir. Yeni AB Bakanı Ömer Çelik ilk konuşmasında “AB perspektifi yegane seçenek değil” deyiverdi. Zaten Erdoğan her gün AB’ye posta atıyor. Karşı taraftan gelen sesler de oldukça olgunlaştı. İngiltere, Türkiye’nin “üyelik saçmalığına” artık son verme zamanının geldiğini söyledi. Bir dönem gündemin ön sıralarına çıkmış olan “eksen kayması” tartışmaları, o günler için belki erkendi; ancak şimdi tartışmadan öteye Ankara’nın ekseni artık kaymıştır. Konu hangi hızla yeni eksene yerleşeceğidir. Suudi kralına “devlet nişanı” verildi. Türkiye Katar’da ve Körfez bölgesinde önemli üsler açıyor. AB ekseni kayınca geriye NATO ekseni kalıyor. Bu eksenden kaymak ise Ankara için hiç mümkün değil. O zaman geriye çok basit bir denklem kalıyor. AB’nin “demokrasi” zırvalarından kurtulmuş ve “NATO’nun en büyük ordusuna sahip” Türkiye’nin bölgede oyuna yeniden dahil olmasını gerçekleştirmek! Elbette bu hedef büyük zorluklarla yüklüdür. Rusya, İran, Suriye ekseni karşısında Suudi, Türkiye ekseninin hiçbir hükmü olamaz. Fakat orta vadede ABD’nin Ortadoğu’da aktif müdahil güç olmama stratejisi de-

12

vam ederse, bölgede güç olarak İsrail dışında Türkiye ve Mısır kalır. Suudiler hiçbir zaman askeri bir güç olmadılar, olamazlar da… Ancak bölgenin kasası; operasyonların finansörüdürler. Petrol fiyatlarının düşmesi ile bu konuda ayaklarının altındaki halı kaymaya başlamış olsa da, yakın dönem bölge stratejik dengelerinden silinmeleri söz konusu değildir. Ankara, bugün bölgede oyun dışıdır, ancak bütün gücüyle yeniden oyuna katılmayı zorluyor. En son Suriye’deki operasyonun önce Mare-Cerablus hattında değil de Rakka’da başlamasında Ankara’nın parmağı hissediliyor. Sonuç olarak, artık eksen kayması bir tartışma konusu değil, pratik işleyen bir süreçtir. Yol ayrımına ikinci önemli kanıt iç politikada son yarım yıldır yaşananlardır. Erdoğan’ı kutsallaştırma kongresi ile başkanlık sistemi yoluna çıkılmıştır. Dokunulmazlıklar konusunda AKP bir hamle yapmış, anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi nihai hedefine adımlar atmaya hazırlanıyor. Bu yolun da, bölgedeki gibi, çok zorlu olduğu açıktır. Ancak Saray 7 Haziran seçim sonuçlarının intikamını alma konusunda önemli riskler göze alarak, hedefine doğru yürüyor. Saray’ın başka bir alternatifinin olmadığı açıktır. Türk-İslam sentezi bir içerikle yüklenmiş sivil

faşizmin inşası yoluna çıkılmıştır. Bu yolda sonuna kadar yürüyecektir. Sorun Saray karşıtı güçlerin durumundadır. Çok basit bir gerçek büyük gürültüler ve toz duman arasında kayboluyor. Saray’ın ülkeyi kendi yönüne sürüklemek için uyguladığı ana taktik “Kürt savaşıdır”. Her gün nefret kusan konuşmalar, Kürt coğrafyasında yapılan katliam ve yıkım, bütün bunların “vatan” ve “şehit” nutuklarıyla kutsanması, bugüne kadar Saray’ın hedefine yakınlaşmasını sağladı. Saray bu yolda kararlı adımlarla yürürken MHP ve CHP’nin çözülmesi elbette rastlantı değildir. MHP’nin faşizmin inşasından bir şikayeti olmayacağına göre, CHP’nin durumunu nasıl yorumlamak gerekiyor? Tarih 1970’lı yılların sonlarındakine benzer bir şekilde tekerrür ediyor. İktidar Kürt düşmanlığını köpürttükçe CHP felç oluyor. Ecevit CHP’si aynı tuzağa 1978’de düşmüştü. Demirel, CHP’yi “solcular, komünistler ve anarşistlerle” beraber olmakla suçladıkça, Ecevit kan teri dökerek tersini kanıtlamak için didiniyordu. O günlerde grevlerle siyasal ortam iyice gerilince Ecevit, bu ezik, düşmanın çektiği alanla kalan ruh haliyle “CHP’nin kimseye ödenecek diyeti yoktur” diyerek DİSK’e efelenmiş, kendini


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

AYRIMI”NA GELDİK güçlendiren saflardan kopmuştu. Sonra her şey çok hızlı gelişti. Maraş katliamı, ardından Kürt illerinde sıkıyönetim ilanı ile koşar adımlarla 12 Eylül askeri darbesine doğru yol alındı. Şimdi Saray, aynı yöntemle Kürt savaşı ve düşmanlığıyla CHP’yi politik olarak felç edebiliyor. Dokunulmazlıklar konusunda düştüğü konum, Ecevit’in 1978’de işçi grevleri karşısında düştüğü konumla çok benzerdir. Bu alın yazısı neden tekrar ediyor? Buna CHP’nin “devlet partisi” olması, korkaklığı ve sınıf karakteriyle ilgili cevaplar verebiliriz. Ancak bugün başka bir gerçeğe vurgu yapmak gerekiyor. Bu ülkede hiçbir düzen partisinin demokrasi ile arası iyi olmamıştır. Bu dün Ecevit, bugün Kılıçdaroğlu CHP’si için de geçerlidir. Kılıçdaroğlu, öfkeli nutuklar atıyor. Gidişin diktatörlüğe doğru olduğunu söylüyor. Ancak mevcut siyasal dengelerin ve demokrasi mücadelesinin gerektirdiği adımları atmıyor. “Vatan” söz konusu olunca “demokrasi” teferruattır. Tıpkı 1978’lerde CHP, kendini destekleyen işçi örgütlenmelerinden kopunca faşizmin yolunu nasıl açtıysa; bugün de Kılıçdaroğlu’nun CHP’si, HDP ile hiçbir ilişkiye girmeyerek Saray’ın diktatörlüğüne giden

yolların döşenmesine yardım ediyor. Yaşanan toz duman arasında yeterince görülemeyen bir gerçek vardır. Bu ülkede Saray’ın faşizm planlarının önünde en önemli engel, demokrasi mücadelesinin motor gücü Kürt Hareketi’dir. Bu siyasal gerçekliği Saray ve düzen, şimdilik Kürt coğrafyasındaki savaşla, “tek bayrak, tek vatan” nutuklarıyla örtmeyi başarabiliyor. CHP tutarlı bir demokrasi gücü değildir. Son grup toplantısında atılan sloganlar keskin Erdoğan düşmanlığını açığa vuruyor olsa da, demokrasi dostluğuyla ilgili belirgin hiçbir işaret yoktur. Siyasetin açmazı buradadır. Savaşa rağmen ortamı barışa evrimleştirecek siyasal ittifakları yükseltebilmek gerekiyor. Demokrasi güçleri bu konuda tarihsel bir sınavla yüz yüzedir. Bu konuda sık tekrarlanan yanılgıyla bir kez daha karşılaşmak üzereyiz. Nasıl ki, Ecevit DİSK’e efelenip bağları koparmasına rağmen, DİSK liderleri, faşizm uygun adımlarla gelirken hala Ecevit’in arkasında sallanıp durdularsa; bugün de CHP’nin arkasında ya da yanında aynı şekilde sallanmak benzer tuzaklara yol açar. O dönem CHP’nin solunda lanetli “anarşistler” vardı. Onlara yakınlaşanların üzerine

düzen bütün hiddetiyle yöneliyordu. Devlet, AP ve MHP eliyle ilk elden Ecevit’i taktik alanına çekip felç edince, CHP’den beklentisi olan demokrasi güçleri de Ecevit’in etki alanında kalıp kararsızlaştılar. Bugün de buna benzer bir tehlike yaklaşıyor; bu konuda tarihin tekerrür etmesini engellemeliyiz. CHP, dokunulmazlıklar konusunda AKP’nin döşediği mayın tarlasında kıpırdamaktan korkan bir felçliye dönüşürken, ondan beklentisi olanlar da benzer bir kararsızlık bulutu içinde kaybolup önlerini göremez hale geliyorlar. Saray bütün gücüyle siyasal ortamı kendi hedeflerine doğru eğerken, kararsızlık, siyasal sürüklenme sonucunu yaratır. CHP çaresizleştikçe her gün daha fazla hırçınlaşarak, siyasetin niteliğini düşüren üsluplara bayrak açarken olmayan itibarını iyice yerlere düşürüyor. Tıpkı 1978’lerde olduğu gibi bugün de CHP’den kopmanın demokrasi güçlerini zayıflatacağı üzerine tespitler yapılıyor. Bu genel olarak doğru olsa da, günlük pratik olarak büyük hatadır. Saray’ın çektiği alanda yarı felçli duran aktüel CHP demokrasi mücadelesi için bir güç değildir. Ondan kopma cesaretini gösterip daha tutarlı demokrasi güçlerinin mücadelesini yükseltmek yapılması gerekendir. Ancak böyle CHP etkilenebilir ve ancak bu yolla demokrasi güçleri genişleyebilir. CHP, demokrasi güçlerinden koptuğunu ilan etti, öyleyse ondan kopmayı göze almak gerekiyor. Faşizme giden yol ancak böyle tıkanabilir.

Tıpkı 1978’lerde olduğu gibi bugün de CHP’den kopmanın demokrasi güçlerini zayıflatacağı üzerine tespitler yapılıyor. Bu genel olarak doğru olsa da, günlük pratik olarak büyük hatadır. Saray’ın çektiği alanda yarı felçli duran aktüel CHP demokrasi mücadelesi için bir güç değildir. Ondan kopma cesaretini gösterip daha tutarlı demokrasi güçlerinin mücadelesini yükseltmek yapılması gerekendir.

Saray cumhuriyeti yol kavşağından kendi yönüne itmek için büyük bir gayretle uğraşıyor. Fakat henüz hiçbir şeyle ilgili son sözler söylenmemiştir.

13


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

GASP YASALARI VE DİRENİŞİN DAYANILMAZ GÜZELLİĞİ SEVGİ EVRİM

Ancak anlayamadıkları veya yine bu borçluluk sebebiyle anlamazdan geldikleri bir nokta vardı ki borçlar o an bitse bile üretilenler bu şekilde paylaşılmaya devam edildiğinde, bir ay sonra yine borçlanacaklardı. Yine çalışma baskısıyla 12-16 saat çalıştırılacaklar, şeflerin hakaretleri eksik olmayacaktı. Yine en ufak itirazlarında her an işsiz kalma tehdidi ile karşı karşıya olacaklardı.

Ç

erkezköy’de yaşadığımız son örgütlenme deneyimi, işçi sınıfına dayatılan borçluluk sarmalının örgütlenmenin önünde nasıl büyük bir engel oluşturduğunu bir kere daha bize gösterdi. Çalıştıkları fabrikada ortalama 4-5 yıl kıdemi olan işçi arkadaşların kıdem tazminatlarını alarak ayrılma talepleri anlaşılır taleplerdi. Çünkü hemen tamamı maaşlarının 20 katı 30 katı rakamlarla borçlanmışlardı ve hayat gerçekten artık çok zor ilerliyordu. Ama bu taleplerinin yerine gelebilmesi için de örgütlenmeleri, haklarına sahip çıkmaları, sermayenin karşısında durmaları ve itiraz etmeleri gerekiyordu. Tam adım atacakken aynı soru tekrar gündem oluyor ve adım her geçen gün gecikiyordu. “Ya uzun süre bir daha iş bulamazsam?” Aynı fabrikada 4-5 yıllık kıdemleri boyunca onlarca sorunla boğuşmuşlar, oldukça kötü çalışma koşullarında çalıştırılmışlardı. Asıl üretimde çalıştırılmalarına rağmen taşeron firmalardan sigortalı yapılmışlar, asıl işveren işçilerine verilen ikramiye gibi sosyal haklardan yararlandırılmamışlardı. Sendikal örgütlenme yapmaları engellenmiş ve çalışma baskısıyla, meslek hastalıkları ve iş kazası riskleriyle karşı karşıya bırakılmışlardı. Bütün bu bedellere karşılık çok büyük üretim yapıyorlar ve işverenlerine milyonlarca lira kazandırıyorlardı. Kısacası tam bir üretim cehenneminde 12 saatlik vardiyalarda birbirlerini görmeden çalışma acılarıyla yaşamak zorunda kalıyorlardı. Örgütlenmeleri ve itiraz etmeleri, son kertede isyan etme-

14

leri için oldukça fazla sebepleri vardı. Bu örgütlenme süreci bir hak mücadelesine dönüştüğünde işçiler her anlamda kazançlı çıkacaktı. Çalışma saatleri düşecek, maaşlar yükselecek, verilmeyen ikramiyeler geçmişe yönelik olarak ödenecek, taşeron son bulacak, çalışma koşulları iyileştirilecek, çalışma baskısı son bulacak ve insanca çalışma koşullarına kavuşacaklardı. Ama tüm bunlara rağmen işçilerin tek bir talebi vardı: Bir direniş veya mahkeme süreci yaşamadan kıdem tazminatlarını almak! Bu kıdem tazminatları ile borçlarını kapatmak ve borçsuz olarak su yüzüne çıkarak yeni bir sayfa açmak. Ancak anlayamadıkları veya yine bu borçluluk sebebiyle anlamazdan geldikleri bir nokta vardı ki borçlar o an bitse bile üretilenler bu şekilde paylaşılmaya devam edildiğinde, bir ay sonra yine borçlanacaklardı. Yine çalışma baskısıyla 12-16 saat çalıştırılacaklar, şeflerin hakaretleri eksik olmayacaktı. Yine en ufak itirazlarında her an işsiz kalma tehdidi ile karşı karşıya olacaklardı. Yine her an bir iş kazası yaşama riskiyle ya da meslek hastalığına yakalanma riskiyle hayatlarından çalınacaktı. Çalışma acıları dinmeyecek, her gün geleceklerinden bir gün daha kaybedeceklerdi. Tüm bunları görüp kolektif bir iradeyle bu sömürüye dur dediklerinde hayat herkes için daha kolay olacak tabi ki. Tabi ki bu borçluluk durumunun bir sonu var. Ama bu arada sermaye olanca vahşiliği ile saldırıyor. Kiralık işçiliği düzenleyen yasa jet hızıyla Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildi ve Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. İşçiler 10 bin TL tazminat alıp veresiye defterini sıfırlamak ça-

basında onurlarını kaybederken, sermaye bu işçilerin çocuklarının geleceğini dişlerinin arasına alarak çiğniyor. Çok kısa bir süre sonra fabrikalarda, iş yerlerinde güvenceli işçi kalmayacak. Kiralık işçilik düzenlemesi bu andan itibaren işe girecek hemen her sektörden çalışanın hayatını olduğundan daha geriye götürecek ve kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, işe iade, iş güvencesi tazminatı, yıllık ücretli izin hakkı, örgütlenme ve grev hakkı gibi birçok hakkımız tarihin sayfalarında tatlı birer anı olarak kalacak. O zaman, bugün direnişi seçmeyen–seçemeyen işçi sınıfı, kaybettiklerini fark edecek ama artık dünya başka türlü dönüyor olacak. O zaman örgütlenmek ve kazanmak için daha fazla çabaya daha fazla direnişe ihtiyacı olacak. Biliyoruz ki kiralık işçilik yasası ile asıl hedeflenen üretim zincirinin kopması. Yani fabrikada üretim sürecinin temeli olan işçinin, üretimin sonunda elden edilen zenginlikten ayrıştırılması. Taşeron ve esnek çalışma yöntemleri ile bunu kısmen başaran sermaye, işçi ile patronun organik bağını tamamen koparmak istiyor. İşçinin çalışma sürecine tamamen yabancılaşması anlamına gelen bu uygulama ile üretilen zenginlik tamamen görünmez kılınacak. İşçi maliyetlerini sermaye yönünden minimuma indirecek bu uygulamanın onlara en büyük getirisi ise işçi-patron karşılaşmasını geciktirmek olacak. İşçinin emeğinin tasarrufu tamamen elinden alınacak ve kıdem tazminatı kaybından çok daha büyük bir bedel işçi sınıfını bekliyor olacak. Şöyle ki işçinin çalışmama hakkı, grev hakkı, söz söyleme hakkı, kendi yaşamını kendi ellerine alma hakkı ortadan kaldırılacak. Asıl güvencesizliğin başladığı noktada, işçi


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

ile patronun bağının kopmuş olması onun direnme hakkının meşruluğunu görünmez kılmayı, yok etmeyi hedefliyor. Bu kadar büyük bir saldırı dalgasına karşı örgütsüz ve hazırlıksızız. Bulunduğumuz yerlerde bu saldırıyı ne kadar duyurabildik, ne kadar tepki geliştirebildik, dönüp kendimize bakmamız sorgulamamız gerekiyor. Hükümetin manipülasyonunu ne kadar engelleyebildik. Daha yeni bir uygulama olan “Evde bakım hizmetleri” adı altında Avrupa Birliği’nden aldığı 3,8 milyon avro fon parasını, sanki hükümet icraatıymış gibi kitlelere anlatan hükümetin “bal kaymak” diye sunduğu paslı demirin, çalışanların ciğerini sökeceğini ne kadar anlatabildik? Ve işin daha korkunç tarafı bu saldırının arkasının gelecek olması. Bu sessizliğimiz, bu çözümsüzlüğümüz devam ettiği sürece “Gasp yasaları” bir bir ardına çıkamaya devam edecek. Kiralık işçilik yasalaştı, sırada kıdem tazminatının gaspı, bölgesel asgari ücret uygulamasının başlatılması ve emeklilik hakkımızın şirketlere (bankalara) peşkeş çekilmesi var. Bu gidişe emekçiler olarak bir dur demezsek hayatlarımız tamamen kararacak. Aslında alt yapısı uzun yıllardır hazırlanan kiralık işçilik uygulamasının başlaması ve yay-

gınlaşması ile haklarla beraber kapitalist sistemden ve bunun devamlılığı için organize olmuş devletlerden adalet beklentisi de azalacak ve önümüzdeki dönem direniş takvimleri çok dolu olacak. Bunun örneklerini şimdiden görüyoruz. Bir yanda organize sanayi bölgelerinde büyük cirolar yapan fabrikalarda işçiler paramparça yaşamlar sürerken, bir yanda da birçok sektörde direnişler yaşanıyor. En temel hakların bile ödenmediği, maaş alacakları için dahi büyük mücadele vermek zorunda kaldığımız bu dönemde işçiler hakları için direniş çadırlarını da kuruyorlar. Daha geçen yıl yaşadığımız Bross Tekstil ve Sanifoam Sünger direnişlerinde işçiler “Adalet yoksa direniş var!” dediler, kazandılar. Halen Zonguldak’ta verilmeyen maaş alacakları için açlık grevi yapan ve çalıştıkları madeni işgal eden maden işçileri ölümüne direnirken, diğer yanda ücreti ödenmediği için çalıştıkları inşaatı işgal eden inşaat işçileri diğer emekçileri desteğe çağırıyor. Bir yanda kötü çalışma koşullarına itiraz ettiği için işten atılan tekstil işçileri fabrika önünde direniş çadırlarını kurarken, diğer bir yanda direnen Avon kozmetik işçileri burjuvazinin makyajlı imajını ayak-

lar altına alıyor. Bir yanda Swiss Otel işçileri 5 yıldızlı direnişleriyle hizmet sektöründe çalışan işçilerin direniş gücünü gösterirken diğer yanda metal işçileri sarı sendikaları layık oldukları çukura gömüyor. Hepsi ekmek kavgasının nasıl verileceğini bize gösteriyorlar. Yine dünyada da emekçiler kolay lokma olmadıklarını dosta düşmana gösteriyor. Fransa’da bizden çalınanların sadece onda biri çalışanlardan alınmak istendi ve kızılca kıyamet koptu. Halen Paris sokaklarında barikat ateşleri yanıyor. Üst üste yaşanan grevlerle hayat durma noktasına geldi. Brüksel’de on binlerce çalışan kemer sıkma politikalarına karşı protesto gösterilerinde sokakları dolduruyor. Her sektörden emekçiler, işsizler, öğrenciler omuz omuza çalınmak istenilen geleceklerine sahip çıkıyorlar. Şili’de öğrenciler eğitim haklarının gasp edilmesine karşı sokakları terk etmiyor. Saldırının bu derece yoğunlaştığı bu dönemde direniş halkalarının da birbirine eklenerek büyümesi gerekiyor. Haziran isyanının yıl dönümünde direniş takviminde yerimizi ayırtmanın vakti geldi.

Daha geçen yıl yaşadığımız Bross Tekstil ve Sanifoam Sünger direnişlerinde işçiler “Adalet yoksa direniş var!” dediler, kazandılar. Halen Zonguldak’ta verilmeyen maaş alacakları için açlık grevi yapan ve çalıştıkları madeni işgal eden maden işçileri ölümüne direnirken, diğer yanda ücreti ödenmediği için çalıştıkları inşaatı işgal eden inşaat işçileri diğer emekçileri desteğe çağırıyor.

15


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

GENÇLİĞİN ROLÜ VE GÜVENLİK

“Gençlik; öğrenci gençlik, köylü gençlik ve özellikle işçi gençlik savaşımın sonucunu belirleyecektir.” LENİN

KENAN DEMİR

Biz bu halkın gençliğiyiz. Halkımıza gerçekleştirilecek her saldırıya karşı direnişi büyütmek aldığımız nefes kadar doğal bir şeydir. Nefesimiz kesilirse ölürüz. Halkımızın da kılına gelecek en ufak saldırıyı da bu şekilde hissetmeliyiz. Bu yüzden gençlik yoksul halkın güvenliğidir.

G

ençlik her zaman devrimci mücadelenin motor gücü olmuştur. Gençliğin karakterinden kaynaklı dinamizmi ve canlılığı ile devrimci mücadelenin en önemli dayandığı tabandır. Faşist devlet her zaman gençliğin örgütlenmesinden korkmuştur. Mücadele içerisinde gençlik büyürse, devrimci mücadele de büyür. Faşizme karşı mücadelenin büyümesinin, gençliğin örgütlenmesi ile diyalektik bir bağ vardır. Gençliğin rolünü pratik olarak dünyada yaşanan direnişlerde de hep birlikte izlemekteyiz. Avrupa’nın şatafatlı gözüken dünyasının tam ortasına ateş topu olarak düşmektedir. Gençliğin dinamizmini ve yaratıcılıklarını Gezi Direnişi’nde de hep birlikte yaşadık. Şu an Kürdistan’da Saray eli ile yürütülen savaşa karşı direnişin baş kahramanı yine gençlerdir. Biz bu halkın gençliğiyiz. Halkımıza gerçekleştirilecek her saldırıya karşı direnişi büyütmek aldığımız nefes kadar doğal bir şeydir. Nefesimiz kesilirse ölürüz. Halkımızın da kılına gelecek en ufak saldırıyı da bu şekilde

16

hissetmeliyiz. Bu yüzden gençlik yoksul halkın güvenliğidir. Mahallelerimizde faşist saldırılara karşı, hem de uyuşturucu çeteleri eli ile yürütülen her türlü saldırıya karşı savunma hattının geliştirilmesinde önümüzdeki günlerde biz gençlere daha çok görev düşmektedir. Saray eli ile beslenen İŞİD çeteleri de bir tehlike olarak önümüzde durmaktadır. Mücadelemizin önüne dizilen bu düşman ittifakının birbirinde zerre kadar farkları yoktur. Bunun için halkımızın, mahallerimizin ve kurumlarımızın güvenliğini alma konusunda kendimizi hem teorik, hem de pratik olarak geliştirmek, bu saldırılara karşı örgütlenmek en acil görev olarak durmaktadır. Güvenlik almak ile ilgili en somut örneği 1 Mayıs Mahallesi’nde Mehmet Ayvalıtaş ve Fadime Ana Kütüphanesi’ne yönelik saldırıda gördük. Bir gece vakti çeteler kurumu taşlıyor, kurşunluyor, SODAP ve LDG bayraklarını yakıyor. Bu yaşadığımız somut örnek kurumlarımızın güvenliğini almaktaki zaafımızı gösterirken, genel anlamda mahallesinden tut, kurumuna kadar saldırılara

karşı güvenlik alma konusunda gençliğin örgütlenmesinin ve savunma hattını inşa etmesinin aciliyetini bize göstermektedir. Bu saydığımız düşman silsilesi özellikle yoksul, Kürt ve Alevi mahalleleri hedef almaktadır. Mahallelerimiz devlet güçleri tarafından abluka altına alınarak faşizmin cenderesinde preslenmeye çalışılırken, yine devlet destekli çeteler tarafından yozlaştırılmaya çalışılıyor. Bu saldırıları göğüsleyebilmek için gençliğin örgütlenmesini büyütüp, düşmana karşı görkemli bir direniş sergileyerek tarihin akışına yön verebiliriz. Bizler gençlik olarak faşizmin yükseldiği bu dönemlerde Saray faşizminin korkulu rüyasıyız. Her türlü saldırıya karşı halkımızın, kurumlarımızın, güvenliğini almak için örgütlenip, zapturapt altına alınmaya çalışılan halkımızın nefes boruları olacağız. Yükselteceğimiz direniş ile yoksul halkın yüreklerine su serpeceğiz. Gençlik kapitalizme öfkedir. Faşizme karşı direniştir. Saldırıların artığı bu dönemde, tarih bizi çağırıyor.


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

MÜCADELE EDEREK KAZANDIK, DİRENEREK SAVUNACAĞIZ!

6

Mayıs tarihinde TBMM Boşanma Komisyonu tarafından hazırlanan yasa taslağından, kadın mücadeleleri tarihinden süzülüp getirilen pek çok hakkımızın gasp edilmek istendiğini öğrendik. AKP’nin iktidar olmasından bu yana kadını aile dışında yok sayan, her yeri geldiğinde kadını aşağılayan, kadın bedenini ucuz devlet politikalarına alet eden, kürtajı yasaklatmaya çalışan vb. pek çok durumla karşı karşıya kaldık. Zaten erkek egemenliği ve kapitalist düzenin sarmaş dolaş, kol kola birbirini desteklediği bir düzende bir de ortaya neoliberalizmi de iyi kavrayan ve toplumu da kendi çıkarları doğrultusunda muhafazakar, dindar söylem ve uygulamalarla yeniden dizayn eden AKP çıktı. Bugün de şimdiye kadarki kadın düşmanı politikalarını en uç seviyeye sıçratarak kadın ve çocuk haklarını kaybetmemize yol açacak uygulamaları hayata geçirmeye hazırlanıyor. AKP Düzce Milletvekili Ayşe Keşir başkanlığındaki komisyonun raporunda, çalışma hedefleri, aile bütünlüğünün korunması, sorunların en sağlıklı yöntemlerle çözülmesinin yanı sıra boşanma nedenleri ile boşanma vakalarının özellikle çocukların en az etkilenmesini sağlayacak şekilde sonuçlandırılması olarak belirlendi. Bu yaldızlı lafların altından ise yine kutsanan aile, aile dışında varlığı tanımlanamayan kadın ve boşanmayı zorlaştıran önlemler çıktı. Bu rapor kadın ve çocukların canı, güvenliği ve mutluluğu hiçe sayılarak boşanmaların engellenmesi ve aile kurumunun korunmasını amaçlıyor. Raporun bazı maddeleri ve kadın mücadelesi açısından ortaya çıkan tartışma ve hak gaspları ise şöyle: Aile danışmanlığı 50 bin veya 100 bin nüfusun üzerindeki yerel yönetimlerin

kadın sığınaklarının yanı sıra Aile Danışma Merkezleri açması için gerekli kanuni düzenlemeler yapılması öneriliyor. Bakanlıkların, “aile alanında çalışan” meslek örgütü ve sivil toplum kuruluşları ile işbirliği yapması öneriliyor. Ancak rapor hazırlanırken örneğin Mor Çatı’nın dahi görüşlerine yer vermeyenler bu işbirliğini ne şekilde ve kimlerle yapacaktır? Mağdur erkekler dernekleriyle görüşmeler yapılarak hazırlanan bu rapor kadının aile içindeki rollerine de itiraz etmeyecek bir danışmanlık kuruyor. Ayrıca aile danışmanlığı verecekler de milli kültüre uygun kişiler olmalıymış!

nı öngörüyor. Burada kutsal aile yapısına zarar verecek davalardan kadınlar ve kadın örgütlerinin uzaklaştırılmak istendiğini anlıyoruz. Ancak biz kadınları ilgilendiren davaları izlemekten vazgeçmeyeceğiz. Arabuluculuk İstanbul Sözleşmesi ve Arabuluculuk Kanunu’na göre, şiddet vakalarında arabuluculuk yöntemine gidilemeyeceğinin defalarca tekrarlandığı raporda, çocuk kaçırma durumlarında, boşanma davalarında, dava süreci sırasında ve boşanma öncesinde arabuluculuk sürecinin kullanılmasının faydalı olacağı söyleniyor. Arabuluculuk şiddet

Aile hukuku Boşanmada nafakaların süresiz olmasının, erkeğin hayatını ipotek haline getirdiği söylenirken, nafakanın beş ila on yıl arasındaki gibi belirli bir sürede ilgili kurumlarca çalışılarak düzenlenmesi, yoksulluğun devam etmesi halinde kadının sosyal yardım, meslek edindirme, istihdam imkânlarından faydalanmasının sağlanması öneriliyor. Bu öneride de nafaka hakkının kısıtlanması boşanmaların engellenmesinin bir aracı yapılmıştır. Yine aile hukukuna ilişkin tüm davalarda duruşmaların gizli yapılması yönünde mevzuatta düzenleme yapılması öneriliyor. Yani aile hukukunu ilgilendiren davaların gizli kapaklı yapılması-

davalarında uygulanamayacağı halde raporda bu davaları da içerecek şekilde düzenleme yer alıyor. Evlilik içi de olsa tecavüz ve şiddet suçtur, meşrulaştırılamaz. Boşanma arabuluculuk yöntemleriyle durdurulamaz. Şiddet uygulayanla ilgili önermeler Raporda, şiddet uygulayana yönelik öfke kontrolü ve rehabilitasyon çalışmaları, cinsel suçlardan hüküm giyenlerin cezası sırasında rehabilitasyondan geçirilmesi, haklarında tedbir kararı verilen erkeklerin rehabilite programlarına zorunlu katılımlarının sağlanması, elektronik kelepçe sisteminin ülke geneline yaygınlaştırılması gibi maddeler de yer alıyor. Bu uygulamaların

ELİF IRMAK

erkek egemen zihniyetle hesaplaşma içerisine girilmeksizin bir iyileşmeye yol açmayacağı, şiddeti önlemeyeceği zaten uzun süredir söylediğimiz bir konuyken kurtarıcı niteliğinde raporda yer verilmiştir! Bu rapor çocukların istismarcı ve tecavüzcüleri ile evlendirilmesini içeriyor. Bu rapor şiddet gören, tecavüze uğrayan kadınlara “Boşanmayın.” diyor. Bu rapor erkekleri mağdur gösteriyor. Bu rapor nafaka hakkımızı elimizden alıyor. Bu rapor şiddete maruz kalan kadınların mesai saatlerinde karakollara başvurmasının önünü kesiyor. Erkek şiddetine karşı yasal mekanizmaları zayıflatıyor. Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Önlem Grubu ile raporun kamuoyuna yansımasının ardından 22 Mayıs’ta Kadıköy’de ilk itirazımızı dile getirdik. Şimdi de kadınların kazanılmış haklarına yapılan bu saldırılara karşı mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz. Bu raporun TBMM Genel Kurulu’ndan geçmesine izin vermemek için, kürtaj yasağını önlediğimiz gibi bu paçavra raporunda, sokakta mücadeleyi büyüterek, meclisten geçmesini engellemek için daha çok bir araya gelmeye ihtiyacımız var. Mücadele ederek kazandığımız haklarımızı bırakmayacağız, direnerek savunacağız.

17


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

LİBYA’DA YENİ GİRİŞİM ADIMLARI AYŞE TANSEVER

2011 yılında NATO bombardımanları ile Kaddafi devrildikten beri ülke çok çalkantılı, bir türlü toplanamadı. Bir hükümet gidiyor diğeri geliyor. Hiçbiri iktidarda tutunamadı. Her grup, aşiret vs. petrol hakimiyetini ele geçirmek için birbirleriyle savaşıyor. Birden Kaddafi döneminde hiç olmayan ve nereden çıktığı hala araştırılan bir IŞİD ortaya çıktı.

P

aramparça bir ülke; birbirleriyle çıkarları bir türlü uzlaşmayan ve savaşan onlarca aşiret ve milisler; ayrı ayrı komutanlı iki tane ulusal ordu; biri ülke dışında, sürgünde Batı desteği ile kurulmuş sonra Mart ayında ülkeye getirilmiş bir başkanlı hükümet bir de halkın seçtiği Tobruk’ta yerleşik halk meclisi ve de bunların karşısında ya da neresinde olduğu belirsiz bir IŞİD’in olduğu ülke: İşte Libya! Aslında Libya’daki durum Irak ya da Suriye’den çok farklı değildir. Irak’ta Batı destekli hükümet hükümet değildir. Ülke paramparça denetlenemiyor ve giderek Batı çıkarlarından kayıyor. Biraz da bu nedenle Suriye’de Esad rejimini yıkmaktan çekiniyorlar. Ortadoğu daha da güdümlerinden kaçacak diye düşünüyorlar. Şimdi ise Irak ve Suriye’de denemeye cesaret edemedikleri şeyi Libya’da yapma girişimleri var. Henüz başındalar ama deniyorlar. Paramparça, ülke olmaktan çıkmış topraklar tek bir iktidar altına alınmaya çalışılacak. 2011 yılında NATO bombardımanları ile Kaddafi devrildikten beri ülke çok çalkantılı, bir türlü toplanamadı. Bir hükümet gidiyor diğeri geliyor. Hiçbiri iktidarda tutunamadı. Her grup, aşiret vs. petrol hakimiyetini ele geçirmek için birbirleriyle savaşıyor. Birden Kaddafi döneminde hiç olmayan ve nereden çıktığı hala araştırılan bir IŞİD ortaya çıktı. Bu kez Batı birbirleriyle uzlaşamayan milis, aşiret, ordu güçlerini ortak bir düşman karşısında birleştirmeyi denedi. Gene olmadı. Kimisi IŞİD’e yakınlaştı, kimisi karşı tarafa geçti, kimisi de Batı ile işbirliğini yeğledi. Ya da her tarafı idare etmeye çalıştılar. Nasıl olduysa bu kez başka bir gelişme yaşandı. IŞİD güçleri ülkenin petrol kenti ve en önemli

18

limanı Sirte’yi ele geçirdiler. Ortak düşman karşısında birleşemediler ama paylaşılamayan petrol eğer düşmanın eline geçerse acaba aşiretler birleşir miydi? O da işe yaramadı. Birleşme sağlanamadı. Batı bu kez yeni bir plan yaptı. Kendi etrafında bir güç oluşturmaya çalıştı. Bir şekilde başkent Tripoli de olan ülkenin Ulusal Birlik Hükümeti’nin (UBH) ülkenin doğusunda Tobruk kentindeki konumlu Ulusal Meclis ile anlaştıkları açıklandı. Dışarıya kaçmış olan devlet başkan ülkeye geri getirildi. Ve iki tarafta tek bir hükümet olarak çalışma kararı aldı. Ama bu hükümetin mecliste oylanması ve kabul edilmesi gerekiyor. İşte aylardır çoğunluk sağlanamadığı için hükümet oylanamıyor. Vekiller tehdit altında olduklarını söylüyorlar. Yani tepeden yapılan anlaşma altta kabul görmüyor. İki hükümetin yapay anlaşması alttan destek bulmuyor. Çıkarlar gene uzlaşmıyor. O zaman Batı kendisi askeri olarak girmeye karar verdi. Ama yerelde de postallar gerekiyordu. Irak’tan bu ders alınmıştır. İlk önce Libya’ya Kaddafi döneminde konan silah ambargosunun kalkması gerekiyordu. UBH IŞİD’e karşı dövüşmek için ambargonun kaldırılması için BM’ye müracaat etti. Silah ambargosu kalktı. Peki, silahlar kime verilecek? UBH ordusu olduğunu iddia eden iki tane ordu vardır. Bir tanesi bildik Haftar Ulusal Ordusu. Haftar, Kaddafi tarafından hain ilan edilip görevden alınan eski bir generaldir. Sonra CIA ile anlaştı ve ABD’ye yerleşti. Kaddafi yenilince de büyük umutlarla ülkeye geri döndü. Fakat yıllardır Libya’da bir itibar kazanıp bütünlük sağlayamadı. Batı’nın aslında ondan umudu yok. Öte yandan bölgedeki Misrata güçleri UBH ordusu olduklarını iddia ediyorlar. İki ordu

birbirleriyle anlaşamadığı gibi zaman zaman savaşıyor. Batı “Hanginiz Sirta’yı IŞİD elinden alırsa onu destekleyeceğiz, onun arkasına geçeceğiz, silah vereceğiz.” dedi. Ancak iki orduda bugün aldık yarın aldık, diyerek bu işi beceremedi. Geçtiğimiz günlerde AB dışişleri bakanları toplandılar ve kendileri müdahale etme sözü verdiler. Bir şekilde birilerine silahlar verilecek kendi askerlerini getirecekler ve Libya’da kukla hükümetlerine kukla bir ordu oluşturacaklar. Kim işe başlayacak? Belli değil. İlk önce NATO dediler. Ama NATO başkanı Libya’ya girmeyeceklerini açıkladı. Libya’nın eski sömürgeci ülkesi İtalya başta gönüllüydü, 5000 asker yollayacaktı ama sonra Başbakan “Asker göndermeyiz.” dedi. Fransa asıl olarak eskiden beri Cezayir’in sömürgeci ülkesidir. Buna rağmen ülkede faaliyet gösteren özel kuvvetlerinin olduğu Şubat ayında ortaya çıktı. Radar görüntüleri var. Almanya toplantıda verdiği sözden hemen caydı, “Ben ordu eğitirim ama asker göndermem.” dedi. ABD’nin zaten bir takım askerleri var ve yeni özel güç yollama sözü verdi. Obama’nın onayı lazım. Ortadoğu’daki başarısızlıktan, 2011’deki başarısızlıktan sonra bu işi nasıl yapacaklar belli değildir. Yani bir müdahale olacaktır ama tam daha açık birçok bilinmezi vardır. Ayrıca verilen silahların aynı Suriye’de Özgür Suriye Ordusu denilen güce verilen silahlar gibi IŞİD’in eline geçmesi nasıl önlenecektir? Bunlar bilinmezlerdir. Batı artık bir ülkeye askeri olarak girip iktidarı deviriyor ama ona istediği şekli vermede başarısızdır. Parçaları birleştiremiyor. Bunu Irak’ta hatta Afganistan’da bile yapamadı. Bu siyasi bir takım rüşvetlerle olmuyor. Halkların öz çıkarları Batı çıkarları ile örtüşmüyor ve ülke Batı çıkarlarına oturtulamı-


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

yor. Irak’ta yapamadıklarını şimdi Libya’da, deneme niyetindeler. Bunu kendi askeri zorları ve bir grup yerli ordu ile deneyeceklerdir. Gerekçeler Batı açısından Libya’nın ne önemi vardır? Birincisi tabi yazmaya gerek yoktur: Petrol. Libya Afrika’nın tespit edilmiş en zengin petrol kaynakları olan ülkesidir. AB açısından Rusya’ya, Ortadoğu’ya alternatiftir. Hem de burnunun dibindedir. ABD açısından da denetim altına alınması gerekli bir güçtür. Öyle AB’ye filan bırakılmamalıdır. İkinci olarak Libya göçmen krizi açısından kilit bir ülkedir. Afrika kıtasındaki savaşlardan, sömürü, açlık (şu anda 50 milyon insanın aç olduğu açıklandı), ekonomik, politik istikrarsızlıktan kaçan on binlerce yoksul Afrikalı Libya üzerinden AB’ye geçmeye çalışıyor. Türkiye üzerinden gitme yolu tıkandığı

için en iyi olanak zaten karışık olan Libya’dır. AB Dışişleri Başkanı 450 bin göçmenin Libya sahillerinden AB’ye geçmek için beklediğini söyledi. Top tüfekle bunları öldüremeyen, sınır koruması gözetlemesi yetmeyen AB ülkeleri de göçmenlerin Libya’dan geçişinin önünü bizzat tıkamak istiyor. Yaz ayları geldiği ve Akdeniz üzerinden geçiş kolaylaştığı için de Libya Savaşı’na müdahale etmek onlar açısından önem kazandı. En azından göçmenleri burada durdurmaya çalışacaklar. Üçüncü olarak, Libya Kuzey Afrika kıtasına giriş için önemli coğrafi konumu sahiptir. Sömürgeler kıtasına hakim olmanın AB’ye en yakın ülkesidir. Bir kale önemindedir. Buna bir de IŞİD’i eklemek gerekir. Her ne kadar bu grubun anası, babası ve rahmi karanlık olsa da denetlenmesi gerekiyor. Onun Afrika kıtası içleri-

ne, komşu ülkelere yayılmasını önlemek ya da denetlemek için başta Libya denetlenmelidir. İşte bütün bu nedenlerle Libya sorunun Batı çıkarları doğrultusunda çözümü son günlerde acil ihtiyaç oldu. Bütün bu çıkarlar Batı’yı sanki Libya üzerinden yeni bir deneye sürüklüyor. ABD bunu Irak’ta tek başına yapamayacağını anladı ama ortaklığa kimseyi razı edemiyordu. Şimdi Libya’da bu denenmeye çalışılıyor. Bakalım ne kadar götürecekler? Fakat bunu da öyle çok öne çıkartmadan, yapmak istiyorlar. Yine yüzlerine gözlerine bulaştırma tehlikesini görüyorlar. Libya parçalarını eğer birleştirebilirlerse belki bu deneyden Ortadoğu’da tıkanan yollarına yeni kanallar açabilirler diye düşünüyor olmalılar.

Batı açısından Libya’nın ne önemi vardır? Birincisi tabi yazmaya gerek yoktur: Petrol. Libya Afrika’nın tespit edilmiş en zengin petrol kaynakları olan ülkesidir. AB açısından Rusya’ya, Ortadoğu’ya alternatiftir. Hem de burnunun dibindedir. ABD açısından da denetim altına alınması gerekli bir güçtür. Öyle AB’ye filan bırakılmamalıdır.

19


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

KÜBA, DEVRİM VE ‘TOK’ BİR ÖZGÜRLÜK SİDAR ARSLAN

İnsanlar arasında ekonomik uçurum olmadığından sosyal statü kaygısı oldukça düşük. Yarın kaygısını yaşayıp birbirleriyle didişmediklerinden olsa gerek çok mutlular. Sokaklar cıvıl cıvıl, müzik hiç durmuyor ve insanlar dans etmeyi çok seviyor. Oldukça sakin ve yavaş bir hayat var Küba’da. Türkiye’de yaşayan biri için bazen çekilmez olabilecek bir yavaşlık hem de. Birbirine bağıran insanları görmemek, en son cinayetin 22 yıl önce işlendiğini bilmek insana ayrı bir mesaj veriyor.

K

üba; devrimin, müziğin, tütünün, romun ülkesi… Amerika’ya kuş uçuşu 180 km uzaklıkta sosyalist bir cumhuriyet. 28 Ekim 1492’de, Kristof Kolomb karaya çıktı ve şu an Küba’ya ait olan adada İspanya Krallığı için hak iddia etti. Yüzyıllar boyunca İspanyolların sömürgesi altında yaşamış olan Kübalılar açlık ve sefalet içinde hayatını kaybederken, İspanyollar tütünün, şeker kamışının, kahvenin, bedava iş gücünün keyfini sürüyorlardı. Kübalılar defalarca haklarını aramak için ayaklansalar da bu ayaklanmalar İspanyol orduları tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılıyordu. İspanya’nın içine düştüğü siyasi ve ekonomik bunalımlar Kübalılara daha fazla vergi, daha fazla ölüm olarak geri dönüyordu. Lakin Kübalılar İspanyollara karşı açtığı son bağımsızlık mücadelesini kazanarak bağımsızlıklarını resmen ilan ettiler. Küba, 1898’de biten İspanya-Amerika Savaşı’na kadar İspanya’nın bir toprağı olarak kaldı ve 1902’de Birleşik Devletler’den resmi bağımsızlık kazandı. Sonrası devrime kadar Amerika’nın oyunları ile Batista’nın faşist rejimi altında geçiriyor. Sonrası Fidel ve arkadaşlarının gerilla mücadelesi vererek ülkeye devrim getirmesi ile neticeleniyor. Havana’daki Devrim Müzesi’nde bir karikatür var. Karikatürde yan yana 4 kişi yer alıyor; Batista, eski ABD başkanları; Ronald Reagan, baba ve oğul Bushlar. Resmin üzerinde başlık olarak yazan ise; Rincon de Los Cretinos. Yani; Ahmaklar Köşesi... Kovboy kıyafeti içinde resmedilmiş Reagan’ın yanında şöyle bir yazı var: “Teşekkürler ahmak; devrimi daha güçlü yaptığın için.” Fidel bin kadar gerillayla Havana’ya girmeden önce Batista rejimi ülkeyi Amerika’nın arka bahçesine çevirmişti. Kumar, fu-

20

huş, uyuşturucu, mafya cenneti olan Küba ‘modern’, gösterişli, lüks arabaların, zenginlerin cirit attığı bir yerdi. Lük oteller, villalar, Amerikan dolarları virüs gibi yayılırken halk sefalet içinde yaşıyordu. Devrim ile fuhuş, uyuşturucu, kumar, Amerikan doları ülkeden kovuldu, mafyaların ellerindeki otellere el konuldu, lüks villalar kamulaştırıldı. Artık özel mülk ortadan kalkmış, Kübalılar bambaşka bir hayatı deneyimlemeye başlamışlardı. Artık herkes eşit ve özgürdü. Lakin bu eşitliğin ve özgürlüğün tadını Amerikan ambargosu gölgeliyordu. Devrim; Amerika’nın biyolojik, ideolojik, politik ve silahlı saldırılarına karşı amansız bir direniş sergiledi. Sadece Fidel’e 600’ün üzerinde suikast girişimi olduğu söyleniyor. Ülkenin tarımını baltalamak için uçaklardan atılan zararlılar, insanların dış dünyaya olan meraklarını körüklemek için bilinçli bir şekilde akıntıya bırakılan Amerikan yaşamına dair eşyalar, Küba ile ticari ilişkisi olan ülkelere uygulanan yaptırımlar ile yalnızlaştırma, Domuzlar Körfezi Harekatı… Tüm bunlar Küba’nın devrimi işletmeye çalışırken yanı sıra uğraştığı zorluklar. Fidel, stratejik bir hamle ile Sovyetlere yaklaşmış ve ekonomik ve politik olarak biraz olsun rahatlamış ve sorunlarını ötelemiştir. Soyvetlerin de yıkılmasıyla Küba daha zor bir sürece girmiş, çareyi turizme açılmakta bulmuş. Turizmin gelişiyle aylık 25 CUC ile geçinmeye çalışan halk bir şekilde bunu fırsata çevirerek açlıktan kurtulmaya çalışmış. Bir süre sonra Küba Yönetimi yasalarını biraz daha esneterek yerli turistlere de tatil için otelleri açmış. Bu yerli turistler okyanus ötesi akrabalarından gelen para ile bu otellerde kalıyor, bir Kübalı için oldukça lüks olan açık büfe ayrıcalığını yaşıyor. Tabi ihtiyaçlar terazisin-

de özgürlük ve eşitlik açık büfe yemekten daha kıymetli olacak ki Kübalılar devrimlerine ve Fidel’e hala oldukça bağlılar. Küba’da kayıt dışı ekonomi çok büyük. Örneğin Küba’ya dışarıdan gelen bir öğrenciye evini kiralayan bir Kübalı onu misafiri gibi gösterir ve ondan aldığı kira kayıt dışıdır. Özellikle turistik bölgelerde seks işçiliği yoğun. Bir turist Kübalı bir seks işçisi ile birlikte olmak isterse seks işçisine, onları taşıyan taksiciye, beraber olmak için odasını kiraladığı ev sahibine ve yakalanırlarsa polise para vermek zorunda. Basit bir birliktelik bile 4 ayrı kişinin cebine para girmesine neden oluyor ve burada dönen paranın tamamı devletin denetimi dışında. Sokak müzisyenleri, yerel kıyafetler giyerek turistik yerlerde bekleyip kendisiyle para karşılığı fotoğrafını çektirenler ya da sadece dilenenler… Bunlar da halkın bir şekilde aç kalmaktan kurtulma yöntemleri. Zira aylık istihkak maalesef yeterli değil. Komünist Parti yönetiminde olan ülkede hayat çok kolay değil. Yıllardır ambargo altında olan ülke ekonomik olarak zayıf bir ülke. Lakin sağlık ve eğitim alanında oldukça ilerideler. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre Küba kanser üzerine en çok araştırması olan ülke. Üstelik Küba’da kanserin aşısı var ve dünyanın dört bir yanından insanlar bu aşıyı vurulmak için geliyorlar. İstatistikler hastaların %70’inde işe yaradığını söylüyor. 1992’de dış ticaretinin %80’ini gerçekleştirdiği ve tarım üretimi için gereken sübvansiyonların sağlandığı SSCB’nin çöküşünden sonra oluşan depresif dönemden sonra tarımdan sanayiye geçmiştir. Aynı zamanda (özellikle Pinar del Rio’dan) iç göçler başlamıştır. İş gücünün % 21’inin çalıştığı tarım sektöründe şekerkamışı, tütün, turunçgil, kahve ve pirinç


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

önemli üretim ve ihracat kalemlerindendir. Sosyalist rejimde özellikle önem verilen balıkçılık ve hayvancılık yine önemli üretim kalemlerinden biridir. Turizm son yıllarda yeniden eski canlılığını kazanmıştır. Özellikle Kanada ve Avrupa Birliği’nden gelen turistler sayesinde turizm Küba ekonomisinin itici gücü haline gelmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti, Kanada, İspanya ve Hollanda Küba’nın en büyük dış ticaret partnerleridir. Madenciliğin temelini ihracat kalemleri içinde önemli bir payı olan nikel oluşturur. (Dünya üretiminin % 6,4’ü) Kişi başına düşen GSMH yaklaşık 9.900 $’dır ve yaşam standardı hala 1990 öncesindeki seviyeye getirilememiştir. Bunun en büyük nedeni, Sovyetler Birliği tarafından yapılan hibe ve yardımların, Sovyetlerin 1991’de yıkılmasıyla birlikte kesilmesidir. Petrol konusunda en büyük destekçisi Çin’dir. Mühendis ve makina yardımı yapmaktadırlar. Ayrıca Venezuela’da Hugo Chávez’in iktidara gelmesiyle birlikte, bu ülkeyle yapılan ekonomi anlaşmaları da Küba’nın zor koşullara karşın yeni bir müttefik bulmasını ve bir ölçüde rahatlamasını sağlamıştır. Küba’nın oldukça karmaşık bir yapı gösteren nüfusu, geçmiş yüzyıllarda adaya değişik etnik toplulukların yerleşmesinin ürü-

nüdür. Kolomb öncesi dönemde sayıları 80-100 bin arası olan ada yerlilerinden günümüzde yalnızca adanın doğu ucunda yaşayan birkaç aile kalmıştır. Küba nüfusunun % 51’i Mulattolar (Avrupalı ve Afrikalıların karışımı), % 37’si beyazlar, % 11’i siyahlar ve % 1’i de Çinlilerden oluşur. Çinli nüfus 19. yüzyılda demiryolu ve maden işleri için adaya getirilen Çinlilerin torunlarıdır. İnsanlar arasında ekonomik uçurum olmadığından sosyal statü kaygısı oldukça düşük. Yarın kaygısını yaşayıp birbirleriyle didişmediklerinden olsa gerek çok mutlular. Sokaklar cıvıl cıvıl, müzik hiç durmuyor ve insanlar dans etmeyi çok seviyor. Oldukça sakin ve yavaş bir hayat var Küba’da. Türkiye’de yaşayan biri için bazen çekilmez olabilecek bir yavaşlık hem de. Birbirine bağıran insanları görmemek, en son cinayetin 22 yıl önce işlendiğini bilmek insana ayrı bir mesaj veriyor. Kadına şiddetin çok ağır yaptırımları var. LGBTİ hakları konusunda ciddi bir ilerleme var. Cumartesi geceleri Habana’nın merkezinde Malecon sahilinde toplanıp birbiriyle dans eden yüzlerce LGBTİ bireyi bir arada görünce nefret cinayetleri ve homofobiyle ciddi bir savaş verildiği algısı oluşuyor insanda. Zira CENESEX adlı kurumun başında bulunan Castro’nun kızı Ma-

riela Castro LGBTİ mücadelenin sıkı bir neferi. Raul dönemiyle gelen değişim rüzgarları ince bir çizginin üzerinde seyrediyor. Fidel döneminde de turizm ile başlayan esnetmeler Raul döneminde de devam ediyor. En son Amerika ile ilişkilerin düzeltilmesi için adım atılması en büyük değişim işareti. Buna en çok karşı çıkan Fidel’e halkın sevgisi hala oldukça güçlü lakin Amerika ile de bu sürtüşmenin bitmesini istiyorlar. Zira artık ‘tok’ bir özgürlük istiyorlar. Ülkede tek tük lüks arabalar, markalar ve hatta turistik bazı yerlere ‘coca cola’ girmiş durumda. Ülke ekonomisinin %20 ’si artık özel sektör. Küba üzerindeki ambargo kalktıkça sıkı bir değişim yayacak gibi. Turist rehberleri Küba’nın Batista döneminden kalan artık bakımsızlıktan eskiyen evlerin yarattığı nostalji duygusunun şehrin yenilenmesi ile ortadan kalkabileceğini düşünüyorlar. Tüm Dünya Küba Devrimi’nin sona geldiğini düşünse de Kübalılar devrimlerini yaşatmak istiyorlar. Çünkü Kübalılar özgürlüğü ve eşitliği tarihleri boyunca ilk kez devrim ile yaşadılar ve bu özgürlüğü başka bir rejimde tadamayacaklarını biliyorlar. Fidel’in son verdiği mesaj da buna işaret ediyor: “Ben öleceğim. Ama fikirlerimiz yaşamalı…”

Son niyetine: Herkesin belki zorlandığı ama mutlulukla dans ettiği, sokakları doldurduğu, her sokağında devrim kokan, biraz yalnız bırakılmış, biraz dış dünyaya meraklı ama özgürlüklerine ve devrimlerine her şeyden daha bağlı bir halkın arasında dolanmak, onlarla aynı yemeği yemek, istihkak sıralarına girmek, onlarla sokaklarda eğlenmek, devrim ile duran zamanın içinden geçmek paha biçilmez. Batista rejimini okudukça AKP dönemi ile büyük benzerlikleri bena içine düştüğümüz faşist diktatörlüğün sonunun yakın olduğumuzu düşündürdü. Gezi’nin yıl dönümünü yaşadığımız bu günlerde büyük halk hareketleri ile devrime gitmenin ümidini cilalatmak lazım. Bakalım bizim Gramma teknemiz ne zaman çıkacak karaya. Ufak bir ayrıntı: Duvarlarda yazan sloganlar o kadar düzgün ve estetik ki insan şaşırmadan edemiyor. Zira Türkiye’de sloganı yazan ya polislere ya da mobese kameralarına yakalanmamak için hızlı ve tedirgin bir şekilde yazıldığı için bizim eğri büğrü bazen de sonu olmayan duvar yazılarımızdan sonra bu duvar yazıları insana o derin farkı hissettiriyor.

21


Sosyalist Dayanışma / Haziran 2016

Merhaba, En içten devrimci duygularımla selam, saygı ve sevgilerimi sunuyorum. İyi olmanız dileğiyle. Arkadaşlar Sosyalist Dayanışma derginizi alıyorum. Bazen dergi geri size geliyor olabilir. Tekirdağ PTT’den kaynaklı olduğunu düşünüyoruz. Cezaevi idaresince dergilerin geldiğinde verildiği söylendi. Özellikle “Demokratik Ulus” gazetelerinin ulaşımının da problem yaşıyoruz. Yoldaşlara yazdık zaten. Ben 18 yıldır zindanda PKK’li bir tutsağım. Gönderdiğiniz dergi için teşekkür amaçlı ve yeni yılınızı kutlamak için size önceden yazacaktım fakat yaşadığım sağlık sorunlarından dolayı gecikmeli yazıyorum. Fıratın öte yakası büyük acılar yaşıyor ama büyük de bir dirayetle, dirençle özgürlüğü gelecekte yaşanacak bir ütopya olarak değil, bugünden özgür alanlar yaratarak özgürlüğü inşat etmektedirler. Payımıza büyük acılar kayıplarda düşse bizleri özgürlük ve kurtuluşa daha da yaklaştırdığı bir gerçektir. Bu temelde özgürlüğe olan inancım halkımızın direngen duruşuyla siz Sosyalist Dayanışma Dergisi çalışanlarının yeni yılını kutluyor 2016 yılının zafer yılı olması umuduyla çalışmalarınızda başarılar diliyorum. D. Selam, saygı ve sevgilerimle Özgür GÜRBÜZ 1 No’lu T Tipi Cezaevi A28 TEKİRDAĞ

Dergimize ulaşmak isteyen devrimci tutsaklar, adresimiz üzerinden bize ulaşabilir. 22


Haziran 2016 / Sosyalist Dayanışma

ALTIN PALMİYE’Yİ BİZİM YÖNETMENİMİZ KAZANDI

“BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN VE ŞART!” “Dünyanın beşinci en zengin ülkesinde yemek arayan insanlar var. Yaşadığımız dünya artık çok tehlikeli bir yere dönüştü. Neoliberalizm denilen sistem bizi yıkımın eşiğine getirdi, aşırı sağ ümitsizliğimizden ayrıca avantaj sağlıyor. Umut etmeyi sürdürmeliyiz. Başka bir dünya mümkün ve şart! (Ken Loach)”*

C

annes Film Festivali’nin bizlere neler çağrıştırdığını düşündüğümüzde hemen Yılmaz Güney aklımıza gelir. 1982 yılında Şerif Gören’le birlikte yaptığı Yol filmi festivalde en büyük ödülü kazanmıştı. Bizim sevgili Yılmaz Güney’imiz dünyaca tanınır olmuştu ve aynı zamanda sinemasal yaratıcılığının hiç de küçümsenmeyecek bir noktada olduğunu kanıtlamıştı. Ödül törenindeki yumruğu havada sıkılı bir şekilde duruşu hepimizin gözleri önündedir. Günümüzde ise Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivali’nde ilk olarak kısa film dalında aldı ödülünü. Daha sonra iki kez “Büyük Jüri Ödülü’’nü, “FIPRESCI” ödülünü ve 2014 yılında “Kış Uykusu” filmi ile de en büyük ödül olan Altın Palmiye’yi kazandı. O da belki gayri ihtiyari ama Yılmaz Güney pozunu verdi Cannes’da. Bir de Kürt yönetmenlerimizin başarıları unutulmamalı bu festivalde. İrili ufaklı pek çok ödülü alıyor genç Kürt yönetmenler. Cannes Film Festivali çıkışı itibariyle (1939) özgür ve demokratik dünyanın sinemasını tanıtmak amacıyla düzenlenmeye başladı. O zamanlar Mussolini ve faşizmin güdümündeki Venedik Film Festivali’ne alternatif olarak kuruldu. Yalnız Cannes Film Festivali de 1960’lara kadar hükümetlerin denetimi altında idi. Kendi özerk duruşunu bu yıllardan sonra elde etti.

Festivalde 2016 yılı bizim topraklara dair önemli bir ses getirmese de sosyalistler için önemli bir yıldı. Yine fikrimizin yönetmeni, dört gözle yapıtlarını beklediğimiz, ne çekse izlemek için sabırsızlandığımız Ken Loach “I, Daniel Blake” filmi ile Altın Palmiye ödülünü aldı. 2006 yılında “Özgürlük Rüzgârı” filmiyle ilk kez bu ödülü alan Ken Loach, bu sene 80 yaşında ikinci kez aynı onura erişti. (Çok ama çok yaşa Ken Loach! Senin yokluğun bizler için büyük eksiklik…) Ken Locah filmleri gerçekten çok önemli bir yer tutuyor bizler açısından. Dönemin sorunlarına eğiliyor. Sınıfsal uçurumu derinleştiren yeni dünya düzenini işliyor çoğunlukla. Karşılaşılan yeni sorunları ezilenler penceresinden dile getiriyor. Burada birlikte çalıştığı ekibinin de hakkını yememek gerekir. Beraber çalıştığı senaristi Paul Laverty çok iyi bir yazar. Aralarındaki uyum ise mükemmel. Her daim kendilerini yenileyebiliyorlar, yeni dünyanın yeni sorunlarını bizim penceremizden hikayeleştirebiliyorlar. “I, Daniel Blake” filmi de sosyal devletin çöktüğü ortamda açlık sınırında yaşayan insanları anlatmış.

ğini izlemiştik. Göçmen işçilik, özel istihdam büroları ve kiralık işçilik konularına değinen “İşte Özgür Dünya” ile kapitalist merkezlerin pisliklerini ortaya dökmüştü. Bir de filmlerinin akışı, hikâyelerinin içindeki mağdur insanların sıcaklığı, dayanışması ile kalbimizi defalarca fethetti.

FATMA İNCE

Ken Loach ödülünü aldıktan sonra Evrensel Kültür’den Arif Bektaş’la yaptığı röportajda “Filmler sonuç olarak sadece hikâyelerdir, insanlara cesaret verir. Ama değişiklik yaratabilecek olan insanların kendisi ve örgütlü işçi sınıfıdır. Başka hiç kimse değil. Filmler bunu teşvik edebilir, hikâyeler anlatabilir, insanları tepkiler duymasını sağlar. Belki bir analiz sunar. Fakat bundan daha fazlasını yapamaz filmler. Filmler teşvik etmek dışında bir şey yapamaz.” diyerek mütevazı duruşunu göstermiş. Sağ ol Ken Loach, bizi yeterince teşvik ediyor, bize cesaret veriyorsun… *Ödül törenindeki konuşması

Önceki filmlerine bir iki örnek verirsek daha anlaşılır onun güncelliği. “Tehlikeli Yol” filmiyle çok uluslu bir şirketin özel güvenlik firması aracılığıyla paralı asker olarak Irak’a savaşa giden iki arkadaşın hikâyesini işlemişti. “Ekmek ve Gül”de, temizlik işçilerinin sorunlarını görmüştük. 11 Eylül’ü işleyen kısa filminde, Şili’deki faşist darbeyi anlatarak egemenlerin “teröre” bakışının ikiyüzlülüğünü gözlerimizin önüne sermişti. “Özgürlük Rüzgârı”nda, İrlanda ulusal kurtuluş mücadelesinin sosyalizmle buluşması gereklili-

23


AND OLSUN Kİ UĞRUNA CAN VERDİĞİNİZ

DÜNYAYI YARATACAĞIZ!

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Haziran 2016 Sayı 44  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Haziran 2016 Sayı 44  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement