{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade.

Page 1

“Hayır” De! Bu Gidişi Tersine Çevir! 45 Gün ve Nuray Mert FİYAT: 2 TL

YIL:7 SAYI:53

MART 2017

WWW.SODAP.ORG /SODAP

/SODAP74

10.10.2015 “Ağlattıkları Annelerin Kanlarında Boğulsunlar” Kadınlar Birlikte Güçlü ve Hep Bir Ağızdan Haykırıyor: Hayır! İşçiler Referandumda Neden Hayır Demelidir! Kale Bağlantı Fabrikasında Neler Oluyor? 2017’nin Getirecekleri “Üniversite Eleştirel Düşüncenin, Sorgulamanın Olduğu Yerdir” Referandum Çalışmalarından... Kim Takar Bilimi Mart Ayında İsyan Ateşini Yükseltelim İbne Hakem’den Özgür Lig’e Kazandım Derken Kaybetmek Latif Tekin ve Sevgili Arsız Ölüm Yoksulların Sırlarına Vakıf Olmak İsteyenler İçin...


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

MART ŞEHİTLERİ ÖLÜMSÜZDÜR!

Mart sayımızla merhaba, Dünyanın ciddi bir alt üstlük yaşadığı günlerden geçiyoruz. Kapitalizmin dünya çapında yaşadığı kriz farklı tezahürlerle kendini gösteriyor. Kimi yerde sağ popülizm yükseliyor, kimi yerde savaş ve yıkım derinleşiyor, kimi yerde faşizmler tekrar tarih sahnesine çıkıyor. Özellikle ABD’deki iktidar değişikliği ile dünya aynı zamanda bir belirsizliğin içine giriyor. Dünya’daki belirsizliğin bölge ve Türkiye’ye yansımalarını tartıştık orta sayfamızda.

Sosyalist Dayanışma Aylık Yerel Süreli Siyasi Dergi Yıl: 7, Sayı: 53 Mart 2017 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Sezgin KARTAL Adres: Piyalepaşa Mah. Şark Sk. No: 15/A Beyoğlu İstanbul İletişim Tel: 0535 922 82 68 İletişim Mail: info@sodap.org www.sodap.org Basım Yeri: Yön Matbaacılık Adres: Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. B Blok 1. Kat No: 366 Topkapı- İST Tel: 0212 544 66 34

2

Türkiye de yaşanan global krizde rejim değişikliği gündemiyle yerini alıyor. Rejim değişikliğinin önemli bir adımı olarak referandum yapılacak. Referandum hiçbir şeyin tamamen başı ya da sonu olmasa da önemli gelişmelerin tetikleyici olacak. Evet çıkması AKP ve Saray iktidarına, faşizmi ve tek adam diktatörlüğünü inşa etme yolunda ciddi bir mevzi kazandıracak. Hayır çıkması ise bizlerin geleceği kazanması anlamında ciddi bir adım olacak. Böylesine pespaye bir anayasaya karşı güçlü bir demokratik yanıt üretme anlamında güçlü bir Hayır önemlidir. Faşizmin inşasına ciddi bir fren olmaktır. Bu anlamda anayasa teklifinin anlamı ve bizlere emekçilere, kadınlara dönük saldırılarını anlatmaya çalıştık yazılarımızda. Ayrıca referandum çalışmalarımızdan bir derleme yaptık sizler için. İhraç edilen hocalarımızla dayanışma eylemleri güç ve moral verdi demokratik kamuoyuna. Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Leyla Şimşek Rathke hocamızla yaşadıkları ve bundan sonrası hakkında röportaj yaptık. Üniversiteli arkadaşımız kendi üslubunca bu süreci değerlendirdi “Kim Takar Bilimi” yazısında. Bölgedeki gelişmeler, Ankara katliamı davası tanıklığı, futbolda cinsiyetçi yaklaşıma eleştiri, Mart sürecinin gençliğe biçtiği misyon, Latife Tekin’in romanının tanıtımı dergimizde bulacağınız diğer yazılar. Ciddi belirsizlikler, kaos ve krizle birlikte ciddi olanakların da önümüzde durduğu bugünlerde mücadeleyi her alanda yükseltme dileğiyle, bir sonraki sayımızda buluşuruz.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

“HAYIR” DE! BU GİDİŞİ TERSİNE ÇEVİR!

Ü

lkenin siyasi tarihi açısından 16 Nisan’da gerçekleştirilmesi planlanan referandum bir dönüm noktası olacaktır. Tüm dünyada, bölgede olduğu gibi ülkede de düzenin yaşadığı kriz ve çürümeyle birlikte açığa çıkan kaotik ortama AKP ve Saray’ın ürettiği yanıt diktatörlük olmuştur. Saray ve AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarının artık pek çok bakımdan sonuna gelinmiştir. İstikrar balonu patlamış, “400’ü verin kurtulun” denile denile kaos derinleşmiş, ülkede neredeyse her ay bir bombalı patlama yaşanmaya başlamış, ekonomi bozulmuş, içte ve dışta savaş politikalarının sonu gelmiş ve en nihayetinde artan şiddet, kutuplaşma ve OHAL uygulamalarıyla ile birlikte halklar, işçiler, kadınlar, Aleviler nefes alamayacakları bir ortama hapsedilmiştir. AKP hükümeti ve Saray’ın başkanlık arayışlarının tüm bu yaşanan çözümsüzlükler ve yönetememe haliyle bağı apaçık ortadadır. Cumhurbaşkanının tüm yetkileri tek başına elinde bulundurma isteği tam da bu gelişmelerle ilgilidir.

Rant, talan ve yolsuzluklarla ayakkabı kutularını dolduranları engellemek için, Kadınlar olarak yaşamın her alanında eşitlik, şiddetten uzak bir yaşam kurmak istediğimiz için, Dil, din, ırk, cinsiyet yönelimlerimizin farklılıklarından dolayı nefret ve düşmanlık politikalarına mahkum olmamak için, Demokratik laikliğin ve barışın inşa olduğu bir yaşam için HAYIR diyoruz! Bizler SODAP olarak bu referandumda ev ev, kapı kapı, mahalle mahalle sandıktan güçlü bir HAYIR çıkartmak için kampanyamızı örgütlemeye başlıyoruz. Bizler köklerimizi aldığımız tarihin her döneminde, ezilenlerin umudunu örgütleme görev ve sorumluluğumuzu bilerek, referanduma giderken bulunduğumuz her alanda ortak HAYIR çalışmalarına güç verecek, HAYIR’da birleşerek çalışacağız. Yanı sıra referandum sonrası sandıktan çıkacak HAYIR’ı güçlü bir demokrasi cephesine hep birlikte çevireceğiz.

Bundan dolayı bizler anayasa değişiklik teklifine ve başkanlık adı altında yutturulmaya çalışılan tek adam diktatörlüğüne hep birlikte HAYIR diyoruz.

HAYIR de!

Ülkenin kaderinin tek adamın eline verilmesine karşı olduğumuz için,

Özgürlüklerimiz için HAYIR!

Savaş politikalarıyla yönetilmek istemediğimiz için,

spot

Bu gidişi tersine çevir! Emeğimiz için HAYIR!

Barış için HAYIR! SOSYALİST DAYANIŞMA PLATFORMU

İnşaatlarda, fabrikalarda, evlerde, iş cinayetlerinde kurban gitmemek ve emeğimize sahip çıkmak için,

3


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

REFERANDUM, 45 GÜN VE NURAY MERT M. SİNAN MERT

R

eferanduma 45 gün kaldı. Türkiye siyasi tarihinin en önemli kırılma anlarından birisine doğru tam gaz ilerliyoruz. “Hayır”ın birçoklarının beklemediği kadar zor koşullar altında yürümek zorunda kalacağı ortada. Muazzam bir medya hakimiyeti ve muhalif odakların yoğun baskı altına alınmış olmasına rağmen AKP neden asgari seviyedeki demokratik meşruiyeti görmezden gelecek bir tutum sergiliyor? Çünkü insanları ikna etmeye çalıştıkları çerçevenin aslında çok zayıf olduğunu biliyorlar. “Hayır”ı kriminalize ederek tabanlarından uzak tutmaya çalışıyorlar. Aksi takdirde demokratik koşullarda yürütülecek bir “Hayır” çalışmasının tabanlarındaki kararsızların büyük kısmını ikna edebileceğini biliyorlar. “Evet” cephesinin en büyük dezavantajı paketin içeriğidir. “Evet” kampanyası geliştikçe bunu daha iyi göreceğiz. Örneğin ilk pankartlarda “Koalisyonlara Dur Demek için Evet”,

4

“Sözde Değil Gerçek Demokrasi için Evet” gibi çok yaratıcı sloganlar öne çıkıyor! “….vatandaşın, ‘evet-hayır’ tartışmasını, ‘Referanduma sunulacak 18 madde ne diyor?’la sınırlı yapmadıkları da görülüyor. Çünkü ‘18 madde’ sonuçta teknik bir düzenleme ve yetkileri tek elde toplayan, cumhurbaşkanı ve partisinin yönettiği bir ‘tek adam tek parti yönetimi’ni tarif ediyor. Ama vatandaş daha ötesinde, bu yönetimin hangi amaçla getirildiğini de dikkate alarak, “evet mi hayır mı” demesi gerektiğini tartışıyor. (İhsan Çaralan, Evrensel, 25 Şubat) İşte “Hayır” kampanyasının doğru sonuca bağlamak zorunda olduğu en önemli tartışmalardan bir tanesi budur. Kampanya, değişikliğin içeriği üzerine mi oturmalı yoksa daha geniş ne yaşıyoruz, ne istiyoruz zemininde mi yürütülmeli? %50’ye yakın oyu olan ve sınıf üzerinde de önemli bir hegemonya geliştirmiş bir siyasi iktidar karşısında sahaya yayılarak mı yoksa rakibin zaaflı noktasına yoğunlaşarak mı mücadele etmeliyiz? Ben kesinlikle değişiklik çerçevesinde kalmanın bize büyük avantajlar getireceğini

düşünüyorum. Bu yüzden AKP lafı köprülere, okullarda bedava dağıtılan kitaplara, düşürülen ilaç fiyatlarına vs. getirdikçe bunların hiçbirinin tek adam rejimini meşrulaştırmayacağını anlatmalıyız. Demokrasi denen şeyin sadece ortaya çıkan sonuçlarla değil (kalkınma, büyüme, daha iyi eğitim) kararların nasıl alındığı ile ilgili olduğunu anlatabilmek durumundayız. Onlar bu yaşananın “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” gibi ucube kavramlarla anlaşılabilecek bir “küçük” değişiklik olduğunu anlatmaya çalıştıkça biz bunun “Mugabe tarzı bir Başkanlık Rejimi” dayatması olduğunu göstermeliyiz. Zaten her istediği kararı aldırabilen Saray’ın neyin güvencesinin peşinde olduğunu sorgulatmalıyız. Bu kadar hayati, “beka” meselesine kadar gidene bir değişikliğin neden 2 sene sonra hayata geçeceğini sorgulatacağız. “Güçler dağılımını” ortadan kaldıran bir Anayasa’nın Anayasa’yı aslen ilga ettiğini anlatacağız. Temel haklar alanında OHAL KHK’sı düzenleme yetkisi verilen bir başkanın tüm topluma tehdit olduğunu

ısrarla vurgulayacağız. Zaten şu aşamada AKP’lileri en çok rahatsız eden tartışma, bu diktatörlük yetkilerinin “diğerleri”nin eline geçme olasılığı. Karşı tarafın anlatamadığı, bu yüzden diğer alanlardaki “performans meşruiyeti”ni kullanarak gerçekleştirmeye çalıştığı bir değişikliği bizler onların istediği biçimde tartışmayı neden kabul edelim? O yüzden içerik tartışması bir “teknik” tartışma değildir, aslında işin şu aşamadaki esasıdır. Sanıldığının aksine “Hayır”cıları “terör”le ilişkilendiren söylem de şimdilik ikna ettiğinden daha fazlasını “kararsızlar” safına itmiş görünüyor. “Kuğu bir kuştur dolayısıyla bütün kuşlar kuğudur” gibi bir anlamsız mantığın bu kadar sık kullanılması toplumda “Bunlar bu kadar saçmalıyorsa bu işin altında bir iş var?” algısını güçlendiriyor. AKP’nin temel stratejisi MHP tabanındaki kararsızları ikna etmek olduğu için HDP’ye saldırıları şiddetlendirecek. Erdoğan’ın HDP oylarına da talip olduğunu ifade edip partiden bu konuda sert bir yanıt almasından sonra Figen Yüksekdağ’ın milletvekilliği hukuksuz bir biçimde düşürüldü.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

Oldukça hızlı bir yanıt! Sandıktan “Evet” çıkması sonrasında Kürt sorununda Erdoğan’ın bir kez daha “cesur” adımlar atabileceği vurgusu özellikle MHP ile ittifaktan rahatsız olan İslamcı Kürt seçmenleri sandığa çekmek için kullanılıyor. Ancak o çerçevede bile ne kadar etkili olabileceği belirsiz. Kayyumlu belediyelerin ihalelerinden nemalanmak isteyecek korucu aşiretleri dışında “Evet”in bölgede çok zorlanacağı belli oluyor. En son Xeraba Bave köyünde yaşananlar, Kürt seçmen açısından başkanlık rejiminin ne anlama geleceğini açıkça ortaya koydu. Yine son dönemin önemli tartışmalarından bir tanesi de “referandumun ertelenip ertelenmeyeceği”. Erdoğan’ın siyaset tarzı açısından böylesi bir hamlenin beklenmemesi gerektiğini görmek gerekiyor. Erdoğan, siyasi hedefine bu kadar yakınlaşmışken onu öteleyecek ve bir kaçış gibi algılanacak bir hamle yapmaz. Hem kendi miting performansına hem de devlet aygıtı üzerindeki denetimine sonuçları istediği yönde çıkartmak açısından oldukça güveniyor. “Hayır”cı çevrelerde ertelenme tartışması, çalışma motivasyonunu düşürecek kadar çok konuşuluyor. Gündelik tartışmalarda en sık rastlanan konum gerçekleşecek olanın çok önemli bir değişiklik olduğunu hissetme ancak içeriğini bilmediğini ifade ederek kanaat belirtmekten kaçınma olmaktadır. Bu kadar önemli bir değişikliğin toplum nezdinde yeterince tartışılmadan ve anlaşılmadan gerçekleştirilemeyeceği tezi bu açıdan ikna edici olabilir. Erdoğan’a güvenen ve bu yüzden “Evet” oyu vermeye ikna olanlara Erdoğan’ın “kandırılma”, “kumpasa getirilme” hikayeleri çok sık anlatılmalı. Bu kadar çok fikir değiştiren ve sık kandırılan bir liderin yetkiyi tek elde toplamasına değil tam tersine daha fazla dengelenme ve kontrole ihtiyacı olduğu çok açık değil mi? Borçlandırılmış bir toplumun en büyük korkusunun işsizlik, istikrarsızlık ve borçlarını öde-

yemez duruma düşme olduğu akıldan çıkarılmamalı. Neo-liberalizmin yarattığı belirsizlikler ve güvencesizlikler Erdoğan tarafından “yoksulların dindar babası” imajıyla oya tahvil edilmek isteniyor. Erdoğan, ülke ekonomisinin dengesini bozmaya çalışan dış güçlere karşı para bulmaya, istikrarı temin etmeye çalışan lideri oynayarak rol almak istiyor. Son yaşanan ekonomik türbülansın doğrudan başkanlık için iktidar oyunlarının bir sonucu olduğunu gösterebilmek çok önemli. Son Körfez Ülkeleri gezisinin de petro-dolar desteği sağlamak için yapıldığı ve dönüşte “dolar 3,50’nin altına iner” açıklamasının yapıldığını da hatırda tutmak gerekiyor. Referandumun sonucunu “Evet”in mi yoksa “Hayır”ın mı istikrara ve ekonominin “yoluna girmesine” hizmet edeceği tartışmasının belirleyeceğini hiç unutmamalıyız. Referandumda siyasi kimliği üzerinden tutum belirleyecek çevreler için bu tartışma çok belirleyici olmayabilir ancak sonuç açısından kritik önemdeki “kararsız” kesimler açısından en hayati tartışma burada yaşanıyor. “Hayır” çalışmasının bir görünürlük kazanma sıkıntısı olacak. HDP fiilen kapatılma durumu ile karşı karşıya. CHP açık çalışma yapmama kararı almış. Sokaklar üzerinde yoğun baskı var. Ancak şurası da açık ki sadece ev gezmeleri ile “Evet”in önü kesilemez. Bu görsellik çağında kişinin görüşlerinin sağlaması kamusal alandaki görünürlük ile doğru orantılı. Oluşan platformlar çok önemli ancak bunlar kitlesel bir kampanya yürütmeye ne kadar muktedirler, bu konuda yeterli bilgiye sahip değiliz. Yaratılan koşullar, referandumdan çıkacak “Hayır”ı devasa bir zafere dönüştürecek durumda. OHAL koşullarında, tam gaz kullanılan devlet imkanlarına karşı bin bir zorlukla, inatla ve dirayetle yürütülen bir çalışmanın sonucunda kazanmak muazzam bir yeniden başlangıç anlamına gelecek. “Hayır çıksa da ne olacak ki?” karamsarlığı bu açıdan çok tehlikeli. “Hayır”la ne kadar çok şeyi değişeceğini 16 Nisan’dan sonra çok daha iyi göreceğiz.

Not: Nuray Mert çıldırmış olmalı. Ülkenin 1,5 yıldır içine sokulduğu karanlık tünel zihinsel çöküşlere de yol açıyor. Gerçekten de bu kadar ağır koşullarda sağlıklı düşünce geliştirebilmek de zorlaşıyor. Ancak en ağır koşulların bile N. Mert’in 24 Şubat tarihli yazısına anlaşılırlık kazandırabilmesi mümkün değil. Ne diyor Sayın Mert? Öncelikle HDP’nin 7 Haziran’da demokratik siyaset alanında ulaştığı kazanımı hatırlatıyor. Sonrasında “HDP’nin bir yandan demokratik siyaset anlayışına uzak sol gruplar diğer yandan Beyaz Türk sol liberalleri ile ufuksuz, savruk ittifakı”na en çok karşı çıkanlardan biri olduğunu hatırlatıyor. Kürtlerin “solla ittifaktan başınıza neler geldi kayıplarınızı, başkanlığı destekleyerek telafi edebilirsiniz” propagandasına karşı dikkatli olmasını isterken HDP içindeki solu “bunlar aslında sol değil” diyerek marjinalleştirmeye çalışıyor. Türkiye siyasi tarihinin en önemli demokratik projesi olan HDP’yi yaratanlar meğerse hayalperest savaş müptelaları ile demokratik siyaset anlayışından uzak ve de Beyaz Türk solcularmış. Beyaz Türk’ün siyasi anlamı kılık, kıyafet, şive ve memleket ile değil Kürt’e ve Müslüman’a bakış ile ilgili bir kavramdır. Bu anlamda HDP zaten Beyaz Türk pozisyonunun tam da pozitif anlamda karşıtını kurduğu için bu kadar hegemonik olabilmiştir. N. Mert “harbi” aydın kimliğinde giderek daha büyük bir patoloji sergilemeye başladı. HDP’yi eğrisiyle doğrusuyla yaratan, onu büyük bir seçim başarısına taşıyan, hala da ayakta tutmak için canla başla çalışan insanlara böylesi bir hakkaniyetsizlik tarihe not düşülmeyi hak ediyor. “Başınıza ne geldiyse sorumlusu sizsiniz” demeye giden bir akıl tutulması, devleti ve egemen sınıfların tehdit karşısında domuz topu haline gelerek cehennem yaratma kapasitelerini perdeleme konusunda oldukça işlevsel görünüyor. HDP’yi ortaya çıkaran birikim her ne pahasına olursa olsun bu toplumun barış, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ile anılacak geleceğinde söz sahibi olmaya devam edecek.

Yine son dönemin önemli tartışmalarından bir tanesi de “referandumun ertelenip ertelenmeyeceği”. Erdoğan’ın siyaset tarzı açısından böylesi bir hamlenin beklenmemesi gerektiğini görmek gerekiyor. Erdoğan, siyasi hedefine bu kadar yakınlaşmışken onu öteleyecek ve bir kaçış gibi algılanacak bir hamle yapmaz.

5


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

İŞSIZLIĞIN ÖRTÜSÜ SERPİL KEMALBAY

İ

şsizliğin patladığı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Kasım 2016 verileri ile ortaya döküldü. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki yurttaşlar arasında işsiz sayısı bir yılda 590 bin kişi arttı. İşsizlik oranı yüzde 12,1 seviyesine çıktı. Tarım dışı işsizlik yüzde 14,3 oldu. Genç nüfusun işsizlik oranı yüzde 22,6 olurken kadın işçilerin istihdam oranı ise yüzde 27,5 olarak gerçekleşti. Bu dönemde yine güvencesizlerin sayısı arttı, herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı yüzde 33,3’e çıktı.

Çalışanlar kah işlerini kaybetmemek için, kah geçim için yeterli olmayan asgari ücret gelirine ek kazanç sağlamak için uzun çalışmak zorunda bırakılıyor. Bir yanda işsizler havuzu büyürken öte yandan işçiler “aşırı çalışmaktan ölme” noktasına gelmektedir. Çünkü uzun çalışma her şey bir yana ciddi bir işçi sağlığı riskidir.

6

TÜİK objektifliği, bilimselliği uzun zamandır sorgulanan bir kurumdur. Dolayısıyla bu verilerin oldukça stilize edilmiş resmi rakamlar olduğu düşünüldüğünde Türkiye’de işsizliğin çok daha vahim boyutlarda olduğunu kestirmek zor değil. Bu tablo Türkiye’nin, Ekonomik İşbirliği Kalkınma ve Örgütü (OECD) ülkeleri içerisinde istihdamın en altlarda seyrettiği ve aynı zamanda kadın istihdamında da en düşük seviyede olduğu ülke olmaya devam ettiğini gösteriyor. Yine emekçiler arasındaki eşitsizliklerin yaşa ve cinsiyete göre en kötü olduğu ülke Türkiye’dir. İşsizlik sorununun temelinde kapitalist ekonomik sistem ve sömürüye dayalı üretim ilişkileri yatıyor. Son 14 yılda AKP eliyle uygulanan neoliberal yapısal dönüşüm programları işsizlik ve yoksulluk sorununu daha da büyüttü. Hükümet ise işsizlik sorununa çözüm aramak yerine işçilerden kesilen paralarla oluşturulan işsizlik fonunu yağmalama ve bu fonu kullanarak sorunların üstünü örtme peşindedir. Bugüne kadar çalışma yaşamının esnekleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi için her şey

yapıldı. İşçi sınıfının bedel ödeyerek elde ettiği hakların berhava edilmesi iktidarın son 14 yıldır adım adım hayata geçirdiği sermaye yanlısı yapısal düzenlemelerle gerçekleşti. Kiralık işçilik, taşeron sistemi yaygınlaştırıldı. Bu ve benzeri yasal düzenlemeler emekçi hakları bakımından sadece büyük bir geri gidiş olmadı, işçilerin örgütlülüğünü zorlaştırdığı için çalışanların sermaye karşısında daha da zayıflamasına sebep oldu.

Uzun İş Saatleri Paradoksu

Türkiye’de bir taraftan işsizlik sokakları istila ederken, diğer yandan çalışanların uzun çalışma süreleri ile karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Bir işçi yasal olarak en çok yılda 270 saat fazla mesai yapabilecekken, en az bunun 2-3 katı kadar fazla mesai yapıyor. Bu durum karı odağına alan sermaye düzeninin yaygın bir uygulaması olmuştur. Çalışanlar kah işlerini kaybetmemek için, kah geçim için yeterli olmayan asgari ücret gelirine ek kazanç sağlamak için uzun çalışmak zorunda bırakılıyor. Bir yanda işsizler havuzu büyürken öte yandan işçiler “aşırı çalışmaktan ölme” noktasına gelmektedir. Çünkü uzun çalışma her şey bir yana ciddi bir işçi sağlığı riskidir. İşsizlik ve uzun çalışma süreleri bir ülkede aynı anda var oluyor ve bu paradoks görmezlikten geliniyorsa ne iş cinayetleri ile ne de işsizlikle mücadele etme niyetinden söz edilebilir. İnsana yakışır çalışma koşulları ve çalışma sürelerinin aşağı çekilmesi işsizlikle mücadelede önemli bir hamle olacaktır.

Büyükanneye Maaş Yalanı

Her alanda olduğu gibi kadınlar emek alanında da ciddi eşitsizliklerle ve ayrımcılıkla karşı karşıyadır. Bunların başında da çalışma hakkı geliyor.

Yine bir kıyaslamaya gidersek Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük kadın istihdam eden ülkedir. Kadınlar hükümetin istihdam stratejilerinde her dönem yer alsalar da kalkınma planlarına konsalar da kadınların çalışma yaşamına katılımının artırılamadığı ortadadır. Neden diye sormayı ve araştırmayı akıl edemediklerinden değil tabi. Böyle bir soruya vermeleri gereken cevaptan hoşlanmadıkları için. Kadın istihdamını artırmak için yaygın şekilde iş yeri ve mahalle kreşleri açılması ve kadınların eğitime erişimlerinin kolaylaştırılmasının önemi kadın örgütleri tarafından dile getirilen en önemli taleplerdendir. Eğitimde 4+4+4 sistemi kız çocuklarının eğitimle desteklenmesi talebinin tam tersi bir uygulama idi. Bu politikanın sonucu kız çocuklarının eve gönderilmesi ve çocuk işçiliğinin artması olmuştur. Kadınların ucuz iş gücü deposu olarak görülmesi ve ev içi ile iş yaşamını birlikte yürütmesi iktidarın kadınlara temel yaklaşımını oluşturuyor. Kadın evle, aileyle beraber tanımlandığı sürece, ancak bu odaktan uzaklaşmamak şartıyla çalışma yaşamına layık görülmektedir. Çalışabilen kadınların sahip olabildiği işler de sorgulanmalı ayrıca. Çünkü bu işler “iyi işler” değil. Eğreti, enformel işlerden oluşuyor. Mevcut kadın istihdamının neredeyse yarısı enformel sektörde. Açıkçası hükümetin kadınlara yönelik geliştirdiği projeler bu tablonun pekişmesine ve kalıcı olmasına hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor. İktidarın ne çalışan anne babaya çocuklarını bırakacakları güvenli, nitelikli bir kreş sunma derdi var, ne de çocuklara bakım emeği hizmeti sunan ev işçilerine insana yakışır çalışma şartları sağlıyor.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

Bunun en son örneği “toruna bakan büyükanneye maaş” adıyla sunulan projedir. Burada genç kadınların ücretli bir işte çalışabilmesi için çocuklarına bakan büyükanneye “maaş” adı altında sadece bir yıllığına ayda 300-400 TL verilmesinden bahsediliyor. Torununa baksın ya da başka bir çocuğa baksın burada yapılan bakım hizmetidir. Ücretlendirilecekse, “maaş” verilecekse peki nerede kaldı asgari ücret, nerede sigorta, nerede sosyal haklar? Devlet eliyle eğreti işler, eğreti ücretlendirmeler ve yasak savan projeler ortaya atılması kadınlara yapılan en büyük kötülük olmaktadır. Bu projenin kaynağı da yine İşsizlik Fonu’ndan alınıyor. Yani işçilerin cebinden bir süreliğine kadınların (büyükannelerin) gözü boyanmaktadır. Kadın emeğini her türlü eğreti çalışma koşullarını layık gören erkek egemen iktidarın bu yaklaşımı kadınların insana yakışır bir işe sahip olma hakkını hayal etmesinin bile önüne geçmek çabasıdır. Büyükannelerin neden devletin vereceği bu eğreti harçlığa muhtaç olduğu sorusunun so-

rulması gerekmez mi? Bütün çocukların nitelikli bir kreşte eğitim alma hakkı neden sağlanmaz? Kadınlar, işçiler neden kendileri ile ilgili konularda söz, yetki ve karar sahibi olamamaktadırlar. Ya da işçiler neden kendilerinin olan İşsizlik Fonu üstünde en küçük bir tasarrufa dahi sahip değildir? Hükümet İşsizlik Fonu’nu bedava bir fon kaynağı olarak görüyor ve kötü ekonomi politikalarının üstünü örtmek için bu kaynağı “işsizlikle mücadele” adı altında sorumsuzca kullanıyor.

Nöbetleşe İşsizlik

İktidar “toplum yararına çalışma” adı altında ‘işsizlikle ve yoksullukla mücadelede etkili bir mücadele aracı olma’ iddiasıyla güvencesiz ve eğreti bir istihdam biçimini de uzun bir süredir uyguluyor. Okullarda, kamu binalarında çalışan pek çok personel acımasız koşullarda istihdam ediliyor. Bu sisteme göre işe alınan işsizler 3, 6 veya en fazla 9 ay istihdam edilip tekrar işten atılıyor. Bir çeşit nöbetleşe işsizlik durumu emekçilere yaşatılıyor. Bu yolla işsizlik ortadan kalkmıyor, yoksulluğu yönetmeye, yoksulluğu sürdürmeye çalışıyorlar.

İşçiden Alıp Patrona Veriyorlar

Son olarak ise 687 No’lu Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bu yılın sonuna kadar işe alınacak her kişi için, İşsizlik Fonu’ndan şirketlere günlük 22,22 TL ödeme yapılması kararlaştırıldı. Bu kez de ‘istihdam teşviki’ ve ‘istihdam seferberliği’ adına ucuz kredi anlayışı içinde işçilerin hakları sermayeye peşkeş çekiliyor. Emekçilerin katkılarıyla oluşturulan İşsizlik Fonu, iktidar tarafından bugüne kadar işsizler dışında birçok farklı amaç için kullanıldı. Şimdi de OHAL bahanesiyle KHK ile bu iş daha da kolaylaşıp; işçinin hakkı olan İşsizlik Fonu, işçiden alınıp sermayeye aktarılıyor. İşsizlik Fonu’nun siyasi amaçlarla, denetimsiz ve konusu dışında kullanılmasına işçiler engel olabilmelidir. Emek sömürüsünü derinleştiren, işsizliği büyüten iktidarın ekonomik ve sosyal politikalarıdır. Bu politikalar örgütlü emekçiler tarafından mahkum edildiği zaman işsizlikle mücadelenin de önü açılmış olacaktır.

Kadınlar, işçiler neden kendileri ile ilgili konularda söz, yetki ve karar sahibi olamamaktadırlar. Ya da işçiler neden kendilerinin olan İşsizlik Fonu üstünde en küçük bir tasarrufa dahi sahip değildir?

7


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

10.10.2015

“AĞLATTIKLARI ANNELERİN KANLARINDA BOĞULSUNLAR” “Ben Lazım, Kürt değilim, ama aynı duyguları taşıyoruz. Biz de kardeş kalmaya devam edeceğiz. Oradaki sanıklar bizi yıldıramaz. Herkesten, başta devletten şikâyetçiyim. Ağlattıkları annelerin kanlarında boğulsunlar.”

TÜLAY YILDIZ

10

Ekim Ankara katliamının ikinci duruşması 6-10 Şubat tarihleri arasında Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemes’inde görüldü. İkinci duruşmanın önemli olan kısmı katliamda yaralananların ve hayatını kaybedenlerin ailelerinin katliama dair tanıklıklarını aktarması ve şikâyetlerini belirtmeleri oldu. Yaşadıkları acılara rağmen onurlu bir duruşla kendilerini çok net ifade ettiler. Duruşma boyunca yaklaşık 125 kişi katliama dair bütün düşüncelerini ve taleplerini mahkemede ifade etmiş oldular. Hâkimin, savcının gözbebeklerinin büyüdüğü, jandarmaların hayretle baktığı anlar yaşandı. Eminim ki şunları düşünüyordu hayretle bakan o gözler: Bu insanlar hala nasıl kafayı yememişler? Nasıl bu kadar güçlü durabiliyorlar? Çok şaşkındı polisinden, jandarmasına, hâkiminden savcısına. Nasıl kırılmamış bu insanların iradeleri. Hele o katil polisler ve IŞİD’çiler kendilerine kızıyorlardır, başaramamışız diye. En azından gözlerinden okunan buydu. O şaşkın gözlere bakarak içimden şunları geçirdiğim oldu bizi öldürmek o kadar kolay değil. Olmayacak. Umudun ve direncin olduğu yerde elbet bahar gelir ve yaşam yeniden filizlenir. İşte o mahkeme salonunda verilen mesaj buydu. 10 Ekim’de yaşamını yitiren yoldaşlardan aldığımız bayrağı taşıyor birileri ve böyle devam edecek. O yüzden o gözlerdeki şaşkınlık tam da buydu aslında. Nasıl olur da hala buradalar ve ayaktalar? Yazımda kendi cümlelerimden çok 10 Ekim tanıklarının,

8

yaralılarının ve yaşamını yitirenlerin ailelerinin aktarımlarına yer vermeyi istiyorum. Çünkü tarihe not düşme anlamında çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Duruşmanın birinci günü, daha önceki mahkemede hakkında zorla getirme kararı çıkartılan tutuksuz sanıklardan aynı zamanda 10 Ekim katliamının planlayıcılarından ve operasyon esnasında kendini patlatan Halil İbrahim Durgun’un eşi Esin AltınTuğ’un ifadesi ile başladı. Çelişkili ifadelerde bulunun Altuntuğ avukatlarımızın talebi üzerine tutuklandı. Ardından duruşna, ilk duruşmada savunması alınmayan IŞİD’çilerin savunmaları ile devam etti. Bir önceki duruşmada olduğu gibi ellerine verilen kâğıt parçalarını okudular. Avukatlarımızın sorularına cevap vermeme kararlarını devam ettirdiler. IŞİD’çilerin savunmaları bittikten sonra diğer günler katliama tanıklık edenlerin, yaralanan ve yaşamını yitirenlerin ailelerinin aktarımına geçildi. Yukarıda yazının başlığı olan sözler katliamda yaşamını yitiren Elif Kanlıoğlu’nun annesi Öznur Kanlıoğlu’na ait. Öznur abla duruşmada katliamla beraber halklar arasındaki kardeşlik duygularının pekiştiğini ifade etti. Ardından şöyle devam etti: “Yaşananlardan sonra burada konuşmak zor. Aynı şeyleri tekrar yaşıyoruz. Kan kardeşi olduk biz. Bizi korkutamazlar, yıldıramazlar, büyük bir aile olduk biz. Mersin’den Ankara’ya arkadaşlarıyla barış için gitmişti Elif. Ben Lazım, Kürt değilim, ama aynı duyguları taşıyoruz. Biz de kardeş kalmaya devam edeceğiz. Oradaki sanıklar bizi yıldıramaz. Herkesten, başta devletten şikâyetçiyim. Ağlattıkları annelerin kanlarında boğulsunlar.”

Katliamdan yaralı kurtulan Ayşegül Duman şu sözlerle katliam gününde yaşadıklarını anlattı: ”Çerkezköy Eğitim Sen Temsilciliği’nde görevliyim. Sınıf öğretmeniyim. Biz yaralılar, yitirdiğimiz canlar, Aylan bebekler kıyılara vurmasın, hiçbir ananın evladı öldürülmesin, barış demek için geldik Ankara’ya. Normalde Ankara’daki mitinglerde polis noktaları olurdu. Otobüslerimiz durdurulurdu. Bunların hiç biri olmadı. Şaşırdık ama iyi niyetli düşündük. Yürümeye başladık. “Allahu ekber” sesini duydum. Ardından patlama oldu. Yanık et kokusunu kimyasal silah sandım. O kokuyu hiç kimse unutmayacak, oradaki kimse. Bir saate yakın yerde bekledim. Bu arada defalarca gaz yedik. Epilepsi hastasıyım. Yerde bir amca vardı çok inliyordu. Tek yapabildiğim elini tutmaktı. Bir daha amcayı bulamadım. Üzerinde barış yazan pankartlarla sedye yaptık. Polis geçmemize izin vermedi. Ölenlerin annelerinin yüzüne bakamıyorum. Her gece kan gölü içinde uyuyorum hâkim bey. Herkesten şikâyetçiyim. Biz yerde can verirken ‘süpürün şunları’ diyen amirden, tüm kamu görevlilerinden, çığırtkanlık yapan bakanlardan, başbakandan şikâyetçiyim.” Katliamdan yaralı kurtulan Ahmet Doğan şunları ifade etti: “Patlamadan yaralı kurtuldum. Çevremdeki herkes ölmüştü. 15 metre yakınımda kimse sağ çıkmadı. ‘Önleyemedik’ deseler neyse, bir de üzerimize gaz attılar. Bu olayda kasıt vardır. Herkesten şikâyetçiyim.” Yine yaralı kurtulanlardan Özer Ersan Değirmenci: “10 Ekim’de sivil toplum örgütlerinin barış çağrısı üzerine Balıkesir’den 7 otobüs Ankara’ya geldik. Geldiğimizde 8.30’du saat. Arena’nın

orada sadece 2 polis vardı. Oradan gara doğru yürüdük. Patlama esnasında ben ilk bombada vuruldum. Ben düştüğüm zaman daha bilincimi kaybetmemiştim. Kalkayım derken kalkamadığımı fark ettim. Etrafımda bir sürü yaralı arkadaşı gördüm. Her taraf kan içindeydi. Sonra ikinci bomba patladı. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum 10 metre ileride duman tütüyordu. Polisleri gördüm gaz atıyorlardı. Bir arkadaşa beni çıkarmasını söyledim. Arkadaşım beni 20, 30 metre sürükleyerek çıkardı. Sağ tarafıma baktığımda ambulansları sokmadıklarını gördüm. Arkadaşların seslerini duymaya başladım. Bütün kamu görevlilerinden şikayetçiyim.” Böyle devam ediyor 10 Ekim tanıkları ve ailelerin ifadeleri... Daha 125 kişinin tanıklıkları… Tanıklıkları dinlediğimizde olayın tek başına bir patlamadan ibaret olmadığını anlıyoruz. Yaralılara gaz atanlardan akreple ezen polislere, emniyetten başbakana, ambulansları engelleyenlere kadar sorumlular tek tek sıralanıyor. Bu duruşmada alınan kararlar içinde kamu görevlilerin ihmalinin araştırılması da oldu. Daha önce iddianamede geçmeyen kamu görevlilerinin ihmali bir sonraki duruşmaya kadar bilirkişi heyeti tarafından araştırılacak. Bir sonraki duruşma 2-5 Mayıs tarihine ertelendi. Yine o salonu dolduracağız ve ailelerimizin yanında olmaya devam edeceğiz. Boğazı düğümlenerek konuşan, tanıklıklarını anlatan canlara ve barış güvercinlerimize sözümüz olsun ki elbet bir gün bunların hesabı sorulacak. Katliamın bütün sorumluları halk önünde yargılanana kadar mücadelemiz devam edecek. Barış güvercinlerimize selam olsun. Anıları mücadelemize ışık tutuyor. Unutmayacağız.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

Kadınlar birlikte güçlü ve hep bir ağızdan haykırıyor:

HAYIR!

8

MART bu sene tek adamlık durumunun oylandığı bir referandum gündemiyle iç içe geçiyor. Biz kadınlar her sene 8 Mart’a doğru kadın özgürlüğünü, eşitliğini ve yaşam hakkını hedef alan erkek egemen sisteme karşı sokaklarda bir arada olarak dayanışmayı ve mücadeleyi örüyoruz. Dokumacı kadınlar 1857’de büyük bir grev gerçekleştirmişlerdi. Patronların saldırısı sonucunda hayatlarıyla bedel ödeyen emekçi kadınlar bize büyük bir direniş mirası bırakmışlardı. Günümüzde de 8 Mart erkek devletin, erkek yargının, erkeklerin saldırılarıyla karşılanıyor, bu mücadele mirası ise bize yol gösteriyor. Önümüzde referandum var. Önce “başkanlık” diye kanıksattılar sonra “Türk tipi başkanlık” dediler. Şimdi “cumhurbaşkanlığı sistemi” diyorlar. Her yönüyle tekçi, genel olarak da tek adamcı yapıya karşı itirazlar geliştikçe yeni ve makul isimler, yeni kılıflar bularak “Evet”in tercih etmesi kolay bir seçenek olması sağlanmaya çalışılıyor. Ha bir de referandum tarihi her ne kadar 16 Nisan olarak açıklansa da gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda herkes kuşkulu. Çünkü uzun süredir siyasi çözümsüzlükler ve istikrarsızlık hâkim ülkeye. Patlayan bombalar, demokratik siyaset alanlarının zorla baskıyla kapatılması ve muhalefet yapmanın terörist olmakla eşitlendiği günler. Neyin oylanacağını toplum bilmiyor diye herkes birbirine fısıldasa da bu referandumun niçin gerçekleştirildiği, neden “Evet” yahut neden “Hayır” tercihinin kullanılacağı şimdiden herkes açısından bence oldukça net. Başlangıçta “milletim başkanlık sistemine sıcak bakıyor” diyenler bugün henüz önerilen sistemin “millet” tarafından anlaşılamadığını söylese de bu yaklaşımları anket sonuçlarına göre şekillendirdikleri kesin.

“Hayır” demenin bunca risk barındırdığı bir ortamda, görüş beyan etmek bile zor hale getiriliyor. Bu bakımdan kararsızların büyük çoğunluğunun oyunun renginin hayır olacağını düşünüyorum. Referandumda “Evet” diyecek pek çok kesim ise maddeleri savunacak bir dayanak bulamadıkları için “yol, köprü” deyip duruyorlar. Peki ya kadınlar? Kadınlar olarak bizler anayasa referandumunda nasıl tutum almalı ve ne demeliyiz? Toplumun değişik kesimlerinin “Hayır” demek için pek çok sebebi var. Doğru. Ama biz kadınlar için tek bir yazının konusu olamayacak kadar çok sebebimiz var. Kadınlar erkeklere “Hayır” dedikleri için; başta yaşamlarını kaybediyorlar. Öldürülüyorlar. Boşanmak istediği için, hayatında artık olmasını istemediği erkeklere “Hayır” dedikleri için. “Hayır” demeye devam edeceğiz. Yaşam hakkımızın elimizden alınmasına, kadın cinayetlerine “Hayır” diyoruz. Tacizi, tecavüzü ve şiddeti olağanlaştıran, erkeklere hak gören erkek egemen zihniyetle bizim hesabımız kolay kapanmaz. Tahrik indirimleri yaparak, “kravat kibarlığıyla pişman oldum”culara karşı sözümüz: Tacize, tecavüze, şiddete “Hayır” diyoruz. Öldüren sevgiye “Hayır” diyoruz. Kadınların varlığı ve fikirleri yok sayıldığı için tek adam yasasına “Hayır” diyoruz. Getirilmek istenen anayasa teklifinde kadın yok. Kürtajı yasakladılar, sokakları doldurduk. “Hayır” diye haykırdık. Çocukları istismar eden tecavüz yasaları çıkarttılar, kenetlendik “Hayır” dedik. Tecavüzü aklayan yasaları durdurduk. “Hayır” dedik, demeye devam edeceğiz. Kadınların yaşamın dışına itilmesine “Hayır” diyoruz. Kadınla-

ra annelik rolü dayatılarak, 3-5 çocuk doğurun denilerek evlere hapsedilmek isteniyor. “Bizler kuluçka makinesi değiliz” dedik. Başta kutsanan annelik, dayatılan tüm toplumsal rollere “Hayır” dedik. “Hayır” diyoruz. Savaş politikalarıyla ülkeyi yönetenler kadınlara “Evet” dedirtemezler. Bizler savaşa her dilde, her renkte karşıyız. Savaşa, ırkçılığa ve militarizme karşı, diktatörlüğe karşı “Hayır” diyoruz. Bir kadın olarak susmamızı istedikleri için kahkahalarımızdan rahatsız oluyorlar. Ağız dolusu kahkahalarla “Hayır” diyoruz. Yaşamın her alanında erkeklerin çıkarlarına göre kurulan ve korunan bu düzende her şeye itaat etmemiz isteniyor. İtaate zorlandığımız için “Hayır” diyoruz. Şort giydiğimiz için saldırıya uğradık. Ayşegül Terzi şort giydiği için tekmelendi. Erkek şiddetine karşı mücadele ettik ve ediyoruz. Şiddeti gerekçe haline getiren muhafazakâr anlayışınıza ve politikalarınıza “Hayır” diyoruz. Kadın bedeninin ve emeğinin sömürülmesine “Hayır” diyoruz. Babaanneye, anneanneye torun bakmayı görev görerek toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiren uygulamalar aslında devletin kreş ve istihdam yaratma yükümlülüklerini ortadan kaldırmak içindir. Evlere hapsolmayacağız. “Hayır” diyeceğiz. Kadınlar birlikte güçlü biliyoruz. Mücadele ettiği için, itaat etmediği için güçlü. Kadınlar birlikte güçlü ve hep birlikte haykırıyor: HAYIR! Evde, sokakta, iş yerinde erkek egemenliğine, otoriterleşmeye ve sömürüye “Hayır” diyoruz. İsyanımızla, kararlılığımızla ve haklılığımızla karşılarında olacağız, 8 Mart’ta ve her zaman birbirimizden güç alarak isyanımızı büyüteceğiz.

ELİF IRMAK

Kadınlar erkeklere “Hayır” dedikleri için; başta yaşamlarını kaybediyorlar. Öldürülüyorlar. Boşanmak istediği için, hayatında artık olmasını istemediği erkeklere “Hayır” dedikleri için. “Hayır” demeye devam edeceğiz. Yaşam hakkımızın elimizden alınmasına, kadın cinayetlerine “Hayır” diyoruz.

9


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

İŞÇİLER REFERANDUMDA NEDEN HAYIR DEMELİDİR! FAHRİ KAYA

16

Nisan’da Türkiye halklarının kaderini belirleyecek bir referandum yapılacak. Evet ve Hayır olarak iki seçenekten birine oy verilmesi istenecek. İktidar partisi olan AKP ve anayasa değişikliğinde ona destek olan MHP refarandumda evet çıkmasını istiyor. CHP, HDP ve diğer sol sosyalist partilerse refanrandumda oylarını Hayır’dan yana kullanacaklarını açıkladı. Biz emekçilerin oy verirken nelere dikkat etmesi gerektiğini açıklayacağız. AKP’nin 14 yıllık iktidarına kısaca bir göz atalım. Emekçiler için ne yapmışlar? Sorumuzun cevabını buradan bulmamız daha kolay olacak. AKP ilk geldiğinde ileri demokrasi naraları atarak gelmişti. Belki kafalarımızdan silinmiş olabilir bu. İleri demokrasi sözünden, yeni Türkiye sözüne gelindi. SSK kanununu değiştirerek, GSS uygulamasına geçildi. İşçiler buradan ne kazanç elde etti. GSs uygulaması sonucu herkes otomatikman sağlık hizmetlerinden

10

yararlansın ya da yararlanmasın borçlu oluyor. Sağlığın özellileştirilmesinin adımları burada atıldı. Her reçeteye muayene ücreti kesiliyor. Sen sigortan yatmış olsa bile, reçeteye kesilen muayene ücretini eczaneye gidip ilaçlarını alırken ödemek zorunda kalıyorsun. Milyonlarca insanın hastaneye gittiğini düşünürsek herkesten alınan 1 TL bile olsa zenginleri daha fazla zengin yapmanın yolu açılmış oluyor. Bizler de onlar için birer müşteri oluyoruz. İşzilik fonu zaten yılan hikâyesi. Bir gecede fonu sermayeye peşkeş çektiler. Milyonlarca işsiz yaratarak çalışan işçiler üzerinde ücret baskısı kuruyorlar, hak alma mücadelesinin önünde tehdit olarak önümüze sürüyorlar. Şimdi bu bizim için pek hayırlı bir şey sayılmaz. Bizden kestiklerini zenginlerin cebine bir gecede geçirdiler. Açıkçası resmen soyulduk. Bilmem farkında mısınız? AKP bizlere bunu az görmüş ola ki, kiralık işçi bürolarını yasallaştırarak, bizlerin emeğini köle pazarında satılacak hale getirmek istiyor. Bizler sözleşmeli olarak bürolardan kiralanıp en ufak hak arama mücadelesinde kapının önüne koyulacağız. Sözleşmemize dayanarak bizleri iş yerinden atacaklar. Bunların mücadelesi-

ni verdik, her tanıştığımız işçiye bunları anlattık. Maalesef bu yasa meclisten geçti. Cumhurbaşkanı da onayladı. Artık kiralık işçilerin kıdem tazminatı, yıllık izin ve hatta sendika hakkı bile yok. Gözümüz aydın! Ülkede o kadar çok şey oluyor ki bunları görmemiş, okumamış olabilirsiniz. TV bunu göstermemiş, işçilerin gözünden değil de, patronların gözünden sizlere allayıp, pullayıp sunmuş olabilirler bu yasa değişikliklerini. Sorabilirsiniz hiç mi işçiden, emekçiden yana yayın yapan bir gazete, ya da TV kanalı yok mu, elbette var. Aslında vardı demek daha uygun. Ne oldu bu gazeteciler? Şöyle söyleyelim: Bunların hepsi ya gazetelerinden atıldı, ya da tutuklandı. İşçiden yana olan TV kanaları kapatıldı. Aslında işçinin haber alma özgürlüğüne ipotek kondu. Bunu AKP ve Saray sırf iktidarını sağlaştırmak, yaptıklarını gizlemek için yaptı. Bu aslında işçilere uygulanan faşizmin 1 Kasım’ıdır. Hak aramak için greve çıkan işçilerin milli güvenliği tehdit ettiği gerekçesiyle grevleri yasaklandı. Hepimizin sorması gereken soru şu; milli güvenlik nedir? AKP ve Saray bahsetti milli anlamının altında yatan sermayedir. Sermayenin daha fazla palazlanması, ceplerinin daha fazla dolması anlamını taşıyor. İşçiler ölmüş, yoksulluk-

la boğuşmuş kimin umurunda. Milli güvenlik ayakta dursun da, işçilere ne olursa olsun. Amaç sermayeyi kalkındırmak. Bir de başımıza BES diye bir sistem koydular. Buradaki amaç sigorta şirketlerini, bankalara para aktararak krizden kurtarmak. Yani yine bizim sırtımızdan holdingler kurtulacak, bizler yine yoksullukla boğuşalım kimin umurunda. AKP’nin eline su dökülemeyecek işçi düşmanlığını gösteren iki durum vardır; biri taşeron sistemi ve birisi ise işçi cinayetleri. Bu iki konu bir biri ile direk bağlantılıdır. Kamuda ve özelde taşeron sistemi ile iş güvencesi tamamen ortadan kaldırmakta. Taşeron sistemi ile işçilerin örgütlenmesinin önü kesilmektedir. İşçilerin ekonomik talepleri karşılanmıyor, bir taraftan da iş cinayetlerinde binlerce işçi hayatını kaybediyor. Soma’da yaşananlar, Torunlar İnşaat’ta yaşananlar, Ermemek’te yaşananlar bunun açık örneğidir. Refarandumda Evet demek; taşeron sistemine evet demektir, işçi cinayetlerine evet demektir, kıdem tazminatlarının kaldırılmasına evet demektir, işsizlik sigorta fonlarının patronlara peşkeş çekilmesine evet demektir. Yoksulluğu, köleliği kalıcılaştırmak demektir. AKP bu anayasa değişikliği ile işçilerin emekçilerin geleceği bir kişinin dudaklarının arasına bırakmış olacak. O bir kişi istediği zaman grevleri yasaklayacak, sendikaları kapatabilecek, kazanılmış haklarımız bir anda sıfıra inebilecek. Bu refarandum, oy vermenin ötesinde bir durumdur. Kendi geleceğimizi oylayacağımız bir seçimdir. İşçilerin emekten, demokrasiden, özgürlükten yana oyunu vermesi gerekir. Bu yüzden bu yasaya da, 12 Eylül anayasasına da HAYIR demeliyiz.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

KALE BAĞLANTI FABRİKASINDA NELER OLUYOR?

T

uzla Organize Sanayi Bölgesi’nde bulunan Kale Bağlantı isimli fabrikada çalışan işçiler Bağımsız Metal İşçileri Sendikası’na üye olarak mücadele etmeye karar verdiler. Ancak patron işçilerin taleplerini anlamaya çalışacağına bir anda sendikal örgütlenmeye öncülük eden işçilerin iş akdini sonlandırmayı seçti. Fabrikada bulunan yaklaşık 100 işçinin 65 tanesi mavi yakalı, 15 beyaz yakalı ve 20 tane kadar da Suriye uyruklu işçi. Fabrika sızdırmazlık ve bağlantı kelepçeleri üretiyor. Ürünler ağırlıklı olarak otomotiv sektöründe bulunan büyük firmalara üretiliyor. Ayrıca %75 ihracat oranıyla dünyanın 100’den fazla ülkesindeki distribütöre ürün gönderiyor. Bu durum da aslında Kale Bağlantı işçileri için en büyük avantajlardan. Ne kadar müşteri varsa işçilerin çalışma koşullarından ve sosyal haklarından onlar da sorumlu. İşçiler şimdiye kadar öyle özverili çalışmışlar ki patron 15 yıl gibi kısa bir sürede fabrikayı nalbur iyecilikten sektöründe dünyanın sayılı firmaları haline getirmiş. İşçilerin anlattığına göre ilk zamanlar patron ve müdürler işçilere selam vermeden, işçilerin halini hatırını sormadan yanlarından geçmezmiş. Hatta önceleri patron işçilerle birlikte makinelerde çalışıyormuş. Bir süre sonra yönetime gelen yeni müdürler patrona “Sen işçilerle muhatap olma artık kurumsal firma olduk.” demiş. O gün bugündür patron ya da müdürler işçilere selamı sabahı kesmiş. Tabi işçilerin halinden anlamaz olmuş patron.

İşçilerin anlattığına göre patron her yıl yeni yatırımlar yapıyor, çocuklarını özel okullarda okutuyor. İşçiler ise ayın sonunu zor getiriyorlar. Şimdiye kadar fabrikadaki çalışma koşulları ve ekonomik taleplerle ilgili işçiler en fazla istifa ederek tepkilerini koymuş. Ancak bu da patronun işine gelmiş ve aynı şekilde işçilerin maaşlarını asgari ücret seviyesinde tutmaya devam etmiş. Bir süre sonra patron işçilere mesai yaptırarak verdiği üç kuruşu da kesip mola saatlerini de düşürünce işçiler patronun örgütsüz oldukları için bu şekilde hak gaspları yaptığını fark ederek sendikal örgütlenme başlattılar. Sendika olarak işçilerle ilk görüştüğümüzde patronun birden zenginlediği ve işçileri artık tanımadığı her yıl belirli yatırımlar yapmasına, kızına ve müdürüne lüks araç almasına rağmen işçilerin maaşlarını asgari ücret seviyesinde tutmasını şikâyet ettiler. Yine işçiler kendilerinin mola saatinde dinlenebilecekleri üzeri kapalı oturakları olan bir alan olamamasına rağmen patronun lüks aracı için fabrika önüne üzeri kapalı bir park yeri yapılmış. İşçiler “Araç kadar değerimiz yokmuş.” dediler. Ardından işçilerle geniş katılımlı toplantı yaparak işçilerin taleplerini konuşmaya karar verdik. Bir süre sonra yaptığımız toplantı çağırısına yaklaşık 30 işçi gelerek birinci taleplerinin maaş iyileştirmesi ve sosyal hak talepleri olduğunu söylediler. Biz de sendika olarak neredeyse sendikalı işçilerle karşılaştırdığımızda yarı yarıya maaş alan işçilerin haklı taleplerini destekleyerek takım

sözleşmesi taslağı hazırlayarak bir hafta sonra görüşmek üzere randevulaştık. Ardından ikinci toplantıya da 40 işçi gelerek taslağımızı oluşturduk. İmza işlemlerini başlattığımız sırada patron haber alarak 13 Şubat akşamı 23:30’da fabrikaya gelerek iki amir ile toplantı yapmasının ardından Suriye uyruklu işçileri gece 03:00 sıralarında fabrikadan uzaklaştırdı. Ardından 9 işçi arkadaşımızı işten çıkardığını saat 03:30 sıralarında işçilere SMS göndererek haber verdi. İşçiler ertesi gün onca yıl hizmet verdiği fabrikasının servisine dahi alınmadı. Fabrikayı aradıklarında çıkış belgeleri bir sonraki gün verileceği söylense de iş yerine gittiklerinde sadece çıkış evraklarına imza atmaları kabul edildi. İşçilere imzalatılan çıkış evraklarında ayrı, ayrı sebeplerden çıkış verildiği söylendi. Bir taraftan da içerideki diğer sendikalı işçileri çıkartmak için patron gerekçeler hazırlamaya başladı. Bunun üzerine içerideki sendikalı işçilere baskı uygulama amaçlı gündüz gelen işçileri vardiyalı çalıştırmak için baskı uygulamaya başladı. Diğer sendikalı işçilere de bölüm değişikliği için baskı yapmaya başladı. Patron işçilere “Elimde sendikalı işçilerin listesi var, başka sendika mı bulamadınız, sendika gelirse bir ay sonra kapatırım.” şeklinde sözler söylemeye başladı.

BAMİS Sendikası Kocaeli Temsilciliği

Sendika olarak işçilerle ilk görüştüğümüzde patronun birden zenginlediği ve işçileri artık tanımadığı her yıl belirli yatırımlar yapmasına, kızına ve müdürüne lüks araç almasına rağmen işçilerin maaşlarını asgari ücret seviyesinde tutmasını şikâyet ettiler.

Bir hafta kadar sonra 3 işçi daha işten çıkartıldı. Şu anda işçiler mücadelelerini atılan işçiler geri alınana, BAMİS bayrağı Kale Bağlantı’da dalgalanana kadar sürdürecek.

11


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

2017’NİN GETİR MEHMET YILMAZER

D

ünya Amerika’daki iktidar değişimi ile yeni bir döneme giriyor, ancak henüz hemen her konuda belirsizlik egemendir. Öte yandan Türkiye’de de büyük bir belirsizlik yaşanıyor. Referandum sonrası da tablonun netlik kazanması çok zor görünüyor. Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı Pence, Amerika’nın liderliğinin “tartışılmaz” olduğunu ilan etti. Öte yandan NATO’nun önemine değindi ve “daha fazla şeyler yapmalıyız” diyerek üyeleri silah harcamalarını arttırmaya çağırdı. Buraya kadar her şey normaldir, eskiden bir farkı yoktur. Üstelik Pence’nin vurguları NATO ile ilgili Trump’ın tespitleriyle çelişir durumdadır. ABD’nin yönetim zirvesinde Trump ile açığa vuran bilek güreşinin bir yansıması olan bu çelişki “eski düzen” lehinde çözümlenmiş görünüyor. Ancak Pence’in ABD’nin liderliği ile ilgili söyledikleri Obama döneminden bir farklılığa işaret ediyor. Trump’ın yaklaşımı daha çok oğul Bush’u hatırlatıyor. Pence’nin vurgusunun ajitasyondan öteye bir anlamı var mı? “Çok kutuplu dünyayı” yine bir Münih Güvenlik Konferansı’nda on yıl önce Putin ilan etmişti. Pence’in açıklaması Washington’un niyet ve özlemini ifade ediyor, fakat gerçeklikten uzaktır. Artık dünyaya Amerikan liderliğini dayatmak mümkün değildir, buna Trump yönetiminin gücü yetmez. 2008 krizi hala devam ediyor. Bu büyük kriz çok kutuplu dünyayı da ister istemez

12

etkilemiştir. Krizden çıkış işaretleri henüz yoksa da Amerikan ekonomisi diğer merkezlere göre biraz daha avantajlı görünüyor. Fakat bu nüans çok kutuplu dünya gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Pence’nin açıklamasından Washington’un niyetini öğrenmiş oluyoruz, böylece dünya önümüzdeki dönemde Amerika’nın yeni dayatmaları ve oldu bittileriyle karşı karşıya kalabilir. “Make America great again!” parolasının ardından ikiz kuleler olayının bir benzeri gelir mi bilemeyiz; ancak Amerikan egemenleri ikiz kuleler yıkılırken kurdukları hayallerden çok uzağa düştüklerini gördüler. Başkan yardımcısının Amerika’nın liderliğini vurgulaması şimdilik bir niyetten öteye anlam taşımıyor. İkiz kulelerin çöküşünden sonra dünyaya meydan okuyan Amerika geçen on yılda büyük güç ve itibar kaybına uğramıştır. Trump’ın bunu geriye kazanması imkansız görünüyor; fakat Amerika’yı daha dip noktalara sürüklemesi büyük olasılıktır. Amerika Trump’la birlikte dünya güç dizilişine radikal bir şekilde dokunma gücüne sahip olabilecek midir? Yoksa Obama gibi mevcut dengeler içinde yuvarlanıp gidecek midir? Trump, seçim söylemlerine inanacak olursak önce Amerika’nın kendini toparlaması gerektiğini düşünüyor. Ancak dünyanın içine bu kadar girmiş bir gücün dünyadan bir anlamda soyutlanarak toparlanmaya ağırlık vermesi neredeyse imkansızdır. Sekiz yıl süren oyalanmalarla geçen Obama döneminden sonra Trump yönetimi aynı yoldan devam edemez; bu kadarı yeterince açıktır. Ancak ABD’nin mevcut ağırlığı dünya güçler dengesinde bir değişime yetecek midir? Yetmeyeceğine göre Washington’u kaçınılmaz ittifak ve iş birlikleri bekliyor. İşin en zor yanı da bu-

dur. Bugüne kadar ittifaklar hep bilinen kalıplar içinde yürüdü, aslında son on yıldır doğru dürüst yürüyemedi. Öyleyse hangi yeni yollara girilecektir? Bu arayışlar Trump’ın deliliğinden öteye dünyadaki son on yıldır oluşan güç yapısının dayatmalarından kaynaklanıyor. Bu, 2017’nin en yakıcı sorunudur. Başkan Yardımcısı Pence eski klasik yapı içinde davranış ararken, Trump klasik yapının dışına çıkmaya niyetli görünüyor. Hazır bir plan yok, dünya ve Washington olayların akışı içinde birlikte öğrenecek gibi görünüyor.

yolu başta İran’ın hırpalanmasından geçiyor. Bugüne kadar yapılan açıklamalardan ortaya çıkan budur. Pentagon yeni bir plan hazırlıyor. Bu planda mucizelerin olması mümkün değil, ancak İran konusunun nasıl ele alınacağı büyük önem taşımaktadır.

***** Bu bulanık tablo içinden bölgeye bakıldığında sislerin arasından görünebilen neler vardır?

ancak böyle bir yönelişin zaten cehennemi yaşayan bölgeyi çok daha korkunç yerlere sürüklemesi kaçınılmazdır. ABD yönetiminin İran’a karşı tavrı büyük önem taşıyor. Bu kaçınılmaz bir şekilde Rusya ile ilişkilerini de etkileyecektir.

Bölgede acil adımlar bellidir. Musul ve Rakka’nın kurtarılması halen işleyen ancak nasıl ve hangi yönde gideceği henüz belli olmayan önemli adımlardır. ABD açısından sorunlar birkaç noktada toplanıyor. Irak ve Suriye’de ne oluyorsa İran bunda önemli rol oynamaktadır. Washington için bölge güç dengelerinde kendi lehinde bir değişimin

İran’a yaklaşım bölgede ABD ve Rusya’yı kaçınılmaz bir şekilde karşı karşıya getirecektir. Bu nedenle Trump’ın Rusya ile ilgili açıklamalarının pratikte kesin bir sınırı vardır. Washington İran’a karşı ne planlıyor, bunu henüz bilmiyoruz,

Obama’nın bölgeden çekilme planı belli ölçüde yürüdü, ancak Ortadoğu’yu cehennem olmaktan çıkarmadı. Trump yönetimi süreci tersine çevirecek girişimlerde bulunursa, Suudi yönetiminin ve Körfez ülkelerinin aklı ile İran’ı hırpalamaya kalkarsa bölge ve dünya kesinlikle öncekinden daha


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

RECEKLERİ dehşetli bir sürece girer. İkinci önemli konu Rakka operasyonun hangi güçlerce yürütüleceğidir. Bu konu sadece ABD PYD arasında bir sorun değil, aynı zamanda Türkiye, Rusya ve Suriye arasındaki bir sorundur. Tamamıyla Kürt sorununa kilitlendiği için PYD’nin konumu Ankara için en önemli konudur. Sahadaki güçlerin durumuna bakınca Ankara’nın dayatmasının gerçekleşmesi imkansızdır. Rakka operasyonunda kara gücü olarak PYD’nin yer alması kaçınılmazdır.

Ankara Astana görüşmelerine katılarak Suriye’nin sınırlarıyla ilgili belgelere imza attı. O sıralarda bizzat Saray “El Bab’dan aşağıya” inilmeyeceğini açıklamıştı. Şimdi Pentagon’la Rakka operasyonu konuşuluyor. Bu zikzaklar zeki politik hamleler değil, Ankara’nın kafasının fazlasıyla karışık olduğunu gösteriyor. Astana anlaşması Rusya’nın çizdiği sınırlarda kalmak anlamına gelirken, şimdi yeniden Rakka operasyonuna talip olmak bölgedeki iki büyük gücün ortasında sonu nereye varacağı belli olmayan bir dansa dönüşebilir.

Suudilerin ve Körfez ülkelerinin İran’dan nefret ettikleri bilinir. Son dönemde İran’ın güçlenmesi bu ülkeleri fazlasıyla rahatsız ediyor. O nedenle Trump’ın İran’a saldırı hazırlıkları Suudileri fazlasıyla mutlu ediyor. Bu gidişe Ankara da dahil olur mu? Erdoğan’ın bölgeye yaptığı ziyaretlerin bir yanı “gizemli dolarları” Türkiye’ye çekmek için olduğu biliniyor. Bunun bedeli ne olacaktır? Bu karmaşık güç dengelerinde Rakka operasyonu Suriye savaşında çok önemli bir dönüm noktası anlamına gelecek, önemli aktörleri

burun buruna getirecektir. Ankara, Astana ile Amerika arasındaki oyun alanında ateş dansı yapmaya hazırlanıyorsa tutuşup yanabilir. Rakka’da Suriye dahil bütün aktörler karşı karşıya gelecektir. Böyle bir arenada Ankara haddini aştığında bedelini çok ağır öder. Bu karmaşık denklemi Trump yönetimi yeniden kurgulamaya çalışıyor. Ancak çok fazla bir şansı da yoktur. Pentagon son açıklamasında bu gerçekliği şöyle ifade ediyor:

“Bölgede birçok karmaşık sorunla boğuştuklarını ifade eden Dunford, ‘Ona (Trump) uygulanamaz ve kabul edilemez bir planla veya bir sorunu çözerken başka bir sorunu oluşturan bir plan sunmak istemiyoruz.’ şeklinde konuştu.” (ABD Genelkurmay Başkanı Dunford, Hürriyet, 23 Şubat 2017) Bölgede ve Suriye savaşında Rakka sonrası belki de öncesinden daha karmaşık sorunlara gebedir. Musul ve Rakka’dan tasfiye edilen IŞİD buharlaşmayacağına göre nereye gidecektir? IŞİD’e Irak ve Suriye’deki Sunni Arap tabanı açısından bakıldığında onların bölgede var olmaya devam etmeleri kaçınılmazdır. Bu konuda ABD ve Rusya’nın hedefleri birbirine ters durmaktadır. Amerika, IŞİD’i Musul’dan Suriye’ye sürmeye çalışırken Rusya böyle bir adıma kesinlikle karşıdır. Dolayısıyla Rakka sonrası da farklı gerilimlerle yüklüdür. Öte yandan İdlip sorunu bir bakıma Rakka sonrasına ertenmiş, bekletiliyor. Türkiye sınırına çok yakın bu kenti büyük olasılık Rakka operasyonu sonrasında Şam yönetimi alacaktır. Ortaya Halep’e benzer yeni bir durum çıkacaktır. İdlip’ten Nusracıların gideceği en yakın yer Türkiye’dir. Ankara bu nedenle ikide bir “güvenli bölge” deyip duruyor. Suriye savaşının beşinci yılında Ankara Astana anlaşması ile Esad’ı kabul etmek zorunda kaldı. Şam’da namaz kılmak hayali tam bir kabusa dönüştü. Gelişmelere bakıldığında sıra PYD konusunda Ankara’nın eğilip bükülmesine geliyor. Gücünün ötesinde işlere kalkışan Ankara, Irak ve Suriye’de sahada rol almayı planlarken sahadan yükselen ateşin gazabına uğramaktadır. Üstelik bugüne kadar yaşananlar yaşanacak olanların çok az bir kısmıdır.

ABD bölgede Irak’ın işgaliyle başlayan savaş sürecinde cehennemin kapılarını açtı. Aradan on beş yıl geçmesine rağmen kapılar hala açık, üstelik Arap isyanları sonrası daha da yaygınlaştı. Trump yönetimi de bölgede bir sınavdan geçecektir. Öyle anlaşılıyor ki, Obama yönetimi kendi hedeflerine yaklaştıramayınca Erdoğan Türkiye’sini bölgenin sorunlarından uzak tutmayı tercih etmişti; Trump yönetimi Ankara’yı biraz daha bölgenin içine çekmeyi düşünüyor. Ancak nasıl olacağı henüz belirsiz. Fakat şu kadarı bugünden bellidir, Ankara’nın manevra alanı son iki yılda iyice daralmıştır. Sonuçlandırırsak, Ankara her yönden kuşatıldığının ve sıkıştırıldığının bilincinde olarak, karşı taktikleri uygulamada elini güçlendirmek için başkanlık sistemine gerek duyuyor. Bu sadece dış politikada değil iç politika ve ekonomide de böyledir. Cumhuriyetin krizi ülkeyi iki büyük alternatifle yüz yüze getirmiştir: Ya doksan yılın deneyleri dikkate alınarak demokrasi kapısı açılacaktı; ya da “devletin bekası” adına faşizmin basamaklarından çıkılacaktır. Dünyada “otoriterleşmeye doğru gidişin olduğuna” inanılıyor. Bu bir yanıyla doğrudur. Trump’ın zaferinden, Fransa’da Le Pen’in güçlenmesinden, Almanya’da Alternatif Almanya Partisi’nin büyümesinden hareketle bu görüş dillendiriliyor. Ancak tam tersi gelişmeler de yaşanıyor. Hala 21. yüzyıl sosyalizmi yaşıyor; dünya yoksullarının öfkesi zaman zaman ortalığı kaplıyor. Üstelik neoliberalizmin iflas ettiği bir dünyada tek gidiş yolunun “otoriterleşme” olduğunu söylemek, yeniden yükselecek büyük bir mücadele dönemini görmemek olur. Yelkenlerimize yeni rüzgarlar vuruyor, şişirmesini bilmek gerek!

13


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

“ÜNİVERSİTE ELEŞTİREL DÜŞÜNCENİN, SORGULAMANIN OLDUĞU YERDİR” RÖPORTAJ

Bir de bu imzaların atıldığı dönemi hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. Doğudan yoğun bombalama haberlerinin geldiği, çocukların cesetlerinin buzdolabına konduğu bir dönemde tamamen vicdani bir zorunluluk hissi ile metne imza attım. Hiçbir şey olmuyormuş gibi hayatımı sürdürmem mümkün olmadı. Kürtlerin bu ülkenin yurttaşları olarak maruz kaldığı şiddetin yanında benim attığım imzanın ne önemi var?

14

M

armara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Leyla Şimşek Rathke, 686 KHK ile görevinden ihraç edildi. Barış akademisyenlerinden olan hocamızla kendi durumlarını ve süreci değerlendiren bir röportaj yaptık.

Barış Akademisyeni olarak barış bildirisine imza atmanızdan KHK ile ihraç edilene kadarki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu süreçte üniversitede hava nasıldı?

12 Ocak 2016’da imza metni ilan edildi, ben Marmara Üniversitesi’ndeki diğer imzacılarla beraber 7 Şubat 2017’de ihraç edildim. İlk gün Erdoğan’ın metne ve imzacılara yönelik sert tepkileri olabileceklerin sinyallerini de vermeye başlamıştı. Aynı gün Sultanahmet’te bombalı bir saldırı olmuş, Alman turistler ölmüştü. Buna rağmen Erdoğan’ın imzacı akademisyenlere yönelik öfkesi gündeme damgasını vurdu. Haksız da sayılmazdı tabi. Bu imzaların sembolik bir değeri vardı; hem Türkiye hem de dünya kamuoyu açısından. Türkiye için önerilen “başkanlık sistemi”ne henüz geçmedik, ama fiilen başkanlık sisteminin uygulandığını söylemek mümkün. Pek çok rektör siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda hakkımızda soruşturmalar başlattı, ihraç edilmemiz için ne gerekiyorsa yaptılar. Kendilerini emir komuta zincirine mecbur hissettikleri için inisiyatif almaktan sakındıklarını düşünüyorum. Marmara Üniversitesi Rektörü, yönetime girmiş olan artık son aşamadaki doçentlik atamamı imzalamak yerine yönetimden çıkardı. Liyakata göre rektörlük yapacağı vaadinde bulunmuştu, ancak onun döneminde de diğer dönemlerde olduğu gibi hak ettiğim kadrolara

atanamadım. Jüriler, çalışmalarımı özgün, nitelikli ve başarılı bulduğu halde atamam durduruldu. Benim durumumda olan başka arkadaşlar da var. Bu süreçte yıllarca birlikte çalıştığımız bazı insanların selam vermekten korkarak yollarını değiştirdiklerini de gördük, ama aynı zamanda beklemediğimiz insanlar da dahil pek çok kişinin desteklerine, bizim için endişelenmelerine tanık olduk. Hakkımızda çeşitli soruşturmalar yürütüldü. Hoş ben doktoralı olarak 10 yıldır sosyoloji bölümünde görevli olduğum halde bölümün kadrosuna bile alınmamıştım. İmzacı olmadan önce de 9 yıl böyle geçmişti. Bunun nedenini ben bilmiyorum; bölüm başkanları ve dekanlardan öğrenebilsem çok memnun olurdum. Ama Marmara Üniversitesi bu konularda hiçbir zaman şeffaf olmadı. Ben ve birkaç arkadaşım bölümü ayakta tutmaya çalışırken, ders yüklerimizin yanı sıra hem asistanlık hem sekreterlik, her işi yaptığımız halde, kadrolar dışarıdan getirilen insanlara verildi. Bunlardan biri FETÖ mensubu olduğu gerekçesi ile ilk turda ihraç edildi. Peki, onu işe alanlar kimlerdi? Marmara Üniversitesi’nin Gülen Cemaati kadrolarıyla doldurulduğu 90’lı yıllardan beri herkesin ağzında dolanan bir laftır. Bir de bu imzaların atıldığı dönemi hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. Doğudan yoğun bombalama haberlerinin geldiği, çocukların cesetlerinin buzdolabına konduğu bir dönemde tamamen vicdani bir zorunluluk hissi ile metne imza attım. Hiçbir şey olmuyormuş gibi hayatımı sürdürmem mümkün olmadı. Kürtlerin bu ülkenin yurttaşları olarak maruz kaldığı şiddetin yanında benim attığım imzanın ne önemi var? İmza attığım metnin

ifade özgürlüğü sınırları içinde olduğunu biliyorum. Bırakın akademisyen olmayı, herhangi bir yurttaş olarak devleti uyguladığı şiddet konusunda rasyonel davranmaya çağırmak bana göre bir yurttaş sorumluluğudur. Ben kamu yararı için devletimi eleştirebilirim, eleştirmeliyim de; devletin sırf bu nedenle yurttaşlarına karşı öfkeli, kindar değil, tarafsız davranması, adil olması gerekir; hukuk yollarını kapatmaması gerekir. Bir imza attık diye çalışma hakkımız, seyahat özgürlüğümüz elimizden alındı.

İhraç edilen akademisyenlerin ismi YÖK’e rektörlükler aracılığıyla gitti. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Maalesef bu süreçte pek çok üniversite rektörü kendini siyasal iktidarın taleplerine göre hareket etmeye mecbur hissetti. Bu, üniversitelerin özerklik iddiaları ve akademik özgürlükler açısından büyük bir geri adımdır. Akademisyen olarak bizler kamu yararını düşünmek zorundayız; ama kamu yararını gözetmek demek devleti eleştirmemek, devlete biat etmek demek değildir. Bizler öncelikle öğrencilerimize, yurttaşlarımıza ve kendi vicdanımıza karşı sorumluyuz. Bu açıdan biz nitelikli eğitim vermekle, eleştirel düşünceyi geliştirmekle, bilimsel ve yaratıcı fikirlerin serpilmesinin koşullarını yaratmakla sorumluyuz. Militer bir mantıkla emir komuta zinciri içinde akademisyenlik yapılamaz. Bu militanlık olur, dogmatizm olur. Üniversite eleştirel düşüncenin, sorgulamanın olduğu yerdir. Aksi halde orası lise bile olamaz! Üniversitelere hak etmediği halde siyasal kararlarla yerleştirilen kadrolar maalesef Türkiye’de üniversitenin içini boşaltıyorlar. Bilimsel çalışma yürütme ahlakını benim-


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

semiş başarılı insanları yerinden edip üniversiteyi safsataların, altı boş özgüven ve kibrin kol gezdiği bir yere dönüştürmek bu ülkeye yapılacak en büyük ihanettir. İmzacı akademisyenler ve diğer muhalif kesimlere yönelik tasfiye çabalarının Türkiye’de bilimsel ve eleştirel düşünce odaklarına yönelik çok ciddi bir darbe olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu, Türkiye akademisinin en karanlık dönemlerinden biri olarak tarihe geçecek. Sadece akademide değil, tüm kamu hizmetlerinde bir tasfiye ve yeniden biçimlendirme söz konusu. Bunun kısa vadede bazı kesimlerin çıkarına gibi görünse de uzun vadede toplumun tüm kesimlerine zarar verecek bir müdahale olduğu kanısındayım.

İhraç edildiğinizi duyduğunuzda bunu nasıl karşıladınız, ne hissettiniz?

Sürpriz olmadı. Bizden önce de çok sayıda barış imzacısı akademisyen KHK ile ihraç edildiği için bunu bekliyordum. Ayrıca benim çalıştığım yerdeki akademik ortamdan kaynaklı çok fazla sıkıntım oldu, imzacı olmak dışında da 10 yıldır psikolojimi bozacak düzeyde sıkıntılarla boğuştum, durup düşünecek, kendimi toplayacak vaktim de olmadı. Annem yaşlı ve hasta, onunla da ilgilenmem gerekiyor. Belki de iyi olur, biraz dinlenirim diye dü-

şündüm, ama gündem buna pek izin vermiyor. İki haftadır kendimi ihraçlarla ilgili yoğun bir gündemin içinde buldum. Zamanımızı bilimsel üretime harcamakla geçirmemiz gerekirken olmadık şeylerle uğraşmak zorunda bırakıldık. Sabahları kalktığımda kötü hissediyorum. Şimdi her birimizin kaderinin Türkiye’nin nasıl bir yol izleyeceğine bağlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye bir hukuk devleti olarak kalmayı başarabilirse bizler de görevlerinizin başına döneceğiz elbet.

İhraçlar sonrası gerçekleşen eylemlilikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bundan sonra nasıl bir mücadele hattı inşa etmeyi düşünüyorsunuz, bu konuyu arkadaşlarınızla değerlendirdiniz mi?

Ben 28 yıl kamu hizmeti verdim. Şimdi beni okulumdan içeri sokmuyorlar, odama girip eşyalarımı almak için gittiğimde aşırı sağcı bir grubun şişeli taşlı saldırısına uğradık. Bir takım polisiye tedbirlerle bizi insanların gözünde suçlulaştırmaya çalışıyorlar; hırsızlık mı yaptık? Adam mı öldürdük? Barış talebiyle attığımız bir imzanın bedeli bu olamaz. Arkadaşım atılan taşla yaralandı. Bizim terörist olduğumuz yolunda gülünç id-

dialarla itibarımızı zedelemeye çalışıyorlar. Derslerimize girmiş, yazdıklarımızı okumuş olsalardı bunun gülünçlüğünü kendileri de görebilirlerdi. Üniversite kampüsüne askeri kışla muamelesi yapılıyor. Ben sivil bir hayat istedim; çok büyük zorluklarına rağmen kendime üniversitede bir kariyer seçtim, geldiğimiz noktaya bakın! Eğitim-Sen mensubuyum. Sendika aracılığıyla hukuk mücadelesi vermeye, hakkımı aramaya devam edeceğim. Çeşitli toplantılar ve bilgilendirmeler yapıldı. Zaten OHAL öncesi açtığım davalar vardı; şimdi OHAL nedeniyle hakkımızı arayacağımız bir muhatabımız maalesef yok. Muhatap bulup hukuk düzlemine geçtiğimizde hakkımı almak için gerekeni yapacağım. Çok yerde irili ufaklı eylemler oluyor. Kadıköy Boğa’da ve Bakırköy Meydanı’nda EğitimSen’lilerin eylemleri var, onlara destek vermeye çalışıyorum. Yine Kadıköy’de KHK ile ihraç edilen Betül Celep’in bir aydan fazladır yürüttüğü bir hak mücadelesi, sokak eylemi var. Elimden geldiğince ona da desteğe gideceğim. Bu aynı zamanda feminist bir mücadele hattı, kadınların hak kayıplarına işaret ediyor. Betül herkesten, ama özellikle de kadınlardan çok güzel destek görüyor.

Bu ihraçların referandum

öncesi muhalefete bir gözdağı olduğu düşünülüyor. Siz bu duruma ne diyorsunuz?

Bilmiyorum, olabilir. Erdoğan ve kadrosu her koşulda başkanlık sistemini getirtmek istiyorlar. Yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrı ellerde olduğu, istismarlara karşı bunların birbirini denetlediği, bu da olmazsa medyanın olası tehditlere karşı halkı bilgilendireceği öngörülen bir sistem aşama aşama terk edilmeye çalışılıyor. Erkin tek elde toplanması hesap verilebilirliğin ortadan kalkması demektir. Demokrasilerde her kim olursa olsun herkes kanunlar önünde eşit olmalıdır. Ak Parti yetkililerinin “İç savaşa hazırlıklı olun” gibi açıklamaları aslında bütün topluma bir tehdittir. Bu sandığın iradesini, dolayısı ile demokratik seçim usulünü kabul etmemek, 200 yıllık modernleşme tarihimizde kazandığımız kurum kültürünün altını oymak demektir. Hiç bir demokraside tek kişiye kurumlar üstünde bunca yetkinin verildiği görülmemiştir; verilirse de o rejim artık demokrasi değildir. Demokratik araçları kullanarak iktidara gelen birinin, o demokratik araçları yok sayarak veya maniple ederek kendi hükümranlığını kurmaya hakkı yoktur. Teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim.

15


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

REFERANDUM ÇAL Esenler Hayır Platformu, “Hayır Diyenler Buluşuyor!” etkinliği düzenledi. Etkinlikte Çilem Küçükbaş, Levent Dölek, Çiğdem Çidamlı ve Fehmi İlhan panelist olarak yer aldı. Sinevizyon gösterisinin de yapıldığı etkinlikte SODAP’lı gençler korsan tiyatro gösterisi gerçekleştirdi.

m tek hem adam HDP’li kadınlar he klarasyonunu rejimine HAYIR de açıkladı.

ormu, mokrasi Platf Güngören De sa Değişikliği “OHAL, Anaya onulu panel k ve Başkanlık” Panelde, halka i. d e gerçekleştir şkanlık rejimin a b n la tı a y a d liği zorla HAYIR birlikte karşı güçlü bir erektiği vurgulandı. g oluşturulması

Demokrasi İçin Birlik referandum kampanyasını Kenter Tiyatrosu’nda yaptığı basın toplantısıyla duyurdu: #Hayır Biz Varız.

Bağcılar Hayır Platformu, sokak sokak, meydan meydan “Hayır” bildirisi dağıttı.

16


IŞMALARINDAN...

Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

1 Mayıs Mahallesi’nde “R HAYIR!” etkinliği gerçek eferandumda Başkanlığa Geçit Yok! leştirildi. PSAKD Ataşeh gerçekleştirilen etkinl ir şubesinde iğe forumda Hayır meclisin halk yoğun ilgi gösterdi. Yapılan e Mayıs Hayır Meclisi ku ihtiyaç duyulduğu ortaya çıktı. 1 rulma aşamasına geld i.

Referandum sü recinin günd çalışmalarına başlayan Nurt em olduğu tarihten itibare epe n halk toplantısı yla ilan etti. A Hayır Meclisi, oluşumunu çı lış konuşm form ya tartışması yap pılarak “Neden Hayır? Nası asından sonra ıldı, sözler alı nıp Hayır gere l Hayır?” diyoruz kçeleri açıkla ndı.

ayır Meclisi Okmeydanı H Erdoğan Aydın r gazeteci yaza tim görevlisi re ğ ö li k ve eme la ir’in katılımıy Hakkı Taşdem şkanlığa Hayır” Ba “Okmeydanı alk toplantısı yaptı. h diyor başlıklı

Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği, Hayır kampanyasını Taksim’de basın toplantısı düzenleyerek başlattı.

ne r, Kağıtha le n e iy d ” u’nun ”Hayır si Platform m a r k o m e D referandu çağrısıyla rumda buluştu. fo gündemli

17


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

KİM TAKAR BİLİMİ DENİZ ARTİN

Bu noktada hocalarımızın okullarına geri dönebileceği mücadele çizgisini devam ettirmek gerçekten değerli ve altı çizilesi bir önemdedir. AKP üniversitelere yaptığı bu saldırıdan sonra diken üstündedir.

Ü

niversiteler bir toplumun omurgası, halkın geleceği, sistemin sorgulayıcısıdır. Bu sorgulama, egemen güçlere ve diktatoryal rejimlere karşı net bir karşı duruş halini getirir. Bilimin doğası gereği sorgulayıcı niteliğinden hareket ederek barışı talep etmenin özverisiyle ses çıkaran hocalarımız, Saray-AKP rejimi tarafından üniversitelerinden ihraç edilmişlerdir. Bugün nerde kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen anayasa değişiklik önerilerinin hiçbir dayanağı ve geçerliliği yoktur. Nerde ve kimler tarafından hazırlandığı dahi ‘bilinemeyen’ bir anayasanın, değiştirilmesi teklifi ve kendisi; anayasa hukuku profesörlerinin ihraç edildiği şu günlerde dayanağını ve meşruluğunu yitirmiştir bile… Toplumun tamamen karşısında ve toplumun kolektiviteye içkin bütün deneyimlerini yok edecek, bizi bataklığın en dibine çekecek bir rejimin inşasıyla karşı karşıyayız. Bu inşaya hızlı

18

adımlarla ilerlemek isteyen hükümet, bir darbe girişiminin ardından yaşananları fırsata çevirerek ülkeyi yönetmektedir. OHAL’i de değerlendirerek kurmak istediği rejimde önünde engel teşkil eden; sorgulayan, eleştiren ve özgürlük arayışında olan üniversite bileşenlerine karşı KHK fermanlarıyla tarlada karga kovalarcasına saldırmaktadır. Bilimin ve barışın hocaları işlerinden atılmaktadır, onlar için önemli olan bilgi paylaşımı ellerinden alınmaktadır. Ülkenin tarihi ve önemli okullarından olan Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü hocaları tamamen ihraç edilmiştir. Ülkenin siyasal geçmişinin muhalif dinamiklerinden olan Mülkiye niteliksizleştirilmiştir. Sadece Ankara’da değil birçok üniversitede akademik anlamda değerli hocalarımız ihraç edilmişlerdir. Onurlu hocalarımız atılmalarına karşı gösterdikleri tepkilerle okulların gerçek sahibinin kimler olduğunu göstermektedir.

Bir kağıt parçasıyla atılmanın geçersizliği ve okulların sadece taş duvarların içi olmadığını yine anlatmış ve göstermişlerdir. Bugün yine tarihin en göze çarpan sayfalarında görüldüğü gibi, üniversite var olan hukuksuzluğa karşı güçlü bir direnişi örebilecek potansiyele sahiptir. Bu noktada hocalarımızın okullarına geri dönebileceği mücadele çizgisini devam ettirmek gerçekten değerli ve altı çizilesi bir önemdedir. AKP üniversitelere yaptığı bu saldırıdan sonra diken üstündedir. Topu YÖK’e atmış ve ne yapacağını pek bilmemektedir. Hiçbir zaman üniversitelerde söz sahibi olamamış ve hep son sıralarda yer almış AKP ele geçiremediği üniversiteleri boşaltmaya girişmiştir. Ama üniversiteleri doldurabilecek hiçbir güce ve birikime sahip değildir… Hocalarımızın da dedikleri gibi, okullarına geri dönecek ve hesap soracaklardır. Yarınlarımızı kimseye bırakmayacağız.


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

MART AYINDA İSYAN ATEŞINI YÜKSELTELIM

M

art TDH’nin yoğun eylemlik ayıdır. 12 Mart muhtırasından sonra yakalanan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamlarını engellemek için Mahir Çayan ve arkadaşları 26 Mart 1972’de Ünye’de NATO’ya ait radar istasyonunda çalışan 3 teknisyeni kaçırıp karşılığında Denizlerin serbest bırakılmalarını talep ederler. Kızıldere’de rehinelerin tutulduğu ev devlet tarafında kuşatılır ve teslim olun çağrısı yapılır. Devrimci dayanışmanın en yücesini bizlere miras bırakan Mahir Çayan ve arkadaşları “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” şeklinde haykırır ardında Kızıldere katliamı gerçekleşir. 30 Mart 1995 tarihinde TKP/ Kıvılcım üyesi Mehmet Latifeci yoldaş babası Yahya Latifeci evlerinin önünde katledildiler. 19851986 yıllarında hareketimizle tanışan Latifeci öğrencisi olduğu Burdur Eğitim Fakültesi’nde direnişçi, mütevazi, alçak gönüllü kişiliği ve kararlığı ile bulunduğu alanda inisiyatif alır ve gençlik içerisinde hızlıca önderleşir. Tarihe geçen birçok eyleme önderlik eder. Sistemle uzlaşmaz kişiliği ve devrimci duruşundan kaynaklı okuldan atılır. Latifeci doğduğu büyüdüğü memleketi Hatay Samandağ’a dönerek devrimci mücadeleye devam eder. 90lı yıllar Kürdistan’da kirli savaşın olduğu, özellikle köylerin yakıldığı, yargısız infazların olduğu ve batıda bu yaşananların pek hissedilmediği bir dönemdi. Hareketimizin en anlamlı kararlarından birisi ezilen Kürt halkıyla dayanışma temelinde DEP’i sahiplenmek ve bizzat kadrolarımızın DEP’in içerisinde faaliyet yürütmekti. Latifeci yoldaş Samandağ Halkevi’nin kuruluşunda yer alır. Daha sonra Samandağ DEP İlçe Başkanı olarak devrimci mücadeleye devam eder.

Ezilen Arap, Kürt ve Türk halkı arasında köprü görevini üstlenen Arap halkının yiğit evladı Latifeci ve babası devletin örgütlediği çeteler tarafında katledildi. Yoldaşın annesi 1999 yılında Direniş gazetesine verdiği röportajda şöyle der: “Benim oğlum kan davası, toprak, mal mülk için öldürülmedi. Devrimci olduğu için öldürüldü. Mehmet benim oğlum olduğu kadar sizin de oğlunuz, arkadaşınız, dostunuz. Ona sahip çıkın.” Sana söz ana Mehmet’e sahip çıkmaya devam edeceğiz. Mart ayı katliamların aynı zamanda direnişlerin birlikte yaşandığı aydır. 12 Mart 1995 yılında Alevilerin yoğunlukta yaşadığı Gazi Mahallesi’nde devletin çeteleri mahalleye arabayla girerek esnafa ateş açıp kahvede bulunan bir Alevi dedesini katlettiler, onlarca insanı yaraladılar. Daha sonra karakola doğru kaçtılar. Sonrasında Gazi halkı olay yerinde toplanıp karakola doğru yürüyüşe geçerek bu duruma isyan ediyor. Yeni Maraşların yeni Çorumların olmaması için demokratik tepkilerini dile getirirler. Polis kitlenin üzerine ateş ederek Mehmet Gündüz’ü katleder. Bu durumdan kaynaklı Gazide başlayan eylemler birçok semte yayılır. 1 Mayıs Mahallesi’nde 15 Mart’ta gerçekleşen eylemde 5 kişi katledilir. Yaşanan olaylarda toplam 22 kişi hayatını kaybeder, 300 kişi yaralanır. Devlet OHAL bahanesiyle bu yıl 12-15 Mart anmalarını yasaklama niyetinde. Bizler şehitlerimize yakışır bir şekilde anmalarımızı gerçekleştireceğiz. Bu baskılarla vaz geçiremeyeceksiniz, 12-15 Mart hak ettiği gibi anılacak.

çok üniversiteye toplu giriş çıkış yapıyorlar. Beyazıt’ta giriş çıkış sırasında sürekli sivil faşistler ve polisler devrimci öğrencilere saldırıyor. Bu saldırıların birçoğu püskürtülüyor ve bu duruma tepki ciddi bir örgütlenmeye dönüşüyor. 16 Mart günü devrimci öğrenciler okuldan toplu çıkarak Eczacılık Fakültesi’nin kapısının önüne doğru yürüyorlar ve bu sırada öğrencilerin önünde patlatılan bir bomba sonucu 7 devrimci katlediliyor, 60 kişi yaralanıyor. Bugünde çok farklı değil aynı taktiklerle başta Beyazıt olmak üzere sivil faşistler polis eşliğinde devrimci öğrencilere saldırıyor. Gençlik bulunduğu bütün alanlarda kendi savunmasını örgütlenerek alacaktır ve alıyor da. Kurbanlık koyunu değiliz. Saray’ın üzerimize saldığı çetelere karşı kendimizi her türlü savunacağız. Direnişçi Gençlik bu çetelere pirim vermeyecek.

BOZAN YILMAZ

“Benim oğlum kan davası, toprak, mal mülk için öldürülmedi. Devrimci olduğu için öldürüldü. Mehmet benim oğlum olduğu kadar sizin de oğlunuz, arkadaşınız, dostunuz. Ona sahip çıkın.”

Newroz da bizim için son derece önemlidir. 21 Mart direnişin simgesidir, zalimin zulmüne karşı ezilen halklarımızın isyanıdır. Bebeğinin cenazesini buzdolabında bekleten, cenazesi sokaktan alınamayan annenin çocuklarının isyanıdır Newroz, direniştir, özgürlüktür. Newroz’un ruhuyla gençlik olarak “Diktatörlüğe geçit vermeyeceğiz!” şiarıyla yola çıkıyor, önümüzdeki bu süreçte bu şiarla bir kampanya örgütlüyoruz. İş yerinde, okulda, evde, sokakta, hayatın her alanında çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Şimdiden HAYIR’lı olsun.

1978 yılında devrimci öğrenciler faşist saldırılara karşı İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü başta olmak üzere bir-

19


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

İBNE HAKEM’DEN ÖZGÜR LİG’E SİDAR ARSLAN

B

ir ileri iki geri ama hep cinsiyetçi, hep homofobik, hep ırkçı... Futbol ile yıldızımızı barıştırmak istesek de dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geliyoruz; futbol erk egemen dünyanın bir sporu olarak cinsiyetçi ve homofobik argümanlar üzerinde kendini var etmeye devam ediyor. Her maçta açılan pankartlar, atılan tezahüratlar, edilen küfürler ile farzı misal orta dünyanın efendisi Sauron gibi gücüne güç katıyor. Zaten iktidarın ve onun yarattığı tekinsiz, gergin, sevimsiz bir kalabalıkla iç içe yaşıyoruz. Bir de üstüne aynı masa da oturup memleketin meselelerine dertlendiğimiz insanların azıcık futbol konuşunca aynı cinsiyetçi/ homofobik dilin askerleri olduğunu görüyoruz. Göz görüyor, kulak duyuyor. Dolayısıyla dil de dayanamayıp konuşuyor. Her maç sonrası “Ya arkadaşım, bu küfürler hoş değil. Kadını aşağılıyorsun, LGBTİ’yi aşağılıyorsun.” demekten dilimizde tüy bitti. “Ya bizim dilimiz böyle, düşüncemiz değil. Böyle stres atıyoruz.” sözlerindeki düşünceli halleri karşısında gözlerimiz de yaşarmaya devam ediyor tabi. Her küfür de her ayrımcı ifade de kadınların ve LGBTİ’lerin dişiyle tırnağıyla bugünlere getirdiği mücadele tarihine nasıl zarar verdiklerini bir türlü anlamıyorlar. Yahu diyorum, etmeyin, eylemeyin. Kelimelerin gücü var!

20

Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde pedofili güzellemesi yapılan bir pankart açılmıştı. Epey gündem olmuştu diye yazmak isterdim ama öyle olmadı maalesef. İşte birkaç basın kuruluşunda gördük o kadar. Zaten gündemin bu kadar referanduma kilitlendiği bir ülkede erk eleştirisi yapan bir basın kuruluşuna rastlamak çok zor (zira ya kapatıldılar ya da onurlu bir şekilde zor bela ayakta durmaya çalışıyorlar). Çünkü gücün bir erkte toplanmasına yol açacak bu rejim değişikliği; don değiştirir gibi basit bir şekilde insanlar ne olduğunu bile anlamadan, yine erk zihniyetin baskı ve hak gaspları ile meclisten geçirilerek silahların ve mafyaların gölgesi atında halkın iradesine bırakılmıştır. Görüldüğü üzere konu bütünlüğü sağlamakta zorlandığımız dönemlerden geçiyoruz. Biz konumuza Fenerbahçe-Galatasaray maçında açılan pankarta dönelim. Pankartta Fenerbahçe’nin kendi sahasında 17 senedir hep galip geldiği Galatasaray’a gönderme olarak “17 senedir illegal, artık legal” yazılıydı. Resmen tecavüz ve daha da ağırlıklı olarak pedofili vurgusu salyalı bir şekilde pankarttan taşıyordu, çocuklara tecavüz ve dahi sonrasında öldürüldüğüne dair haberler aldığımız bu dönemde. Ama futbolun seksist ve suç içeren bu destekleme biçimi, taraftarı oldukları takımdan çok tecavüzcüleri, pedofilileri, homofobik ve kadın düşmanlarını desteklemekten, yani bir nevi içlerindeki erki kutsamaktan öteye gitmiyor. Sonuçta sistem kadını (biyolojik ya da trans), pasif ilişki yaşayan eşcinseli edilgen, aciz, güç odağından uzak olarak tanımlıyor. Bu sistemin erkekleri de kaleciyi kadın ya da eşcinsel, forvet oyuncusunu da erkek olarak tanımlıyor. Kaleci gol yedikçe erkekliğinden kaybediyor, forvet oyuncusu gol attıkça erkekliği

perçinleniyor. Yani onlar için atılan gol önemli. Kime atıldığı, nasıl atıldığı hiç önemli değil. Oldukça sonuç odaklı bir erk ile karşı karşıyayız! Üç yaşında, iki aylık, daha on sekiz yaşını doldurmamış, kızmış, çocukmuş, erkekmiş... Bunlar hiç önemli detaylar değil. Mesele de bir erkeklik sergilenmiş, bir performans var yani. Hem kim biraz beynini yorup yaratıcı ve kimseyi ötekileştirmeyen bir slogan ya da pankart hazırlasın ki. Hazır bir tema var zaten: Tecavüz! Evet aslen tecavüz övülüyor, çünkü futbolun kuralları gereği hiçbir takım gol yemeye razı değil ve karşı tarafa karşı kendini olabildiğince savunmak zorunda. Bu yüzden farklı gol galibiyetlerinde “resmen tecavüz” lafı kullanılır. Çok gerçek bir örnek vereyim. 2013-2014 sezonunda Spor Toto Süper Lig’in 28. haftasında Sanica Boru Elazığspor Teknik Direktörü olan Yılmaz Vural, Kayserispor yenilgisinin ardından “Bize tecavüz ettiler” cümlesiyle ilgili anısını anlattı. Vural, “O sezon 43 puan bitirdik. Düşmüştük yani. Kayserispor bizi perişan etti. 25. dakika biz 1-0 öndeyiz ve adamlar 10 kişi kaldı. 10 kişi 4 tane gol attılar bize, rezil oldum antrenör olarak. Maç bittikten sonra spiker geldi hocam maçla ilgili ne değerlendirme yapacaksınız diye. Düşündüm ne diyeceğim ki şimdi dedim kardeşim, bize tecavüz ettiler dedim. Canlı yayın olduğu için bip falan da yok tamamen aldılar. Abi televizyonu kapattıracaksın bize falan dediler.” ifadelerini kullandı. Bu işin bizdeki boyutu. Bir de dünya genelinde buna paralel gelişmelere bakalım. Geçenlerde benzer bir olay Avustralya’da yaşandı. Bu sefer hedefte eşcinseller vardı. Avustralya’nın Sydney şehrinde Western Sydney Wanderers ve Sydney FC arasındaki derbi maçında Red and Black

Bloc (RBB) diye bilinen Wanderers taraftar grubu homofobik bir pankart açtı. Pankartta rakip takım Sydney FC’nin teknik direktörü bir penise oral seks yaparken gösteriliyordu. Avustralya Futbol Federasyonu, yaklaşık 45 bin kişinin gözleri önünde açılan pankartı “kabul edilemez ve saldırgan” buldu. Yeni Güney Galler Gey ve Lezbiyen Hakları oluşumundan Chris Pycroft, “Spor güvenli ve katılmak isteyen kişileri içeren bir şey olmalı. Bir grup taraftarın bu homofobik davranışlarını görmek hayal kırıklığına uğrattı. Bu tarz davranışların bir daha yaşanmaması sağlanmalı.” dedi. Taraftar grubu Red and Black Bloc ise homofobik pankartlarını şu sözlerle savundu: “Açık ki bu ülkede futbol yanlış ellerde. Ana akım medyaya pezevenkliğinizi de alıp siktirin gidin. Bu pankart bu kadar popüler olduğuna göre yeni bir ürünü piyasaya süreceğiz.” Wanderers CEO’su John Tsatsimas yayınladığı açıklamada pankartı “hoş görmeleri” ya da pankarta “göz yummalarının” mümkün olmadığını söyledi. Sydney FC ise, Wanderers’ın teknik direktörleri Graham Arnold’a resmi bir özür borçlu olduğunu belirtti. Bunun yanı sıra kuzey de ise bu konuda başka bir hareketlilik vardı. İngiliz milletvekilleri futbol maçlarında yaşanan homofobik istismarın, iki yıl yasaklanması gerektiğine dair bir açıklama yayınladı. Homofobinin her seviyedeki spor dalında bir problem olmaya devam ettiğini belirttiler. İngiliz milletvekillerine göre futbol kulüpleri homofobik istismar olaylarına sert bir yaklaşım getirmeli. Commons Kültür Medya ve Spor Komitesi, maçlarda yanlış davranan hayranlara bir ila iki yıl maç yasağını savunan bir rapor yayınladı. Millet-


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

vekilleri, ulusal sportif yönetim organlarını, LGBT’lerin sporda temsil edilmesine destek olmaya yönelik fonlar düzenlemeye çağırdı. Raporda, “Homofobik özellikli terimlerin ve ifadelerin rahatça kullanılmasının, geniş kapsamlı ve zararlı bir etkiye sahip olduğu açıktır.” denildi. “İnsanların önemli bir yüzdesinin anti-LGBT dilini zararsız olarak gördüğünü biliyoruz. Ama bu bizi hayal kırıklığına uğratıyor.” “Irkçı, cinsiyet ayrımcılığı ya da başka herhangi bir grubun göz ardı edilmemesi, diğer rahatsız edici diller gibi ele alınmalıdır.” Türkiye futbolunun eşcinsellik ile önemli bir imtihanı bundan on sene kadar önce eşcinsel hakem Halil İbrahim Dinçdağ davası ile yaşandı. Eşcinsel olduğu için hakemlikten men edilen Halil, yıllarca süren davasına bir sonuç alamayınca konuyu Avrupa İnsan Hakları mahkemesine taşıdı. Daha sonra LGBTİ ve kadınların düzenlediği alternatif futbol organizasyonlarında hakemlik yaparak futbolu saran sermaye ve erk zincirine karşı yine mücadele etmeye devam etti. AİHM’den olumlu sonuç alsa bile TFF (Türkiye Futbol Federasyonu) kararının kesin olduğunu ve söz konusu şahsın hakemliğe devam edemeyeceğini duyurdu. Gerekçe: Eşcinsel hakemin görev sırasında söz konusu durumun (eşcinselliğinin) bir

psikiyatri sorunu olduğunu ve bunun için karar mekanizması olmasını sakıncalı gördüklerini dile getirdi. Nedense bu haberi okuyunca aklıma ilk gelen isim Erman Toroğlu’ydu. Bu konu mutlaka kulağına gidecekti ve kışkırtıcı yorumlarını yapmaktan hiç çekinmeyecekti. Nitekim öyle de oldu. Hürriyet’te okuduğum haberde söz konusu olayla ilgili yorumu şu şekildeydi: “Gizli gay futbolcular var mı? O zaman gizli olarak gay hakem de olabilir. Ama kâğıda kaleme düşüp tescillenmişse, müsaade edin de hakem olmasın. İstediğiniz mesleği ona yaptırın ama bana biraz hakemlik yönü ters geliyor. Hele erkek maçlarında bu arkadaşların duygusal düdük çalacaklarını tahmin ediyorum. Mesela yakışıklı, sert futbolcu lehine daha çok düdük çalıp penaltı vereceklerini zannediyorum.” Diğer bir yandan Erman Toroğlu’nun hakemin eşcinselliğinden dolayı alacağı kararlar konusunda çekince duyması, “Mesela yakışıklı, sert futbolcu lehine daha çok düdük çalıp penaltı vereceklerini zannediyorum.” demesi kadın hakemlere, bayan tenis turnuvasında görev yapan erkek hakemlere ve bunun gibi diğer örneklere ve bu hakemlerin verdiği kararlara karşı ister istemez insanları şüpheci davranmaya çağırıyor.

Yıllar önce bu olaylar cereyan ettiğinde çArşı’nın bu konuya tepkisi ne olacak diye merak etmiştim. Merakım çok geçmeden çArşı tarafından giderildi. çArşı kime karşı oynadığını hatırlamadığım o maçta “Yavşak hakem değil İbne hakem istiyoruz” yazılı bir pankart ile yetmez ama evet şeklinde bir çok LGBTİ’nin gönlünü almıştı. Lakin futbol taraftarı kendini böyle konularda çabuk resetleyip, fabrika ayarlarına dönmeyi çok seviyor. Bir sonraki maçta “ibne hakem, folloş kaleci, karı gibi top oynayan futbolcu, erkek gibi topa vurmayan forvet oyuncusu” yine ağızlarında yatılıya kalıyor. Bu konuda en güzel girişimlerden biri de iki sene önce kurulan Özgür Lig. “Futbol borsada değil arsada oynanır.” diyen Özgür Lig bir manifestoyu yayınlayarak kuruluşunu ilan etti. Ankara’da endüstriyel futbola, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa ve rekabete karşı alternatif bir lig olarak Özgür Lig maçları düzenleniyor. Özgür Lig, takımlarının birlikte kararlaştırdığı bir uzlaşı üzerinde ortaklaşan, farklı farklı inisiyatiflerden, gruplardan gelen insanların oluşturduğu bir lig. Toplamda 14 takımdan oluşan Özgür Lig, her hafta hazırladıkları yaratıcı pankartlarıyla lige renk katan taraftar gruplarından, takım kadrolarında hayvan dostlarımıza da yer veren Solteki takımına uzanan bir çeşitliliği barındırıyor. Bunun yanı sıra

eşcinsel ve biseksüel kadınların da forma giydiği Sportif Lezbon takımı, yani bizler de bu ligde yer alıyoruz. Ligin, yaptığımız maçların ötesinde en güzel yanı da bu çeşitliliği ve belki de daha önce hiç ortaklaşa etkinlik yapmaya imkân bulamamış, bir şekilde bir araya gelememiş insanların birlikte ve dayanışma içerisinde oluyor olması sanırım. Kısacası Özgür Lig futbol etrafında buluşan fakat futbolun ötesinde meseleleri de kendisine dert eden ve bileşenlerinin bu eksende dayanıştığı bir oluşum oldu hepimiz için. Konu hazır Sportif Lezbon’a da gelmişken kendilerinin referandum için yaptığı açıklamaya da yer vermek lazım. Başkanlık anayasası referandumunda “Evet” oyu vereceğini açıklayan erkek futbolcuların ardından Sportif Lezbon’un kadın oyuncuları da referandumda “Hayır” oyu kullanacaklarını açıklamaya başladı. Endüstriyel futbola, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa ve rekabete karşı halı sahada top koşturan Sportif Lezbon oyuncuları, “tek adam sistemine” karşı duruşlarını sosyal medyada duyurdukları “Hayır” videolarıyla gösterdiler. “Kaleden kaleye şut atmak futbolu, tek adam rejimi ise hayatı tatsızlaştırır.” Kaynaklar: KaosGL.org, Gmag.com.tr

21


Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

KAZANDIM DERKEN KAYBETMEK SEÇKİN TANDOĞAN

El Bab TSK ve ÖSO’cu grupların denetimine geçti. Yüz günü aşkın süredir IŞİD’den alınamayan aksine büyük kayıplar verilen kent ne oldu da bir anda ele geçirildi. Bu, TSK ve ideolojik-askeri bütünlüğü olmayan ÖSO’nun “yüksek savaş kabiliyeti” sayesinde mi oldu? Hayır!

22

G

iderek içinden çıkılması güç bir duruma giren Türkiye, üzerindeki yükleri olabildiğince karmaşık hale getiriyor. İktidarı kimseyle paylaşmak istemeyen, Erdoğan’la cisimleşen ülke yönetimi “her yerde olma” taktiğinin başarısızlığıyla kritik dönemini yaşıyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimiyle gün yüzüne çıkan iktidar savaşında Saray, uzun vadeli politik taktik planla değil, günübirlik ve yanında durmayan her kesime saldırı olarak tanımlanabilecek bir politika izlemektedir. Bu yaklaşımın aynı zamanda Ortadoğu politikasından Suriye’ye, oradan da Kürtleri engellemenin derdine düşen bir politikaya indirgendiğini görüyoruz. Türkiye’nin kendi içinde “huzur ve güven” ortamını yaratamadan bu vaatlerle Suriye içlerine girmesi aklın sınırlarını zorlayan bir durum. Aslında söz pratikle uyuşmuyorsa anlamını hızla yitiriyor. Zaten Türkiye’nin de Ortadoğu’daki varlığı eş başkanlıktan “zalim Esed”e dönüştüğünde anlamını yitirmişti. Yani yeni bir durum değil. Biz yeni olana ve yaratacağı sonuçlara bakalım şimdilik. Türkiye darbe girişimi akabinde hızla askeri güçlerini Cerablus’a soktuğundan beri altı yıldır çözülemeyen Suriye cehenneminin derinlerine kendini giderek demirliyor. Karşılıklı ağır kayıpların verildiği El-Bab muharebesinde Türkiye’nin durumu gün yüzüne çıkmış oldu. Yüz günü aşan süre sonunda yapılan anlaşma ile IŞİD’den kenti aldığını ilan eden TSK’ya

aynı gün yapılan saldırı ile burası “El-Bab unutmayın” diyordu. Savaş alanının asıl mayınlı kısmı El-Bab’ın kuzeyi hariç SDG ve Esad güçlerinin kontrolünde olan yerler. Suriye rejimi müttefiki Rusya ile belli bir süre diğer bölgeler temizleninceye kadar buraya dokunmayabilir. Fakat bunun bir sonu var. Kaldı ki bu karşı karşıya geliş diğer bölgelerin temizliğini dahi beklemeyecek gerilim hatlarını içinde barındırmaktadır. Türkiye’nin “devrim gücü” diye abarttığı ÖSO içindeki gruplar Esad güçleriyle karşılaştıklarında çatışmalı ortamın oluşması muhtemeldir. Böylesi bir durum Türkiye’nin önüne başka sorunları getirecektir. Türkiye ele geçirdiği alanları müttefiki ÖSO’ya teslim etse bir dert etmese ayrı dert. El Bab TSK ve ÖSO’cu grupların denetimine geçti. Yüz günü aşkın süredir IŞİD’den alınamayan aksine büyük kayıplar verilen kent ne oldu da bir anda ele geçirildi. Bu, TSK ve ideolojik-askeri bütünlüğü olmayan ÖSO’nun “yüksek savaş kabiliyeti” sayesinde mi oldu? Hayır! Rejim güçlerinin güneyden El-Bab’ı kuşatması IŞİD açısından kötünün iyisini tercih etmektir. Türkiye’nin bu alanda bulunması IŞİD açısından hem Suriye rejimi hem de Kürtlerin bu alanlara nüfuz etmesini bir süre engellemek. Aynı zamanda Kürtler olmasa da Suriye (ve Rusya) rejimi ile Türkiye’yi burada karşı karşıya bırakmak da IŞİD açısından bir tercih.

ABD için Türkiye Olmazsa Olmaz Değil!

Obama’nın son günlerinde

ABD ile gerilimin seviyesini yükselten Türkiye, Trump’la daha ılımlı davranmakta. Trump yönetiminin İran’la gerilimini fırsat bilen Erdoğan ve hükümetin Astana ortağını bir çırpıda topun ucuna koyması Astana için başka sorunlar yaratacaktır. Erdoğan’ın Trump’a bağladığı umutlar pamuk ipliğine bağlı. Şubat ayının son günlerinde ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Joseph Votel Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret sonrası SDG temsilcileri yaptıkları açıklamalarda, koalisyon güçlerinin ileriki aşamalarda ağır silah vereceklerini ve Türkiye’nin olası Minbiç saldırılarına karşı olacaklarını belirtti. Bu ziyaret, Türkiye’nin Suriye’de bulunma amaçlarını bile zora sokacak cinsten. “El-Bab’tan daha derinlere inmeyeceğiz.” diyen Türkiye’nin, ABD’ye “Rakka operasyonunu ÖSO ile birlikte biz yürütelim, hatta SDG içindeki Arap unsurları da yanımıza alalım.” diye sürekli talepte bulunurken ABD’nin Kürtlerle üst düzey görüşmeler yapması tercih sıralamasında da nerede durduğunu gösteriyor. Türkiye’nin savaş stratejisini Başbakan Binali Yıldırım’dan daha iyi tarif eden çıkmayacak sanırım. 53. Uluslararası Münih Güvenlik Konferansı’ndan Dusseldorf ’a geçerken açıklamalarda bulunan Yıldırım “Amerika, Türkiye ile birlikte yerel güçlerle sivil direnişçilerle, ÖSO ile ve diğer milislerle bir olarak, onlar önde, biz de arkada... Askeri varlığı olacak ABD’nin de Türkiye’nin de. Doğrudan operasyona girmeyeceğiz, taktik destek vereceğiz.” demiş. Uluslararası ölçekte bir örgütlülüğe ve muazzam bir savaş kabiliyetine sahip bir örgütün merkez olarak atfettiği bir alanı bu savaş stratejisiyle ele geçirmenin gerçeklikle bir bağı yok. Sonuç olarak, Türkiye olası bir Rakka operasyonunda yer alsa bile gideceği yollar YPG ve Esad rejiminin denetimindeki alanlar. Kürtler ve Esad’dan vize almadan Rakka’ya varmak hayal olur!


Mart 2017 / Sosyalist Dayanışma

LATİF TEKİN VE SEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM

YOKSULLARIN SIRLARINA VAKIF OLMAK İSTEYENLER İÇİN... * Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirdim. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini ödedim. İnanılmaz savrulmalar, inkar ve baskıların bin çeşidi. Kente ayak uydurmak için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim.

L

atife Tekin bir söyleşisinde nasıl yazarlığa adım attığını anlatır. 12 Eylül darbesi öncesi devrimci mücadele içinde bir militanken, darbe sonrasının karanlık günlerinde yaşama yazarak tutunur. O yaşına kadar devrimcilikten başka hiçbir şey yapmayan Latife Tekin, kaldığı çaresizlik ortamında -yoksulların her halde hayatta kalmayı başardığı gibi- yok olmamak için yazar. “Kalemim vardı yazı yazdım, piyanom olsaydı, bilmem belki onu çalar, beste yapardım.” der. Üniversite eğitimi almamış lise mezunu, bir çocuk büyüten, herhangi bir edebiyat çevresi ile ilişkili olmayan genç kadın yazar olarak ilk kitabını o zaman Adam Yayınları editörü olan Mehmet Fuat’a (Nazım Hikmet’in üvey oğlu) götürür. Mehmet Fuat, Latife Tekin’e “el verir”, romanlarını yayınlar. Latife Tekin, Mehmet Fuat’ın desteği, dayanışması olmasa Latife Tekin olmazdı. “Şimdiki zamanlarda yazarlığa yeni başlayanlar için böyle minnetle anabilecekleri kişiler var mıdır?” diye düşündüğümüzde, olmasının çok zor olduğunu biliyoruz. Hele ki yazarlığa başlayan kişi yoksul ise, işçi ise… Edebiyat “zengin”leşmiştir. Artık ne işçilerden yazar çıkabilir ne böyle bir yazara el verilebilir. Böyle olunca da edebiyatın

öznesi yoksullar değildir artık. Günümüzde yoksul hayatları işleyenler herhalde Latife Tekin yaşındaki yazarlarımızdır. Yine Marksist edebiyat eleştirmenlerimizden Ömer Türkeş, “bir yazar ancak farkına vardığı gerçekliği ifşa edebilir.” tespitinde bulunur. Günümüz romanları için ise şöyle der Türkeş: “Romanlar artık sarsmıyor, vicdanları huzursuz etmiyor, bir gerçeklik ve haksızlık karşısında isyana çağırmıyor; tersine -tıpkı pembe diziler ya da “kadın” programları gibi- rahatlatma, hoşça vakit geçirme işlevini yükleniyorlar. Gerçeğe benzeyen ama gerçeklere dokunmayan bir masal dünyası bu.” Latife Tekin ise romanlarında yoksul olmayanların bilmediği, asla anlatamayacağı bir dünyaya sokar hepimizi. Yine kendi ifadesiyle yoksulların, başkalarının zalim dünyası içerisindeki baskılara direnebilmek için edindiği, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği, sessiz işaretlerinin ve gizli dillerinin sırlarını verir. “Sevgili Arsız Ölüm” Latife Tekin’in kendi öz değerlerini, dilini ve yoksulluk ortamının kendisinde var ettiği duyguları, düşünceleri korumak adına yazdığı ilk romanıdır. Kendi hayatının izleridir yazdıkları ama sırf kendi hayatı değil, gecekondu mahallelerinde mücadele ederken, oradaki insanlardan duyduğu olaylar ya da yoldaşlarının aktardıklarıdır aynı zamanda. Beş çocuklu Aktaş ailesinin Alacüvek köyündeki yaşamlarını ve kente göçtükten sonra başlarına gelen olayları konu edinir. İki bölümden oluşur roman. İlk bölümde aile üyelerinin Huvat, Atiye, Nuğber, Halit, Seyit, Dirmit, Mahmut ve Zekiye’nin (Halit’in eşi) köyde yaşadıkları, başlarına gelenler anlatılır. Zaman zaman diğer köylüler ve cinler de olaylara dâhil olur. İkinci bölümde

ise göçtükleri kentte her birinin dertleri, tasaları, ayakta kalma çabaları ve mücadeleleri anlatılır. Romanda yaşananlar birbiri ardına inanılmaz bir hız ve hareketlilikle aktarılıyor. Olağanüstü olaylar ve olağanüstü özellikleri taşıyan insanlarla yüz yüze kalıyoruz. Yazılanların gerçek mi düş mü olduğunu bilmeden dopdolu bir akışın içine giriyoruz. Geleneksel bir anlatımı ve dili olmadığı için alışık olduğumuz romanlara benzemeyen özgün bir yaratıcılığı keşfediyoruz. Latife Tekin’in 1983 yılında 26 yaşında çok genç bir kadınken kaleme aldığı bu roman, aynı zamanda bir “kadın romanı” olarak nitelenebilir. Kadınların ağırlıkta olduğu, çekip çevirdiği, onların dünyalarının baskın bir şekilde anlatıldığı bir roman. Cinsiyet rollerinin egemen olan bakış açısıyla verilmediği bir eser aynı zamanda. Anne Atiye, en küçük kız Dirmit, romanın en dikkat çeker karakterlerinden. Dirmit, Latife Tekin’in otobiyografik özelliklerinin bir yansıması. Annesi Atiye’yle birlikte gerçek üstü özellikleri taşımaktadır. Tulumba, kuşkuş otu, rüzgâr, kar, yıldızlar ve ağaçlarla dertleşir. Hınzır, canlı, mücadeleci, zoru başaran, en umut verici karakterdir. Dirmit’i çok seviyoruz. Anne Atiye’nin ise diğer aile üyelerine dönük harcadığı çabalarını okurken bizler takatten düşer, yoruluruz. Latife Tekin’in annesinin anısına adadığı bu romanda, Atiye karakteri de çok belirgindir. Atiye’de hepimizin annesinden muhakkak bir iz vardır. Yoksulların ruhlarını gözlerimizin önüne serdiğin, sırlarını verdiğin, mucizevî savunma mekanizmalarını anlattığın için sağ ol Latife Tekin. Şimdiki zamanlarda ne kadar arsız olursak o kadar iyi…

ZEYNEP KORU

*Sevgili Arsız Ölüm kitabının arka kapağındaki Latife Tekin’in yazısı. 2016, İletişim Yayınları

23


KAPİTALİZM 8 Mart’ın,EŞİTSİZLİK VE ZORBALIK SÖMÜRÜ, Newroz’un Direnişçi Ruhuyla

Sosyalist Dayanışma / Mart 2017

GELECEĞI

KAZANMAYA!

SOSYALİZM EŞİTLİK, BARIŞ VE ÖZGÜRLÜK

24

Profile for Sosyalist Dayanışma

Sosyalist Dayanışma Mart 2017 Sayı 53  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Sosyalist Dayanışma Mart 2017 Sayı 53  

Bizi aşağıda bulunan adreslerden takip edebilirsiniz. www.sodap.org & www.twitter.com/sodap74 & www.facebook.com/sodap

Advertisement