Page 1

Erdoğan Ateşle Oynuyor! Sosyalistler ve HDP Ekonomi, Kriz, Koalisyon, SYRIZA vs. Fiyatı: 2 TL

/SODAP

/SODAP74

www.sodap.org

TEMMUZ 2015 YIL: 5 SAYI 34

BARAJI YIKTIK!

DİKTATÖRLÜĞÜ DURDURDUK!

ŞİMDİ YENİ YAŞAMI KURALIM!

Çünkü Biz Onurlu Bir Aileyiz Barajı Yıktık, Şimdi Ne Yapmalı? Barış Toplumsallaşınca Güzel Yeni Dönemde HDP’nin Rolü 12 Eylül Rejimi Çatlarken Kenan Budak’ı Hatırlamak Harranlılar Nereye Koşuyor? Bir Kadın İşçinin Sistemle ve Kadınlıkla Mücadelesi Sönmeyen Ateş Öğretiyor: Özsavunmamızı Kuralım! Üniversitenin Bir Yılı “Yeşil Yok” Projesi Devrimci Kişilik ve Duruş İspanya Yerel Seçimleri


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK! UNUTTURMAYACAĞIZ!

YENİ YAŞAMI KURMAK İÇİN İLERİ! Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 5, Sayı: 34 Temmuz 2015 Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Sezgin Kartal Adres: Piyalepaşa Mah. Can Sk. No: 8/B Beyoğlu İstanbul İletişim: 0535 922 82 68 infosodap@gmail.com www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

HDP’nin barajı yıkarak aşması ülkenin gidişatını değiştirdi. Diktatörlük sistemine doğru gidişe dur dedik. İktidarını kaybetme korkusuyla AKP, her türlü provokasyonla seçim ortamını bloke etmeye çalıştı. Ağrı’daki provokasyonla başlayarak HDP’nin seçim bürolarına, parti binalarına, araçlarına saldırdı. Diyarbakır mitinginde bomba patlattı. İnsanları katletti. Ama olmadı, süreci tersine çeviremedi. Başta Kürt halkı olmak üzere olağanüstü soğukkanlılık ve bilinçle sürece yaklaşılması AKP’nin hayallerini suya düşürdü. Seçim günü sandıklara üst düzeyde sahip çıkılmasıyla da gereken yapıldı. %13’ü aşan bir oy oranıyla baraj yıkıldı ve AKP altında kaldı. Seçimlerden hemen sonra koalisyon tartışmaları ülkenin gündemine oturdu. AKP-CHP mi, AKP-MHP mi? Yoksa azınlık hükümeti mi? Olmadı yeniden seçim mi? Hangisi daha iyi, daha doğrusu hangisi daha kötü tartışmaları. Hatta tartışmalar öyle bir noktaya getirildi ki AKP-MHP koalisyonu ihtimali eskisinden daha mı kötü olur yaklaşımları. Şu kadarı çok açık ki hiçbir şeyi AKP tek başına belirleyemeyecek. Kaderimiz bir diktatörün elinde değil. Halk bunun dersini verdi. Yeter mi? Tabii ki yetmez. Şimdi işimiz yeni başlıyor desek abartmış olmayız herhalde. Bir önceki sayıda “Bir sonraki sefere zaferin çoşkusuyla geleceğin inşası için yapacaklarımızı tartıştığımız bir sayı sunma dileğiyle...” demiştik. Bu sayıda geleceğin, yeni yaşamın inşası için yapacaklarımızın tartışmasını başlatıyoruz. Bu konuda daha çok söyleyecek sözümüz, daha çok yapacak işimiz var. Umudu büyüttüğümüz bugünlerden aldığımız enerjiyle yolumuz açık olsun.


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

Erdoğan Ateşle Oynuyor!

26

Haziran sabahı Kobani’de patlayan bombalarla bir kez daha sarsıldık. IŞİD’ın doğrudan çoğu kadın ve çocuk sivilleri hedef alan vahşi saldırılarında 200’den fazla insan hayatını kaybetti. Suriye iç savaşının en büyük katliamlarından birisine tanık olduk. Bu kanlı tablonun ortaya çıkmasında Türkiye hükümetinin de inkâr edilemez bir rolü var. Kobani katliamı Kürtlerin Gre Spi, Arapların Til Abyad dedikleri Türkiye sınırındaki kentin YPG tarafından kurtarılmasının ardından gerçekleşti. Gre Spi, IŞİD’in en önemli lojistik merkezlerinden birisiydi. IŞİD Türkiye devletinin sağladığı engin hoşgörü sayesinde Gre Spi üzerinden hem insan ve silah geçişini sağlıyor, hem de petrol ticareti yapıyordu. YPG’nin kenti ele geçirmesiyle IŞİD en önemli lojistik üslerinden birisini kaybetmiş oldu. Gre Spi’nin IŞİD’den kurtarılmasının diğer önemli sonucu, Rojava’nın Cezire ve Kobani kantonlarının coğrafi olarak birleşmesi oldu. Böylece IŞİD’a karşı direnişin ve Rojava devriminin simgesi olan Kobani kenti yalıtılmışlıktan kurtuldu. İki yıldır IŞİD’le komşu olmaktan hiç rahatsız olmayan Türkiye hükümeti, Rojava kantonlarının birleşmesinden duyduğu rahatsızlığı açıkça ilan etti. Hala hükümetin başı gibi davranmaya devam eden Tayyip Erdoğan, YPG’nin etnik temizlik yaptığını iddia etti ve gelişmeleri seyretmekle kalmayacaklarını belirtti. AKP basınında yoğun bir kara propaganda başlatılarak YPG’nin IŞİD’den daha tehlikeli olduğu yazıldı. Ankara’da üst üste güvenlik toplantıları yapıldı ve çok geçmeden Kobani’de bombalar patladı.

Henüz tam netlik kazanmadıysa da IŞİD militanlarının en azından bir kısmının Türki üzerinden kente sızdığı anlaşılıyor. Özellikle Gre Spi’den kaçarak Türkiye’ye sığının militanların Kobani’ye sızmış olma ihtimali yüksek. IŞİD militanlarının Türkiye içinde rahatça dolaşabildiğini, devletin buna en azından göz yumduğunu Diyarbakır mitingindeki bombacıyla ilgili detaylar ortaya çıktıkça gördük. Dolayısıyla katliamcı çetelerin Türkiye üzerinden sızması hiç de şaşırtıcı değil. Katliamdan sonra yaptığı açıklamada bile Erdoğan, IŞİD’i lanetlemekten çok YPG’nin varlığından duyduğu rahatsızlığı ifade etti. Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmak istendiğini ve bedeli ne olursa olsun bunu engelleyeceklerini ilan etti. Bir iftar konuşmasında yapılan bu açıklama, Erdoğan’ın Kobani katliamında suç ortağı olduğunun itirafı adeta. Katliamdan sonra AKP basınında yazılıp çizilenler de Erdoğan’dan aşağı kalmadı. Katledilen masumları hiç anmadan, yaşanan trajediyle en ufak bir empati kurmadan Türkiye’ye karşı IŞİD ve YPG’nin tuzak kurduğu yaygarasını koparabilecek kadar alçaldılar. Gerek hükümet, gerekse hükümete basınının katliam sonrası açıklamaları, suçluluk telaşının ifadesinden başka bir şey değil. Son birkaç günde TSK’nın Suriye’ye sokulmak istendiğine dair haberlerle birlikte düşündüğümüzde, Erdoğan ve yakın çevresindekilerin çok tehlikeli bir oyun oynadığını söylemeliyiz. Kürt devleti kuruluyor paranoyasını kullanarak Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahaleyi meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Oysa Suriye Kürtleri bağımsız bir devlet kurmayı değil, demokratik bir Suriye’de özgürce yaşamayı tercih ettiklerini binlerce kez söylediler. Öte yandan

Suriye’de PYD’nin öncülüğünde kurulan özerk yönetimleri yok etmek için cihatçı çetelere kucak açıyorlar. Kürt düşmanlıkları yüzünden IŞİD’e bile sempati besleyebilecek bir noktaya gelmiş durumdalar. Oysa YPG’den daha az tehlikeli buldukları IŞİD, Kobani katliamından bir gün sonra Tunus, Kuveyt ve Fransa’da sivilleri hedef alan saldırılarda onlarca insanı katletti. Erdoğan’ın Suriye politikasının, eğer durdurulmazsa Türkiye’nin başına büyük belalar açacağı kesin. Erdoğan’ın beslediği cihatçı çeteler sadece Kürtlerle savaşmakla kalmıyorlar, Türkiye içinde de örgütleniyorlar. IŞİD’in Türkiye kentlerinde patlamaya hazır onlarca hücresi olduğu söyleniyor. Erdoğan bedeli ne olursa olsun derken, Türkiye’yi Pakistanlaştırmayı da göze almaktadır anlaşılan. Bu vesileyle bir kez daha belirtelim. Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurulmuyor, bir devrim gerçekleşiyor. Kürtlerin Rojava olarak adlandırdığı bu topraklarda yaşayan Kürt çoğunluk, Araplar, Türkmenler, Hristiyan ve Ezidilerle birlikte Suriye’nin sınırları içinde demokratik halk yönetimleri kuruyorlar. Kendilerini kanton biçiminde örgütleyen bu halk yönetimlerinde kadınlar aktif rol alıyorlar. Halk meclisleri ve kooperatifler kurarak kendi yaşamları üzerinde söz sahibi oluyorlar. Topraklarını cihatçı çetelere karşı kadın erkek birlikte savunuyorlar. Türkiye sınırlarında Ortadoğu halklarına örnek olacak yeni bir yaşam filizleniyor. İşte Tayyip Erdoğan’ın sindiremediği tam da budur. Türkiye’yi diktatörlüğe sürüklemeye çalışan Erdoğan, demokratik bir Suriye ile komşu olmak istemiyor, bu yüzden YPG yerine IŞİD’i tercih ediyor.

nin HDP etrafında kurduğu siyasi ittifak, Erdoğan’ın Türk tipi başkanlık hevesini kursağında bıraktı. Bu seçim başarısında en büyük payın Kobani Direnişi’ne ait olduğunu unutmayalım. Kobani savaşı AKP’nin maskesini düşürdü ve iki milyon Kürt, AKP’den uzaklaşarak HDP’ye oy verdi. Böylece baraj yıkıldı, Erdoğan başkan olamadı ve AKP tek başına hükümet kuramadı. Diktatörlüğe geçiş durduruldu, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önü açıldı. Dolayısıyla Kobani Direnişi, IŞİD’i durdurmakla kalmadı Türkiye’nin faşizme savrulmasının da önünü kesti. Türkiye demokrasi güçleri Kobani Direnişi’ne çok şey borçlu. Bunu hiç unutmadan Rojava Devrimi’ni daha güçlü bir şekilde sahiplenmeliyiz. Rojava’da bir Kürt devletinin değil, HDP’nin programına da ruhunu veren Yeni Yaşam’ın inşa edilmekte olduğunu Türkiye halklarına anlatabilmeliyiz. Hatırlayacak olursa “çözüm sürecinin” başlamasında Rojava’daki gelişmelerin çok önemli bir etkisi olmuştu. Hatta Rojava Devrimi’nin çözüm sürecinin başlamasında belirleyici faktör olduğu bile söylenebilir. Şimdi daha da ilerisini söylemek durumundayız; Türkiye’nin demokratikleşmesi Rojava’da yeşeren Yeni Yaşam’ın Ortadoğu coğrafyasına kök salmasına bağlıdır. Aksi durumda mezhepsel ve etnik çatışmaların kördüğümünde masumlar katledilmeye devam edecek. Emperyalistler ve diktatörler, bu çatışmalar sayesinde, arada bir timsah gözyaşları da dökerek, kanlı iktidarlarını sürdürecekler.

Türkiye demokrasi güçleri-

3


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

SOSYALİSTLER VE HDP M. Mert SİNAN

HDP

büyük bir iş başardı. Burası kesin. Bunda emeği olanlar ne kadar mutluluk ve gurur duysa o da sonuna kadar hakları. Fakat elde edilen bu büyük başarı ancak bir “başlangıç”. Ve dahası bu başarıyı daha da ileri taşıyabilmek için özellikle Batı’da yapılması gereken, özellikle sosyalistlerin başarması gereken çok önemli atılımlar var. HDP’nin başarısında Kürt Halkı’nın muazzam örgütlülüğünün aslan payı katkıyı sağladığı muhakkak. Seçimlere parti olarak girilmesinde, HDP’nin Batı’da da önemli bir karşılık bulacak bir taktik çizgiye çekilmesinde, seçim sürecinin genel parametrelerinin örgütlenmesinde, örneğin tüm örgüte sandık bazlı çalışmanın dayatılmasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin deneyim ve birikiminin çok önemli etkisi olduğu açık. Biz SODAP olarak HDK/P içinde en başından bu yana AKP’ye karşı çok net bir tutum alınması gerektiğini savunuyorduk. Bu konudaki ısrarcılığımızdan dolayı fazlaca yalnız

kaldığımız, anlaşılamadığımız zamanlar olmuştu. Dolayısıyla “Seni Başkan Yaptırmayacağız” çizgisinin sağladığı karşılığı çok önemsiyoruz. Fakat bu sloganın parti içinde çok daha kabul görür olabilmesi için Rojava’daki savaşta AKP’nin kirli yüzünün çok daha görünür olabilmesi gerekti. Bu tabloda eşyanın doğasına aykırı bir durum yok, sonuçta herkes kendi deneyiminden öğreniyor. HDP gibi çoklu bir partide de her yapılan önerinin hemen karşılık bulması mümkün olmayabiliyor. Biz aslında bu yazıda başka bir konu üzerinde durmaya çalışacağız. Kürt Özgürlük Hareketi ile diğer bileşenler arasındaki güç dengesinin giderek artmasının HDP’nin geleceğini nasıl etkileyeceği sorusuna verilebilecek cevaplar üzerinde düşünmek istiyorum. Öncelikle seçim sonuçlarının güç dengesizliğini büyüttüğünü düşünüyorum. Batılı seçmenin de HDP’ye önemli bir destek ürettiği açık ama bu desteğin Kürt halkının daha önce diğer partilere destek veren öbeklerinin ürettiği desteğe kıyasla sınırlı kaldığı da açık. Kürt olmayan öncelikle Alevi, solcu, demokrat unsurların, kesimlerin şovenizm hendeklerini aşarak partiye destek vermeleri çok anlamlı ve üzerinde çalışılması

gereken bir olumluluk. Fakat burada sadece seçim çalışmasıyla ya da HDP olarak aşılamayacak bir sorun var. HDP’ye verilen desteğin çok önemli bir kısmının Kürt Özgürlük Hareketi’ne verilen bir destek olduğu düşünülebilir. HDP çok önemli bir momentum kazandı, bu momentumun kazanılmasında Kürt Özgürlük Hareketi’nin yıllar süren, yoğun emek ve bedel ile bezeli mücadelesinin büyük payı var. Özellikle müzakere sürecinde Rojava’da yaşanan gelişmeler bu desteği daha da büyüttü. Kürt Özgürlük Hareketi, özellikle Abdullah Öcalan’ın son yıllarda geliştirdiği tezlerle geleneksel bir ulusal kurtuluşçu hareket olma vasfının ötesine geçen bir hüviyet kazandı. Kapitalist modernite eleştirisi, ulus devletin reddi, demokratik ulus paradigması, demokratik özerklik ilkesi halkların ortak kurtuluş mücadelesi vermesinin önünü açan, ezilen ulus milliyetçiliğinden ziyade çok daha enternasyonalist bir kurtuluş projesine olanak yaratan açılımlar oldu. HDK/P’de aslında büyük oranda bu zeminde yükseldi. BDP’nin HDP’yi, bu yeni çizgiyi güçlendirecek biçimde konumlandırılması da sürecin önünü açan, tüm

zorluklarına rağmen, sonuçlar yarattı. HDP, iki seçimdir olumlu konjonktürden yararlanarak çok önemli atılımlar gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ekmeleddin vakası, genel seçimlerde de Erdoğan’ın başkanlık hayallerinin önünün kesilmesinin olanağı partiye ciddi bir sıçrama gerçekleştirme zemini yarattı. HDP tabii ki sadece bunlarla ileriye atılmadı, yukarıda zikredilen uzun mücadele birikimi ve ülkenin sorunlarının çözümü için ortaya konan çerçeve/program/bildirge ve tabii ki Selahattin Demirtaş’ın oynadığı özel rol hepsi bir arada bu sonucu yarattı. Zaten ancak belli bir birikim ve imkanı olan hareketler önlerine çıkan böylesi tarihi olanakları pozitif sonuçlara yönlendirebilirler. Eğer siyasi hareketin belli bir hazırlık, donanım ve mücadele gücü yoksa kendiliğinden gerçekleşen bir devrimi, ayaklanmayı bile ıskalama durumu ortaya çıkabilir. Kritik soru şu: HDP, elde ettiği büyük başarıya rağmen emek/sermaye çelişkisini harekete geçirmeyi başarabildi mi? Muhakkak ki Kürt sorunu ile emek/sermaye çelişkisi arasında dağlar yoktur, aksini iddia etmek KP kalpazanlarının tuzu kuru solculuklarının seviyesine düşmek olur. Ancak ortada açık bir gerçek var: Kürt olmayan işçiler, emek sermaye dolayımından yola çıkarak HDP’ye oy vermediler, büyük oranda AKP’ye, kısmen de CHP ve MHP’ye oy vermeye devam ettiler. Kürt Özgürlük Hareketi önderliğinde Kürt halkı diktatörlüğün engellenmesi, AKP’nin siyasi zaferler silsilesinin durdurulması noktasında üzerine düşen her şeyi yaptılar, yapmaya da devam edecekler. Müzakere sürecinin ilk dönemindeki geçici kafa karışıklığı günleri dışında Kürt Özgürlük Hareketi zaten bu ülkenin

4


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

en önemli demokratikleşme dinamiğini oluşturuyor yıllardır. Fakat sunulabilecek katkının da sınırları var. HDP emek/sermaye çelişkisini yansıtmaya uygun bir siyasi avadanlıktır, fakat bu gerilimi kendisi büyütemez, bu gerilim kendi içine taşınırsa onu yansıtır. Yani HDP bu haliyle Kürt olmayan işçileri işçi oldukları için örgütleyemez, ama Kürt olmayan işçiler sosyalist bir hareketin katkısıyla örgütlenip HDP’de siyaset yapmak isterlerse bunun önünde hiçbir engel yoktur. Bunun neden böyle olduğunun tartışılmasını başka bir yazıya bırakalım. Yani şöyle bir durum ile karşı karşıyayız: Bölgemiz ve dünya fokur fokur kaynarken, büyük siyasi altüst oluşlara ülke/bölge/ dünya gebeyken “biz”ler çok etkili bir siyasi araç yarattık. Bu aracın siyasi ağırlığı ve belirleyiciliği giderek artıyor fakat bu ağırlık artarken hareketin bileşenleri, ezilen öbekleri arasındaki dengesizlik de daha fazla artıyor. HDP’nin gerçekten bir tüm ezilenlerin partisi olmasının bütünüyle, ezilenlerin farklı öbeklerinin HDP içine gerçekten taşınması ile ilgili bir durum olduğunu anlamak durumundayız. HDP’nin sosyalizm/ sınıf hareketi ile mesafesi Altan Tan’dan kaynaklanmıyor, daha ziyade emek/ sermaye çelişkisinin örgütlenmesini varlık nedeni olarak gören bizlerin, HDP’nin sosyalist bileşenlerinin bu fay hattını yeterince çalıştıramamızdan, sınıf örgütlenmesinde yeterince derinleşememizden kaynaklanıyor. Hakkını yemeyelim, merkezi propagandada sınıfsal meseleler çok daha fazla işlendi bu seçimlerde, topluma bu yönlü mesajlar verilmeye çalışıldı, fakat bu söylemlerin toplumda yarattığı dalgalanma Erdoğan karşıtı ya da Kürt halkının hakları ile ilgili olan söylemler kadar etki yaratamadı. Bu tablo HDP için, en azından bizlerin bakış açısına göre, bir risk yaratıyor. Dolayısıyla sosyalistlerin önümüzdeki dönemde HDP’ye sadece kadrosal değil kitlesel destek üretecek bir noktaya varmaları gerekiyor. Bunun için de

HDP’nin örgütlenmesine olduğundan çok daha fazla kendi toplumsal tabanları olan işçileri, yoksulları örgütlemeyi başarmaları, emek/sermaye çelişkisini hissedilir derecede şiddetli bir seviyeye taşımaları gerekiyor. Bu başarılamadı diye HDP projesi kadük olmaz ya da bizler, işçiler HDP’ye yeterince destek vermiyor diye HDP’den uzaklaşmayız. Ancak HDP tüm ezilenlerin ortak kurtuluşunun öncüsü olarak tarihi rolünü oynayamaz. Tüm arzu ve niyete rağmen ezilme ilişkilerinin bir kısmı öne çıkar. Sosyalistler kendi gündemlerine kilitlenmektense sadece Kürt Özgürlük Hareketi’nin politik gündemlerine kilitlenir, ruh hali onunla iner çıkar hale gelirse, “Kürt Sorunu’nun çözümü olmadan sınıf da örgütlenemez” noktasında kalırsa Kürt Sorunu’nun çözümüne de HDK/P’nin büyütülmesine de yeterince katkı sunamamış olur. Bu katkıyı sunabilecek mahareti gösteren, HDP’yi yeni bir ezilen dinamiğin katılımına açan politik özne de bu yarattığı katkı oranında politik etkinliğini arttırır. Kürt halkını, HDP örgütlemedi, tam tersine Kürt Özgürlük Hareketi’nin yarattığı büyük halk örgütlenmesi HDP’yi yarattı. Aynı şekilde HDP’nin gerçekten tüm toplumun önünü açacak bir iktidar seçeneği haline gelebilmesi sosyalistlerin kendi kabuklarını kırabilmesine, emek/sermaye çelişkisini derinleştirerek HDP’ye taşıyabilmesine bağlı. Bu HDP’yi gerçek bir iktidar seçeneği haline dönüştürecek tarihi bir atılım anlamına gelir. Peki yıllardır bu konuda yeterli atılımı sağlayamamış olan sosyalist hareket bugün nasıl olacak da bu büyük görevin altından başarıyla kalkabilecek? Kürt Özgürlük Hareketi’nden etkilenme onun politik gündemine eklemlenme, dünyaya o pencereden bakma şeklinde değil ama onun meseleleri ele alma tarzından öğrenme şeklinde olmalı. Kürt Özgürlük Hareketi, esas olarak en büyük gücünü dönemin kilidini açacak taktik çizgiyi belirleme ve ona ne pahasına olursa olsun yapışabilme yetene-

ğinden alıyor. Sosyalist hareket, dogmatizmden kopabildiği özel anlarda dahi imkan ve olanakları tespit etmekle sınırlı kalıyor. Bu imkan ve olanakların sonucunu alma noktasında son noktaya kadar gidebilme konsantrasyonunu gösteremiyor. Bu yılların kazandırdığı en kötü alışkanlık: “Biz söyledik ama dinlemediler” yaklaşımı. Söyleyen, tespit eden ve hayata geçiren bir özneye dönüşmek gerekiyor. Politik gündemleri birer tartışma meselesi haline getirmeden önce o gündemin gerektirdiği tüm gerilimleri taşıyabilecek hale bürünebilme noktasında genelde noksanlıklar ortaya çıkıyor. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, IŞİD ile mücadelenin yaratabileceği çok yönlü olanakları fark etti ve bu olanakları somuta dönüştürebilmek adına Kobane’de her ne pahasına olursa olsun direndi, 6-8 Ekim serhildanını örgütledi. HDP’nin başarıya ulaşmasına negatif etki yaratmamak adına seçim süreci boyunca muazzam bir sabırla provokasyonları boşa çıkaran bir irade sergiledi. Taktiğe kilitlenme seviyesi, onu her ne pahasına olursa olsun başarma kararlılığı ve inancı çok hayati politik sonuçlar ortaya çıkarabiliyor. Sosyalist hareketin de kendi gücü oranında iddialı hedefleri ortaya çıkarabilmesi ve bunlara kilitlenebilmesi gerekiyor. Aksi durum rutin faaliyetin öldürücü dehlizlerinde kaybolma anlamına geliyor. Rutin faaliyet içerisinde de “onlar bu seviyeyi bile tutamıyor, biz yine iyiyiz” diyecek birileri her durumda bulunacağı için vaziyet sürdürülebilir halde kalabiliyor. Esas patinajın yaşandığı yer burasıdır. Tekrar aynı soruya dönersek: Yıllardır başaramadığımız sınıf örgütlenmesinde nasıl olacak da bu momente atılım yapabileceğiz? HDP’nin genel başarısı sosyalistleri her açıdan güçlendirecek etkiler yarattı. Yeni ve sıçrama yaratacak hedeflere kilitlenirken bu başarının çok yönlü desteğini arkamızda hissedeceğiz. Ayrıca Türkiye’ye sürekli yabancı sermaye akışına olanak sunan uluslararası ekonomik kon-

jonktürün terse dönüşü, büyüme rakamlarının giderek gerilemesi, sanayide temponun giderek düşüşü ekonominin genel görünümünü bozdukça sınıfsal hassasiyetlerin artması kaçınılmazdır. Bu hassasiyetler kendiliğinden örgütlenmeye dönüşmeyebilir fakat kararlı ve disiplinli bir politik öznenin işini de yeterince kolaylaştıracak bir ortam oluşmaktadır. Metal işçilerinin kabarışı da ve direnişlerin yayılma eğilimi de dikkate değerdir. Sınıfın devrevi hegemonyadan kısmen çıkış ve ekonomik kayıplarını telafi mücadelesine giriş dönemlerinden birinin içerisinden geçiyoruz. Bu durumun siyasi gelişmelerle sanıldığından daha fazla bağı olduğu kesindir. AKP hegemonyası çözüldükçe sanayi işçilerinin mücadelesi güçlenecektir. Ekonominin daralma günlerinde bu taleplerin sermaye tarafından kolaylıkla içerilmesi pek de mümkün görünmemektedir. Soma’nın, Ermenek’in hemen ertesinde işçilerin taleplerini ezmeye dönük bir güçlü siyasi iradenin oluşması da kolayca gerçekleşemez. Sınıfın üzerinde genel denetim kurma aracı olarak Türk-İş’in giderek daha fazla deşifre olması da, örneğin sendikal barajın %1’e çekildiği günlerde, yeni olanaklara işaret ediyor. Sınıf üzerinde denetim kurma araçları olarak şovenizmin, AKP’nin, sendikal bürokrasinin hepsinin giderek aynı anda etkisinin zayıfladığı bir dönemde sosyalist hareket HDP’nin de iktidar seçeneği haline gelmesine yol açacak bir kendini aşmayla bu dinamiği örgütleyebilir mi? Mümkün, zor ama imkansız değil. En önemlisi de işçilerle sosyalistler arasındaki bu gelenekselleşmiş kopukluğu gidermeye kafayı takmış, bunu her ne pahasına olursa olsun başarmaya kilitlenmiş politik öznenin kazanmaya ahdetmiş taktik çizgisi... Devrimcilik zaten tam da zoru öncelikle kendisini en üst seviyede örgütleyerek kolaya çevirme etkinliği değilse nedir?

5


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

EKONOMİ, KRİZ, KOALİSYON, SYRIZA VS. M. Mert SİNAN

Oysa ekonomideki gelişmeler hiç de iç açıcı değil. Son 3 yılın büyüme rakamları %2%3 seviyesinde. AKP dönemi ortalamasının %4.5 olduğu düşünülürse, böylesi bir büyümenin Türkiye için aslında küçülme anlamına geldiği açıktır. 2015 yılının ilk çeyreğinde büyüme %2.3 seviyesinde kaldı.

6

7

Haziran seçimlerinde ortaya çıkan sonuç, AKP ve Erdoğan iktidarını gerileterek önemli seçeneklerin ortaya çıkmasına yol açtı. AKP’nin oylarındaki gerileme sadece Erdoğan’ın diktatörlük heveslerinden, Kobane’de yaşananlardan veya yolsuzlukların ayyuka çıkmasından dolayı yaşanmadı. Ekonomideki süreklileşme eğilimindeki yavaşlamanın da önemli etkisini gözden kaçırmamak gerekiyor. AKP’nin otoriter rejim heveslerinin en önemli dayanak noktasının ekonomik performansı olduğunu biliyoruz. AKP, esas olarak seçim propagandasını da büyük oranda bir ekonomik başarı hikayesi üzerine inşa etmeye çalıştı. Seçmenin AKP’ye oy vererek “büyümeye devam” tercihinde bulunacağını bekliyorlardı. Oysa ekonomideki gelişmeler hiç de iç açıcı değil. Son 3 yılın büyüme rakamları %2-%3 seviyesinde. AKP dönemi ortalamasının %4.5 olduğu düşünülürse, böylesi bir büyümenin Türkiye için aslında küçülme anlamına geldiği açıktır. 2015 yılının ilk çeyreğinde büyüme %2.3 seviyesinde kaldı. Bu büyüme de büyük oranda özel şahısların tüketim harcamalarındaki artıştan kay-

naklandı. Yatırımların ve ihracatın büyümeye katkısı neredeyse negatif seviyede. İşsizlik oranlarında yukarıya doğru kıpırdama, faizlerde görece yükselme, döviz fiyatlarındaki artış genel olarak ekonomi ile ilgili olumsuz beklentileri arttırıyor. Özellikle Yunan halkı ile AB’nin dolar milyarderleri arasındaki hesaplaşmanın Euro sisteminde bir kırılmaya yol açıp açmayacağı ya da Amerikan Merkez Bankası FED’in dünya piyasalarına saçtığı yaklaşık 4.5 trilyon dolarlık fonları ne zaman ABD’ye geri çağırmaya karar vereceği bu noktada tansiyonu yüksek sorular olarak ortaya çıkıyor. Ekonomik kriz denince herkesin aklına 2001 krizi gibi bir mali çöküş senaryosu geliyor. Oysa 2008 sonrasında yaşanan krizlerin bu kadar büyük mali çöküşler şeklinde yaşanmasını beklemek çok gerçekçi değil. Krizin yapısı 2001 ya da 1929 modelinden ziyade daha ziyade Japonya modeli olabilir. Japonya son 20 yıldır neredeyse hiç büyümüyor. 1970’lerde dünyanın 2. büyük ekonomisi haline gelen, “ABD’yi ne zaman geçeceği” hararetli tartışmalara sebep olan

Japonya, bugün bakıldığında komşu Asya ülkelerinin düşük maliyetli üretim alt yapıları ile rekabet edemeyen, kendi iç pazarına bağımlı, iç pazarında da ne yaparsa yapsın iç talebi arttıramayan bir görüntü sergiliyor. Japonya yıllardır %0-%1 aralığında büyüyor. Fakat belli bir gelir seviyesine ulaşmış, mali dengeleri kontrol altında bir ülke olduğu için böylesi koşullar Japonya için ölümcül sonuçlar yaratmıyor. Oysa büyümenin durduğu, ihracatın artamadığı, ucuz dış fon akışının yavaşladığı koşullar Türkiye için son derece zorlayıcı sonuçlar yaratabilir. AKP’nin 13 yıllık “istikrarlı” günleri gelişmekte olan piyasalara ucuz fon akışının neredeyse sınırsız boyutlara ulaştığı bir döneme denk geldi. AKP de “ılımlı İslam’ın model ülkesi”, “Obama’nın başkan olur olmaz koşarak ziyaret ettiği ilk Müslüman ülke” ve “AB çıpası” gibi politik avantajları sayesinde bu uluslararası fon akışlarından ziyadesiyle yararlandı. Devlete borç verip onun faiziyle kar rekorları kıran bankalar ise Derviş yasaları gereğince ellerine geçen kaynaklarla halkı kredilere boğmaya başladılar. Bu dönemde 2002 yılında %3 olan hanehalkı borcunun GSYH’ya oranı %23.8’e ulaştı. Borçların hanehalklarının kullanılabilir gelirine oranı ise %7.5’ten %55.2’ye ulaştı. İşçilerin reel ücretlerin de yaşanan azalmalar bir yandan sermayenin karlılığını ve rekabet gücünü arttırırken, işçilerin alım güçlerindeki azalmanın olumsuz etkilerini hissetmesi artan borçlanma ile azaltılmış oldu. Düşük gelirli kesimlerin yıllardır erteledikleri başta konut, dayanıklı tüketim malzemeleri gibi harcamaları bu konjonktürde artarak iç pazara talep katkısı sundu. Aynı şekilde banka karlılıkları


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

içinde de tüketici kredilerinden sağlanan faiz gelirlerinin katkısı artmış oldu. Tüketici kredilerinin bankaların sağladığı toplam krediler içindeki payı 2003 yılında %13’ten 2013 yılında %34’e çıktı. Toplam tüketici kredisi kullanıcılarının %60’ını ise aylık geliri 2000 liradan az olanlar oluşturmaktadır. Şimdi bu borçlanma olanaklarının sınırlarına doğru yaklaşmaktayız. Özellikle dış fon akışlarında yaşanan sıkıntılar giderek belirginleşmeye başlıyor. OcakNisan döneminde 14.5 milyar dolarlık cari işlemler açığının yaklaşık 7 milyar dolarlık kısmı “net hata ve noksan” sınıfındaki fon girişleri ile gerçekleşebilmiş. Zaman zaman çok lafı edilen Katar ve Suudi Arabistan kaynaklı gayrı resmi fonların, cari açığın kapatılmasında ve AKP’nin seçim çalışmalarının çeşitli biçimlerde finanse edilmesinde kullanıldı varsayılabilir. Fakat böylesi bir kaynağın, “sağlıklı” işleyen bir kapitalist ekonomi görüntüsü vermediği de açıktır. Önümüzdeki günlerde öyle veya böyle daha az büyüyen ve daha az istihdam yaratan ekonomik koşullar içinde yaşayacağız gibi görünüyor. Aslında son 3 yıldır böylesi bir yavaş büyüme iklimindeyiz. AKP’nin 7 Haziran’da yaşadığı düşüş ve metal işkolunda başlayan ve neredeyse süreklileşen işçi direnişleri de bu yavaşlayan büyümenin ortaya çıkan ilk sonuçlarıdır. Yoğun bir borçluluk kuşatması altında yaşayan ve borcu borçla çeviren işçi ailelerinin gelirlerinde reel artış sağlamak dışında bir seçenekleri olmadığı ortada. Bu ise önümüzdeki dönemde sınıflar mücadelesinin her veçhesinin daha da sertleşeceği koşullar anlamına gelecektir. Faizlerin daha da düşürülmesinin ve iç tüketimi düşük faizlerle sıçratmanın imkanlarının sınırına gelinmiştir. Erdoğan’ın tüm zorlamalarına rağmen uluslararası ekonomik konjonktür faizlerin daha da düşürülmesine uygun durumda değildir.

Aslında ekonomide alarm veren bu gelişmeler sermaye çevrelerinin AKP-CHP “büyük koalisyonu” ekseninde baskılarını arttırmalarına yol açıyor. Erdoğan’ın her ne pahasına olursa olsun tek başına iktidar hesaplarının sınırlarından birisini de finans kapitalin fırtınalı denizlere daha dengeli bir iktidar yapısı ile açılma isteği oluşturuyor. Özellikle Derviş’in devreye girme olasılığı ve CHP aracılığıyla Türkiye’nin bataklığa saplandığı Ortadoğu’dan AB’ye doğru dümen kırması ihtimali finans kapitalin CHP’li bir koalisyona sıcak bakmasını sağlıyor. Cemaatçilerin devre dışı kalmasından sonra 3. Dünya’daki ihracat olanakları daha da azalan İslamcı sermaye de Erdoğan’la gidilecek yolu sorgular hale geldi. Tüm pısırıklığına rağmen Gül’ün yeniden ortalıkta görünmesi de bu havayı hissettiriyor. İslamcı sermaye Erdoğan’ın mutlak iktidarının kendisine sağlayabileceği çok bir avantaj kalmadığını görüyor. Eğer Arap Baharı, Erdoğan ve ekibinin beklentileri doğrultusunda ilerleseydi yani Müslüman Kardeşler ile Ortadoğu’da yeni-Osmanlıcı bir şahlanış yaratılabilseydi tablo muhakkakki çok farklı olurdu fakat bugün lider ülke edebiyatına İbrahim Karagül’ün kendisinin bile inandığı şüphelidir. Bölgeye nizam veren büyük Türkiye görüntüsünden geriye ok atan Şehzade Bilal karikatürü kalmış görünüyor.

de püskürtmek oldukça önemli . İşler iyiye gidiyor. Daha da iyiye gidecek.

*Ekonomik veriler için Erinç Yeldan’ın “Büyümenin niteliği ve kayıt dışı sermaye akımları” ile Elif Karaçimen’in Praksis’in 38. Sayısında yayınlanan “Tüketici Kredisinin Ekonomi Politiği: Türkiye Üzerine bir Değerlendirme” yazılarından yararlanıldı.

Aslında ekonomide alarm veren bu gelişmeler sermaye çevrelerinin AKP-CHP “büyük koalisyonu” ekseninde baskılarını arttırmalarına yol açıyor. Erdoğan’ın her ne pahasına olursa olsun tek başına iktidar hesaplarının sınırlarından birisini de finans kapitalin fırtınalı denizlere daha dengeli bir iktidar yapısı ile açılma isteği oluşturuyor.

İstikrarın bozulacağı önümüzdeki günlerde çok seçenekli bir dünyada adım adım ilerleyeceğimizi kısa bir ekonomipolitik değerlendirmesi de rahatlıkla ortaya koyuyor. Önemli olan bu karmaşada halklarımız adına ileri atılabilecek bir politik özne inşa edip edemeyeceğimiz. AB’nin parababalarının Syriza’yı ezme ve halk nezdinde sıfırlama çabaları tam da ekonomik ve politik krizlerin çakıştığı bu günlerde alternatif bir çıkışı imkansız hale getirmek üzerine kurulu. O yüzden bugün AB’nin parababalarına karşı direnen Yunan halkına destek olmak, Almanya/ Fransa merkezli AB gericiliğini

7


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

ÇÜNKÜ BİZ ONURLU BİR AİLEYİZ df

Sidar ARSLAN

Sonuçta medyada bugüne kadar kendini teşhir eden, insanları rahatsız eden, küfürler eden kişiler olarak gösterilen trans bireyi kendiyle aynı barikatta polise taş atarken görmek ezberlerini bozmuştu insanların. Barikatlara yemek dağıtan LGBTİ’lerin ellinden yemek yemişlerdi artık. Bu temasların geri dönüşü yoktu.

8

Dünden Bugüne

H

aziran’ın son haftası LGBTİ Onur Haftası olarak tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kutlanıyor. LGBTİ Onur Yürüyüşü 2002’te 30 kişiyle başladı. Geçtiğimiz sene 70 bin kişi katıldı. Bu da LGBTİ mücadelesinin Türkiye’de boyut değiştirdiğinin bir göstergesi. Elbette ayrımcılık her yanda devam ediyor. Hala birçok LGBTİ birey nefret cinayetlerine kurban ediliyor, baskılar sonucu intihara sürükleniyor. İşyerinde, okulda, sokakta dışlanmaya devam ediliyor. Ama her alanda olduğu gibi LGBTİ haklar mücadelesi de büyüyor. LGBTİ’ler onlara ayrılmış özel alanlar değil, şehrin tamamında özgürce yaşamak istiyor. Çünkü biz onurlu bir aileyiz ve bu onuru her noktada görünür kılmak istiyoruz. Türkiye’de LGBTİ hareketinin kamusal alandaki ilk sokak eylemleri eşcinsel birine polisler tarafından uygulanan şiddeti protesto etmek amacıyla 4 LGBTİ’nin 1987’de Gezi Parkı’nda gerçekleştirdiği açlık grevi olmuştur. Bu eylemden sonra LGBTİ’ler örgütlenmeye başladı. Çok heterojen bir örgütlenme yapısı olduğu için sonrasında dağılma noktasına geldi. 80’lerde feminen gey ve travestilere yoğun baskılar vardı. Örneğin; bir çuvalın içine seni kediyle beraber atıp kediyle beraber seni dövüyorlar ve kedi de canı acıdığından sana saldırıyor. Falakaya yatırma, saçlarını kazıtma da sık görülen işkence yöntemleriydi. Böyle yoğun baskıların olduğu dönemler yaşanıyordu. Hortum Süleyman (dönemin Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Ekipler Amiri) çıktı ortaya. Baskılar ve işkenceler daha sistematik bir şekilde devam etti. Daha sonra KaosGL ve Lamba İstanbul derneklerinin bir avuç

insanla başlattığı mücadele dalga dalga büyüdü. Başka şehirlere yayıldı. Eskişehir’de MorEL, İzmir’de Siyah Pembe Üçgen, İstanbul’da SPOD olmak üzere birçok ilde dernekler kuruldu. Üniversitelerde LGBTİ kulüpler açıldı. Gönüllülerin büyük çabalarıyla trans misafirhanesi oluşturuldu. LGBTİ dayanışma hatları, psikolojik danışma merkezleri kuruldu. LGBTİ aileleri LİSTAG adı verilen bir dernek oluşturdu ve daha sonra dünya çapında birçok ödül alan “Benim Çocuğum” adlı belgeselin konusu oldu.

Gezi Sonrası…

Birçok kişi belki de LGBTİ mücadele ile Gezi Direnişi sırasında tanıştı. Kendileriyle direnen, oynayan, slogan atan eşcinselleri, transları gördükçe LGBTİ’lere olan bakış açılarını değiştirmeye başladılar. Sonuçta medyada bugüne kadar kendini teşhir eden, insanları rahatsız eden, küfürler eden kişiler olarak gösterilen trans bireyi kendiyle aynı barikatta polise taş atarken görmek ezberlerini bozmuştu insanların. Barikatlara yemek dağıtan LGBTİ’lerin ellinden yemek yemişlerdi artık. Bu temasların geri dönüşü yoktu.

Ya Katlime Ferman

Eylül Cansın, Ahmet Yıldız, Dilek İnce, Roşin Çiçek, Engin Temel, Ferhat İlken, Çetin Çalık, Hüseyin Çavuş, Petro Melikşahoğlu, Berç Anahtarcı, Salem Demircigöz, Aziz Çabuk, Cemalettin Karakuş, Ekrem Yılmaz, Dora Özer, Gaye, Seda, Neşe Dilşeker, Ozan ve daha niceleri… Nefret cinayetine kurban giden, her gün katline ferman verilen LGBTİ’ler… 17 yaşındaki Okyanus Efe Özyavuz adlı trans erkek kendini balkona astığında ardında kalan “Ne boka yaradı normal olmak?” yazılı bir kâğıt parçasıydı. Eylül

Cansın’ın Boğaz Köprüsünden atlamadan önce son sözü “Yapamadım, izin vermediler” olmuştu. Azerbaycan’da 20 yaşındaki LGBT aktivisti İsa Şahmarlı, kendisini gökkuşağı bayrağıyla asarak intihar etmişti. LGBT’ler tarafından bir cenaze töreni düzenlendi. Daha sonra mezarı bile tahrip edildi. Öldürülen trans bireylerin çoğu korkunç şekilde can veriyorlar. Ya yakılıyorlar, ya kafaları kesiliyor ya da bilmem kaç yerinden bıçaklanıyor. Homofobi ve transfobi devlet ve medya tarafından pompalanarak LGBTİ’lerin katline ferman her gün yeniden veriliyor.

‘Yoldaş Ben İbneyim’

Sol örgütlerde son yıllarda epey mesafe kat edilse de “daha gidecek yolumuz var güzel yârim” demeden de edemiyor insan. Maalesef kimlik mücadelesinde LGBTİ söz konusu olunca gizli bir hiyerarşi ortaya çıkıyor. Bir panelde dinlemiştim: Eşcinsel bir devrimci yoldaşlarıyla cinsel yönelimini paylaşıyor. Yoldaşları olumlu karşılıyor, çocuk bu duruma seviniyor. Lakin akşam olduğunda her zaman beraber yattığı yoldaşının yer yatağı hazırladığını görünce büyük bir kırılma yaşıyor. ‘Yoldaş ben İbneyim’ kitabının yazarı Yıldız Tar solun LGBTİ ile ilişkisine kısaca şu sözlerle değiniyor: Genel hatlarıyla yaklaşım şu: “LGBTİ’lerin de hakları var, LGBTİ’lerin hakları insan haklarıdır.” Asıl soru devrimi hedefleyen sosyalist partiler açısından devrim stratejisi içerisinde LGBTİ’ler nerede yer alıyor? Küba Devrimi sırasında şair Reynaldo (Reinaldo) Arenas’ın başından geçenlerin anlatıldığı ‘Karanlıktan Önce’ filmi de solun eşcinsellik ile imtihanında nasıl sınıfta kaldığını gösteriyor. Filmin bir yerinde “Devrim eş-


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

cinselleri unuttu” sözü geçiyor. Fulgencio Batista’yı yıkmak için devrimcilere katılan, devrimin başarıya ulaşmasında az da olsa katkısı bulunan Arenas’ın yine aynı devrimin çarkı içinde hedef olması, büyük baskılar ve zorluklar altında yaşam mücadelesi vermesi ve inandıklarını sorgulamaya başlaması son derece ironik. Tabi o günden bugüne Küba’da çok şey değişti. Eşcinsel ve transların maruz kaldığı baskı bir yana dursun, bugün transların cinsiyet değiştirme masrafları devlet tarafından karşılanırken, Fidel Castro’nun kızı ise LGBTİ onur yürüyüşünde en önlerde yürüyor.

yası’ olsun istemişti. Yıllar sonra şiirlerini basan yayınevi eşcinsel şairin bu isteğini yerine getirdi. Arkadaş Zekai Özger 80 öncesinin ve aslında günümüzün de devrimcilik ve eşcinselliğin kesiştiği temsili bir noktadır. Sol cenahın eşcinsellerle henüz yüzleşmediği, hastalık olarak gördüğü, hatta kapitalizm artığı dediği yıllar Arkadaş Zekai Özger’in dizelerine de yansıyor.

Arkadaş Zekai Özger

Kürdistan’da LGBTİ

Arkadaş Zekai Özger, birkaç yıl öncesine kadar pek bilinmeyen solcu ve eşcinsel bir şairdi. 24 Ocak 1971 tarihinde SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye varan dayağa maruz kaldı ve başına ağır darbeler aldı. Aradan yıllar geçtikten sonra 29 Nisan 1973 sabahı Ankara’da, sokakta ağır yaralı bir halde bulundu, kaldırıldığı Numune Hastanesi’nde 5 Mayıs 1973’te öldü. Arkadaş Zekai Özger kendi yayınlayamadığı kitabının isminin ‘Sakalsız Bir Oğlanın Traged-

“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum düşüvericek ellerinizden ve bir gün elbette zeki müreni seveceksiniz (zeki müreni seviniz)” Kürdistan’da LGBTİ hareketi de hiç de yeni bir şey değil aslında. Şüphesiz bunda HDP ve HDP’nin öncülü olan partilerin LGBTİ meselesini ısrarla dillendirmesinin de katkısı var. Abdullah Öcalan ise ‘Erkeği Öldürmek’ kitabında erk ve eril topluma değinerek toplumsal çözümleme yapıp cinsiyetsizlikten bahseder. LGBTİ kavramını kullanmasa da aşk, kadın, erkek, aydınlık ve sanat konuşmasında Zeki Müren için eril topluma isyandır, erkeği reddetmedir gibi ifadeler kullanır. PKK’li müzisyenlerin Gezi için yaptığı bestede LGBTİ bi-

reylere selam göndermesi belki de ilk somut hamleydi. Kürdistan’da LGBTİ hareket, dernek olarak ilk ‘Piramid LGBT’yi kurdu. Piramid LGBT olarak ilk kez Diyabakır Newroz Alanında gökkuşağı bayrağını dalgalandırarak Kürdistan’da LGBTİ görünürlülüğünü sağladı. Daha sonra ‘Hevjin’ adı ile mücadelelerine devam ettiler. Hatta 4 sayılık bir LGBTİ dergi çıkararak Kürdistan’da bir ilke imza attı. Daha sonra bu derneğin içinden ayrılan bir grup ‘Hevi LGBTİ’ derneğini kurdu. Şu anda Kürdistan’da LGBTİ hareketi ‘Hevi LGBTİ’ üzerinden yürüyor. İsmini Kürtçe ‘umut’ anlamına gelen ‘Hevi’ kelimesinden alıyor. Diğer LGBTİ örgütlerinden farklı olarak Hevi LGBTİ’nin temel önceliği Kürt meselesi ve çözüm süreci. Aynı zamanda da bir HDK bileşeni. Diyarbakır’da eşcinsel olduğu için 17 yaşında öldürülen Roşin Çiçek‘in, babası ağırlaştırılmış müebbet, iki amcası ise müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu süreçte Hevi LGBTİ ve davayı üstlenen LGBTİ hareketi içerisinden avukatların ciddi çabaları oldu. İlk kez bir LGBTİ nefret cinayetine müebbet hapis cezası verilmiş oldu.

Sonuç Olarak… Onca baskı, işkence ve nefret cinayetine karşı LGBTİ hareket hız kesmeden ilerliyor. Yıllar geçtikçe gökkuşağının altında daha fazla LGBTİ toplanıyor. LGBTİ’ler onurlu bir geleceğe yürüyor. Ve tüm LGBTİ’lere bu yürüyüşün öznesi olmak düşüyor. Esmeray’ın sözleri mücadelenin en etkili biçimine işaret ediyor aslında: “LGBTİ bireylere sesleniyorum. Özellikle açılmayan LGBTİ bireylere. Biliyorum çok zordur açılmak. Ama açılın, en yakınınıza açılın. Çivi çiviyi söker. Çorap söküğü gibi açılır. Ne kadar çok görünür olursak, o kadar çok politika üretmiş oluruz. Ne kadar her yerde görünür olursak, evde, okulda, sokakta… Bakkala açılın, manava açılın, bir şekilde açılın. Görünür olun.”

9


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

Barajı Yıktık, Şimdi Ne Yapmalı? Muzaffer Kaya

HDP

7 Haziran seçim zaferiyle siyasi dengeleri değiştirdi. Erdoğan’ın tek adam rejiminin önünü kesmekle kalmadı, AKP’yi de koalisyona mahkûm etti. Her ne kadar başarının asıl kaynağı AKP’den kopan Kürt oyları olsa da, HDP Türk seçmenden de hatırı sayılır bir oy aldı. Türk seçmenden alınan yaklaşık bir milyonluk oy, Türkiye ölçeğine göre çok küçük sayılabilir, ama çok önemli bir başlangıçtır. HDP’nin bundan sonra Türkiyelileşme yolunda hız kesmeden devam etmesi gerekiyor. Bu konuda en büyük sorumluluk Türkiyeli sosyalistlerin ve demokratların omuzlarındadır. Önümüzdeki kaotik günleri, ko-

alisyon tartışmalarının bizi atalete düşürmesine izin vermeden, yakaladığımız tarihsel fırsatı nasıl büyüteceğimize yoğunlaşmakla geçirmeliyiz. Türkiye’nin batısında HDP’nin önündeki en öncelikli görev, geniş kesimlerde yarattığı sempatiyi ve seçmen desteğini bir örgütlülüğe dönüştürebilmektir. HDP’nin siyasi etkisiyle örgütlülüğü arasında büyük bir açı var. Bu konuda öncelikle hızlı bir örgütsel yeniden yapılanma çabasına girerek HDP’nin işleyiş tarzı ve HDK-HDP ilişkisi daha net bir şekilde tanımlanmalı. Parti içi demokrasi ve kurumsallaşma yönünde adımlar atmalıyız. İlk hedef olarak seçim sürecinde aktif destek veren kişi ve grupların HDK çalışmalarına katılabileceği bir çalışma tarzı geliştirmeyi önümüze koymalıyız. Örgütsel yeniden yapılanma ve kurumsallaşmayı HDP’nin büyümesinin asgari şartı olarak

düşünmek gerekiyor. Bu çabayla eş zamanlı olarak belirleyeceğimiz öncelikli toplumsal alanlara dönük, kısa ve orta vadeli örgütlenme stratejileri oluşturmalıyız. Öncelikle Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin motor gücü olabilecek bir potansiyele sahip olan metal işçilerinin geliştirdiği direnişlerle uygun bir ilişkilenme şekli geliştirmek zorundayız. Metal sektöründe patron-Türk Metal ittifakının on yıllardır işçiler üzerinde kurduğu sıkı denetim 12 Eylül rejiminin eseridir. 12 Eylül’ün getirdiği seçim barajını yıktığımız şu günlerde, 12 Eylül sendikacılığının da koltukları sarsılmaya başlamıştır. HDP-HDK hem bu güncel mücadeleye dair taktikler geliştirmeli, hem de orta vadeli bir sendikal örgütlenme perspektifi oluşturmalıdır. Türkiyeli yoksulların hala ezici çoğunluğunun desteğini alan AKP’nin “aşil topuğu” çalışma hayatındaki gerilimlerdir. Sendikalaşma oranının yüzde 4’e indiğini düşünecek

olursak, HDP gibi büyük bir gücün sistemli ve bileşenlerin uyumlu çalışması ile sürdüreceği bir sendikal çalışma, çok büyük bir boşluğu dolduracak ve HDP’nin Türkiyelileşmesine muazzam bir katkı sunacaktır. İkinci olarak HDP’ye öğrenci gençlik içinde yoğun bir ilgi ve sempati vardır ama ne yazık ki bunun herhangi bir örgütsel karşılığı yoktur. HDP bileşenlerinin kendi dar gençlik çalışmaları dışında HDP kimliği ile yapılan bir gençlik örgütlenmesi mevcut değildir. Eğer bağımsızların ve bileşenlerin uyumlu bir çalışması ile kapsayıcı bir gençlik çalışması kotarılabilirse bu, HDP’yi kısa sürede Gezi gençliğinin dinamizmi ile buluşturabilir. Bunun başarılabilmesi için HDK bileşenlerinin dar grup çıkarlarının ötesinde bir yaklaşımla ortak çalışmayı öğrenebilmesi gerekiyor. Son olarak HDK’nin başta İstanbul olmak üzere metropollerin yoksul mahallelerinde zamanla kurumsallaşacak dayanışma pratikleri örgütlemesi gerekiyor. Bunlar ücretsiz kurslardan hukuksal yardıma, sağlık taramalarından tüketim kooperatiflerine çok çeşitli faaliyetler olabilir. Kentlerin varoşlarında gündelik hayata nüfuz eden ve özellikle kadınlar ve gençlerin içinde aktif olduğu faaliyetler yerellerde derinleşmemizi sağlayacaktır. Başta da belirttiğim gibi tüm bunların başarılabilmesi için, HDP-HDK’nin kurumsallaşması ve merkezi örgütlenme stratejileri geliştirebilecek bir düzeye gelebilmesi şart. Bunu başardığımızda HDP-HDK, bileşenlerinin aritmetik toplamının çok üzerindeki potansiyel örgütsel gücünü gerçekliğe dönüştürebilecektir.

10


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

BARIŞ TOPLUMSALLAŞINCA GÜZEL

E

gemen sistem tarafından Kürt sorunu yıllardır inkâr edilerek, terör sorununa indirgenmek istendi. Fakat hayatın gerçekleri zaman zaman politikacıları Kürt realitesini tanımak zorunda bıraktı. Pervin Buldan’ın “Hesap vermeden gidenlerden” dediği Süleyman Demirel yıllar önce “Kürt realitesi vardır” demişti. Yıllar sonra Tayyip Erdoğan Kürt sorununda açılıma gitti. Açılım süreci daha sonra adı oldukça sıkıntılı konulan ve şeffaf yürütülmediği için ne olduğu da pek anlaşılmayan “çözüm süreci” olarak sürdürüldü. Çözüm süreci AKP tarafından hiçbir zaman demokratikleşme ve toplumsal bir barışı inşa etme sorumluluğuyla ele alınmadığı halde böyle bir şey varmış gibi beklenti yaratılmaya çalışıldı.

Zorluklarla, tıkanıklıklarla yürüse de çözüm süreci yeni kurulacak hükümetin de en kritik gündemi olacak. Savaş dayatmalarına karşı Kürt siyasi hareketi öncülüğünde halklarımız egemenleri demokratik çözüme zorluyor. Savaşı yükseltecek bir hükümetin yaşama şansı görünmüyor. Toplumsal baskı barış sürecinin işletilmesi yönünde gelişiyor.

Aslında burada amaç AKP’nin kendi politik hedefleri için zaman kazanmaktı. Dil, kültürel haklar, kimlik meseleleri gibi temel haklara dair hiçbir gelişme kaydedilmezken, çözüme dair hiçbir adım da atılmadı. Oyalamalarla sadece çatışmasızlık sürsün istendi. Hükümetin asıl derdinin demokratikleşme değil, uyum ve asimilasyon olduğu iyice ifşa oldu.

Demokratik çözüm ve müzakere süreci savaşan taraflar arasında seyrediyor görünse de bu mesele aslında herkesi, bütün ezilenleri ilgilendiriyor.

7 Haziran seçim sürecinde hükümet tarafından çatışmanın körüklendiği, savaşın kışkırtıldığı, provokasyonların gerçekleştirildiği şiddet dolu günler yaşadık. HDP’ye yönelik saldırılarda çok sayıda kişi yaşamını yitirdi ve yüzlerce kişi yaralandı. Yeniden savaşın patlama riski yaşandı. Ancak örgütlü halklarımız egemen güçlerin kışkırtmalarına karşı soğukkanlılığını koruyabildi.

Savaşın doğrudan ya da dolaylı olarak mağduru olan toplumsal kesimlerin bu sürecin daha aktif bir parçası olması çözüme zorlamak kadar, barışın mahiyetini belirlemek adına da anlamlı. Barış sürecinin herhangi bir evresinde kurulabilecek bir müzakere masasının tarafları arasında ezilenlerin sözü yer bulabilmeli.

30 yılı aşkın bir süredir yaşanan savaşın geride bıraktığı büyük bir yıkım var. Kaldı ki Kürt meselesinde imha ve inkâr politikaları bu 30 sene ile de sınırlı değil. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden bir yüzleşmeye, hesaplaşmaya ve toplumun kenedini yeniden kurmasına ihtiyaç var. Bunun için kadın barış

hareketinden, Alevi toplumuna bütün sosyal, siyasal mücadele dinamiklerinin demokratikleşme ve barış sürecinde aktif rol üstlenmesi elzem görünüyor. Gezi’den Lice’ye, Kobani’ye, 6-7 Ekim olaylarına; Soma’dan, Ermenek’e, kadın cinayetlerine yükselen mücadeleler müzakere masasına da müdahil olabilir mi? Biliyoruz ki yıllardır savaşın en ağır şekilde bedelini ödeyen Kürt siyasi hareketi, sadece devleti çözüme zorlamıyor, başta kadınlar, işçiler, emekçiler olmak üzere tüm ezilenleri, toplumun bütün kesimlerini demokratik çözüm için elini taşın altına koymaya çağırıyor. Demokratik bir toplumda birlikte yaşam için birleştirici rol üstleniyor. Öte yandan gerçek bir barışın tahsis edilmesi için barışın toplumsallaşması büyük önem taşıyor. Savaştan doğrudan ya da dolaylı olarak zarar gören bütün kesimlerin sözünü ortaya koyması önemli. Savaş demek gözaltında kayıp, işkence, köylerin bombalanması, tecavüz, şiddet demek. Bütün bu yaşanan acıları gören, hakikatlerle yüzleşme üstüne kurulan onurlu barışa dayalı yeni bir hayat kurulabilmeli. Kadınlar bu süreçlerde eşit temsil

Güler TOPRAK

ile yerlerini alabilmeli. Dünyada çatışma çözümlerinde egemenlerin esas kazanan olduğu ve toplumun bundan ne kadar az faydalandığı görülüyor. Barışın toplumsallaşmaması durumunda barış ve müzakere sürecinin düzen güçlerini rahatlatan sınırlar içinde kalma risk var. Barışın nasıl bir ekonomik temel üstüne kurulacağı, barışın gündelik yaşamımıza nasıl etkide bulunacağı da son derece önemli. İnsanların başına gelenleri yok sayan, deneyimlerini göz ardı eden bir barış süreci kime hizmet edebilir? Militarizmin, şovenizmin, milliyetçiliğin bertaraf edilmediği koşullarda nasıl bir barış olur? Kaldı ki toplum hala birbirine karşı çeşitli önyargıları bulunan, şovenizm, ayrımcılık gibi, cinsiyetçilik gibi pek çok biçimde birbirine karşıt konumlanmış farklı kesimlerden oluşuyor. Kalıcı bir barışın gerçekleşmesi, demokratik ve ezilenlerden yana bir barış sürecinin hayata geçirilmesinde toplumsal dinamiklerin işin içine daha çok girmesi elzem görünüyor.

Halklarımız provokasyonlara gelmeyerek barıştan yana tutum alırken, savaştan beslenenleri sandıkta cezalandırdı.

11


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

YENİ DÖNEMDE Mehmet YILMAZER

Bir diğer sonuç, seçim sonuçlarıyla Siyasal İslamın diktatörlük denemesine “Dur” denilmiştir. Bu çok önemli bir sonuçtur. Fakat sadece bir başlangıçtır. Çok daha zorlu günler önümüzde duruyor.

S

eçimler bittikten hemen sonra koalisyon senaryoları başladı, bir müddet daha devam edeceğe benziyor. Sandıktan tek başına iktidar çıkmadı. Çeşitli olasılıklar üzerine bol bol konuşuluyor. İki olasılık ağırlık kazanıyor: AKP ve MHP koalisyonu en fazla konuşulan olasılık, fakat sermaye “uzlaşma” yani AKP-CHP koalisyonu istiyor. AKP-CHP koalisyonu bugüne kadar “kutuplaşan” politik ortamda bir değişim işareti olarak yorumlanabilir. Ülkelerin siyasal yaşamlarında bu tür koalisyonlara sık rastlanmıyor. Hatta iki büyük parti koalisyonu genellikle olağanüstü dönemlerde ortaya çıkan bir seçenek olmuştur. Türkiye olağan günlerden geçmiyor. Yeni bir döneme girildiği açıktır. Tarihimizde örneği olmasa da “büyük koalisyon” yeni bir dönemin en önemli işaretlerinden birisi olarak görülebilir. Olasılıklar üzerine daha fazla konuşmanın bir yararı olmayaca-

12

ğı için, seçimin ortaya koyduğu bazı sonuçlara değinmek gerekiyor. Bütün endişeli beklentilere rağmen seçimler “normal” koşullarda gerçekleşti. Provokasyon denemeleri geri tepti. Özellikle Diyarbakır provokasyonuna kitlenin gösterdiği bilinçli tepki derin devletin bütün beklentilerini boşa çıkardı. Çok partili Cumhuriyet yıllarında ilk kez krizli günlerin normal yollardan aşılması olasılığı ortaya çıkmıştır; yani yeni siyasal güçler dengesi “müdahale” olmadan şekillenecektir. Bunun ne gibi sonuçlar yaratacağını yaşayarak göreceğiz. Herhalde en önemli fark yeni güçler dengesinin kuruluşuna bütün siyasal aktörlerin ve elbette kitlelerin eskiye oranla daha dinamik katılımı olacaktır. Önceki dönemin en temel refleksi böyle günlerde halkın iradesini askeri vesayet sistemine pasif olarak teslim etmesi biçiminde yaşanıyordu. 7 Haziran sonrası

siyasal ortamdaki dinamizm devam edecektir. Bir diğer sonuç, seçim sonuçlarıyla Siyasal İslamın diktatörlük denemesine “Dur” denilmiştir. Bu çok önemli bir sonuçtur. Fakat sadece bir başlangıçtır. Çok daha zorlu günler önümüzde duruyor. Diğer sonuç şovenizm duvarında önemli gediklerin açılmasıdır. Böylece HDP’nin “Türkiyelileşme” adımı ileriye doğru güçlü bir hamle yapmıştır. “Yeni Türkiye”ye doğru yürünecekse yol ve yön belli olmuştur. Elbette bu yolu ve yönü toprak kaymalarının altında yok etmeye niyetli siyasal güçler hala vardır ve oldukça güçlüdürler. Ancak bugüne kadar pek çok git gellerle ve puslu havalarda bulanıklaşan yol ilk kez bu kadar aydınlık olarak kendini ortaya koymuştur. “Bu dönemin en önemli özelliği nedir?” diye sorulsa, bugüne kadar topluma giydirilmeye ça-


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

HDP’NİN ROLÜ lışılan iki deli gömleğinin yırtılmasıdır, diye cevaplanabilir. Deli gömleklerinden ilki tek ulus yaratma günlerinden yakın döneme kadar gelen Kemalizm çimentosuyla toplumu taşlaştırma yıllarıdır. Bunun için neler yapılmadı? Üç askeri darbe, güçlü bir derin devlet eliyle sürekli provokasyonlar yaparak bilinçleri uyuşturma ve insanların kılcal damarlarına kadar korku enjekte etme, nerdeyse bu topraklarda yaşayan halkların alın yazısı olmuştu. Bu deli gömleği bir dönem yükselen ve güçlenen Devrimci Hareket ile zorlandı, ancak esas olarak Kürt Özgürlük Hareketinin güçlü mücadelesiyle anlamsızlaştırıldı. Bu olgunlaşan duruma 2002 seçimleriyle Siyasal İslam bir darbe vurdu. Olgunlaşan meyvayı elinde buldu, ancak bunu tümüyle kendisinin yarattığı kanısına kapıldı. Bunun içinde bir noktadan sonra sürekli hata yapmaya başladı ve ufkunun sınırları ortaya çıktı. Fakat bir deli gömleği anlamsızlaşırken AKP özellikle son beş yıldır bir diğerini topluma giydirmeye çalıştı. Bu çaba “başkanlık sistemi” projesiyle zirveye çıktı. Ancak 7 Haziran seçimleriyle Siyasal İslamın deli gömleği güçlü bir şekilde yırtıldı. Projenin mimarı ve yürütücüsü şimdi sarayında deli gömleğini yırtılan yerlerinden nasıl dikebileceğini tasarlıyor olmalıdır.

Doksan yıllık Cumhuriyet döneminde Siyasal İslam ilk kez bu kadar büyük bir güç olarak iktidar fırsatını yakaladı. Bu fırsatı yakalamanın hırsı ve telaşıyla bu sürede iki şey yaptı: Tüm devlet kurumlarını keyfi bir şekilde kendi “yandaşları” ile doldururken keyfiliğin zirvesine çıktı. Öte yandan bunun yetmeyeceğini bildiği için bu kısa süreye çılgınca bir sermaye birikimi sığdırmak zorundaydı. Bu da yağma ve vurgunlar demekti. Siyasal İslamın bu hızlı adımları hem devlet kurumlarını hem de kendi itibarını derin bir şekilde yıprattı. 7 Haziran seçimleri artık ne Kemalizm ne de Siyasal İslamın yolundan kazanılacak bir gelecek kalmadığını göstermiştir. 19. yüzyılın ortalarında Tanzimat Fermanı günlerinden beri bu topraklara demokrasi ithalı yapılmaya çalışıldı. Cumhuriyet ile batılılaşma başladı. Ancak kıyafet, harf devrimi gibi sığ adımlardan öteye gidemedi. 1950’lerde atılan “hürriyet” çığlıklarına rağmen demokrasi ufukta görünmedi. Yarım yüzyıl sonra iki binli yıllarda AKP askeri vesayete karşı “ileri demokrasi” lafını etse de, yol gelip “başkanlık sistemiyle” otoriterleşmeye dayandı. Bu topraklardaki egemenlerin

kültüründe burjuva demokrasisi yoktur. Son otuz yılda yaşananlardan filizlenip büyüme şansının olmadığı yeterince anlaşılmıştır. Ne Kemalizmden ne de Siyasal İslamdan demokrasi beklemek siyasal olarak büyük bir hata olur. 7 Haziranda ortaya çıkan güçler dengesinden sonra bu düzenin “kaldığı yerden” bir şey olmamış gibi devam etmesi çok zordur. Artık toplumu tek tipleştirecek yeni deli gömleklerine gerek yoktur. Ayrıca böyle yeni girişimlerin şansı da yoktur. Bugüne kadar verilen mücadelelerin bir kazancı olarak 7 Haziran sonrasında demokratikleşme sürecinin başlaması artık kaçınılmazdır. Bu konuda HDP dışındaki partilerden tutarlı adımlar beklemek zordur. Ancak şöyle bir gerçeklik de vardır. Özellikle son otuz yıldır yaşananlardan sonra, bir “özgürlük” havası tadılıp, onun ulaşılabilir olduğuna inanç yükseldikten sonra, bu yolun kapatılması mümkün değildir.

7 Haziranda ortaya çıkan güçler dengesinden sonra bu düzenin “kaldığı yerden” bir şey olmamış gibi devam etmesi çok zordur. Artık toplumu tek tipleştirecek yeni deli gömleklerine gerek yoktur. Ayrıca böyle yeni girişimlerin şansı da yoktur.

HDP kazandığı mevzilerle demokratikleşme sürecinin motor gücü olmak göreviyle karşı karşıyadır. Yeni dönemde HDP’nin misyonu demokrasi yolunun açılmasında motor güç olmaktır.

Siyasal İslamın iktidar yılları Kemalizme göre kısa olmasına rağmen kendini deşifre edişi ve itibarsızlaştırması çok hızlı yaşanmıştır. Devlet, keyfilik ve paralel örgütlenmelerle büyük ölçüde inmelenmiştir. Ordu vesayeti geriletilse de, Kemalizm günlerini aratmayacak şekilde adalet sistemi, güvenlik kurumları felç olmuştur. Ordu sessizliğini korusa da iç gerilimlerle yüklüdür.

13


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

12 Eylül Rejimi Çatlarken Kenan Budak’ı Hatırlamak Muzaffer KAYA

K

enan Budak’ın 12 Eylül faşizmi tarafından katledilmesinin üzerinden tam 34 yıl geçti. 25 Temmuz 1981’de polisin açtığı ateşle “dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle öldürüldüğünde henüz 29 yaşındaydı. Suçu, darbeci generallerin tüm sendikacılara yaptığı “teslim olun” çağrısına uymak yerine mücadele etmeyi seçmesiydi. 1980 darbesi, yükselen ve devrimcileşen işçi hareketine ve devrimci sola karşı yapılmıştı. Bu yüzden devrimci işçi önderleri, darbeci generaller tarafından en büyük tehdit olarak görülüyordu. Teslim ol çağrısına sendikacıların ezici çoğunluğu boyun eğmişse de, Kenan Budak gibi bir avuç sendikacı, askeri rejim koşulları altında işçi hareketini ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Genç yaşına rağmen büyük sorumluluklar yüklenmişti Kenan Budak. DİSK Deri-İş sendikasının başkanı ve Sosyalist Vatan Partisi’nin MYK üyesiydi. İstanbul’da işçi hareketinin en önemli merkezlerinden birisi olan Zeytinburnu’nda yetişmişti. Sosyalist hareketle tanıştıktan sonra sendikal alanda görev almış, deri ve tekstil işçileri arasında yoğun örgütlenme çalışmalarında bulunmuştu. Sendikacılığı bir meslek olarak değil, devrim ve yeni bir dünya yaratma mücadelesinin bir uğrağı olarak görüyordu. Önce dev-

14

rimci, sonra sendikacıydı. Onun temsil ettiği devrimci sendikacılık çizgisi, 1980 darbesinden sonra silikleşti. İşçi sınıfının radikalizmi sarı sendikalar eliyle sönümlendirildi. Günümüzde sendikaların fecaat durumu bu sürecin bir sonucudur. 25 Temmuz 1981, Kenan Budak’ın şahsında devrimci sendikacılık çizgisine sıkılmış bir kurşundu. 12 Eylül faşizmi devrimcileri katletmekle kalmadı. 1970’lerdeki büyük devrimci kalkışmayı toplumsal hafızadan ebediyen silmek için her yolu denedi. Kitapları, filmleri, isimleri yasakladı, arşivleri yaktı ve tarihi yeniden yazdı. Ama unutturmayı başaramadı. Yeni mücadeleler yükselirken belleğimiz daha da keskinleşiyor. İnatla hatırlamaya ve hatırlatmaya devam ediyoruz. İşçiliğin köleliğe dönüştüğü ve güvencesizliğin alabildiğine yaygınlaştığı bir dönemde, Kenan Budak gibi sendikacıların eksikliğini çok daha fazla hissediyoruz. Kenan Budak’ın katledilmesinin ardından geçen on yıllarda güç kaybetse de, yer yer görünmez olsa da, devrimci sendikal gelenek bu topraklarda var olmaya devam etti. Son günlerde metal sektöründe işçilerin sarı sendikaya karşı başlattığı büyük isyan, tesadüfen (belki de değildir) HDP’nin 12 Eylül barajını yıkıp geçmesiyle denk düştü. Türkiye proletaryasının ana damarını barındıran metal sektöründeki Türk Metal hâkimiyeti DİSK’in kapısına kilit vuran 12 Eylül rejiminin eseridir. Tıpkı yüzde 10 seçim barajı gibi. Seçim barajının başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere Türkiye demokrasi güçleri tarafından parçalandığı günlerde, metal

sektöründeki 12 Eylül yadigârı “Türk Metal rejimi” de sarsılmaya başladı. Tam bu süreçte, Anayasa Mahkemesi’nin tüm sendikalar için ülke barajını yüzde bire indirmesi de, devrimci güçler için yeni olanaklar açabilecek bir gelişme oldu. Şimdi Kenan Budak’ı ve onun şahsında devrimci sendikacılık geleneğini daha fazla hatırlamanın zamanıdır. Eğer işçi sınıfındaki kıpırdanma HDP’nin “Yeni Yaşam Çağrısı” ile bir şekilde bir bakışıma girebilirse, Türkiye’de demokratik devrimin önü açılır. Ve bunu ancak Kenan Budak gibi devrimci işçi önderleri başarabilirler. Yeni Kenanların mücadele bayrağını devralacağı günlere giriyoruz. Bitirirken onlardan birisini anmak istiyorum. Kobani’de ölümsüzlüğe uğurladığımız sevgili Nejat (Paramaz Kızılbaş), Kenan Budak’ın darbe günlerinde sürdürdüğü mücadeleden çok etkilenmişti. Ergenekon operasyonlarının solda büyük tartışmalara yol açtığı 2008 yılıydı. Boğaziçili öğrencilerin kurduğu ‘Kardeşlik İstiyoruz’ mail grubuna 24 Temmuz günü şöyle bir not düştü: “Kenan Budak anılıyormuş... Herhalde Ergenekon’a yani asıl ismiyle kontrgerillaya karşı çıkmanın tek tutarlı yolu Kenan Budak gibi 12 Eylül’de cunta koşulları altında bile gizli gizli sabırlı bir biçimde sendika örgütleyip cuntaya karşı işçi/halk direnişi gerçekleştirmeye çalışanların bayrağını devralmaktır. ...” Nejat Kobane’ye giderken yanında Kenan’ın bayrağı da vardı, başka pek çok bayrak gibi. Hepsine selam olsun.


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

Kenan Budak Kimdir?

K

enan Budak, 10 Ekim 1951’de Erzincan’ın Tercan ilçesinde doğdu. 1959 yılında İstanbul’un Zeytinburnu ilçesinde ikamet eden ailesinin yanına geldi. İlkokulu Zeytinburnu’nda okudu. Ortaokul ikinci sınıftayken eğitimini yarıda bırakarak çalışma hayatına atıldı. 1968-1969 yıllarında gençlik ve işçi hareketindeki canlılık, mahallesinde sevilen bir genç olan Kenan’ı da etkisi altına aldı. Zeytinburnu’ndaki İşsizlik ve Pahalılıkla Mücadele Derneği (İPSD) aracılığıyla Hikmet Kıvılcımlı çevresi ile tanıştı ve işçi örgütlenmesi içinde görev aldı. 1974 yılında Kıvılcım gazetesini yayınlayan grubun içinde yer aldı. 1975 yılında Kıvılcım grubu ile birlikte, kuruluşunda Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşlerini savunan Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’ne (TSİP) katıldı. Bu partide yaşanan ayrılıktan sonra, 1977 yılında Vatan Partisi’ne katıldı. Kenan Budak parti çalışmaları içinde yer alsa da, asıl ener-

jisini yoğunlaştırdığı alan sendikal örgütlenme oldu. Tekstil ve deri işçileri arasında örgütlenme çalışmaları yaptı. 1976 yılında DİSK’e bağlı İlerici Deri İş’in kurucu başkanı oldu. Yoğun siyasi ve sendikal faaliyetleri nedeniyle sık sık devletin ve sivil faşistlerin hedefi haline geldi. Defalarca gözaltına alındı, hakkında davalar açıldı. Kasım 1976’da uğradığı silahlı saldırıdan yara alarak kıl payı kurtuldu. DİSK’in 1977 yılında yapılan 6. Genel Kurulu’nda DİSK Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 1978 sonunda Vatan Partisi’nde yaşanan bölünmenin ardından Sosyalist Vatan Partisi (SVP) kurucuları arasında yer aldı.

sayıdaki devrimci sendikacıyla birlikte, hakkında çıkarılan yakalama kararına aldırış etmeden işçi hareketini yeniden ayağa kaldırmak için yoğun bir çaba içerisine girdi. Gizlilik koşulları içinde sürdürdüğü bu zorlu mücadeleyi, bir polis pususunda katledildiği 25 Temmuz 1981 tarihine kadar sürdürdü. Cunta tarafından katledildiğinde SVP MK üyesi ve DİSK Deri İş Başkanı’ydı. Sendikal mücadeleyi devrim ve sosyalizm mücadelesinden ayırmadan sürdüren Kenan Budak, devrimci sendikacılığın simge isimlerinden birisi olarak işçi mücadelesi tarihinde yerini aldı.

“Kenan Budak anılıyormuş... Herhalde Ergenekon’a yani asıl ismiyle kontrgerillaya karşı çıkmanın tek tutarlı yolu Kenan Budak gibi 12 Eylül’de cunta koşulları altında bile gizli gizli sabırlı bir biçimde sendika örgütleyip cuntaya karşı işçi/halk direnişi gerçekleştirmeye çalışanların bayrağını devralmaktır. ...”

1980 yılında gerçekleşen DİSK’in 7. Genel Kurulu’nda devrimci demokrat muhalefet grubu içeresinde yer aldı. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından sendikal hareketteki genel yılgınlık ve teslimiyet havasına karşın Kenan Budak, az

15


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

Harranlılar nereye koşuyor? M. AKYOL

B

ursa’da başlayan ve çevre illere yayınlan iki haftalık grev ve fabrika işgali eylemleri sona erdi ama işyerlerinde ‘huzursuzluk’ devam etmekte. Bunun temel nedeni, işyerlerinin söz verdikleri ücret zammı yerine işveren sendika MESS tarafından dayatılan ‘destek ödemeleri’. İşyerlerindeki anlaşmaları hiçe sayan işverenlerin iki yıl içinde toplam 3500 TL ödeme yapmayı ilan etmeleri ile yükselen homurtular işyerleri dışında yankılanmaya başladı. İkinci huzursuzluk nedeni ‘Harranlıların’ sendikal örgütlenme konusundaki kararsızlıkları. Mehterli Çelik İş’e katılmayı, Birleşik Metal Sendikası’na Kocaeli’de ‘topluca katılım’ izledi. Türk Metal ise, kasasındaki 100 Milyonu iki yıl içinde işçilere gene ‘destek yardımı’ olarak dağıtma kararı almış durumda. İşveren yılda iki sefer 700 TL, Türk Metal ise yılda iki sefer 600 TL destek verecek! Tek başına bu bile sendikaların bulundukları yeri bundan daha iyi anlatamaz.

16

Seçim öncesi patlayan Bursa merkezli ‘metal fırtınası’ ile yaklaşık 25.000 metal işçisi iki haftaya varan grev, işyeri işgali, fabrika önünde toplanarak işe başlamama gibi eylemlilikler yaptı. Öne çıkan talep, işyerinde toplu iş sözleşmesi yetkisi olan ve 6 ay önce yeni sözleşme yapmış olan sendikanın, Türk Metal Sendikası’nın işyerinden kovulması, çalışanların kendi temsilcilerini kendilerinin belirlemesi. Buna ek olarak ücret zammı ve doğal olarak eyleme katılanların cezalandırılmaması, işten çıkarılmaması. Dile getirilen gerekçe, daha doğrusu bardağı taşıran konu ise, söz konusu grup sözleşmesinin imzalanmasından sonra gene aynı işkolunda başka bir işyerinde (Bosch) sendikanın daha fazla ücret zammı ile sözleşme yapması. Renault işçilerinin çaktığı kıvılcımın yayılmasının nedeni ise metal işçilerinin yıllardır süren memnuniyetsizliği. Ama aynı zamanda işçilerin, özellikle sosyal medya yardımı ile diğer işyerleri ile kurdukları doğrudan ve hızlı bağlantı. İşkolundaki diğer yetkili sendika olan Birleşik Metal

Sendikası’nın sözleşmeyi kabul etmeyerek iki günlük de olsa greve çıkmış olması ve bu grevlerle az da olsa daha iyi sözleşme yapmış olması bu süreci destekleyen başka bir etken. Ancak gerek daha önce işçilerin bu sendika ile yaşadıkları olumsuz süreç, gerekse de grevde ısrarlı olunmaması, bu sendikayı işçilerin gözünde bir alternatif olmaktan çıkarmıştı. Dahası süreci başka mercilere bırakmak yerine kendi ellerine almanın gerekli olduğu noktasına gelmiş olmaları. Grev ve eylemler genelde işçilerin taleplerinin yerine getirilmesi ile sonuçlandı, işyerleri işçilerin belirledikleri kendi temsilcileri ile ücret artışı yapmayı kabul ettiler. Kuşkusuz grev ve eylemlerin bitiriliş şekli, alınan ücret zammı eleştiri konusu yapılabilir. Ama bunlar eylemin başarısına gölge düşürmemeli. Peki, nedir eylemin başarısı? Ülkemizde sınıfın ortaya çıkışı ile birlikte sendikal örgütlenmelere yönelik doğrudan saldırılara ek olarak düzen kendi sendikal anlayışını en yalın biçimi ile yani gangster sendikacılıkla sınıfa dayattı. Son elli yılda sınıf bu düzene karşı mü-

cadele verdi, düzende gedikler açıldı, zaman zaman geriletildi. Bursa’da kendilerine “Harranlıyız” diyenler ise artık bu düzenin sonunun geldiğini ilan ettiler. Gerçekten bu düzen sona erecek mi? İşte tartışılması gereken halka tam da budur. Fırtına başladığında işçiler daha önceki deneylere bakarak, gerek Birleşik Metal gibi sendikalara, gerekse de sınıftan yana politik çevrelerle aralarına adeta aşılmaz bir duvar çektiler. Hemen hemen herkes bunu doğrudan veya dolaylı olarak kabul etti, mücadelenin başarısına gölge düşürmemek için geride durmayı tercih etti. Geçen hafta sonu yaşananlara baktığımızda ise bunun ne kadar doğru olduğunu sorgulamak zorunluluğu ortaya çıktı. DİSK genel merkezi doğru bir kararla, 15/16 Haziran direnişinin 45. yıldönümünü Bursa direnişçileri ile dayanışma amacıyla Bursa’da kutlayacağını ilan etti. Ancak ne direnişçi işçiler bunu duydu, ne de onlara destek veren bölgedeki HDK gibi sınıftan yana kuruluşlar. Sadece iki satırlık duyuru metni sanal dünyada dolaştı. Kırmızı DİSK, Birleşik Metal önlüklü katılımcılar


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

dışında bu çevrelerden ‘delegasyon’ düzeyinde katılımın olduğu kutlama adeta yasak savma gibi bir duruma dönüştü. Kutlamada görülmeyen direnişçi işçilerin bir kısmı ise biraz sonra, kutlamanın hemen yakınında bir alanda mehter müziği eşliğinde toplanmaya başladılar! Direniş sırasından ‘sessiz ve derinden’ bir çalışma yürüten Hak İş’e bağlı Çelik İş sendikası TOFAŞ işyerinde kısa bir sürede 2000’den fazla üye kazanmış ve ‘TOFAŞ Şubesini’ açma kararı almıştı. Direniş sırasında işten atılan bir işçi temsilcisi ise şube başkanı olarak kravatlı takım elbisesi ile mehterli açılış töreninde diğer kravatlı Hak İş yöneticilerinin yanındaydı. Direnişçi işçilere kendi adlarında bir şube ve kendilerinin seçtikleri şube başkanı veren Çelik İş, kendisi gibi diğer gangster sendika olan Türk Metal’in yaptığı hataları yapmamaya çalışıyor. Bu yeni aşı tutar mı, göreceğiz. 7 Haziran seçimlerinde Kürdistan direniş hareketi, Gezi direnişi ile buluşmayı hedefleyerek devasa bir adım attı. Bu adımı şimdi sınıfın direnişi ile buluşmayı hedefleyerek derinleştirmek takip etmeli gibi gözüküyor. ‘Dünyanın diğer Harranlıları’ Hindistan’da, Brezilya’da, Güney Afrika’da bunun mümkün olduğunu gösterdiler. Buralarda ortaya çıkan Gezi benzeri toplumsal direniş hareketleri ile birleşerek yeni bir sendikal mücadele anlayışını geliştirdiler. Onların deneyleri ile kendi gerçekliğimizi yan yana getirerek bu adımı atmak zorundayız. Türkiye gibi kapitalizmin geç geliştiği, son yıllarda ekonomilerinde hızlı bir gelişme temposu yakalayan Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika’da yaşanan kitlesel grev ve direnişler, pek çok bakımdan bizdeki ‘metal fırtınasını’ hatırlatmakta. Hindistan’da otomobil işçilerinin grevleri ile aynı anda başlayan ‘yolsuzluklara karşı isyan’, Brezilya’da toplu taşımaya yapılan zamma karşı tüm ülkeye yayılan ayaklanmayı takip eden yapı işçilerinin kitlesel grevleri, Güney Afrika’da yoksulların isyanını takip eden madencilerin

grev ve işyeri işgalleri, bizi haklı olarak ‘Gezi direnişi’ ile Bursa grevleri arasında bir bağlantı aramaya zorluyor. Gene tesadüf olmasa gerek, bu üç ülkede toplumsal olaylarla grevler buluşabildikleri ölçüde kalıcı ve başarılı olmuş gibi görünüyor. Hindistan’da otomobil işçilerinin 2012 yılındaki eylemleri, Suzuki fabrikasında taşeron işçilerin, diğer işçilerin yarısı kadar ücret almalarına tepki olarak başladı. 4400 işçinin çalıştığı işyerinde çalışanların %70’inin taşeron işçi konumunda olması üretimin durmasına neden oldu. İşyerinin bulunduğu bölgede bulunan 15 ayrı işyerinde de grev başladı. İşyerinde yetkili sendikaya rağmen başlayan iki haftalık grev kısmi bir başarı ile sonuçlandı. Taşeron işçileri üye kabul etmeyen sendikanın işyerinden atılması sonucu, bütün işçilerin üye olacakları yeni bir sendika kuruldu, Suzuki İşçileri Sendikası (MSWU). Bunu bölgedeki tüm işçileri kapsayacak yeni bir sendika takip etti, Gurgoon İşçi Merkezi (GWC). İki yıl içerisinde bölgede sayısız grev ve işyeri işgalleri yaşandı. Sendikanın başarısı, eylemlerin işyerlerinde kurulan işçi komiteleri ile örgütlenmesi sonucu gerçekleşti. Ama asıl başarı 2010 yılında patlak veren yolsuzluklara karşı ayaklanma ile kurulan dayanışma bağı oldu. Her iki hareketin karşılıklı desteği ile eylem ülke çapına yayıldı. Brezilya’da ise, hükümetin ülke çapında baraj, tünel gibi büyük projeleri başlatması ile, 2010 yılında başlayan yapı işçileri grevleri 2012 yılında 500.000 grevci ile en üst noktasına ulaştı. İşyerlerindeki çalışma koşullarını protesto eden işçileri yatıştırmaya gelen sendika ve işveren temsilcileri, sık sık taş yağmuruna tutuldu. 2013 yılında tüm ülkeye yayılan zam protestosu diğer işkollarında da sendikalara karşı eylem ve grevleri beraberinde getirdi. Gerek yapı işçileri, gerekse de petrol işçileri gibi greve giden işçiler, işyerlerinde bağımsız işçi komiteleri kurarak, sosyal olaylarla karşılıklı dayanışma ile eylemlerini sürdürmeyi başardılar.

Ancak bu dayanışmanın Sao Paulo ve Rio Jenerio gibi iki önemli büyük şehir dışında pek gerçekleşmediği de bir gerçeklik. Sao Paula’da kamu işçileri grevi ile protesto gösterileri el ele giderken, Rio Jenerio’da direnişteki öğretmenler özelleştirmeye karşı greve giden petrol işçileri ile aynı platformda birleşebildiler. Güney Afrika’da ırkçı rejime son veren ANC yönetimi, gelir dağılımını adil bir hale getiremediğinden sürekli yoksul ayaklanmaları yaşanmakta. 2012 yılında ülkenin büyük altın madenlerinde patlak veren grev dalgası, yoksulluğa karşı açılan yeni bir bayrak oldu. İşyerindeki yetkili sendika, çalışanların ücret taleplerini dikkate almamakta direnince, önce Lonmin maden işletmesinde yeni bir sendika kuruldu. Ücretlerin 12500 Rand olması talebi ile sadece ‘delme işçileri’ tarafından kurulan bu sendika tarafından başlatılan greve, yetkili sendika silahla müdahale edince grev yaygınlaştı. Grevin 5. gününde işveren ve yerel polis 34 işçinin ölümü ile sonuçlanan bir saldırı ile grevi sonuçlandırmak istedi. Ancak grev 5 hafta sürdü ve sonuçta talep edilenin altında da olsa bir ücret artışı anlaşması ile sonuçlandı. On binlerce yoksulun yanında duruşu yeni sendikaya direnme gücü vermeye yetmişti. Bunu diğer maden işçilerinin yeni sendikaya katılması izledi. 2013 yılında otomobil işkolunda, 2014 yılında makine işkolundaki grevler ve ücret artışları gerçekleşti. Bu örneklerin gösterdiği gibi hızla kapitalistleşen Türkiye gibi ülkelerde mevcut sendikal düzen artık sınıfa ‘dar gelmekte’. Düzene karşı çıkmayan, ancak daha iyi bir düzen isteyen ‘orta sınıflar’ ise bir başka arayış içinde. Her iki arayışı bir araya getirme, kurumsallaştırma henüz ufukta görünmüyor. Ülkemizde ise, varoluş nedeni ve hedefleri göz önüne alındığında, HDK bu göreve talip olacak tek kuruluş olarak öne çıkıyor. HDK ‘meclisleşmek’ perspektifi içinde, sendikaları ve işçi kurumlarını, nasıl yer alabileceklerini tartışmaya açmak durumundadır.

Grev ve eylemler genelde işçilerin taleplerinin yerine getirilmesi ile sonuçlandı, işyerleri işçilerin belirledikleri kendi temsilcileri ile ücret artışı yapmayı kabul ettiler. Kuşkusuz grev ve eylemlerin bitiriliş şekli, alınan ücret zammı eleştiri konusu yapılabilir. Ama bunlar eylemin başarısına gölge düşürmemeli. Peki, nedir eylemin başarısı?

17


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

BİR KADIN İŞÇİNİN SİSTEMLE VE KADINLIKLA MÜCADELESİ Sevgi EVREN

Ç

erkezköy, ülkenin en büyük organize sanayi bölgelerinin kurulu olduğu başlıca illerden Tekirdağ’ın bir ilçesi ve buradaki yüz binden fazla işçi yaşam kavgası verirken her gün yüzlerce sorunla da baş etmeye çalışıyor. Hele kadın işçilerin kadın olmaktan kaynaklı sorunları da eklenince aynı anda bir çok mağduriyetin oluşturduğu kocaman bir kütle olarak yaşamaya çalışıyorsunuz. Nurcan, burada yaşayan on binlerce işçiden sadece bir tanesi. Ve 2013 yılında hamile kaldığında çocuğuna bakacak kimsesi olmadığı için (ve aslında yararlanacağı bir kamusal hizmet, bakacak bir kamusal kurum olmadığı için) işinden ayrılmak zorunda kalan bir işçi arkadaşımız. İşe gireli henüz 8 ay olan Nurcan’ın; hamileliği sebebiyle işyerinden ayrılması gerekiyor. Doğum iznine sadece 1 hafta kalmasına rağmen işverenle konuşuyor. “İşsizlik maaşı almasını sağlayacak şekilde” çıkışının verilmesini, böyle yapılırsa doğum izni dahi istemeyeceğini bildiriyor ve sözlü olarak anlaşıyorlar. Nurcan hizmet verdiği, kendi deyimiyle “ekmek yediği tekneye” güveniyor. Bir büyük fermuar fabri-

18

kasının taşeronu olarak görünen alt işverende elçik takma (elçik:fermuarın çekilirken ya da açılırken tutulan kısmı) elemanı olarak çalışan Nurcan, asıl firma olan fermuar fabrikasının işçilerine tanıdığı haklardan yararlanamıyor. Onlar gibi ikramiye, erzak yardımı vs alamıyor. Asıl işverenin kadrolu işçileriyle aynı mesai saatleri içinde aynı işi yapmasına rağmen onlarla eş değer ücreti alamıyor. Taşeron firma temsilcisi, Nurcan’ı güvendirerek önüne bir takım evraklar getiriyor. “Çıkışını verebilmem için bunları imzalamalısın” diyor. Nurcan söz verilmiş olmasına güvenerek taşeron firma yetkilisinin beyan ettiği gibi “istifa” dilekçesini el yazısıyla oluşturarak veriyor. Ertesi gün işsizlik maaşını almak üzere İş Kur’a gittiğinde çıkışının istifa olarak verildiğini ve bu sebeple işsizlik maaşı alamayacağını öğreniyor. Ve uğradığı haksızlık karşısında mücadele etme kararı alıyor. Avukatlardan hukuki destek alıyor ama ne yapsa önüne imzaladığı istifa dilekçesi çıkıyor. Avukatlar istifa dilekçesi sebebiyle Nurcan’a umut veremiyor. Nurcan bir kere daha işverenle gidip görüşmek istiyor, hatanın düzeltilmesini talep ediyor ama ağlaya ağlaya geri dönüyor. İşçi-patron ilişkisini tam da o an anlıyor. Nurcan, Batis sendikasına başvuruyor. Ve Nurcan için mücadele başlıyor. Yapmamız gereken Nurcan’ın aslında büyük fermuar fabrikasına üretim yapan bir işçi olduğunu göstermek, bu yolla bu üretim zincirini

deşifre etmek, patronların muvazaalı işlemle işçilerin haklarını çaldığını göstererek onu bu fabrikanın kadrolu işçisi yapmak, verilmeyen haklarını almak. Ve tabi daha da önemlisi güvencesiz çalışmanın kalıcılaşması için kurulan taşeron sistemini bu örnekte işlemez hale getirmek, kadın olduğu için işini bırakmak zorunda kalma çaresizliği üzerinden zorla istifa alınarak hakları gasp edilen işçi arkadaşın onur mücadelesinde yanında olmak. Bunun için “istifayı nasıl geçersiz kılarız”ın yolunu bulmak ve yürümek. Nurcan’dan hile ile alınan istifa dilekçesine rağmen işten çıkışının üzerinden 1 ay geçmeden işe iade davası açmaya karar veriyoruz ve kararı Nurcan’a bırakıyoruz. Aradan geçen 20 günün sonunda Nurcan, mücadele kararı verdiğinde dava açma zamanının son günüydü ve hızla davasını açtırdık. Nurcan bu karara vardığında aslında davasını kazanmıştı. Mahkemeden çıkacak sonuç onun “onuruna ve işçilik haklarına sahip çıkma iradesini ortaya koyması” karşısında sadece ayrıntı kalacaktı. Hemen işe koyulduk. Hem asıl büyük fermuar fabrikasını hem de taşeron firmayı muhatap alarak işe iade davası açıyoruz. Nurcan’ın yaşadıklarına şahit olan işçi arkadaşları var ama halen bu fabrika binasında çalıştıkları için tanıklık yapmaya cesaret edemiyorlar ve duruşmada dinletecek tanık bulamıyoruz. İlk duruşmada mahkeme hakimi “tanık dinletecek misiniz” diye soruyor, tanığımız olmadığını belirtiyoruz ve hakim “istifa dilekçesine” dayanarak dava hakkında kararını açıklamaya hazırlanıyor. Davalıların tanıkları olduğunu hatırlatıyoruz ve tanığımız olmadığı halde fabrikada, davacının diğer işçilerle aynı işi yaptığının tespiti için keşif yapılmasını talep ediyoruz. Zor

bela verdiğimiz çabanın anlamını keşfediyor mahkeme hakimi ve davalının tanıklarını dinlemeye karar veriyor. Tüm tanıklar kıyısından köşesinden iddialarımızı doğruluyor ve bilirkişilerle fabrikada keşif yapıyoruz. Nurcan’ın yaptığı elçik takma işinin fermuar üretim işinin bizzat kendisi olduğunu bir kere daha keşfediyoruz ve mahkeme Nurcan’ın işe girdiği ilk günden itibaren asıl büyük fermuar fabrikasının işçisi olduğuna hükmederek istifa dilekçesini geçersiz kılıyor. Karar Yargıtay tarafından Mayıs ayı içinde onandı ve kesinlik kazandı. Nurcan hem işçileri güvencesiz çalışma koşullarında köleleştiren taşeronu alt etmiş oldu hem de kendinden çalınan haklarını fazlasıyla almış oldu. Fermuar fabrikasında işçilere ödenen tüm haklar Nurcan’a da ödendi. Asıl önemlisi de kadın olduğu için yüklendiği görevler sebebiyle kaybettiği işine geri dönme hakkını kazanmış oldu. Çerkezköy’de işçi olarak sistemin çarkına dahil olduğu ilk günden bu yana Nurcan’ın yüzü belki de ilk defa güldü. Şimdi sırada büyük fermuar fabrikasında taşeronu tamamen iptal ettirmek var. Koşulları oldukça zor ve aleyhe olmasına rağmen inanarak sendikasıyla birlikte mücadele eden işçi arkadaş, daha “mücadele kararı” verdiğinde kazanmıştı. Sendikal devrimci bir dayanışma örneği olarak Nurcan, onu her açıdan ezmeye çalışan erkek egemen kapitalist sistemde patronlarına bir ders verdi. Batis sendikası verdiği mücadele ile asla pes edilmemesi gerektiğini, işçilerin taşeron sistemiyle daha fazla sömürüldüğünü, örgütlü mücadele ile sistemle baş edilebileceğini bir kere daha göstermiş oldu.


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

SÖNMEYEN ATEŞ ÖĞRETİYOR: ÖZSAVUNMAMIZI KURALIM!

D

uvarda asılı takvim yaprakları 2 Temmuz 1993 tarihi gösterdiğinde koparmaya kıyamaz insan. Bir takvim yaprağının içine gizlenmiş otuz üç türkü dolu yürek vardır. Pir Sultan Abdal’ı anma törenlerine katılan binlerce insandan bazılarıydı onlar. Hasret’in, Muhlis’in bağlamasından çıkardığı sesler, binlerce yıl ötesinde yaşamış Yunus’un aşkına götürür bizi. Parmakları arasına sıkıştırdığı mızrabın tellerine her dokunuşu, yüreklerdeki ateşi körükler. Otel dışında öldürmek için can atanlar, bilmez içeride diri diri yakacaklarının yaşam aşkıyla kavrulduklarını. Madımak Katliamı olarak tarihe geçen olay içeride yanarak can verenler ve dışarına büyük bir sevinç ayininin parçası olan saldırgan kalabalıktan ibaret değil. Dönemin siyasi atmosferinin önemli ölçüde payı var. Her şeye eli uzanan, küçük bir demokratik hak arayanlara anında müdahale eden, aynı zamanlarda Kürdistan’da akıl almaz savaş taktiği, teçhizat ve personelle kuşanmış devletin sekiz saat boyunca televizyonlardan canlı izlettirip müdahale etmediği bir olaydan başka nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Devlet kendi vatandaşlarını yaktığı ateşin odunu olabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti Madımak Oteli’nde yanan canların katilidir. Bu, tahmin ya da suçlama değil. Saldırı öncesi camilerde okunan hutbelere, radikal İslamcı grupların tehditkâr çağrı bildirilerine ve gazete manşetlerine sesini çıkarmamış olması, hazırlık aşamasındaki rolünü ortaya koyuyor. Kaldı ki dönem itibariyle o yıllar Kürdistan’da cinayetlerin işlendiği, evlerin yakıldığı ve Kürt halkının büyük göçe zorlandığı yıllardır. Devlet, ülke içindeki kirli topyekûn savaşını, kontrgerillalarıyla ölüm makinesine dönüştürmüştür. Yakılan otelin

perde arkasında, giderek yükselen isyan çığlıklarının buluşmasını engellemek, filizleri yeşeren mücadele odaklarının gelişmesinin önüne geçmek vardı. Sivas katliamı üzerine konuşurken, o dönem yaşanılanlar herkes tarafından iyi bilindiğinden, tekrar tekrar resmin detaylarına girmeyeceğiz. Alevilerin ilk kez yaşadığı acı değildi Sivas. Adına çıkarılan fermanlardan süzülüp kendini var eden bir halka reva görülen bu zulümlerin akıl tahayyüllerine dahi sığmayan yöntemlerini Ortadoğu’da yaşıyoruz. Madımak Oteli içinde insanlar yanarken önünde heyecanla, sevinçle çığlık atanların, müthiş bir benzerliği var Ortadoğu’dakilerle. IŞİD, El Nusra, Ahrar-u Şam ve buna benzer cihatçı gruplar, 23 yıl öncesinde Sivas’ta ateşi harlayanlardır. O gün televizyonlardan canlı yayınla izlettiklerini bugün de yapıyorlar. Türkiye’de devletin bizzat içinde olduğu saldırılara üretilen tepkiler demokratik düzeyde kaldı. Katliamlar birbirini izlerken, hangi önlemleri aldığımızı kendimize sormak durumundayız. Karşımızda örgütlü bir düşman var. Bu sadece Alevilere ya da Kürtlere karşı bir organizasyon değil. Türkiye’de yaşayan bütün halklara ve ezilenlere namlusunu çevirmiş bir devlet ve onun örgütlediği faşizan kesimler söz konusu. Bugün itibariyle ülke sınırlarını aşan tehlikeyi de göz ardı etmemek gerek. Aleviler olarak mazlum olduğumuzu, savunmada, demokratik mücadele yöntemleriyle hareket ettiğimizi söylemek yaşadıklarımızdaki sorumluluğumuzu hafifletmez. Yanı

başımızda canlı canlı gözlemleyebildiğimiz olaylardan ders çıkarmak durumundayız. Şimdiye kadar örgütlenme ve deneyimlerin eksikliği hareket noktalarımızı kısırlaştırdı diyelim. Bugün, ok yaydan çıkmışken, tıkanan kanalları aşmak durumundayız. Yapay sınır hattımızda yaşananlar, Alevilerin pür dikkat izleyip ders çıkarması gereken olanaklarla dolu. Bir örneği, geçtiğimiz yıl nice katliamlara cevap veremeyen ve bu anlamıyla Alevilerle ortak yanları olan Ezidilerin yaşadıklarıydı. Cinayet şebekesi, insanlığın vebası cihatçı çetelerin burunlarının dibindeyken dahi öz savunmalarını kurmamış olmalarının bedelini ağır ödediler. Az sayıda HPG gerillasının Şengal’de olması binlerce Ezidi’nin yaşamını kurtardı. Kaldı ki Aleviler gibi Ezidilerin de yaşamı sürekli tehdit altındadır. Katliam fermanlarının birbiri ardına verilmesi Avrupa’nın dört bir yanında sürgün yaşamalarına neden olmuştur. Pazarcıklı Aleviler nereye gitti? Ya da Alevi köylerinin dağların eteklerinde olmasının nedeni nedir? Artık yaşadığımız acıların tekrar etmemesinin olanaklarını yaratmak durumundayız. Eskinin rahatlığını vermeyecek düşmanlarımız bir adım ötede. Kürt halkının

Sezgin KARTAL

ortaya çıkardığı destansı insanlık direnişi kendiliğinden değil, yılların verdiği mücadele deneyimi ve en önemlisi öz savunmalarını gerçekleştirmiş olmalarındandır. Örneğin; Suriye’nin İdlib kentini ele geçiren çetelerin Alevi köyü olan İştebrak’ta yaptıklarını biliyoruz. Aynı örgüt açık açık Alevilerin hedeflerinde olduğunu açıkladı. Hiç beklemediğimiz anda Ortadoğu’daki cehennem ateşi topraklarımıza yönelebilir. Ve bu Sivas’takinden daha büyüktür ki altından kalkamayız. 2 Temmuz şehitlerini unutmamanın somut bir karşılığı var bugün: Öz savunmalarımızı kurmak. Zamanımızı, politikamızı, elimizdeki olanakları buna göre inşa etmek durumundayız. Rojava deneyim yüklü, elini uzatmış bizleri bekliyor. Kerbela çöllerinde Muaviye’ye karşı kılıç kuşanıp yollara düşen Hüseyin’in takipçisi olmanın sorumluluğunu yerine getirmek durumundayız. İşte o zaman, ne devlet ne de onun çeteleri, canı istediğinde bizleri hedef haline getirebilir.

19


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

ÜNİVERSİTENİN BİR YILI Hasan UMUT

Ü

niversitelerde bir öğretim yılını geride bıraktık. Bu seneye damga vuran ve öğrenci gençliğin gündemine giren konuları ele alıp bir dönem değerlendirmesi yapacak olursak gözümüze ilk çarpan nokta polis ve okul yönetimleri üzerinden kurulan baskılar olur. Okulların henüz açıldığı günlerde Kobane Direnişi gündemimizi belirledi. Kobane‘deki faşist IŞİD çetelerine karşı verilen destansı mücadele üniversitelerde de yankı buldu. Kobane eylemlikleri, dayanışma organizasyonları ve kamuoyu yaratma, direnişi gençliğin gündemine getirme çalışmaları sürerken polis, ırkçı çete ve okul yönetimi-özel güvenlik terörüne maruz kaldık. İstanbul Üniversitesi’nde IŞİD yandaşları okul basıp defalarca devrimci yurtsever öğrencilere saldırıda bulundu. Bu saldırı mekaniği öyle bir hal aldı ki önce IŞİD çeteleri sonrasında polis

20

koridorlarda devrimci avına çıkıyordu adeta. Gözaltılar rutinimiz haline geldi. Baskı ortamı, çeteler ve polis haricinde okul yönetimi tarafından soruşturmalarla geliştiriliyordu. Çeşitli üniversitelerde yüzlerce arkadaşımıza disiplin soruşturması açıldı ve birçoğu okullarını savundukları, afiş astıkları, basın açılaması yaptıkları için ceza aldılar. Üniversite muhalefetine yönelen bu üç yönlü saldırı sürecinde özellikle İstanbul Üniversitesi örneğinde devrimci öğrenciler; devrimci, yurtsever kurum ve kamuoyundan gerekli desteği göremediler. Yapılan çağrılara, arkadaşlarımız yaralanıyor olmasına, IŞİD okullardaki öğrencilerin güvenliğini tehdit ediyor olmasına rağmen yeterli kamuoyu oluşmadı ve adeta bir yalnız kalma hali ortaya çıktı. Bu durum tarihe düşülen bir not olmakla birlikte tekrarlanmaması için elimizden geleni tüm devrimci ve yurtseverler olarak yapmamız gereken bir derstir aynı zamanda. Bahar dönemine girerken üniversitelerde katlamalı harç

soygunuyla karşı karşıya geldik. Okullarını uzatan öğrencilere ve bir dersi bir defadan fazla alanlara ekstra ödemeler çıkartan düzenleme ‘Alo Fatih’in kardeşi YÖK başkanı Yekta Saraç tarafından uygulamaya sokulmak istendi. Çeşitli okullarda birçok öğrenci binlerce liralık faturalarla karşılaştı. Bu durum çeşitli eylemliklerle protesto edildi ve sonrasında taze Başbakan Davutoğlu tarafından lütufmuşçasına geri çekildi. Fakat bu ayak oyunlarının arkasındaki büyük oyunun farkındayız. Birkaç sene öncesinde Erdoğan şöyle bir açıklama yapmıştı: “Okulunu 6 senede bitiremeyenler teröristtir”. Bu AKP zihniyetinin ders haricinde herhangi bir konuyla ilgilenmeyen, apolitik, kabullenmiş, daha öğrenciyken sistemin çarkı haline gelmiş üniversite gençliği idealinin en somut yansımalarından biridir. Üniversiteyi 6 senede bitirmeyen teröristtir söylemi, bir dersi iki kere alırsan para cezası gibi harçlar... Bunların hepsi öğrenci gençliğin kitaplardan kafasını kaldırmaması, etrafında olup bitene duyarsız kalması için ortaya konmuş sindirme politikaları olarak karşımıza çıktı.

Sene sonlarına doğru ülkenin seçim düzlemine girmesiyle üniversitelerde de yeni yaşam savunucuları ve gönüllüleri çalışmalara başladı. Okullarda, seçim bölgelerinde öğrenci gençlik büyük insanlığın barajları yıkması için çalışmalar yürüttü. Tabi bu çalışmalar da polis ve okul teröründen nasibini aldı. HDP’nin baraj altında kalmasını yürekten dileyen iktidar üniversitelerdeki HDP gönüllülerini de rahat bırakmadı. 7 Haziran’da gelen büyük zaferle AKP, her ne kadar geriletildiyse de ülkenin her yerinde olduğu gibi okullardaki kadroları da hala iş başındalar. Yeni dönemde önceki senelere oranla ellerini kollarını sallaya sallaya sudan sebeplerle devrimci, yurtsever öğrencilerin alanlarını daraltmaları artık daha zor. Tabi bu zaferin psikolojik etkisinin ötesinde sahada bir kazanıma dönüşmesi HDP’nin yüzünü üniversite muhalefetine dönmesi ve üniversitelerde gerek genç vekiller gerekse diğer vekillerimiz aracılığıyla soluklarımızı enselerinde hissettirmemizle mümkün olabilir.


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

“Yeşil Yok” Projesi ‘Y

eşil’ Yol Projesi: Hükümetin ekolojiye ve Karadeniz halkına son ’hediyesi’. 8 ildeki birçok yaylayı birleştirecek ve bu yol üzerinde turizm merkezleri barındıracak bir proje. İyi cep doldurur, paranın kutsandığı bir turizm anlayışını güçlendirir, adı yeşil kendi gri bir yoldur. Yeşil Yol Projesi aslında ‘Yeşil Yok’ projesidir. Bu proje 2600 km uzunluğunda 7 m genişliğinde 8 ili kapsayan bir yol olarak planlandı. Bu yol üzerinde 40 noktada kayak merkezleri, oteller ve restoranlardan oluşan turizm merkezleri oluşturulacak. İki yıldır süren ve 90 milyon lira harcanan yol çalışmasının 2018 yılında tamamlanması planlanıyor. Yeşil dağlarımızı beton duvarına çevirecekler. Doğal yaşam alanlarını bölecekler. Canlıların yaşam alanlarını daraltacak, su ve besin kaynakları arasına engel koyarak bu canlıların yaşamı üzerinde olumsuz etki yaratacaklar.

Bölgede birçok üniversite var. Normal koşullarda üniversiteler bilim yuvalarıdır ve bilim bu yolun ekolojiyi tahrip ettiğini her şekilde ortaya koyuyor. Ama üniversiteler ticarethaneye dönüştürüldüğü için ne akademisyenlerden ne de öğrencilerden ciddi bir tepki gelmedi henüz bu yola karşı. Meslek gruplarına, Mimarlar Odasına danışılmadan, ÇED raporu alınmadan yapılan bir projeden bahsediyoruz. Bu proje yeşili katlettiği gibi, halkın yol sorununu da çözmüyor. Ülkede olmayan turizmi canlandırmaya çalışıyorlar. Ama bu kayak merkezleri, oteller ve restoranlar yöre halkını hizmet sektörünün birer ezileni haline getirecek. Karın büyüğünü tabi ki burjuvazi yüklenecek. Bölge halkını tarım ve hayvancılıktan beş kuruş kazanamaz hale getiren uygulamaları kaldırmak yerine çılgın projeleriyle halkı ve doğayı sömürmeye devam ediyorlar. Kalkınma

Bakanı

Cevdet

Yılmaz’ın Yeşil Yol için dediklerine bir göz atalım: “Yeşil Yol Projesiyle bölgeyi bütünleştirdiğimiz zaman katma değeri çok daha yüksek bir yapıyı buralarda oluşturmuş olacağız.” Aslında demek istediği: Bu proje ile bizler çok zengin olacağız. “Türkiye’den, dünyadan bütün herkesin bu güzellikleri yaşaması lazım ama bir taraftan da bize bırakılan bu emaneti gelecek kuşaklara en güzel şekilde de aktarmamız lazım.” Aslında demek istediği: Evet kültürel miras, ekoloji falan da önemli ama bizim de para kazanmamız lazım. “Bu tür bölgelerimizde özellikle çarpık yapılaşmaya kesinlikle karşı olmamız lazım.” Aslında demek istediği: Evet biz ‘yaylalarda’ olmayan bir çarpık yapılaşmaya karşı mücadele ediyor gibi yapıp, asıl çarpık yapılaşmanın tillahını yapacağız. “Siyaset kurumuyla medyasıyla sivil toplum örgütleriyle yerel yönetimleriyle en güzel şekilde hassasiyet göstermemiz gerekiyor.” Aslında demek istediği: Yani öyle doğa, çevre falan diye sokaklara dökülmeyin. Biz para konusunda çok hassasız. Kazanamayınca inciniriz.

söyleyerek birçok yerde kent ve doğa kültürünü katlettik. Burada da gerçekleşecek olan budur. Yasalar esnetilir, gerekirse çiğnenir. Sonuçta para kazanacağız. 5 Haziran Dünya Çevre Gününde devlet tarafından şaşalı demeçler verilirken, devletin ve onun arsız çocukları olan şirketlerin doğada açtığı ya da açmak istedikleri yaraları protesto eden halk saldırıya uğruyor. 82 yaşındaki kadın deresine HES istemediği için eyleme katılıyor, eylem sırasında kendisine saldıran polisin copunu kapıp kırdığı için yargılanıyor. Ezelden beri o yaylalarda yaşayan o yaşlı insanlardan biraz sürdürülebilirlik öğrensinler. Bu insanlar doğadan ihtiyaçları kadar faydalandılar, sadece ölmüş yaşlı ağaçları kestiler, yeri geldi kendilerine zarar veren hayvanlara bile dokunmadılar. Bu projeyi gerçekleştirenlerin ise para kazanmak dışında hiçbir dertleri yok. Zaten başka ülkelerdeki yeşil yollar ile uzaktan yakından alakası olmayan bir proje… Karadeniz’e bu devletin sahil yolundan sonra ikinci büyük ihanetidir Yeşil Yol. Sahilden kuşattıkları yetmemiş gibi bu sefer de dağlardan kuşatıp sıkıştırıyorlar doğayı. Karadeniz sahil yolu öncesi bölgedeki plaj sayısı 200’ün üzerinde iken şimdi bir elin parmakları kadar. Doğanın,

Sidar ARSLAN

insanların, hayvanların denizle olan bağlantısı kesildi. Şimdi de aynı şeyi Karadeniz’in dağlarına yapacaklar. Bugün isteyen, her yaylaya çıkmak için bir yol bulur. Bazı yaylaların yolu gerçekten kötü. Maksat yerel halkın çilesini azaltmak ise var olan yolları düzeltsinler. Asfalt yolların gittiği yaylalar, hızla bozuluyor. Hayvancılığın yapılamadığı, bitki örtüsünün tahrip edildiği, birbirinin kopyası ve estetikten uzak otellerle dolduruluyor. Yılın iki ayı, bir günlüğüne gelip kaçacak ve büyük ihtimalle bir daha gelmeyecek turist için yöre halkını daha doğrusu binlerce yılda oluşmuş bir ekolojiyi mağdur etmeye değer mi? Şimdiden kontrolsüz yapılaşmadan muzdarip Fırtına Vadisi ne hale gelir kimbilir! Başta Fırtına Kolektifi olmak üzere, Karadenizliler “Yeşil Yola Dur De” kampanyasını başlattı. Biz’lere de bu kampanyaya destek vermek düşer. Bölge halkı kötü gününde yanında kimlerin olduğunu görmeli. Biz’ler de ekolojiyi daha inatçı ve daha inançlı korumalıyız. Sonuçta Biz’ler doğayız.

“Bir taraftan da geleneksel mimariyi geleceğe taşıyacak güzel örnekler yapmamız lazım. Tamamen bir yasakçı zihniyet de doğru değil.” Aslında demek istediği: Biz geleneksel mimariyi koruyacağımızı

21


Sosyalist Dayanışma / Temmuz 2015

DEVRİMCİ KİŞİLİK VE DURUŞ Bahar EKİNCİ

kadar hakimiz? Eşitsizlik ve ezilmişlikleri yeniden üretmeme konusunda ne kadar bilinçliyiz?

İrade Olmak

D

evrimci olmak bir tercih ve duruştur. Bu tercihimizi ne kadar bilinçli yaptığımız geleceğimizi belirler. Kişiler her zaman çok bilinçlice mücadeleye girmeyebilirler. Bazen sosyal ortam, aile ve geleneksel ortamın etkisiyle mücadeleyle tanışırız. Yaşımız gençse çok sorgulamadan ortamda hareketli ise hızlıca mücadelenin içinde kendimizi bulabiliriz. Özellikle günümüzde yaşanan kutuplaşma ortamını düşünürsek ‘onlardan’ olmamanın bir yolu da devrimci olmaktır. Sürekli itilip kakılan, ötekileştirilen toplumsal kesimlere mensupsak mücadeleye girişimiz hızlıca olabilir. ‘Onlardan’ olmama isteği mücadeleye girişimizi motive ediyorsa buna diyecek bir şey yok. Ancak sadece böylesi bir karşıtlık üzerinden kuracağımız mücadele denkleminde devrimci ömrümüz uzun sürmez. Mesela; AKP karşıtlığının süresi AKP iktidardan gidene kadardır. Sonra ne olacak? Kapitalist düzene, onun var ettiği ve kullandığı her türlü eşitsizliğe karşı olmayan, bunu öfke ve bilinciyle perçinlemeyen bir devrimcinin ömrü kısadır. Her devrimci birey kendi kendine şunu sormalıdır: Neden devrimciyim, neden örgütlüyüm? Verilen cevap kendimizle ilgili pek çok sorunun da cevabıdır. Aleviyim, eziliyorum, o yüzden. Kürdüm, eziliyorum, o yüzden. Kadınım, eziliyorum. Gencim, eziliyorum. Yoksulum, eziliyorum. İşçiyim, eziliyorum… Peki tüm bu ezilmişliklerin sebebi veya sürdürücüsü olan kapitalist düzeni ne kadar tanıyoruz? Bu düzenle ve onun üzerimizdeki etkileriyle ne kadar hesaplaşabiliyoruz? Kurmak istediğimiz düzeni, sosyalizmi ne kadar tanıyoruz? Sosyalizmin inşası meselesine ne

22

Kapitalist düzen biz ötekileri sürekli iradesizleştirme üzerine çalışır. Kendi hayatını, geleceğini eline alabilen kitleler bu düzenin korkulu rüyasıdır. Harcadığı her bir dakikalık bile emeğine sahip çıkan bir işçi hayal edelim. Mesela; böyle bir işçiyi patronlar kafasına göre 12-14 saat çalıştıramaz. İşgünü 8 saatse, 1 saatin bile hesabını yapar ve istemiyorsa çalışmaz, istiyorsa da bilinç ve örgütlülük seviyesine göre karşılığını ister. Ürettiği metaya kattığı artı-değeri biliyorsa yani aslında dünyanın kendi sırtında olduğunu biliyorsa patronlara kulluk etmez. Hele hiçbir iş güvenliğinin alınmadığı işyerlerinde 1 dakika bile durmaz. Böyle işçiler olmasın diye doğduğumuzdan beri ‘eğitiliyoruz’. Aileden başlayarak. “Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider” çaresizliği öğretiliyor bizlere. ‘Akıllı insanların’ zengin olabildiği, bizim ‘akılsızlığımızdan’ yoksul olduğumuz öğretiliyor. Ezilmemek için ezmek gerektiği, eziliyorsak beceriksizliğimizin ya da kaderimizin kurbanı olduğumuz belletiliyor. Okullardaki eğitim sistemi bu durumu pekiştiriyor. Kapitalist düzenin ihtiyaç duyduğu %10’luk kesimi seçip geri kalanına çöp muamelesi yapılıyor. ‘Zekiler’ okur bir yere gelir. Okuyamayanlar aptaldır. Ezilmeye mahkumdur. Üç kuruşa, güvenliksiz yerlerde ölüm pahasına çalışmaya mecburdur. Oysa her insan toplumsal üretim için gerekli yetileriyle doğar. Üretim toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmayıp bir grup azınlığın karı için yapıldığında yetenekler öldürülür, iradeler teslim alınır. Mesela; bizim okullarımızda matematik dersini yapamayan aptal muamelesi görür. Matematik diye öğretilenin aslında matematik olmadığını ya da bize bu dersi öğretmeye

çalışanların ne kadar matematik bildiğini, ortaokulda bu dersin yanlış yöntemlerle öğretildiğini, lisedeki seviyenin aslında lisans seviyesi olduğunu, herkesin matematiği bu seviyede bilmesi gerekmeden toplumsal üretimdeki yerini alabileceğini bilmezsek kendimizi aptal gibi hissederiz. Biz devrimciler tüm bir toplumun hayatını tekrar ellerine alma projesinin buzkıranları olarak işe kendimizden, kişiliğimizden, kollektifimizden başlamak zorundayız. Bizi ezik yetiştirenlere inat, kendi gücünün ve yeteneklerinin farkında olarak sisteme kafa tutabiliriz. En güçlü devrimci kendini güçlü ve zayıf yönleriyle bilen kişidir.

Kendini Bilmek

Kendini bilmek meselesi insanlık var oldu olalı düşünülen, felsefenin ve dinin üzerinde çok durduğu bir konu. Biz meselenin devrimci kişilikle bağlantılı boyutuyla ilgiliyiz. Devrimcilik değiştirmektir, devirmektir, alt üst etmektir. Sistemi, onun zihniyetini alt üst etmektir. Ama unutmayalım ki biz de bu sistemde doğduk ve belli bir yaşa kadar geldik. Bizi bu sistemin ailesi, okulu, toplumu yetiştirdi. Devrimciliğe adım attık diye, mücadeleyi seçtik diye bir anda sistemin kişiliğimizdeki etkilerinden kurtulamıyoruz. Hatta ne kadar uğraşırsak uğraşalım tam olarak da kurtulamayacağız. Komünist toplumunun nesillerine kadar bu böyle olacak. Bu konuda yaşadığımız en önemli sorun, mücadeleye adım atıp bir iki eyleme ve eğitim programına katılıp bir iki ‘parlak’ iş yapınca kişinin “ben oldum” psikolojisine girmesi oluyor. Hiçbir zaman “olmayacağımızı” söyleyerek başlayalım. “Ben oldum” demek “Ben öldüm” demektir aslında. Değişim ve dönüşüm ölene kadar sürer. Lenin “mükemmel parti ölü partidir” demiştir. Mükemmellik yoktur. Mükemmel bir sonraki adıma ulaşmaktır.

Hayatın ve mücadele koşullarının sürekli değiştiği bir ortamda mücadelenin ihtiyaçlarına göre kendimizi ve yapımızı değiştirmek, dönüştürmek kaçınılmazdır. Bu yapılamazsa ölürüz, yani imha oluruz, mücadele zemininin dışında kalır, çürürüz. Kendini bilmek bizim gibi toplumlarda en zor işlerden biri. Çok acımasız bir ezme-ezilme ilişkisiyle şekillenen toplumumuzda kişilerde egolar ya çok şişik ya da çok sinik. Ortasını bulmak zor. Daha doğrusu orta sınıfların karakteri olan bu “ortası” bizlerle pek temas etmiyor. Kişinin kendini bilmesi güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olmasıdır. Güçlü yönlerini mücadelenin ihtiyaçları için seferber ederken buradan aldığı enerjiyle zayıf yönlerini törpüleyebilmesidir. Zayıf yön derken ‘matematiği’ bilememek gibi saçmalıklardan söz etmiyoruz elbette. Kollektif yaşamın kurulmasında, örgütlü bir yapı içinde sosyalizmin inşasında önümüze çıkan zaaflardan söz ediyoruz. Kendine güvenmeme, kendini dayatma, plansız ve disiplinsiz olma, bencillik, tüketim kültürünün etkisinde olma, üslupsuzluk örnek olarak verilebilir. Devrimci kişinin kendini bilmesi mücadele içinde kollektifin gücüyle olabilir. Mesela; kollektifin kararları ve işbölümü doğrultusunda üzerimize aldığımız işi yerine getiremiyorsak bunun bizimle ve kollektifle ilgili yönleri olabilir. Plansız ve disiplinsiz davranmış olabiliriz, yeteneklerimize hiç uygun olmayan bir işi almış olabiliriz, yeteneklerimizi abartmış kendimizi farklı göstermiş olabiliriz, yeteneğimiz olsa da azmimiz kendine güvenimiz eksik olabilir. Bu daha da uzatılabilir. Kendini bilme yolunda örgüt içinde çok iyi oturtulması gereken eleştiri-özeleştiri mekanizmasına geliriz. Yazının devamı bir sonraki sayıda...


Temmuz 2015 / Sosyalist Dayanışma

İSPANYA YEREL SEÇİMLERİ

M

ayıs sonunda İspanya’da belediye ve eyalet meclisleri seçimleri yapıldı. Artık Avrupa Birliği ülkelerinde görmeye başladığımız gibi geleneksel partiler oy kaybettiler. İktidar partisi PP, 2011 yılında 11 milyon oy alırken şimdi 6 milyon alabildi. Halk Partisi PP ve İspanya Sosyalist Partisi PSOE, 24 yıldır İspanya politikasında iktidar oluyorlardı. Biri gidiyor diğeri geliyordu. Bu seçimlerde tarih yazıldı, ilk kez bu durum değişti. İki partinin toplam oyu 2011 yılından %65’den şimdi %52’ye düştü. Gene birinci ve ikinci partiler ama neredeyse hiçbir yerelde tek başlarına iktidar olamayacaklar. Bu arada geleneksel Komünist Parti de 500 bin oy kaybetti. Yılların bu ikili politik yapısını 2008-2009 krizi ile başlayan kemer sıkma politikalarına karşı gelişen halk örgütlenmeleri yıktılar. Bilindiği gibi 2011 Mayıs ayında Barselona ve Madrid meydanlarını kendilerine “Kararlılar” diyen bir gurup işgal etmişti. Sonra mahalle meclisleri kurulmuştu. İşte bunlar ve çeşitli platformların aktivistleri seçimler sırasında yeni oluşumlar içine girdiler. Örneğin; Barselona’da evden çıkartmalara karşı sıkı mücadele veren örgütlenme seçimlere Barcelona Comu (Birlikte Barcelona) olarak girdi ve adayı eyalet seçimlerini kazanarak kentin ilk kadın valisi oldu. Seçimlerde böyle kemer sıkmalara, özelleştirmelere karşı direnen çeşitli sol guruplar, yeşiller, feministler, anti-kapitalistler, özelleştirme karşıtları hepsi çeşitli platformlar altında bir araya geldiler ve seçimleri kazandılar. Barcelona dışında Madrid’te sol yerel örgütlenme Ahora Madrid (şimdi Madrid) iktidar partisinden tek bir vekil eksik aldı ancak koalisyonla iktidar olması bekleniyor. Bunun gibi ülkede 4 kentte bu tür örgütlenmeler kazandılar. Bu örgütlerin arkasında Podemos

desteği de vardı. Podemos kendi adına tüm yerellerde örgütlenemedi, var olanları destekledi.

Yani her yaptığım onların isteklerine boyun eğmek ve böylece yönetmektir,demek istedi.

Sonuçta yerel seçimlerde İspanya’da tarih yazıldı. Artık İspanya yeni bir yapılanma içine girmiştir.

Bu örgütlenmeler kent hareketi olarak, nasıl bir kent istedikleri konusunda ilkeler belirlerken Bolivya’nın lideri Morales’in Buen Vivir yani “iyi yaşam” ilkesinden esinlendiklerini gizlemiyorlar. Yani kapitalizmin tüketim toplumu anlayışı değil, doğaya saygılı, çevreci bir yaşam biçimi ve buna göre düzenlenmiş bir kent yaşamından söz ediyorlar. Ayrıca Marksist coğrafyacı düşünür David Harvey’den esinleniyorlar. Onun kentsel yapılanma ve vatandaşlık anlayışını hayata geçirmeye çalışacakları anlaşılıyor. Kentler sosyal yeniden üretim alanları olarak ele alınmalı ve ortak alanların rolü ve bakımı konusunda yeni politikalar düşünülmeli hayata geçirilmelidir, diyorlar.

İspanya seçimleri ilk olarak Avrupa’da finans krizi sonrası uygulanmaya başlayan kemer sıkma politikalarına karşı protestoların, öfkelerin yeni bir siyasi oluşum yarattığını ve AB’nin görünümünü değiştirmeye başladığını gösteriyor. Syriza ipi göğüsledi, arkasından İtalya, İrlanda geldiler. Şimdi de İspanya’da bu sahnenin ciddi şekilde değiştiğini görüyoruz. Halklar daha bilinçli bir şekilde klasik partilerden kopuşuyor. Eski politikacılara güvenlerini yitirdiler başlarından atıyorlar. Yapılan her seçimde sol biraz daha fazla oy ile iktidarlara doğru yürüyor. İkinci sonuç ise karşımızda yeni bir sol vardır. Eski klasik komünist partiler güç kaybediyor ve ortaya çok renkli, giderek birbiri ile ittifak yapabilen bir sol örgütlenmeler çıkıyor. Bu örgütlenmeler içinde halklar yer alıyorlar. Mahalle bazında örgütlenmiş ya da herhangi bir protesto sonucu örgütlenmiş halklar var. Evden atılmalara karşı direnenler, kamu alanlarını geri isteyenler, kemer sıkmaya, kamu mallarının özelleştirilmesine karşı olanlar, parkları, hastanelerini geri isteyenler yönetime geliyorlar. Üçüncü olarak, seçimleri kazananlar 21. yy sosyalizmi demiyorlar ama söylevlerinde onlardan örnekler alıyorlar. Örneğin; Barcelona başkanlığına seçilen Ada Colau seçim sonrası ben halkımı “boyun eğerek yöneteceğim” dedi. Bu Meksika’daki Zapatistaların ünlü söylevidir. ( Lead by obeying). Yani halk bana dilediğimi yapayım diye oy vermedi, onların istediklerini yapmam için beni görevlendirdi.

Dördüncü olarak, Podemos dışındakilerin her ne kadar 21. yy sosyalizmi lafı etmeseler bile ortada ciddi bir katılımcı demokrasi hareketi var. Demokrasinin işleyişini radikal bir şekilde değiştirme girişimleri var. Sitelerinin adı bile Radikal Demokrasi: Ortak alanları yeniden ele geçirme projesidir. Halklar kendi öz yönetimlerini nasıl kuracaklarını araştırıyorlar. Bunun deneyleri yapılıyor. İspanya yerel seçimleri bu konuda çok ilginç denemeler yapıyor. Aslında adı verilmese bile 21. yy sosyalizmi kurmaya çalışan ülke liderlerinin kurmaya çalıştıkları halk demokrasilerini hayata geçirme uğraşı diyebiliriz. Örneğin; Barcelona Comu etnik ilkelerini, kentte yapacağı şeyleri belirlemeyi online üzerinden 1000 üzerinde katılım ile gerçekleştirmiştir. Podemos’da parti programını, tüzüğünü böyle yazmıştı. Yani eskiden alışılan şekilde tepeden birilerinin yazıp sonra genel kurula sunulması biçiminde değil en baştan online olarak isteyenin katılıp istedikle-

Ayşe TANSEVER rini yazması ile ortaya bir taslak çıkarılıyor. Sonra bu taslaklar çeşitli gruplara ayrılıyor. Örneğin; sağlık, göçmen, kültür, turizm, çalışma koşulları, ekonomi, kentleşme, cins, yerel yönetim, eğitim, haberleşme vs gibi çeşitli çalışma gurupları, takımları kuruluyor. Bunlar kendi içlerinde raporlar hazırlıyorlar. Asgari kriterler, istekler belirleniyor ve sonra online olarak tartışılıp kabul ediliyor. Bu bize göre 21. yy sosyalizminde halk meclisleri ile yapılmaya çalışılan yapıdır. Altında çok ezildikleri için yolsuzluk konusunda çok hassaslar. Nasıl önlenecektir? Başa geçenlerin maaşı ne kadar olmalıdır? Hesap verme, şeffaflık nasıl sağlanacaktır? Hepsini tartışıyorlar. Örneğin; yeni seçilen Barcelona Comu üyeleri meclis toplantı tutanaklarının online üzerinden isteyen vatandaşlar tarafından okunup incelenebilmesini istiyorlar. Belediye bütçesinin şeffaf olmasını istiyorlar. Daha da önemlisi bu bütçenin zenginlere peşkeş çekilmesini önlemek için her bütçenin bir kısmının harcanma yerinin halk oylamasına sunulmasını uygun görüyorlar. Yani doğrudan katılımcı demokrasiye ağırlık verme hedefini taşıyorlar. Bu anlamda da bu türden talepleri 21. yy sosyalizminin temelden kurulma çabaları olarak görülebilir düşüncesindeyiz. İspanya yerel seçimleri sol örgütlerin örnek alabileceği zengin deneylerle doludur. Bazı yerel bölgelerde bu deneyler uygulamaya sokulurken diğer yanda Kasım ayında yapılacak seçimlerde Podemos’un başarısı bu yerelin merkezi hükümete doğru taşınması olacaktır.

23


Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2015 34. Sayı  

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2015 34. Sayı Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap...

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2015 34. Sayı  

Sosyalist Dayanışma Dergisi Temmuz 2015 34. Sayı Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap...

Advertisement