Page 1

Demokrasi, Eşitlik ve Barış İçin Hayır’lı Birlikler

FİYAT: 2 TL

YIL:7 SAYI:54

NİSAN 2017

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

Mutlak İktidar mı Yoksa Çözülen Hegemonya mı? Güvenceli Yaşam Mücadelesi Dönemin İhtiyaçları ve KESK Genel Kurulları

KRIZ DERINLEŞIYOR HEGEMONYA ÇÖZÜLÜYOR

HAYIR’LA UMUTLAR BÜYÜYOR!

Şirin’e Sözümüz Var! Asla Teslim Olmayacağız! Ekonomik Hegemonyanın İflası Hikayenin Sonu Kapitalizme #Hayır Bir İş Güvenliği Mücadelesi Olarak “İşçi Temsilciliği” Kadın Mücadelesi Yol Açıyor! “Fragmanı Beğenmedik, Bu Filme Gidilmez...” Bilmek Neyi Değiştirir? Öfke Birikmekte “Bütün Kesimlerin Zaferine Yürekten İnanıyoruz” Suriye’de İstenen Güç: Kürtler Kelimelerimizin Diziliş Ustası Hasan Ali Toptaş’a Giriş Yazısı


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

... Yepyeni bir güneş doğar dağların doruklarından Mutlu bir hayat filizlenir kavganın ufuklarından Yurdumun mutlu günleri mutlak gelen gündedir 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Vermeyin insana izin kanması ve susması için Hakkını alması için kitleyi bilinçlendirin Bizlerin ellerindedir gelen ışıklı günler 1 Mayıs 1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 7, Sayı: 54 Nisan 2017 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Ulusların gürleyen sesi yeri göğü sarsıyor Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlıyor Devrimin şanlı dalgası dünyamızı kaplıyor Gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider Devrimin şanlı yolunda bir kağıt gibi erir gider

1 Mayıs Marşı

DEMOKRASİ, EŞİTLİK VE BARIŞ MÜCADELESİNDE

EMEĞİMİZ, GELECEĞİMİZ, YAŞAMIMIZ İÇİN

1 MAYIS’TA ALANLARA!


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

DEMOKRASİ, EŞİTLİK VE BARIŞ İÇİN HAYIR’LI BİRLİKLER

H

ayır Evet’ten daha anlamlıdır her zaman ezilenler için. Devrimcilere, sosyalistlere boşuna “Her şeye itiraz ediyorsunuz” demezler. Yaşanan baskı, zulüm ve sömürü politikalarına itirazımızı söylemeliyiz öncelikle: HAYIR! Olmazsa olmaz ama yeterli değil elbette. Çözülüşün başladığını görüyoruz büyük bir keyif ve umutla. AKP iktidarı çözülüyor. Ama bu nasıl olacak, bizi neler bekliyor? Referandum sonucunun Hayır çıkması olasılığı her geçen gün güçleniyor, tüm baskılara, saldırılara, kısıtlamalara rağmen… Her yerde Evet pankartı görmekten midemiz bulanıyor artık; duvarda, köprüde, binada, yolda, ekranda… Ama bu kadar abartı çözülüşün seslerini, çürümenin kokusunu örtemiyor. Egemenlerin güç paylaşımını yaptığı dünyanın en gerilimli noktasında, Ortadoğu’da “ilerlemeye” çalışan iktidar “kalsan kalınmaz, çıksan çıkılmaz” noktasına geldi. ABD ve Rusya’nın YPG konusunda Türkiye’nin önünü tıkaması işleri daha da içinden çıkılmaz hale soktu. Hollanda’da yaşanan “diplomasi rezaleti” Türkiye’nin “itibarını” yerlere serdi. Ne acı! Olmayan itibarlar üzerinden politika yapılmaya çalışılıyor. Bu güçsüzlük görüntüleri kendi kemik kitlesinin dahi aklını karıştırıyor. Hiç kimse aptal değil, AKP seçmeni de öyle. Rasyonel, anlık düşünebilir ama aptal değil. Makarnaya satmıyor yani oyunu. Sosyal yardımlar ağı, tarikat örgütlenmeleri üzerinden kurulan ekonomik destekler ve bunların üzerine giydirilen İslamcılık ideolojik şemsiyesi; yoksul, emekçi insanların bunca yıldır bu iktidarı desteklemesine neden oldu. AKP ve Saray, iktidarını uzun zamandır güç ve baskı üzerine kuruyor. Bu denklemde

güçsüzleşirsen sonun yaklaşır. Sana “güçlü” olduğun için yakın duranlar uzaklaşır. Hele bir de sosyal yardımlar kısıtlanır, işsizlik daha da artar, hatta ekonomik bir kriz yaşanırsa sonları daha da yaklaşır. Referandumda Hayır çıkması durumunda AKP’nin sona gidişi hızlanacak. Bu kendiliğinden olmayacak elbette! Biz Hayır demekle kalırsak, referandum sonrasını her olası durum için kurgulamaz ve hazırlık yapmazsak Hayır çıksa bile kazanamamış oluruz. Düzen kendi içinden bizler için daha beter bir seçenek bile çıkarabilir. Sonucun az bir farkla Evet çıkması durumunda -ki bu da bir olasılık tabi- moralleri bozmadan devam edebilmeliyiz. Bu seçimin tamamen eşitsiz koşullarda, Hayır cephesine dönük ciddi bir saldırı ve baskıyla yürüdüğünü unutmamalı, unutturmamalıyız. Hayır çıkması durumunda bizlerin ciddi bir moral ve üstünlük kazanacağı kesin. Halat çekme yarışı gibi düşünürsek ortadaki düğüm bizim tarafa kayacak ama kazanabilmemiz için var gücümüzle asılmaya devam etmemiz gerekecek. Referandumun sonucu ne olursa olsun kazanabilmemiz

için dayanışmayı ördüğümüz, güçlerimizi birleştirdiğimiz Hayır meclis, platform, birliklerini kalıcılaştırabilmemiz lazım. Bu oluşumlara sadece tek tek güçsüz olduğumuz için ihtiyacımız yok. Faşizmin inşasına “Hayır” derken kendi alternatif demokratik oluşumlarımızın nüvesi olmalıdır bu birlikler. Tek adam diktatörlüğüne “Hayır” derken bu birlikteliklerde kendi demokratik anlayışımızı inşa edebilirsek ezilenler, emekçiler, ötekiler için gerçek alternatifler oluşturabiliriz. Bu birliklerin önünde referandum sonrası ciddi bir sınav durmaktadır. Hayır çıkması durumunda zafer sarhoşluğuyla bu birliklere sahip çıkmaz, olası gelişmelere karşı dayanışmamızı sürdürmezsek karşı tarafın yapacağı birkaç hamleyle referandum olmamışa çevrilebilir. Az bir farkla da olsa Evet çıkması durumunda ise moral bozukluğuyla herkes kabuğuna çekilirse durum daha da vahim bir hal alabilir. Yani bizim her halukarda bir arada durmaya ve bu birlikler üzerinden örgütlenmeye ihtiyacımız var. Bunu başarmak zorundayız. Bu birliklerin önünde referandum sonrası ne olabilir?

Olası sonuçlara göre geliştirilecek politikaların sokakları boş bırakmadan dillendirilmesi en basiti. Baskıya karşı direnişin güçlendirilmesi önemli bir noktası bu işin. Demokrasi mücadelesinin odakları olabilmesi gerekiyor bu oluşumların. Önümüzdeki dönemde önemli bir gündem de iktidarın emekçiler üzerindeki hegemonyasının kırılmasına dönük hamleler yapmak olacaktır. Biz buna hazırlık yapmazsak geniş emekçi yığınlar bir celladından kopuşurken öbürünün ağına düşebilir. Emekçiler için gerçek alternatif olabilmek için sadece demokrasi taleplerini öne çıkarmak ve örgütlemek yetmeyecektir. Yanı sıra eşitlik talebi üzerinden şekillenecek bir yaklaşım olmazsa olmazdır. Örgütlenmesi gereken önemli bir talep de barıştır. Milliyetçi tabanı örgütlemek için tırmandırılan savaş bir kez daha halklara göstermiştir ki kalıcı bir barış ancak eşit haklar temelinde bir yaklaşımla halkların barışması ile mümkündür. Bunun da önemli adımları bu birlikler de atılabilir. Bir araya gelişlerin genişliği ve kapsayıcılığı anlamında olumlu örnekler var daha da artırılabilir ve bu birliklere bu anlamda da içerik kazandırılabilir.

3


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

MUTLAK İKTİDAR MI YOKSA M. SİNAN MERT

H

erkesin aklında aynı soru: 16 Nisan’dan sonra ne olacak? Bu soruya şu anda bu kadar takılmak ne kadar doğru sorusu da aslında önemli bir soru. Bu bilinç durumu, 7 Haziran sonrası yaşadığımız deneyimden kaynaklanıyor. Çok başarılı geçirilen bir seçim süreci, kazanılan büyük bir başarı ancak sonrasında Saray’ın malum hamleleri ile hiç hesaplanmayan bir durumun içine düşme. Şu anda da kimse aynı durumla karşı karşıya kalmak istemiyor. Ancak bu sefer de 7 Haziran’dan önceki enerjinin ortaya çıkmaması bir handikap olarak ortaya çıkıyor. Muhakkak ki köprülerin altından çok su aktı ve ülke 2 sene öncesinden oldukça farklı bir konjonktürde. Ancak yine de Hayır çalışmasının gereken tempoyu kazanamadığını ve bunun bir sebebinin de “7 Haziran’da kazandık da ne oldu?” sorusu olduğu görülmekte. Oysa tarih bu biçimde akmıyor. Büyük zaferler, kısa vadede büyük dönüşümlere yol açmasa da günlerini bekliyorlar. Gezi’nin ve 7 Haziran’ın günü gelecek. Hele Erdoğan böylesi patinajlar yapmaya devam ederse bu noktaya beklenenden çok daha hızlı da gelebiliriz.

4

Hayır kampanyasının yeterli tempoyu kazanamaması aslında Evet cephesinin defolarının daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkmasına yol açıyor. Karşısında çatacak bir karşıt bulamayan Evet kampanyası deyim yerindeyse kendi kendisini öğütüyor. Daha da kötüsü, paniklememeye çalışanların büyük panik havası dalga dalga yayılıyor. İlk bakışta %70 oyu olduğunu düşünen Türkiye Sağı, Erdoğan’ın hegemonyası altına tam olarak girmeme eğilimi gösteriyor. MHP Genel Merkezi’nin tüm saldırganlıklarına rağmen kontrol altına alamadıkları bir itiraz dalgası ile karşı karşıya bulunduğu ortada. Erdoğan’ın sürekli bağırmak zorunda kalması da AKP içindeki çatlakların görünürlüğünü ortadan kaldırmıyor. İşsizlikteki rekor artış, turizmin çöküşü, hem Batı’yla hem Doğu’yla girilen kavga hali , iktidarın sürekli daha da şuursuzlaşan söylemi AKP tabanından bir kesimi yabancılaştırıyor. Bu tablo referandum sonuçlarında farklı seçenekleri olası hale getiriyor. Şurası çok açık ki Evet’in %60’ların üzerine çıkamadan kazanması bile Anayasa değişikliğinin meşruiyetini sağlamakta zorlanır. Hele ki Evet’in çok az bir farkla kazanması ke-

sinlikle Hayır cephesi tarafından bir başarı olarak anlatılabilmek durumundadır. 12 Eylül koşullarından çok da farklı olmayan bir dönemde gerçekleşen bir referandumda Hayır’ın bu kadar tutunması oldukça önemli bir gösterge. Olası bir Hayır’ın ise muazzam politik sonuçlar yaratmaya gebe olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki 16 Nisan’da ne olursa olsun Saray’ın daha da saldırganlaşacağı çok açık. Öncelikle böylesi bir durumda Erdoğan’ın bu dönemde AKP içinde fark ettiği çatlakları cemaat operasyonları kapsamında gündeme getireceği, ByLockçuların deşifre edilip erken seçime gidileceği tahmin edilebilir. Bu tasfiyeler Akşenerlerin pozisyonunu güçlendirmesin diye de çok geniş kesimlere baskı uygulanacağı düşünülebilir. Hayır çıkması durumunda ise Hayır cephesinin toparlanmasına mani olmak ve moralleri bozmak için bizim tarafa daha yoğun bir yükleniş beklenmelidir. Bu nafile çabalar Saray’ın türbülanstan çıkmasına müsaade etmez ancak zaman kazanmasını sağlar. Saray rejimin kaderini doğrudan belirleyecek faktörlerden en başta gelenlerinden biri ise dış konjonktür. Mart’ın ikinci yarısı bu anlamda devlet açısından gerçek bir şok yaşanmasına yol açtı. Hem ABD’nin hem Rusya’nın YPG konusunda Türkiye’ye dirsek göstermesi, büyük bir kırılma yaratmaya gebe. Tabii bu sürecin ilerleme yönünü takip etmeye devam etmek lazım. Ancak Saray’ın öncelikle 7 Haziran, ardından 15 Temmuz sonrasında etrafında oluşturduğu mutabakatın temel hedefi Suriye’den Rojava’yı ve devletin içinde de Cemaat’i silip atabilmekti. Erdoğan bu hedefler ekseninde kendi bloğunu bir arada tutabiliyor. Oysa Mart ayında yaşanan gelişmelerle devletin karşısında ittifaklaştığı iki aktörün ulusla-


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

ÇÖZÜLEN HEGEMONYA MI? rarası meşruiyetlerinde önemli bir kırılma yaşanmadığını, hatta YPG’nin etkinliğini önemli oranda geliştirdiğini gözlemliyoruz. Peki bu ittifak sırtında Erdoğan’ı taşımak zorunda kalmasaydı muarızları karşısında bu kadar mahkum bir duruma düşer miydi? Saray’da atılan “Naziler, üst akıl, dış mihrak, Batı” nutukları artık karınları doyurmuyor. AKP’nin bir iki patırtı sonrasında yurtdışı mitinglerini sona erdirmek zorunda kalması aslında diaspora Türklerinin “sükunet” arzusunun bir sonucu olduğunu düşünmemizin önünde bir engel yok. Kısacası 16 Nisan’da ne olursa olsun hararet yükselecek. Hayır çıkarsa biz, %60’ın üstünde Evet çıkarsa Saray üstte dövüşecek. Ancak dövüşülmeden varılacak bir nokta yok. Fakat çok yoğun bir tıkanma yaşayan Saray bu noktadan çıkış için araç geliştirmekte çok zorlanıyor. Bizim tarafın ise önünde kısa vadeli ve orta vadeli hedefler bulunmak zorunda. Kısa vadeli hedef hiç kuşku yok ki saldırılar karşısında ayakta kalabilmek ve direnme hissinin güçlenmesini sağlamak. Olabildiğince geniş kesimlerle temas halinde direnişi ve dayanışmayı diri tutabilmek. Bu o kadar da kolay değil bugünkü koşullarda. Ancak Newroz ve 8 Mart etkinlikleri tüm baskılara rağmen direnç odaklarının ayakta kalmaya devam ettiğini gösterdi. Bu direncin sürdürülebilmesi geleceğe yürüyebilmek açısından olağanüstü önemli. Orta vadeli hedef ise Cumhuriyet’in çok boyutlu krizi karşısında hem İslamcılığı hem de Kemalizm’i aşan bir siyasi çizgiyi yeniden görünür ve sesi duyulur hale getirebilmek. Bu çizgi de HDP’nin başardığından farklı olarak yeniden paylaşımcı, yani

yüksek işsizlik konusunda toplumun adil paylaşım ve sosyal güvence talebini politikleştirebilen bir politik aktörün yaratılabilmesinin önemi çok büyük. AKP’nin çözülmesinin gündeme gelebileceği bir momente yaklaşıyoruz. Referandum bu çözülmenin işaret fişeğini çakabilir. Solun bu kırılma anında rol oynayabilmesi ancak AKP’nin çözülen hegemonyasının yerine emekçilerle köklü bağlar geliştirebilmesi ile mümkün olur. Bugünden bakıldığında bu devasa bir hedef olarak görülebilir. Ancak solun anlamlı bir siyasi çizgi haline gelebilmesi için bu momentte sürüklenmeden, ısrarla, aynı noktadan kararlı bir ideolojik, politik, örgütsel müdahale geliştirebilmesi gerekiyor. İşçi sınıfının AKP’den sökülüp alınmasının ana halkası nedir? Şu anda çok belirginleşmese de dönemin belki de en yakıcı sorunu budur. Bence bu ana halka neo-liberal risk toplumuna karşı toplumun en temel talebi olan güvencenin merkeze alınması gerekir. “Zenginlere vergi, topluma güvence” ekseni doğru inşa edilirse çok önemli politik kırılmalara yol açabilir. İşçi sınıfı çalışmasından sadece fabrikada çalışan işçinin anlaşıldığı günler geride kaldı. Tüm çalışanlara sosyal ve ekonomik güvence, demokrasinin tanımının ekonomi alanına geliştirilmesi, yani barınma ödeneğinin ve sosyal konutun oy verme hakkı gibi bir temel hak haline gelmesi mücadelesi, %30’lardaki genç işsizliğine karşı temel ücret hakkının savunulması, patronlara verilen çok yönlü teşviklerin, araç geçişi garantilerinin toplumun temel güvence alanlarının finansmanı için kullanılması taleplerinin ısrarla gündemde tutulması hegemonyanın çözüldüğü bir momentte sola manevra alanı kazandıracaktır. Muhakkak ki sadece ekonomik taleplerle bir iktidar alternatifi yaratılamaz. Toplumun farklı kültürel öbeklerinden emekçile-

rin, ezilenlerin birleştiriciliğine soyunan ve devletin toplum içindeki uzantılarını yalnızlaştıran bir sol program “normalleşme” beklentisindeki milyonlara umut olabilir. Öyle bir çılgınlık tünelindeyiz ki “normalleşme” çağrısı bile son derece devrimci sonuçlar üretebilir. Toplumsal barış, devlete ve finans kapitale karşı tüm etnik, mezhepsel, dinsel ayrımlarını aşan bir halk bloğunun inşasına dönük bir çağrıdır. Başkanlık rejimi girişiminin tüm iktidarı fiilen bir kişide toplama çabasına karşı hukuki normların savunulmasını da programımızın önemli bir bileşeni yapmalıyız. Hayır kampanyası bir kez daha gösterdi ki solun dağınıklığı, ortak bir aklı ve enerjiyi seferber etmesini çok zor hale getiriyor. Hayır kampanyasını yerellerde yürüten meclisler önemli zeminler olsa da bunların çok kapsamlı bir politik taktik hedef oluşturması mümkün değildir. Burada politik özneye, devrimci öncüye muazzam rol düşmektedir. AKP’nin hegemonyası bu konjonktürün üstüne binecek bir Hayır ile çözülme yaşar mı? İşaretleri olduğu muhakkak. Peki hangi olasılıkta olursa olsun böylesi bir çözülmede -ki bu çatışmanın ve gerilimin çok daha yükseleceği anlamına gelirbizlerin bunu göğüsleyecek ve yönseyecek politik, örgütsel ve zihinsel hazırlığımız var mı?

İşçi sınıfının AKP’den sökülüp alınmasının ana halkası nedir? Şu anda çok belirginleşmese de dönemin belki de en yakıcı sorunu budur. Bence bu ana halka neoliberal risk toplumuna karşı toplumun en temel talebi olan güvencenin merkeze alınması gerekir. “Zenginlere vergi, topluma güvence” ekseni doğru inşa edilirse çok önemli politik kırılmalara yol açabilir.

Bu soruyu hiç akıldan çıkarmamalıyız. Rutin öldü, artık tamamen bilinmeyen sularda yol alıyoruz. Bu duruma en çabuk uyum sağlayan gelecekte söz sahibi olur.

5


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

GÜVENCELİ YAŞAM MÜCADELESİ SERPİL KEMALBAY

Bütün bu tabloya karşı durabilecek güçlü bir emek örgütlenmesinin önünde pek çok engel olduğunu biliyoruz. Fakat bütün bunlar bir yana herhalde en çarpıcı olan konuların başında sınıfın gündemlerini politikleştirme, demokrasi mücadelesiyle birleştirme ve ana akımlaştırma konusunda sendikalardan, politik partilere, siyasi yapılara bütün muhataplarca yaşanan boş vermişlik halidir.

6

12

Eylül askeri darbesi neden yapılmıştı? Güçlü bir emek ve demokrasi mücadelesinin asker postalları ile ezilmesi suretiyle sermayenin programı olan 24 Ocak kararları hayata geçirilsin diye.12 Eylül darbecileri neoliberal program uygulanabilsin diye sermaye sınıfına dikensiz gül bahçesi hediye ettiler. Elbette bu iktisadi ve siyasi program Türkiye’ye özgü de değildi, küresel kapitalist sistem tarafından dayatılmaktaydı. Türkiye’de emekçiler kolektif hareketlerine dayanarak o güne kadarki tarihsel birikimlerini koruyabilmiş ve bunları yeni kazanımlarla taçlandırabilmişlerdi. Ciddi bir sınıf mücadelesi ile bu mümkün olabiliyordu. Militarist darbe bütün bu tabloyu ters yüz etmiş, tankların gölgesinde dengeler patronlardan yana değişmiş; ‘gülme sırası patronlara gelmişti.’ Yıllarca 12 Eylül darbesi egemenler tarafından ‘kardeşin kardeşi kırması önlendi’ diye anlatıldı. Oysaki egemen klikler eliyle körüklenen kaos ve şiddet ortamı kapitalist sömürü sistemini gözlerden gizlemek, tahkim etmek, sermaye birikimine hız katmak için büyük bir fırsat olarak değerlendirildi. Ne kadar da kulağa tanıdık geliyor... O zamanlar Güney Amerika ülkelerine neoliberal dönüşümün laboratuvarı denirdi. Neoli-

beral iktisadi program ilk orada test edilmiş, her şey büyük bir hızla olup bitmişti. Türkiye’de ise bu örneklerle kıyaslandığında daha yavaş ve sancılı bir geçiş yaşandı. Ta ki AKP iktidara gelinceye kadar. Erdoğan’ın iktidarda olduğu son 14 yılda, sermayenin önü sınırsızca açılmış, neoliberal yıkım ve talan baş döndürücü bir hızla gerçekleşmiştir. Güvencesizleştirme ve metalaşma olarak tarif edilen bu süreç kuru kuruya hayata geçirilmeyip, ideolojik, politik etki alanının yaratılması için sürdürülen özel bir çabanın da ürünü olmaktadır. Bu süreçte ucuz emek politikaları, özelleştirmeler ve piyasalaşma işçi sınıfını, emekçi yığınlarını güçsüzleştirmiş, işsizlik dramatik şekilde büyümüş ve kalıcılaşmıştır. Kayıt dışı çalışma, iş güvencesinin süpürülmesi, taşeron, çağrı sistemi, kiralık işçilik gibi güvencesiz istihdam biçimlerini yaygınlaştırmaktadır. Öte taraftan iş güvenliği; yani çalışırken hastalanmak, sakat kalmak, ölmekten kaçınma/yaşam hakkı, yani can güvenliği bu süreçte en çok kaybolan şeylerin başında geliyor. Bütün bu tabloya karşı durabilecek güçlü bir emek örgütlenmesinin önünde pek çok engel olduğunu biliyoruz. Fakat bütün bunlar bir yana herhalde en çarpıcı olan konuların başında sınıfın gündemlerini politikleştirme, demokrasi mücadelesiyle birleştirme ve ana akımlaştırma konusunda sendikalardan, politik partilere, siyasi yapılara bütün muhataplarca yaşanan boş vermişlik halidir. Buna karşılık söz konusu sınıfsal meselelerin özneleri, işçiler, emekçiler neoliberal muhafazakâr iktidar odakları tarafından iktidarları için rızası, desteği alınan katmanlar halinde kazanılmaktadır. Türkiye’de bu kesimlerin başını da güvencesiz,

yoksul kadınlar çekiyor. Kapitalist sömürü sisteminin hizmetkârlarına eklemlenen emekçi sınıflar, yoksul katmanlar burada emek, barış ve demokrasi kampını zayıflatıcı ağırlığı oluşturduğu gözlere battığı ölçüde ancak fark edilebilir olabilmektedirler. Bir iş yerine girmek ve oradan emekli olmak mefhumu bugün neredeyse kimsenin hatırlamadığı bir eski hatıradır. Başta referans verdiğimiz emek mücadelesi ve kazanımları bu dönemin deneylerine tekabül ediyor. Bugün insanın geleceğini bu kadar kesin şekilde bilebilmesinin nasıl bir duygu olduğunu anlamakta bile zorlandığımız günlerden geçiyoruz. Ancak bir zaman diliminde bizi biz yapan şeylerden biri bu güven duygusuydu. Şimdi ise tam tersine güvencesizlik bizi belirliyor. Güvencesizlik ayakta kalma arayışını besliyor. Neoliberal sistemin ideolojik politik ruhuna uygun olarak istendiği zaman verilip, istendiğinde kesilebilen, kamusallığı ve hak olma özelliği olmayan standarttan uzak yardım paketleri, kampanyalar, teşvikler bugünü kurtaran şeyler olsa da yarın tekrar erişilebileceğinin garantisi olmadığı bilinse de yoksullar için, güvencesizler için ayakta kalma stratejisinin bir parçasıdır. Fiili bir darbe sürecini yaşadığımız şu günlerde sermayeden yana ibre hep dönüyor. Emek büyük saldırılar alıyor. Emek, barış, demokrasi mücadelesinin tüm aktörleri bu kavgada sınıf taleplerini ana akımlaştırmaktan ve direnişi örmekten kaçınamaz. Bugünün ihtiyacı olarak üstünden atlamayan güvenceli bir yaşam mücadelesini yükseltmek elzem görünüyor. Elbette geçmişin özlemiyle değil, yeni bir yaşamın, 21. yüzyıl sosyalizminin ufkunu taşıyarak.


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

DÖNEMİN İHTİYAÇLARI VE KESK GENEL KURULLARI KESK

’e bağlı sendikaların şube genel kurulları tamamlandı. Sıra geldi genel merkezlerin ve ardından KESK’in genel kurullarına. 3 yıllık pratiği değerlendirmesi ve gelecek mücadele sürecine projeksiyon tutması beklenen genel kurullar maalesef beklentileri karşılamadı. 2014 genel kurulları ile başlayan süreç hareketli, zorlu bir mücadele dönemi oldu. Politik ortamdaki gelişmeler sendikal hayat üzerinde belirleyici sonuçlar açığa çıkardı. 7 Haziran 2015 seçimlerine hazırlanılan dönem sendikal mücadelede de iç motivasyonu yüksek, hemen bütün üyelerde için için Gezi ruhunun esintilerinin yaşandığı süreçlerdi. 10 Ekim sabahı yaşadığımız saldırı, nasıl bir dönem ile karşı karşıya olduğumuzun güçlü emarelerini taşıyordu. Gelen günler genelde demokrasi güçleri, özelde KESK için büyük acılar ve zorluklar taşıyordu. Hemen o günlerde tartışmaya başladık gerek sendikal mücadelede gerek demokrasi mücadelesinde bir ve bütün olmanın ertelenemez bir ihtiyaç haline geldiğini. Sendikanın bütün dinamiklerini harekete geçirmek ve birbirine güç verecek şekilde yan yana getirmek gerektiğini... Bu konuda kimi çabalar olsa da söylediklerimizi gerçek anlamda ete kemiğe büründürecek yol ve yöntemleri inşa edemedik. İçerde ve dışarıda savaş daha da derinleşti, hayatlarımıza düşen bombalar adeta olağanlaştı, sendikal mücadeleye dönük baskılar arttı. Bunların sendikal hayata etkileri sendika yönetimleri ile taban arasında var olan mesafenin ve kopukluğun artması, istifaların hızlanması, sendikal tabanın içe kapanması şeklinde yaşandı. 15 Temmuz sonrası aradığı meşruiyeti yakalayan AKP ik-

tidarı “kamunun tasfiyesini ve kendi ihtiyaçlarına göre yeniden dizaynını” sağlayabilmek için KESK’i hedef tahtasına koydu. Kürt illerinde yaşayanlar başta olmak üzere binlerce KESK üyesini açığa aldı, sürdü, ihraç etti. Elbette KESK bu saldırılar karşısında direndi. Direnişi ve dayanışması ile kamu emekçileri için umut oldu. Ancak 10 Ekim sonrasında çeşitli seferler tartıştığımız ama hayata geçiremediğimiz “KESK’in bir bütün olarak ayağa kaldırılması” sorunu iktidarın saldırılarının topyekun püskürtülmesine olanak vermedi. Zorlu süreçler önümüzde durmaya devam ediyor. Gelinen noktada genel kurulları yenilenmenin, sendikanın bütün dinamiklerini bir araya getirerek güçlenmenin, dinamizm kazanmanın manivelası haline getirerek yeni döneme daha hazırlıklı daha güçlü girebilirdik. Her şubede o yerelin ihtiyaçlarını tartışıp, emek verebilecek herkesi yan yana getirerek sendikanın bu ortaklığın omuzlarında yükselmesini sağlayabilirdik. Ancak maalesef süreç böyle işlemedi. Hemen her yerde, bütün sendikal gruplar “Kimseyi dışlama-

dan, küstürmeden; birbirimizle yarışarak değil dayanışarak; mücadeleyi yükseltmek için en geniş ortaklığı yaratalım ve hepimiz öne çıkan arkadaşlarımızın yanına/ardına dizilelim. Bu zorlu dönemleri ancak böylesi birliklerle aşabiliriz” dese de süreçler çok büyük oranda farklı işledi. Taban inisiyatiflerini harekete geçirecek adımlar ısrarlı bir şekilde atılmadı. Yukarıdan yapılan ittifakların yansıması olan şube yönetimleri belirlendi. Yukarıdaki ittifaklar ise “geçen dönem dışarıda kalan büyük grup bu kez kalmasın” yaklaşımından öte bir derinliğe sahip olamadı. Kimi yerde bir grubun kimi yerde diğerinin taleplerini dayatmasıyla ağırlıkla ikili, kimi yerlerde üçlü ittifaklarla oluşturuldu kurullar. İnsanlar, gruplar küstürüldü. Emek zamanı ve politik birikimi ile çok daha verimli olacak kişiler dururken belirlenen ittifakların işaret ettiği kişiler kurullara seçildi. Şube başkanı pazarlıkları ve hangi gruptan kaç kişinin seçileceği tartışmaları seçimlere ve ittifaklara damgasını vurdu. Yani alışkanlıklarımız, ezberlerimiz galip geldi. Şimdi önümüzde yapılabi-

ELİF CAN

lecek iki şey var. Birincisi bir an önce şubelerde yaşanan kimi küskünlükleri giderecek, mücadele dinamiklerini ortaklaştıracak bir pratiği en kısa sürede inşa etmek. Birlikteliği mücadelenin içinde hayata geçirmek için kolları sıvamak. İkincisi ise sendika genel merkez ve KESK genel kurullarını bu hataları onaracak bir perspektifle organize etmek. Sendikal mücadelemizin bütün birikimini ortaklaştıracak şekilde yönetimleri seçmek. Bütün dinamiklerin katılımını sağlayacak ve mücadele zeminini güçlendirecek mekanizmaları geliştirmek. Önümüzdeki zorlu dönemde, yüzde şu kadarı göz ardı edilmiş veya küstürülmüş bir KESK’e değil, herkesin sözünün kıymet bulduğu, eyleminin ortaklaştığı bir KESK’e ihtiyacımız var. Birlikte gerçekleştirelim!

7


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

ŞİRİN’E SÖZÜMÜZ VAR! KEZBAN KONUKÇU

B

en 686 No’lu KHK ile ihraç edilen 19 yıllık sınıf öğretmeniyim. ‘Aslen’ İnşaat Mühendisiyim. 95 yılında mezun olduğumda aslında sadece mühendislik değil hiçbir işte çalışmak istemedim. Devrimci mücadelenin bir neferi olarak 2 yıl Direniş dergisinde ve mahalle çalışmalarımızda ‘tam zamanlı’ olarak koşturdum. 97 yılında 2 yıllık öğretmen yüksekokullarının kaldırılması nedeniyle ciddi bir sınıf öğretmeni açığı ortaya çıkınca 40 bin üniversite mezunu öğretmen olarak alındı. Ben de bu arada yoldaşlarımın ‘önerisiyle’ öğretmen olmuş oldum. “Nasıl olsa beni 1-2 yıla atarlar” dedim ama onca yıl “at(a)madılar” beni. 657 sayılı kanun bizi koruyordu. Soruşturmalar, cezalar kabarık bir dosya oluşturdu ama atılacak kadar şişmemişti demek ki! İstanbul’un farklı ilçelerinde çalıştım. Çok kalabalık okullarda da çalıştım, orman kanunlarının geçtiği; ‘elit’ okullarında da. Ama her yerde değişmeyen bir kural vardı: direnmezsen kimliğini kişiliğini kaybedersin, düzene entegre olursun. Öğretmenliğimin ilk yıllarında mesleğe adapte olmaya çalışmaktan daha çok enerjimi idarecilerin kişiliksizleştirici tutumlarına karşı direnişi örmek için harcadım. Eğitimin paralılaştırılmasına

8

karşı sendikamızla birlikte sadece sokakta değil okullarımızda da direndik. Her öğretmenler kurulu toplantısında zaman zaman mobbing’e, zaman zaman tehdide, zaman zaman da mağdur edebiyatına karşı bilincimizi duru tutarak parasız eğitimi savunduk. Hiçbir öğrencimizle, velimizle ‘para muhabbeti’ yapmadık. Aksine parasız eğitimin gerekliliğini anlattık, sistem eleştirisi yaptık ve her seferinde de bunun bedelini ödedik. AKP’nin son yıllarda eğitimin özelleştirilmesinde atağa geçerek özel okulları teşvikinin yanı sıra kamuda iş güvencesinin ortadan kaldırılmasına dönük öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılmasına maruz kaldık. Her geçen yıl acı acı bunun sonuçlarını yaşadık. Velilerimizle aramıza duvar örme çabasıydı bu itibarsızlaştırma. ‘Oturduğu yerden’ ‘iyi’ bir maaş alan öğretmenler asgari ücretle uzun saatler çalıştırılan emekçilere düşman edilmeye çalışılıyordu. Son yıllarda bu algıyla da mücadele etmek zorunda kaldım. KHK ile atılmadan önce bir de fiili sürgün yaşadım. 9 yıldır çalıştığım okulda müdürün bilinçlice yaptığı ‘hata’ sonucu norm fazlası duruma düştüm. Dava açacaktım ki kendisini garantiye almak için arkadaşım olan müdür yardımcısını öne sürdüğünü gördüm. Böylece son olarak çalıştığım Kurtuluş Kuvayi Milliye İlkokulu’na Nisan 2016’da zorunlu tayinim çıktı. Kalabalık bir öğretmen kadrosu içinde kendime en yakın arkadaşları buldum hemen: ‘Muhteşem Hunililer’. Kav-

ga ve direniş biter mi? Adımımı okula attım atmadım okulda ilçeden gelen bazı zatları ağırlamak için öğretmenler odası işgal edildi, yarım gün odaya giremedik. Hadi neyse “misafirperverlik bizde kalsın” derken bir de baktık ki odadaki dolaplarımıza yapıştırdığımız çocuk istismarını teşhir eden sendikamızın stickerları sökülmüş, o zatlar rahatsız olmasın diye. Gittik odasına müdürün “Bu ne böyle, kim yaptı?” dedik. Hiç utanmadan “Ben yaptım” dedi. “Ne alakası varmış, niye öğretmenler odasına asmışız onları” Çocuk istismarının nerede nasıl yaşandığını, bu konuda öğretmenlerin yapması gerekenlerin önemini; sendikal çalışmanın meşruluğunu anlatalım derken, baktık ‘ikna’ edemedik, bir arkadaş “Neden üstünüze alınıyorsunuz?” diyerek onların anladığı dilden konuşunca bir daha yapmayacağının sözünü aldık. Bir direnişimiz daha başarıyla sonuçlanmıştı, dayanışmayla… İhraç edildiğimi 7 Şubat akşamı ablamın telefonla bildirmesi üzerine öğrendim. Beklediğim bir durumdu, hiç şaşırmadım. Ertesi gün her zamanki saatte okula gittim. Arkadaşlarım dışında kimsenin haberi yoktu durumdan ne müdürün ne müdür yardımcılarının. Ben haber verdim. Bana bir tebligat yapılacağını o zamana kadar çalışmam gerektiğini, öğrencilerimi de mağdur etmemek adına düşündüm, az daha derse giriyordum ki dersi boş olduğu halde beni görmek için gelen arkadaşım “Ne yapıyorsun? Senin görevin sona erdi.” diyerek beni ayılttı. Müdür ‘beyle’ görüşmek için beklerken arkadaşımı müdür yardımcısı arayarak

benim sınıfıma girmesini istedi, o da “Ben KHK ile işine son verilen arkadaşımın yerine derse girmem” deyince “Sizinle ne alakası var” cevabını aldı. O da “arkadaşım benim, çok alakası var” diyerek tavrını koydu. Müdür ‘bey’ de ‘müsait oldu’ o arada beni odasına çağırdı. “Kezban çok üzüldüm, seni böyle moralli göreceğimi düşünmüyordum.” dedi tabi ki samimiyetsiz bir şekilde. Her müdür benim gibi bir devrimci öğretmenden kurtulduğuna sevinir çünkü hele son atamalarla gelen siyasi kimliği belli ‘müdürler’. Ben de ona “Müdür bey ben öbür tarafa gittim geldim. Böyle şeyler beni üzemez korkutamaz.” dedim. Muhafazakar müdürümüz ‘öbür taraf ’ı bilemedi. Ben de Ankara katliamında 3 m yanımda bombanın patladığını o cehennemden çıktığımı, ama umudumu ve direncimi hiç kaybetmediğimi söyledim. “Ama bizim canımıza kastedenler; ekmeğimizi, işimizi elimizden alanlar bunların hesabını verecek. Ben geri döneceğim, buna inanıyorum ama ben döndüğümde birileri koltuğunda olmayacak.” dedim çıktım. Öğretmenler odasında arkadaş grubumun yanı sıra pek çok Eğitim-Sen’li olan olmayan arkadaş beni bekliyordu, çoğu şaşkın ve üzgündü. Onlara müdürle olan diyaloğumu anlattım moral versin diye. Bu duruma hazırlıklı olduğumu benim için endişelenmemelerini, bir devrimcinin her zaman B planı olduğunu söyledim. Hepsine tek tek sarıldım, kimi arkadaş ağlıyordu, “Ama haksızlık bu” diyerek. Onlara sarılıp veda ederken gözüm sendika panomuzdaki Şirin Kılıçalp’in resmine takılı kaldı. Bütün dünyayı kucaklayıverecekmiş gibi gülümseyen arkadaşımıza. Sana söz Şirin, uğruna can verdiğiniz dünyayı yaratacağız. Haramilere, zalimlere, diktatörlere bırakmayacağız meydanı. Bedeli ne olursa olsun direnerek, dayanışarak kazanacağız.


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

ASLA TESLİM OLMAYACAĞIZ! “Dünyanın ucunda bir gül açıImış, efiI efiI esen yele merhaba. Karanlığın sonu bir ulu şafak, sarp kayadan geçen yele merhaba.” Yaşar Kemal çinde yaşadığımız bu zor günlerde, her yanımız abluka ve umutsuzluk sarmalıyla çevrilmişken, geçtiğimiz mart ayı bizlere hem umut veren hem de hepimize büyük bir moral kaynağı olan bir ay oldu. Aslında mart ayı, aynı zamanda katliamlar ile direnişin iç içe geçtiği bir aydır. Bu kadar baskının, yasağın, bombanın, gözaltının, tutuklamanın yaşandığı bu politik ortamda başta kadınlar 8 Mart’ta “Ohal’inizi de ablukanızı da tanımıyoruz” diyerek yüzlerce kadının Türkiye’nin çeşitli illerinde sokakları, alanları mora boyaması “Korkmuyoruz”un en net göstergesi oldu bizler için. Bizler biliyoruz ki insanlar asıl korkuya yenik düşünce tutsak oluyor, yalnız kalıyor, umutsuz oluyor. Dışarıda olmuş içeride olmuş fark etmiyor o zaman. Fark etmiyor, çünkü kendi içinde yalnız olunca, dışarısı da zindan oluyor. Bizim bildiklerimizi siyasi iktidarın kendisi de bildiği için

İ

tek derdi bizleri korkutmak, sindirmek, önünde diz çöktürmek. Ancak mart ayı dosta düşmana gösterdi ki bu ülke topraklarında bunu asla göremeyecekler. 12 Mart Gazi katliamının yıldönümünde günler öncesinden mahalleyi ablukaya alan polis ve özel harekâtçılar korku vermek, insanların sokağa çıkmasını engellemek için bir gün önceden dükkânları ve kahvehaneleri basarak ertesi güne mesaj vermeye çalıştı. Korkuttum sandı. Ancak yanıldığını bir gün sonra sabah saatlerinde insanların ablukaya rağmen sokakları kuşatması çıldırttı faşizmi. Oradaydım, gördüm, anlamsızca insanların üzerine doğru gelen akrebin şaşkınlığı gelişinden anlaşılıyordu. Çok güzeldi Gazi o sabah. Gazi halkı, devrimci kurumlar, kadınlar, çocuklar, gençler her şeye rağmen “Buradayız, korkmuyoruz” diye haykırıyorlardı. Ve aynı tablo birkaç gün sonra 1 Mayıs Mahallesi’nde yaşandı. Polisin, TOMA’nın üstüne üstüne yürüdü 1 Mayıs’ın onurlu halkı. Sonra birden diyorsun ki “Cesaret bulaşıcı olmalı”. İlk kadınlar sonra Gazi ardından 1 Mayıs. Sonra içimden diyorum ki; şu gençlere, kadınlara, çocuk-

lara, işçilere bakın. Varlarını yoklarını, gençliklerini, canlarını koymuşlar ortaya… Neden? Onurlu, kararlı, dirençli, diz çökmeyen insanlar nasıl olur da dökülmüş yollara, nasıl olur da korkmadan sesi kesilinceye kadar bağırıyorlar. Korku teslim almamış mı? Onca olandan sonra. Sonra görüyorum gözlerdeki nedeni. Korkusuzluğun nedenini. Daha güzel bir yaşam ve gelecek için başka çare yok. Gazi Mahallesi’nde bir tane teyze aynen şöyle bağırıyordu: “Çocuklarımız için direnmeye”. İnsanları korteje davet ediyordu. Teyzenin o umut veren ses tonu, güzel günlere olan inancı ve yüreği, umut verdi bizlere. Asla umutsuzluk göremeyecekler gözlerimizde diyordu sokakları dolduran o kalabalık. Ardından Newroz. Bugünlerin Dehaklarına karşı Kawa oldu Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Van, Denizli, Şırnak, Hakkâri, Konya halkı. Adeta sel olup aktı insanlar. Sokağa çıkma yasaklarının, yıkımların yaşandığı, çok sayıda canın yaşamını yitirdiği bugünlerde milyonların başta Diyarbakır ve Kürdistan’ın birçok yerinde Newroz’u kutlaması büyük önem taşıyor. Hayır’lı bir Newroz yaşandı bu yıl. Korkunun yerle bir olduğu bir mart ayı oldu bizler için. 1000 odalı

TÜLAY YILDIZ

Saray’ında oturan bugünün Dehak’ına korkusuz Kawalar yan yana gelerek “Senden korkmuyoruz ve mutlaka kazanacağız!” dediler. Gerçekleştirmeyi istediğin politikalar tutmadı. Asla teslim olmayacağız. Büyüyen umuda merhaba! Umut veren mart ayını geride bıraktık. Şimdi Mart ayından aldığımız umudumuzu, inancımızı, Dehaklara olan öfkemizi, korkusuzluğumuzu 16 Nisan’a taşımalıyız. 8 Mart, 12-15 Mart, Newroz bizlere umut oldu. Umudu örgütleyip, büyütmeliyiz. Zalimleri ancak yan yana durarak, kol kola girerek, dayanışmayla ve örgütlü mücadelemizle yeneceğiz. 16 Nisan’ın ardından işçi sınıfının “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” 1 Mayıs’ında taçlandırmalıyız öfkemizi. Şimdiden mahalle mahalle, sokak sokak, fabrika fabrika, okulumuzdan, sokağımızdan başlayarak bütün heyecan ve umudumuzla 1 Mayıs’ı örgütlemeliyiz. Güzel günlere olan inancımla hepimize kolay gelsin. Umutlarımızı büyütmenin tam zamanı. Baharla gelecek güzel günlere merhaba! 17 Nisan sabahına Hayır’lı bir günle uyanmak dileğiyle.

9


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

EKONOMİK HEGE ÇINAR ENGİN

Yani ümidi kırılan ve istatistiksel olarak işsiz sayılmayanlar haricinde, 4 milyona yakın işsiz bırakılmış insan. Ne seçim vaadi olarak yükseltilen asgari ücrette patronlara verilen destekler ne de TOBB Ekonomi Şurası’nda yapılan seferberlik çağrıları işsizliği “gümbür gümbür çökertmeye” yaramadı. Tam tersine, AKP’nin ekonomi politikaları, halkın, İŞKUR’larda, referandum çadırlarında iş aramasıyla sonuçlanıyor.

R

eferandum ile yoğunlaşan siyasi mücadelenin belirleyici tek gündem olduğu şu dönemde ekonominin seyri seçmen tercihlerini oldukça etkileyecek gibi görünüyor. Geriye dönüp AKP’nin neler yaptığını, uygulanan ekonomi politikalarının ülkeyi hangi eşiğe getirdiğini incelemek hem günümüze hem de daha yakın geleceğe dair bize bazı fikirler verecektir. Aba altından değnek göstererek politika yapma şekli iktidarın son dönem seçimlerinde oldukça kullandığı bir yöntem. Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek referandumdan ‘HAYIR’ çıkması halinde ekonominin kalıcı olarak olumsuz etkileneceğini, kısa vadede yeni belirsizlik kaynağı çıkacağını söylüyor. Bundan önce de hükumetten bunlara benzer pek çok ses duymuştuk. “Bize oy vermezseniz ülkeyi kaosa sürükleriz”i daha üstü örtük biçimde, farklı şekillerde pek çok defa söylediler. Ancak bu sefer paçayı kurtarmak o kadar kolay değil. AKP’nin ülkeyi yönetememe halinden doğan belirsizlikler, ekonomideki kırılganlıkların da yükselmesi ve yapısal zayıflıklarla bir araya gelince AKP’nin ekonomik modeli çöküyor. Ekonomideki bozulma, makro ekonomik göstergelerden izlenebiliyor. Hane halkı borçlanma seviyesi, döviz kurundaki oynaklıklar, işsizlikteki artış, cari açık gibi pek çok gösterge, hükumetin artık bu işi yönetemediğini ve yolun sonuna gelindiğini gösteriyor. *** AKP iktidarı, küresel piyasalarda olağanüstü bir genişleme ve parasal gevşeme konjonktürünün yaşandığı bir dönemde iktidara geldi. Türkiye’de 2001 krizinden sonra makro iktisadi olarak temel amaç enflasyonu düşürmek ve borçları çevirmek olarak lanse edildi. Küresel finans piyasalarında gelişmekte

10

olan ülkelere muazzam bir sermaye akışı yaşandı. Gelişmekte olan ekonomilerde sunulmakta olan yüksek reel faiz getirisi, sıcak parayı ülkeye çekerek döviz kurunu ucuzlatıyor bu da ithalat talebini tetikliyordu. Böyle bir ortamda ise ülke içi istihdamdan ziyade dış dünyadaki üretim ve istihdam faydalanıyordu. Zaten gelen sıcak para da yapısal sorunların çözümüne yönlendirilmeyince ülke ekonomisi dolar bozdurma kampanyalarına, istihdam seferberliklerine kaldı.

ENFLASYON ve İŞSİZLİK

2016 yılında ortalama enflasyon oranı %10,9 olarak görülüyor. Bu oran, %8,4 olan 2008 yılından bu yana sürekli yükseliyor. Burada birkaç etmen var. Bunlardan en önemlisi döviz kurlarının yükselmesi. Türkiye yapısal zayıflıklarını aşamadığı ölçüde dışarıdan yüksek teknolojili malları ithal etmek mecburiyetinde kalıyor. TL’nin zayıflaması durumunda bu ithalat, maliyet artışı yaratıyor; maliyet artışı da halka enflasyon olarak yansıyor. Son enflasyon verilerine bakarsak; tüketici fiyatları Şubat ayında %0,81 ile %0,5 dolayında olan beklentileri aştı ve yıllık enflasyon %10,13’e yükselerek, 2012 yılı Nisan ayındaki %11,14’ten sonra ilk kez iki haneye çıktı. Yurt içi üretici fiyat endeksi de Şubat ayında %1,26 arttı ve üretici fiyatlarında yıllık enflasyon %15,36’yı buldu. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE)’nin %15’in üzerine çıkması ise enflasyonun önümüzdeki aylarda daha da yükseleceğinin göstergesi. Diğer yandan işsizlik sorunu da gündemde. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2016 yılında bir önceki yıla göre 273 bin kişi artarak 3 milyon 330 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 0,6 puanlık artış ile %10,9 seviyesinde gerçekleşti. İşsizlik oranı erkeklerde 0,4 pu-

anlık artışla %9,6 kadınlarda ise 1,1 puanlık artışla %13,7 oldu. Türkiye’deki tarım sektöründe çalışanların hemen hepsi zaten aile işletmesi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla bu verilerde önemli olan tarım dışı istihdam oranı. Aynı yılda; tarım dışı işsizlik oranı bir önceki yıla göre 0,6 puanlık artışla %13 olarak gerçekleşmiş. Yani ümidi kırılan ve istatistiksel olarak işsiz sayılmayanlar haricinde, 4 milyona yakın işsiz bırakılmış insan. Ne seçim vaadi olarak yükseltilen asgari ücrette patronlara verilen destekler ne de TOBB Ekonomi Şurası’nda yapılan seferberlik çağrıları işsizliği “gümbür gümbür çökertmeye” yaramadı. Tam tersine, AKP’nin ekonomi politikaları, halkın, İŞ-KUR’larda, referandum çadırlarında iş aramasıyla sonuçlanıyor. Tüp gaz kuyruklarından İŞ-KUR kuyruklarına… Ekonomide yeniden hızlı büyümeye dönülmezse hem enflasyon hem de işsizlikteki bu yükseliş devam edecek gibi görünüyor. Ama hızlı büyümenin önünde de bir cari açık sorunu var.

CARİ AÇIK ve DIŞ BORÇ SORUNU

Kamu sektörü, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve özel sektörün borçlarının toplanmasıyla Türkiye’nin brüt dış borç stoku hesaplanıyor. 2002 yılında 129 milyar dolar olan brüt dış borç stoku 2017’ye gelindiğinde yaklaşık olarak 420 milyar dolara yükselmiş. Yani kişi başına düşen borç miktarı 5.300 dolar civarında. Toplam dış borç stokuna bakalım: “Türkiye son 14 yılda borç stokunu 366 milyar TL’den 2,953 milyar TL’ye çıkarmış ve bunlara eldeki kamu mallarının satışıyla da 102 milyar TL’lik finansman eklemiştir. Bu durumda ortaya çıkan finansman imkânı 3 trilyon 55 milyar TL dolayında bir


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

MONYANIN İFLASI imkân olmuştur. Bu yaratılan finansmanın itici gücüyle Türkiye, son 14 yılda önceki 14 yıla göre GSYH’sını ve kişi başına gelirini ciddi biçimde artırmış, büyümede potansiyel büyüme oranını yakalamış, enflasyonu ve bütçe açığını önemli oranda düşürmüş, buna karşılık aynı dönemde işsizlik artışını ve cari açık yükselişini kontrolden kaçırmış görünüyor.” (http://www.mahfiegilmez.com/2017/03/son-14ylda-turkiye-ekonomisi.html) Türkiye’de dış borçlanmaya dayalı cari açık sorunu var ve bu sorun Türkiye ekonomisinin en önemli kırılganlık noktasını oluşturuyor. 2002 yılında 1,5 milyar dolar düzeyinde olan cari açık 2016’da 32 milyar dolara kadar yükseldi. Bu sadece basit bir matematiksel hesap değildir. Nasıl finanse edilirse edilsin cari açık, işsizlik sorununun derinleşmesine neden oluyor. Yüksek reel faiz getirisi ülkeye yüksek hacimli döviz girişi sağlıyor ve bu da ithalatı ucuzlatarak ithalat talebini arttırıyor. Ucuz ithalat sonucu ülke içindeki sanayiler ve KOBİ’ler üretimden yavaş yavaş çekilirken, Türkiye’nin yatırım mallarında ve ara mallarda hem dışa olan bağımlılığı hem de dövize olan ihtiyacı artıyor. Yüksek maliyetlerle elde edilen döviz ithalat yoluyla tekrar dışarıya çıkı-

yor. Bu döngü işsizlik sorununu kalıcılaştırıyor. Zaten yukarıda açıkladığımız iş gücü istatistikleri de bunu açıklıyor. Tehlikeli boyutta cari açık veren bu büyüme stratejisinin devamı yok. *** Hükümet için ortada bir gazfren meselesi söz konusu. Böyle bir konjonktürde ekonomik büyüme temposunu düşürdükçe, bir stagflasyon tehlikesiyle karşı karşıya kalma ihtimali artıyor. Tempo yükseldikçe cari açığı sürdürememe tehlikesi artıyor. Sıcak para ile ülke ekonomisini döndürmeye çalıştığınızda da sıcak parayı elde etme kaynaklarının giderek tıkandığını ve bunun maliyetinin oldukça yüksek olacağını da unutmamak gerekiyor. Türkiye ekonomisinde krizin yapısal koşulları hazırlanmış, tetikleyici unsurları ise ekonomik karar alıcıların kısa dönemli kararlarına bağlı durumda. Kısa vadeli borçların döndürülebileceği şüphedeyken, bağımlı olunan yabancı sermayenin çıkışı da sürerse, sert bir ekonomik düşüşle karşı karşıya kalınacağı kesindir. Olası bir kriz herkesin dilinde. AKP’nin çift haneli enflasyona, büyüme verilerinin negatif gelmesine, işsiz sayısının resmi verilerde bile 4 milyona dayanmasına karşı ekonomik

olarak vadettiği tek şey, “istikrar” gibi kavramlarla gizlemeye çalıştığı sömürü gerçeği.

İKTİDAR OLMAK/HÜKÜM ETMEK

2001 krizi sonrasından günümüze kadar bir türlü toparlanamayan reel ücretler, kalıcılaşan işsizlik sorunu, yaratılan güvencesizlik, giderek daha da kötüleşen çalışma koşulları, gelir adaletsizliği… İktidar partisi, yoksullaştırdığı, güvencesizleştirdiği kesimler üzerinden kendi etki alanını genişletti. Bir yandan sosyal haklar tasfiye edilirken, diğer yandan da sosyal haklardan ortaya çıkan boşlukları finans çevresinin de desteğiyle bir sadaka ekonomisi yaratarak kendine yedekleyebildi. Ancak bu paradoksal durumu yaratan mekanizma artık işlemiyor. Zaten ekonomik koşullar artık buna müsaade etmiyor. Üzerine Erdoğan’ın tek adamlık hırsı ve siyasal hatalar da eklenince, iktidar cephesinde sürekli olarak hoşnutsuzluk ve stres üreten bir durumla karşı karşıya kalınıyor. Referandum yaklaştıkça bu stresin bir yol kazasına yol açması da muhtemeldir. Saray/AKP hala siyasal iktidardır. Ancak iktidar olmak ve hüküm etmek birbirinden farklı şeyler ve iktidar hü-

küm etme işlevini kaybetmiş gibi görünüyor. 16 Nisan’daki halk oylamasından çıkacak bir HAYIR, iktidarın hegemonyasının çözülüşünün başlangıcı olacaktır. Yani olayları domine eden, minderinde güreşilen taraf HAYIR cephesi olacaktır. Çözülen bu hegemonyanın açığa çıkardığı boşluğu doldurabilmek için bizim de referandum sonrasına dair ekonomik ve siyasal bir program hedefimiz olmalıdır. Çıkar gruplarıyla, tehdit söylemleriyle, popülist politikalarla, sadaka ekonomisiyle elde tutulmaya çalışılan hegemonyanın üzerindeki sisli perde artık pamuk ipliğine bağlıdır. Krizler iktidarların devrilmesi için önemli bir momentum olabilir, ancak öyle bir kolaycılık solun sırtını dayayabileceği bir argüman olamaz. Bunun yerine, HAYIR’ın rüzgarını arkamıza alıp iktidara alternatif bir program, halkın korkularına, gelecek kaygısına, güvencesizliğe, hukuki ve toplumsal dengeleri yeniden sağlamaya çare olan bir program yaratmak, bizi 16 Nisan’dan sonra gelen mücadele döneminde önemli bir politik aktör haline getirecektir.

11


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

HİKAYENİN MEHMET YILMAZER

“A

skeri vesayete karşı ileri demokrasi” ile başlayan AKP ve Erdoğan’ın hikayesi “Türk tipi faşizmi” inşa etme hedefiyle sona yaklaşıyor. Ancak perde henüz inmedi. Son sahnede perde, Erdoğan zafer nutku atarken mi; yoksa halklar coşkuyla sahneyi doldururken panik içinde kaçışı sırasında mı inecektir? Bunu bilmiyoruz. Üstelik 17 Nisan günü de bilmiyor olacağız. Referandum sonrası mücadelenin hangi kanallardan akacağının ipuçları ortaya çıkacaktır. Ama o kadar. Son perdeye, hikayenin sonuna daha var! Ancak özü itibariyle AKP’nin hikayesi bitmiştir. Hikayeden geriye bağırıp çağırma, düşmanlaştırma, sürekli gerilim kalmıştır. Bu araçlarla siyasal İslam gidebileceği en son sınırı zorluyor. Avrupa ile gerilim, hatta ipin kopma noktasına gelmesi ne anlama geliyor? Bu aslında cumhuriyetin de hikayesidir. “Çağdaş medeniyetler seviyesini” yakalamaktan “Türk tipi faşizme” gelip dayanmak cumhuriyet için çok önemli bir kırılma noktasıdır. Böyle bir kavşağa cumhuriyet boyunca hiç gelinmemişti. Bu konuda ilk önemli işaretler Erbakan’ın liderliğindeki Refah Partisi’nin 1995 yılı seçimlerinde birinci parti olmasıyla ortaya çıkmıştır. Hoca’nın deyimiyle “Batı kulübü iflas” etmişti. Türkiye’deki “Batı kulübünün partileri” parçalanmış ve küçülmüş, Milli Görüşü temsilen Refah Partisi ilk sıraya çıkmıştı. Sonraki yıllarda askeri vesa-

12

yetin müdahaleleri ile Erbakan’ın yolu kesildi ve AKP ile Erdoğan’ın yolu açıldı. Başlarda “milli görüş gömleğini çıkardığını” iddia eden ve “Batı kulübü” ile iyi ilişkilere giren AKP on beş yılı aşkın bir yolculuktan sonra “yedi düvel ile” kavgalı hale geldi. 90’lı yılların ortalarında Erbakan’ın söylediklerini neredeyse tıpa tıp şimdi Erdoğan söylüyor. “Batı Hristiyan Kulübü” Haçlı Savaşı’na başlamıştır. Avrupa’da dinler savaşı kapıdadır. AB çökmektedir; hatta daha da ötesi Avrupa’nın geleceği “beş çocuk” yapması tavsiye edilen göçmen Türklerdedir. Bu kadar hayali Erbakan bile görmemişti. Şüphesiz, Erdoğan’a böyle hayaller gördüren bir ortam vardır. Çok kutuplu dünya, kapitalizmin hala 2008 krizinden çıkamaması, AB’nin hem ekonomik hem de siyasal olarak krizde olması siyasal İslam’a “Haçlı ve Hilal Savaşı’nda” galibiyet rüyaları gördürüyor olabilir. Kapitalizmin tarihini kaba taslak bilmek bile Avrupa’nın çok daha derin krizlerin içinden geçtiğini ve çökmediğini bilir. Bunun tılsımı elbette bir ırk veya ırklar üstünlüğünde değildir. Ekonomik maddi temel ve modernleşmeyi sağlayan siyasal mücadeleler Batı dünyasının hala önde durmasını sağlıyor. Dünyayı hala sömürebilen bu ülkeler bu zenginlikle kendilerini ayakta tutabiliyor. Ancak işin sırrı kaba bir sömürüde değil, üretim ve teknik gelişimde ilk sıralarda olmalarındandır. Zamanında İspanya ve Portekiz Latin Amerika’yı sömürmelerine rağmen zengin ve egemen olamadılar. Avrupa’nın en yoksul ülkeleri olarak kaldılar. Ancak bir dönem dünyanın atölyesi olan İngiltere çeşitli kanallarla zenginliği kendi topraklarına çekti. AKP’nin arkasında böyle bir temel ve tarih mi var? Cumhuriyeti “90 yıllık reklam arası” olarak görüp, Osmanlı üzerine

güzellemelerle yüksek üretim tekniğine geçilebiliyor mu? Büyük köprüler ve tüneller yapmak ekonominin bu haliyle Türkiye’yi ancak derin bir bataklığa sürükler. Yap-İşlet uygulamaları çok yakında Osmanlı’nın Düyunu Umumiye’sine dönecek! Osmanlı özlenmiyor muydu? Sultan Süleyman günlerinin benzerini yaşamak imkansız, fakat bu gidişle çöküş günlerinin benzeri yaşanabilir. Varlık Fonu ile yaklaşan iflası ötelemeye çalışan AKP iktidarı, böyle yaparak şimdilik iyi kar getiriyor görünen şirketleri de bataklığa çekmiş oluyor. Çöküş büyük ve kapsamlı olmalı, tıpkı Osmanlı’nın çöküşü gibi! ***** Batı dünyasıyla, özellikle Avrupa ile kapışmanın referandum gürültüsünden öteye bir anlamı var mı? Bu soruya artık “Evet” demek için yeterince kanıt birikmiştir. Brüksel ile Ankara sınırlı bir kopmanın eşiğine gelmiştir. Bu birkaç nedenle böyledir. AB, yıllardır Ankara’yı kapısında bekletmiştir. Stratejik olarak fazla uzağa savrulmayan, AB limanında demir atmış, ancak hiçbir zaman limana çıkışına izin ve-

rilmeyen bir Türkiye istenmiştir. Bu tiyatronun elbette bir sonu olacaktı! İki binli yılların başında AB üyeliği olasılığı bir heyecan yaratmıştı, günümüzde bu heyecan iki tarafta da kalmamıştır. Öte yandan, bugün AB’nin durumu sancılıdır. Brüksel 2008 krizinin ortaya çıkardığı sorunları da dikkate alarak AB’yi yeniden düzenleme çabasındadır. Evin içi yeni bir düzenleme gerektiriyor. Çekirdek ve çeper ülkeler arasında yeni bir ilişki tarzı kaçınılmaz görünüyor. Evin içi karışıkken AB, hele Türkiye gibi bir ülkeyi içine almaya kalkışamaz. Son olarak, Türkiye’nin özellikle 2011 sonrası çıktığı yol, siyasal İslam’ın “yüz yıllık fırsatı” değerlendirme hırsı ile gelinen nokta, bunların üstüne son gürültülü restleşmelerle artık AB’nin kapısı Ankara’ya resmen kapanma noktasına gelmiştir. Burada da hikayenin sonuna gelindi. “AB rüyası” artık kabus ve nefrete dönüşme noktasına gelmiştir. Yaklaşan kopma tüm ilişkilerin havaya uçması biçiminde mi olacaktır? Kesinlikle böyle bir olasılık yoktur. Ekonomisinin %70’e yakını AB’ye bağlı olan Türkiye bir anda yön değişimi yapamaz. Böyle bir hat değiştirme hemen hemen imkansızdır.


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

SONU Bunun en yakın örneği İsrail ve Rusya ile yaşandı. “One minute” sonrası kopan büyük fırtınalara rağmen İsrail ile ekonomik ilişkiler devam etmiştir. Ancak etmeyen bir şey vardı. Ordu için yüksek teknik desteğini ABD Türkiye’ye İsrail üzerinden sağlıyor. Kriz sırasında bu hat kapandı. Erdoğan’ı İsrail ile yeniden ilişki kurmaya en çok zorlayan nokta bu olmuştur. AB ile doğrudan sermaye yatırımı ve ticaret ilişkileri Ankara’yı Brüksel’e çok güçlü olarak bağlamaktadır. Şu kadarı kesindir. Eğer referandumdan “Evet” çıkarsa Saray Ankara’nın canını sıkan AB ile siyasi ve hukuki bağlardan kopmak isteyecektir. Avrupa parlamentonun getirdiği yükümlülükler, AHİM’le ilişkiler masaya yatırılacaktır. Ancak referandumun sonuçlarından bağımsız olarak artık Ankara, AB’nin istediği gibi limanda bekleyen bir gemi olmayacaktır. Türkiye gemisi demir tarar mı? Nereye sürüklenebilir? Bu sorunun henüz somut bir cevabı yoktur. Ancak çok kutuplu dünyada AB limanı alın yazısı olmayacağı için, doğuya yolculuk mümkündür. Bu yolculuğun daha bugünden işaretleri var.

Şanghay Beşlisi bir hedef olarak duruyor. Öte yandan, Katar’da büyük bir üst kurarak Ankara, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri için askeri vurucu güç olma yoluna çıkar mı? Bunlar olasılıkların içindedir. Çok kutuplu dünyada güç dengelerinin yeniden kuruluş sancılarının Trump ile iyice tırmanışa geçtiği günümüzde Türkiye’nin AB limanında uslu çocuk gibi beklemesi mümkün değildir. Ancak geminin yelkenlerini rüzgar hangi yönden şişiriyor, asıl can alıcı nokta budur. Ankara hangi yöne yelken açmaya hazırlanıyor? Saray geminin şiddetli bir anafora doğru sürüklendiğinin farkındadır. “Türk tipi başkanlığın” nedeni esas olarak yaklaşan bu anafordur. 90’lı yıllarda hız alan küreselleşme Irak’ın işgaliyle “süper güç”ün liderliğinde “yeni bir dünya düzeni” kurma yoluna çıkmıştı. Yeni dünya düzeninin kurulma sürecinde en büyük acıyı güney Asya ve bölgemiz yaşadı. Arap isyanları sonrası bölgedeki gerilim ve katliamlar iyice yükseldi. Süper güç ABD kendi liderliğinde bir yeni dünya düzeni kurma hırsı ve hayaliyle yola çıktı, çok geçmeden karşı-

sında çok kutuplu bir dünya buldu. Hayallerden gerçeğe büyük acılarla geçişin hemen hemen tüm sancısını Ortadoğu bölgesi yaşadı. Güç dengelerinin Soğuk Savaş sonrası yeniden kuruluşunun en büyük acısını özellikle üç ülke; Irak, Suriye ve Libya çekti. Elbette Afganistan, Pakistan, Yemen ve Sudan’ı unutmuyoruz. Bu ülkeler ABD’nin süper dünya liderliği amacından çok kutuplu bir dünyaya evrilmenin gerilim ve yıkımının tüm yükünü taşıdılar. Trump’la birlikte -elbette bu adam sadece bir semboldür- yeni dünya düzeni ömrünü doldurdu. Filizleri küreselleşmenin parlak günlerinde ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın gerilim ve sancıları önümüzdeki dönemde yaşanacaktır. Trump bu sürecin başlangıcının sembol ismidir. Çok kutuplu dünyanın gerçek gerilim ve çatışmalarının içine giriyoruz. Gerilimin üst bölgesi hala Ortadoğu’dur. ABD, çok kutuplu dünyanın gerilimini Pasifik bölgesine taşımak için hazırlanıyor, ancak Ortadoğu’dan sıyrılamadıkça bunu yapamayacaktır. Gelişmelere genel resmi görecek şekilde baktığımızda filizleri önceki süreçte ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın gerilim ve savaşları önümüzdeki günlerde yaşanacaktır. Ankara, güç dengelerinin bu yeniden inşa sürecinde gerilimin neredeyse tam ortasındadır. Dolayısıyla bölge ülkelerinin yeni dünya düzeni günlerinde çektiği büyük acıların benzerini çok kutuplu dünyanın gerilimlerinin yükseleceği dönemde Ankara çekmeye adaydır. Washington, Brüksel ve Rusya ile yaşanan çekişme ve gerilimler bu genel tablodan okunmalıdır. Ekonomide çok kırılgan bir noktaya gelen, dış politikada büyük ölçüde iflas eden, demokrasi değil faşizmi inşa yoluna çıkan Türkiye, çok kutuplu dün-

yanın anaforlarında zayıf bir halkadır. Çabuk kırılabilir. Saray’ı bu gerçek çok korkuttuğu için tüm gücü elinde toplamaya çalışıyor. ***** Referandum sadece bir anayasa değişikliği değil, cumhuriyetin yeni niteliğinin belirleneceği bir oylama olacak. Toplumda büyük bir gerilim yüklüdür. Referandum tayin edici son muharebeye gidişte güçlerin tablosunu görünür hale getirecektir. Sonuç oldukça yüksek bir yüzde ile “Evet” lehine sonuçlanırsa faşizmin yolu açılmış olur. Bugünden bakıldığında bu olasılık zayıf görünüyor. Referandum az bir oy farkıyla sonuçlanırsa yoğun bir mücadele dönemine girilecektir. Az bir farkla “Hayır” çıkması durumunda mücadele dönemi en genel anlamda demokrasi güçlerinin moral üstünlüğü ile açılacaktır. Gezi ruhunu yeniden yükseltmek, Saray’ın yarattığı “fiili durumu” mücadele ile geri püskürtmek en yakın hedefler olmalıdır. Az bir farkla “Evet” çıkarsa Saray, yapacağı büyük değişimler için yeterince meşruiyet bulamayacaktır. Mümkün olduğunca hızlı adımlar atarak küçük zaferini temellendirmek ve büyütmek isteyecektir. Muhalif güçler de en az Saray kadar hızlı olmalıdır. Sonuç olarak, referandumda toplumsal parçalanma bir kez daha gözler önüne serilecektir. Oylama neticeleri bir sonuç, bitiş anlamına gelmeyecek yeni bir mücadele sürecinin açılışı olacaktır. Bu gidişte AKP’nin artık bir hikayesi olmayacak, korku ve gerilim yaratmak elindeki tek araç olarak kalacaktır. Muhalif güçlerin elinde ise, cumhuriyet boyunca hemen hiç gerçekleşmemiş bir demokrasi hikayesi olacaktır.

13


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

KAPİTALİZME #HAYIR SEVGİ EVRİM

K

aranlık ve aydınlığın, zalim ile mazlumun, işçi ile sömürenin kavgasında en zor dönemlerden birini yaşıyoruz. 14 yıldır yalanla ve hırsızlıkla sürdürülen bir iktidar zulmünün yarattığı kaosta; hak olanın, doğru olanın peşinde çırpınıyoruz. Sosyal yardım adı altında sadakalarla ve cemaat projeleriyle dilencileştirilmiş ruhlarımızın; insan olan, üreten, paylaşan gücünü tekrar hatırlamak için mücadele ediyoruz. Hakkımız olanı; yaşam hakkımızı, eşitlik hakkımızı, çalışma hakkımızı, örgütlenme hakkımızı korumak için direniyoruz 1980’de hızlanan ve “sermayeye sömürmek serbest” parolasıyla topyekün devlet garantisine alınan sermayenin çarkında posası çıkan ve bireycileşen işçi sınıfı olarak meydanları terk et-

soyulmadık bir derimiz kalmıştı soyun babo soyun meydan sizindir hiç bir canlı kardeşine kıyamaz yiyin babo yiyin meydan sizindir şimdi sizin ama sonra bizimdir barış bizimdir kardeşlik bizimdir toprağa karışmış fakirin teri ağlamak bilir mi beylerin dili size beyefendi bize serseri deyin babo deyin meydan sizindir meydan sizin ama insanlık bizimdir dünya bizimdir evren bizimdir gıyas edilir mi çul ile halı kimler yapmış size böyle bir yolu yemekle biter mi milletin malı yiyin babo yiyin meydan sizindir köşkler saraylar hanlar sizin ama onu yapan eller emekler bizimdir mahzuni bizimdir sevgi bizimdir “MAHZUNİ ŞERİF” 14

tik ve bu meydanları zulüm doldurdu. Şimdi de büyük bir telaşla meclisten geçirilen anayasa değişiklik paketiyle ve referandum aldatmacasıyla karşı karşıyayız. Referandumdan sonrası için üretilen senaryolar gerçekten kan dondururken, elimizde kalan son haklarımızı da hırsızlamaya hazırlanıyorlar. Kıdem tazminatımız, iş güvencemiz, sosyal güvenliğimiz fazla geliyor çok zengin patronlarımıza. Bir yandan sermayenin desteğini kaybetmemek için çıkarılan teşvik paketleriyle İşsizlik Fonu iç edilirken bir yandan yeni kaynak yaratmak için kıdem tazminatımıza göz dikiliyor. Ücret alacaklarında zamanaşımı 5 yıldan 2 yıla düşürülmek isteniyor. Zorunlu arabuluculuk uygulamasıyla işçilerin haklarından daha azına razı olması hedefleniyor. 2003 yılında iş yasasında yapılan değişiklikle AB normları kapsamında genişletilen işe iade tazminatları uygulanamaz hale getirilerek ortadan kaldırılması hedefleniyor. Özellikle son dönem İşsizlik Fonu’ndan fonlanan teşvik paketleriyle belli bir kıdemin ve yaşın üzerindeki işçiler fabrikalardan tasfiye ediliyor ve bu işçiler genç işçilerle yer değiştirirken işverenler birçok sigorta ve tazminat yüklerinden kurtarılıyor. Referandum tarihi yaklaştıkça Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun kıdem tazminatının fona devredilmesi ile ilgili beyanları sıklaştı. Her demecinde işçinin kıdem tazminatının güvenilir bir hesapta toplanması gerektiği ekseninde açıklamalarda bulunuyor. Bu güvenilir hesabı “kıdem tazminatı fonu” olarak tarif ediyor. Ama biz işçilerin “fon” denilince aklına “konut edindirme fonu”, “bireysel emeklilik fonu”, “işsizlik fonu” ve en son olarak da büyük bir servet birikimi için araç haline getirilen “varlık fonu” ge-

liyor. Tüm bu fonları nasıl kullanıldığını yaşayarak deneyim ediyoruz. İşsizlik Fonu’nda biriken milyonlarca liranın çok az bir kısmının bize ödendiğini biliyoruz. O da işsizlik maaşı alabilmek için gereken kırk taklayı attıktan sonra. Ve İşsizlik Fonu’nun nasıl işverenlere verilen teşviklerde koşulsuz şartsız kullanıldığına da şahit oluyoruz. Yine bin bir kandırmacayla kesilen KEY paralarının nasıl kuşa döndüğünü de biliyoruz. Referandum yapılsın ya da yapılmasın, sonuç Evet çıksın ya da Hayır çıksın işçi sınıfı için değişmeyen bir şey var ki ekonomiyi perde arkasından patronların yönettiği gerçeği. Belki anayasada değişiklik öngören maddelerin oylanacağı referandum da Hayır çıkması söz söyleme hakkımızı güçlendirecek ama bizim daha fazla örgütlenmemiz gerektiği gerçeğini değiştirmeyecek. Hatta daha fazla güçlendirecek. Neoliberal düzenin elimizden tek tek aldığı haklarımızı tekrar tekrar kazanmak için kendi menfaatlerimiz çevresinde örgütlenmek ve özgür bir dünyanın kurulmasında rolümüzü oynamak zorundayız. Aksi takdirde çocuklarımızın “Bu yasa çıkarken neden tepki vermediniz, neden sustunuz?” diye hesap soracağı günler hiç uzakta değil. Bin bir bedel ödenerek kazanılmış haklarımıza sahip çıkmak için 16 Nisan’da Hayır diyeceğiz. Emeğimizi çalanlara Hayır diyeceğiz. Fazla mesailerde, iş cinayetlerinde yaşam hakkımızı çalanlara Hayır diyeceğiz. Geleceğimiz için Hayır diyeceğiz. Ve kapitalizme karşı Hayır’ı örgütleyerek gerçek özgür dünyayı biz kuracağız.


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

BIR İŞ GÜVENLIĞI MÜCADELESI OLARAK “İŞÇI TEMSILCILIĞI”

İ

ş yerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği bakımından birçok sorun çözülmeyi beklerken her ay 150-200 arası işçi arkadaşımız iş cinayetlerinde katlediliyor. En basit iş güvenliği önlemleriyle önlenebilecek kazalarda işçi arkadaşlarımız ellerini kollarını kaybediyor veya geri dönülemez şekilde duyma görme kayıplarıyla hayatlarına devam etmek zorunda bırakılıyor. Daha da kötüsü iş güvenliğine uygun olmayan koşullarda meslek hastalıkları ömrümüzden yavaş yavaş çalıyor. Sermayenin kar hırsı ve denetimsizlik iş cinayetlerinde artışa neden oldukça iş güvenliği mücadelesi de büyük bir mücadele alanı olarak büyüyor. İşçilerin örgütlü olduğu fabrikalarda iş güvenliği önlemlerine dair görece bir denetim sağlanabilirken sendika olmayan, işçilerin kendi aralarında bir şekilde örgütlü olmadığı iş yerlerinde koşullar daha fazla zorlaşıyor. Yasal düzenlemelerle getirilen denetimler veya bazı zorunluluklar iş güvenliği bir politika olarak yürütülmediği sürece

sonuç vermemekte ve sorunları çözmekte yetersiz kalmaktadır. 6331 sayılı kanunla getirilen düzenlemelerin çoğu kağıt üzerinde kalan düzenlemeler olmaktadır. En basitini İş Sağlığı ve Güvenliği Kurulu üzerinden anlayabiliriz. 6331 sayılı yasa 22. madde diyor ki; “Elli ve daha fazla çalışanın bulunduğu ve altı aydan fazla süren sürekli işlerin yapıldığı iş yerlerinde işveren, iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili çalışmalarda bulunmak üzere kurul oluşturur. İşveren, iş sağlığı ve güvenliği mevzuatına uygun kurul kararlarını uygular.” Yine aynı yasanın 20. maddesi bu kurulda yer alacak işçi temsilcisini de tanımlamaktadır: “En az 50 işçinin çalıştığı iş yerlerinde 1; 51 ve daha fazla işçi çalıştıran iş yerlerinde 2 işçi temsilcisi seçilmek zorundadır. İşçi temsilcileri, tehlike kaynağının yok edilmesi veya tehlikeden kaynaklanan riskin azaltılması için, işverene öneride bulunma ve işverenden gerekli tedbirlerin alınmasını isteme hakkına sahiptir. Görevlerini yürütmeleri nedeniyle, çalışan temsilcilerin

ve destek elemanlarının hakları kısıtlanamaz ve görevlerini yerine getirebilmeleri için işveren tarafından gerekli imkânlar sağlanır. İş yerinde yetkili sendika bulunması hâlinde, iş yeri sendika temsilcileri çalışan temsilcisi olarak da görev yapar.” Ancak tüm bu düzenlemeler iş yerlerinde işçilerin örgütsüzlüğü sebebiyle kağıt üzerinde kalmakta, çoğu zaman işçi temsilcileri işverenler tarafından atanmaktadır ve iş güvenliği kurulları çoğu zaman toplanmamaktadır. Bunun aşılmasına dönük yapılan tüm çabalar ise işverenler tarafından engellenmektedir. Bu sebeple iş yerlerinde işçi temsilcisi seçimleri ve bunun işverenin etkisi altında olmadan yapılması çok büyük önem taşımaktadır. Çünkü yasanın da tanımıyla, işçi temsilcileri, tehlike kaynağının yok edilmesi veya tehlikeden kaynaklanan riskin azaltılması için, işverene öneride bulunma ve işverenden gerekli tedbirlerin alınmasını isteme hakkına sahiptir. Ve işçi sağlığı mücadelesi işçilerin örgütlenme-

BATİS

si ile gelişecektir. Bu sebeple BATİS ve BAMİS olarak sendikal örgütlenme çalışması yürüttüğümüz her fabrikada işçilerin İSİG kurulu temsilcilerini seçmesi için mücadele yürütmekteyiz. Bu aşamada İSİG kuruluna aday olan arkadaşlarımıza her türlü desteği vermekteyiz. İşçilerin derdini, yine en iyi işçiler temsil edebilir, çözebilir. En son Çerkezköy’de Bony Tekstil iş yerinde işçi temsilcisi olarak adaylığını açıklayan ve her türlü baskıya rağmen fabrikada bunun mücadelesini veren işçi arkadaşımız Hakan Gürses’i mücadelesinde destekliyoruz. Bu fabrikada iş güvenliği sorunlarının çözümünün işçilerin bu konuda gösterecekleri mücadeleye bağlı olduğunu biliyoruz. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası

15


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

KADIN MÜCADELESİ YOL AÇIYOR! ELİF IRMAK

H

içbir referandum yalnızca bir referandum değildir! Eğer öyle olsaydı bugün Hayır propagandası yapmak da çok kolay olurdu. Oysaki referandumda tek adamlık oylanacağı için, seçenek de tekmiş gibi kitlelere korku salınıyor. Ve Hayır diyenler sokakta fiziksel şiddete, saldırıya maruz kalıyor, polis tarafından gözaltına alınıyor. Hayır toplantıları yasaklanıyor. Medyanın gücü Hayır’ın sesine kapatılıyor. Kısacası Hayır demek suç sayılıyor. Hayır demek suç sayılıyorsa bu referandum niye yapılıyor? Devletin tüm olanakları Evet için seferber ediliyor, Hayır diyecek olanlar ise, ülkede her önemli dönemeçte olduğu gibi, kronikleşen “teröristlikle suçlanma”

16

eylemiyle karşılaşıyorlar. Vatan hainliği yayılıyor. İç mihraklar çoğalıyor… Tam buradan hareketle milliyetçilik ne zaman ki hortlatılmaya çalışılırsa egemen güç, erk, iktidar açısından pek de yapacak bir şey kalmamıştır. Şimdiye değin Evet için “çift başlılık” yahut “sürat” dışında pek fazla söz de duymadık. Demek fazla söz de kalmamış! Tüm bu baskı, zor uygulamalarına rağmen Hayır’ın sesi kısılamıyor, tehditler geri tepiyor, Hayır’ın sesi büyüyor. Geldiğimiz tarihsel evrede ve kaotik ortamda devletin reorganizasyonunda güçlerin yeniden dizilişi gerçekleşiyor. Referandum bu konakta bir aşama olacak. Siyasal İslam’ı temsil eden AKP hükümeti 15 yıldır iktidarda ve sonsuz bir iktidar talepleri var. Osmanlı hanedanlığına işaret etmelerini ve saltanat seviciliğini böyle anlamak gerekir. MHP ve Devlet Bahçeli de aslın-

da yeniden yapılanan devlette, beka söylemi üzerinden kendi yerlerini garantiye almaya çalışıyorlar. Ana muhalefet partisi olan CHP ise “cumhuriyete sahip çıkıyoruz” söylemi üzerinden Yenikapı ruhuyla açıklanabilecek bir tarzda devletin, sistemin asıl sahiplerinin kendileri olduğu iddiasını sürdürüyorlar. Herkes bu yeni dizilişte yerini belirlemeye çalışıyor. Kadınlar ise dünden bugüne darbe, OHAL, savaş, koşullar ne olursa olsun erkek egemenliğine, erkek devlet şiddetine karşı hep mücadele etmeyi seçmiştir. Kadın mücadelesi; egemen güçlerin halklar ve ezilenler karşısında güç ve baskı kullandığı tüm tarihsel momentlerde hep ön açıcı olmuştur. Örneğin 12 Eylül, örneğin 90’lar topyekûn savaş yılları, örneğin günümüz OHAL koşulları hepsinde; toplumsal mücadelede, siyasal tıkanıklığın aşılmasında, sokakların kazanılmasında önemli roller oynamıştır. 12 Eylül askeri darbesinden sonra ilk yapılan yürüyüş 1987’de kadınların örgütlediği 17 Mayıs “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” olmuştur. Böylece sokağın kuşatılmasını, yasaklanmasını delen ilk kabarış olarak kadın mücadelesi bu momentte bir ön açıcı olarak tarihsel bir rol oynamıştır. Dayağa karşı dayanışma yürüyüşü, feminist harekete ve kadın hareketine pek çok kazanım sağladığı gibi o dönemin sessizliğini yırtan bir çığlığa dönüşmüştür. Yine 90’lı yıllar devletin kirli yöntemleriyle başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilenlere karşı topyekûn savaştığı yıllardır. Devlet JİTEM gibi yasadışı örgütler aracılığıyla, mücadele eden kesimlere karşı insanlık suçu işlemiştir. Sokaklar zapturapt altına alınmış, devlet baskıları artmıştır. Bu dönemde de kadın özgürlük mücadelesi dikkat çekici olmuştur. Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesine kitlesel katılımları sayesinde,

teslim alınamayan bir gelenek yaratılmış ve bu tarih karanlığın yırtılması bakımından bir başka ön açıcılık sağlamıştır. 15 Temmuz’dan beridir ülke de yine benzer bir süreç yaşanmaktadır. OHAL yine 3 ay süreyle uzatıldı. TV’ler dergiler, gazeteler kapatıldı. Dernekler kapatıldı. Bir gecede binlerce akademisyen, öğretmen KHK’larla ihraç edildi. Sokak her türlü eyleme yasaklandı. Siyasi operasyonlarla HDP’li vekiller ve binlerce insan tutuklandı. Referandum sebebiyle görece bir yumuşama havası yaratılsa da resmen OHAL yaşanıyor. OHAL’e karşı da ilk kitlesel tepkiyi tüm yasaklamalara rağmen yine kadınlar 25 Kasım’da Taksim’de sokağa çıkarak gösterdiler. Korku tünelinden çıkışı sağladılar. Bugün her türlü tehdide rağmen referandum çalışmalarının sürdüğü ortamda korkunun aşılmasında bu sokağa çıkışın tekrar kazanılmasının etkisi olduğunu düşünüyorum. Referandumda kadınlar olarak tercihimizin Hayır olmasının yaşamsal anlamı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü tekçi bir devlet yapılanmasından kadına; şiddet, katliam ve emek sömürüsünün katmerlenerek devam etmesi sonucu çıkar. 15 yıldır bedenimiz ve özgürlüklerimize dönük tonlarca cinsiyetçi laf duyduk, egemen söylemler ve düşmanca politikalarla karşılaştık. Kız mıdır kadın mıdır diyenlere, affedersin bir kadın olarak sus diyenlere, tekmecilere referandumda Hayır diyeceğiz. Elbette Hayır çıktığında hayatımızda hızlıca ortaya çıkacak mucizeler beklemiyoruz. Ancak kadın hak, talep ve özgürlüklerini geriletecek her türlü girişimin de karşısında olacağız. Referandumda Hayır diyerek bu anlayışa itiraz edeceğiz. Kadın mücadelesinin ön açılığı ile bugünlerin yasaklarının aşılmasında da önemli tarihsel roller oynayacak ve kadınların eşitlik, özgürlük mücadelesini ileriye taşıyacağız.


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

“FRAGMANI BEĞENMEDİK, BU FİLME GİDİLMEZ...”

B

izler, gözlerimizi açtığımızdan beri AKP iktidarı ile yaşamak zorunda kalmış 90 kuşağı gençliği olarak; var etmek istediğimiz, yaşanabilir bir toplum ümidine ket vurma işini kendilerine görev edinmişlere karşı mücadelemizi OHAL koşullarında da sürdürüyoruz. KHK’lar ile yönetilen bir ülkede ‘en demokratik şekilde en demokratik’ hakkımız olan oy kullanma işlemini OHAL’de gerçekleştireceğiz. Bir hayli demokratik!... Bir referanduma gidiyoruz, anayasa değişiyor, yani toplumu en derinden etkileyen kurallar değişiyor. Toplumun bu denklemdeki tek ‘demokratik’ işlevi sandığa gidip oy kullanmak! Elbette değişen bu yasaların en çok konuşulması, tartışılması gereken yer belki de üniversiteler. Ama üniversitelerde yapılan her bir referandum etkinliğine bir aktör gibi katılan özel güvenlikler ve iktidarın bekçileri, ileride yasa denetleyecek ya da o yasayı yapacak öğrencilerin değişen anayasayı konuşmasına bile tahammül edemiyor. Yani aslında ülkede var olan siyasal ortamın tezahürünü üniversitelerimizde görebiliyoruz. Ülke yönetimi gibi üniversite yönetimi de KHK’larla sürdürülüyor. Sokakta, basında muhalif tek bir söz bile şiddetle bastırılıyor. Bunun üniversiteye yansıması da fetih anlayışından beslenerek oluyor. Dindar ve kindar nesli üzerimize ‘salmak’ gibi birçok yol ve yöntemi denemekten vazgeçmiyor. OHAL bahanesiyle hukuksuz ve keyfileşmiş bir yönetim meşrulaştırılmaya, referandumla birlikte KHK’lar daimileştirilmeye çalışılıyor. İçi boşaltılarak ve niteliksizleştirilerek boş bir ambar çuvalını andıracak bir üniversite ile karşı karşıya kalacağız. Birçok hocamız, şimdiden, üniversitelerinden ihraç edildi. Peki on-

lardan boşalan kürsüleri şimdi kimler “işgal ediyor?” (Elbette doldurmaya çalışan hocalarımız da var) Artık üniversitelerdeki hocaların, iktidarla arası iyi olanlardan seçilmiş -akademik anlamda da niteliksiz- olduğu su götürmez bir gerçek. Her gün bir yeni AKP dostunu yeni konumlarda görmek sürpriz olmasa gerek. Henüz geçtiğimiz günlerde Hollanda’yı “Nazi Almanyası”na benzeten Saray, salt üniversitelerdeki uygulamasıyla bile Türkiye’yi Nazi Almanyasına çevirmiştir. Hep söylüyoruz, “Diktatörlüğün, üniversitelerle başı fena belada…” Üniversiteler, en başta Gezi’yi hatırlatıyor ona. Bize baktıkça, Gezi’yi hatırlıyor, uykuları kaçıyor. Uykularını kaçıran bu kabusundan kurtulmak istiyor. Kurtulmak için saldırdıkça saldırıyor. “Ennnn demokratik” ülkemizde, tepeden atamayla gelen “sahibinin sesi kayyum rektörler” disiplin cezaları yağdırıyor. Polis, özel güvenlikler, üniversitelerimizdeki “işgal güçleri” olarak terör estiriyor. Yetmiyor, MHP’li ırkçılar, AKP’li IŞİD yan-

daşı çeteler üzerimize salınıyor; bizlerden boşaltılacak alana bu dindar/kindar gençler doldurulmaya çalışılıyor. Hocalarımızın cübbelerinin postallarla çiğnenme görüntüleri, AKP’nin üniversitelere yönelik fetih harekatını sembolize eden çarpıcı kareler oluyor. Yine olmuyor, yine olmuyor! Ne yapsa ne etse boş; üniversiteleri fethedemiyor… Diktatörlük rejimi, diktatörlük kültürü, diktatörlük “aklı” akademinin bünyesine uymuyor. Özgürlük ikliminde boy veren bilimsel düşünce, “tek tekçi aklı” reddediyor. En yandaş araştırma şirketine bir anket yaptırılsa, o bile üniversitelerde AKP’yi sonlarda gösterecektir. Bu gerçeklik, bir türlü tersine çevrilemiyor. Hocasıyla, öğrencisiyle akademi biat etmiyor, ettirilemiyor… Şimdi geldik referandum sürecine… Söyledik, tekrar söyleyelim: Bilimin doğası gereği, akademi sorgulayıcıdır, daha en baştan ‘Hayır’cıdır. Hal böyle olunca en güçlü “Hayır” sesinin üniversitelerden yükselmesi normal bir durum oluyor. Diktatör-

DENİZ ARTİN

lüğün, bu süreçte de akademiyi hedef tahtasına oturtması yine eşyanın tabiatı gereği oluyor. Üniversitelerde her türlü “Hayır” çalışması yasaklanıyor. Akla zarar yasaklar birbirini kovalıyor. Yandaş rektörler, bu konuda yaratıcılıklarını konuşturuyor. Akademi, hocasıyla öğrencisiyle referandum sürecinde de üzerine düşeni yapacak, diktatörlüğün kabusu olmaya devam edecektir. Bilimsel düşüncenin özgürlükçü ruhu, otoriter anlayışın tüm zincirlerini, duvarlarını parçalayıp atacaktır. Ve en güçlü “Hayır” şarkısı, akademiden diktatöre gelecektir… Sözün özü, bizlere yaşatılmaya çalışılan bu deli saçması sürecin sadece bir fragman olduğunun farkındayız. Yalnız biz bu fragmanı hiç beğenmedik ve bu berbat filmin boş salonlara oynamak zorunda kalacağını çok iyi biliyoruz...

17


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

BİLMEK NEYİ SİDAR ARSLAN

Resimlerin, manşetlerin, yazı özetlerinin kurbanı olan zihnimiz gerçek bilgiye hak ettiği değeri vermeden tembelliğin keyfini sürüyor. Bilgiyi, bilmeyi önemsemiyoruz artık. Az şey ile çok şey konuşma sanatının icracıları olduk. Onlarca kitap taranarak oluşturulan makalelerin manşetlerini okuyarak kibirli bir bilmişliği giyiniyoruz.

B

ilmenin, öğrenmenin ‘çok kolay’ olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Ulaşımı engellense dahi sansüre karşı da geliştirilen tekniklerle bir şekilde bilgiye ulaşımın önündeki engeller eskisine göre daha az. Hal böyle iken öğrenmek, kendimizi geliştirmek, mücadele pratiğimize bilgisel gücümüzü de katmak elzem bir konu. Dünya çapında çevirisi yapılan kitaplara, eleştirel sinemadan ortaya çıkarılan bazen kitaptan da güçlü eserlere ulaşmamız mümkün. Mesela ‘Babel’ filmi benim için bu konuda verilecek en iyi örneklerden biridir. Küreselleşme ile ilgili yazılan birçok yazının belki de dolandırdığı bir bilgiyi iki saatte gözler önüne seriyor. “Amerikan yapımı bir silah satın alan Japon bir iş adamı, turistik gezi için gittiği Fas’ta tanıştığı bir adama silahı hediye eder. O silahı adamın iki küçük çocuğu kaçırarak kendilerinde silahla oyun oynarken bir Amerikalı kadını vururlar.” Küreselleşmeyi en iyi anlatan filmlerden biridir ve onca kuru tanımın yanında küreselleşmenin insanların hayatına nasıl girdiğini ve nasıl sonuçlar doğurduğunu çok güzel gösterir bize. Peki, bu hikâyeyi izlememiz, yani bu bilgiye ulaşmamız, artık küreselleşme hakkında bir fikrimizin olması neyi değiştirdi? Yani salt bilgi değişimi ne kadar harekete geçirir? Bu soruların cevabını aramadan önce bilgiye olan itibarın gündelik hayatımızda nasıl karşımıza çıktığına bakmak istiyorum. Ve bunu özellikle muhalif toplulukların gündelik hayatlarından kesitlerle ele almak istiyorum. Sosyalist, devrimci, komünist, solcu… Kendimizi bu kavramların cirit attığı bir atmosferde bulduk. Aklımız yettiğince anlamaya, kendimizi tanımlamaya çalıştık. Üstelik ağır

18

kavramlardı, diline alınca sanki gözünü işkencehanelerde, kanlı meydanlarda, kötü çalışma koşuları olan bir fabrikada açıyordun. Bir keresinde arabayla uzun yola giderken Emekçi’nin albümü yol boyunca çalmıştı. Uzun bir yoldu ve muhtemelen en az üç kere kaseti yeniden çevirmişti babam. Parçaların her biri içimde bir şeyleri harekete geçiriyordu. Tuhaf bir güç hissediyordum ve birden yüzümü dışarıdan arabadakilerin içine çevirerek “ben devrimci olacağım” dedim. Annem gururla, babamsa her zamanki keskin fikirleriyle önüme dikildi. Nasıl yapıyordu bilmiyorum ama hem araba sürüyordu hem de iki koluyla omzumdan tutup beni silkeleyerek “devrimci olmak için önce kendi ekmeğini kendin kazanmak zorundasın” dedi. O an içimde hissettiğim o güç Bağdat’ta bombalanan bir bina gibi yerle bir oldu. Ve o günden sonra babamın o sözü bilinçaltımda hep beni eksik devrimci yapmıştır. Oysa babam bildiği onlarca şeyin bir özetini değil, bilmediği onlarca şeyin ezberini savurmuştu yüzüme. Bu yüzden bilmemenin savunmasızlığı ile bu sözün altında yıllarca ezildim. Ama sonra bilmeye, öğrenmeye başladım. Bilginin bana verdiği o gücü hissedince çok bilenin, çok okuyanın yanında olmaya, onlardan bir şey öğrenmeye çalıştım. Bilen insanlar hep gözümde büyüdü. Toplumda da bilen insanın değeri vardı. Bilginin hala önemsendiği bir zamana tanıklık ettim. Eskiden abilerimiz ve ablalarımız konuşur, hiç bilmediğimiz insanların, ülkelerin devrimci hikâyelerini anlatır, biz de masal gibi dinlerdik. Etkilenmek gibi bir yeteneğimiz vardı. Ne kadar sorgulanası bir kavram olsa da bilginin iktidarı vardı. Ağırlık merkezini çok okuyan, çok bilen insanların sohbetleri belirliyordu.

“YARIM BİLMEKİ TEHLİKELİDİR” - A.POPE

Lakin günümüze bakıyorum da ‘Kapitalizm’ bilgiyi de bir meta haline getirerek hepimizin hayatında farklı bir dönem başlattı. Yeni bilgilerle kuşandık, sürekli yeni bir şeylerin eksikliğiyle yanıp tutuştuk. Kaçırdığımız her bilgi için delirecek gibi olduk. Sosyal ağlarımızda başparmaklarımızın önderliğinde kayak yapar gibi bilgilerin üzerinden kaydık geçtik. Dokunmadan, hissetmeden geride bıraktık. Ama sorsanız, çok şey biliyoruz. Hepsini okuduk, her haberi gördük, tüm analizleri hatim ettik. Gerçek bundan bambaşka bir yerde duruyor tabi. Resimlerin, manşetlerin, yazı özetlerinin kurbanı olan zihnimiz gerçek bilgiye hak ettiği değeri vermeden tembelliğin keyfini sürüyor. Bilgiyi, bilmeyi önemsemiyoruz artık. Az şey ile çok şey konuşma sanatının icracıları olduk. Onlarca kitap taranarak oluşturulan makalelerin manşetlerini okuyarak kibirli bir bilmişliği giyiniyoruz. Bu çağda bilginin ağırlığı değil hızı önemli artık. Çünkü çok bilgi ağırlıktır ve bu yarışta bilgilerin en hafif olanı kazanır.

“AZ BILDIKLERIMIZE, AZ INANIRIZ” - MONTAIGNE

Böylelikle gerçek bilgiye ve bilgine olan saygı ve itibar azaldı. Örgütlenme faaliyetlerinde bilgi değil, etnik köken, mezhep, aile ahbaplığı arandı. Oysa bilginin açamayacağı kapı yoktur. Doğru kullanmak gerekir. Bunu 7 Haziran seçimlerinde listelerden memleket seçmeden kapı kapı dolaşıp seçim propagandası yaparken gördüm. Sabır ve bilgi bizim esas gücümüzdür. Bir düşünceyi gerçek anlamda savunabilmek için o düşünceyi iyi bilmek, o düşünce hakkında donanımlı olmak lazım. Eğer Marksizm’i dergi götürdüğün evlerden, sokaklardan daha bilmiyorsan veya hiç bilmiyorsan


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

DEĞİŞTİRİR? bu bilgiye sahip başka biri tarafından çok rahatlıkla vurulabilirsin. Bu nedenle savunduğumuz fikirleri iyi bilmek, rüzgâr ters estiğinde bunların altında kalmamak gerekir. Devrimci faaliyet içinde bulunup da sonradan enerjisi düşen insanların birçoğu bilgi anlamında yozlaşmaya başlamış, argümanları zayıflamış ya da yok olmuştur. Eskiden faaliyet yürüten insanların konuştukları kadar okuduklarını, dinlediklerini de görürdük. Şimdi genelde kısıtlı bir politik bilgiyle çok şey anlatmaya, büyük laflar etmeye meyilli bir tarz gelişiyor. Muhalif çevreler içinde kitaplardan, teorilerden, sanattan daha az bahsediliyor, hatta kısır pratik döngüler içinde bunlara gerek bile duyulmuyor. Kendi yayın organında yer alan yazılardan bihaber, sadece o derginin gerekli yerlere ulaşması gibi teknik işlerle uğraşan bir tarz ortaya çıkıyor. Bir araya gelişlerde bilgi merkezden taşralara doğru akıyor. Oysa bu bilgi ve teori akışının bulunan

bölgelerden merkeze, merkezden tekrar bu bölgelere olacak şekilde sirkülasyonu sağlanmalı.

“BILMEK VE BILDIĞINI YAPMAMAK, HENÜZ O ŞEYI TAM BILMEMEK DEMEKTIR” - A. ARVASI

Bir başka sorunumuz ise eriştiğimiz bilgi ile ne yaptığımız, onu nasıl kullandığımız. Artık akıllı telefonlarımız daima yanımızda onların kontrolü altındayız, bilgiye kolayca erişebiliyoruz. Adeta bilme bombardımanına tutulmuş gibiyiz, teknoloji tarafından evcilleştirilmiş bir türe dönüştük. Onun tarafından duyusal girdileri fazla uyarılmış, beyni fazla çalışan ama az etkilenen canlılar haline getirildik. Bilgiyi artık toplamıyoruz ihtiyaç duyduğumuz an ona erişmeyi tercih ediyoruz. Tarama, göz gezdirme, aynı anda birden çok iş yapmaya yönelik sinir devrelerimiz gelişir güçlenirken yoğunlaşma gerektiren okuma ve derin düşünme yetilerimiz zayıflıyor veya tükeniyor.

Yani bilgi biz de alışkanlığa, alışkanlık hareketsizliğe yol açabiliyor. Her gün aldığımız ölüm haberleri, katliamlar, hak ihlalleri, kadın cinayetleri gibi haberler ve bu haberlerin bizlere verdiği mesajlar bir süre sonra belleğimizde ‘öncelikli’ sekmesinin altında toplanmıyor. Bilgi ve haberler de bu yüzden her seferinde alıcının dikkatini çekmek için başlığına bir ‘şok’ daha ekliyor. Son yıllarda teori üstene teori üretip de bir türlü bu teoriler üzerinden kitleleri harekete geçiremeyen örgütler aslında Arvasi’nin yukarıdaki sözünü hatırlatıyor bana. Bir şeyi bilmek onu salt olarak bilmek anlamına gelmez. Bilmek hali aynı zamanda bildiğini hayata geçirme, onu yaşam biçimin haline getirme sorumluluğunu da taşır. Ama eğer sorumluluktan kaçar, bilmeyi küçümser, teorik tekrarların kurbanı olursak bilmek hiçbir şeyi değiştirmez. Bilmek sorumluluktur ve bu sorumluluk tüm devrimcilerin, muhaliflerin omuzlarında taşıması gereken bir yüktür.

Muhalif çevreler içinde kitaplardan, teorilerden, sanattan daha az bahsediliyor, hatta kısır pratik döngüler içinde bunlara gerek bile duyulmuyor. Kendi yayın organında yer alan yazılardan bihaber, sadece o derginin gerekli yerlere ulaşması gibi teknik işlerle uğraşan bir tarz ortaya çıkıyor.

19


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

ÖFKE BİRİKMEKTE CAN ATEŞ

H

alkların etrafını saran büyük toz bulutları var. Kokuşmuş, çürümüş sistemin bulutları bunlar. Susmamızı, onca yalanı, haksızlıkları görmememizi istiyorlar. Adalet diye yutturulan hikayeleriyle uyumamızı bekliyorlar, uyuyalım ki onlar rahatça işlerini görsünler. Aslında her gölge kendi içinde ışığını da taşır, bu karanlıkta ki ışık gençliğin vereceği mücadelenin içinde saklıdır. Bunu fark etmemiz önemlidir.

Türkiye’de otoriterleşen bir sisteme doğru ilerleyiş söz konusu. Sokaklar zapturapt altına alınmaya çalışılıyor. Şehrin merkezlerinde özel harekâtçılarla psikolojik resimler veriliyor halka. Bu resimler bütün korkularının resmidir aslında. Korktukları kimlerdir? Emekçiler, kadınlar, gençler kendinden olmayan her kim ise. Evet korkuları bizleriz. Bizden neden korkarlar; o kadar çok zulüm ettiler ki bu halka kor-

kuları ondandır. Çaldılar, televizyon ekranlarından hakaretler ettiler değerlerimize. Öfkeyi biriktirdiler. Bu öfkeyi biriktirdikçe toplumsal patlamanın boyutlarının ne olacağını kendileri bile kestiremiyorlar artık. Saray ve AKP’nin hafızasında hala Gezi isyanı ve Kobane serhildanı durmakta. Halkların sokağa çıkınca neleri yapabileceklerini gördüler. Bu çürümüş düzenin yıkılmasını da kıyamet alametlerinden biri olarak durmakta. Bu kıyameti onların sonlarını getirecek bir kıyamet olarak görmekteler. Saray ve AKP saldırdıkça sokaklar, insanlar büyük bir öfke biriktirmekte. Okullardan ihraç edilen öğretmenler ve akademisyenler, binlerce tutuklamalar ve operasyonlar. Neo-liberal ekonomi politikaları ile her şey daha da pahalanıyor, insanların alım gücü her geçen gün daha da azalıyor. Yasaklanan grevlerle, getirdikleri hak gaspları ile işçileri büyük bir köleliğin içine doğru sürüklüyorlar. Kendisi gibi yaşamayan herkesi ötekileştirme cüreti gösteriyorlar. Yılbaşını kutlayanları münafık ilan ediyorlar. Sokaklardaki baskılar öfkenin dozajını her geçen gün

daha da artırıyor. Saray ve AKP ödeyeceği siyasi bedeli daha fazla artırıyor.

layan insanlar bu halkın teslim alınamayışının, halkın iradesinin resmidir.

Bu öfkeler biriktikçe devrimci mücadelemizi buralarda mayalamamız gerekiyor. Öfke değişim ve dönüşümde önemli bir rol oynar. Öfke tek başına kaldıkça zarar verir. Kendi içine doğru akar. Her şeyin örgütlü hali güzeldir. Öfkenin de öyledir. Bu karanlıktan kendimize yeni bir yol açacaksak bu düzene karşı öfkeleri buluşturmamız gerekir. Sinmeyen, geri çekilmeyen büyük bir kitle hala ayakta durmaktadır. Bunları 12-15 Mart Gazi ve Ümraniye katliamı anmalarında gördük. 21 Mart İstanbul ve Diyarbakır Newrozlarında gördük. Onca baskılarla, operasyonlarla bir yıl geçirmemize rağmen kitleler sokaklara döküldü. 12 Mart Gazi eyleminde Gazi Mahallesi’ndeki onca ablukaya karşı kitle sokaktaydı, değerlerine, şehitlerine sahip çıktı. 15 Mart Ümraniye eyleminde kitle büyük bir coşku ile sokaktaydı. Kortejin içerisindeki gençliğin biriktirdiği öfke gün gibi ortadaydı. Bu öfke düşmana korkunun mayasını oluşturmakta. Yürürken camlarından, balkonlarından alkış-

Türkiye ve Kürdistan halklarının önünde önemli bir mücadele dönemi durmakta. Saray ve AKP’nin halklara azgınca saldırması kitlelerde büyük bir öfkeyi biriktirmekte. O kadar çok öfke biriktirdikler ki artık geriye dönüşlerini bile kendi sonları olarak görmekteler. Ve bu öfke gerçekten de sonları olacak. Tabi ki bu kendiliğinden olacak değil. Bu bizim örgütlülüğümüze ve mücadelemizdeki kararlığa bağlı olacak. Marks Komünist Manifesto’da işçilere hitaben “Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yarattı.” demişti. Bu söz gerçekliğini korumaya devam ediyor. Bu düzen mezar kazıcılarını gün geçtikçe çoğaltıyor, ama onlara mezara itecek önemli bir güç, örgütlülük gereklidir. Kendiliğinden gerçekleşmesi sadece bizim için mücadelenin bilimselliğinden kopmak anlamını taşır. Biz bu gidişe müdahale etmedikçe burjuvazi kendi çalar, kendi söyler. Bu gidişe gençlik müdahale edebilecek en büyük güçlerden biridir. Ve bu rolünü büyük bir fedakarlıkla yapmasının dönemindeyiz. Bu mücadele döneminde tarih bizi çağırıyor. Önümüzde 1 Mayıs süreci durmakta. 1 Mayıs işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin baskıya, zulme, sömürüye karşı ayağa kalkışının sembolüdür. Ezilenlerin şölenidir. Zulme ve baskıya karşı özgürleşmenin mücadelesidir. Yok sayılmaya ötekileştirmeye karşı biz buradayız, varız demenin mücadelesidir. Bu 1 Mayıs’a daha örgütlü hazırlanmalıyız. Bunca baskıya rağmen hâla ayaktayız, teslim olmadık mesajını vereceğimiz gün olacak. Sokak sokak, fabrika fabrika 1 Mayıs’ı örgütlemeye hazırlanalım. Halkların geleceğe dair bütün coşkusu ile 1 mayıs’ta sokaklar bizi bekliyor.

20


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

“BÜTÜN KESIMLERIN ZAFERINE YÜREKTEN INANIYORUZ” Merhaba Değerli Arkadaşlar, Bin bir emekle, fedakarlıkla çıkardığınız Sosyalist Dayanışma dergisini bizlere de ulaştırdığınız için teşekkür ediyoruz. Her türlü hukuksuzluğa, baskıya ve zorbalığa karşı ilkeli duruş, kesintisiz demokrasi ve özgürlük mücadelesi sayesinde ezilen bütün kesimlerin zaferine yürekten inanıyoruz. Özellikle medya-basın üzerinde devam eden görülmemiş baskılara rağmen hakikati yazmaktan çekinmeyen ve halkın haber alma hakkını bedellere rağmen savunan muhalif-özgür basın emekçilerini sizin şahsınızda kutluyor, hepinize başarılar kolaylıklar diliyoruz. Toplumun ve ülkemizin geleceğinin belirleneceği bugünlerde sizlere düşen görevler tarihi bir role tekabül etmektedir. Bu rolünüzü de layıkıyla oynayacağınızdan kuşkumuz yoktur. Bu vesileyle hem derginizin hem de SODAP’lı bütün arkadaşlarımızın yürüttüğü mücadeleyi selamlıyor, hepinize içten selam ve sevgilerimizi iletiyoruz. Selahattin Demirtaş, Abdullah Zeydan Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi, 20.03.2017

21


Sosyalist Dayanışma / Nisan 2017

SURİYE’DE İSTENEN GÜÇ: KÜRTLER! SEÇKİN TANDOĞAN

U

zun tartışmalar sonunda IŞİD’in merkezi Rakka’ya Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve ABD ittifakıyla operasyon başladı. IŞİD açısından can alıcı bir savaş olacağı kesin. Rakka’yı kaybetmek örgütü yok etmez. Çok sayıda ülkeye yayılmış bir örgütlülüğe sahip. İŞİD’in Rakka savaşı esnasında bulunduğu diğer yerlerde nasıl reaksiyon göstereceği savaşın seyri açısından önemli. Zira çeşitli ülkelerde şiddeti yüksek eylemler gelişmesi muhtemeldir. Rakka operasyonunun kendisinden çok ABD’nin bu operasyonda kimlerle hareket edeceği merak konusuydu. Tartışmaların eksenine oturan sıkı ilişkileriyle NATO üyesi Türkiye ile mi yoksa onun düşmanı Kürtlerle mi? ABD tercihini Türkiye’den yana yapmadı. Böylece Rakka kapısı Türkiye’ye El-Bab’ta kapanmış oldu. Bir ülke için olmasa da olur denilebilecek bir durum değil. Türkiye, Suriye’deki politikasızlığının bedellerini sadece bölgede ödemiyor, Avrupa ül-

22

keleriyle ilişkilerine de yansıyor. Bu durum Hollanda başta olmak üzere birçok ülkede “istenmeyen kişiler” ilan edilmelerinde önemli bir paya sahip. Kobane kuşatmasında elde ettiği zafer, bugün Kürtlere hem Suriye’nin hem de uluslararası alanın kapılarını açıyor. Kürtler Suriye’de IŞİD, El-Nusra gibi örgütlerin denetimindeki alanlara müdahalede yegane operasyonel güç haline geldiler. Tüm bu gelişmeler Cenevre ve Astana görüşmelerinde Kürtlersiz bir çözümün Suriye’de hayata geçirilemediğini de ortaya koyuyor. Kaldı ki Demokratik Suriye Güçleri (DSG) sözcüsü Talal Silo’nun “Rakka Operasyonu’na ‘ulusal ordu’ olan Suriye Ordusu’nun katılabileceğini, ancak ‘terörü destekleyen’ Türkiye’nin katılamayacağı” sözleri belirleyen olmak bakımından tarihsel bir kayıttır. Kürtler bir taraftan ABD ile Rakka operasyonunu başlatmışken diğer taraftan Rusya ile temasları artırıp çeşitli adımlar atıyor. Türkiye’nin ÖSO ile ElBab’ı aldıktan sonra yöneldiği Menbiç’te ilk reaksiyonunu gösteren Rusya, YPG’nin Halep’te örgütlediği Newroz kutlamalarına katıldı. Burada iki önemli mesaj verildi. Bir Türkiye’nin desteğini alan El-Nusra gibi örgütlerden arındırılan Halep’te

YPG’nin varlığı bir diğeri ise Rusların bu kutlamalarda YPG bayraklarıyla yer alması birlikte operasyonun sinyalleriydi. Rusya, Suriye’de savaş sonrası dönemin inşasına kadar yer almayı planlıyor. Bu aşamalarda salt sahanın en etkili gücü olması münasebetiyle değil, siyasi ve örgütlülüğüyle de önemli bir yer edinen Kürtlerin içinde olduğu bir Suriye sistemini zorluyor. SDG sözcüsü Silo’nun Suriye ordusu için kullandığı “ulusal ordu” ifadelerinde Rusya ile geliştirilen ilişkilerin payı var. Rusya’nın Menbiç’te verdiği desteğin karşılığını bugün İdlip hazırlığında görüyoruz. Rusya’nın Afrin’de kurmaya başladığı askeri üs yakın zamanda yapılacak İdlip operasyonunun hazırlığı olarak nitelendiriliyor. Salih Müslim’ün açıklamalarına göre Rakka ve Deyrezzor’dan hemen sonra İdlip gündemde. Cihadist örgütler ve Türkiye bölgede giderek sıkıntıya giriyor. Türkiye’nin elinde bulundurduğu alanları ‘Suriye ordusuna bırakma’ sözüne şimdi de ayak dirediği ifade ediliyor. Bu doğal olarak Rusya’nın Afrin’de üs kurmasını hızlandırdı. Afrin’de kurulan üs ile bir; Türkiye ve ÖSO’nun elinde olan El-Rai, Mare, Azez, El-Bab ve Cerablus gibi alanların Suriye rejimine bırakılması için basınç oluşturulacak. İki, İdlip operasyonunu kritik konumu itibariyle buradan YPG ile yürütecek, üçüncüsü de bu iki seçeneğin sonucu olarak Cenevre gibi toplantılara PYD’nin katılımının önünü açması bakımından son derece önemli. Kürtlerin çokça eleştiri alan

emperyalist güçlerle geliştirdiği ilişkilere Salih Müslim’in yaptığı açıklamayı dikkate almakta fayda var. Müslim “ABD ve diğer güçlerin daha geniş bölgesel hedefleri var. Mesele sadece Suriye veya Kürdistan değil. ABD-Rusya, NATO, Türkiye ile ilişkiler, Ukrayna vb. birçok sorun var. Onlar için durum daha karmaşık. İleride ya Türkiye ya NATO ikilemi yaşayabilirler. Çünkü NATO onlar için önemli. Türkiye ile çıkarlarından dolayı istedikleri halde bizimle ilişkileri kesebilirler. Biz bunun da farkındayız. Fakat şimdiden ne yapacaklarını bilemiyoruz. Ama biz ilişkilerimizin karşılıklı çıkarlar temelinde sürmesini istiyoruz.” temelinde yaptığı açıklama önemli. İlişkiler karşılıklı çıkarlara dayalı. Türkiye’ye bölgede tutarsız ve terörü destekleyen politikalarının bedeli ağır oluyor. Ne kurduğu ittifaklar ne de askeri gücü bölgede uzun süre kalmasını sağlayamaz. Bu siyasi açıdan da Türkiye’yi zorlu günlerin beklediğini gösteriyor. Suriye’de savaşın kanser gibi yayılmasında payı olan ülkeler bugün doğrudan sahada “çözüm” için yer alıyor. Tek merkezden yönetilmeyen çok yönlü grup ve devletlerin kendi gündemleriyle yer aldığı Suriye savaşı 21. yüzyılda gelişecek savaşlar açısından da önemli deneyimler biriktiriyor. Son olarak ABD’li generallerin 1989 yılında Deniz Piyadeleri gazetesinde yazdıkları “Savaşın değişen yüzü: Dördüncü Nesile Doğru” başlıklı makalelerinden bir bölümle bitirelim “…Savaş ve barış arasındaki ayrımın bulanıklaşıp ortadan kalkacağı savaş. Bu savaşın, muhtemelen belirlenmiş muharebe alanlarının veya cephelerinin olmadığı doğrusal olmayan bir hususiyeti olacaktır. Siviller ve askerler arasındaki fark ortadan kalkacaktır.”


Nisan 2017 / Sosyalist Dayanışma

KELİMELERİMİZİN DİZİLİŞ USTASI HASAN ALİ TOPTAŞ’A GİRİŞ YAZISI “İlkin, bak Hasanım Ali, hayatı anlamlı kılmanın başlıca yollarından biri olan hikâye anlatma sanatı, dili kullandığımız, kendimizin dışında başka insanlarında var olduğunu bildiğimiz ve zamanın içinde kaldığımız sürece varlığını hep devam ettirecektir, derdi sözgelimi.” Hasan Ali Toptaş - Uykuların Doğusu

H

asan Ali Toptaş’la ilgili yazı yazmak için onunla yoğun bir mesaiye girmek gerekiyor. Edebiyatımızın en iyi yazarlarından olan Toptaş’ı anlamak ve anlatmak kolay bir şey değil. O yüzden bu yazıyı bir giriş şeklinde ele alırsak işimiz biraz kolaylaşır. 1958 yılında Denizli’nin Çal ilçesine bağlı bir kasabada dünyaya gelir. Annesinin hikâye anlatıcılığından övgüyle bahseder. Onu, Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazat’a benzetir. Kendi hikâye anlatıcılığının ilk esin kaynağı annesidir. Doğduğu, 25 yıl hiç kopmadığı kasabasının da hakkını verir. Duygu ve düşünce dünyasına kaynaklık eden taşra görünürde basittir, sıkıcıdır, tekdüzedir tamam ama Hasan Ali Toptaş kasabada “küçük olayların büyük anlatımlarıyla dolup taşan derinliği” yakalar ve bir ölçüde o zenginlikten beslenir. “İnsanı hayrete düşürecek kadar duru ve basit gözüken kasaba, pek öyle kolay kolay tükenecek gibi değildi gerçi; benim gözümde, küçük olayların büyük anlatımlarıyla dolup taşan derin bir kuyuya benziyordu. Üstelik, harman yerlerinde, pekmez ocaklarında, üzüm bağlarında, çeşmelerde ve yunaklarda anlatılan hikayeler büsbütün derinleştiriyordu bu kuyuyu. Babaannem, küllü su kazanlarının başında oturup duran kız kardeşini çe-

nesinin ucuyla göstererek, ‘Aha, şunun kocası da eşkıyaydı,’ diye söze başlıyor ve bana uzun süre, savaşlara, efelere, yoksulluğa ve açlığa dair çeşitli hikayeler anlatıyordu sözgelimi. Kimi zaman da, pekmez ocaklarındaki gaz lambalarının aydınlığında üzüm çiğneyen uzun gölgeli adamlar anlatıyordu bu hikayeleri. Ya da düvenlerle birlikte harmanın etrafında fırıl fırıl dönüp duran buruşuk yüzlü dedelerle duvar diplerinde güneşlenen nineler anlatıyordu.” Edebiyatla haşır neşir olması bir rastlantı sonucudur Toptaş’ın. Çocukluğunda yaşadığı bir travma sonucu kitaplara yönelir. Başının arkasında bir yara çıkar. Saçlarının o bölgede çıkmaması nedeniyle insanların arasına karışmaktan utanır. Yalnızlığında en büyük sığınağı kitapların arasında bulur. “Edebiyat Tanrısının dokunuşu” diye tarif eder durumunu. Bitmek tükenmek bilmeyen mesaisi başlar kelimelerle. Çok okur; Kemalettin Tuğcu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Bekir Yıldız… Ve yine okumayla haşır neşir olurken bir yandan da yazar. Küçük notlar, denemeler, şiirler, hikâyeler. Geçinmek için veznedarlık ve icra memurluğu yapmak zorunda kalır. Devlet, yazmakla, okumakla hayatını anlamlandıran bu çalışanına bir kütüphane memurluğunu bile çok görür. Çoğu yıllarını, başka seçeneği olmadığı için, sevmediği böyle işlerde geçirir. Dünyanın en kötü olayının “kendi paran olsa bile para saymak” olduğunu ifade etmiştir. Yazıları dergilerde yer bulur, ödüller alır fakat kitaplarının basılması hemen gerçekleşmez. Okurlarla buluşması da geç olur. 50’li yaşlarında kitapları daha yoğun olarak basılır ve geniş okuyucu kitlesi ile ancak bu dönemde buluşur. Eserlerinde 1960 ve 70’lerin taşrasının izleri vardır. Hepimizi

en çok etkileyecek olan, herhalde bu anlatıları olacaktır. “Küçük taşra kasabalarında geçen o yaşantı, muhtarı, bağbozumu şenlikleri, minibüsleri, kayıpları, sessiz kadınları, sinema salonuna kaçak giren çocukları, bunalan insanları, kederleri, çıkmazları, gaz lambasının ışığında anlatılan hikâyeleri ve daha başka şeyleriyle, yazdığım romanların ve öykülerin örgüsünde de yer aldı tabii.” Birçoğumuz, bir yerlerden köylere yaslandığımız için bizden biri gibi bağrımıza basacağız yazarımızı. Günümüzün çoğu yazarı kentlidir, kendimizi pek özdeşleştiremeyiz onlarla belki ama Hasan Ali Toptaş, kişiliğindeki bütün mütevazı özellikleri ile -yazılar hiç de mütevazı değilbizden biridir. 15 Ekim 2016 tarihli Çınar Oskay ile söyleşisinde “İnsanları izliyor musunuz? Onlar da kötüleşiyor mu?” sorusuna verdiği yanıt, taşralı yıllarına bir göndermedir sanki. Şöyle der yanıtında Toptaş: “Gezegenimizdeki bütün insanlar kötüleşiyor sanki. Topyekûn çıldırıyoruz. Ben 1970’li yılları özlüyorum. 70’li yıllardaki düşmanlığın bile bir zarafeti vardı. Şimdi dostluk bile zarafetin uzağında. Çok tuhaf bir yere gidiyoruz ama hayırlısı…” Yukarıda ifade edilenlerden Hasan Ali Toptaş’ı o dönemin “toplumcu gerçekçi köy romancılığı” geleneğinin bir devamcısı gibi görürsek çok yanılırız. Günümüz yazarıdır ve çok özgün yanlar katmıştır edebiyat dünyamıza. Yaptığı işi “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak tanımlayan yazarımız, bunu hakkıyla yerine getiriyor. Tam bir yazı ustası olarak nitelendiriliyor. Resimlerini gördüğümüzde, yazarın sade dingin duruşlu bakışı, yüzünün çizgilerinin ona kazandırdığı anlam bizi etkiler. Onu dinlediğimizde, sesinin ağır ritmi, akıcılığı, sahiciliği, bizi

ZEYNEP KORU

bir samimiyet denizinde sarıp sarmalar. Ama yazdığı metinlerine girmek hiç de kolay değil. Hikmetine nail olmak için hem biriktirdiklerin olacak, hem de ilmek ilmek işlenmiş esere yönelik çok yoğun bir çaban. Çünkü kendi de ifade ediyor Hasan Ali Toptaş, yazarken çok büyük ve zorlu bir emek sürecine giriyor. “Ben yazdıklarıma zor inanan biriyim; olmadı, olmadı, daha iyi olabilir deyip duruyorum. Tekrar tekrar yazmak kendimi inandırmanın bir yolu olabilir. Bununla birlikte, cümle yazmak beste yapmaktır diye düşündüğüm için, zaman zaman seslere takılıp kalıyorum.” Bir de edebiyatla kurduğu şu içten ifadeye bakar mısınız: “Kelimelerin arasında olmak bana iyi geliyor çünkü. Kendimi orada güvende hissediyorum, orada olduğum sürece bana hiçbir şey dokunamazmış gibi geliyor. Kelimelerin dışına çıktığımda üşüyorum…” Şimdilik bu kadar olsun. Bu giriş yazısında, değerli yazarımızla hiç tanışmayanların tanışmasına bir nebze de olsa katkım olmuştur umarım…

23


Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Nisan 2017 Sayı 54  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Nisan 2017 Sayı 54  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement