Page 1

Politik Durum Değerlendirmesi FİYAT: 2 TL

YIL:7 SAYI:52 ŞUBAT 2017

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

Diktatörlüğe HAYIR De! Soru ve Cevaplarla Referanduma Doğru Anayasa Değil Darbe Yasası Referandumun Kriz ile İmtihanı Duvara Doğru “AKP Gidecek, Umutluyuz!” Kadın Dayanışması Her Yerde... Kadın Emeğinin Fabrikalarda Çifte Sömürüsü Ev İşçilerine İnsana Yakışır İş Ekim Devrimi ve Gençlik Belgrad Ormanı’na Dokunma! Suriye Savaşı’nda Yeni Bir Aşama: Astana “Ben Daniel Blake”


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

ONBEŞLER İÇİN Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz, Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz, Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını. Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa, Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa, Anıyoruz göğsümüzün son sayhasını. Eski cihan, yeni cihan önünde eğil! Aramızdan birkaç yoldaş ayırmak değil, Her ne yapsan varacağız emelimize! Karadeniz... bunu duysun derinliklerin:

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kendi yazılarından ve onu çeşitli yönleriyle değerlendiren makalelerden oluşan “Hikmet Kıvılcımlı Kitabı” kitapçılarda...

O ateşli göğüsleri delen hançerin Kabzasını alacağız biz elimize! Nazım Hikmet, Batum 1922

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 7, Sayı: 52 Şubat 2017 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

AND OLSUN Kİ BU TOPRAKLARA ATTIĞINIZ TOHUMLARI YEŞERTECEĞİZ!


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

POLİTİK DURUM DEĞERLENDİRMESİ

D

ünyanın bu kadar kaotikleştiği, krizlerin arttığı bir dönemde Türkiye ve Ortadoğu’daki gerilim de iç içe girmiş durumdadır. Rus diplomatın suikastla öldürülmesinden sonra Rusya’nın eli daha fazla güçlenerek yaptığı hamlelerle Türkiye’yi kendi istediği politikalara daha fazla yakınlaştırıyor. Aslında Türkiye’nin Ortadoğu’da manevra alanı kalmamıştır. Astana görüşmelerinde Türkiye cihatçı grupların garantörü olarak yer almakta. Suriye hükümetinin baş müzakerecisi Caferi’nin sözleri dikkat çekicidir; “Türkiye terörist grupların garantörüdür, çünkü işverenidir.” diyerek Türkiye devletinin pozisyonuna bakış acılarını dile getiriyor. Sözlerinin devamında “Türkiye’nin söyledikleri ile gerçekte yaptıkları birbirinden farklı, bazı şeyleri kolaylaştırmak istiyorsak Türkiye’nin rolünün olumsuz olduğunu söyleyebiliriz. Ama bunu söylemiyoruz, çünkü biz diplomatlarız, sorumluluklarımız var ve hükümeti temsil ediyoruz. Bazen kendi ülkenizi kurtarmak için düşmanlarınızla muhatap olmanız gerekir. Bizim de şu an yaptığımızda budur.” diyen Caferi masada oturanların düşman ve bu düşmanların işvereni olarak da Türkiye’nin olduğu açıkça dile getiriliyor. Türkiye oturtulan masada daha çok sıkıştırılacağa benziyor. Şam’da namaz kılmayı düşünürken Türkiye’nin, bölgede manevra alanı kalmamıştır. Numan Kurtulmuş ve Bekir Bozdağ’ın Esad ile ilgili yaptığı açıklamalar Suriye politikası iflasının ilanıdır. Türk devletinin sıkıntısı yanı başında duran Rojava olduğu için, Rojava’nın önünü kesmek için yapıyor bütün hamlelerini. Bölgenin şe-

killenişine ve Kürt Hareketi’nin bölgede kurduğu bağlara bakıldığında Türkiye için işlerin istediği gibi gitmeyeceği gözüküyor. Astana masasında PYD yok ama ateşkes dışında tutulan listenin içerisinde de yok. Astana’da olmayan PYD ile Lavrov Moskova da görüşecek. Güçler dengesi açısından Astana’da Amerika’nın olmadığını da düşünürsek Kürt Hareketi’nin pozisyonu önem kazanıyor, Amerika Astana’ya gelmeyi reddetti, arkasından Suriye’de güvenli bölge oluşturma kararı aldı. Bölgedeki gerilimin hangi seviyelere kadar çıkacağını göreceğiz. Bu gerilim hattından en çok etkileneceklerden birinin Türkiye olacağı gözüküyor. Astana görüşmelerinden sonra ortama sızan Rusya’nın federasyon teklifi ve Türkiye’nin El Bab’dan çekilme kararı dengelerin seyrini ve ittifakların kırılganlıklarını bizlere tekrar gösteriyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki durumu ne kadar sıkışmışsa iç siyasette de o kadar sıkışmış durumda. Bölgede alanı daralırken, ekonomik kriz de ciddi sinyaller veriyor. Doların yükselişini durduramıyorlar. Türkiye siyasi ve ekonomik krizin içerisine gittikçe batıyor. Bu krizlerle birlikte önemli bir anayasa değişikliği meclise sunuldu ve oylamalardan geçilerek, halkın onayına Nisan’da sunulacak. Bu sunulan anayasa değişikliği faşizmin kurumsallaşması anlamını taşıyacak. Saray ve AKP hızlıca bu anayasa değişikliğini bitirmek istiyor. Bölgedeki gerilim ve ekonomik kriz derinleştikçe önlerini kesebilecek engelleri kestiremiyorlar. “Kutsal dava” olarak çıktıkları yol, Saray ve AKP için cehenneme giden yola dönüşebilir. Bölgedeki gerilim bir seviyede yönetilebilir, ama ekonomik kriz kendilerinin yönetebileceği bir

durum değil. Son olarak Fitch, Türkiye’nin kredi notunu, yatırım yapılabilir seviyeden, yatırım yapılamayacak ülke konumuna düşürdü. Siyasi ve ekonomik krizin derinleştiği bir ortamda başkanlık anayasası ile Saray ve AKP kendilerini garanti altına almak istiyor. Referandum sürecinden Evet çıkarmak için Saray bir sürü yöntem deneyecektir. Sandıktan Hayır da çıksa ortaya çıkan iradeyi manipüle etmeye çalışarak, 7 Haziran’da gösterdiği tavrın farklısını göstermeyecekler. Referandum süreci bizlerin aleyhine gelişen siyasi süreci tersine çevirmek için büyük bir fırsattır. Sandıktan Hayır’ın çıkması 7 Haziran’da buluşan kitleyi tekrar yan yana getirmenin imkanlarını yaratacak, diktatörlük gidişi darbelenecektir. Moral üstünlüğü elimize aldığımız bir süreç olacak. Süreç eskinin kalıplarına sıkışıp kalmanın ötesine geçilerek, yeni örgütlenme hamlelerini gerekli kılıyor. Tam da bu noktada Gezi’nin ruhunun tekrar açığa çıkartılması önem kazanıyor. Referandum sonrası mücadele, referanduma gidiş kadar önemlidir. Ortak bir demokrasi cephesi ile referandum sonrasına da hazırlanmalıyız. Bu referandumda faşizm olgunlaşarak nitelik kazanacak ya da demokratikleşmeye doğru giden yeni bir yolun adımları atılacak.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki durumu ne kadar sıkışmışsa iç siyasette de o kadar sıkışmış durumda. Bölgede alanı daralırken, ekonomik kriz de ciddi sinyaller veriyor. Doların yükselişini durduramıyorlar. Türkiye siyasi ve ekonomik krizin içerisine gittikçe batıyor. Bu krizlerle birlikte önemli bir anayasa değişikliği meclise sunuldu ve oylamalardan geçilerek, halkın onayına Nisan’da sunulacak. Bu sunulan anayasa değişikliği faşizmin kurumsallaşması anlamını taşıyacak.

(SODAP Meclisi Politik Durum Değerlendirmesi metninden alınmıştır)

3


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

DİKTATÖRLÜĞE “HAYIR” DE!

Ö

nemli bir referandum sürecine doğru hızla ilerliyoruz. Referandum süreci halklar açısından faşizmin derinleşmesi ya da HAYIR diyerek diktatörlüğe doğru gidişe darbe vurmamız anlamını taşıyacak. Saray ve AKP, 7 Haziran ile birlikte halklar üzerinde başlattıkları faşizm politikalarını referandum süreci ile kurumsallaştırmayı hedefliyorlar. 15 Temmuz darbe girişiminden önce Kürdistan’da başlattıkları savaş ile kentler talan edildi, insanlar binaların içerisine doldurularak katledildi. Sürecin gidişatını buradan ele alarak, 15 Temmuz darbe girişimini de demokratik alanı kapatmak için “Allah’ın bir lütfu” olarak görmüşlerdir. OHAL ve KHK’larla yönetilen ülkede faşizm politikaları hüküm sürmeye başladı. Dernekler basılıp kapatmalar yaşandı, belediyelere kayyum atanarak halkın iradesine tahakküm kondu. Akademisyenler, özgür basın zapturapt altına alındı. Halkın vekilleri cezaevlerine konarak rehin alındı. İşçilerin hak mücadelesinde bir aracı olan grevler yasaklandı. İşçiler kölelik sistemine mahkum edilmeye çalışılıyor. Bu faşizm politikaları ile Saray diktatörlük rejimini halklara tamamen da-

4

yatarak kendi rejimini inşa etmeye çalışıyor. Bizler de halklar olarak Saray ve AKP karşısında demokrasinin, özgürlüğün, emeğin ve barışın sesi olan güçlü bir HAYIR’ı örgütlemeliyiz.

ÇÜRÜYEN SISTEME KARŞI HALKLARIN HAYIR’INI ÖRGÜTLEMELIYIZ

Türkiye’de hiçbir anayasa olağan koşullarda yapılmamıştır. Şimdide Saray bu kodlara dayanarak bu anayasa değişikliğini de bu kodlarla yapmak istiyor. Saray ve AKP ne kadar faşizm politikaları ile kendini dayatsa da kurmak istediği diktatörlük rejimini çürüyen, bölgede ve ülkede güçsüzleşen bir sistemin üzerine inşa ettiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Bölgede manevra alanı neredeyse sıfıra dayanmış bir Türkiye devleti duruyor. Bu gerilim hattı bir yandan büyürken başka yerden ülkede ekonomik krizin çanları çalıyor. Bölgedeki gerilim hattı belli bir sürede daha yönetilebilir, ama ekonomik krizin etkileri öyle kolay yönetilecek bir gerilim değildir. Aslında Türkiye’de hem siyasal anlamda hem ekonomik anlamda kriz gittikçe derinleşiyor. Bu kriz derinleşirken de önümüzde önemli bir referandum sürecine doğru gidiyoruz. Bir

günün bile uzun bir süre sayıldığı böyle bir siyasal atmosferde referandum sürecini yaşayacağız. Bu nedenle HAYIR’ı örgütlemek hem geniş kesimlere açılıp örgütlenmek açısından, hem de sandıktan HAYIR’ı yüksek çıkartarak moral üstünlüğü elimize almamız açısından büyük önem arz ediyor.

Bu yüzden sahada HAYIR’ı topyekûn örgütlerken;

1. En geniş kesimlere açılmayı hedefleyerek, ortak güçlü bir HAYIR’ı örgütlemeyi hedeflemeliyiz. Emekten, barıştan, özgürlükten yana olan bütün kesimlerle ortak mücadeleyi büyüterek, büyük bir demokrasi cephesi ile buluşarak HAYIR kampanyamızı örgütlemeliyiz. 2. Saray ve AKP medyada büyük bir algı operasyonu yapıyor. KHK’larla kapatılan TV’leri düşündüğümüzde bu algıları tersine çevirecek şekilde halka ulaşmanın bütün yöntemlerini deneyerek çalışmalarımızın en tempolu şekilde yürütmeliyiz. 3. Yapacağımız çalışmalarda umudumuzu ve coşkumuzu bütün kitlelerin iliklerine kadar işlemeliyiz. Evet’in yüksek çıkacağı algısına karşı HAYIR’ın bizlere neler kazandıracağını, demokratik bir ülkeyi birlikte nasıl inşa

edeceğimizi çok iyi anlatmalı, önümüze konan anayasanın halklar açısından bir cehennemin kapısı olduğu vurgusunu iyi yapılmalıyız. Ne mevcut darbe yasasına ne de şimdi önümüze konan diktatörlüğe doğru giden tek adam rejimini mahkum değiliz. 4. Yapacağımız HAYIR çalışması bütün yoksulları, yok sayılanları birleştirici olmalı. Ege’de zeybek, Karadeniz’de horon, Anadolu’nun türküleri olmalı, Kürtlerin govendêsi havasında olmalı. Bir gökkuşağının renkleri ile halkları kucaklamalıdır. 5. En önemlisi Gezi ruhunu bütün çalışmalarımızda yaşatmalıyız. Gezi’nin yaratıcılığını, dayanışmasını büyütmeliyiz. Gezi’nin ruhu faşizmin karanlığına karşı büyük bir panzehir olarak durmaktadır. İşçilerin iş cinayetlerinde kurban olmadığı, emeğin özgürleştiği, Kadınların görünmeyen emeğinin yükseldiği, Ölümlere mahkum olmayıp, yaşamı birlikte örgütlediğimiz, Bilimsel, anadilde ve demokratik bir eğitimi birlikte inşa ettiğimiz, Demokratik laikliğin ve inançlara özgürlüğün olduğu, Doğrudan demokrasi ile bütün halkların sesi olduğu, Demokratik bir halkların yasasını birlikte inşa etmek üzere; Bütün çalışmalar halkların kazanacağı coşkusu ve büyük bir özgüvenle yapılmalıdır. Türkülerimiz, marşlarımız, yazılarımız sokaktaki yerlerini almalıdır. Sokaklardan yükselecek coşkumuzu halkların yüreğindeki heyecanla buluşturmalıyız. Büyük ve coşkulu bir çalışma için yola çıkıyoruz, bu yol zorlu ve çetin olacak ama kazanacağımız zaferde o derece büyük ve moralli olacak. Şimdiden hepimize kolay gelsin.


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

SORU VE CEVAPLARLA

REFERANDUMA DOĞRU

R

eferandum sath-ı mailine girdik. Hiç kuşku yok ki Türkiye siyasi tarihinin en önemli hesaplaşmalarından birisinin eşiğindeyiz. Ortaya çıkan anayasa değişikliğinin içeriğini bilmeli miyiz? Kesinlikle. Her ne kadar “2010 referandumunda oy kullananların %70’inden fazlası oy kullandıkları anayasa değişikliğinin bir tek maddesini bile söyleyememiş.” (Adil Gür) olsalar da maddeleri söyleyebilen %30’u etkilemek bizler açısından son derece önemli. Daha da önemlisi AKP’nin 2010 referandumundan farklı olarak, bu sefer propagandasını içerik üzerine kurmayacak olması. Çünkü “Önerilen değişikliği ‘demokratik’ bir adım olarak savunmak gerçekten çok güç, çünkü durum pek tartışmaya izin verir türden değil…” (Etyen Mahçupyan, 27.1.2017, Karar Gazetesi). AKP-MHP ikilisi Türkiye Sağı’nın yerlerde sürünen demokrasi anlayışıyla ortaya bir garabet çıkardı. Bunun herhangi bir “anayasal-hukuki-demokratik” ölçekte savunulabilir hiçbir tarafı yok. Bir tür olağanüstü hali olağanlaştıran ve süreklileştiren bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Anayasalar toplumu, zor aygıtı devlet karşısında korumak için hazırlanır. Anayasanın amacı iktidarı sınırlamak ve toplumun temel haklarını güvence altına almaktır. Önerilen değişiklik ise tam tersine iktidarı sınırsızlaştırmak ve temel hakları dokunulabilir kılmak için hazırlanmış durumda. Böylesi bir düzenleme ancak olağanüstü hallerde meşru olabilir. Dolayısıyla Evetçiler sürekli bir olağanüstü durum izahı yapmaya çalışıyorlar. “İkinci Kurtuluş Savaşı” Perinçek tarafından Erdoğan’ın kulağına fısıldanan bir parola gibi duruyor. “Türklüğün beka sorunu” meselesi de yine aynı şekilde aklı başında bir insanı ikna edebilecek bir tablo ortaya koy-

muyor. Türkiye işgal altında değil tam tersine şu anda askerleri başka bir ülkenin sınırları içinde operasyon yapıyor, başka ülkelerin şehirlerini ele geçirmeye çalışıyor. Erdoğan “El Bab’dan derine gidilmesinin doğru olmadığını” açıklıyor. Musul operasyonu yan gözle “Bize ne düşer?” diye takip ediliyor. Yani ortada beka sorunu olan değil yağmadan pay kapmaya çalışan bir anlayış var. Etrafta Türkiye’den toprak talep eden kimseler de yok. Ordularını sınırlara dayamış bir düşman da… Dolayısıyla ancak bu koşullarda geçici olarak talep edilebilecek birtakım hakları sürekli olarak yürütmeye devreden bir düzenleme, yapılış biçiminden bağımsız olarak kabul edilebilir değildir. Zaten bu yüzden AKP’liler ya değişikliğin içeriğini es geçip “Türklüğün bekası-vatan-milletbayrak-ezan” edebiyatına girişiyorlar ki zaten Türkiye Sağı’nın temel besin deposudur, ya da açıkça yalan söylüyorlar. Örneğin Adalet Bakanı bir açıklamasında “Bu değişiklik yasama ve yürütmeyi tam olarak birbirinden ayırıyor” açıklaması yaptı ki metni okuyan bir ilkokul 4. sınıf öğrencisi bunun devasa bir yalan olduğunu anlar. (Goebbels’in prensiplerini hatırlayalım: Söylediğiniz yalan ne kadar büyükse o kadar etkili olur, hatalı olduğunuzu ya da yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin; halk, büyük yalanlara küçük yalanlara göre daha çabuk inanır.). Neden? Çünkü… 1- Tüm “Siyasete Giriş” ders kitaplarında başkanlık sitemi şöyle tanımlanır: “İkisi de birbirini görevden alamayacak biçimde, başkan ve meclis için sabit görev süreleri vardır” (Siyaset Bilimi, Karşılaştırmalı Bir Giriş, Dipnot Yayınları). Bu taslakta, başkan istediği anda meclisi lağvedebiliyor, meclisin başkanı görevden alması için ise 400 milletvekilinin oyu gerekiyor. Meclis harekete geçtiği anda başkanın

“baskın basanındır” mantığıyla meclisi lağvetmesi mümkün. 2- “Başkanlık sistemlerinin en önde gelen özelliği güçler ayrılığı ilkesinin kesin ve net bir biçimde görülmesidir. Bu sistemler yasama, yürütme ve yargının ‘sert ayrılığına’ dayanan yürütme modelleridir.” (Pınar Akçalı, Karşılaştırmalı Devlet Sistemlerine Giriş) Başkanın, yasamadaki en büyük partinin başı olabildiği, gerektiğinde kendisini yüce divan olarak yargılayacak Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’sini seçecek olması “sert güçler ayrılığı” meselesini tamamen rafa kaldırıyor. Ortada diğer bütün güçleri yürütmeye bağlayan bir düzenleme var. Eğer bir Anayasa güçler ayrılığını düzenlemiyorsa zaten yok hükmündedir. Çünkü nasıl yağmurdan korumayan şemsiye aslında şemsiye değilse güçler ayrılığını düzenlemeyen anayasa da anayasa değildir. “Önerilen anayasa değişikliği cumhurbaşkanlığı veya başkanlık herhangi bir sistemi içermemektedir. Esasen bir ‘sistem’ niteliği de bulunmadığı gibi, 82 Anayasası’nın temel sistematiği de yok edilmektedir. Bu anlamda Türkiye bir ‘anayasasızlaşma’ süreci içinde girmektedir. Değişiklik bu haliyle kabul edildiği takdirde, 82 Anayasası bir anayasa olmaktan çıkacak, bir ‘talimatname’ olacaktır.” (Orhan Gazi Ertekin, Kokteyl Anayasa) Fransız Devrimi’nin ilk metinlerinden İnsan Hakları Beyannamesi’nde söylenen de buydu: “Temel hakları güvence altına almayan ve güçler ayrılığını düzenlemeyen bir anayasa, anayasa değildir.” (1792) Ortada adı anayasa olan bir metnin bulunması, bir düzeni anayasal kılmaz. Bu yüzden bütün diktatörlüklerin bir “anayasası” bulunur. Cumhurbaşkanının kanun hükmünde kararname yayınlama hakkına sahip olduğu bir düzende -ki yasamanın tekelinde olan bir haktır “yasa çıkarmak”- özgürlüklerden bahsedi-

M. SİNAN MERT

Bir tür olağanüstü hali olağanlaştıran ve süreklileştiren bir düzenleme ile karşı karşıyayız. Anayasalar toplumu, zor aygıtı devlet karşısında korumak için hazırlanır. Anayasanın amacı iktidarı sınırlamak ve toplumun temel haklarını güvence altına almaktır. Önerilen değişiklik ise tam tersine iktidarı sınırsızlaştırmak ve temel hakları dokunulabilir kılmak için hazırlanmış durumda.

5


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

Aslında “Tamam özgürlük yok ama eskiden 45 dakikada gittiğin yere artık 25 dakikada gidiyorsun. İnsanca yaşama budur. Sus ve otur.” denmiş oluyor. Oysa özgürlük, insanca yaşamın mütemmim cüzüdür. Özgürlük yoksa onur ve haysiyet de yoktur. O yüzden dünyanın bütün büyük isyanları ekmek talebi kadar onur ve özgürlük taleplerini de içerir. Tek bir kişinin bütün iktidarı denetimi altına aldığı bir sistem bütün bir toplumu onursuzluğa sevk eder.

lemez. Hele de Cumhurbaşkanı özgürlüğü köprüden geçmekle eş anlamlı sayıyorsa “Ey Batı, siz bunları savundunuz be. (Yerli ve milli hitap!) Sizin bu dünyada özgürlük diye bir derdiniz yok, sıkıntınız yok. Özgürlük bu değil yaw. (Sanırsınız karşımızda idam edilirken son sözü “özgürlük” olan William Wallace dirilmiş konuşuyor!) Özgürlük bu insanlara insanca yaşama erdemini huzurlarına getirmek. Özgürlük Marmaray’dan geçer, Avrasya Tüneli’nden geçer, özgürlük Osmangazi Köprüsü’nden geçer, özgürlük inşallah dünyanın en büyük havalimanından geçer. (Muhtarların alkış, yaşa ve var ol sesleri!)” Özgürlüğün kitabı yeni baştan yazılıyor diyebiliriz. Aslında ortada bütün despotik rejimlerin kullandığı bir “performans meşruiyeti” vurgusu var. Aslında “Tamam özgürlük yok ama eskiden 45 dakikada gittiğin yere artık 25 dakikada gidiyorsun. İnsanca yaşama budur. Sus ve otur.” denmiş oluyor. Oysa özgürlük, insanca yaşamın mütemmim cüzüdür. Özgürlük yoksa onur ve haysiyet de yoktur. O yüzden dünyanın bütün büyük isyanları ekmek talebi kadar onur ve özgürlük taleplerini de içerir. Tek bir kişinin bütün iktidarı denetimi altına aldığı bir sistem bütün bir toplumu onursuzluğa sevk eder. Özgürlük elden gittikçe ortada daha çok çürüme ve kişiliksizleşme sahnelerinin olması da bundandır. Dolayısıyla

referandumda Hayırın kazanması, bu onursuzluk dayatmasına karşı toplumun haysiyetine sahip çıkması anlamına gelecektir en çok da. Biz ne yaparsak yapalım Erdoğan bildiğini okur ve referandumu olmamışa çevirir. 7 Haziran’dan sonra o kadar ümitlendik de ne oldu? İçimden sandığa bile gitmek gelmiyor. Toplumlar özgürlüğe bir günde ulaşmazlar. Mücadeleler birikir. 1 Mart 2003’te emekçilerin ve barış isteyenlerin mücadelesi ile savaş tezkeresinin reddedilmesi bugün bizlere Hayır mücadelesinde destek veriyor. Evet, hükümet ortaya çıkacak bir Hayır sonucunu olmamışa çevirmek için elinden geleni yapacaktır. O zaman ona da direneceğiz. Ancak sandıktan hele de bu koşullarda çıkarılacak bir Hayır demokrasi mücadelesine muazzam bir ivme kazandıracaktır. Hatta böylesi bir Hayırın sadece Türkiye’de değil tüm dünyada demokrasi mücadelesi yürütenlere muazzam bir selam anlamına geleceği de açıktır. 7 Haziran sonrasında elde ettiğimiz deneyimlerle, referandum sürecinde yaratabileceğimiz değerlerle çok avantajlı bir noktaya gelebiliriz. Güçlü bir Hayır zar zor bir arada tutulan AKP bloğunu çatlatabilir. “PEN heyeti, hükümet yetkilileriyle yaptıkları her görüşmede önce parti çizgisinde bir ‘her şey re-

ferandumda evet çıktıktan sonra iyi olacak’ konuşması dinlediklerini, sıkıştırmaları sonrasındaysa ‘aslında haklısınız’ noktasına geldiğini anlatıyor. ‘Her şey bize bağlı değil’ ‘Ben zaten birkaç yıldır bu görevdeyim, beni suçlamayın’ nevi açıklamalar işitmek şaşırtmış onları. Gerçekten ‘tek kişinin sözünün geçtiğine’ dair kanılarını güçlendirmiş.” (Pınar Öğünç, Bu koşullarda meşru bir referandum olmaz, Cumhuriyet, 28.01.17) Gemi battığında ilk terk edecek farelerin sinyalleri her yerden alınıyor. Bu yüzden güçlü bir Hayırın çok büyük etkiler yaratmasını beklemek gerekiyor. Referandumun yapılması meşru değil ise bizler Hayır kampanyası yaparak onu meşrulaştırmış mı oluruz? Meşruluk tartışması doğrudur. 1 Kasım’da bunu yeterince dillendirememiştik. Halbuki o da “sopalı bir seçim” olarak tarihe geçmişti. “Anayasa değişikliği Anayasa’ya uygun mu?” (İbrahim Kaboğlu, Birgün, 26.01.17) diye sormak ve bunu “Sonuç olarak, anayasa değişikliği, başta ‘insan haklarına saygılı demokratik ve laik sosyal hukuk devleti’ne olmak üzere anayasaya ve insan hakları hukukuna çok yönlü olarak aykırıdır.” diye cevaplamak mümkün. Sokaklara “Hayır” afişleri asanların kurşunlandığı, Hayır oyunun vatan hainliği ile eşleştirilmeye çalışıldığı, mafya babalarının Hayırcıları tehdit ettiği, milletvekillerinin tutuklandığı koşullarda oylamanın meşru olmadığı çok açıktır. Ancak bugünkü koşullarda bunların bir anlamının olabilmesi için tüm bu koşullara rağmen sandıktan Hayırı çıkarabilmek durumundayız. Yoksa aksi takdirde atı olan Üsküdar’ı geçecek. Bu yüzden sıra dışı koşullarda çok ağır koşullarda yürütülecek bir Hayır çalışmasına hazır olmak gerekiyor. Rıdvan ve Arda evet dediklerini açıkladı. Onları nasıl protesto edebiliriz? Hayırcıların bu kadar güçlü bir zemini ve gerekçeleri varken Evet diyenlerle polemiğe girmesi sadece AKP’ye yarar. AKP’lilerin

6


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

kendilerini mağdur duruma düşürme konusundaki becerileri sınırsızdır. Bırakalım kim ne diyorsa desin. Biz ısrarla bu değişikliğin ülkeyi ve toplumu nereye götüreceğini anlatalım. Rıdvan ile Arda Evetçiyse Aykut’la Şenol bize yeter. Hayır çıkarsa ekonomi daha da bozulmaz mı? Hayır tam tersine Erdoğan’ın sınırlanacağı, her aklına eseni yapamayacağı anlaşılacağı için düzelir. Erdoğan’ın 7 Haziran sonrasında, Burhan Kuzu’nun deyimiyle “Halk kaosu seçti” diyerek kolları sıvaması sonrasında işler bu noktaya geldi. İşsizlik %11,8; dolar 3,90. Kredi derecelendirme kuruluşlarının not kırması sonucunda işler daha da karışacak. FED’in faiz artırımları “yükselen piyasalar” adı verilen yarı çevre kapitalist ülkeler için zaten sıkıntıya yol açacaktı. ABD ve AB merkez bankalarının para pompalamaları sayesinde buralara kriz daha şimdi yeni geliyor. 2008 krizinin 3. dalgası “yükselen piyasaları” şimdi vuruyor. Erdoğan’ın zorlamaları bu krizi daha da yönetilemez hale getiriyor. Erdoğan “faizler yükselmesin” diyor, Merkez Bankası faizleri yükseltmeden faizleri yükseltmenin yolarını buluyor (yalana dayalı piyasa ekonomisinde çareler tükenmez). Şirketlerin döviz borçları giderek çevrilemez hale geliyor. Köprülerde ve tünellerde inşaat şirketlerine verilen garantiler kamu bütçesinde kara delik oluşturmaya devam ediyor. TÜİK büyüme konusunda yaptığı numaranın benzerini enflasyonda da yapmaya girişiyor. Sandıktan çıkacak bir Hayır, bütün bu resmi yerli yerine oturtur. Numan Kurtulmuş’un bombalardan bahsetmesi bir tehdit değil mi? AKP 7 Haziran’dan beri aynı taktiği uyguluyor. Bütün toplumun kafasına silah dayanmış “Ya oyunu ya canını” dayatması yapıyor. Bu gerekçeler aslında ne kadar zorda olduklarını gösteriyor. Türkiye’yi bu derece istikrarsızlaştıran Kürt sorunu ve Suriye konusunda geliştirilen savaş politikalarıdır. 7 Haziran’dan önce ül-

kede böylesi bir güvenlik sorunu, bu boyutlarda yoktu. Hayır Erdoğan’ın başkanlık hayallerini tamamen söndüreceği için kaosu devam ettirmenin de bir koşulu kalmayacaktır. Hızlı olması bakımında yürütmenin güçlendirilmesi iyi bir şey değil mi? Acele eden, ecele gider! Bu kadar kolay kandırılan, her konuda hata yapan (“Suriye politikası baştan sona yanlıştı!”, Numan Kurtulmuş. Milyonlarca insan yerinden yurdundan olmuşken, yüz binlerce insan ölmüşken, cihatçılık bir küresel tehdit haline gelmişken, mülteci sorunu bütün Avrupa ve ABD siyasetinde devasa kaymalara yol açtıktan sonra ne önemsiz bir itiraf!) bir iktidarın sınırsız tek adam yetkileriyle donatılması telafisi mümkün olamayan yıkımlara yol açacaktır. Hiçbir koalisyon bu kadar büyük yıkıma yol açamaz. 15 yıldır tek parti iktidarından sonra hala “koalisyonların kötülüğü” gerekçesi ile anayasa değişikliği yapmaya çalışan ülkeyi yönetilemez bir hale getirmiş, özgürlüğü köprüden geçmek sanan, şehirleri yaşanmaz hale getiren (birisi 23 yıldır AKP tarafından yönetilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne söylesin de Boğaz’daki binaları yatay hale getirsin!), eğitimi çökerten, Hitler’in tekçiliği dışında bir politika anlayışı olmayan bir siyasetin hızlı davranması demek cehennemin kapılarının daha fazla açılması dışında anlamı olamayacaktır. Hannah Arendt, totalitarizmin en güçlü belirtisinin gerçekle kurgu arasındaki sınırın kaybol-

ması, gerçekliğin deli saçması, basitleştirilmiş ideolojik konumlar lehine ilgası olarak tanımlardı. Tüm toplumu inanılmaz bir şizofreniye sürüklendiği şu günleri çok güzel tarif ediyor. Bu eğilimin en güçlü temsilcisi İbrahim Karagül’den olağanüstü yaratıcı bir örnekle hepinize HAYIRlı günler dilerim. “Türkiye merkez güçtür, artık küresel iktidar alanının ağırlıklı ülkelerinden biridir, çok derin bir değişim geçirmekte ve hareket alanını genişletmekte, hızla daha da güçlenmektedir. İşte bu durum çok ciddi çatışmalar doğuruyor. Güç kaymaları oluşturuyor, birçok ülkenin hareket alanını daraltıyor, merkez ülkeler arası gerilimlere yol açıyor. Çünkü yeni bir aktör, yeni bir çekim merkezi, yakın coğrafyasına rol-model olacak yeni bir güç baskın bir şekilde öne çıkıyor.” (İbrahim Karagül, Güvenli Bölge mi Terör Koridoru mu? Hele şu referandum bir geçsin…, Yeni Şafak, 27.1.17) İnanılmaz! Not: Goebbels’in sonunun ne olduğunu da hatırlayalım: “Hitler’e çok sadıktı. Onu asla terk etmedi, son ana kadar Hitler ile Berlin’de kaldı. 1945 yılında görevi son bulunca bunalıma girdi. Hitler’in intiharından sonra o da tutunamadı. Son saatlerinde karısı Magda Goebbels önce altı çocuğunu zehirleyerek öldürdü. Ardından Goebbels önce karısını sonra da kendisini vurdu. Karısının ve kendisinin vasiyeti üzerine cesetleri yakılıp kül edildi.”

15 yıldır tek parti iktidarından sonra hala “koalisyonların kötülüğü” gerekçesi ile anayasa değişikliği yapmaya çalışan ülkeyi yönetilemez bir hale getirmiş, özgürlüğü köprüden geçmek sanan, şehirleri yaşanmaz hale getiren, eğitimi çökerten, Hitler’in tekçiliği dışında bir politika anlayışı olmayan bir siyasetin hızlı davranması demek cehennemin kapılarının daha fazla açılması dışında anlamı olamayacaktır.

7


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

ANAYASA DEĞİL SERPİL KEMALBAY

Yeni bir toplum sözleşmesi olarak anayasanın bu toplumun bütün dinamiklerinin katılımıyla tartışılması, demokratik, katılımcı, müzakereci bir yöntemle, yeni bir anayasa yapılması yakıcı bir ihtiyaçtır. Bu konuda pek çok talep ve her kesimin kendi hazırlığı var. Ancak medyanın, gazetecilerin, emek ve demokrasi güçlerinin, siyasi yapıların, yerel yönetimlerin baskı ve tam bir abluka altında olduğu bu koşullar, yeni bir anayasa yapım aşamasında değil yeni bir darbe sürecinde olduğumuzu gösteriyor.

A

nayasa değişiklik teklifi hepimizin gözleri önünde türlü zorbalık ve çirkef yöntemlerle meclisten geçirildi ve yakında referandum sandığı kurulacak. Erdoğan, Bahçeli ittifakı emek ve özgürlük mücadelesinin geriletilmesi ihalesini üstlendiler. Çürüyen eski rejimin yerine otoriter, siyasal İslamcı, milliyetçi, piyasacı yeni bir rejim inşasına koyuldular. Referandum ile Erdoğan ve girdiği ittifak 7 Haziran’ı yenmeyi ve 12 Eylül paşalarına rahmet okutacak karanlığı getirmeyi hedefliyor. Kamuoyu araştırmaları anayasa referandumunda “Hayır” seçeneğinin önde olduğunu gösteriyor. Buna rağmen toplumda bir umutsuzluk ve karamsarlık havası var. Öyle ki, Hayırlar Evetlerden çok daha fazla olmasına rağmen, yapılan bir araştırmada ‘referandumu kim kazanacak’ sorusuna katılımcıların %57’si ‘Evet kazanacak’ cevabını vermiş. Faşizmin kurumsallaşmasına hizmet edecek böyle bir sürece dur demek için bize düşen bu umutsuzluk ruh halini tersine çevirmek olsa gerek. Gezi’de birbirinden çok farklı siyasi duruşa sahip insanlar kendi sebepleriyle biraraya gelmişlerdi. Şimdi de herkesin kendi Hayır’ına bu otoriter gidişi durdurmak için ortak bir refleksi göstermesinden doğal bir şey yok.

DEMOKRATIK YARIŞTA ASLA KAZANAMAZ

Erdoğan, referandumun demokratik koşullarda yapılması durumunda asla kazanma şansına sahip değil. Militarizmin tırmandırılması, içerde ve dışarda savaş politikalarına sarılmak, 7 Haziran’dan bu yana yaratılan baskı, şiddet ve kaos ortamı Erdoğan’ın referandum stratejisine dönüşmüş durumda. Elbette Türkiye 12 Eylül darbe anayasasına mahkum değildir. Yeni bir toplum sözleşmesi olarak anayasanın bu toplumun

8

bütün dinamiklerinin katılımıyla tartışılması, demokratik, katılımcı, müzakereci bir yöntemle, yeni bir anayasa yapılması yakıcı bir ihtiyaçtır. Bu konuda pek çok talep ve her kesimin kendi hazırlığı var. Ancak medyanın, gazetecilerin, emek ve demokrasi güçlerinin, siyasi yapıların, yerel yönetimlerin baskı ve tam bir abluka altında olduğu bu koşullar, yeni bir anayasa yapım aşamasında değil yeni bir darbe sürecinde olduğumuzu gösteriyor. Referandum da darbe anayasasının zorbalıkla onaylatılması için yapılıyor. Herhalde dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek veren CHP’nin yanlış politikası şimdi çok daha iyi anlaşılıyordur. 2014’deki Cumhurbaşkanlığı yarışında Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü rakibi Selahattin Demirtaş’ın hapiste olması Erdoğan’a derin bir nefes aldırıyor. Yerel yönetimlerin neredeyse tamamına kayyum despotluğunun reva görülmesi, Kürt coğrafyasını kuşatan militarizm, kadın kurumlarına saldırı, seçilmiş yöneticilerin tutuklanması, HDP’yi ve bileşenlerini çalışamaz kılmak, fiilen kapatma anlamına gelen siyasi operasyonlar, kitlesel gözaltılar ve tutuklamalar sandıkta yenemediğini despotlukla bertaraf etme çabası olarak sürüyor. Öte taraftan terör retoriği ile üstü örtülmeye çalışılan gerçeklerin hepsi de siyasi çözüm bekleyen toplumun yakıcı sorunlarıdır. Ezerek ve geriye götürerek yok edilmek istenen sadece Kürt Özgürlük Mücadelesi de değildir. Bugüne kadar emekçilerin ve bir bütün olarak demokrasi güçlerinin krize sürüklendiği, hak kayıplarına uğratıldığı, barış ve demokrasiden yoksun bırakıldığı görülmektedir. 12 Eylül askeri darbesini aşan bir karanlık ile emek ve demokrasi güçlerinin yüz yıllık kazanımları yok edilmeye çalışılıyor. Numan Kurtulmuş’un sözle-

rinin hepimize oldukça tanıdık gelmesi o yüzdendir. Dedi ki; “Referandumda evet oyundan sonra bu terör örgütlerinin hiçbir sesi çıkmayacak hale gelirler.” 12 Eylül askeri darbesi de böyle gerekçelendirilmişti, o yüzden Ayhan Bilgen’in sorduğu soru yerli yerindedir; “Hangi yetkisizlik Türkiye’nin güvenliğini sağlamayı engelliyor?” Öyle ya; 15 Temmuz’un ardından Türkiye’yi kanun hükmünde kararnamelerle ve aşırı güvenlikçi politikalarla yöneten onlar.

YENI REJIM INŞAASI EMEK GÜÇLERINI TAHRIP EDIYOR

15 Temmuz darbe girişiminden bu yana ne gördüysek yeni anayasa ondan daha iyi olmayacak. Tam tersine Erdoğan OHAL’i en alt basamak olarak kalıcılaştırmak ve daha fazla otoriterleşme getirmek istiyor. Muhalif olan herkes bu süreçte keyfi biçimde, hukuksuzca muameleye maruz kalıyor. Bugün kimi alıp götürecekler, kimler işten atılacak, nerede bir patlama olacak tedirginliği, güvensizliği yaşanıyor. İçinde bulunduğumuz süreç bu kaygıları daha da kamçılıyor. Yaşam hakkının resmi makamlarca kolayca ihlal ve ihmal edileceği, özgürlüklerin, can ve mal güvenliğinin kalmadığı yönünde derin şüphe yaygın bir durum olarak yaşanıyor. Çıkarılan KHK’lar ile kamuda ve özel sektörde sorgusuz sualsiz işten atmalar, açığa almalar yapıldı. Kamu emkçileri “Biz güvencemiz var sanıyorduk, OHAL’de gördük ki iş güvencemiz yokmuş!” diyor. Yaklaşık 150 bin çalışanın işten çıkarılması, 100 bin kişinin yargılanması, 40 bin kişinin gözaltına alınması, öğrencilerin ilişiğinin kesilmesi, KHK’lerin bireyler ve aileleri üzerindeki sert sonuçları 12 Eylül paşalarının kudretinin bile üstüne çıkıldığını gösteriyor. Mevcut anayasanın OHAL yetki-


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

DARBE YASASI lerini ilelebet tek adama verdiğini düşündüğümüzde, böyle bir durumda emekçilerin örgütlenme ve sendikal haklarının nasıl engellerle karşı karşıya kalabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Yasaklanan metal grevi, işten atılan kamu emekçilerinin tek kişilik eylem yapmalarının bile zorbalıkla engellenmeye çalışılması, demokratik hak kullanımının ve dayanışmanın engellenmesi sadece birkaç örnek. Buna karşılık son çıkan 685 sayılı KHK ile bir ‘Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’ kurulduğunun açıklanması da hükümetin temel hakları nasıl da siyasete alet ettiğini bir kez daha ortaya koydu. Yaşanan hak gasplarının giderilmesi için değil tamamen Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde (AKPM), Türkiye’nin görüşülmesini engellemek için gelişi güzel çıkartılmış, hiçbir çözüm üretmeyecek, aksine yıllarca insanların oyalanmasına ve daha fazla hak kaybına uğramalarına sebep olacak bir kararname çıkartılıyor. Tek hedef Avrupa’yı oyalamak ve referandum öncesi insanlara normalleşme duygusu vermek. Erdoğan ‘Bizim millete ve Allah’a hesap vermek dışında, hiçbir merciye hesap verme durumumuz yoktur.’ dese de hamasi laflar etse de nafile, anlayan anladı. Kararname AKPM’de, ‘Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişi’ konusunun acil gündem maddesi olarak ele alınıp alınmamasına ilişkin oylama yapılacağı günden sadece bir gün önce çıkartıldı. Kamu Emekçileri Sendikası’nda ‘OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’nun’ siyasi amaçlarla kurulmasını eleştirerek ve oyalamaktan ve zamanı uzatmaktan başka bir işlevi olmayacağını söyleyerek kamuoyunu uyarma sorumluluğunu yerine getirdi. Öte taraftan darbe anayasası referanduma götürülürken sadece mevcut hakların kaybıyla da değil, bir yanda da yeni sistemin sahiplerinin kendi ideolojik kad-

rolaşmasını yaratma çabasına eşlik eden yeni bir güvencesizleştirme ve piyasalaşma saldırısı ile de karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Erdoğan, AKP-MHP koalisyonu kamu düzenini siyasal İslamcı, milliyetçi ve piyasacı normlara göre şekillendirmek istiyor. Tasfiyelerle boşaltılan alanlar yerine ikame edilenler, inşa edilmek istenen yeni rejimin kimliğine göre sözleşmeli personel ile dolduruluyor ve bunun kamu hizmetlerinin niteliğine de yansımalarını görmek mümkün. Bu süreç çalışma yaşamında güvencesizleştirme ve ideolojik kadrolaşmayla paralel yürütülüyor. Çalışma yaşamı ve sosyal devlet uygulaması olarak şimdiye kadar emekçilerin elde ettiği tarihsel kazanımlara, örgütlenme ve sendikalaşma haklarına saldırmadan yeni rejim inşası gerçekleştirilemez. O nedenle emekçilere saldırılar artıyor ve daha da artacak. Yandaş olmayan sendikalar bu süreçte hedef tahtasında duruyor. Kurulmaya çalışılan yeni otoriter rejimde devlet yanlısı sendikalarla yetinilmeyip ‘devlet güdümlü’ sendikacılığa doğru yol alındığının da şimdiden emareleri görülüyor.

‘FETÖ ile mücadele’ adı altında yapılan tasfiyeler de yeni ittifakın kamu emekçilerinde ve kamu hizmetlerinde ideolojik ve kadrosal olarak yeniden yapılanmaya gidişinin vasıtası olarak değerlendirilmektedir. Proje okulları deneyimi, bu işin hem hizmet vereninin hem de hizmet alanının nasıl bir dönüşüme zorladığını göstermesi bakımından ilginçtir. Başbakan’ın “Biat et, rahat et” lafı burda da karşımıza çıkıyor. Taşeron ve kölelik işçi bürolarındaki gibi istihdam politikalarının tamamında biat etmek koşulu esas olandır. Özel sektörde İŞKUR iktidar partisinin teşkilatlarının uzantısı gibi hareket ederken kamuda ise liyakat, KPSS gibi kriterler devre dışı bırakılarak sözleşmeli çalışanlar mülakatla işe alınıyor. Bu süreçte yeni rejim iddiasındaki iktidar odağının kendi rejiminin ‘kapı kulu’ olacak istihdamı yaratma uğruna tasfiyeyi daha da büyüteceği görülüyor. Çavuşoğlu’nun, bakanlığa personel alımına ilişkin bir soru üzerine, “Yeni bir personel yönetmeliği, sınav yönetmeliği hazırladık. Önümüzdeki günlerde yayınlayacağız. Eskisinden farklı olarak bir değişiklik yaptık.

KPSS sınavını kaldırdık.” açıklaması da bu gözlemleri kanıtlar nitelikte. Ciddi ve çok ağır bir saldırı ve çok kararlı bir direnişle karşılaşacağı da aşikar görünüyor. Türkiye AKP döneminde bir taşeron cumhuriyetine döndü ya, yazımızı 15 Temmuz gecesi darbe girişimine karşı nöbet tutan taşeron işçilerin başına gelenlerle sonlandıralım. Konya’da Belediye taşeronunda çalışan 24 otobüs şoförü, resmi tatil günlerinde çalışmaları karşılığında mesai ücretlerini alamadıklarını ve maaşlarının bordrolarına düşük yansıtılması nedeniyle şikayette bulununca işten atıldılar. Malum OHAL’de işçiyi işten atmak çocuk oyuncağı. Bu işçiler 15 Temmuz darbe girişimi gecesi otobüslerinin başında tanklar önünde sabahlara kadar “devletleri için nöbet tutmuşlar”. Hatta bu nedenle Büyükşehir Belediyesi bir plaket ile hepsini ödüllendirmiş... Şimdi o şoförler bu plaketleri belediyeye iade için eyleme çıktılar. “Haklarımızı aradık diye ekmeğimizle oynamanız mı gerekirdi? Biz, bu plaketleri de istemiyoruz.” deyip direndiler. Direnişleri HAYIR’lara vesile olsun!


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

REFRANDUMUN ÇINAR ENGİN

Zaten dışarıya bağımlı olan ekonominin artık o bağımlılığını sağlayacak bağlar da ortadan kalktı. Enflasyon oranı iki haneli sayılara yaklaştı. Önce Güneydoğu’da sonra da Suriye de gerçekleştirilen operasyonlar, açık veren bütçeye de finansmanı zor bir kalem oluşturmuş durumda. Böyle bir ortamın basıncında Türkiye ekonomisi anayasa referandumuna gidecek. Başkanlık sistemini, biat kültürünü; demokrasiyi, barışı, özgürlükleri oylayacak. Peki, ekonomi bu basıncı, bu gerilimi kaldırabilecek mi?

T

ürkiye ekonomisi adım adım krize sürükleniyor. 2008 krizinde ABD’den saçılan dolarlar, Trump’ın ekonomi politikalarıyla tekrar ABD’ye çağrılıyor. 15 Temmuz’dan sonra ilan edilen OHAL ve KHK’lar ise sermaye kesiminde bir güvensizlik yarattı. AKP çevresinden de buna yönelik itirazla oldukça yüksek sesle dillendirildi. Türk lirası son bir yılda yüzde 21 değer kaybetti. Dolar, 2016 yılına 2,90 seviyelerinde başlarken 2017’ye 3, 55 seviyelerinde başladı. 1 ay geçmeden 4 liraya yaklaştı. Giderek değersizleşen TL, asgari ücret zamanlarını anlamsızlaştırdı. Son 1 yılda beş yüz bin yeni işsiz daha, işsizler ordusuna eklendi. Ülkedeki işsiz sayısı, dar tanımlamaya göre 3,5 milyonu; geniş tanımlamaya göre de 6,5 milyonu aştı. Emek alanına dönük saldırılar arttı, kıdem tazminatı hakkının gaspı, işsizlik fonunun varlık fonuna devri, kiralık işçi yasası ve son olarak da grev erteleme gibi, pek çok emek düşmanı politikalar gerçekleştirildi. Üç önemli kredi derecelendirme kuruluşu, Moody’s, Fitch ve S&P Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyeden yatırım yapılamaz seviyeye düşürdü. Zaten dışarıya bağımlı olan ekonominin artık o bağımlılığını sağlayacak bağlar da ortadan kalktı. Enflasyon oranı iki haneli sayılara yaklaştı. Önce Güneydoğu’da sonra da Suriye de gerçekleştirilen operasyonlar, açık veren bütçeye de finansmanı zor bir kalem oluşturmuş durumda. Böyle bir ortamın basıncında Türkiye ekonomisi anayasa referandumuna gidecek. Başkanlık sistemini, biat kültürünü; demokrasiyi, barışı, özgürlükleri oylayacak. Peki, ekonomi bu basıncı, bu gerilimi kaldırabilecek mi? *** 2008 krizinde “değersizleşmesine izin verilemeyecek kadar büyük” düşüncesiyle ABD’nin dışarıya saçtığı dolarlar, son 1

10

yıldır tekrar ABD’ye yöneliyor. O dönemde Türkiye’yi teğet geçen krizin etkileri şimdi ortaya çıkıyor. FED’in faiz artırımları, Trump’ın ekonomi politikaları, doları yükselen piyasalardan ABD’ye geri çağırıyor. Doların ülkeden çıkma eğilimi var. Buna Türkiye’deki politik riskler, başkanlık rejimi dayatması ve savaş politikaları da eklenince doların çıkış seyri hızlanıyor. Kredi derecelendirme kuruluşlarından S&P ve Moody’s, Türkiye’nin yatırım yapılabilir olan notunu zaten 2017 öncesinde yatırım yapılamaza düşürmüştü. Fitch’ten de ocak ayının sonunda not indirimi geldi. Fitch, Türkiye’nin kredi notunu düşürerek yatırım yapılabilir seviyenin altına çekti. Fitch, S&P ve Moody’s in not indiriminde etkili olan ortak unsurlar ise, politik riskler, güvenlikle ilgili gelişmeler, ekonomik performans ve kurumsal bağımsızlığı zayıflatması, anayasa referandumu sonrasında zaten aşınmış olan kontrol ve denge mekanizmasını kalıcı hale getireceği endişesini, dış finansman kırılganlığı, artan stres, kamu finansmanında zayıflama ve kamu borcu / GSYH oranının bozulması, politik alanda ve güvenlik alanında görülecek olumsuzluklar olarak sıralanıyor. Bu üç kredi derecelendirme kuruluşunun not indirimi bir ekonomik komplo mu? Elbette değil. Kredi analizi, derecelendirmesi yapılacak olan ülkenin ekonomik ve siyasi performansının geçmişine ve mevcut durumuna bakılarak yapılır. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları bir ülkenin kredi notunu belirlerken bazı kriterleri kullanırlar. Bu kriterler içerisinde, ülke ekonomisinin esnekliği, büyüme potansiyeli ve ekonomik istikrarı, ülke liderlerinin durumu, dış politika gelişmeleri, siyasi gündemdeki riskler, Merkez Bankası’nın bağımsızlık derecesi gibi değerlendirmeler de yer alır. Zaten üç yıl öncesine kadar bu kuruluşlar

Türkiye’nin notunu yükseltmiş ve ülkeye fon girişleri hızlanmıştı. Bu dönemde ise ülke içinde ve dışındaki gelişmeler Türkiye’yi yatırım yapılabilir bir ülke olma statüsünden çıkarıyor. Bu ise hem dışarıdan kaynak girişinin azalması hem de ülke içerisinden yabancı sermaye çıkışı demek. Sermaye çıkışının hızlanması ise döviz kurları, işsizlik ve enflasyondaki artışla sonuçlanacaktır. Erdoğan’ın “Faizi artırmak, kuru da enflasyonu da olumsuz istikamette etkiler… Faizle işsizliği azaltamazsınız” dediği Merkez Bankası’nın, döviz kurlarına yönelik hamleleri ise kurların yükselişini bir nebze ertelemekten öteye geçemiyor. Döviz ile borçlanan şirketlerin borçlarını ödeyebilmesi için döviz satın alması da kurları yükselten önemli bir etken ve yüksek miktarda borçlanmış şirketler için önemli bir yük. Liradaki kırılganlık daha da artacak. Merkez bankasının likidite müdahaleleri liraya istikrar kazandırmıyor. Merkez Bankası’nın Türk lirasının maliyetini arttırarak liraya istikrar kazandırma çabaları yetersiz kalıyor. İlerleyen aylarda enflasyonun da çift haneli olacak olması da Merkez Bankası’nın işiniz zorlaştıran bir gelişme. Böyle giderse döviz, faiz ve enflasyonun artacağını, ekonominin daha da durgunlaşacağını söylemek zor olmaz. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Saray’ın darbe süreci OHAL ve KHK’larla kendini gösterdi. OHAL’in etkileri sosyal ve siyasal alanda daha ön planda oldu. Ancak diğer yandan, şirketlere atanan kayyumlar ve el koymalar, FETÖ şirketlerine yönelik operasyonlarla özel mülkiyete yönelik saldırılar yabancı sermayeyi tedirgin etti. Pek fazla kaynak çıkışı yaşandı. Ekonomik gelişmeler siyasal olayların ardında silik kaldığı için pek fazla gündeme gelmedi.


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

KRİZ İLE İMTİHANI İşsizlik son beş yıldır düzenli olarak artmaya devam ediyor. 2012 yılında yüzde 9,1 olan dar tanımlı işsizlik oranı beş yılda 2,2 puan artarak Ekim 2016’da yüzde 11,8’e yükseldi. İşsiz sayısı 2,5 milyondan 3,6 milyona yükseldi. Türkiye, OECD’nin hazırladığı işsizlik oranının en yüksek olduğu ülkeler listesinde 5. sırada. 1 Kasım’da istikrar için verilen oyların hepsi, o tarihten bu yana 1 milyondan fazla işsiz yarattı. Kasım 2015’de 5,5 milyonun altında olan geniş tanımlı işsiz sayısı şimdi 6,5 milyonun üzerinde. TÜİK, ilk olarak GSYH hesaplama yöntemini değiştirdi. Bir gecede herkesi yüzde 20 zengin etti. Hemen ardından da enflasyon sepetinde gıda ve alkollü içeceklerin ağırlığını düşürdü. Böylece gıda maddelerindeki fiyat artışlarının, genel enflasyon oranını etkileme gücü azaltıldı. 7 Haziran seçimi öncesine bakarsak, 2014 yılında enflasyon oranı %8 olarak görünüyor. Sepetteki değişikliklere rağmen önümüzdeki dönemlerde çift haneli enflasyon oranlarıyla karşı karşıya kalınacaktır.

nını vatandaşın cebi oluşturuyor. Türkiye ekonomisi, dışarıdan gelen kaynakla dönüyor. Burada kaynağın büyük çoğunluğu daha çok batı ülkelerinden geliyor. Bu kadar fazla yetkiyle yetkilendirilmiş bir tek adamlık rejimi hem dışarına gelen hem de ülke içerisindeki sermaye açısından hem de KOBİ ve esnaflar açısından sorgulanır haldedir. Dış kırılganlık açısından yükselen ekonomilerde Brezilya’nın ardından ikinci sırayı Türkiye çekiyor. Burada özellikle cari açık ve dış borç sorunu etkili. Türkiye’nin 420 milyarlık dış borcu var, döviz fiyatındaki her artış, bu borcun da artması demektir ve bu da firmaları zarara uğratır. Üstelik bu borçların yarısı 12 ay vadeli borçlar, yani maliyeti ne olursa olsun önümüzdeki 1 yıl içerisinde bu paranın bulunması lazım, mega projeler ya da Arap coğrafyasından gelen dolarlarla bu borç kapanacak gibi görünmüyor. Ekonomik kırılganlığın bu kadar yüksek olduğu bir dönemde Batı ile olan dokuyu kopartıp güçler ayrılığı ilkesini ayaklar altına alan bir rejim

inşa etmeye çalışmak muazzam bir risk alıştan başka bir şey değildir. Batının politik değerlerine uygun olmayan bir rejim inşası batıdan gelen sermaye akışının kesilmesi demektir. Bu durum ise 400 milyar dolarlık dış borcun, 4 TL’ye yaklaşan doların, çift haneli enflasyon oranlarının, 6,5 milyon olan işsiz sayısının daha da yükselmesi demek olacaktır. Krizin insanların cebini vurmadan referandum sandığına gitmenin türlü türlü planları yapılıyor. AKP’ye yakın kesimlerin döviz hesaplarını TL’ye çevirmeleri, vatandaşlardan ellerindeki dövizleri bozdurmaları bekleniyor; bankaların açacakları kredileri, mega projelere kamusal garantiler veriliyor; sektöründe daralma yaşayan firmalara, TMSF üzerinden kolaylıklar sağlanıyor. AKP ve Saray, bir an önce referanduma gitme planlarını yapıyor. Bizim ise referandumda HAYIR demek için oldukça güçlü gerekçelerimiz var. Kriz, gerilim, kutuplaşma ve baskının bu kadar artığı dönemden demokratikleşmeye giden yol sandıktan çıkan bir HAYIR’la açılacak.

İşsizlik, enflasyon, döviz kurları gibi ekonomik göstergelerin bozulması yeni anayasa ve başkanlık sisteminde ısrarın sonucudur. Yani başkanlık sistemine geçiş sancılarının faturası vatandaşın cebinden ödeniyor.

Böyle bir tabloda referandum ve ekonomi arasındaki ilişki nasıl cereyan edecek? İşsizlik, enflasyon, döviz kurları gibi ekonomik göstergelerin bozulması yeni anayasa ve başkanlık sisteminde ısrarın sonucudur. Yani başkanlık sistemine geçiş sancılarının faturası vatandaşın cebinden ödeniyor. Ana problem ise doların fiyatı ve kriz. Merkez Bankası’nın hamleleri yetersiz kalıyor. Çünkü bunun nedenleri ülke içindeki risk, siyasi belirsizlik ve bölgedeki savaş ve tabi yeni ABD politikası. Dolayısıyla Merkez Bankasının faiz silahı çok da yeterli olmayabiliyor. Burada referandum tarihine kadar popülist, iç talebi canlandıran politikalar izlenmesi olası. Çünkü bu referandumun yumuşak kar-

11


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

DUVARA D MEHMET YILMAZER

Y

aklaşan referandumu iktidar sıradanlaştırmaya, bir “sistem değişikliği”nden başka bir şey olmadığına insanları ikna etmeye çalışıyor. Öte yandan “ana muhalefet” “tek adam yönetimine” gidildiğini iddia ediyor. Önümüzdeki iki ayda alanlarda bu konular bol bol tekrarlanacaktır. Neler olduğunu, hangi yöne gidildiğini daha iyi ortaya koyabilmek için bugüne nereden gelindiğine bakmak gerekiyor. AKP iktidarının yolunu açan, cumhuriyetin özellikle 12 Eylül’le birlikte girdiği erozyondur. Düzenin erozyona uğrayan başlıca elemanları ideolojisi-Kemalizm ve kendi orijinal yapısal özelliği olan askeri vesayettir. Kenan Evren’le başlayan yıllarda düzenin temel elemanları özellikle Kürt Özgürlük Mücadelesi’yle büyük ölçüde yıprandı. Devletin de yol açmasıyla bu yıllarda sol düşünce ve hareketlerin güçlenmesine karşı siyasal İslam öne çıkartıldı. O yıllarda Kenan Evren bile konuşmalarında sık sık Kuran’dan ayetler okurdu. Böyle başlayan süreç AKP iktidarına, oradan Ergenekon davalarına, bütün bunlar yetmiyormuş gibi garip ve pek çok soru işaretiyle birlikte gelen 15 Temmuz darbesine kadar tırmandı. Son darbe ile görüldü ki, cumhuriyetin “en güvenilir” kurumu ordu içinde bile düzenin ideolojik zemini erimiş, hatta çürümüştür. Medyaya yansıtılan bilgilere hep ihtiyatla yaklaşmak gerekse de Gülen cemaati ordu içinde önemli bir yer edinmiştir. Standardını NATO’dan alan klasik askeri kurmay aklının yerini cemaat aklı almıştır. İnanmak zor olsa da bu yozlaşma büyük ölçüde gerçektir. Sadece bu durum bile cumhuriyetin nasıl deforme

12

olduğunu, kurucu temellerinden iyice uzaklaştığını gösteriyor. Sonuç olarak, iki binli yıllar cumhuriyetin çimentosu Kemalizm’in dağıldığını, ideolojik zemininin eridiğini ortaya koydu. Bu birden bire değil uzun bir birikim yoluyla gerçekleşti. İdeolojik zeminin erozyona uğrayıp tükenmesinde son 25 yılda hızlı ve önemli gelişmeler yaşanmıştır. 12 Eylül’ün, tıpkı şimdi Saray’ın yapmaya çalıştığı gibi, her şeyi kontrol altına alma telaşı, anayasayı ve kanunları bu yolda şekillendirmesi, onu muradına erdirmemiş ancak kurucu ideoloji Kemalizm’i yıpratmış ve çürütmüştür. İdeolojik zemini erozyona uğrayan cumhuriyet, sadece bununla kalmadı kurumlarıyla da yozlaştı. Bu yozlaşmada en önemli iki kurum ordu ve adalet mekanizmasıdır. Eğitim kurumlarındaki karmaşayı da elbette eklemek gerekir. Ancak güvenlik ve adalet sistemindeki keyfileşme bir düzenin çürümesinde en önemli yere sahiptir. Bu kurumsal yozlaşma ve bozulmanın altında, 12 Eylül yıllarında iyice keyfileşen yönetim biçiminin yanında siyasal İslam’ın düzenin bütün kanallarında yaygınlaşmasının büyük yeri vardır. Cumhuriyetin kurumları cemaat ve tarikatların örgütlenme alanları haline geldi. Gülen cemaatinin tetiklediği 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından beri “paralel devlet” kavramı moda oldu. Oysa her kurumdaki tarikat örgütlenmelerinden dolayı “paralel devlet” Gülen cemaatine yapılan operasyonlarla ortadan kalkmamış, farklı tarikatlar kurumlarda konumlanmaya devam etmektedir. Cumhuriyetin devlet yapısı hiçbir zaman modern burjuva sistemi seviyesine çıkamadı, her zaman askeri vesayetin keyfi özelliklerini taşıdı. Klasik modern burjuva yapısına geçemeden siyasal İslam ile birlikte tarikatların paylaşım alanı haline dönüştü.

Kurumlardaki bozulma ve yozlaşma 15 Temmuz darbesi ile kendini en çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Düzenin ve devletin çivisi gerçekten çıkmış durumda… Kurumlardaki keyfileşme o noktaya geldi ki, cumhurbaşkanı uzun süredir ülkeyi yasalara göre değil fiili durum yaratarak yönetmektedir. Düzenin her kurumundan keyfilik akıyor. Bir düzen ideolojik ve kurumsal olarak bozulmuşsa aynı zamanda bir rejim krizi içindedir. Özellikle son birkaç yıldır bu bozulma gittikçe derinleşmektedir. Cumhuriyetin bu bunalım sürecinde iki moment çok önemli bir yere sahiptir. İlki, 7 Haziran seçimleridir. Bu seçim sonuçları düzenin demokratikleşmesi için bir şans ortaya çıkardı. Bu yolda küçük bir adım atılmış oldu; ancak yarattığı umut kendisinden çok daha büyüktü. Aynı zamanda Kürt sorununun çözümü için de bir imkan ortaya çıkmıştı. Düzen bu gelişmeye adeta ölümünü görmüşcesine tepki gösterdi. Savaş ortamı yaratılarak 1 Kasım seçimlerine gidildi. Yaşadığımız günler demokratikleşme imkanını yok etmek için başlatılmış olan sürecin derinleşmesinden başka bir şey değildir. İdeolojik ve kurumsal olarak

yozlaşmış bir düzenin rejim değişikliğine yönelmesi bir yanıyla kaçınılmazdır; öte yandan pek çok bilinmezle yüklüdür. Bu temel gerçeklerden dolayı ülkenin önünde çok sancılı bir süreç vardır. Sürecin şimdiden ortaya çıkmış nitelikleri geleceğin nelerle yüklü olduğunu açıkça ortaya koyuyor. İlk tartışmasız niteliği onun demokrasi karşıtı olmasıdır. 7 Haziran seçim sonuçlarını bin bir zorla tanımayan AKP iktidarı faşizmin yollarını döşemektedir. İkinci özelliği bu gidişi ancak zor yoluyla yapabileceği için hem ülke içinde hem bölgede gerilimi esas politik yöneliş olarak benimsemesidir. İktidara bu yolda garip 15 Temmuz darbesi büyük imkanlar sunmuştur. Bu darbe sayesinde öyle bir “terör örgütü” yaratılmıştır ki, akıl almaz yollardan örgütlenen, her yerde hazır ve nazır bir heyula nedeniyle ülkede her gün operasyonlar yapılıyor. Üstelik OHAL koşullarında bu zor ve zulüm bütün muhalif güçlere karşı kolayca yaygınlaştırılıyor. Üçüncü özellik, gittikçe daha fazla gündeme sokulan ekonomik zor alımdır. Gülen cemaatiyle bağlantılı olduğu iddiasıyla on milyarlarca servete devlet el


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

DOĞRU koymuştur. Bu yetmiyormuş gibi son günlerde doların yükselmesi sonucu “büyük projelerin” sıkıntıya girmesiyle zararın dolambaçlı yollardan “varlık fonuna” ve bütçeye yüklenmesinin yolları hazırlanıyor. Böylece sadece Cemaat’in servetine el konulmuyor, geniş çalışanlar kitlesi de bu soygundan payına düşeni alıyor. Saray en sonunda elinde dolar tutanları da “terörist” ilan ederek hem çaresizliğini hem de olayın nerelere kadar yaygınlaşabileceğini göstermiş oldu. AKP, gerilim ve zor yoluyla yaratmaya çalıştığı yeni rejim için nasıl bir ideolojik zemin tasarlıyor; öte yandan çözülüp keyfileşen kurumları nasıl düzenlemeyi planlıyor? Cumhuriyetin yapısında büyük bir kırılma anlamına gelecek yeni ideolojik zemin sır değildir. Cumhuriyet yüz yıllık rövanşla İslami renklere boyanacaktır. Bu konuda iktidar oldukça önemli adımlar atmıştır. Ancak Kürt sorunu ile ilgili çözüm masası devrildikten ve MHP ile yapılan ittifak nedeniyle, iktidar milliyetçi vurguları yoğunlaştırmıştır. Saray bu konuda son derece pragmatiktir. Siyasal İslam iktidar eliyle hızla kurumsallaştırılıyor. Bu ko-

nuda kritik eşik “yaşam tarzına” baskı ve müdahaledir. Yeni yıla girerken yapılan Reina katliamı olayın hangi noktalara kadar geldiğini gösterdi. Havuz medyası ve sözde İslamcı medya bu katliama giden yolları daha önce döşemişti. Bu konuda toplumdaki gerilim ve zaman zaman patlak veren “linç havası” düzende yaratılmak istenen yeni ideolojik zeminin nasıl büyük sancılara gebe olduğunu açığa vuruyor. Siyasal İslam “ileri demokrasi” laflarıyla yola çıkmıştı. Şimdi Kemalizm’in yaptıklarını intikamcı bir havayla tekrar ediyor. Cumhuriyetin niteliğinde bir yükselme yok, sadece bir uçtan diğer uca savrulma yaşanıyor. Kemalizm kendi dışındakileri “irtica” ve “komünizmle” suçlamıştı; şimdi siyasal İslam kendi dışındakileri “kafir” ve “bölücü” olarak görüyor. Bu dışlamaya bugün çok elverişli ve genel bir tanımlama yapıldı: Terörist! Cumhuriyet tarihi boyunca tekrarlanan bir davranış bugünkü koşullarda yeniden üretilmiştir. Ülkede durum kötüleşince bunun baş sorumlusu olarak “karanlık dış güçler” ilan edilmiştir. Soğuk savaş yıllarında karanlık dış güç “sosyalist sistem”di. Bugün bu düşman “üst akıl” veya

genel olarak Batı dünyasıdır. Böylece iktidarlar onlarca yıldır kendi büyük hatalarını örtmeyi becermişlerdir. AKP iktidarı ilk yıllarında farklı olduğu izlenimini yaratsa da bu en az yüz yıllık hastalığı o da tekrarlamaktan öteye gidememiştir. Günahlar ve hatalar büyüdükçe, örtüsü de büyümüştür. İktidar doğrudan veya dolaylı ABD ve AB’yi suçlayarak kendi hatalarını örtebiliyor. Yeni ideolojik zeminin yaratılmasında yöntem eskisinin tıpatıp aynıdır. Kabul edilen ideolojik zemin dışında duranların düşmanlaştırılması ilk adımdır. Bunların dış güçlere bağlanması ise hemen ardından gelir. AKP’nin, siyasal İslam’ı Kemalizm’in yerine yeni ideolojik zemin olarak inşa ederken avantajlı bir konumu vardır. Kemalizm yola çıkarken “çağdaş medeniyetler” seviyesine varmayı hedef edinmişti. O günün dünyasında kapitalizm yoluna çıkmış bir ülke için bu hedef kaçınılmazdı. Bugünün dünyasında, dünün çağdaş medeniyetleri olan Batı dünyası artık yıpranmış ve çekim gücünü yitirmiştir. Henüz ekonomik sistem olarak değilse bile siyasal sistem olarak Batı dünyası “çifte standartlı” ve “iki yüzlü” olarak dünyanın büyük çoğunluğunda itibar kaybetmiştir. Çok gerilere gitmeye gerek yoktur. İki bin yılında Ecevit’in başbakanlığındaki üçlü koalisyon sırasında Türkiye’nin Helsinki’de Avrupa Birliği “aile fotoğrafı”nda yer alması ülkede ne büyük coşku yaratmıştı. Aylarca ülkenin demokratikleşme umudu üzerine yorumlar yapıldı ve hayaller kuruldu. Aradan on beş yıl geçtikten sonra demokratikleşme yolunda bir küçük adıma bile ölümünü görmüşcesine tepki gösteren geleneksel “devletin bekası” anlayışı şimdi faşizmin yollarını döşüyor. Demokrasiler de yozlaşabilir. Binlerce yıl önce Atina demokrasisi bunu hem tartışmış hem de yaşamıştır. Yakın tarihte Al-

manya ve İtalya’da faşizm iktidara seçimle gelmiş, sonra kendine yol açan mekanizmaları ortadan kaldırarak insanlığının gördüğü en dehşetli düzenleri kurmuşlardır. İnsanlığın önündeki görev yozlaşan demokrasileri kitlelerin örgütlenmesini güçlendirerek ve doğrudan katılımının yollarını açarak doğrudan demokrasilere yükseltmektir. 21. yüzyıl sosyalizmi bu yolda çok parlak örnekler yaratamasa da büyük deneyler ortaya koydu. Dağınık örgütsüz yığınlar binlerce örgütlenme çeşidi yarattı. Ancak Türkiye’de bir yandan “terör korkusu” ve savaş çığlıklarıyla sürekli gerilim yükseltilip halkın örgütlenme ve eylem girişimleri yok ediliyor. Bu gerilime bir de “dış düşmanların ülke üzerinde operasyonları” eklenince Batı demokrasileri örnek olmaktan çıkarılıyor, geriye “Türk tipi başkanlık sistemi” kalıyor. Böyle bir sistemin ideolojik zemini ancak kulluk ve biat’a dayanan siyasal İslam olabilir. Gelişmelere göre milliyetçiliğin veya siyasal İslam’ın öne çıkartılması politika gereğidir. Ancak AKP ısrarlı bir şekilde siyasal İslam’ı kurumlaştırıyor. AKP keyfileşen ve yozlaşan kurumsal yapıyı ne yapacaktır? Bunları niteliksel olarak düzeltmek gibi bir hedefi yoktur. “Türk tipi başkanlık sistemi” esas olarak başkanlık kararnameleriyle yönetim demektir. Dolayısıyla bu sistemle keyfileşme kararnamelerle kurumlaştırılacaktır. 12 Eylül düzeni ve anayasası önceki “anarşi” dönemine bir kez daha dönmemek iddiası ile yaratıldı. Deli gömleğine dönüştü ve düzen 12 Eylül öncesinden de sorunlu hale geldi. Yeni anayasa değişiklikleri deli gömleğini daha da daraltıyor. Bu gömleği yırtmak için “Hayır” ilk önemli adım olacaktır. Sonuç ne çıkarsa çıksın kullaştırmaya karşı büyük bir mücadele dönemini açmak kaçınılmaz bir insanlık görevidir.

13


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

“AKP GİDECEK, UMUTLUYUZ!” RÖPORTAJ

G

üngören Demokrasi Platformu içinde farklı siyasi ve sosyal anlayışta bileşenleri olması ve bu yönüyle birliğe en çok ihtiyaç duyulan günlerde örnek teşkil etmesi nedeniyle ilgimizi çekti. Platform adına SODAP, HDP, EMEP, CHP ve farklı derneklerden temsilcilerle röportaj gerçekleştirdik. Platformunuz nasıl kuruldu? Platform hangi kurumlardan oluşuyor? Sizi bir araya getiren gerekçeler neydi? İslami faşizm gelişiyor; biz solcular, sosyalistler, sosyal demokratlar, demokratik sosyalizmi savunanlar birbirimize karşı politika yapıyoruz. Oysaki gelişen İslami faşizm tehlikesi bir noktada hepimize yönelecekti. Bundan dolayı önce HDP’li arkadaşlara gittik sonra da CHP’yi ziyaret ettik, bu arada EMEP’li arkadaşlarla görüşmüştük. Bizi asıl düşündüren CHP öyle bir olayın içinde olur muydu olmaz mıydı? CHP yöneticileri gerçekten beklentilerimizin üzerinde bir duyarlılık gösterdiler. Bir araya gelişimiz sadece bu seçime yönelik değil, AKP’nin Güngören’de yaratabi-

14

leceği olumsuzluklara karşı hep birlikte tavır koymak şeklinde olacak. Aslında biz bu çalışmayı daha evvelinden başlatmıştık bileşenlerle. O zaman adımız GDP değildi ama sonrasında böyle bir demokrasi platformuna ihtiyaç duyduk ve bir araya geldik. Mesela İsmail Kahraman’ın laiklik karşıtı söyleminden sonra bileşenlerle basın açıklaması gerçekleştirdik. Taban hassasiyetlerini de ölçtükten sonra diğer kalan diğer bileşenlerin de bu platforma katılması planlandı. Burada 4 siyasi partinin dışında dernekler de var. Platform ise şu anda CHP, SODAP, EMEP, HDP üzerinden yürüyor. Bu arada CHP burada ev sahipliği yapıyor bize. Bu da buradaki CHP’li arkadaşların özveriliğinden geliyor. Biz, bu korku imparatorluğunda, siyaset adına değil demokrasi adına dahi bir şeyler yapmanın zor olduğunun farkındayız. Çünkü önünüze set örüyorlar. Bunlar Güneydoğu’da, “hilafet de gelecek” demeye bile vardıracaklar işi. O nedenle bizim de amacımız” güneydoğuda “boykot edelim oy vermeyelim” diyen insanlar da sandığa gitsin istiyoruz. Orada bomba patlatırlar, TOMA’ları koyarlar, evinden çıkmasın isterler, bir de o oyların taşınması edilmesi… Korkumuz o. Biz Türkiye’nin önü kapatılmasın istiyoruz. HDP Eş Genel Başkanı rehin alınmadan önce söylemişti: AKP-

MHP faşist blok oluşturuyorsa biz neden demokrasi bloğunu oluşturmayalım diye. Zaman zaman öyle şeyleri konuşuyorduk zaten. Bu blok ayrıştığımız noktaları kapıda bırakarak gidiyoruz. Hepimiz farklı partilerde çalışma yürütüyoruz ama yürüdüğümüz yol aynı. Bugüne kadar hangi çalışmaları yaptınız? Biz aslında ilk olarak Dernekler Masası’na gittik Güngören ilçesindeki derneklerin vakıfların adreslerini istedik ancak veremeyeceklerini söylediler. Çünkü iktidar onlara ulaşmamızı istemiyor. Güngören’deki belediye de aynı şeyi yaptı. Biz kendimiz iğneyle kuyu kazarcasına onları bulduk. Onlarda da edindiğim intiba şu: Bu tür derneklerin içinde HDP-CHP-AKP’ye oy verenler var. Dolayısıyla bir siyasi partiye destek veriyor gibi görünmek istemiyorlar. Bir de bu OHAL döneminde KHK’larla pek çok derneğin kapatılması nedeniyle görünmek istemiyorlar. O nedenle biz “ne olacaksa olsun” diye öne çıkan partilerce yürütüyoruz bu işi. Herkes her şeyi kabullenmek zorunda değil, bir ortak konsensus oluşturursunuz, o çerçevede insanların katılabileceği etkinlikler düzenlersiniz. Biz o nedenle bir araya gelen bir oluşumuz. Biz bu sosyal sorumluluk projesiyle, kamuda bu konuyla görevli olanlara,

görevlerini eksik yaptıklarını, kırmadan anlatmak istiyoruz. O nedenle biz bir aradayız. Tek başınıza yola çıktığınızda karşınıza bir duvar örülüyor. Ama biz GDP olarak, gittiğimizde daha sıcak yaklaşıyorlar, normalde dinlemeyecek olsalar da size dinliyorlar. Bu dönemde de işsizliğin arması, savaşın yükselmesi, içeride ve dışarıda her gün ölümlerin gelmesi, bizleri kaçınılmaz olarak yan yana gelmeye itti. Toplumun kutuplaştırılmasına karşı bizler, iktidarın kendine yedeklediği kesimler arasında soru işaretleri yaratmak istiyoruz. Bizim bu panelimizi de bir HAYIR kampanyasına dönüştürmeyi düşünüyoruz. Parti- örgüt ayırmaksızın mahallelerde bildiri dağıtacağız, paneller, söyleşiler ev toplantıları yapacağız. Muhtemelen de bunları olabildiğince yaygın yapacağız. İktidardan farklı olarak bizim elimizde basınımızın oldukça sınırlı olduğu dönemde bir tek seçenek kalıyor: Herkesin bulunduğu yerde bir örgüt gibi çalışması, temas noktaları yaratmak. Şimdiye kadar ortak yaptığımız işler: Cumhuriyet gazetesini ziyaret ettik, Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay için özgürlük nöbetine gittik, CHP’nin başkanlığa akımızı kart ve ayağa kalkıyoruz eylemine gittik platform olarak. Platformun tek amacı, Türkiye’de demokrasiyi, insan haklarını, sivil toplumu ve laikliği sahiplenmek gibi bir gerekçemiz var. Önümüzdeki hafta bir panel gerçekleştireceğiz. Biz iyi gideceğini düşünüyoruz bu arada dostluklar arkadaşlıklar gelişti. Birbirini hiç tanımayan insanlar, birbirlerinden çok da farklı yerlerde olmadığımızı gördük. Türkiye’deki sorunlar açısından iyi bir deneyim olduğunu düşünüyoruz. Bazı ilçelerde örnek alındığımızı ve benzer girişimlerimizin olduğunu görüyoruz. Bu da bizi mutlu ediyor.


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

Önümüzde ciddi bir referandum süreci var. Siz bu süreci nasıl okuyorsunuz? Bu referandum sürecine bakarken geçirdiğimiz iki seçimi görmek lazım. Haziran’dan AKP iktidardan düşmüştü, ama seçimi tanımayarak, mevcut seçim hukukunu çiğneyerek iktidarlarını zorla sürdürdüler. Seçimde ciddi bir şekilde yüklenirsek, insanları teker teker ikna edersek bizler gerçekten Hayır’ları Evet’ten fazla yaparsak seçim sonrası bunların iktidarda kalması çok zor, mümkün değil gibi geliyor. Gene kalmak isteyeceklerdir. O zaman da bizim bir sürü deneyimizi var, işte en yakın Gezi var, 15-16 Haziran, DGM direnişleri. Öyle bir dayatma olduğunda da sokağın sesini yükseltmeliyiz. Faşizmin yükselmesi insanlarda bir korku oluşturdu ancak bu referandumu biz kazandığımızda insanların içindeki umudu yeşertebileceğiz. Bu o nedenle çok önemli bir referandum, zaten referandum hükümet için güvenoyu niteliğinde. Bir noktada bu halk muhakkak “yeter” diyecektir. Referandumda Hayır çıkarsa kesinlikle iktidarda kalmayacaklarını düşünüyorum. Bir de bizim sandıkları iyi örgütlememiz lazım diye düşünüyorum. Biz Güngören’de sandıklara hep birlikte sahip çıkacağız. Gerekirse her sandığa iki-üç kişi görevlendireceğiz. Haziran ve Kasım seçimlerinde biz “barajları aş da gel” sistemiyle oylarımıza sahip çıktık, bu seçimde de oylarımıza sahip çıkacağız. Bu referandum dünyanın sonu değil tabi, diyelim ki Evet çıktı, bence “Evet çıkarsa siyasi tavrımız ne olacak, Hayır çıkarsa ne olacak” diye bugünden gardımızı ona göre almak gerekiyor. Platformu da sadece referandum merkezli değil, uzun soluklu olması planlanma-

lı. Daha önce de çok fazla birlik kuruldu daha sonra parçalandı. Bu platformun alabildiğince bu şekilde devam ettirilmesi lazım. Referandum sonrası da gerçekten çok önemli. Hayır çıkarsa bizim önümüzde daha zor günler olacak ama mutlaka Hayır çıkması lazım. Evet çıksa da çünkü kırk katır mı kırk satır mı hesabına dönecek. Mutlaka Hayır çıkartmalıyız ama Hayır’dan sonra yükselecek zorbalığı da göz önünde bulundurmalıyız. Bu platformların da önemi burada aslında öne çıkıyor. Burada birlikte iş yapma alışkanlığını edinir ve birbirimizi algılayarak siyaseti belli bir perspektife getirirsek o sayısal dengeleri en azından oturtmuş oluruz. %55’e %45 olsun biz razı oluruz ama o %45’i bir arada bir biçimiyle tutmamız gerekiyor. Bana göre bizim gelecek perspektifimizde bu fikri birliktelikler sayısal birlikteliklere de dönüşmeli. Sayısal olarak da örgütlenmemiz gerekiyor. Referandum sürecinde nasıl bir rol oynayacaksınız? Ne tür çalışmalar yapmayı düşünüyorsunuz? Geçen hafta mesela şöyle bir şey yaptık: Halka en kolay ulaşmanın yollarından biri de bu el ilanları. Anayasa’nın bu 18 tane maddesini madde madde mesela her hafta bir tane bülten dağıtmak çarşıda pazarda. Birebir esnaf ziyareti olabilir, birebir kanaat önderleri ziyareti olabilir, birebir ev ziyaretleri olabilir. Onun ötesinde bizim bu hafta yapacağımız panele ilgi yoğun olursa, bunu arkadaşlarla konuşmadık ama seçime kadar bunun gibi 2-3 tane daha panel yapabiliriz sadece anayasayı işleyen, sadece başkanlığı işleyen. Burası her ne kadar sağın, gericiliğin güçlü olduğu bölge de olsa bura-

daki sol yapılanmalar açısından ciddi bir sorun yok. Biz çalışmaları hep birlikte yapabiliriz, rahat bir çalışma yürüteceğiz diye düşünüyorum. Şimdi dünden bu yana sosyal medyada bazı sol grupların, bazı sol-sosyalist olduğunu iddia eden çevrelerin boykot şeklinde bir tavırları var. Çok açık söyleyeyim buna arkadaşlarım da katılır: Bu tavır mevcut siyasi iktidara Recep Tayyip Erdoğan’a ve diktatörlüğe hizmettir. Hayır oyu olabilecek her boykot oyu iktidarın hanesine yazılmış bir oydur. Bu tavrı doğru bulmuyoruz ve bu arkadaşları bu düşüncelerini yeniden gözden geçirip doğru karar vermelerini istiyoruz. Çok küçümsüyorlar parlamentoyu, burjuvazinin kendi iç hesaplaşmasıymış vb. Sanki bu ülkede devrim olacak da devrimin sübjektif koşulları hazır da arkadaşlar hemen bu koşulları sağlamışlar da biz gitmiyoruz gibi bir hava yaratmaya çalışıyorlar. Farklı anlayış ve misyona sahip kurumların demokrasi için bir araya gelebileceğine dair umutlu bir örnek Güngören Demokrasi Platformu. Bu konuda sizin kamuoyuna söylemek istediğiniz bir şey var mı? Türkiye’de ortak bir demokrasi kültürü çok zayıf, birlikte hareket etme kültürü zayıf, Türkiye’de demokrasi birlikleri falan çok azdır. HDP-HDK, ondan önce ÖDP geleneği vardı ama çok sınırlı. Demokrasi aynı zamanda bir mücadele biçimi bizim açımızdan. Geniş yığınları aydınlatmadan kendi talepleri etrafında kendi öz örgütleri etrafında örgütlenelim, mahalledekilerin mahalle dernekleri, köylerin köy dernekleri, belli kesimler kooperatifler, sendikalar; yerellerde de platformların kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Güngören

Platformu bu açıdan belki de istisnai bir özellik taşıyor. Burada bizim açımızdan Güngören’de bir ilk, on kusür kurumun bir araya geldiği bir platform. Devam etmesi de sokakta görüldükçe biraz bu işler olacak. Biz toplum olarak biraz da yaparak öğrenen, öğrendikçe daha iyisini yapmayı planlayan bir toplumuz. Birbirimizi tanıdıkça, birbirimizi bildikçe omuz omuza biraz daha sırt sırta vererek öyle yürüyecek bu. Bu bir zemin olacak bizim açımızdan. Esasında taban bu işlere istekli. Çünkü pazara bu insanlar çıkıyor, esnaftan bu insanlar alışveriş ediyor, fabrikada bu insanlar çalışıyor, polis gelip bu insanların evini basıyor, yolda sokakta kötü muameleyi bu insanlar görüyor. Bu insanlar mevcut koşulların değişmesi için zaten aynı şeyi yaşadıkları için çok rahat bir araya gelebiliyorlar. Benim sözüm biraz yukarılara. Yukarılarda üsten politika yapan arkadaşlarımız, lider konumundaki dostlarımız tabanın bu hassasiyetlerini görüp ayrılıkları çok körüklemesinler. Bak onların yapmadığını biz yapıyoruz aşağıda. Bu bir. İkinci bir şey de birbirimize karşı çok önyargılı olmamalıyız diye düşünüyorum. Biz hep birlikte durmaya mecburuz. Bu ülkede koca koca şehirleri yok ettiler, Cizre’yi, Şırnak’ı, Nusaybin’i, Sur’u yerle bir ettiler. Korkunç bir durum bu. Eğer bu birlikteliği bu dayanışmayı göstermezsek bunun batıda olmayacağının garantisini kimse veremez. En dinamik muhalefet orda, oradan başladı yarın öbür gün burada da aynı şeyler yaşanabilir. Onun için bir arada durmak durumundayız. Biz Güngören’de bunu becereceğiz, ülke çapında da becerilecek, becermek zorundayız. Bu referandumun sonunda AKP gidecek umutluyuz.

15


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

KADIN DAYANIŞMASI HER YERDE... ELİF CAN

N

isan ayı içerisinde partili cumhurbaşkanlığı adı verilen sistemin halk tarafından onaylanacağı bir referandumun yapılacağı artık kesinleşti. Baskıcı ve faşizan uygulamalar, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, güvenlik gerekçesiyle OHAL ilan edilerek sündüre sündüre bugüne kadar getirildi. OHAL uygulamaları ile amaçlanan muhalif kesimin iflahını da keserek, neredeyse toplumun tümünün mevcut siyasi iktidara biat etmesini sağlamak. Bu hedefler doğrultusunda da istikrar söylemi ve hedefi, AKP’nin referandumla ilgili siyasi kampanyasının merkezine oturuyor. OHAL ile gelinen aşama ise şöyle: Nefes almak serbest, konuşmak yasak! İktidara muhalif tek televizyon kanalı kalmadı. Gazeteciler mesleklerini icra edemiyorlar. İnsanlar düşüncelerini açıklamaya korkuyorlar. Otobüste, metrobüste, kafede, sokakta, iş yerinde herkes tedirgin. Bir an evvel bugünlerin geçip normal hayatlarına dönecekleri günü bekliyorlar. Ancak bugün-

16

lerin kimseye dokunmadan öyle kolayca gelip geçmeyeceği artık gün gibi ortadadır. Görülüyor ki nefes aldığımız tüm ortamlarda AKP’li olan ve olmayanlar olarak tam ortadan yarıldık ve AKP’li olmayan herkesin bir şekilde terörist sayılabileceği bir hale getirildik. OHAL, KHK’lar ve Referandum, bu şiddet, gerilim, kutuplaşma ortamını büyütüyor ve pekiştiriyor. Bu gerilimi en şiddetli yaşayan kesim ise kadınlar. Kadınların referandumda ne tutum aldığı, alması gerektiği başka bir yazının konusu olabilir. Bu yazıda referandum gündemini, kadın vekillerin anayasa değişikliği maddelerinin görüşüldüğü mecliste yaşadıkları üzerinden konu etmek istedim. Vekil Fatma Kaplan Erkek Şiddeti Gördü! CHP Milletvekili Fatma Kaplan meclise sunulan anayasa değişikliği teklifinin maddeleri görüşülürken erkek şiddetine uğradı. Maddelerin onaylanması ile ilgili usule aykırı olarak açık oy kullanan AKP’li vekilleri teşhir etmek isteyen vekil çekim yaptığı esnada erkek şiddeti yaşadı. Boğazı sıkılan Kaplan “Yere batsın başkanlığınız”, “Yere batsın Saray’ınız” diye haykırdı. Mecliste bir kadının bir erkek tarafından uğradığı şiddete dair üretilen tepkilerin son derece az olması ve erkek şiddetinin aynı oranda olağan karşılanması çok

da şaşırtıcı değildir. Ve olmamıştır. Asıl şaşırtıcı gelen şey ilerleyen günlerde mecliste yaşanan ve kadın vekillerin magazinsel yaklaşımlarla ele alındığı şiddet görüntüleri olmuştur. Aylin Nazlı Aka tek kişilik eylem yaptı. AKP’li kadın vekiller Nazlı Aka’yı linç etmek istedi. Linç insana karşı işlenen en adi suçlardan biridir. Ayrımcılık, ırkçılık, türcülük ya da kadın düşmanlığı en bilindik gerekçeleridir linçin. Meclis kürsüsünden ifade edilen farklı bir düşünceye, bir eyleme dahi tahammülü olmayan AKP’li kadın vekiller adeta Aylin Nazlı Aka’yı linç etmiş ve Aka ile dayanışmak için meclis kürsüsüne gelenlere de saldırıda bulunmuşlardır. Dayanışmaya gelen kadın vekiller de şiddete uğramıştır. O esnada Aka’nın yanına gelen HDP’li vekil Pervin Buldan’a AKP’li vekil Gökcen Özdoğan Enç tekme atmıştır. CHP’li vekil Şafak Pavey’in ise protezleri zarar gördüğü için ikisi de hastaneye kaldırılmıştır. Ardından günlerce kadın vekillerden şiddet görüntüleriyle bahsedilmiştir. Fatma Kaplan’ın bir erkek tarafından şiddete uğramasının etkisi saatler sürerken, kadın vekiller “saç saça baş başa birbirine girdi” tarzındaki haberler ve görüntüler günlerce servis edilmiştir. Kadın kadını şiddete uğratır mı? Öncelikle şunu demeli: Biyolojik cinsiyeti kadın olan bir bireyin erkek gibi düşünmesi ve davranması mümkündür. Daha doğrusu erkek egemen bir anlayış ve zihniyet taşıyabilir. Böyle bir tutum sergileyebilir. AKP’li kadın vekillerin saldırgan tutumlarını yönelttikleri hedeflere bakarak tam da bu anlayış gereği ortaya çıktığını anlayabiliriz. Bu

aynı zamanda demektir ki bir kadın sadece kadın olduğu için yapabileceği tüm hatalardan muaf tutulamaz. Meclisi kadınlara erkekler bahşetmedi. Bu meselenin bir başka yönü de AKP’li vekil Gökcen Özdoğan Enç’in tutumları, muhalefet kesimleri tarafından eleştirilirken ortaya çıkmıştır. “Kadınları birbirine kırdıran zihniyetiniz” diye yermek ve eleştirmek de kadını edilgen yapmıyor mu? Hep bir üst aklın yönlendirmesiyle mi hareket ediyor kadınlar? Diyorlar ki; AKP’li erkek vekiller “Aylin Nazlı Aka’nın etrafını sarın” diye kadın vekillere talimat, işaret, akıl vermişler. Eğer Enç’in kendi partisine yaranmak duygusuyla da olsa içinden Pervin Buldan’a şiddet uygulamak geçmese o hareketleri yapamaz. Enç bir AKP’lidir, Enç Kürt düşmanıdır ve türcüdür. Ayrıca kadınlar da erkekler gibi dövüşebilir, bunu yanlış bir şey de olsa isteyebilirler. Sorun bu öfkenin hedefi nedir, kimdir oraya bakmalı. Kadından “doğası gereği” naziktir, kırılgandır, duygusaldır, hassastır türünden gerekçelerle kadın vekillere yakışmadı demek toplumsal cinsiyeti tekrar tekrar üretmektir. Kendilerini bir sınıf olarak gören ve bu sınıfın erkekler karşısında ezildiğini gören kadınlar birbirine şiddet uygulamaz, dayanışır! Mecliste yaşananların özetini bu cümlede bulmak gerekir. AKP’li kadın vekiller özgürce düşüncesini açıklayan ve bunun için mecliste eylem yapan kadın vekile şiddet göstermiş ve kadın dayanışmasının anlamını bilenler ise yan yana gelmişlerdir. Mecliste ve sonrasında hastanede kadın dayanışması ortaya çıkmıştır. Mecliste, sokakta, hastanede kadın dayanışması her yerde…


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

KADIN EMEĞİNİN FABRİKALARDA ÇİFTE SÖMÜRÜSÜ

K

adınların cinsiyetçi iş bölümü gereği erkek egemen kapitalist sistem içerisinde 2 defa sömürüldüğünü hemen hepimiz biliyoruz ve söylüyoruz. Fabrikalarda, tarlalarda, bürolarda nerede olursa olsun toplumsal üretime katılan biz kadınların bir de yapmak zorunda kaldıkları ev hizmetlerinin (ev emekleri) görünürlüğü ve karşılığı bu sistem içerisinde yok. Biz kadınlar kapitalizme ve erkek egemen sisteme karşı verdiğimiz mücadeleyi her zaman birlikte yürütmek durumunda kalıyoruz. Çünkü çalışma alanlarımızda yaptığımız mesainin devamı olarak evlerde de çalışmak zorunda kalıyoruz ve üzerimize yapışan kadınlık rollerinin yeniden yeniden üretimini engelleyemiyoruz. Yani öyle bir an geliyor ki işteki veya evdeki hangi patron tarafından sömürüldüğümüzü bile ayırmadan kendimizi sınırsız üretime kaptırıyoruz. İçine çekildiğimiz bu zorunluluklar içerisinde bir bakmışız hemen her şeyi biz yapar hale gelmişiz. Bundan en çok da kadın işçi yoğunluklu çalışan iş yerlerinin memnun olduğunu söylemek zor değil. Çünkü yoğunluğu kadın işçi çalışan fabrikalarda kadın emeği bir erkek işçiye göre kat be kat fazla oluyor ve kadın işçiler kat be kat daha fazla sömürülüyor. En son Silivri’de bulunan Sertplast iş yerinden örgütlenmek üzere sendikamıza başvuran kadın işçilerle yaptığımız hasbihalde öğrendiklerimiz tam bu çok katlı sömürüyü tarif ediyor. Haftada 72 saate varan çalışma sistemiyle çalışan iş yerinde; kadın işçiler günde 12 saat aralıksız fabrikadalar. Geçirdikleri bu 12 saat içinde hem enjeksiyon makinesinde üretim yapıyorlar hem de çalıştıkları bölümün düzeninden sorumlular. Erkek işçilerle beraber çalışmalarına rağ-

men biriken çöplerden, ısınma sorunundan kadınlar sorumlu. Ve hatta daha beteri, öğlen yemek servisini kadın işçiler üstleniyorlar. Gelen yemeklerin ısıtılması ve servis edilmesinde kadın işçiler görev alıyorlar. Bu emek nasıl tarif edilir, nereye konur, nasıl anlatılır artık bilemiyorum. Bildiğim bu toplumsal cinsiyet rollerine karşı daha fazla mücadele etmemiz gerektiğidir ve kadınlara dayatılan bu karşılıksız emek için daha fazla ne yapılacaksa onun yapılması gerektiğidir. Tabi erkek işçilerin bu durumdan çok da şikayetçi olmadıklarını anlamak zor değil. Zira kadınlar yapmasa erkekler yapmak zorunda kalacak veya erkekler kadınların gördükleri bu işler görülmediği takdirde, kendileri talep etmek, bu hususta mücadele etmek zorunda kalacaklar. Tıpkı kadınların ev işçi emekleriyle gördükleri ev işi, hasta bakımı, çocuk bakımı işlerini görmese bunların kamusal olarak çözülmesini talep etmek zorunda kalacağı gibi. Yine kadın işçilerin bu emekleri karşılıksız kalırken, kadın olmaktan kaynaklı birçok sorunları da görmezden gelinmektedir. Dokuz dakikadan fazla tuvalet molası kullananların ücretinden kesinti yapılıyor. Kadın olmak-

tan kaynaklı durumlar yok sayılıyor. Üretim alanlarının soğuk olması, ısınma problemi, hijyen problemleri kadınları daha fazla etkiliyor. Ve tüm bunların yanı sıra kadın ağırlıklı işçi çalıştıran fabrikalarda kadın emeğine bakış, örgütlenme sorunlarını çoğaltıyor. Kadınlar sendikalarda kendilerini ifade edemedikçe örgütlenme ihtiyaçlarını da fark edemiyor veya önemsemiyorlar. Patronlar kadınların örgütsüzlüğünü çok iyi kullanıyor ve 10 yıllık işçilere dahi asgari ücret ödüyor ve hiçbir gerekçe bildirmeden işten çıkarabiliyor. Bu sebeple kadın işçilerin örgütlenerek kendi sorunlarına daha fazla müdahale etmesi gerekiyor. Bunu yaparken ilk adım toplumsal cinsiyet rollerini reddetmek ve fabrikalarda daha fazla yan yan gelmek, sendikalarda daha fazla görev almak olmalı. Kadın işçi arkadaşlarımıza buradan seslenerek, açık çağrı yapıyoruz. Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası ve Bağımsız Metal İşçileri Sendikası’nın kapıları kadınlara sonuna kadar açıktır. Gelelim, dahil olalım, kendimiz için emek harcayalım. Sendikalarda örgütlenelim; evde, işte biriken emeklerimize sahip çıkalım.

BATİS

Erkek işçilerle beraber çalışmalarına rağmen biriken çöplerden, ısınma sorunundan kadınlar sorumlu. Ve hatta daha beteri, öğlen yemek servisini kadın işçiler üstleniyorlar. Gelen yemeklerin ısıtılması ve servis edilmesinde kadın işçiler görev alıyorlar.

17


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

EV İŞÇİLERİNE İNSANA YAKIŞIR İŞ! TÜLAY YILDIZ

“Annemin yokluğu hayatımızda çok büyük bir eksiklik. Keşke o cam kirli kalsaydı.”

Y

ukarıda tırnak içinde yazan cümleler İstanbul Bostancı’da 13 Kasım 2013 tarihinde temizlik yaptığı evin camından düşerek yaşamını yitiren Rukiye Şimşek’in oğlu Emre’ye ait. Rukiye 42 yaşında, beş yıl önce ev işçisi olarak çalışmaya başlamış. Çalışmak istemesinin sebebi ise yıllardır kirada oturduğu Fındıklı Mahallesi’nde ev sahibi olma hayali. Kredi çekerek 2012 yılında kirada oturdukları mahallede ev satın alarak hayalini gerçekleştiriyor Rukiye. Ve aldığı evde sadece bir yıl oturabiliyor. Olayı dramatik hale getirmek için yazmıyorum bunları. Rukiye gibi milyonlarca ev işçisi kadın yaşamı yeniden kurmak ve üret-

18

mek için emeğiyle çalışıyorlar. Ancak bu ülkede hala ev işçileri iş yasası kapsamında değil. İşçi olarak görülmüyorlar. İşçi olarak görülmedikleri için de çalıştıkları evlerde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri alınmıyor. Doğru ya işçi olarak sayılan işçilerin bu ülkede can güvenlikleri de yoktu değil mi? Bir de üstüne adına kader deniyor. Biz sermayedarların kar hırsının, üç kuruşun hesabını yapıp işçilerin can güvenliklerini almadıkları şeyin kader olmadığını Soma’dan, Ermenek’ten, Esenyurt’tan, Mecidiyeköy’den, Ostim’den, Şirvan’dan çok iyi biliyoruz. Gültekiye Özmen, Fatıma Aldal, Pakize Akçam ve Rukiye Şimşek camdan düşerek yaşamlarını yitirdiler. Rukiye de Soma’da yaşamını yitiren pek çok işçi gibi oturduğu evin kredi borcunu ödemek için çalışıyordu. Rukiye’nin ölümünden sonra ailesi ile iletişime geçen İmece Ev İşçileri Sendikası dava süreci başlattı. Her seferinde hâkimin eksik ve hatalı hazırlanmış, oldubittiye getirerek güya Rukiye’nin intihar ettiğinden bahseden saç-

ma sapan bilirkişi raporlarıyla karar vermeye çalıştığı mahkeme yaklaşık dört yıldır devam ediyor. Her mahkemede ev işçisi kadınlar sürece sahip çıkıyorlar. En son 24 Ocak 2017 tarihinde karar duruşması olması beklenen mahkeme gerçekleşti. Ve yine ev işçilerini görmezden gelen ve Rukiye’yi kusurlu bulan rapora sendika avukatı itiraz etti ve bu rapora göre karar verilmesinin doğru olmayacağını beyan etti. Sendikayla birlikte iş sağlığı ve iş güvenliği uzmanı tarafından hazırlanan raporun dikkate alınmasını gerektiği söylendi. Salonda bulunan ev işçisi kadınların, sendika aktivistlerinin, sendika avukatının ve ailenin kararlı duruşu hâkimin karar almasını engelledi. Ve dosyadaki mevcut rapor arasındaki çelişkilerin giderilmesine, dosyada daha önce görev yapmış bilirkişilerden hariç üçlü iş güvenliğinde uzman heyetin görevlendirilerek yeniden rapor hazırlanmasına karar veren hâkim bir sonraki mahkemeyi 23 Mayıs 2017 tarihine erteledi. Mahkeme sürecini izlerken aklımdan şunlar geçiyordu: Kirli camları silen ev işçisi kadınlar; yorgun argın otobüslerde evine dönen, hayalleri olan, “kızının kendi gibi ev işçisi” olmasını istemediği için her şeye rağmen okusun isteyen, otobüste minibüste birbirlerini yüzlerindeki yorgunluktan tanıyan ev işçisi kadınlar, o camları silerken bu dünyanın bütün kirini temizliyorlar aslında. Ve bu temizlik hiç bitmiyor. Evde, iş yerinde… Dünyada yaklaşık 53 milyon ücretli ev işçisi olduğu tahmin ediliyor. Bu nasıl olabiliyor? Bu kadar büyük bir iş gücü nasıl görmezden geliniyor. Elbette ki görmezden gelinmesinin başında ev işçiliği yapanların çoğunun kadın olması var. Kadınların yaptıkları işler görünmez, değersiz

ya da düşük değerde. Çünkü ev işçisi kadınlar zaten kendi evlerinde bu işi ücretsiz yapıyor, niye başka evde yaptığında kıymetli ya da güvenceli olsun ki! Bütün mesele bu noktada yatıyor. Dünyada ev işçiliğini erkekler yapıyor olsaydı kesinlikle bu statüde olmazdı. Nasıl olurdu kısmını yazmıyorum biraz düşünürsek bulabiliriz. Zaten bugüne kadar ev hizmetlerinin iş yasası kapsamı dışında tutulabilmesinde, kadın emeği üstüne sinsice çöreklenen erkek egemen kapitalist sistemin çıkarları olduğunu biliyoruz. Ev işçisi kadınların mücadelesiyle görünür hale gelen ev işçileri haklarını almada çok kararlı. Güvencesiz ve esnek çalışmanın alabildiğine yaygınlaştığı, işçilerin mevcut haklarının parmaklarının arasından kayıp gittiği şu günlerde daha fazla emeğin sesini yükseltmeliyiz. Biz yoksulların, emekçilerin, işçilerin ve kadınların emeğimize sahip çıkmaktan başka şansımız yok. Rukiye ve yaşamını yitiren bütün ev işçisi kadınların yaşamını yitirmesinde devletin payı çok büyük. Aynı oranda ev işverenler de yaşanan ölümlerden sorumludur. Ev işçileri işçi sayılmadığından, işçi sağlığı ve iş güvenliği yasal güvence altına alınmamış ve denetimsiz bırakılmıştır. Dolayısıyla mutlaka bir gün ev işçilerinin örgütlü mücadelesi, hem devletin hem de işverenin ev işçilerine hesap vereceği zamanları doğuracaktır. Rukiye Şimşek ve yaşamını yitiren bütün ev işçisi kadınları saygıyla anıyorum. “Ev işi iş, ev işçisi işçidir. Ev işçilerine insana yakışır iş sözleşmesi ILO-C189 imzalansın.* Ev işçileri iş yasasına alınsın. Ev işçileri İş Sağlığı ve İş Güvenliği Yasası’na alınsın!”* *Ev işçisi kadınların talepleri


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

EKİM DEVRİMİ VE GENÇLİK

E

kim Devrimi’nin 100. yılındayız. Dünyanın kaotikleştiği, küresel kapitalizmin derinleştiği bir dönemde Ekim Devrimi’ni anmak, Ekim Devrimi’nin ruhunu ve bilincini tazelemek her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. 2011’de Avrupa’da başlayan isyanları, Ortadoğu baharı ile devrilen diktatörleri gördük. Dünya halkları yüz binler, milyonlar olarak sokaklara indiler. Neo-liberalizmin yarattığı cehenneme karşı halklar domino taşları gibi birbirini tetikleyerek, dünyayı kapitalizme ve diktatörlüklere karşı bir isyan havasına büründürdüler. Fukuyama’nın sözü akıllardadır, Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra “Dünyanın sonu geldi.” demişti. Kapitalizmi ilelebetliğini kendi cenahından bu sözlerle anlatmıştı. Gözüküyor ki Sovyetler yıkıldıktan sonra dünyanın çocukları büyüdüler, dünyanın gençleri oldular. Şimdi Ekim Devrimi’nin kaldığı yerden yeni bir kuşak ve yeni bir bilinçle yola çıkmış gözüküyorlar. Yaşanan bütün isyanların ortak bir özelliği de gençliğin öncü rolde olması. Bütün çatışmalarda burjuvazinin uykularını kaçıracak gençler en önlerde oluyor. Gençliğin enerjisi, yaratıcılığı halkların devrime giden yoldaki gücünün güncelliğini her zamankinden daha fazla koruduğu ortadadır. Bizler bunlara birebir tanıklık ettik. Gezi isyanında gençlik yine ait olduğu yerdeydi, en öndeydi. Barikatların arkasında çatışarak Taksim Meydanı’na giden yolu açmıştı. Ve aslında gençliğin yeteneklerini, yaratıcılıklarını, mizahını bu çatışmalardan sonra daha net gördük. Aslında neleri başarabileceğimizi gördük. Gezi Parkı içinde dayanışma yerleri kurmak, revirler kurmak, yemek yerleri kurmak, yani bir gün önce yakıp yıktığın yeri yeniden inşa etme bilincine erişmek. Bu çok önemli bir deneyimdir. Gençliğin devrimci bir süreçte bizlere

yeteneklerini, misyonlarını çok renkli bir şekilde göstermiştir Gezi direnişi. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılına girdiğimiz bir dönemde gençliğin bu ruhu ve bilinci geliştirmesi önemlidir. Özelikle baskıların arttığı, faşizmin tırmandığı bir dönemde gençliği örgütlemek, gençliğin tarihin gidişini belirlemedeki rolünü alması açısında önemlidir. Ekim Devrimi’nin arife günlerinde de gençliğin örgütlenmesi önemliydi. Lenin Sovyet devrimine doğru ilerlenirken gençliğe önem atfetmiştir. Lenin, Savaş Komisyonu’na gönderdiği mektupta “Gençliğe gidin beyler. Bu her şeyi kurtaracak olan tek yoldur.” der. Petersburg Savaş Komisyonu’na gönderdiği bu mektupta da değindiği gibi çıkardığı deneyimlerden, Bolşevik Parti’nin tıkanmalarını açmak çizdiği yol, gençliğin örgütlenmesi, sorumluluk verilmesiydi. Gençliğin devrimci kalkışmadaki durumu güncelliğini korumaktadır. Bunu Gezi isyanında gördük, Kobane serhildanında gördük. Bugün Rojava devriminin savunucusu gençlerden oluşuyor. Gençliğin devrim-

ci ruhu, dinamizmi ve fedakarlığı hala içlerinde durmaktadır. Bunları açığa çıkartmak, gençliği örgütlemek önümüzde durmaktadır. Lenin bir yoldaşına yazdığı mektupta şöyle anlatır: “Profesyonel devrimci gittiği her yerde düzinelerce bağlantı yaratmalı, bizzat yanlarında bulunduğu sürece tüm işi yeni gençlerin ellerine vermeli, onları eğitmeli ve yönlendirmelidir. Talimatla değil, iş ile.” Gençliğin faşizmin tırmandığı ve kapitalizmin krizinin derinleştiği böyle bir süreçte görevlere soyunmasının, devrimci mücadelenin gelişmesinde sorumluluk almasının dönemidir. Örgütümüz Ekim Devrimi’nden çıkarttığı deneyimlerle 3. Dönem Stratejisi ve 21. yüzyıl sosyalizmi ufkuyla yoluna devam ediyor. Bu ilerleyişin en önemli ayaklarından birini gençler oluşturuyor. Gençlik burjuvazinin ve diktatörlerin korkulu rüyasıdır. Gençlik saldırılara karşı halkın güvenliğidir. Mahallelerimizde çeteleşmelere ve uyuşturucuya karşı, umudun teminatıdır. Gençlik halkların yüreklerindeki umut, coşku ve öfkedir. Düzenin çürümüşlüğü-

CAN ATEŞ

ne karşı gençliği örgütleyerek mücadeledeki yerlerini aldırmalıyız. Düzenin çetelerine gençliği kaptırmamak için örgütlemeliyiz. Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında Engels’in bir anekdotuyla bitirelim: “Bizde, devrimin partisinde, gençliğin ağır basması doğal değil mi? Biz geleceğin partisiyiz ve gelecek gençlerindir. Yenilikçilerin partisiyiz, gençlik ise yenilikçilere her zaman severek taraftarlık eder. Biz eskiye, çürümüşlüğe karşı amansız bir savaşın partisiyiz; amansız savaşa ise her zaman ve herkesten önce gençlik hazır olacaktır.” Yeni ufuklar ve bilinçle dünya halkları yola çıkıyor. Şan olsun Ekim Devrimi’ne!

19


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

BELGRAD ORMANI’NA DOKUNMA! SİDAR ARSLAN

Belgrad Ormanı’nın doğal bütünlüğünün korunması gereken son parçasını da ikiye bölecek ve binlerce ağacı katledecek “Dekovil Hattı” demir yolu projesi, her ne kadar nostaljik turistik amaçlı denilse de Belgrad Ormanı için son çılgın projelerden biridir. Ormanlar parçalandıkça yok olmaları kolaylaşan ekosistemlerdir; daha önce üçüncü köprü otoyolu için üst kısmından bölünmüş olan Belgrad Ormanı zaten yaralıdır. Bu çılgın proje ise Belgrad Ormanı’nın idam fermanıdır.

20

H

ükümetin tüm hak savurganlığı tepesindeki gölgenin korkusuyla hız kesmeden devam ediyor. Her gün yeni katliamlar yeni hukuksuzluklar ile karşı karşıya kalıyoruz. İşçiler, kadınlar, Kürtler ve dahi tüm yurttaşlar gibi doğa da bu durumdan nasibini alıyor. Daha yeni Karadeniz’deki şüpheli orman yangının cılız yangınları sürerken şimdi de Belgrad Ormanı için ölüm fermanı imzalanmış kapalı kapılar ardında. Yavuz Sultan Selim adından mıdır, bilinmez, köprü açıldı, bağlantı yolları bitti, ama orman katliamı bitmedi! Bu barbarlık projesinden en çok zarar gören ilçelerin başında, belki ilk sırada Çekmeköy geliyor. Köprü açıldığından bu yana Çekmeköy trafiği daha bir keşmekeş olmakla kalmayıp ormanlarını kaybetmeye de devam ediyor. Köprü bağlantı yolu üstünde, Çekmeköy-Ümraniye sapağı ile Çavuşbaşı tünelleri arasında kalan bir alanda en az bir aydan beri ağaçlar kesiliyor. Kesilen ağaçları kütüğe çevirme istasyonunda asılı küçük bir tabelada ‘yetkili’ (işveren) olarak Kanlıca Orman İşletme Müdürlüğü, ‘işin tanımı’ olarak ‘Orman Bakım Çalışması Alanı’ bilgisi veriliyor. Ağaç kesimi hakkında başka detay yok. Bağlantı yoluyla bir alakası olmayan bu ağaç kesimi, ‘Yeni rant alanları açmak için bir hazırlık mı?’ sorusunu ister istemez akla getiriyor. Görüleceği gibi, üçüncü köprü bağlantı yollarında otoyolun bittiği yer ile orman arasında tel örgü var. Kesim yapılan alanın hizasındaki tel örgü ile yol arasında bırakılmış mesafe, süren ağaç kesiminin ağaç bakım çalışmasından öte bir şey olduğunu düşündürtüyor. Yani yol boyunca, yol ile tel örgü arasındaki mesafe ortalama 10-15 metre iken, kesimin yapıldığı alanın hizasında bu mesafe 70-80 metreye

çıkıyor. Ayrıca, bu daha geniş alanın sınırları içinde mıcır, çakıl tepeleri ve hazır beton blokları gibi inşaat malzemeleri de göze çarpıyor. Bu manzara karşısında, yol kenarından 70-80 metre sonra başlayıp iç kısımlara doğru süren ağaç kesimi, acaba yeni bir bağlantı yolu, ‘bağlantının bağlantısı’ için mi, sorusunu akla getiriyor. Daha açıkça sorarsak, Polonezköy’ü üçüncü köprü bağlantı yollarına bağlamak için mi yapılıyor bu ağaç kesimi? Ya da yol kenarındaki alana yığılı inşaat malzemeleri ne anlama geliyor? Oraya bir tesis mi kurulacak? Kuzey Ormanları Savunması’nın yaptığı habere göre kesim ekibinin başı olan kişi, ‘kesilen ağaçların ömürlerinin sadece kırk yılla sınırlı olduğunu’ ve bunun bize ‘Amerika’nın bir kazığı’ olduğunu; oysa yerine dikilecek fidanların ‘yerli ve milli’ olmakla kalmayıp ‘ömürlük’ fidanlar olacağını söyledi! Bu sözler ağaç kesim ekibinin başındaki kişinin, sorduğumuzda bize dalga geçer bir ton kullanmadan, ciddi ciddi söyledikleridir. Umarım, Çekmeköy Ormanlarında bu kesim emrini verenlerin daha tatmin edici bir yanıtı vardır! Orman Bakanlığı, İBB ile iş birliği yaparak hazırlanan inceleme raporu ve teklifle 14.000 ağacın kesilerek Fatih Ormanlarında 175.000 m2’lik alanı imara açma hazırlığı içinde. Böylece ortaya yaklaşık 355.000 m2’lik Orman ve Su İşleri Bakanlığı Fatih Ormanı Yerleşkesi adıyla yeni bir rant alanı açılmış olacak. Hangi sermaye grubuna, kimlere satılacak göreceğiz. Şimdi de gözlerini Belgrad Ormanı’na diktiler yeni demir yolu projesi için. Belgrad Ormanı 1817’de 12 bin hektardı. 1950’de ‘muhafaza ormanı’ statüsünü kazandı. En üst düzeyde

korunacaktı, tek bir ağaç kesmek bile yasaktı. Orman bugün 5 bin 524 hektar. 2012’de tarihi bentler çevresindeki alanlar ‘tabiat parkı’na dönüştürüldü, yeni piknik yerlerinin düzenlemesine açık hale geldi. Belgrad Ormanı, İstanbul ve çevresinde canlı varlığı açısından da önemli bir bölgedir. Çok sayıda kuş, sürüngen ve memelinin doğal yaşama ortamıdır. Ormana yönelik koruma tedbirleri ve hayvanlar için koyulan av yasaklarıyla, tehlikede olan türler burada rahatça üreme olanağı bulabilmektedir. Su varlığı bakımından da oldukça zengin bir coğrafyası olan Belgrad Ormanı, irili ufaklı pek çok akarsuya ev sahipliği yapmaktadır. Bu akarsulardan bazılarının önüne Osmanlı döneminde bentler kurulmuştur. Orman sınırları içinde farklı noktalara dağılmış toplam 6 adet tarihî bent bulunmaktadır. Binlerce ağacı katlederek geçirilmesi planlanan “Dekovil Hattı” demir yolu projesine, Belgrad Ormanı’nın korunması gereken doğal bütünlüğünün parçalanmasına, Kuzey Ormanları’nın nefesini İstanbul’a taşıyan Cendere Vadisi’nin yeni rant projelerine açılmasına karşı bir imza kampanyası başlatıldı ve bir bildiri yayınlandı. Belgrad Ormanı’nın doğal bütünlüğünün korunması gereken son parçasını da ikiye bölecek ve binlerce ağacı katledecek “Dekovil Hattı” demir yolu projesi, her ne kadar nostaljik turistik amaçlı denilse de Belgrad Ormanı için son çılgın projelerden biridir. Ormanlar parçalandıkça yok olmaları kolaylaşan ekosistemlerdir; daha önce üçüncü köprü otoyolu için üst kısmından bölünmüş olan Belgrad Ormanı zaten yaralıdır. Bu çılgın proje ise Belgrad Ormanı’nın idam fermanıdır.


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

Yayınlanan bildiride yetkililere şu sorular yöneltildi: – 1 Şubat’ta ihaleye çıkması beklenen Dekovil projesinin Belgrad Ormanı içindeki 6,5 km’lik hattı üzerinde gizliden hazırlıklara mı başlandı? Hangi projeye göre ihale yapılıyor? – Belgrad Ormanı içindeki hat üzerinde ağaçlar neden işaretli? – Ormanlık alandaki hattı sınırlar gibi çevreleyen tel örgüler neden var? – Neden bizler proje ve proje süreci hakkında bilgi alamıyoruz? – Dekovil hattı hangi metro hatlarıyla birleşecektir? – Belgrad Ormanı’ndan geçecek olan bu hattın güzergâhı nedir? Uzunluğu kaç kilometredir? – Bu proje Belgrad Ormanı’nın kalbine hançer vuracaktır. Ormandan kaç adet ağaç kesmeyi planlamaktasınız? Bunun sonuçlarının farkında mısınız? – Yapılacak olan ihalede raylı sistem hakkında yapılacak olanın ne olduğu belli değildir. 1 Şubat’ta yapılacak olan bu projenin ihalesi hattın tamamı için mi yoksa birinci kısmı için mi düzenlenecektir? – Belgrad Ormanı’nın su kaynakları, bitki örtüsü ve canlı türleri nedir? – Belgrad Ormanı’ndan geçecek olan bu güzergâhın dışında kalan ormanlık alan için nasıl bir planlama yapmayı düşünüyorsunuz? – Dekovil hattının geçeceği güzergâh için ilgili kurum, kuruluş ve üniversitelerden görüş alınmış mıdır? Alındıysa nasıl görüş bildirmişlerdir? – Dekovil hattı için ÇED raporu düzenlenmiş midir? – Dekovil hattı için fizibilite ve maliyet çalışması yapılmış mıdır? Yapılmışsa çıkan sonuç nedir? – Dekovil hattının geçeceği güzergâh boyunca imara açılacak alanlar nerelerdir? – Yaklaşık 13 yıldır Belgrad Ormanı içinde ve civarında yeraltı suları ile kaynak suları pompalarla çekilip şişeleme tesislerine taşınmakta. Bu süreçte civarda açılan kuyulardan çekilen suların ekosistem üzerinde

olumsuz etkileri ne olmuştur? Dere ve dere yatağı canlılarının yok olduğu doğru mudur? – Belgrad Ormanı’nın içindeki tarihi su bentlerine ne olmuştur? Tüm bu soruların cevaplarını beyhude bir bekleyiş içinde değil örgütlü bir direniş içinde aramalıyız. Yoksa iktidarın bu saldırganlığı ve uzun adamın hırsları hayatı, emeği, doğayı geriletmeye devam edecek. Bu karanlık daha karanlık olmadan bu direnişten önce bir hayır sonra daha fazla hayır çıkarmak lazım.

21


Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

SURİYE SAVAŞINDA YENİ BİR AŞAMA: ASTANA SEÇKİN TAN

3.

Dünya Savaşı ilan edilmemiş olsa da birçok ülkenin Suriye ve Ortadoğu’da süregiden savaşta yeri var. Özellikle altı yıldır şiddeti düşmeyen Suriye sahası dünyanın merkezi haline geldi. Emperyalist ülkelerin ‘süper güç’ gösterisine dönüşen Suriye, eğer yeni bir dünya düzeni kurulacaksa önemli bir yere sahip olacak. Şüphesiz bugün gelinen noktada bütün tarafları savaşın yıkıcılığı değiştirdi. Suriye rejimini devirmek için yola çıkan ve siyasi çözüme kendini kapatan silahlı grup ve onları destekleyen ülkeler yüzde yüz başarı kaydedemediler. Nitekim bugün idare ettikleri alanları bir bir yitirmekteler. Altı yıllık savaşta ABD’nin başını çektiği, çeşitli silahlı grupların da yer aldığı çok sayıda toplantı ve konferanslar (Türkiye Girişimi, Arap Birliği Girişimi, Dostlar Grubu Girişimi, Annan Planı, Cenevre Konferansları, Riyad Görüşmeleri vs vs) gerçekleştirildi. Bu toplantıların sonuçsuz kalmasının birçok nedeni var. Fakat bu başarısızlığı üç başlıkta özetleyebiliriz. Bir, bu toplantılarda sahanın önemli bir aktörü olan Kürtlere (PYD) yer ayrılmaması; iki, silahlı grupların dağınıklığı ve üçüncüsü

22

Esadsız bir Suriye şartıyla masaya oturmak. Yaşam gerçekliğe dayanmayan politikaların nasıl kendini tükettiğini gözler önüne serdi.

ABD’NIN ORTADOĞU TAKINTISI

Özellikle ABD gibi emperyalist ülkelerin bütün yönetimlerinin Ortadoğu’ya nüfuz etmek gibi politikaları hep olmuştur. ABD Ordusu Generali Wesley Clark 2007’de katıldığı bir TV programında Körfez Savaşı’nda Savunma Müsteşarı olan Paul Wolfowitz’le yaptığı bir konuşmayı aktarır: “Kendisine ‘Sayın Müsteşar, Çöl Fırtınası’na katılan askerlerin performansından hayli memnun olmalısınız.’ dedim. O ise bana ‘Eh, çok da değil, çünkü Saddam Hüseyin’den kurtulmamız gerekiyordu ama kurtulamadık.’ dedi. Bu, Mart 1991’deki, bizim kışkırttığımız, daha sonra ise birliklerimizi kenarda tutup müdahale etmediğimiz Şii ayaklanmasından hemen sonraydı. Wolfowitz, ‘Ama bir şeyi öğrendik.’ dedi: ‘Ortadoğu’da askeri gücümüzü kullanabileceğimizi ve Sovyetlerin bizi durdurmayacağını öğrendik. Bir sonraki büyük süper güç karşımıza çıkıncaya kadar, bütün bu Sovyet yandaşı rejimleri -Suriye, İran, Irak- temizlemek için beş ila on senemiz var.’”1 Çöl Fırtınası ile Saddam Hüseyin devrilemedi fakat on yıl sonra öldürüldü. Şüphesiz ABD, Saddam’ı devirmekle ne Irak’ta ne de Ortadoğu’da inisiyatifi ele alabildi.

ABD’nin Irak Savaşı’ndan öğrendiği çok şeyler oldu. Neredeyse her isyan ya da çatışmada müdahil değilmiş gibi davranıp çözümün adresiymiş havası yarattı. ABD, Bush ve Obama yönetimi ile Ortadoğu’da istediği inisiyatifi elde edemedi. Ortadoğu kendi içinden gelişmeyen neredeyse hiçbir unsuru barındırmıyor. ABD yönetiminin başına gelen Trump’ın nasıl bir performans göstereceğini göreceğiz. Fakat yönetimi paylaştığı kurmaylarına bakarsak daha önce orduda görev almış generallerden oluşuyor. Bu unsurlar daha önce İran ve Şii bölgeleriyle şiddetli savaşı savunan kişilerdir. Gelecek açısından öngördüğümüz bir şey var ki o da Trump’ın Ortadoğu cehenneminin ateşini daha fazla körükleyeceğidir.

ÇÖZÜM ARAYIŞINDA SON DURAK: ASTANA

Baştan şunu söylemeliyiz ki Astana Suriye’deki savaşın kesin çözüm adresi olmamakla birlikte hem başka politik anlamlara sahiptir hem de kısmi çözüm için önemli bir adımdır. Savaş alanında çözüm üretemeyen güçlerin dışarıda masa kurduğu son yer Astana oldu. Yıllar içinde çok sayıda katılımcıyla yapılan toplantılara nazaran daha sade bir masa kuruluyor. Bütün görüşmelerin başını çeken ABD’nin yerini bu sefer Rusya aldı. Masaya oturan taraflardan şüphesiz en hoşnudu Esad ve müttefiki ülkelerdir. Daha Astana’ya gidilmeden çeşitli silahlı grupların temsilcisi konumundaki Türkiye’nin Rus Büyükelçisi’nin öldürülmesiyle görüşmelerdeki etkisi kırılmış oldu. Türkiye doğru bir düzleme oturtamadığı Ortadoğu politikasıyla her geçen gün kendini ateşe atmaktan çekinmedi.

Türkiye Suriye’de kaybettiği için Astana’da kurulan masaya oturuyor. Astana politik bir kazanım değildir. Ayrıca Türkiye’nin yanında durduğu silahlı grupların sahada önemli sayıda gücü olsa da savaşın seyrini değiştirecek yapıya sahip değiller. O nedenle Türkiye masada tutularak Esad karşısındaki savaş cepheleri en aza indiriliyor. Türkiye’nin Astana’da kırmızı çizgi olarak koyduğu tek kriter Kürtlerdir. Onun dışında hiçbir seçeneğe kapalı değildir. Bugün Ortadoğu’da Rusya ve İran’ın ensesinden tuttuğu bir Türkiye var. Yandaş basında reel hiçbir karşılığı olmayan ‘TSK zaferlerini’ sahadaki unsurlar izliyorsa hayli eğleniyordur. En son Erdoğan’ın itiraf ettiği “El-Bab’dan daha derinlere gitmeyeceğiz.” sözü nasıl bir cehenneme düştüklerini anlamalarına delalettir. Savaş kazanmak sadece silah ve savaşçı ile olmuyor. Hele ki Suriye’deki savaş kanser gibi bütün bölgeye yayıldı. Erdoğan’ın Suriye’de bitireceğiz dediği ne kadar unsur varsa Türkiye’de hücre ve kitle örgütlenmeleri had safhada.

KÜRTLER VE ASTANA

Suriye devletinin tümden ortadan kalkması için savaşmayan, demokratik bir ülkenin ve kendi yaşam alanlarını yönetmeyi ödediği bedellerle hak eden Kürtler bugüne değin neredeyse hiçbir çözüm masasına oturtulmadı. Bugüne kadar denetim altında tuttukları alanlarda demokratik yönetimi esas alan Kürtlersiz çözüm aramak sahada karşılık bulmayacaktır. Türkiye’yi masada tutmak için Kürtlerin çağrılmaması ikinci bir masaya ihtiyacı ortaya koyuyor. Mevcut haliyle Kürtlersiz demokratik bir Suriye’nin geleceğinden bahsetmek zaman kaybına yol açacaktır. 1)http://www.medyasafak.net/haber/2190/ cartalucci--suriye-savasi-yalnizca-baslangicti


Şubat 2017 / Sosyalist Dayanışma

EZİLENLERİN ADINI YÜCELTEN YÖNETMEN: “BİZİM” KEN LOACH

“BEN DANIEL BLAKE”

“Şu anda bir umutsuzluk döneminden geçiyoruz. Böyle umutsuzluk dönemlerinde aşırı sağ yararlanmaya çalışır. Biz yaşlılar bunun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini biliriz. Buradan bir umut mesajı göndermeliyiz.” Ken Loach

K

en Loach şimdilerde Türkiye’de yaşasaydı ne olurdu. Kadim arkadaşı senarist Paul Laverty ile birlikte ezilenlerin sorunlarını sinemada hepimizin içine işleyecek tarzda gerçekçi anlatabilen Ken Loach, eminim Türkiye’deki otoriterleşmeyi, tek adam rejimini, baskı ve zulüm düzenini çok iyi resmederdi. Büyük ihtimalle “tutuklu sinemacı” olurdu. Barış için imza atan sinemacılar hakkında da soruşturmaların yaşandığı şu günlerde, Ken Loach daha keskin çıkışlar yapar, çenesini tutamazdı. Devlet de “80 yaşında” demez, ibreti âlem olsun diye onu önce vatan haini ilan eder, sonra terör örgütü üyesi olmak veya propagandasını yapmaktan dosyasını hazırlar demir parmaklıklar ardına koyardı. Tavrını sadece beyaz perdede ifade etmeyen bir tutarlılığa sahiptir çünkü. 2012 Torino Film Festivali tarafından verilen yaşam boyu onur ödülünü reddetmişti bizim Ken Loach. Gerekçesi, film festivalini düzenleyen Ulusal Sinema Müzesi’ndeki işçilerin taşeron sistemiyle, düşük ücretlerle ve güvencesiz bir şekilde çalıştırılması, haklarını savunan işçilerin işten atılmasıydı. Ödülü reddeden Loach, açıklamasında “Nasıl olur da kendi hakları için mücadele eden ve bu sebepten dolayı işlerinden olan çalışanların dayanışma çağrısını duymazlıktan gelirim? Bu ödülü kabul etmek ve birkaç küçük eleştiri ile durumu geçiştirmek zayıf ve ikiyüzlü bir davranış olurdu. Beyaz per-

dede belirli bir duruşa sahip olup öte yandan diğer ortamlarda faklı tutumlarla bu duruşa ihanet edemeyiz.” demişti. Bu arada geçtiğimiz sene Cannes’da büyük ödülü alan Ken Loach, kendisiyle röportaj yapanlar üzerinden Türkiye’de baskı altındaki gazetecilere desteğini göndermişti. Bu sene 81 yaşına giren Ken Loach, yine bizden doğru filmler yapmaya devam ediyor. “Ben, Daniel Blake”i geçtiğimiz sene çekti ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülün aldı. Film, Ocak ayında Türkiye’de de gösterime girdi. Daniel Blake, İngiltere’nin küçük bir kenti New Castle’da yaşayan 59 yaşında bir marangoz ustasıdır. Londra gibi pahalı şehirlere nazaran biraz ucuzca bir kenttir New Castle. Eşi vefat etmiş olan Daniel Blake, çalıştığı sırada bir kalp krizi geçirir ve doktorlar tarafından çalışması yasaklanır. Biz zannederiz ki Batı Avrupa’da işçiler yüksek yaşam standartlarına sahip ve güvenceli. Neoliberal düzenin kurbanları artık her yerden çıkıyor ve bunu hem Daniel Blake’in yaşadıklarından görüyoruz hem

de Daniel’in bu süreçte tanıştığı Katie adında bir anne ve onun küçük çocuklarının başına gelenlerden. Daniel Blake işsizlik parası almak için girişimde bulunur ama insanı çıldırtan çarpık bürokratik işlemlerle baş edemez. Yardım parası alamayan Daniel Blake, birikmiş parası da tükenince büyük bir yoksullukla baş başa kalır. Bu süreçte Katie ve onun iki çocuğu ile büyük bir dostluk ve dayanışma hikâyesini de izleriz filmde. Katie, iki çocuklu yoksul işsiz bir genç kadındır. Ailesi Londra’da yaşamaktadır ama sosyal yardım mekanizması, onun gibileri büyük kentlerde istihdam etmemekte, küçük kentlere sürmektedir. Filmde onun yaşadıklarını seyrederken çok çarpılıyoruz. Bir konserve sahnesi var ki hafızalardan silinmeyecek görüntüler. Bizim 70’li yılların sosyal gerçekçilik diye nitelendirebileceğimiz romanlarda, filmlerde işlenen dramatik konuların 2010’lu yılların Batı Avrupa’sında nasıl yaşandığını seyrediyoruz. Yoksul, göçmen, işsiz kalmış kişiler üzerinden aslında koskoca yeni dünya düzeninin hali ahvalini anlatıyor.

ZEYNEP KORU

Yalnız bizde değil, tüm dünya yeni alt üst olma durumundan geçiyor ve bu geçiş çok sancılı yaşanıyor. Ama yarım milyonu aşkın kadının ve binlerce kişinin ırkçı, cinsiyetçi, kadın, göçmen, işçi düşmanı Donald Trump’a karşı sokaklara inmesi ezilenlerin de tarih sahnesindeki rolünün umut verici bir işareti. Daniel Blake de sessiz kalmıyor, anlamsız saçma sapan olan devlet işleyişine karşı öfkeleniyor, küfrediyor, “benim bir adım var” diyor bedeli ne olursu olsun. Bedeli ne olursa olsun umutsuzluk bizden ırak olsun…

23


KAPİTALİZM

Sosyalist Dayanışma / Şubat 2017

SÖMÜRÜ, EŞİTSİZLİK VE ZORBALIK

SOSYALİZM

24

EŞİTLİK, BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Şubat 2017 Sayı 52  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Şubat 2017 Sayı 52  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement